<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Atatürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rss/category/ataturk</link>
<description>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Atatürk</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Kırşehir.Net &amp; Kırşehir Haber Portalı &amp; kirsehirhaber.org  ve kirsehri.com adreslerinden yayınlanmaktadır. Yazılım: Ahenk BT &amp; Tükav Gaziler Eğitim Kültür Hiz.</dc:rights>

<item>
<title>ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-bektasi-babalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-bektasi-babalari</guid>
<description><![CDATA[ Bu akşam yine Çankaya Köşkü&#039;ne vazifeye davet edildik. Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden oluşan bir heyetle köşke vardık. ]]></description>
<enclosure url="http://www.kirsehirhaber.org/uploads/images/202409/image_870x580_66d98ea08322d.jpg" length="111032" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 13:57:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Bu akşam yine Çankaya Köşkü'ne vazifeye davet edildik. Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden oluşan bir heyetle köşke vardık.</p>
<p>ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişti. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîma dikkatimizi çekti. Birisi sakallı ve zarif görünüşlü, öteki ise biraz şişman ve bıyıklıydı. O sırada Ankara'da bıyık ve sakal modası olmadığı için, bu iki zatın halleri ve giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli oluyordu. ATA'nın hususi tabibi Ragıp bey ile konuşuyorlardı.</p>
<p>Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde bize daha önce bilgi verilirdi; biz de ona göre elbise giyerdik. Diğer davetliler günlük elbiselerle geldiklerinden, bu iki zatın yabancı oldukları anlaşılıyordu.</p>
<p>Biraz sonra ATATÜRK'ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA'ya takdim edilince, sakallının Çamlıca Bektaşi dergâhı şeyhi Ali Nutkî dede, ötekinin ise Kilitbahir Bektaşi şeyhi Haydar Naki dede olduğunu öğrendik. Meğer ATATÜRK'ün hususi tabibi Ragıp bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK'le konuşurlarken, söz Bektaşiliğe intikal etmiş. Ragıp bey, babaları tanıdığı için ve Ali Nutkî babanın hoşsohbet, Haydar babanın ise Galatasaray Sultanisi (Lisesi) mezunu ve şair olduğunu söyleyince, ATATÜRK bunları tanımak arzusunu belirtmiş, bu vesileyle babalar Ankara'ya davet edilmişler.</p>
<p>ATATÜRK, babalara sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra ATATÜRK, Ali Nutkî babaya hitaben:</p>
<ul>
<li>
<p>Bektaşi tarikatının hususiyetleri nelerdir? diye sordu. Ali Nutkî baba:</p>
</li>
<li>
<p>Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır. O devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplantı yapmak kabil olmadığından, tarikat namı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK, bu sefer de Haydar Naki babaya hitaben:</p>
<ul>
<li>Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? diye sordu.</li>
</ul>
<p>Haydar baba:</p>
<ul>
<li>Bektaşi tarikatına mensup canlar, haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşamüzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dahilinde yerler içerler. Bu âlem, musıki, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.</li>
</ul>
<p>Bu cevapların ATATÜRK'ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:</p>
<ul>
<li>
<p>Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?</p>
</li>
<li>
<p>Sâkî, Bektaşi sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşiler rakıyı kapalı kadehle içerler, yani rakının miktarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, babanın bir işareti üzerine ya boş kadeh ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neşe ve samimiyet içinde sohbet devam eder.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK:</p>
<ul>
<li>Musıki, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lütfedin de dinleyelim, dedi.</li>
</ul>
<p>Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz şu eserleri söylediler: "Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir - Biz o Mevlânın kuluyuz - Cümle din iman bizdedir."</p>
<p>Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.</p>
<p>Bir ara: "Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et" güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okuduğumuzda, ATATÜRK, Ali Nutkî babaya dönerek:</p>
<ul>
<li>
<p>Nur Baba kitabıyla, bu şarkının sizin hususi hayatınızı tasvir ettiğini söylüyorlar, doğru mudur? diye sordu. Ali Nutkî baba:</p>
</li>
<li>
<p>Efendim, Yakup Kadri beyin bir şakası olacak. Fakirin hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi; hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sakin bir hayat geçiriyorum, dedi.</p>
</li>
</ul>
<p>ATATÜRK, orada bulunan adamlardan birine:</p>
<ul>
<li>Yakup Kadri beyi davet ediniz, gelsinler, emrini verdi.</li>
</ul>
<p>Yarım saat sonra Yakup Kadri bey toplantıya katıldı. Ali Nutkî babayı görünce şaşırdı.</p>
<p>Birçok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri beye:</p>
<ul>
<li>Yazdığınız "Nurbaba" romanı, Ali Nutkî babayı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edîbin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi; ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim, dedi.</li>
</ul>
<p>ATATÜRK'ün bu ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-173</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-173</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3
Bilindiği üzere, bu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve hükûmetin tabiî başkanı olmakla birlikte, devletin de başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanunî bir açıklık yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal etmiş olmasındaki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba8ea357.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNIYLA BOŞA ÇIKAN ÜMİTLER</strong></span></a>
</p><p>Bilindiği üzere, bu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve hükûmetin tabiî başkanı olmakla birlikte, devletin de başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanunî bir açıklık yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal etmiş olmasındaki zaruret kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Bu ihmal, Meclis ve Meclis Hükûmeti var olmakla birlikte devlet başkanlığı makamının, padişahlık kaldırıldıktan sonra kendini halifelik makamında ortaya koyacağı düşünce ve inancında olanları, Cumhuriyet’in ilânı gününe kadar ümit içinde yaşattı. Bu bakımdan Rauf Bey’in en doğru olduğunu iddia ettiği hükûmet şeklinde, devlet başkanlığını halifenin şahsında düşündüğüne şüphe yoktur.</p>
<p>İşte Cumhuriyet’in ilânı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi ile aynı düşüncede olanları telâş ve heyecana sürükleyen gerçek sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşkanı’nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, «Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır» dedikten sonra, halifeye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan, onun sevgi ve iltifatını Tanrı’nın lûtfu sayarak memnun olanların hayal kırıklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı tabiî görmek gerekir.</p>
<p>Rauf Bey’in Cumhuriyet’e karşı olduğunu itiraf etmemekle birlikte, Cumhuriyet’in ilân edilmiş olduğu bir günde, onun beğenilip ömürlü olabilmesi için, birtakım şartların yerine getirildiğini ispat gereğinden sözetmesi, Cumhuriyet’in millete mutluluk getireceğine inanmadığını açıkça göstermiyor mu?</p>
<p>Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek Cumhuriyeti ilân etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu anlatmaya çalışırken, «Cumhuriyet idaresiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek… affedilmez bir hatâ olur» demekle Cumhuriyet rejimine ne kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu? Rauf Bey, son görüşünü pekiştirmek üzere, «en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı tecrübeler»i hatırlatıyor.</p>
<p>Efendiler, bu türlü bir hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Millet neden kandırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir, sanırım… Rauf Bey, aklınca Devlet Başkanlığı makamının, orada halifenin oturması sağlanıncaya kadar, başka bir ünvanla başka biri tarafından işgal edilmesini güven altına almak istiyor. Fakat bu makam işgal edilmiş olduğuna göre, yapılan işten geri dönülmesini sağlamak için de kamuoyunu gericiliğe kışkırtıyor.</p>
<p>Cumhuriyet rejiminin kabulünde affedilmez bir hatâ olabileceğini ileri süren kimseye göre hatânın neresinden dönülse kâr sayılmak tabiîdir. Rauf Bey, Cumhuriyet, şeklinin kabul ve ilân edildiği noktasına temas ederken şöyle diyor: «Görüşleri dağıttılar. Sonra, Cumhuriyet’in bir günde kararlaştırılıp ilân edilmesi, halkta, sorumsuz kimseler tarafından hazırlanan bir rejimin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve endişesini uyandırdı. Bu endişe pek tabiî görülmelidir.</p>
<p>Halkımızın, bundan ve geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak memnun olmalıdır. Ben şahsen memnunum. «Efendiler, Cumhuriyet rejimini bir günde kanun çıkararak ilân eden Rauf Bey’in de pek güzel tarif ettiği ve vasıflandırdığı gibi «istiklâl mücadelemizin biricik temel taşı olan ve millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulamada gösterdiği yüksek güç ve kabiliyet ulaştığı fiilî sonuçla ortaya çıkmış bulunan Büyük Millet Meclisi» idi.</p>
<p>Söz konusu ettiği sorumsuz kimse, Meclis kamuoyunu Cumhuriyet’in ilânına yönelten ve bu konuda teklifte bulunan kimseyse, o, bendim ve onun ben olduğumu Rauf Bey’in herkesten daha iyi anlayabileceğini kabul etmekte hatâ yoktur.</p>
<p>Eğer bunda bir yanlışlık varsa, «yıllardan beri aramızda arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven duygusunun da bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı duygularıyla bağlı olduğunu» ifade eden Rauf Bey’in beni hiç tanımamış olduğuna hükmetmek gerekir.</p>
<p>Benim teşebbüslerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı nitelikte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun aksini söylemek, sun’î olarak halka bu endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.</p>
<p>«Halkın geçirdiği tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum» diyen Rauf Bey’e bu münasebetle bir noktayı hatırlatmak mümkündür. Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu duyarlığın doğduğunu görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini söylemeye ne hakkı ne de yetkisi vardı.</p>
<p>Rauf Bey, bütün vatanı düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Anlaşması’nın stratejiyle ilgili maddesini bir oldubitti şeklinde kabul ettiği zaman, milletin nasıl kan ağlayıp ıztırap çektiğini duyabildi mi? Son zamana kadar, hattâ Cumhuriyet’in ilânının ertesi günü bile, resminin altına, taraftarlarının «Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayan fakat Lozan Antlaşması ile de öcünü alan Rauf Bey» yazısını yazarak durmadan propagandasını yaptıkları bu zat, Türk milletinin gerçek emellerini, samimî duygularını bizden çok anladığını, o emeller ve duygularla bizden daha çok ilgili ve ilişkili bulunduğunu iddiaya kadar varmamalıdır.</p>
<p>Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: «Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani Cumhuriyet ilânının gerekçeleri) üzerinde en yetkili görüşme ve karar makamı olan Yüce Meclis vasıtasıyla milleti aydınlatacak ve zihinlerdeki endişeleri giderecektir. Kamuoyunun bunu bilmesi tabiî bir haktır.» Efendiler, bu sözlerde mantık yoktur.</p>
<p>Bir kere Rauf Bey de demiyor mu ki, «millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Meclis» tir. O halde hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisi’ni, almış ve gerekçesi ile birlikte yayınlayıp ilân etmiş olduğu pek meşru ve yüce bir karardan dolayı sorguya çekecektir? Bir memlekette bir toplumda bir inkılâp yapıldığı zaman, elbette onu gerektiren sebepler vardır.</p>
<p>Ancak, o inkılâbı yapanlar, inanmak istemeyen inatçı hasımlarını inandırmaya mecbur mudur? Elbette Cumhuriyet isteyenler de ona karşı olanlar da vardı.</p>
<p>İsteyenler ne için ve ne gibi düşünce ve görüşlere dayanarak Cumhuriyet’i ilân ettiklerini, ona karşı olanlara anlatsalar, kendi düşünce ve görüşleriyle, yapılan işlerin doğru olduğunu onlara ispat etmek isteseler bile, onları bu kasıtlı direnmelerinden vazgeçirecekleri, kabul edilebilir mi? Elbette Cumhuriyet taraftarları muktedir iseler, ülkülerini, herhangi bir yolla, ihtilâlle, inkılâpla veya milletçe benimsenen daha başka yollara başvurarak gerçekleştirirler.</p>
<p>Bu, ülkücü inkılâpçılara düşen bir görevdir. Buna karşı yapılan itirazlar, koparılan yaygaralar ve gerilikçi teşebbüsler ise, karşı gelenlerin yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir. Cumhuriyet rejiminin ilânında Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi….</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYET’İN İLÂNI ÜZERİNE HALİFE’YE YAPTIRILMAK İSTENEN ROL VE HALİFE LEHİNDE YAPILAN YAYINLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, o günlerde İstanbul’da bulunan ordu müfettişlerimiz de gazetelere demeçler vererek, çeşitli vesilelerle düzenlenen ziyafetlerde nutuklar söyleyerek duygularını dile getiriyorlardı.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilânı üzerine İstanbul’da bazı kimseler ve bazı gazeteciler Halife’ye de bir rol yaptırmak hevesine düştüler. Gazetelerde Halife’nin istifa ettiği veya edeceği yolunda söylentiler, tekzipler (yalanlamalar) yayınlandı.</p>
<p>Sonra dendi ki: «Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi, bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet’in ilânının yeniden bir halifelik meselesi ortaya çıkarmış olmasıdır.»</p>
<p>Halife, «yazı masasının başına oturup (!) Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir» denilerek, Halife’nin bütün mü’minler tarafından sevildiği, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslâm dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden hey’etler geldiği yolundaki sözlerle hilâfet mevkiinin kolay kolay sarsılır bir mevki olmadığı anlatılmaya çalışılıyor; İslâm dünyasınca istenmedikçe Halife’nin istifa edip çekilmeyeceği ilân ediliyordu.</p>
<p>Aynı zamanda «Hükûmet birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan şimdiye kadar hilâfetin görevlerini tespitle uğraşma imkânını bulamamıştır. Hükûmetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslâm dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar halifelik görevleri ile uğraşmaya imkân bulamamasını tabiî görür» cümleleriyle bizi, hilâfetin görevlerini tespite çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslâm dünyasının bundan sonra mazur görmeyeceğini de bildirerek bir bakıma tehdit ediliyorduk. Bir yandan da bizi etkilemesi için İslâm dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu.</p>
<p>Vatan gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde Halife’ye yazılan bir açık mektup yayınlandı. Lütfi Fikri Bey’in imzasını taşıyan bu mektupta, Halife’nin istifasıyla ilgili haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikâyesi uydurulmuştu: «Vapurda oturanlar,</p>
<p>Halife’nin istifası haberini öğrenince çehrelerine hüzün ve endişe çökmüş… Birbirlerini tanımayanlar samimî görüşmeye ve hattâ çok görüşmeye başlamışlar… Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş…</p>
<p>Lütfi Fikri Bey, «gönül istiyor ki, bu istifa sözü, ebedî olarak gömülsün, kalsın» diyor; Çünkü «dünya için felâket olur» muş…</p>
<p>Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin ediyordu: «Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki, bugün şu manevî hazineye (yani hilâfete) saldırmak isteyenler, dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi dinimizden ebedî olarak bu hazînenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek teşebbüslerde bulunuyoruz.</p>
<p>Efendiler, yabancılar hilâfete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilâfete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında</p>
<p>Türklerle vuruşan Müslüman milletlerdi. Türk milletine kolayca saldırabilmek için korunup devam ettirilmesi tercih edilen hilâfetin ortadan kaldırılmasını «Türklük için bir intihardır» diyerek vasıflandırmak; «hilâfet’i ortadan kaldırmak için biz Türkler teşebbüslerde bulunuyoruz» sözleriyle Cumhuriyet’in hedefini açıklayıp ilân etmek, elbette etkisiz kalmadı.</p>
<p>Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayınlanan açık mektubundaki görüş, ertesi gün, Tanin başyazarı tarafından desteklendi.</p>
<p>10 Kasım 1923 tarihli Tanin’in «Şimdi de Hilâfet Meselesi» başlıklı baş makalesi okununca, Cumhuriyet’in ilânına engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun hilâfet makamını elde tutabilme gayret ve faaliyetine geçtikleri anlaşılır. Bu yazıda, şehzade mektupları yayınlanarak halkta hanedan lehinde sevgi uyandırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Ayrıca, hanedan haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin zümresinden olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükûmeti’ni milletin gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekirse onlar da yazıldıktan sonra, Halife’nin istifası söylentisi üzerinde durularak: «Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız» deniyordu.</p>
<p>Daha sonra da: «Millet Meclisi’nin bu kadar baskı altında kaldığını, dışarıda verilen kararları yalnızca onaylamak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten pek üzücü oluyor» sözleriyle, Meclis bize karşı kışkırtılıyor…</p>
<p>Böylece, Cumhuriyet’in ilânını kabul eden Meclis’in hiç olmazsa Hilâfetin kaldırılmasını bir oldubitti şeklinde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.</p>
<p>Tanin başyazarı, hilâfetle ilgili düşünce ve görüşlerini şu satırlarla ortaya koyuyordu: «Hilâfet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devleti’nin İslâm dünyası içinde hiçbir önemi kalmayacağını, Avrupa siyaseti karşısında da en küçük ve değersiz bir hükûmet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir kabiliyete gerek yoktur.</p>
<p>Milliyetçilik bu mudur? Kalbinde gerçek milliyetçilik duygusu yatan her Türk, halifelik makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir.»</p>
<p>Efendiler, halifelik konusundaki düşüncelerimi daha önce açıkladığım için, bu sözleri burada tahlile gerek görmüyorum. Ancak, hilâfet makamına dört elle sarılmak mecburiyetinde kalan bir rejimin, Cumhuriyet rejimi olamayacağını anlayabilmek için de, büyük bir kabiliyet gerekmediğini söylemekle yetineceğim.</p>
<p>Tanin’in incelemekte olduğumuz baş makalesinin daha bir iki noktasına dikkati çekeceğim.</p>
<p>Osmanlı hanedanınca kabul edilmiş ve bundan dolayı ebedî olarak Türkiye’de kalması güven altına alınmış bulunan Hilâfet’i elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış (!…)</p>
<p>Tanin başyazarı, kendisinin Cumhuriyetçi olduğunu ilân etmişti.</p>
<p>Fakat öyle bir Cumhuriyetçi ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında, halife olarak Osmanlı hanedanından biri bulunacaktır. Yoksa, yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış… Hilâfeti, elimizden gitmesine hiçbir imkân kalmayacak şekilde korumakla görevliymişiz… Onu kaldırmak için girişilen gizli tertipler başarısızlığa uğratılmalıymış…</p>
<p>Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyetin ilân edildiği gün, ona en insafsızca saldırıların başında, «cumhuriyetçiyim» diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ye tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.</p>
<p>Onlar, kolayca anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife ünvanını taşıyarak başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân bırakmayacak şekilde korunmasını şart kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet rejimi ilân edilse bile, onu yaşatmak mümkün değildir.</p>
<p>Efendiler, o günlerde yapılan yayınlar arasında dahi iki nokta yer alıyordu. Bunlardan biri benim hasta olduğum hususu. Diğeri de rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki hizmetleri ve hayatta olduğu hususu… Enver Paşa, memleket dışında kaldığı yıllarda İslâm birliği için çalışıyormuş ve «Dâmâd-ı Hilâfetpenahî (Halife Damadı)» ünvanını kullanırmış… Hattâ Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir tarafına bu ünvanı da yazdırmış…</p>
<p>Boyuna bu iki noktadan da sözetmek elbette maksatsız değildi.</p>
<p>Efendiler, işaret ettiğim bu yayınlarla birtakım kimselerin tutum ve davranışları özet olarak şu şekilde ifade edilebilir: «Esas olan millî hâkimiyettir. Millî hâkimiyet Cumhuriyet’in gelişmesiyle sağlanır.</p>
<p>Türk milleti, millî hâkimiyete kavuştu. Cumhuriyet’in ilânına lüzum yoktur, yanlıştır. Türkiye’de en sağlam devlet şekli, millî hâkimiyet esasını korumakla birlikte Cumhuriyet’i ilân etmeyip devlet başkanlığından halife ünvanıyla Osmanlı hânedanından birini bulunduran meşrutiyet idaresidir. Nasıl ki, İngiltere’de millî hâkimiyet mevcut olmakla birlikte devlet başkanlığında bir kral vardır ve o kral aynı zamanda Hindistan imparatorudur.»</p>
<p>Efendiler, böyle bir prensip üzerinde birleşmiş olan kimseler, kendilerini sözleriyle, tavırlarıyla ve yazılarıyla göstermiş gibiydiler. Bu zümrenin başına Rauf Bey’in seçildiğine hükmedilebilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana getirdiği bu zümre, Rauf Bey’i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun bir kimse olarak görmüşlerdi.</p>
<p>Ondan büyük ümitler beklenebileceği zannına kapılmışlardı. Bundan sonradır ki, Rauf Bey Ankara’ya hareket etti. Vatan gazetesinin bildirdiğine göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış. Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu büyük kalabalığın başında gösteriliyordu.</p>
<p>Vatan gazetesi bu uğurlamadan bahsederken, Rauf Bey’in Ankara’da Meclis’te güdeceği politikayı da millete ilân ediyordu. Rauf Bey’in Meclis’teki çalışmalarının olumsuz yönde ve şahsî olmayacağı, faaliyetinin memleketin iyiliğini ve huzurunu, kanunların hâkimiyetini sağlama amacı güden bir faaliyet olacağı, kendisinin Büyük Millet Meclisi’nde bir iyilik ve düzen unsuru olacağı ve memleket yararına olan prensipleri savunacağı belirtiliyordu.</p>
<p>Vatan gazetesi sahibinin bu açıklamaları yapmaya ve kendiliğinden garanti vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa, Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimizin programına uyacaktı. Partiden ayrılmadan kendi başına bir politika takip etmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını da bildirmemişti.</p>
<p>Böyle bir düşüncesi olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta gösterdiği ısrarla da doğrulamıştı. Bu bakımdan, hem partide kalmak ve hem de parti disiplinini bozmak demek olan kendine has bir politikayı tek başına uygulamak, anlaşılabilir bir husus değildi.</p>
<p>Efendiler, bu yolda hareketle, varılmak istenen sonucu keşfetmek geç ve güç olmadı. İsterseniz, bu noktanın aydınlanmasına yarayacak bazı açıklamalarda bulunayım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN ANKARA’YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, ARKADAŞLARI VE PARTİ’Yİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, Ankara’ya geldikten sonra, parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça temaslara girişti. Fakat bütün temas ve görüşmelerinden bir maksat güttüğü anlaşılıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, «Cumhuriyet’in ilânında acele edilmiştir. Bu aceleye sebep olanlar sorumsuz kimselerdir. Bu şekilde davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, millî hâkimiyeti hakkıyla koruyabilmelidir.</p>
<p>Gizli maksatlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa, nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyet ilânını zarurî kılan sebep neymiş? Cumhuriyet’in bizim için gerçekten yararlı ve lüzumlu olduğu ispat edilmelidir» yollu birtakım propagandalarla, arkadaşları ve Parti’yi bize karşı kışkırtmaya ve çevirmeye koyuldu.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: «Meclis ve Hükûmet, bu acele edişin akla yatkın ve meşru bir sebebi bulunduğunu millete göstermeli ve ispat etmelidir ve edecektir.»</p>
<p>Böylece pek güzel anlaşılıyordu ki, Rauf Bey’in geceli gündüzlü devam ettiği temas ve görüşmelerden maksadı, parti ve Meclis üyelerine bu görüşünü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, Cumhuriyet’in ilânı konusunu Meclis’te yeniden gündeme getirmek istiyordu.</p>
<p>Bununla güttüğü maksat da, Meclis’i ve Hükûmet’i Cumhuriyet’in acele olarak ilânında akla yatkın ve meşru bir sebep olup olmadığını ispata mecbur etmekti. Kendi aklınca ve taraftarlarının görüşüne göre, akla yatkın ve meşru bir sebep göstermek güçtü.</p>
<p>Akla yatkın ve meşru bir sebebe dayanmayan Cumhuriyet’in ilânında acele edildiği ve yanlışlık yapıldığı ortaya çıkacak ve sözde bu yanlışlık düzeltilecekti!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-174</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-174</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4
Efendiler, Rauf Bey’in çalışmalarının nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı. Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyunu fark edenler, bir parti toplantısında Rauf Bey’i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba79388a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN SAHNEYE KOYMAK İSTEDİĞİ OYUNA FARK EDENLER TARAFINDAN BİR PARTİ TOPLANTISINDA KENDİSİNİN İMTİHANA ÇEKİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey’in çalışmalarının nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı. Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyunu fark edenler, bir parti toplantısında Rauf Bey’i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de olduğu gibi yayınlanmıştı.</p>
<p>Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o toplantının vardığı sonucu gerçek anlam ve kapsamıyla açıklamaya yarayacak bazı tahliller yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.</p>
<p>Önce şunu açıkça arz etmeliyim ki, Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını tamamlamakla uğraşırken, saldırıya uğramıştır.</p>
<p>Gerçi, bazı gazetelerde yapılan olumsuz yayınlar, Halifeye ve bir şehzadeye aldırılan durumlar, Rauf, Adnan Bey’lerin ve bazı komutanların Halife’yi ziyaretleri, Halife ve şehzade hakkında söz söyleyenlere, yazı yazanlara bazı yerlerden yaptırılan haysiyet kırıcı hücumlar, memlekette kararsızlıklar, kamuoyunda karışıklıklar uyandırmaktan geri kalmamıştı.</p>
<p>Fakat Meclis’te saldırıya geçmek için bu yeterli görülmemiş, Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de işlemenin gerekli bulunduğu anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılarak harekete geçilmiştir.</p>
<p>Parti Grubu Başkanlığı’na bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Verilen önergede: «Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan Cumhuriyet’in ilânına karşı gelme yolundaki demecinin Cumhuriyet’i sarsıntıya uğrattığı ve bu demeç sahibinin çevresinde muhalif bir parti kurulduğu kanaatinin belirdiği» ileri sürülerek, durumun, Parti Grubu’nun görüşlerine sunulması teklif edilmişti.</p>
<p>Parti Grubu’nun toplandığı 22 Kasım 1923 günü, ben de toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Kesinlikle görüşmelere müdahale etmeyeceğimi ve hiçbir söz söylemek niyetinde olmadığımı, ancak, Parti Başkanı sıfatıyla, görüşmelerin nasıl geçeceğini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamamı rica etti. Bunu kabul etmedim.</p>
<p>Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve salonda bulunmamı önlemek isteyişindeki gerçek maksadı neydi? Benim huzurumda veya benim muhatabım olarak konuşmasına ve iddialarda bulunmasına engel olan şey, gerçekten bana karşı duyduğu saygı mıydı? Buna inanmak mümkün değildir.</p>
<p>Benim anladığıma göre, Rauf Bey, muhatap ve hasım olarak İsmet Paşa’yı karşısına almak istiyordu. Ben orada bulunmadığım takdirde, parti üyeleri arasından kendisini destekleyenlerin çıkabileceğini zannediyordu.</p>
<p>Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkanlık kürsüsünden görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra, «bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir» diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.</p>
<p>Önerge sahibinin yaptığı açıklamalardan sonra, söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama ortaya çıktığını, bunu düzeltmek için arkadaşlarla görüşmelerde bulunduğunu söyledikten sonra «eğer bizim eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da eserdir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in: «Çok iyi niyetlerle başlanıp uğrunda canlar feda edilmiş olan pek sağlam ilkelerin uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da sanırım hiçbirimiz bir kalemde reddedemeyiz» şeklindeki sözlerini de olduğu gibi alıyorum.</p>
<p>Şimdi, bu iki cümle üzerinde bir an duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği eser hangi esendir? Cumhuriyet mi, yoksa Cumhuriyet’in ilân ediliş tarzı mı?</p>
<p>Eser olan Cumhuriyet’tir. İlân ediliş tarzı şu veya bu şekilde olabilir.</p>
<p>Rauf Bey’in «sağlam ilkeler» dediği Cumhuriyet ilkeleri midir? Yoksa, uygulamasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu Cumhuriyet midir?</p>
<p>Efendiler, söz konusu olan Cumhuriyet’in kendisi ve onun memlekette ilânıdır.</p>
<p>Daha Cumhuriyet rejimini uygulama safhalarında yanlışlık olduğunu iddia edecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in telâşı Cumhuriyet ilânının hemen ertesi günü başlıyor ve daha iki üç gün bile geçmeden demeç veriyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM PAŞA’YA «CUMHURİYET’İN İLÂNINA ENGEL OLABİLİRSEN MEMLEKETE BÜYÜK HİZMET ETMİŞ OLURSUN» DİYEN RAUF BEY ASLA CUMHURİYETÇİ OLAMAZ</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, demecinin ne anlama geldiğini ve ne gibi düşünceleri içine aldığını, her birini birer evirip çevirme ile yorumlayarak dedi ki: «Duygularım, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediğim yolundadır.» Rauf Bey’in bu itirafı Meclis üyelerinde sevinç yarattı ve «bravo» sesleri ile karşılandı.</p>
<p>Rauf Bey, «aziz duygularım», «kutsal duygularım» diye söylediği bu sözlerinde samimî ve ciddî miydi? Ben, hiç çekinmeden hayır diyorum, Efendiler. Çünkü, Ankara’dan ayrılırken, kendisine Cumhuriyet’ten söz açan Meclis Başkanı Kâzım Paşa’ya: «Buna engel olabilirsen, memlekete büyük hizmet etmiş olursun!» diyen Rauf Bey olduğunu biliyorum.</p>
<p>Rauf Bey, Cumhuriyet’i bir punduna getirip ilân eden sorumsuz kimselerden, birtakım müşavir ve danışmanları kastettiğini de söyleyerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlatmak istedi ve «böyle olunca benim kullandığım ifadeden şu veya bu kimse sorumludur şeklinde bir anlam çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru olmaz dedi.</p>
<p>Rauf Bey, sözlerindeki bu evirip çevirme ile de gösteriyordu ki, bugünkü Parti Grubu toplantısında, Parti’nin şimşeklerini üzerine çekmeden maksadına ulaşabilmek için, gereken noktalarda geri çekilme ve sözlerimi evirip çevirme yolunu tutmuştu. Fakat, asıl görüşünden vazgeçmiş değildi. Örnek olarak şu sözlere dikkat buyurunuz:</p>
<p>«Türkiye’de hükûmet şekli nedir?» diye sorulacak sorulara karşı, hatırlarsınız ki, büyük Başkanımız, bu kürsüden yapıcı bir cevap olarak ilân buyurdular ki, «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’dir.» «Hangi idareye benziyor?» dediler. «Bize benziyor. Çünkü biz, bize benzeriz.</p>
<p>Bize has bir idaredir» buyurdular. Bu benim vicdanımı tatmin eden en açık bir ifadeydi ve buna itiraz etmek çok güçtür. Zannetmem ki, insaflı olmak şartıyla dışarıda ve içeride buna itiraz edecek bir tek adam bulunsun.</p>
<p>Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, sırf bir kabine bunalımı yüzünden bu hükûmet şeklinin idare edilemez bir şekil olarak gösterilip de ad değişikliğinden ibaret olan «Cumhuriyet» kelimesinin konmasını ve eskisine bu kadar güvendiğimiz hattâ halkın da güvendiği bir şeklin sakat olduğunun bu bunalım devresinde anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir hükûmet şeklinin getirilmesini doğru bulmuyoruz.</p>
<p>Bu duygunun etkisi altında kalanları gerici olarak kabul etmeyeceğinizden emin olarak söylüyorum. Eğer bu da eksik görülürse, acaba bunu da tamamlayacak yeni bir şekil var mıdır diye kararsızlık ve endişeye düşenler vardır.»</p>
<p>«… Bir halk ki, Cumhuriyet’i istiyor; bir halk ki, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin elinde oldukça bunun Cumhuriyet olduğunu biliyor ve onu istiyor; istiyor ama uygulayamayız da başka bir rejimde kalırız, diye halk üzüntü ve endişe duyarsa… üzülmek mi sevinmek mi gerekir?»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SALTANAT DEVRİNDEN CUMHURİYET DEVRİNE GEÇİŞ DÖNEMİ VE BU DÖNEMDE İKİ AYRI GÖRÜŞÜN ÇARPIŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği üzere bir geçiş dönemi yaşadık.</p>
<p>Bu dönemde iki ayrı düşünce ve görüş, birbiriyle sürekli olarak çarpıştı. O düşüncelerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu görüşün sahipleri belli idi. Diğer bir düşünce, saltanat rejimine son vererek Cumhuriyet rejimini kurmaktı. Bu bizim düşüncemizde Biz düşüncemizi açıkça söylemeyi başlangıçta sakıncalı buluyorduk.</p>
<p>Ancak, düşünce ve görüşlerimizi daha sonra zamanı geldiğinde uygulayabilmek için, saltanat taraftarlarının görüşlerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, saltanat taraftarları padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için ısrar ediyorlardı.</p>
<p>Biz, bunun zamanı gelmediğini veya gerekli olmadığını söyleyerek, o tarafı geçiştirmekte yarar görüyorduk.</p>
<p>Devlet idaresini, Cumhuriyet’ten söz etmeksizin millî hâkimiyet ilkeleri çerçevesinde her an Cumhuriyet’e doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.</p>
<p>Büyük Millet Meclisi’nden daha büyük bir makam olmadığını telkinde ısrar ederek, saltanat ve hilâfet makamları olmadan da devleti idare etmenin mümkün olacağını ispat etmek lâzımdı.</p>
<p>Devlet Başkanlığı’ndan bahsetmeksizin onun görevini fiilen Meclis Başkanı’na yaptırıyorduk.</p>
<p>Fiiliyatta, Meclis Başkanı İkinci Başkan’dı. Hükûmet vardı. Fakat Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk. Çünkü saltanatçılar, hemen Padişah’ın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.</p>
<p>İşte, geçiş döneminin bu mücadele safhasında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz orta şekli yani «Büyük Millet</p>
<p>Meclisi Hükûmeti sistemini haklı olarak yetersiz bulan ve meşrutiyet şeklinin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ederek diyorlardı ki:</p>
<p>«Bu kurmak istediğiniz hükûmet şekli, neye, hangi idareye benzer?» Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu türlü sorulara, biz de zamanın gereğine uygun cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zorunda idik.</p>
<p>Rauf Bey, bu durumu dikkate alarak verdiğimiz bir cevabın, vicdanını tatmin eden, reddi ve itirazı mümkün olmayan bir cevap niteliğinde olduğunu söylüyor; bütün görüş ve iddiasını benim o ifademe dayandırıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, «bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra», Büyük Millet Meclisi Hükûmeti şeklinin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Eğer bu sakat ise, bu sakat şekli vaktiyle bize kabul ettirenlerin, bu defa da bir gün bu kabul ettirdikleri Cumhuriyet şeklini eksik görüp başka bir şekli ortaya atmalarından endişe edilmek gerekir, tarzında mantık yürütüyor.</p>
<p>Bu mantığın ne kadar çürük bir safsatadan ibaret olduğu meydandadır. «Kutsal duyguları, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediği yolunda» olan bir kimsenin, geçiş döneminin zaruretlerinden olduğunu çok iyi bildiği Büyük Millet</p>
<p>Meclisi Hükûmeti şeklinde saplanıp kalarak, Cumhuriyet şeklinin de eksik görüleceği ve başka bir şekil araştırılacağı endişesine düşmesinin yeri midir? Rauf Bey’in burada, Cumhuriyet’ten sonra başka şekil diye ifade ettiği şeyle ne anlatmak istediği bellidir.</p>
<p>Rauf Bey demek istiyor ki, Cumhuriyet’i ilân edenler, Osmanlı hânedanını bu yolla saltanattan uzaklaştırdıktan sonra, acaba cumhuriyetten tekrar saltanat devrine geçerek, saltanat makamını işgal etmeyecekler mi? Bunun tarihte benzerleri yok mudur? diye tereddüt ve endişe edenler var.</p>
<p>Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın Cumhuriyet’i istediğini kaydederken, «istiyor ama uygulayamayız ki…» yolundaki şaşılacak ifadesiyle benim işaret ettiğim noktayı çok güzel açıklamaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN MECLİS’TE RAUF BEY’E VERDİĞİ CEVAPLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey’e cevap veren ve değerli görüşler ileri süren konuşmacılar çoktu. Bu arada İsmet Paşa da güzel bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın, okunması her zaman yararlı olabilecek bazı sözlerini de aktaracağım.</p>
<p>İsmet Paşa: «Köklü bir devlet şekli söz konusu olduğu zaman düşünce ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Onları takip eden bütün bir dünya vardır» dedikten biraz sonra, «Cumhuriyet’in ilânı bir milletin kutsal bir ideali, bir ateşi, bir ülküsü gibi ortalığı sarar.</p>
<p>Cumhuriyet ilân edildiği zaman, o milletin bütün hararetini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir memlekette Cumhuriyet’in ilân edildiği günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları ortadan kaldırılmış bir şehzade meydana çıkar da Cumhuriyet’e karşı bir tavır takınırsa…, dünya ve dünya düşünürleri, bu Cumhuriyet’in kuvvetinden şüphe eder» sözleriyle başlayarak Cumhuriyet’in ilânı üzerine İstanbul’da alınan durumun vereceği zararı açıkladı.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını tahlil ederken «millî hâkimiyet esastır, diyenlerin bu sözlerinden, tereddüt ve endişeye kapıldıkları anlamını çıkaramayız» dedi. Ondan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’e hitaben: «Rauf Bey! Siyaset yapıyoruz.</p>
<p>Yanlışları birer birer göstermeliyiz. Hattâ siz basit bir iş adamı gördünüz mü ki, daha işe başlarken sermayesini tehlikeye koyduğu düşüncesindedir ve başaramayacağını bile bile parasını tehlikeye atmıştır? Bir işe başlayan adam, daima sonundaki başarıyı garanti altına alır ve öyle başlar.</p>
<p>Kaldı ki, böyle inkılâp zamanlarında, hükûmet ileri gelenleri ve bir siyaset adamı herhangi bir şüphe gösteremez. Bu hatâdır.</p>
<p>Hatâ ettiniz Rauf Beyefendi!» dedi. Bundan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’in «üst tabakada şekil değiştirerek devletin çıkarlarını gözetmeyi, milletin ihtiyaçlarını gidermeyi düşünmek affedilmez bir hatâdır» şeklindeki sözlerine cevap verirken, «affedilmez bir hatâ olan, bu kadar hassas günlerde bir noktada yoğunlaşması gereken manevî kuvvetleri, inkılâp kuvvetlerini şu veya bu noktada kararsızlığa düşürmektir.</p>
<p>bunu, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek affedilmez bir hatâ işlemek olur» dedi.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: «Devlet Başkanlığı meselesini çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç ihtimal vardı?</p>
<p>İsmet Paşa, acele edildiği iddiası ile ilgili cevabında: «Arkadaşlar» dedi, «tabiî sayılan bir sonuç için acele etme söz konusu değildir. Ancak hatâ sayılabilecek olan noktalarda acele etmiş olmak söz konusu edilebilir.»</p>
<p>«Cumhuriyet aceleye getirilerek ilân edildi denmekle, o gün ilân edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir şekil ortaya çıkardı anlamına yol açılıyor ki, asıl bu mânâda acele edilmiştir.»</p>
<p>Rauf Bey, konuşmasında, bizim Cumhuriyet ilânındaki davranışımızı eski Genel Merkez (218) işleri gibi göstermek istedi.</p>
<p>İsmet Paşa, bu noktaya cevap verirken dedi ki: «Bu memlekette Genel Merkez hayatını yaşatmış ve onu yıllarca savunmuş olan temsilciler ve gazeteciler de kendi görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silâh olarak kullanıyorlar. Bu, bedbahtlıktır!»</p>
<p>Rauf Bey, daha sonraki konuşmasında bu sözlere şu yolda cevap verdi: «Genel Merkez ifadesiyle yaptığım imâları Tanin gazetesi bir silâh gibi kullanmıştır; Yemin ederim ki, Efendiler, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkâr kullanmış, ben bilmiyorum.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halife’yi ziyaretleri hususuna dokunarak şunları söyledi: «Halife’yi ziyaret konusu, halife konusudur.»</p>
<p>«Devlet adamı olarak, hiçbir zaman hatırımızdan çıkaramayız ki, hilâfet orduları bu memleketi baştanbaşa harabeye çevirmişlerdir. Bir gün yeniden hilâfet orduları kurulabileceğini aslâ gözden uzak tutmayacağız… Türk milleti en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir. Bir daha çekmeyecektir.»</p>
<p>«Bir hilâfet fetvasının bizi I. Dünya Savaşı felâketine sürüklediğini hiçbir vakit unutmayacağız. Bir hilâfet fetvasının, millet ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına hücum ettiğini unutmayacağız.»</p>
<p>«Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, kafasından bu memleketin mukadderatına karışma isteğini geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız!»</p>
<p>İsmet Paşa, «bravo» sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine, şunları da ekledi:</p>
<p>«Herhangi bir halife, düşünce ve davranış olarak, gelenek ve usule uyarak, gizlice veya açıktan açığa Türkiye’nin kaderinde söz sahibi imişçesine bir tavır almak isterse, Türkiye devlet adamlarını ödüllendirirmiş gibi bir zihniyetle düşünürse, bunları memleketin hayat ve varlığı ile taban tabana zıt sayacağız, hareketlerini vatan hainliği olarak kabul edeceğiz.»</p>
<p>İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şu hususu da söz konusu etti: «Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim taban tabana zıt bulduğumuz noktaları geri alarak bu parti içinde kalmak kararında mıdırlar? Yoksa, siyasî konuşmalarında bizimle tam zıt olarak gördüğümüz noktalarda ısrar ederek, partimizin dışında ve Meclis’te bizimle karşı karşıya çalışmak kararını mı verecekler? Karar kendilerine aittir.»</p>
<p>Rauf Bey, tekrar uzun uzadıya kendini savunarak parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını söyledikten sonra, Genel Kurul’un acıma ve hoşgörme duygularını harekete geçirerek ve konuşmasına yumuşak sözlerle son vererek, toplantı salonundan ayrıldı.</p>
<p>Konuşmacılar, karşılarında cevap verecek kimse bulamadılar. Rauf Bey, yanıldığını itiraf ederek cumhuriyetçi olduğunu söylediğine göre, görüşmeler yeterli sayıldı.</p>
<p>Halkın kafasında uyandırılmış olan şüpheleri gidermek için, gazetelerde bildiriler yayınlanması, ayrıca, görüşmelerin tutanağının da bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.</p>
<p>Şimdi Efendiler, bu karar neyi ifade eder?</p>
<p>Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, Parti’yi acaba onun gerçekten cumhuriyetçi olduğuna inandırabildi mi? Rauf Bey’in, Parti içinde, bizimle aynı duygu ve görüş sahibi olarak çalışabileceği kanaati doğdu mu?</p>
<p>Partinin bu kararı, görüşmelerin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mıydı? Elbette ki hayır!..</p>
<p>O halde, bu eksik kararla yetinilmesindeki sebep ve tesir neydi?</p>
<p>Bu noktayı birkaç kelime ile açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna kadar, aldığı tavır ve konuşma üslûbuyla parti üyelerinin hoşgörü ve yumuşaklığına sığınmış gibiydi. Bundan başka, Rauf Bey, konuşmasında o kadar demagoji ve safsata yapıyordu ki, sözlerinin ne dereceye kadar ciddî ve samimî olduğunu hemen anlamak Genel Kurul için kolay değildi.</p>
<p>Bu sebeplerin de üstüne çıkan en önemli psikolojik sebep, itiraf etmek gerekir ki, «sorumsuz, oldubitti, Cumhuriyet’ten sonra, şekil» kelimeleri üzerinde yapılan olumsuz propaganda, duygu ve düşünceleri kararsızlık ve gevşekliğe sürüklemişti.</p>
<p>Durumu, Cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı şüphesizdir.</p>
<p>Efendiler, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde partiyi yıkma fırsatı verilmiş oldu.</p>
<p>İstanbul’daki bazı gazetelerin memleket ve Cumhuriyet’in yüksek yararlarına zarar verici nitelikteki yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki, Meclis, İstanbul’a bir İstiklâl Mahkemesi göndermeyi zarurî gördü.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-181</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-181</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1
Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilâfet’e bir defa daha dokunacağım. 1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım. Hilâfet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba6a01dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 18.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-18-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 18.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFETİ KALDIRMANIN ZAMANI DA GELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilâfet’e bir defa daha dokunacağım.</p>
<p>1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım.</p>
<p>Hilâfet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada iken karar vermiştim. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca özetlemeye çalışacağım:</p>
<p>Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 tarihli bir şifre aldım. Onu olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Şifre</p>
<p>Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına</p>
<p>Bir süreden beri gazetelerde, hilâfet makamının durumu ve Halife’nin şahısları ile ilgili olarak yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve özellikle arasıra İstanbul’a giden hükûmet üyelerinin ve resmî hey’etlerin kendisiyle görüşmekten kaçınmaları ve çekinmeleri dolayısıyla Halife’nin büyük bir üzüntü duyduğu; bu yüzden Başmabeyinci’lerinin</p>
<p>Ankara’ya veya güvenilir bir zatın İstanbul’a kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve düşüncelerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, yanlış yorumlanabilir endişesiyle bundan da vazgeçtiklerini söyledikleri, Başkatip Bey tarafından bir yazıyla bildirilmektedir.</p>
<p>Bu yazıda, ayrıca uzun uzadıya ödenek işi de anlatılarak Hilâfet Hazînesi’nin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda Hükûmet’in yazdığı 15 Nisan 1923 tarihli yazının incelenmesi ve gereğinin yerine getirilmesi istenmektedir. Durum, Hükûmet’çe görüşülecektir. Sonucu ayrıca arz ederim, efendim.</p>
<p>İsmet</p>
<p>Bu telgrafa cevap olarak makine başında yazdığım telgraf şudur:</p>
<p>Makine başında İzmir</p>
<p>Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 22.1.1923 tarihli şifre,</p>
<p>Hilâfet makamı ve Halife’nin şahısları ile ilgili yanlış anlamalar ve yanlış yorumlar Halife’nin kendi yanlış tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Halife, kendi özel hayatı ve dış yaşayışı ile, ecdadı padişahların yolunu tutmuş görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına memurlar göndererek ilişkiler kurmak, gösterişli gezintiler,</p>
<p>saray hayatı, sarayında yedek subaylara varıncaya kadar kabul etmek, onların şikâyetlerini dinleyerek onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu cinstendir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı veya Afgan Devleti ile Afgan halkı arasındaki durumunu bir ölçü olarak almalıdır.</p>
<p>Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve halifelik makamının gerçekte ne dinî ve ne de siyasî bakımdan hiçbir anlamı ve varolma gerekçesi yoktur.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklâlini tehlikeye atamaz. Bizce, hilâfet makamı olsa olsa tarihî bir hâtıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmî hey’etlerin kendisiyle görüşmelerini istemesi bile, Cumhuriyet’in bağımsızlığına açık bir tecavüzdür.</p>
<p>Başmabeyinci’sini Ankara’ya göndererek veya güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirterek, Hükûmet’e duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de, Cumhuriyet Hükûmeti ile karşı karşıya bir durum alması demektir.</p>
<p>Buna da yetkili değildir. Kendisi ile Cumhuriyet Hükûmeti arasındaki yazışmalarda Başkâtibi aracı kılması da yersizdir. Başkâtip Bey’in böyle bir küstahlıktan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir.</p>
<p>Halife’nin yaşayışı ve geçimi için Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir.</p>
<p>Maksat, gösterişli ve debdebeli bir hayat sürmek değil, insanca yaşamak ve geçimi sağlamaktan ibarettir. «Hilâfet Hazînesi» ile ne denmek istendiğini anlayamadım. Hilâfetin hazînesi yoktur ve olamaz. Kendisine ecdadından böyle bir hazîne kalmışsa, ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Halifenin aldığı ödenekle yerine getirilemeyen yükümlülükler nelermiş; 15 Nisan 1923 tarihli yazısıyla, Hükûmet ne gibi vaatlerde bulunarak Halife’ye bildirilmiştir? Lütfen bunu da belirtiniz.</p>
<p>Halife’nin oturacağı yeri tespit edip açıklamak, Hükûmet’in şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi.</p>
<p>İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış bir çok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok kıymetli eşya ve malzeme, Hükûmet’in durumu tespit etmemesi yüzünden yok olup gidiyor. Halife’nin yakınları, sarayların en değerli eşyalarını Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar diye söylentiler vardır. Hükûmet bunlara, bir an önce el koymalıdır.</p>
<p>Satılmak gerekiyorsa Hükûmet eliyle satılmalıdır. Hilâfet kadrosu ciddî olarak incelenerek yeni baştan düzenlenmelidir ki, başmabeyincilerin ve başkâtiplerin varlığı, Halife’yi hâlâ saltanat hülyası içinde uyutmasın! Fransızlar, kral hanedanını ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve hâkimiyetleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken, her gün ufuktan kendileri için bir saltanat güneşinin doğmasına duacı bir haneden mensuplarıyla ilgili tutumumuzda Türkiye Cumhuriyeti’ni nezaket ve safsataya kurban edemeyiz.</p>
<p>Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükûmetçe, ciddî ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Cumhurbaşkanı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLAFET’İN, ŞER’İYE VE EVKAF VEKÂLETİ’NİN KALDIRILMASI VE ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARI</strong></span></a>
</p><p>Bu yazışmadan sonra harp oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi.</p>
<p>Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da zaten orada bulunuyordu. Hilâfetin kaldırılması gereğinde görüşlerimiz birleşmişti. Aynı zamanda Şer’iye ve Evkaf Vekâletlerini de kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.</p>
<p>1924 yılı Martı’nın birinci günü Meclis’in tarafımdan açılması gerekiyordu.</p>
<p>23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüştük. Burada da gereken kimselere kararımı bildirdim.</p>
<p>Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Hanedan’ın ödeneği ile Şer’iye ve Evkaf Vekâletleri’nin bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız bu maksada göre görüşme ve tenkitlere başladılar. Görüşme ve tartışmalar devam ettirildi.</p>
<p>1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta, şu üç noktayı özellikle belirttim:</p>
<p>1 – «Millet, Cumhuriyet’in bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedî olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet’in denenmiş ve olumlu sonuçları görülmüş olan bütün esaslara bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.»</p>
<p>2 – «Millet kamuoyunda tespit edilen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.»</p>
<p>3 – «Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.»</p>
<p>2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. İşaret ettiğim bu üç konu ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis’in birinci oturumunda, Başkanlığa gelen evrak arasında şu önergeler okundu:</p>
<p>1 – Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, hilâfet’in kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili kanun teklifi.</p>
<p>2 – Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti’nin (Genelkurmay Bakanlığı’nın görevini yapan bakanlık) kaldırılması ile ilgili kanun teklifi.</p>
<p>3 – Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önergeleri.</p>
<p>Başkanlık kürsüsünde oturan Fethi Bey: «Efendim, birçok imzalarla gelen bu kanun tekliflerinin hemen görüşülmesi ile ilgili önergeler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım» dedi ve bu tekliflerin ilgili komisyonlara gitmeden hemen görüşülmesini oya koyarak, kabul edildiğini bildirdi.</p>
<p>İlk itiraz, Kastamonu Milletvekili Halit Bey’den geldi. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı.</p>
<p>Tekliflerin lehinde uzun konuşmalar yapan birçok değerli konuşmacılar kürsüye çıktı. Önerge sahipleri dışında, rahmetli Seyyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın ilmî ve inandırıcı konuşmaları her zaman için okunmaya değer.</p>
<p>Bu konuda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar sürdü. Saat 18.45′te görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429, 430 ve 431′inci kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.</p>
<p>Bu kanunlara göre «Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükûmete verildi»; «Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış» oldu.</p>
<p>Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumlarıyla, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.</p>
<p>Halife, görevinden uzaklaştırıldı ve hilâfet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan Halife ve tarihten izi silinmiş Osmanlı hanedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFET MAKAMININ KORUNMASINDA DİNÎ VE SİYASÎ MENFAAT VE ZARURET BULUNDUĞUNU ZANNEDENLERE VERDİĞİM CEVAP</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Hilâfet makamının korunmasında, dinî ve siyasî menfaat ve zaruret bulunduğu inancında olan bazı kimseler, arz ettiğim kararların alınmakta olduğu son dakikalarda, hilâfet görevini kendi üzerime almam teklifinde bulundular. Bu gibilere, hemen gereken red cevabını vermiştim.</p>
<p>Yeri gelmişken başka bir noktayı da arz edeyim. Büyük Millet Meclisi hilâfet’i kaldırdığı zaman, din bilginlerinden Antalya Milletvekili Rasih Efendi, Kızılay adına, Hindistan’da bulunan bir hey’etin başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek isteyerek şunları söyledi:</p>
<p>«Gezdiği ülkelerde Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş… Yetkili İslâm hey’etleri, bana bu durumu bildirmek üzere Rasih Efendi’yi vekil etmişler.» Rasih Efendi’ye verdiğim cevapta, Müslümanların bana olan bağlılık ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki : «Zâtıâlîniz din bilginlerindensiniz.</p>
<p>Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirebilecekler midir? Durum böyle olunca, anlamı ve fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?</p>
<p>Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hâlâ bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.</p>
<p>Rauf Bey’lerin, Vehip Paşa’ların, Çerkez Ethem ve Reşit’lerin, bütün yüzelliliklerin, kaldırılmış hilâfet ve saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının, elele vererek aleyhimizde durmadan ateşli bir şekilde çalışıp uğraşmaları din gayretiyle midir? Sınırlarımıza bitişik merkezlerde yuvalanarak, hâlâ Türkiye’yi yok etmek için «Mukaddes İhtilâl» adı altında haydut çeteleri, suikast tertipleriyle çılgınca aleyhimizde çalışanların maksatları gerçekten mukaddes midir? Buna inanmak için gerçekten kara cahil ve koyu bir gafil olmak gerekir.</p>
<p>Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-191</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-191</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1
Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir «komplo» konusunda bilgi vereyim. 1924 yılı Ekiminin 26′ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur: Genelkurmay Başkanlığına Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba54fba0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞARISIZLIĞA UĞRATILAN BÜYÜK BİR KOMPLO</strong></span></a>
</p><p>Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir «komplo» konusunda bilgi vereyim.</p>
<p>1924 yılı Ekiminin 26′ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur:</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığına</p>
<p>Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntü ve endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam inancım olduğundan, Ordu Müfettişliği’nden istifa ettiğimi arz ederim, efendim.</p>
<p>Millî Savunma Bakanlığı’na da arz olunmuştur.</p>
<p>Kâzım Karabekir 26.10.1924</p>
<p>Bu istifa yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır: «İstifayı kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama görevine döneceğini bildirdi.» Bu satırların altında imza yoktur.</p>
<p>Fakat Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu satırların altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: «-Verilen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri için neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış, onları da dosyalarıyla birlikte göreyim.» Bu notların altındaki tarih 28 Ekim’dir.</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmay’ın ilgili şubelerince incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek olanları, dikkate alınmış ve uygulanmıştı.</p>
<p>Ancak, uygulanması devletin gücünü aşan veya ilmî bir değeri bulunmayan hayalî ve keyfî nitelikteki teklifleri, elbette dikkate alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa’ya raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirnâme verilmesi de gerekli görülmemişti.</p>
<p>30 Ekim günü de, 2′nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa’nın, Konya’dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya’ya davet ettim. Geç vakte kadar beklediğim halde gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelince, İstasyonda Rauf Bey tarafından karşılanmış; Millî Savunma Bakanlığı’na uğradıktan ve bazı arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’na gitmiş. Bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş; çıkarken Fevzi Paşa’nın yaverine şu kâğıdı bırakmış:</p>
<p>30.10.1924</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına</p>
<p>Milletvekilliği yasama görevine başlayacağımdan, 2′nci Ordu Müfettişliği’nden affımı arz ve istirham ederim, efendim.</p>
<p>Ankara Milletvekili</p>
<p>Ali Fuat</p>
<p>Efendiler, milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı’na bildiren Refet Paşa’nın da istifasının Rauf Bey tarafından geri aldırıldığını öğrenmiştim.</p>
<p>Dumlupınar’da yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden sonra, 18 Ekim’de Ankara’ya dönmüştüm.</p>
<p>Birçok milletvekili arkadaş ve başkaları tarafından karşılanmıştım. Karşılayıcılar arasında, Ankara’da bulunan Rauf ve Adnan Bey’leri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir hareketi beklemiyordum.</p>
<p>Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye bile şüpheye düşmedim.</p>
<p>Bu durum ve görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi: Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey’in Hükûmet Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür.</p>
<p>Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu maksatla, Kâzım Karabekir Paşa, 1′inci Ordu Müfettişliği’ne atandıktan sonra, eski komutanlık bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürdü.</p>
<p>Rütbesi yükseltilerek 2′nci Ordu Müfettişliği’ne gitti. 3′üncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da bu tertibe katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine çekip kazandıklarını sandılar.</p>
<p>İstifalarından önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet’in ilânı, hilâfet’in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini biribirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yol açtı. İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve fırsatı bekliyorlardı.</p>
<p>Siyasî alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Gerçekten de Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis’in tatil dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette milleti aleyhimize kışkırtmak üzere çalışma fırsatı buldular.</p>
<p>Memleket içinde gizli gizli teşkilâtlanmaya başladılar ve teşebbüslere de giriştiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf Adana’da Abdülkadir Kemali Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.</p>
<p>Memleket kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkâri bölgesinde, ordumuzla Nasturî ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de Hükûmet’e bir ültimaton verdi. Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdım.</p>
<p>İngiliz ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı günlerde ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla varabilecekleri hayaline kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri politika alanına koştular.</p>
<p>Toplanmış olan Meclis’te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci alındığı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili bakanlardan birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten milleti ilgilendiren işlerdi.</p>
<p>Bu konular bakanları eleştirmek için pek elverişliydi. Özellikle göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi işlerinde herkesi düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.</p>
<p>Doğrudan doğruya ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime dayanarak, değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikâyet etmiş; Ankara’ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve Hükûmet’in bütün imkânlarıyla harekete geçirilmesini sağlayacak bir yol tutulmasını teklif etmiştim.</p>
<p>Bunda anlaşmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok taraftar kazanmaları ihtimalini artırıyordu.</p>
<p>Efendiler, komployu sezdikten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize sunayım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ TEDBİRLER</strong></span></a>
</p><p>Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de yani Karabekir Paşa’nın istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın istifa yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis’te gensoru görüşmeleri başlamıştı.</p>
<p>O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Fakat Başbakan İsmet Paşa ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa’lar geldiler.</p>
<p>Çok kısa bir görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.</p>
<p>Derhal telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’nden, Meclis Başkanlığı’na milletvekilliğinden istifa ettiğini bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Millî Savunma Bakanı’na daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli telgrafı çektim:</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>2′nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>3′üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>şifre makine başındadır:</p>
<p>1 – Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddî lüzum üzerine, milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı telgrafla hemen Meclis Başkanlığı’na bildirmenizi teklif ediyorum. Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün varlığınızla kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe olarak belirtmeniz yerinde olur.</p>
<p>2 – Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Hazretleri de görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa dilekçesini vermiştir.</p>
<p>3 – 3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa, 1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa, 2′nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa, 3′üncü Kolordu Komutam Şükrü Naili Paşa, 5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, 7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne yazılmıştır.</p>
<p>4 – Telgraf başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.</p>
<p>Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi M. Kemal</p>
<p>Efendiler, 30/31 Ekim sabahına kadar, 1′inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan İzmir’den, 2′inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan Balıkesir’den, 3′üncü Kolordu Komutanı Şükrü Nailî Paşa’dan Pangaltı’ndan ve 5′inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan Adana’dan, makine başında aldığım cevaplarda, teklifimin harfi harfine ve derhal yerine getirildiği bildirildi.</p>
<p>Efendiler, bu seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi ile, 7′nci Kolordu Komutanı’nın Diyarbakır’dan verdikleri cevaplar aynen şunlardı:</p>
<p>Müfettiş Paşa’nın cevabı:</p>
<p>Diyarbakır, 30.10.1924</p>
<p>Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Yüce şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin bulunmalarını arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele çekilerek millete ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için emir buyurulan istifayı gerektiren sebeplerin açıklanmasına zâtıdevletlerinin müsaadelerini saygılarımla istirham ederim.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi</p>
<p>Kolordu Komutanının cevabı:</p>
<p>Diyarbakır, 30.10.1924</p>
<p>Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>1 – Siz Cumhurbaşkanı’nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı ve sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.</p>
<p>2 – Seçim bölgem halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada zâtıdevletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin gözünde sorumlu duruma düşürebilir.</p>
<p>3 – Vatanın ve milletin yararları milletvekilliğinden hemen ayrılmamı gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekligim için, durumun aydınlatılmasını arz ve istirham ederim, efendim.</p>
<p>Cafer Tayyar</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı</p>
<p>Her iki telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi sorulmaktadır.</p>
<p>Verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Makine başında şifre</p>
<p>31.10.1924</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri ‘ne,</p>
<p>Komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda, emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne varılmıştır.</p>
<p>1′inci ve 2′nci Ordu Müfettişleri’nin görevlerinden istifa ederek Meclis’e dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız bırakmış olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk, ordu disiplininin selâmeti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın bildirilmesini rica ederim.</p>
<p>Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi M. Kemal</p>
<p>Bu telgrafıma Cevat Paşa’nın cevabı şudur:</p>
<p>Makine başında</p>
<p>Diyarbakır, 31.10.1924</p>
<p>Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolundaki yüksek görüşlerinize bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu görevden affımı yüce şahsiyetinizden istirhamımın da bu inanca dayandığını arz ederim.</p>
<p>Ancak, bu gün yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden çekilmenin, zâtıdevletlerince de tahmin buyurulacağı üzere, milletçe ve seçim bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı inancındayım.</p>
<p>Bu inançla ve hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.</p>
<p>3′üncü Ordu Müfettişi</p>
<p>Cevat</p>
<p>Cevat Paşa Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin uygulanması gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir ilgisi bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır.</p>
<p>Gerçi, Kâzım Karabekir Paşa, istifa ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildirme, Diyarbakır’da iken teklifimin gerçek sebebini anlamakta Paşa’yı kararsızlığa düşürmekten öteye bir tesir yapmamıştır.</p>
<p>Cafer Tayyar Paşa da şu cevabı verdi:</p>
<p>Makine başında</p>
<p>Diyarbakır, 31.10.1924</p>
<p>Ankara’da Cumhurbaşkanı</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Milletvekilliği ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği uygun görüldüğü takdirde, milli görevlerin en saygıdeğeri olarak kabul ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu saygılarımla arz ederim, efendim.</p>
<p>7′nci Kolordu Komutanı</p>
<p>Tümgeneral</p>
<p>Cafer Tayyar</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-192</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-192</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2
Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bu bakımdan, derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Millî Savunma […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba412138.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİS’E VE KAMUOYUNA KARŞI ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ BLÖF ORTAYA ÇIKARILDI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.</p>
<p>Bu bakımdan, derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Millî Savunma Bakanlığı’nca bütün orduya bir genelge ile bildirildi.</p>
<p>Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’lara, Millî Savunma Bakanlığınca bir emir gönderilerek, askerî görevlerini yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten ve sonucu da bildirdikten sonra Meclis’teki yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum Başbakan tarafından resmen Meclis Başkanlığı’na da yazıldı.</p>
<p>Meclis’e girmiş olan Kâzım Karabekir ve Fuat Paşa’lar, Meclis’ten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerî görevinin devir ve teslim işleri için yeniden Konya’ya gitti.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, Sarıkamış’tan kendi yerine gelecek olan komutan göreve başlayıncaya kadar Meclis dışında kalmaya mecbur edildi. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi.</p>
<p>Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf meydana çıkarıldı.</p>
<p>Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclis’in ikinci toplantı yılının açılış günü idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu söyledim.</p>
<p>Ben Başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, Ali Hikmet ve Şükrü Nailî Paşa’ların istifa yazıları ile Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31/10/1924 tarihli yazısı sırayla okundu.</p>
<p>Meclis’in 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 tarihli bir yazı ile Meclis Başkanlığı’na başvurarak, Millî Savunma Bakanlığı’nın, kendisinin Meclis’e katılmasını yasakladığından şikâyet etti.</p>
<p>5 Kasım günü Meclis’te okunan bu yazıda, Kâzım Karabekir Paşa diyordu ki: «Ordu Komutanlığından çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Millî Savunma Bakanı’nın Sarıkamış’tan yerime gelecek olan komutanın göreve başlayışına kadar benim Meclis’e katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım.» Yazı; şu cümlelerle son buluyordu: «Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis’in kararını beklediğimi arz ederim.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, aynı tarihte Millî Savunma Bakanlığı’na da bir yazı yazarak: «Devir ve teslim işlemleri öne sürülerek belirsiz bir süre için yasama görevine başlamamaklığım bildiriliyor.» «İstifa ettiğim gün yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri sürülmemişti.» «Beş gün sonra, bilmem neden böyle bir bahane ortaya atıldı.» «Meclis’e katıldıktan sonra, geçici bir süre için de olsa, yeniden bir görevi kabul hem benim kendi isteğime hem de Meclis’in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis Başkanlığı’na yazdığımı arz ederim.»</p>
<p>Efendiler, «ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için» rapor ve tasarılar sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için «üzüntü ve endişem çok büyüktür» diyen eski müfettiş Paşa, memleketin üçte birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda beş satırlık bir kâğıtla başsız bırakmanın ne kadar hafif, ordunun yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan disiplini de ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.</p>
<p>Dikkate alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı olağanüstü toplanmak üzere çağırdığı Meclis’te yapmaya kalkıştığını ileri süren müfettiş paşa, kendisi gibi hareket eden arkadaşlarıyla birlikte ve pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir anarşi örneği olduğunu anlamak istemiyor…</p>
<p>Ordumuzun yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine gereken değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askerî görevlerin devir ve tesliminin kanunî bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim ve disiplinin selâmeti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu bilmez gibi görünüyor…</p>
<p>Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclis’e resmen bildirecek makamın, ona bu askerî görevi vermiş bulunan makam olmak gerektiğini dikkate almıyor…</p>
<p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazının arkasından Başbakan’ın bir yazısı ile iki eki de okundu.</p>
<p>Başbakan, Karabekir Paşa’nın Millî Savunma Bakanlığı’na yazdığı yazı ile Bakanlığın ona verdiği cevabı olduğu gibi Meclis’e arz ediyordu.</p>
<p>Millî Savunma Bakanı, Kâzım Karabekir Paşa’nın bütün iddia ve düşüncelerinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, ona «Ordu Müfettişliği ile ilgili görevlerin ve gizli belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi tarafından» devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir daha belirtiyor ve emrediyordu.</p>
<p>Acaba bu son uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki, vatanın savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir.</p>
<p>Onları, yerine gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan gösterilmeden, kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi büyük bir suçtur. Hakkında ağır kanunî işlem yapılmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM KARABEKİR PAŞA’YI BİR AN ÖNCE MECLİS’E SOKMAKTA ACELE EDENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmakta kusur etmediler. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı.</p>
<p>Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): Meclis’e katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?» şeklinde konuşmaya ve suçlamaya başladı.</p>
<p>Sayın milletvekili, fikir arkadaşını Meclis’te bir an önce faaliyete geçirebilmek için, kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini, o kuvvet ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclis’in ve milletin güven ve itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarında ne derece kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.</p>
<p>İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konudaki görüşmeler kapandı. Paşalara verilen emirler olduğu gibi uygulatıldı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMET AÇIKTAN AÇIĞA VE KARŞI KARŞIYA ÇARPIŞMAYI KABUL ETTİ</strong></span></a>
</p><p>Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek konu «Mübadele, (Karşılıklı olarak göçmen değiştirme) İmar ve İskân Bakanlığı» ile ilgili gensoruydu.</p>
<p>Başbakan İsmet Paşa, kürsüye çıkarak şu teklifte bulundu: «Birçok konuşmacının imar ve iskân işleri üzerinde değil, çeşitli vesilelerle diğer bakanlıklarla ilgili işler üzerinde durduklarını gördüm.</p>
<p>Hattâ, bazı konuşmacılar, Başbakan’ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir.</p>
<p>Bu isteklerin hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce Meclis’in uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği’ne seçilmiştir. Ancak, bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir şekilde hafife alınmamasını teklif ederim. Ben, yerinde ve uygun «taktiği» severim.</p>
<p>Böylece Hükûmet, sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükûmet, açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.</p>
<p>Efendiler, lehte ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz aldı. Adalet ve Millî Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma, beş saat hiçbir sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri ertesi güne bırakıldı.</p>
<p>Ertesi gün 14.30′da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun açıklamalar yaparak konuştu. Muhalifler, oturdukları yerlerden Recep Bey’e kısa sataşmalar yapıyorlardı.</p>
<p>Recep Bey, bir noktada dedi ki: «Bazı gazeteler ve bazı kimseler diyorlar ki, Ankara’da bir Hükûmet varmış. Meclis’in bütün tatil zamanlarında, memleketi ne kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla idare etmiş… Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler yazılıymış…</p>
<p>Bir gün gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükûmet’i hesaba çekeceklermiş… O zaman o gizli defterlerin içindekiler, milletin huzurunda Hükûmet’ten sorulacakmış. İşte, o gün gelmiştir! O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne döksünler!</p>
<p>Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap verdi: «Sırasında dökeceğiz» dedi.</p>
<p>Recep Bey, karşılık verdi: «Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükûmet, milletin huzurunda bağrını sorumluluğa açmış olarak daima karşınızdadır» dedi ve şu sözleri ekledi: «Memleketin gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe ve kararsızlığa tahammülü yoktur.</p>
<p>Açıktan açığa tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike bulutlarının dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu körpe varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek bu memlekete karşı hainliktir.»</p>
<p>«Herkesin köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada, gerçek dışı asılsız birtakım kuruntularla kamuoyunu bulandırmaktansa, bu herkese eşitlikle açık olan millet kürsüsüne çıkıp gerçeği oradan söylemesi lâzımdır.</p>
<p>Gerçekler söylenmez ve yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde bulunulmaya devam edilirse, bunu yapanların, bu memleketin kaderi ile içten ve sağlam bir bağlantıları bulunmadığına hükmedeceğim.</p>
<p>Ben kendim bunu böyle kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul edecektir. Bu kürsüye davet ediyorum… Ta ki millet bilsin: Gerçek ne taraftadır, zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne taraftadır?»</p>
<p>Recep Bey’den sonra, aleyhte konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa cevap verdiler.</p>
<p>Aleyhte söz alanlar arasında Rauf Bey de vardır. Ona da söz sırası geldi.</p>
<p>Rauf Bey, İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün Hükûmet’e yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte. Başbakan Paşa’nın bu davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında: «Meclis, bir kasıt karşısında bulunan Hükûmet’e hücum durumuna geçmiştir» dedi.</p>
<p>Yunus Nadi Bey: «Anlamadık» dedi. Rauf Bey açıkladı. Dedi ki: «Tenkit edenler, Hükûmet’e karşı konuşurken, kasıtlı bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum görüyorum.»</p>
<p>Rauf Bey, konuşmacıların ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında Hükûmet’i küçük düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine yumuşak bir tavır takınarak Feridun Fikri Bey’in teklifine dokundu ve o teklifi savundu.</p>
<p>Tunceli Milletvekili’nin teklifi bir «parlamenter anket» idi. «Meclis soruşturması» yapacak bir komisyon kurulması için acele karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya konması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.</p>
<p>Rauf Bey dedi ki: «Soruşturma komisyonu» diye tercüme ettiğim bir komisyondan söz edildi – Bundan söz eden Feridun Fikri Bey’dir – Rauf Bey, sözüne şöyle devam etti:</p>
<p>«…Bakanlar böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar saygıya değer olan vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir horlama saydılar.»</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti. «Biraz öyle» dedi. Rauf Bey tekrar devam etti: «Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli bulunduğunu (…) ben de ilgili olduğum için, herkesten önce ben istiyorum» dedi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-193</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-193</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3
Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: «Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.» Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu. Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilân eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba2e3950.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>«CUMHURİYET» SÖZÜNÜ SÖYLEMEYE RAUF BEY’İN DİLİ VARMIYORDU</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: «Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.»</p>
<p>Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu.</p>
<p>Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilân eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!</p>
<p>Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): «Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir» dedi. Bu söz, Rauf Bey’e konuşma yönünü değiştirtti. Fakat Muhtar Bey alındı.</p>
<p>Saip Bey (Kozan) söze karıştı.</p>
<p>Nihayet Başbakanlık makamının araya girip uyarıda bulunması üzerine Rauf Bey sözüne devam ettirildi.</p>
<p>Rauf Bey, döndü dolaştı ve sonunda ilke meselesine dayandı. «Tutumumuz, siyasetimiz kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesidir» dedi.</p>
<p>Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: «Cumhuriyet!»</p>
<p>Rauf Bey, cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi: «Millî hâkimiyetin varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet Meclisi’dir.»</p>
<p>«Cumhuriyet» sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu. Ali Saip Bey (Kozan): «Cumhuriyet!» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, Ali Saip Bey ile konuşmaya başladı. İhsan Bey söze karıştı.</p>
<p>«Yüksek ifadenizde açıklık yoktur Rauf Beyefendi» dedi.</p>
<p>Rauf Bey: «Açıktır. Çok rica ederim. İhsan Beyefendi.» İhsan Bey: «O kadar açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!» dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusuna sahip bulunduğundan, hâkimlik etmiş olduğundan söz ederek ona dedi ki: «Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe bir tarafı töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru değildir.» İhsan Bey cevap verdi: «Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe etmekte hâkim haklıdır» dedi.</p>
<p>Rauf Bey ile İhsan Bey arasındaki bu karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan söze karıştı. Rauf Bey devam etti ve «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir kanunun yapılması söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu sorarım» dedi.</p>
<p>Efendiler, kanunların Meclis tarafından yapılması tabiî olduğu halde, Rauf Bey, bu soruyu Hükûmet’ten değil de kendisinin de içinde üye olarak bulunduğu Meclis’ten soruyordu.</p>
<p>Rauf Bey, Danıştay (Şûrâ-yı Devlet) teşkilâtına temas ettikten sonra, «Men’-i Şekavet Kanunu (Eşkıyalığın Önlenmesi Kanunu) uygulanmış mıdır?» şeklinde, İçişleri Bakanı’ndan başlayarak Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Millî Savunma, Adalet ve Millî Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in millet ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.</p>
<p>Söz gelişi, basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu gözüne ilişmiş; «O iş nasıl olmuş?» Fedakâr ve kahraman ordumuzun İstiklâl Savaşı’ndan sonra, barışa geçerken büyük bir intizam ve olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak, ondan sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden anlaşılıyor. «rica ederiz» diyor. Gerçekten de bu sorunun, o güne kadar orduların başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte hazırlanmış olduğuna hükmetmemek elde değildir.</p>
<p>Rauf Bey, adalet teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan uygulamanın, adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup olmadığını öğrenmek istiyordu.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanı’ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.</p>
<p>Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un «Emanet» (Belediye Başkanlığı) ile idaresinin halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten sonra; Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu münasebetle öğretmenlerden de söz ederek dedi ki: «Öğretmen ordusunun, bu aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar ve destekler şekilde yayın yapmaları doğru mudur?»</p>
<p>Rauf Bey, bunun olmadığını söyleyerek konuşmasını şu cümle ile bitirdi» «Allah vatanımı, milletimi ve hepimizi korusun.»</p>
<p>Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı.</p>
<p>Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey daha önce kendisinin görüşmesi gerektiğini ileri sürdü. Vehbi Bey «Efendim bu mesele, Bakanların Meclis’i sorguya çekmesi şekline girdi» dedi.</p>
<p>Başkanlık, Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan Bakanların, tüzük ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını kullanmalarına müsaade edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa çıkmasına yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer cevap verdi.</p>
<p>Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye öğüt verircesine bir tavırla çıktığına işaret ederek, «bu Meclis ne tam bir sessizlik içinde hareket etmeye mecbur olan bir okuldur ne de bir bilim akademisidir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey’in kürsüde bu gün bile açık konuşmadığına; «soruşturma» sözünü kullanmadan, Feridun Fikri Bey’in, üç Bakanlığın bir yıllık çalışmaları ile ilgili anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve hükûmet dengesini bozucu nitelikteki «Meclis soruşturması» teklifini desteklemiş olduğuna Meclis Genel Kurulu’nun dikkatini çekti.</p>
<p>Feridun Fikri Bey, yerinden, Recep Bey’in «mantıksızdır» sözüne itiraz etti. Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey: Geriye almıyorum, efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir» dedi. Feridun Fikri Bey’in «mantıksız sözünü kabul etmiyorum» sözüne, Recep Bey cevap verdi: «Feridun Fikri Bey» dedi, «Siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız…»</p>
<p>Daha ağır şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş… Feridun Fikri Bey: «Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar» dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak «Sözlerimi geri almadım» dedi.</p>
<p>Biraz gürültü oldu. Nihayet Başkan: «Rica ederim, gürültüyü keselim!» dedi. Recep Bey, açıklamalarına devam ederek:</p>
<p>«…Birçok kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş yavaş ilk sayfaları görünmeye başlıyor.»</p>
<p>Recep Bey, Rauf Bey’in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati çekerek dedi ki: «Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de asla bir sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükûmeti düşürmek gibi maksat gütmüyorum, diyorlar.</p>
<p>Bir gensorunun görüşüldüğü günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya aleyhtedir. Lehte ise, Hükûmet’in desteklenmesini ister. Aleyhte ise, düşürülmesini ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi’nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden ibaret kalır.»</p>
<p>Recep Bey’in bu cümlesi, Rauf Bey’1e aralarında kısa bir tartışmaya yol açtı: «Fakat saldırıyorsunuz», «siz de sözlerimi kesiyorsunuz…» gibi karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına devam ederek dedi ki: «Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular soruyorlar… Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle bir gensoru görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü hedefsiz olarak sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir.» «Buraya çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur, diyorlar.</p>
<p>Böyle olunca, söylenenler anlamsız boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi budur.» Recep Bey, sözlerine şu yolda devam etti: «Çok dikkat ettim. Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka bir tarif yaptılar; fakat Cumhuriyet kelimesini söyleyemediler…» «Sayın arkadaşlar!» dedi. «Oyun oynamıyoruz.</p>
<p>Büyük bir inkılâptan çıktık, aydınlık bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün gerekleri bütün şartları ve bütün açıklığı ile bir hedefe yürüyoruz.</p>
<p>Nedir bu Rauf Bey’deki küskünlük ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla fırsat vermişken, bu kutsal ismi söylememekte inat edip direnmişlerdir.» «Fakat dikkate değer bir noktadır ki, bu zat, İstanbul’da kıyametleri koparmıştır.» «Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da bütün bu yaptıklarından döndü ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim.» «Bugün kendisinden şüphe ediyorum.»</p>
<p>«Beni bu şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekli buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takdirde, Rauf Bey’in Cumhuriyet’e olan bağlılığından şüphem vardır ve bu şüphem devam edecektir. Gerçek budur.</p>
<p>Recep Bey açıklamalarını bitirirken: «Sayın arkadaşlar, dedi, bugüne kadar, boğazımıza kadar kan içinde yuğrularak bu dâvâyı, bu kutsal vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu dâvâyı, bugünkü durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra yapılacak olan en büyük yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve belirsizliklerdir. Bunların, sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez.»</p>
<p>Recep Bey kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini savunmak üzere Rauf Bey’e söz verdi.</p>
<p>Rauf Bey: «Sizin her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda ben yeni baştan yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum?» dedi, «Mecbursun» sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere» Hayır Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur!» cümlesiyle cevap verdi.</p>
<p>Buna Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi: «Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor» dedi.</p>
<p>Bunun üzerine, Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: «Millet bizi, kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesine dayanan bir rejimin, demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclis’ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma, kanunları geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini benimsediler. İşte ben buna karşıyım.»</p>
<p>Recep Bey, bu sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz ettiği zaman, daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu meseleler ancak aylarca sonra ele alındı. Recep Bey, «Efendiler bu demagojidir» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü: «Efendiler, değil halifeci ve sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın da karşısındayım» dedi.</p>
<p>Rauf Bey, halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilân etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere, Rauf Bey, «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti» şeklinde ısrar ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına rağmen, teşkilâtın o niteliğinin korunmasını istiyordu.</p>
<p>Ne için? Çünkü, Cumhurbaşkanlığı makamı, hilâfet ve saltanat makamlarının haklarını alabilirmiş…</p>
<p>Efendiler, şahsî görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi «boş ve anlamsız sözler» değil de nedir? Bu gibi sözler üzerine kurulan mantık «demagoji» değil de nedir?</p>
<p>Bu görüşün ve bu mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey’in bu günkü gayret ve çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz bunu anlamak için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık. Bundan dolayı bizi mazur görsünler.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-194</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-194</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4
Efendiler, o gün de gensoru görüşmeleri bir sonuca bağlanamadı; ertesi güne bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri beklemek üzere, biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim. Vatan gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki başyazıda, Hükûmet’i tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar öğülmekte, Hükûmet taraftarları suçlanmaktadır. Başyazar: «Daha ağzını açmayan tenkitçi adaylarına karşı, her gün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba1ce2f6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE YAPILAN GÖRÜŞMELERİN MUHALİF BASINDAKİ YANKILARI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, o gün de gensoru görüşmeleri bir sonuca bağlanamadı; ertesi güne bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri beklemek üzere, biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim.</p>
<p>Vatan gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki başyazıda, Hükûmet’i tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar öğülmekte, Hükûmet taraftarları suçlanmaktadır.</p>
<p>Başyazar: «Daha ağzını açmayan tenkitçi adaylarına karşı, her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor.</p>
<p>Hükûmetçi gruptan olan her kime rastlarsanız, o günün gizli günlük emrindeki sözleri olduğu gibi işitirsiniz» dedikten sonra, sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve «körükörüne emre uymayan, gerçeği görüp söylemek isteyen kimseleri daha başlangıçtan susturmak için her vasıtaya başvuruyorlar» ve «keyfî irade, tabiî ve istikrarlı durumun üstünde, hâkim olma niteliğini korumaya devam edecektir» diyor.</p>
<p>Efendiler, yazar «gizli günlük emir» ve «keyfî irade» deyimleriyle, millete neyi haber vermek istiyordu.</p>
<p>Gizli günlük emirler veren, keyfî iradesini hâkim kılan kimdi? Bu gizli kapaklı sözleri kullanan makale yazarı, sonunda bize : «Taraf tutmaksızın, bir hakem durumunda, her iki tarafı da çağırıp dinlemek, Cumhurbaşkanlığı’nın en nazik ve önemli görevidir» öğüdünü veriyor.</p>
<p>Bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve «çünkü yarın pek geç olabilir!» diye tehdit de ediyor.</p>
<p>Bir gün sonra, benim Meclis’in yeni dönemini açış nutkumdan söz eden aynı yazar, «tenkit eğilimi gösteren en hür düşünceli vatandaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasî sistem, gelişme ve ilerleme için kahredici bir cehennem demektir» cümlesiyle, uyguladığımız sistem için pek haksız ve insafsız bir iftirada bulunuyor ve: «Uğursuz gidişin belli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması lâzımdır.» diyerek, bize yeniden görevimizi hatırlatıyordu.</p>
<p>Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı «sokaktaki adam» başlıklı başmakalesini: «İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor» cümlesiyle bitiriyordu.</p>
<p>8 Kasım 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan bir Ankara telgrafında: «Meclis, yüksek mevkide bulunanlar uygun görmedikçe kabineyi düşüremeyecektir» tarzında büyük harflerle yazılmış ve «Rauf Bey’in dünkü konuşmasında, gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensoru dâvâsının etkisini azalttığı söylenmektedir» gibi haberler vardır.</p>
<p>Vatan gazetesinin, gensoru dâvâsını takip için özel olarak gönderdiği muhabiri, izlenimlerinde pek isabet göstermiyorsa da, gensoru meselesinin etkisini azaltma sebebi ile ilgili haberinde aldanmış görünmüyordu.</p>
<p>Efendiler, Tevhidi Efkâr başyazarı da, bir sürü başmakalelerle muhalefeti destekleyip cesaretlendiriyor; kendini savunan Hükûmet’in ve Hükûmet’i tutan milletvekillerinin kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu.</p>
<p>Bu başyazar diyordu ki: «Meclis’te Hükûmet’i tutan milletvekilleri, böyle her önemli işi, gürültüye boğmak eğlencesinde devam ederek, bunları tenkit edenleri susturdukça, hiç şüphe yok ki, İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu alacaktır.</p>
<p>Ancak, bu güvenoyunun gerçek değeri, nihayet, küçük bir sandığın içine çok sayıda beyaz kâğıt atılmış olmasından ibaret kalacaktır.»</p>
<p>Bu safsatalar üzerinde durmaya gerek yoktur. Biraz da Tanin gazetesine bakalım: Tanin’in «Siyasî Mayalanmalar» adlı bir başmakalesinde «Kutsal Millî Mücadele’de büyük hizmetleriyle tanınmış, saygıdeğer ve güvenilir bazı kimseler arasında bir işbirliği yapılmakta olduğu» haberinin alındığından; «Halk Partisi’ni ve Hükûmet’i samimî olarak tutan basının» «bu haberleri büyük bir hoşnutsuzlukla karşılayıp yorumlamalarından» ve «kurulmakta olan yeni partiyi, daha şimdiden gözden düşürecek şekilde düşünceler ileri sürülmesine kalkışıldığından» söz edilmektedir.</p>
<p>Makalede, program konusu üzerinde de durularak, Halk Partisi’nin bir programının bulunmadığına işaret edildikten sonra, «Biz Halk Partisi’nden hiç memnun değiliz, fakat Halk Partisi’nin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tamamiyle benimsiyoruz» deniliyor ve Halk Partisi’nin ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: «Fakat acaba gerçekte de öyle midir?» sorusu ortaya atılıyor.</p>
<p>Yazar, bu soruya olumsuz cevap veriyor ve «gönlümüz, karşısında böyle yenilikçi ve reformcu bir partiyi görmek istediği için, Halk Partisi’ni bu dediğimiz şekilde hayal ediyoruz» diyor. Ondan sonra yazar, şunları söylüyor: «Halk Partisi’nin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisi’nin demokratlığı dudaklarındadır.»</p>
<p>Bu görüşün sahibi, birinci cümlesiyle, «Halk Partisi, Cumhuriyet ilân edeceğini, hilâfeti kaldıracağını programına yazıp ilân etmedi ve söylemedi; fakat fiilî olarak yaptı» demek istiyorsa, doğrudur! Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi’ne yönelttiği suçlama doğru değildir.</p>
<p>Makale sahibi, muhalif kimselerin iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî hakları olduğunu ispatlamak için kullandığı birçok söze şunu da ekliyor : «Vatan düşüncesiyle hareket etmek, yalnızca Tanrı’nın iktidar mevkiindeki kimselere hak olarak bahşettiği bir fazilet midir?»</p>
<p>Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 tarihinde yazdığı «Ordu ve Siyaset» adlı bir başmakalede de şu düşünceleri ileri sürüyor: «Hükûmet şekli Cumhuriyettir. Fakat, hükûmetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta, işin ruhudur, prensipleridir.</p>
<p>Bugün Amerika’da, Birleşik Amerika Devletleri dışında daha yirmi kadar memleket vardır ki, hepsinin adı da Cumhuriyettir. Hattâ, hep zencilerden meydana gelen Haiti bile bir Cumhuriyet idi.</p>
<p>Fakat, buralarda, Cumhuriyetin istibdat rejiminden farkı pek azdır. Soydan gelen bir hükümdar yerine, zorla Cumhurbaşkanlığına gelmiş bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Reisicumhur adını taşıyan bu zorba devleti keyfince yönetir. Mutlak bir hükümdar gibi, keyif ve hevesinden başka bir kanun tanımaz.»</p>
<p>Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili’yi bir yana bırakarak, diğerleri için diyor ki: «Hiçbirisi, bugün, gerçek Cumhuriyet adını taşımaya lâyık değildir. Çünkü demokrasiye… dayanmıyorlar»; «Cumhuriyet adı altında mutlak hükûmetlerin hâkim olması, liderlerin asker olması yüzündendir.»</p>
<p>Burada bir an durmak isterim. Efendiler, bu makale, milletvekili olan komutanların, milletvekilliğinden istifaları üzerine ve o münasebetle yazılıyor.</p>
<p>Fakat öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri, orduları bırakıp Hükûmet’i düşürmek için Meclis’e gelmişlerdir. Bu yazar da, onların iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî hakları olduğunu ispat için, daha bir gün önce sütunlarca yazı yazmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’in, mutlak hükûmet rejiminden farksız olabileceğine örnekler sıralayan ve bunun sebebinin de demokrasiye dayanmamak olduğunu söyleyen yazar, «Hükûmet partisinin demokratlığı dudaklarındadır» diyen zattır. Bunun böyle olması «askerî liderler yüzündendir» diyen kimse, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın da askerî liderlerden biri olduğunu bilen kimsedir.</p>
<p>Bu kimsedir ki, askerî liderlerden olan filân ve filânları, yine askerî liderlerden olan Türkiye Cumhurbaşkanı ve Türkiye</p>
<p>Başbakanı ile karşı karşıya getirip biribirlerine cephe aldırmak için, bütün gücüyle çalışıyor ve sonra sevmediği tarafın yıkılmasını millete gerekliymiş gibi gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ibret alınacak örnekler veriyor ve «hangi general, başına daha çok âsi toplayabilirse, Cumhurbaşkanlığına o geçer»; «ordu komutanları ve eşkiya reisleri birbirleriyle çarpışarak Cumhurbaşkanlığı makamını zorla ele geçiriyorlar» diyor.</p>
<p>Efendiler, bu ve buna benzer sözlerin ne maksatla ve nasıl bir duygu içinde yazıldığını fark etmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyeleri üzerinde ve kamuoyunda bırakacağı olumsuz ve zararlı etkileri anlamamak mümkün değildi. Ne yazık ki, bu bozguncu etkiler gerçekten de fiilî tepkilerini göstermiştir.</p>
<p>Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’ların, Millî Savunma Komisyonu (225)’na seçilmemiş olmalarından üzüntü duyan aynı cumhuriyetçi yazar, bu defa da, ordu komutanlarının, ordulara etki yapabilecek bir komisyona seçilmemiş olmalarını doğru bulmuyor.</p>
<p>Bu noktada, pek sevdiğini anlatmak istediği demokrasiye uygun davranıştan bile vazgeçiyor. Bu düşünceleri içine alan cümleleri hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>«Siyaset» başlığı altında yazılmış yazılar arasında «Millî Savunma Komisyonu, Millet Meclisi’nin hemen hemen en az siyasî olan, hattâ siyasetle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma koludur» cümlesi okunur.</p>
<p>Yazar, bu cümle ile, Meclis’e giren ordu müfettişlerinin siyasetle ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve ne için meydan verilmedi? demek istiyor. Buna şu yolda cevap vermek mümkündür: Millî Savunma Komisyonu siyasî işlerle ilgisi bulunmayan bir komisyon olduğuna göre, oraya sırf siyasî işlerle uğraşmak üzere Meclis’e gelmiş olanları sokmakta sakınca vardı da onun için!</p>
<p>Yazar, bu cümleden sonra devam ederek diyor ki: «Burada, vatanın namus ve istiklâlini savunacak orduyu yönetmeye daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirmeye ve gelişmiş bir şekle sokmaya yarayan kanunlar yapılacaktır. Kendilerini politikacılık hırsına kaptırmayıp da yalnız vatanı düşünenlerin, bu görevi, ordu ileri gelenleri arasında en muktedir kimselere vermeleri bir vatan borcudur.»</p>
<p>Bu cümleler üzerinde de biraz duracağım:</p>
<p>Ordunun yönetimi, daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirilmesi ve daha da gelişmiş bir şekle sokulması hususu çok önemlidir.</p>
<p>Bu hususla görevli bulunan ve uğraşan makam «Genelkurmay» dır. Yazarın da dediği gibi, bu makamda en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve daha mükemmel bir duruma getirilmesi işlerini üzerine almış bulunan Genelkurmay, gerektikçe, bu konularda Hükûmet’e tekliflerde bulunur.</p>
<p>Genelkurmay’ın ve Hükümet içinde yer alan Millî Savunma Bakanlığı’nın enine boyuna düşünüp tespit ettikleri meseleler, her yıl toplanan «Yüksek Askerî Şûrâ» tarafından incelenir ve görüşülür.</p>
<p>Yüksek Askerî Şûrâ; Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı, Bahriye ve Ordu Müfettişlerinden oluşur. Yüksek Askerî Şûrâ’nın incelemesinden geçen ve uygulanması kabul gören hususlardan, gerekli bulunanlar hükümete teklif edilir.</p>
<p>Bu teklifler içinde uygulanmak üzere kanunlaşması gerekenler varsa, işte onlar Meclis’e sunulur. Meclis’te usulüne uyularak Millî Savunma Komisyonu’ndan ve ilgisi varsa başka komisyonlardan da geçtikten sonra, Meclis Genel Kurulu’nda görüşülür ve kanunlaştırılır.</p>
<p>Millî Savunma Komisyonu’ndaki üyelerin askerlikten anlaması gerekir. Fakat yalnız askerlikten anlaması yeterli değildir. Devletin maliyesinden, siyasetinden ve daha birçok şeyden de anlaması gerekmektedir. Yalnız askerlikten anlamak, ordu ile ilgili kanun tasarıları hazırlamak için yeterli sayılsaydı, Genelkurmay’ın tespitinden ve Yüksek Askerî Şûrâ’nın da onayından sonra, tasarıların ayrıca başka bir komisyonda veya komisyonlarda incelenmelerine gerek kalmazdı.</p>
<p>Zira, politika ile uğraşan kimseler, askerlikten gelmiş olsalar bile, bütün hayatlarını ilim ve teknikle ve askerî gelişmeleri günü gününe takip ve uygulamakla geçiren kimselerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.</p>
<p>Ordunun yönetimi, düzenlenip daha mükemmel bir duruma getirilmesi için pek yerinde görüşleri ve büyük tecrübeleri olduğunu zanneden ve Yüksek Askerî Şûrâ’da kanun gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askerî Şûrâ içindeki yerleriydi.</p>
<p>Ciddiyet isteyen ve mevkiin değer ve önemini anlayıp; Hükûmet’i, Millî Savunma Bakanlığı’nı, Genelkurmay’ı beğenmeyip; onları, kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek, siyasî alanda çalışmayı tercih eden komutanların Millî Savunma Komisyonu’na girmelerini sağlamaya çalışmak; Onların, Hükûmet’ten Meclis’e gelen ordu ile ilgili her türlü teklifin sonuçlandırılmasını engellemek ve bunları elde bir koz olarak kullanmak suretiyle Hükûmet’i düşürmek ve Genelkurmay Başkanı’nı değiştirmek gibi kötü heveslerini gerçekleştirme maksadına dayanabilir.</p>
<p>Tanin başyazarının da, bu noktadaki gayesinin başka bir şey olduğunu zannetmek abestir.</p>
<p>Gayesinin gerçekleşmemesi yüzünden «kaygılı ve üzüntülü» olan yazar: «Eski Atina Cumhuriyeti’nde demokrasinin koyduğu ilkelere o denli sıkı sıkıya bağlı idiler ki, yönetimle ilgili kolların hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık bakımından bile bir üstünlük kuralı kabul edememişlerdi.» Demokrasideki bu aşırılığa rağmen, «Atina demokrasisinde, generaller bu kuralların dışında tutulmuşlardır» diyor.</p>
<p>Halk Partisi’nin demokratlığının dudaklarında olduğunu ve Cumhuriyet’in mutlak hükümet rejiminden farksız bulunduğunu millete anlatmaya çalışan bir kimsenin, bu safsatasını daha gazetesinde okunmakta olduğu günlerde, iktidar mevkiine geçirmek gayretine koyulduğu generallerin demokrasi kurallarının bile dışında tutulabilecekleri görüşünü ileri sürmesi, sanırım ki, dürüst insanların yapabilecekleri hareketlerden değildir.</p>
<p>Efendiler, kin ve ihtiras, bir insanın düşüncesini ve vicdanını kararttığı zaman o insan nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?</p>
<p>İşte buyurunuz, aynı yazarın şu sözlerini dinleyiniz: «Halk Partisi’nin İsmet Paşa Hükûmeti’nin memlekete gösterdiği çirkin çehre! Şahsi ihtiraslarının peşinde bu kadar esir olan önderler, milli bir parti kurmak ve milleti temsil etmek iddiasına kalkışamazlar.»</p>
<p>«Geleceğin ümidiyle kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını feda ettiler: Memleketi kurtarmak için! Memleketi, kendilerinden ve ihtiraslarından başka birşey düşünmeyen politikacılar elinde oyuncak etmek için değil!»</p>
<p>Gerçeğin tam tersini dile getiren bu demagoji ve safsata sahibi yazar, bizim kurduğumuz partiyi, bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa’nın ve Hükûmeti’nin çehresini çirkin görüyor ve gösteriyor.</p>
<p>Efendiler, bizim çehremiz her zaman temiz ve aktı; her zaman da temiz ve ak kalacaktır. Çehresi çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim vatanseverce vicdan temizliği ile ve namusluca davranışlarımızı, kendi bayağı ve çirkin ihtirasları yüzünden çirkin göstermeye kalkışanlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TEKİ GENSORU GÖRÜŞMELERİNİN SON GÜNÜ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 8 Kasım günü, Meclis’te gensoru görüşmelerine devam edildi.</p>
<p>Feridun Fikri Bey’in «Meclis soruşturması» nın kabulü ile ilgili konuşması, birçok konuşmacının sözleriyle karışarak hayli uzadı. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: «Efendiler, dedi, memleketin rejimi söz konusudur.</p>
<p>Cumhuriyet rejimi söz konusudur. Herşeyden önce bu meseleyi görüşmek lâzımdır!» Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in bir gün önceki sözleri üzerinde durarak, millî hâkimiyet mi Cumhuriyet’in gelişmesinden doğmuştur? Yoksa Cumhuriyet mi millî hâkimiyetin gelişmesinin sonucudur?» şeklinde bir nazariyenin tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.</p>
<p>Rauf Bey’in «Değil halifenin, saltanatın, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın aleyhindeyim» şeklindeki sözlerini, Yunus Nadi Bey, şöyle yorumladı: Rauf Bey’e göre bu makamın hakları vardır. İfade açıktır.</p>
<p>Saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın, günün birinde belki lâzım olacaktır.» «Halbuki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu çıkmıştır. Bütün makamlar tespit edilmiştir. Bütün durumlar kanunda yerini almış, belirtilmiştir. Ama hâlâ efsaneden safsatadan söz ediyor.»</p>
<p>Bundan sonra Yunus Nadi Bey şunları söyledi: «… Cumhuriyet’i beğenmeyen kimseler vardır. Açıkça söyleyemediklerini düşüncelerinde besleyen yaratıklar vardır ve bunlar içimizdedirler.» «… Öyle adamların kafası ezilir, efendiler!»</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösteri yaparcasına davranışlarından, müfettiş paşaların istifalarından ve Meclis’in içinde oyun oynanılmayacağından söz ettikten sonra, dedi ki: «Özel ve gizli tertiplerle bazı maksatları gerçekleştirebiliriz kuruntusuna kapılarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin köşesinde oturarak bu türlü şeyleri yapmak saygısızlıktır. Kabul edemeyiz, efendim.</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Refet Paşa’ya ilişerek şunları söyledi:</p>
<p>«Yüksek malûmunuz olduğu üzere, Refet Paşa Hazretleri, altı yedi ay önce, basında yer alan gösterişli ve yersiz… bazı açıklama ve demeçlerle milletvekilliğinden istifa etmişlerdir. Garip bir olaydır.</p>
<p>Gerekçe olarak eklemişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmelerinin sebebi, karanlık odada, yalnız arkadaşları arasında bir millî and mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok merak ettim bu işi ».</p>
<p>Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, yerinden söze karıştı ve: «Yani generaller hükümeti» dedi. Yunus Nadi Bey: «Çok merak ettim bu işi:» diyerek sözüne devam etti ve dedi ki: «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümetin nasıl teşkil edileceği orada yazılıdır.</p>
<p>Bütün bunları idare eden bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yeterli değildir. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden istifa etsin ve gitsin hükümet kursun; yakın arkadaşlar toplansın… Ne kanaattir bu?»</p>
<p>«Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe’yi alıp gelip de hükümet mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yok mudur? Bu ne mantıksızca harekettir?»</p>
<p>Refet Paşa, Yunus Nadi Bey’e cevap vermek üzere kürsüye çıktı. Kendisini savunmaya çalışırken, Rauf Bey ile aralarında bir fikir birliği olduğundan, Rauf Bey’in söylediği her şeyin onun hesabına da kaydedilmesi gerekeceğinden söz ettikten sonra: «İki asker milletvekilinin Meclis’e dönmelerini istemişsem, acaba Çin’de olduğu gibi bir cumhuriyeti mi yapmak istemiş olurum?» dedi. Refet Paşa’nın sözlerine, birçok milletvekili oturdukları yerden kısa cevaplar vermeye başladılar. Hemen hemen karşılıklı tartışmaların yapıldığı bir konuşma oldu. Nihayet, kürsü başka bir muhalif konuşmacıya bırakıldı.</p>
<p>Bundan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir), «…Günlerden beri sürmekte olan ve sonu bir türlü gelmeyen görüşmelere ne inkılâbın ve ne de milletin tahammülü vardır» dedikten sonra durumun inkılâp adına, inkılâbı ileri götürmek adına hükümeti düşürmek» ten ibaret olmadığını belirtti.</p>
<p>Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolların belirtilmesi gerektiğini, o takdirde daha samimî ve daha kesin olarak yürünebileceğini söyledi ve Rauf Bey’in görüşüne temas ederek şöyle bir değerlendirme yaptı:</p>
<p>«Millî hâkimiyet başka bir konudur. Cumhuriyet, meşrutiyet, mutlakiyet rejimleri ve istibdat daha başka konulardır. Bunlardan bir kısmı devlet şekilleridir. Diğerleri millet iradesinin kullanılması ve uygulanmasıdır. Bu dört şekil içinde, millî hâkimiyetin çeşitli yollarla uygulandığını görüyoruz. Hattâ bir parça istibdat şeklinde bile vardır.</p>
<p>Meşrutiyette biraz daha fazla, Cumhuriyet’te daha fazla. Bundan dolayı, burada iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir, Millî hâkimiyet Cumhuriyet’in gelişmesinin eseridir, denemez. Çünkü millî hâkimiyet, şekil değildir. Ruh ve öz meselesidir.»</p>
<p>Mahmut Esat Bey, Rauf Bey’in şahsî görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde, gerektiği kadar durduktan sonra: «Türk inkılâbı yükseliyor.» «Ancak, bu inkılâbı sür’atle hedefine, milletçe beklenen hedefine ulaştırabilmek için, bir an önce gerçek durumun açıklık kazanması lâzımdır. Türk milleti, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi, bunu beklemektedir» sözleriyle konuşmasına son verdi.</p>
<p>Bundan sonra, Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakam Vasıf Bey’ler, muhalif konuşmacıların sorularına uzun konuşmalar yaparak cevap verdiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RIZA NUR BEY’İN ARNAVUTLARI TÜRKLÜĞE KARŞI AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU</strong></span></a>
</p><p>Maliye Bakanı, Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey’den, zabıttaki sözlerinden bazılarının açıklanmasını istedi Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü şüpheli gösterecek şekilde sözler söylemişti.</p>
<p>Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey’in düşüncesindeki yanlışlığı şöyle düzeltti: «Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya’ya giden atalarımızın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi göstererek onları itham ediyor. Hem de kim? Maalesef öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur.</p>
<p>Daha önce öyle değildi. Kendisi daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam. Türklük için silâhla savaşırken kendileri tam tersine, Arnavutları «Türklüğe karşı» ayaklansınlar diye kışkırtmıştır.»</p>
<p>Gerçekten de Rıza Nur Bey’in siyasî hayatında birçok mücadelelere katıldığı biliniyordu. Bu durumu, milliyetçi olarak Millet Meclisi devrinde, ona hizmet ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı.</p>
<p>Fakat, Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türk’ün kalbinde sonsuz ve unutulmaz bir acı yaratan büyük felâket olayında, aşın milliyetçi Rıza Nur Bey’in, Arnavut âsileriyle birlikte Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu durum anlaşılınca Büyük Millet Meclisi’ni hayret ve dehşet kapladı.</p>
<p>Bundan sonra Maliye Bakanı öteki konular üzerindeki açıklamalarına geçti. Onun arkasından Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey söz aldı. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığı’nı tenkit eden bir konuşmacıya cevap verdi ve ziraat işlerinin güzel cümleler, güzel sözler ve güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: «Bu toprağa yazılan bir eserdir.</p>
<p>Onun sayfaları açık ve herkes tarafından okunmaktadır» dedi ve ilâve etti: «Kalkıp da yüce Meclis’in huzurunda, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi demagoji yapılabilir mi? Bu ne cür’ettir?»</p>
<p>Ticaret Bakanı Hasan Bey ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey’den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığı’na ve Başbakanlık’a geldi.</p>
<p>Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını teklif ettiği günden sonra, görüşmelere katılamayacak kadar, hastalanmış, yatıyordu. Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.</p>
<p>Artık gensoru görüşmelerine son verme zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey’in «Meclis soruşturması» önergesi reddedildi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-195</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-195</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5
19 oya karşı 148 oyla İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu aldı. Bir kişi de çekimser kalmıştı. Efendiler, Meclis’te yenilmiş olanların gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler. Daha küskün ve inatçı bir şekilde hücumlara geçtiler. 9 Kasım tarihli Vatan gazetesinin başmakalesi: «Bugünkü idare şekli, adına göre, millî hâkimiyetin en yüksek şekli olmuştur. Fakat, hükûmetçilerin zihniyeti biraz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4ba0b9ab7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 19.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-19-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 19.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İSMET PAŞA KABİNESİ’NE GÜVENOYU VERMESİ MUHALİF KALEM SAHİPLERİNE DAHA NELER YAZDIRDI</strong></span></a>
</p><p>19 oya karşı 148 oyla İsmet Paşa Hükümeti güvenoyu aldı. Bir kişi de çekimser kalmıştı. Efendiler, Meclis’te yenilmiş olanların gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler. Daha küskün ve inatçı bir şekilde hücumlara geçtiler.</p>
<p>9 Kasım tarihli Vatan gazetesinin başmakalesi:</p>
<p>«Bugünkü idare şekli, adına göre, millî hâkimiyetin en yüksek şekli olmuştur. Fakat, hükûmetçilerin zihniyeti biraz kazılsa, hemen hiç değişmemiş olduğu görülür» ve: «Bugün gerici kelimesi yeniden sık sık kullanılır olmuştur» şeklinde tenkitlerle doludur.</p>
<p>10 Kasım tarihli Vatan’ın «Meydan Muharebesi’nin Neticesi» başlıklı başmakalesinde Timurlenk’in fil hikâyesi tekrarlandıktan sonra, Hükûmet’i düşürmeye çalışanların iyi hareket edemediklerinden yakınan şu düşünceler yer alıyordu: «Ankara’da ilk gensoru görüşmeleri başladığı zaman, ortada tenkitçi, azimli bir çoğunluk vardı.»</p>
<p>«Tenkitçiler bu durumu idare edemediler. Teşkilâtsız kimseler olarak teker teker tenkitlerde bulundular». «Teker teker yapılan tenkitler bile, sağlam ölçülerle yürütülemedi. Gensoru genelleşince, tatil zamanındaki not defterlerini açan olmadı. En keskin tenkitçiler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler.»</p>
<p>Makale sahibi, duruma, politikacılık açısından bakarak, diyor ki: «Hükûmetçilerin mükemmel bir ayarlama ile ve başından sonuna kadar iyi düşünülmüş bir plânla hareket ettikleri görülür.»</p>
<p>Burada, insanın makale sahibine şöyle bir soru soracağı geliyor:</p>
<p>Milletin kaderinin sorumluluğunu ellerine aldırmak istediğiniz kimseler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul’daki arkadaşlarıyla da uzun boylu görüştükten sonra, sizin de belirttiğiniz gibi, dillerinin altındakini söylemekten çekinecek kadar kendilerine güvenemezlerse, topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclis’teki hareketini birleştiremeyecek kadar güçsüz olurlarsa, bu kimselerin devletin başına geçmeye lâyık oldukları düşünülebilir mi?</p>
<p>Efendiler, Tanin’in «Mirsad-ı İbret» (İbret Aynası) sütunundan da birkaç cümle okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün memlekete Meclis’in genel görüşünü seyrettiriyor ve ona: «Eyvah! Bu da ötekiler gibi çıktı» dedirtiyor.</p>
<p>Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor: «… Eski yıkıntılarla yapılan bir binadan ne umarsın ki!…»</p>
<p>Acaba, bu yazıları yazmış olan kimse, o gün gerçekten böyle mi duygulanmıştı? Yoksa, bu anlamsız sözleri, milleti bize karşı kışkırtmak için bile bile mi yazıyordu? İster öyle, ister böyle olsun, her ikisi de doğru değildi. Bu türlü yazarlar Cumhuriyet’e kötülük etmişlerdir.</p>
<p>Efendiler, Tevhid-i Efkâr’ın da «Faydasız ye kıymetsiz bir Zafer» diye yazdığı yararsız ve değersiz yazıları devam ediyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI VE EN HAİN KAFALARIN ESERİ OLAN PROGRAMI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, «komplo» konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki safhasını anlatırken, önemsiz gibi sayılabilecek bazı ayrıntılar üzerinde durdum. Bunda beni haklı bulacağınızı umarım.</p>
<p>Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman bu gensoru önergesi ile sorguya çekilebilir. Bir gensoruya bu kadar önem vermek doğru mudur? Arz etmeliyim ki, söz konusu olan gensoru normal bir gensoru değildi. Hazırlanan komplonun özel bir safhasıydı. Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmaya mecbur edildiler.</p>
<p>Bilindiği üzere «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» (İlerici Cumhuriyet Partisi) diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar.</p>
<p>«Cumhuriyet» kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye «Cumhuriyet» ve hem de «Terakkiperver Cumhuriyet» adını vermiş olmaları, nasıl ciddîye alınabilir ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir.</p>
<p>Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları bu parti «Muhafazakâr» adı altında ortaya çıkmış olsaydı, belki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları elbette doğru değildi.</p>
<p>«Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır» ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyiniyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi?</p>
<p>Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi:</p>
<p>Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, din! bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet’e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: «Biz Hilâfet’i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize Mecelle yeterlidir;</p>
<p>medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi Hilâfet’i kaldırdı. İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir» diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan bu gerici haykırışlarla dolu değil miydi?</p>
<p>Efendiler, bu slogana bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce (10 Mart 1923 tarihinde) idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız: «İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan ilkelere saldırıyorlar.» «Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini artırdı.»</p>
<p>«Batıyı örnek almak, tarihimizi, medeniyetimizi, kaybetmeyi» zarurî kılar. «…Hilâfet’i yıkmak, lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâmlığın geleceğini tehlikeye sokacak sebepleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.»</p>
<p>Efendiler, olaylar ve olup bitenler ortaya koydu ve ispat etti ki, «Terakkiperver ve Cumhuriyet Fırkası»nın programı en hain kafaların eseridir. Bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı ve ümitlerinin dayanağı oldu. Dış düşmanların, yeni Türk Devleti’ni körpe Türk Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedef alan plânlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı.</p>
<p>Tarih, (gizli maksatlarla hazırlanmış, genel ve gerici nitelikteki) Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası»nın dinî konularda verdiği sözleri, doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu örgütü ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.</p>
<p>Hatıra defterini «fazladan ve gece kılınan namazlar (Nafile ve teheccüt namazları)»ın sevabını anlatan hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter, doğu illerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor muydu? Mâsum halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaaz ve nasihat eden, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?</p>
<p>Efendiler, yaptığımız inkılâbın genişliği ve büyüklüğü karşısında, eski hurafelerin ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici unsurlar, «dinî düşünce ve inançlara saygılı» olduğunu ilân eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün yapmış kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler bu gerçeği kavramış değiller midir?</p>
<p>O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile, millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevapta iyi niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için mazeret sayılamaz!</p>
<p>Efendiler, yeni parti kendine ad olarak seçtiği «Terakki» ve «Cumhuriyet» kelimelerinin tam tersi olan anlamlarla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gericilere gerçekten ümit ve kuvvet vermiştir.</p>
<p>Buna örnek olarak arz edeyim: Ergani’de, âsîlerin valiliğini kabul eden ve sonra asılmış olan Kadri, Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta: «Millet Meclisi’nde, Kâzım Karabekir Paşa’nın partisi, şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır.</p>
<p>Bize yardımcı olacaklarına şüphe etmem. Hattâ, Şeyh Eyüp’ün (Asi liderlerindendir, idam edilmiştir) yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir…» diyor. Şeyh Eyüp de yargılanması sırasında: «Dini kurtaracak tek partinin, Kâzım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olup, şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini» söylemiştir.</p>
<p>Efendiler, «Terakkiperver» ve «Cumhuriyet» kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gericilik ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda türlü düzen ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi?</p>
<p>Yeni partiye girenlerin bütün üyeleri söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri başarıya ulaşmanın en etkili unsurları sayan ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine de koymuş olan kimselerin, şahıslarımıza ve memlekete karşı yöneltilmiş olan suikastlerden habersiz oldukları kabul edilemez!</p>
<p>Diyelim ki, bunların isyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan, Cemiyet-i Hafiye-i İslâmiye» (Gizli İslâm Derneği) teşkilâtından, İstanbul’da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için söz verildiğinden ve nihayet millî sınırlarımızın dışında bulunup da Doğu isyanını kışkırtanların bildirilerinde (Halep’te bastırılarak, Doğu illerimizde dağıtılan Şakir Paşazade’lerin bildirisi), Kâzım Karabekir Paşa’nın partisinden ümitle söz edildiğinden haberleri olmadığını düşünelim.</p>
<p>Ancak, Bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, doğrudan doğruya Fethi Bey vasıtasıyla kendilerine, partilerinin zararlı, isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir durum ve nitelikte olduğu bildirildiği zaman olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi?</p>
<p>Hükümetin ve benim tertemiz düşüncelerle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği kavrayıp ona uymaları beklenirdi. Onlar tam tersine, bu defa da «dinî düşünce ve inançlara saygılıyız» sloganını büsbütün zıt bir anlamda yorumlamaya kalkıştılar.</p>
<p>Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını belirtmek… geniş ölçüde hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış…</p>
<p>Efendiler, böyle bir tutuma dürüst ve samimidir denemez!</p>
<p>Politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Fakat, kutsal bir ülkünün kendini ortaya koyduğu Cumhuriyet rejimine, çağdaş yenileşmeye karşı, cahillik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman, özellikle yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yeri, gerçekten yenilikçi ve cumhuriyetçi olanların yanıdır.</p>
<p>Yoksa gericilerin ümit ve faaliyet kaynağı olan saf değil…</p>
<p>Ne oldu Efendiler? Hükümet ve Meclis olağanüstü tedbirler almayı gerekli gördü. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu (Huzur ve Güvenliği Sağlama Kanunu) çıkardı. İstiklâl Mahkemeleri’ni kurdu. Ordunun savaşa hazır sekiz dokuz tümenini, uzun zaman isyanı bastırmak üzere görevlendirdi. «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» denilen zararlı siyasî kuruluşu kapattı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKÇA TEŞEBBÜSLERİ</strong></span></a>
</p><p>Bütün bu yapılanlar, elbette Cumhuriyet’in başarısı ile sonuçlandı. Âsîler yok edildi.</p>
<p>Fakat Cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bütün safhaları ile son bulduğunu kabul etmediler. Alçakçasına son bir teşebbüse giriştiler. Bu teşebbüsler İzmir suikastı olarak kendini gösterdi.</p>
<p>Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa da Cumhuriyet’i suikastçıların elinden kurtarmayı başardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETTE HUZUR VE GÜVENLİĞİ SAĞLAMAK İÇİN UYGULANAN OLAĞANÜSTÜ TEDBİRLERİN İYİ SONUÇLARI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, durumun ciddîleşmesi üzerine, hükümetçe olağanüstü tedbirler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk defa ortaya koyduğumuz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı. Takrîr-i Sükûn Kanunu’nu ve İstiklâl Mahkemeleri’ni bir baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu.</p>
<p>Şüphe yok ki, zaman ve olaylar, bu nefret verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, elbette utanılacak bir duruma düşürmüştür.</p>
<p>Biz, alınan fakat kanunî olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkmak için bir vasıta olarak kullanmadık.</p>
<p>Aksine, memlekette huzur ve güvenliği sağlamak için uyguladık. Biz o tedbirleri, milletin medenî ve sosyal alandaki gelişmesinde yararlı kıldık.</p>
<p>Efendiler, aldığımız olağanüstü tedbirlerin uygulanmasına gerek kalmadığı görüldükçe, onların uygulamadan kaldırılmasında tereddüt edilmemiştir. Nitekim, İstiklâl Mahkemeleri, zamanında kaldırıldığı gibi, Takrîr-i Sükûn Kanunu da yürürlük süresinin sonunda, yeniden Büyük Millet Meclisi’nin incelemesine sunuldu</p>
<p>Meclis, Kanunun bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli bulmuşsa, elbette, bu milletin ve Cumhuriyet’in yüksek yararları içindir. Yüce Meclis’in elimize istibdat vasıtası verme gayesi güderek böyle bir karar aldığı düşünülebilir mi?</p>
<p>Efendiler, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte ve İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyette bulunduğu süre içinde yapılan işleri gözönüne getirecek olursanız, Meclis’in ve milletin güven ve itimadının tamamen yerinde kullanılmış olduğu kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Memlekette çıkarılan büyük isyan ve hazırlanan suikast tertipleri bastırılarak sağlanan güvenlik ve huzur, elbette bütün milletçe memnunlukla karşılanmıştır.</p>
<p>Efendiler, milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığım göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu, Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık.</p>
<p>Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse, bu, çok doğrudur. Gerçekten de Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olması, bazı gericilerin, milleti geniş ölçüde zehirlemesine meydan vermemiştir.</p>
<p>Gerçi, bir Bursa Milletvekili, yasama görevi boyunca, hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Meclis’te milletin ve Cumhuriyet’in çıkarlarını savunmak için ağzına bir tek kelime bile almamış olan Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesinin aleyhine uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır.</p>
<p>Şapka giydirilmesinin «temel haklara, millî hâkimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir işlem» olduğunu iddia etmiş ve bunun «halka uygulanmamasını sağlamaya» çalışmıştır. Ancak, Nurettin Paşa’nın, millet kürsüsünden alevlendirmeyi başarabildiği taassup ve gericilik duyguları sonunda birkaç yerde, o da yalnız, birkaç gericinin, İstiklâl Mahkemeleri’nde hesap vermeleriyle söndü.</p>
<p>Efendiler, tekke ve zaviyelerle, türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük ve türbedarlık v.b. birtakım ünvanların kaldırılması ve yasaklanması da Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yapılmıştır. Bu konularla ilgili yürütme ve uygulamaların, toplumumuzun, hurafelere inanan, ilkel bir kavim olmadığını göstermek bakımından ne kadar gerekli olduğu takdir olunur.</p>
<p>Birtakım şeyhlerin, dedelerini seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?</p>
<p>Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türkiye Devleti’nde Türkiye Cumhuriyeti’nde devam ettirilmeli miydi?</p>
<p>Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına pek büyük ve düzeltilmesi imkânsız bir yanılma olmaz mıydı? İşte biz, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olmasından yararlandık ise, bu tarihî hatâyı bir daha işlememek için, milletimizin alnını olduğu gibi açık ve ak göstermek için, milletimizin mutaassıp ve ortaçağ zihniyetinde olmadığını ispat etmek için yararlandık.</p>
<p>Efendiler, milletimizin sosyal, ekonomik, kısacası bütün medenî iş ve ilişkilerinde feyizli sonuçlar veren yeni kanunlarımız da, kadın hak ve hürriyetlerini sağlayan ve aile hayatını sağlamlaştıran Medenî Kanun da bu sözünü ettiğimiz devrede çıkarılmıştır.</p>
<p>Görülüyor ki, biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur: Türk milletini medeni dünyada, lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha çok güçlendirmek… ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek…</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-201</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-201</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1
Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım. Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4b9fad21b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 20.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-20-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 20.1</a></p>
<a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET</strong></span></a>
<p><span>Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.</span></p>
<p><span>Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.</span></p>
<p><span>Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.</span></p>
<p><span>Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.</span></p>
<p><em><span>Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet (Sonsuza kadar) muhafaza ve müdafaa etmektir.</span></em></p>
<p><em><span>Mevcudiyetinin ve istikbalinin (Varlığının ve geleceğinin) yegâne (Biricik) temeli budur.</span></em></p>
<p><em><span>Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek (Yoksun bırakma) isteyecek dahilî ve harici (İç ve dış) bedhahların (Kötülüğünü isteyenler) olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin (Durumun) imkân ve şerâitini (Şartlarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait (Elverişsiz) bir mahiyette (Nitelikte) tezahür edebilir (Görünebilir).</span></em></p>
<p><em><span>İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali (Benzeri) görülmemiş bir galibiyetin mümessili (Temsilcisi) olabilirler. Cebren (Zorla) ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil (Fiilî olarak) işgal edilmiş olabilir.</span></em></p>
<p><em><span>Bütün bu şerâitten daha elim (Acıklı) ve daha vahim (Korkunç) olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (Doğru yoldan ayrılma, yoldan sapma) ve hattâ hıyanet Hainlik) içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin (Memleketi ele geçirenlerin, saldırganların) siyasî emelleriyle tevhid edebilirler (Birleştirebilirler). Millet, fakr-ü zaruret (Yokluk ve yoksulluk) İçinde harap ve bitap (Bitkin) düşmüş olabilir.</span></em></p>
<p><em><span>Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit (Bu durum ve şartlar) içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!</span></em></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6aa016a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Manevi, Dünyası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-8-manevi-dunyasi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 8: Manevi Dünyası</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-8.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toereni-ve-defin-islemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toereni-ve-defin-islemi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c693bf15.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Ölümü, Cenaze, Töreni, Defin, İşlemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-9-olumu-cenaze-toreni-ve-defin-islemi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 9: Ölümü Cenaze Töreni Ve Defin İşlemi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-9.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c67f3974.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, 10:, Kaynaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-10-kaynaklar.html">Karamanlı Sarı Paşa – 10: Kaynaklar</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-10.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk İngilizleri Anlatıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ingilizleri-anlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ingilizleri-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk İngilizleri Anlatıyor
1 – Düşmanımız, dinimizin ve bağımsızlığımızın haini İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır. 2 – Millî Mücadele’de bizim takip ettiğimiz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c66b9fbd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, İngilizleri, Anlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Cihan-Dura-056.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ingilizleri-anlatiyor.html">Atatürk İngilizleri Anlatıyor</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p></p><div class="su-quote su-quote-style-default"><div class="su-quote-inner su-u-clearfix su-u-trim"><em><span>İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal… </span></em>
<p><em><span>Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu “ben” kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. </span></em></p>
<p><em><span>O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz! </span></em></p>
<p><em><span>Bu yazıda Mustafa Kemal, İngilizleri anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal düzenliyor, tamamlıyor, yorumluyor ve güncelliyor.</span></em></p></div></div>
<p><span><strong>1 –</strong> Düşmanımız, dinimizin ve bağımsızlığımızın haini İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span><strong>2 –</strong> Millî Mücadele’de bizim takip ettiğimiz asıl maksat, ülkemizi parçalanmaktan kurtarmak, devlet ve milletimizin bağımsızlığını elde etmekti. Bu maksadın elde edilmesini engelleyebilecek düşmanlarımız, İngilizlerdi. İngilizlerle çıkarlarını birleştirmeye çalışan Fransızlar da sayılabilir. Düşmanlarla uğraşmak için sonuna kadar ve her türlü vasıtaya başvurarak çalışmaya azmetmiştik.</span></p>
<p><span><strong>3 –</strong> İngilizler hile ve şiddet yoluyla İslam dünyasına, Türklere boyun eğdirmeye çalışmıştır. Müslümanlar gözünde tecelli eden apaçık hakikatlerden biri de İngiltere devletinin amansız bir ortak düşmanımız olduğu gerçeğidir.  İngilizler, Hindistan’a istila ve fesat elini ulaştırdıkları uğursuz günden beri, bütün Asya âlemini kendi bencilce emellerine ve amaçlarına boyun eğdirmeye ve sonsuz zulümleriyle, özellikle İslam milletlerini ezmeye çalışmışlardır. Bunu duruma göre bazen hile ve desiseler imali ile, bazen zorla ve şiddet kullanarak yapmışlardır. Sonraki yıllarda da Müslümanlar arasındaki uyanış eserleri ve dayanışma eğilimlerinden pek çok kaygılanarak darbelerini şiddetlendirdiler. Yüzyıllardan beri iman ehlinin hizmetindeki kılıç olan Osmanlı Türklerinin millî ve siyasî varlığını imhaya kalkıştılar. -Milletimizi parçalamaya ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeye yönelik entrikalar çevirdiler.</span></p>
<p><span><strong>4 –</strong> Mahvımızı emel edinmiş olan İngiltere’nin bütün İslam âlemini kapsayan genel bir esaret kurma hususundaki haince girişimlerine karşı çıkıp direnebilecek biricik İslam hükümeti Türkiye devletiydi. Bu sebepledir ki, bütün Batı emperyalizminin ve kapitalizminin en müthiş saldırıları Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyordu. – İngilizlerin düzenlediği planın esas hatları önce milleti iç nifaka düşürmekti. Gerçekten, iç nifak vasıtasıyla milletin bütünüyle yıkılması ve ülkenin bir iki ay içinde tutsaklığa düşmesini ümit ediyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>5 –</strong> Çirkin Batı siyaseti, özellikle şeytani İngiliz siyaseti; yıllar ve yıllar, bugün de, İslam’la, İslam dünyası ile benim aramı açmak için hep şunu tekrarlamış ve tekrarlatıp durmuştur: Atatürk sizi bin yıllık dininizden uzaklaştırıp Batı’nın uydusu, Hıristiyanlığın uydusu yaptı. Onun neyine güvenip de arkasından gideceksiniz? Böyle birini hangi akılla örnek alacaksınız?</span></p>
<p><span><strong>6 –</strong> Haksızlığa karşı her zaman duyarlılık gösterin, milletçe ve şiddetle. Düşman karşısında asla boynu eğik durmayın, yaptığına misliyle karşılık verin. Ben hep böyle yaptım. 22 Ocak 1920’de 15. Kolordu Kumandanlığı’na verdiğim şu emir bunun bir örneğidir:  “İngilizler İstanbul’da tecavüzü artırarak nazır ve mebuslardan bazı kişileri ve özellikle Rauf Bey’i tutuklarsa, karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayları tutuklanacaktır. Erzurum’da bulunan Rawlinson’u kaçırmamak için şimdiden önlemler alınmasını rica ederim.”</span></p>
<p><span><strong>7 –</strong> 31 Temmuz 1920… Afyonkarahisar Kolordu Dairesi… Subaylarımıza hitap ediyorum: Subaylar!… İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermiştir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve bağışına borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde doğal olarak ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile saklı bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve tutsak durumundadır. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp edilir.</span></p>
<p><span><strong>8 –</strong> Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsız olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için varlığını ispat etmek gerekir. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve mutluluk kaynağı; bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin gerekliliğine olan vicdanî imanıdır.</span></p>
<p><span><strong>9 –</strong> İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek doğal olarak önce onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke koşullarının uygulanması ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra, kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırmaya, taarruza başladılar. Askerlik onurunu yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından yoksun bırakmaya teşebbüs ettiler. Bir taraftan da savunmasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de onuruna, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engel ve zorluk kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz duruma göre subaylarımıza düşen görevin mahiyeti, önemi ve değeri kendiliğinden meydana çıkar.</span></p>
<p><span><strong>10 – </strong>Milletimiz, hür ve bağımsız yaşamak gereğine tam bir iman ile kani olmuş ve buna katî azimle karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir zaman milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim kaynak mevcuttur, o kaynak milletin vicdanî imanıdır. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar sayesinde vücut bulur. Bilinen bir askeri gerçek, felsefi gerçektir: “ordunun ruhu subaylardadır”. O halde ancak subaylarımızdır ki düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu onaracak ve canlandıracak, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.</span></p>
<p><span><strong>11 –</strong> Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin gerçekleşmesini ordudan, ordunun ruhunu oluşturan subaylardan bekler, işte subayların yüce görevi budur. Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar izah ettiğim yüce, kutsal ve bütün açılardan üzerlerine düşen görev itibariyle, bütün varlıklarıyla ve bütün dikkat ve sezgileriyle, giriştiğimiz kutsal bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak zorundadırlar.</span></p>
<p><span><strong>12 –</strong> Kişisel ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak zorundadırlar. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık onurunu, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan; hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cihan DURA</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919</guid>
<description><![CDATA[ Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”
1. GİRİŞ Milletlerin geçmişlerinde, onların kaderlerini değiştiren, geleceklerini aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayarak köklü bir değişim ve gelişime, yeni bir yapı ve oluşuma yönelten önemli olaylar ve tarihler vardır. Bu tarihler ve olaylar eğer, bir büyük inkılâbın, parlak geleceğin hareket noktası, başlangıcı olabilmişlerse, gittikçe önem kazanarak bayramlaşır ve kalıcı hale gelirler. Millî gelenek ve görenekler içinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6573a21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Millî, Mücadele, İçerisinde, “19, Mayıs, 1919”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/04/Ataturk-012.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html">Millî Mücadele İçerisinde “19 Mayıs 1919”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yaşar ÖZÜÇETİN</strong></span></a>
</p><p><span>1. GİRİŞ</span></p>
<p><span>Milletlerin geçmişlerinde, onların kaderlerini değiştiren, geleceklerini aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayarak köklü bir değişim ve gelişime, yeni bir yapı ve oluşuma yönelten önemli olaylar ve tarihler vardır. Bu tarihler ve olaylar eğer, bir büyük inkılâbın, parlak geleceğin hareket noktası, başlangıcı olabilmişlerse, gittikçe önem kazanarak bayramlaşır ve kalıcı hale gelirler.</span></p>
<p><span>Millî gelenek ve görenekler içinde şüphesiz toplulukların birlikte kutladıkları bayramlar, ilk sırada yer alır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Millî Mücadele içerisinde 19 Mayıs 1919, büyük inkılâbın ilk adımı olması münasebetiyle, 19 Mayıs günü, 1938’de “ Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi. “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” da Türk milletinin kutladığı önemli bayramlardan biri olarak ölümsüzleşmiştir.</span></p>
<p><span>Milletlerin geçmişinde yol bulmanın, iz seçmenin, aydınlığa çıkmanın imkânsız görüldüğü, bulanık, fırtınalı, karanlık dönemler vardır. Böyle günlerde çoğunluk bir kısır döngü içinde olmakta, Atatürk’ün de dediği gibi, kimileri kurtuluşu düşmanla birleşmekte, kimileri bir büyük devletin koruyuculuğu ve güdümünde, kimileri de bölük pörçük mahallî direnme teşkilâtları kurmakta görürler. İşte, 19 Mayıs 1919 tarihi, onursuz ve zillet altında yaşamaktansa onurluca ölmenin esas alındığı, kendisinden sonra cereyan eden olaylar zincirinin başlangıcı olan,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> karanlık bir dönemde aydınlık bir tarihtir.</span></p>
<p><span><strong>2. MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN 19 MAYIS 1919’DA ANADOLU’YA GEÇMESİ VE SEBEPLERİ</strong></span></p>
<p><span>XVII. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan Osmanlı Devletinin paylaşılması ve parçalanması yönündeki çabalar, 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmasına kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Rusya ve Avusturya’nın başlattıkları sözü edilen bu çabalara sonradan İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya gibi devletler de dâhil olmuşlardır. Batılı bu devletlerin, Osmanlı Devletini, parçalama ve paylaşma amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik niyetleri, 1815’de Viyana Kongresinde “Şark Meselesi” adıyla bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve Osmanlı Devletindeki Müslüman olmayan unsurların himayesi için kullanılan “Şark Meselesi” tabirinin anlamı genişlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Batının önemli güç ve avantajlara sahip olduğu bir dönemde “Türkler Avrupa’dan silinmelidir, hatta küre-i arzdan kaldırılmalıdır” sözleri de sarf edilmekte idi.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, 1905’te kurmay yüzbaşı olarak Şam’da bulunan V. Orduya katılacağı sırada Beyrut’taki arkadaşlarına şunu söylemekte idi: “Asıl mesele yıkılmak üzere olan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır”. Ayrıca, Mustafa Kemal, Türklerin çoğunluk olarak yaşadığı topraklar üzerinde bir Türk devleti kurulması gerektiğine ilişkin görüşlerini 1907 yılında şu şekilde ifade etmekte idi: ‘‘Meşrutiyet… Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve hâlbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdafaası Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlardı. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olacak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olmak mı? Ben selameti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum” .<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Savaşından hemen önce ileri sürdüğü isabetli fikirler, Osmanlı Devletinin son on yılda, iktidara sahip İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi devlet, henüz o zaman kurtarılabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devletinin İtilâf Devletleri nezdinde ittifak arayışına karşılık, İtilâf Devletleri de, “cenazeyi sırtımızda taşımanın anlamı yok” diyeceklerdir. Balkan bozgunundan çıkmış bir orduyu ittifaklarına alacak da ne yapacaklardı. O kadar geniş cephede Osmanlı İmparatorluğu yenildi, fakat direndi. Bu direniş, yani sönen bir kibritin son alevi gibiydi. Zillete tahammüllerinin kalmadığı noktasında bir isyan söz konusuydu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>1914 yılı başlarında Osmanlı Devleti için İngiltere veya Almanya safında savaşa girmekten başka çare kalmıyordu. Tarafsız kalmak kabul edilebilir bir fikir olarak ortaya konmuşsa<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> da, bu fikrin tatbiki zor, hatta imkânsızdı.</span></p>
<p><span>İttihat ve Terakki yöneticilerine göre, “İngiltere ile Rusya’nın yayılmacı emellerine set çekmek için savaşa girmek âdeta kaçınılmaz bir durumdu. İtilâf Devletlerine nispetle iktisadî ve siyasî üstünlüğe sahip olan Almanya, savaştan ancak zaferle çıkabilirdi. Tabiatıyla zafer günü de Türkiye mükâfatlandırılacaktı”.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Almanya’nın savaşı kaybedebileceği ihtimali düşünülmeden, Türklerin son yüzyılda kaybettiği vatan topraklarını geri almak, Rus imparatorluğunu parçalamak ve büyük bir Türk devleti kurmak fikrinin hâkim olduğu psikoloji içerisinde Birinci Dünya Savaşına girilmişti.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşına girilmekle, büyük kayıpların yanı sıra âdeta devletin sonu gelmiş, şartlar son derece zorlaşmıştır. Mondros Mütarekesinin 7. maddesi ile müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda her hangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını elde etmişlerdi. İtilâf kuvvetlerinin gayelerine uygun bir şekilde Osmanlı ülkesini işgale başlamaları, onların bu mütarekenin hükümleri<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> ile yetinmeyeceklerini ve birbirleriyle imzaladıkları ikili ve gizli anlaşma hükümlerini uygulayacaklarını açıkça göstermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal, devletin içinde bulunduğu durumun muhasebesini yaparak, üstleneceği görevlerde problem çıkmamasına büyük bir itina ve çaba gösteriyordu.</span></p>
<p><span>Kafkaslarda bulunan 9. Ordu lağvedilerek 15. Kolordu haline getirilmiş, Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasına verilmişti. Kâzım Karabekir Paşa’da İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, ona fikirlerini söyledikten sonra giderek bu kolordunun başına geçmişti.</span></p>
<p><span>Öte yandan İtilâf Devletleri, Mondros Mütarekesinin hükümlerine riayet etmemişler, askerî kuvvetlerini ve donanmalarını İstanbul, Adana, Urfa, Maraş, Antep, Antalya, Konya, Samsun ve Merzifon gibi devletin önemli merkezlerine göndererek, işgal hareketini başlatmışlardı.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliği göreviyle Samsun’a çıkışı, Millî Mücadele yönünden çok önemli bir olaydır. Bu atamanın ana sebebi; Samsun’un İngilizler yönünden stratejik bir bölge olması, çoğunluğu Rum olan elli kadar Rum ve Ermeni çetesinin bölgede sürekli karışıklık çıkarması karşısında Samsundaki makineli tüfek bölüğünden teğmen Hamdi’nin, komutasındaki askerlerle birlikte dağa çıkarak, Türk milis kuvvetleriyle birleşmesi ve bu olayların İngilizleri kuşkulandırması, karışıklığın önlenmesi için İngilizlerin, hükümetten önlem alınmasını istemesidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İngilizlerin “Samsunda Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığı” yönünde şikâyetleri olmakla birlikte, 9 Mart 1919’da Samsun’un, 30 Martta Merzifon’un İngilizler tarafından işgalinin, Pontusçu çetelerin tecavüzlerini ve taşkınlıklarını artırdığı, İngiliz İstihbarat Bürosu raporlarında da yer almaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, dönemin en önemli komutanlarından biridir. Ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sokan İttihatçılara, onların politika ve tavırlarına karşıdır. İstanbul’da iken yaptığı görüşmelerde padişah ve hükümetin yakın çevresinde, güven verici bir izlenim bırakmıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’ya geçişin anlam ve önemini, bu geçişle başlayacak asıl görevin ne olduğunu bilmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliğine atanması, 30 Nisan 1919’da Padişah Vahdettin’in onayından geçmiş; 6 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in yetki ve görev alanı ile ilgili yönerge kendisine verilmiş, ayrıca tüm kolordulara, sivil yöneticilere bildirilmiştir. Bu yetki ve görev yönergesi zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı Albay Kâzım (İnanç) tarafından hazırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Mustafa Kemal Paşa’ya, bu kadar geniş yetki veren bu tarihî tayinin sıkı kontrole rağmen nasıl hazırlanıp kabul edildiği bir muammadır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Dokuzuncu (sonradan Üçüncü) Ordu Müfettişliğine ait görevler, yalnız askerî olmayıp müfettişliğin kapsadığı bölge içinde aynı zamanda sivil yönetime (mülkî) ilişkindir.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in çok büyük yetkilerle donatıldığını gösteren yönergenin muhtevası şu şekildedir:</span></p>
<ol>
<li><span>Bölgede iç güvenliğin sağlanması, düzenli hale getirilmesi ve bu düzensizliğin çıkış sebeplerinin tespit edilmesi.</span></li>
<li><span>Bölgede dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephanenin bir an önce toplattırılarak uygun depolara konması ve korunması.</span></li>
<li><span>Çeşitli yerlerde bir takım sivil teşekküllerin varlığı ve bu teşekküllere yönelik ileri sürülen, asker topladığı, ordunun el altından bu teşekkülleri koruduğu şeklindeki iddialar araştırılmalı, doğru ise yasaklanmalı ve bu gibi teşekküllerin kaldırılması.</span></li>
</ol>
<p><span>Bu görevler için; iki tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci kolordular, Müfettişlik buyruğuna verilmiştir. Kolordular, harekât ve güvenlik konularında doğrudan doğruya Müfettişlikle ve olağan işlemler, yani özlük işleri, genel kuvvet (ordu birliklerinin er, subay, silah, cephane, hayvan gibi araç ve gereçlerinin) sayısını gösteren durum ve belgeleri vs. gibi konularda önceki gibi Savaş Başkanlığıyla (Harbiye Nezâreti) haberleşeceklerdi.</span></p>
<p><span>Tümen veya Bölge Komutanlığı tarafından bir göreve ya da özel bir göreve atanacak subayların ataması veya değiştirilmesi, Müfettişliğin uygun görmesi ve isteğiyle olacaktır. Öbür konularda ihtiyaç veya yarar görerek, Müfettişliğin verdiği yönergeyi Kolordu Komutanlıkları aynen uygulayacaklardır. Özellikle sağlık işleri pek önemlidir. Bu konudaki inceleme ve yapılan işlerin halka da yayılması gerekir. Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Van illeriyle Erzincan ve Canik bağımsız liva (sancak) larını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yürütmek için vereceği tüm yönergeleri iş bu illerde mutasarrıflıklar,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.</span></p>
<p><span>Müfettişlik sınırına yakın il ve bağımsız iller; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu illeri ile Kolordu Komutanlıkları da Müfettişliğin yürüteceği görev sırasında kendi başına yapacağı başvuruları dikkate alacaklardır.</span></p>
<p><span>Müfettişliğin askerî konularla ilgili muhatabı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) olmakla beraber öbür konular için ilgili yüksek makamlarla haberleşecek ve işbu haberleşmelerden Savaş Bakanlığına (Harbiye Nezâreti) da haber verecektir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>Bu yönerge Mustafa Kemal’e üstlendiği asıl görev için başlangıçta çok büyük kolaylıklar sağlamış, kendisine asker-sivil tüm yöneticilerle görüşmek, karar vermek, verdiği kararları uygulatmak imkânı kazandırmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, İstanbul’dan Samsun’a hareket etmeden önce kendisiyle birlikte çalışacak arkadaşlarını, müfettişlik görevlilerini de seçmiştir. Kendisi ile birlikte Samsun’a çıkanlar değişik rütbe ve sınıftan onsekiz subaydır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı hareket başlangıçta önemsenmemiş, ancak Sivas Kongresinden sonra İngiliz basınında, Millî Mücadele aleyhtarı yazıların yazıldığı ve Mustafa Kemal Paşa’nın âsi bir general olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Ancak, Sivas Kongresinden çok önce, 6 Haziran 1919’da Karadeniz’deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne (daha sonra Amiral Calthorpe), bu Ordu Müfettişininin faaliyetleri hakkında Osmanlı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) na şikâyette bulunarak geri çağrılmasını istemiştir. Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) tarafından bu isteğe uyularak Mustafa Kemal’in en kısa zamanda İstanbul’a dönmesi emredilir. Fakat Mustafa Kemal, azledildiğine dair telgrafı almadan müfettişlik görevi ve ordudan istifa ettiğini bildirir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Artık o, sade bir vatandaştır. Birlikte yürüyeceği milletini çok iyi tanımaktadır. Mustafa Kemal, daha sonra bu durumu şu sözleriyle ifade eder; “Ben 1919 senesi Mayıs ayı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım”.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kâzım Karabekir Paşa, bizzat gelerek, “üniformanızı çıkarsanız da mukaddesatım üzerine söz veriyorum ki, size üstüm olduğunuz zamandan daha bağlı kalacağım paşam”<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> der.</span></p>
<p><span><strong>3. MUSTAFA KEMAL PAŞA’DA BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK FİKRİ</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, Nutuk’ta “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, genel savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük harbin uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir halde.” diye başlayıp durum tespitinde bulunduktan sonra düşünülen kurtuluş çarelerini<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> sıralayarak şunları söyler: “Efendiler, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi; Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların hepsi anlamını yitirmiş bir takım sözlerdi… Sağlam ve gerçek karar… Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.. .Aşağılık durumuna düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir emir veren getirmeleri hiç düşünülemez…. Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri, çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’yu baştan başa yakan ateşin, üzerine oturduğu felsefî temel; yalnız yedi devlete karşı değil; yere göğe, talihe, kadere karşı bile isyan etmek, namussuz ve zilletle yaşamaktansa namuslu ölmek<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> idi.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın Temmuz 1919’da istifa ettikten bir buçuk ay gibi kısa bir süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere istilâcı devletlerin bütün hesaplarını bozacak bir niteliktedir. Havza’ya, Amasya’ya geçen Mustafa Kemal, görevi dışında ülkenin değişik yerlerinde cereyan eden olaylarla ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> 28 Mayıs 1919’da Havza’dan bütün memlekete, kumandanlara, mülkî amirlere, millî teşkilât kurmaları, miting tertip etmeleri yolunda şu tamimi göndermiştir: “İzmir’in ve maalesef bunun arkasından da Manisa ve Aydın’ın işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. Yaşayışımızda ve millî bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. Izdıraplar dindirilemiyor. Sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medenî milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfuzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıâli’ye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılar da etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen millî gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın titizlikle korunması, Hıristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan sakınılması zaruridir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa’nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir lider olarak ortaya çıktığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>21-22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Tamiminde; “yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir”, denilerek alarm işareti verilmekte, İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konulmakta ve böyle bir durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır.</span></p>
<p><span>“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”, parolası ile millî egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk devleti için bir temel ve dayanak olacaktır. Tamim, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.</span></p>
<p><span>Millî Mücadele başladıktan sonra millî bir devletin kurulması ile ilgili görüş ilk defa Erzurum Kongresinde kabul edilip Sivas Kongresinde genişletilerek,<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan tarafından Misak-ı Millî olarak kabul edilmiş ve onaylanmıştır. Dolayısı ile Misak-ı Millî, Millî Mücadelenin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span><strong>4. SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919’da teşkilatlanan Türk İstiklâl Savaşı, millî bağımsızlığı eyleme dönüştürerek, geri kalmışlığı, sömürüyü yok ederek, toplumu bütünüyle geliştirme, tam anlamıyla bağımsızlaştırma, çağdaşlaştırma ve demokratikleştirme amacıyla başlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıktığı gün üstlendiği görevin asıl ruhu, tam bağımsızlıktı. Tam bağımsızlık, malî, ekonomik, adlî, askerî ve bunlar gibi her konuda bağımsızlık ve özgürlük demekti. Bunların herhangi birinde, bağımsızlıktan yoksun olma milletin ve ülkenin gerçek anlamda tam bağımsızlıktan yoksun olması anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, milletinin, ülkesinin ve insanının yapısını (sosyal psikolojisini) bütünüyle kavramakla birlikte dünya şartlarını, bu şartları oluşturan milletlerarası ilişki ve çelişkileri iyi bilmekte idi. Milliyetçiydi, başını çektiği, teşkilatlandırdığı savaş Türk İstiklâl Savaşıydı.</span></p>
<p><span>19 Mayıs1919 tarihinde başlatılan savaş, sadece “Ata Yurdu” denilen ülkeyi ele geçirmek, aralarında paylaşmak isteyen sömürgecilere karşı yürütülecek bir savaş değildi. Onlarla birlikte onların ülkedeki işbirlikçilerine, millî mücadele ve tam bağımsızlık savaşı boyunca bütün toplumsal, kültürel, ekonomik engellere ve bu engellerin güçlü kesim ve kişilerine karşı yürütülecek bir savaştı.</span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in milletine güvenerek, inanarak yapacağı işleri “millî bir sır” gibi saklayarak; inanç ve düşüncelerini safha safha gerçekleştirmek kararıyla göreve atıldığı gündür.</span></p>
<p><span>19 Mayıs 1919, yıkılan, çok unsurlu bir imparatorluktan yeni, millî bir Türk devletinin hayat bulacağı mümtaz bir tarihtir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yaşar ÖZÜÇETİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi, Kırşehir Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Kırşehir/TÜRKIYE</span></p>
<pre><span><strong>Kaynak:</strong> GAZİ ÜNİVERSİTESİ, </span><span>KIRŞEHİR EĞİTİM FAKÜLTESİ, </span><span>Cilt 5, Sayı 2,(2004)</span></pre>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ağaoğlu, S., (tarihsiz). Kuvayı Milliye Ruhu, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Akçura, Y., (1983), Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, G. M. K., (1981). Nutuk- Söylev, I. Cilt, Ankara: TTK, Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, K., (2000), Nutuk 1919-1927, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.</span></div>
<div><span>♦ Atay, F., R., (1980), Çankaya, (Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar), İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Aydemir, Ş., S., (1993). Tek Adam, C.I, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Bayur, Y., H., (1951), Türk İnkılâp Tarihi, II, III. Kısım, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Cebesoy A. F. (1953). Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Cebesoy A. F. (1967). Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Dumont, P., (1993), Mustafa Kemal Atatürk, Çev. Zeki Çelikkol, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ Eraslan C. (1994), Atatürk’ün Samsundaki Faaliyetleri (19 – 25 Mayıs 1919), 19 Mayıs ve Millî Mücadelede Samsun Sempozyumu, Bildiriler (6-20 Mayıs), Samsun, (39-46).</span></div>
<div><span>♦ Erim, N., (1953), Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, C.I, Ankara, 519-524.</span></div>
<div><span>♦ Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002). Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Gönlübol M. (1987). Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkeler, Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Jaeschke, G., (1971), Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Karabekir, K., (1994), Birinci Cihan Harbine Neden Girdik? İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Keskin, M., (27-29 Mayıs 2002), Mustafa Kemal’in, IX. Ordu Müfettişliğine Atanmasıyla Bu Görevinden Azledilmesi Arasında, İstanbul Hükümetiyle Yaptığı Yazışmalar, Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu , Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003, (46-51).</span></div>
<div><span>♦ Kili S. (1980). Türk Devrim Tarihi, İstanbul: Boğaziçi Üni. Yay.</span></div>
<div><span>♦ Kinross L. (1984). Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1983). Türk Tarihinde İstiklâl Mücadeleleri Atatürk’de “ İstiklâl-i Tam” Fikrinin Tarihî Temelleri, Millî Kültür, Kültür ve Turizm Bak. Yay. S.42, (Ekim 1983), (7-13).</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1985). Mustafa Kemal Paşa’nın 9.</span></div>
<div><span>♦ Ordu Müfettişliğine Tayininde Vahideddin’in Rolü Var mıydı? Millî Kültür, S. 50.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1986). Mustafa Kemal’e Göre XX. Yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu Nasıl Kurtarılabilirdi?, Millî Kültür, Kültür Bakanlığı Yay. Sayı 52, (Mart).</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1990). Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damad Ferit Paşa’nın Rolü Var mıydı? Türk Dünyası Tarih Dergisi, S.41.</span></div>
<div><span>♦ Koca S. (1998). Türklerde Bayram Anlayışı ve Nevruz, Ufuk (Giresun), Sayı 3, (Kasım-Aralık), 2-4.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman B. (1983). Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II.Abdulhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Kodaman B. (1998). Şark Meselesi (İslâm- Hıristiyan veya Türk-Avrupa Mücadelesi),</span></div>
<div><span>♦ Prof.Dr. Abdulhalûk M. Çay Armağanı, C.I, Ankara, (621-641).</span></div>
<div><span>♦ Kurat A. N.(1990). Türkiye ve Rusya, Ankara.: Kültür Bak. Yay.</span></div>
<div><span>♦ Saray M. (1975). Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Selek S. (1987). Anadolu İhtilâli, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Süslü A. (1984). Osmanlı İmparatorluğunu Paylaşma Projeleri, Belleten, XLVII, (745-804).</span></div>
<div><span>♦ Şahingöz M. (1986). İzmir, İstanbul ve Maraş’ın İşgaline Tepkiler (Doktora Tezi), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Şahingöz M. (1988). İzmir’in İşgali Üzerine Karadeniz Bölgesinde Yapılan Protesto ve Mitingler”, Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, 13-17 Ekim 1986, Samsun.</span></div>
<div><span>♦ Tansel S. (1991). Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Tevetoğlu F. (1987). Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Turan M. (1998). 19 Mayıs’ın Türk İstiklâl Harbindeki Yeri ve Önemi, Türk Yurdu, C.18, Sayı 129, (Mayıs), (41­45).</span></div>
<div><span>♦ Yalçın E. S., Güler A. (2000). Atatürk’ün Hayatı Düşünceleri ve Kişiliği, İkinci Cilt -1919 Samsun -1938 Dolmabahçe, Ankara; Berikan Elektronik Basım ve Yayım.</span></div>
<div><span>♦ Yediyıldız B. Ortaylı İ. Bolay S. H. Köseoğlu N. 700. Yılda Osmanlı’ya Bakış Sohbeti, Türk Yurdu, C. 19-20, S.148-149, (Aralık 1999-Ocak 2000), (68-87).</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Salim Koca, “Türklerde Bayram Anlayışı ve Nevruz”, Ufuk, Sayı 3, (Kasım-Aralık1998), (2-4), s.2</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mustafa Turan, “19 Mayıs’ın Türk İstiklâl Harbindeki Yeri ve Önemi”, Türk Yurdu, C.18, Sayı 129, (Mayıs 1998), (41-45), s.41; Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, Boğaziçi Üni. Yay. 1980, İstanbul, s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Osmanlı Devletini bölme ve topraklarını bölüşme çalışmalarına dair 100’den fazla proje yapılmıştır. Geniş bilgi için bkz. Djuvara, Cent projets de partage de la Turquie, Paris,1914. Ayrıca eserin özetlenmiş tercümesi için bkz. Türkiye’yi Paylaşmak İçin 100 Plân, trc. E. Şekip,1978; Y. H. Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, C.II, III. Kısım, Ankara. 1951,s. 1-17; A. Süslü, Osmanlı İmparatorluğunu Paylaşma Projeleri, Belleten,XLVII,(1984), s.745-804; Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990, s.1-91; Mehmet Saray, Rusya’nın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1975,s.48- 144; Yusuf Akçura, Osmanlı Devletinin Dağılma Devri, 2.B. Ankara,1983, s.12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Geniş bilgi için bkz. Bayram Kodaman, “Şark Meselesi” (İslâm-Hıristiyan veya Türk-Avrupa Mücadelesi), Prof.Dr. Abdulhalûk M. Çay Armağanı, C.I, Ankara, 1998, (621-641).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Avrupa büyük devletlerinin, Osmanlı Devletini iktisadî, siyasî nüfuz ve hükmü altına almak veya sebepler ihdas ederek parçalamak ve Osmanlı idaresinde yaşayan muhtelif milletlerin istiklâllerini temin etmek istemelerinden doğan tarihî meselelerin tümüne şark meselesi denilmektedir, Kodaman, Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II.Abdulhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul,1983, s.162</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s.108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Salim Koca, “Mustafa Kemal’e Göre XX. Yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu Nasıl Kurtarılabilirdi?”, Millî Kültür, Kültür Bakanlığı Yay. Sayı 52, (Mart1986), s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bahaeddin Yediyıldız, İlber Ortaylı, S. Hayri Bolay, Nevzat Köseoğlu, “700. Yılda Osmanlı’ya Bakış Sohbeti”, Türk Yurdu, C.19- 20, S.148-149, (Aralık 1999 – Ocak 2000), s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kâzım Karabekir, Birinci Cihan Harbine Neden Girdik? İstanbul, 1994, s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Paul Dumont, Mustafa Kemal Atatürk, Çev. Zeki Çelikkol, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara, 1993, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tam metin için bkz. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, C.I, Ankara 1953,s.519-524.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953, s.92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, S. 1, (1956), V. 18a. ; Koca, Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damad Ferit Paşa’nın Rolü Var mıydı? Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 41, (1990), s.6; Kili, a.g.e. s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Turan, a.g.m. s.42; 9 Mart 1919’da bir emrivaki ile Samsun’a 200 kadar asker çıkaran İngilizlerin yapmak istedikleri ”resmi temasları asgarî de tutarak emrivakilerle işgali ilerletmek Rum ve Ermeni çetelerine yardımcı olmak”; Cezmi Eraslan, “Atatürk’ün Samsundaki Faaliyetleri (19 – 25 Mayıs 1919)”, 19 Mayıs ve Millî Mücadelede Samsun Sempozyumu, Bildiriler (6-20 Mayıs 1994), Samsun, (39-46), s.39,40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> G. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara, 1971, s. 97; aynı yazar, Auftrag Und Vollmacht Mustafa Kemals vom 6 Mai 1919, No: 62, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 1969, s.265; Koca, Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Vahideddin’in Rolü Var mıydı? Millî Kültür, S. 50, (1985), s.2 vd.; aynı yazar, Mustafa Kemal Paşanın 9. Ordu Müfettişliğine Tayininde Damat Ferit Paşanın… , s.7vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Selâhattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar I, İstanbul, 1991, s.226-235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, C.I İstanbul, 1987, s.211; E. Semih Yalçın, Ali Güler, Atatürk’ün Hayatı Düşünceleri ve Kişiliği, İkinci Cilt -1919 Samsun – 1938 Dolmabahçe, Berikan Elektronik Basım ve Yayım, Ankara, 2000, s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Turan, a.g.m. s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mutasarrıflık, İl ve ilçe arasındaki yönetim birimi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Selek, a.g.e. s.211-213; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.I, İstanbul, 1993, s.406.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bkz. Fethi Tevetoğlu, Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Dumont, a.g.e. s.31,32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Falih Rıfkı Atay, Çankaya, (Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar), İstanbul, 1980, s. 182,183; Lord Kinross, Atatürk, Bir Millettin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, İstanbul, 1984, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Düşünülen kurtuluş çareleri içerisinde üç çeşit karar ortaya atılmıştı; İngiltere’nin koruyuculuğu, Amerika Birleşik Devletleri (United States) ‘in güdümü ve bölgesel kurtuluş yolları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk-Söylev, I. Cilt, TTK. Basımevi, Ankara, 1981, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bkz. Samet Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, I. B, İstanbul.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Kemal Atatürk, Nutuk,1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2000, s.15; Mustafa Kemal Paşa’nın, İstanbul Hükümeti ile yaptığı yazışmalar için bkz. Mustafa Keskin, “Mustafa Kemal’in, IX. Ordu Müfettişliğine Atanmasıyla Bu Görevinden Azledilmesi Arasında, İstanbul Hükümetiyle Yaptığı Yazışmalar”, Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002, Ankara), Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003, (46-51)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Atatürk, a.g.e. s.16; Memleketin her köşesinde İzmir’in işgaline tepki niteliğinde mitingler yapıldı. İstanbul ve Anadolu’da tertip edilen miting sayısı toplam 102 dir; Mehmet Şahingöz, İzmir, İstanbul ve Maraş’ın İşgaline Tepkiler (Doktora Tezi), Ankara, 1986, s. 58-271; Mitinglerle ortaya çıkan, kuvvetlenen millî şuur, vatanın kurtarılması için bir kuvvet kaynağı olmuştur; Şahingöz, “İzmir’in İşgali Üzerine Karadeniz Bölgesinde Yapılan Protesto ve Mitingler”, Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, 13-17 Ekim 1986, Samsun 1988, s.470.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Millî Mücadele süresince, millî hakimiyet düşüncesinin ve üniter devlet yapısının niteliği, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin millî mücadeledeki yeri, sözü edilen bu kongrelerin çeşitli yönlerini ortaya koyan ve irdeleyen bildirilerden oluşan sempozyum için bkz. Erzurum ve Sivas Kongreleri Sempozyumu (27-29 Mayıs 2002, Ankara), Bilim Kurulu: Prof Dr. Semih Yalçın, Doç. Dr. Hale Şıvgın, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-icerisinde-19-mayis-1919.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Mehmet Gönlübol, “Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkeler”, Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1987, s.239.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-goerusleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-goerusleri</guid>
<description><![CDATA[ Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri
Atatürk, askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini 1907-1931 yılları arasında yazmış olduğu eserlerde açıklamıştır. Şüphesiz bunların içerisinde en önemlisi 1918 yılında yazdığı “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal” İsimli eseridir. Atatürk, bu eseri Osmanlı devletinin yıkılış döneminde askeri alanda gördüğü aksaklıkları ortadan kaldırmak için yazmıştır, bu eseri hazırlarken akıl ve bilimi rehber almış ve askerliği şu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c63ced81.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Savaş, Sosyolojisi, Açısından, Atatürk’ün, Askeri, Düşünce, Görüşleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/09/30-Agustos-Zaferi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html">Savaş Sosyolojisi Açısından Atatürk’ün Askeri Düşünce Ve Görüşleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Said DOĞAN</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk, askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini 1907-1931 yılları arasında yazmış olduğu eserlerde açıklamıştır. Şüphesiz bunların içerisinde en önemlisi 1918 yılında yazdığı “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal” İsimli eseridir.</span></p>
<p><span>Atatürk, bu eseri Osmanlı devletinin yıkılış döneminde askeri alanda gördüğü aksaklıkları ortadan kaldırmak için yazmıştır, bu eseri hazırlarken akıl ve bilimi rehber almış ve askerliği şu şekilde tanımlamıştır; “Askerlik, işlerin yürütülmesi değil, insanların sevk ve idare sanatıdır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Atatürk’e göre; ordunun görevi, “vatanın kutsal toprağını savunmak için barış döneminde hazırlanan ve eğitilen tüm vatan çocuklarının birleşmesidir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Atatürk Türk ordusuna olan güvenini 1938 yılında şu sözlerle açıklamıştır; “Türk vatanının ve Türklük dünyasının şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevim her an yapmaya daima hazır olduğuna, benim ve büyük milletimizin tam bir inanç ve güvenimiz vardır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Özellikle Edirne manevrası, Balkan Savaşı yenilgisi sonucunda gördüğü hataları ve askeri düşünce hayatı konusundaki görüşlerini, genç kuşaklara Örnek olması için bilimsel metotla yazdığı “Zabit Kumandan ile Hasb-ı Hal” isimli eserde ortaya koymuştur. Atatürk’e göre; askeri düşünce hayatının bir takım temel özellikleri vardır. Bunları şu şekilde tasnif etmek mümkündür. Akılcılık, bilim ve teknoloji, moral, disiplin, eğitim, kahramanlık ve fedakarlık gibi. Bu temel Özellikler konusunda Atatürk’ün görüşleri nelerdir?</span></p>
<p><span><strong>I. Akılcılık, Bilim ve Teknoloji</strong></span></p>
<p><span>Akılcılık, askerlik faaliyetlerinin değerlendirilmesinde, sorunların, hedeflerin ve ihtimallerin saptanmasında ve uygulama aşamasında kullanılan yöntemlerin başında gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Atatürk’e göre askeri düşünce hayatında akılcılık her asker tarafından bir metot dahilinde uygulanmalı ve rehber olarak kabul edilmelidir; “Komutanlar, her hal ve andaki duruma karşı duraksamaksızın ve ivedi olarak, gereken önlemleri almak zorundadır. Olağanüstü ve beklenmedik durumlarda ilk karşılaşılan bir kıt’anın en büyük komutanı değildir. Büyük, küçük her tam birliğin içinde her subay ve her astsubay, hatta her er, hareket tarzı ile ilgili üstünden hiçbir emir ve hiçbir düşünce almadığı bir durum karşısında kalır. İşte bu nedenledir ki, gerek komutanlar ve gerek erler, bizzat düşünerek kendiliklerinden iş görebilecek nitelikte yetişmiş olduğuna inanmadan bir askeri kıt’anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felakettir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Atatürk Edirne manevralarında ve Balkan savaşlarında bu hususun uygulanmadığını görmüştür. Örneğin Edirne manevralarında şahit olduğu bir olayı şöyle açıklamıştır. “Mavi Kolordunun sağ kanadında hareket eden bir tümen komutanından, tümenine verdiği emir ve tümenin bulunduğu durumun bildirilmesi soru sormaya yetkili bir kişi tarafından istendi; tümen komutanı böyle bir soru sorulmamış gibi atın üstünden hiç kımıldamandan, suskun ve dilsiz duruyordu. Biraz bekledikten sonra birinci sorunun cevabından vazgeçilerek, kolordu komutanından alınan emirden ne anladığı soruldu. Yine cevap yok. Sebep! Sebep aldığı emrin anlamını anlamamıştı.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Balkan Savaşından askeri düşüncenin bir metot, yani disiplin altında kullanılmamasının savaşın kaybedilmesine neden olduğu kanaatindedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir orduyu meydana getiren her rütbe sahibi ve her kişi, yaşayan bir makinenin canlı parçalarıdır. Bu makineyi harekete geçiren kuvvet ise düşüncedir. Düşüncede, bilgi, muhakeme, anlayış ve kavrama olmazsa makine durur. Hiçbir kuvvet onu işletemez.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Ulu Önder Atatürk, “Orduların yönetiminde ilim ve fen kurallarını rehber olarak kabul etmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Atatürk teknoloji ile birlikte uygulanan askeri düşünce sisteminin ordunun gücünü artıracağı görüşündedir. Bu görüşünü şu sözle ifade etmiştir; “Meydan muharebesi, milletlerin bütün varlıkları ile bilim ve teknik alandaki seviyeleri, ahlakları, kültürleri kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleri ve her türlü vasıtaları ile çarpıştığı bir sınav alanıdır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Atatürk, komutanların bu tür uygulamalarının askerliğin sanat tarafını oluşturduğuna inanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>II. Disiplin ve Eğitim</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, orduyu “Büyük milli disiplin okulu<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>” olarak kabul etmiştir. Atatürk’e göre; yüzbaşı rütbesinde her subay astlarına karşı öğretmen konumundadır. “Harp okulundan alınan diploma, genç teğmenin bölük komutanı olan subayının eğitim alanına girebileceğini gösterir belgedir. Genç teğmen askerlik sanatının ruhunu, katıldığı bölüğün babası olan yüzbaşısı ve daha büyük amirleri tarafından, iş üzerinde öğrenecektir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Atatürk kendiliğinden iş görme alışkanlığının disiplini bozucu bir aşırılığa dönüşmemesi gerektiğini önemle vurgulamıştır; “Astların serbest hareketleri keyfi işler rengini almamalıdır. Savaşta başarının temeli olan serbest hareket, gerekli sınırlar içinde olanıdır,”<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></sup> Atatürk, Trablusgarp’da İtalyanlara karşı savaşan milislerin, emir almaksızın kendiliğinden hareket etmelerinin sonucunda kayıplar verildiğini tespit etmiştir. Nitekim, Atatürk Balkan Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunda disiplin ve eğitim yönünden zafiyet olduğunu görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ona göre, gerçek bilgiyi verebilecek asıl okul kıtalardır.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Çünkü “savaşın subaydan istediği, ruhsal ve bilimsel güç ve üstünlüğüdür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>III. Kahramanlık ve Ruh Kuvveti</strong></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk milletinin ordusunu çok sevdiğini ve onu kendi İdeallerinin koruyucusu olarak gördüğünü bilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bunun kaynağı olan “moral gücü ordunun komutasını üstüne almış subayların ve komutanların yarattığı güçtür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk askerinde bulunması gereken ruh kuvvetinin temellerinin ailede atıldığına dikkati çekmiştir. Ona göre; Türk anneleri bu aşamada en önemli görevi üstlenmiştir. Bu görev beş bin yıllık Türk tarihini ve kültürünü çocuklara öğretilmesi ve onlarda bir karakter yaratılmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Diğer milletlerin bu konuda hazırlık yaptığını şu sözle açıklamıştır; Sırp ordusunu, Yunan ordusunu bunların geceli gündüzlü olan çalışma amaçlarını göz önüne getiriniz.. Bunların çocuklarını yetiştirmedeki ivedilikli amaçlarını hatırlayınız.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir askerde bulunması gereken en önemli ruh kuvveti “Milli tarih bilincidir.” Bunun için, her askeri şahısta akılcı bir cesaret ve kahramanlık anlayışı olmalıdır. Atatürk, “Zabit Kumandan ile Hasb-ı Hal isimli eserde akılcı olmayan cesaretin birliklerin başarısızlığa uğramasına neden olduğunu yaşanmış örnekle açıklamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>Nitekim, Atatürk duygusal akıl üzerinde önemle durmuştur. “Dünyayı istediği gibi kullanan güç, düşünce ve bu düşünceleri kişileştirebilin ve yayan kimselerdir. Düşüncenin niteliği de hiçbir karşı koymanın bozamayacağı kesin bir biçimde kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu da düşüncenin yavaş duygulara duyguların inanca dönüşmesi ile mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların ve başka yargıların geçerliliği olmaz.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Atatürk, askerlik görevlerinin ancak disiplinli ve ruh kuvvetine sahip personelle yerine getirilebileceğini belirtmiştir.</span></p>
<p><span>“Her halde Türk vatandaşları kati olarak bilmelidir ki, bir milletin insanlık ve medeniyet aleminde yükselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kuvvetine dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını koruması ile gerçekleşir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk bir subayda bulunması gereken ruh kuvvetini şu sözlerle açıklamıştır; “Subaylık demek can ve tüm varlığını kesinlikle göze almış olmak demektir. Bir subay askerlik sanatı adına yaşam ve varlığına hiç önem vermeyecektir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Atatürk, savaşı iki ulusun bütün varlıkları ile, bütün maddi ve manevi kuvvetleri ile karşı karşıya gelmesi olarak kabul etmiştir. Askerlikte başarı büyük ölçüde ulusun değer yargılarına bağlıdır. Türk ulusu kahramanlık, disiplin, savaşçılık, arkadaşlık, yurt sevgisi gibi değerlere sahiptir. Atatürk, bu değerlerin akılcı ve bilimsel bir şekilde uygulanmasının başarının anahtarı olarak görmüştür. O, bu düşünceler ışığında Türk ordusuna şöyle seslenmiştir. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahramanlık Türk ordusu!</span></p>
<p><span>Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütünü modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.”<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></sup></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; bir ordunun başarısı için, cesaret ve moralin yüksek olması ile birlikte akılcılığa ve bilime dayanan kararlılığın da önemi çok fazladır.<sup> <a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></sup></span></p>
<p><span><strong>IV. Savaş Sosyolojisi Açısından Çanakkale Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Hukuk tarihi konusunda uzman olan Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan, Atatürk’ün esir düşen Yunan komutan Trikopis’i Talas’ta 2 yıl ağırlamasının örnek ve tarihi bir olay olduğunu belirtir.</span></p>
<p><span>İnsan haklarının gelişim süreciyle orantılı olarak esirlere uygulanan kurallarda değişim gösterdi. 1215 Magna Carta belgesi ile ilk önce soylulara birtakım haklar tanındı. İngiltere de 17.yy da “Benim Kişiliğim Var” belgesi ile vatandaş temel hak ve özgürlükleri tanındı. 1789 Fransız İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile de insan hakları tanındı. Bu süreçten sonra esir hakları gündeme geldi. Yani esirler, insan hakları zincirinin bir halkası oldu.</span></p>
<p><span>İlk ve ortaçağda henüz vatandaşına, kölesine ve yabancı uruklu insanlara temel hak ve özgürlükleri tanımayan devletlerin esir haklarını gündeme getirmeleri düşünülemezdi. Temaşvarlı Osman Ağa, 17.yy da Sırplara esir düşmüştü. Hatıralarında anlattığına göre, kendisine insanlık dışı muamele yapılmış ve ağır işlerde çalıştırılmış, kaçarak canını zor kurtarmıştı. Ancak Osman Ağa şanslı esirlerden birisiydi. Çünkü, bu çağlarda esirlerin çoğunluğu işkence görmüş veya öldürülmüştür. Çoğunlukla savaşların faturası esirlere kesilmiştir. Yakın tarihimize baktığımızda, örneğin Balkan Savaşında Bulgarlar esir aldıkları Türk askerlerinin burunlarını ve kulaklarını kesmişlerdir.</span></p>
<p><span>Ancak Osmanlılarda esirlere karşı yapılan muamele tamamen farklı idi. Osmanlılarda esirler örfi ve şer’i hukuk olmak üzere iki türlü hukukla karşılaşıyorlardı. Sultan Birinci Murat Döneminde devlet adına 1/5 oranında şer’i hukuka göre alınan esirler, Yeniçeri Ocağına asker yetiştirmek için Gelibolu da kurulmuş bulunan Acemioğlanlar Ocağına gönderiliyor, bir süre sonra da Yeniçeri Ocağına almıyorlardı. Fakat bu esirler firar edip memleketlerine gittikleri için bu sistem değiştirildi. Savaşlarda esir edilen küçük yaştaki Hıristiyan çocukları bu amaçla yetiştirilmeye başlandı. Bunlarda askeri sınıf oluşturuldu. Bunlar müsadere edildikleri için mülkiyet hakları yoktu. Fatih Sultan Mehmet zamanında sadrazamda bunlar arasından seçilmeye başlandı. Bu sadece Osmanlı Devletine has bir durumdu. Yani yarı özgür insanlar, özgür insanları idare ediyorlardı. Bu sistem Osmanlı Devletinin büyük bir imparatorluk haline gelmesinde etkili olmuştur, çünkü devleti idare edecek insanlar küçük yaştan itibaren özel bir eğitimle yetiştirilmişlerdir.</span></p>
<p><span>İslam hukukunun ganimetlerle ilgili prensiplerinden doğmuş olan pencik (1/5) Osmanlı Devletinin ilk kuruluş yıllarında uygulanmıyordu. Harpler sonunda ele geçen ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu. Gaziler, hisselerine düşen esirleri, İslam hukuku gereğince istedikleri şekilde istihdam ediyor, istihdam yeri olmayan da onları satabiliyordu. Şer’i hukuka göre esirlere iyi davranmak gerekiyordu. Evlenme durumunda azat edilmesi esastı.</span></p>
<p><span>19.yy da Kızılhaç’ın kurulması esirler için bir dönüm noktası oldu. O dönemde savaş alanlarındaki esirler, yaralılar kişilerin inisiyatifine kalıyor, isterse yardım ediyor, isterse etmiyordu. Kızılhaç’ın kuruluş amacı savaş alanlarındaki yaralılara, zorum durumdaki insanlara yardım etmekti. Ve onun devamı olarak da, esirlere iyi davranma onlara belli haklar tanıma ortaya çıkıyordu. Daha sonra New York sözleşmeleri, Cenevre sözleşmeleri, Paris sözleşmeleri, ek protokollerle bu durum desteklenmiştir.</span></p>
<p><span>Yakın tarihimize baktığımızda esirlere nasıl davranıldığına dair bir iki örnek olaydan şöyle bahsedebiliriz: Birinci Dünya Savaşı’nda esir düşen İngiliz subayları Büyük Ada’ya getirilmiş, orada ağırlanmış, savaş bitince de Mondros’a geri gönderilmişlerdir. Çanakkale Savaşı’nda, Cenevre sözleşmelerine uygun olarak Sargı Yeri Şehitliği oluşturulmuş ve burada İngiliz ve Türk yararlı askerler aynı çadırlarda tedavi görmüşlerdir. Ancak daha sonra İngiliz deniz topçusu yanlışlıkla orayı bombalamıştır. Araştırmacılar tarafından esirlere uygulanan insancıl kurallar açısından Çanakkale Savaşı hep örnek gösterilmiştir. Örneğin çıkartmadan sonra esir alınan iki Anzak subayı 57. Alay komutanının çadırına getirilmiş, alay komutanı onlara izzet-i ikramda bulunmuştur, Anzak subayları bu durumu yıllar sonra şu sözlerle dile getirmişlerdir: “Alay komutanı bize misafir gibi muamelede bulundu, bugünümüzü ona borçluyuz.”</span></p>
<p><span>Yine İstiklal Savaşı’nda Yunan ordusunun komutanı Trikopis, savaştan önce yapılan bir röportajda Kayseri’nin Talas ilçesine kadar geleceğini, kahvesini orada içeceğini söylemişti ancak savaşı kaybedip esir düşünce, Atatürk ve arkadaşları da esir kampını Talas’ta kurmuşlardı. Orada yaklaşık binin üzerinde esir subay evlerde ağırlanmış, Trikopis’e müstakil bir ev verilmiş, köylülerle arkadaş olmuş, kahve içmiş, çay içmiş, onlarla beraber ava dahi gidermiş. İki sene sonra serbest bırakılana değin, T.B.M.M. bütçesinden esir subaylara maaşları dahi ödenmişti.<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün özellikle Edirne manevraları ve Balkan Savaşı sırasında tespit ettiği hataların başında askeri düşünce hayatının bir metot dahilinde uygulanmayışı gelmekteydi. Bu konudaki görüşlerini yazdığı eserlerinde Özellikle akılcılık, bilim, teknoloji, disiplin, eğitim, moral, kahramanlık ve fedakarlık özellikleri üzerinde önemle durmuştur. Atatürk’e göre; düşüncenin niteliği de hiçbir karşı koymanın bozamayacağı kesin bir biçimde kendisini kabul ettirmesidir. Bu ancak düşüncenin duygulara dönüşmesi ile mümkün olur. Atatürk, insanların düşünceleri, umutları, ruhlarında saklı özelliklerin açığa çıkartılması sonucu sevk ve idare edilebileceğini ortaya koymuştur.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Bu aşamada her asker “milli tarih bilincine” sahip olmalıdır. Nitekim, “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Atatürk teknoloji ile birlikte uygulanan askeri düşünce sisteminin ordunun gücünü arttıracağını belirtmiştir. “Dünyada her şey için, medeniyet için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk orduyu büyük ve milli bir disiplin okulu olarak kabul etmiştir. Atatürk kendiliğinden iş görme alışkanlığının disiplin bozucu aşırılığa dönüşmemesi gerektiğini önemle vurgulamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk’e göre; moral gücü ordunun komutasını üstüne almış olan subayların ve komutanların yarattığı güçtür. Nitekim, “askeri gücün ilk ve son dayanağı insandır.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>Atatürk, milli mücadeleyi bu düşünceler ışığında kazanmıştır. Özellikle Trablusgarp savaşında, Edirne manevralarında ve Balkan Savaşında askeri düşünce alanına gördüğü hatalardan ders çıkarmıştır. Onun bu başarısını Amiral Growe<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> şu sözlerle ifade etmiştir; “Savaşın tozu dumanı ardında belirgin olmayan çok şey vardır. Ben, Kemal Atatürk’ün güçlü bir hayranıyım. Muazzam kaynaklar ve üretim yeteneği ile desteklenen generallerin kazanması olağandır. Ancak, çok az kaynağa sahip olmasına rağmen Atatürk Türkiye’nin kontrolünü padişahlardan söküp almış ve Yunanlıları memleketinden atmıştır. Yüzyılın en büyük askeri olarak benim adayım Atatürk’tür.”<a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi; Ulu Önder Atatürk’ün savaş meydanlarındaki başarısının altında yatan en büyük gerçek, askeri düşünce hayatının temel özelliklerini bir metot dahilinde kusursuz uygulamış olmasıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Said DOĞAN</strong></span></a>
</p><p><span>Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, Gen.kur.As.Tar. ve Strj.Etd. Bşk,lığı yayını, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Ta’biye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih, Harp Akademileri yayını, İstanbul,</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Takımın Muharebe Eğitimi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Bölüğün Muharebe Eğitimi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1995. ATATÜRK, Mustafa Kemal; Nutuk (Cilt II), TTK yay., Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>ATATÜRK, Mustafa Kemal; Medeni Bilgiler, (Derleyen; Afet İNAN), TTK yay., Ankara, 1969.</span></div>
<div><span>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt I), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara, 1945.</span></div>
<div><span>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara, 1952.</span></div>
<div><span>Atatürkçülük (Birinci Kitap), Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>Atatürkçülük (Üçüncü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi, Genkur. Bşk.’lığı yay., Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>KOCATÜRK, Utkan, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, İş Bankası yay., Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK yay., Ankara, 1959.</span></div>
<div><span>İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan; Stratejist, Emekli Dnz. Bnb., Yayınlanmamış Makale.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, Genkur. As. Tar. ve Strj. Etd. Bşk’lığı Yayım, Ankara, 1981, s„53</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Ha$b-ı Hal, s,,53</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Ciltti), Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, 1945, s.,282- 283</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Atatürkçülük- (Üeüneü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi. Genkur .Bşk’ lığı Yayını, Ankara, 1983, s.,85</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Ha$b-ı Hal, s.,59</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s„43 “Atatürk’e göre emirler; kısa, açık, kesin ve emri alanın kabiliyet ve bilgileri ile orantılı olmalıdır.” BKZ.ATATÜRK, Mustafa Kemal, Ta’biye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih, Harp Akademileri Yayını, İstanbul, s,,26</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> “Ordumuz son Balkan Savaşı’ndaki ağır yenilgisi acı bir gerçektir. Hayal kırıklığına uğranıldı,” Bkz. ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s„64-65</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), TİTE Yay ., Ankara, 1952, s.,43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt II), s.,179 BKZ:ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk (Cilt), TTK Yay., Ankara, 1989, s.,851</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt H), s.,387</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,49</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,61</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,40-41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,10</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,48</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Atatürkçülük (Birinci Kitap), Genkur.Bşk.lığı-Yay., Ankara, 1983,-S.,199</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt H), TİTE Yay., Ankara, 1952, s.,208</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit Ve Kumandan üe Hasb-ı Hal, s.,54</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,52</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,47-48</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,53-54</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İNAN, Afet, Medeni Bilgiler, TTK Yay., Ankara, 1969, s.,116 BKZ. İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), Ankara, 1990, s.,156</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> ATATÜRK, Mustafa Kemal; Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,197</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Atatürkçülük (Üçüncü Kitap)-Atatürkçü Düşünce Sistemi, s.,95</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Yrd. Doç. Dr. Gökhan Aykan; Stratejisi, Emekli Dnz.Bnb., Yayınlanmamış Makale</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Atatürk. Mustafa Kemal: Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hal, s.,50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, TTK Yay., Ankara, 1959, s.,297</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Atatürk’ün söylev ve Demeçleri (Cilt II), TİTE Yay., Ankara, 1952, s., 197</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,151</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Amerika Birleşik Devletleri Genelkurmay Başkanı</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/savas-sosyolojisi-acisindan-ataturkun-askeri-dusunce-ve-gorusleri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Time Dergisi 26 Aralık 1988 tarihli sayısı, BKZ. İLHAN, Suat, Atatürk ve Askerlik (Düşünce ve Uygulamaları), s.,197</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik</guid>
<description><![CDATA[ Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik
Türk ordusu, Türk milleti kadar eski ve köklü bir geçmişin sahibidir. Tarih boyunca dünyanın değişik bölgelerinde birçok devlet kuran Türklerin geniş sahalarda hâkimiyet kurmaları, güçlü orduları sayesinde olabilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin temelini teşkil eden Türk Kara Kuvvetleri, ilk defa teşkilatlı ordu şeklinde MÖ 209 yılında, Mete Han tarafından kurulmuştur. Bundan dolayı bu tarih, Kara Kuvvetlerinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c60e7777.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Düşünceleri, Eserleri, Uygulamalarının, Işığında, Atatürk, Askerlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Hakan-Arslanturk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html">Düşünceleri, Eserleri Ve Uygulamalarının Işığında Atatürk Ve Askerlik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Öğ. Alb. Hakan ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Türk ordusu, Türk milleti kadar eski ve köklü bir geçmişin sahibidir. Tarih boyunca dünyanın değişik bölgelerinde birçok devlet kuran Türklerin geniş sahalarda hâkimiyet kurmaları, güçlü orduları sayesinde olabilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin temelini teşkil eden Türk Kara Kuvvetleri, ilk defa teşkilatlı ordu şeklinde MÖ 209 yılında, Mete Han tarafından kurulmuştur. Bundan dolayı bu tarih, Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Günümüzden yaklaşık 1400 yıl önce Bilge Kağan, milleti koruma ve ihtiyaçlarını giderme temel görevine işaret etmiştir. Divân-ı Lügati’t-Türk, Türk ordusunun savaş düzenini ve teşkilatını belirten sözcükleri içerir. Kutadgu Bilig’de ordu kumandanının “sert, tecrübeli, yürekli, cömert, inisiyatif sahibi” olması gerektiği vurgulanarak beyler için “Halka bilgi ile baş oldular. Akıl ile memleket ve halkın işini gördüler.” denilir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bunlar, “Her Türk asker doğar!” özdeyişinde anlamını bulmaktadır.</span></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk; “Türk milleti iki şeye güvenir; biri millet kararı, diğeri ordumuzun kahramanlığı, yalnız bu ikisine güvenir.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> şeklindeki sözleriyle güven duygusunun dayandığı unsurları belirtmiş; “Ben olayların yönlendirmesi ile ordunun içinde subay, nihayet komutan olarak iş görmüş ve kanaatime göre başarı kazanmış bir komutanım. Türk ordusunu, onun faziletini, kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> şeklindeki ifadesi ile de Türk ordusuna duyduğu güvenin kaynağını açıklamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk; öğrenim ve meslek hayatına asker olarak başlamış, tarih sahnesine subay ve komutan olarak çıkmış, hayatını bir milletin kurtarıcısı ve devlet adamı olarak tamamlamıştır. Eğitimi ve savaşta kazandığı deneyimler, ona liderlik ilmini öğretmiş, bir komutan olarak savaş yeteneğinin siyasi ve iktisadi kapasiteyle tamamlanması gerektiğini görmüştür. Kuvvetlerini idare etmeyi, en çok ihtiyaç duyulan yerlerde toplamayı, sonuçsuz gösterilerden kaçınmayı ve gerektiği yerde kayıpları azaltmayı öğrenmiştir. Ayrıca titiz bir planlamanın, karar vermeden önce tavsiye almanın, yetkin astlar seçmenin, sadakat göstermenin ve yetki vermenin değerini de anlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün askerlik hayatında, muharebeleri sevk ve idarede ortaya koyduğu ve uyguladığı askerî düşünce ile ilkeler, kazandığı başarı ve zaferlerle belgelenmiştir. Mondros Ateşkes Anlaşması ile ortaya çıkan tehlikeli durumu görüp milletin dikkatini çeken, vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklalinin tehlikede olduğunu, millî sınırlar içinde vatanın parçalanmaz bir bütün olduğunu ilan eden ve Kurtuluş Savaşı’nı başlatan odur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünya milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak yerini almasını sağlayan, çağdaşlaşma hamlelerini gerçekleştiren de odur. Bütün bu özellikleriyle Mustafa Kemal Atatürk, çok yönlü ve üstün kişiliğe sahip bir yönetici, lider ve komutandır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün hayatı, “yönetici, lider ve komutan” tanımlarına ne kadar uygun olduğunu kanıtlayan örneklerle doludur. Onun bilgili ve görgülü oluşu, inisiyatif sahibi olmasını ve sorumluluğu yüklenmesini; cesur ve soğukkanlı oluşu, cüretli kararlar verip uygulamasını; sabırlı ve dayanıklı oluşu, olayların gelişmesini bekleyebilmesini; üstün seziş gücü ve ileri görüşlülüğü, olayları iyi değerlendirip fırsatlardan yararlanmasını; yaratıcı bir zekâya sahip oluşu, bunalımları kolaylıkla atlatmasını; hesap adamı oluşu, ihtimalleri ölçerek uygun olanı gecikmeden uygulamasını; strateji bilgisi, siyaset ile harbi bağdaştırabilmesini; tevazusu, astlarının görüşlerinden yararlanmasını sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><strong><span>Subay, Lider, Komutan</span></strong></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk; asker bir milletin bütün özelliklerini taşıyan ve askerlik mesleğine büyük katkılarda bulunmuş eşsiz bir komutan olarak askerlik sanatının bütün inceliklerini en iyi şekilde öğrenmiş ve uygulamıştır.</span></p>
<p><span>Atatürk, subayların mesleki bilgilerini artıracak yayınların yapılmasını gerekli görmüş, bu amaçla da askerlikle ilgili birikimlerini mesleğinin ilk yıllarından itibaren çeşitli kitaplarda toplamıştır. Bu dönemdeki eserleri; onun okuyan, eser hazırlayan, yenilikleri takip eden ve dünyanın modern ordularındaki gelişmeleri millî fikir ve doküman hâline getiren bir subay olduğunu göstermektedir. Sadece fikir üretmekle yetinmeyip aynı zamanda fikirlerini uygulama alanına koymaktadır. Ayrıca uygulamalarda görülen hata ve noksanlıkları, bir faaliyet sonu incelemesi zihniyeti içinde yazılı raporlar hâline dönüştürmekte ve bunları ilgili komuta kademelerine ulaştırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün düşünce yapısı ile liderlik niteliklerine ilişkin bilgi ve düşüncelerin kendi kaleminden ortaya konulduğu 1909-1914 yılları arasındaki dönem, Osmanlı Devleti’nin savaşlarda pek çok toprağını kaybettiği, acı yenilgilerle karşılaşan ordunun görevini yapmakta zorlandığı dönemdir. Bazı subaylar, bu duruma karşı çare ve tedbir üretmeye, yazmaya başlarlar. Bu çerçevede Kurmay Binbaşı Mehmet Nuri (Conker) “Zabit ve Kumandan”ı, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) ise “Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl”i yazmıştır. İki eserde de askerî gücün ilk ve temel dayanağı olan insanın yetiştirilmesine, sevk ve idaresine yönelik esaslar üzerinde durulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>“Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl” adlı kitabında Mustafa Kemal, “dimağ ve vicdan” kavramlarının Silahlı Kuvvetlerdeki önemini incelemiş, savaşın doğası üzerindeki fikirlerini “dimağ ve vicdan” gibi iki önemli kavrama dayandırmıştır. Bu iki kavram, Mustafa Kemal’in savaştaki askerî liderliğe bakışının anlaşılmasını kolaylaştırmakta, Kurtuluş Savaşı’nda sergilediği başkomutanlığın da anlaşılmasını sağlamaktadır. Ona göre, ordu bir makine gibi çalışmaktadır; küçük büyük tüm birliklere yön veren ise mensuplarının “dimağ” gücüdür. Savaşmak “akli” ve “zihinsel” bir gayrettir. Kendini eğiten ve çok okuyan Mustafa Kemal, kendi muhakeme gücünü sürekli olarak geliştirirken çevresindekileri de akıllarını kullanmaya davet etmiştir. “Vicdan” bireylerin ve ordunun yüksek ideallerle bir uyum içinde çalışmasını sağlayan güçtür. Bir subay olarak Mustafa Kemal için özellikle “vicdan”; mesleki mükemmeliyet, şeref, görev, cesaret, fedakârlık ve vatanseverlik gibi değerler bütünüdür. Ordu, “milletin evlatlarını bir sürü olarak değil şerefli bireyler” olarak yönetmeli ve yönlendirmelidir. Komutanlar; askerlerine örnekler vererek, millî “ruh”, “emel” ve “karakter” gibi kavramları işleyerek, onları bu konularda teşvik ederek harekete geçirmelidirler.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></span></p>
<p><span>Binbaşı Mehmet Nuri, subayı; “Subaylık demek, can ve tüm varlığını kesinlikle göze almış olmak demektir. Bir subay sanatı adına yaşam ve varlığına hiç önem vermeyecektir. Hayat ve rahatın hiç düşünülmemesi gerektiğinde, subay hayatını ve rahatını feda etmeyi şeref bilecektir. Namusun gereği budur.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> olarak tanımlar. Yarbay Mustafa Kemal ise düşüncelerini şu sözlerle ifade eder: “…Senin, ‘subay, kendi bilgi ve becerisinden komuta ettiği insanları yararlandırabilmek için, buyruğu altındaki insanlardan daha fazla dayanıklılık ve kahramanlığa sahip olmalıdır. ’ sözünü, her subay çok büyük bir dikkat ve önemle okumalı, onun anlamını beynine kazımalıdır. Bilinmelidir ki bir ulus çocuklarının önüne geçip onları ateşe göndermek hak ve yetkisini, ancak o dediğin dayanıklılık ve kahramanlık bileşkesini ruhunda bulmuş olan subaylar taşır.”<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></sup></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, subayın “ulus çocuklarının önüne geçip onları ateşe göndermek hak ve yetkisine”sahip olduğunu belirtmektedir. Böylece subayın insan sevk ve idaresi konusunda ne kadar önemli bir rol üstlendiği ortaya çıkmaktadır. Askerî gücün ilk ve temel dayanağı “insan”dır. Diğer unsurlar (silah, araç, gereç, eğitim, yönetim vb.) insan faktörünün etrafında bütünleşirler.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></span></p>
<p><span>“Benim emirlerim yapılır, çünkü ben yapılmayacak emir vermem”<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></sup> diyen Atatürk’ün askerliğin esas unsurunu teşkil eden insan sevk ve idaresi konusundaki görüşleri şöyledir: “Subay, kalp ve güven kazanacak, arkasına alacağı insanların moral güçlerini pekiştirecek… ‘Askerlik, işlerin yürütülmesi değil, insanların sevk ve idaresi sanatıdır’ tarifine dönüyor ve ‘insanlar nasıl yönetilir?’ diye bir daha kendi kendime soruyorum… İnsanlar, ancak emelleri ve düşünceleri doğrultusunda sevk ve idare edilebilirler. İnsanları istediği gibi kullanan güç, düşünceler ve düşünceleri belirginleştiren ve yayan kişilerdir. Düşüncenin niteliği de hiçbir itirazın bozamayacağı şekilde ve kesin bir biçimde kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu ise düşüncenin yavaş yavaş duygulara geçerek inanca dönüşmesiyle olabilir. Ve böyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka yargıların geçerliliği olamaz.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk burada; düşüncenin önemine, ilk önce sevk ve idare edilecek insanların umut ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmanın gerekliliğine dikkati çektikten sonra düşüncelerin benimsetilmesine, düşüncelerin yaygınlaştırılmasının ilk önce duygularla başladığına, sonra inanca dönüştüğüne, inanca dönüştükten sonra da yıkılmazlığa ulaştığına işaret etmektedir. 1914’te ortaya koyduğu bu düşünceyi 1915’te Çanakkale’de uygulaması, onun hem bir düşünce hem de bir uygulama adamı olduğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bu düşünce yapısı ve liderlik özelliğidir ki Mustafa Kemal’e Çanakkale’de askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum! Diyebilme gücünü vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre subay; “yalnız askere savaş vasıtalarını öğreten ve ona harpteki vazifesini gösteren bir insan değildir. O, insani ve millî hisleri de işler ve gereğinde düşman karşısında silah kadar tehlikeli bir duruma getirir.”<em><sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></sup></em> Askerlikte bilim ve teknolojiyi takip ederek askerî ihtiyaçlar için kullanmayı ve eğitimin üst düzeyde tutulmasını isteyen Atatürk, “Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl”de; talimnamelerin okullarda, savaşın subaydan istediği ruhsal ve bilimsel beceri ve üstünlüğü verecek şekilde iyi öğretilmediğini belirterek şunları söyler: “Bence gerçek bilgiyi verebilecek asıl okul, kıtadır. Bence, asıl askerlik sanatını verecek gerçek öğretmenler, birbirinden değerli komutanlardır. Bence, Harp Okulundan alınan diploma, genç teğmenin, bölük komutanı olan subayın eğitimine girebileceğini gösterir. Genç teğmen, asıl askerlik ruhunu, katıldığı bölüğün erleri önünde -bölüğün babası olan yüzbaşısından ve daha yüksek rütbeli amirlerinden- iş yaparken öğrenecektir. Önce bir takıma komutan olacaktır. Sonra bir bölüğe komutan olmaya hazırlanacaktır. İşte böyle öğrenecek ve sonra da öğretecektir… Ordu uygulama okulunun ancak bu şekilde, makamına yaraşır bölük, tabur, alay ve diğer birlik komutanları yetiştirmesi sayesinde ulusun çocukları bir sürü gibi değil şanlı ve şerefli insanlar olarak düşman karşısında şana, şerefe yönlendirilebilir.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn18" name="_ednref18"><em><sup>[18]</sup></em></a></span></p>
<p><span>Atatürk, bu değerlendirmesiyle askerî eğitime ilişkin önemli tespitler yapmaktadır. Asıl eğitimin, bilgi ve tecrübe birikiminin beceriye dönüşmesini sağlayan kıtada gerçekleşeceğini belirtmekte; birliklerin ve erlerin eğitilmeden göreve sevk edilmesini ve muharebeye sokulmasını, astlara sürü muamelesi yapılmasıyla bir tutmaktadır. Ancak eğitimle asker olunabileceğini, şan ve haysiyete eğitimle ulaşılabileceğini vurgulayarak eğitimin önceliğini ve yaşamsal önemini, bölük komutanı olan yüzbaşının teğmenin yetişmesindeki önemini ve rolünü açıklamaktadır. Güven kazanılması, korkunun yenilmesi, inisiyatif kullanılması, cesaret ve atılganlık kazanılması gibi temel ve kişisel özellikler eğitimle geliştirilebilir. Atatürk, bu nedenle “muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> derken eğitimin savaşta karşılaşılabilecek koşullara uygun bir şekilde yapılması gerektiğine de işaret etmektedir.</span></p>
<p><span>“Savaşta öyle durumlar ortaya çıkar ki o durum hakkında genel bir görüş ileri sürmek bile mümkün değildir. Talimnamelerimiz ve dokümanlarımız, bu gibi olağanüstü durumlar için yeterli olmayabilir. Hâlbuki komutanlar, her zaman ve her duruma karşı duraksamaksızın ve ivedi olarak gereken önlemleri almak durum ve mecburiyetindedirler”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> diyen Atatürk, eğitilmemiş askerlerle muharebe edilemeyeceğinin bilinci içinde, muharebedeki aralıklardan dahi eğitim yaptırmak için yararlanmıştır. Her noksanın, her yetersizliğin temelinde eğitimin olduğunu düşünmüş, her işe eğitimi geliştirerek başlamıştır.</span></p>
<p><span>Bu kapsamda Atatürk, Çanakkale’den sonra Edirne’de yeni kurulmakta olan ve Galiçya’ya gönderilmesi düşünülen fakat Bitlis’in Ruslar tarafından işgali üzerine Diyarbakır-Silvan bölgesine sevk edilen 16’ncı Kolorduya katılmak üzere Çanakkale’den gelen tecrübeli askerlere Sarayiçi mevkisinde yoğun eğitimler yaptırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>16’ncı Kolordu Komutanı Mustafa Kemal, Edirne’de 28-29 Şubat 1916 tarihlerinde kaleme aldığı “Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> adlı eserinde, harpte başarılı olmak için disiplin ve eğitimin önemini vurgulamıştır. Ona göre yapılan bütün talimlerin asıl maksadı, harpte başarı sağlamak için askerlerin ve subayların sahip olmaları gereken vasıf ve üstünlükleri onlara kazandırmaktır. Harpte istenilen sonucu almak, askeri gerçek disipline alıştırmaya ve muharebede bütün maddi ve manevi gücünü sarf edecek ve kullanacak şekilde yetiştirmeye bağlıdır. Bu nedenle de askerî eğitim ve öğretim, maddi ve manevi gücü en üst seviyeye çıkaracak şekilde icra edilmelidir. Orduların sevk ve idaresinde disiplin ve itaat temel unsurlardır. Subay, askerlerini bilgi ve anlayış derecelerine göre birer birer hazırlamalıdır. Bunun için de onları “anatomik, psikolojik ve sosyolojik” açıdan tanımalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Subay, eğitim alanında Veli Çavuş’un komutasıyla hareket ettirilen askerlerine uzaktan bakmamalı, askerin eğitim ve öğretiminde diğer milletlerin subaylarından daha çok çalışmalıdır. “Vatanın için ölmeye mecbursun; düşmandan yüz çevirmek yoktur!” fikri dimağlara yerleştirilmelidir. Ordu, bütün akıl ve beden gücüyle “vatan savunması” duygusuyla yetişmiş gençlerden oluşmalıdır. Ordunun sevk ve idare yeteneğini yükseltmek, komutan ve subay heyetleri için namus ve şeref meselesidir. Bu yapılmadığı takdirde, aciz ve miskin bir sürüden başka bir şey olmadığımız hakkındaki düşünceyi ve yabancılara boyun eğmek alçaklığını kabul etmek gerekir.<sup> <a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> </sup></span></p>
<p><span>Askerî ortamda disiplin, moral ve eğitim, birbirini tamamlayarak yükselten veya birbirini zayıflatan öğelerdir. Eğitimli bir birlik veya askerin sahip olduğu güven duygusu morali, moralin üstünlüğü de disiplini sağlar. Komutanına, birliğine, kendisine, silahına olan güven duygusu; moralin en önemli dayanağını ve kaynağını oluşturur. Güvene ise eğitimle ulaşılabilir. Eğitilmiş ve moral kazanmış ruhlarda disiplin yaratılması için ortam hazırdır. Atatürk, “Astın, üstün emrettiği konuların içeriğine akıl erdirmese de onu uygulamaya zorunlu tutulması temel disiplin ruhu gereğidir”.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Diyerek disiplinin vazgeçilmezliği üzerinde dururken itaatin önemini de şöyle belirtir; “Emretmek ve itaat etmek ordunun önemli ögeleridir. Bunların ikisi de güçtür. Ancak bu güçlük, ne kadar akıl ve anlayışla emredilir ve ne kadar bilgi ve itimatla itaat edilirse o kadar kolaylaşır… İtaat ve kendini teslim etme derecesi ordunun kıymet ölçüsü sayılır… İtaat ve kendini teslim etmenin, doğal bir âdet hâline gelmesi gerekir. Ancak bu takdirde ordu tehlike zamanında görevini yerine getirebilir.’<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk, “Komutanlar, astlarından yüksek ve bilgili olmalıdırlar.” diyerek komutanın kendi iradesini astlarına kabul ettirecek yeterlikte olmasını, karar alabilmesini ve emir verebilmesini ister. 1911’de, üst makamlara sunduğu bir raporda; “Komutanların görevlerini, eğitim döneminden alınacak verimin ne ve nasıl olması gerektiğini bilmedikleri, bu durumun subaylarda küçümseme ve güvensizlik oluşturduğu, bilgisiz komutanların birlikleri yetiştiremeyecekleri, sevk ve idare edemeyeceklerini” belirterek dönemin “komutan” görüntüsüne dikkat çekmiştir. Aynı raporda bu gerçekleri dile getirmemeyi ve gerekli tedbirleri almamayı hainlik ile eş değer tutar. Komutanın ordu için ne kadar önemli olduğunu ise “…Komutanları anılan kişiler olduktan sonra, orduda eğitim ve öğretimde verim, emir- komutada, itaat ve disiplinde iyi bir gidiş aramak, serapta su aramaya benzer.”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> diyerek belirtmiştir. Atatürk<em>;</em> o dönemde icra edilen manevralara katılan birlik komutanlarının kendilerine verilen emirleri anlamadıklarını, birliklerinin durumlarını bilmediklerini, emir komuta, sevk ve idaredeki bilgisizlik ve yetersizlikleri ifade etmiş; böyle idare edilen birliklerin “felakete, rezalete, mezara doğru gittiğini” belirterek “bir birlik ve özellikle subayların ancak iyi örnek olacak rehberlerle yetiştirilmesi” gerektiğini vurgulamıştır<em>.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> </em></span></p>
<p><span>1914’te komuta etmenin önemini anlatan Atatürk; “…Bir kitleye ordu demek için, o kitlenin belirli şekillerden birine bölünmesi ve başında bir yöneticinin hatta en becerikli bir yöneticinin bulunması yeterli değildir. …Gelişigüzel insanları belli bir şekilde bulundurmak ve onların başına bir hatta birkaç yönetici ve komutan geçirmek, o insan yığınına ordu demek için yetmez. Çünkü o yönetici ve komutan, bu binlerce, yüz binlerce insanın her birini dama taşı gibi kondurmakla o büyük kitleyi ölüm karşısında, felaket karşısında idare edemez”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn29" name="_ednref29"><em><sup>[29]</sup></em></a> şeklindeki sözleriyle ordunun bir sisteme bağlı olması gerektiğini belirtmiştir.</span></p>
<p><span>Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, komutana ilişkin görüş ve düşüncelerini değişik zamanlarda ortaya koymuştur. Buna göre komutan; millet hayatı söz konusu olduğunda kişisel sorun ve endişelerle uğraşmamalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Metanetli ve güçlü, cesur ve yiğit, ciddi, bilgili, maiyetine ve muharebe durumuna hâkim, olayları süratle algılamaya yeteneğine sahip, sorumluluğu kabul edebilen, çalışkan, mükemmel ahlaka ve davranışlara sahip, emir-komuta ettiği insanları çok iyi tanıyan, üstlerinin, astlarının ve çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış, dürüst bir kişi ve gerektiğinde sert bir yapıya sahip olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Komutan; çeşitli ihtimalleri ve durumu incelerken ve alınacak tedbiri düşünürken acı da olsa gerçeği görmekten bir an olsun uzak durmamalı, vereceği karar gözleme, araştırmaya, hesaba dayanmalı, zamanında verilip zamanında uygulanmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Atatürk’e göre görevi bilmek, yapmak ve kendiliğinden iş görmek ordunun temellerindendir; buna yönelik eğitim ve uygulamanın bulunmadığı bir orduya güvenmek de gaflettir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Savaşın beklenilmeyen ve benzersiz olaylarla dolu olduğunu bilen Mustafa Kemal, “kaide, kanun ve usullerin” her duruma uyamayacağını ifade etmektedir. Bu nedenle subaylar muharebede inisiyatif<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> almaya hazırlıklı olmalıdırlar. Genellikle beklenilmeyenle ilk olarak karşı karşıya kalacak olanlar üst rütbeli subaylardan ziyade küçük birliklerin komutanlarıdır. Bu nedenledir ki ordu, küçük rütbeli subayları inisiyatif almaları ve akıllarını kullanmaları yönünde eğitmekle mükelleftir. Bu noktadan bakıldığında eğitim çok önemlidir ancak gerekli olan bilginin çoğu birliklerde görev yapan komutanlar tarafından verilmelidir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> İnisiyatifin söz konusu olabilmesi için “uygulayıcının ortaya çıkan durumla ilgili üstünden hiçbir emir almamış olması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>, “kendiliğinden iş görmenin amaca uyması, amaç dışında olmaması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>, “inisiyatif kullanımı ile ast-üst kavramı ve ilişkisinin ortadan kaldırılmaması ve itaatsizlik, disiplinsizlik durumu yaratılmaması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> gerekmektedir.</span></p>
<p><span>İnisiyatif kullanmanın tarihimizdeki en güzel örneği, Atatürk’ün 25 Nisan 1915’te, Arıburnu bölgesine çıkan düşmana müdahalesinde görülmektedir. 5’inci Ordunun ihtiyatı olan 19’uncu Tümenin komutanı Yarbay Mustafa Kemal; genel maksat doğrultusunda ve durumun gereğine göre karar vermiş, ordu ihtiyatı amaca uygun şekilde kullanılmış, düşman tehdidine zamanında müdahale edilerek kritik arazi kesiminin elde bulundurulması sağlanmış, Gelibolu’yu savunan kuvvetlerin kuzeyden kuşatılarak imhası önlenmiştir. O, 1914’te yazdıklarını, 1915’te Çanakkale’de uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></span></p>
<p><span>Atatürk’ün askerî alandaki düşünce ve uygulamaları bir bütün oluşturur. Bunların içinden, cephelerde verdiği stratejik ve politik düzeyde etkili dört emri, şartlara ve ihtiyaçlara göre karar vermenin klasiği olarak gösterilebilir. Farklı uygulamalara yönelik olan bu karar ve emirlerde; kendisine ve emrini uygulayacaklara güven, bilgi birikimi, deney zenginliği, ilkelere bağlılık, cesaret, coğrafyaya, zamana, kuvvete egemenlik ve sorumluluk duygusu vardır. Çanakkale Muharebeleri sırasında verdiği “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri; vatan savunması söz konusu olduğunda Türk askerinin neler yapabileceğini göstermekte; “Komutan-Mehmetçik” ilişkisinin “ölümü emredecek” noktaya gelmiş olması, Türk ordusunun vatanına ve komutanlarına karşı duyduğu sevgi ve güvenden kaynaklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Kütahya – Eskişehir Muharebeleri’nden sonra verdiği Sakarya doğusuna çekilme emri, askerliğin gereğinin kararsızlığa düşülmeden uygulanmasıdır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında verdiği “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.” emri ile savunmanın derinlikte yapılmasının zorunlu olduğu dünyaya öğretilmiştir. 30 Ağustos Başkumandan Meydan Muharebesi’nden sonra verdiği “Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emri, bütün gücün kesin sonucun alınacağı yer ve zamanda toplanmasını sağlaması ile örnektir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></span></p>
<p><span>Subay ve komutan hakkındaki fikirlerini yazan, yayımlayan, emir komuta ettiği birlikler ile muharebe meydanlarında uygulamaya geçiren, askerî harekâtın bütün türlerini yerinde ve zamanında uygulayan Atatürk’te, hareket unsuru ve harekete dayanan çözümler ön plandadır. O, sonucun taarruzla alınabileceğini özellikle belirtmiş; savunmayı da gerektiğinde uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Atatürk, askerî harekâtta en duyarlı, birliklerine en fazla güven verici ve kesin sonuç alıcı yerde bulunmuş; zamanında etkili olabilmiştir. 25 Nisan 1915’te, Conkbayırı sırtlarında, çekilmekte olan müfrezeyi önce yere yatırıp müteakiben de süngü taktırarak hücuma hazırlamış ve böylece düşmanın ilerlemesini engellemiş; 10 Ağustos 1915 sabahı, Conkbayırı’nda, asıl muharebe hattının ilerisine çıkarak hücum emri vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> Sakarya Meydan Muharebesi’nde en ileri hatta geçmiş,<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Büyük Taarruz’da cephenin en kritik kesiminde bulunmuş ve en ilerideki birliklerle beraber İzmir’e girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Komutanın her zaman en ileride değil, gerektiği zaman en geride bulunması gerektiği yine Atatürk’ün uygulamalarında görülmektedir. 1916’da, Doğu Cephesi’nde, düşman baskısını azaltmak maksadıyla en geride bulunup 8’inci Tümen birliklerinin son erinin geçişine kadar bekleyerek geriye çekmeyi başarmış ve bir süre sonra da bölgeyi Ruslardan temizlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Yetiştiği kültür çevresi, siyasi ortam ve gördüğü eğitimden sonra Atatürk’ün askerî yönünü oluşturan diğer etken, millet hayatını korumak için hayatının büyük bir kısmını geçirdiği harp meydanlarında kazandığı tecrübedir. Bütün askerî harekât uygulamalarını, komutan ve ilk sorumlusu olarak yöneten Atatürk; askerliğin en önemli alanlarında görüşlerini açıklamış, ilkeler belirlemiş, silah, araç ve gereçten fazla askerliğin insan unsuru üzerinde durmuştur. Kurtuluş Savaşı; insanın silah, araç ve gereç etrafında ve amaca yönelik olarak bütünleştirilmesinin en güzel örneğidir.</span></p>
<p><span>Orduyu; “her bireyi, özellikle subayı, komutanı, uygarlık ve fen gereklerini iyi anlamış olarak ona göre tutum ve davranışlarını uygulayan yüksek ahlakta bir heyet”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn47" name="_ednref47"><em>[47]</em></a> olarak tanımlayan ve ordunun “sevk ve idarede bilim ve teknik kurallarını yol gösterici olarak alması”<a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_edn48" name="_ednref48"><em>[48]</em></a> gerektiğine işaret eden Ebedî Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî eserleri ve emirleri; akıl gücüne inanan, değerlere önem veren ve derinlemesine düşünebilen bir komutanı tanımlamaktadır. İlk subaylık yıllarından itibaren yazdığı eserlerde yer alan bilgiler ve düşünceler ile uygulamaları, lider ve komutanın üzerine aldığı sorumluluğun mahiyetini ve yerine getirilememesi durumunda uğranılacak felaketleri de ortaya koymakta, liderlik ve komutanlık özellikleri açısından geçerliliklerini korumaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Öğ. Alb. Hakan ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: http://www.ata.tsk.tr/</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar</span></strong></span></div>
<div><span>ATATÜRK, M. Kemal; Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl, (Bugünkü Dille Baskıya Hazırlayanlar: İsmet Gönülal – Hüsamettin Ünsal), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>ATATÜRK’ün Söylev ve Demeçleri; C II, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>ATAY, Falih Rıfkı; ATATÜRK’ün Bana Anlattıkları, İstanbul, 1955.</span></div>
<div><span>BAŞBUĞ, İlker; “Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un Açış Konuşması”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>BAYCAN, Nusret; Atatürk ve Askerlik Sanatı, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>BELEN, Fahri; Atatürk K’ün Askerî Kişiliği, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963.</span></div>
<div><span>DÖNMEZER, Sulhi; “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S 22, C VIII, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>GAWRYCH, George W.; “İstiklal Harbi’nde Bir Askerî Önder Olarak Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Atatürkçülük, Üçüncü Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>Genelkurmay Başkanlığı; Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>GÖRGÜLÜ, İsmet; “Atatürk ve İnisiyatif”, Çanakkale İlk Günde Biterdi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>GÖRGÜLÜ, İsmet; Atatürk’ün Anıları, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span>GÜLER, Ali; “Dönüştürücü Liderlik Kavramı ve Dönüştürücü Lider Olarak ATATÜRK”, ATATÜRK Haftası Armağanı, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>İĞDEMİR, Uluğ; Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>İLHAN, Suat; Atatürk ve Askerlik, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Dördüncü Baskı, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1959.</span></div>
<div><span>İNAN, A. Afet; Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>İNÖNÜ, İsmet; Hatıralar, 1’inci Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985.</span></div>
<div><span>Kara Harp Okulu; Uluslararası Liderlik Sempozyumu Bildirileri, 15-16 Nisan 2004, KHO Basımevi, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>KARAL, Enver Ziya; Atatürk’ten Düşünceler, Doğuş Ltd.Ş Matbaası, Ankara.</span></div>
<div><span>KOCATÜRK, Utkan; Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>MANGO, Andrew; “Örnek Yönetici ve Lider Atatürk”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005.</span></div>
<div><span>Mustafa Kemal; Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (Askerî Talim ve Terbiye Hakkında Görüşler), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>OĞUZOĞLU, Yusuf; “Ordu-Millet Dayanışması Bağlamında Türk Askerî Çağdaşlaşma Kültürünün Oluşması”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>ÖZDEMİR, Hikmet; ATATÜRK’ün Liderlik Sırları, Başkent Üniversitesi Yay., Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>ÖZSOY, Muzaffer; “Askerlik Bilim ve Strateji Açısından Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında ATATÜRK, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay., İstanbul, 1983.</span></div>
<div><span>Ruşen Eşref; Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>TOPUZ, Rehber; Askerî Liderlik Modelinin Bilgi Toplumu Işığında Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi, 2006.</span></div>
<div><span>TURAN, Şerafettin; İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>TURAN, Şerafettin; Mustafa Kemal Atatürk – Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>ÜNALP, Rezzan; “Kuruluşundan Günümüze Türk Ordusu”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>Dipnotlar:</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Türk ordusunun tarihî gelişimine ilişkin olarak bk. Rezzan Ünalp; “Kuruluşundan Günümüze Türk Ordusu”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-(20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Yusuf Oğuzoğlu; “Ordu-Millet Dayanışması Bağlamında Türk Askerî Çağdaşlaşma Kültürünün Oluşması”, On İkinci Askerî Tarih Sempozyumu Bildirileri-I (20-22 Mayıs 2009), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 2009, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Genelkurmay Başkanlığı; Atatürkçülük, Üçüncü Kitap, Gnkur. Basımevi, Ankara 1983, s. 369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Falih Rıfkı Atay; Atatürk’ün Bana Anlattıkları, İstanbul, 1955, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Andrew Mango; “Örnek Yönetici ve Lider Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005, s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Atatürk’ün söz konusu niteliklerinin incelendiği yayınlara örnek olarak bk. Fahri Belen; Atatürk’ün Askerî Kişiliği, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963. Suat İlhan; Atatürk ve Askerlik, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1990. Sulhi Dönmezer; “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S 22, C VIII, Kasım 1991. Ali Güler; “Dönüştürücü Liderlik Kavramı ve Dönüştürücü Lider Olarak Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2000. Hikmet Özdemir; Atatürk’ün Liderlik Sırları, Başkent Üniversitesi Yay., Ankara, 2006. Genelkurmay Başkanlığı; Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  Nusret Baycan; Atatürk ve Askerlik Sanatı, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1998, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Atatürk’ün askerliğe ilişkin eserleri: Takımın Muharebe Talimi (Çeviri), Cumalı Ordugâhı, Tabiye ve Tatbikat Seyahati, Bölüğün Muharebe Talimi (Çeviri), Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Suret-i Tahririne Dair Nesayih, Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar, Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl, Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Arıburnu Muharebeleri Raporu. bk. Afet İnan; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1959. Şerafettin Turan; Mustafa Kemal Atatürk Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 695-699.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> İnan; s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> George W. Gawrych; “İstiklal Harbi’nde Bir Askerî Önder Olarak Atatürk”, Genelkurmay Başkanlığı Asker ve Devlet Adamı Atatürk Paneli (Doğumunun 128’inci Yıl Dönümü Anısına), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2009, s. 3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> M.Kemal Atatürk; Zabit ve Kumandan İle Hasbihâl – Subay ve Komutan ile Konuşmalar, (Bugünkü Dille Baskıya Hazırlayanlar: İsmet Gönülal – Hüsamettin Ünsal), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara, 1981, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Atatürk; s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İlhan; s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Atatürk; s. XIII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Atatürk; s. 53, 54. Atatürk’ün 1914’te yazdığı bu düşünceyi, daha 1911’de uyguladığı görülmektedir. O, Makedonya’da bulunan 3’üncü Ordu Karargâhında kurmay yüzbaşı olarak görev yaparken Bingazi’de bulunan alayı denetlemek maksadıyla gönderilmiştir. Ancak buradaki alaylı subayların bir kurmay subay tarafından denetlenmeye tepki göstermeleri üzerine, konuşmaları ve uygulamaları ile bu alayın personelinin gönüllü bir şekilde denetlemeyi ve tatbikatı icra etmelerini sağlamıştır. Mustafa Kemal; burada önce olayın sebebini anlamış, akılcı bir yaklaşımla maksadını açıklamış, tepki gösterenleri sakinleştirmiş ve neticede onları düşündüğü istikamete sevk etmeyi başarmıştır. bk. A. Afet İnan; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yay., Dördüncü Baskı, Ankara, 1984, s. 69-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> İlker Başbuğ; “Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un Açış Konuşması”, Üçüncü Uluslararası Sempozyum Bildirileri (İstanbul, 12-13 Mayıs 2005), Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2005, s. XIX.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Enver Ziya Karal; Atatürk’ten Düşünceler, Doğuş Ltd.Ş Matbaası, Ankara, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Mustafa Kemal, aynı satırlarda bir teğmen ile konuşmasını da aktarır. Teğmenin kendisine yeni aldığı bazı askerî eserleri gösterdiğini belirterek şu sözlerini nakleder: “Yüzbaşım son zamanlarda yeni çıkan askerî eserleri izlemekte beni biraz boşvermiş gördüğü için neredeyse bana kırılmıştı. Burada edindiğim bu kitapları ve benim onları okuduğumu görünce kuşkusuz sevinecek, bana olan kırgınlığı ortadan kalkacaktır. Bu teğmenin yüzbaşısının subaylarını yetiştirmekte nasıl bir bölük komutanı olduğu, teğmenin gözlerinden açıkça okunuyordu.” bk. Atatürk; s. 48-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> age.; s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> age.; s. 58-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> İlhan; s. 189-190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Atatürk’ün Edirne’de 16’ncı Kolordu Komutanı iken kaleme aldığı ve Edirne Sanayi Mektebi Matbaasında 1916’da basılan söz konusu eser için bk. Mustafa Kemal; Ta’lim ve Terbiye-i Askeriyye Hakkında Nokta-i Nazarlar (Askerî Talim ve Terbiye Hakkında Görüşler), Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> age.; s. 1-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> age.; s. 11-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Atatürk; s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> A. Afet İnan; Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2008, s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Atatürk; s. 41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> “Tümen komutanı aldığı emri anlamamıştı. Verdiği emrin ne olduğunu bilmiyordu. (…) Alay komutanı ‘İşte iki emir’ dedi; ‘birini gece aldım, birini sabahleyin… Henüz ilk emrin gereklerini tümüyle yerine getiremediğimiz için ikinci emrin hükümlerini uygulamaya başlamadık…’ Bu emirlerin ikincisi, birincinin hükmünü geçersiz kılıyordu. Fakat alay komutanı hâlâ; ‘önce birinciyi ve sonra ikinciyi’ diyordu. Niçin? Çünkü alay komutanı numara sırasıyla uygulamayı düşündüğü emirlerin ne birincisini ve ne de ikincisini anlamıştı. Hâlbuki alayı gidiyordu. Fakat nereye ve ne için? Bunu alay komutanının kendisi de alayını oluşturanlardan hiç kimse de bilmiyordu…” bk. Atatürk;s. 43-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> age.; s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Atatürk, Halep’te geçen bir olayı şöyle anlatmaktadır: “.Bir gün çok tanınmış bir komutan ile sohbet ediyordum. ‘Ne yapmak lazımdır?’ dedi. Hiçbir şey yapamazsanız hiç olmazsa istifa ediniz, dedim. Bana dedi ki: ‘Yapamam çünkü kendim ve çok sevdiğim evlatlarım için dayanabileceğim bir şey yoktur.’ Şu cevabı verdim: ‘Efendim, söz konusu olan koca bir Türk milletinin ölüm kalımıdır. Mahvolan budur. Bu ölüm kalım manzarası karşısında kişisel sorun ve endişelere düşülmemesi gerekir.’ “ bk. İsmet Görgülü; Atatürk’ün Anıları, 4. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2007, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Atatürk’ün 1917’de Albay İsmet’e ilişkin sicilde belirttiği özellikler için bk. Şerafettin Turan; İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2000, s. 14. Ayrıca bk. İnan; Medeni Bilgiler, s. 257-259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Utkan Kocatürk; Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 301-302. “Ağır ve kesin bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra ‘keşke bu tarafını da düşünseydim, belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır…” bk. Görgülü; s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Atatürk; s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>  İnisiyatif: “Lüzumlu hâllerde emir beklemeyerek ve neticenin sorumluluğunu yüklenerek kendiliğinden iş görme”, “bir komutanın kendi kaynaklarını, muharebeyi etkileyecek şekilde kullanma imkân ve kabiliyetini elinde bulundurması hâli.” bk. İsmet Görgülü; “Atatürk ve İnisiyatif”, Çanakkale İlk Günde Biterdi, Bilgi Yay., Ankara, 2008, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Gawrych; s. 3. Atatürk’ün inisiyatife ilişkin düşünceleri için bk. İnan; Atatürk’ün Askerliğe Dair Eserleri, “Tabiye Tatbikat Seyahati”, s. 24. age.; “Bölüğün Muharebe Talimi”, s. 38-39. Atatürk; s. 59-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> age.; s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> age.; s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> age.; s. 62-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Görgülü; “Atatürk ve İnisiyatif”, s. 207 vd. Ayrıca bk. Muzaffer Özsoy; “Askerlik Bilim ve Strateji Açısından Atatürk”, Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay., İstanbul, 1983, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Atatürk’ün Çanakkale’de üstlendiği ağır sorumluluğa ilişkin sözleri, “vatan” kavramına bakışını da açıklamaktadır: “… Böyle bir sorumluğu üstlenmek, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için iftiharla bu sorumluluğu üstlendim.” bk. Ruşen Eşref; Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> İlhan; s. 74 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> age.; s.181. “Ordunun vazifesi, vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış, elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna değer. Harp taarruzdur. Ordu, taarruz ordusu olmalıdır.” bk. Atatürk; s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Uluğ İğdemir; Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe, Ankara, 1990, s. 54-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kazım Özalp’in anlatımı için bk. Utkan Kocatürk; Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı ATATÜRK Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1988, s. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İsmet İnönü; Hatıralar, 1’inci Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1985, s. 290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> İlhan; s. 53-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> 1918’de Minber gazetesinde yayımlanan demeci için bk. Oğuzoğlu; s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dusunceleri-eserleri-ve-uygulamalarinin-isiginda-ataturk-ve-askerlik.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; C II, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1997, s. 47.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri
Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT. Devlet kurmak ve onu yepyeni kurumlarla donatmak ince ve zor bir iştir. Önderlik ettiği toplumu bir hamur gibi işleyerek ona yeniden şekil vermek, herhalde bir heykeltıraşın sabrından ve çabasından daha az değer­li değildir. Heykeltıraşın taşa ve tahtaya döktüğü gönlünü Atatürk, ülkesi ve toplumuna harcamıştır. Anadolu’nun yirmi bin kişilik bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5eac899.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Sanatçı, Kişiliğinin, Sanata, Sanatçıya, Bakışına, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Ahmet-GUMUSTEKIN.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html">Atatürk’ün Sanatçı Kişiliğinin Sanata Ve Sanatçıya Bakışına Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜMÜŞTEKİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT.</span></p>
<p><span>Devlet kurmak ve onu yepyeni kurumlarla donatmak ince ve zor bir iştir. Önderlik ettiği toplumu bir hamur gibi işleyerek ona yeniden şekil vermek, herhalde bir heykeltıraşın sabrından ve çabasından daha az değer­li değildir. Heykeltıraşın taşa ve tahtaya döktüğü gönlünü Atatürk, ülkesi ve toplumuna harcamıştır. Anadolu’nun yirmi bin kişilik bir bozkır merke­zinden milyonluk bir başkent yaratma tutkusu ve çabası, ressamın tuvali­ne aktardığı çizgi ve motifler kadar ince bir zekâ ve bu zekanın yansıtıl­ması olayıdır. Sanatın niteliği nasıl ki sanatçının yeteneklerine göre değer kazanıyorsa, bir önderin eseri de onun yeteneklerine göre anlam ve içerik kazanmaktadır. Dünya’da liderliğe soyunan pek çok kimse, sonuçta aynı ve mükemmellikte bir eser ortaya koyabilmiş değildir. Eserin biçim ve ni­teliği, onu meydana getiren kişinin yeteneği, sezgisi, düşündüklerini uy­gulamadaki başarısı ve yöntemine göre, iyi ya da kötü olabilmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk hakkında pek çok söz söylenmiş, hakkında çok sayıda kitap yazılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Kişiliğini belirleyen ve çok az önder de bulunan özellikleri, bu yayınlarda dile getirilmiştir.</span></p>
<p><span>Bir kaynakta<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> sanat;</span></p>
<ol>
<li><span>Bir duygunun, bir tasarının veya güzelliğin ifadesinde kullanılan metotların tümü; bu metotların sonucunda ulaşılan üstün yaratıcılık.</span></li>
<li><span>Bir şeyi güzel yapmak için uygulanan kuralların tümü.</span></li>
<li><span>Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü. (Askerlik sanatı)</span></li>
<li><span>Bir şeyi yapmada gösterilen ustalık, kabiliyet.</span></li>
</ol>
<p><span>Bir başka kaynakta<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> sanatçı;</span></p>
<p><span>Güzel sanat dallarından biriyle uğraşan ve özellikle bunda başarılı olan kimse, olarak tanımlanmıştır.</span></p>
<p><span>Belki klasik anlamda Atatürk resim yapan, müzik icra eden, tiyatro oynayan vb. bir sanatçı değildir. Ama sanatı, en öz anlamıyla duyguların yansıtılması olarak ele alırsak, insanın siyasal düşüncelerinin ortaya çıkar­dığı kurumları da, bir sanat eseri olarak kabul etmek gerekir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün yazdıkları, sanatçı ve sanata verdiği destek, açtırdığı sa­nat okulları yanında, hedeflerine ulaşırken sanatçıları da bu hedeflere or­tak etmesi, onun sanatçı kişiliğinin bir parçasıdır. Atatürk’ün sanatçı kişi­liğinin ilk tohumları Şiir’le atılmıştır. Meşrutiyetin ünlü hatiplerinden, Ömer Naci’nin<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> iyi bir şair, güçlü bir konuşmacı olması onu etkilemiş, şiir ile tanışmasına neden olmuştur. Bu sırada okuduğu Manastır Askeri İdadi’sinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu zor durum, ül­ke içinde ki idarecilerin yetersizlikleri, emperyalist devletlerin imparator­luğa karşı tutundukları tavırlar, toprak kayıpları ve bu topraklardaki Türk’lere yapılan zulüm onu derinden etkilemiş, daha o günden olumsuz­luklara, ancak sanatçılarda bulunabilecek ön sezi ve duyarlılık sayesinde, “HAKİKAT<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>” adlı şiir ile karşı durmaya başlamıştır.</span></p>
<p><span><strong>Hakikat</strong></span></p>
<pre><em><span>Gafil! Hangi üç asır, hangi on asır
</span><span>Tuna ezelden Türk diyarıdır
</span><span>Bilinen tarihler söylememiş bunu
</span><span>Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak!
</span><span>Dinleyin sesini doğan tarihin
</span><span>Aydınlıkta karartı, karartıda şafak
</span><span>Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.
</span><span>
Asya’nın ortasında Oğuz oğulları
</span><span>Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
</span><span>Doğudan çıkan biz, batıda yine biz
</span><span>Nerde olsa nerede olsa kendimizi biliriz
</span><span>Hep insanlar kendilerini bilseler
</span><span>Bilinir o zaman ki, hep biliriz.
</span><span>
Türk sadece bir milletin adı değildir
</span><span>Türk bütün adamların birliğidir
</span><span>Ey birbirine diş bileyen yığınlar
</span><span>Ey yığın yığın insan gafletleri
</span><span>Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
</span><span>Hakikat nerede?</span></em></pre>
<p><span>Sanatçı; her ne kadar yeniyi bulmayı, olmayanı sunmayı, duyguları­nı dile getirmeyi amaçlasa da, içinde bulunduğu duruma da, sanatını araç olarak kullanıp tepki göstermeyi, sanatının doğal sonucu kabul eder. Bu bağlamda Atatürk, “Hakikat” şiiriyle bile, sanatçı kişiliğe sahiptir. 1897’de yazdığı bu şiir, belki de Türk Tarih Kurumu’nu kurmasına, Türk Tarih Tezi’ni<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> oluşturmasına önemli bir katkı sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Güzel söz söyleme ve güzel konuşmada sanat arasında yer alır. Ata­türk’ün savaş alanlarında verdiği emirleri dahi özenle ve duyarlılıkla seç­tiği hepimizin bildiği bir gerçektir. Bir emir düşünün ki “Cephaneniz yok­sa, süngünüz var! Sizden taarruz değil, ölmenizi istiyorum”<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> kadar veciz olsun. En kızgın olduğunda söylediği en ağır söze bakalım; “Şaşarım akl-ı perişanına, ahmak…<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>”. İzmir suikast! dolayısıyla 10 Haziran 1926’da Anadolu ajansı muhabirine söylediği ve Cumhuriyete olan inancını dile getirdiği “Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözü, unutulmayacak özdeyişler arasında yerini almıştır. Namık Kemal’in;</span></p>
<pre><em><span>“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
</span><span>Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini.”</span></em></pre>
<p><span>Beytine atfen Atatürk, I. İnönü savaşı hakkında Meclis’te konuşur­ken;</span></p>
<pre><em><span>“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
</span><span>Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”</span></em></pre>
<p><span>diyerek, sanata, sanatla karşılık vermiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Şiiri ve edebiyatı sevdiğini söyleyen Atatürk’ün, özellikle Fransız­ca’dan şiir çevirileri yaptığı, Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde, bir as­kerin ölümünün oluşturduğu duyguları anlatan “Mersiye” (ağıt) kaleme aldığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Tüm gelişmeleri anlattığı ve tarih önünde hesap verdiği Nutuk’da<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>, başlı başına bir sanat eseri niteliğindedir. Eser iyice incelendiğinde, bilim­sel bir eserin, sanatsal bir estetik içeresinde sunulduğu gözlerden kaçmaya­caktır.</span></p>
<p><span>Sanatçı, kullandığı araç ne olursa olsun aynı zamanda toplumu hare­kete geçiren bir lider konumundadır. Bu bağlamda da Atatürk bir sanatçı kişiliğe sahiptir. Söylemleri, etkin sunuşu, kelimeleri seçişindeki özen karşısındakileri her zaman etkilemiş, mantıklı ve akıcı biçemi ile onları ha­rekete geçirebilmiştir. Atatürk’ün, birçok yaptıkları ile o’nun sanatçı ki­şiliğini desteklemek mümkündür. Ancak bunları tek tek sıralamak, sayfa­lar dolusu kitap yazmayı gerektireceğinden, sanatçı yönünün kişiliğinin parçası olarak kabul edilmesi daha doğru olacaktır.</span></p>
<p><span>Atatürk’ün kişiliğinde, güzelliğe olan tutkuyu görmek mümkündür. Giyinişindeki armoni, bunun bir yansımasıdır. Ve O “Çirkine tahammül edemiyorum<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>” diyecek kadar güzelliğe tutkundur. “Sanat güzelliğin ifa­desidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>” demiştir.</span></p>
<p><span>Atatürk sanatı, yaptığı devrimlerin bir tamamlayıcısı olarak kabul et­miş ve sanatçılara da bu konuda tavsiyelerde bulunmuştur. Ayrıca kurum­sallaşmaya ve ekip çalışmasına önem vermiş, müzisyenlere gruplar kuru­nuz diyerek ekip çalışmasına yönlendirmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Sanatın öyle soyut bir gücü vardır ki, bu güç, dünyada insanları bir­birine bağlayan, ortak noktalarda buluşturan bir değer olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Atatürk, Onuncu Yıl Söylevinde “Şunu da önemle belirtmeli­yim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Onun içindir ki, milletimi­zin yüksek öz yapısını, yorulmaz çalışkanlığını, yaratılıştan kavrayışını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu dur­madan ve her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek milli ülkü­müzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlıkta gerçek dirliğin sağlanması yolunda kendine düşen görevini yapmakta başarıya eriştirecektir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>”. Başka bir deyişinde ise “İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapa­maz, bir millet ki, tekniğin gerektirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>”. Bir başkasında ise “Sanatsız ka­lan bir ulusun, hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek güzel sanatları ön plana çıkartmıştır.</span></p>
<p><span>Günümüzde uluslar, kendilerini çağdaş uygarlık seviyesine çıkarta­bilmek, diğer uluslara bunu kanıtlayabilmek için üç önemli faktörü aşmak zorundadırlar. Birincisi ekonomik yapıları, İkincisi toplumsal düzenleri­nin işleyiş şekli, üçüncüsü ve belki de en önemlisi kültürleridir. Şimdi ise aklımıza, bu güçlü etkenin yani kültürün ne olduğu geliyor. Sözlük anla­mı “Bir toplumun yarattığı uygarlığın, kafa, sanat çalışmalarına dayanan sosyal, dinsel ve benzeri yönlerinin tümü<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>” olarak karşımıza çıkıyor. Ça­ğımızın gereği olan bilim ve teknolojiyi de kültürel bir etken olarak kabul edebiliriz. Ancak; şimdi her ulusun bilimsel ve teknolojik yönden birbir­lerini desteklemeleri kendi çıkarları içindir. Ulusal olan ise kendine öz, kendi yaşayış biçimini yansıtan, kendinin önceden getirip bugün geliştire­rek yarına aktardığı değerlerdir. İşte bu değerler, ulusu bütünleştirip diğer uluslar yanında kendini kanıtlayabilme görevini üstlenmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Atatürk ise kültürü; “a) Bir insan toplumunun devlet yaşamında, b) düşün yaşamında, kısacası bilimde, toplumbilimde ve güzel sanatlarda; c) iktisat yaşamında, kısacası tarımda, zenaatta, tecimde, kara deniz ve hava ulaşımcılığında yapabildiği şeylerin elde edilen bileşimi<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>” diye tanımla­mış ve güzel sanatları, kültür içindeki bir öğe olarak kabul etmiştir.</span></p>
<p><span>Çağdaşlaşma yolundaki adımları atarken, bu görevi daima ussal yak­laşımları ile benimsetmeye çalışan Atatürk; “Güzel sanatlarda başarı, bü­tün inkılapların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı ola­mayan milletlere ne yazıktır. Onlar, bütün başarılara rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık vasfıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklar­dır<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>” diyerek, güzel sanatlarda başarılı olanın gerekliliğini dile getirmiş­tir.</span></p>
<p><span>11.4.1930 günü, Türk Ocağı tiyatrosunun açılışı nedeniyle, Anka­ra’da Marmara köşkünde sanatçılarla birlikte bulunduğunda: “Efendiler; hepiniz milletvekili olabilirsiniz; bakan olabilirsiniz; dahası, Cumhurbaş­kanı olabilirsiniz. Ama sanatçı olamazsınız<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>”, diyerek sanatçılara bakışı­mda, kısaca açıklamıştır.</span></p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p><span>Atatürk’ün sanatçı kişiliği ile diğer kişiliklerini birbirinden ayırmak çok güç ve onun dehasını küçümsemek olacaktır. Buraya kadar olan bö­lümlerde incelediğimiz, sanatçı kişiliği, kendi söylemleri, eylemleri, dü­şündükleri ile açıklanmaya çalışılmıştır. Atatürk’ün sanatçı kişiliğinin sa­nat ve sanatçı kavramlarına yüklediği anlamlar ise;</span></p>
<ul>
<li><span>Sanatçının iç yapısında, belirgin biçimde görülen karşı çıkışlar var­dır. Karşı çıkışları, Atatürk kadar haykıran bir lider yok gibidir. Bu bağ­lamda Atatürk sanatı; “haksızlıklara, yanlışlara, vb. olumsuzluklara karşı çıkmanın bir aracı”, sanatçıyı da; “her insandan önce hisseden, düşünen, yargılayıp doğru kararı verebilen ve bunu sanatı ile anlatan kişi”.</span></li>
<li><span>Atatürk’ün sanatçı kişiliğinin oluşturduğu yüksek duygu ve düşün­ce ufku ile sanatı, “insanlara yüksek duygu ve düşünce ufkunu kazandıran eylemler bütünü”, sanatçıyı da, “yüksek duygu ve düşünce ufku yetisini kazanmış, bunu yaşantısına katarak, ayni yetilere sahip olmayanlara akta­rabilen kişi”.</span></li>
<li><span>Atatürk, sanatın medeniyet alanındaki gücünü, sanatçıların sahip olabileceği bir duyarlılıkla hissetmiş ve bundan dolayı sanatı, “medeni uluslar yanında yer alabilmenin bir aracı”, sanatçıyı da “kendinde ve mil­letinde var olan yüksek insanlık vasıflarını sanatı aracılığıyla tanıtan kişi”.</span></li>
<li><span>Her insanın sanatçı olamayacağını bilen Atatürk sanatı, “yetenekli insanların uğraşı alanı”, sanatçıyı da, “başkalarının yapamadıklarını yapa­bilme yetisine sahip kişi”,</span></li>
<li><span>Sanatçı güzelliğe düşkündür. Atatürk’ün güzelliğe verdiği önem ise açıktır. Bu özelliği ile sanatı, “estetiğin ve güzelliğin bileşiminden oluşan kuralların tümü”, sanatçıyı da “estetikleri ve güzellikleri dışavurumcu<a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> yaklaşımlarla diğer insanlara sunan kişi”, biçiminde nitelendirilebilir.</span></li>
</ul>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet GÜMÜŞTEKİN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Osmanpaşa Üniversitesi Müzik Okutmanı, TOKAT.</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt: XVII / Kasım 2001 / Sayı: 51</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ AKGÜN, Seçil: “Atatürk’ün Sanat ve Kültür Anlayışı”, 100.Yıl Atatürk Konferansları, Petrol Ofisi A.O. Genel Müd., Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ARIBURNU, Kemal: Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Basım, Ankara, 1976.</span></div>
<div><span>♦ ARISOY, Sunullah: Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları I, TTK. Yay., Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ AŞKUN, İnal Cem: “Atatürk Konulu Sohbetlerinden”, Ana­dolu Üniversitesi, Eskişehir, 1999.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Mustafa Kemal: Nutuk, Türk Ocakları Heyeti Merkeziye Matbaası, Ankara,1927.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Mustafa Kemal: Söylev ve Demeçler, II, MEB Yay. 1952.</span></div>
<div><span>♦ BALABANLAR Mürşit, “Türkiye’nin 75 Yılı”, Tempo Dergisi, Hörgüç KANDIR Şebnem, Gazetecilik A.Ş., İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ SÖĞÜT Mine, ERDİNÇ Cengiz, BALIKÇIOĞLU Tuğba. COŞKUN, Saffet: “Atatürk ve Sanat”, D.G.S.G. Müd. Kon­feransları 2, Şanlı Urfa, 1990.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRAY, Kemal; Temel Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Yayınevleri, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦ GÜMÜŞTEKİN, Ahmet: “Kültürel işlev ve Müzik” G.O.P. Ünv. İİBF., İşletme Kulübü Dergisi No.3, To­kat, Ocak 2000.</span></div>
<div><span>♦ GÜRBÜZ, Yılmaz: “Atatürk ve Gökalp’in Şiirleri Arasındaki Benzerlik”, Milli Kültür, Cilt: 3, Sayı. 7, 1981.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet: M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971.</span></div>
<div><span>♦ ÖZERDİM, N. Sami: “Atatürkçünün Elkitabı”, Türk Dil Kuru­mu Yayınları, No.483.1981</span></div>
<div><span>♦ PERİN, Cevdet: Atatürk Kültür Devrimi, İnkılâp ve Aka Kitapevleri, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦ TURANI, Adnan: “Atatürk ve Güzel Sanatlar”, Atatürk ve Kültür, H.Ü. Yay. Özel Sayı, Ankara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ ÜSTÜN, Emin Faik: Atatürk (Ülkücülüğü), Ege Üniv. Cumhuriyet’in 50.yıl Dönümü Yayını No:2. 1973.</span></div>
<div><span>♦ MUMCU, A, ÖZBUDUN, E„ FEYZİOĞLU, T., ÜSKEN, Y., ÇUBUKÇU, A.: Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi II, YÖK. Yay. No.5, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ GÖKHAN, M.: Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyog­rafyası, Millî Eğitim Bakanlığı Yayımları.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> COŞKUN, Saffet, “Atatürk ve Sanat”, D.G.S.G. Müd. Konferansları 2, Şanlı Urfa, 1990, s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> ÜSTÜN, Emin Faik, Atatürk (Ülkücülüğü), Ege Üniv, Cumhuriyet’in 50.yıl Dönümü Yayım No:2, s ,10. M. Gökhan’ın Atatürk ve Devrimler Tarihi Bibliyografyası (M.E.B. Yay. Atatürk Serisi No.2, İstanbul, 1963) adlı eserine dayanarak, 1963 yılma kadar, Atatürk ve Dev­rimleri hakkında Dünyada yayınlanan kitap, broşür, vb. sayısının 2500’ü geçtiğini belirtirken, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II YÖK. Yay. No.5, Ankara, 1986, s.9’da ise, 1981 yılına kadar Atatürk’ün kişiliğine ve çeşitli yönlerine ait 1700’e yakın yayın çıktığı yer almaktadır,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Meydan Larousse, Sabah Yayıncılık, 17. Cilt, İstanbul, s.269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> DEMİRAY, Kemal, Temel Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Yayınevleri, İstanbul, 1982, s.806.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> AKGÜN, Seçil, “Atatürk’ün Sanat ve Kültür Anlayışı’’, 100.Yıl Atatürk Konferansları, Petrol Ofisi A.O. Genel Müd., Ankara, 1981, s.8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ömer Naci (1880-1916): Meşrutiyetin ünlü hatiplerinden, Abdülhamid’e karşı sava­şanlara katılmış ve Paris’e kaçmıştır. I. Dünya savaşında Doğu Cephesinde genç yaşta ölmüş­tür. Bkz. Baha Toros : Türk Hatipleri, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> GÜRBÜZ, Yılmaz, “Atatürk ve Gökalp’in Şiirleri Arasındaki Benzerlik”, Milli Kül­tür, Cilt.3. Sayı.7, 1981, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Atatürk ilk olarak, TBMM’nin, 1928 yılı (Kasım) açılış konuşmasında “Türk Tarihini doğru temeller üzerine oturtmak; öz Türk dilini değeri olan genişliğe kavuşturmak” diye özetlenebilecek tezi ortaya koymuştur. Hemen ardından da 1929 yılında liseler için Tarih Notları ve 1930-1931 yılında da Türk Tarihinin Ana Hatları (Devlet Matbaası 1930, MEB. Yayınla­rı 1931) adli kitaplarla bu tez yaygınlaştırılmıştır. Bazı batılı bilim adamlarına ışık tutan tez, Av­rupa kültürünü Grekler’le başlatan tarihçilerin yargılarını sarsmıştır. (Bkz. Abel Rey : Evolution de l’Humanite serisindeki Geklerden Önce Bilim adlı eser.). PERİN, Cevdet, Atatürk Kültür Devrimi, İnkılap ve Aka Kitapevleri, İstanbul, 1982, s.61 -62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Atatürk bu emri, Çanakkale savaşları sırasında, İngilizlerin Seddülbahir’e çıkmaları üzerine, emir beklemeden taarruza geçtiği ve düşmanı durdurduğu anda, bir kısım askerin “cep­hanemiz kalmadı” diyerek, geri çekilmek istemelerine karşı vermiştir. Bkz, BALABANLAR Mürşit, KANDIR Şebnem, SÖĞÜT Mine, ERDİNÇ Cengiz, BALIKÇIOĞLU Tuğba. Türki­ye’nin 75 Yılı, Tempo Dergisi, Hürgiiç Gazetecilik A.Ş., İstanbul. 1998. s.76. Ancak, Sunullah ARISOY’un Türkçeleştirdiği Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları I, TTK. Yay., Ankara, 1982, s.21 ’de “Sizden taarruz değil, ölmenizi İstiyorum” kısmı yoktur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> BALABANLAR, KANDIR, SÖĞÜT, ERDİNÇ, BALIKÇIOĞLU s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası Milli Eği­tim Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A. Mumcu ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 11. YÖK. Yay. No.5, An­kara, 1986, s.200. Kaynakta Şiirlere ve Mersiye’ye yer verilmemiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk.Türk Ocakları Heyeti Merkeziye Matbaası, An­kara. 1927. (İlk baskı)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> TURANI, Adnan, Atatürk ve Güzel Sanatlar, Atatürk ve Kültür, H.Ü. Yay. Özel Sa­yı. Ankara, 1982, s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Atatürkçülük I, İstanbul, 1984, s.37l.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> AŞKUN, İnal Cera, Atatürk Konulu Sohbetlerinden, Anadolu Üniversitesi, Eskişe­hir, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17"></a>!7 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Millî Eğitim Bakanlığı, 1952, s.271-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Atatürkçülük I, s.367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> DEMİRAY, s.610.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> GÜMÜŞTEKİ N, Ahmet, “Kültürel işlev ve Müzik” GOP. Ünv. İİBF., İşletme Ku­lübü Dergisi No.3. Tokat, Ocak 2000, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İNAN, Afet, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1971, s.43,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Atatürkçülük I. s.365.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> ÖZERDİM, N. Sami, Atatürk’çünün Elkitabı, Türk Dil Kurumu Yayınları, No.483, 1981, s.161. Kemal ARIBURNU: Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Yayınlar, Ankara 2.Basım, 1976 s.225. Muhsin Ertuğrul’un, Cumhuriyet gazetesinin 14.4,1963 günlü sayısında­ki yazısından. Buradaki cümleye ek olarak “Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim…” cümlesi de yer almaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturkun-sanatci-kisiliginin-sanata-ve-sanatciya-bakisina-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> (Edb) Doğacılık ve izlenimciliğin karşıtı olan ve ruhsa! yaşantının içerikleriyle tinsel içerikleri dile getiren çağdaş sanat akımı. (Eşan. Ekspresyonizm). Bkz, DEMİRAY, s.247.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Ziya Gökalp</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-ziya-goekalp</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-ziya-goekalp</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Ziya Gökalp
Prof. Ercümend Kuran, 1963 yılında Türk Kültürü dergisinde (13. sayı, 9-12. s.) yukarıdaki başlık altında küçük bir yazı yaymıştı.[1] Son çağ Türk tarihi alanındaki değerli çalışmalarıyla tanınmış olan Prof. Kuran, bu yazısında, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşından sonra giriştiği reform çalışmalarının kök ve kökenleri üzerinde durmuştu. “Tarihte her inkılâp hareketinin bir fikrî hazırlık devresi sonunda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5d8e0b9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Ziya, Gökalp</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Ataturk-ve-Ziya-Gokalp.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html">Atatürk ve Ziya Gökalp</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hasan EREN</strong></span></a>
</p><p>Prof. Ercümend Kuran, 1963 yılında Türk Kültürü dergisinde (13. sayı, 9-12. s.) yukarıdaki başlık altında küçük bir yazı yaymıştı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Son çağ Türk tarihi alanındaki değerli çalışmalarıyla tanınmış olan Prof. Kuran, bu yazısında, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşından sonra giriştiği reform çalışmalarının kök ve kökenleri üzerinde durmuştu. “Tarihte her inkılâp hareketinin bir fikrî hazırlık devresi sonunda meydana geldiğini” belirten yazar, “Türk inkılâbının bu hususta bir istisna teşkil etmediğini”, “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın… Tanzimat ve Meşrutiyet devirleri düşünürlerinin geliştirdikleri fikirlerden ilham aldığını” ileri sürmüştü: “Ata­türk inkılâbı adiyle tarihe geçen sosyal değişmede Ziya Gökalp’in tesiri pek belirlidir.”</p>
<p>Sayın Kuran’a göre, “Gökalp Türk cemiyetinin çeşitli meselelerinin çözümünü Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak prensiplerinin tatbikında görmüştür.”</p>
<p>Bu bakımdan “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk’e ne derece müessir ol­duğunu anlamak için bu prensiplerle Türk inkılâp hareketini karşılaştırmak gerekir.”</p>
<p>Yazarın düşüncesine göre, “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk’e tesiri mil­liyetçilik, din ve batılılaşma sahalarında daha müşahhas örneklerle görülür.”</p>
<p>Prof. Kuran bundan sonra Atatürk’ün ulusal kültür, din ve batılılaş­ma alanlarındaki reformlarını gözden geçiriyor ve sonuç olarak “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk inkılâbı üzerinde oldukça kuvvetli bir tesir icra ettiği­ni” ileri sürüyor.</p>
<p>Değerli profesör, yazısının sonunda “Atatürk inkılâbı hakkında yayın­lanmış eserlerde bu tesirin hemen hiç belirtilmediğini” eklemiş, “hatta bazı eserlerde, örnek olarak Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilâli (İstan­bul 1940) başlıklı kitabında, Gökalp’in adının bile geçmediğini” bildirmiştir.</p>
<p>Prof. Kuran, son olarak, “Gökalp’in fikirleriyle Atatürk’ün icraatı arasında ayrılıklara da rastlandığını” saklamamıştır: “Bu ayrılıklar Atatürk’ün kendi şahsiyetinden gelebileceği gibi, diğer Türk düşünürlerinin tesiri neticesi olabilir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Prof. Kuran’ın bu yazısında ileri sürdüğü düşüncelere benzer gözlem ve inançlar, başka yazar ve düşünürlerin çalışmalarında da dile getirilmiştir.</p>
<p>Örneğin Sayın Fevziye Abdullah Tansel, 1969’da Türk Ansiklopedisi’nde, (Gökalp maddesi) “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ta’kip eden yıl­larda” Gökalp’ın “başlıca Fikirlerinin tatbikat sâhasına konulduğunu” be­lirtmiştir. Bunun gibi, Prof. Mehmet Kaplan da 1000 Temel Eser dizisinde Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eserini sunarken (VII. s.) yazarın ileri sürdüğü fikirlerin Cumhuriyet Türkiye’sine “şekil ve istikamet verdiğini” yazmıştır: “Atatürk inkılâplarının temelinde Ziya Gökalp’ın fikirleri var­dır.”</p>
<p>Prof. Kaplan’ın bu konuda Prof. Kuran’a göre daha açık bir dil kullan­dığı göze çarpıyor. Sayın Kuran, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yazısı­nın başlangıç bölümünde “Atatürk inkılâbı”nda Gökalp’ın “tesir’’ini “pek belirli” olarak nitelemişti. Ancak, yazısının sonunda “Gökalp’in fikirlerinin Atatürk inkılâbı üzerinde oldukça kuvvetli bir tesir icra ettiğini” belirtmişti.. Yazısına son verirken de “Gökalp’in fikirleriyle Atatürk’ün icraatı arasında ayrılıklara da rastlandığını” eklemişti.</p>
<p>Gökalp’ın Atatürk üzerindeki baskısını belirtmek yolunda daha ileri gidenler de vardır. Dr. Selâhattin Yazıcıoğlu’nun bildirdiğine göre (Gökalp ve duyulmamış bir eseri “Halk klâsikleri”: Cumhuriyet, 23 mart 1972), 24 ekim 1964’te Diyarbakır’da düzenlenen Birinci Ziya Gökalp Haftasında Prof. Abdülkadir Karahan, Atatürk’ün bir sözünü anmıştır: “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”</p>
<p>Üzerinde durduğumuz konu bakımından bu söz ilginç bir dayanak ola­rak kullanılabilir. Ancak, Prof. Karahan’ın andığı bu sözün sağlam bir kay­nağa dayanıp dayanmadığını bilmiyoruz. Dr. Yazıcıoğlu, Prof. Karahan’a mektupla baş vurarak bu sözün kaynağını sorduğunu belirtiyor. Prof. Karahan’ın ona verdiği karşılığı olduğu gibi alıyorum: “Atatürk’ün bu sözünü, ilk defa 1934’te Ödemiş’in Gölcük yaylasına gittiğim zaman eski Adalet Bakanlarından Refik Şevket İnce’den duydum. Sohbet sırasında hazır bulunan eski İzmir Valisi Kâzım Dirik Paşa da bunu tasdik eder şekilde konuş­tu.</p>
<p>Prof. Karahan’ın duyduğu bu sözün sağlamlığı araştırılmaya muhtaç­tır, sanıyorum.</p>
<p>Gökalp ile Atatürk arasındaki bağlar konusunda güvenilir bir tanık vardır: Falih Rıfkı Atay. Onun yazmış olduğu Çankaya’nın “Yeni devir” başlıklı bölümü bu konuda ilginç gözlemlerle doludur:</p>
<p>“Feylesof fiillerin tarihi fikirlerin tarihidir, der. Devrimci Mustafa Kemal’i yoğuran fikir hareketleri nelerdi? Mustafa Kemal kimleri ve neleri okumuş, kafasını nasıl hazırlamıştı?</p>
<p>Bu metotlu bir hazırlanış değildir. Bizim Tanzimat’tan sonraki fikir hayatımız, Fransız ihtilâlcilerini yetiştiren tarih, felsefe ve ilim geçmişine benzemez. Bu üstünkörü bir ‘ıslahat’ edebiyatıdır. Onda ne ekonomik, ne sosyal bir meslek karakteri vardır.</p>
<p>Tanzimat’tan sonraki devrimizde, meşrutiyetteki Türkçülük akımına kadar, kafalara yön verici sanatçılar ve düşünürler görülmez. Bu edebiyat, bazan uyanık vatanseverler, bazan vatanlarını da, milletlerini de hor gören Frenk taklitçileri yetiştirir. Nasıl bir cemiyet olacağız? Nasıl bir devlet ola­cağız? Batılaşma tarihinin tanınmış adamları eserlerinde böyle suallere cevap vermemişlerdir. Bir hürriyet ve meşrutiyet dâvasıdır, gider. Bu ise bir rejim meselesidir. Osmanlı devletinin ve cemiyetinin yeni zamanlara göre nasıl gelişmesi lâzım olduğunu tartışan fikrî, ekonomik ve sosyal devrim dâvası değildir.</p>
<p>Din ve dünya işleri birbiri içindedir. Devletin teokratik niteliğine daya­nan ve halkın cehaleti ile taassubundan kuvvet olan medrese faktörü, bütün millî hayat üzerinde baskısını ve kontrolünü hissettirir. Üniversite, düşünce terbiyesi bakımından medresenin hükmü altındadır. Kadın hür değildir, düşünüş hür değildir, yaşayış hür değildir.</p>
<p>Hür düşünmeyi ve hür yaşamayı isteyen vatandaşları gibi, Mustafa Kemal de bu baskıyı geceli gündüzlü hisseder. Ondan nefret eder. Fakat bu nefret, Mustafa Kemal’i tatlı su Türkü gibi, memleketinden ve mille­tinden tiksindirmez. Bilâkis ona ilk fırsatta bu baskıdan silkinmek, bu bas­kıyı, asıl hürriyet olan düşünce, vicdan ve yaşama hürriyetlerini yasaklayı­cı baskıyı yıkıp devirmek aşkını verir.</p>
<p>Oda mektep kitapları dışında umumî bilgiler edinmiştir. İyi muhakeme eder. Okuduklarını, gördüklerini ve dinlediklerini iyi kavrar ve onları ‘ter­kip’ etmesini bilir.</p>
<p>Hayat ve sergüzeştleri kendisini bir şeye inandırmıştır: Biz Batılı bir mil­let ve bir Batı devleti olmadıkça kurtulamayız. Bizi Batılı bir millet olmak­tan ve bir Batı devleti hâline gelmekten alıkoyan gelenekler ve müesseseler ortadan kalkmalıdır. Taassuba karşı açıkça cephe alınmalıdır. Halk, kara kuvvetin pençesinden kurtarılmalıdır. Halkı biz yetiştirmeliyiz. Onu kara kuvvet yobazlarının eğitimine bırakmamalıyız.”</p>
<p>Atay, bu girişten sonra bizi bu yazımızda doğrudan doğruya ilgilendi­ren konuya değiniyor:</p>
<p>“Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu san­mıyorum. Kuvay-ı Milliye devrinde ve sonrasında ise, bilhassa Türkçü fikir ve sanat adamları ile temas etti. Ziya Gökalp’a, geç ve güç ısındığını hatırlıyorum. Asla siyasî ırkçı ve Turancı değildi. Türkiyeci, Türkiye Türk­çüsü idi. Sonradan dil ve tarih bakımından o kadar sarıldığı milliyetçilikte Asya’ya doğru ve geriye doğru bakmazdı. Bu meselelerle de, hayli sonradan ilgilenmiştir. Mustafa Kemal, büyük bir realistti. Siyasette, ütopyacı zaaflarına düşmekten kaçardı. Ziya Gökalp, tanıdıktan sonra, Mustafa Kemal’e hayran kalmıştır. Çünkü devrimci olarak, en ileri Türkçülerin bile kurtula­caklarını sanmadıkları Ortaçağ müesseselerini bir hamlede yıkmış ve Türk milliyetçiliğine engin ufuklar açmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in devrimcilik mesleğinde ilmiyi andıran formüller, son­radan ve kendiliğinden doğacaktır. Kurtuluş devri nihayet bulduktan sonra, devrimcilik eseri ilk zamanları hatıra gelmeyen hayret verici bir ‘tecanüs’ gösterecek ve ileri Türkçüler bütün harekete ‘Kemalizm’ ismini verecek­lerdir.”</p>
<p>Çankaya’nın “Kemalizm” bölümünde “Devrimler”i anlatan yazar, yazı konusu üzerinde durduğu gibi (437 – 444. s.), dil ve tarih sorununu da gözden geçirmiştir (467 – 480. s.). “Yeni devir” bölümünde (369. s.) Atay “Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu sanmadığı­nı” yazmıştı. Yazar bu bölümde “Dil ve tarih” başlığı altında bu inancını bir kez daha dile getiriyor:</p>
<p>“Ondokuzuncu ve yirminci asır Türkçüleri, Osmanlı inkârcılığına karşı isyan etmişlerdi. Eski Türklüğün ilme ve medeniyete hizmetleri üzeri­ne yine bazı Batı bilginlerinin kılavuzluğu ile, yazılar yazmışlar ve Türkçenin bağımsız bir dil olacağı dâvasını ortaya atmışlardı. İlk zamanları Osmanlı fikir adamları âleminde büyük bir akis bırakmayan bu iddialar, 1908 Meşrutiyetinden sonra, Türkçülerle beraber tam bir hareket karakteri al­mıştı. Atatürk’ün hareketi takip etmeye vakti olduğunu sanmıyorum. Hiç ardı arası kesilmeyen politika krizler ve harpler yüzünden, bu vakit bu­lamamayı kendisine bağışlamak da lâzım gelir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Gökalp ile Atatürk arasındaki ilişkiler bakımından Atay’ın tanıklığı ilginçtir. Yukarıda belirtildiği gibi, Çankaya yazarı “Mustafa Kemal’in Türkçülük hareketini takip etmiş olduğunu sanmadığını” döne döne belir­tiyor. Atay sağlam bir gözlem yeteneğine sahip güvenilir bir yazardır. Bu ba­lamdan Çankaya’daki gözlemleri sağlam bir belge olarak kullanılabilir.</p>
<p>Gökalp’ın düşünceleriyle Atatürk’ün reformları arasındaki bağlantılar üzerinde dururken, Büyük Kurtarıcının bütün çalışmalarını birer birer gözden geçirmek uzun sürer. Türk Dili okurları için yalnız Gökalp’ın dil anlayışıyla Atatürk’ün dil tutumunu karşılaştırmakla yetinelim.</p>
<p>Bakınız, bu konuda Prof. Kuran yukarıda özetlediğim yazısında (10. s.) ne diyor: “… Gökalp dili, milleti yapan esas unsur sayıyordu. Dilde Türkçeci olmakla beraber, tasfiyeciliğe karşıydı. Atatürk de millî dile büyük ilgi gös­termiş ve öz Türkçeye erişmek maksadiyle, 1932 de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (sonraki Türk Dil Kurumu) ni kurmuştur. Atatürk, millî tarihte olduğu gibi, millî dilde de aşırı giderek tasfiyeciliğe başlamış, daha sonra hatâsını anla­yınca, mûtedil yola dönmüştür. Bundan başka, Gökalp’in dilde İstanbul Türkçesini esas almasına mukabil, Atatürk Anadolu Türkçesine değer vermiş­tir…”</p>
<p>Sayın Kuran’ın, Gökalp ile Atatürk’ün ulusal kültür anlayışlarının “esasta farksız” olduğunu belirtmek üzere kurmak istediği bu benzerlik, sağlam bir dayanaktan yoksundur.</p>
<p>Gökalp’ın dil konusundaki düşüncelerini biliyoruz. Büyük Türkçü, bilim dilinin Arapça olarak kalmasını savunuyordu. Onun bu alanda birkaç karşılık uydurduğunu da saklamayalım. Fransızca réalité karşılığı olarak şe’niyet, idéal karşılığı olarak da mefkûre gibi. Gökalp’ın 1916 da Yeni Hayat’ta çıkan “Lisan” manzumesi de bu bakımdan ilginçtir. “Güzel dil Türkçe bize” diyen Gökalp, bir yandan “uydurma söz” yapmamayı öğütlemiş, bir yandan da yeni sözler yaparken “yaşayan Türkçe”den yararlanılmasını di­lemiştir…</p>
<p>Atatürk’ün, yaptığı reformlarda Tanzimat ve Meşrutiyet düşünürleri­nin geliştirdikleri düşüncelerden esin aldığını ileri sürenler, yazı reformunu göz önüne almamışlardır. Prof. Kuran da Atatürk’ün dil alanındaki çalışma­larını anlatırken bu reform üzerinde durmamıştır. Benim bildiğime göre, Gökalp yazı reformu konusuna değinmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu bakımdan Prof. Kuran’ın bu konuyu işlememesi doğaldır.</p>
<p>Prof. Kuran, Gökalp ile Atatürk arasındaki ortak yanlar üzerinde du­ruyor. Yazı reformu gibi Gökalp’ın kolay kolay aklından geçiremeyeceği bir konuyu ele alması, onun savını büsbütün çürütebilirdi. 1928’de gerçek­leştirilmiş olan yazı reformu, dil konusundaki çalışmalarla sıkı sıkıya bağlıdır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bilim dili konusunda da Gökalp ile Atatürk arasında büyük bir ayrılık vardır. Eski geleneğin baskısı altında kalan Gökalp, Arapçayı savunurken, Atatürk bilim dilinde Türkçenin kaynak olarak alınması inancındaydı. Gökalp’ın mefkûre, hars, şe’niyet… gibi uydurmalarına karşılık, Atatürk Türkçe kök ve eklere dayanarak güzel matematik terimleri yaratmıştı. Atatürk, dil konusundaki düşüncelerini Sadri Maksudî’nin Türk Dili için (İstanbul, 1930) adlı kitabına yazmış olduğu yazıda açık olarak dile getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Bu duruma göre, Atatürk’ün dil çalışmalarında Gökalp’ın düşüncelerini aramak güçtür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Sayın Kuran (9. s.), “Gökalp’in Atatürk üzerinde diğer bir toplu te­siri” olarak “mefkûreciliği” ileri sürüyor: “Gerçekten, Gökalp Türk milleti­nin erişilmez bir gayeye, “Kızıl elma”ya yönelmesini istiyordu. Atatürk de Türk milletinin daima yükselmesini, kendi kendini aşmasını dilemiştir…”</p>
<p>Oysa bizim bildiğimize göre, Atatürk büyük bir gerçekçidir. Çankaya’dan aktarmış olduğum bölümde Atay da bu konu üzerinde durmuştur: “Mustafa Kemal büyük bir realistti. Siyasette, ütopyacı zaaflarına düşmek­ten kaçardı.”</p>
<p>Atatürk, yapmak istediği reformları kısa bir süre içinde gerçekleştirmiş, kolay kolay başaramayacağı işler üzerinde durmamıştır. Cumhuriyeti­mizin 10. yıldönümünde verdiği söylevde bu yoldaki tutumunu ne güzel dile getirmiştir: “Büyük Türk milleti, on beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde mu­vaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarını ki, bu sözlerimin, hiç­birinde milletimin, hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğrama­dım.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Atatürk büyük bir asker, büyük bir lider olduğu kadar büyük ve gerçek­çi bir reformcu idi. Yapacağı reformların program ve kapsamını çizerken “mefkûreci” yazar ve düşünürlerin baskısı altında kalmayacak kadar bü­yük ve gerçekçi bir reformcu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hasan EREN</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu yazının İngilizcesi 1965’te “Atatürk and Ziya Gökalp” adı altında çıkmıştır (Cultura Turcica II, 2: 137-140). Bu yazıda Türk Kültürü’nde çıkan yazıya göre küçük birtakım ekler vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Prof. Kuran, yazısının İngilizcesinde, bu düşünürler arasında Abdullah Cevdet’i anıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Prof. Kaplan, Türkçülüğün Esasları için yazmış olduğu önsözde (IV. s.) Mustafa Kemal’i Gökalp’ın “en heyecanlı okuyucularından birisi” olarak anmıştır: “Bu yıllarda Gökalp’ın en heyecanlı okuyucularından birisi, daha sonra Türkiye’de en büyük sosyal reformları yapacak olan Mustafa Kemal’dir.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Atay’a göre (Çankaya, 370. s.) “Lâtin yazısı biz birkaç Türkçünün devamlı telkinleri so4ucu idi.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Atay (Çankaya, 467. s.) da Türkçecilik çalışmalarının yazı reformunun sonucu olduğunu belirtmiştir: “Alfabe işi Atatürk için, başlangıçta sadece bir yazı işi idi. Fakat yeni yazının bizim kuşak edebiyatçılarında daha ilk dünya harbi öncesinden beri gelişen Türkçecilik akımını uyandırmamasına imkân yoktu. Osmanlıca, yeni yazı içinde yaşayamazdı…”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Atatürk’ün bu düşüncelerini büyük bilgin Fuat Köprülü’nün de “tasvip” ettiği anlaşılıyor. Köprülü, 1934’te çıkan Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar adlı eserinin kapağına ve başlangıcına Atatürk’ün bu düşüncelerini olduğu gibi almıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Prof. Kuran (10-11. s.), kadın hakları konusunda da Atatürk’ün Gökalp’ın açmış olduğu yolda yürüdüğünü belirtmek istetmiştir: “…Gökalp… kadınla erkeğin cemiyet ve aile hayatında eşit olmasına taraftardı. Nitekim, onun teşebbüsü neticesinde İttihad ve Terakki hükümetinin 1917 yılında çıkardığı bir kanunla, Şeriat’ın erkeğe dört kadın almak imkânını vermesine rağmen, Tür­kiye’de kadına tek evlilik isteme hakkı tanınmıştır. Atatürk 1926’da İsviçre medenî kanununu kabul ederek tek evliliği mecburî kılmış ve böylece, aile hukukunda kadın-erkek eşitliği sağlanmış­tır.,.” Ancak, kadın hakları konusunda da Atatürk’ün Gökalp’tan esin almadığı anlaşılıyor. Atay (Çankaya, 370. s.), medenî kanun fikrinin Mahmut Esat, Saraçoğlu, Şükrü Kaya gibi Batıda okumuş Türkçüler tarafından “ilham” olunduğunu belirtiyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-ziya-gokalp.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yahya Kemal (Beyatlı). Siyasî ve Edebî Portreler (1968) adlı eserinde çıkan “Ziya Gökalp ve Enver Paşa” yazısında (50-60. s.) Ziya Beyin “Enver’i, en sert bir Müslüman taassubu ile sevdi­ğini” belirtir: “Ne Sarıkamış, ne Arabistan cephesinin turfası, ne Irak bozgunlukları ne iaşe ve ih­tikâr rezaletleri, hiç bir şey, Ziya Bey’i bu îmânında sarsmamıştı. Enver’i nasıl telâkki ettiğimi bil­diği için, en ziyâde enine boyuna politika bahsi ettiğimiz saatlerde bile, Enver bahsini açmaktan çekindiğini hissederim…” “Mefkûreci” Ziya Beyin Enver Paşa’yı “en sert bir Müslüman taassubu ile” sevmesini doğal karşılamak gerekir, sanıyorum.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-doenemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-doenemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi
“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” (1931) Mustafa Kemal ATATÜRK Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra hızlı bir şekilde inkılâp hareketlerine başlamıştır. Bu inkılâp hareketlerini gerçekleştirirken tarih ile ilgili düşündüklerini de uygulama sahasına koymaya çalışmıştır. Tarih ile ilgili çalışmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlamış, 1920’li yılların sonlarına […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5aef005.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Dönemi, Tarih, Anlayışı, Tarih, Öğretimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Ataturk-ve-Tarih-Egitimi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html">Atatürk Dönemi Tarih Anlayışı ve Tarih Öğretimi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sezai ÖZTAŞ</strong></span></a>
</p><p><em>“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</em> (1931) Mustafa Kemal ATATÜRK</p>
<p>Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra hızlı bir şekilde inkılâp hareketlerine başlamıştır. Bu inkılâp hareketlerini gerçekleştirirken tarih ile ilgili düşündüklerini de uygulama sahasına koymaya çalışmıştır. Tarih ile ilgili çalışmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlamış, 1920’li yılların sonlarına doğru hız kazanmıştır.</p>
<p>Atatürk, tarih ilmini devletin ilerlemesi, çağdaşlaşması için manevi bir destek olarak kullanmış, devletin kuruluş yıllarından itibaren Türk halkının benliğine kavuşabilmesi için en güvenilir araç olarak görmüştür<sup> <a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></sup>.</p>
<p><span>1. Osmanlı Devleti Tarih Anlayışı ve Modern Tarih Anlayışına Doğru Adımlar</span></p>
<p>Cumhuriyetten önce İslâm tarihi esaslı ümmet tarihi anlayışı ve Osmanlı tarihi esaslı hanedan tarihi anlayışı mevcuttu<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Osmanlı merkezli tarih öğretimi hâkim olup, Osmanlılarla ilgisi dolayısıyla Selçuklulardan ve Selçukluların yıkılmasıyla ortaya çıkan beyliklerden çok kısa bahsediliyor, esas konu Osmanlı tarihi etrafında toplanıyordu. Fakat bu Türk tarihini gerek araştırmada, gerekse öğretmede eksik bir anlayıştı.</p>
<p>1909 yılında, Osmanlı Devleti tarihinin yazılması amacıyla “Tarih-i Osmanî Encümeni” kurulmuştur. Tarih-i Osmanî Encümeni, Osmanlı Devleti’nde modern tarihçiliğin başlangıcı olarak sayılmaktadır. Behar, Tarih-i Osmanî Encümeni’nin ilk başkanı olan Abdurrahman Şerefin geleneksel tarih yazıcılığı ile modern tarih yazıcılığı arasında bir köprü olduğunu belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>Tarih-i Osmanî Encümeni’nin görevi yine Osmanlı Devleti tarihi idi. Ancak burada aydın Türk tarihçileri meselenin Osmanlı Devleti’nde bitmediğini fark edebilmiştir. Tarih-i Osmanî Encümeni yayını olan “Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası”na bakıldığında, burada çalışmaların ve yayınların büyük ölçüde Osmanlı Tarihi üzerinde toplandığı, bilhassa Osmanlı Devleti öncesi Anadolu tarihine ehemmiyet verildiği görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. Beylikler ve Anadolu Selçukluları üzerinde çalışmaların olduğu ve Türkiye tarihi üzerindeki çalışmaların arttığını ve bunların Büyük Selçuklu Devleti ile irtibatlandırıldığını bu çalışmalarda görmek mümkündür. XI. yüzyılın ortalarından itibaren Selçukluların başkanlığında Anadolu’yu bir vatan edinmek için girişilen faaliyetler ve Malazgirt Savaşı, Malazgirt Savaşı’nı takip eden Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması başta Artuklular, Mengücekler, Saltuklular, Danişmentliler olmak üzere Anadolu Selçukluları ile birlikte yaşayan Türk devletleri tarihi, Anadolu Selçuklu Devleti ve bu devletin yıkılmasıyla ortaya çıkan beylikler üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Buradan hareketle, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nın Türk tarihini Osmanlı Devleti’nin yaklaşık iki yüz yıl kadar öncesine getirdiği söylenebilir. Ancak Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda, Türk tarihine bütüncül bir anlayış ile bakılmamıştır. Çünkü Anadolu dışına çıkılmamış ve hatta Anadolu’da Türklerden önceki devre ait çalışmalar yapılmamıştır.</p>
<p>1912 yılında ise Türk tarihini ve kültürünü araştırmak amacıyla “Türk Ocakları” kurulmuş ve “Türk Yurdu” dergisi Türk Ocakları’nın bünyesine alınmıştır. Türk Ocakları kapatılana kadar bu alanda faaliyet göstermiştir.</p>
<p>1913 yılında, Yusuf Akçura ve bazı tarihçiler, Tarih-i Osmanî Encümeni çalışmalarını eski tarih yazıcılığının devamı olarak nitelendirmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Bu yüzden Yusuf Akçura, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Şemseddin Günaltay ve diğer bazı tarihçiler “Asar-ı Islâmiye ve Millîye Tetkik Encümeni”ni kurmuşlardır. Bu encümen, 1915 yılında “Millî Tetebbular Mecmuası”nı yayınlamıştır.</p>
<p><span>2. Atatürk’ün Tarihe Karşı İlgisi</span></p>
<p>Atatürk’ün çok küçük yaşlardan itibaren tarihe karşı ilgisi olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün sınıf arkadaşı Cebesoy’un belirttiğine göre, Atatürk’ün Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren tarihe karşı ilgisi bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. Cebesoy, Mustafa Kemal’in okuldaki tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey’den her zaman saygıyla bahsettiğini belirtmiştir.</p>
<p>Atatürk, siyasi hayatında, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve halk toplantılarında tarih bilgisinden daima faydalanmasını bilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki konuşmalarında, kanunlaştırmak istediği konular için tarihten örnekler vererek ikna edici deliller göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><strong>[7]</strong></sup></a></p>
<p>1923 yılında İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi profesörler meclisinin aldığı karar sonucu Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya “fahri profesörlük” teklif edilmiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa da bu teklifi kabul etmiş ve bir telgraf göndererek teşekkür etmiştir. Daha sonra “fahri profesörlük beratını” takdim için gelen profesörlere “<em>okul sıralarından itibaren çok sevdiği tarihle daima meşgul olduğunu, bu itibarla fahri profesörlüğün tarihe ait olmasının münasip olacağını</em>”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> ifade ederek bu durumdan duyduğu memnuniyeti belirtmiştir.</p>
<p>Atatürk, bazı bilimsel tarih kitaplarını ve tarih metodolojisi kitaplarını Türkçeye çevirtmiş ve yayınlatmıştır. H.G. Wells’in “Cihan Tarihinin Umumî Hatları” (1927-1928), E. Bernheim’in “Tarih İlmine Giriş Tarih Metodu ve Felsefesi’ (1936), Ch. V. Langlois ve Ch. Seignobos’un “Tarih Tetkiklerine Giriş” (1937) adlı eserleri Atatürk döneminde Türkçeye çevrilen önemli eserlerden bazılarıdır. Atatürk’ün bilimsel tarih kitaplarını ve tarih metodolojisi kitaplarını Türkçeye çevirtmesi ve yayınlatması tarihe ve tarih öğretimine karşı olan ilgisini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Atatürk’ün tarihe karşı ilgisinin olduğunu, okuduğu kitaplardan da anlayabilmek mümkündür. Bilindiği gibi Atatürk’ün kütüphanesinde çeşitli konulara ait kitaplar bulunmaktadır. Atatürk, tarih ile ilgili çeşitli kitaplar okumuştur. 1929-1930 yıllarından sonra neşredilen tarihe ait kitapların Atatürk’ün kütüphanesine getirilmesi üzerine kütüphane yeterli gelmemiş ve ikinci kütüphane ve çalışma masası oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p><span>3. Atatürk’ün Türk Tarihinin Araştırılmasını İstemesinin Sebepleri</span></p>
<p>Afet Hanım, 1928 yılında okuduğu bir Fransızca coğrafya kitabında Türklerin sarı ırktan olduğunun ve ikinci derecede insan tipine mensup olduğunun yazıldığını görmüştür. Afet Hanım, kitabı Atatürk’e göstererek bu konudaki fikrini sorunca, Atatürk de “Hayır böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> diyerek üzerinde durulması gerektiğini belirtmiştir. Bu tarihten sonra Türk tarihi ile ilgili çalışmalar ivme kazanmış ve yanlışlıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>İyi bir tarih öğretimi için öncelikle tarih anlayışını değiştirmek ve tarihimizi gerçekleriyle birlikte ortaya koymak gerekliydi. İşte bu yüzden Atatürk, tarih ile ilgili çalışmalara girişilmesi yönünde direktifler vermiş ve fırsat buldukça çalışmalarla ilgilenmeye çalışmıştır.</p>
<p>“Bizim milletimiz derin bir maziye mâliktir.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> diyen Atatürk, Anadolu’daki Türk tarihinin dışına çıkamayan bu tarih anlayışıyla, kurduğu devlete kimlik kazandırmasının mümkün olmadığının farkına varmıştır.</p>
<p>“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> diyerek Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınıp incelenmesini istemiştir.</p>
<p>Karal’a göre, Atatürk’ün Türk tarihinin araştırılmasını istemesinin sebepleri şunlardır:</p>
<ul>
<li>Türklerin sarı ırktan olduğuna yönelik dünyada yayılmış olan yanlış iddialar,</li>
<li>Türklerin medeni kabiliyetten ve istidattan mahrum olduğuna yönelik iddialar,</li>
<li>Türk toprakları üzerindeki iddialar.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></li>
</ul>
<p>Karal’ın belirttiği, Türklerin sarı ırktan gösterilerek medeni kabiliyet ve istidattan mahrum olduğuna yönelik genel bir kabul mevcuttu. Atatürk, bu kabullerin yanlışlığını ilmi delillerle ispatlamak istemiştir. Çünkü Türk çocuklarının her türlü kabiliyete sahip olduklarını ve bu kabiliyetlerinin diğer milletlerinkinden daha güçlü olduğunu vurgulayarak, Türk çocuklarının atalarını tanıdıkça kendilerine olan güvenlerinin artacağını, Türk milletinin yetenekleri ve geçmişteki başarıları ortaya çıktıkça Türk çocuklarının kendilerine gerekli ilerleme gücünü tarihte bulacaklarını ve istiklâl fikri kazanıp başka milletlere boyun eğmeyeceklerini düşünmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Görüldüğü gibi Atatürk, tarih aracılığıyla Türklerin kabiliyet ve başarılarının, çocuklara öğretilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin topraklarının taksimi gündeme gelmiş ve Yunanlılar, Batı Anadolu ve Trakya’ya, İtalyanlar Güney Anadolu’ya yerleşmek için bu topraklarda hak iddia etmişler ve tarihi iddialarda bulunmuşlardır. Ayrıca Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve Kürt devleti kurmak için tarihi ispat göstermeye çalışmışlardır. Sevr Antlaşması bu asılsız iddialarla hazırlanıp imzalanmıştır. İstiklâl Savaşı kazanıldıktan sonra da bu iddialar devam etmiştir. Lozan Antlaşması’ndan sonra da, Türk toprakları üzerindeki asılsız tarihi iddialar sürdürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Bu yüzden Atatürk tarihimizi tam anlamıyla ortaya koymanın ve tarih silahıyla bu iddialarının asılsızlığını ortaya çıkarmanın gerekliliğine inandığı için tarih çalışmalarını başlatmıştır.</p>
<p><span>4. Atatürk Dönemi Türk Tarihi İle İlgili Kurulan Kuruluşlar</span></p>
<p><strong>4.1. Türk Tarih Heyeti</strong></p>
<p>23 Nisan 1930’da toplanan Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşuna ilişkin ilk adımdır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Bu kurultayda Türk tarih ve medeniyetini araştırmak amacıyla Türk Ocakları’na bağlı “Türk Tarih Heyeti” kurulmuştur. İlk başkanı M. Tevfik Bıyıklıoğlu olan bu heyet, ilk toplantısını 4 Haziran 1930’da yapmıştır. Bu tarihten sonra 29 Mart 1931’e kadar sekiz toplantı yapmış ve bunlara Atatürk’te katılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Türk Tarih Heyeti, 1931 yılında 605 sayfalık “Türk Tarihinin Ana Hatları”” kitabını yazmıştır.</p>
<p><strong>4.2 Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu)</strong></p>
<p>Türk Tarih Heyeti, 12 Mart 1931’de Türk Ocaklarının kapatılması üzerine, Atatürk’ün direktifleriyle 12 Nisan 1931’de ‘”Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adıyla ayrı bir kuruluş olmuştur<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Bu cemiyetin ilk başkanı Yusuf Akçura’dır.</p>
<p>Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin ilk nizamnamesinin 4. maddesine göre, cemiyet amacına ulaşmak için şu vasıtaları kullanır:</p>
<ul>
<li>Toplanıp ilmi müzakereler yapmak,</li>
<li>Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp bastırmak,</li>
<li>Türk tarihini aydınlatmaya yarayan vesika ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere heyetler göndermek,</li>
<li>Cemiyetin çalışmalarını neşretmek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</li>
</ul>
<p>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin gelişebilmesi ve kütüphanesinin kurulabilmesi için maddi ve manevi yardımlarını esirgememiştir. Atatürk aynı zamanda Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin koruyucu başkanlığını kabul etmiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nden, okullarda okutulmak üzere tarih kitapları yazmalarını istemiş ve bu cemiyetin çalışmaları sonucunda dört ciltlik ‘”Tarih” kitapları yayınlanmıştır. Liseler için hazırlanmış olan ilk resmi tarih ders kitapları 1931’de basılan dört ciltlik tarih kitaplarıdır.</p>
<p>Türk tarih ve medeniyetini ilmi araştırmalar ışığında yazabilecek gençlerin yetişebilmesi için Avrupa ve Amerika’ya öğrenci gönderilmiştir. Öğrencilerin Avrupa ve Amerika’ya gönderilmesi, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşu ve gayesi ile ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, 1935 yılında “Türk Tarih Kurumu” adını almıştır. Türk Tarih Kurumu, 1937 yılı Ocak ayından itibaren üç ayda bir yayınlanacak olan “Belleten”” dergisini çıkarmaya başlamıştır. Bu derginin adını Atatürk vermiştir.</p>
<p>Bildiğimiz gibi Atatürk, Türk Tarih Kurumu’na mirasından pay ayırmıştır. Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu’na mirasından pay ayırması, tarihe ve tarihin araştırılmasına ne kadar önem verdiğini bir kez daha göstermiştir.</p>
<p><span>4.3. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi</span></p>
<p>Atatürk, Türk tarihini aydınlatmak amacıyla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni (Türk Tarih Kurumu) kurdurmuştu. Daha sonra “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabı yazdırılmış, ardından liseler için dört ciltlik tarih kitapları yazdırılmış, bu kitaplar sadeleştirilerek “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yazdırılmıştı. Hatta Avrupa ve Amerika’ya arkeoloji, antropoloji-etnoloji sahasında yetişmek üzere öğrenciler gönderilmişti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Geleceğin tarihçilerini yetiştirecek uzmanlara, Atatürk’ün tarih görüşünü araştıracak gençlere, tarih derslerini okutacak öğretmenlere ihtiyaç vardı. Arkeoloji, antropoloji-etnoloji sahalarında gençleri kendi ülkemizde yetiştirmemiz gerekliydi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> İşte tüm bu sebeplerden dolayı Ankara’da bir Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması fikri oluşmuştur.</p>
<p>Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulması, 14 Haziran 1935 günü bir yasayla kabul edilmiştir. 9 Ocak 1936’da Ankara Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturan,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılış töreni yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Fakültenin adı Türk Tarih Tezi’nin ana unsurlarını bir araya getirmesinin yanında bunlara yönelik olarak şu amaçları içermektedir:</p>
<p><strong>Dil:</strong> Türkçeye akraba olarak görülen Sümer, Akad, Sankrit Çin ve Hitit dillerinin incelenmesi,</p>
<p><strong>Tarih:</strong> Orta Asya’dan gelen Türklerin tarihi zamanları da aşan uzun varlığını ve diğer uygarlıklara katkılarının kanıtlanması,</p>
<p><strong>Coğrafya:</strong> Uygarlıkların beşiği olarak görülen ve Türklerin derin izlerini taşıdığı öne sürülen Anadolu toprakları üzerinde çalışmalar yapılması ve belgelenmesi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin ilk dekanı Mustafa Göker olmuştur. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, tarihin öğretilmesini sağlamış, geleceğin birçok tarihçisini yetiştirmiş ve ülkemizde birçok arkeolojik kazılar yaparak tarihin aydınlanmasına yardımcı olmuştur.</p>
<p><span>5. Türk Tarih Kongreleri</span></p>
<p><strong>5.1. I. Türk Tarih Kongresi (2-11 Temmuz 1932)</strong></p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığının teşebbüsü ve Atatürk’ün inisiyatifiyle, 2 Temmuz 1932’de Türk Tarih Tezi’ni tanıtmak için I. Türk Tarih Kongresi, Ankara Halkevi Binası’nda toplanmıştır.</p>
<p>Kongrenin toplanış amacı, tarih tezini daha resmi bir şekilde geniş anlamda tanıtmak ve tarih ders kitaplarını geliştirmek olduğundan, katılanların 198’i lise ve ortaokul öğretmeni, 18’i üniversite profesörü ya da asistanı, 25’i Türk Tarih Kurumu üyesidir. Katılanların 33’ü aktif olarak tartışmalara katılmış, diğerleri dinleyici olarak kalmıştır. Aktif katılanlardan 15’i kongreye bildiri sunmuş ve kongre 10 gün sürmüştür. <a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bu kongreye sunulan bildiriler içerisinde, tarih eğitimi ve öğretimi ile en alakalı olanın Yusuf Akçura’nın bildirisi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> olduğu söylenebilir. Akçura, bu bildirisinde “tarihte usule ve usulün nasıl tatbik edilmekte olduğuna dair”, “tarihin ne gibi gayeler takip edilerek nasıl tedris olunduğuna dair” gözlem ve düşüncelerini açıklamıştır.</p>
<p><strong>5.2. II. Türk Tarih Kongresi (20-25 Eylül 1937)</strong></p>
<p>II. Türk Tarih Kongresi 20 Eylül 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmıştır. Bu kongrede de Türklerin tarih öncesi devirlerden beri var olduğu ve diğer milletlere etkilerinin olduğu ilmi delillerle ispatlanmaya çalışılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Bu kongrenin, I. Türk Tarih Kongresi’nden önemli farklılıkları olduğu görülmektedir. Atatürk, Türk Tarih Tezi’ni uluslar arası alanda kabul ettirmek ve batılıların Türklerle ilgili asılsız iddialarını ilmi metotlarla çürütmek istediğinden, II. Türk Tarih Kongresi’ne yabancı uzmanlar da davet edilmiş ve bunlar kongreye katılmışlardır. Bu kongre uluslar arası kongre olma özelliğini taşımaktadır. Günaltay ve Tankut<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>, kongreye katılan bu batılı uzmanların tarih ve dil tezlerimize karşı duydukları dikkati söz ve yazıyla dile getirdiklerini belirtmektedir.</p>
<p>Kongreye katılanların 20’si Türk Tarih Kurumu üyesi, 8’i Türk Dil Kurumu üyesi, 37’si üniversite ve yüksek okul profesör ve doçentleri, 18’i ilmi müessese delegeleri, 211’i ortaöğretim tarih öğretmenleri, 9’u İstanbul yabancı okul öğretmenleri, 40’ı yabancı ülkelerden gelen uzmanlar olmak üzere toplam 343 kişidir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Bu kongrede, tarih eğitimi ve öğretimi ya da tarih alanındaki araştırmalarla ilgili herhangi bir tartışma, eleştiri ve görüş alışverişi olmamıştır. Behar’a göre, ikinci dalga tartışma ve eleştiriler ancak çok partili rejime geçince başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<p>Tarih öğretimiyle ilgili bu kongrenin önemli bir faydası da olmuştur. Bu fayda II. Türk Tarih Kongresi sırasında açılması düşünülen ve 1937 yılı Haziran’ında hazırlıklarına başlanılan tarih sergisidir. Türk Tarih Sergisi, 20 Eylül sabahı saat 10.00’da bizzat Atatürk tarafından açılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>. Bu sergide, Türk tarihinin bütün safhalarının canlı bir şekilde gösterilmesinin yanında Türk Tarih Tezi’ni teyit edecek arkeolojik eserler de teşhir edilmiştir.</p>
<p>Kongre, dokuz gün sürmesine rağmen, tarih sergisi Atatürk’ün emriyle merasim salonunda bir yıl açık tutulmuştur. Atatürk’ün emriyle, tarih sergisinin bir yıl açık tutulması, Atatürk’ün tarih öğretiminde görsel malzemeye önem verdiğini ve tarih sergilerini desteklediğini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü bu sergiyi yerli ve yabancı birçok kişinin gezmesinin yanı sıra, dönemin tarih öğretmenleri de öğrencilerini bu sergide gezdirmiştir. Bu bakımdan tarih sergisi, tarih öğretimi açısından son derece faydalı olmuştur.</p>
<p><span>6. Atatürk Dönemi Tarih Dersi Müfredat Programları</span></p>
<p>Cumhuriyetten sonra eğitimde millîleşme çabaları görülmektedir. Atatürk döneminde bu millîleşme çabaları programlara, özellikle tarih dersi programlarına yansımıştır.</p>
<p>Cumhuriyetten sonra ilkokul, ortaokul ve lise tarih programlarında ilk değişiklik 1924 yılında yapılmıştır. Eski tarih programında, İslâm ve Osmanlı tarihine önem verilirken, yeni programda genel Türk tarihine daha geniş yer ayrılmıştır. İslâm tarihinde Dört Halife Devri “İslâm’da Cumhuriyet” başlığı altında verilerek, yeni rejim ile İslâmın özü arasında bir bağ kurulmaya özen gösterilmiştir. Türk tarihinde ise; İslâmiyetten önceki Türk tarihi, Türklerin İslâmiyeti kabulü ve Anadolu’ya gelişi ile Selçuklu, Anadolu Beylikleri, Osmanlı ve Cumhuriyet devirleri geniş olarak ele alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet devrinin ilk programı olan “İlkmekteplerin Müfredat Programı”na göre, tarih dersleri, üçüncü sınıfta başlayacak ve daha çok okuma ve musahabe (konuşma, görüşme) şeklinde okutulacak, dördüncü ve beşinci sınıflarda ise genel tarihle Türk tarihi bir arada verilecektir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>1926 yılında da tarih programında değişiklik yapılmıştır. 1926-1927 öğretim yılında eğitim bakanlığı tarih dersleri müfredatına askeri eğitimle ilgili konular konulmasını kararlaştırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>1926 yılında değiştirilen ve “toplu tedris”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> ilkesini benimseyen ilkokul müfredat programı, 1927-1928 yılında tamamen uygulamaya girmiştir. İlkokulların müfredat programı, ilkokulu iki kısma ayırmıştır. Birinci, ikinci, üçüncü sınıflar ilk kısmı teşkil etmekte olup “hayat bilgisi” adlı yeni bir dersi öğretimin mihveri kabul etmiştir. Fakat bu ilk kısımda ayrı bir tarih dersi verilmemektedir. Hayat bilgisi dersi içinde bazı konular tarih dersine hazırlık olarak sunulmaktadır. İkinci kısımda, tarih dersleri verilmektedir. Bu kısımda, 1926 programına göre tarih dersinin amaçları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Çocuklara Türk milletinin mazisi hakkında malûmat verip onlarda millî şuur uyandırmak,</li>
<li>Bugünkü medeniyetin uzun bir mazinin mahsulü olduğunu anlatmak,</li>
<li>Büyük şahısların hayat ve hareketleri tasvir edilerek çocuklara imtisale şayan nümuneler göstermek.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></li>
</ul>
<p>Atatürk’ün, 1926 yılında yürürlüğe giren ve 1927-1928 yılında tamamen uygulamaya koyulan ilk mektep müfredat programının tarihle ilgili kısımlarının bazı satırlarını çizerek okuduğu bilinmektedir. Tüfekçi’nin kitabında, ilkokul tarih dersi amaçları arasında yer alan “Büyük şahısların hayat ve hareketleri tasvir edilerek çocuklara imtisale şayan nümuneler göstermek’<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> cümlesini Atatürk’ün çizdiği görülmektedir.</p>
<p>Bu programda medeniyet tarihine önem verilmesi, öğretmenlerin anlatımı isim ve tarihlerle boğmaması, tarih dersinde resimlerden faydalanılması, öğrencilere eski eserlerin gösterilmesi ve müzelerin gezdirilmesi tavsiye edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Bunların uygulanmasının tavsiye edilmesi tarih öğretimi için önemli bir adımdır.</p>
<p>1927 yılında lise tarih ders programında da değişiklik yapılmıştır. Öğretmenlerin, tarih öğretiminde nasıl bir yol takip edecekleri belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Lise tarih dersleri, haftalık ders çizelgesinde birinci ve ikinci sınıflar ile üçüncü sınıf fen şubesinde haftada ikişer saat, üçüncü sınıf edebiyat şubesinde üç saattir.</p>
<p>1929 tarihli İlk Mektepler Talimatnamesi’ne göre ilköğretimin amaçlan şunlardı:</p>
<p>İlk mekteplerde terbiyenin ilk ve son maksadı çocukların millî hayata lâyıkıyla intibak etmeleridir… Terbiyede Türklük ve Türk vatanı esas mihveri teşkil etmelidir. Çocuklarda millî hislerin beslenmesi ve kuvvetlendirilmesi için her fırsattan istifade edilmelidir. Türk inkılâbı ve bu inkılâbın nimetleri, bu nimetlere ermek için yapılan büyük cidaller (savaşlar) onlara lâyıkıyla anlatılmalıdır.</p>
<p>Cumhuriyet ve 23 Nisan Bayramları gibi büyük millî günlerde mektepte tertip olunacak müsamereler (piyesler) ve şenlikler, çocukların millî hassasiyetlerini artırmak için en iyi fırsatlar verir. Talebe bayrağı sevmeli ve ona hürmet etmelidir. Bunun için her ilk mektepte haftanın ilk günü sabahleyin ve son günü öğleden sonra bayrak töreni yapılmalıdır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><strong>[42]</strong></sup></a>.</p>
<p>Bu talimatnamede, aslında millî hislerin benimsenmesi ve rejimin benimsetilmesi için tarihten ve tarih öğretiminden faydalanılması gerektiği vurgulanmıştır.</p>
<p>1930 yılına ait “Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi”, öğretmenlerden Cumhuriyet eğitimi vermeleri için programları ve programlar dışında da her fırsatı değerlendirmelerini istemiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Burada en büyük görev, tarih dersine yüklenmiş ve Türk Tarih Kurumunca liselerde okutulmak üzere dört ciltlik tarih kitapları yazılmıştır.</p>
<p>Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 23.09.1931 tarih ve 140 sayılı kararı mucibince;</p>
<p>“1340<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> senesinde tatbik sahasına çıkan ve o zamandan beri, icap ettikçe, kısım kısım tadil edilmiş olan ortamektep müfredat programlarının esaslı ve şumullü bir değişmeye muhtaç olduğu, geçen yedi senelik tecrübeden” anlaşıldığı ifade edilmekte ve “Tarih dersleri programı bütün sınıflar için tamamı ile değiştirilmiş ve yeni programa göre her sınıf için kitaplarda hazırlatılmış olduğundan bu ders için hazırlanan kitapların aşağıda gösterilen tevzi dairesinde ortamektep ve muallim mektebi sınıflarında tedrisine ve aynı dersin ihzar edilen kitapların 1931-1932 ve 1932-1933 ders senelerine münhasır olarak lise sınıflarında ve muallim mekteplerinin dördüncü sınıflarında okutturulmasına karar verilmiştir. Tarih dersleri için hazırlanan kitaplar muhtelif mektep ve sınıflara aşağıda gösterildiği şekilde tevzi”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><strong>[45]</strong></sup></a> edildiği belirtilmektedir.</p>
<p>Bu tevziin ortamektep, muallim mektebi ve lise kısmı aşağıdaki gibidir:</p>
<p><strong>ORTA MEKTEP VE MUALLİM MEKTEBİ</strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="120">Ders Senesi</td>
<td width="76">Sınıf I</td>
<td width="76">Sınıf II</td>
<td width="114">Sınıf III</td>
</tr>
<tr>
<td width="120">1931-1932</td>
<td width="76">Cilt I</td>
<td width="76">Cilt I, II</td>
<td width="114">Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
<tr>
<td width="120">1932-1933</td>
<td width="76">Cilt I</td>
<td width="76">Cilt II</td>
<td width="114">Cilt III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table width="554">
<tbody>
<tr>
<td>LİSE
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Ders Senesi</td>
<td>Sınıf I</td>
<td>Sınıf II</td>
<td>Sınıf III</td>
</tr>
<tr>
<td>1931-1932</td>
<td>Cilt I</td>
<td>Cilt I, II</td>
<td>Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
<tr>
<td>1932-1933</td>
<td>Cilt I</td>
<td>Cilt II</td>
<td>Cilt III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table width="488">
<tbody>
<tr>
<td>MUALLİM MEKTEBİ
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Ders Senesi</td>
<td>Sınıf IV</td>
</tr>
<tr>
<td>1931-1932</td>
<td>Cilt I, II, III, IV</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Görüldüğü gibi, lise I. sınıfta Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar’, lise II. sınıfta “Orta zamanlar”, lise III. sınıfta “Türkiye Cumhuriyeti” kitapları okutulmuştur. Lise I. sınıfta ve lise II. sınıfta tarih dersi haftada iki saat okutulmuş, lise III. sınıfta fen şubesi haftada iki saat tarih dersi okumasına rağmen, edebiyat şubesi haftada üç saat tarih dersi okumuştur.</p>
<p>1932-1933 yılı lise tarih programında ise önemli bir değişiklik olmamıştır. Sadece, lise Tarih I kitabının üçüncü basılışında, içerik olarak değişiklik yapılmamasına rağmen haritalar kitabın sonuna ve metnin dışına alınmış, harita klişeleri yeniden yaptırılmış ve jeolojik devirlerde hayatın tekamülü ile ilgili bir şematik levha kitaba konulmuştur.</p>
<p>1933 yılında ise Millî Eğitim Bakanlığı’nca dört ciltlik lise “Tarih” kitapları esas alınarak ortaokullar için üç ciltlik “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yayımlanmıştır. Buradan anlaşılıyor ki, yeni bir tarih programı hazırlanmamış Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan dört ciltlik lise ders kitaplarına göre program düzenlenmiştir. Ders kitaplarına dayalı öğretim programı anlayışı hâkimdir. Bunu, Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 03.08.1931 tarih ve 28 sayılı kararı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> da göstermektedir.</p>
<p>1931 yılı tarih müfredat programı hemen hemen yukarıda belirttiğimiz değişiklikler dışında 1934 yılına kadar aynı şekilde uygulanmıştır.</p>
<p>1934 yılına gelindiğinde ise lise tarih müfredat programında her sınıf için tarih dersinin “Onbeş günde bir saat Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi’ne ayrılacağı” belirtilmektedir. Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 21.07.1934 tarih ve 137 sayılı kararı ile “1934-1935 ders yılından itibaren ders sürelerinin altmışar dakikaya çıkarıldığı”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> belirtilmiştir. Ayrıca Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 24.12.1934 tarih ve 282 sayılı kararı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> mucibince, ikinci devre son sınıf fen şubesinde tarih dersinin haftada üç saate çıkarılması kararlaştırılmış ve şubenin haftalık ders sayısının yirmi dokuzdan otuza çıkarılması uygun görülmüştür.</p>
<p>21.09.1935 tarih ve 177 sayılı karar<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> mucibince, tarih dersi liselerde birinci ve ikinci sınıflarda haftada ikişer saat, üçüncü sınıf fen ve edebiyat şubelerinde üçer saattir.</p>
<p>1937 yılında, Millî Talim ve Terbiye Dairesi’nin 03.09.1937 tarih ve 67 sayılı 1937-1938 ikinci devresindeki dersler hakkındaki kararında<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> tarih müfredatında değişiklik yapılmadığı belirtilmektedir. 1937 yılında, lise programında haftalık ders çizelgesindeki bazı derslerin saatlerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu program, 1938 yılında liselerde uygulanmıştır. Bu haftalık çizelgeye göre tarih dersi, lisenin birinci ve ikinci sınıflarında haftada ikişer saat, üçüncü sınıf fen ve edebiyat sınıflarında ise üçer saat uygulanmıştır.</p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p>Atatürk döneminde genelde eğitimden, özelde ise tarihten ulus devleti gerçekleştirmesi beklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta eğitim ve tarih öğretimi konusunda yaklaşımı, ortak bir Türk kültürü ve Türk kimliği vermek idi.</p>
<p>Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyerek, tarihi, yeni kimlik kazandırma ve din devletinden millî bir devlet ortaya çıkarma aracı olarak görmüştür.</p>
<p>Atatürk, tarihimizi tam anlamıyla ortaya koymak ve tarihimizle ilgili yanlış iddiaların asılsızlığını ortaya çıkarmak amacıyla tarih çalışmalarını başlatmıştır. 1930 yılından sonra tarih ile ilgili kurumlaşma çalışmaları başlamış, “Türk Tarih Heyeti” (1930) daha sonra “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” (1931) kurulmuştur. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti aracılığıyla “Türk Tarih Tezi” ortaya atılmış ve millete tarih vasıtasıyla millî bilinç aşılanmak istenmiştir. Tarih öğretimi için “Türk Tarihinin Ana Hatları”, liseler için dört ciltlik tarih kitapları, üç ciltlik “Ortamektep İçin Tarih” kitapları yayımlanmıştır. Bu kitaplar; büyük uygarlıklar kurduğumuzu, Osmanlı Devleti’nden önce tarih sahnesinde var olduğumuzu belirterek Anadolu medeniyetlerine vâris olduğumuzu vurgulamaya çalışmıştır. Tarih programları da bu kitaplar esas alınarak hazırlanmıştır.</p>
<p>2 Temmuz 1932’de I. Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. 1935 yılından itibaren Türk Tarih Tezi’nin kabulü için dil çalışmaları yapılmıştır. 1935 yılında Güneş-Dil Teorisi ile ilgili çalışmalar, Türk Dil Kurumu ve Ankara Fakültesi çerçevesinde başlamış ve teori 1936 yılındaki III. Dil Kurultayı’nda açıklanmıştır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>. 20 Eylül 1937’de II. Türk Tarih Kongresi toplanmıştır.</p>
<p>Atatürk tahliller, tenkitler, nazariyeler ve hükümler yürüten bir tarih görüşüne sahipti<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a>. Atatürk, bu görüşünün yanında belgelere dayalı tarihçilik anlayışının benimsenmesini istemiştir. Atatürk’ün, “Nutuk” adlı eseri yazması bu anlayışı göstermektedir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>. Ayrıca bu anlayış ve “Nutuk”u yazması Atatürk’ün iyi bir tarihçi olduğunu da ortaya koymaktadır.</p>
<p>Atatürk, Türk tarihinin belgelere dayalı olarak objektif bir şekilde araştırılmasını istemiş ve bunun için çalışmalar yapılmasını desteklemiştir. Atatürk, tarih çalışmalarının objektif olması ile ilgili şunları söylemiştir:</p>
<p>“Tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</p>
<p>“Sümmetedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nâdim olmaktan ise hiçbir eser vücuda getirmemek, aczini itiraf etmek evladır.</p>
<p>Biz tarih yazarken bizzat fiiller ve hadiseler sahibi arayan adamlarız. Ve eğer bunları bulamazsak meçhulü ve bu noktadan cehlimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Aport yaratmaya kalkışmayalım. Bizim mesleğimiz bu değildir. Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça cüret gösteren adamlar olmalıyız.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Atatürk, tarih öğretimi ile ilgili olarak, tarih haritalarının kullanımına önem vermiş, müze ve alan gezilerini bizzat uygulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Atatürk, arkeolojik eserlerin ortaya çıkarılmasına büyük önem vermiş ve bunları desteklemiştir. Meydana çıkan bu eserleri sergilemek için müzeler kurulmasını sağlamış ve bu eserleri sergilemiştir.</p>
<p>Yazdığı “Nutuk” ile savaşı ilk elden anlatan Atatürk’ün tutkularından biri de konuyu sinema ile gelecek nesillere nakletmektir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> 1937 yılında “İstiklâl” filminin genişletilmesi çalışmalarının henüz tamamlanamadığını öğrenince, konu ile ilgili olarak Atatürk “Bu, millî bir vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanıldığını canlı olarak isbat etmek, hatıra bırakmak bu filmle mümkün olacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> diyerek gelecek nesillerin İstiklâl Savaşı’ndan görsel olarak haberdar olmasını arzu etmiştir. Atatürk, filmleri Türk gençliği için bir öğretim aracı olarak görmüş, tarih öğretiminde filmlerin önemine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Atatürk, fırsat buldukça tarihçilerle görüşme imkânı yaratmış, değerli eserler vücuda getiren tarihçilere iltifatlar etmiş ve onları yeni çalışmalar için cesaretlendirmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sezai ÖZTAŞ</strong></span></a>
</p><p>Trakya Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü, sezaioztas@hotmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2 Sayı: 2 Haziran 2009</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ AKÇURA, Yusuf, “Tarih yazmak ve Tarih okutmak usullerine dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, İstanbul 1932, s.577-607.</span></div>
<div><span>♦ AKYÜZ, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Pegem Akademi, Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ ATA, Bahri, “Atatürk, Tarih Öğretimi ve Müzeler”, Türk Yurdu, 20(160), 2000, s.85-90.</span></div>
<div><span>♦ BAYMUR, Fuat, Tarih Öğretimi, Gazi Terbiye Enstitüsü Neşriyatı, Ankara 1941.</span></div>
<div><span>♦ BEHAR, Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), Afa Yayıncılık, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ CEBESOY, Ali Fuat, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ COPEAUX, Etienne, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Osman, Türk Maârif Tarihi, Cilt V, Eser Matbaası, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ ERGÜN, Mustafa, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ocak Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Şemsettin-TANKUT, Hasan Reşit, Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Bazı İzahlar, Devlet Basımevi, İstanbul 1938.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Şemsettin, “Atatürk’ün Tarihçiliği ve Fahrî Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra”, Belleten, III(10), 1939, s.273-274.</span></div>
<div><span>♦ İKİNCİ TÜRK TARİH KONGRESİ, Kongre Çalışmaları Kongreye Sunulan Tebliğler 20-25 Eylül 1937, Kenan Matbaası, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, III(10), 1939, s.243-246.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, Kemal Atatürk’ü Anarken, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara 1956a.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Türk Tarih Kurumunun Kuruluşunda Atatürk’ün Çalışmaları”, V. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1956b.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, “Türk Tarih Kurumu 40 Yaşında”. Belleten, 35(140), 1971, s.519-529.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ İZGİ, Özkan, “Atatürk’ün “Tarih İlmi” Hakkındaki Düşünceleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IV(10), 1987, s.133-137.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”. Atatürkçülük (İkinci Kitap) Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ KAYNAR, Reşat-SAKAOĞLU, Necdet, Atatürk Düşüncesi, Açı Yayıncılık, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span>♦ KOCATÜRK, Utkan, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ MUMCU, Ahmet ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Yükseköğretim Kurumu Yayınları, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ OZANKAYA, Özer, Cumhuriyet Çınarı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK, Cemil, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ SAYGINER, Hakkı, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1- 3.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Erman, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 1340 Tarihli Orta Mektep ve Lise Müfredat Programlarına Zeyl, Devlet Matbaası, İstanbul 1927.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.08.1931 tarih ve 28 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.09.1931 tarih ve 140 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.07.1934 tarih ve 137 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.12.1934 tarih ve 282 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.09.1935 tarih ve 177 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.09.1937 tarih ve 67 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span>♦ TEKELİ, İlhan-İLKİN, Selim, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ TÜFEKÇİ, Gürbüz, Atatürk’ün Okudu<strong>ğ</strong>u Kitaplar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Özkan İZGİ, “Atatürk’ün “Tarih İlmi” Hakkındaki Düşünceleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IV(10), 1987, s.133-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mustafa ERGÜN, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ocak Yayınları, Ankara 1999, s. 155; Ahmet MUMCU ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, Yükseköğretim Kurumu Yayınları, Ankara 1992, s. 171; Reşat KAYNAR ve Necdet SAKAOĞLU, Atatürk Düşüncesi, Açı Yayıncılık, İstanbul 1995, s.98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Büşra Ersanlı BEHAR, İktidar ve Tarih, Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), Afa Yayıncılık, İstanbul 1996, s.81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Behar, a.g.e., s.81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> İlhan TEKELİ ve Selim İLKİN, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s.180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ali Fuat CEBESOY, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1981, s.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Afet İNAN, Kemal Atatürk’ü Anarken, Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara 1956a, s.92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Şemsettin GÜNALTAY, “Atatürk’ün Tarihçiliği ve Fahrî Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra”, Belleten, III(10), 1939, s.273-274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1984, s.304-305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.. a.g.e., s.192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>   Enver Ziya KARAL, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”, Atatürkçülük (İkinci Kitap) Atatürk ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s.162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Afet İNAN, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, III(10), 1939, s.243-246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Karal …a.g.e., s.158-159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Karal, a.g.e., s.159-160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> İnan, Kemal Atatürk’ü… a.g.e., s.93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.. .a.g.e.; Afet İNAN, “Türk Tarih Kurumunun Kuruluşunda Atatürk’ün Çalışmaları”, V. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1956b, s.731.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Afet İNAN, “Türk Tarih Kurumu 40 Yaşında”. Belleten, 35(140), 1971, s.524.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkmda.a.g.e., s.201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> İnan, Kemal Atatürk’ü. a.g.e., s.95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.a.g.e., s.204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında.a.g.e., s.229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkında. a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Özer OZANKAYA, Cumhuriyet Çınarı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999, s.453.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Etienne COPEAUX, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Behar, a.g.e., s.169-170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Behar, a.g.e., s.119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>   Yusuf AKÇURA, “Tarih yazmak ve Tarih okutmak usullerine dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, İstanbul 1932, s.577-607.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> İKİNCİ TÜRK TARİH KONGRESİ, Kongre Çalışmaları Kongreye Sunulan Tebliğler 20-25 Eylül 1937, Kenan Matbaası, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Şemsettin GÜNALTAY ve Hasan Reşit TANKUT, Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Bazı İzahlar, Devlet Basımevi, İstanbul 1938, s.4-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Osman ERGİN, Türk Maârif Tarihi, Cilt 5, Eser Matbaası, İstanbul 1977, s.2019.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Behar, a.g.e., s.194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Ergin, Türk Maârif…, a.g.e., 2019-2020.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Cemil ÖZTÜRK, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, s.96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Fuat BAYMUR, Tarih Öğretimi, Gazi Terbiye Enstitüsü Neşriyatı, Ankara 1941, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Öztürk, a.g.e., s.100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, Pegem Akademi, Ankara 2008, s.346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Baymur, a.g.e., s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Gürbüz TÜFEKÇİ, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1983, s.332.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Baymur, age., s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 1340 Tarihli Orta Mektep ve Lise Müfredat Programlarına Zeyl, Devlet Matbaası, İstanbul 1927, s. 11-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Akyüz, a.g.e., s.347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Akyüz, a.g.e., s.352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Milâdi 1924 yılı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.09.1931 tarih ve 140 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ. 03.08.1931 tarih ve 28 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.07.1934 tarih ve 137 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 23.12.1934 tarih ve 282 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 21.09.1935 tarih ve 177 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> T.C. MAARİF VEKÂLETİ MİLLÎ TALİM VE TERBİYE DAİRESİ, 03.09.1937 tarih ve 67 Sayılı Karar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Copeaux, a.g.e., s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> İnan, Atatürk Hakkmda.a.g.e., s.280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Bahri ATA, “Atatürk, Tarih Öğretimi ve Müzeler”, Türk Yurdu, 20(160), 2000, s.87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref54" name="_edn53"><sup>[54]</sup></a><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref54" name="_edn54"> </a>Enver Ziya KARAL, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları, Ankara 1998, s.68..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref55" name="_edn53"><sup>[55]</sup></a> Hakkı SAYGINER, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1 ve 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Ata, a.g.m., 85-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Erman ŞENER, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul 1970, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-donemi-tarih-anlayisi-ve-tarih-ogretimi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Hakkı SAYGINER, “Millî Mücadeleye Ait Tarihî Filmden İnönü Çıkarılmış”, Dünya, 29.08.1959, s.1 ve 3.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ten Sitem</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-sitem</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkten-sitem</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ten Sitem
10 Kasım günü sabah saat 9.05 de O’raya, güneşin doğduğu yere gidecekler. Ama hepsi. Birisinin çok yerinde söylediği gibi: “Sap gibi” duracaklar. İnanıyorum ki, Onların yürekleri de “Sap gibi” Sevgileri de sap gibi! Saygıları da sap gibi! Vicdanları da sap gibi! Vefaları da sap gibi! Keşke ne iktidarı, ne muhalefeti huzuruna hiç çıkmasalar. Saygılarımla S. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c5877fe0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ten, Sitem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Ataturk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkten-sitem.html">Atatürk’ten Sitem</a></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Eriş ÜLGER</strong></span></a>
</p><p>10 Kasım günü sabah saat 9.05 de O’raya, güneşin doğduğu yere gidecekler.</p>
<p>Ama hepsi.</p>
<p>Birisinin çok yerinde söylediği gibi:<br>
“Sap gibi” duracaklar.<br>
İnanıyorum ki,</p>
<p>Onların yürekleri de “Sap gibi”<br>
Sevgileri de sap gibi!<br>
Saygıları da sap gibi!<br>
Vicdanları da sap gibi!<br>
Vefaları da sap gibi!</p>
<p>Keşke ne iktidarı, ne muhalefeti huzuruna hiç çıkmasalar.</p>
<p>Saygılarımla</p>
<p>S. Eriş ÜLGER<br>
9 Kasım 2019</p>
<hr>
<p>ATATÜRK</p>
<p>Atatürk’ün aramızdan ayrılışından bugüne kadar neredeyse bir asır geçecek.</p>
<p>Bu zaman parçası içinde, bu büyük insanın manevi varlığına sahip çıkmadık, çıkamadık.<br>
Türk Milletine bıraktıklarının ve armağan ettiklerinin hiçbirinin kıymetini bilmedik.<br>
Günün birinde elimizden alınacağını bile aklımıza getirmedik.<br>
“İzindeyiz!”, “Yolundayız!” diyerek, önce bu yüce insanı, sonrada hiç sıkılmadan kendimizi kandırdık.</p>
<p>Bizler bu mucizevî varlığın sözde izindeyken, yolundayken, bizlere armağan ve emanet ettikleri ve de manevi varlığı, her gün birileri tarafından hayasızca parçalanır, hançerlenir, kırılıp dökülürken seyreden bizlerin, bugün bu viraneden şikâyetçi olmaya hakkımız var mı?</p>
<p>Hançerleyen ne kadar suçlu ise, seyredende o kadar suçlu değil mi?</p>
<p>Hayatı boyunca, Türk’e, Türk Milleti’ne elinde avucunda aklında ve yüreğin de ne varsa hep O verdi. Hem de bizden hiçbir şey beklemeden, istemeden.</p>
<p>İstediği şey sadece medeni olmamızdı!</p>
<p>Beceremedik!<br>
Tarihte hiçbir lider, Atatürk’ün söylediği gibi, milletinin uygarlığa yakıştığını söylememiştir. Ve bu yolda hiçbir lider Atatürk kadar emek vermemiştir.</p>
<p>Bu büyük insanın, hakkımızdaki düşünceleri nedeni ile onu yanıltmak için elimizden ne geldiyse yapmadık mı?</p>
<p>Atatürk bizler için ne dedi?</p>
<p>“Zeki” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Zeki olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Çalışkan” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Çalışkan olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Efendi” dedi. Yanılttık.<br>
Gerçekte “Efendi olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.<br>
“Uygar” dedi. Yanılttık.<br>
“Uygar olun” demek istedi, “Olmayız” dedik.</p>
<p>Oysa sayesinde:<br>
Vatanımız oldu.<br>
Dilimiz oldu<br>
Bayrağımız oldu<br>
Başımız dik, alnımız açık oldu.<br>
Her şeyden öte adımız oldu:</p>
<p>Türk!</p>
<p>Atatürk, 15 yılda bizlere taşıyamayacağımız kadar uygarlık, yükledi.</p>
<p>Bizler, onun bize armağan ettiklerini dün ondan istemedik. Bugün de reddediyoruz.</p>
<p>O’nun bizlere armağan ettiklerini istemeyişimizin ve emanet ettiklerine sahip çıkmayışı mızın gerçek nedeni, ne O’na ne de Medeniyete layık olmadığımızdandır.</p>
<p>Biz mi uygar olmak istedik?<br>
Biz mi adam olmak istedik?<br>
Biz mi yollara dökülüp, “Paşam Lâtin Alfabesi isteriz” dedik?<br>
Bugün neden hâlâ, Padişah’ın peşinde, Halife’nin peşindeyiz?<br>
Biz mi, Osmanlıyı kovduk. Yoksa bize rağmen O’mu kovdu?<br>
Biz mi, “Anadolu Kadını yerde sürüklenmeye değil, omuzlarda yükselmeye lâyıktır” dedik? Yoksa O’mu?<br>
Biz mi, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedik? Yoksa O’mu?<br>
Biz mi, Türklüğümüzle iftihar ettik? Yoksa O’mu<br>
“Ne Mutlu Türküm Diyene” dedi?<br>
O’nun bize armağan ettiği güzelliklerin dışında, biz ona hangi güzelliği armağan ettik?<br>
Bırakın armağan etmeyi, ebedi uykusunu uyuduğu yeri elimizden gelse yer ile yeksan edeceğiz!<br>
İnanın biz Atatürkçülerin de, O’nun huzuruna çıkacak yüzümüz yok.</p>
<p>Gene sayesinde:<br>
Asırlık düşmanlarla dost olduk.<br>
Avrupa, Ankara’nın sözünü dinler oldu.<br>
Birleşmiş Milletlere davet edilerek giren ilk ve son devlet olduk.<br>
Avrupalı ile eşit olduk.<br>
Oldukta, dost olmayı, sözümüzün dinlenir olmasını, saygı duyulan bir toplum olmayı ve insanlık âlemi ile eş değer de olmayı biz mi istedik?<br>
Hayır.</p>
<p>Milleti ile beraber yaşadığı 10/15 sene içinde, aklı başında üç beş yazarın, kültür adamının, vatanperverin dışında kim Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e “İyi ki varsın” dedi?</p>
<p>Atatürk hayatta iken lügatimizde bu iki kelime yok muydu?<br>
Vardı. Hemde kalın harflerle vardı.<br>
Ama bunu düşünüp de söyleyecek kimse yoktu.</p>
<p>Bugün bunu söyleyecekler var ama Atatürk yok!</p>
<p>İç düşmanları, dış düşmanları, Mustafa Kemâl için ne dediler?</p>
<p>İsyancı dediler, düşmanı ezdi.<br>
Şeyhülislâmı “Kâfir” dedi, oysa “kâfirleri” O yok etti.<br>
Tanımayanlar “Diktatör” dedi, “Demokrat” çıktı.<br>
En yakınları “Padişah olacak” dediler, “Cumhuriyetçi” çıktı.<br>
Düşmanları “Korkak” dedi, “Kahraman” çıktı.<br>
Karşıtları, “Türk değil!” dediler, “Ne Mutlu Türküm!” dedi.<br>
Dinciler, “Dinsiz” dediler, “Dini kutsal” hale getirdi”<br>
“Zengin” dediler, her şeyini “Milletine” bağışladı.<br>
Ama “Çok parası var” dediler, aramızdan ayrıldığı sabah cebinden “95 kuruş” çıktı.<br>
En yakın arkadaşları “Bu savaştan mağlup çıkacak” dediler, “Zafer ile” çıktı.</p>
<p>Bir insan, tanıyanı tanımayanı, seveni sevmeyeni, takdir edeni etmeyeni, inananı inanmayanı, yerlisi yabancısı, dostu düşmanı ile bütün bir insanlık âlemini böylesine yanıltabilir mi?</p>
<p>Evet! Bir defa daha soruyorum Saygın Okurlarım, bizler de dahil, bir insan nasıl olur da zaferi ve yapıtlarıyla bir bütün dünyayı nasıl yanıltır?</p>
<p>Huzurunda “Sap gibi” duran herkes bu soruyu kendisine sorma ve cevabını verme durumundadır.</p>
<p>Aramızdan ayrıldığı gün “Haykırdık”<br>
“Atam İzindeyiz” dedik. ,</p>
<p>Kafası bilim, yüreği sevgi dolu genç bir nesil mi yarattık?<br>
Evet demek için insanın ar damarının çatlamış olması lâzım. Bugün bile ona sahip çıkanlar yetmişli yıllarını geride bırakmış olan “Atatürk Gençleri”dir.</p>
<p>Diktiği fidana bir avuç su mu verdik?<br>
Yoksa su vermek şöyle dursun, kazma kürek o fidanın belini kırmak için sıraya mı girdik?</p>
<p>Ülkenin birlik ve beraberliğini koruyup kollamak için bir yumruk mu olduk?</p>
<p>Anadolu’nun Türkü’yle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla, Rum’u, Yahudi’si, Ermeni’siyle, Süryani’si, Alevi’si ile mozaiğini oluşturan bu insanların birbirleri ile barış ve kardeşlik içinde yaşamaları için çaba mı sarf ettik, emek mi verdik?</p>
<p>Bin bir emekle yapmış olduğu devrimlerini baş tacı edip, medeni dünyaya örnek mi olduk?</p>
<p>Zaferin kazanılmasında en büyük payı olan Anadolu Kadını’nı, uygarlığın abidesi haline mi getirdik?</p>
<p>Eserlerine eser mi kattık?<br>
Zaferlerine zafer mi kattık?</p>
<p>Anadolu’yu sulhun, sükunun, huzurun, mutluluğun beşiği mi yaptık?<br>
Yoksa “Anadolu Yiğidi” ne mezar mı?</p>
<p>İzinde oldukta ne yaptık?<br>
Dört tarafımızı saran komşularımızla huzuru, mutluluğu,<br>
güzellikleri, barışı, ortak değerleri, dostluğu paylaşır mı olduk?</p>
<p>Atam!<br>
İzinde oldukta ne yaptık?</p>
<p>Şimdiler de,<br>
Canımız, bağrımız yanmış. Ümit yok.<br>
Işıksa şairin dediği gibi hiç yok.<br>
“Her yer karanlık”<br>
Tek ışık:<br>
“Yattığın yer.”</p>
<p>Yüce Atatürk!</p>
<p>Senin önderliğinde kazanılan, Kurtuluş Savaşı sadece bir millete hürriyet ve bağımsızlığını armağan etmedi. O zafer ki bu milleti, aşağılık duygusundan ve 600 küsur sene onun, bunun kulu olmaktan kurtarıp, ülkesinin saygın bireyi haline getirdi.<br>
600 küsur senelik safsata ve hurafeyi, çok değil 3 yılda yerle bir ettin.</p>
<p>Tarih boyu medeniyete isyan etmiş hainlerle, sözde Gardırop Atatürkçüleri el ele vererek, senin bizlere 19 yılda verdiklerini 19 günde elimizden aldılar.</p>
<p>Atam!<br>
Şimdi senin için:<br>
Diyoruz ki, özlüyoruz! İnanma.<br>
Diyoruz ki, bekliyoruz! Gelme.<br>
Diyoruz ki, arıyoruz! Aradığımız, sen değilsin.<br>
Diyoruz ki, unutmadık! Hatırlamıyoruz ki, unutalım.<br>
Diyoruz ki, sana ihtiyacımız var! Yalan söylüyoruz.</p>
<p>Atam!<br>
İzindeyiz, yolundayız dedik,<br>
Seni aldattık.<br>
Utanmadan, Lozan’ı silip, Sevr’i tanıdık.<br>
İlimsiz, bilimsiz bir gençlik yarattık.<br>
Gel de kurtar demeye yüzümüz kalmadı.</p>
<p>Atatürkçüler!<br>
“Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?<br>
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?<br>
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?<br>
Her şey sende başlar, sende biter.<br>
Nietzsche” (*)</p>
<p>Atatürk’e Saygılar</p>
<a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>S. Eriş ÜLGER</strong></span></a>
<p>9 Kasım 2019</p>
<p>(*) Alman filozof, şair ve besteci</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk ve Atatürk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ve-ataturk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ve-ataturk</guid>
<description><![CDATA[ Türk ve Atatürk
Avrupa kültür ve medeniyetinin oluşmasında en etkili beyinlerden birisi olarak kabul edilen ve fakat tescilli bir Tük düşmanı olan Montesguieu, 1715 yılında, yani Osmanlı’nın gerilemeye başladığı yıllarda yazmış olduğu “İran Mektupları” isimli eserinde Türkler hakkında şöyle der: “Bütün milletler içinde, sevgili Usbek, gerek ihtişam, gerek fütuhat azameti itibarıyla Türkleri geçebilecek millet olamaz. Bu millet, cihanın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c562bf41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Atatürk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-ve-ataturk.html">Türk ve Atatürk</a></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Avrupa kültür ve medeniyetinin oluşmasında en etkili beyinlerden birisi olarak kabul edilen ve fakat tescilli bir Tük düşmanı olan Montesguieu, 1715 yılında, yani Osmanlı’nın gerilemeye başladığı yıllarda yazmış olduğu “İran Mektupları” isimli eserinde Türkler hakkında şöyle der:</p>
<p>“Bütün milletler içinde, sevgili Usbek, gerek ihtişam, gerek fütuhat azameti itibarıyla Türkleri geçebilecek millet olamaz. Bu millet, cihanın hakiki hâkimidir. Sanki diğer milletler bunlara hizmet için cihana gelmişlerdir. Düşün, öyle bir millet ki, yeryüzünde hem imparatorluklar kurmuşlar, hem de kurulmuş imparatorlukları silip süpürmüşlerdir. Her devirde kudret ve sadvetlerinin derin izlerini dünyaya vermişler, tarihin bütün çağlarında milletlerin felâket ve musibeti de kendileri olmuşlardır.</p>
<p>Bu muazzam milletin eksik tek tarafı, sadece bu kadar azamet ve ihtişamının hatıralarını tebcil edecek tarih yazarları yetiştirmemiş olmasıdır.”</p>
<p>…</p>
<p>Atatürk, sanki Türk düşmanı Montesguieu’nun “Bu muazzam milletin eksik tek tarafı, sadece bu kadar azamet ve ihtişamının hatıralarını tebcil edecek tarih yazarları yetiştirmemiş olmasıdır” diyerek, Türkler’in eksikliği olarak gördüğü, Türk Tarih yazarlığını geliştirmek, Türk tarihini, Türk dilini ve Türk kültürünü araştırmak için tarih sahnesine çıkmış gibidir.</p>
<p>Onun, Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil Kurumu’nu kurması ve 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnâme ile İş Bankasındaki hisselerinin gelirlerinin yarısını Türk Tarih kurumuna bırakması bunu göstermektedir.</p>
<p>Esasen, onun bu konulara eğilmesi, ilgi duyması asla tesadüfi de değildir.</p>
<p>Çünkü Atatürk; Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi Türk düşünce adamlarından olduğu gibi, Montesquieu, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau gibi Fransız fikir adamlarının siyasi ve toplumsal görüşlerinden de faydalanarak kendi düşüncelerini şekillendirmiş bir dahidir.</p>
<p>4000 kitaplık Anıtkabir kitaplığında yukarıda ismi geçen Fransız filozoflarının kitapları önemli bir yer tutar.</p>
<p>Bu sebeple, onun Montesguieu’nun yukarıda Türkler hakkında yaptığı eleştiriyi de dikkate aldığını kabul etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Bu anlamda Atatürk, sadece tarih yapan bir dahi değil, aynı zamanda tarih yazan/yazdıran bir dahidir.</p>
<p>Onun batılı tarihçilerin kitaplarında bulunan Türkler hakkındaki aşağılayıcı ve gerçek dışı bilgilerden rahatsız olduğu ve Türk Tarih Kurumu’nu faaliyete geçirmesindeki amaçlardan birisinin de bu olduğu bilinmektedir.</p>
<p>1931 yılında söylediği şu söz bunu göstermektedir:</p>
<p>“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”</p>
<p>Dolayısıyla; Atatürk sadece Türk Milleti’ni sultanın kulları olmaktan kurtarıp eşit yurttaşlar yapmakla kalmamış, Montesguieu gibi Türk düşmanları tarafından da kabul edilen Türklerin muhteşem tarihini araştırmanın temellerini de atarak Türk Milleti’ne onurlu bir geçmiş, umutlu bir gelecek hediye etmiştir.</p>
<p>1881 doğumlu ölümsüz Atatürk’ü, vefatının 81. yılında, 81 milyon olarak saygı ve rahmetle anıyoruz.</p>
<p>Ölümsüz fikirlerinin aydınlattığı kutlu yolda yorulmadan yürüyeceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.</p>
<p>NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE..</p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı Yazar</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-76752" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-728x382.jpg 728w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Omer-Saglam-008-1-400x210.jpg 400w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi
Atatürk’ün Sümerlere olan ilgisinin ilk olarak, bir Fransızca kitapta okuduğu ve altını çizerek yanına “mühim, önemli” diye not düştüğü “Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olabilir­ler ve dilleri Ural-Altay dillerine benziyor”, cümlesi ile başladığı kanısındayız. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluşunda, her yerde adı “Asuroloji” olan bölü­mün adını, “Bırakın şu Samileri”, diyerek “Sümeroloji” koydurması ve yeni açılan bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c54eaff3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Sümer, Türk, İlişkisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Muazzez-Ilmiye-Cig.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-sumer-turk-iliskisi.html">Atatürk ve Sümer Türk İlişkisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muazzez İlmiye ÇIĞ</strong></span></a>
</p><p>Atatürk’ün Sümerlere olan ilgisinin ilk olarak, bir Fransızca kitapta okuduğu ve altını çizerek yanına “mühim, önemli” diye not düştüğü <strong><em>“Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olabilir­ler ve dilleri Ural-Altay dillerine benziyor”</em></strong>, cümlesi ile başladığı kanısındayız. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kuruluşunda, her yerde adı “Asuroloji” olan bölü­mün adını, “Bırakın şu Samileri”, diyerek “Sümeroloji” koydurması ve yeni açılan bir bankaya Sümerbank adını verdirmesi hep Sümerlere olan ilişkisindendi. Çünkü çok uygar olan Sümerler Orta Asya’dan gelmiş olamaz mıydı?</p>
<p>Atatürk, Türklerin tarihinin ve dilinin Batı’nın uygun gördüğü gibi, İsa’nın doğumundan biraz önce başlamadığını, binlerce yıl önceye gittiğini ve Türklerin büyük bir kül­türe sahip olduklarına inanıyordu. Bu inancını kendi uzmanlarımız ta­rafından araştırılmasını ve kanıtlanmasını ön gördüğü için yalnız Türk tarihi, kültürü ve dili araştırmalarını sağlayacak uzman yetiştirmek üzere kurdurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne Sümeroloji bölümünü de açtırmış, yabancı eğitimcilerle bu konuda uzmanlar yetişmesini sağla­mıştı. Ayrıca bu yetişen uzmanlara çalışmaları için gerekli yardımı sağlayacak Tarih ve Dil Kurumlarını oluşturtmuş ve bunların gelen hükümetlerin isteği doğrultusunda değil özgür araştırmalar yapabilme­si için bu kurumların sermayesini kendi vererek özerk yapmıştı.</p>
<p>Bütün buna karşılık o zamandan bu yana Atatürk’ün istediği doğrultuda çalışmalar oldu mu? Olduysa bu çalışma­lar herhangi bir sonuç verdi mi?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80441" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80441 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Osman-Nedim-Tuna.jpg" alt="" width="300" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Prof. Osman Nedim Tuna’nın</span></strong></span><br><span><strong><span>Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî</span></strong></span><br><span><strong><span>ilgisi ile Türk Dili’nin Yaşı</span></strong></span><br><span><strong><span>Meselesi” adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Atatürk’ün bu isteğine ilk olarak Hocam Prof. B. Landsberger, 1937 yılında yapılan İkinci Uluslararası Tarih Kongresi’nde sunul­mak üzere hazırladığı bildiride, Sümerlerin Türk olduğunu değil, ama Sümer belgeleri arasında MÖ 2400’lerde Sümer ülkesine doğudan gelerek büyük Akad Krallığına son veren ve oralarda 150 yıl kadar kral­lık sürdüren Gut/Kut halkının kral adlarının Türk adı olduğunu ortaya koydu. Bu bile Türklerin o tarih­lerde varlığını, akınlar yaptıklarını, krallıklar kurduklarını gösteriyor. Hocamız bu çalışmayı Türkolog Von Gabain ile birlikte yapmıştı. Bu krallardan dördünün adı kendi zamanlarında yazılmış belgelerden, gerisi, çok daha sonraları yazılmış Sümer kral listesinden çıkarılmış­tı. Bunlardan: Yarlagan, Tirigan, Şarlak veya Çarlak, Elulumeş, İnimbakeş, Yarlaganda, Tiriga, İngişu’yu sayabilirz. <em>(Kemal Balkan. Eski Önasya’da Kut/ Gut halkının dili ile Eski Türkçe arasındaki Benzerlik. Erdem 6/1 sayı 16) </em></p>
<p>Daha sonra Prof. Osman Nedim Tuna’nın çalışmasını görüyoruz. “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Mese­lesi” adlı kitabında fonetik ve anlam bakımından aynı olan Sümerce-Türkçe 165 kelimeyi eşleştirmiş. O bu tezini Amerika’da Sümerolog ve Türkologların bulunduğu bir kongrede sunmuş. Karşı çıkan olmamış. Arkasından onunla alay edildiğini duyduğumda ne denli üzüldüğümü anlatamam. Namuslu bilim insanlarının alay etmek yerine yanlışını söyleyip çürütmeleri gere­kirdi. Bu tez hiç de yabana atılacak gibi değildi. Osman Nedim Tuna’ya göre Sümerler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunması, en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olma­larına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl önceye gidiyor, diyor Osman Nedim Tuna.</p>
<p>Mühendis Selahi Diker ömrü­nün kırk yılını bütün dillerle bu ara Sümerce ile Türkçeyi karşılaştırarak bütün dillerin anasının Türk dili ol­duğunu kanıtlayan “Anadolu’da On Bin Yıl, Türk Dili’nin Beş Bin Yılı, Eski Kayıp Dillerin Çözümü” kita­bını yazdı. Bunda anlam ve fonetik bakımdan birbirine uyan Sümerce Türkçe kelimeleri karşılaştırmış.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80442" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80442" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Salah-Diker.jpg" alt="" width="300" height="230"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Selahi Diker ve “Anodolu’da On Bin Yıl, Türk Dili’nin</span></strong></span><br><span><strong><span>Beş Bin Yılı” adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Son zamanlarda yine bir mü­hendis ve mimar olan, ne yazık ki genç yaşta kaybettiğimiz Ünal Mutlu kubbe mimarisinin tarihini araştırırken Sümerlere dayanıyor. Uygarlığın ilk başlangıcı onlarda olduğuna göre uygarlığa ait ilk kelimelerin de onlarda başlaması gerektiğini düşünerek internetteki Sümer sözlüklerden, elinde olan çeşitli Türk dillerine ait sözlüklerle karşılaştırarak pek çok kelimenin fonetik ve anlam bakımından Türkçeye uyduğunu görüyor. Bunları toplayarak Dünya Uygarlıklarında “Türk Dili ve Kenger Uygarlığı” adı altında bir kitap yayımladı. Bunlardan başka çeşitli Türk devletlerinde bu yolda çalışmaları görüyoruz. Bunlardan Olcas Süley­man, AZİYA kitabı. Bu kitap 1975 de Rusya’da yayımlanınca hemen yasaklanmış.</p>
<p>Çünkü içinde Slav destanlarında Türk etkileri ile Sümerce Türkçe kelime karşılaştırmaları yapılmış. Rus dev­rimi sona erince yeniden basılan bu kitap, Türkçeye de çevrilerek Türk Dünyası Araş­tırmaları Vakfı tarafından yayım­landı. Daha önce kelime karşılaş­tırmalarının bu dilleri kullananların aynı kökten olduğunu göstermez. Aynı konudaki kelime benzerliği gerek denmiş. Olcas Sü­leyman buna cevap olarak 4 gruba ait 60 Türkçe-Sümerce kelimeyi karşılaştırmış.</p>
<p>Azerbaycan’dan Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümerce Kesin Olarak Türk Dili’dir, adlı kitabında bunu kanıtlamaya çalışmaktadır.</p>
<p>Türkmen olan Begmyrad Gerey, 5000 yıllık Sümer-Türkmen Bağ­ları adlı kitabında Sümer kültürü ile Türkmen kültürü arasındaki benzerliklerle birlikle anlam ve ses uyumu olan 250 Sümerce ve Türkçe kelimeyi göstermiştir.</p>
<p>Bir de İran’da Roshan Khiyavi tarafından hazırlanmakta olan Türk­çe etimoloji sözlüğünde 101 Türkçe kelime arasında 35 tanesi Sümerce ile uyuşmaktadır.</p>
<p>İki yıl önce sayın dostum diş hekimi Engin Çoruh’un Alman­ya’da bir kitaplıkta bulduğu Fritz Hommel’in 1914-15 tarihinde kendi el yazısıyla yazılmış bir makalesi­nin kopyasını getirdi. (Kendisine binlerce teşekkür.) Fritz Hommel, bir Alman Türkologla çalışarak 200 Sümer kelimesi ile anlam ve ses uyumlu Türkçe kelimeyi karşılaş­tırarak gramer bazlı benzerlikleri de göstermiş. Bir profesöre arma­ğan olarak yazılan bu makale her nedense, (belki de ırkçılık yüzün­den) o tarihten sonra bir yerde yayımlanmamış. İlginç olanı ilk zamanlarda Sümerlerin Asya’dan gelmiş olabilecekleri, dillerinin Ural-Altay dillerine benzediği bir hayli Sümerolog tarafından söylen­diği halde, son zamanlarda yazılan kitaplarda onların nereden geldiklerinin bilinmediği, dillerinin de hiç bir dile benzemediği yazılmaktadır.</p>
<p>Aslında Sümerce ile Türkçeyi karşılaştırmak çok zor, hatta ola­naksız görünüyor. Birincisi bu iki dildeki yazılı belgeler arasında en az 3000 yıllık bir zaman aralığı var. İkincisi Türk dili bir çok kollara ay­rılmış. Daha önce kuşkusuz bunlar bir kökten geliyordu.</p>
<p>Sümerce bu kökten miydi, yoksa bu kökten ayrılan dallardan biri miydi? Türkçenin bütün bu dalları­nı gösteren etimolojik bir sözlüğe gerek var.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80443" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80443" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Begmyrat-Gerey.jpg" alt="" width="300" height="430"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Begmyrat Gerey’in “5000</span></strong></span><br><span><strong><span>yıllık Sümer-Türkmen Bağları”</span></strong></span><br><span><strong><span>adlı kitabı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Diğer taraftan Sümerce ya­zılmış belgeler de en az bin yıllık bir zamanı kapsıyor. Bu süre içinde birlikte yaşadıkları Akad Dili’nden etkilenmiş olabilir­ler. Onların da bir etimolojik sözlü­ğü yok. Sümer Dili’nin çözümü de Sami dil olan Akad Dili üzerinden yapıldı. Bu dilde Türkçede olan bazı sesli ve sessiz harfler yok. Bir de <strong>En az 700 Sümerce kelimenin Türkçenin çeşitli kollarında kaşılığı görülmektedir.</strong></p>
<p>Sümer yazı işaretlerinin çeşitli oku­nuşları var. Bu yüzden Sümerologlar arasında işaretlerin okunuşunda bazı ayrılıklar oluyor. Bunlardan başka Sümercenin tam bir sözlüğü de tamamlanamadı. Buna rağmen yapılan çalışmalarda en az 700 Sümerce kelimenin Türkçenin çeşitli kollarında kaşılığı görülmektedir. Hatta bunlar arasında öyle kelimeler var ki, bugünün Anadolu Türkçesine uymaktadır.</p>
<p>Bunlardan bulug= güç, güçlü (buluğ çağına girmiş, delikanlı) iri= büyük, diri= canlı, kumul= kimyon, zirdum= zeytin, Dumuzi = Temmuz. Türk devletlerinde domuz = yaz ayları. Kaşgarlı’da =cehennem anlamında. dumu.gir =Halk, dumu.gir.a.tuk= halkın gücü, demokrasi, cumhuriyet, nam, dumu, nunuz= kadın hakkı, Arapçada namuş. Dub=üstüyazılı kil tablet. Bundan tabla, tepsi, tabak, tabetmek. La­tince tabula, Almanca Tafel. e.dub.ba = tablet evi, kitaplık. Bundan edebiyat olmuş.</p>
<p>Bunlar gibi daha pek çok aynı kökten kelimeler var.</p>
<p>Dil bilimcileri, “Bir ülkenin dilinden komşu ülkenin diline kelimeler geçebilir. Bu o dilin bulunduğu ülke ile aynı kökende olduğunu ifade etmez. Yalnız dil değil kültür bağlantısı gerek.” diyor­lar. Bu konuda ilk adımı Türkmen Begmyrat Gerey atarak “5000 yıllık Sümer-Türkmen Bağları-İQ yayın­ları 2005” kitabında Türkmenlerle Sümerler arasındaki kültür ve dil bağlarını bir arada vermiş. Kültür bağları olarak arkeolojik bulgular, yer adları, destanlar ve efsaneler ele alınmış.</p>
<p>İkinci olarak buna benzer kısa bir çalışma da “Kaybolan Cennetin Peşinde (Quest for the Paradise Lost)” makalesinde, Özbek Doç. Dr. Cabbar Uşankul tarafından yazıldı. Ben de son kitaplarım olan “Sü­mer’de Tufan, Tufan’da Türkler” de “Sümerler Türklerin bir Koludur. Kaynak- Yayınları” kitaplarım da Begmyrat Gerey’in bulgularına ek olarak daha pek çok bağlantı gösterildi. Ayrıca son kitabımda dil karşı­laştırması yapanların çalışmaları da verildi.</p>
<p>Bilimde bir prob­lemin çözülmesinde iki kişi aynı sonuca varmış ise o çözümün doğru olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk kez Sümerlerin Türk asıllı olduğu veya Türklerin bir kolu olduğu ka­nıtlanmış oluyor. Asıl bundan sonra bu konunun bir arada ele alınarak yeniden çalışılması, kongrelerde sunulması, tartışmalar yapılarak Türkçe ve yabancı dilde makaleler halinde yayınlanarak halkımıza ve dünyaya duyurulması gerek.</p>
<p>“Bundan ne çıkar” diyebilirsi­niz. S. N. Kramer Tarihin Sümer’de başladığını “Tarih Sümer’de Başlar” kitabı ile göstermişti. Matematiğin, geometrinin, astronominin, mima­ride kubbe, kemerin ve dinlerin kökeninde hep Sümer kültürünü buluyoruz. Avrupa uygarlığın kökü­nü Yunanlara bağlıyor. Şimdi bunun yerine “Uygarlığın kökeni Türklerde” denilecek.</p>
<p>Önce bunu kendi bilim insanla­rımızın kabul etmesi, sonra da dış dünyada tanıtmaya çalışması gerek.</p>
<p>Çalışacaklara başarılar dileğiyle.</p>
<p><a href="mailto:muazzezilmiyecigbd@gmail.com"><em>muazzezilmiyecigbd@gmail.com</em></a></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong></span> Bütün Dünya Kasım 2017</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Tatar Aydınları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-tatar-aydinlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-tatar-aydinlari</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Tatar Aydınları
Kazan Tatarları, Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan yüzden fazla etnik grup arasında sayı bakımından Ruslardan sonra ikinci sırada yer almaktadırlar. 2010 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya Federasyonu’nda 5.310.000 Tatar yaşa­maktadır. Bunlardan 2.000.000’u Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde, geriye kalan kısmı da Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerinde kayıtlıdır. Yurt dışındaki Tatarların sayımı ayrıca yapılmadığından bütün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c53cab70.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Tatar, Aydınları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Ilyas-Kemaloglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html">Atatürk ve Tatar Aydınları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Kazan Tatarları, Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan yüzden fazla etnik grup arasında sayı bakımından Ruslardan sonra ikinci sırada yer almaktadırlar. 2010 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya Federasyonu’nda 5.310.000 Tatar yaşa­maktadır. Bunlardan 2.000.000’u Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde, geriye kalan kısmı da Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerinde kayıtlıdır.</p>
<p>Yurt dışındaki Tatarların sayımı ayrıca yapılmadığından bütün dünyadaki Tatarların toplam nüfusu hakkında kesin bir ra­kam vermek güçtür. Ancak tahminen BDT coğrafyası da dâhil ol­mak üzere Rusya dışında bir milyondan fazla Tatarın yaşadığı dü­şünülmektedir. BDT ülkelerinin yanı sıra Tatarların yaşadıkları ülkelerin başında Çin, Finlandiya, ABD, Litvanya, Polonya, Japon­ya gibi ülkeler gelmektedir. En kalabalık Kazan Tatarı nüfusunun bulunduğu ülkelerden biri de Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye’ye diğer ülkelerden farklı olarak birkaç kez göç dalgası oldu.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> İlk toplu göçler XIX. yüzyılın ikinci yarısında ger­çekleşti. Kazan ile Astrahan hanlıkları ele geçirildikten hemen son­ra Ruslar, bölgede Hristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikasını başlattılar. Ayrıca Ruslar, Hac yolunu da gerek Kafkasya gerekse İdil-Ural Müslümanları için kapattılar.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Rusların dinî ve sosyo­ekonomik alanlardaki baskısı gittikçe arttı. Bu husus Tatarların asırlardır bağlantı içerisinde oldukları Osmanlı Devleti’ne göç et­meye başlamasına neden oldu. Bu tarihte göç eden Tatarların hatı­ralarındaki satırlar göç nedenini açıkça ortaya koymaktadır: “<em>Çarlık Hükümeti’nin Müslümanların mektep ve medreselerini kapatacağını, Kuran-ı Kerim’deki “kâfir” kelimelerinin çıkartılıp yeniden bastıracağını duyduk…</em> ”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bu tarihlerde gelenlerin çoğu din adamı veya dinî müesseselerde eğitim görmek isteyen öğrencilerdi. İslamiyet’i serbest bir şekilde yaşayabilmek ve din eğitimi almak iste­yen bu tarihteki muhacirlerin çoğu Mekke, Medine, Şam, Dobruca gibi Osmanlı eyaletleri ile Anadolu’nun çeşitli şehirlerine yerleşti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Osmanlı’nın “yeni vatan” olarak seçilmesinin nedenlerinden biri de ortak tarihî ve kültürel mirasın yanı sıra İdil-Ural Müslümanlarının Hac yolunun Osmanlı topraklarından geçmesi sebebiyle bu toprak­ları ve dolayısıyla da devleti iyi tanımalarıydı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> 1890’da Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Rusya Müslümanlarının dinî nedenlerden dolayı yurtdışına göç edebileceklerini ilan etmesi, 1892’de ise II. Abdülhamit’in Rusya’dan birkaç bin Müslüman’ın Osmanlı toprak­larına göç etmelerine izin vermesi,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> bu dönemdeki göç sürecinin daha kolay yaşanmasını sağladı.</p>
<p>1897 tarihindeki nüfus sayımı da Tatarların Osmanlı Devleti’ne göç etmelerine neden oldu. Tatarlar, bu nüfus sayımının bir bahane olduğunu ve asıl amacın Müslümanları Hristiyanlaştırmak olduğunu düşünüyorlardı ki, bu tarihte göç edenlerin sayısı arttı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> 1891 yılında Rusya’da yaşanan kıtlık da göç edenlerin sayısının artmasına neden oldu. Bu tarihte özellikle Samara, Ufa, Orenburg ve Kazan şehir ve köy halkı göç etti. İdil-Ural bölgesinden Türki­ye’ye yapılan göçler konusunu çalışan Arzu Kılınç Ocaklı, sadece XIX. yüzyılın ikinci yarısında bölgeden Türkiye’ye 10.000’den fazla insanın göç ettiğini yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu sayı şüphesiz yalnızca kaydı tutulan ve toplu göçleri içeren göçmenlerin sayısını yansıt­maktadır. Bu göçler aslında çok büyük sosyal bir mesele olup bir­çok roman ve hikâyeye de konu oldu. Örneğin Tatar yazarı Galiaskar Gafurov (1867-1942) <em>Tutam</em> adlı hikâyesinde 1894 yılında Osmanlı’ya göç etme nedenlerini muhacirlere yılda iki defa ürün alı­nan bereketli toprakların verilmesi, toprağı sürmek için saban ve hayvan, ev yapmak için de ağaç yardımının yapılması ve göçmen­lerin askere alınmaması gibi haberlerin halk arasında yayılması olarak göstermektedir. Bir başka Tatar yazarı Mahmut Galeu ise <em>Muhacirler</em> adlı tarihî romanında 1897 nüfus sayımını konu almak­ta ve bu sayımın göçlere neden olduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Bu dönemde Osmanlı’ya göç eden Tatarların bir kısmı Eskişehir ve civarına yerleşirken, geriye kalanlar Kütahya yakınlarına Efendiköprü adında bir yerleşim yeri kurma hakkını elde ettiler. Her iki bölgede Tatarların bugün de yaşadıkları bilinmektedir. 1954 tarihinde Efendiköprü köyünden<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> birkaç aile Manisa yakınlarına Karaköy köyünü kurdular. Bu köylerde Tatarlar arasında 1917 yılı­na kadar hâkim olan cemaat içi ilişkiler, eski türküler ve çeşitli merasimler o zamandan bugüne aynen uygulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Ankara ile Konya arasındaki Böğrüdelik köyünün nüfusunu da ilk göç dal­gasıyla gelen Sibirya Tatarları oluşturmaktadır. Böğrüdelik, Türki­ye’deki en büyük Tatar köyü olup, yaklaşık 1.100 kişilik bir nüfusa sahiptir. Köyde 400 ev, bir okul ve cami bulunmaktadır ki, bu cami 1908 yılında Omsk yakınlarındaki Karakul, Yelanlı, Yanaul köyle­rinde yaşayan Sibirya Tatarlarının desteğiyle inşâ edildi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Tatarların Anadolu’ya göçleri XX. yüzyılda da devam etti. XX. yüzyılın başında yaklaşık 2.000 Tatarın göç ettiği bilinmekte­dir. İdil-Ural Türklerine yönelik siyasî ve dinî baskının devam et­mesi, 1917 İhtilâli ve SSCB’nin kurulmasından sonra söz konusu baskının artması, Türkiye’deki Tatarların Anadolu’daki akrabala­rıyla yazışmaları ve akrabalarının Anadolu’da sürdükleri hayattan övgüyle bahsetmeleri, bu dönemdeki göçlerin başlıca sebepleriydi. XIX. yüzyılın ortalarında Şam ve Hicaz vilayetine yerleşen Tatar­lar, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra Türklerle birlikte bu topraklardan ayrıldılar. Gelen göçmenler ge­nellikle Eskişehir, Kütahya, Manisa, Ankara, İstanbul, Malatya gibi şehir ve köylere yerleştirildiler.</p>
<p>1950 ve 1960’lı yılların başlarında ise Türkiye, Tatarların yeni göçüyle karşılaştı. Bu tarihte Türkiye’ye gelen göçmenler Çin’deki Tatarlar’dır. Çin’de Komünistlerin iş başına geçmeleriyle birlikte Müslümanlara karşı baskı uygulanmaya başlandı. Bu da Tatarların Türkiye’ye göç etmelerine neden oldu. Yeni göçmenler, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere genellikle büyük şehirlere yerleşti.</p>
<p>Göçler sırasında, özellikle de ikinci dalgayla çok sayıda Ta­tar aydını Türkiye’ye geldi. Bunların bazıları Mustafa Kemal Ata­türk’ün yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli rol oynadı ve Türk tarihinde derin izler bıraktılar.</p>
<p>1892 yılında Harbiye Okulu’nda meşhur Tatar yazarı Musa Akyiğitzade (Mehmet Musa 1864-1923) hocalığa başladı. Musa Akyiğitzade’nin Rusça ve ekonomi dersleri verdiği bu okulda bi­lindiği gibi Mustafa Kemal de eğitim aldı (1899-1902). Musa Akyiğitzade’nin genç Mustafa Kemal ile karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte ekonomi derslerini Akyiğitzade’nin yazdığı kitaplardan <em>(İktisat Yahut İlmi Servet ve Avrupa Medeniyetinin Esasına Bir Nazar</em>) okumuş olması ihtimal dâhilindedir. Akyiğitzade, millî ekonomi doktrininin Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir ve himayeci bir gümrük politikası izlemek gerektiğini savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün değer verdiği Tatar aydınlarının başında Yusuf Akçura (1876-1935) gelmektedir. 1876 yılında Rus­ya’nın Ulyanovsk ilinde doğan Yusuf Akçura, babasının ölümü üzerine annesi tarafından İstanbul’a getirildi (1833) ve Harbiye Okulu’nu bitirdi. Ancak Jön Türk hareketine katıldığından dolayı 1899’da Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. 1903’te Paris Siyasal Bilgiler Okulu’ndan mezun olduktan sonra Kazan’a döndü ve meş­hur <em>Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük)</em><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> maka­lesini kaleme aldı (1904’te yayımlandı). Kazan’da çıkan ilk Türkçe gazetelerden <em>Kazan Muhbiri</em>‘nin yayın kurulunda yer alan Akçura ayrıca bir teşkilatçı olduğu için Türk boylarını bir araya toplamak gayesiyle arkadaşları ile birlikte “Rusya Müslüman İttifakı” adlı büyük siyasî partinin kuruluşunda önemli rol üstlendi. Bunun üze­rine takibe alınan Akçura, 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden İstanbul’a geldi ve Harp Akademisi ile Darülfünun’da siyasî tarih dersleri verdi. 1931’de Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin (Daha sonra Türk Tarih Kurumu adını aldı) kuruluş çalışmalarında görevlendirildi, 1932’de de cemiyetin başkanlığına seçildi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> 1935’te ölen Akçura, ayrıca Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı, <em>Türk Yurdu</em>‘nun baş­yazarı ve editörü oldu. Bu faaliyetlerinin yanı sıra Akçura çok sayı­da eser kaleme aldı.</p>
<p>Atatürk’ün sıkça görüştüğü bir başka Tatar aydını da Sadri Maksudi Arsal (1880-1857) idi. 1880’de Kazan’ın Taşsu Köyü’nde doğan Sadri Maksudi Arsal Rusya’daki eğitimini tamamladıktan sonra 1902’de Paris’te Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. 1906’da Rusya’ya dönen Arsal, politika ile ilgilenmeye başladı ve genç yaşta olmasına rağmen II. Duma’ya üye seçildi. 1918’de yurt dışına çıkmak zorunda kalan ve 1924’te Fransa’dan Türkiye’ye konfe­ranslar vermek için gelen Maksudi’nin “Türk Birliği”, “Türk Tari­hine Bakış”, “Dillerin Gelişiminde Akademilerin Rolü” başlıklı konuşmaları, Türkiye’de büyük ilgi gördü. Sadri Maksudi’ye Tür­kiye’de kalması için teklif yapıldı ve 1925’te Sadri Maksudi, Tür­kiye’ye gelip yerleşti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Akçura gibi Sadri Maksudi’nin de Türki­ye’ye büyük hizmetleri oldu. Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda yer alan Arsal (1930 kurultayında Tarih Heyeti’nin kuruluşunu teklif etti), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Türk Hukuk Tarihi dersi (bu dersi veren ilk hocalardan) ve aynı zamanda Tarih Bölümü’nde İskitlerle Sakalara dair dersler verdi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Mustafa Kemal, onu sık sık yanına çağırır ve onunla ülke meselelerini istişare eder­di. Araştırmacılar yüzden fazla görüşmenin yapıldığını yazmakta ve bundan dolayı Sadri Maksudi’yi Atatürk’ün gayriresmî danış­manı olarak adlandırmaktadırlar. Sadri Maksudi 1930’dan 1938’e kadar ve 1950’de milletvekilliği de yaptı, ancak üniversitelerle bağını koparmadı ve Ankara Hukuk Fakültesi’nde ders vermeye başladı. Sadri Maksudi, Türkçe’nin sadeleştirilmesi, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması tezini de ortaya koydu. Türk dilinde yapılan değişikliklerde onun büyük etkisinin olduğunu söy­lemek mümkündür. <em>Türk Dili İçin</em> adlı kitabının da Atatürk tarafın­dan takdir gördüğü bilinmektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk ile görüşen bir diğer Tatar ilim adamı – arkeolog ve etnolog Hamit Zubeyr Koşay (1897-1984) idi. 1909’da Osmanlı Devleti’ne ailesi ile birlikte göç eden Hamit Zubeyr, Selanik’teki medresede eğitim gördü, ardından Macaristan ile Almanya’daki şarkiyat enstitülerinde eğitim aldı. Türk Tarih Ku­rumu ile Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda önemli rol alan Koşay, Etnografya Müzesi’nin de kurucularındandır.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Türkiye’de en fazla tanınan Tatar aydınlarından biri de Akdes Nimet Kurat’tır. 1903’te Tataristan’ın Yana Çeşme şehrinin Berkete köyünde bir molla ailesinde dünyaya gelen Akdes Nimet Kurat, 1920’de liseyi bitirdi ve yurt dışında tahsil yapmayı düşündüyse de, Rusya’da bilhassa Tataristan’da açlık ve sıkıntı yıllarının (1920-1921) başlaması onun hayallerinin gerçekleşmesine izin vermedi. Ancak, 1924 yılında Türkiye’ye sığınarak İstanbul Darül­fünunu Edebiyat Fakültesi’ne kaydolarak önce felsefe, sonra tarih bölümünde eğitimine devam etti. 1925’te Profesör Fuat Köprülü, Akdes Nimet’i asistan olarak yanına aldı ve Türkiyat Enstitüsü çalışmalarında görevlendirdi. 1928 yılında Tarih Bölümü’nden mezun olduktan sonra Almanya’ya gönderildi. 1933 yılında Bizans sahasında bir tez hazırlayarak doktor unvanını aldı ve bu tarihten sonra İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nde görev yaptı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Akdes Nimet Kurat’ın en büyük hizmeti, hiç şüphesiz kaleme aldığı çalışmalardır. <em>Prut Seferi ve Barışı, Rusya Tarihi, Türk-İngiliz Münasebetlerinin Başlangıcı ve Gelişmesi (1553-1610), Türkiye ve İdil Boyu, Türkiye ve Rusya, IV-XVIII. Yüzyıllarda Ka­radeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Peçenek Tarihi </em>adlı eserleri günümüzde de üniversitelerde ders kitabı olarak oku­tulmaya devam edilmektedir.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün üniversite reformu ve Avru­pa’daki profesörleri Türkiye’ye davet etme siyaseti çerçevesinde Türkiye’ye gelen bir başka Kazanlı ilim adamı da Reşit Rahmeti Arat’tır. 1900 yılında Kazan’ın Eski Ücüm kasabasında dünyaya gelen Reşit Rahmeti Arat, orta eğitimini tamamladıktan sonra 1922 yılında gittiği Berlin’de Mukayeseli Türk Dili Araştırmaları Kürsüsü’nün kurucusu Prof. Dr. W. Bang-Kaup’un öğrencisi ve yardım­cısı oldu. 1927’de doktorasını tamamlayıp 1931 yılında doçent olan Reşit Rahmeti Arat, 1933 yılında Türkiye’ye Maarif Vekâleti tara­fından davet edildi ve 33 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Edebi­yat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’ne profesör tayin edildi. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu üyesi, Türk Dil Kurumu üyesi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü kurucu üyesi ve Milletlerarası Şark Tetkikleri Cemiyeti sekreteriydi. O da Türki­ye’ye gelen diğer Tatar bilim adamları gibi umumî Türk tarihine dair çok sayıda eser verdi.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Atatürk döneminde Türkiye’ye gelenler arasında Ahmet Temir’i de zikretmek gerekmektedir. 1929 yılında 17 yaşındayken Ahmet Temir Volga, Hazar Denizi ve Kafkasya üzerinden Batum’a gelip Türkiye’ye geçti ve Trabzon Muallim Mektebi ile İstan­bul’daki Haydarpaşa Lisesi’nde eğitim aldı. Doktorasını Alman­ya’da yaptıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönen Ahmet Temir, Tür­kiye’de Mongolistik çalışmaları başlatan ilk bilim adamı oldu ve bu alanda çok sayıda eser verdi. Moğolca üzerine yaptığı çalışmalarla hem dünyada hem de Türkiye’de çok önemli bir yer edinen Ahmet Temir’in bu alandaki en önemli katkılarından biri de <em>Moğolların Gizli Tarihi</em>‘ni Türkçe’ye kazandırmasıdır. 1962’de Ankara’da kurulan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, bizzat kaleme aldığı tüzük ile onun kurduğu bir merkezdir.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Atatürk döneminde Türkiye’ye gelen ilim adamlarından bi­ri de Abdullah Battal Taymas’dır. 1883 doğumlu Abdullah Battal, 1925 yılında Türkiye’ye gelerek Türkiyat Enstitüsü Müdürü mer­hum Ord. Prof. Fuat Köprülü’nün isteği üzerine Rusça’dan birkaç eser çevirdi. Dışişleri Bakanlığı’nda da görev yaptı, aynı zamanda bazı gazete ve dergilere yazılar yazdı. Atatürk’ün emri ile Türk­çe’ye çevrilen <em>Yakut Dili Sözlüğü’nün</em> tercümesine de katıldı. <em>İbn-i Mühenna Lügatı</em> ile <em>Büyük Kırgız Sözlüğü</em> gibi çalışmaları daha sonra Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti tara­fından basıldı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Tatar kökenli bir başka siyaset ve bilim adamı Ayaz İshakî ise Türkiye’ye ancak 1939’da geldi. Daha 18 yaşındayken ilk eseri (<em>Taallümde Saadet</em>) yayımlanan İshakî, 1902’de <em>Hürriyet</em> dergisini neşretmeye başladı. 1905’te <em>Tan Yıldızı</em> gazetesi ile <em>Tan</em> dergisini çıkarttı. Ancak yayınlar, Çarlık Hükümeti tarafından kapatıldığı gibi İshakî de hapse atıldı. Daha sonraki tarihlerde <em>Tavış, İl, Söz </em>gibi gazeteleri yayımlayarak millî mücadeleyi sürdürdü. Türkiye’ye geldikten sonra <em>Türk Yurdu</em> mecmuasında çalıştı, makaleler yazma­ya devam etti, <em>Züleyha</em> adlı romanını da Türkiye Türkçesi’ne çevir­di. Ondan fazla gazete ve dergi, 50’ye yakın da ilmî ve edebî eser neşretti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk döneminden önce ve ondan sonra da çok sayıda Tatar ilim adamı Türkiye’ye gelip yerleşti. Türki­ye’ye göç eden Tatar aydınları çeşitli alanlarda büyük hizmetlerde bulunup önemli müesseselerin kuruluş süreçlerine katıldılar. Ancak Tatar aydınlarının en önemli özellikleri, ilmî faaliyetlerinin ötesin­de Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında Yeni Türkiye’nin oluşumu­na önemli katkılarda bulunmaları oldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Toplumların Birbirine Bakışı Türk – Rus İlişkileri III. Çalıştay Bildirileri (28 Nisan 2011, Ankara)</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Ahunov, Azat, “Oteç Turkov, Drug Tatar, Soüznik Rossii”, <em>Tatarskiy Mir</em>, No. 17 (2003), <a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">http: //www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&headi</a><a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">ng=0</a> Erişim Tarihi: 25.08.2014.</span></div>
<div><span>♦ Akçura, Yusuf, <em>Üç Tarz-ı Siyaset,</em> TTK Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ Aslanapa, Oktay, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hocalarımız”, <em>Dokladı Mejdunarodnoy Konferentsii “İslamskaya Kultura v Volgo-Uralskom Regione (Kazan, 8-11 îunya 2001),</em> İRCİCA Yayınları, İstanbul 2004, s. 149-155.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Abdullah Battal Taymas”, <em>Kazan,</em> No. 21, İstanbul 1978, s. 101-102.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Ayaz İshakî İdillî”, <em>Kazan,</em> No. 12, İstanbul 1974, s. 8-17.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Çağımızın Büyük Türk Bilgini Reşid Rahmeti Arat”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 11-14.</span></div>
<div><span>♦ Binark, Naile, “Ömer Yusuf Akçura”, <em>Kazan,</em> No. 10, İstanbul 1973, s. 32-36.</span></div>
<div><span>♦ “Böğrüdelik Köyünde Sibirya Tatarları”, TRT Avaz Belgeseli, yayımlanma tarihi: 12.09.2012,</span></div>
<div><span><u><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj%205l_bogrudelik-koyunde%20-" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.dailymotion.com/video/xthj 5l_bogrudelik-koyunde –</a> </u><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">sibirya-tatarlari news </a>Erişim tarihi: 1.09.2014.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, “Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 26-28.</span></div>
<div><span>♦ Devlet, Nadir, “Tatarı i İh İstoriçeskie Svyazi s Turtsiyey”, <em>Rossiyskie Sooteçestvenniki v Turtsii: îstoriya i Sovremennosty</em>, İzdatelstvo Posolstva Rossiyskoy Federatsii v Ankare, İstanbul 2008, s. 156-159.</span></div>
<div><span>♦ Gaffarova, Faina Yü., <em>Tatar Mehacirlere,</em> Fen Neşriyat, Kazan 2004.</span></div>
<div><span>♦ Gaynetdinov, Rustem, <em>Türko-Tatarskaya Politiçeskaya Emigratsi ya: Naçalo XX Veka-30-e Godı,</em> Kamskiy İzdatelskiy Dom, Naberejnıye Çelnı 1997.</span></div>
<div><span>♦ Gilfanov, Rim, “Tatarskaya Emigratsiya”, <em>Tatarstan,</em> No. V-VI, Kazan 1995.</span></div>
<div><span>♦ Güleçyüz, Hayrettin, “Kazan Türklerinin Dağılması ve Göçler”, <em>Kazan,</em> No. 22, İstanbul 1978, s. 57-59.</span></div>
<div><span>♦ Kanlıdere, Ahmet, “Eğitim Merkezli Etkileşim: Osmanlı ve Rusya Türkleri”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> VI/12 (2008), s. 287-320.</span></div>
<div><span>♦ Kılınç Ocaklı, Arzu, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Anadolu’ya Göçler”, <em>Türkler,</em> XIII, ed. H. C. Güzel – K. Çiçek – S. Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 896-906.</span></div>
<div><span>♦ Koşay, Hamit Zubeyr, “Yusuf Akçura”, <em>Kazan</em>, No. 8, İstanbul 1976, s. 2-7.</span></div>
<div><span>♦ Kut, Gürhan, <em>Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010.</span></div>
<div><span><em>♦ Osmanlı Belgelerinde Kazan</em>, yay. haz. K. Gurulkan-R. Gündoğdu- M. Küçük-Y. İ. Genç, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ Özyetgin, A.Melek, “Prof. Dr. Ahmet Temir”, <em>Türkoloji Dergisi, </em>XVI/1, Ankara 2003, s. 1-8.</span></div>
<div><span>♦ “Profesör Akdes Nimet Kurat“, <em>Kazan,</em> No. 5, İstanbul 1971, s. 27­32.</span></div>
<div><span><em>♦ Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi,</em> haz. İlyas Kamalov, TTK Yayınları, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ Sibgatullina, Alfina, <em>Kontaktı Türok-Musulman Rossiyskoy i Os- manskoy İmperiy na Rubeje XIX-XX vv,</em> İzdatelstvo İstok, Moskva 2010.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bu göçler için bkz. <em>Osmanlı Belgelerinde Kazan</em>, yay. haz. K. Gurulkan- R. Gündoğdu-M. Küçük-Y. İ. Genç, T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2005, s. 69-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> <em>Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi,</em> haz. İlyas Kamalov, TTK Yayın­ları, Ankara 2011, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Arzu Kılınç Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Anadolu’ya Göçler”, <em>Türkler,</em> XIII, ed. H. C. Güzel – K. Çiçek – S. Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 896.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref4" name="_edn4"><sub>[4]</sub></a> Nadir Devlet, “Tatarı i İh İstoriçeskie Svyazi s Turtsiyey”, <em>Rossiyskie Sooteçestvenniki v Turtsii: îstoriya i Sovremennosty,</em> İzdatelstvo Posolstva Rossiyskoy Federatsii v Ankare, İstanbul 2008, s. 157. İstanbul’a eğitim amacıyla gelen İdil-Urallı Türkler için bkz. Ahmet Kanlıdere, “Eğitim Merkezli Etkileşim: Osmanlı ve Rusya Türkleri”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> VI/12 (2008), s. 287-320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Alfina Sibgatullina, <em>Kontaktı Türok-Musulman Rossiyskoy i Osmanskoy împeriy na Rubeje XIX-XX vv,</em> İzdatelstvo İstok, Moskva 2010, s. 23-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>   Rustem Gaynetdinov, <em>Türko-Tatarskaya Politiçeskaya Emigratsiya: Naçalo XX Veka-30-e Godı,</em> Kamskiy İzdatelskiy Dom, Naberejnıye Çelnı 1997, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 896</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 905</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. K. Ocaklı, “XIX. Yüzyılda İdil-Ural Bölgesinden Göçler”, s. 896-897</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Efendiköprü Köyü ve buradaki Tatarlar hakkında bkz. Hayrettin Güleçyüz, “Kazan Türklerinin Dağılması ve Göçler”, <em>Kazan,</em> No. 22, İstanbul 1978, s. 57-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> R. Gilfanov, <em>a.g.e.,</em> s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  “Böğrüdelik Köyünde Sibirya Tatarları”, TRT Avaz Belgeseli, yayımlanma tarihi: 12.09.2012,</span></div>
<div><span><a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">http://www.dailymotion.com/video/xthj5l bogrudelik-koyunde-sibirya-</a> <a href="http://www.dailymotion.com/video/xthj5l_bogrudelik-koyunde-sibirya-tatarlari_news" target="_blank" rel="noopener">tatarlari news </a>Erişim tarihi: 1.09.2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Azat Ahunov, “Oteç Turkov, Drug Tatar, Soüznik Rossii”, <em>Tatarskiy Mir</em>, No. 17 (2003),</span></div>
<div><span><a href="http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0" target="_blank" rel="noopener">http://www.tatworld.ru/article.shtml?article=349&section=0&heading=0</a> Erişim Tarihi: 25.08.2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Yusuf Akçura, <em>Üç Tarz-ı Siyaset,</em> TTK Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Oktay Aslanapa, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hocalarımız”, <em>Dokladı Mejdunarodnoy Konferentsii “îslamskaya Kultura v Volgo-Uralskom Regione (Kazan, 8-11 îunya 2001),</em> IRCICA Yayınları, İstanbul 2004, s. 150; Naile Binark, “Ömer Yusuf Akçura”, <em>Kazan,</em> No.</span></div>
<div><span>10, İstanbul 1973, s. 32-36; Hamit Zubeyr Koşay, “Yusuf Akçura”, <em>Ka­zan</em>, No. 8, İstanbul 1976, s. 2-7; “Tatar Aydınları”, der. İlyas Kamalov, <em>Avrasya Fatihi Tatarlar,</em> haz. İlyas Kamalov, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2007, s. 283-286. Yusuf Akçura’nın Türkiye’deki faaliyetleri için bkz. Gürhan Kut, <em>Cumhuriyet Döneminde Yusuf Akçura</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  Azat Ahunov, <em>a.g.e.;</em> Nadir Devlet, “Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 26-28; Faina Yü. Gaffarova, <em>Tatar Me- hacirlere,</em> Fen Neşriyat, Kazan 2004, s. 32-48. Sadri Maksudi Arsal hakkında yapılan çalışmaların listesi için bkz. “Tatar Aydınları”, s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> O. Aslanapa, “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle Gelen Kazanlı Hoca­larımız”, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> A. Ahunov<em>, a.g.e.;</em> F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehacirlere,</em> s. 67-71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> “Profesör Akdes Nimet Kurat“, <em>Kazan</em>, No. 5, İstanbul 1971, s. 27-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Naile Binark, “Çağımızın Büyük Türk Bilgini Reşid Rahmeti Arat”, <em>Kazan,</em> No. 2, İstanbul 1970, s. 11-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a>  A. Melek Özyetgin, “Prof. Dr. Ahmet Temir”, <em>Türkoloji Dergisi, </em>XVI/1, Ankara 2003, s. 1-8; F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehecerlere,</em> s. 72­79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Naile Binark, “Abdullah Battal Taymas”, <em>Kazan,</em> No. 21, İstanbul 1978, s. 101-102; F. Yü. Gaffarova, <em>Tatar Mehacerlere</em>, s. 48-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-tatar-aydinlari.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  Naile Binark, “Ayaz İshakî İdillî”, <em>Kazan,</em> No. 12, İstanbul 1974, s. 8­17.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Liderlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-liderlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-liderlik</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Liderlik
Bilgi çağına girdiğimiz 21. yüzyılda lider ve liderlik kavramı tüm dünya insanlarının ilgisini çekmektedir. Günümüzde siyasetçiler, işadamları başta ol­mak üzere pek çok kesimden kişiler ilgi alanlarında başarılı olabilmenin yol ve yöntemlerini araştırmaktadırlar. Geçmiş çağ ve dönemlerde siyasî, sosyal, eko­nomik ve kültürel değerler açısından liderlik özelliğiyle ortaya çıkan kişiler ol­muştur. İnsanlığın ilk çağlarında beslenme ve güvenlik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c51955dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Liderlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ataturk-031.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html">Atatürk ve Liderlik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yusuf Ziya BİLDİRİCİ</strong></span></a>
</p><p>Bilgi çağına girdiğimiz 21. yüzyılda lider ve liderlik kavramı tüm dünya insanlarının ilgisini çekmektedir. Günümüzde siyasetçiler, işadamları başta ol­mak üzere pek çok kesimden kişiler ilgi alanlarında başarılı olabilmenin yol ve yöntemlerini araştırmaktadırlar. Geçmiş çağ ve dönemlerde siyasî, sosyal, eko­nomik ve kültürel değerler açısından liderlik özelliğiyle ortaya çıkan kişiler ol­muştur. İnsanlığın ilk çağlarında beslenme ve güvenlik gereksinimlerinin karşı­lanmasında liderlik etmek, daha çok güç ve cesaret gibi kişisel özelliklere bağlı iken, günümüz modern toplumlarında gerek ihtiyaç türlerinin çeşitlilik ve de­ğişkenlik göstermesi, gerekse bunların bilgi ve yeteneğe yönelik özelliklerinin ortaya çıkmasıyla, liderlik etme anlayış ve uygulaması<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> değişmiştir. Başlangıçta toplumun gereksinimleri sınırlı iken ortaya çıkan sayılı özellikteki lider tipi, ye­rini toplum ile çevrenin değişmesiyle çok özellikli lider tipine bırakacaktır.</p>
<p><span><strong>1. Genel Olarak Liderlik Kavramı:</strong></span></p>
<p>Başta yabancı yazarlar ve sosyal bilimciler, 20. yüzyıl başlarında Anadolu’da oluşan siyasî otorite boşluğunda Atatürk’ün organizesiyle başlayan millî direniş hamlesi ve sonrasını açıklarken liderlik, karizma gibi kavramları kullanmışlardır. Vatanında istiklâline kavuşmak için Türk milletinin verdiği mücadele, liderinin sayesinde büyük sosyal değişimlere dönüşünce, dünyanın Atatürk’e olan ilgisi artmış, onun liderlik özellikleri kitaplara konu olmuştur.</p>
<p>Lider ve liderlik, şimdilerde bilimsel olarak araştırılan ilginç kavramlar arasında sayılmaktadır. Bu kavramı ve buna bağlı olarak şekillenenleri açıkla­mak için bazı tanımlardan hareketle konuya girmek uygun olacaktır. Bir grubu hedeflere doğru yönlendirme işini yapan özel yeteneklere sahip kişiye lider, ya­pılan işe ise liderlik denmektedir. Diğer bir söylemle liderlik, insanların düşün­düklerini ve aldıkları kararları eylemlere dönüştürmelerini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> başarma sanatıdır.</p>
<p>Bazı batılı yazarlara göre bir kimsenin lider olarak kabul edilebilmesi, önce üstün niteliklerinin bulunduğunun kendisini izleyenlerce kabul edilme­sine, bu niteliklerin onlara güven vermesine ve onun etkisini kabullenmelerini sağlamasına<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> bağlıdır.</p>
<p>Liderin etkisi ve önemi daha ziyade içerisinde bulunduğu durumlar ve şartlarla yakından ilişkilidir. Bu nedenle büyük buhranlar ve olağanüstü durum­lar büyük liderleri ortaya çıkarır. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, yaptıklarıyla tarihe adını yazdıran büyük insanları büyük milletlerin yetiştireceğini, bu milletlerin ülküsünü benimseyen kişiliklerin hep ön plâna çıktığını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> belirterek manalı de­ğerler üzerinde durur.</p>
<p>Lideri güven duygusu veren, çevresinin ihtiyaçlarını karşılayan, hedef kit­lesini gereken noktaya götüren, şahsı ve etrafındakilerle ahenkli, yapacağı işi önceden kafasında kurgulayarak uygulayan kişi, önder şeklinde betimleyen ça­lışmalara rastlamak mümkündür. Bunlar ve benzeri özelliklerin bir liderde yüksek seviyede görülmesine karizma,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> bu özelliği ile büyük işler başaranlara da karizmatik lider diyebiliriz.</p>
<p>Tarih boyunca büyük liderlerin merak uyandırıcı yönleri, hangi ortamda ve ne şekilde ortaya çıktıkları, özellikleri, karşılarına çıkan güçlüklere karşı uy­gulamaları hep merak konusu olmuştur. Tarihin akışı içinde rastladığımız Muhammed, Lenin, Gandhi ve Atatürk gibi liderlerin en önemli ortak özelliklerinden birisi karizmatik bir nitelik taşımalarıdır. Gerçekten de karizma, bu tür lider kişiliklerin ortaya çıkmasının analizi ve uygulamaya koydukları etkinliklerinin anlaşılırlığı açısından kilit bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu tür­den kişiliklerin grup, topluluk veya kitle üzerinde oluşturdukları etkileri, yasal bir güce, bir statü veya mevkiye, ekonomik kaynakları elinde tutmaya değil, önemli miktarda kişisel edinimlerinden ve özelliklerinden<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> kaynağını bulmak­tadır.</p>
<p>Türk milletinin yanı sıra başka milletlerin de kaderini belirleyen olaylara damgasını vuran Atatürk’ün liderliğini birkaç devrede gözler önüne sermek ye­rinde olacaktır.</p>
<p><span><strong>2. Millî Mücadele Öncesi M. Kemal</strong></span></p>
<p>Mustafa Kemal, çok yakın arkadaşlık görüşmeleri sırasında Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ile tanışır. Fazıl Paşa onda büyük özellikler gör­mekteydi. Onu arkadaşı Osman Nizami Paşa ile tanıştırdı. Nizami Paşa, uzunca bir süre M. Kemal ile görüştü. Sonra da onda büyük işler yapanların yetenek ve zekiliğini gördüğünü<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> belirtmişti.</p>
<p>M. Kemal Manastır Askerî İdadisi’nde zorlandığı Fransızca’yı Selânik’te ta­til sırasında iki üç ay içerisinde kavrayarak ileri bir dereceye getirir. Eğitimini başarı ile tamamlayıp, İstanbul’a giderek 13 Mart 1899’da Harp Okulu’nun Pi­yade Bölümü’ne girer. Kurmay sınıfına geçmek için girdiği sınavın sonuçları he­nüz açıklanmadan kurmay apoletlerini yakasına takmıştı. Bu yaptıklarını soran­lara, “Olacağıma kesin inancım olduğundan onları takmıştım”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> diyerek öz gü­vene dayalı özelliğini ortaya koymuştu.</p>
<p>M. Kemal henüz kurmay yüzbaşı olmuş ve tayin beklemektedir. Onda ülke yönetimine yönelik merak ve girişimler 1905 yılında gelişirken, gizlice buluşup görüştüğü arkadaşları arasında da önder bir yapı özelliği taşıdığı gözlemleni­yordu. Bu girişimleri nedeniyle tutuklanır ve sonrasında serbest bırakılır. Bir çeşit sürgün olarak Şam’daki 30. Süvari Alayı’nda topçu stajına gitmeden önce Beyrut’ta arkadaşlarıyla yaptığı görüşmede; yıkılmak konumuna gelen bir Os­manlı Devleti’nden yeni bir Türk devleti çıkarmak gerektiğini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> söyleyerek, bü­yük işlerin adamı olduğunun işaretlerini veriyordu.</p>
<p>Lider, düşüncelerini örgütleyebilen kimsedir. O, 1906 Ekim’inde Şam’da Alay Komutanı Lütfi, Kurmay Yüzbaşı Müfit, Süleyman Hacı Mustafa ile birlikte Vatan Cemiyeti’ni kurar. Gizlice geldiği Selânik’te yeni katılımlar sayesinde güç­lenen cemiyetin adı Vatan ve Hürriyet Cemiyeti<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> olarak değiştirilir. M. Kemal, kıdemli yüzbaşı olarak geldiği Selânik’te İttihat ve Terakki Partisi’nin toplantı­larında, ileri sürdüğü görüşleriyle sivrilen bir lider görünümündedir. O, azınlık­ların milliyetçilik akımından çıkar sağlamaya çalıştıkları bir sırada, Büyük Os­manlı Devleti’nin akıbetini görürcesine önsezilerde bulunuyor, hatta kurulacak Türk Devleti’nin şimdiki sınırlarını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> tarif ederek ileriyi gören bir lider izlenimi veriyordu.</p>
<p>Bu sırada 1908’de II. Meşrutiyet ilân edilmiş, daha sonra da 31 Mart İsyanı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> ortaya çıkmıştı. Herkesin şaşkınlık geçirdiği bu anda, tümen ve ordu ku­mandanlarını Hareket Ordusu kurma fikriyle isyanı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> bastırmak üzere yönlen­diren, İstanbul’a kuvvet gönderilmesini sağlayan kişi M. Kemal idi.</p>
<p>Osmanlı Devleti eski gücünü yitirmiş, içte azınlıklar isyanlarıyla vatandaş­lık bağlarını zedelerken, Balkanlar içten içe kaynamaktaydı. 31 Mart İsyanı’nın ertesi günü Adana’da Ermenilerin Türkleri katlederek başlattıkları isyan Dört­yol ve çevresine yayılmış<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>, komitecilerin kanlı eylemleri Rusların Akdeniz kıyı­larında bir üs edinmelerini sağlayamamıştı. Dünya devleti olma çabasındaki İtalyanlar 27 Eylül 1911’de Trablusgarp’a asker çıkararak işgallerini genişletmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Her türlü şartta devletine yararlı olma duygusundaki M. Kemal, En­ver, Fethi beyler ve bazı subayların bölgeye koşarak aşiretleri organizelerine ve işgale karşı savaşmalarına neden oldu. O, Anadolu’dan kilometrelerce uzakta bu seferin çapının dar olduğunu<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> açık görüşlü asker mantığıyla kavrayacaktır.</p>
<p>Osmanlı Devleti 19. yüzyıl sonlarında düştüğü yalnızlığa çare olarak Al­manya ile yakınlaşmış, Ortadoğu’daki petrole dayalı çıkar hesapları İngiltere ve Fransa’yı birleştirmiş, I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin jeopolitiğini hedef tahtası durumuna koymuştu. İtilâf Devletleri açısından Çanakkale Boğazı’nın geçilmesi savaşın kaderini değiştirebilirdi. Çanakkale Savaşları, M. Kemal’in li­derlik yeteneklerini Türk tarihine yazan olaylara sahne olmuştur. O, neyi, ne­rede, nasıl kullanacağını, en kritik anda nasıl hayatî karar verileceğini burada sergilemiştir. Cephanesi kalmayan askerlere süngü taktırarak gerektiğinde ölmelerini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> hatırlatmış, kumanda edeceğinin çok üzerindeki kuvvetlerin idare ve sorumluluğunu yüklenerek büyük insiyatif kabiliyetiyle çarpışmaların kaderini etkileyen karizmatik lider olarak öne çıkmıştır. Onun tükenme nedir bilmeyen enerjisi, kesin görüş ve önsezisi, isabetli kararları ve liderlikteki fonksiyonu sa­yesinde düşmana başkent yolunun serbestliğiyle neticelenebilecek olan bir yenilginin<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> önü alınabilmişti.</p>
<p>M. Kemal, Çanakkale Çarpışmaları’ndan sonra 1 Nisan 1916’da general­liğe terfi ettiği sırada Ruslar doğuda Muş ve Bitlis’i işgal etmişlerdi. O, hazırladığı kolordu ile Rusların kuvvetlerimizi ortadan kaldırma plânını görerek, 7 Ağustos’ta Muş’u, ardından da Bitlis’i düşmandan temizlemiş, II. Ordu’nun yenilmesini önlemişti. M. Kemal, Çapakçur Boğazı’na zamanında yetişmek suretiyle Ali Fuat Cebesoy’un emrinde bulunan 14. Tümen’i zor ve riskli bir durumdan<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> da kurtarmıştı.</p>
<p>I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü Sina-Filistin Çarpışmaları’nda yerli Araplardan da aldığı destekle devamlı ilerleyen İngilizlere karşı komuta ettiği 7. Ordu’yu çarpışarak Halep’e çekerek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> imha edilmeden kurtaran yine odur.</p>
<p>31 Ekim 1917’de Yıldırım Orduları Kumandanlığı’nı Alman generali Li­man Von Sanders’ten teslim almıştı. Bu görev değişimi sırasında bir Alman ge­neralinin yenildiklerini ve her şeyin bittiğini söylemesine karşın M. Kemal, “Sa­vaş müttefiklerimiz için bitmiş olabilir. Ama bizi ilgilendiren savaş, kendi bağım­sızlığımızın mücadelesi asıl şimdi başlıyor”<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> diyerek yılmaz irade ve azmini or­taya koyuyordu.</p>
<p>Savaş sonrası Mondros Mütarekesi yapılmış, İngilizler, Osmanlı Devleti’nden İskenderun-Halep güzergâhının serbest konuma getirilmesini istemiş­lerdi. Sadrazam da onların isteği doğrultusunda M. Kemal Paşa’ya talimat verme düşüncesindedir. Yapılan yazışmalar sırasında o, Harbiye Nazırı’na<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> “İngilizlerin gerçek amaçlarının İskenderun’u işgal etmek olduğunu, bu güzergâh yoluyla 7. Ordu’nun birliklerini geri çekmesinin önünü alarak orduyu teslim almak iste­diklerini iletir. İskenderun ve çevresine çıkacak İngiliz birliklerine ateşle karşı­lık verilmesi için emir verdiğini, düşmanın yanıltıcı davranışlarını hoş görmeye yaratılışının uygun olmadığından, görevi devralacak şahsın derhal ordunun ba­şına getirilmesi istemiyle<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> telyazısı göndermişti.</p>
<p>Teslimiyetçi anlayışa karakterinin ket olması, muhakkak onun mükem­mel liderlik özelliğinden gelmekteydi. Genel savaşın seyri Osmanlı Devleti’nin üzerine bir karabasan gibi çökmüş iken, hareket halinde olan, didinen M. Ke­mal’in düşüncesinde yeni bir Türk Devleti oluşturulması vardı. Bundan hareketle yakın arkadaşlarına yapılacak işler konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Henüz işgalden önce Anteplilere<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> ve Adanalılara<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> istiklâllerini korumaları için gereken silah ile malzemeyi sağlama sözünü veren, düşmana karşı mücadele et­melerini, teşkilat kurmalarını öğütleyen yine odur.</p>
<p><span><strong>3. Millî Mücadele Dönemi’nde M. Kemal</strong></span></p>
<p>Milletin savaşlardan madden ve manen yılgın, ordunun elinden silahları­nın alındığı, ülkenin yer yer işgale başlandığı, hükûmetin gelişmeler karşısında aciz ve kararsız<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> kaldığı bir zamanda M. Kemal, 10-11 Kasım 1918’de Adana’dan ayrılarak milletin mücadelesini şekillendirmek amacıyla siyasî gelişmelerin merkezi konumundaki İstanbul’da geçti.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>M. Kemal, İstanbul’da kaldığı altı ay içinde Ali Fuat, Kâzım Karabekir, İs­met, Rauf, Fethi beyler ve diğer silah arkadaşları, saray çevresi ile yakın görüş­melerde bulundu.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Bu temasların sonunda ülkenin işgalcilerden kurtarılması fikri olgunluk kazanacaktır. O, yapılacak mücadelenin millî bir teşkilata dayan­dırılarak Türk milletiyle birlikte Anadolu’da yapılması gerektiğine inanmıştı.</p>
<p>Mondros Mütarekesi’nden sonra Fener Rum Patrikhanesi’nin ve Merzifon Amerikan Koleji’nin teşvik ve yönlendirilmesiyle Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Rum çetelerinin başlattıkları eylemler<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> ve bunlara karşı Türklerin nefsî savunmaları işgal güçlerinin bölgeye müdahalesini gündeme getirmişti. Osmanlı Hükümeti, bu gelişmeler üzerine Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in önerisi, Padişahın onayıyla M. Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> olarak görev­lendirdi. Yurdun önemli bir kısmını kapsayan bu görevlendirme onun resmî ve askerî makamlarda ustaca yaptığı çabaların ürünüydü.</p>
<p>Lider neyi, nerede, ne zaman yapacağını bilen, hızlı muhakeme yetene­ğine, pratik zekâya<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> sahip olmalı, yerinde ve doğru kararlar alabilmelidir. M. Kemal Paşa mülkî ve askerî görevine atanmadan önce İstanbul’da görüştüğü si­lah arkadaşlarına düşündüğü büyük işleri açıklamış, onların olurlarını da al­mıştı. Yapılacak iş, onun sevk ve idaresinde millî bir ordunun kurulması, ülkede halkın iradesiyle oluşturulacak bir meclisin toplanmasından<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> hareketle Millî Mücadele’nin başlatılmasıydı.</p>
<p>Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa, Ali Fuat Paşa’nın komuta edeceği 20. Kolordu’ya Ulukışla’dan Ankara’ya hareket emri verecek, Rauf Bey Bahriye Nezareti’nden istifa ederek Ankara’ya ulaşacak, 20. Kolordu Kuman­danı olarak Erzurum’a geçecek olan Kâzım Karabekir Paşa, o gelinceye kadar gerekli ortamı hazırlayacak, Albay Refet Bey Sivas’ta kurulan 3. Kolordu’nun ba­şına geçecek,<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> böylece Mustafa Kemal Paşa’nın başlatacağı harekâtın stratejik noktalarının güvenliği sağlanmış olacaktı.</p>
<p>Osmanlı ülkesiyle Osmanlı’nın ideolojisine yakın çizgide yaşayan millet­ler, 19. yüzyılda maddeye hâkim olarak teknolojilerini geliştiren batılıların as­kerî tehdidine uğramışlardı. Avrupalı medeniler, ilkellerin tabii kaynaklarının öylece durmasına kayıtsız kalamazlardı !. Onlara göre, bu kaynakların korunma­sında Anadolu’nun stratejik noktaları kontrol altına alınmalı, bu coğrafyanın sa­kinleri yeni efendilerinin sömürüsüne hizmet etmeliydiler.</p>
<p>Türk Millî Mücadelesi’ni beraberindeki 17 kişilik ekibi<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varışından itibaren başlatan M. Kemal, Türk’ün esaret kabul etmez yapısıyla egemenliği hiçbir suretle bırakmayacağını, canına kastedilen bir milletin her şeyi göze alacağını, ancak bu millete hizmet edenin onun efendisi olacağını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> söylemekteydi.</p>
<p>Cephelerde Türk insanını öğüten özelliğiyle I. Dünya Savaşı toplum psiko­lojisini de olumsuz etkilemişti. Türk tarihinde böyle karizmatik ortamlarda, kut­lanmış özellikler taşıdığına inanılan önderlerle Türk milleti yeniden bir bayrak altında birleşerek istiklâlini elde edebilmişti. Teknoloji ve ihanet odaklarını ha­rekete geçirerek Türk’ü yok etmeyi amaçlayan sömürgeci zihniyete karşı dire­niş başlatan Mustafa Kemal Paşa, milletçe bir ulu önder olarak değerlendirile­cektir.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra ülkede bü­yük bir otorite boşluğu oluşmuş, mevcut otoriteyi örfî gelenekle elinde bulun­duran, fakat gerçekte işlerliğini yitirmiş bulunan Padişah, yurdu işgal eden düş­manlara karşı otoriteyi kullanacak durumda değildi.</p>
<p>Görüldüğü gibi o, Millî Mücadele’nin başlangıcından itibaren karizmasına dayalı bir sulta peşinde olmamıştı. Karizmasına dayalı şahsî otorite ve önderlik kurma çabasını ise hiç benimsememiştir. M. Kemal Paşa ve arkadaşları askerlik tecrübelerinden hareketle mevcut otoriteye alenen cephe almadan boşluğu dol­durmaya çabalamışladır. O, kişiliğinde çok güçlü bir karizma sahibi olmasına rağmen, rasyonel-yasal bir otorite kurarak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> bundan hareketle hedefe ulaşmayı tercih etmiştir.</p>
<p>Türk Millî Mücadelesi’nin lideri olarak ortaya çıkan Mustafa Kemal Paşa, millet egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> ama­cıyla hareket ederken, mevcut siyasî otoriteyi ve işgalcileri kongrelerde Türk milletine şikâyet eğilimine yönelince merkezle ilişkileri kopma noktasına gele­cektir. Nitekim o, siyasî ve askerî otoritenin kendisini İstanbul’a çağırmalarına karşılık, 8 Temmuz 1919 tarihinde göreviyle birlikte çok sevdiği askerlik mes­leğinden ayrıldığını telgrafla bildirerek milletin sinesinde bir ferd-i mücahit<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> olarak çalışmaya koyulacaktır.</p>
<p>Millî Mücadele’nin başladığı yerde bitmesinin söz konusu olduğu bu olayda lider, kendine güven yeteneğini ortaya koyarak milletiyle şahsiyetini bü­tünleştirmeye çalışmıştır. O, 1919 yılının karışık ortamında üniformasını çıkar­madan yoluna devam edebilir ve karizmatik bir askerî önder olabilirdi. Böyle bir yönelime girdiğinde, belki bir süre sonra onun durumuna özenip aynı mevkii elde etmeye çalışacak karizmatik önder adaylarıyla da uğraşacak<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> ve şüphesiz daha yolun başında engellerle karşılaşacak, belki de yıpranacaktı.</p>
<p>Tarihe geçmiş karizmatik liderler incelendiğinde M. Kemal, Castro, Hitler, M. Luther King gibi karizma sahibi önderlerin genel çoğunluğunun ülkelerinde yaşanan olumsuz şartlarda tarih sahnesinde yer aldıkları görülür. Karizmatik liderlerden bir kısmının milletlerini ve kurumlarını sıkıntılardan kurtararak ön­lerini açtıkları ortamda olumlu önderlik özelliklerini kullanırlarken, kimisinin de gerek kendi toplum ve kurumlarını, gerekse de insanlığı felaketlere götürerek<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> olumsuz karizmatik liderler<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> olarak tarihte rol aldıklarını görürüz. Bu du­rum, liderlerin karizmalarını sağladıktan sonraki eylem ve icraatlarında şekil­lenmektedir. O, rütbeden soyutlanmanın getirdiği endişeyi de çabucak yenmesini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> bilerek hareketine devamla inandığı davayı kongrelerde milletine aktar­mış, Heyet-i Temsiliye, Büyük Millet Meclisi gibi yasal temsillere milletin de ka­tılımını sağlayarak, hareketi milletin sorunu konumuna getiren lider olmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, demokratik sürece ve ilerleme şartlarına uyarak, ya­sal kurallar çerçevesinde hareket eden demokratik bir liderdir. İçlerinde Rustow da dahil olmak üzere bazı yabancı yazarlar Türk Millî Mücadelesi’nin mev­cut ortamını yeterince kavramadan, Mustafa Kemal Paşa’nın bazı icraatlarını belirli sosyolojik modellere uydurarak diktatör liderlikle özdeşleştirmeye çalış­mışlardır. Bu tanım, esaret ve sömürüyü sosyal yapısına uygun görmeyerek in­sanca, özgürce bir yaşam için gönüllü millî direnişe katılan Türk milletinin yasal liderine uymamaktadır<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Anadolu’nun stratejisine hâkim olmak için azınlıkla­rın seferber edildiği, Çukurova ve Batı Anadolu’da Türkler üzerinde soykırım<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> yapıldığı, maksatlı iç isyanlarla sosyal, askerî ve mülkî düzenin sarsıntı geçirdiği bir sırada, Meclis’ten 5 Ağustos 1921 tarihinde Başkumandanlık dahil olmak üzere bütün yetkileri yasal şekilde alan Mustafa Kemal Paşa bu hareketiyle bir milletin mukadderatının lideri olmuştu.</p>
<p>Nitekim, bu ve benzeri liderlik davranışlarının kaynağının yeterince ince­lenmemesi bazı sosyologları ve yazarları yanlışlığa düşürmüştür. Millî Mücadele’nin lideri amaç ve hedeflere ulaşmada bazen otokratik, bazen de demokra­tik önderlik tarzlarını benimsemiştir. O, Yunan Ordusu’nun başkent Ankara’ya yaklaştığı, Yunanlılara kesin darbenin vurulmasının gerektiği çok acîl ve hayatî durumlarda otokratik lider tavrı göstermiştir. Bürokratik engellerle uğraşma­dan çabuk karar alınması gerekmekteydi. Bu nedenle o, Mecliste Başkomutanlık Yetki Yasası’nın süresi uzatılmadığı zaman<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> görevi yürütmeye devam kararını Bakanlar Kurulu’na bildirmiş, düşmanın karşısındaki ordunun başsız kalmasına seyirci<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> kalmayarak inisiyatif kullanmıştı.</p>
<p>Lider, başkalarının hayatı ve istikbali için kendini riske atan, önemli ka­rarlar alabilen ve fikirlerinin doğruluğunu grubuna aktarabilen, kendisini izle­yenlere bunu inandırabilendir. O, 6 Mayıs 1922 tarihinde Mecliste yapılan gizli bir oturumda milletin iradesine dayalı bir meclisin oluşturulmasına çalıştığını, bütün engellere rağmen hedefe ulaşabilmek için bütün kaynakları seferber ede­rek ordunun başarısını sağlayarak Türk milletinin kudretini dünyaya tanıtarak bağımsız ve hür yaşamanın sağlanacağını<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> belirterek, vekilleri aydınlatan ko­nuşmasının ardından oy çoğunluğu ile görev süresinin uzatılmasını sağlayacak­tır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa savaş şartları gereği bazen de otokratik liderlik tar­zını benimsemiştir<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>. Sakarya Savaşı hazırlığında yanlış alınacak bir karar mil­letin yok olmasına neden olabilirdi. O, Türk milletinin bekası için görevi bırak­mazken, Tekalif-i Milliye Emirleri’ni<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> çıkararak Türk tarihinde çok önem arz eden bir savaş ortamında risk üstlenebilen bir lider olarak davranmıştır.</p>
<p><span><strong>4. İnkılâplar Dönemi</strong></span></p>
<p>Batı dünyası 15. ve 16. yüzyıllarda büyük sosyal değişme ve gelişme gösterirken<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>, Osmanlı devlet adamları kendi dünyaları dışındaki bu hareketlere za­manında katılamamışlar, bunları merak edip<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>, devletin bazı kurumlarının işle­vini değiştirerek gelişme göstermesi gereğine inandıkları zaman ise bu işte geç kaldıklarını görmüşlerdi. Osmanlı Devleti’nde 18. yüzyıl içinde başlayan de­ğişme girişimleri, 19. yüzyılda büyük sanayisini kuramamış, dinî birlikle millî birliği pekiştirememiş, yaratıcı aydınları yetersiz bir sosyo-ekonomik yapıda çö­zülme eğilimlerinin arttığı<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> sosyal mirasa dönüşmüştü.</p>
<p>Tanzimatçılar, devleti eski gücüne eriştirmek için batı ülkelerinin kurumlarını, hukukunu örnek alarak iktibas hareketlerinde bulunmuşlar, sistemin bü­tününe yansımayan bu iyi niyetli çabalar Osmanlı Devleti’nde büyük bir in­kılâbın gerçekleşmesine yetmemişti. Bir yüzyılı aşkın zamanı kapsayan yenileşme çabalarında beklenen sonuçların alınamamasının pek çok alt nedenleri yanında, Osmanlı ülkesinin stratejisinden kaynaklanan dış kaynaklı etkilerin iç bünyeyi sarsıcı özellik göstermesi, toplumu yeniden yapılanmanın gerekliliğine inandırıp, olayı topluma mal edecek örgütlü ve etkili önderlerin bu yüzyılda or­taya çıkamayışlarını sayabiliriz.</p>
<p>Osmanlı Devleti 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada düştüğü yalnızlığa yeni bir askerî güç olarak ortaya çıkan Almanya ile çare aramış, bu arada kendini I. Dünya Savaşı’nın içinde bulmuştu. Savaş Türk insanını cephelerde öğütmekle kalmamış, İtilâf Devletleri Anadolu’yu sömürge yapmaya kalkışmışlardı. Türk ordusunun silahları elinden alınarak önemli bir kısmı terhis edilmiş, siyasî oto­riteyi ellerinde bulunduranlar işgal güçlerinin isteklerini yerine getirerek hali koruma politikasına yönelmişlerdi.</p>
<p>Askerî, mülkî, ekonomik ve sosyal bütün olumsuzluklara rağmen, mille­tine güvenerek kayıtsız şartsız egemenlik parolasıyla harekete geçen M. Kemal Paşa, Türk Millî Mücadelesi’nin önderi olarak gönüllerde taht kurmuştu.</p>
<p>O, oldukça çetin geçen mücadelenin ardından kurulan yeni Türk Devleti’nin övünülecek başarıların en büyüğü<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> olduğunu söylerken yapılanları ye­terli bulmayacaktır. O’nu milletlerin kaderinde önemli rolleri bulunan liderler­den farklı bir konuma getiren uygulamalar bu aşamadan itibaren başlayacaktır. Türk milletinin güven ve hayranlığını kazanan M. Kemal’in daha Millî Mücadele ve özellikle bunu izleyen yıllarda medeniyet ve çağdaşlık kavramlarını önemle benimsediği görülecektir. O’na göre, yaşadığımız dünyada milletler hür ve ba­ğımsız yaşama hakkını ancak ortaya koyacakları çağdaş eserlerle sağlayabilir­lerdi. Çağdaş eserler ortaya koyamayan milletler hür ve bağımsız yaşamaktan uzak bir yaşantıya mahkûm olacaklardı.<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Atatürk bilim ve tekniği kullanan çağdaş milletlerin ulaştığı yeri görmüş, bundan geri kalanların düşecekleri tehlikeleri sezmişti. Türk milletini bir za­manlar büyük millet yapan, terk edildiğinde sıkıntılara sokan bu gerçekler değil miydi? Osmanlı Devleti bu sıkıntılara Avrupa milletleri ile bağlarını kestiği za­man düşmemiş miydi? Atatürk, kazanılan bütün başarıların Tür milletine atılım ve çağdaşlaşmaya yönelttiğini ve Batının ulaştığı yola girdiklerini, bu yolda ba­şarıyı yakalayabilmenin bilim ve fen olduğunu belirterek Türk milleti için dü­şündüğü hedefi işaret etmişti: “Çağdaş milletlerin seviyesinden daha ileriye git­mek”.</p>
<p>Tanzimatçılar mevcut birçok yapıyı koruyarak yeniliklere girişmişler, hatta bazı alanlarda ikiliğe sebep olmuşlar, kurumları ve toplumu istenilen sos­yal değişme çizgisine getirememişlerdi. Atatürk kendinden öncekilerden farklı olarak, Türk toplumu için standart ölçü ve düşünce kalıplarının dışında bir ye­nilik hareketine girişmiştir. Aslında o, sıkıntılı günlerde kendine büyük destek veren Türk milletindeki değişme isteğini<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> kavramış, milletinin ilerleyebilmesi için yol gösterici liderliğini ortaya koymuştur.</p>
<p>Bazı liderler vardır, toplumlarını sıkıntılı ortamlardan kurtararak ünle­nirler, bazıları da ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamından yararlanarak toplumlarına önderlik ederler.</p>
<p>Bu liderlerden çoğunluğunun karizmalarının eksikliğinden veya yanlış uygulamalarından dolayı toplumlarını felâketin eşiğine getirdiklerini geçmiş ta­rih tecrübesi bizlere göstermiştir. Bu tür liderler milletlerin tarihlerinde utançla anılacak olayların mimarları da olabiliyor. Dolayısıyla toplumlarının sosyal ge­lişmelerine olumsuz etkide bulunan liderlere karşın, üstün özellikli lider tipleri uygulamanın başında veya her anında etkide bulunarak toplumlarının bilinçle­rinden silinmeyecek işlere adlarını yazdırıyor ve ölümsüz eserler bırakabiliyor­lar.</p>
<p>Atatürk’ün önderliğindeki Türk inkılâbının iç ve dış dünyada yankılar ya­pan özelliği, yüzyılların İslâm motifli kurumlarının lâik bir yapıya dönüştürüle­rek çağdaş medenî toplum modeli sürecine girilmesi olmuştur. Atatürk inkılâp­larını siyasî inkılâplar, eğitim-kültür ve sanat alanında yapılan inkılâplar olarak sıralamak mümkündür. Siyasî alanda yapılan inkılâplar içerisinde saltanat ve halifeliğin kaldırılması, Cumhuriyetin ilânı, çok partili rejim denemeleri yer alır. Sosyal ve hukuk alanındaki inkılâplar, Batı kaynaklı yasaların alınması şeklinde olmuştur. Eğitim ve kültür alanında inkılâpları ise eğitim-öğretimin birleştiril­mesi, üniversite reformu, Latin harflerinin kabulü, Türk dili ve Türk tarihi ala­nında yapılan çalışmalarda görebiliriz.</p>
<p>Türk toplumsal değişmesinde büyük bir dönem ve aşamayı ifade eden Atatürk inkılâpları, dünyadaki emsali arasında radikal değişmeleri gerçekleştir­mesi yönünden başta gelen örneklerden birisidir. Bu tür radikal değişmeler, ge­nel olarak çok büyük dirençle karşılaşarak gerçekleşebildikleri, varlıklarını sürdürmeleri çok kesin ve acımasız bir güç ve kuvvet sayesinde mümkün olduğu halde<a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a>, Atatürk inkılâpları sırasındaki değişme çok az sayıda muhalif hareketle karşılaşmış, etkili bir güç kullanımını gerektirmemiştir. Böylesine büyük bir de­ğişimin gerçekleşmesinde Atatürk’ün değişikliği kavrayış ve tatbikteki liderliği belirleyici rol oynamıştır.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Liderler zor zamanlarda ortaya çıkarak yetenekleri sayesinde tarihin akı­şına etki ederler. Milletleri yeniden inşa edenler de tarihte ender görülen lider­lerdir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında gelişen iç ve dış olaylar M. Ke­mal’in liderliğini ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>M. Kemal vatanı işgal edilen, silahları elinden alınan, iç isyanlarla karıştı­rılmak istenen Türk milletini düzene sokup, istiklâllerini sağlayarak dağılmış bir imparatorluktan millî bir devlet çıkarma başarısını göstermiştir.</p>
<p>O, iki yüzyıl süren yenileşme hamlelerinin hantallığının aksine, Türk toplumunu hızla çağdaş kalkınma sürecine geçirerek şok uygulaması yapmış, me­denî toplum modeli yönünde yapısal bakımdan değişmesini sağlamış, Av­rupa’nın coğrafî eteklerindeki Müslüman bir ülkede demokratik ve Batılı çerçe­vede bir değişimin başarılı olabileceğini göstermiş karizmatik bir lider olarak, zamanının ve günümüz liderlerini etkilemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yusuf Ziya BİLDİRİCİ</strong></span></a>
</p><p>Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, yziya@pau.edu.tr</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarih Yolunda Bir Ömür, Prof. Dr. İsmail Özçelik’e Armağan</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Akçura, Yusuf, <em>Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri,</em> 3. Baskı, T.T.K. Basımevi, An­kara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Arıkoğlu, Damar, <em>Hatıralarım</em><strong>, </strong>İstanbul, 1961.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Abidin, <em>Atatürk ve Adana,</em> Adana, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Arslan, Süleyman, <em>“Atatürk’ün Devlet Adamlığı Vasfı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</em>, c. XII, sayı: 36, 1996, s. 931-952.</span></div>
<div><span>♦ Aydemir, Ş. Süreyya, <em>Tek Adam,</em> c. I, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Aşkun, İnal Cem, “Karizma ve Atatürk’ün Önderliğindeki Gelişimi<em>”</em>, <em>A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu Dergisi</em>, Yıl: 1, Sayı: 2, 1988, s. 201-213.</span></div>
<div><span>♦ Bayrak, Sabahat, “Değişen Liderlik Anlayışı ve Türkiye Gerçeği”, <em>21. Yüzyılda Li­derlik Sempozyumu (5-6 Haziran 1997)</em>, c. 2, İstanbul, 1997, s. 355-361.</span></div>
<div><span>♦ Bildirici, Yusuf Ziya, <em>Adana’da Ermenilerin Yaptığı Katliâmlar ve Fransız-Ermeni İlişkileri,</em> Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Serisi: 15, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, Nuri, “Atatürk ve Karizma”, <em>21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu</em>, c. 2, s. 337-­340.</span></div>
<div><span>♦ Bozdağ, İsmet, <em>Atatürk’ün Avrasya Devleti</em>, Truva Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Carthy, Justin Mc, “Millî Felaket, Yeniden Doğuş, Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk-Cumhuriyet Türk Tarihi, <em>Ankara Üniversitesi Cumhuri­yetin 60’ncı Yılı Semineri (26 Ekim 1981 Ankara),</em> A.Ü. Basımevi, Ankara, 1984, s.</span></div>
<div><span>♦ Çaya, Sinan, “Atatürk’ün Önder Kişiliği”, <em>Atatürk Haftası Armağanı (10 Kasım 1997)</em>, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1997, s. 105-111.</span></div>
<div><span>♦ Çelik, Adnan, “Kriz Ortamında Liderlik”, <em>21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu</em>, c. I, s. 77-81.</span></div>
<div><span>♦ Dönmezer, Sulhi, (1996). “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, <em>Ulusla­rarası İkinci Atatürk Sempozyumu (9-11 Eylül 1991 Ankara)</em>, c. I, Ankara, s. 27-47.</span></div>
<div><span>♦ Dönmezer, Sulhi, <em>“Sosyal Değişmede Atatürk Stratejisi”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu (3- 6 Ekim, 1995- Gazi Mağusa),</em> c. I, Ankara, 1998, s. 393­401.</span></div>
<div><span>♦ Enginsoy, Cemal, Millî Kurtuluş Önderi Olarak Atatürk”, <em>Atatürk Araştırma Mer­kezi Dergisi,</em> c. 1, sayı: 2, 1985, s. 527-541.</span></div>
<div><span>♦ Enginsoy, Cemal, <em>İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk,</em> Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Eroğlu, Hamza, “Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, İkinci Kitap, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Erkal, Mustafa E., Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>♦ Güney, Salih, “Fiedler’in Durumsal Önderlik Modeli Açısından Atatürk’ün Ön­derliğinin Değerlendirilmesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. VII, sayı: 23, 1992, s. 309-315.</span></div>
<div><span>♦ İğdemir, Uluğ, Atatürk’ün Yaşamı, T.T.K. Basımevi, c. I, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Afet, Düşünceleriyle Atatürk, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk, Kemal, Nutuk, Yayına Haz.: Zeynep Korkmaz, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ Kılınç, Tanıl, “Liderlikte Durumsallığın Ötesi (II) Karizmatik Liderlik Yaklaşımı”, İ.Ü. İşletme Fakültesi Dergisi, C: 25, S: 2, Kasım 1996, s. 67-108.</span></div>
<div><span>♦ Kinross, Lord, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Türkçesi: Necdet Sander, İs­tanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kitiş, Nazmi, “Havacı Subayda Bulunması Öngörülen Liderlik Özellikleri”, 21. Yüz­yılda Liderlik Sempozyumu, c. I, İstanbul, 1997, s. 200-203.</span></div>
<div><span>♦ Kurt, Yılmaz, Koçi Bey Risalesi, Ecdâd Yayınları: 24, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Kurtuluş Savaşında İçel Türkiye Kuvayi Millîye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Mersin Şubesi Yayınları: 1, İstanbul, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Loraine, Percy, “Tanıdığım Atatürk”, Çev.: Ahmet Özgiray<strong>, </strong>Atatürk Haftası Arma­ğanı (10 Kasım 1997), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Mechin, Benoist, Kaplan ve Pars Mustafa Kemal, Çev.: Zahir Güvenli-M. Rasim Özgen, c. I, İstanbul, 1955.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Asaf, 1909 Adana Olayları ve Anılarım, Çev. İsmet Parmaksızoğlu, An­kara, 1982.</span></div>
<div><span>♦ Özalp, Kazım, Millî Mücadele, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Hikmet, Yabancı Diplomatların Tanıklıklarıyla Atatürk’ün Liderliği, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Öztin, Tahsin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Hürriyet Yayınları Tarih Dizisi: 24, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Tansel, Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c. I, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Taşkıran, Cemalettin, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun ve Havza’dan İstanbul’a Gönderdiği Raporlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Gnkur. ATASE Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995, s. 88-95.</span></div>
<div><span>♦ Tezer, Şükrü, 1972. Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Mustafa, Yunan Mezalimi (İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923), AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Tünay, Bekir, “Mustafa Kemal ve İttihat ve Terakki”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: I, 1984, s. 236-266.</span></div>
<div><span>♦ Tünay, Bekir, <em>“Atatürk ve Liderlik”,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart, c. I, sayı: 2, 1985, s. 555-571.</span></div>
<div><span>♦ Ünal, Serkan “Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke İstanbul’undaki Faaliyetleri”, <em>Tarih Okulu,</em> Yıl 7, Sayı XIX, Eylül 2014, s. 601-624.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Sabahat Bayrak, “Değişen Liderlik Anlayışı ve Türkiye Gerçeği”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempoz­yumu (5-6 Haziran 1997), c. 2, İstanbul, 1997, s. 356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Süleyman Arslan, “Atatürk’ün Devlet Adamlığı Vasfı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XII, sayı: 36 (Kasım 1996), s. 931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Adnan Çelik, “ Kriz Ortamında Liderlik”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. I, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Hamza Eroğlu, “ Atatürk’ün Üstün Kişiliği”, Atatürkçülük, İkinci Kitap, İstanbul, 1988, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz.: Tanıl Kılınç, “ Liderlikte Durumsallığın Ötesi Karizmatik Liderlik Yakla­şımı”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. 2, s. 383 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Nuri Bilgin, “ Atatürk ve Karizma”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. 2, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bekir Tünay, “Atatürk ve Liderlik”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart 1985, c. I, sayı: 2, s. 558.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Uluğ İğdemir, Atatürk’ün Yaşamı, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988, c. I, s. 5-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Tünay, a.g.m., s. 558.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Tahsin Öztin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Hürriyet Yayınları Tarih Dizisi: 24, İstanbul,1981, s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Tünay, a.g.m., s. 559.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Miladî 13 Nisan 1909 tarihidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İğdemir, a.g.e., s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Mehmet Asaf, 1909 Adana Olayları ve Anılarım, Çev. İsmet Parmaksızoğlu, Ankara,1982, s. 68 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Türkçesi: Necdet Sander, İstanbul, 1994, s. 71 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 78 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Ayrıntılar için bkz.: Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Ankara, 1972, s. 170 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 143 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c. I, İstanbul, 1991, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> İğdemir, a.g.e., c. I, s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Abidin Arslan, Atatürk ve Adana, Adana, 1984, S. 2; Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, İstanbul,1961, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Kemal Atatürk, Nutuk, Yayına Haz.: Zeynep Korkmaz, Ankara, 1990, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Kurtuluş Savaşında İçel, Türkiye Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Mersin Şubesi Ya- yınları:1, İstanbul, 1971, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Serkan Ünal, “Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke İstanbul’undaki Faaliyetleri”, Tarih Okulu, Yıl</span></div>
<div><span>7, Sayı XIX, Eylül 2014, s. 611.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Ş. Süreyya Aydemir, Tek Adam, c. I, İstanbul, 1969, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Tansel, a.g.e., c. I, s. 226 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Nazmi Kitiş, “Havacı Subayda Bulunması Öngörülen Liderlik Özellikleri”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, c. I, s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Cemalettin Taşkıran, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun ve Havza’dan İstanbul’a Gönderdiği Ra­porlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Gnkur. ATASE Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Kinross, a.g.e., s. 182 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Öztin, a.g.e., s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Ankara, 1988, s. 171-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Sulhi Dönmezer, “Atatürk Liderliğinin Sosyopsikolojik Analizi”, Uluslararası İkinci Atatürk Sem­pozyumu (9-11 Eylül 1991 Ankara), Ankara, 1996, c. I, s.30 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Tansel, a.g.e., c. II, s. 39 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> İnal Cem Aşkun, “Karizma ve Atatürk’ün Önderliğindeki Gelişimi”, A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu Dergisi, Kasım 1988, Yıl:1, Sayı: 2, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Tanıl Kılınç, “Liderlikte Durumsallığın Ötesi (II) Karizmatik Liderlik Yaklaşımı”, İ.Ü. İşletme Fa­kültesi Dergisi, C: 25, S: 2, Kasım 1996, s. 101. s. 67-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Cemal Enginsoy, “Millî Kurtuluş Önderi Olarak Atatürk”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c.1, Mart 1985, sayı: 2, s. 538’de; Mussolini ve Hitler’i bu tür liderler olarak değerlendiriyoruz demek­tedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Sinan Çaya, “Atatürk’ün Önder Kişiliği”, Atatürk Haftası Armağanı (10 Kasım 1997), Genelkur­may Basımevi, Ankara, 1997, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Aşkun, a.g.m., s. 212; Dönmezer, a.g.m., s. 44; Percy Loraine, “Tanıdığım Atatürk”, Çev.: Ahmet Özgiray, Atatürk Haftası Armağanı, s. 88’de bu yakıştırmayı tenkit etmektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Soykırımlarla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Yusuf Ziya Bildirici, Adana’da Ermenilerin Yaptığı Kat­liâmlar ve Fransız-Ermeni İlişkileri, Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Serisi: 15, Ankara, 1999; Mustafa Turan, Yunan Mezalimi (İzmir, Aydın, Manisa, Denizli 1919-1923), AKDTYK Atatürk Araş­tırma Merkezi, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> O, bu kararı 5 Mayıs 1922 tarihinde öğrenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 448.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Kemal Atatürk, a.g.e., s. 443 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a>  Salih Güney, “Fiedler’in Durumsal Önderlik Modeli Açısından Atatürk’ün Önderliğinin Değer­lendirilmesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. VII, Mart 1992, sayı: 23, s. 314.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Kazım Özalp, Millî Mücadele, Ankara, 1988, s.189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, 3. Baskı, T.T.K. Basımevi, Ankara,1988, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Bkz.: Yılmaz Kurt, Koçi Bey Risalesi, Ecdâd Yayınları: 24, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Mustafa E. Erkal, Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1987, s. 235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> İnan, a.g.e., s. 121 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Justin Mc CARTHY, “ Millî Felaket, Yeniden Doğuş, Türk Milleti ve Mustafa Kemal Atatürk”, Ata- türk-Cumhuriyet Türk Tarihi, Ankara Üniversitesi Cumhuriyetin 60’ncı Yılı Semineri (26 Ekim 1981 Ankara), A.Ü. Basımevi, Ankara, 1984, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-liderlik.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Sulhi Dönmezer, “Sosyal Değişmede Atatürk Stratejisi”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempoz­yumu (3- 6 Ekim, 1995- Gazi Mağusa), c. I, Ankara, 1998, s. 401.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir
Türk Milletinin ezici bir çoğunluğu üzüntü ve kızgınlık içinde İstiklal Harbimizin başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e küçük, milli kimlik özürlü, siyasal ahlaksız bir grup tarafından yapılan gerçek dışı, cahil, edepsiz saldırıları izlemektedir. Ne yazık ki, tarihin en kıdemli milleti olan büyük Türk Milletinin içinden de tarihin değişik dönemlerinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c4f70791.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’e, Hakaret, Türk, Milletine, İstiklal, Savaşına, Hakarettir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Umit-Ozdag-67.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturke-hakaret-turk-milletine-ve-istiklal-savasina-hakarettir.html">Atatürk’e Hakaret Türk Milletine Ve İstiklal Savaşına Hakarettir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ</strong></span></a>
</p><p>Türk Milletinin ezici bir çoğunluğu üzüntü ve kızgınlık içinde İstiklal Harbimizin başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e küçük, milli kimlik özürlü, siyasal ahlaksız bir grup tarafından yapılan gerçek dışı, cahil, edepsiz saldırıları izlemektedir.</p>
<p>Ne yazık ki, tarihin en kıdemli milleti olan büyük Türk Milletinin içinden de tarihin değişik dönemlerinde olduğu gibi bugün de hainler, aptallar ve cahiller çıkmaktadır. İstiklal Harbi döneminde de Türk Milleti varlık yokluk savaşı verirken, Türk Milletine inanmayan padişah, dönemin sadrazamı Damat Ferit ve onların halk içindeki bir kısım sefil ve inançsız uzantıları işgalciler ile işbirliği yaparak, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Türk Milletine saldırmışlardır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Bugün de İstiklal Harbi’mize karşı çıkanlar, <strong>“Keşke Yunan ordusu kazansaydı”</strong> diyebilecek kadar aşağılık sözde tarihçiler ve onların yandaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli ve üniter devlet olmasını kabullenmeyen milli kimlik özürlü, Türküm diyemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanları vardır. Bunlar, devletimize ve Türk Milletinin varlığına ve egemenliğine saldırmaktadır.   Bu noktada candan aziz bildiğim ebedi başkomutanım, ulu önderim, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kısa, fırtınalı ve dünya ve Türk tarihini etkilemiş ve şekillendirmiş yaşamının ana hatlarını başlıklar halinde hatırlatmak isterim.</p>
<p>4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki son toprakları olan Trablusgarb eyaletinin, bugün ki Libya’nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya’ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya’ya gitti. Mustafa Kemal, 22 Aralık 1911’de Derne’dedir. Herhalde, Libya’da İtalyan emperyalizmine karşı gönüllü savaşmaya gidenlerin 1913-1938 arasında Türkiye’yi yönetmeleri tesadüf değildir. Arap kabilelerini bir gerilla savaşı için örgütlediler ve İstanbul, Libya’dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştılar. (1911-1912)</p>
<p>Mustafa Kemal, İstanbul’a döndükten sonra ordunun günlük siyaset dışında kalmasını istediği için kendisi de Trablusgarb’da gönüllü savaşan artık devlet yönetiminde olan Enver Paşa tarafından ataşemiliter olarak Sofya’ya yollandı. (1913-1914)</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal, görev istedi. Çanakkale’ye atandı. İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı, yendi. (1915-1916) Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal, 16. Kolordu’ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916’da Silvan’da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve sonra Bitlis’i Rus ordusundan geri almıştır. Haziran 1917’de Mustafa Kemal, 7. Ordu ile Filistin Cephesi’nde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz ordusu vardı. Ancak, İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Ekim 1917’de görevinden istifa edip İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs’ü aldılar. Mustafa Kemal’in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918’de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş, onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders’in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini, yok olmaktan kurtarıp, savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi.</p>
<p>Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Biz kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal, Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu. (1917-1918)</p>
<p>19 Mayıs 1919. 1774’ten beri geri çekilen Türk milleti artık “nihai” olarak yenilmiştir. Kazanılan son büyük savaş, 1730’dadır ve üzerinden 188 sene geçmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil, müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan ordusu, Avrupa emperyalizminin kiralık ordusu olarak Anadolu’ya yollanmıştır. İngiliz başbakanı, “Türkler, Asya’nın Kızılderilileridir ve akıbetleri de onlarınki gibi olacaktır” demektedir. Halk, yoksul, yorgun ve inançsızdır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın 1911’de Libya’da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliğe komuta ederek pişen askeri dehası, şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal, Türk milletini tekrar savaşa ikna eder. Birinci ve İkinci İnönü, Eskişehir-Kütahya, Sakarya, Dumlupınar. Sonra önce İzmir’e ve İstanbul’a giren Türk ordusu. İstanbul’un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin hadis-i şerifi yere düşmez. “Konstantinopolis’i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”</p>
<p>İstiklal Harbi, Türk Milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi, Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir. (1919-1922) Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başlar. 1071-1730 arasında sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 188 sene sürekli savaşarak geri çekilen bir millet, bir dinin tek başına birleşik Avrupa’ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet, yaralarını sarmak için çabalamaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-60131 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/02/Ataturk.jpg" alt="" width="150" height="195">Bir milyon lirayı iki milyon lira yapmak kolaydır ancak bir lirayı iki lira yapmak zordur. Ve Türkiye, 1923’te bir lirayı iki lira yapmak için çalışmaktadır.</p>
<p>8 Kasım 1938. Mustafa Kemal, uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak’a sorar. “Saat kaç?”, “7.00 efendim”. Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak, cevabı tekrar ederek, saatin 19.00 olduğunu söyler.</p>
<p>Soyak, “Biraz rahat ettiniz mi efendim?” diye sorar. Gazi “Evet” der. Doktor Neşet Ömer İrdelp, dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrdelp’e dikkatle bakar ve son olarak “Aleykümselam” der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05’te kalbi durur.</p>
<p>“Melekler, onların canlarını iyiler olarak alırken, ‘Selamünaleyküm! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin’ derler.” (Nahl/32)</p>
<p>Özetle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün üzerinden takriben 1250 sene geçmesine rağmen hatırlanan, ismini oğullarımıza ve kızlarımıza verdiğimiz Türk Kağanı Bilge Kağan gibi 1250 sene sonra yaşayacak torunlarımız tarafından da hatırlanacaktır. 1250 sene sonra da Türk yurdunda isimleri Mustafa Kemal veya Atatürk olan kızlı erkekli Türk çocukları doğacak ve büyüyeceklerdir. Belki 10 Kasımlar 1250 sene sonra anılmayacaktır ancak nasıl bugün her Türk, Ötüken’de dikili Orhun Abidelerini biliyor ise o gün de her Türk 20. Yüzyılın Orhun Abidesi olan ve Anadolu’nun bağrında yazılan Nutuk adlı abidenin ismini bilecektir.</p>
<p>Öte yandan Atatürk’ün bugün yaşayan düşmanları tarihte bir dipnot olarak bile anılmayacaklar. Üstelik onların torunlarının torunları dahi dedelerini hatırlamadığı gibi her Türk gibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü severek anacak. Çünkü tarih adildir.</p>
<p>Kaynakça: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’e Fatiha</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-fatiha</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturke-fatiha</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’e Fatiha
ATATÜRK’E FATİHA Elinden düşmüyorsa Kuranı kerim Allah Allah diye inlerse camilerim Ay yıldızla süslenirse göklerim Bunu mümkün kılan Atatürk’ün ruhuna Fatiha Müslüman mı kalırdın sen Atatürk olmasa Yedi düvel geldi üstüne seni boğmaya Nefesin mi kalacaktı senin yaşamaya Hayatını kurtarana Atatürk’e bir Fatiha Bayram namazın kabul olsun Duaların hep yerini bulsun Aman abdestin tamam olsun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c295e537.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’e, Fatiha</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Ataturke-Fatiha.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturke-fatiha.html">Atatürk’e Fatiha</a></p>
<p><span>ATATÜRK’E FATİHA</span></p>
<p><span><em><span>Elinden düşmüyorsa Kuranı kerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah Allah diye inlerse camilerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Ay yıldızla süslenirse göklerim</span></em></span><br>
<span><em><span> Bunu mümkün kılan Atatürk’ün ruhuna Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Müslüman mı kalırdın sen Atatürk olmasa</span></em></span><br>
<span><em><span> Yedi düvel geldi üstüne seni boğmaya</span></em></span><br>
<span><em><span> Nefesin mi kalacaktı senin yaşamaya</span></em></span><br>
<span><em><span> Hayatını kurtarana Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Bayram namazın kabul olsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Duaların hep yerini bulsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Aman abdestin tamam olsun</span></em></span><br>
<span><em><span> Bayramı yaşatan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Ayırım yapma birlik tut herkesi</span></em></span><br>
<span><em><span> Sen nasıl bileceksin içimi</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk de ayırmadı vatanı senli benli</span></em></span><br>
<span><em><span> Bizi birlik yapan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ismini niye veremedin bir camiye</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah kurtarıcılara ne diyor iyi oku hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e göre bir ayet yok mu ki Kuran da</span></em></span><br>
<span><em><span> Seni kafire muhtaç etmeyen Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ki Müslüman kılıcı değil miydi</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e sahip çıkmıyorsun ermeni miydi</span></em></span><br>
<span><em><span> Kafir bile Atatürk’ün huzurunda eğildi</span></em></span><br>
<span><em><span> Kafire dur diyen Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Tüm kandillerde dolar camilerimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> Okunur dualarımız ilahilerimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> On kasımda olmaz mı mevlidimiz</span></em></span><br>
<span><em><span> Ruhu şad olan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Günde beş vakitte dilindedir Allah</span></em></span><br>
<span><em><span> Kuranı kerimi hatim etmişsin maşallah</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’e de bir Fatiha okursun inşallah</span></em></span><br>
<span><em><span> Sana maaş veren Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Cemaate anlat Atatürk’ü ey hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Neler yapmış Müslüman için cihana</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah Allah diye saldırdı düşmana</span></em></span><br>
<span><em><span> Müslüman evladı Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Cennetin kapısı açık mıdır Atatürk’e ey hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Katledilmekten kurtarmışsa bunca halkı</span></em></span><br>
<span><em><span>Anadolu da savunmuşsa Müslüman’ı</span></em></span><br>
<span><em><span>Atatürk’e askerlerine gazilerine bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Türküm Atatürkçüyüm hem de Müslüman’ım</span></em></span><br>
<span><em><span> Böyledir benim değişmez inancım</span></em></span><br>
<span><em><span> Bu söylediklerimi iyi dinle sende hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Türk ulusunu ayakta tutan Atatürk’e bir Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ü bir Müslüman görmüyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Bizi kurtardığına da inanmıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Vicdanının sesini dinlemiyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Okuma yarım inancınla Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Dedene sor Atatürk’ü nasıldı kimdi</span></em></span><br>
<span><em><span> Senin dedende Atatürk’e inandı güvendi</span></em></span><br>
<span><em><span> Dedende sağ olsaydı sana neler derdi</span></em></span><br>
<span><em><span> Yetmiş milyondan Atatürk’e okunur Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Yatağında gece rahat yatıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Allah’ına her gün dua ediyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’ün ülkesinden rızık alıyorsan</span></em></span><br>
<span><em><span> Müslüman’ım diye geziyorsan Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Atatürk’ün ihtiyacımı var sandın senin duana</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk de hesabını verdi çoktan Allaha</span></em></span><br>
<span><em><span>İçinden gelmiyorsa kendini sakın zorlama</span></em></span><br>
<span><em><span> Zorla okunmaz ulu önder Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<p><span><em><span>Yinede helalleşelim gel senle hoca</span></em></span><br>
<span><em><span> Kul hakkıyla çıkmayayım Allah katına</span></em></span><br>
<span><em><span> Atatürk’ün hakkı sende yok mu acaba</span></em></span><br>
<span><em><span> Vicdanından oku bir Atatürk’e Fatiha</span></em></span></p>
<h3><span>Yılmaz GÜLÜMSER – Tokat / Zile</span></h3>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ben Atatürk Kızıyım</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ben-ataturk-kiziyim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ben-ataturk-kiziyim</guid>
<description><![CDATA[ Ben Atatürk Kızıyım
BEN ATATÜRK KIZIYIM ATA’na seslen; yüce bir milletin insanı De ki; bunca Türk sesi hürriyeti yakamaz Haykırır dünyalara kuvvetimizi tanı “Vatan Bölünmez ” diyen tutsaklığa bakamaz Kocatepe, İnönü, Dumlupınar’ın ünü Gördüler Mehmetçiği nasıl alır öcünü Karşınızda imanlı ordunun şanlı gücü Kimseler, dalgalanan çelik azmi sıkamaz Balta, kazma süngüyle başı dik Türk askeri Yürekten çıkan sesler, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c283f8e9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ben, Atatürk, Kızıyım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Nihal-Mirdogan-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ben-ataturk-kiziyim.html">Ben Atatürk Kızıyım</a></p>
<p><span>BEN ATATÜRK KIZIYIM</span></p>
<p><em><span>ATA’na seslen; yüce bir milletin insanı</span></em><br>
<em><span>De ki; bunca Türk sesi hürriyeti yakamaz</span></em><br>
<em><span> Haykırır dünyalara kuvvetimizi tanı</span></em><br>
<em><span>“Vatan Bölünmez ” diyen tutsaklığa bakamaz</span></em></p>
<p><em><span> Kocatepe, İnönü, Dumlupınar’ın ünü</span></em><br>
<em><span> Gördüler Mehmetçiği nasıl alır öcünü</span></em><br>
<em><span> Karşınızda imanlı ordunun şanlı gücü</span></em><br>
<em><span> Kimseler, dalgalanan çelik azmi sıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Balta, kazma süngüyle başı dik Türk askeri</span></em><br>
<em><span> Yürekten çıkan sesler, Allah Allah sesleri</span></em><br>
<em><span> Destan oldu sineler dağıttı tüm sisleri</span></em><br>
<em><span>Şu dağılan düşmanlar boyundurluk takamaz</span></em></p>
<p><em><span> Çakal sürüsü gibi kaçtın sonundur senin</span></em><br>
<em><span> Damarlarından kanın fışkırdı, tuttu kinin</span></em><br>
<em><span> Bizde bir kudret var ki neydi ki senin enin</span></em><br>
<em><span> Türk’ün destanıdır bu… Düşmanlardan bıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Büyük şanlı ordumuz Yunan’ı söküp attı</span></em><br>
<em><span>En hızlı Taarruzla tarihe onur kattı</span></em><br>
<em><span> İstiklâl inancını esarete anlattı</span></em><br>
<em><span> İsmin dudağımızda, hiçbir zaman çıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Kanımızla canımız Türk’ün bayrağı için</span></em><br>
<em><span> Hedef ve ilkelerle âtiye değer biçin </span></em><br>
<em><span> Bir anda yürek olun ve hürriyeti seçin</span></em><br>
<em><span>Şu dolanan soysuzlar, ülkümüzü yıkamaz</span></em></p>
<p><em><span> Türk demek dil demektir ay yıldızdır biliriz</span></em><br>
<em><span> Ata evlatlarıyız yâd elleri sileriz</span></em><br>
<em><span> Türkçe’dir tek dilimiz yurda aşık erleriz</span></em><br>
<em><span> Ben ATATÜRK kızıyım kanım sensiz akamaz</span></em></p>
<p><strong><span>Nihâl MİRDOĞAN</span></strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Portresi…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-portresi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-portresi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Portresi…
ATATÜRK PORTRESİ… Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim, Heykeltıraşlar gibi haksızlık etmeden, At üstünde olmasa da olur, Bir sokakta insanlar arasında yürürken … Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim Bir birliği denetlerken olmasa da olur, Ama mutlaka gülerken, Çocuk parkında bir kız çocuğunu salındırırken … Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim, Smokinli olmasa da olur, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c2742d2a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Portresi…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ataturk-011.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-portresi.html">Atatürk Portresi…</a></p>
<p><span><strong>ATATÜRK PORTRESİ…</strong></span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Heykeltıraşlar gibi haksızlık etmeden,</span><br>
<span>At üstünde olmasa da olur,</span><br>
<span>Bir sokakta insanlar arasında yürürken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim</span><br>
<span>Bir birliği denetlerken olmasa da olur,</span><br>
<span>Ama mutlaka gülerken,</span><br>
<span>Çocuk parkında bir kız çocuğunu salındırırken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Smokinli olmasa da olur,</span><br>
<span>Kuruyan yapraklar ve kuş sesleriyle</span><br>
<span>Bir göl kıyısında rakı içerken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Savaş meydanlarında olmasa da olur,</span><br>
<span>Dudağında sigarası elinde tespih,</span><br>
<span>Bir çiftçiyle çay içerken, tavla oynarken …</span></p>
<p><span>Bana bir Atatürk portresi çiz kardeşim,</span><br>
<span>Artık, gülerken olmasa da olur,</span><br>
<span>Başını kaldırmış Anıtkabir’den</span><br>
<span>Ana avrat söverken !…</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/ataturk-portresi.html"><strong><span><span class="btn btn-default btn-md">Murat DEMİRCİ</span></span></strong></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzindeyiz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izindeyiz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izindeyiz</guid>
<description><![CDATA[ İzindeyiz
İZİNDEYİZ Ululuğundan korkan Atatürk’ü sevemez Atatürk biz Türk’lerde bir erdem,bir meziyet Dili zulüm olan Ne Mutlu Türk’üm diyemez Bizde büyük Ata’mız ,onlarda büyük eziyet Vatanını sevenin Ata’yı sevmemesi O milli fedâiyi tam sindirememesi Mümkün değildir ancak inkâr etmesi Görülüyorsa, kimliğinde vardır zafiyet Kuvvete dermansızdır,dermansız olduğundan Bizler gıpta ederken, hasetlik dolduğundan Sistemin çarkındayken çaresiz solduğundan Kuyruğunu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c25dc13f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzindeyiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="850" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Nihal-Mirdogan-10.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/izindeyiz.html">İzindeyiz</a></p>
<p><span>İZİNDEYİZ</span></p>
<p><span>Ululuğundan korkan Atatürk’ü sevemez</span><br>
<span>Atatürk biz Türk’lerde bir erdem,bir meziyet</span><br>
<span>Dili zulüm olan Ne Mutlu Türk’üm diyemez</span><br>
<span>Bizde büyük Ata’mız ,onlarda büyük eziyet</span></p>
<p><span>Vatanını sevenin Ata’yı sevmemesi</span><br>
<span>O milli fedâiyi tam sindirememesi</span><br>
<span>Mümkün değildir ancak inkâr etmesi</span><br>
<span>Görülüyorsa, kimliğinde vardır zafiyet</span></p>
<p><span>Kuvvete dermansızdır,dermansız olduğundan</span><br>
<span>Bizler gıpta ederken, hasetlik dolduğundan</span><br>
<span>Sistemin çarkındayken çaresiz solduğundan</span><br>
<span>Kuyruğunu kıstırıp ödeyecektir diyet</span></p>
<p><span>T.C. sınırlarının içinde yaşayanlar</span><br>
<span>Zaferde ortak ise şerefini de anlar</span><br>
<span>Milli bayramlarımı hasetle kaşıyanlar</span><br>
<span>Kaşıyan tırnağıyla yok olacak nihayet</span></p>
<p><span>Şükretmeyi bilmeyen saygı, hürmet duyamaz</span><br>
<span>Atatürk’ü sevmeyen Milletine uyamaz</span><br>
<span>Şehitler ne duaya ne rahmete doyamaz</span><br>
<span>Bize bu cemâli sunana yetmez kifayet</span></p>
<p><span>Akdeniz dalgalı saçınla açıl Türk oğlu</span><br>
<span>Sancağın altında hürlüğe saçıl Türk oğlu</span><br>
<span>Atalarının değeri ile ölçül Türk oğlu</span><br>
<span>Alnındaki zaferlerde yazılı velâyet</span></p>
<p><span>Bu zaferi adın bil… Dumlupınar Zaferi</span><br>
<span>Tufan estirdi eri, atlısıyla askeri</span><br>
<span>Çelik kanatlarıyla uçtu neferi, eri</span><br>
<span>Bugün de vatana hıyanet var ise şayet;</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’lerin gözlerinde hep hilâl</span><br>
<span>Otuz Ağustos’u sen de unutma Gülnihâl</span><br>
<span>Parlasın gözlerinde şehitlerimiz al al</span><br>
<span>Canla kutla zaferi, dua et ayet ayet</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nihâl MİRDOĞAN</strong></span></a>
</p><p><a href="http://www.siirfirtinasi.net/" target="_blank" rel="nofollow noopener noreferrer">www.siirfirtinasi.net</a><br>
Radyo canlı yayın saati 22.00-05.00</p>
<p><span><strong>Not:</strong> 30 Ağustos ‘Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni (Büyük Taarruz’u) anmak için kutladığımız bayramdır. Ulu önder ATATÜRK’ü ve Şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyoruz.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlık Benden Korktu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karanlik-benden-korktu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karanlik-benden-korktu</guid>
<description><![CDATA[ Karanlık Benden Korktu
Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim. Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim. Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar, Benim için, yarınki gün gibidir. Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli. Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli. Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz, Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım. Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı. Sevr Antlaşması Türk insanı için, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c23ed731.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karanlık, Benden, Korktu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/11/Serdar-Yildirim.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karanlik-benden-korktu.html">Karanlık Benden Korktu</a></p>
<p><span>Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim.</span><br>
<span>Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim.</span><br>
<span>Yeni yıllar, yüzyıllar, bin yıllar,</span><br>
<span>Benim için, yarınki gün gibidir.</span></p>
<p><span>Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli.</span><br>
<span>Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli.</span><br>
<span>Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz,</span><br>
<span>Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım.</span></p>
<p><span>Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı.</span><br>
<span>Sevr Antlaşması Türk insanı için, idam fermanıydı.</span><br>
<span>Ben bir kükredim, yer , gök inledi.</span><br>
<span>Dünya benim eşsiz haykırışımı dinledi:</span></p>
<p><span>Siz kim oluyorsunuz, vatanımı nasıl işgal edersiniz?</span><br>
<span>Yüz binlerce askerle geldiniz, topunuzla, tüfeğinizle.</span><br>
<span>Bakın benim askerim yok, topum, tüfeğim yok.</span><br>
<span>Yokluktan çıktım ben, gerekirse yoktan var ederim.</span></p>
<p><span>Padişahın idam fermanı,</span><br>
<span>Demokles’in kılıcı gibi sırtımdaydı.</span><br>
<span>Anadolu halkı içerden vuran</span><br>
<span>Bu gücün farkındaydı.</span></p>
<p><span>Rütbelerim sökülmüştü, bir er durumundaydım.</span><br>
<span>Doğu Orduları Komutanı Karabekir Paşa,</span><br>
<span>Emrinizdeyim efendim, dedi.</span><br>
<span>Sonra bütün komutanlar bağlılığını bildirdi.</span></p>
<p><span>Osmanlı diye bir millet yoktur.</span><br>
<span>Osmanlı bir hanedanın adıdır.</span><br>
<span>Büyük Selçuklu Devleti parçalanmış,</span><br>
<span>Buradan Anadolu Selçuklu Devleti oluşmuş.</span><br>
<span>Yıllarla o da parçalanıp, beyliklere dönüşmüş.</span><br>
<span>Osman Gazi’nin kurduğu Osmanlı Beyliği ortaya çıkmış.</span></p>
<p><span>Osman Gazi, ben Türküm, diye öğünürdü.</span><br>
<span>Orhan Gazi, babam ve ben Türk’üz, derdi.</span><br>
<span>Onların oğulları da Türk’tü.</span><br>
<span>Akınlar yaptılar Avrupalı ürktü.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet Türklük adına İstanbul’u fethetti.</span><br>
<span>Yavuz Sultan Selim ilk Türk halifesiydi.</span><br>
<span>Avrupalı, barbar Türkler geliyor, deyip korkardı.</span><br>
<span>Sonra Kanuni Viyana’yı kuşattı.</span></p>
<p><span>Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladım.</span><br>
<span>Yurdun kurtuluşu yolunda önemli bir adım attım.</span><br>
<span>Karanlık benden korktu, aydınlığı istemedi.</span><br>
<span>Aydınlığı istemeyen karanlığı paramparça ettim.</span></p>
<p><a href="https://altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self" rel="noopener"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yazan: Serdar YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-1</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-1</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 1
Çoğumuz, özellikle de gençlerimiz Atatürk’ün büyük yapıtı Nutuk’u okumuş değildir. Bu durum utanılacak, affedilmez, büyük bir kusurdur. Okuyanlarımızın önemli bir kısmı da içeriğine ve anlamına tam hâkim olamamıştır. İşte bu iki eksikliğimizi gidermeye katkıda bulunmak üzere Nutuk’un bir özetini yapmaya giriştim. Kolay anlaşılması için ara-başlıklarla yeniden yapılandırdığım bu özetin ilk kısmını bu yazımla sunuyorum. Ancak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c074954f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-1.html">Nutuk’tan Özetler – 1</a></p>
<p><span>Çoğumuz, özellikle de gençlerimiz Atatürk’ün büyük yapıtı Nutuk’u okumuş değildir. Bu durum utanılacak, affedilmez, büyük bir kusurdur. Okuyanlarımızın önemli bir kısmı da içeriğine ve anlamına tam hâkim olamamıştır.</span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>İşte bu iki eksikliğimizi gidermeye katkıda bulunmak üzere Nutuk’un bir özetini yapmaya giriştim. Kolay anlaşılması için ara-başlıklarla yeniden yapılandırdığım bu özetin ilk kısmını bu yazımla sunuyorum. Ancak Nutuk’u okuyup geçivermeyelim; su gibi içelim, sindirelim. Bir dua gibi öğrenip sık sık tekrarlayalım, üzerinde uzun uzun düşünelim. Ben böyle bir süreçte, Atatürk’ün çizmiş olduğu ülke tablosu ile bugünkü Türkiye arasında öyle benzerlikler buldum, ardından öyle düşüncelere daldım ki onları da kaydetmekten kendimi alamadım.</span></p>
<p><span>Kaynağım şudur: Kemal Atatürk,<strong> Nutuk 1919-1927</strong>, (Bugünkü Dille Yayına Hazırlayan: Zeynep Korkmaz), Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991, ss. 1-10.</span></p>
<p><span>I) GENEL DURUM VE KURTULUŞ ÇARELERİ</span></p>
<p><span><strong>19 Mayıs 1919… Ülke İşgal Edilmiş, Ordu silahsızlandırılıyor.</strong></span></p>
<p><span>1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnızca padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınmakta.İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da. Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette. 15 Mayıs’da Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.</span></p>
<p><span><strong>Azınlıklar Kendi Çıkarları İçin Çalışmakta</strong></span></p>
<p><span>Her tarafta Hıristiyan azınlıklar kendi amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti çökertmeye çalışıyorlar. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Heyeti çeteler kurmak, toplantı ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Ermeni Patriği, Mavri Mira ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da ilerliyor. Karadeniz sahillerinde örgütlenen Pontus Cemiyeti başarıyla çalışıyor.</span></p>
<p><span><strong>Yurtseverler Kurtuluş Çareleri Düşünüyor, Dernekler Kuruyor </strong></span></p>
<p><span>Durumun korkunçluğu karşısında her yerde kurtuluş çareleri düşünülmeye başlamıştı. Düşünceler bir takım kuruluşları doğurdu. Örnek olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti (Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği), Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma), Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresini Merkezden Ayırma Derneği) kurulmuştu.İzmir’de kimi yurtseverler, Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak için, Redd-i İlhak (Yunan egemenliğini red) ilkesini ortaya atmışlardır.</span></p>
<p><span><strong>Dernekler Kendi Bölgelerini Kurtarma, Merkezden Ayrılma Amacı Güdüyor</strong></span></p>
<p><span>Bu derneklerin kuruluş amaçları hakkında bilgi vereyim.</span></p>
<p><span>-”<em>Trakya Paşaeli Cemiyeti</em>” Osmanlı yurdunun parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı İngiltere ya da Fransa’nın yardımıyla bir İslâm-Türk topluluğu halinde kurtarmayı, bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı düşünüyordu.</span></p>
<p><span>-”<em>Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti</em>” nin kuruluş amacı; Doğu illerindeki halkın dinsel ve politik haklarının kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, müslüman halkın tarihi ve millî haklarını uygar dünya karşısında savunmak, savaşın Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. <em>Erzurum şubesi;</em> Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasındaki kötü davranışlarla halkın bir ilgisi bulunmadığını uygar dünyaya duyurmaya karar veriyor.</span></p>
<p><span>Şubenin kurucuları; ilerdeki çalışmalarını şu noktalarda topluyor: Göç etmemek, teşkilâtlanmak, saldırı karşısında savunmak.</span></p>
<p><span>Cemiyet’in İstanbul’daki merkezi; uygar ve bilimsel yollarla maksada ulaşılacağı konusunda fazla iyimser görünüyor. Asıl kuruluş sebebi, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi olasılığı oluyor.</span></p>
<p><span>-Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Merkezi İstanbul’da olan “<em>Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti,”</em> merkezden ayrılmak gayesini güdüyordu.</span></p>
<p><span><strong>Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar Türedi</strong></span></p>
<p><span>-Bitlis, Elazığ illerindeki, İstanbul’dan yönetilen “<em>Kürt Teali Cemiyeti” </em>nin (Kürt Yükseltme Derneği) amacı; yabancı devletlerin himâyesinde bir Kürt devleti kurmaktı.</span></p>
<p><span>-Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen “<em>Teali-i İslâm Cemiyeti”</em> nin (İslâmı Yükseltme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu.</span></p>
<p><span>-Ülkenin her yanında “<em>İtilâf ve Hürriyet” </em>(Uzlaşma ve Özgürlük), “<em>Sulh ve Selâmet” </em>(Barış ve Kurtuluş) cemiyetleri vardı.</span></p>
<p><span>-İstanbul’daki önemli kuruluşlardan biri “İ<em>ngiliz Muhipleri Cemiyeti” </em>(İngiliz Dostları Derneği) idi. Derneği kuranlar kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğe Rahip Frew gibi ingilizler de üye idi. Derneğin <em>iki yönü ve niteliği </em>vardı: Biri açık yönü ve İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelik niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Ülkede örgütlenerek isyan çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler derneğin bu gizli kolu tarafından yönetiliyordu.</span></p>
<p><span><strong>Bazı Aydınlar Amerikan Mandası İstiyor</strong></span></p>
<p><span>İstanbul’da erkekli kadınlı kimi ileri gelenler; gerçek kurtuluşun, Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler. Bunlar görüşlerinde çok direndiler. En doğru yolun kendilerininki olduğunu kanıtlamaya çok çalıştılar.</span></p>
<p><span><strong>Ordu Birlikleri İki Ordu Müfettişliğine Bağlı Kolordulardan Oluşuyordu</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes antlaşmasıyla, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmıştır.</span></p>
<p><span>-Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerden 12’nci Kolordu Konya’da bulunuyordu. İzmir’de esir olan 17’nci Kolordu’nun 57’nci Tümeni bu kolorduya bağlanmıştı. 20’nci Kolordu Ankara’da idi. İzmit’teki 1’nci Tümen, İstanbul’daki 25’nci Kolordu’ya bağlanmıştı. Bandırma’da, İstanbul’a bağlı 14’ncü Kolordu bulunuyordu.</span></p>
<p><span>-Müfettişi olduğum 3’üncü Ordu Müfettişliğinin, emrim altında olan iki kolordusu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu’dur. Komutanı Albay Refet Bey’dir. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Diyarbakır’daki 13’üncü Kolordu , İstanbul’a bağlı bulunuyordu.</span></p>
<p><span><strong>Müfettişlik Görevimin Geniş Yetkileri Vardı </strong></span></p>
<p><span>Benim bu iki kolorduya emir vermekten başka, daha ileri bir yetkim vardı ki, bölgeme yakın birliklere, bölgemdeki ve komşu illere tebligatta bulunabilecektim.Bu yetkiye göre, Ankara’daki 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır’daki kolordu ile, hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim âmirleriyle yazışmalar yapabilecektim.</span></p>
<p><span><strong>Bu Geniş Yetkiyi Bana Bilerek Vermediler</strong></span></p>
<p><span>Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Buldukları gerekçe “<em>Samsun ve çevresindeki güvensizlik olaylarını yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a gitmek</em>” idi. Ben bu görevin yürütülmesinin, bir makam ve yetkiye bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. Yetki konusundaki talimatı ben kendim yazdırdım.</span></p>
<p><span><strong>Düşman Saldırıda, Padişah Kendi Derdinde, Millet Başsız, Ordu Güçsüz, Yurtseverler Çare Arıyor</strong></span></p>
<p><span>Genel durumu daha dar bir çerçevede gözden geçirelim:</span></p>
<p><span>-Düşmanlar Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçmiş, onu paylaşmaya karar vermişler.</span></p>
<p><span>-Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatından başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda.</span></p>
<p><span>-Başsız kalmış olan millet, olup bitecekleri beklemekte.</span></p>
<p><span>-Felâketi kavrayanlar, kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta.</span></p>
<p><span>-Ordu, ismi var cismi yok durumda.</span></p>
<p><span>-Komutanlar ve subaylar yorgun, yürekleri kan ağlıyor; bir kurtuluş çaresi aramakla meşgul…</span></p>
<p><span><strong>Kurtuluş Çareleri İki Koşula Dayanıyor: Padişah’a Bağlılık, Büyük Devletleri Gücendirmemek</strong></span></p>
<p><span>-Burada pek önemli bir noktayı belirtmeliyim. Millet ve ordu; Padişah ve halifenin hâinliğinden habersiz, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısiyle ona boyun eğmekte ve sâdık. Kurtuluş çaresi düşünürken, kendilerinden önce, o makamın kurtarılmasını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşu kavrayamıyor. Bu inanca aykırı bir görüş ileri süren; derhal dinsiz, vatansız, hain kişi olur.</span></p>
<p><span>-Önemli bir nokta da şudur: Kurtuluş çaresi ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bunlardan yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Onlarla yeniden çatışmaya girmekten daha büyük bir mantıksızlık olamazdı.</span></p>
<p><span>Yalnız halk değil, aydınlar da böyle düşünüyordu.O halde kurtuluş çaresi ararken, İtilâf Devletleri’ne düşmanca tavır almamak, Padişah ve Halife’ye bağlı kalmak iki temel koşul olacaktı.</span></p>
<p><span><strong>Üç Ayrı Kurtuluş Çaresi Ortaya Çıktı: İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası, Bölgesel Kurtuluş</strong></span></p>
<p><span>Şimdi bir soru sorayım. Kurtuluş için hangi kararlar akla gelebilirdi? Bana göre üç karar ortaya atılmıştır.</span></p>
<p><span>-Birincisi, <em>İngiliz himâyesi</em>ni istemek,</span></p>
<p><span>-İkincisi, <em>Amerikan mandası</em>nı istemek.Bu kararların sahipleri; Devlet’in, taksimi yerine, tek bir devletin koruyuculuğu altında bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir.</span></p>
<p><span>-Üçüncüsü, <em>bölgesel kurtuluş</em> çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi bazı bölgeler Osmanlı Devleti’nden koparılmamak için, bazıları da kendi başlarını kurtarmak için çalışıyordu.</span></p>
<p><span><strong>II) BENİM KARARIM: MİLLİ EGEMENLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK</strong></span></p>
<p><span><strong>Benim Kararım Millet Egemenliğine Dayalı, Tam Bağımsız Yeni Bir Türk Devleti Kurmaktı</strong></span></p>
<p><span>Bu kararların dayandığı tüm kanıtlar çürüktü. Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti. Öyleyse bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz; bu karar olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Kararımın Mantığı: “Ya İstiklal,Ya Ölüm!” </strong></span></p>
<p><span>Kararımın dayandığı mantık şuydu:</span></p>
<p><span>Temel ilke, Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraftan başka bir şey değildir. Oysa Türk milleti; haysiyetli, gururlu ve yeteneklidir. Esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!..O halde ya istiklal, ya ölüm!</span></p>
<p><span>Gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası budur. Diyelim ki bu yolda başarısızlığa uğradık. Ne olacaktı? Esirlik! Öteki kararların sonucu da bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki, böyle bir millet; insanlık şerefinin gerektirdiği özveriyi yapmakla teselli bulur. Dost ve düşman gözündeki yeri de bambaşka olur.</span></p>
<p><span><strong>Aldığım Karar Bir Koşula Dayanıyordu: Saltanat ve Halifeliğe Karşı Ayaklanmak</strong></span></p>
<p><span>Sonra, millet; bağımsızlığını kazanmış olsa da, Osmanlı saltanatı sürdürüldüğü takdirde, bu bağımsızlık kazanılmış sayılamazdı. Artık, milletle hiçbir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, milletin koruyucusu konumunda bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi? Halifeliğin, gerçek uygarlık dünyasında gülünç olmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?</span></p>
<p><span>Görülüyor ki, kararımızı uygulayabilmek için, ortaya atılmasında kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracak hususları dile getirmek zorundaydık.</span></p>
<p><span>Osmanlı Hükümeti’ne, padişah ve halifeye karşı bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.</span></p>
<p><span><strong>Milli Mücadele’nin Milli İrade Rejimi ile Sonuçlanması Kaçınılmazdı: Her Safhayı Zamanı Geldikçe Uygulamalıydım </strong></span></p>
<p><span>Bu kararın gereklerini ilk günden açığa vurmak, doğru olamazdı. Uygulamayı safhalara ayırmak, olayların akışından yararlanarak milleti hazırlamak, hedefe basamak basamak ulaşmak gerekiyordu. Eğer dokuz yıldır yaptıklarımıza bakılırsa, ilk kararın çizdiği yoldan asla sapmadığımız anlaşılır.</span></p>
<p><span>Milli Mücadele’nin, bugüne kadar, milli irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi doğal bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz akışı hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, Milli Mücadele’nin amansız bir düşmanı kesildi. Onu daha başlangıçta ben de sezmiştim. Ancak sezgimizi açığa vurmadık. Gelecek üzerinde konuşmak, giriştiğimiz mücadeleye, bir macera niteliği verdirebilirdi. Geleneklerine, düşünce ve ruh yapılarına aykırı değişmelerden ürkecek olanlar; direnmeye geçebilirdi. Başarı için güvenilir yol, her safhayı vakti geldikce uygulamaktı. Ben de bu yolda yürüdüm. Ancak bu pratik başarı yolu, kimi çalışma arkadaşlarımla aramızda birtakım anlaşmazlıkların, hatta ayrılmaların sebebi olmuştur. Milli Mücadele’ye birlikte başlayanlardan bazıları; cumhuriyete kadarki gelişmelerde, kendi kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direnişe geçmişlerdir. Özetle, ben millette hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün topluma uygulatmak zorundaydım.</span></p>
<p><span><strong><em>VE BUGÜNKÜ TÜRKİYE</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bugün de Hükümet güçsüz ve yüreksiz… Ordu etkisizleştirilmekte. Her tarafta yabancılar…, sömürge müfettişleri, casus örgütler, nüfuz ajanları, misyonerler… Amerika’nın Türkiye’yi işgalinden bile söz edilebiliyor; senaryolar yazılıyor.</em></span></p>
<p><span><em>Bir azınlık fetişizmidir almış yürümüş “Türküm” diyen, hâkir görülüyor, sindiriliyor. Yine Ermenisi, Rumu bir kıpırdanış içinde. Kürt, Laz, Çerkez kökenli yurttaşlarımız tahrik ediliyor. Rum patriği kovuğundan çıkmış, o toplantıdan bu toplantıya, o kentten bu kente koşuyor; Ermeni patriği de ondan geri kalmamakta. Hıristiyanlık propagandası almış yürümüş.</em></span></p>
<p><span><em>Durum bugün de korkunç… Yurtseverler yine kurtuluş çareleri arıyor. Örgütlenmeler var : ADD, Yeniden Müdafaai Hukuk,</em> <em>ADKF, Kuva-yı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi, … Ermeniler yine harekete geçmiş. Türk toprakları üzerinde hak iddia ediyorlar. Pontus devleti projesi yeniden canlandırılmış.</em></span></p>
<p><span><em>Bugünkü Türkiye’de de millî varlığa ve bütünlüğe düşman kuruluşlardan geçilmiyor: Kimi AB’den ya da ABD’den beslenen sivil toplum kuruluşu…, kimi ümmet devleti kurma hevesinde…, kimi açık toplum diye tutturmuş, kimi sözde bilimsel araştırma vakfı, kimi bilmem ne demokratik hareketi… Bugün de aydınlar arasında AB ya da Amerikan mandası isteyenler var.</em></span></p>
<p><span><em>Bütün belirtiler Türkiye’nin yeniden parçalanması planına işaret ediyor. Tepedekiler günü kurtarmakla meşgul. Millet yine başsız. Sinmiş, İri medya tarafından uyuşturulmuş, başına gelecekleri beklemekten başka bir şey yapamıyor. Ordu sessiz. Ancak tek tük de olsa, yakın felâketi görüp “bir çare” diye çırpınanlar var.</em></span></p>
<p><span><em>Yıllardır sürdürülen propagandanın bir ürünü olarak, ülkede AB bağlılığı âdeta bir putperestliğe dönüşmüş. AB dışında bir kurtuluş yolu akla bile gelmiyor. Oysa Türkiye’yi, ABD ile birlikte bu hale getiren Avrupa Birliği!… AB ya da ABD’ye karşı bir fikir ileri süren, hâin, dinozor, çağdışı olarak niteleniyor. Onlar yine düveli muazzama… 1919’larda olduğu gibi o devletleri asla gücendirmemek gerekiyor. Aydınlar da, sivil ya da asker, çoğunluğuyla böyle düşünüyor. Evet bugünkü Türkiye de öyle: AB himayesi isteyenler var. Amerikan mandasına can atanlar var. Türkiye’yi bölgesel girişimlerle arkadan vurmak isteyenler var.</em></span></p>
<p><span><em>Ancak geçmişte olduğu gibi</em> <em>bugün de, Emperyalist devletlerin manda ve himayesini isteyenlerin görüşleri çürüktür. Mantıklı olan karar değişmemiştir: Türkiye cumhuriyeti, ulus egemenliğini hiçbir kuruluşla paylaşmadan, tam bağımsız bir devlet olarak kalmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Eksik olan, böyle bir kararı uygulamaya koyacak olandır.</em></span></p>
<p><span><em>Yurtseverler bugün de şu parolayı yürekten haykırabilmelidir: </em></span></p>
<p><span><strong><em>Ya istiklal ya ölüm!</em></strong></span></p>
<p><span><em>Çünkü Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşaması bugün de böyle bir kararlılığa bağlıdır. O da ancak yine tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. “Yabancı bir gücün koruyuculuğunu kabul etmek, 1910’larda insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraf” oluyor da, bugün olmuyor mu?</em></span></p>
<p><span>Nerede öyleyse bugün de, Atatürk gibi “Benim kararım da ya İstiklal ya ölümdür” diyecek olan kahraman? “Büyük Planı”nı kararlılıkla uygulamaya başlayıp, günümüzün saltanatı olan Yeni Sömürgeciliğe karşı, Emperyalizmin bedhah işbirlikçilerine karşı milletiyle birlikte ayaklanacak o kahraman nerede?</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-2</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-2</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 2
I) BİR MİLLİ TEŞKİLAT KURMA ÇALIŞMALARI • 15’nci Kolordu Komutanlığı’na Erzurum’a Gelmek İstediğimi Bildirdim İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim. Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs’da yazdığım bir şifrede “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi” bildirdim. • Samsun Bölgesinde Güvenliğin Sağlanmasına ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c064a35c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-2.html">Nutuk’tan Özetler – 2</a></p>
<p><span><strong>I) BİR MİLLİ TEŞKİLAT KURMA ÇALIŞMALARI</strong></span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>• 15’nci Kolordu Komutanlığı’na Erzurum’a Gelmek İstediğimi Bildirdim</span></p>
<p><span>İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim. Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs’da yazdığım bir şifrede “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi” bildirdim.</span></p>
<p><span>• Samsun Bölgesinde Güvenliğin Sağlanmasına ve Bir Milli Teşkilat Kurulmasına Önem Verdim</span></p>
<p><span>Samsun ve dolayları, Rum çeteleri yüzünden güvenlikli değildi. Oraya geçici olarak bir mutasarrıf atadım. Gerekli önlemlerin alınmasına, halkın aydınlatılmasına, oradaki yabancı güçlerden korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve bölgede milli teşkilat kurulmasına girişildi.</span></p>
<p><span>• İzmir Dolayları Hakkında Bilgi Toplayarak, Öbür Kolordu Komutanlıklarına Bildirdim</span></p>
<p><span>23 Mayıs’da Ankara’daki 20’nci Kolordu Komutanı’na “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle ilişki kurmak ve ızmir dolayları hakkında bilgi istediğimi” bildirdim.</span></p>
<p><span>Komutan, yanıtında “ızmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa’nın da işgal edildiğini, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından güvenlik bozucu olaylarla ilgili haberler geldiğini, bilgi vermeyi sürdüreceğini” yazıyordu.</span></p>
<p><span>27 Mayıs’da Havza’dan, 20’nci Kolordu Komutanı ile Konya’daki Ordu Müfettişliği’ne “Afyonkarahisar’daki 23. Tümen’e hangi görevin verileceğini” sordum. Aldığım yanıtlarda “bir işgal durumunda kendi kesimini koruyacağı, Konya’da orduya yardımcı olacak bir kuvvetin hazırlandığı” bildiriliyordu. Edindiğim bilgileri, Erzurum, Samsun ve Diyarbakır’daki kolordu komutanlıklarına bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Trakya’yı Milli Mücadele Hareketine Çekmek İçin Girişimde Bulundum </strong></span></p>
<p><span>Durumunu bilmediğim Trakya ile temas kurmalıydım. Önce Cafer Tayyar Bey’in, 1’nci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendim.</span></p>
<p><span>Cafer Tayyar Bey’e 18 Haziran’da verdiğim direktifte şunları belirttim: “İtilâf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul’daki hükümetin güçsüz durumu sizce de bilinmektedir. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Trakya ve Anadolu’daki milli teşkilatların birleştirilmesi ve Sivas’ta ortak bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır. Derhal teşkilat kurunuz ve yanıma iki temsilci gönderiniz. Bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar, milletimle çalışacağıma yemin ettim. Artık benim için, Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir. ”</span></p>
<p><span>Trakya’nın mânevi gücünü yükseltmek için, direktifime şunları da ekledim: “Anadolu halkı bölünmez bir bütün hâline geldi. Kararlar birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıflar bizimledir. Milli teşkilat genişledi. İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurulması propagandası ortadan kaldırıldı. Kürtler Türklerle birleşti.”</span></p>
<p><span><strong>• Yunan Ordusunun Manisa ve Aydın’ı İşgal Ettiğini Öğrendim </strong></span></p>
<p><span>Bu arada Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerini de işgal ettiğini öğrendim.</span></p>
<p><span>56’ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey; bana 27 Haziran’da gönderdiği telgrafta “<em>birçok engele rağmen, Milli Mücadele düşüncesini her tarafa yaydığını, yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu, kendisine emir vermekte devam etmemi” </em>bildiriyordu.</span></p>
<p><span><strong>• Tüm Komutan ve Amirlere Bir Milli Teşkilat Kurulması Gereğini Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Bir hafta Samsun’da, 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta milli teşkilat kurulması gereğini tüm komutanlara ve sivil yönetim âmirlerine bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Yunan İşgaline Karşı Milletin Tepki Göstermesini Sağladım</strong></span></p>
<p><span>Dikkat çekicidir ki Yunan işgal ve zulmü karşısında millet daha aydınlanmamış, herhangi bir tepki göstermemişti. Milleti uyarıp harekete geçirmeliydi. Bu maksatla vali ve mutasarrıflara, ilgili ordu birliklerine bir genelgeyle şunu bildirdim: “İ<em>şgal gelecekteki tehlikeyi açıkça sezdiriyor. Yurt bütünlüğünün korunması için, milletin tepkisi daha canlı ve sürekli olmalıdır. Katlanılamaz olan bu duruma derhal son verilmesinin, uygar ulusların adaletinden beklendiğini göstermek için coşkulu mitingler yapılmalı, büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli’ye etkili telgraflar çekilmelidir. ”</em></span></p>
<p><span>Bunun üzerine her yerde gösteriler başladı.</span></p>
<p><span><strong>• Tepki Genelgemi Yanlış ve Kötü Amaçla Uygulayanlar Oldu</strong></span></p>
<p><span>Yalnız, birkaç yerde kararsızlığa düşülmüştür. Örnek olarak, Trabzon’da, bir olay çıkabileceği düşüncesiyle, miting kararı uygulanmamıştır. Bu kararsızlık ve gösteri görüşmelerinde Rum temsilcilerin bulundurulması, ıstanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir. Talimatımdaki esasları kötüye kullananlar da oldu. Sinop mutasarrıfının, kendisinin yazıp halka imzalattığı miting kararında şu satırlar vardı: <em>“ Türk milleti, ancak kendi padişahının egemenliği ve Avrupa’nın himayesi altında kurulacak bir yönetimle yaşayabilir. ” </em></span></p>
<p><span>Bu satırları yazdıran ruhu, Sinop halkı adına İtilâf Devletleri’ne verilen 3 Haziran tarihli muhtırada -müftününkinden sonra gelen- imzayı görünce keşfettim. O imza Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ikinci başkanına aitti.</span></p>
<p><span><strong>II) İNGİLİZLERE, MANDACILARA VE HÜKÜMETE KARŞI ÖNLEMLER </strong></span></p>
<p><span><strong>• Milli Gösteriler Karşısında Tehdide Kalkışan İngiliz Komiserliğine Gerekli Yanıtı Verdim</strong></span></p>
<p><span>31 Mayıs’ta Harbiye Nâzırı’ndan aldığım bir telgrafta, “İngiltere Olağanüstü Komiserliği”nden Bâbıali’ye verilen notadaki hususlar hakkında soruşturma yapmam ve sonucun ivedi bildirilmesi isteniyordu.</span></p>
<p><span>Nota şöyleydi: <em>Sivas’ın durumu ve oradaki Ermenilerin güvenliği ile ilgili olarak kaygı verici haberler aldığımı Sadrazam hazretlerine bildiririm.Ermenilerin iyi korunması için önlemler alınmasını emreden ve kötü muamele durumunda kendisinin sorumlu tutulacağını bildiren bir telgrafın, ilgili komutana ivedi çekilmesini rica ederim. </em></span></p>
<p><span>Sivas Vali Vekili de 2 Haziran tarihli telgrafında, Albay Demange’dan aldığı telgrafta “<em>Aziziye’de Hıristiyanlar ölümle tehdit edilmiştir. Bu gibi haller ilinizin müttefiklerce işgaline yol açar</em>” denildiğini bildiriyordu.Gerçekte ne Sivas’ta durum kaygı vericiydi, ne de Hıristiyanlar tehdit ediliyordu. Bunlar gösterilerden korkan hıristiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini üzerlerine çekmek için uydurdukları haberlerdi.</span></p>
<p><span>Harbiye Nâzırlığına şu yanıtı verdim: <em>Sivas ve çevresinde, Ermenileri yılgınlığa düşürecek hiçbir olay olmamıştır. Ýngiliz notasındaki haberlerin kaynağı bellidir. Yunan işgali üzerine Müslüman halkın yaptığı toplantılardan, kimileri ürkmüş olabilir. Ancak milletin bağımsızlık ve varlığını yok eden işgal, cana kıyma ve zulüm gibi olayların tekrarlanması durumunda, ne milletin heyecanını, ne de bundan doğacak gösterileri kimse engelleyemez ve çıkacak olaylardan sorumluluk üstlenemez. </em></span></p>
<p><span>İngiliz notası ile yanıtımın suretlerini bütün komutan, vali ve mutasarrıflara bildirdim.</span></p>
<p><span><strong>• Yabancı Bir Devletin Himayesini İsteyenler Hakkında Milleti Aydınlattım, Bunlara Karşı Önlemler Aldım</strong></span></p>
<p><span>Bu tarihlerde bütün milletçe İngiliz himayesinin istenmesi için Sait Molla imzasıyla, İngiliz Muhipler Cemiyeti adına, belediye başkanlarına çekilen telgrafın etkisini gidermek için milleti aydınlattım, Hükümet nezdinde girişimlerde bulundum.</span></p>
<p><span>Bundan başka 27 Mayıs’ta bir yabancı ajansın, “Saltanat Şûrâsı (Padişahlık Danışma Kurulu) üyelerinin, “Türkiye büyük devletlerden birinin himayesini sağlamalıdır” düşüncesinde birleştiği haberini yayması üzerine, Sadrazam’a, milletin, bağımsızlığını korumaya kararlı ve bu yolda her türlü özveriye hazır olduğunu yazdım.</span></p>
<p><span>Milleti de bu durumdan haberdar ettim.</span></p>
<p><span><strong>• Millete, Hükümetin, Paris Konferansı’nda Millî Bağımsızlığı ve Çoğunluk Haklarını Savunmakla Yükümlü Olduğunu Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Sadrazam Ferit Paşa’nın, Paris’e çağrılması konusundaki görüş ve davranışımı açıklamak için, ilgili ordu birliklerine ve valiliklere 3 Haziran’da şu telgrafı çektim:</span></p>
<p><span><em>Osmanlı Devleti, konferans huzurunda haklarını savunmak için Paris’e çağrılmıştır. Bu başarı; milletimizin, Ýzmir olayı üzerine gösterdiği şiddetli tepkinin sonucudur. Bu devletler; milletin, haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğunu gösterdiği sürece, millete ve haklarına saygılı olur. Konferansta savunulması milletçe istenen haklar; tam bağımsızlık ve çoğunluğun azınlığa feda edilmemesidir. Paris’e harekete hazırlanan heyet; bu isteklere uymalıdır. Aksi halde millet, olupbittiler karşısında kalabilir. </em></span></p>
<p><span><em>Bu kaygının sebepleri şunlardır: Sadrazam bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul ettiğini bildirdi. Sınırını belirtmedi. Buna üzülen Doğu illeri halkı, açıklama istedi. Saltanat şurası’nda da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını istediği halde, hükümetin dayandığı Ýtilâf ve Hürriyet Partisi adına Başkan Sadık Bey İngiltere’nin himayesini önerdi. Geniş bir Ermenistan muhtariyeti ile devletin bir yabancı himayesini kabulü konularında, milletin isteği ile hükümetin görüşü arasında bir uyum olmadığı anlaşılıyor. </em></span></p>
<p><span><em>Paris’e gidecek heyetin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler milletçe bilinmedikçe, kaygılanmamak mümkün değildir. Bu nedenle illerdeki cemiyet temsilcileri, belediye heyetleri; Sadrazam’a ve Padişah’a telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasını, Paris’e gidecek heyetin yapacağı savunma esaslarının millete bildirilmesini istemelidir. Milletin bu hareketi; ıtilâf Devletleri’ne, heyetin savunacağı ilkelerin milletin isteği olduğunu gösterecek, görevini de kolaylaştıracaktır. </em></span></p>
<p><span><strong>• İstanbul’a Geri Çağrıldığımı Öğrendim</strong></span></p>
<p><span>Bu tarihten beş gün sonra, Harbiye Nazırı tarafından ıstanbul’a çağrıldım. Kimler tarafından ve niçin çağrıldığımı, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’dan gizlice öğrendim. Erzurum’da görevden ayrılacağım tarihe kadar, Harbiye Nazırı ve Saray’la bu konuda yazışmalar yaptım.</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE</strong></span></p>
<p><span>Sıra geldi günümüz Türkiyesi için ders çıkarmaya…</span></p>
<p><span><strong><em>Tehlike</em></strong></span></p>
<p><span><em>1919 ve 2007… Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldik: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı yine tehlikede: Türkiye bu kez ekonomik silahlarla işgal ediliyor. Bağımsızlığımız her alanda yok edilmekte, çoğunluğun hakları azınlığa feda ediliyor. </em></span></p>
<p><span><em>-Bundan 88 yıl önce başımıza gelenleri yeniden yaşıyoruz. Öyleyse kendi kendimize soralım: Tarih tekerrür müdür, yaksa aptallığımızın bir kanıtı mı? Osmanlı Hükümeti Sevr’e yuvarlandı, Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir uçuruma doğru sürüklenmekte.</em></span></p>
<p><span><em>-Batı’nın taktiği yine aynı: Bizi azınlık silahıyla bölüyor. <strong>Avrupa Birliği</strong> o uğursuz ağzını ne zaman açsa, “Ermeniler, Rumlar, azınlıklar, Hıristiyanlar…” diyor. Aralarına Kürt yurttaşlarımızı, Alevi yurttaşlarımızı da katıyor. “Ey Türkiye, şunu yap, bunu yap” diye emirler yağdırıyor. Ardından da “Karışmam ha, seni üye yapmam, kredi vermem” diyerek hükümeti tehdit ediyor. Hükümetin yapabildiği ise korkup pısmak, ne istiyorsa vermek; ya da bile bile isteyerek yapıyor bunu.. </em></span></p>
<p><span><em>Evet, <strong>Batı</strong>’nın huyu hiç değişmedi, geçmişte olduğu gibi bugün de aynı dolaplara başvuruyor. Bizim açımızdan ise önemli bir fark var: Bugün Mustafa Kemal Paşa gibi, düşmanı yaptığına pişman edecek, “Dur bakalım orada, ne yapıyorsun sen” diye kükreyecek, şımarık Batı’nın ağzının payını verecek bir önderimiz yok. Oysa, her şey ona bakıyor! </em></span></p>
<p><span><strong><em>Yunanistan</em></strong><em>… Bu ülke Türkiye’ye asla dost olmaz. Bundan 80 yıl öncesinin saldırgan Yunanistan’ı ne ise bugünkü de odur. Megalo Ýdeası’ndan, Vatanımız üzerindeki emellerinden, zerre kadar vazgeçmemiştir, vazgeçmeyecektir. Cesaretini <strong>Avrupa Birliği</strong>‘ne borçlu. Arkasında o var. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye’ye ne Yunan’dan ne AB’den dost olur. MGK Siyaset Belgesi’ni bu temele göre belirlemelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Amerika kendi himayesinde bir <strong>Kürdistan</strong> kurmak üzeredir. Bu girişi mutlaka engellenmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>Halk arasında bir hareketlilik var. Her şey Atatürk çapında, onu örnek alacak bir </em>başkan<em>ın ortaya çıkmasına bakıyor. Halk hazırdır, bir önder bekliyor.</em></span></p>
<p><span><em>Kendini kabul ettirecek bir </em>başkanı<em>n ortaya çıkış daha fazla gecikemez. Başkan şöyle diyebilmelidir: “Bugün Türkiye Batı karşısında boynu eğik, güçsüz bir <strong>hükümet</strong>in elinde. Milletin istekleri ile Hükümet’in görüşleri arasında uyum yoktur. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Bağımsızlığımızı tekrar kazanıncaya kadar, milletimle çalışmaya yemin ediyorum.” Bu büyük çıkış, onun hasretle beklenen başkan olduğunun da bir kanıtı olur.</em></span></p>
<p><span><em>Başkan yakın </em>iş arkadaşları<em>nı seçerken, onların, kendisine sarsılmaz inancı olan kişilerden olmasına özen göstermelidir.Türkiyemizin umut bağladığı kendini hizmetleriyle kanıtlamış yurtseverler ortaya çıkmalı, milleti uyarmalı ve harekete geçirmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Millî Teşkilat</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bu Vatan bizimdir, bu millet bizimdir; sahipsiz kalamaz. Bütün Yurtta tek bir millî teşkilat kurulmalıdır. Bu teşkilat Türkiye’nin her tarafını kapsayacak şekilde genişletilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Bir ortak heyet oluşturmalıdır. Başkan -tıpkı Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı gibi- yurtsever bütün örgütleri toparlamalı, bir araya getirip birleştirmeli, teşkilatı olabildiğince genişletmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>Atatürk millî teşkilatı iki aşamada gerçekleştirdi: Önce mevcutları birleştirdi. Sonra millî teşkilatı vatanın en ucra noktalarına kadar genişletti. Bugün de aynı model uygulanabilir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Halk </em></strong></span></p>
<p><span>Halk<em> sürekli aydınlatılmalı, yaklaşan büyük tehlikeden haberdar edilmelidir. Bugünkü gelişmelerin gelecekte hangi tehlikelere yol açacağı halka anlatılmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Batı’dan, ABD’den, onların yerli işbirlikçilerinden korkmamak gerekir. ABD’nin Irak’taki perişan hali ortadadır. Batı’nın gerçekte bir kâğıttan aslan olduğu örneklerle gösterilmelidir. Atatürk’ün kanıtladığı gibi “Ya istiklal ya ölüm” diyebilen bir ulusu, hiçbir kuvvet yenemez.</em></span></p>
<p><span><em>Halkın AB dayatmaları ve ABD tehditleri karşısında yeteri kadar tepki göstermesi sağlanmalıdır. Milletin tepkisinin sürekli ve etkili olması sağlamalıdır. Yurt çapında toplantılar ve gösteriler başlatılmalıdır. Yeni ulusal gazeteler, ulusal TV kanalları kurulmalıdır. Mevcutlar desteklenmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>Bir</em> uygulama ilkesi<em> şudur: Batı’ya haklarımızın bilincinde olduğumuzu ve onları çiğnetmemeye kararlı olduğumuzu sürekli göstermeliyiz. Böyle cesur ve onurlu tavır bu hükümetten asla beklenemez. Ulusalcı cephe bu bilinci canlandırmalı ve güçlendirmelidir, milleti bu şekilde davranmaya sevk etmelidir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>Engeller</em></strong></span></p>
<p><span><em>Yeniden Millî Mücadele’nin önüne, Millî Heyet’in ve Başkan’ın önüne </em>engeller <em>çıkarılacaktır.Başkan ve arkadaşları bu engeller karşısında yılmamalıdır. Onlara karşı hazırlıklı olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Bizden olup da AB, ABD himayesi isteyen, yabancıların propagandasını yapan, onların davası için çalışan kişiler, yazarlar, profesörler, kuruluşlar, örgütler, vakıflar, dernekler kaplamıştır ortalığı. Tıpkı istiklal Savaşımızın İstanbul’unda olduğu gibi… Millî Heyet ve başkan bunları deşifre etmeli, ne olduklarını, hangi haince tertipler içinde bulunduklarını halka anlatmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>AB ya da ABD uyduluğuna karşı kesin tavır alınmalıdır. </em></span></p>
<p><span>Türkiye için en büyük tehlike Çirkin Batı’dır.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-3</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-3</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 3
I) MİLLİ KONGRE HAZIRLIĞI • Artık Faaliyetler Bir Millî Heyet Adına Yürütülmeliydi Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı. Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanı sıra, millî teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsî konumda sayılırdım. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c05263f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-3.html">Nutuk’tan Özetler – 3</a></p>
<p><span><strong>I) MİLLİ KONGRE HAZIRLIĞI</strong></span></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>• Artık Faaliyetler Bir Millî Heyet Adına Yürütülmeliydi</span></p>
<p><span>Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı.</span></p>
<p><span>Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanı sıra, millî teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsî konumda sayılırdım. Sonraki girişimlerim de köklü ve şiddetli olacaktı.</span></p>
<p><span>O halde bu faaliyetler şahsîlikten çıkarılmalı, milletin birliğini temsil edecek bir heyet adına yapılmalıydı.</span></p>
<p><span>• Sivas’ta Genel Bir Millî Kongre Toplama Kararımı Uygulamaya Koydum</span></p>
<p><span>Artık, daha önce belirttiğim bir noktanın uygulama zamanı gelmişti: Anadolu ve Rumeli’deki millî teşkilatlar birleştirilerek, Sivas’ta bir milli kongre toplanmalıydı.</span></p>
<p><span>21/22 Haziran gecesi Amasya’da Cevat Abbas Bey’e bu amaçla yazdırdığım genelgenin esasları şunlardır:</span></p>
<p><span><strong><em>-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-İstanbul hükümeti sorumluluğunu yerine getiremiyor. </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Milletin, durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını dünyaya duyurmak için her türlü baskıdan uzak millî bir heyetin varlığı zorunludur.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Sivas’ta hemen millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır. </em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Bunun için, bütün illerden üç temsilcinin derhal yola çıkarılması gerekmektedir. </em></strong></span></p>
<p><span><strong>• Rauf Bey Gizlice Yanıma Geliyor</strong></span></p>
<p><span>Bu genelgenin müsveddesinde benim, Albay Kâzım, Husrev, Muzaffer Bey’lerle bir memur efendinin imzaları, başka imzalar da vardır. Bunların müsveddeye konması iyi bir şans eseridir.</span></p>
<p><span>Daha Havza’da iken, Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’dan aldığım bir telgrafta, “<em>tanıdığımız bir zatın, kimi arkadaşlarla İstanbul’dan geldiği” </em>bildiriliyor ve <em>“ nasıl hareket etmeleri gerektiği” </em>soruluyordu.</span></p>
<p><span>Bu şifreli telgraf bende şaşkınlık uyandırdı. Tanıdığım biri, adını yazdırmaktan neden çekiniyordu? Bu bilmeceli telgraftan aldığım esinle, şu yanıtı verdim : “<em>Ankara’dan gizlice ayrılarak, hemen yanıma geliniz.”</em></span></p>
<p><span>Fuat Paşa beni 21/22 Haziran’da Amasya’da buldu. Adı gizlenen zat, Rauf Bey’di.</span></p>
<p><span>İstanbul’dan ayrılırken, Rauf Bey; bana, bineceğim vapurun batırılacağı haberini vermişti. Tutuklanmaktansa batıp boğulmayı yeğledim ve hareket ettim. Kendisine de İstanbul’dan ayrılırsa, yanıma gelmesini söyledim. Ancak böyle yapmadı. Manisa bölgesine gitmiş. Halkın maneviyatını bozuk, durumu korkunç bulmuş. Ad değiştirerek Sivrihisar yoluyla Ankara’ya gelmiş ve bana haber göndermiş. Pek güzel de, adını saklayıp beni üzmesinin ne anlamı vardı?</span></p>
<p><span>Sivas’a göndermek istediğim, 3’üncü Kolordu Komutanım Refet Bey’den de emirlerime yanıt alamıyordum. Tesadüf eseri, o da aynı gün çıkıp gelmişti.</span></p>
<p><span><strong>• Rauf ve Refet Bey’ler Millî Kongre Toplanması Kararına Katılmakta Çekingen Davrandılar</strong></span></p>
<p><span>Şimdi imza konusuna dönelim. Ben müsveddeyi yeni gelen arkadaşların da imzalamasını istedim.</span></p>
<p><span>Rauf Bey; imza için kendisini ilgili ve yetkili görmediğini ifade etti. Ben ısrar edince imzaladı.</span></p>
<p><span>Refet Bey, imzadan çekindi ve kongrenin yararını anlayamadığını söyledi. İstanbul’dan beri yanımda olan bu arkadaşın tutumu bana pek acı geldi.</span></p>
<p><span>Fuat Paşa, maksadımı anlayınca derhal imza etti.</span></p>
<p><span>Kendisine Refet Bey’in tutumunu anlamadığımı söyledim. Paşa daha ciddî açıklama isteyince, Refet Bey müsveddeye kendine göre bir işaret koydu. Öyle ki bunu müsveddede güçlükle bulursunuz.</span></p>
<p><span><strong>• İlgili Makamlar ve Bazı Kimseler Millî Kongreye Davet Edildi</strong></span></p>
<p><span>Kongreye davet genelgesi sivil ve askerî makamlara, İstanbul’daki bâzı kimselere gönderildi.</span></p>
<p><span>Ayrıca birer mektup da yazdığım bu kimseler şunlardı: Abdurrahman Şeref, Seyit, Kara Vasıf, Ferit, Câmi ve Ahmet Rıza Bey’ler; Reşit Akif, Ahmet İzzet, Ferit Paşa’lar ve Halide Edip Hanım.</span></p>
<p><span>Mektubun özeti şöyledir :</span></p>
<p><span><strong><em>-Yalnızca gösterilerle büyük gayeler gerçekleştirilemez.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Bunlar ancak milletin ortak gücüne dayanırsa kurtarıcı olur.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Acı olan durumu ağırlaştıran asıl sebep, İstanbul’daki muhalif akımlar ve milli dâvâyı yüzüstü bırakan propagandalardır. Bunun cezasını görmekteyiz.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Artık İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>-Size düşen özveri pek büyüktür.</em></strong></span></p>
<p><span><strong>II) ALİ KEMAL VE ALİ GALİP OLAYLARI </strong></span></p>
<p><span><strong>• Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey Beni Görevden Alıyor </strong></span></p>
<p><span>Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal Bey; 23 Haziran’da, benim görevden alındığımı bildiren -dikkate değer bir anlayışın belgesi olan- şu genelgeyi yayımladı:</span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa; günün politikasını bilmediği için, yurtseverliğine rağmen görevini başaramadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi’nin isteğiyle görevinden alındı. Kanunsuz olarak kurulan bazı heyetler için çektiği telgraflarla politik hatâsını artırdı. Bu zat görevinden alınmış olduğundan, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişilmeyecek, hiçbir isteği yerine getirilmeyecektir. Bu önemli günlerde her Osmanlıya düşen görev; barış konferansında geleceğimiz belirlenirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesabı görülürken, aklımızı başımıza devşirmek, akıllıca davranışları benimsemek, uygar dünyanın gözünde bu ülkeyi bir daha lekelememek değil midir?</em></span></p>
<p><span><strong>• Padişah Ali Kemal Bey’e Büyük Umut Bağlamıştı</strong></span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey; düşmanlara ve padişaha, bu genelgesiyle önemli bir hizmet yaptıktan hemen sonra hükümetten çekilmiştir.</span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey; istifa yazısında <em>“Ülkede baş gösteren ayaklanmaların, çıktığı yerde yok edilmesi kendi görevi iken, padişahın yakın ilgisini çekemeyen bazı arkadaşlarının, yersiz sebeplerle, ihtilâlin genişlemesine yol açtıklarından” </em>söz ettikten sonra <em>“resmî görevinden çekilmekle birlikte, özel olarak hizmet ve sadakate devam edeceğini” </em>ekliyor ve sözlü olarak da <em>“düşmanlarımın saldırısından ben kulunuzu koruyunuz” </em>dileğinde bulunuyor.</span></p>
<p><span>Padişah da <em>“Beni yalnız bırakmayacağınıza güveniyorum. Bağlılığınız bana büyük umut vermiştir. Saray her dakika size açıktır” i</em>ltifatında bulunuyor.</span></p>
<p><span><strong>• Oysa Ali Kemal Bey Sait Molla Aracılığıyla, Düşmanla İşbirliği Yapıyordu</strong></span></p>
<p><span>Şimdi Ali Kemal Bey’i asıl gerçek görevi başında görelim.</span></p>
<p><span>Sait Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı bir mektubu gözden geçirelim:</span></p>
<p><span><em>“Ali Kemal Bey’i elde bulundurmalıdır. Bir hediye sunmanın tam zamanıdır.” </em></span></p>
<p><span><em>“Ali Kemal Bey; adamımıza, basın işinde ihtiyat gerektiğini, belli bir yöndeki kalem erbabını, öncekine aykırı bir gayeye yöneltmenin kolay olmadığını söylemiş. Talimatınıza aynen uyacak. Zeynelabidin Partisi’yle işbirliği yapacak. İşler bulandırılacak.”</em></span></p>
<p><span><em>“Mustafa Kemal Paşa’ya ve taraftarlarına kendilerini destekliyormuş gibi görünmeli ki, buraya gelebilsin.” </em></span></p>
<p><span><strong>• Ali Galip Bey Sivas’ta Aleyhimde Bir Hareket Başlatarak Beni Tutuklatmak İstiyordu </strong></span></p>
<p><span>Ali Kemal Bey’in genelgesi memurların ve halkın kafasını bulandırmış, aleyhimde propaganda ve faaliyetler başlamıştı. Bunlardan en önemlisi Sivas’ta hazırlanmış.</span></p>
<p><span>Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey adlı biri, genelgenin yayınlandığı gün, adamlarıyla Sivas’tadır. Özel görevle geldiği açık olan Ali Galip taraftar bulmuş, görevini yerine getirmek için önlemler almış. Duvarlara benim “hâin, âsî ve zararlı olduğuma” dair yaftalar yapıştırılmış.</span></p>
<p><span>Kendisi de Sivas Valisi Reşit Paşa’ya giderek, genelgeden bahisle “<em>Ben senin yerinde olsam, onu tutuklarım. Sen de böyle yapmalısın” </em>demiş. Konuşma uzamış. Bir kısım halk, kararı anlamak için toplanmış. Tarih 27 Haziran’dır.</span></p>
<p><span><strong>• Aleyhimdeki Hareketi Önlemek İçin Derhal Sivas’a Doğru Yola Çıktım</strong></span></p>
<p><span>Yeniden bu noktaya dönmek üzere, bakışlarımızı Amasya’ya çevirelim:</span></p>
<p><span>Sivas’ta aleyhimde bir hareket başladığını 25 Haziran’da öğrendim. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’e, sabah karanlıkta Amasya’dan güneye hareket edeceğimizi söyledim.</span></p>
<p><span>Bir yandan da şu önlemi kararlaştırdık: 5’inci Tümen Komutanı, kuvvetli bir atlı piyade birliğini hızla kuracaktı. Ben ve arkadaşlarım otomobille</span></p>
<p><span>Tokat’a hareket edecektik. Birlik Sivas’a sevk edilecekti. Hareketimiz kimseye duyurulmayacaktı. Tokat’a varır varmaz, gelişimin hiçbir yere bildirilmemesi için telgrafhaneyi gözaltına aldırdım. 27 Haziran’da Sivas’a hareket ettim. Tokat-Sivas arası otomobille altı saattir.</span></p>
<p><span>Bu defa hareketimi Sivas Valisi’ne bildirdim. Ancak telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini sağladım.</span></p>
<p><span><strong>• Sivas’a Öyle Bir Zamanda Girdim ki Beni Tutuklamaya Cesaret Edemediler</strong></span></p>
<p><span>Şimdi bakışlarımızı yeniden Sivas’a çevirelim:</span></p>
<p><span>Tartışmanın kızıştığı bir sırada, telgrafımı Reşit Paşa’ya uzatırlar. Paşa telgrafı okur ve <em>“İşte, kendisi gelmiş olacak, buyurun, tutuklayın” </em>deyince, Ali Galip’in yanıtı <em>“ Öyle dedimse, ben kendi il sınırlarım içinde tutuklarım, demek istedim” olur. </em></span></p>
<p><span>Hep birden, “<em>Haydi öyleyse, karşılamaya gidelim”</em> diyerek toplantıya son verirler.</span></p>
<p><span><strong>• Duruma Kesin Olarak Hâkim Oluncaya Kadar Tedbiri Elden Bırakmadım</strong></span></p>
<p><span>Ancak şehrin ileri gelenleri; bir karşılama töreni hazırlayabilmek için, Sivas kapılarına yaklaştığımı düşünerek, beni şehrin girişinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali daha önce teşkilat kurmak için Sivas’a gönderdiğim Tâli Bey’den bunun sağlanmasını rica etmiş. Kendisinin bize daha sonra katılacağını söylemiş.</span></p>
<p><span>Gerçekten de bizi şehrin girişinde Tâli Bey karşıladı. Bir çiftlikte oturduk. Tâli Bey bütün olup biteni açıkladıktan sonra, görevinin beni biraz oyalamak olduğunu söyleyince, “<em>Çabuk otomobillere ve Sivas’a</em>” dedim. Çünkü Tâli Bey’i aldatarak, bir aksi tertip için zaman kazanmak isteyebilirlerdi.</span></p>
<p><span>Tam otomobillere binerken, bir otomobil yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı.</span></p>
<p><span>Reşit Paşa “<em>Efendim, biraz daha dinlenmez misiniz?” </em>deyince, <em>“Hayır, derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel” </em>dedim. Bu basit önlemin sebebi açıktır.</span></p>
<p><span><strong>• Gerekli Karşılığı Gören Ali Galip, Aslında Bizim Taraftan Olduğunu Kanıtlamaya Çalıştı</strong></span></p>
<p><span>Sivas’a girdik. Tören düzeninde caddenin iki yanını dolduran askerî birlikleri ve halkı selamladım.</span></p>
<p><span>Doğruca Kolordu Komutanlığı’na gittim. Ali Galip’i ve yardakçısı fesatçıları getirttim. Onlara nasıl davrandığımı anlatarak, ayrıntıya girmek istemem.</span></p>
<p><span>Yalnız bir noktaya değineceğim: Ali Galip daha sonra yanıma geldi. Elazığ Valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamayı da başardı.</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN… </strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’tan esinlendiğim yorumlarıma geçiyorum.</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Ana Dava</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bir büyük görev var ortada yurtseverleri bekleyen … Ana Dâvâ’dır bu! </em></span></p>
<p><span><em>Bu kutsal görevin yerine getirilmesi için sadece konuşmak, yazmak, eleştirmek, şikâyet etmek ve gösteriler yapmak yeterli değildir. Bu safha artık aşılmalıdır. Gün milleti uyarıp arkasına alma günüdür. Millet dâvâya ortak edilmelidir. Duruma halk egemen olmalı, halk o ezici gücüyle dâvâya el koymalıdır. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) </em>Başkan’ın üç önemli görev<em>i vardır:</em> <em>En başta gelen görevi millî teşkilat düşüncesini yaymak ve benimsetmektir. Diğerleri halkı uyanık hale getirmek, ülkenin etkili güçleriyle bağlantı kurmaktır. </em></span></p>
<p><span><em>Usul açısından şu husus çok önemlidir: Faaliyetler milletin birliğini temsil eden bir heyet adına yürütülmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>2) Başkan’ın görevi ağırdır. Türlü türlü insanı tek bir dâvâ etrafında toplamak ve onları sonuna kadar o noktada tutmak… Demek ki olası başkanın en başta gelen meziyetlerinden biri de toplayıcı ve birleştirici olmasıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Meselâ en yakın çalışma arkadaşları bile başkana karşı, hiç beklemediği, düş kırıklığı yaratan davranışlarda bulunabilir. Uyumsuzluk gösterebilir. Böyle da olsa onları kendi yanında tutma başarısını gösterebilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>Başkan sabretmeyi, durumu idare etmeyi ve tehlikeyi atlatmayı bilmelidir. Burada başkanın, sahip olması gereken üç önemli vasıf daha karşımıza çıkıyor: Sabır, idare ve ikna gücü. </em></span></p>
<p><span><em>3) Bu belirttiğim yeteneklere sahip olmayan kimse “başkanım” diye öne çıkmamalı, “başkan” diye öne çıkarılmamalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Olası başkanın bir niteliği de şudur: Sorumluluğu paylaşmak ve dağıtmak. Bu şu anlama gelir: Herkesin Ana Dâvâ’nın bir tarafından tutmasını sağlamak! Başka bir deyişle yanındaki herkesi dâvâya ortak etmek, onları sorumluluk sahibi kılmak! </em></span></p>
<p><span><em>Bütün bu esasları Amasya Genelgesi olayından çıkartıyoruz.</em></span></p>
<p><span><em>4) Mustafa Kemal Paşa’nın </em>“Sivas operasyonu”<em> insanda derin bir hayranlık duygusu uyandırır. Bu olay bugün milletçe beklediğimiz önder hakkında da ipuçlarıyla doludur. </em></span></p>
<p><span><em>“Sivas Operasyonu”nda birçok üstün niteliğin tek bir insanda bir araya nasıl geldiğine tanık oluyoruz. Olası başkan, kendi liyakat ve değerini de ölçebilir bunlarla… Eğer sayacağım vasıflara sahipse, milletimizin bugün beklediği odur. Sayıyorum: Olup bitenden haberdar olma, ihmalkâr olmama (Atatürk’ün şu güzel sözünü hatırlayalım: Kapıyı asla aralık bırakma, farkına varmadan ardına kadar açılır) , kararlılık, eylemlilik, cesaret, çabuk karar verebilme, planlama yeteneği, ince hesap, tedbirlilik, zamanlama, asla gevşememe, kesin sonuca kadar uyanık durma… </em></span></p>
<p><span><em>Bize Başkan’ın işte bu niteliklerini ifşa ediyor Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas operasyonu. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Millî Heyet</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Milletin, içine düştüğü tehlikeli durumun gereğini yerine getirmek ve haklarını korumak için bir Millî Heyet’in oluşturulması artık geciktirilemeyecek bir noktaya gelmiştir. Çünkü Türk varlığı her gün bir gün öncesini aratacak derecede yıkımlara maruz bırakılmaktadır. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye Cumhuriyeti, hızla sürüklenmekte olduğu bir tuzakta yok edilmek isteniyor.</em></span></p>
<p><span><em>2) Millî Heyet’in (Ulusal Kurul’un) oluşumu için öncelikle denenecek yol, zaten mevcut olan kuruluşların birleştirilmesidir. Mevcut kuruluşlar şu ilke etrafında bir araya gelmelidir: Parola Vatan, işareti Namus!… Bu sağlandıktan sonra ise, bir millî kongreye gidilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>3) Yürütülecek faaliyetlerin kılavuzu, Atatürk’ün yayımladığı Amasya Genelgesi’dir. Çünkü 1919’da olduğu gibi bugün de, 2007 yılında da :</em></span></p>
<p><span><em>-Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Tehlikenin kaynağı değişmemiştir : Batı, Avrupa Birliği ve ABD !… Bunların aramızdaki ortakları!…</em></span></p>
<p><span><em>-Hükümet tıpkı o tarihteki İstanbul Hükümeti gibi görevini yerine getiremiyor, Çok daha acısı bizzat kendisi Vatanın bütünlüğüne ve milletin bağımsızlığına karşı bir tavır alıyor. </em></span></p>
<p><span><em>-Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Dâvâya asıl el koyacak olan, yine Millet’tir. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Tepkiler</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) </em>Hükümet<em> tıpkı 1910’ların İstanbul Hükümeti gibi: Batı’ya toz kondurmuyor. Ona hoş görünmek için her şeyi yapıyor. Teslimiyetçi olmayı en akıllıca davranışmış gibi yutturmaya çalışıyor.</em></span></p>
<p><span>2) <em>Ali Kemal Bey’in, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelttiği eleştiri, üzerinde durmaya değer. Benzeri eleştiriler bugünün ulusalcılarına karşı da yapılıyor: “</em>Bunlar dinozor… Dünya değişti, haberleri yok. Günün politikasını bilmiyorlar” <em>gibi… </em></span></p>
<p><span><em>İşbirlikçiler yabancı güçlerin kışkırtmasıyla Başkan’a ve ekibine karşı da harekete geçebilecek, onları küçük düşürmeye, faaliyetlerini engellemeye çalışacaklardır. Olası başkan ve arkadaşları bu tür karalama ve davranışlara hazırlıklı olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>3) </em>Sait Molla’nın mektubu<em> da alınacak derslerle dolu. Meselâ şu işbirliğine dikkat edelim: Bir yanda bir rahiple bir molla, öbür yanda hükümetten bir politikacı; aralarına basından, diğer politikacılardan birilerini de katmaya çalışıyorlar. Emir besbelli İngiltere’den gelmiş. Bir kısım insanlarımız ne yazık ki satın alınmış, Hediye ile, para ile… </em></span></p>
<p><span><em>Bu entrikaya, bu oyuna neden ihtiyaç duyuluyor? Ortalığı karıştırmak için…, Mustafa Kemal Paşa’nın faaliyetlerini engellemek için…, aleyhinde propaganda yaparak halkı ona karşı kışkırtmak için. </em></span></p>
<p><span><em>4) Bir hileleri de şu: Onun tarafındanmış gibi görünerek Mustafa Kemal Paşa’yı tuzağa düşürmek. </em>Demek ki Sait Molla <em>şu Alman atasözünü biliyor ya da kulağına Rahip Frew fısıldamış:</em> Birine kötülük yapacaksan eğer, yüzüne iyilikle bak, onunla dostça konuş. Öyle ki hilenin farkına varmasın, yanılsın.</span></p>
<p><span>Aynı taktiğe Ali Galib’in de başvurduğuna dikkat edelim. Bütün bu dolaplar çok daha modern ve etkili tekniklerle bugün de döndürüldüğünden, Rahip Frew oyunu da olası Başkan’ın kulağına küpe olmalı. Büyük yurtsever ve arif insan Kâmuran İnan -çok acı ama- “Türkiye’de en az yüzbin satılmış var” diyor. Soros’u, onun Türkiye’deki adamlarını, Alman vakıflarını, AB’den para alan -ne acıdır ki içlerinde işçi sendikaları, ÇYDD gibi Atatürkçü geçinen dernek ve vakıflar da var- sivil toplum örgütlerini,… hatırlayalım.</span></p>
<p><span>Ey Atatürkçüler, sizden gibi görünenlere, takiyyecilere dikkat!</span></p>
<p><span>Sait Molla, Ali Galip, Rahip Frew tipleri bugün de aramızdadır, unutmayalım.</span></p>
<p><span>Onlar arı gibi çalışıyorlar, peki ya siz?</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-4</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-4</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 4
Nutuk Atatürk’ün kaleminden çıkmıştır. Ona “Nutuk” adının verilmesinin sebebi, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihli ikinci kurultayında -6 günde 36,5 saat süren- bir söylev şeklinde Atatürk tarafından okunmuş olmasıdır. Nutuk’u bugünkü dille yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz [Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991], yapıtın önsözünde şunları yazar: Nutuk İstiklal Savaşı’mızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c0379035.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-4.html">Nutuk’tan Özetler – 4</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Nutuk Atatürk’ün kaleminden çıkmıştır. Ona “Nutuk” adının verilmesinin sebebi, CHP’nin 15-20 Ekim 1927 tarihli ikinci kurultayında -6 günde 36,5 saat süren- bir söylev şeklinde Atatürk tarafından okunmuş olmasıdır.</span></p>
<p><span>Nutuk’u bugünkü dille yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz [Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ank., 1991], yapıtın önsözünde şunları yazar: Nutuk İstiklal Savaşı’mızı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatır. Cumhuriyet tarihimizin birinci elden, çok değerli bir kaynağıdır. Nutuk’ta tarihi “yapan”la “yazan”, aynı şahsiyette birleşmiştir. Nutuk’ta büyük bir komutanın, büyük bir önder ve devlet adamının askerî ve siyasî eylemleri ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne şekil veren temel düşünce ve görüşleri yer alır.</span></p>
<p><span>Zeynep Korkmaz’ın şu değerlendirmeleri çok anlamlıdır: Nutuk “millet adına yapılan bütün işlerin, meşruluk ilkesine dayandırılarak yürütüldüğünü; verilen kararların, [yapılan] uygulamaların, derinlemesine bir düşüncenin, uzak bir görüşün, ince bir hesaplamanın, yerinde bir mantığın ve ihtiyatlı bir davranışın ürünü olduğunu ortaya koyan bir eserdir. Yapılan her işte Türk milletinin haysiyet ve şerefinin ön planda tutulduğunun, bütün düşünce ve görüşlerde aklın, mantığın ve ilmin gereklerine uygun bir millî politikanın yer aldığının göstergesi”dir.</span></p>
<p><span>Altını çizdiğim ifadelere dikkat isterim, ey okur!… Bugün o değerlere öyle muhtaç bir duruma düşmüş bulunuyoruz ki… Ama çok şükür çaresiz değiliz: Nutuk’u okursak ve ne kadar dikkatli ve yürekten okursak, bu eksiklerimizi de o kadar çabuk gideririz!</span></p>
<p><span>Özetleme sırası, Büyük Eser’in 30.-44. sayfalarında…</span></p>
<p><span><strong>I) ERZURUM KONGRESİ HAZIRLIĞI VE ASKERLİKTEN AYRILIŞIM</strong></span></p>
<p><span><strong>• 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a Vardım</strong></span></p>
<p><span>Sivas’taki teşkilatla ilgili talimatı verdikten sonra, 28 Haziran’da Erzurum’a doğru yola çıktık. Bir hafta sonra 3 Temmuz günü içten gösteriler arasında Erzurum’a varıldı.</span></p>
<p><span>İstanbul Hükümeti’nin olumsuz emirlerine karşı önlemler alınması için, bütün komutanlara emir verdim.</span></p>
<p><span>Hükümetçe görevden alınan Vali Münir Bey, isteğim üzerine henüz Erzurum’da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılan Mazhar Müfit Bey de beni bekliyordu.</span></p>
<p><span><strong>• Arkadaşlarıma Millete Nasıl Hizmet Edileceğini ve Bu Yolda Karşılaşılacak Tehlikeleri Anlattım</strong></span></p>
<p><span>Bu iki vali beyler ile 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Rauf, Süreyya, Kurmay Başkanım Kâzım, Husrev ve Doktor Refik Bey’lerle ciddî bir görüşme yaptım.</span></p>
<p><span>Kendilerine durumu, tutulacak yolu, en elverişsiz durumları, tehlikeleri, göze alınacak özveriyi anlattım.</span></p>
<p><span>Ayrıca şunları söyledim:<em> “Bugün bizi yok etmeyi düşünenler; sadece Saray, Hükümet ve yabancılardır. Ancak bütün bir ülke de aldatılıp aleyhimize çevrilebilir. Millete önder olacakların, amaçtan asla dönmemeleri, son nefeslerine kadar, uğrunda her fedakârlığa devam edeceklerine baştan karar vermeleri gerekir. Bu gücü olmayanların teşebbüse geçmemeleri doğru olur.</em></span></p>
<p><span><em>Görevimiz makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden değildir. Açıkça ortaya çıkmak, milletin haklarını haykırmak ve onu bu sese ortak etmek gerekir.</em></span></p>
<p><span><em>Görevden alındığım için, benimle işbirliği yapmak, benimle aynı kaderi paylaşmak olur.”</em></span></p>
<p><span><strong>• Arkadaşlarımdan Bir Önder Konusunda Karar Verilmesini İstedim </strong></span></p>
<p><span><em>“Ülke koşullarının istediği adamın, mutlaka benim şahsım olacağı gibi bir iddia da söz konusu değildir. Yalnız, birinin ortaya atılması kaçınılmazdır. Benden başka bir arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki bugünkü durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilsin.”</em></span></p>
<p><span>Bu konuşmadan sonra, sağlıklı bir karar alınabilmesi için, görüşmeye ara verdim.</span></p>
<p><span><strong>• Önder Olarak Benim Kalmamı İstediler</strong></span></p>
<p><span>Yeniden toplandığımızda, işin başında benim kalmamı, kendilerinin bana destek olacaklarını bildirdiler.</span></p>
<p><span>Ben; resmî görevden ayrıldıktan sonra da, bir üst komutan gibi emirlerime uyulmasının başarı için şart olduğunu belirttim. Bu da kabul gördükten sonra, toplantıya son verildi.</span></p>
<p><span><strong>• Erzurum Kongresi İçin Yeterli Sayıda Temsilci Getirtmeyi Başardık </strong>Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği’nin Erzurum Şubesi; Trabzon’la da anlaşarak, Temmuz ayında bir Doğu İlleri Kongresi toplamak istedi. Ben daha Amasya’da iken ve bugüne kadar, illerden temsilci gönderilmesi için çok uğraştı.</span></p>
<p><span>Ancak o günün koşullarında bunun gerçekleştirilmesi çok güçtü. Toplantı günü yaklaştığı halde, temsilciler gönderilmiyordu.</span></p>
<p><span>Bu kongrenin toplanması pek önemli olduğundan, ciddî girişimlerde bulunmam gerekti.</span></p>
<p><span>İllerin her birine, vali ve komutanlara telgraflar gönderildi. Sonunda yeterli temsilci getirtilerek, kongre gerçekleştirilebildi.</span></p>
<p><span><strong>• Milli Mücadele’ye Yararlı Olacağından, Bayburt’ta Gizlenen Halit Bey’i Erzurum’a Getirttim</strong></span></p>
<p><span>Millî Mücadele’ye ordunun desteğini sağlamak, askerî ve millî mücadeleyi uyumlu olarak yürütmekte son derecede önemliydi.</span></p>
<p><span>Trabzon’daki, vekâletle yönetilen tümenin asıl komutanı Halit Bey Bayburt’ta gizlenmişti.</span></p>
<p><span>Onun, gizlendiği yerden çıkarılması iki bakımdan önemliydi. Birincisi İstanbul’a çağrılmanın ve emre uymamanın gizlenmeyi gerektirmediğini herkese göstererek mânevî gücü yükseltmekti. İkincisi Trabzon’a bir saldırı olursa, tümenin başında gözü pek bir komutan bulundurmak içindi.</span></p>
<p><span>Bundan dolayı Halit Bey’i Erzurum’a getirttim. Gerektiğinde tümenin başına geçmesi için, hazır olmasını istedim.</span></p>
<p><span><strong>• Oyun Sona Erdi: İstanbul’a Resmî Görevimden ve Askerlikten Ayrıldığımı Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Bu işlerle uğraşırken, bir yandan da Savunma Bakanı Ferit Paşa ile Padişah’ın, geri dönmemi sağlamak üzere çektikleri aldatıcı telgraflara yanıtlar vermekle zaman kaybına mecbur oluyorduk.</span></p>
<p><span>Sonunda 8/9 Temmuz gecesi, bir aydır süregelen oyun sona erdi. Savunma Bakanlığı’na ve Padişah’a, resmî görevimle askerlikten ayrıldığımı bildiren telgrafları çektim.</span></p>
<p><span>Durumu ordulara ve millete duyurdum. Bu tarihten sonra, resmî yetkilerimden sıyrılmış olarak, yalnız milletin sevgisine güvenerek ve onun tükenmez gücünden destek alarak görevime devam ettim.</span></p>
<p><span><strong>II) BAZI ARKADAŞLARIMIN YARATTIĞI SORUNLAR</strong></span></p>
<p><span><strong>• 2’inci Ordu Müfettişi Cemal Paşa İstanbul’a Dönüyor</strong></span></p>
<p><span>Biz telgraf başında konuşurken, bununla ilgilenen başka kimseler de vardı.</span></p>
<p><span>Saflıklarını uyanıklık gibi göstermeye çalışanlar hakkında bir fikir vermek için, tarafımıza gönderilen şu telgrafa bakalım.</span></p>
<p><span>Telgraf ve Posta Genel Müdürü Refik Hâlit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey 6/7 Temmuz gecesi, makine başında şöyle konuştular :</span></p>
<p><span>–<em>Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a getirilecek. Cemal Paşa için yapılacak işlem hazır. </em></span></p>
<p><span>Konya Valisi de :-<em>Teşekkür ederim,</em> dediler.</span></p>
<p><span>2’inci Ordu Müfettişliği Şifre Memuru Hasan</span></p>
<p><span>Gerçekten, Konya’daki 2. Ordu müfettişi Cemal Paşa’nın, İstanbul’a gittiğini önceden öğrenmiş ve hayret etmiştim.</span></p>
<p><span>Cemal Paşa ile, Samsun’a çıktığımdan beri, millî dâvâ ve teşkilatlanma konusunda haberleşiyor; kendisinden umut verici yanıtlar alıyordum.</span></p>
<p><span>Böyle bir komutanın İstanbul’a gitmesi akıllıca bir iş olamazdı. Bu sebeple 5 Temmuz’da Konya’daki 2.’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey’e şunları yazdım:</span></p>
<p><span><em>1) Cemal Paşa’nın İstanbul’a hareketinin sebebini bildiriniz.</em></span></p>
<p><span><em>2) Sizin de oradaki birliklerin başından ayrılmanız doğru değildir. </em></span></p>
<p><span>Selahattin Bey 6/7 Temmuz’da şu yanıtı verdi: <em>“Cemal Paşa, bazı kimselerle ve ailesiyle görüşmek üzere kendi isteğiyle izinli olarak İstanbul’a gitmiştir.”</em></span></p>
<p><span>Cemal Paşa geri dönmedi. Kendisini daha sonra Savunma Bakanı olarak göreceğiz.</span></p>
<p><span><strong>• Cemal Paşa’nın Verdiği Kötü Örneğin Olumsuz Etkilerini Önlemek İçin Bir Bildiri Yayımladım </strong></span></p>
<p><span>Ne yazık ki bir süre sonra Selahattin Bey de İstanbul’a gitti.</span></p>
<p><span>Cemal Paşa’nın sergilediği bu kötü örnek üzerine 7 Temmuz’da şu genel bildiriyi yayımladım:</span></p>
<p><span>-Millî kuvvetlere hiçbir şekilde karışılamaz. Ordu millî iradenin hizmetindedir.</span></p>
<p><span>-Müfettiş ve komutanlar; komutadan uzaklaştırıldığı takdirde, yerlerini alacaklar işbirliğine yatkın iseler, komutayı bırakacaklar, ancak kendileri de o bölgede göreve devam edeceklerdir. Aksi takdirde komuta bırakılmayacak, yapılan atama kabul edilmeyecektir.</span></p>
<p><span>-Ülkemizin kolayca işgali için, yabancı baskısıyla hükümet; bir askerî ya da millî teşkilatı dağıtma emri verirse, bu emir yerine getirilmeyecektir.</span></p>
<p><span>-Ordu, <em>Ulusal Hakları Koruma ve İlhakı Ret</em> derneklerinin gerilemesine yol açacak her etkiyi önleyecektir. Devletin bütün sivil memurları da bu derneklerin meşru yardımcılarıdır.</span></p>
<p><span>-Herhangi bir bölgeye saldırıldığı takdirde, her yer işbirliği için birbirini haberdar edecek, savunmada işbirliği sağlanacaktır.</span></p>
<p><span>Bu bildiri Anadolu ve Rumeli’deki bütün komutan ve diğer ilgililere gönderilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey Emrime Aykırı Olarak Komutayı Selahattin Bey’e Devrediyor </strong></span></p>
<p><span>Birkaç gün sonra, 3’üncü Kolordu Komutanı Refet Bey’den 13 Temmuz 1919 tarihli şu telgrafı aldım:</span></p>
<p><span>İstanbul’dan bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Selahattin Bey görevimi devralmaya geldi. Benim de geri dönmem emrediliyor. Selahattin Bey, gayeye uygun çalışacağından komutayı devrettim. Sivas yönüne hareket ediyorum.</span></p>
<p><span>Bu davranıştan memnun olmadım. Geliş biçimine göre Selahattin Bey hakkında verilecek hüküm; İngiliz görüşüne hizmet konusunda kendisine güvenilmiş olmasıdır. Bu, doğru olmasa da, Refet Bey; komutayı hemen devretmemeli, hiç olmazsa bizim fikrimizi de almalıydı.</span></p>
<p><span>Devrettiğine göre de, hiç olmazsa görüşümüzü iyice benimsetinceye kadar birlikte çalışmalıydı. Bununla birlikte iki noktada tesellî buldum. Birincisi, Selahattin Bey’in gayeye uygun çalışacağı haberi; ikincisi, Refet Bey’in İstanbul’a gitmemiş olmasıydı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine bütün komutanların, İstanbul’a gitmekte en küçük bir yanılmanın pek pahalıya mal olacağını bildirerek, dikkatlerini çektim. Refet Bey’e de <em>“Selahattin Bey’in kararlarımızı uygulayacağı haberinden, güç kazandığımızı” </em>bildirdim.</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’e şu telgrafı çektirdim:</span></p>
<p><span>İstanbul’dan milletin bağrına gelmeniz sevinçle karşılandı. Kutsal amacımız için ortak gayretimizde Tanrı bizi zafere ulaştıracaktır.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey Hatâ Yapıyor, Emirlerime Uymuyor, Yılgınlık Gösteriyordu</strong></span></p>
<p><span>Selahattin Bey hakkında ilk kuşku, kendisine güvenip komutayı teslim eden Refet Bey’den geldi. 15 Temmuz’da çektiği, başka görüşlerini de içeren telgrafı okuyalım:</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’in ürkmemesi gerekir. Önce Kâzım Paşa kendisiyle haberleşmelidir.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey görevden alınırsa, buralarda kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum. Yerinde bırakılması için girişimlerde bulunuldu.</span></p>
<p><span>Dönmem için, İngilizler Hükümet’e baskı yapsa da, ben duruma göre kendimi ayarlayarak buralarda kalacağım. İngilizler ve Amerikalılardan anladığıma göre, Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.</span></p>
<p><span>Her zaman ölçülü davranılmasını ve durumun iyi idare edilmesini tavsiye ederim.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey Samsun mutasarrıfı idi. Refet Bey’in, ortak gaye uğrunda bizimle çalışacak bir arkadaş olarak tavsiye ettiği ve benim, Hükümet’e bildirerek Samsun’a getirttiğimiz kişiydi.</span></p>
<p><span>Böyle bir zatın görevden alınacağına şüphe var mıydı? Refet Bey “<em>Yerinde bırakılması için gereken yapıldı” </em>diyor. Nerede, kimlere, kim başvurdu? “<em>Görevden alınırsa burada kalmaz. Etkilemeye çalışıyorum”</em> diyor. Nereye gidecek? Nasıl? Bizimle çalışmıyor muydu?</span></p>
<p><span>Refet Bey, kendisinin dönmesi için baskı yapılacağını, duruma göre buralarda kalacağını söylüyor. Oysa durum belliydi ve 7 Temmuz talimatımla kendisine bildirilmişti. Başka yapılacak şey yoktu.</span></p>
<p><span>Refet Bey yabancılardan anlamış ki <em>“Kâzım Paşa’nın durumu da tehlikelidir.” </em>Bu ne demektir? Azimlerini en çok koruması gereken arkadaşların, bize rahmet okumayacak kimselerin sözlerinden tehlike kuruntusuna kapılmaları ve buna inanmaları ne demektir?</span></p>
<p><span>Bana ders de veriyor, “ölçülü davranılmasını” öneriyor. Buradaki “ölçülü” sözcüğünden amacın ne olduğunu anlayış sahiplerine bırakırım.</span></p>
<p><span>Bana “iyi idare” tavsiye eden bu zat; bunu, emrimi yerine getirip görevi başından ayrılmadan önce yapsaydı, daha içten hareket etmiş olurdu.</span></p>
<p><span><strong>• İstanbul’a Dönmeyi Düşünen Hâmit Bey’den Anadolu’da Kalmasını İstedim </strong></span></p>
<p><span>14 Temmuz’da Hâmit bey’den şu telgrafı aldım:</span></p>
<p><span>Görevimden alındığımı öğrendim. Emir gelince, İstanbul’a gideceğim.</span></p>
<p><span>Refet Bey’in yaptığına üzülürken, kendisinden özveri beklediğim bir arkadaşın da anlaşılmaz bir tutumuyla karşılaşıyorum.</span></p>
<p><span>Hâmit Bey’e şu telgraf çekildi:</span></p>
<p><span>Refet’e yazarak, birlikte iç taraflara gelmenizi rica ettim. Bilmem hangi güvenlik duygusuyla İstanbul’a gidiyorsunuz. Biz değerli arkadaşlarımızı milli gaye için Anadolu’ya çekmeye çalışırken, sizin düşmanla sarılı bir çevreye gitmenizi doğru bulmadık. Refet’in yanına gidiniz. Ya birlikte Sivas yakınlarında kalınız ya da yanımıza geliniz.</span></p>
<p><span><strong>• Hâmit Bey Yapılması Gerekenler Konusunda Yanlış Düşünüyordu</strong></span></p>
<p><span>20 Temmuz’da Hâmit Bey’in Samsun’dan gelen telgrafı şuydu:</span></p>
<p><span>Millet Doğu’dan bir umut ışığı bekliyor. Acaba bir şey var mı diye kuşkulanıyorum.</span></p>
<p><span>Gerçi bir şey yapmak istiyoruz. Ancak teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz. Ülkenin durumu gittikçe kötüleşiyor. Bu bakımdan düşünceler üzerinde durmadan, çalışmalarımızı hızlandırmalıyız. Hatırıma gelen şudur:</span></p>
<p><span>Her yerden Padişah’a birer telgraf çekelim. Kırksekiz saat içinde milletin güvendiği bir hükümet kurulmadığı, bir kurucu meclis toplanması kararı alınmadığı takdirde, kendisini ve hükümetini tanımadığımızı bildirelim. Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin.</span></p>
<p><span>Biraz öfkeli yazılmış olan bu telgrafı karar ve hareket telkin eder niteliktedir.</span></p>
<p><span>Mutasarrıf Bey bir umut ışığı olduğundan kuşkulanıyor. Bizim şekil ve teoriyle uğraştığımızı sanıyor. Çalışmalarımızı nasıl hızlandıracağımızı da söylüyor. Eğer bundan sonra, görüşlerinin yanlışlığını açığa vuran bir düşünceyi ortaya koymasa iyi ederdi.</span></p>
<p><span>Tarih “Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin” düşüncesinde olanların karşılaştığı cezalarla doludur. Yöneticilerin böyle çarpık görüşlere kapılmaması gerekir. Hâmit Bey içerilere çekilmesi isteğime hiç dokunmuyor.</span></p>
<p><span>Kendisine verdiğim yanıtta: “<em>Milletin güveneceği bir hükümet kurmak için, o hükümetin dayanacağı bir kuvvet gereklidir. O da Doğu İlleri ve Sivas kongrelerinin toplanmasıyla gerçekleşecektir” </em>dedim.</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey’den Selahattin Bey Sorununu Kesin Olarak Çözmesini İstedim </strong></span></p>
<p><span>3. Kolordu’dan, Refet ve Selahattin Bey’lerden yeniden söz etmeliyim.</span></p>
<p><span>İngilizlerin Sivas’a bir tabur gönderecekleri söylentisi üzerine, o bölgede askerî önlemler alınması gerekmişti. Amasya’daki 5’inci Tümen Komutanlığı’na verdiğim emirde, orada bulunan Refet Bey’le ilgili şu cümle vardı: <em>“Belki Refet Bey bu durum karşısında, şimdilik Amasya’da kalır.” </em></span></p>
<p><span>Aldığım yanıtta şunlar dikkate değerdi: <em>“Selahattin Bey Samsun’dadır. Kendisiyle ciddî bir iletişim sağlanamadığından, düşüncesinin ne olduğunu bilemiyorum. ”</em></span></p>
<p><span>Refet Bey’in 18 Temmuz’da Sivas’a hareketi üzerine, kendisine şu telgrafı çektim:</span></p>
<p><span>Selahattin Bey’in görüşlerinin kesinlikle belirlenmesi, kararsızlık ya da iki tarafı idare gibi bir tutuma rıza gösterilmemesi bir yurt görevi olduğundan, kendisinden bu konuda kesin söz alınması zorunludur. Bir haftadır kesin bilgi alınmaması, aldığım bir haberde kendisi hakkında sağlam görüş bildirilmemesi, Sadık Bey’le gizli bir görüşme yapmış olması; bu telgrafın yazılma sebebidir. Sorunu özellikle sizin çözmeniz gerekir. Çünkü halka karşı söyleyeceği millî gayeye aykırı tek bir sözün bile doğuracağı durumu şimdiden düşünmek yeterlidir. <strong>• Refet Bey, Selahattin Bey’i Savunuyor, İhtiyatlı ve Programlı Çalışmamızı İstiyor, Sivas Kongresi’nin Yararlı Olacağından Kuşku Duyuyordu</strong></span></p>
<p><span>Refet Bey’in, başka çok şeye de yanıt olan telgrafı şöyledir:</span></p>
<p><span>-Selahattin Bey’i tanırsınız. Kararsız bir insandır. Az kalsın, komutayı almadan, geri kaçacaktı. Kendisine vatanî görevini hatırlattım. Ancak zamansız iş görmeye gelmez. Cevat Paşa tarafından gönderildiği için, gayeye zararlı olmaz. Tersine, milli gayeye uygun, ancak sessiz çalışacağına söz verdi. Sadık Bey’le görüştüğüne inanmıyorum. Bir haberi kontrol etmeden ve programsız çalışmak, kuvvet kaybına yol açıyor. Doğu’nun durumu hakkındaki abartılı haberlere kapılmasaydınız, belki durumu idare eder, komutayı bırakmazdım. Tek başına karar verenler, gerçek durumu bilmek zorundadır. Selahattin Bey’i boşu boşuna ürkütmeyelim. Zaten kaçmaya hazır. Yerine kim gelecek? Emirlerinizin açık olmasını dilerim. Selahattin Bey’le ilgili telgrafınızdan, ne demek istediğinizi çıkaramadım. Bununla birlikte kendisini amaca hizmet yolunda idare için gerekli önlemleri alıyorum.</span></p>
<p><span>-Samsun’a çıkan taburun, şahsınıza gözdağı vermek maksadıyla çıkarıldığını İngilizlerden öğrendim. Bir ingiliz binbaşısı, direnmemi fırsat bilerek, aslında sizi yıpratmak için beni görevden aldırdıklarını söyledi. Öteki dayanağınız Kâzım Karabekir Paşa imiş. Bu bakımdan Kâzım Paşa İngilizlerin ısrarına yol açacak bir fırsat vermemelidir. Kâzım Paşa’nın, yerinize komutan vekili olarak atanması, İstanbul’dakilerden bir kısmının kötü bir niyeti olmadığını ve Selahattin Bey’in Sadık Bey hesabına gelmediğini gösteriyor.</span></p>
<p><span>-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için Hükümet’e baskı yapabilir. Çünkü İngilizlerle aramda resmî bir ilişki var. Baskı artarsa, izimi kaybettireceğim.</span></p>
<p><span>-Hâmit Bey henüz değiştirilmedi. Yerinde bırakılması için Konya’daki 12’nci Kolordu Komutanı Selahattin Bey ve İngilizler Hükümet’e başvurdular. Bu komutanın yerine Sedat Bey’in geldiği, bütün komutanların değiştirileceği haberi de doğru değildir.</span></p>
<p><span>-Sadrazamlığın Sivas Kongresi ile ilgili telgrafını gördünüz mü? Karahisar’daki tümen komutanının bu kongreye temsilci seçilmesi için bildiri yayınlamasını uygun buluyor musunuz? Almanya ile yapılan barış antlaşması ve Doğu’daki sessizlik, ihtiyatlı olmamızı gerektirmiyor mu? Kendim için kaygım olmadığını artık anlamışsınızdır. Yalnız, kararsız ve programsız hareketlerle gayeyi çıkmaza sokacağız. Ya ihtiyatlı olalım, ya da işi açığa vuralım. Sivas Kongresi’nden bir yarar bekliyor musunuz? Orada ve açıkça yapılmasını tehlikeli bulmuyor musunuz? Mutlaka gerekliyse, Doğu’da başka bir yerde toplanması daha uygun düşmez mi?</span></p>
<p><span>-İstanbul’dan aldığım haberde, Milli Mücadele’nin, bir parti veya şahsın emellerini gerçekleştirme değil, milletin bağımsızlığı gayesine dayandığı konusunda sizin tarafınızdan bir bildiri yayınlanarak İngilizlerin yatıştırılması tavsiye ediliyor. Bence bu, Erzurum Kongresi kararlarına sokularak sağlanmalıdır.</span></p>
<p><span>-Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) seçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</span></p>
<p><span><strong>• Refet Bey’e Verdiğim Yanıtta Hareketlerimizin Uygunluğunu Anlatmaya, Duyduğu Kuşkuları Gidermeye Çalıştım </strong></span></p>
<p><span>Bu telgrafa verdiğim yanıt aşağıdadır:</span></p>
<p><span>-Selahattin Bey’le ilgili hususlar İstanbul’dan bildirilmişti. Her haberin doğruluğu kontrol edilemiyor. Doğu’nun durumu hakkındaki bilgiler, bize yanlış bir adım attırmamıştır. Geleceğimizde, yalnız Doğu’daki olaylara bağlı kalmadık. Milli teşkilatı kökleştirmek, kongrelerle millî davayı benimsetmek, ordunun desteğini sağlamak için, şimdiye kadar yaptığımızdan başka türlü davranmak, bugünkü verimli sonucu sağlayabilir miydi?</span></p>
<p><span>-Kâzım Paşa’nın komutan vekilliğine atanması pek yerindedir. İngilizlerin eline bir fırsat vermemeye çalışıyor. Ancak silah ve Trabzon’a asker çıkarılması konusunda hoşgörülü olamayız.</span></p>
<p><span>-İngilizler benim İstanbul’a götürülmem için çok ısrar ettiler ve Hükümet’e baskı yaptılar. Makine başında günlerce süren konuşmalarda bu nokta açıkça bildirildi. Yalnız meslekten ayrılınca ısrar da bitti. Bu bakımdan sizin de istifanızdan sonra, büyük bir ısrar olmayacaktır. Burada Hâlit Bey hakkında, Kâzım Paşa’ya çok ısrar ettiler. Kâzım Paşa direndiği içindir ki, Hâlit Bey tümeninin başında bulunuyor.</span></p>
<p><span>-Hâmit Bey daha çabuk hareket edilmesini istiyor. Şimdilik yumuşatıldı.</span></p>
<p><span>-Sivas Kongresi’yle ilgili telgrafı görmedim. Gerçekten de aşırılıklar görülüyor. Kuşkusuz ihtiyatlı davranma yanlısıyım. Açık ve kesin program, bugün toplanan Erzurum Kongresi’nden çıkacaktır.Sivas Kongresi’nden çok yarar beklerim. Baştan beri her yönden bir darbe gelebileceğini olası gördüğümden, savunma önlemleri alınmasını istediğimi hatırlarsınız. Bununla birlikte Erzurum Kongresi toplandıktan sonra, daha güvenilir bir şekil de düşünülebilir.</span></p>
<p><span>-Milli Mücadele’nin gayesi, düşündüğünüz gibi, kongre bildirileriyle duyurulacaktır.</span></p>
<p><span>-Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul’da değil, Anadolu’da!</span></p>
<p><span><strong>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’u okuyup geçmeyeceğiz. Her cümle, her paragraf, her sayfa üzerinde uzun uzun düşüneceğiz. Bu da bizim bir görevimiz… Öyleyse şimdi sıra benim katkılarımda, benim yorumlarımda…</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Ana Dâvâ </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Büyük girişimler düz çizgi üzerinde yürümez. İnişleri olur, çıkışları olur. Milli Mücadele’de de öyle olmuş. Daha ilk günlerinde kısa da olsa bir karışıklık, bir çözülme dönemine sahne oluyor: Refet Bey görevini bırakıyor, Selahattin Bey ürkek davranıyor. Hâmit Bey İstanbul’a dönmeye kalkışıyor. Daha önce Cemal Bey, ardından öbür Selahattin Bey İstanbul’a dönmüş. Ancak işe Mustafa Kemal Paşa el koymuş, o yılar mı : Olaya azimle el koyuyor, dağılmanın önüne geçiyor.</em></span></p>
<p><span><em>Bu olaydan alacağımız ders şudur: Büyük girişimler düz bir çizgide gitmez. Dalgalanmaları, iniş ve çıkışları olacaktır. Kararlar bu gelip geçici değişmelere göre değil ana davaya göre verilecek, önlemler ona göre alınacaktır.</em></span></p>
<p><span><em>2) Mustafa Kemal Paşa Ana Dâvâ için üç koldan faaliyet yürütüyor:-Milli teşkilatı kökleştirmek, -Kongreler yoluyla millî davayı benimsetmek, -Ordunun desteğini sağlamak.</em></span></p>
<p><span><em>3) Görev makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülecek türden bir görev değildir. </em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Büyük işlerin başarılması mutlaka ve her zaman bir önderin çıkmasına bağlıdır. O en az kadrolar kadar önemlidir. Türkiye bugün bu eksikliği bütün şiddetiyle yaşıyor.</em></span></p>
<p><span><em>Ülkemizin bugünkü koşulları 1919 yılında olduğundan farksız… Koşullar yine bir başkan istemektedir. Öyle bir başkan ki cesurca ortaya atılabilmeli, durumun gerektirdiği şekilde hareket edebilmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>2) Başkan gerektiği her defada sorunlara bizzat kendisi doğrudan doğruya el koymalıdır. Aynı zamanda birçok olayı takip edebilmeli, her birinin gerektirdiği tepkiyi ânında gösterebilmelidir. Karşı cepheyi sürekli izlemeli, onun her olumsuz davranışına karşı gerekli önlemi ânında alabilmelidir.</em></span></p>
<p><span><em>3) Atatürk bir önderin niteliklerini sayar ve bunları birlikte çalışacağı arkadaşlarında da arar. Şöyle ki:</em></span></p>
<p><span><em>-Millete önder olacak kişi, kendini ille de dayatmaz. Dâvâ arkadaşlarının rızasını alır.</em></span></p>
<p><span><em>-Ortaya açıkça çıkar. Milletin haklarını ilan eder. Milleti kendi sesine ortak etmek için çalışır.</em></span></p>
<p><span><em>-Dâvâdan dönmez.</em></span></p>
<p><span><em>-Dâvâ için her fedakârlığa, sonuna kadar katlanır. </em></span></p>
<p><span><em>-Gücünü makamdan, üniformadan almaz. </em></span></p>
<p><span><em>Başkanın bu nitelikleri günümüz için de geçerlidir. Bunlara sahip olmayan, ortaya çıkmamalı, çıkarılmamalıdır.</em></span></p>
<p><span><em>4) Mustafa Kemal Paşa’nın istifa mektubunu şöyle yorumlayabiliriz:</em></span></p>
<p><span><em>-Bir önder resmî unvan ve yetkilere muhtaç değildir.</em></span></p>
<p><span><em>-Önder için Milletin sevgisi yeterlidir. </em></span></p>
<p><span><em>-Görevde en büyük desteği, milletin tükenmez gücüdür.</em></span></p>
<p><span><strong>• <em>Yöntem</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Mustafa Kemal Paşa’nın Hamit Bey’e verdiği yanıtta en anlamlı görünen husus, </em>“Teori ile uğraşıyor, uzun yollar seçiyoruz… Biz yürüyelim, millet arkamızdan gelsin”<em> düşüncesi hakkındaki eleştirisidir. Atatürk bu görüşü yanlış buluyor. Çünkü onun temel hareket ilkelerinden biri şudur: Bir hedefe ulaşmak için, mevcut sorunun sebeplerini belirlemeli ve her birini dikkatle incelemelidir. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır. Uygulama safhalara ayrılmalı, hedefe adım adım yürümelidir (Bkz: Cihan Dura, </em>Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, <em>İleri Yayınları, İst., 2005, s.804). Dikkat ederseniz hızlı eyleme, titiz bir inceleme aşamasından sonra geçiliyor.</em></span></p>
<p><span>Oysa Hamit Bey bunların hiçbirine gerek görmeden derhal harekete geçilmesini istiyor. Düşünme yok, muhakeme yok, planlama yok. Eğer onun dediği gibi yapılsaydı, arkalarında milletten bir kişi bile bulunmazdı. Üstelik hepsi harcanır, dâvâ daha baştan kaybedilirdi.</span></p>
<p><span><em>Bu yöntem kuşkusuz günümüzde de geçerlidir.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-5</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-5</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 5
Büyük Nutuk’tan özetler yapmaya devam ediyorum. Bu bölümün konusu, Erzurum Kongresi ve Atatürk’ün bu kongreye katılmasını engelleme girişimleri… Erzurum Kongresi 23 temmuz 1919’da toplanıyor. Atatürk Kongre’de alınan kararları açıklıyor : Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Sonra, Kongre sırasında karşılaştığı engelleme girişimlerini anlatıyor. Kongre’ye katılmakta ısrarlı olmasının sebeplerini açıklıyor (Nutuk, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c01d6e82.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-5.html">Nutuk’tan Özetler – 5</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Büyük Nutuk’tan özetler yapmaya devam ediyorum. Bu bölümün konusu, Erzurum Kongresi ve Atatürk’ün bu kongreye katılmasını engelleme girişimleri…</span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi 23 temmuz 1919’da toplanıyor. Atatürk Kongre’de alınan kararları açıklıyor : Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Sonra, Kongre sırasında karşılaştığı engelleme girişimlerini anlatıyor. Kongre’ye katılmakta ısrarlı olmasının sebeplerini açıklıyor (<em>Nutuk</em>, 1991, ss. 44-50).</span></p>
<p><span><strong>• Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi Benim Derneğin Başına Geçmemi Teklif Etti ve Kongre’ye Katılmamı Kolaylaştırdı</strong></span></p>
<p><span>Askerlikten ayrıldıktan sonra bütün Erzurum halkının bana gösterdiği güven ve yakınlığın bende bıraktığı hâtırayı burada belirtmeyi görev sayarım.</span></p>
<p><span>Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin (Doğu İlerinin Milli Haklarını Savunma Derneği’nin) Erzurum şubesinden aldığım yazıda, Derneğin başına geçmem öneriliyor ve birlikte çalışacağım beş kişinin adları bildiriliyordu.</span></p>
<p><span>Derneğin İstanbul’daki genel merkezine ulaştırmaya çalıştıkları bir telgrafla da “<em>merkez adına karar verme ve konuşma yetkisinin bana verildiğinin bildirilmesini”</em> istediler.</span></p>
<p><span>Bundan başka benim Kongre’ye katılmamı kolaylaştırmak için, Erzurum temsilcisi iki arkadaş temsilcilikten istifa etti.</span></p>
<p><span><strong>•Erzurum Kongresi’nde İlk Hedefin Milli İradeye Dayalı Bir Meclis ve Hükümet Olduğunu Söyledim</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. İlk gün, beni başkanlığa seçtiler. Yaptığım konuşmada:</span></p>
<p><span>İçine düştüğümüz kara tehlikeyi görüp irkilmeyecek hiçbir yurtsever düşünülemeyeceğinden, Mütareke hükümlerine aykırı olarak yapılan işgallerden söz ettim.</span></p>
<p><span>Tarihin bir milletin varlığını ve haklarını inkâr edemeyeceğini, bu itibarla milletimiz aleyhindeki hükümlerin iflâs edeceğini söyledim.Vatan ve milletin varlığını koruma gereğini yerine getirecek gücün, bütün vatanda bir elektrik ağı haline gelmiş olan millî akımın kahramanlık ruhu olduğunu ifade ettim.</span></p>
<p><span>Maneviyatı kuvvetlendirmek amacıyla, milletlerin milli gayelerine ulaşmak için yaptıkları mücadeleleri özetledim.</span></p>
<p><span>Milletin yazgısına egemen bir millî iradenin, ancak Anadolu’dan doğabileceğini belirttim. Millî iradeye dayalı bir Millet Meclisi’ni ve gücünü millî iradeden alacak bir hükümeti, Kongre’nin ilk hedefi olarak gösterdim.</span></p>
<p><span><strong>•Kongre’de Vatan’ın Bir Bütün Olduğu, Milletin Kendini Savunacağı, Milli Ýradenin Egemen Olduğu, Manda Kabul Olunamayacağı Kararları Alındı</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi tüzük ve bildiri metninin başlıca ilke ve kararları şunlardan ibarettir:</span></p>
<p><span>1) Milli sınırlar içinde vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.</span></p>
<p><span>2)Yabancı işgaline karşı, Osmanlı Hükümeti’nin dağılması durumunda, millet kendini savunacaktır.</span></p>
<p><span>3)İstanbul Hükümeti bağımsızlığı koruma gücünü gösteremediği takdirde, bu gaye için geçici bir hükümet kurulacaktır. Hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir.</span></p>
<p><span>4) Kuva-yı Milliye’yi (Milli Kuvvetleri) tek kuvvet olarak tanımak ve milli iradeyi egemen kılmak esastır.</span></p>
<p><span>5) Hıristiyan azınlıklara imtiyazlar verilemez.</span></p>
<p><span>6) Manda ve himaye kabul olunamaz.</span></p>
<p><span>7)Milli Meclis’in derhal toplanması için çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>•Ferit Paşa Milleti Dünyaya Jurnal Eden Demeçler Yayınlıyor</strong></span></p>
<p><span>Biz bu kararlarla uğraşırken, Sadrazam Ferit Paşa da milleti jurnal niteliğinde demeçler yayınlıyordu. 23 Temmuz’da basında dünyaya şu ilan ediliyordu: “<em>Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasa’ya aykırı toplantılar yapılıyor. Bu hareketin askerî ve sivil memurlarca önlenmesi gerekir.” </em></span></p>
<p><span>Buna karşı önlemler alındı. Meclis-i Mebusan’ın toplanması istendi.</span></p>
<p><span>Kongre sona ererken üyelere “<em>önemli kararlar alındığını, bütün dünyaya milletimizin varlık ve birliğinin gösterildiğini”</em> söyledim.</span></p>
<p><span>Zaman sözlerimde bir isabetsizlik olmadığını kanıtlamıştır.</span></p>
<p><span><strong>•Kongre Bir Heyet-i Temsiliye Seçti, Ancak Kurul Üyeleri Hiçbir Zaman Bir Araya Gelmedi</strong></span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi bir Heyet-i Temsiliye seçmiştir. Bu kurulun üyeleri şunlardır:</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal (Eski 3’ncü Ordu Müfettişi, askerlikten ayrılmış), Rauf Bey (Eski Denizcilik Bakanı), Raif Efendi, İzzet Bey, Servet Bey, Sadullah Efendi (milletvekilleri), şeyh Fevzi Efendi (Nakşi şeyhi), Bekir Sami Bey (Eski vali), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Beyi).</span></p>
<p><span>Belirteyim ki bu kimseler hiçbir zaman bir araya gelip çalışmamıştır. Yalnızca Rauf Bey ve Bekir Sami Bey, İstanbul’da Meclis-i Mebusan’a gidinceye kadar bizimle birlikte bulunmuşlardır.</span></p>
<p><span><strong>•Benim Kongre’ye Üyeliğim, Başkan Olmam, Heyet-i Temsiliye’ye Girmem Kararsızlık Konusu Oldu</strong></span></p>
<p><span>Benim bu kongreye üye olarak katılıp katılmayacağım, daha sonra da başkan olup olmayacağım düşünme ve kararsızlık konusu olmuştur. Kimilerinin kararsızlığı iyi niyetlerine verilse de, öbür bazıları içtenlikten uzak, melunca bir maksadın peşindeydiler. Söz gelişi Trabzon’dan temsilci olarak gelen, sonradan düşman casusu olduğu anlaşılan Ömer Fevzi Bey ve arkadaşları gibi…</span></p>
<p><span>Başka bir tartışma konusu da şuydu: Bazı yakın arkadaşlarım, benim Heyet-i Temsiliye’ye girip açıkça faaliyet göstermemi sakıncalı buluyordu. Görüşleri şöyle özetlenebilir: <em>Milli faaliyetlerin, bütünüyle milletten doğduğunu göstermek gerekir. Yapılacak girişimlerin güçlülüğü, kötüye yorumlanmaması ancak bu yoldan sağlanır. Tanınmış ve hele Hükümet’e ve Padişah’a karşı âsi duruma düşmüş, saldırıların hedef noktası hâline gelmiş benim gibi birinin, millî girişimlerin başında olduğu görülürse, faaliyetin kişisel emellere dayandığı inancı uyanır. Bu bakımdan Heyet-i Temsiliye’yi, yörelerin seçeceği kimseler oluşturmalıdır.</em></span></p>
<p><span><strong>•Ben Bu Görüşlere Karşı Çıktım: Kongre Kararlarının Uygulanması İçin Kongre’ye Katılmalı ve Onu Yönetmeliydim</strong></span></p>
<p><span>Ben bu görüşlere başlıca şu noktalardan karşıydım:</span></p>
<p><span>Özellikle, ben Kongre’ye kesinlikle katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, milli irade eyleme geçmeli; millet doğrudan doğruya fiilî ve silahlı olarak önlemler almaya başlamalıydı. Bunları sağlamak için, yol göstermem ve Kongre’yi kendim yönetmem gerekiyordu. Kongre’den çıkan ilke ve kararları, herhangi bir temsilciler heyetinin uygulamaya koyabileceğine güvenim yoktu.</span></p>
<p><span>Bundan başka, Sivas Genel Kongresi’nin toplanmasını sağlamak, bütün milleti ve ülkeyi tek bir heyetle temsil etmek, vatanın her köşesini aynı duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini araştırmak hususlarını herhangi bir heyetin gerçekleştirebileceğine inanmıyordum.</span></p>
<p><span><strong>•Aksi Halde İki Taraflı Oynayanlar Gibi Davranmış Olurdum</strong></span></p>
<p><span>Çünkü, bende o kanı olsaydı, benim başa geçmemden önce başlamış çalışmaların sonucunu bekler ve istifa yoluna gitmezdim. Hükümet’e ve Padişah’a isyan gereğini duymazdım. Aksine, ben de kimi iki yüzlüler ve iki taraflı oynayanlar gibi, pek gösterişli olan Ordu Müfettişliği ve Padişah Yaveri sıfatını bırakmazdım. Gerçi, benim açıkça ortaya atılmamda ve hareketin başına geçmemde sakınca da vardı. Ancak o sakınca; başarısızlık hâlinde en önce benim, en büyük cezaya uğratılmamdan başka ne olabilirdi? Oysa bir vatan ve milletin ölüm-kalım dâvâsı söz konusu iken, yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerinin yeri var mıydı?</span></p>
<p><span><strong>•Kendime Güveniyordum; Yurdumun Yazgısını Beceriksizlerin Eline Bırakamazdım</strong></span></p>
<p><span>Eğer ben o görüşlere uysaydım, iki büyük sakınca doğacaktı:</span></p>
<p><span>Birincisi; düşünce, karar ve kişiliğimde yetersizlik olduğunu itiraf etmekti ki bu, vicdanımın emrine uyarak üstlendiğim görev bakımından bir yanılma olurdu.</span></p>
<p><span>Tarih kanıtlamıştır ki, büyük dâvalarda başarı için, yetenekli ve güçlü bir önder gerekir. Yöneticilerin umutsuz ve beceriksiz olduğu, milletin başsız kaldığı, yurtseverim diyen binbir insanın türlü görüş ortaya attığı ve her şeyin allak bullak olduğu bir dönemde, danışmalar, nüfuzlu kimselere bel bağlama yoluyla, kararlı ve hızlı yol almak ve hedefe ulaşmak mümkün müdür? Tarihte bunun örneği var mıdır?</span></p>
<p><span>İkincisi; millet, ülke, politika ve ordu yönetimiyle hiçbir ilgisi olmamış, bu alanda başarıları görülmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kimselerden, örneğin Erzincanlı bir nakşi şeyhi ve mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan kurulacak herhangi bir temsilciler heyetine, söz konusu durum ve görev emanet edilebilir miydi? Edilirse, ülkeyi kurtaracağız derken, milleti ve kendimizi aldatmış olmaz mıydık?</span></p>
<p><span>Bu söylediklerim; o günlerde değilse bile, bugün yadsınmaz gerçeklerdir. Bununla birlikte bunları bazı anı ve belgelerle burada bir kez daha belirtmeyi, gelecek kuşakların siyasal ve sosyal ahlâk eğitimi bakımından bir görev sayarım.</span></p>
<p><span>İlerde üzerinde duracağım olaylar dolayısiyle, bu husus kendiliğinden aydınlanacaktır.</span></p>
<p><span><strong><em>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>•Ülkenin Durumu</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Atatürk Nutuk’ta şöyle bir memleket tablosu çiziyor: Yöneticiler umutsuz ve beceriksiz… Millet başsız… Yurtseverim diyen binbir insan türlü görüşler ortaya atıyor. Her şey allak bullak olmuş. Danışmalar…, nüfuzlu kimselere bel bağlamalar… </em></span></p>
<p><span><em>Bir fark görüyor musunuz…, Atatürk sanki bugünkü Türkiye’yi anlatıyor. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiye’ye apar topar getirilen, Amerikan dayatması <strong>demokrasi</strong> rejimi; ülkemizi sonunda bir uçurumun kenarına sürüklemiş bulunmakta. Türkiye’nin kimlerin eline düştüğüne bakın: Devlet yönetimiyle bir ilgisi olmamış, bu alanda başarıları görülmemiş, denenmemiş, sokaktan toplama, gelişigüzel kimselerin elinde Türkiye… Bir “demokrasi” putu uğruna Devletimizin ve milletimizin aziz varlığı böylelerinin eline mi bırakılmalıydı? Bu yapılan, “demokrasicilik oynayacağız” diye Türkiye Cumhuriyeti’ni bozuk para gibi harcamak değil midir? Kime yarıyor bu ölçüsüz demokrasi putperestliği? Yalnızca Amerika’ya yarıyor, kendilerini AB kisvesi altında gizleyen emperyalist devletlere yarıyor. Zaten ABD İsmet İnönü’ye onun için dayatmadı mı bu rejimi? </em></span></p>
<p><span><em>Elbette demokrasi…, ancak sanayileşme ile birlikte, şehirleşme ile, üniversiteleşme ile, uluslaşma ile birlikte!… Demokrasi tek başına bizim hiçbir işimize yaramaz.</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk emperyalist devletlerin Mütareke hükümlerine aykırı işgallerini vurguluyor, Nutuk’ta. Bu aykırılık Avrupalı’nın önemli bir karakter çizgisini ele vermekte: Sözünde durmamasını, riyakâr olmasını, döneklik yapmasını… Bu davranış, gerçekte, ezelî bir siyasetidir avrupalının. Avrupa ve Amerikan diplomasisinde verdiği sözü tutmamak sık sık başvurulan bir araçtır. Tabii şimdi de uygulanıyor. Bizim saf ve deneyimsiz yöneticilerimize de sözler verirler, ancak daha ilk fırsatta o sözün üzerine yatarlar (K. Evren’e, R. Tayyib’e sorun, neler anlatacaklardır size). Yaptıkları antlaşmalara da uymazlar. Oysa yoksul bir ülke, örneğin Türkiye bunun yüzde birini yapacak olsa, kıyameti koparırlar. </em></span></p>
<p><span><em>Bizim <strong>AB</strong> ile ilişkilerimiz, bu şekilde atılan kazıklarla doludur. Çarpıcı bir örnek vereyim: AB’nin siyaset tilkileri 1999 Helsinki zirvesinde Kıbrıs sorununu da Türkiye ile yaptıkları sözleşmeye dahil ettiler. O zamanki başbakanımız Ecevit, her zamanki gibi “içime sindiremiyorum” diyerek karşı çıkacak oldu. Sen misin karşı çıkan, AB Dönem Başkanı Finli politikacı apar topar Türkiye’ye geldi. Nasıl başardıysa, Ecevit’i yumuşattı. Ensesini okşarken resimleri yayınlanmıştır basında. Sonradan öğrendiğimize göre söz vermiş, “sözleşmedeki Kıbrıs’la ilgili ifade Türkiye’nin üyelik müzakerelerini engellemeyecektir” diye. Tabiî bizimki bu lafa kanıyor. İsmail Cem’in yedeğinde apar topar Helsinki’ye uçuyor, Kıbrıs sorunlu antlaşma metninin altına basıyor imzayı. Biz Kıbrıs’ı işte o imza ile kaybettik. </em></span></p>
<p><span><em>3) Bugün Türkiye ne acıdır ki bundan 90 yıl öncesinin koşullarına yeniden dönmüş bulunmaktadır. Sanki yeniden Mütareke dönemindeyiz. Avrupa Birliği mandası isteniyor, o olmazsa Amerikan mandası isteniyor. </em></span></p>
<p><span><em>Öyleyse bugün de bir Erzurum Kongresi’ne, o kongrenin ilke ve kararlarına ihtiyacımız var. Çünkü millî sınırlar içinde vatan bir bütün olmaktan çıkarılmak, parçalanmak istenmektedir. Bunun baş müsebbibi Avrupa Birliği’dir, arkadaki kışkırtıcı Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bölücüsü, mürtecisi, işbirlikçi sermayesiyle “dahilî bedhahlar” da bunların korumasında yapabiliyor bütün hâinliklerini… </em></span></p>
<p><span><em>Yine bir yabancı işgali karşısındayız. Ancak bu kez işgal topla tüfekle yapılmıyor; dış borçlandırma ile, özelleştirme ile, yabancı sermaye ile, yabancıya toprak satışı ile, azınlık hakları talepleriyle yapılıyor. Hükümet âciz olmaktan öte, teslimiyetçi konumda. Bu tür hükümetlerden hayır yoktur. Tek çıkar yol Millet’in kendisindedir, Millet kendini savunmak üzere örgütlenmelidir. Mutlaka bir hükümet yolu aranmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Artık tek güç Milli Kuvvetlerdir, bir Millî Meclisdir. </em></span></p>
<p><span><em>4) Türkiye’yi bugün yöneten hükümet, bir azınlık iktidarıdır. Bu iktidar <strong>Türk unsuru</strong>nu, bu ülkenin gerçek sahiplerini geri plana itiyor. Hedef Osmanlı zamanında olduğu gibi Hıristiyan azınlıkları yeniden öne çıkarmak, yeniden eski statülerine kavuşturmaktır. Daha önce göç etmiş olan unsurların, Anadolu’ya yeniden dönmeleri planlanıyor. Yalnız holding TV kanalları değil, TRT bile gösterdiği filmler, yaptığı programlarla halkı bu ihanete alıştırma gayreti içinde. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Hükümet</em></strong></span></p>
<p><span><em>Bugün Türkiye’yi öyle bir hükümet yönetiyor ki hiçbir şekilde güven vermiyor bir yurtsevere. Cumhuriyetin bütün kurumlarına muhalif, hemen bütün kurumlarla kavgalı. Böyle bir hükümet dışarıda Cumhuriyetimize ve devletimize ne ölçüde sahip çıkabilir, bunun takdirini okura bırakıyorum. İşte sanayileşmesi engellenmiş, eğitim düzeyi yükseltilmemiş bir ülkede, Amerikan ihracı <strong>demokrasi</strong>nin vereceği sonuç bu olur. Geçmişte, 1938’den bu yana Türkiye’yi yönetenler, İsmet Paşa’dan Recep Tayyip’e bütün başbakanlar ve <strong>hükümet</strong>leri bu eserleriyle (!) bol bol öğünebilirler. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Eylem</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Eğer bugün de “Vatan ve Millet’in varlığını koruma gereği” ile karşı karşıya isek, bunun gereğini yerine getirecek <strong>güc</strong>ün ne olduğunu Atatürk bize bildiriyor; o güç bütün vatanı bir elektrik ağı gibi saracak olan millî akımdır, o akımın kahramanlık ruhudur!…</em></span></p>
<p><span><em>2) Türkiye’nin bu bilinçsizce gidişini önleyecek çare konusunda Atatürk bize yine yol gösteriyor:</em></span></p>
<p><span><em>-Milletin yazgısına egemen bir millî irade, ancak Anadolu’dan doğabilir.</em></span></p>
<p><span><em>-Toplanacak bir kongrenin ilk hedefi şu olmalıdır: Millî iradeye dayalı bir Millet Meclisi!… Gücünü millî iradeden alacak bir hükümet!…</em></span></p>
<p><span><em>Bugün Türkiye’de bu ikisi de yok! Öyleyse bu ikisidir, ilk gerçekleştirilmesi gereken. </em></span></p>
<p><span><em>3)Halkımızın mâneviyatı kuvvetlendirilmelidir. Bunun için yapılacak işlerden biri, başta Türk İstiklal Harbi olmak üzere milletlerin gayelerine ulaşmak için yaptıkları millî mücadeleler tarihinden halkımızı, gençlerimizi haberdar etmektir. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) <strong>Tarih</strong> bilgisi çok önemli… Atatürk bu bakımdan çok donanımlı. Kendini yetiştirmiş, milli mücadeleler tarihini iyi biliyor ve bunları bir çırpıda özetleyebiliyor. Bugün beklediğimiz <strong>lider</strong> de öyle olmalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk diyor ki: “Heyeti Temsiliye üyeleri hiçbir zaman bir araya gelip çalışmamıştır.” Bu husus, çok anlamlı. Bundan da anlaşılıyor ki bütün icra gücü Mustafa Kemal Paşa’nın omuzları üzerine yıkılmış. Çoğu zaman heyetler işlevsel olmuyor. O zaman liderin önemi daha iyi kendini gösteriyor. Kuvvetli bir lider varsa, işler yürüyor. Yoksa kalıyor. Türkiye’nin sorunu bugün budur. Heyetler çok, ancak ortada toplayıcı bir lider yok.</em></span></p>
<p><span><em>3)Millete hizmet yolu düz değildir, engellerle doludur. Bu <strong>engeller </strong>insanların iyi niyetinden kaynaklanabileceği gibi, çok hâinane amaçlardan da kaynaklanabilir. Mustafa Kemal Paşa da böyle engellerle çok karşılaşmıştır. Biri de yukarıda okuduğumuz <strong>Erzurum engellemesi</strong>… </em></span></p>
<p><span><em>Öncekilerden örneğin Sivas olayını hatırlayabiliriz. Tabiî daha sonra da karşılaşacaktır böyle engellemelerle. Ancak o, Atatürk!… O zorluklar karşısında asla geri adım atmıyor. Sivas engelini, nasıl Sivas operasyonu ile aştıysa, Erzurum engelinin de üstesinden gelmesini biliyor. Liderin bir vasfı da budur: Zorlukların üzerine cesaretle yürümek! Bu yetenek de başka vasıflara bağlıdır: Bilgi ve muhakeme gücü, olup biteni iyi tahlil gücü gibi … </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa, hep durumdan görev çıkarmıştır. Bir Atatürkçünün de başta gelen niteliklerinden biri bu olmalı: Durumdan görev çıkarmak! Böyle Atatürkçülere ne kadar çok ihtiyacımız var, bugün. </em></span></p>
<p><span><em>Dikkat ediniz: Atatürk sadece “Ben Kongre’ye kesinlikle katılmalıydım” demiyor, aynı zamanda “onu yönetmeliydim” diyor. Çünkü o her şeyi önceden düşünmüş, <strong>planlamış</strong>tır. Onun için hep derim: Atatürkçülük kafayı çalıştırmaktır, planlamaktır. Yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görmektir. </em></span></p>
<p><span><em>İlk hedefini bakın nasıl çizmiş: </em></span></p>
<p><span><em>-Millî irade zaman geçirmeksizin, eyleme geçmelidir. </em></span></p>
<p><span><em>-Millet doğrudan doğruya fiilî ve silahlı olarak önlemler almaya başlamalıdır. </em></span></p>
<p><span><em>Peki bütün bunları kim yapacak? Kim Millet’e yol gösterecek? Kongre’yi belirlenen hedefler istikametinde kim yönetecek? Kongre’den çıkacak ilke ve kararları kim uygulamaya koyacak?</em></span></p>
<p><span><em>Onu da planlamış: Kendisi! </em></span></p>
<p><span><em>İşte önder böyle olur: Önce her şeyi planlar, kendi liderliğini ortaya koyar. Çünkü geleceğe, ufkun ötesine öylesine hâkimdir ki sonucun, başka türlü başarısız olacağını açıkça görür. </em></span></p>
<p><span><em>Demek ki planının temel araçlarından biri kendi liderliği… Eğer bir başkasında o yeteneği görseydi belki ısrar etmeyecek, geri çekilecekti. Sorumluluk duygusu bunu gerektirirdi. Ancak öyle bir kanıya sahip olmadığından istifa ve isyan gereği duymuştur. Öte yandan her türlü sonucu da göze almış bulunuyordu. </em></span></p>
<p><span><em>Şu sözü günümüz aydınlarının kulağına küpe olmalıdır: Vatan ve milletin ölüm-kalım dâvâsı söz konusu iken, yurtseverim diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerinin yeri var mıdır?</em></span></p>
<p><span><em>Bir Atatürk daha, evet bir Atatürk daha, bütün planlarını hazırlamış olarak, kendi varlığını ortaya koyarak çıkacak mıdır meydana? </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Okura Ödev</em></strong></span></p>
<p><span><em>Atatürk’ün şu sözü ne anlama geliyor, düşün, araştır ve yaz : Tarih bir milletin varlığını ve haklarını inkâr edemez.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nutuk’tan Özetler – 6</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-6</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nutuktan-ozetler-6</guid>
<description><![CDATA[ Nutuk’tan Özetler – 6
SİVAS KONGRESİNE DOĞRU “Özetler”in bundan önceki kısmında gördük ki Atatürk 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nde şu kararların alınmasını sağladı: Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. Nutuk’u dikkatle okumaya devam ediyoruz. Sıra Sivas Kongresi’nde… Ancak bu arada acaba neler oldu? İşte yanıt: -İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanmasını ister. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c009cd50.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nutuk’tan, Özetler, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Nutuktan-Ozetler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nutuktan-ozetler-6.html">Nutuk’tan Özetler – 6</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span><strong>SİVAS KONGRESİNE DOĞRU</strong></span></p>
<p><span>“Özetler”in bundan önceki kısmında gördük ki Atatürk 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da gerçekleştirilen Erzurum Kongresi’nde şu kararların alınmasını sağladı: <em>Vatan bir bütündür. Millet kendini savunur. Egemenlik milletindir. Manda kabul olunamaz. </em></span></p>
<p><span>Nutuk’u dikkatle okumaya devam ediyoruz. Sıra Sivas Kongresi’nde… Ancak bu arada acaba neler oldu? İşte yanıt:</span></p>
<p><span>-İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanmasını ister.</span></p>
<p><span>-Paşa Erzurum Kongresi’nin kararlarını ilgili yerlere ulaştırır.</span></p>
<p><span>-Bir sorunla karşılaşır: Gizli bir dernek kurulduğunu öğrenir.</span></p>
<p><span>-Sadrazam Ferit Paşa’yı bir kez daha doğru yola davet eder.</span></p>
<p><span>-Bir yandan da Sivas Kongresi hazırlıklarını sürdürür.</span></p>
<p><span>-Derken, “Sivas Valisi engel”i çıkar: Vali Kongre’nin Sivas’ta toplanmasını önlemeye çalışmaktadır. Ancak Mustafa Kemal Paşa onu ikna etmeyi bilir.</span></p>
<p><span>“Özetler”in bu altıncı bölümünde (<em>Nutuk</em>, 1991, ss. 50-55) yukarda saydığım gelişmeleri göreceğiz.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong>Hükümet, Refet Bey’le Benim İstanbul’a Gönderilmemizi istiyor</strong></span></p>
<p><span>30 Temmuz 1919’da Harbiye Nâzırı Nazım Paşa’dan Erzurum’daki 15’nci Kolordu Komutanlığı’na şu emir geldi:</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey’in yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri için o bölgedeki memurlara emir verildi. Kolordu’ca gereken yardımın yapılması rica olunur.</span></p>
<p><span>Bu emre Komutanlık gerekli yanıtı verdi.</span></p>
<p><span><strong>Erzurum Kongresi’nin Bildiri ve Tüzüğü Gerekli Yerlere Ulaştırıldı</strong></span></p>
<p><span>Kongre bildirisi, her yere ve yabancı temsilciliklere gönderildi. Tüzük de komutanlara ve öteki güvenilir makamlara yollanarak, dağıtılması sağlandı.</span></p>
<p><span>Bununla ilgili olarak, 3’üncü Kolordu Komutanı Salahattin Bey’den aldığım bir telgrafta; tüzüğün, topyekûn savunma ve geçici bir yönetimle ile ilgili maddelerinin, sakıncalı bulduğundan, yeniden incelenmesi isteniyordu.</span></p>
<p><span><strong>Karakol Cemiyeti Adlı Gizli Bir Dernek Kurulduğunu Öğrendim</strong></span></p>
<p><span>Biz bu işlerle uğraşırken, Karakol Cemiyeti’nin Tüzüğü, Yönetmeliği diye bir takım basılı kâğıtların bütün orduya dağıtıldığı bildirildi. Bunları okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu girişimin benden geldiğini sanarak, kuşkuya düşmüşler. Bir yandan açıktan çalışırken, bir yandan da gizli bir komite kurduğumu sanmışlar. Örgütün elebaşıları, girişimlerini benim adıma yapmaktaymış.</span></p>
<p><span>Derneğin tüzüğüne göre, üyeleri, toplanma yeri, usulü, görevleri gizli tutulur. Derneğe tehlike getiren, sırlarını açığa vuran kimseler derhal idam edilir. Yönetmelikte bir “gizli ordu”dan söz ediliyor. Bu ordunun birlik komutanlarının atanmış ve gizli oldukları belirtiliyor.</span></p>
<p><span><strong>Komutanlara Bu Derneğin Emirlerine Uymamalarını Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Komutanları derhal uyararak, bu tüzük ve yönetmeliklere uymamalarını, girişimin kaynağını araştırdığımı bildirdim.</span></p>
<p><span>Sivas’ta anladım ki bu işi yapanlar, Kara Vasıf Bey ve arkadaşlarıymış.</span></p>
<p><span>Bu girişim doğru değildi. Herkesi idamla tehdit ederek, gizli bir örgütün emirlerine uymak zorunda bırakmak çok tehlikeliydi. Gerçekten bütün orduda bir korku ve güvensizlik başladı.</span></p>
<p><span>Kara Vasıf Bey’e “<em>bu gizli merkezin komutanları kimdir</em>” diye sorunca, “<em>siz ve arkadaşlarınızdır</em>” yanıtını vermişti. Oysa, örgütlenmeden kimse bana söz etmemiş, iznimi de almamıştı.</span></p>
<p><span>Dernek daha sonra, özellikle İstanbul’da faaliyetini sürdürmeye çalıştı. Bu nedenle bize verilen bilgilerin içtenliği tartışma götürür.</span></p>
<p><span><strong>Ferit Paşa’ya Kurtuluşun, Milli İradeye Dayanmakla Sağlanacağını Bildirdim</strong></span></p>
<p><span>Ferit Paşa’nın hiçbir şey başaramadan İstanbul’a dönüşü üzerine kendisine 16 Ağustos’ta şu telgrafı yazdım:</span></p>
<p><span>Clémenceau’nun size verdiği yanıtı okuyunca, İstanbul’a ne acılarla döndüğünüzü takdir ettim. Vatanımızı yok etme düşüncesinin bu kadar onur kırıcı biçimde anlatımı karşısında titremeyecek bir insan düşünülemez. Ne var ki milletimiz; hayat ve varlığını ne kaderin akışına, ne de böyle cellatça yargılara kurban etmeyecektir.</span></p>
<p><span>Şimdi eminim ki bugünkü genel durumu ve milletin gerçek çıkarlarını farklı görüyorsunuz.</span></p>
<p><span>İş başına gelen hükümetlerin yıpranıp iş göremez duruma düşmesi, pek üzücüdür. Şu bir gerçektir ki milletin içerde ve dışarda sesini duyurmak ve söz sahibi olmak, millî iradeye dayanmayı gerektirir.</span></p>
<p><span>Milletin amacındaki bu soyluluğa karşılık, İstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolunu tutuyor. Bu, üzücüdür ve milleti Hükümet’e karşı istenmeyen hareketlere iter. Çok açıktır ki millet, iradesini kullanacak güçtedir. Girişimlerinin önüne hiçbir kuvvet geçemez.</span></p>
<p><span>Hükümet’in olumsuz girişimlerini kimse uygulamayacaktır. Millet programı çerçevesinde hedefine doğru yürümektedir. Hükümetin engelleyici girişimleri hiçbir etki yapmadığına göre, gerçek durumu anlamış olmanız gerekir.</span></p>
<p><span>İngilizlerin gösterdiği yolda bir kurtuluş çaresi aramak da boşunadır. Bununla birlikte, İngilizler de en sonunda gerçek kuvvetin millette olduğunu anlayarak, hiçbir dayanağı olmayan, taahhütleri milletçe kabul edilmeyecek olan bir hükümetle sonuç alınamayacağına inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Bütün dilekler şu noktadadır ki, hükümet; milli akımı engellemekten vazgeçerek, Kuva-yı Milliye’ye dayansın ve girişimlerinde kendine milli gayeyi rehber edinsin. Bunun için de milli iradeyi temsil edecek olan Meclis-i Mebusan’ın toplanmasını sağlasın!</span></p>
<p><span><strong>Sivas Kongresi Hazırlıkları, Engellemelere Rağmen Devam Ediyor </strong></span></p>
<p><span>Kongreye her yerden temsilci seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini sağlamak üzere, Amasya’da başlayan çalışmalarımız devam ediyordu. Komutanlar ve yurtseverler olağanüstü bir çaba harcıyordu. Ne var ki her yerde olumsuz propagandalar ve İstanbul Hükümeti’nin engellemeleri işi güçleştiriyordu.</span></p>
<p><span>Bazı yerlerden hem temsilci seçmiyorlar, hem de umutsuzluk doğuran yanıtlar veriyorlardı. Örnek olarak 20’nci Kolordu Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in şu telgrafına bakalım:</span></p>
<p><span><em>“ 1) İstanbul temsilci göndermiyor. Cür’etli bir duruma girmeyi istemiyor. </em></span></p>
<p><span><em>2) Gönderilmek istenenler, başarılı iş göreceklerine inanmadıklarından, yolculuk sıkıntısına katlanmak istemiyorlar.”</em></span></p>
<p><span><strong>Vali Reşit Paşa Fransızlardan Etkilenerek, Kongre’nin Sivas’ta Toplanmamasını İstiyor</strong></span></p>
<p><span>Biz bu güçlükleri yenmeye çalışırken, Kongre için seçtiğimiz Sivas’ta da bir telâş başladı.</span></p>
<p><span>Bunu, 20 Ağustos’da Sivas Valisi Reşit Paşa’dan aldığım şu telgraftan öğrendim:</span></p>
<p><span>Önceki gün İstanbul’dan Sivas’a gelen Fransız subaylarından Jandarma Müfettişi Brunot bana “<em>Eğer Mustafa Kemal Paşa Sivas’ta kongre yapmaya kalkışırsa, beş on gün içinde buralar işgal edilecektir”</em> dedi. Dahiliye Nazırlığı’ndan aldığım telgraf da aynı kanıyı verecek nitelikteydi. Binbaşı Brunot bu sabahki görüşmemizde de “<em>Ben düşündükten sonra şu kararı verdim ki Mustafa Kemal Paşa ve Kongre Heyeti, Sivas Kongresi’nde İtilâf Devletleri aleyhinde konuşmazlarsa, kongrenin toplanmasında sakınca yoktur. General F. d’Esperey’ ye de yazar, Paşa hakkındaki tutuklama emrini geri aldırır, kongrenin engellenmemesi için Dahiliye Nazırlığı’ndan emir verdiririm. Ancak şu koşulla ki benden hiçbir şeyi saklamayınız ve bana kongrenin toplanma tarihini bildiriniz.</em>”</span></p>
<p><span>Binbaşının dünkü kesin ifadesinden sonra bugünkü yumuşak yaklaşımını dikkatinize sunarım. Öyle sanıyorum ki bunların düşüncesi, kongre üyeleri ile sizi burada toplamak, bütün arkadaşları ele geçirmek, işgali bir olupbittiye getirmektir. Dün akşam Dahiliye nazırlığından aldığım telgraf da, nitelik bakımından hemen hemen aynıydı.</span></p>
<p><span>Ben bu gerçeği size sunuyorum. Tutulacak yolu belirlemek size düşer. Entrikalı bir tehlike bu kadar yakınken, sizi haberdar etmemeyi, Sivas’ta kongre toplanmasından vazgeçilmesini arz etmemeyi vicdanıma sığdıramadım. Sizden ve arkadaşlardan dilerim ki, bu toplantıdan vazgeçilsin. Kesinlikle gerekliyse, işgali pek kolay olan Sivas’ta değil de, Erzurum ya da Erzincan’da toplansın. Salahattin Bey de bu konudaki düşüncelerini size yazacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Reşit Paşa’ya Fransız Tehdidine Önem Vermemesini Bildirdim </strong></span></p>
<p><span>Reşit Paşa’ya aynı gün şu yanıtı verdim:</span></p>
<p><span>Binbaşı Brunot’nun sözlerini gözdağı vermeye yönelik bir blöf saydım. Sivas Kongresi, aylarca önceden, dünyaca bilinen bir girişimdir. Gariptir ki İstanbul’daki yetkili Fransızların bana gönderdikleri haberler, Anadolu’da milletçe yapılan girişimlerin pek haklı ve meşru olduğu şeklindedir. Binbaşı’nın ağız değiştirmesi, beni kazanmak amacına dayanabilir. Sivas’ın işgali de o kadar kolay değildir. İngilizler de, sözde beni yıldırmak için, Samsun’a asker bile çıkardılar. Ancak bu girişime karşı milletin ateşle karşı koyacağını anlayınca, askerlerini alıp götürdüler.</span></p>
<p><span>Sivas Kongresi’nde ele alınacak konular, Erzurum Kongresi bildirisinden anlaşılacağı gibi, İtilâf Devletleri aleyhinde değildir. Burada şunu arz edeyim ki ben; herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül etmem. Benim en büyük korunma ve yardım kaynağım, milletimin bağrıdır. Kongre’nin gereği, zamanı ve yeri hakkındaki karar, bana değil millete aittir.</span></p>
<p><span>Fransızların, Kongre üyelerini ele geçirebilmesi de pek uzak bir kuruntudur. Bütün bu yazdıklarımı Binbaşı Brunot’ya aynen söyleyebilirsiniz. Böylece Erzurum Kongresi Bildirisi ile, bütün dünyaya duyurulmuş olan temel kararların uygulanmasında kararsızlığa düşülmeyeceğini de öğrenmiş olur. Binbaşı bilmelidir ki Fransızların Sivas’ı işgal etmeleri yeni bir savaşı göze almalarına bağlıdır.</span></p>
<p><span>Sivas Kongresi hakkındaki kesin karar, Heyet-i Temsiliye tarafından verilecek, sonuç size bildirilecektir. Bugün için dileğim, Brunot’nun tehditlerinin halk arasında yayılmasına engel olunmasıdır.</span></p>
<p><span>Reşit Paşa’dan şu yanıtı aldım:</span></p>
<p><span>Ben vicdanî görevimi yerine getirdim. İstanbul’daki Fransız yetkililerin görüşleriyle size verdikleri sözlerin ne derecede güvenilir olduğunu kestiremiyorum. Yurtseverliğiniz kuşku götürmez. Tutulacak yolun belirlenmesi size ve Kongre Heyeti üyelerine düşer. Emirlerinizi yerine getireceğim.</span></p>
<p><span>Eklemeliyim ki Diyarbakır ve Bitlis dolaylarındaki halkı aydınlatmak için, oralardaki ileri gelenlere mektuplar yazdım. Van, Bayezit ve yakınlarındaki kimi aşiret beyleriyle bağlantılar kurdum.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong><em>BUGÜNKÜ TÜRKİYE İÇİN…</em></strong></span></p>
<p><span><em>Nutuk’un bir bölümünü daha okuyup özetledim. Her cümle üzerinde uzun uzun düşündüm. Şimdi, ulaştığım bulgu ve yorumları sunuyorum. </em></span></p>
<p><span><strong><em>•İstanbul Hükümeti </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Aramızdaki bazı “bedhah”lar şu iddiayı ileri sürer, durur: “Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderen, Vahdettin’dir.” Bunun maksatlı bir yalan olduğunu gösteren pek çok kanıt var (kanıtlar hakkında Turgut Özakman’ın şu kitabına bakılabilir: Vahdettin, Mustafa Kemal ve Millî Mücadele, 2.B., Bilgi Yayınevi, Ank.,1998). Bir diğer kanıtla burada karşılaşıyoruz : İstanbul Hükümeti Paşa’nın yakalanması için niçin emirname çıkartıyor? Hem bu kaçıncı tutuklama emri ? Ne mutlu ki komutanlar Vahdettin’in adamlarına gerekli yanıtı veriyor. Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Vahdettin gönderdi ise, bu tutuklama girişimleri nedir? Komedi mi oynanıyor? Olur mu böyle şey? Yüzyılların siyaset kurdu İngiliz yutar mı böyle oyunları?</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk’ün şu sözüne, Sadrazam Ferit Paşa’ya gönderdiği telgrafta yer alıyor, dikkat isterim: “Vatanımızı yok etme düşüncesinin bu kadar onur kırıcı biçimde anlatımı karşısında titremeyecek bir insan düşünülemez.” </em></span></p>
<p><span><em>Bugün de aynı aşağılayıcı davranışlarla karşılaşıyoruz, AB ve ABD tarafından… Bunların temsilcilerinin (Olli Rehn’in, Lagendijk’in,, Kretschmer’in, Wilson Ross’un) Türkiye’den taleplerini, Türkiye’ye yönelik değerlendirmelerini hatırlayınız. Tümüyle onur kırıcı görüşler ve aşağılayıcı istekler… Hattâ bugünkü tutumları belki Damat Ferit zamanında olduğundan daha alçaltıcı. Bu hakaretler karşısında bizim hükümetlerimizin -özellikle A.K.P.’nin- yapabildiği ise, sinmek, sus pus olup emirlere boyun eğmekten ibaret. Bense kişisel olarak hissiyatımı şöyle ifade edebilirim: ABD, hele özellikle AB deyince, tüylerim diken diken oluyor. Bir nefret duygusu kaplıyor içimi! Çünkü -her varlık gibi- Batı’nın da iki yüzü olduğunu unutmuyorum: Biri güzelse, öbürü çirkin mi çirkin! </em></span></p>
<p><span><strong><em>•Başkan</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) “Fransız subayı Brunot olayı”nı daha yakından inceleyelim. Benim dikkatimi aynı bir olayı iki ayrı insanın nasıl farklı değerlendirdiği hususu çekiyor. </em></span></p>
<p><span><em>Biri, Vali ciddiye alıyor; öbürü, Mustafa Kemal ciddiye almıyor, “blöf“ olarak değerlendiriyor. Tabiî o Mustafa Kemal Paşa!… Kuru gürültüye hiç papuç bırakır mı! (Bir de bugün Türkiye’yi yönetenlerin haline bakın: Batı’dan gelen en ufak bir harekette bile dizlerinin bağı çözülüyor.)</em></span></p>
<p><span><em>Vali Paşa Sivas’ın işgalinin kolay olduğunu, Mustafa Kemal Paşa tam tersine kolay olmadığını söylüyor. Biri telaşlı, acele hüküm veriyor, sanki art niyetli gibi, samimî görünmüyor; öbürü, Mustafa Kemal Paşa sağduyulu, vakur, aklını kullanıyor, insana güven veriyor, dâvâ adamı olduğu belli. Netice olarak Atatürk liderliğini bu olayda da ortaya koyuyor. Gerçekleri görüyor ve onu göre düşünüyor, muhakemesi sağlam, inandırıcı; dâvâsına öyle baş koymuş ki gökkubbe çökse gerilemiyor. </em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk karşısına çıkan bütün engellemelerde olduğu gibi “Reşit Paşa engeli” karşısında da, geçit vermez bir dağ gibi dimdik duruyor. En ufak bir tereddüt, en ufak bir gevşeme ve gerileme yok. Lider budur işte. Günümüzde de Türk milletinin en büyük şansı, böyle sağlam, dağ gibi aşılmaz bir lidere kavuşması olacaktır. </em></span></p>
<p><span><em>3) Gazi Paşa başkan konumunda…, ama yine de demokrat davranıyor: Muhatabını makul sebepler ortaya koyarak, aklına hitap ederek ikna etmeye çalışıyor. Bu, Atatürk’ün demokrat karakterinin bir kanıtıdır. İyi lider böyle olur: Demokrat ruhlu olur. </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa’nın “demokrat” karakterinin bir diğer kanıtı da Karakol Cemiyeti oluşumuna şiddetle karşı çıkışıdır. Bir bağımsızlık mücadelesinin bile açık ve şeffaf olarak yürütülmesini istiyor. </em></span></p>
<p><span><em>Paşa Sivas Valisi’ne verdiği yanıtta, ilkelerinden birini bir kez daha tekrarlıyor : Ben; herhangi bir yabancı devletin yardımına tenezzül etmem. Benim en büyük korunma ve yardım kaynağım, milletimin bağrıdır. Ya bugünkü çoğu aydınımız, medyamız, siyasîlerimiz, hükümetimiz… </em></span></p>
<p><span><em>AB’ye mi, ABD’ye mi yoksa milletimize mi güveniyorlar?</em></span></p>
<p><span><em>Biz “Ulusalcılar” olarak yalnızca Milletimize güveniyoruz. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Örgütlenme </em></strong></span></p>
<p><span><em>Şu gizli dernek, Karakol Cemiyeti,… acaba hangi maksatla kurulmuştu? Yoksa Atatürk’ün önüne çıkarılan pek çok <strong>engelleme </strong>girişiminden biri de bu muydu? Ya da birtakım naif kişilerin kurduğu masum bir örgüt müydü? Ebedî Önderimiz bu konuda herhangi bir yorum yapmıyor. Cemiyet hakkında fazla bir bilgisi olmadığı anlaşılıyor. Bugüne dönersek, günümüzde de buna benzer örgütlenmelere gidenler var mıdır? Bu soru akla ister istemez geliyor. </em></span></p>
<p><span><em>Mustafa Kemal Paşa’nın Karakol Cemiyeti’ne karşı duruşundan şu ilkeyi çıkarıyoruz: Bir bağımsızlık mücadelesi bile açık ve şeffaf olarak yürütülmelidir. Öyleyse, bugün de yapılacak olan aynısıdır. Açık ve şeffaf olacağız. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Yöntem </em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Atatürk diyor ki : Milletimiz; hayat ve varlığını ne kaderin akışına, ne de cellatça yargılara kurban edecektir. </em></span></p>
<p><span><em>Onun her sözü gibi bu sözü de bize ışık tutmakta. </em></span></p>
<p><span><em>Türkiyemiz, Aziz Vatanımız, Milletimiz çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Bir taraftan hükümet, bir taraftan Avrupa Birliği -her biri kendi özel çıkarlarının peşinde- elbirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin orasından burasından tuğlalar sökmekte. Biri dışardan öbürü içerden Atatürk’ün eseri ne varsa, elbirliğiyle söküp parçalıyorlar, yıkıp yok ediyorlar. Peki biz oturup, “demokrat görüneceğiz” diye bu canice saldırıları seyir mi edeceğiz? Ne demiş Atatürk: Asıl önemli olan ve ülkeyi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur. Hayır, suskun olmayacağız; gerçekleri bıkıp usanmadan anlatacağız, yazıp çizeceğiz, haykıracağız. Düşüncelerimizdeki farklıkları bir tarafa itip Ana Dâvâ etrafında toplanıp birleşeceğiz. Başkanımızın önderliğinde büyük bir siyasal güç haline gelerek olayların akışını kendi lehimize, halkımızın lehine çevireceğiz. Elbette <strong>millî irade</strong>ye dayanacağız. Çünkü biliyoruz ki Milletin sesini duyurmak, söz sahibi olmak bu desteğe bağlı!…</em></span></p>
<p><span><em>2) ABD’nin bir planı var: Genişletilmiş Ortadoğu Projesi… Bu plan Türkiye hakkında “cellatça yargılar” içermektedir. Şimdiki Amerikan Hükümeti gerçek niyetini belli etmiyor ama yakında, koşullar oluşunca niyetini açıkça ortaya koyacaktır. Aramızdaki “bedhahlar”ın işbirliğiyle tabii. Uyanalım: Milletçe hayatımız ve varlığımız tehlikededir. Gecikmeyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini iç ve dış bedhahlara bırakmayalım.</em></span></p>
<p><span><em>3) Bugün en az Amerika ve Avrupa Birliği kadar tehlikeli olan bir odak varsa, o da teslimiyetçi hükümettir. Ona Atatürk’ün Ferit Paşa’ya yaptığı tavsiyelerden hareket ederek şu esaslarla karşı durmalıyız:</em></span></p>
<p><span><em>-Milletimizin hayat ve varlığını kaderin akışına bırakamayız, Emperyalizm’in (ABD ve AB’nin) cellatça yargılarına kurban edemeyiz.</em></span></p>
<p><span><em>-Daima “mevcut genel durum”u ve “milletin gerçek çıkarları”nı göz önüne alarak düşünmeliyiz ve hareket etmeliyiz. Bu ise sürekli okuma, takip ve zihnî gayret ister, Aramızda işbirliği, ortak çalışma ister. </em></span></p>
<p><span><em>-Milletimizin içerde ve dışarda sesini duyurmalıyız. Söz sahibi olmalıyız. Bunun için de olmazsa olmaz bir şart vardır: Millî iradeye dayanmak!…</em></span></p>
<p><span><em>-Hükümet’in olumsuz girişimlerine karşı çıkmalıyız. Onun bu tür girişimlerini sürekli teşhir etmeliyiz. Teslimiyetçi uygulamalarını olabildiğince engellemeliyiz.</em></span></p>
<p><span><em>– Unutmayalım, herkese anlatalım: Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aranmaz.</em></span></p>
<p><span><em>-Kemalistler olarak Kuva-yı Milliye’ye dayanmalıyız. Girişimlerimizde Ana Dâvâ’yı rehber edinmeliyiz. Millî iradeyi gerçekten temsil edecek bir Meclis’in bir an önce toplanmasını sağlamalıyız. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Engelleme </em></strong></span></p>
<p><span><em>Milli Mücadele kolay yürütülmemiş, kolay kazanılmamıştır. Atatürk daha işin başında, Samsun’a ayak bastığı tarihten itibaren sürekli engellemeler ve zorluklarla karşılaşmıştır. Daha önce okuduklarımızı hatırlayalım: Sivas operasyonunu gerektiren olay, Sabahattin Bey olayı, Erzurum engellemesi, Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklama girişimleri ve şimdi de Sivas Kongresi’nin önüne konulan engel… Bu engelleme Fransız Brunot’nun etkisinde kalan Sivas Valisi’nden geliyor. Vali Paşa Kongre’nin Sivas’da yapılmasını, birtakım basit gerekçelere dayanarak önlemeye çalışıyor. Bu girişiminde samimî mi, yoksa ikili mi oynuyor, kendini mi kurtarmaya çalışıyor, araştırılmaya değer. Reşit Paşa’nın hatırat kitabı var, okunabilir. Künyesi şöyle: Hatıralar: Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Hatıraları, SİSKAV yayını, Sivas, 2001. </em></span></p>
<p><span><strong><em>• Okura Araştırma Konusu</em></strong></span></p>
<p><span><em>1) Clémanceau’nun Damat Ferit’e verdiği “onur kırıcı” yanıt neydi? Araştırınız. Kendi bulgu ve yorumlarınızı da katarak bir yazı hazırlayınız. Bu yazıyı Atatürkçü bir dergiye gönderip yayınlatınız.</em></span></p>
<p><span><em>2) Atatürk Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci bir kongreye, Sivas Kongresi’ne neden gerek gördü? Atatürk’ü ve büyük eserini yüzeysel, kulaktan dolma değil, derinliğine tanımak isteyen gerçek Atatürkçü için -daha birçokları arasında- bir araştırma konusu da budur. Araştıralım, öğrendiklerimizi yazıya dökerek bizden ışık bekleyen halkımızla paylaşalım.</em></span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-124</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-124</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4
Kâzım Karabekir Paşa’nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diyordu ki. «Hükûmet şekli ile ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tespit etmiş olduğu görülüyor. Halbuki bendeniz, bu kanun hükümlerinin olsa olsa bir parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını tahmin ettiğim güçlüklere […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc2e283b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 12.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-12-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 12.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KÂZIM KARABEKİR PAŞA, DEVLET ŞEKLİNDE TARİHİ DEĞİŞİKLİKLER YAPILACAĞI ZAMAN ASKERÎ VE SİVİL DEVLET ADAMLARININ GEREĞİ GİBİ GÖRÜŞLERİ ALINMALIDIR DİYOR</strong></span></a>
</p><p>Kâzım Karabekir Paşa’nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diyordu ki. «Hükûmet şekli ile ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tespit etmiş olduğu görülüyor. Halbuki bendeniz, bu kanun hükümlerinin olsa olsa bir parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını tahmin ettiğim güçlüklere karşı daha yararlı buluyorum.</p>
<p>Bu görüşümü, bölgenin çok yakından tanıyabildiğim duygu ve düşüncelerine göre kısaca açıklamak isterim. Meclis’te Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu desteklemek üzere kurulan gruba girmiş olanların çoğu, yeni bir rejim değişikliğinde memleket mukadderatında söz sahibi olmak hevesinde görünenlerdir.</p>
<p>Halk arasında, ancak küçük bir grup yeni nitelikte teşkilât fikirlerini benimser. Milletvekillerinin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na taraftarlıkları ancak şahsî görüşlerinden gelebilir. Devlet şeklinin bu büyük ve tarihî değişiklik teşebbüslerinde, memleketin geleceğinden hep birlikte sorumlu olan askerî ve sivil devlet adamlarıyla, Müdafaa-i Hukuk merkezlerinden gereği gibi görüş alınması ve durumun olağanüstü bir Meclis’te incelendikten sonra karara bağlanması gerekir, düşüncesindeyim.»</p>
<p>Efendiler, kesin zaferden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet’i ilân ettiği zaman bile, Kâzım Karabekir Paşa, İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen duygularını ve şikâyetlerini «Cumhuriyet ilânını bize sormadılar» şeklinde özetlemekteydi.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, bu görüşleriyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin millet tarafından olağanüstü yetkiler verilerek gönderilmiş üyelerden kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Böyle bir meclisin koyduğu kanuna hem de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na karşı bulunduğunu îmâ ediyor. Daha garibi devlet teşkilâtının değişmesinde etkili olacak kararlar alabilmek için, askerî ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin görüşlerinin alınması gerektiği inancında bulunduğunu söylüyor.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, benim Müdafa-i Hukuk grubuyla olan ilgime de karşı çıkarak: «bendeniz zâtıdevletlerinin bu gibi siyasî partilere girmemesini özellikle uygun bulmaktayım» dedikten sonra, benim tarafsız olarak kalmamı tavsiye ediyor.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’nın bu telgrafına, 20 Temmuz 1921′de cevap verdim.</p>
<p>Biraz uzunca olan bu cevabın bazı hususları aydınlatmaya yarayacak olan noktalarım belirtmekte yetineceğim. Cevabımda demiştim ki: «Müdafaa-i Hukuk Grubu, memleketin istiklâlini tam olarak sağlamak gibi kısa ve kesin bir maksatla kurulmuştur. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun uygulanma durumu da gayesi içindedir.</p>
<p>Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, bütün idare sistemini ve Türkiye Hükûmeti’nin hukukî durumunu gösteren ayrıntılı ve tam bir kanun olmayıp, memleketin mülkî ve idarî teşkilâtında zamanın şartlarının gerektirdiği halkçılık ilkesini ifade eden bir kanundan ibarettir. Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin, saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe dönüştürülmek istendiği yolundaki düşüncesi, kuruntudur.»</p>
<p>«Meclis’teki Grup merkezinde kendilerine önemli işler verilen kimseler arasında, kişilikleri ve geçmişteki davranışlarıyla, eleştirilebileceklerin bulunduğu yolundaki iddia ise, daha açık bir ifade ile, doğrulanmaya muhtaç bir durumdadır.</p>
<p>Her işi, bütün idarî kabiliyetleri ve şahsî faziletleri ile mükemmel yetişmiş adamlara vermek, pek değerli ve tatlı bir dilek olmakla birlikte, kendi toplumumuz için değil, dünyanın en ileri gitmiş milletleri için bile, her çevre, her bölge ve her meslek sahibi tarafından saygıya değer görülecek bu kadar çok adam bulmak imkânsızdır.</p>
<p>Hayalî ve gerçek dışı düşünce ve iddialarla, memleketin kendisine dayanabileceği tek kuvveti ve teşkilâtı yıpratacak engellemelere başvurmak, eğer cahilce bir çılgınlık değilse, herhalde bir hainlik olarak kabul edilmelidir. Zâtıdevletlerince de bilinir ki, ilerleme yolunda girişilecek her önemli teşebbüsün, kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların en alt düzeye indirilebilmesi için alınacak tedbir ve yapılacak girişimlerde kusur etmemek gerekir.»</p>
<p>Bundan sonra Efendiler, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, sivil ve askerî devlet adamlarıyla Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım: «Zâtıdevletlerince de bilindiği üzere, bir hükûmet şeklinde yaşıyoruz ve onun bütün şartlarına uymak zorundayız.</p>
<p>Kanunun, Meclis komisyonlarından sonra, Genel Kurul’daki tartışmalarıyla ortaya çıkacak şekli üzerinde, uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağı elbette kabul buyurulur.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında niçin acele edildiğinin, bunun uygulanmasından doğacak güçlüklerin, nasıl giderileceğinin, hilâfet ve saltanat konusundaki görüşümüzün ne olduğunun açıklanmasını da istemişti.</p>
<p>Bu noktalarla ilgili cevaplarımda demiştim ki: «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun yapılmasında acelecilik sayılan tutumun sebebi, bütün dünyada ve memleketimizde belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir şekilde tespit ederek, bu konuda başka türlü katışmalara (İhtilâta) yer vermemek; aynı zamanda yüzyıllardan beri yetersiz kimseler elinde boyuna kötüye kullanılan millet haklarını korumak için, bu hakların asıl sahibi olan millete de söz hakkı tanımak ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için bugünkü olağanüstü şartlardan yararlanmaktır.</p>
<p>Kanunun ne dereceye kadar uygulanabileceğini ölçmek için de, bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların azim ve irade yeteneğini hesaba katmak gerekir.</p>
<p>Ortada hilâfet ve saltanat meselesi diye başlıbaşına bir mesele yoktur. Söz konusu olan Padişah’ın haklarıdır Onun belirlenmesi ve sınırlandırılması için son birkaç yüzyılın tecrübeleri ve devlet kavramındaki millet haklarının gerçek anlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda şimdilik tespit edilmiş kesin bir kuralımız yoktur.»</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa’nın, grup başkanı olmayıp tarafsız kalmaklığım konusundaki teklifine verdiğim cevapta da, şu düşünceleri ileri sürmüştüm: «İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan gibi bir meclisin başkanı değilim. Böyle bile olsa bir partiye bağlı olmak tabiîdir. Halbuki, Büyük Millet Meclisi’nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma, hükûmet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkan için, çoğunluk partisinden olmak pek gereklidir.</p>
<p>Buna göre, geniş bir programla ortaya atılmış siyasî bir partinin başkanı da olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum</p>
<p>Cemiyet’ten (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden) ayrılmaklığım mümkün olmadığı gibi, o cemiyetten doğmuş olan grup içinde bulunmaklığım da zarurîdir.</p>
<p>Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kurulu’na yakın büyük bir çoğunluğu içine almaktadır. Dışarıda kalanlar, Erzurum milletvekillerinden Celâlettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Efendi ile birkaç benzeri davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç kişiden ibarettir…»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İZZET VE SALİH PAŞA’LARIN İSTANBUL’DA SİYASÎ GÖREV ALMAYACAKLARINA SÖZ VERMELERİ ÜZERİNE, İSTANBUL’A DÖNMELERİNE İZİN VERİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Ankara’da bulunan İzzet ve Salih Paşa’lar bir türlü Ankara’ya ısınamadılar. İstanbul’da ailelerinin yanına gitmelerine izin vermemiz için doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan boyuna rica ediyorlar ve İstanbul’a dönüşlerinde, siyasî hiçbir görev almayacaklarına söz veriyorlardı.</p>
<p>1921 yılının Mart ayı başlarında, İsmet Paşa’nın bazı işler için Ankara’ya gelmiş bulunduğu bir sırada, Paşa’lar ricalarını yenilediler. Bir gün, İsmet Paşa’nın da katıldığı Bakanlar Kurulu, toplantı halindeyken, Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş ve İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür.</p>
<p>İzzet Paşa, bizim teklifimiz üzerine, İstanbul’da görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalarla söz vererek İstanbul’da ailesinin yanına gönderilmesi için izin rica etmiş; Salih Paşa’nın da aynı şekilde söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu eklemiş.</p>
<p>İsmet Paşa, bu açıklamayı ve bu ricayı Bakanlar Kurulu’na getirdi. Zaten varlıklarının millî işlerimizde yararlı olmadığı, aksine Ankara’da bir yük bir ağırlık olarak bulundukları, üstelik bazı olumsuz akımlara da sebep oldukları anlaşılmış bulunduğundan, Bakanlar Kurulu, bu paşaların İstanbul’a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Fakat, ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri sözde ciddiyet ve samimiyet olmadığını, İstanbul’a döndükten sonra, mutlaka İstanbul Hükûmeti’nde görev alarak bizi tedirgin etmekte devam edecekleri kanaatinde olduğumu söyledim.</p>
<p>«Namusları üzerine söz veriyorlar» dendi. Bu sözlerini yazılı ve imzalı olarak verirlerse müsaade edilebileceğini söyledim. İsmet Paşa, bu teklifimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa’ya bildirdi. İzzet Paşa, derhal bir kâğıt kalem alarak kabineden çekileceklerini, bir taahhütnâme olarak yazmış ve imzalamış; eğer yanılmıyorsam Salih Paşa’ya da imzalatmıştır.</p>
<p>Ben, bu kısa taahhütnâmeyi yeterli görmedim. Paşa’nın sözle anlattığı anlam ve genişlikte değildi. Hemen, bunun bir aldatmaca olduğuna arkadaşların dikkatini çekerek, «İsmet Paşa’ya ağızdan anlattıklarını yazarak imza etsin» dedim. İzzet Paşa’nın ağızdan bu kadar açıklama yapıp söz verdikten sonra, başka maksatla bir taahhüt yazmış olacağı tahmin edilmedi ve bu kısa taahhüdün yeterli görülmesi istendi. İşte İzzet ve Salih Paşa’lar böyle aldatmaca bir belge ile İstanbul’a gitmenin yolunu bulmuşlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İZZET VE SALİH PAŞALAR SÖZLERİNDE DURMADILAR</strong></span></a>
</p><p>Gerçekten de, İzzet ve Salih Paşa’lar İstanbul’a varır varmaz istifa ettiler. Fakat, pek kısa bir süre sonra, aynı kabinede diğer nâzırlıklara getirildiler ve bunu bize telgrafla bildirdiler. İstanbul Hükûmeti’nin Hariciye Nâzırlığı’nı üzerine almış olan İzzet Paşa, millet ve memlekete yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmek için, hükûmete geldiğini söyleyerek, bize de birtakım öğütler veriyordu. İzzet Paşa’ya şu cevabı verdim:</p>
<p>İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Telgrafınızı Zonguldak İstihbarat Müdürü (Haber alma Müdürü) vasıtasıyla aldım. Durumunuzu, Salih Paşa Hazretleri’yle birlikte vermiş olduğunuz söze aykırı gördüm. Yalnız bir nokta, bende lehinizde bir kararsızlık uyandırdı. O da, Hükûmet’te bir görev almakta, gerçekten millet ve memlekete yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmiş olmanız ihtimalidir.</p>
<p>Çünkü Ankara’ya teşrifinizden önce, iyi niyetli ve memlekete yararlı olabileceğiniz ümidiyle görev almış olduğunuzu açıklamak üzere ileri sürdüğünüz sebeplerin ne kadar zayıf olduğunu ilk görüşmemizde anlamış ve itiraf buyurmuştunuz. Telgrafınızda bildirdiğiniz hususlar, size bu yeni durumu benimseten sebepleri yeterli bir açıklıkla göstermiyor.</p>
<p>Tavsiye buyurduğunuz hususlardan, millet ve memleket çıkarlarına, yaptığımız antlaşmalara, kısacası Misak-ı Millî’mize uygun olanları, esasen dikkate alınmakta ve gereğinin yapılmasına çalışılmaktadır. Bu bakımdan, genel duruma ve sizlere telkin edilmiş düşüncelere bakarak, daha önce olduğu gibi, bu defa da aldatılmış olmanızdan korkuyorum. Bu tahmin ve muhakememizin yanlışlığını ortaya koyacak açıklamalarınızı öğrenir ve olayların buna uygun olumlu gelişmesine şahit olursak mutlu olacağımızı bilginize sunarım, efendim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>İzzet Paşa, bu telgrafımıza 6 Temmuz tarihli bir şifreli telgrafla şu karşılığı verdi:</p>
<p>Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Salih Paşa ile birlikte verdiğimiz söz, İstanbul’a dönünce görevimizden çekilmekti. Onu da yerine getirdik. Ömür boyunca devlet hizmeti kabul etmemek ve hele İtilâf Devletleri’nin Yunanistan’a fiilî yardımları, İstanbul’un üs olarak Yunanlılara bırakılması ihtimalinin belirdiği bir kara günde, teklif edilen fedakârlıktan kaçınmak, bizim elimizden gelmeli ve sizce de uygun görülmeli midir, bilmem?…</p>
<p>Bilecik ve Ankara’da, tanımadığım kimselerin yanında yapılan konuşmaları uzatmakta sakınca gördüğümden, çekinerek razı olur gibi görünmüştüm. Hattâ dönüşümüzde verdiğim demeçte, olup bitenlerin bütün sorumluluğunu tamamen üstümüze almak gibi bir medenî cesaret de göstermiştim. İlk konuşmalarda hazır bulunan kimselerden birinin, sonradan belli olan durumu, çekinmekte haklı olduğumu da ispat etmiştir. Fakat hiçbir zaman, hiçbir kimse tarafından aldatıldığımı itiraf etmedim.</p>
<p>Beni yanınıza kadar getiren uzlaşma düşüncesinden vazgeçmedim. Kabinede yapılan görüşmeler ve kendilerine verdiğim rapor bunu ispat eder. İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itiraf şöyle dursun, şimdiki gibi, siyasî olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle, kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır. Şu günlerde görev almaklığımızın yararlı olup olmadığını söylemek bana düşmez.</p>
<p>Yalnız, bu konuda oraca düşünülen sakınca açıklanırsa minnettar olurum. Buradaki hükûmetin hukukî durumu ve ilgili devletler elçilerinin burada bulunmaları dolayısıyla, bu hükûmetin mevkiinin hiçe indirilmesi ne mümkündür ne de doğrudur. Ancak, şurası da bilinmelidir ki, şimdiki kabinenin büyük bir çoğunluğu bugünle ve gelecekle ilgili hiçbir şahsî emel peşinde değildir; bütün niyet ve düşünceleri vatanın selâmeti içindir.</p>
<p>Bundan dolayı, akla yatkın ve uygun bir şekilde Ankara Hükûmeti ile iş ve görüş birliği yapmayı pek samimî olarak istemektedir. Eğer bu samimiyet sizlerce de iyi karşılanırsa değerli hizmet ve yardımlarda bulunabilir. Bu düşünce kabul görmediği takdirde, anlayışsızlıktan doğabilecek kusur ve yanlışların manevî sorumluluğundan kendisini kurtulmuş saydığını arz ederim, efendim.</p>
<p>Ahmet İzzet</p>
<p>Bu telgrafın altına kurşun kalemle şu satırları yazmıştım:</p>
<p>Uygun bir zamanda gerekli işlem yapılmak üzere ilgili belgeler arasında saklanması Bakanlar Kurulu kararı gereğindendir.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>AHMET İZZET PAŞA TÜRK MİLLETİNE HİZMET ETMEYİ, VAHDETTİN’İN HİZMETİNDE OLMAYA TERCİH EDEMEDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Ahmet İzzet Paşa, ekmeği ve nimeti ile yetiştiği Türk milletinin içinde kalarak, ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin’in hizmetinde olmaya tercih edememişti. Dürrîzade Esseyit Abdullah’ın fetvasına bağlı kalıp, sultanın emri dışına çıkmakla suçlanmaktan ve şeriatın hışmına uğramaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka marifetleri de olmuştur. Onları da bildireyim:</p>
<p>Savaş bütün hızıyla devam ederken ve milletin maddî ve manevî kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, Türk milletinin büyük kuvvetleri ellerine verilmiş olan kimselere de, yazdığı özel mektuplarla ümitsizlik ve bezginlik verecek karamsarlıklarını aşılamakta devam ediyordu.</p>
<p>Benim, «düşman ordusunu mutlaka yeneceğiz, vatanı mutlaka kurtaracağız» sözlerimle alay ederek, İkinci İnönü’nden sonra yeniden doğuya Sakarya’ya doğru yürümekte olan Yunan ordusunun hareketini bir gözdağı gibi kullanarak akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu.</p>
<p>Efendiler, ne gariptir ki, kendisini dev aynasında gören bu kafanın, tuttuğum yolun felâket doğuracağını bildiren bir mektubu, Sakarya’da düşmana karşı taarruz ederek onu geri çekilmeye mecbur ettiğimiz gün, görev icabı bana gösterilmişti. Bu mektup bizi şaşkınlık içinde bırakmıştı.</p>
<p>Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun Sakarya’dan ve en sonunda İzmir Körfezi’nden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşması metnini okuduktan sonra, acaba bana yazdığı 6 Temmuz 1921 tarihli telgrafındaki şu cümleyi:</p>
<p>«İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itiraf şöyle dursun, şimdiki gibi siyasî olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır» cümlesini yeniden mırıldanmış mıdır?</p>
<p>Ben, buna da ihtimal veririm!</p>
<p>Efendiler, İzzet ve Salih Paşa’lar aylarca Ankara’da oturdular. Millî ilkelerimizi kabul etmek şartıyla, kendilerine millî hizmet ve görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir defa olsun Millet Meclisi’nin kapısından içeri ayak atmadılar. Fakat herhalde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı kanunlardan haberdar idiler.</p>
<p>Bu kanunların hükümlerini, Millet Meclisi’nin ve Hükûmeti’nin İstanbul’a karşı belirmiş olan tutumunu pekâlâ biliyorlardı. Bu kanunlara ve bilinen duruma rağmen, İstanbul’da yeniden işbaşına geçip millî varlığın ve Millî Mücadele’nin değerini ve etkisini yok etmeye, düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in hâkimiyetini sağlamaya bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu Türk milletine ve Türk milletinin bugünkü ve yarınki kuşaklarına bırakırım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>AZİZ MİLLETİME TAVSİYEM</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-131</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-131</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1
Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi’ne getirmek istiyorum. Fakat, bunun için müsaade buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım. İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi: Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc1bbe21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi’ne getirmek istiyorum. Fakat, bunun için müsaade buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım.</p>
<p>İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi:</p>
<p>Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir’in kuzeybatısındaki İnönü mevzileri ile Kütahya – Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı. Afyonkarahisar dolaylarında iki tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes dolaylarında da birer tümenimiz bulunuyordu.</p>
<p>Yunan ordusu da, Bursa’da bir, Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu olarak bulunduruyordu. Menderes’te de bir tümeni vardı.</p>
<p>Yunanlıların bu taarruzu ile başlayan ve Kütahya – Eskişehir Muharebeleri adıyla anılan bir sıra muharebeler vardır. Bunlar on beş gün sürmüştür. Ordumuz 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zarurî kılan sebeplerin başlıcasına işaret edeyim:</p>
<p>İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda, Yunan ordusu taarruza geçtiği zaman millî hükûmetin durumu ve Millî Mücadele’nin gelişmesi, bizim genel seferberlik ilân ederek, milletin bütün kaynak ve imkânlarını, başka bir şey düşünmeden düşman karşısında toplamaya daha elverişli ve yeterli görülmemişti. İki ordu arasındaki kuvvet, vasıta ve şartlar bakımından kendini gösteren nispetsizliğin elle tutulur başlıca sebebi budur.</p>
<p>Bunun sonucu olarak, biz, daha tümenlerimizin taşıt araçlarını bile tamamlayamadığımızdan, bunların hareket güçleri yoktu. Yunan milletinin bütün kuvvetiyle yaptığı bu taarruz karşısında, bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, Millî Mücadele’nin başından beri yürüte geldiğimiz görev idi ki, o da, her Yunan taarruzu karşısında kaldıkça, bu taarruzu direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurup etkisiz bırakmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak şeklinde özetlenebilir. Son düşman taarruzu karşısında da, bu aslî görevi gözden uzak tutmamak şarttı. Bu düşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde, İsmet Paşa’nın Eskişehir’in güneybatısında, Karacahisar’da bulunan karargâhına giderek, durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa’ya genel olarak şu direktifi vermiştim: «Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin.</p>
<p>Bunun için Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir. Düşman hiç durmadan takip ederse, hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde beklemediği birçok güçlüklerle karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli şartlara sahip olacaktır.</p>
<p>Bu şekildeki çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevî sarsıntıdır. Fakat kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN BAŞINA GEÇMEMİ İSTEYENLER</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, gerçekten de tahmin ettiğim manevî sakıncalar hemen kendini gösterdi. İlk duyarlık Meclis’te belirdi. Özellikle muhalifler, kötümser nutuklarla feryada başladılar: «Ordu nereye gidiyor; millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır; o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik» diyorlardı. Bu şekilde konuşan kimselerin dolaylı yoldan kastettikleri şahsın ben olduğuma şüphe yoktu.</p>
<p>En sonunda, Mersin Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek: «Ordunun başına geçsin!» dedi. Bu teklife katılanlar çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.</p>
<p>Efendiler, bu görüş ayrılıklarının sebepleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir defa, benim doğrudan doğruya ordunun başına geçmem teklifinde bulunanların düşünce ve maksatlarını ikiye ayırmak mümkündür.</p>
<p>Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kimseler, artık ordunun büsbütün yenildiğine, durumun iadesine imkân kalmadığına, bundan dolayı da dâvânın, güttüğümüz millî dâvânın kaybedildiği yargısına varmışlardı. Bu sebeplerle duydukları öfke ve hıncın acısını benden almak istiyorlardı.</p>
<p>İstiyorlardı ki, kendi zanlarına göre bozguna uğramış ve bozgunu devam edecek olan ordunun başında benim de şahsiyetim bozguna uğrasın! Diğer birtakım kimseler, diyebilirim ki çoğunluk, bana karşı duydukları güven dolayısıyla, samimî olarak ordunun başına geçmemi arzu ediyorlardı.</p>
<p>Şimdilik komutanlığı fiilî olarak üzerime almamı sakıncalı görenlerin de düşüncesi şuydu:</p>
<p>Ordunun bundan sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi, uzak bir ihtimal değildir. Bu durumlarda ben, fiilen ordunun başında bulunursam, genel kanaate göre son ümidin de yitirilmiş olduğu gibi bir inanç doğabilir.</p>
<p>Oysa, genel durum, daha son tedbir, son çare ve son kuvvetlerin feda edilmesini gerektirecek bir nitelikte değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son ümidin korunabilmesi için benim askerî harekâtı şahsen yürütme zamanım gelmemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞI KABUL EDİYORUM</strong></span></a>
</p><p>Ben, görüşmeler ve tartışmalarla ortaya çıkan bu görüşleri, gerektiği kadar göz önünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan kuvvetli sebepler ileri sürüyorlardı. Samimiyetsiz isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı içtenlikle teklif edenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis’te son çare ve son tedbir olarak görüldü.</p>
<p>Meclis’in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta felâketin kesin ve yakın olduğu düşünce ve inancını yaygın bir duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.</p>
<p>Efendiler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim:</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına</p>
<p>Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azamî çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddî ve manevî gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum.</p>
<p>Ömrüm boyunca, millî hâkimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞIMA YAPILAN İTİRAZLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi görünerek tekliflerde bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Derhal itirazlar başladı. «Bir defa, Başkomutanlık ünvanını veremeyiz» dediler. «O, Büyük Millet Meclisi’nin manevî şahsiyeti içindedir. Başkomutan Vekili denilmelidir.»</p>
<p>İkinci olarak, «Meclis’in yetkilerini kullanmak gibi bir imtiyazın verilmesi asla söz konusu olamaz» düşüncesini ileri sürdüler.</p>
<p>Ben, padişah ve halifeler tarafından verilegelmiş eski bir ünvanı takınamayacağımı; yerine getireceğim görev, fiilen başkomutanlık olduğuna göre, bu ünvanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim.</p>
<p>Durum, Meclis’in değerlendirdiği ve belirttiği gibi olağanüstü olduğuna göre, benim de alacağım kararların ve yapacağım işlerin olağanüstü olması gerekeceğine şüphe yoktu.</p>
<p>Düşünce ve kararlarımı çabuk ve sert bir şekilde yürütmek ve uygulamak zarureti vardı. Hükûmetten ve Meclis’ten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün memleketi ve memleketin bütün kaynaklarını ilgilendiren emir ve tebliğlerim için, her işin ilgili bakanından veya Bakanlar Kurulu’ndan olur ve izin almak, benim yapacağım Başkomutanlıktan beklenen yararları sağlayamazdı. Onun için kayıtsız ve şartsız emir verebilmeliydim.</p>
<p>Bunun için de Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi. Bunu, başarı için zarurî görüyordum. Onun için bu noktada ısrar ettim.</p>
<p>Salâhattin Bey, Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekilleri, Meclis’in, kendi yetkisini bir başkasına vermekle işleyemez duruma geleceğinden, milletten aldığı vekâleti başkasına devretme hakkı bulunmadığını ve aslında orduya komuta edecek bir kimseye Meclis’e ait yetkilerin verilmesinin söz konusu olamayacağını, buna gerek de olmadığını belirttiler. Meclis’in yetkisini kullanabilecek bir kimseye, milletvekillerinin şahsen güvenemeyecekleri ihtimalinden söz edenler de oldu.</p>
<p>Ben bu düşüncelerin hiçbirine karşı çıkmadım. Hepsini doğru bulduğumu belirttim. Meclis’in bu noktayı çok dikkatle ve önemle düşünüp incelemesini söyledim. Yalnız, şahıslarından korkanların, telâşlarına yer olmadığını söyledim. 4 Ağustosta bu konu bir karara bağlanamadı. Görüşme, 5 Ağustos 1921 günü de devam etti.</p>
<p>Bugün bazı milletvekillerindeki kararsızlığın iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi: Meclis’in varlığının herhangi bir şekilde iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfî ve kanunsuz işlem yapılması…</p>
<p>Bu şüphe ve kararsızlıkları giderecek şekilde konuştuktan ve açıklamalar yaptıktan sonra, yapılacak kanuna da bu hususlarla ilgili bağlayıcı hükümler konmasının yerinde olduğunu belirttim ve vermiş olduğum önergeyi buna göre bazı maddeler haline getirerek bir tasarı şeklinde Meclis’e sundum. İşte bu tasarı maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık ünvanının verilmesiyle ilgili, 5 Ağustos 1921 tarihli kanun çıktı.</p>
<p>Bu kanunun ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:</p>
<p>«Başkomutan, ordunun maddî ve manevî gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir.»</p>
<p>Bu maddeye göre benim vereceğim emirler kanun olacaktı.</p>
<p>Efendiler, bu ünvanın verilişinden dolayı, «Meclis’in bana karşı gösterdiği güvene lâyık olduğumu az zamanda ispatlamayı başaracağım» dedikten sonra, Meclis’ten bazı ricalarda bulundum: Örnek olarak, Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin yalnız Genelkurmay’ın işleri ile uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Refet Paşa’nın Millî Savunma Bakanlığı’na getirilmesi ve onun yerine bir başkasının seçilmesi gibi…</p>
<p>Özellikle, Meclis’in ve Bakanlar Kurulu’nun içeriye ve dışarıya karşı sükûnet içinde ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu, ufak tefek sebeplerle Bakanlar Kurulu’nu sarsmanın doğru olmadığını arz ettim. Kanun teklifi, o gün açık oturumda okundu. Öncelikle görüşüldü ve ad okunarak oylandı. Oy birliğiyle kabul edildi.</p>
<p>Bu münasebetle yaptığım kısa bir konuşmanın bir iki cümlesini, tekrar etmeme müsaade buyurmanızı rica ederim. O cümleler şunlardı:</p>
<p>«Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek hey’etinize karşı, bütün millete karşı bütün dünyaya karşı ilân ederim.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIĞI FİİLÎ OLARAK ÜZERİME ALDIM</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlığı fiilî olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’da çalıştım.</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı’nın ve Millî Savunma Bakanlığı’nın bütün kadrosu ile Başkomutanlık karargâhını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını Başkomutanlıkta uyumlu bir şekilde birleştirmek; bundan başka orduyu ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gereken öteki bakanlıklara ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir büro kurdum.</p>
<p>Ankara’daki çalışmalarım, yalnız, ordunun insan ve taşıt araçları bakımından gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konmasıyla ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLÎ VERGİLER EMRİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sözünü ettiğim hususları gerçekleştirmek için iki gün içinde, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde, Tekâlif-i Milliye Emri (Millî Vergiler Emri) adı altında yaptığım genel tebliğlerden her biri için kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılmasında en küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini gösterebilmek için bunları bilginize sunmayı yararlı bulurum:</p>
<p>«1 sayılı» emrimle her ilçede bir Tekâlif-i Milliye Komisyonu (Millî Vergiler Komisyonu) kurdurdum. Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitli bölümlerine dağıtım şeklini düzenledim.</p>
<p>«2 sayılı» emrime göre, vatanın her ailesi birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekâlif-i Milliye Komisyonu’na teslim edecekti.</p>
<p>«3 sayılı» emrimle, tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, (İnce meşin) taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.</p>
<p>«4 sayılı» emrimle, eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından yine yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.</p>
<p>«5 sayılı» emrimle, ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla, yüz kilometrelik bir uzaklığa kadar, ayda bir defa olmak üzere, parasız askerî ulaşım yapılmasını mecbur tuttum.</p>
<p>«6 sayılı» emrimle, ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el koydum.</p>
<p>«7 sayılı» emrimle, halkın elinde bulunan savaşta işe yarar bütün silâh ve cephânenin üç gün içinde teslimini istedim.</p>
<p>«8 sayılı» emirle, benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lâstiği, solisyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler ve bunlar türünden malzeme ve asit sülfürik stoklarının yüzde kırkına el koydum.</p>
<p>«9 sayılı» emirle demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalâthaneleriyle, bu esnaf ve imalâthanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayılarını ve durumlarını tespit ettirdim.</p>
<p>«10 sayılı» emirle, halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının bütün takım ve hayvanlarıyla birlikte binek ve topçeker hayvanlarının, katır ve yük hayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el koydurdum.</p>
<p>Efendiler, emirlerimin ve tebliğlerimin yerine getirilmesi için kurduğum İstiklâl Mahkemeleri’ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara’da da bir mahkeme bulundurdum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CEPHE KARARGÂHINA HAREKET</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra Efendiler, 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’ya cephe karargâhına gittim.</p>
<p>Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekli tedbirleri aldırdım ve yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü doğruladı.</p>
<p>Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921′de ciddî olarak cephemize doğru ilerlemeye başladı ve taarruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı safhalar ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.</p>
<p>Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız, Ankara’nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara’ya iken kuzeye çevrildi.</p>
<p>Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmın yerine en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu.</p>
<p>Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek için memleket savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SAVUNMA HATTI YOKTUR SAVUNMA SATHI VARDIR</strong></span></a>
</p><p>«Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır (Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır). Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir.</p>
<p>Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.»</p>
<p>İşte ordumuzun her ferdi, bu sistem içinde her adımda en büyük fedakârlığını göstererek ve düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, taarruzuna devam güç ve kudretinden yoksun bir duruma getirdi.</p>
<p>Muharebe durumunun bu safhasını sezer sezmez hemen özellikle sağ kanadımızla Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı taarruza geçtik.</p>
<p>Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmeye mecbur oldu. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız devam eden büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muharebesi (Sakarya Melhame-i Kübrâsı) yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği kaydetti.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlık görevini fiilen üzerime aldığım zaman, Meclis’e ve millete mutlaka başaracağımız yolundaki kesin inancımı arz ve ilân etmekle ve bu inancımı, varlığımın bütün haysiyetini ortaya atarak gerçekleştirmekle ilk manevî görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddî görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durum idi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-132</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-132</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2
Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biribiriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir. Bunun içindir ki, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bc08a9ab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜTÜN TÜRK MİLLETİNİ CEPHEDE BULUNAN ORDU KADAR, DUYGU, DÜŞÜNCE VE HAREKET BAKIMINDAN SAVAŞLA İLGİLENDİRMELİYDİM</strong></span></a>
</p><p>Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biribiriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir.</p>
<p>Bunun içindir ki, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, milletin her ferdi silâhla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti.</p>
<p>Bütün maddî ve manevî varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar.</p>
<p>Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa’nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeye başlamışlardır.</p>
<p>Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis’ten bir vatanı savunma kanunu istemedik. Fakat, Meclis’ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı kanun niteliğindeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık. Millet, bundan sonra, bugüne kadar olan tecrübeleri de dikkatle gözden geçirerek aziz vatana taarruzu imkânsız kılan sebep ve şartları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NCE BANA «MAREŞAL RÜTBESİYLE» «GAZİ» ÜNVANININ VERİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, diğer bir görevim de, ordu içinde, muha­rebe safları arasında bizzat muharebeye katılmak ve savaşı bizzat yönetmekti. Bunu da gücümün yet­tiği ölçüde, hattâ bir kaza sonucu sol kaburga ke­miklerimden birinin kırılmış olmasına rağmen, bütün varlığımla en iyi şekilde yapmaya çalıştığımı sanırım. Sakarya Muharebesi’nin sonuna kadar askerî bir rütbem yoktu.</p>
<p>Ondan sonra, Büyük Millet Meclisi’nce bana «Mareşal» rütbesiyle «Gazi» ünvanı verildi. Osmanlı Devleti’nin rütbesinin, yine o devlet tarafından geri alınmış ol­duğunu biliyorsunuz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>FRANSIZ HÜKÛMETİ İLE YAPILAN GÖRÜŞMELER VE ANKARA ANLAŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sakarya Zaferinden sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli temas ve görüşmeler Ankara Anlaşması (Ankara İtilâfnâmesi) ile sonuçlanmıştır. Bu anlaşma Ankara’da, 20 Ekim 1921′de imza edilmiştir. Bu konuda özet halinde bir bilgi vermek için, kısa bir açıklamada bulunayım:</p>
<p>Bekir Sami Bey’in başkanlığındaki delegeler hey’etinin gittiği Londra Konferansı’ndan sonra, bildiğiniz üzere, İkinci İnönü Zaferiyle sonuçlanan Yunan taarruzu geri püskürtülmüştü. Bir zaman için, askerî durum sakinleşti. Rusya ile, Moskova Anlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilâf Devletleri’nden de millî ilkelerimize saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi. Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce önemli görülmekteydi.</p>
<p>Çeşitli sebeplerle, Suriye’den başka, bu adı geçen illeri işgalleri altında bulunduran Fransızların da, bizimle anlaşma eğiliminde oldukları anlaşılıyordu. Gerçi, Bekir Sami Bey’in, Mösyö Briand (Briyan)’la yaptığı fakat millî olmayan anlaşma reddedilmiş idiyse de, ne Fransızlar ne de biz çarpışmaları sürdürmeye istekli değildik.</p>
<p>Bu yüzden her iki taraf biribiriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransız Hükûmeti, eski bakanlardan Mösyö Franklin Bouillon (Franklen Buyon)’u önce gayri resmî olarak Ankara’ya göndermişti. 9 Haziran 1921 tarihinde Ankara’ya gelen Mösyö Franklin Bouillon ile Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri’nin de katılmasıyla, bizzat iki hafta süren görüşmeler yaptım.</p>
<p>Biribirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonundaki bana ait dairede yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimizin hareket noktasını belirtmek gerektiğinden söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının Misak-ı Millî’de tespit edilen ilkeler olduğunu ortaya attım.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, ilkeler üzerindeki tartışmanın güçlüklerini ileri sürerek, Sévres Antlaşması’nın bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra’da Bekir Sami Bey’le Mösyö Briand’ın yaptıkları anlaşmayı temel almanın ve bu anlaşmanın Misak-ı Millî’ye aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı görüşünü savundu.</p>
<p>Bu teklifinde haklı olduğunu göstermek için, Londra’ya giden delegelerimizin Misak-ı Millî’den söz etmediklerini, Misak-ı Millî’nin ve Millî Mücadele’nin, değil Avrupa’da, daha İstanbul’da bile değeri anlaşılamamış olduğunu söyledi.</p>
<p>Ben verdiğim cevaplarda dedim ki: «Eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız devlet gibi haklarını tanıtacaktır. Sévres Antlaşması Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnâmesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz.</p>
<p>Bu konuşmamız sırasında bile Sévres Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sévres Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle güven temeline dayanan ilişkilere girişemeyiz.</p>
<p>Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delege hey’etimizin başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda ters etkiler doğduğu görülüyor.</p>
<p>Bekir Sami Bey’in gittiği yoldan hareket edersek, biz de aynı yanlışlığı yapmış oluruz. Avrupa’nın Misak-ı Millî’den haberdar olmamasına imkân yoktur. Avrupa Misak-ı Millî deyimini öğrenmemiş olabilir. Fakat, yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı mücadelelerin neden ileri geldiğini elbette düşünmektedir.</p>
<p>İstanbul’un Misak-ı Millî’den ve Millî Mücadele’den haberi olmadığı yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk milleti gibi, Millî Mücadele’yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleyi bilmezlikten gelen ve ona karşı görünen kimselerle bunların yardakçıları azdır ve milletçe de tanınmaktadır.»</p>
<p>Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’in kendisine verilen talimat ve yetki dışına çıkarak hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki, «bunu açıklayabilir miyim?» Sözlerimi istediği yerlere bildirip anlatabileceğini söyledim.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için mazeret ileri sürerken, Bekir Sami Bey’in bir Misak-ı Millî olduğundan ve onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer bundan söz etmiş olsaydı, o zaman ona göre görüşülüp gerektiği şekilde hareket edilebileceğini; ancak, şimdi durumun güçleştiğini tekrarladı.</p>
<p>Batıdaki kamuoyu, bu Türkler, delegeleri vasıtasıyla bunu niçin dile getirmemişler de şimdi yeni yeni meseleler çıkarıyorlar» diyeceklerdir.</p>
<p>Nihayet, uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, Mösyö Franklin Bouillon, Misak-ı Millî’yi okuyup anladıktan sonra yeniden görüşmek üzere, toplantının ertelenmesini teklif etti. Ondan sonra Misak-ı Millî’nin maddeleri baştan sona kadar birer birer okunarak görüşme ve tartışmaya devam edildi.</p>
<p>Üzerinde en çok durulan nokta, kapitülasyonların kaldırılması ve istiklâlimizin tam olarak sağlanmasını isteyen madde oldu. Mösyö Franklin Bouillon, bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde durulması gerektiğini bildirdi. Ben bu noktaya cevap verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: «Tam istiklâl, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin can damarıdır. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.</p>
<p>Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde hiç şüphe yok ki çok düşündük. Fakat sonunda vardığımız kanaat ve inanç, bunda başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlışlıklar yüzünden, milletimiz sözde var sanılan istiklâline gerçekte sahip değildi. Şimdiye kadar Türkiye’yi medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanlışlıktan ve bu yanlışlığa boyun eğmekten ileri gelmektedir.</p>
<p>Bu yanlışlığa boyun eğmenin sonucu, mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetini ve bütün yaşama kabiliyetini kaybetmesine ve ondan yoksun kalmasına yol açabilir. Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir yanlışlığa boyun eğme yüzünden bu vasıflardan yoksun kalmaya katlanamayız.</p>
<p>Aydın olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki işin içindeki güçlüğü iyice kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, istiklâlimizin tam olarak kazanılması ve devam ettirilmesidir.</p>
<p>Tam istiklâl demek, elbette, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.</p>
<p>Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz. Şekil ve usullere uyarak barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz. Ancak, istiklâlimizi tam olarak sağlamayacak olan bu gibi barışlar, uyuşma ve anlaşmalarla, milletimiz hiçbir vakit varlığına ve huzura kavuşamayacaktır. Belki de silâhlı mücadelesini bırakarak, yıkıma sürüklenmeye razı olacaktır.</p>
<p>Eğer milletimiz buna razı olsaydı, bunu kabul edebilecek yaratılışta bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele etmeye hiç de gerek kalmazdı. Daha ateşkes anlaşmasının ertesinde harekete geçmemek olabilirdi.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bu sözlerim karşısında, ciddî ve samimî olarak bazı görüşler ileri sürdü ve en sonunda da bunun zaman meselesi olduğu görüşünü belirtti.</p>
<p>Efendiler, Mösyö Franklin Bouillon ile önemli ve ikinci derecede kalan sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak biribirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla anlayabildik sanırım. Fakat Fransız Hükûmetiyle Türk Millî Hükûmeti arasında, kesin anlaşma noktalarının tespit edilebilmesi için biraz daha zaman geçmesi zarurî oldu. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk millî varlığının Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra daha büyücek bir eserle ispatlanmış olması!.. Gerçekten de, Mösyö Franklin Bouillon’un kesin karara vararak imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muhaberesi’nden otuz yedi gün sonra, arz etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921′de doğmuş olan bir belgedir.</p>
<p>Bu anlaşma ile, siyasî, iktisadî, askerî v.b. hiçbir alanda bağımsızlığımızdan hiçbir şey feda etmeksizin, vatan topraklarımızın değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile millî davamız ilk defa olarak Batı devletlerinden biri tarafından onaylanmış ve açıklanmış oldu.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bundan sonra da birkaç kere Türkiye’ye gelmiş, Ankara’da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yolları aramıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>PONTUS MESELESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.</p>
<p>1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu’nun Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.</p>
<p>Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın «Manastır» dediği bir tepede İnebolu’da kurmuştu. Bu teşkilâta bağlı olanlar, zaman zaman biribirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da, dışarıdan gönderilip dağıtılan silâh, cephâne, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silâh deposu durumuna gelmişti.</p>
<p>Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık millî davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti’nin propagandacıları ile Merzifon’daki Amerikan kuruluşlarının manevî destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddî bakımdan da yabancı hükûmetlerin silâhlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da, bağımsız bir Pontus hükûmeti kurma emeline düştü.</p>
<p>Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit’i Yermanos’un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası (Yabancı Tekel İdaresi fabrikası) Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu ile haberleşme sağlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Bazı yabancı hükûmetler, Pontus hükûmetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya’-daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar.</p>
<p>Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum’u Sohum’da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum’da toplananların da Haralambos’un etrafında toplananlara katılmaları sağlanıyordu.</p>
<p>Bunlar, memleketimiz içinde, Samsun’daki bazı yabancı devlet temsilcileri tarafından korunuyor ve silâhlandırılıyordu. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, «göçmenleri besleme» maskesi altında, yabancı hükûmetler tarafından yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların Kızılhaç hey’etleri arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetelerin askerî öğretim ve eğitimi ile uğraşmak ve gelecekteki Pontus hükûmetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.</p>
<p>4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da «Pontus» adıyla yayınlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde «Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak maksadıyla yayınlandığı» ilân edilmişti.</p>
<p>Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı.</p>
<p>23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olarak kabul edilme konusunun daha sonraki bir tarihe ertelenerek, bunun yerine Pontus hükûmeti kurulması düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi’ne buna göre talimat vermişti. Aynı zamanda, İstanbul’da gizli bir Yunan polis teşkilâtı kurmakla görevlendirilen Albay Alexandros Zimbrakakis tarafından Pontus jandarma teşkilâtını düzene sokmak üzere Eiffel (Eyfel) adlı Yunan torpidosuyla, bir subaylar hey’eti de gönderilmişti.</p>
<p>Türkiye’de bu türlü işler olurken Batum’da da 18 Aralık 1919′da Pontus Rum Hükûmeti adıyla bir hükûmet kurulmuş ve teşkilâtlanmaya başlamıştı. 19 Temmuz 1920′de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı.</p>
<p>Bu kongrenin raporu üyelerden biri vasıtasıyla İstanbul’da Rum Patrikliği’ne gönderildi. Pontusçular 1920 yılının sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyiden iyiye ortaya çıktılar. Bizi, ciddî tedbir almaya mecbur ettiler.</p>
<p>Dağlarda kurulan Pontus teşkilâtı şöyleydi:</p>
<p>a) Birtakım çetebaşlarının emrinde silâhlı ve savaşçı kuvvetler,</p>
<p>b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,</p>
<p>c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.</p>
<p>Çetelerin çalışma bölgeleri biribirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının kuvveti başlangıçta 6.000 – 7.000 silâhlı idi. Daha sonra her taraftan katılanlarla 25.000′e yaklaştı. Bu kuvvet yeterli küçük birliklere ayrılarak; çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslâm köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zulümler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.</p>
<p>Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.</p>
<p>Merkezi Sivas’ta bulunan 3′üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki çeteler, merkezi Erzurum’da bulunan 15′inci Kolordu tarafından takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silâhlandırılarak millî teşkilât kuruldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ANADOLU ORTASINDA YENİDEN ÇIKAN BİRTAKIM İÇ İSYANLAR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sivas’ın kuzeyinde ve Yozgat’ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç isyan olaylarından başka, 1920 yılı sonlarında, yeniden Anadolu’nun ortasında, Zile taraflarında, Küçük Ağa, Deli Hacı Aynacıoğulları, Erbaa yakınlarında Kara Nâzım, Çopur Yusuf; başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serserilerle Yozgat Çayözü Çerkezlerinden kurulu çeteler; 1921 yılı başlarında da Koçkiri aşiretinin beylerinden Haydar Bey; İstanbul’da Seyit Abdülkadir’den aldığı talimat üzerine Alişan ve akrabasından Naki, Alişir ve daha başkaları ile birlikte isyan hareketlerine başladılar. Birçok kuvvetimiz bir taraftan Pontusçuları diğer taraftan da bu âsîleri izleyip ortadan kaldırmakla uğraşıyorlardı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-133</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-133</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3
Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü’ye gitmişti. O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler, Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri’ne gerek bana, kendisine bir görev […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbf5805d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MERKEZ ORDUSU’NUN KURULMASI VE NURETTİN PAŞA’NIN KOMUTANLIĞA GETİRİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü’ye gitmişti.</p>
<p>O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler, Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri’ne gerek bana, kendisine bir görev verilirse, bunu ciddiyet ve samimiyetle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler.</p>
<p>Biz de Anadolu’nun orta kesiminde güvenliği sağlamakla görevli bulunan kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmekte yarar gördüğümüzden, 9 Aralık 1920′de, Sivas’taki 3′üncü Kolordu’yu kaldırarak, onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusu’na verdik. Bu ordunun komutanlığına da Nurettin Paşa’yı getirdik.</p>
<p>Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın görev yaptı. Fakat milletvekillerinin, kendi yetkisi dışına taşarak bazı yurttaşların haklarına el uzattığı yolundaki şikâyetleri ve İçişleri Bakanlığı’na soru önergeleri vermeleri, Bakanlığın da şikâyetleri haklı bulması üzerine, Meclis’in isteği ile Kasım 1921 başlarında görevden alındı.</p>
<p>Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına karar verdi. Bu durum benimle Bakanlar Kurulu arasında da bir anlaşmazlığın çıkmasına yol açtı. Ben, Nurettin Paşa için uygulanması istenen işleme katılmadım. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında doğan anlaşmazlık Meclis’çe çözüldü. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum. Kendisi için ağır bir işlem uygulanmasını önledim.</p>
<p>Nurettin Paşa’yı bundan sekiz ay kadar sonra, 1′ inci Ordu Komutanlığı’nda göreceğiz.</p>
<p>VII</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Sakarya Muharebesi’nden sonra, Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı, görevini Ankara’da yürütüyordu. Ben, aynı zamanda öteki vazifelerimle de uğraşıyordum.</p>
<p>Üç dört ay geçmemişti ki, Meclis’te Sakarya zaferini unutanlar, muhalefette ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Muharebesi’nden önce başlayıp biribiri ardınca gelmiş olan Malta tutuklularından bazılarının bu muhalif akımlarda kışkırtıcılık ettiği anlaşılmıştı. Bu noktayı müsaadenizle biraz açıklayayım:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MALTA’DAN YENİ DÖNEN BAYINDIRLIK BAKANI RAUF BEY’TE KARA VASIF BEY GÜDÜLEN ASKERÎ SİYASETİ ÖĞRENMEK İSTİYORLARDI.</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, 15 Kasım 192l’de Ankara’ya gelmişti. Rauf Bey’i, 17 Kasım 1921′de, boşalan Bayındırlık Bakanlığı’na seçtirdik.</p>
<p>Rauf Bey’den sonra Ankara’ya gelen Kara Vasıf Bey’i de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Yönetim Kurulu (Hey’et-i İdare) üyeliğine seçtirdim.</p>
<p>Bu iki zatın birinden hükûmette diğerinden grupta yararlanmayı düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey’in Bakanlar Kurulu’nda bir konunun açıklanmasını istediği haber verildi. Aynı günde, Kara Vasıf Bey’in de grup hey’etinde aynı konuyu öğrenmek istediği bildirildi. Bu iki zatın aralarında önceden kararlaştırdıkları anlaşılan konu şuydu: «Güdülen askerî politika nedir?» Bu sorudan nasıl bir anlam çıkarılabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Bizim yürütmekte olduğumuz siyasî ve askerî politika belli olmuştu.</p>
<p>İstiklâlimiz tam olarak sağlanıncaya kadar, düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin bir inançla savaşa devam etmek… İşte ortaya atılan soru ile demek isteniliyordu ki, ne olursa olsun muharebeye devam etmekle sonuç almak mümkün müdür? Mümkün olmadığı ihtimalini hesaba katarak daha şimdiden daha başka tedbir ve çarelere – anlatmak istediklerine göre siyasî çarelerdir – başvurarak içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek yerinde olmaz mı?</p>
<p>Elbette, ne Bakanlar Kurulu’nda ne de Grup Yönetim Kurulu’nda böyle bir konunun görüşme ve tartışma konusu edilmesine müsaade etmedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulu’ndan çekildiler.</p>
<p>13 Ocak 1921 tarihinde Meclis’te Rauf Bey’in istifası okunurken, aynı tarihli bir istifa yazısı daha okunmuştu. Bu istifa yazısı, Millî Savunma Bakanı olan Refet Paşa’nındı.</p>
<p>Efendiler, Refet Paşa’nın istifa sebebini birkaç kelime ile açıklayayım: 4 Ocak 1922 günü, Meclis’in bu gizli oturumunda şöyle bir konunun tartışması yapılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da oturuyormuş.</p>
<p>Cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu sonuç çıkarılmış ki, benim hem Başkomutan hem de Meclis Başkanı olmam sakıncalı imiş. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş komisyonu kurarak, ordunun durumunu incelemeliymiş.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı, aynı zamanda Bakanlar Kurulu Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nda kalsın, Genelkurmay Başkanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı birleştirilsinmiş.</p>
<p>Millî Savunma Bakanı olan Refet Paşa, bu tezi kürsüden bizzat savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda cevap verdim:</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BENİM ŞAHSEN ANKARA’DAN UZAKLAŞMAM İSTENİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara’yı karargâh edinmiştir. Görevini en iyi bir şekilde buradan yürütmektedir. Gerektiğinde ne vakit nereye gideceğine kendisi karar verir.</p>
<p>Cephe ile bizzat uğraşan cephe komutanı vardır. Gereksiz yere, benim şahsen Ankara’dan uzaklaşmamı istemenin anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı, Başkomutanın emri altında, Başkomutanlık Karargâhı’nı oluşturur. Ayrı ayrı değildir.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin, Ankara’da bulundukça Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması, bugün için bir zarurettir. Çünkü, onun yokluğunda, Refet Paşa ona vekâleten, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini de yapmıştı. Başaramamıştı. Bakanlar Kurulu’nda karışıklık başladı. Bakanlar toplanmaz oldular.</p>
<p>Fevzi Paşa Hazretleri’nin dönüşü, bakanların şikâyeti üzerine oldu. Ordu ile ilgili olarak yaptığımız işlerin denetlenmesi için, Meclis’in bir komisyon kurmasını sakıncalı görmem. Ancak bu komisyon benim başkanlığım altında olur.</p>
<p>Gerçekten, bu komisyon, dediğim şekilde kuruldu.</p>
<p>Eski Harbiye Nâzırı Cemal Paşa da komisyona üye olarak seçildi. Öteki hususlarda Refet Paşa ve diğerlerinin görüşleri benimsenmişti. İşte bundan dolayı istifaya hazırlanan Refet Paşa istifasını Rauf Bey’in istifasıyla aynı günde vermiş oluyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İKİNCİ GRUP KURULUYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, yeri düşünce bilginize sunmuştum ki, Meclis’te kurduğumuz Müdafaa-i Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi gitmesini ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının aksamadan yol almasını sağlama bakımından sonuna kadar yardımcı oldu.</p>
<p>Fakat bir taraftan da muhalif duygu ve düşüncede olanlar, her gün biraz daha taraftar buldukça, Grup’un çalışmasını güçleştirmeye başladılar. Muhalefet düşüncesinin ana kaynağı, Müdafaa-i Hukuk Grubu tüzüğünün temel maddesindeki ikinci noktaydı. Yani hükûmet kuruluşunun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na uygun olarak yapılması meselesi…</p>
<p>Programın ilk maddesinin son fıkrası, duygu ve düşüncelerde tam bir uyuşma sağlanmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu sebeple grup içinde de görüş ayrılıkları ve disiplinsizlik başgösterdi. Birtakım kimseler gruptan ayrıldı. Ayrılanlar dışarıdakilerle birleşerek grubu yıkmaya çok çalıştılar. Alınan tedbirler buna engel oldu.</p>
<p>Sonunda İkinci Grup adıyla yeni bir grup oluştu. Bu grubu oluşturanlar, memleketteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden ayrılmadıklarını, onun kongrelerde tespit edilen gayelerinin takipçisi bulunduklarını iddia ediyorlardı. İkinci Gruba önayak olanlar görünüşte Salâhattin ve Hüseyin Avni Bey’lerdi. Birinci derecede faaliyet gösteren ve kışkırtanların ise Rauf ve Kara Vasıf Bey’ler olduğu anlaşılıyordu.</p>
<p>Bu grubun faal ve inatçı üyelerinden olan Samsun milletvekili Emin Bey, son zamanlarda bir vesileyle Ankara’ya gelmişti.</p>
<p>Bütün gerçekleri anlamıştı; kışkırtıcı ve bozguncuları lânetliyordu. Bu zat bana şunu anlattı: Rauf Bey, İkinci Grubu kışkırtıyor ve aşırı davranışlara sürüklüyormuş… Emin Bey, Rauf Bey’e demiş ki: «Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına kadar gider… O zaman bizimle beraber bulunacak mısınız?» Rauf Bey, şu cevabı vermiş: «Beraber bulunmazsam, alçağım!»</p>
<p>Efendiler, bildiğiniz üzere, o zaman yürürlükte olan kanuna göre, Bakanlıklar için, ben Meclis’e aday gösterirdim.</p>
<p>Milletvekilleri gösterdiğim adaya olumlu veya olumsuz oy verirler yahut da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almadan, kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara, kanuna aykırı olarak oy vermek suretiyle, hükûmetin kurulmasını engellemeye başladılar.</p>
<p>Efendiler, Meclis’te ordu aleyhine de bir hareket yaratılmıştı. Diyorlardı ki, Sakarya Muharebesi’nden sonra aylar geçtiği halde, ordu niçin taarruza geçmiyor? Mutlaka taarruz etmelidir.</p>
<p>Hiç olmazsa sınırlı, belirli bir cephede taarruz yapılmalıdır ki, ordumuzun taarruz kabiliyeti olup olmadığı anlaşılsın! Bu harekete karşı direndik. Maksadımız, bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak genel ve kesin sonuca götürücü bir taarruz yapmak olduğu için, sınırlı bir cephede taarruz görüşünü benimseyemezdik; bunda bir yarar yoktu.</p>
<p>Muhaliflerde uyanan kanaat, ordumuzun taarruz gücünü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine, ordunun taarruza geçirilmesi yolundaki hücumlarını durdurdular. Hücum sistemini değiştirerek başka bir görüş ortaya attılar. Bu defa dediler ki, bizim asıl düşmanımız Yunanlılar, Yunan ordusu değildir.</p>
<p>Zaten Yunan ordusunu tamamen yenmiş olsak da iş bununla bitmez. İtilâf Devletleri’ni, özellikle İngilizleri savaşla yenmek gerekir. Bunun için Yunan ordusuna karşı bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak’ın kuzey sınırına yığıp, İngilizlere taarruz etmek gerekir. Davamızın savaşla halledilmesi görüşü benimseniyorsa yapılacak iş budur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDU SAFLARINA KADAR YAYILAN BOZGUNCULUK TELKİNLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu kadar anlamsız ve mantıksız olan düşüncelere iltifat etmedik. Bunun üzerine muhaliflerin elebaşıları yeni bir propaganda çıkardılar: Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Meçhullere?.. Koskoca bir millet, belirsiz, karanlık hedeflere akılsızca sürüklenir mi? Bu propaganda, Meclis binasından, Ankara çevrelerinden ordu saflarına kadar yaydırıldı. Orduya her vasıta ile bu bozguncu telkinler yapılmaya çalışılıyordu.</p>
<p>Rauf Bey, sık sık gizlice diyordu ki: «Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle, ordu ne durumdadır? Gerçekten taarruz edemeyecek mi?</p>
<p>4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi teftiş etmek üzere, Ankara’dan ayrılmaya karar vermiştim. Dolayısıyla, o gün Meclis’teki gizli oturumda, bazı açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Kendilerine anlattım ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusunu Eskişehir – Seyitgazi – Afyonkarahisar kesimine kadar kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen bazı tümenlerimizdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUMUZUN KARARI TAARRUZDUR</strong></span></a>
</p><p>Ordumuzun kararı taarruzdur. Ama bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekmektedir. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.</p>
<p>Bekleyişimizi, taarruz kararından vazgeçtiğimiz veya bunu başarmaktan ümidimizi kestiğimiz şeklinde anlamak ve yorumlamak yersizdir.</p>
<p>Bundan sonra şu görüşleri dile getirdim: Osmanlılar, yapacakları askerî harekâtın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve tedbirli davranmadıkları ve daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında hareket ettikleri için, Viyana’ya kadar gittikleri halde, geri çekilmeye mecbur olmuşlardır. Ondan sonra Budapeşte’de de duramadılar, geri çekildiler.</p>
<p>Belgrat’ta da yenilerek geri çekilmeye mecbur edildiler. Balkanları terk ettiler. Rumeli’den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızı, hislerimizi bir yana bırakarak ihtiyatlı olalım. Kurtuluş için… istiklâl için, eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!</p>
<p>Sinir gevşetici sözlere, telkinlere önem verilmemeli ve güvenilmemelidir. Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu türlü zihniyetler reddedilmelidir. «Ordu ile, savaşla, inatla bu işin içinden çıkılmaz» şeklindeki dış kaynaklı öğütlere uymakla, bir vatan, bir millet istiklâli kurtulamaz. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.</p>
<p>Bunun aksini düşünerek hareket edeceklerin çok acı sonuçlarla karşılaşacaklarına şüphe yoktur. Türkiye işte bu yoldaki yanlış düşüncelere… yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden, her asır, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddî alanda olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş ahlâkî ve manevî değerleri de içine almış görünüyor. Hiç şüphe yok ki, bu büyük memleketi bu koca milleti dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca sebep bu olmuştur.</p>
<p>Efendiler, bilirsiniz ki, Meclis’te bu anlattığım dönemde en çok olumsuz ve karamsar rol oynayanlar, vaktiyle, Türk milletinin kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği görüşünü ileri sürmüş olan kimselerdi. Şunun bunun mandasını istemekte direnenlerdi. Onun için görüşlerime şunları da ekledim ve dedim ki: «Efendiler, maddî ve özellikle manevî çöküş korku ile… güçsüzlükle başlar.</p>
<p>Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felâket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar.</p>
<p>Güçsüzlük ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, âdeta kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz, kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan Savaşı’ndan sonra milletin ve özellikle ordunun başında bulunanlar da başka türlü, fakat yine aynı zihniyeti benimsemişlerdi.</p>
<p>Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak lâzımdır. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. Ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını yepyeni bir imanla donatmak… Bütün millete taptaze bir manevî güç vermek.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YETERİNCE HAZIRLANMIŞ OLMASI GEREKEN ÜÇ VASITA, İÇ VE DIŞ CEPHELERİMİZ</strong></span></a>
</p><p>Şimdi Efendiler, düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.</p>
<p>Milletin varlığı ve istiklâli için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve emellerin sağlamlığıdır. Millet, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım.</p>
<p>İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, millî isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük vasıtasına sahip oluruz:</p>
<p>Üçüncü vasıta, milletin silâhlı evlâtlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.</p>
<p>Efendiler, dedim, bu üç vasıta veya gücün düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki şekilde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim: İç ve görünürdeki cephe… Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.</p>
<p>Fakat bu durum hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır.</p>
<p>Gerçekten, «kaleyi içinden almak» dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.</p>
<p>Meclis’in zihniyeti, çalışmaları ve durumu düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur. Meclis’te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur.</p>
<p>Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara ümit verecek en ufak belirtilerden kaçınılmadıkça, millî dâvânın sonuçlanması gecikir.»</p>
<p>Efendiler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, ordunun duygu ve düşünceleri üzerinde ümitsizlik yaratacak açık tartışmalardan vazgeçilmesini Meclis’ten özellikle rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim.</p>
<p>Muhaliflerden biri, düşünce ve ricalarımı, emir veriyorum şeklinde yorumladı. Diğer biri, Meclis’in duygularındaki temizlikten şüphe ettiğimi ileri sürdü. Bir başkası uygulama imkânı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın efendim, dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DOĞU CEPHESİ KOMUTANININ BİR GÖRÜŞÜ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, yüce hey’etinîzi muhaliflerin sözleriyle işgal etmek istemem. Çünkü, bu sözler birkaç kişinin şaşkın ve cahil kafalarının akislerinden başka bir şey değildi. Genel Kurul, sunduğum görüşleri anlayışla karşılamıştı. Yalnız, Doğu Cephesi Komutanı’nın bir görüşüne, beş on günden beri veremediğim cevabı, cepheye gitmeden önce, o gün yani 4 Mart 1922′de yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Cevabın anlaşılması için, müsaade buyurursanız, önce gelen görüşü okuyalım:</p>
<p>Kişiye özel</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Yönetim işlerimizin yürütülmesi ile ilgili tartışmalar bize daha yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde birçok değerli kimselerin yerine birtakım muhafazakârların toplanmasına karşı şimdiden alınacak tedbiri pek önemli sayarım. Millî Meclis, değerli şahsiyetlerden kurulmazsa, iki büyük sakınca memleketi bugünkü perişanlığından kurtaramayacaktır.</p>
<p>Birincisi, düşüncede yenilikler olmayacak. İkincisi, en önemli tasarılar herhangi bir duyguya kapılarak tartışmaya dahi lüzum görülmeden reddediverilecektir. Böyle bir meclise karşı, üyelerini büyük uzmanların oluşturduğu ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, Millî Meclis’e yön vereceği ve onu ileriye götüreceği gibi, memleketin varlığı ile ilgili kararlar, Millet Meclisi’nde heyecanla red veya kabul edilse bile, bu meclisin uyarması ve yol göstermesiyle kararın değiştirilmesi ve zararın önlenmesi mümkün olur.</p>
<p>Bu meclise «Âyan» diyerek eski devrin köhne hayatını hatırlamamak için «Büyük Uzmanlar Meclisi» denebilir veya daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini birtakım kayıt ve şartlar altında, tıpkı milletvekilleri seçiminde olduğu gibi millet seçebilir. Bu üyeler için, herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek, Türkiye Hükûmeti’nin bakanlığını, valiliğini veya ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli şartlar ayrıntılı olarak tespit edilebilir.</p>
<p>Konunun ayrıntıları, mevcut hükûmet şekillerinin de incelenmesiyle her türlü sakıncadan uzak olarak ortaya konabilir. «Büyük Uzmanlar Meclisi» kabul edilirse, her bakanlığın şûrâsı da bunlar arasından seçilir. Örnek olarak, Askerî Şûra, Bayındırlık Şûrası v.b. gibi. İki meclisin onayından geçerek bir süre için uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programa sonuna kadar bağlı kalmak ve bunun yürütülmesinde, güdülen hedef ve gayeden ayrılmamak için, bu şûraların varlığım pek gerekli sayıyorum. Aksi halde, bakanlıklarda şahıslar değiştikçe, program ve bunu yürütecek kimseler de azçok değişmekten kurtulamayacaktır. Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul edilmezse tenkide yol açar. Millet buna gerektiği gibi sarılmalıdır.</p>
<p>Millet Meclisi’nin, millet adına bir şeyi red veya kabul ve kontrol hakkıdır. Fakat, bu başka, uzmanlaşmış kişilerin yapacağı ve bundan sonra kabul edilecek şey de başka olur. Olağan şartlara dönülmesinden sonraki durumlarla ilgili endişe ve görüşlerimi arz ediyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini istirham ederim.</p>
<p>18/19.2.1922, sayısızdır.</p>
<p>Kâzım Karabekir</p>
<p>Doğu Cephesi Komutanı</p>
<p>Özel 4.3.1922</p>
<p>Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 18/19.2.1922 tarihli sayısız şifre.</p>
<p>Memleketin genel idaresini eline almış tek yüce kuvvet olan Büyük Millet Meclisi’nin alacağı kararların, uzmanlardan kurulu başka bir meclis tarafından incelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek görüşünüz aslında pek yerindedir.</p>
<p>Ancak, adı ve ünvanı «Âyan» olmasa bile, milletin bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisi’nin temel kararlarını diğer bir meclisin kararlarıyla bağlamak, genel yönetimde takip ettiğimiz ilkelerin ruhuyla bağdaşamayacaktır.</p>
<p>Yüksek düşüncelerinize göre, bu Uzmanlar Meclisi de milletvekilleri gibi milletçe seçilirse, o zaman, aynı kaynaktan aynı yetkiyi almış, iki büyük kuvvet, milletin genel yönetiminde söz sahibi olacak demektir. Bu da hukuk bakımından olduğu kadar uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik yaratacaktır. Böyle bir durumun doğuracağı dengesizliği gidermek için de milletin hayat ve hakları üzerinde etkili üçüncü bir kuvvetin varlığını kabul etmek gerekecektir.</p>
<p>Benim düşünceme göre, aklınıza gelen sakıncaları giderecek tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden seçilmesini sağlamak; Meclis’in iç teşkilâtında, komisyonların kurulmasında, Bakanlar Kurulu’nun seçilmesinde ilim ve ihtisasa son derece önem vermek hususlarından ibarettir.</p>
<p>Geçirdiğimiz çok acı tecrübelerin sonuçlarından doğmuş bulunan ve milletlerin idaresinde en doğru bir yol, temel haklar bakımından da en beğenilen bir şekil demek olan şimdiki idaremizin daha da güçlendirilmesi ve seçim işlerinde uyanık davranılması sayesinde bugün için de gelecekteki gelişmeler için de başarılı bir idare makinesi kurulmuş olacağını bilgilerinize sunarım.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-134</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-134</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4
Saygıdeğer Efendiler. 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmî ve özel birtakım temaslar kuruluyordu. Türk – Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım. 13 Haziran 1921′de İtilâf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henry […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbe03871.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ÇEŞİTLİ DEVLETLERLE YAPILAN RESMİ VE ÖZEL TEMASLAR</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler. 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmî ve özel birtakım temaslar kuruluyordu. Türk – Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım.</p>
<p>13 Haziran 1921′de İtilâf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henry (Henri) ve Sturton (Ştörton) adlarındaki iki subay motorla İnebolu’ya geldiler. Bu subaylar, General Harrington (Harington) adına şunları bildirdiler: Ben, bir torpido ile İnebolu’dan İstanbul’a Harrington’un Boğaziçi’ndeki yalısına gideyim.</p>
<p>Orada generalle barış esasları üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere’nin bağımsızlığımızı tam olarak kabul ettiğini, Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve daha başka konular üzerinde de tartışmanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu subaylara verilen cevapta, benim İstanbul’a gitmeyeceğim ve General Harrington’un İnebolu’ya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiştir.</p>
<p>18 Haziran 1921 tarihli bir telgraf da İstanbul’da Hamit Bey’den geldi. Bu telgrafta bildirilenler aşağı yukarı şöyleydi: Burada resmî görevi olan bir İngiliz, İngiltere’nin İstanbul’daki en büyük makamı adına bugün bana başvurarak hemen bir barış anlaşması için görüşmeye hazır bulunduklarını, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’yle derhal ilişki kurmak istediklerini ve acele cevap beklediklerini size bildirmek üzere aracı olmamı rica etti.</p>
<p>Hamit Bey’e verilen cevapta, görüşmelere hazır olduğumuz bildirilmişti.</p>
<p>5 Temmuz 1921′de Zonguldak’a gelen bir İngiliz torpidosu General Harrington’dan bana bir mektup getirmişti. Tercümesi Ankara’ya telgrafla bildirilen bu mektup şuydu:</p>
<p>«Komutan Henry vasıtasıyla aldığım habere göre, siz, bana, bir askerin bir askerle görüşmesi tarzında bazı düşünceler bildirmek isteğinde bulunuyorsunuz. Böyle olduğu takdirde, sizce uygun görülecek bir günde İnebolu’da veya İzmit’te sizinle buluşmak üzere Ajax zırhlısıyla gelmeme Britanya Hükûmeti’nce izin verilmiştir.</p>
<p>Arzu buyurulduğu takdirde, durum üzerinde son derece açık ve serbest olarak görüşmelere hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları İngiliz Hükûmeti’ne bildirmekle görevliyim. İngiliz Hükûmeti adına ne görüşmeler yapmak ne de konuşmak için hiç bir resmî yetkim yoktur. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda, yüksek şahsınız kendilerine lâyık bir biçimde kabul edilecektir. Karaya dönüşlerine kadar tam bir hürriyet içinde bulunacaklardır. Böyle bir buluşma kabul edildiği takdirde, size uygun düşen tarih ve saatlerin bildirilmesini rica ederim.»</p>
<p>Bu mektupta yazılanlara göre, General Harrington ile temasa geçmek ve görüşmek isteyenin ben olduğum anlaşılıyor. Halbuki, gerçek böyle değildir. Onun için General Harrington’a şu cevabı verdim:</p>
<p>Zonguldak’a göndermiş olduğunuz mektubun tercümesini, bugün Ankara’ya bildirdiler. Aramızda yapılacak görüşmelerin bir yanlış anlama temeline dayandırılmaması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmeye mecburum. 13 Haziran tarihinde Binbaşı Henry ve arkadaşları İnebolu’ya gelerek, zâtıâlîlerinin, Binbaşı Henry aracılığı ile Refet Paşa’ ya teklif edilmiş olan esaslar üzerinde benimle görüşmek istediğinizi bildirmişlerdir.</p>
<p>Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henry tarafından size yazılan ve imzalı bir sureti de bize bırakılmış olan mektupta bildirilmiştir. Aramızda doğrudan doğruya yapılan haberleşmenin başlangıcı bundan ibarettir. Millî isteklerimiz sizce bilinmektedir.</p>
<p>Millî topraklarımızın düşmanlardan tamamıyla kurtarılması, millî sınırlanınız içinde siyasî, malî, iktisadî, askerî, adlî ve kültürel alanlarda tam istiklâl ilkesi kabul edildiği takdirde, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm. Size, Binbaşı Henry tarafından açıklanan sebepler dolayısıyla, görüşmelerin, sizin çok iyi karşılanacağınız İnebolu kasabasında ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalarda aramızda görüş birliği olup olmadığını belirtecek cevabınızı bekliyorum. Yüksek maksadınız, sadece durum hakkında bilgi almak ise, bunun için arkadaşlarımızdan birini görevlendirebiliriz.</p>
<p>Bu mektuba bir karşılık gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul’da Hâmit Bey’i gören İngiliz maslahatgüzarı Mösyö Rattigan (Retigın), (Bu isim, bir okuyuş yanlışı olarak 1927 baskısına Ratingan, daha sonraki baskılara Rantigan olarak geçmiştir. Yanlışlık İngiliz Büyükelçiliği kayıtlarına dayanılarak düzeltilmiştir) bir tüccar olarak Anadolu’ya gelen Binbaşı Henry’ye, General Harrington’un, oradaki İngiliz esirlerinin yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışmasını ve mümkünse, millî orduların İstanbul’a doğru ilerlemeye devam edip etmeyeceklerini Mustafa Kemal Paşa’dan sormasını istediğini, Binbaşı Henry’nin bundan başka teşebbüslere girişmek için bir yetkisinin bulunmadığını bildirmiş.</p>
<p>Efendiler, 1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumlu anlamda ciddî ilişkiler kurulamadı. Memleketimizde bulunan düşmanları silâh gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz millî varlık ve kudretimizi fiilen ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmanın doğru olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.</p>
<p>En doğru görüşün bu olduğunu, bu olacağını tabiî olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten de bugünün hayat şartları içinde bir tek fert için olduğu gibi, bir millet için de kudret ve kabiliyetini fiilî eserlerle gösterip ispatlamadıkça kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır.</p>
<p>Kudret ve kabiliyetten yoksun olanlara değer verilmez. İnsanlık, adalet ve mertliğin gereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu vasıflara sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DÜNYA ÖNÜNDE VERECEĞİMİZ İMTİHANA HAZIRLANIRKEN</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, dünya imtihan meydanıdır. Türk milleti, bunca yüzyıllardan sonra yine bir imtihan, hem bu defa en çetin bir imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda başarı sağlamadan bize karşı lûtufkârca davranılmasını beklemek doğru olabilir miydi?</p>
<p>Biz büyük bir ciddiyetle dünya önünde vereceğimiz imtihana hazırlanırken, bir yandan da yabancı gözlemcilerin durumlarını ve bizim için neler duyup düşündüklerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk.</p>
<p>Bu maksatladır ki, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’i daha sonra da İçişleri Bakanı olan Fethi Bey’i Avrupa’ya göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa’ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey’e, İstanbul’la ilgili bazı özel görevler verilmişti.</p>
<p>Yusuf Kemal Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla ve eğer gerçek bir istek ve dilek olursa Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin’in, Büyük Millet Meclisi’ni tanıması, İzzet Paşa ve arkadaşlarının bizim çizdiğimiz hedefe doğru yürümeleri gereğini teklif edecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul’da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti.</p>
<p>Fakat, ne yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak Padişah’a bir müracaatçı imiş gibi götürdüler.</p>
<p>İzzet Paşa ve arkadaşları bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’daki teşebbüslerini karıştırmak ve güçleştirmek için, İzzet Paşa’yı Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçirerek, Yusuf Kemal Bey’den önce Paris’e ve Londra’ya gönderdiler. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya kadar gizlemiştir.</p>
<p>Yusuf Kemal Bey’in Paris ve Londra’da yaptığı görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yalnız şu anlaşıldı ki, İtilâf Devletleri’nin Dışişleri Bakanları yakın bir zamanda toplanacaklar ve bize barış tekliflerinde bulunacaklarmış.</p>
<p>Anadolu’nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmiş ise de, konferans görüşmeleri sırasında savaş başlarsa, barış teşebbüsleri sonuçsuz kalacağı için Yunanlılarla bir ateşkes anlaşması yapmamız gerekirmiş.</p>
<p>Bu hususu Yusuf Kemal Bey’e söyleyen Lord Curzon (Lord Kürzon)’a Yusuf Kemal Bey, konferansın önce Anadolu’nun boşaltılmasına karar verip, bize ve Yunanlılara bildirmemesinin ateşkes anlaşmasından daha etkili olacağını söylemiş. Lord Curzon, ateşkes üzerinde direnmiş ve bunun hükûmetimize bildirilerek alınacak cevabın kendisine verilmesini istemiş.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>22 MART 1922 TARİHLİ ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Yusuf Kemal Bey daha Türkiye’ye dönmeden, İtilâf Devletleri, Dışişleri Bakanları Konferansı, 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunan hükûmetlerine ateşkes anlaşması teklifinde bulundu.</p>
<p>Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes anlaşması teklifi bana Dışişleri Bakanı Vekili Celâl Bey tarafından bildirildi. Bu teklifin ana çizgileri şunlardı: Her iki tarafın birlikleri arasında on kilometrelik, asker bulunmayan bir bölge meydana getirilecek, Birlikler, insan ve cephane bakımından takviye edilmeyecek.</p>
<p>Birliklerin durumunda değişiklik yapılmayacak. Bir yerden bir yere malzeme de götürülmeyecek. Ordumuzu ve askerî durumumuzu, İtilâf Devletleri’nin askeri komisyonları kontrol edip denetleyebilecekler. Bu komisyonların hakemliğini samimiyetle kabul edeceğiz. Çarpışmalar üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye kadar, üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecektir.</p>
<p>Taraflardan biri yeniden savaşa başlamak isterse, ateşkes süresinin bitiminden hiç olmazsa on beş gün önce karşı tarafa ve İtilâf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek.</p>
<p>Efendiler, Yunanlılar bu teklifi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya’da maddî ve manevî bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yeniden geniş çapta bir taarruza geçerek bir daha talihini denemeye kalkışması güçtü.</p>
<p>Bunu, bu gerçeği anlamak elbette herkesçe mümkün olmuştu. Yunan ordusunu yeniden kesin sonuç verecek bir harekâta yöneltmek imkânı olmayınca, bizim de bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlığı ile uğraştığımız ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, millî hükûmete ümitler vererek bekleyiş içinde bırakmak ve böylece geçecek zaman içinde millî hükûmeti ve orduyu gevşetmek doğrusu önemli bir tedbirdi. Bu bakımdan İtilâf Devletleri’nin Anadolu’yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununu çözme maksadına dayandığını ifade ettikleri bu ateşkes şartlarını ciddiyetle inceledik.</p>
<p>Önce, Ankara’da bulunan Bakanlar Kurulu ile makine başında telgraf görüşmesi yaptık. İstanbul’daki memurumuz vasıtasıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan İtilâf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun bulduğumuz ilk karşılık şuydu:</p>
<p>«Ateşkes anlaşması teklifinin yapıldığı notayı 23/24 Mart 1922 tarihli telgrafınıza ek olarak bugün 24 Mart 1922 günü saat…’de aldım. Bu nota metni ordunun durumuyla ilgili olduğundan, Bakanlar Kurulu’nda ve gerektiğinde Meclis’te görüşülmeden önce, düşüncesini bildirmesi için, cephede bulunan Başkomutan’a yazdım.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin vereceği cevabı, temsilcilerin istekleri üzere mümkün olan en kısa zamanda bildireceğimi kendilerine duyurunuz, efendim.»</p>
<p>24 Mart 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na şu düşüncemi bildirdim:</p>
<p>Esas itibariyle, İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının ortaklaşa yaptıkları ateşkes teklifini kabul etmemek veya herhangi bir şekilde bu teklife yanaşılmıyor ve güven gösterilmiyor hissini verecek gibi davranmak doğru değildir. Aksine, ateşkes teklifini iyi karşılamak gerekir.</p>
<p>Bundan dolayı vereceğimiz karşılık olumsuz değil olumlu olacaktır. İtilâf Devletleri’nde iyiniyet yoksa, olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Yalnız, biz, onların ileri sürdüğü şartları kabul edemeyeceğimizden, karşı şartlar ileri süreceğiz.</p>
<p>Ertesi gün, ajans ve telgraflar da notadan söz ederek şu haberleri yayınlıyorlardı:</p>
<p>…Yakın Doğu’da barışı yeniden kurmak ve yeniden can ve mal kaybına yol açmadan, Küçük Asya’yı boşaltmak gayesini güttüğü sanılan bu teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nce olumlu karşılandığı ve İtilâf Devletleri’nin iyiniyet ve tarafsızlığına güvenerek hükûmetçe olumlu karşılık verilmesinin kuvvetle ümit edildiği hükûmet çevrelerince ifade edilmektedir.</p>
<p>Bu teklifin akla yatkın, uygulamaya elverişli şartları içine almasını ve barışın bir an önce yapılmasını sağlayacak şekilde kısa süreli olmasını dileriz.</p>
<p>Bakanlar Kurulu’nun, verilecek cevabın Avrupa’da bulunan Dışişleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da, beklemenin gerekli olmadığını bildirerek, verilecek cevapla ilgili genel kararımı şöyle özetledim:</p>
<p>Ateşkes anlaşması teklifini prensip olarak kabul ediyoruz. Ancak, ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından bir an geri kalınmayacaktır.</p>
<p>Ordumuzun içine yabancı denetleme hey’etleri sokmayacağız. Bu teklifi, Anadolu’nun boşaltılması için kabul etmekle birlikte, uygulanabilir ve gerçekleştirilebilir şartlar ileri süreceğiz. Ateşkes anlaşmasıyla birlikte, boşaltma işinin başlaması, en önemli şartımız olacaktır.</p>
<p>Martın 24′üncü günü makine başında, ben notaya verilecek karşılığı Bakanlar Kurulu’na bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara’da hazırladıkları bir cevap suretini bana bildirmişti.</p>
<p>İki cevap metinleri arasında bazı ayrılıklar görüldü. Nihayet 24/25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu ile Sivrihisar’da birleşerek, verilecek karşılığın son şeklini görüşüp tespit etmeye karar verdik.</p>
<p>Efendiler, İstanbul’daki özel memurumuzun Dışişleri Bakanlığı’na çektiği 25 Mart tarihli şifreli telgrafına göre, bu memurumuz Tevfik Paşa ile görüşmüş.</p>
<p>Tevfik Paşa, temsilcilerin İstanbul Hükûmeti’ne de verdikleri aynı notayı Ankara’ya göndererek, alınacak cevabın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş.</p>
<p>Memurumuz, Tevfik Paşa’ya söz hakkının yalnız ateşkes anlaşması teklifi üzerinde mi, yoksa bütün işlerde mi Ankara’ya ait olduğunu sormuş. Tevfik Paşa bu soruya cevap vermemiş. Memurumuz, İzzet Paşa’dan ne gibi haberler aldığı sorusuna, Tevfik Paşa şu karşılığı vermiş: «İzzet Paşa, yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılığa kaçılmamasını» bildiriyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ATEŞKES ANLAŞMASI TEKLİFİNE CEVAP VERMEYE HAZIRLANIRKEN ALINAN BARIŞ TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Sivrihisar’da ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili notaya verilecek cevap kararlaştırıldıktan sonra, Bakanlar Kurulu Ankara’ya döndü.</p>
<p>Fakat bu cevabı vermeye vakit kalmadan, Paris’te toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı’nın 26 Mart 1922 tarihli ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilâf Devletleri’nin, barış esasları ile ilgili tekliflerini içine alıyordu. Bu tekliflerin ana çizgileri şunlardı:</p>
<p>«Gerek Türkiye’de gerek Yunanistan’da azınlıkların haklarının korunmasına ve bu maksatla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyeti’nin de katılması. Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de Milletler Cemiyeti’nin katılması;</p>
<p>Boğazların serbestliğini sağlamak üzere Gelibolu yarımadasında ve Boğazlar’ın çevresinde askerden arınmış bir bölgenin oluşturulması;</p>
<p>Trakya sınırının Tekirdağ’ı bize, Kırklareli, Babaeski ve Edirne’yi Yunanlılar’a bırakacak şekilde tespiti;</p>
<p>Bizde kalacak olan İzmir’in Rumlarına ve Yunanistan’da kalacak olan Edirne’nin Türklerine, bu şehirlerin yönetimine adaletli bir şekilde katılabilmelerini sağlamak üzere uygun bir yöntemin kararlaştırılması;</p>
<p>Barış yapılır yapılmaz İstanbul’un İtilâf Devletleri’nce boşaltılması;</p>
<p>Sévres projesi ile elli bin kişi olarak tespit edilen Türk silâhlı kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sévres projesinde olduğu gibi askerlerimizin ücretli asker olması;</p>
<p>Sévres projesindeki mali komisyonun kaldırılması dışında, İtilâf Devletleri’nin iktisadî çıkarlarının gözetilmesi, dış borçların ve bize yükletilecek savaş tazminatının ödenmesinin sağlanması için Türk hakimiyeti ile bağdaşabilecek bir yöntemin tayini;</p>
<p>Adlî ve iktisadî kapitülasyonlarda değişiklik yapılmak üzere bir komisyonun kurulması.»</p>
<p>Efendiler, İtilâf Devletleri’nin ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili ilk notaları iyice incelendikten ve ikinci ayrıntılı notalarının taşıdığı şartlar da görüldükten sonra, bu devletlerin İstanbul Hükûmeti ile birlik olarak bizi yoketme maksadına dayanan çalışmalarla yeni bir safha açtıkları yargısına varmak pek tabiî idi. Buna karşı, durumun çok ciddi olduğunu düşünerek esaslı ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu.</p>
<p>Önce, bize teklif edilen şartların ne olduğunu millete ve dünya kamuoyuna açıklamak yerinde olurdu. Bu konudaki düşüncelerimi Bakanlar Kurulu’na bildirdim.</p>
<p>Her iki notaya, 5 Nisan 1922 tarihinde verilen cevabımızın ana noktalarını hatırlatayım:</p>
<p>Ateşkes anlaşmasını ilke olarak kabul ettik. Fakat temel şart olarak, ateşkes anlaşmasıyla birlikte Anadolu’nun boşaltılması işine hemen başlanmasını da zarurî bulduk. Ateşkes süresinin Anadolu’nun boşaltılma süresi olan dört aydan ibaret olmasını teklif ettik. Boşaltma işi bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa, ateşkesin kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik.</p>
<p>Boşaltma işinin nasıl yapılacağı konusundaki teklifimiz de şuydu:</p>
<p>Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girişinden başlayarak ilk on beş gün içinde Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar kesimi ve anlaşma süresi olan dört ay içinde, İzmir de dahil olmak üzere, işgal altındaki bütün topraklarımız boşaltılacaktır.</p>
<p>Ateşkes anlaşması ile ilgili tekliflerimiz İtilâf Devletleri’nce kabul edildiği takdirde, barış tekliflerini incelemek üzere, üç hafta içinde delegelerimizi kararlaştırılacak şehre göndermeye hazır olduğumuzu bildirdik.</p>
<p>Bu notamıza 15 Nisan 1922′de cevap verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisan’da buna cevap verdik. Bu cevabımızın sonunda, ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik.</p>
<p>İzmit’te bir konferans toplanmasını teklif ettik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz’da veya Venedik’te bir konferansın toplanması birçok defa söz konusu oldu. Fakat, son zaferimizin kazanıldığı ana kadar, bunların hiçbiri gerçekleşmedi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-135</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-135</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5
Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım. Başkomutanlık Kanunu’nun süresi birinci defa 31 Ekim 1921′de; ikinci defa 4 Şubat 1922′de; üçüncü defa 6 Mayıs 1922′de uzatıldı. Her defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü defa uzatılışı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbc8c043.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 13.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-13-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 13.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTANLIK KANUNU’NUN TARİHÇESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım.</p>
<p>Başkomutanlık Kanunu’nun süresi birinci defa 31 Ekim 1921′de; ikinci defa 4 Şubat 1922′de; üçüncü defa 6 Mayıs 1922′de uzatıldı. Her defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü defa uzatılışı oldukça önemli bir olay haline geldi.</p>
<p>6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, kanunun süresinin uzatılması Meclis’te söz konusu edilmiş; ben, rahatsızlığım dolayısıyla Meclis’te bulunamamıştım. 5 Mayıs akşamı evime gelen Hükûmet üyeleri durumu şöyle anlattılar:</p>
<p>Meclis’teki muhalifler benim Başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışmalı görüşmelerden sonra, teklif oya konmuş fakat çoğunluk sağlanamamış; yani Başkomutanlık Kanunu’nun süresinin uzatılması kabul edilmemiş, Bakanlar Kurulu üyeleri ve özellikle askerî durumu yakından izleyen kimseler durumunda olan Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı pek çok üzülmüşler. Meclis’in gösterdiği bu tutum karşısında kendilerinin de göreve devamlarında bir yarar olmayacağını ileri sürerek, istifaya kalkıştılar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETİN YÜKSEK ÇIKARLARI UĞRUNA BAŞKOMUTANLIK GÖREVİNE DEVAM KARARI VERDİM</strong></span></a>
</p><p>Meclis’in oyunu belli ettiği dakikadan başlayarak ordu komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu da istifa ettiği takdirde, memleketin genel yönetiminde, üzerinde durup düşünülmeye değer ağır bir bunalımın doğması kaçınılmazdı. Onun için gerek Genelkurmay Başkanı’na gerek Bakanlar Kurulu’na daha yirmi dört saat sabretmelerini ve beklemelerini rica ettim. Memleketin ve millî gayenin yüksek çıkarları adına, ben de Başkomutanlık görevini yürütmeye devam kararını verdim ve bunu Bakanlar Kurulu’na da bildirdim.</p>
<p>Ertesi günü, yani 6 Mayıs 1922′de yapılan bir gizli oturumda Meclis’e açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklamadan önce, Başkomutanlık aleyhinde söz söylemiş olan kimselerin düşüncelerini Meclis zabıtlarını getirterek, birer birer incelemiş bulunuyordum.</p>
<p>Efendiler, sizleri fazla yormamak için arz ettiğim gizli oturumdaki konuşmamı özetlemekle yetineceğim:</p>
<p>«Efendiler, dedim; Başkomutanlık ve Başkomutanlık Kanunu konusunda, başlangıçta olduğu gibi bugün de kanunun gereksizliğinden veyahut değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığından şikâyetçi olan kimseler vardır. Bu şikâyetçilerin hep aynı kimseler olduğu görülmektedir. Ben gereksiz bir mevkiin, bir makamın mutlaka devam ettirilmesi taraflısı değilim. Herhangi bir makama sınırsız yetkiler verilmesini sağlayacak kanunların da taraflısı değilim. Ancak, Başkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren kanunun gerekli olup olmadığına karar verebilmek için, genel durumun, askerî durumun iyice gözden geçirilmesi ve incelenmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimi arz etmeden önce, Başkomutanlığın ve kanunun gereksizliği üzerine söz söylemiş olan kimselerin, bazı ifadelerini hep birlikte gözden geçirelim.</p>
<p>Örnek olarak, Salih Efendi (Erzurum Milletvekili), benim, Meclis’in hakkını zorla ele geçirdiğimi, zorla ele geçirmek istediğimi söyleyerek, çok açık olan hakkımızı vermeyiz diye feryat etmiş.</p>
<p>Efendiler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız; her birinizin olağanüstü yetki ile seçilmesine ve olağanüstü yetkiye sahip bir Meclis’in kurulmasına ve bu Meclis’in memleketin kaderini ele alacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunda başarı sağlamak için en yakın arkadaşlarımla görüş ayrılığına ve çatışmaya düştüm. Bütün hayatımı, varlığımı, bütün şeref ve haysiyetimi tehlikeye attım. Demek oluyor ki, bu benim eserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil yükseltmekle görevliyim. Salih Efendi’den hiç olmazsa, beni de kendisi kadar olsun, bu Meclis’in haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Fazla bir şey istemem. Bu sözlerden sonra, «Meclis’in hakkını zorla ele geçirmek» sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Efendi’ye iade ederim. Böyle bir şey söz konusu değildir ve olamaz.</p>
<p>Efendiler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da türlü şekillerde yanlış yoruma uğramış. Konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeğin milletten gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir defa Türkiye Büyük</p>
<p>Millet Meclisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme yetkisine de sahip bulunuyor. Böyle olmasa bile, memleketin, devletin her türlü işleriyle ilgili kararları, vaktinden önce açıkça söz konusu etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle söz konusu edilen durum, düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanı ile ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, lehte olduğu gibi aleyhte söylenen sözleri de düşmana işittirmekte, memleketin bir çıkarı var mıdır?</p>
<p>Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki etki ve nüfuzunun çok büyük olması gerekir. Hattâ, Hüseyin Avni Bey’in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşman tarafından işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı. Görüyorsunuz ki, konunun gizli oturumda görüşülmesinden maksat, Mehmet Şükrü Bey’in dediği gibi, hiçbir vakit gerçekleri milletten gizlemek düşüncesine dayanmamaktadır. Keşke açık oturumda bir sakınca olmasaydı da, Mehmet Şükrü Bey, kürsüden istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey’in sözlerindeki anlamı ve gizli maksadı millete açıklasam ve yorumlasaydım. Şükrü Efendi bilsin ki, millet onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi bilsin ki, onun dediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz, buraya komedya oynatmak için toplanmadık. Efendiler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü Efendi’nin kendisidir. Fakat emin olsun ki, biz o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya sonunda, yakalandığı kanun pençesinden ne kadar büyük bir alçalma ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.</p>
<p>Efendiler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Kanunu aleyhinde konuşurken birtakım sözler sarfetmiş. Yüksek Meclis’e «Bu tutumla milleti rezil edeceksiniz!» demiş.</p>
<p>«Miskinler» sözünü kullanmış. «Görevler şahıslara bağlı değildir; şahıs yoktur, millet vardır» gibi kurallar ortaya atmış.</p>
<p>Gerçi asıl olan millettir, toplumdur. Onun da genel iradesi Meclis’te kendini gösterir. Bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis, memleket ve devlet işlerini fertlerle şahıslarla yapmaktadır. Her devletin işlerini yürüten şahıs ve şahıslar meydandadır. Gerçeği, anlamsız birtakım düşüncelerle inkârın yeri değildir.</p>
<p>Efendiler, Hüseyin Avni Bey, ikide birde, birtakım anlamsız sözlerle konuşmamı kesiyordu. Kendisine ağır uyarıda bulundum. Meclis’in mahalle kahvesi olmadığını söyledim.</p>
<p>Kendisinden, milletin kâbesi olan kürsüye saygılı olmasını istedim.</p>
<p>Efendiler, konuşanlardan biri de Salâhattin Bey’dir. Salâhattin Bey, bize taarruz edip edemeyeceğimizi sormuş imiş… Biz de «edeceğiz» demişiz… Kendisi de «edemeyeceksiniz!» demiş. Ve en sonunda edememişiz!.. Kendi dediği çıkmış.</p>
<p>Halbuki, taarruzun ertelenme sebeplerini yeri geldikçe yeterince açıkladığımızı sanıyorum. Tekrar edeyim ki, taarruz edeceğiz. Düşmanı vatanımızdan kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Kararsızlığı gerektiren hiçbir sebep düşünülemez. Bundan başka, Salâhattin Bey demiş ki, «ordu güç bakımından en yüksek seviyeye gelmiştir.» Evet, ordumuz mükemmeldir; fakat, istenilen seviyeye gelmemiştir. Kendisi gibi bir asker arkadaşın, yüksek kurulumuzda böyle konuşabilmesi için, ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Halbuki, Salâhattin Bey, bundan çok uzaktır.</p>
<p>Ordu ile yakından ilgilenenlerin sözü, yalnız benim sözüm değil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Fakat hiç şüphe yok ki, ordumuzu lâyık olduğu seviyeye getireceğiz. Salâhattin Bey’in en önemli sözlerinden biri de, «bizim başlıca görevimiz siyaset yapmaktır» şeklindeki düşüncesidir. Hayır Efendiler, bizim önemli ve asıl olan görevimiz siyaset yapmak değildir. Bizim, bütün memleketin ve bütün milletin bugün için tek görevi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle kovmaktır. Bunu yapamadıkça, siyaset anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bununla birlikte, bir dakika için, Salâhattin Bey’in sözlerini kabul edelim! Buna ben engel miyim? Başkomutan engelmidir? Bu sözün Başkomutanlık Kanunu ile ne ilgisi vardır? Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir zıtlaşma düşünülmektedir. Ben millî hedefe ulaşılabilmesi için tek çıkar yolun savaş ve savaşta başarı olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı ve bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Kudretimizi dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır! diyorum.</p>
<p>Salâhattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyaset yapmaya engel sanıyor ve konunun siyasetle çözüme bağlanabileceğini zannediyor. Bir de Salâhattin Bey diyor ki, bugünkü askerî durumun gerektirdiği masrafları incelemek için, Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.</p>
<p>Efendiler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclis’in, malî kaynakları incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz konusundaki endişe belki herkesten çok beni meşgul etmektedir. Yalnız, ben, ordumuzun varlık ve kuvvetini paramıza göre ayarlama görüşünü kabul edenlerden değilim. «Paramız vardır, orduyu kurarız; paramız bitti, ordu dağılsın..» Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler, para vardır veya yoktur; ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu konuda bir hatıramı da aktarayım. Ben ilk defa bu işe başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kimseler bana sordular: «Paramız var mıdır? Silâhımız var mıdır?»</p>
<p>«Yoktur» dedim. O zaman, «O halde ne yapacaksın?» dediler. «Para olacak, ordu olacak ve bu millet istiklâlini kurtaracaktır» dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.</p>
<p>Birtakım Efendiler de, «Başkomutan millete angarya yaptırıyor» demişler. Halbuki kanunun memlekette angaryayı yasakladığını söylemişler. Bu doğrudur Efendiler; fakat, ihtiyaç, tehlike bize her şeyi meşru göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları, millete angarya yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun budur. Milletin ve ordunun yenilmemesi için, kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğüm tedbiri almaktan çekinmeyeceğim.</p>
<p>Efendim, Kara Vasıf Bey de demişler ki, her yerde başkomutan vardır. Fakat başkomutanlık için ayrıca bir kanun yoktur. Eldeki askerî kanunlar, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görev ve yetkilerini belirtir ve sınırlandırır. Bunu da ilim tayin ve tespit eder.</p>
<p>Bilinmektedir ki, devletler, biribirinden farklı hükûmet şekilleriyle idare edilirler. Şekillerine göre, başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar bulunur. Bazılarının başlarında cumhurbaşkanları vardır. Böyle memleketlerde, başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimse başkomutanlık görevini ya kendisi yapar yahut birini vekil tayin eder.</p>
<p>Bizim bugünkü hükûmet şeklimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclis’in manevî şahsiyetinde toplanmıştır. Bunun için, Meclis, falan veya filân kimseyi başkomutan seçtiğini ifade edince, bu ifadeye kanun derler. Kral, padişah ve imparatorun buyurduğuna «irade» dendiği gibi, Meclis’ten çıkan millî iradeye de «kanun» adı verilir. O halde kanun vardır.</p>
<p>Bir meclisin olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği başkomutan, Kara Vasıf Bey’in komutanların görev ve yetkilerini belirterek sınırlandırdığını işaret ettiği Askerî Ceza Kanunu ile İç Hizmet Yönetmeliği çerçevesinde kalması gereken bir komutan değildir.</p>
<p>Kara Vasıf Bey’in «ilim tayin ve tespit eder» dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları sıralar, açıklar ve öğretir. Yoksa, insanları başkomutanlığa getirme işi, komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. «Başkomutanlık vasıflarını taşıyorum» diyen bir kimsenin o mevkiye kendiliğinden gelebilmesinin anlamı ise büsbütün başkadır.</p>
<p>Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki; «Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın!» Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, yiyeceği, giyeceği, silâh ve cephanesi ve daha başka eksiklikleriyle ilgili bulunan başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla da ilgilidir.</p>
<p>Kara Vasıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta, hangi alanda, hangi yerde görmüş! Gerçi, hem cephe ile hem de gerideki birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, savaş idare edecek, hem de bu işlerle birlikte cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan şu an cepheye komuta eder, sonra kalkar oradan filân yere gider, yiyecek işini yoluna koyar; filân yere de gider ordunun ikmal işini yapar demek değildir. Üzerlerine büyük işler almamış olan insanların bu konudaki kararsızlıklarını çok görmemelidir.</p>
<p>Bakınız, size bir örnek vereyim: Ben çok acemi komutanlar gördüm. Söz gelişi, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da tecrübesiz! Daha tecrübe edinmeye zaman bulamadan, güç durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması olağandır.</p>
<p>Bir tek tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini elden geldiği kadar aynı anda görüp idare edebilen acemi komutan, gözden uzak mevzilerde yer alan iki üç tümenin Muharebesini idare etmek zorunda kalınca, kendi kendine: «Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı?» diye sorar…</p>
<p>Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. O zaman: «Ben hiç birini gerektiği gibi göremem!» der. Tabiî göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve ferasetinle görmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN KIPIRDANAMAYACAĞINI İDDİA EDEN BİR GAFİLİ ALKIŞLAYANLAR</strong></span></a>
</p><p>Vasıf Bey, bir konuşmasında demiş ki: «Biz Sakarya Muharebesi’nden sonra, işte hâlâ kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz.» Bu söz, bazılarının «bravo» sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış.</p>
<p>Efendiler, buna pek üzüldüm ve kahroldum, çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamamasını ve kıpırdamayacağını iddia eden bir gafilin sözlerini alkışlamak, cidden çok gariptir.</p>
<p>Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin!</p>
<p>İşte Efendiler, Başkomutanlığın gereksizliğini ispatlamak için söylenen sözlerin bellibaşlıları bunlardan ibaretti. Benim de bu sözlere verebileceğim karşılıklar dinlendi. Bundan sonra düşünüp karar vermek Meclis’e düşer.</p>
<p>Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek zorundayım. Yüce Meclis’in, Başkomutanlığın gereğine inandığına şüphe olmamakla birlikte, muhalefetin, hiç bir temele dayanmayan tutumu, Meclis kararının istenilmeyen bir şekilde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu, Efendiler, biliyor musunuz? Başkomutanlık iki gündür belirsiz bir durumda ve boşluktadır.</p>
<p>Şu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, kanunsuz olarak komuta ediyorum. Meclis’te beliren oy sonuçlarına göre, hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini hükûmete bildirdim. Fakat, önlenmesi imkânsız bir felâkete meydan vermeme mecburiyeti ile karşı karşıya geldim. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, bu gizli oturumda, muhaliflerin hükûmeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım noktalar üzerinde hemen hemen düelloyu andıran tartışmalar oldu. Sonunda gereği gibi aydınlanmış olan Meclis, oyunu şu yolda belirtti: 11 red, 15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Kanunu’nun süresi uzatıldı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDUNUN MADDİ VE MANEVÎ GÜCÜ, MİLLÎ GAYEYİ TAM BİR GÜVENLE GERÇEKLEŞTİRECEK DÜZEYE YÜKSELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde, Başkomutanlık Kanunu, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu.</p>
<p>Bu defa Meclis’te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi bilginize sunmama müsaadenizi rica ederim. Demiştim ki:</p>
<p>«Artık ordumuzun maddî ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir tedbire ihtiyaç duyurmaksızın, millî gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim.</p>
<p>Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız.</p>
<p>Başkomutanlık görevinin süresi, olsa olsa Misak-ı Millî’mizin özüne uygun kesin bir sonuca ulaşacağımız güne kadar uzar.</p>
<p>Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza şüphe yoktur. O gün, değerli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, İstanbul’umuz, Trakya’mız ana vatana katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün milletle birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız.</p>
<p>Benim bundan başka İkinci bir mutluluğum daha olacaktır ki, o da kutsal dâvâmıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim imkânıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır?</p>
<p>Gerçekleri bilen, kalbinde ve vicdanında manevi ve kutsal bazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.»</p>
<p>Efendiler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak bana verilmesi kararına varıldı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MUHALİF GRUBUN MECLİS’TEKİ FAALİYETİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, muhalif grubun Meclis’teki faaliyeti, bizi kendisiyle biraz daha uğraştıracaktır. İkinci Grup adını alan muhalifler, olumsuz yoldaki direnmelerini uzun süre denediler.</p>
<p>Bakanlar Kurulu’nun seçim şeklini düzenleyen 8 Temmuz 1922 tarihli kanunla, Bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı’nın doğrudan doğruya Meclis’çe ve gizli oyla seçilmeleri sağlandı.</p>
<p>Böylece, Bakanlar Kurulu Başkanlığı’ndan fiilen uzaklaştırılmış olduğum gibi, Bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesi ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, BAKANLAR KURULU BAŞKANI OLDU</strong></span></a>
</p><p>Muhalif grup, bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey’i Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na getirmeye çalıştı. Bunda başarı da sağladı.</p>
<p>Muhaliflerin gizli niyetlerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey’i yanıma davet ettim. Meclis’teki çoğunluğun kendisini Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçme eğiliminde olduğunu, bunun bence de uygun görüldüğünü söyledim.</p>
<p>Rauf Bey, kararsız bir tavır takındı. «Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın bir görevi yoktur» dedi. Rauf Bey demek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da tabiî başkanıdır. Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararlar onun tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmez. Buna göre, Bakanlar Kurulu Başkanı’nın bir yetkisi ve serbestliği yoktur</p>
<p>Gerçekten de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince durum böyleydi. Bununla birlikte, sonunda Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı kabul etti. Rauf Bey, 12 Temmuz 1922 tarihinden 4 Ağustos 1923 tarihine kadar bu görevde kaldı.</p>
<p>Efendiler, bir nokta dikkatinizi çekmiştir. Kara Vasıf Bey’le Rauf Bey, muhalefetin doğuşunda, desteklenmesinde ve yönetiminde, daha ilk günden birlik olmuşlar ve liderliğini yapmışlardır.</p>
<p>Fakat Rauf Bey, açıktan açığa İkinci Grup’a geçmeyerek, bizim içimizde kalma durumunu tercih ediyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey, en sonunda kendi ifadesiyle: «Bizimle birlikte imiş gibi görünmeye artık imkân kalmadığı zaman» ayrılığını ilân etmek zorunda kaldı.</p>
<p>Efendiler, muhaliflerin, Meclis’te ordu aleyhine başlattıkları hava devam ediyordu. Sürekli ve ateşli bir şekilde ordunun taarruz kabiliyeti olmadığından ve artık konuyu siyasî tedbirlerle bir çözüme bağlayarak sonuçlandırmanın kaçınılmaz olduğundan etkili bir şekilde söz ediyorlardı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-141</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-141</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1
Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı. Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bbb79924.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 14.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-14-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 14.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZ KARARI</strong></span></a>
</p><p>Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı biliyorlardı.</p>
<p>Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa Hazretleri’ni Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek, oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleri’yle birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür’atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.</p>
<p>Efendiler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu.</p>
<p>Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu.</p>
<p>Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanıyordu. Düşman ordusunun teşkilâtı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilâtlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilâtımız da vardı.</p>
<p>Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilâtı biribirinden farklı olan iki düşman ordusu biribiriyle karşılaştırılma, her iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri, aşağı yukarı biribirine denk bulunuyordu.</p>
<p>Yalnız, Yunan ordusu, dünyanın hür ve kendisini destekleyen sanayiine dayandığı için, makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephâne ve teknik malzeme bakımından daha üstün durumdaydı. Diğer taraftan bizim ordumuz süvari sayısı yönünden daha üstün bulunuyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>1′NCİ ORDU KOMUTANI ALİ İHSAN PAŞA’NIN YARATTIĞI DURUM</strong></span></a>
</p><p>Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, 2′nci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şûra üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. 1′inci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve davranışlarından dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten, Ali İhsan Paşa; ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Örnek olarak, ordusundaki ast komutanlarda, üst komutanlara karşı itaatsizlik edecek durumlar yarattı.</p>
<p>Söz gelişi, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel yiyecek sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.</p>
<p>Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.</p>
<p>Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:</p>
<p>En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispatlamak düşüncesine kapılmak. Gerek resmî iş gerek özel davranış bakımından büyüklerinin itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş açısından tedbirde yerindelik ve sinirde sağlamlık yönleriyle kendisini deneme fırsatı bulunmamış olmakla birlikte, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yükleme yolunu her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan çok, sert ve resmî davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.</p>
<p>Ali İhsan Paşa’nın huyu ve ahlâkı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken çekilmek zorunda kalan Yarbay Hâlit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmî bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Hâlit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:</p>
<p>… Komutanım Ali İhsan Paşa’nın geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere Cephe Komutanlığı’na karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen düşünce yarışına girişmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargâhının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.</p>
<p>…Ahlâkında yer etmiş bencillik hastalığı, ün yapma hırsı, aşırı kıskançlık ve sonsuz bir bencilliğin etkisiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği biribirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11′nci Tümen Komutanı istifamı işittikten sonra, bana gizli bir konuşmada: «Ali İhsan Paşa’nın Malta’da iken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve İngiliz mandasını kabul etmek için kendi karşısında saatlerce açıktan açığa konuşmalar ve tartışmalar yaptığını» söyledi. Ali İhsan Paşa’nın davranışlarına bakarak, bu sözleri dikkat çekici buldum…. Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsma şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir.</p>
<p>söz gelişi: Şeyhelvan dağının düşman eline geçişi ile ilgili yazışmaların olduğu gibi 2′nci Kolordu’ya, 5′inci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu 5′inci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikâyette bulunması âmirlik niteliği ile bağdaştırılamaz.</p>
<p>Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlattığı hâtıraları arasında, Ateşkes Anlaşması tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta esir olan Dicle Grubu’nun esirlik sebebini yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu karakterinin delilidir. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22′nci Alaylarla Avcı Alayından oluşmuştur. Bunlardan başka ayrıca 5′inci Tümen’den 13 ve 14′üncü Alaylar da parça parça esir verildi. Ateşkes Anlaşması’ndan bir gün önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum Musul ilinin kaybedilmesine yol açtı.</p>
<p>Halbuki, ateşkes anlaşması yapılacağı belliydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için direktif verilseydi, İngilizler gruba tesir etmek şöyle dursun yenemezlerdi bile. Bu gruba 5′inci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes anlaşması yapıldığı zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce mantığa galebe çalmıştır.</p>
<p>Hâtıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend’in esir alınması şerefi, kendisine mâledilmiştir… Her başarıyı kendisine aitmiş gibi gösteren yayınlar yaptırmaktan maksadı, kamuoyunu aldatarak şöhret ve mevki kazanmaktır. Ünlü adamların hâtıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir de. Ancak, tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.</p>
<p>General Marshall’ın: «Yarın öğleye kadar Musul’u terk ediniz; aksi halde savaş esirisiniz!» emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar Çölü’nü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmî bir yazı ile kendisini koruyacak iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdiki Millî Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa’ dır) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükûmetin manevi otoritesini de kırdı.</p>
<p>Bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Zaho yoluyla, koruyucusuz gidebilirdi veya süvari alarak çölden geçebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için muhafız bulundurulmasını istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için millî şerefi unutan Paşa Hazretleri’nin ahlâkına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim… Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Millî Ordu’yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, görev aşkının zayıflamasına çalışanlar, dâhî de olsalar zararlı birer şahsiyettirler.</p>
<p>Ben, çekilen emekleri bildiğim, girişilen kutsal mücadelede başarıya ulaşmayı istediğim için, kötü niyetli olmadığıma ve çıkar gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür’et ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana: «İyi ki Ali İhsan Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu.</p>
<p>Aksi halde, hiç şüphe yok ki, aykırı bir yol tutardı» dedi. Paşa’nın nasıl bir insan olduğunu çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Ulu Tanrı’dan «kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin» dileğinde bulunurum.</p>
<p>Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalifler grup ileri gelenleri ile de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek, hakkında kanunî işleme devam edilmek üzere Millî Savunma Bakanlığı emrine verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makina başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bu telgrafı da bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı, İzmit taraflarında gezide bulunuyordum. Rauf Bey telgrafında diyordu ki: «1′inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Divan-ı Harbe verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır..»</p>
<p>Efendiler, bir komutanın görevden alınması, göreve tayini veya askerî mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclis’çe dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu olayla, benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken cevap verildi. 1′inci Ordu Komutanlığı bir süre vekâletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu.</p>
<p>Moskova Sefirliği’nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın 1′inci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda düşüncesini almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan, cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Millî Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa vasıtasıyla 1′inci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı 1′inci Ordu Komutanlığı’na getirdik.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZ PLÂNIMIZIN ANA ÇİZGİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilât durumu ile, ona karşı Bati Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz plânımızın ana çizgilerini de arz edeyim:</p>
<p>Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz plânımız çok önceden tespit edilmişti.</p>
<p>Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş plânı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27′sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plân gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.</p>
<p>28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım.</p>
<p>30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara’dan çağırdığımız Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Millî Savunma Bakanlığı’na düşen işler tespit edildi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TAARRUZA HAZIRLIK EMRİ</strong>M</span></a>
</p><p>Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922′de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.</p>
<p>Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmî olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.</p>
<p>Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felâketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı.</p>
<p>Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922′de cepheye gitmişti.</p>
<p>Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hattâ gazetelerle benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilân edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü (Şereflikoçhisar) üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.</p>
<p>20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00′da Batı Cephesi Karargâhı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verdim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>26 AĞUSTOS 1922 TAARRUZ EMRİ</strong></span></a>
</p><p>20/21 Ağustos 1922 gecesi 1′inci ve 2′nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.</p>
<p>Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.</p>
<p>Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.</p>
<p>24 Ağustos 1922′de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30′da topçu ateşimizle taarruz başladı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-142</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-142</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2
Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bba44c43.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 14.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-14-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 14.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BAŞKOMUTAN SAVAŞI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.</p>
<p>30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.</p>
<p>Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ATEŞKES TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmî bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti.</p>
<p>Çünkü, düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp, düşman ordusunu felâketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur.</p>
<p>Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim cevap aynen şöyledir:</p>
<p>Tel. Makama özel 5.9.1922</p>
<p>Bakanlar Kurulu Başkanlığı</p>
<p>Yüksek Katına (Heyet-i Vekile Riyaseti Celilesi’ne)</p>
<p>Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylülün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükûmeti veyahut İngiltere vasıtasıyla, hükûmetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir:</p>
<p>1 – Ateşkes Anlaşması tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin sivil memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.</p>
<p>2 – Yunanistan’daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.</p>
<p>3 – Yunan Hükûmeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta olduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.</p>
<p>Büyük Millet Meclisi Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ORDULARIMIZ İZMİR RIHTIMINDA İLK VERDİĞİM HEDEFE, AKDENİZ’E ULAŞTILAR</strong></span></a>
</p><p>Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’deki İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da, 9 Eylül 1922′de Kemalpaşa’da (O günkü adıyla Nif’te) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.</p>
<p>Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta hey’etinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.</p>
<p>Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir âbidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.</p>
<p>Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddî olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.</p>
<p>Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamânki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İTİLÂF DEVLETLERİ’NİN 23 EYLÜL 1922 TARİHLİ ATEŞKES TEKLİFİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Fevkalâde Komiseri bulunan General Pellé benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. «Tarafsız bölge» diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti.</p>
<p>Millî hükûmetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına imkân olmadığını söyledi. General Pellé, bana, Mösyö Franklin Bouillin’un benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim.</p>
<p>Mösyö Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükûmeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükûmetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Franklin Bouillon’la görüşürken, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi.</p>
<p>Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askerî harekâtın durdurulmasıyla diğeri de Barış Konferansı’yla ilgiliydi.</p>
<p>Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı millî sınırlarımıza kadar tamamen almadıkça askerî hareketten vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekete devam etmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı.</p>
<p>Bu notada, Venedik veya başka bir şehirde toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki tarafsız bölgelere bizden asker gönderilmemesi şartıyla, Edirne dahil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesi ile ilgili talebimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu.</p>
<p>Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Milletler Cemiyeti’ne girmemizden de söz ediliyordu.</p>
<p>Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilâf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir hattın gerisine çekilmesi için, İtilâf Devletleri’nin nüfuzunu kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya veya İzmit’te bir toplantı yapılması teklif edilmekteydi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MUDANYA KONFERANSI</strong></span></a>
</p><p>29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir cevapta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Fakat Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim.</p>
<p>3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege tayin ettiğimi bildirdim. Bu notaya hükûmetçe de 4 Ekim 1922 tarihli etraflı bir cevap verildi. Bu cevapta, konferans yeri olarak İzmir teklif edildi.</p>
<p>Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de daveti istendi. Diğer konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.</p>
<p>Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Böylece, Trakya ana vatana katılmış oldu.</p>
<p>Efendiler, zaferden sonra, bizim İzmir’deki siyasî temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri fark edildi.</p>
<p>Askerî görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasî işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek şekilde, beni Ankara’ya davet ettiler. Halbuki, ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasî ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasî ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki, benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükûmet üyelerinin veya ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini teklif ettim. Hükûmet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.</p>
<p>Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Söz gelişi, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce Ali Fuat ve Refet Paşa’ların bu harekâta katılmaları için türlü yollarla teşebbüste bulunmuştum; fakat başaramadım. Zaferden dolayı, Muharebe’de fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi.</p>
<p>Askeri harekâta katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Fakat Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkii ve görevi kendisini memnun edebilecek bir seviyede idi.</p>
<p>Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti. Fakat bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme imkânı olamadı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-151</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-151</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1
Refet Paşa’ya görev verilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu. Efendiler. İzmir’den Ankara’ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve komisyonlarda Barış Konferansı’na gönderilebilecek delegeler hey’eti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb935b36.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BARIŞ KONFERANSI’NA GÖNDERDİĞİMİZ DELEGELER</strong></span></a>
</p><p>Refet Paşa’ya görev verilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu. Efendiler. İzmir’den Ankara’ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve komisyonlarda Barış Konferansı’na gönderilebilecek delegeler hey’eti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler hey’etinin tabiî üyeleri gibi görülüyordu. Ben, bu konuda daha kesin bir görüş ve kararımı tespit etmemiştim. Ancak, Rauf Bey’in başkanlığı altındaki bir hey’etin bizim için hayatî önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum.</p>
<p>Rauf Bey’in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissediyordum. Müşavir olarak İsmet Paşa’nın yanına verilmesini teklif etti. Bu teklifle ilgili görüşümü belirtirken, «İsmet Paşa’dan müşavir olarak elde edilecek yarar sınırlıdır.</p>
<p>İsmet Paşa başkan olursa kendisinden azamî ölçüde yararlanılabileceğine ben de inanıyorum» dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra Rauf Bey, delegeler hey’etine kimlerin gireceği konusundaki türlü çalışmalarına devam ettiler. Ben buna önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti.</p>
<p>İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa’da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa’ya gittim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA VE DELEGELER HEY’ETİ BAŞKANLIĞINA SEÇİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Bursa’ya giderken yanımda Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vardı. Doğuda aleyhindeki çeşitli tepki ve gösteriler dolayısıyla görev yapma imkânını bulamadığından Ankara’ya gelmeye mecbur olan Kâzım Karabekir Paşa ile İstanbul’da kendisine görev vermek üzere Refet Paşa’yı da birlikte götürdüm.</p>
<p>Bursa’da kaldığım günlerde, Refet Paşa’yı, bilindiği gibi İstanbul’a gönderdim. İsmet Paşa’nın da, mevcut bunca bilgime rağmen, delegeler hey’etine başkanlık edip edemeyeceğini bir daha inceledim.</p>
<p>Mudanya Konferansı’nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalıştım. İsmet Paşa’nın kendisine tasavvurlarımla ilgili hiçbir kelime söylemiyordum.</p>
<p>Sonunda kararımı olumlu olarak verdim. İsmet Paşa’nın Delegeler Hey’eti Başkanı olabilmesi için daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’e özel ve gizli olarak yazdığım bir şifreli telgrafta, kendisinin Dışişleri Bakanlığı’ndan çekilmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesini, bizzat yardımcı olmasını rica ettim.</p>
<p>Ankara’dan hareket etmeden önce, Yusuf Kemal Bey, bana, Delegeler Hey’eti Başkanlığını en iyi İsmet Paşa’nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey’den, kendisine bildirdiğim ricamı yerinde bularak gereğini yerine getirmeye çalıştığını bildiren bir cevap aldım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN (LAUSANNE) BARIŞ KONFERANSI’NA DAVET</strong></span></a>
</p><p>İşte ondan sonra idi ki, İsmet Paşa’ya, bir oldubitti şeklinde Dışişleri Bakanı olacağını ve ondan sonra da Barış Konferansı’na Delegeler Hey’eti Başkanı olarak gideceğini söyledim.</p>
<p>Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu söyleyerek özür diledi. En sonunda teklifimi emir sayarak boyun eğdi. Tekrar Ankara’ya döndüm. Bu sırada, İtilâf Devletleri tarafından, 28 Ekim 1922′de Lozan’da toplanacak olan Barış Konferansı’na davet edildik. İtilâf Devletleri, hâlâ İstanbul’da bir hükûmet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>SALTANATIN KALDIRILMASI</strong></span></a>
</p><p>Bu birlikte davet edilme durumu, şahsî saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli kanun gereğince, hilâfet ile saltanat biri birinden ayrıldı.</p>
<p>İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten millî saltanatın varlığı kabul edildi. Hilâfet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı.</p>
<p>Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce hey’etinızi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım:</p>
<p>Bilindiği gibi, «saltanat» ve «hilâfet» makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım yolunda telâşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı.</p>
<p>Rauf Bey, bir gün Meclis’teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören’de Refet Paşa’nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey’in teklifini kabul ettim.</p>
<p>Fuat Paşa’nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa’nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey’den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis, Saltanat makamının belki de Hilâfet’in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir.</p>
<p>Bu bakımdan Meclis’e ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN SALTANAT VE HİLÂFET KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCESİ</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey’den saltanat ve hilâfet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: Ben, dedi, saltanat ve hilâfet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım.</p>
<p>Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam.</p>
<p>Padişah’a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da saltanat ve hilâfet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felâkete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz.</p>
<p>Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’nın görüşünü sordum. Refet Paşa’dan aldığım cevap şuydu: «Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz.»</p>
<p>Ondan sonra, Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa, Moskova’dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi.</p>
<p>Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: «Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis’te bazılarının telâş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur. .</p>
<p>Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey’in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilâfet ve saltanat ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis’e karşı söyletmek…</p>
<p>Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis’e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. Üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kâğıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp Meclis’te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey’in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE SALTANATIN KALDIRILMASI GÖRÜŞÜLÜRKEN RAUF BEY’E VERDİĞİM ROL</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, belki birtakım kimselere göre, Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihî görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım.</p>
<p>Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa’nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilâfetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu.</p>
<p>Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: «Hilâfet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!» Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık.</p>
<p>Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.</p>
<p>Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hattâ saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı.</p>
<p>Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah’a bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felâkete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması için Meclis’te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir.</p>
<p>Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşlerinde esasen samimî değil miydi? Bu iki noktayı biri birinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür.</p>
<p>Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri ve tartışmaları yüksek hey’etinize hatırlatmayı tercih ederim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ KONFERANSI’NA TEVFİK PAŞA VE ARKADAŞLARI DA KATILMAK İSTİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Daha önce bilginize sunmuştum ki, saltanatın kaldırılması, Lozan Konferansı’na İstanbul’dan da bir delegeler hey’etinin davet edilmesi ve İstanbul’un, yani Vahdettin, Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir daveti, Türk milletinin büyük emeklerle, fedakârlıklarla elde ettiği kazançları küçültmek, belki de anlamsız kılmak pahasına da olsa, kabul etmelerinden ileri gelmişti.</p>
<p>Tevfik Paşa, önce bana bir telgraf çekti. 17 Ekim 1922 tarihli bu telgrafta, Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle İstanbul ile Ankara arasında anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış ve milli birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu.</p>
<p>Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: «memlekette düşman kalmadı; o halde, padişah yerinde, hükûmet onun yanında; millete düşenin de bu makamların vereceği emirlere uymaktır.</p>
<p>Böyle olunca da, elbette birliğe engel bir şey kalmamış olur.» Yalnız, Tevfik Paşa, Ankara’dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansı’na İstanbul ile Ankara’nın birlikte davet edilmiş olması dolayısıyla, daha önce benden çok gizli talimat almış bir kimsenin elden gelen sür’atle İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı (Belge: 260).</p>
<p>Tevfik Paşa’ya verilmek üzere, İstanbul’da Hamit Bey’e çektiğim telgrafla: «Tevfik Paşa ve arkadaşlarının devletin siyasetini bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne büyük bir sorumluluk doğuracağının aşikâr bulunduğunu» bildirdim (Belge: 261).</p>
<p>Ne yazık ki, Hamit Bey, bu telgrafın aynen Tevfik Paşa’ya bildirilmesi gerektiğinde kararsızlığa düşmüş, bunu kendisine gönderilen talimat sanmış; bununla birlikte bu telgrafımda yazılanlar çerçevesinde, Tevfik Paşa’ya üç gün içinde beş defa tebligatta bulunmuş; hattâ Tevfik Paşa ve çalışma arkadaşlarının konferansa delege göndermeleri için gazetelere, ajanslara, verilmesi gereken demecin esaslarını bildiren bir müsveddeyi bile kendilerine göndermiş (Belge: 262).</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ÇIKARLARINI KİRLİ BİR TAHTIN ÇÜRÜMÜŞ ÇÖKMÜŞ AYAKLARINA SARILMAKTA BULANLAR</strong></span></a>
</p><p>Bütün çıkarlarını yalnız kirli bir tahtın çürümüş çökmüş ayaklarına sarılmakta gören, Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan kurulu Vahdettin Hükûmeti’nin, gizli maksatlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa, bana çektiği telgrafa verilen cevaptan haberi olmadığını bildirdikten sonra, doğrudan doğruya 29 Ekim 1922 tarihli telgrafıyla ve Sadrazam ünvanıyla Meclis Başkanlığı’na başvurdu (Belge: 263).</p>
<p>Bu telgrafta yazılanlar, Osmanlı devrinin Tevfik Paşa’larına yaraşır bir biçimdeydi.</p>
<p>Tevfik Paşa ve arkadaşları, bu telgraflarında, kazanılan başarının elde edilmesine hizmet ettiklerinden bahsedecek kadar cesaret gösterebilmişlerdir.</p>
<p>Efendiler, gayri meşru olarak, Osmanlı Devlet’inin Hükûmeti adını taşımak gafletinde bulunan Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulu son Osmanlı Hükûmeti üzerinde daha fazla durmanın bir yararı yoktur. Sözü Meclis görüşmelerine getireceğim.</p>
<p>Üzerinde durduğumuz konu dolayısıyla, Meclis’te 30 Ekim 1922 günü görüşmeler başladı. Birçok konuşmacı birçok şeyler söyledi. İstanbul’daki Osmanlı Hükûmet’lerini ele aldılar. Ferit Paşa devresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların idrakten yoksun, vicdandan yoksun birtakım insanlar olduğunu belirterek, bu adamlara gereken kanunî işlemin yapılmasını istediler.</p>
<p>«Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu kadar ahmakça tekliflerde bulunan kimseler -… – gerçekten Bâbıâli’nin tarihi kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan şahıslardır…» dediler.</p>
<p>İstanbul’da hükûmet adını ve kimliğini takınan adamların; Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre cezalandırılmalarını isteyen önergeler okundu.</p>
<p>Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmış olduğunu, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince hâkimiyet haklarının millete ait bulunduğunu ifade eden bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.</p>
<p>Bu önerge okunduktan sonra, ciddî olarak muhalif duruma geçenlerin başında iki kişi vardı. Bunlardan biri Mersin Milletvekili bulunan Salâhattin Bey’dir. İkincisi, İzmir’de asılan Ziya Hurşit’tir. Bunlar Saltanat’ın kaldırılmaması görüşünde olduklarını açıkça belirttiler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI SALTANATI’NIN KALDIRILMASI KARARININ VERİLDİĞİ GÜN, TEŞKİLÂT-I ESASİYE, ŞER’İYE VE ADLİYE KOMİSYONLARININ ORTAK TOPLANTISI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılmasının zarurî olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışmalara uğradı.</p>
<p>Meclis’te de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum (Belge: 264). İslâm ve Türk tarihinden örnekler vererek hilâfet ve saltanatın ayrılabileceğini, millî hâkimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihî olaylara dayanarak açıkladım. Hülâgû’nun Halife Mu’tasım’ı idam ettirerek yer yüzünde hilâfete fiilen son verdiğini ve 1517′de Mısır’ı alan Yavuz, ünvanı halife olan bir mülteciye önem vermeseydi, hilâfet ünvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını anlattım.</p>
<p>Bundan sonra bu konu ile ilgili önergeler üç komisyona, Teşkilât-ı Esasiye, Şer’iye ve Adliye Komisyonları’na gönderildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip, konuyu bizim güttüğümüz maksada uygun bir çözüme bağlaması elbette güçtü. Durumu yakından ve bizzat takip etmek gerekti.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KARMA KOMİSYONA ANLATTIĞIM GERÇEK</strong></span></a>
</p><p>Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit Efendi’yi seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şer’iye Komisyonu’nda bulunan hoca efendiler, hilâfetin saltanattan ayrılamayacağını, bilinen safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler.</p>
<p>Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu şekildeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim.</p>
<p>Önümüzdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: «Efendim, dedim, hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hakîmiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir.</p>
<p>Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat, belki de bazı kafalar kesilecektir.</p>
<p>İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına yer yoktur. Bu konuda «ilmî açıklamalarda bulunayım» dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, «Affedersiniz efendim, dedi, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık» dedi. Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI SALTANATI’NIN YIKILIŞ VE GÖÇÜŞ MERASİMİNİN SON SAFHASI</strong></span></a>
</p><p>Sür’atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis’in ikinci oturumunda okundu.</p>
<p>Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, «Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklâlini ebedî olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis’in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım.» «Oya» sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve «oy birliği ile ka’bul edilmiştir» dedi.</p>
<p>Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi: «Ben muhalifim!» Bu ses «söz yok» sesleriyle boğuldu. İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı’nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-152</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-152</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2
17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk, cümlesi şuydu: «Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır.» Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır. Aynı gün Meclis’te […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb805dab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAİN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ HARP GEMİSİYLE İSTANBUL’DAN KAÇIYOR</strong></span></a>
</p><p>17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk, cümlesi şuydu: «Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır.» Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır.</p>
<p>Aynı gün Meclis’te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajanslarla yayınlanmış- bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım:</p>
<p>17.11.1922 Mektup Sureti</p>
<p>Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmî bildiride açıklandığı gibi, Zâtışâhâne, İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır…</p>
<p>İmza:</p>
<p>Harrington</p>
<p>Mektuba Ekli Bildiri Sureti</p>
<p>«Resmen bildirilir ki, Zâtışâhâne, bugünkü durum karşısında hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul’dan başka bir yere götürülmesini istemiştir.</p>
<p>Zâtışâhâne’nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri’nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, (Sör Çarlz Harrington) Zâtışâhâne’yi almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zâtışâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sir De Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Fevkalâde Komiser Vekili Sir Newill Henderson, Zâtışâhâne’yi gemide ziyaret ederek Kral Beşinci George’a bildirilmek üzere arzularını sormuştur.»</p>
<p>General Harrington’un Ulviye Sultan adında bir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, «hiçbir karşılık verilmemiş olduğu» notuyla Refet Paşa’ya gönderilmiş. O da, 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur:</p>
<p>Sultan Hanımefendi Hazretleri,</p>
<p>Şu sıralarda Malta’ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri’nden, ailesinin durumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen Cumartesi Yıldız’dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri’nin sağlık ve neş’elerinin yerinde olduğunu öğrenmiş ve derhal Zâtışâhâne’ye arz etmiştim.</p>
<p>Eğer Padişah Hazretleri’nin aileleri hakkında yeni bilgiler lûtfederseniz, onu da derhal Zâtışâhâne’ye sunmakla mutluluk duyarım. Zâtışâhâne’nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla, en samimî dileklerimi Kadınefendi Hazretleri’ne ve pek muhterem ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica ederim.</p>
<p>İmza:</p>
<p>Harrington</p>
<p>Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington’un, İstanbul’daki askerî memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ASİL BİR MİLLETİ UTANILACAK BİR DURUMA DÜŞÜREN SEFİL</strong></span></a>
</p><p>Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat’ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.</p>
<p>Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.</p>
<p>Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır.</p>
<p>Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını iki buçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik.</p>
<p>Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.</p>
<p>Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme «devrine son vermek medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ABDÜLMECİT EFENDİ’IİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NCE HALİFE SEÇİLMESİ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kaçak Halife’nin halifeliği kaldırıldı. Yerine sonuncu halife olan Abdulmecit Efendi seçildi. Meclis’çe, yeni halife seçilmeden önce, seçilecek şahsın da padişahlık sevda ve davasına katılarak, herhangi bir yabancı devlete sığınması ihtimalini ortadan kaldırmak gerekiyordu.</p>
<p>Bunun için İstanbul’da bulunan görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşerek ve hattâ elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilâfet ve saltanatla ilgili kararını tamamen kabul ettiğini bildiren bir belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.</p>
<p>18 Kasım 1922 günü, İstanbul’da Refet Paşa’ya bir şifreli telgrafla verdiğim talimatta başlıca şu noktaları belirtmiştim:</p>
<p>«Abdülmecit Efendi, Halife-i Müslimîn (Müslümanların Halifesi) ünvanını kullanacaktır. Bu ünvana başka bir sıfat ve kelime eklenmeyecektir.</p>
<p>İslâm dünyasına duyurulmak üzere hazırlayacağı bir bildiriyi, sizin aracılığınızla önce bize şifre olarak bildirecektir. Bu bildiri, onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayınlanacaktır. Bu bildiri metninde başlıca şu noktalar yer alacaktır:</p>
<p>a) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisini halifeliğe seçmesinden dolayı memnun olduğu açıkça söylenecektir.</p>
<p>b) Vahdettin Efendi’nin hareket tarzı etraflı olarak ele alınıp kötülenecektir.</p>
<p>c) Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10. maddesine kadar olan hükümleri, uygun bir biçimde açıklanarak ve önemli olan ifadeleri olduğu gibi tekrarlanarak Türkiye Devleti’nin, Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükûmeti’nin kendine has niteliğinin ve idare şeklinin Türk halkı ve bütün İslâm dünyası için en yararlı ve en uygun rejim olduğu belirtilip tespit edilecektir.</p>
<p>d) Türkiye millî halk hükûmetinin geçmişteki hizmetlerinden ve yararlı çalışmalarından övücü bir dille bahsedilecektir.</p>
<p>e) Bu bildiride, belirtilen noktalar dışında, siyasî sayılabilecek bir nokta ve düşünce söz konusu edilmeyecektir.</p>
<p>19 Kasım 1922 tarihli açık bir telgrafla da, Abdülmecit Efendi’ye: «Türkiye Devleti’nin hâkimiyetini kayıtsız şartsız millete veren Teşkilât-ı Esasiye Kanunu gereğince, yürütme gücü ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, milletin tek ve gerçek temsilcilerinden kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922 tarihinde oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkeler çerçevesinde ve Yüce Meclis’in 18 Kasım 1922 tarihli oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu» bildirdim (Belge: 265).</p>
<p>19 Kasım 1922 tarihli bir şifreli telgrafla Refet Paşa, çektiğimiz telgraflara cevap veriyordu. Abdülmecit Efendi: «imzasının üstünde Halife-i Müslimîn ve Hâdimü’l-Haremeyn (İki kutsal Hareme (Mekke ve Medine) hizmet eden) ünvanlarının bulunmasının ve Cuma selâmlığında hil’ât (Tanzimattan önce dev’let büyüklerinin giyindiği kaftan) giymesinin ve Fatih’inki gibi bir sarık sarınmasının mümkün ve uygun olacağı» görüşünü ileri sürmüş.</p>
<p>İslâm dünyasına yayınlayacağı bildiri metninde, Vahdettin Efendi hakkında bir şey söylemeyeceğini bildirmiş. Bildiri İstanbul gazetelerinde yayınlanırken, Türkçesi ile birlikte Arapçaya çevrilmiş ve metninin de yayınlatılması görüşünü ortaya atmış (Belge: 266).</p>
<p>Refet Paşa’ya, 20 Kasım 1922 günü makine başında verdiğim cevapta, «Halife-i Müslimîn» ünvanıyla birlikte «Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn» ünvanının kullanılmasını da uygun bulduğumu söyledim. Cuma töreninde Fatih’in kıyafetine girmesini uygunsuz buldum. Redingot veya istanbulin (Siyah softan dikilen üstlük, Osmanlı redingotu) giyebileceğini, askerî üniformanın elbette söz konusu olamayacağını bildirdim.</p>
<p>Yayınlanacak bildiride, Vahdettin’in adı söylenmeden eski halifenin manevî şahsiyetinin ve zamanında düşülen kötü durumun dile getirilmesinin gerekli olduğunu bildirdim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ABDÜLMECİT EFENDİ, BABASININ ADI DOLAYISIYLA DA OLSA «HAN» ÜNVANINDAN VAZGEÇEMİYOR</strong></span></a>
</p><p>Refet Paşa’dan, 20 Kasım 1922′de aldığım şifreli telgrafın birinci maddesinde, Refet Paşa diyordu ki, Abdülmecit Efendi’nin 29 Rebiülevvel (20 Kasım 1922) tarihli yazısının altında «Halife-i Resûlullah Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn» ünvanının altında «Abdülmecid Bin Abdülazîz Han» (Abdülaziz Hanın oğlu Abdülmecit) imzası kullanılmıştır.</p>
<p>Efendiler, yaptığımız uyarıyı iyi karşıladığını bildirmiş olan Abdülmecit Efendi, «Halife-i Müslimîn» yerine «Halife-i Resûlullah» ve babasının adı dolayısıyla «Han» ünvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten sonra da, Vahdettin’le ilgili demeçten vazgeçtiğini, çünkü «başkasının kötü işlerini dile getirmek şeklinde bile olsa, bu türlü demeçlerin kendi prensip ve karakterine ağır geleceğinin aşikâr olduğunu» bildirmiş.</p>
<p>Bu nokta telgrafın ikinci maddesinde yer almıştı. Telgrafın üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı sıfatıyla kendisine, halifeliğe seçildiğini bildiren telgrafıma yazdığı cevap niteliğinde idi. Bu cevapta: «Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne» diye, doğrudan doğruya şahsıma hitap eden bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, İslâm dünyasına duyuracağı bildiri sureti vardı. Bu bildirinin yazıldığı İstanbul’un «Dârül-Hilâfetü’l-Âliyye» (Yüce Hilâfet Merkezi) olduğu da özenle belirtilmişti.</p>
<p>21 Kasım 1922 tarihli bir telgrafta: «Halife-i Resulûllah yerine daha önce de bildirdiğimiz gibi Halife-i Müslimîn denilecektir» dedik. Kendisine, halife seçildiğini bildiren telgrafımıza vereceği cevabın şahsıma değil Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na yazılmasını hatırlattık. Yazılarında siyasî ve genel konularla ilgili kelimelerin bulunduğunu, bunlardan kaçınılması gerektiğini bildirdik.</p>
<p>Efendiler, önemsiz ayrıntılar gibi sayılması pek mümkün olan bu açıklamalarımla işaret etmek istediğim asıl nokta şudur: Ben, şahıs hâkimiyetine dayanan saltanatın kaldırılmasından sonra, başka ünvanla aynı nitelikle bir makamdan ibaret olması gereken hilâfetin de ortadan kaldırılmış olduğunu kabul ediyordum.</p>
<p>Bunun, elverişli bir zaman ve fırsatta açıklanmasını tabiî buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi’nin bu gerçekten büsbütün habersiz olduğu iddia edilemez. Özellikle, kendisinin Halife ünvanıyla saltanat sürmesinin imkân ve şartlarını hazırlayıp sağlayabileceklerini hayal edenlerin varlığı düşünülürse, Abdülmecit Efendi’nin ve tabiî taraftarlarının saf ve gafil oldukları zannına kapılmak hiç de doğru olamazdı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALİFE OLACAK ZATIN SIFAT VE YETKİSİ NE OLACAKTI</strong></span></a>
</p><p>Şimdi, arzu buyurursanız, Halife seçimi dolayısıyla Meclis’in 18 Kasım 1922 günlü gizli oturumlarında geçen görüşmelerle ilgili kısa bir bilgi vereyim:</p>
<p>Meclis’te konuyu pek ciddî ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi ihtisasları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler.</p>
<p>Bir halife kaçmış… Onu makamından indirmek ve yenisini seçmek… Sonra, yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek… Milletin ve devletin yakından başına geçirmek… Kısacası, Halife’nin kaçması yüzünden Türkiye’de ve bütün İslâm dünyasında karışıklık çıkmış veyahut çıkacakmış… Onun için tedbirler alınmalı imiş… şeklinde düşünceler, endişeler ortaya atılıyordu.</p>
<p>Bazı konuşmacılar da halife olacak zatın sıfat ve yetkisinin ne olacağını tespit gereğinden söz ediyorlardı.</p>
<p>Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri sürülen düşüncelere cevap niteliğinde idi. Söylediklerimin özü şu cümlelerde toplanıyordu:</p>
<p>«Bu konu fazlasıyla tartışılıp tahlil edilebilir. Ancak, tartışma ve tahlillerde ne kadar ileri gidersek, konuyu çözüme bağlamakta da o kadar güçlük ve gecikmelere uğrarız. Yalnız, şu noktaya hepinizin dikkatini çekerim.</p>
<p>Bu Meclis, Türk halkının Meclisidir. Bu Meclis’in sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk vatanının varlığı ve kaderi ile ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir.</p>
<p>Meclisimiz, kendi kendine bütün İslâm dünyasını içine alan bir güç ve kudrete sahip olamaz Efendiler! Türk milleti ve onun temsilcilerinden kurulmuş bulunan Meclis’imiz, kendi varlığını, halife ünvanını taşıyan veya taşıyacak olan bir zatın eline veremez ve vermeyecektir Efendiler! Bundan dolayı İslâm dünyasında karışıklık varmış veyahut olacakmış. Bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.»</p>
<p>Bu sözüme itiraz eden bir zata cevap verdim ve açıkça dedim ki:</p>
<p>– Sen yalan söyleyebilirsin, yaratılışın buna elverişlidir!</p>
<p>Efendiler, ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan sonra, dedim ki: «Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve kudretimiz, yeni şekil ve mahiyetimizdir. Hilâfet makamı esaret altında olabilir. Halife ünvanını taşıyanlar, yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler elele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler. Fakat yeni Türkiye’nin rejimini, politikasını ve kuvvetini hiç bir şekilde sarsamazlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK HALKI KAYITSIZ ŞARTSIZ HÂKİMİYETİNE SAHİPTİR</strong></span></a>
</p><p>Türk halkının kayıtsız ve şartsız hâkimiyetine sahip olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Hâkimiyet, hiçbir anlamda, hiçbir şekilde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez. Ünvanı ister halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu milletin kaderine ortak çıkamaz.</p>
<p>Millet buna kesinlikle müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir ki, kaçmış olan Halife’nin halifeliğine son verip, yenisini seçmek ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde hareket etmek zarurîdir. Başka türlüsüne kesinlikle imkân yoktur.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, yapılacak işlem üzerinde Meclis’te çoğunlukla görüş birliği sağlandı. Ondan sonraki sonuç da yüksek malûmunuzdur.</p>
<p>Saltanatın kaldırılması üzerine, İstanbul’da hükûmet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşa’larla arkadaşlarının Saray’a istifalarını nasıl verdiklerinden; İstanbul’un yönetimini düzene sokmak için verdiğimiz talimat ve emirlerden de söz ederek yüksek hey’etinizi yormayı yararlı bulmuyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ KONFERANSI</strong></span></a>
</p><p>Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti’ni İsmet Paşa Hazretleri temsil etti.</p>
<p>Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşanın başkanlığındaki delegeler hey’etini oluşturuyordu.</p>
<p>Hey’etimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.</p>
<p>Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.</p>
<p>Bir süre Ankara’da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim. Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabiî buluyordum. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı.</p>
<p>Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti’nin yerini aldığı Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atîka (Eski Anlaşmalar) adı altında birtakım kapitülasyonların esiri idi.</p>
<p>Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi.</p>
<p>Osmanlı Devleti, kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin, insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti; memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hattâ okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı.</p>
<p>Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yalanları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde «müflis» sayılmıştı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>OSMANLI DEVLETİ’NİN DÜNYA GÖZÜNDE HİÇBİR DEĞERİ KALMAMIŞTI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya gözünde hiçbir değeri, fazileti ve haysiyeti kalmamıştı. Devletlerarası hukukun dışında tutulmuş, sanki, himaye ve korunmaya muhtaç bir duruma gelmiş gibi kabul ediliyordu.</p>
<p>Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Milleti ve memleketi gerçek istiklâl ve hâkimiyetine sahip kılmak için, bu güçlüğe ve fedakârlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti.</p>
<p>Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk milletinin varlığı için, istiklâli için, hâkimiyeti için ne pahasına olursa olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından asla şüphem yoktu.</p>
<p>Çünkü, gerçekte bu haklar, kuvvetle, liyakatle fiilî ve maddî olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hakların usulünce ifade ve onaylanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve tabiî haklarımızdı.</p>
<p>Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için kudretimiz de vardı; kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir dayanağımız millî hâkimiyetimizi kavramış, onu fiilî olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış olmamızdı.</p>
<p>İşte bu düşüncelerle, konferansın gidişini soğukkanlılıkla takip ediyor ve ortaya çıkan tersliklere gereğinden fazla önem vermiyordum.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-153</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-153</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3
Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilâfet makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu. Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasî bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış gerçekleşince, cemiyet teşkilâtımızın, siyasî bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb63935b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 15.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-15-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 15.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALKIN İÇİNDE BULUNDUĞU PSİKOLOJİYİ, DÜŞÜNCE VE EĞİLİMLERİNİ BİR DAHA İNCELEMEK İÇİN HALKLA YAKINDAN TEMASA GEÇMEK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilâfet makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu.</p>
<p>Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasî bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim.</p>
<p>Barış gerçekleşince, cemiyet teşkilâtımızın, siyasî bir partiye dönüşmesini gerekli buluyordum. Bu konuda da doğrudan doğruya halk ile görüşüp konuşmayı yararlı sayıyordum. Zaferden sonra, eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum.</p>
<p>İşte bu maksatlarla Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere, 14 Aralık 1923 tarihinde Ankara’dan hareket ettim.</p>
<p>Eskişehir’den başlayarak, İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir’de, halkı uygun yerlerde toplayarak uzun sohbetlerde bulundum. Halkın, bana, diledikleri gibi serbestçe sorular sormasını istedim. Sorulan sorulara cevap olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konferanslar verdim.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, hemen her yerde halkın anlamak istediği hususlardan dikkati çeken noktalar şunlardı:</p>
<p>Lozan Konferansı ve sonucu, millî hâkimiyet ve hilâfet makamı, bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak niyetinde olduğum anlaşılan siyasî parti…</p>
<p>Lozan Konferansı görüşmelerini, her yerde, özetleyerek olduğu gibi anlatıyordum. Olumlu sonuç alınacağı hakkındaki inancımı da belirterek milletin endişesini gidermeye çalışıyordum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLİ HÂKİMİYET İLE HİLÂFET MAKAMININ DURUMLARI VE İLİŞKİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Halkın, millî hâkimiyet ve hilâfet makamının durumları ile bunların ilişkileri konusunda merak ve endişeye kapılmakta hakkı vardı.</p>
<p>Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, şahıs hâkimiyetine dayanan devlet şeklinin 16 Mart 1920 tarihinden başlayarak ve ebedî olarak tarihe karıştığını ilân ettikten sonra, birtakım Şükrü Hocalar «Müslüman kamuoyu şüphe ve üzüntülere düşmüştür» diyerek hareket ve faaliyete geçtiler. Bunlar: «Hilâfet demek hükûmet («Hükûmet» kelimesi burada «devlet» anlamında kullanılmıştır) demektir.</p>
<p>Hilâfetin hak ve görevlerini yok etmek hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde değildir» dâvâsını ortaya atmışlardı. Meclis’in, milletin ortadan kaldırdığı şahıs saltanatını, hilâfet makamında devam ettirmek ve Padişah’ın yerine Halife’yi geçirmek sevdasına düşmüşlerdi.</p>
<p>Gerçekten de gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü imzasıyla «İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi» adıyla bir broşür yayınladı. Bu broşürün, Ankara’da 15 Ocak 1923 tarihinde yayınlandığı ve bütün milletvekillerine dağıtıldığı bana İzmit’te bildirildi. Broşürün üzerine sadece 1339 (1923) yılı yazılmıştı.</p>
<p>Fakat, broşürün daha ben Ankara’da iken hazırlanıp bastırıldığı ve benim Ankara’dan ayrılış tarihim olan 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştı.</p>
<p>Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları, «Halife Meclis’in, Meclis Halifenindir» safsatasıyla, Millet Meclisi’ni Halife’nin danışma kurulu ve Halife’yi Meclis’in, dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALİFE OLAN ZATI ÜMİTLENDİRECEK BAĞLILIK GÖSTERİLERİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Halife bulunan zatı ümitlendirecek bazı bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise, bizim dışardan tahmin ettiklerimizden daha fazla imiş.</p>
<p>Bu konuda bir fikir vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya’da görevli memurumuz ve temsilcimiz olan Refet Paşa’nın, o günlerde, Halife’ye «Konya» adındaki bir atı sunması dolayısıyla, kendi kardeşi ve aynı zamanda yaveri Rifat Bey’e yazdığı bir şifreli telgrafla, bu telgrafa Halife’nin başyaveri vasıtasıyla verdiği cevabı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>Şifre</p>
<p>Rifat Bey’e 5.1.1923</p>
<p>Konya’yı Halife Hazretleri’ne sunmak için getirmiştim. Yalnız şimdi ne durumda olduğunu görmedim. Cesaret edemiyorum. İstanbul’da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığım için, Halife Hazretleri’nin başyaverlerinden de hayvan satın alınması hususunda acele etmemelerini rica etmiştim.</p>
<p>Hayvanın Halife Hazretleri tarafından beğenilmesini Tanrı’nın bir lûtfu sayıyorum. Büyük bir cür’etkarlık olacağını bilmekle birlikte, İstiklâl Savaşı’nın tarihî bir hâtırası olduğu için, eski sadık bir askerin gazâ yadigârı olarak sunduğu Konya’nın Halife Hazretleri tarafından lûtfen kabulünü ve Halife Hazretleri’nin en içten gelen bağlılık duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretleri’ne duyurulmasına aracı olmalarını Başyaver Şekip Bey’den rica ederim. Konya’yı ve bu şifreyi Şekip Bey’e hemen teslim ediniz.</p>
<p>Refet</p>
<p>7.1.1923</p>
<p>Trakya Fevkalâde Temsilcisi</p>
<p>Refet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Saygıyla arz ederim:</p>
<p>Pek sayın kardeşiniz Rifat Bey’in teslim ettiği yüce şahsınızdan gelen telgrafı Halife Hazretleri Efendimiz’e arz ettim.</p>
<p>Peygamber vekili olan Halife Hazretleri, gerek bir defa daha ifade buyurulan içten bağlılık duygularından ve gerek kendilerine sunulan Konya adındaki hayvandan dolayı pek hoşnut ve müteşekkir kaldılar.</p>
<p>Aziz vatanımızın istiklâlini korumak gibi pek kutsal ve yüce bir gayenin elde edilmesine çalışan büyük simalar arasında seçkin bir yeri olan yüksek şahsiyetlerinin de yiğitlik ve fedakârlık gösterdikleri er meydanlarından birinin adıyla anılan bu sevimli ve güzel ata sahip olmakla iftihar ettiler. Yüce Cebrail, kâinatın şerefi Peygamberimiz Hazretleri’ne (S.A.S.) (Sallâllahu aleyhi ve sellem: Ona selâm ve salât olsun) peygamberliği bildirdiği gibi, zâtıdevletiniz de Halife Hazretleri’ne Peygamberin vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı, yüksek şahsiyetiniz, kendilerine bütün ömürlerinin en mutlu ve kutsal bir olayını her zaman hatırlatacaktır.</p>
<p>Yüksek şahsiyetlerinin bu aziz hâtıraya karışmış olmaları dolayısıyla, sık sık ve içten gelen bir sevgi ile hatırlanacakları zaten belli iken, bir de her gün, alışıldığı üzere tatlı Sabâ Rüzgârı (Saba Rüzgârı: Tatlı tatlı esen ılık bahar rüzgârı) gidişli bu ata binildikçe, yüksek şahsiyetlerinin değerli hâtırası yeniden anılacak ve canlanacaktır.</p>
<p>Şu satırlarla, Halife Efendimizin gerçekten tertemiz ve değerbilir duygularına ne dereceye kadar tercüman olabildiğimi kestiremem. Bunu başaramadıysam, eksiğimi, Zatıdevletlerine, Halife Hazretleri’nin bizzat göstermiş ve ifade buyurmuş oldukları babaca sevgi ve okşayışlar daha önceden telâfi etmiştir, kanaatıyla avunmaktayım.</p>
<p>Bu vesileyle ve sonuç olarak size, Tanrı’nın gölgesi ve Peygamberin vekili Halife Hazretleri’nin özel selâmlarını ve hayır dualarını bildirmek ve müjdelemekle şeref duyar, üstün saygılarımın kabulünü rica ederim, Efendim Hazretleri.</p>
<p>Şekip Hakkı</p>
<p>Başyaver</p>
<p>(Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini, biz ancak hilâfetin kaldırılmasından ve Halife’nin soyundan gelen kimselerin memleketten çıkarılmasından sonra tesadüf eseri olarak öğrenebildik.)</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DİN OYUNU AKTÖRLERİ HALİFE’Yİ BÜTÜN İSLÂM DÜNYASINA HÜKÜMDAR YAPMAK İSTİYORLARDI</strong></span></a>
</p><p>Şunu arz etmeliyim ki. Şükrü Efendi Hoca ile, onu ve imzasını ileri süren politikacılar, sultan veya padişah ünvanını taşıyan bir hükümdar yerine, ünvanı halife olan bir hükümdar koyarak konuşmuşlar ve iddialarda bulunmuşlardı.</p>
<p>Yalnız şu farkla ki, herhangi bir memleket ve milletin hükümdarı yerine, dünyanın dört bucağında kitleler halinde yaşayan, türlü türlü ırktan üç yüz milyonluk bir topluluğa hüküm yürüten bir hükümdardan, onun görev ve yetkilerinden söz etmişlerdi.</p>
<p>Bu, bütün İslâm dünyasına hâkim olacak büyük hükümdarın eline, kuvvet olarak, üç yüz milyon Muhammet ümmetinden yalnız on on beş milyon Türk halkını lûtfetmişlerdi. Halife adındaki hükümdar, «yeryüzündeki bütün Müslümanların işlerini yönetecek, dünya işleriyle ilgili hükümlerden, onların çıkarlarına en uygun olanları hakkında karar» verecekti. Bütün Müslümanların «haklarını savunacak, onların işlerine ve problemlerine etkili bir azim ve irade ile» sahip çıkacaktı.</p>
<p>Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında, adaleti sürekli olarak ayakta tutacak vatandaş haklarını gözetecek, güvenlik ve huzur bozucu olaylara engel olacak, Müslümanlara, başka dinlere bağlı olanlardan gelmesi muhtemel saldırıları önleyecekti. İslâm topluluğunun güven içinde yaşamasını, gelişip kalkınmasını sağlayıcı çareleri hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, bu kadar kara cahil, dünya şartlarından ve gerçeklerden bu denli habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin milletimizi kandırmak için, İslâmî hükümler diye yayınladıkları safsataların, gerçekte tekrarlanacak bir değeri yoktur.</p>
<p>Ancak, bunca yüzyıllar boyunca olduğu gibi, bugün de, milletlerin cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasi ve şahsi maksatla çıkar sağlamak için, din âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların memleket içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki, daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden arınarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde rastlanacaktır.</p>
<p>Şükrü Hocaların ne kadar anlamsız, mantıksız ve uygulama kabiliyetinden yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamamak için cidden Hoca Efendi gibi allahlık denilen yaratıklardan olmak lâzımdır.</p>
<p>Onların dediği gibi, halifenin ve hilâfetin otoritesi, bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olmak gerekince, bütün varlığını ve kuvvet kaynaklarını yalnız halifenin emir ve yasaklarına bırakmakla, Türk halkının omuzlarına bindirilecek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek lâzım gelmez miydi?</p>
<p>Onların ileri sürdükleri gerekçe ve hükümlere göre, halife adını taşıyan hükümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın dört köşesindeki İslâmların ve İslâm memleketlerinin işlerinde yetki sahibi olacaktı.</p>
<p>Bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğu bilinmektedir. İslâm topluluklarının başka başka maksatlarla biribirinden ayrıldıktan; Emevîlerin Endülüs’te, Alevîlerin Kuzey Afrika’da, Fatımîlerin Mısır’da, Abbasî’lerin Bağdat’ta birer hilâfet yani saltanat kurdukları; hattâ Endülüs’te her bin kişilik bir topluluğun «bir halifesi ile bir minberi» (Bir emîrü’l-mü’minîni ile bir minberi. Burada her bin kişiden bir kişinin hutbede adının okunacağına işaret ediliyor.) olduğu, Hoca Şükrü imzalı broşürde de yer almıştır.</p>
<p>Bu tarihî gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin idaresi altında bulunan veya bağımsız olan Müslüman milletlere ve devletlere Halife adı altında bir hükümdar tayin etmek akıl ve gerçek ile bağdaştırılabilir miydi? Hele, böyle bir hükümdarın mevkiini korumak için, bir avuç Türkiye halkını o hükümdarın emrine vermek, onu yok etmek için uygulanagelen tedbirlerin en etkilisi olmaz mıydı? «Halifenin görevi ruhanî değildir», «hilâfetin temeli maddî iktidar ve hükûmet kuvvetidir» diyenlerin, hilâfetin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu ifade ve ispat ettikleri ve maksatlarının halife ünvanını taşıyan bir zatı Türkiye Devleti’nin başkanlığına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Şükrü Hoca Efendi’nin ve politikacı arkadaşlarının, siyasî maksatlarını açıktan açığa ortaya koymayıp, bunu bütün İslâm dünyasına maletmek istedikleri dinî bir konu olarak ele almaları, hilâfet oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HİLÂFET KONUSUNDA HALKIN ŞÜPHE VE ENDİŞESİNİ GİDERMEK İÇİN YAPTIĞIM AÇIKLAMALAR</strong></span></a>
</p><p>Hilâfet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için, her yerde gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki, «milletimizin kurduğu yeni devletin mukadderatına, işlerine, bağımsızlığına, ünvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız! Milletin kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır!»</p>
<p>Millete anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlü imiş gibi hayal edilen bir halifenin, görevini yerine getirebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz.</p>
<p>Milletimiz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlâtlarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı elden çıkarmamak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? dedim.</p>
<p>Halife’ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslâm dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkiye’nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varlık ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim.</p>
<p>Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim: Bir an için farz edelim ki, dedim; Türkiye söz konusu görevi kabul etsin… Bütün İslâm dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekâlâ ama, uyruğumuz ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki «bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat, biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklâl ve hâkimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz. O zaman Türk halkının bütün bu gayret ve fedakârlığı yalnızca bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?</p>
<p>Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için, Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilâfet ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti.</p>
<p>Efendiler, halka sordum: Bir İslâm devleti olan İran ve Afganistan, halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı? tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü, böyle bir yetki devletinin istiklâlini milletinin hâkimiyetini ortadan kaldırır.</p>
<p>Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.</p>
<p>Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları «Dünya tarihinin gelecekteki safhası» başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef «Un gouvernement fédéral mondial» yani «birleşik bir dünya devleti» dir.</p>
<p>Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor.</p>
<p>Wells, «bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır» diyor ve «gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz»; «hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır» görüşünü ileri sürüyor.</p>
<p>«İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği» ve «saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği» de bildiriliyor. Wells’in «Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir», «olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir» şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim.</p>
<p>Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.</p>
<p>Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti.</p>
<p>Ortaya atılan görüş şuydu: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer kıt’alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır.</p>
<p>Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve «falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur.</p>
<p>Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır.</p>
<p>Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir» derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o «birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanını verirler.</p>
<p>Yoksa, herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NDA DÜĞÜM NOKTALARI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, hilâfet ve din konularıyla uğraşıldığı sıralarda, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’ndaki bir noktanın halkın ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik.</p>
<p>Bu düğüm kanunda Cumhuriyet’in ilânından sonra da bırakıldığı gibi, kanuna, düğüm teşkil edecek ikinci bir noktanın daha sokulmuş olduğunu görenler, şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi ve bugün de gizlememektedirler.</p>
<p>Bu noktaları açıklayayım: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 7′nci ve 21 Nisan 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 26′ıncı maddesi Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinden söz eder.</p>
<p>Maddenin başında, Meclis’in ilk görevi olmak üzere, «şeriat hükümlerinin yürütülmesi yer alır. İşte bunun nasıl bir görev ve şeriat hükümlerinden maksadın ne olduğunu anlamakta sıkıntı çekenler vardır.</p>
<p>Çünkü, sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisi’nin, «kanunları yapmak, değiştirmek, yorumlamak, yürürlükten kaldırmak v.b.» gibi belirtilen ve sayılan görevleri o kadar geniş kapsamlı ve açıktır ki, «şeriat hükümlerinin yürütülmesi» diye ayrıca ve başlıbaşına bir klişenin yer alması gereksiz sayılmaktadır.</p>
<p>Çünkü, «şeriat» demek «kanun» demektir. «Şeriat hükümleri» demek «kanun hükümleri» demekten başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaştırılamaz. Bu böyle olunca, «şeriat hükümleri» deyimiyle kastedilen anlam ve kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.</p>
<p>Efendiler, ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlayanlara bizzat başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz kanunla, «şer’î hükümler» deyiminin bir ilişkisi olmadığını anlatmak için çok çalıştık. Fakat bu deyime, kendi zanlarınca bambaşka anlam verenleri inandırmak mümkün olmadı.</p>
<p>İkinci nokta Efendiler, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanununun ikinci maddesinin başında yer alan «Türkiye Devleti’nin dini, İslâm dinidir» cümlesidir.</p>
<p>Bu cümle daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit basın mensuplarıyla yaptığımız uzun bir görüşme ve sohbet sırasında, karşımdakilerden birinin şu sorusuyla karşılaştım «Yeni hükûmetin dini olacak mı?»</p>
<p>İtiraf edeyim ki, böyle bir soru ile karşılaşmayı hiç de istemiyordum.</p>
<p>Sebebi, pek kısa olması gereken cevabın, o günkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemeyişimdir. Çünkü, vatandaşları arasında çeşitli dinlere bağlı unsurlar bulunan ve her dinden olanlar hakkında, adaletli ve tarafsız davranmak, mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar için adaleti eşit ölçülerle uygulamakla yükümlü bulunan bir hükûmet, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olmak zorundadır. Hükûmetin bu tabiî sıfatının, şüpheli yoruma yol açabilecek vasıflarla sınırlandırılması elbette doğru değildir.</p>
<p>«Türkiye Devleti’nin resmî dili Türkçe’dir» dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükûmetle olan resmî işlemlerde Türk dilinin geçerli olması gereğini herkes tabiî bulur. Fakat, «Türkiye Devleti’nin dini İslâm dinidir» cümlesi aynı şekilde mi anlaşılacak ve kabul edilecektir? Bu elbette, açıklanmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır.</p>
<p>Efendiler, karşımdaki gazetecinin sorusuna «hükûmetin dini olamaz!» diyemedim. Aksini söyledim.</p>
<p>– Vardır Efendim, İslâm dinidir, dedim. Fakat, hemen arkasından «İslâm dininde düşünce özgürlüğü vardır» cümlesiyle cevabımı açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum.</p>
<p>Demek istedim ki, devlet, düşünce ve vicdana saygı göstermekle kayıtlı ve yükümlü olur.</p>
<p>Karşımdaki gazeteci, verdiğim cevabı akla yatkın bulmadı ki, sorusunu şu tarzda tekrarladı: «Yani devlet bir dine bağlı kalacak mı?»</p>
<p>– «Kalacak mı, kalmayacak mı bilmem!» dedim. Konuyu kapatmak istedim. Fakat, mümkün olmadı. O halde, denildi; herhangi bir konuda inançlarım ve düşüncelerim doğrultusunda bir fikir ortaya atmaktan, hükûmet beni engelleyecek veya cezalandıracaktır. Oysa, herkes kendi vicdanını susturmaya imkân görecek mi? O zaman iki şey düşündüm.</p>
<p>Biri, yeni Türkiye Devleti’nde her ergin şahıs dinini seçmekte serbest olmayacak mıdır? sorusu. Diğeri, Hoca Şükrü Efendi’nin:</p>
<p>«Bazı yüksek din arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi şeriat kitaplarında yer almış belirli ve değişmez İslâmî hükümleri yayınlayarak, maalesef yanıltıldığı görülen İslâm kamuoyunu aydınlatmayı boynumuza borç bir görev saydık» girişinden sonra yeralan «İslâm halifesinin görevi, dinin emirlerini korumak ve kollamakta peygamberin yerini tutmaktır. Dinî hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimiz’in vekilliğini yapmaktır» sözleri.</p>
<p>Oysa, Hoca’nın sözlerini uygulamaya kalkışmak, millî hâkimiyeti, vicdan hürriyetini kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca’nın bilgi dağarcığında, Yezitler (Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Yezid’i tutanlar) zamanında yazdırılmış istibdat rejimine has formüller bulunmuyor muydu?</p>
<p>O halde, ne anlama geldiği ve ne kastedildiği artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış bulunan devlet ve hükûmet kavramlarını ve millet meclislerinin görevlerini din ve şeriat kılıklarına bürüyerek kim ve ne için aldatılacaktır?</p>
<p>Gerçek bundan ibaret olmakla birlikte, o gün İzmit’te basın mensuplarıyla, bu konuda daha fazla görüşmekte yarar yoktu. Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, lâik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur.</p>
<p>Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılâp ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.</p>
<p>Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-161</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-161</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1
Saygıdeğer Efendiler, her yerde, siyasî parti kurma konusunda da halkla uzun sohbetler yaptım. 7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve «Halk Partisi» adını taşıyan siyasî bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum. Gerek bazı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb5097c2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HALK PARTİSİ’Nİ KURMA TEŞEBBÜSÜ</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, her yerde, siyasî parti kurma konusunda da halkla uzun sohbetler yaptım.</p>
<p>7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve «Halk Partisi» adını taşıyan siyasî bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>DOKUZ İLKE VE PARTİMİZİN İLK PROGRAMI</strong></span></a>
</p><p>Gerek bazı kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halk ile yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923 tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke halinde tespit ettim. İkinci Büyük Millet Meclisi’nin seçimi sırasında yayınlayarak ilân ettiğim bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur.</p>
<p>Bu program, bugüne kadar ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve esaslı bazı konular da vardı. Örnek olarak, Cumhuriyet’in ilânı, Şer’iye Vekâleti’nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi…</p>
<p>Bu konuları programa alarak, cahil ve gericilerin, bütün milleti vaktinden önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü, bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve milletin sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim.</p>
<p>Yayınladığım programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu.</p>
<p>«Halk Partisi’nin programı yoktur» dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri, nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik.</p>
<p>Öyle yapmadık. Milletin maddî ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, söz ve teori ile iş ve icraata önem vermeyi tercih ettik. Bununla birlikte, «Hâkimiyet milletindir», «Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dışında hiçbir makam, millî mukadderata hâkim olamaz»,</p>
<p>«Bütün kanunların düzenlenmesinde, her türlü teşkilâtta, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, millî hâkimiyet esasları çerçevesinde hareket edilecektir»</p>
<p>«Saltanat’ın kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir kanun hükmüdür» gibi bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform yapılacağı, bütün kanunlarımızın, hukuk ilminin verilerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide âşar (Eski vergi sisteminde 1/10 esasına dayanan toprak ürünlerini vergilendirme türü) usulünün değiştirileceği, millî bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin sağlanmasına derhal teşebbüs edileceği, fiilî askerlik süresinin indirileceği, memleketin imarına çalışılacağı v.b. gibi önemli ve âcil ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı.</p>
<p>Barış konusundaki görüşümüzün de: «malî, iktisadî ve idarî alandaki bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak şartıyla, barışın gelmesine çalışmak olduğunu» söyledik. Hilâfet makamının bütün İslâm dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik.</p>
<p>İlkeler, «Halk Partisi»nin kuruluşu ve faaliyet göstermesi için yeterli oldu. Partinin adına, daha sonra «Cumhuriyet» kelimesi de eklenerek, bilindiği gibi, «Cumhuriyet Halk Partisi» adı verildi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN KONFERANSI GÖRÜŞMELERİ KESİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, yine Lozan Konferansı’na temas edeceğim. Konferans 4 Şubat 1923 tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre devam eden görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilâf Devletleri temsilcileri, delegeler hey’etimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı anlam ve öz bakımından istiklâlimize zarar veren şartları içine alıyordu.</p>
<p>Özellikle, adlî, malî ve iktisadî konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler hey’etimiz, bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta özet olarak şunlar yer alıyordu:</p>
<p>«Üzerinde anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım.» Gerçekten de, Konferans’ta görüşme konusu olan birçok meseleden bizce kabul edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta: «İkinci, üçüncü derecede olan konuları ayrıca inceleriz.</p>
<p>İtilâf Devletleri, bu teklifimizi kabul etmeyecek olurlarsa, tekliflerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır» da denilmiştir. Delegeler Hey’eti’mizin teklifi dikkate alınmadı. Yalnız, konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi gösterildi. Her devletin temsilcileri memleketlerine döndüğü gibi, bizim Delegeler Hey’eti’miz de geri geldi. Ben de Batı Anadolu gezisinden dönüyordum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TEKİ MUHALİFLERİN ÇEŞİTLİ SALDIRI VE HAREKETLERİ</strong></span></a>
</p><p>Meclis’teki muhaliflerin çeşitli şekillerde ve başka başka konularda saldırı hazırlıklarında bulundukları yeni değildi. Geziye çıktığım tarihten bir gün sonra, «İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi» adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün Meclis’in ve milletin bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce çevrilmek istenen bir dolap, vardır ki, daha ondan söz etmedim. Sebebi, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun, sonuçları itibariyle gezim boyunca da devam etmişti. Müsaade buyurursanız, bu konu ile ilgili olarak hatıralarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, üç milletvekili, milletvekili seçimi kanun tasarısında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar… Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim.</p>
<p>2 Aralık 1922 günü, Meclis’in, İkinci Başkanı Adnan Bey’in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık kürsüsünden şöyle bir söz işitildi: «Efendim! Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik yapılması ile ilgili teklifin görüşülebileceği yolunda<br>
Tasarı Komisyonu’nun tutanağı var.» Bu söz «okunsun» sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: «Önemlidir, okunmasını teklif ederiz» diyerek genel havayı açığa vurdular.</p>
<p>Başkan: «- Efendiler, bu önergenin, okunmadan önce komisyona gönderilmesi usuldendir» dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>«BENİ VATANDAŞLIK HAKLARINDAN MAHRUM ETMEK» TEKLİFİ ÜZERİNE MECLİS’TE YAPTIĞIM KONUŞMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis’te yapılan görüşmeleri ogüne ait Tutanak Dergisi’nde okumak mümkündür. Fakat yüksek hey’etinizi bu külfetten kurtarmak için, müsaade buyurursanız, o oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim:</p>
<p>Değişiklik önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: «Efendim! bu kanun tasarısı özel bir maksat taşıyor. Bu özel maksat doğruca şahsımı ilgilendirdiğinden, müsaade ederseniz birkaç kelime ile düşüncemi arz etmek istiyorum.</p>
<p>Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salâhattin ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi’ler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya, benim şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak maksadını güdüyor.</p>
<p>14′üncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada deniliyordu ki: «Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır.</p>
<p>Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.»</p>
<p>Maalesef, benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim.</p>
<p>Doğum yerim, bugünkü millî sınırların dışında kalmıştır. Fakat, bu böyle ise, bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istilâ hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır.</p>
<p>Eğer düşmanlar maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEKLİF EDİLEN MADDEDEKİ ŞARTLAR BENDE NEDEN YOKTU</strong></span></a>
</p><p>Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi.</p>
<p>Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra, Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler’in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün millî sınırlar dediğimiz sınırları fiilî olarak çizmemekliğim gerekirdi.</p>
<p>Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslâm dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum.</p>
<p>Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır.</p>
<p>Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis’te iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum «Bu efendiler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?</p>
<p>Yine bu Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?</p>
<p>Efendiler, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce hey’etinize, bu Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLETİN BANA KARŞI GÖSTERDİĞİ SEVGİ VE GÜVENİN SAMİMİ İFADELERİ</strong></span></a>
</p><p>Bu sözlerim ajans ve basın vasıtasıyla yayınlandı. Millet yaptığım konuşmayı ve cevabını beklediğim soruyu öğrendi… Hemen, memleketin bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçimler ve halk tarafından Meclis Başkanlığı’na protesto telgrafları yağdı. Bu kanun tasarısına imza koyan milletvekili Efendilerin de seçim bölgeleri halkı, kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta gecikmedi.</p>
<p>Milletin, benim için gösterdiği bu sevgi ve güveni samimî olarak belirtmesi bakımından kıymetli birer hâtıra olarak saklamakta olduğum bu telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar, zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek seçim bölgesinin, Rize’nin şahsıma çekmiş olduğu bir telgrafı olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim:</p>
<p>«Üç milletvekili beyin, Seçim Kanunu ile ilgili önergesine, sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına mecburiyet duyulmuştur:</p>
<p>1 – (Övücü ve samimî sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen, muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir şahsiyet ve değeri olmayan milletvekilini lânetleriz. O, artık sancağımızı da temsil hakkına sahip değildir.</p>
<p>2 – Şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize tavsiye eden milletvekili efendinin görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda mevcut olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve yüksek şahsiyetinize olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim.»</p>
<p>İmzalar</p>
<p>25.5.1923</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YENİDEN SEÇİM YAPILMASI KARARI</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, Birinci Türkiye Büyük Mîllet Meclisi’nin, olaylarına işaret ettiğimiz tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde ciddî olarak durup düşünülmeyi gerektiren bir durum almıştı. Bütün millette, Meclis’in görev yapamayacak bir duruma geldiği endişesi doğmaya başladı.</p>
<p>Meclis’te durumu soğukkanlılıkla ve uzak görüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık şüpheye yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, millet ve memleketin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye imkân yoktur.</p>
<p>Bu zarurete ben de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey’e, kalmakta olduğu istasyon binasında Hükûmet üyelerini toplantıya davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi telefonla bildirdim.</p>
<p>Rauf Bey’in dairesinde toplanan Bakanlar Kurulu’na, Meclis’in yenilenmesini Meclis’e teklif etmek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışmadan sonra, Hükûmet üyeleri ile görüş birliğine vardık.</p>
<p>Aynı gece, Meclis’teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim Kurulu’nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim Kurulu içinde teklifimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme ve tartışmalar ertesi güne kadar sürdü. Buna rağmen, bu hey’et ile de anlaştık. Ondan sonra, derhal Grup Genel Kurulu’nu topladım.</p>
<p>Orada memleketin içinde bulunduğu genel durumu, acele olarak yapılması gereken memleket işlerini anlattım. Meclis’in artık bu görevleri yerine getirme kabiliyeti kalmadığını belirterek ve ispat ederek, Meclis’ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek gerektiğini bildirdim.</p>
<p>Grup Genel Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923′te Meclis’e götürüldü. Yüz yirmi kadar üye, bir önergeyle, seçimlerin yenilenmesi için bir kanun teklifi sundu. Meclis, «Seçimlerin yeniden yapılmasına karar verilmiştir» şeklindeki bir kanunu oybirliği ile çıkardı.</p>
<p>Meclis’in bu kararı vermesi, inkılâp tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü, Meclis bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf etmiş ve bundan dolayı milletçe duyulan ıztırabı anlamış olduğunu göstermiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN KONFERANSI’NIN İKİNCİ SAFHASI VE YENİ SEÇİMLERDE MİLLETİN GÖSTERDİĞİ UYANIKLIK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923′te yeniden toplandı. Delegeler Hey’eti’miz Lozan’da yeniden barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimler ile meşgul oluyordum.</p>
<p>Yeni seçimlere, bilinen ilkelerimizi ilân ederek katıldık. Görüşlerimizi kabul edip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı. Adayları ben tespit edecek ve zamanı gelince partimiz adıyla ilân edecektim.</p>
<p>Bu yolu benimsemiştim. Çünkü, yapılacak seçimlerde, milleti aldatarak, çeşitli maksatlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarmalarım memleketin her tarafında büyük bir samimiyet ve güvenle karşılandı.</p>
<p>Bütün millet, ilân ettiğim ilkeleri tamamen benimsedi. Bu ilkelere, hatta şahsıma muhalefet edeceklerin milletçe milletvekilliğine seçilmesine imkân kalmadığı anlaşıldı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-162</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-162</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2
Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu. Mümkün olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa’da gerçekleştirdi. Paşa’nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi usulünce […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb37d0d0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’NIN BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİ OLMA TEŞEBBÜSÜ VE YAYINLADIĞI HAL TERCÜMESİ</strong></span></a>
</p><p>Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu. Mümkün olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa’da gerçekleştirdi.</p>
<p>Paşa’nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi usulünce ve gerektiği şekilde propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu yoldaki teşebbüslerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini çekmiş olanı özellikle hal tercümesidir.</p>
<p>Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923′te, Âbit Süreyya Bey adında bir şahsa (A. S.) baş harflerini taşıyan bir hal tercümesi yayınlattı.</p>
<p>Âbit Süreyya Bey, Abdülhamid’in başkâtiplerinden rahmetli Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte fahrî hünkâr yaveri idi. Birinci Dünya Savaşı’nda İzmir’de ve İstiklâl Savaşı’nın sonunda, Nurettin Paşa karargâhının bulunduğu İzmit’te ordu müteahhitliği yaptı.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın hal tercümesinin yer aldığı broşürü hazırlayan Âbit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve ortağı bulunduğu Matbaa-i Osmaniye’de bastırması Nurettin Paşa tarafından rica edilmiştir.</p>
<p>Bu broşürün kapağında şu yazılar okunur:</p>
<p>«İzmir Fâtihi, Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşlarının galibi Gazi Nurettin Paşa Hazretleri’nin hal tercümesi.»</p>
<p>Efendiler, on dokuz sayfadan ibaret olan bu hal tercümesi broşürünün ne kadar insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu hal tercümesinin memleketin bütün aydınları tarafından okunmasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların veya okuyacak olanların, broşürde temas edilen olaylar ve işlerle ilgili olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri gerekir.</p>
<p>Bu broşürün niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir fikir edinebilmek için, bazı noktalarını hep birlikte gözden geçirelim:</p>
<p>Broşürün kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler vardır:</p>
<p>«Kûtülamare’nin kuşatıcısı, Bağdat’ın savunucusu, Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları galibi ve İzmir fâtihi.»</p>
<p>Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı «kuşatıcı», «galip», «fâtih» ünvanları hakkındaki görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün metnine girelim.</p>
<p>Paşa, Konyar adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu ve Hazret-i Peygamber soyundan gelen Âyan üyesi ve Şeyhü’l-Vükelâ (Osmanlı Devleti’nde nazırların en yaşlısına verilen ünvan) Bursalı merhum Rıza Efendi’nin torunlarından imiş… Bu bilgilere ve ifade biçimine göre Mehmet Nurettin Paşa hem Türk hem de Arap’tır.</p>
<p>Babası ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius’a babası ve anası Türk olan Attilânın «ben de, büyük ve asil bir milletin evlâdıyım» dediğini hatırlatmadan geçemeyeceğim.</p>
<p>Resmî okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan Nurettin Paşa 1893′te Harp Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu (İstanbul’da bulunan, Saray’ın ve şehrin korunması ile görevli ordu) Erkân-ı Harbiyesi’ne atanmış…</p>
<p>Nurettin Paşa, kurmaylık tahsili yapmamış ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu karargâhına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir asker! birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargâh emir subaylığı veya buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir… Genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askerî bir birliğe tayin edilmek ve orada askerliğin disiplin ve güçlüklerine alışmak şarttır.</p>
<p>Nurettin Paşa, 1887′de gönüllü olarak Türk-Yunan Harbi’ne katılmış ve Başkomutanlığa tayin edilen Gazi Osman Paşa’nın yaverliğine ve İstanbul’a dönüşünde hünkâr yaverliğine, refakat subaylıklarına getirilmiş.</p>
<p>Bilindiği üzere, Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Selânik’e kadar gitmiş fakat savaş meydanına gitmeden Selânik’ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir komutanın yaverliğine ve ondan sonra da Sultan Hamid’in yaverliğine ve birtakım refakat subaylıklarına tayin edilmiş olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir.</p>
<p>Nurettin Paşa, «sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selânik’te Üçüncü Ordu Kurmaybaşkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayin» edilmiş… Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet’in ilânından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selânik’te, Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayinini anlamak güçtür.</p>
<p>Çünkü, benim de Kurmay Başkanlığı’nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak…</p>
<p>Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan «babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar…»</p>
<p>Hal tercümesi broşüründe, Nurettin Paşa’nın iki defa Sultan Hamit tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir defasında sürülmesine ve diğer bir defasında da askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği ve fakat babasının, araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu hikâyesinden sonra… «İstanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine diğer arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir» sözleri yazılıdır.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın gördüğü zulmü kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, Nurettin Bey’e hürriyetçi düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve sevilip okşansın diye babasına teslim edermiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’NIN VE BABASI MAREŞAL İBRAHİM PAŞA’NIN MEŞRUTİYET İNKILABINDA NASIL VE NE DERECEYE KADAR ROL OYNADIKLARI KONUSUNDAKİ HATIRALARIM</strong></span></a>
</p><p>Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey’in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılâbında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa bir hâtıramı anlatmama müsaadenizi rica ederim.</p>
<p>Efendiler çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza şüphe yoktur ki, ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamid tarafından Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya nakledildim. Ordu merkezi Manastırdı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selânik’te otururdu.</p>
<p>Orada da Mareşallik Kurmay Hey’eti (Maiyet-i muşirî Erkân-ı Harbiyesi) diye bir kuruluş vardı. Ben 1908 yılında kolağası rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Hürriyeti getirmeye çalışan gizli cemiyetle pek yakından ilgim vardı. Yanyalı Esat Paşa Üçüncü Ordu Komutanıydı. Süleyman Paşa – zade Ali Rıza Paşa, Kurmay Başkanı’mızdı O zaman binbaşı bulunan rahmetli Cemal Paşa ve yine binbaşı olan Fethi Bey (bugünkü Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Hey’eti’ni oluşturuyorduk. Her üçümüz de cemiyetin üyesi idik. Cemiyetin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.</p>
<p>O tarihlerde, Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez’deki tümenin ve Serez bölgesinin komutanı mareşal rütbesinde bir zattı. Bu zat, Sultan Hamid’in fevkalâde güven ve itimadını kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin mareşal olmasına, Esat Paşanın kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına rağmen, İstanbul ile Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak maksadıyla Serez’den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) de, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet’in ilânından önceki günlerde, bir binbaşı, Mareşal İbrahim Paşa’nın komutanlık bölgesinde, istibdat idaresinin aleyhinde konuşmuş… Bir casus bunu jurnal etmiş… O zaman Selânik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nâzım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere İstanbul’dan görevlendirildi.</p>
<p>Cemiyet, Nâzım Bey’i bu görevden alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan Nâzım Bey İstanbul’a getirildi. Olayın soruşturmasına İstanbul’dan birinin değil, ancak orduca gösterilecek bir görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben görevlendirildim. Görevim, hiç şüphesiz istibdat aleyhinde bulunmuş olan binbaşıyı kurtarmaktı.</p>
<p>Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa’nın büyük bir endişesi vardır. Paşa, kendi bölgesinde, Sultan Hamid ve istibdat idaresi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda Sultan’a güvence vermişti. Buna rağmen, söz konusu binbaşı için yapılan jurnal, Sultan Hamid’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazıların doğrulanması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu.</p>
<p>Ben derhal Paşa’nın endişesini anladım ve dedim ki: «Paşa Hazretleri, devletli şahsınızın bölgesinde, Zâtışâhane aleyhinde duygular besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez. Yapılmış olan jurnalda yazılanların yerinde soruşturulması, devletli şahsiyetiniz tarafından kurulmuş olan disiplini ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır. Arzu buyurursanız, yapacağım soruşturma raporunun bir suretini zâtidevletlerine göndereyim.»</p>
<p>İbrahim Paşa, bu sözlerimden çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp benim çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık gösterilmesini emretti.</p>
<p>Soruşturmanın sonucu, binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile bulunamayacağını ispat ederek Zâtışahane’nin kendisi hakkındaki güven ve itimadını bir kat daha artırdı.</p>
<p>Mareşal İbrahim Paşa’nın bu yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok geçmeden, kendine bütün Makedonya’yı istibdada karşı olanlardan temizleme görevini hazırladı.</p>
<p>Bu noktayı biraz açıklayayım: Cemiyet, bütün Makedonya’da teşkilâtını genişletti, faaliyetini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.</p>
<p>Selânik’te, Ordu Mareşallığı’nda bulunan Esat Paşaya güven kalmadı. Kurmay Başkanı’mız olan Ali Rıza Paşa hakkında şüpheye düşüldü. Bunlar birer birer, Sultan Hamid tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul’a geri çağrıldı. Ordu Mareşallığı’na her bakımdan güven ve itimat uyandıran Mareşal İbrahim Paşa tayin edildi ve Selânik’e gönderildi.</p>
<p>İbrahim Paşa ‘nın Selânik’e gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey, zaten daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı’na geçmişti Merkezde Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı’nı ben devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>İbrahim Paşa, yanında oğlu Nurettin Bey olduğu halde, trenle geç vakit Selânik’e vardı. Doğruca komutanlık dairesine geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına rağmen, ordu karargâhında görevli bütün komutanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı zata, kendisinin ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yokedebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç de yakışık almayan sözler söyleyerek, arasıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya başladı.</p>
<p>Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman anladım ki, benim göreve devam edebileceğimi emretmiş…</p>
<p>Şimdi Efendiler, gelelim ihtilâl ve inkılâp safhasına…</p>
<p>İbrahim Paşa’nın, korkutma politikası, ihtilâl komitesinin gözdağı verici tutumuyla karşılandı. Paşa, hiddet ve şiddetini bir tarafa bırakmak mecburiyetini duydu. Bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) vasıtasıyla ihtilâl cemiyetinin kuvvetinden ve teşebbüsündeki ciddiyetten İbrahim Paşa’nın oğlu haberdar edildi.</p>
<p>Babasının cemiyet aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve Paşa’dan teminat istendi. Söz gelişi, Paşa, cemiyet aleyhinde hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filân camide kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Fakat önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, cemiyetin üyesi ve mutemedi olan, komutanlık makamının emir subayı Yüzbaşı Kâzım Nâmi Bey (şimdi yazar ve öğretmendir) idi.</p>
<p>İbrahim Paşa, cemiyetin uyarılarına uymak zorunda bırakıldı. Fakat, cemiyetin teşkilâtından, teşebbüslerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden hiçbir vakit haberdar edilmemiştir.</p>
<p>Hürriyet ve Meşrutiyet’in ilânından da, ne İbrahim Paşa’nın ve ne de oğlu Nurettin Bey’in daha önce hiçbir şekilde ve asla haberleri de olmamıştır. Meşrutiyet’in ilânı konusunun tamamen içinde bulunduğum ve bütün teferruat ve safhalarıyla şahsen ve yakından ilgili olduğum için, bu konudaki hâtıralarım olduğu gibi aklımdadır.</p>
<p>Hürriyet ve Meşrutiyet ilânı ile ilgili gösterilerde erken davrandığı sanılan Üsküp’teki hazırlıkları Selânik’te ve diğer yerlerde yapılacak hazırlıklara uygun bir şekilde düzenlemek için Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde fiilî gösteriler başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: «Beni Ordu Komutanlığı’nda bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacak isem, şahsım tecavüz ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul’a hareket edeyim.» Hattâ Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline alarak aynen hatırımda kalan şu kelimeleri de ekledi: «Burada benim yalnız bir hokkam var, onu alır, giderim.»</p>
<p>Gerekenlerle görüştükten sonra cevap verebileceğimi söyledim. Cemiyet adına yetkili olan diğer arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını bildiren cemiyet kararını kendisine ben tebliğ ettim.</p>
<p>Fakat, bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen efendi, İbrahim Paşa’ya bulunduğu yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş… İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı uzatarak dedi ki: «Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir?» Komutan Paşa’ya Cemiyet’çe kendisi için aldığımız kararı bütün teşkilâta duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çekmelerine engel olmanın bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım.</p>
<p>Fakat, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, Cemiyetin Manastır’daki Merkez Hey’eti tarafından Manastır’a davet edilmiş… Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manastır’a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya tekdir edici bir yazı göndermiş…</p>
<p>Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı davet eden Merkez Hey’eti, İbrahim Paşa’ya uzun bir telgraf çekmiş… Bu defa da Mareşal Paşa beni çağırarak telgrafı gösterdi ve: «ya bu ne?» dedi.</p>
<p>Telgrafı baştan sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün hayatı, geçmişi ve hayatının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve hakaret dolu kelimelerle, istibdat devrinin, Sultan Hamid kulluğunun ender rastlanır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın hürriyet için çalışan bir çevrede, hürriyet için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu.</p>
<p>Efendiler, bundan sonra, İbrahim Paşa gerçekten Selânik’te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp gitti.</p>
<p>Bu bilgilerden sonra, Nurettin Paşa’nın, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, «ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle yürütülmesine» de etkili olamamışlardır. En ölçüsüz davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan muamelelerde görülmüştür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAL TERCÜMESİ BROŞÜRÜNE GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN MEŞRUTİYETİN İLÂNINDAN SONRA GÖRDÜĞÜ HİZMETLER</strong></span></a>
</p><p>Hal tercümesi broşürünün 4′üncü sayfasında, Nurettin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katılarak vatan görevini yerine getirdiğinden söz edilmektedir. 31 Mart Vak’ası dolayısıyla Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuvvetlerin komutanı, rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben bu kuvvetlerin kurmay başkanı idim.</p>
<p>Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a kadar gidişini düzenleyen ve yöneten bendim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman, Ayastefanos’a veya Makrıköyü’ne gelmiş olabilir.</p>
<p>Nurettin Paşa, «Yemen vilâyetinin kurtarılması ve âsilerin sindirilmesi için yapılan savaşlarda birtakım tümen birliklerine veya müfrezelere komuta etmiş…»</p>
<p>Her tümen komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, «San’a’nın kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askerî kuvvetlere komuta etmiş…»</p>
<p>Efendiler, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki komutanlığı, bir bölge komutanlığı veya ordugâh komutanlığı kurulur… Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?</p>
<p>Nurettin Paşa, «İmam Yahya ile anlaşma yapması için Ahmet İzzet Paşa’ya yardımcı olmuş…»</p>
<p>Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım. Fakat, İzzet Paşa ile birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili kimselerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile anlaşma görüşmelerinde Nurettin Paşa hiçbir şekilde yetkili kılınmamıştır.</p>
<p>Nurettin Paşa «Balkan savaşlarına katılma arzusu göstererek Yemen’i kuzeyinden güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargâhı’na katılmış ve komutanlığı açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi isteği ile gönüllü olarak 9′uncu Alay’ın komutasını» üzerine almış.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için takip ettiği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin takip ettiği yoldu. Yol o idi. Nitekim, o tarihte biz de Afrika’da bulunuyorduk.</p>
<p>İstanbul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır’a kadar deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz’i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e kadar Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargâha ulaşmıştık. Yol buydu.</p>
<p>Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor. Nurettin Paşa, albaylıktan binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görev yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği olarak, yarbaylıkta Yemen’de iki yıl kalmak lâzım gelirken, vaktinden önce İstanbul’a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur.</p>
<p>Hal tercümesi broşürünün 6′ncı ve 7′nci sayfalarında, Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığı’ndan söz ediyor ve yerli imkânlara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanların umduklarının ve beklediklerinin aksine, yenilgiden zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-163</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-163</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3
Efendiler, Irak seferinde, Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir: İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askerî Bey’in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak’a Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpâk’a kadar perişan bir şekilde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb262e8b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.3</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-3.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.3</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>IRAK SEFERİNDE NURETTİN PAŞA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Irak seferinde, Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir:</p>
<p>İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askerî Bey’in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak’a Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpâk’a kadar perişan bir şekilde geri çekildi.</p>
<p>İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpâk’a kadar ilerlediler. Orada, Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra, Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme emri verdi. Birlikler, Diyale ırmağına kadar kuzeye çekildi.</p>
<p>İngilizlerle süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Halbuki, aynı zamanda, İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpâk – Kûtülamare yönünde ilerledi.</p>
<p>Kûtülamare kuzeyinde, gece İngiliz birlikleri ile karşılaşıldı. Tedbirsizlik, düzensizlik ve idaresizlik yüzünden, birliklerimiz şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı.</p>
<p>Er, subay ve komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi üzerine ortalık yatıştırılabildi.</p>
<p>Irak’ta yeni birlikler ve yeni vasıtalarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla alâkası yoktur.</p>
<p>Broşürün aynı sayfalarında, «Nurettin Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir» deniliyor.</p>
<p>Bu iddianın pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir iddianın ne kadar gülünç olduğunu elbette anlarlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BÜYÜK TAARRUZ’DA NURETTİN PAŞA SAVAŞ MEYDANINI DÜRBÜNLE SEYRETMEYİ TERCİH EDİYORDU</strong></span></a>
</p><p>Broşürün sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu sözler yazılıdır:</p>
<p>«26 Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Muharebesi idare ederken alınan fotoğraflarıdır.»</p>
<p>O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ettiğini ben de fark etmiştim.</p>
<p>Karahisar – Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılırken, «Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yapıldığı gün» bir aralık, Nurettin Paşa’yı kolordu komutanı Kemalettin Paşa’nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle seyrederken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. «Dürbünle seyretmeyi bırakınız! Savaşı yakından ve bizzat idare etmek için, ileri ateş mevzilerine gideceğiz» dedim.</p>
<p>Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. «Siz burada kalabilirsiniz» dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya: «Siz benimle geliniz!» dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa: «emredersiniz» dedi ve benimle beraber yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun esareti ile sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat idare ediyor ve gereken emirleri, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve diğer komutanlara ben veriyordum.</p>
<p>Verdiğim emirlere göre tedbirler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken, Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu seyrediyordu. Bir aralık, kolordu komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı emirler vermeye kalkışmış… Kolordu Komutanı bu emirleri uygulanabilir nitelikte bulmamış; ordu komutanı ile kolordu komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış… Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa’nın yanından biraz sertçe bir muamele ile ayrılmış.. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp, sükûnet ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım.</p>
<p>Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki, kolordu komutanına verdiği emrin gerçekten de uygulanması mümkün değildir. Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken, kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.</p>
<p>Hal tercümesi broşürünün 9′uncu sayfasında, Irak’tan sonra «Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın 3′üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı’nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği’nde bir süre» bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak lâzımdır.</p>
<p>Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönüşünde «Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı» unvanı ile İzmir’e gitmiş ve orada bulduğu, çoğunu 40 yaşından yukarı askerlik çağını aşmış erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği (Mûstahfaz Kıtaatı) yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21′inci Kolorduyu meydana getirmiş.</p>
<p>Efendiler, kolordu kurma işi, son zamanda, Birinci Dünya Savaşı’nın fantazileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, kolordu komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye feryat ederken, 21′inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HAL TERCÜMESİ BROŞÜRÜNE GÖRE NURETTİN PAŞA’NIN İSTANBUL’DA VE ANADOLU’DA GÖRDÜĞÜ ÖNEMLİ İŞLER NELERDİ?</strong></span></a>
</p><p>Broşürün 16′ncı sayfasında Nurettin Paşa’nın «Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının teşebbüsleriyle başlayan Millî Mücadele liderleri ile de ilişki kurarak…» İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından, sonunda «İngilizler tarafından takibe başlanmış olduğundan» ve «Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul’dan çok Anadolu’da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi» üzerine Anadolu’ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.</p>
<p>Efendiler, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi’yle anlaştığını, Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden ve onun hükûmetinden habersiz olarak, bizi, İstanbul ile uyuşturmaya çalıştığını ve bu münasebetle arada geçen telgraf haberleşmeleri üzerine Ankara’ya geldikten sonraki davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları tekrar etmeyeceğim.</p>
<p>18′inci sayfada: «Yukarıda sayılan vatan hizmetlerini başarı ile yerine getirmiş olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında bazı resmî işlerden dolayı anlaşmazlık çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir» ifadesine rastlanmaktadır.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın, Hükûmetçe nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alınarak Divan-ı Harb’e verilmek üzere Ankara’ya getirildiğini ve Meclis’in, kendisine karşı gösterdiği şiddetli tepki, idamını isteyecek kadar ileri gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden, Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim.</p>
<p>Söz konusu broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa… Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık giderilmiş… Bilindiği gibi, Meclis ile karşı karşıya gelebilen yalnız Hükûmet’tir. Meclis’in karşısında Hükûmet vardır. Bir ordu komutanı, bir vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis’in muhatabı olamaz.</p>
<p>Broşürün 18′inci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın «Tanrının lûtfuyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, millî tarihe bu defa pek önemli ve benzeri görülmemiş bir şeref ve iftihar sayfası eklemeyi sağlamış bulunduğu…» nu açıklamaya ayrılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA, ZAFERDEN PAY ALMAYA EN AZ HAKKI OLANLARDAN BİRİDİR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, bu kadar cür’etli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı garip karşılamamak mümkün değildir.</p>
<p>Gerçekten de Nurettin Paşa, genel taarruzda 1′inci Ordu Komutanlığı’nda bulundu. Diğer bütün komutanlarla birlikte kendisine emrettiğimiz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olmak tabiî bulunan bir başarıyı ve şerefi, Nurettin Paşa’nın kendi şahsına mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz.</p>
<p>Nurettin Paşa’yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek maksadına dayanabilir. Yoksa, Nurettin Paşa, Büyük Zafer’in şerefinden pay almaya en az hakkı olanlardan biridir.</p>
<p>Efendiler, Büyük Taarruz’da, Nurettin Paşa’yı, yalnız taarruzun ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü, düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık.</p>
<p>Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme hattını keserek düşman ordusunu esir etmek için, artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre etraflı tedbirler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu.</p>
<p>O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzam ile yazdığı cesaret verici kısa bir yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa’nın maneviyatını kuvvetlendirmek için tedbir almak gereği duyulmuştu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>NURETTİN PAŞA’YI VE ORDUSUNU BİZZAT TAKİP ETMEK VE YÖNETMEK ZORUNDA KALDIM</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra, Nurettin Paşa’yı ve ordusunu bizzat takip etmek ve yönetimine müdahale etmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yaptığı hataları düzeltmek güçleşirdi.</p>
<p>Dumlupınar’da, ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa’nın ileri hareket için hazırladığı harekât emrinin kapsamını anlamayan, fakat anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine, kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını hatırlatarak gereken talimatı bizzat yazdırdığım zaman Nurettin Paşa bana demişti ki: «Paşam siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!» Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda cevap verdi: «Paşa, paşa dedi.</p>
<p>Bu ordu bizim ve bütün memleketin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini tesadüfe bırakamayız!»</p>
<p>Dumlupınar’dan Uşak’a giderken, yolda Nurettin Paşa’nın aldığı tedbirlerdeki yetersizliğin farkına varıp, Nurettin Paşa’nın tümenlerine bizzat emir vererek tedbir aldırmasaydım, Trikopis’in esir düşmesi mümkün olmayabilirdi.</p>
<p>Uşak’ta beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ye hükûmet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini bizzat işitip, Nurettin Paşa’nın tedbirsizliğini ve gafletini anlayıp doğrudan doğruya kendim emir vererek tedbir aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz halde, paniğe kapılarak darmadağın olması ihtimalden uzak değildi.</p>
<p>İşbilirlik ve ileri görüşlülük iddiasında bulunan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı memurlarla yaptığı zapta geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan kaçınmak belki de mümkün olmayacaktı.</p>
<p>Efendiler, bu söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa’dır. Kuşatıcı, galip, fâtih, gazi ünvanlarıyla kendini hatırlatmak gibi çocukça bir sevdaya kapılan Nurettin Paşa’nın, «Kûtülâmare kuşatıcısı Nurettin Paşa» diye bir kartını görmüştüm.</p>
<p>Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılarda, karttaki ünvana işaret ederek, «bunu da benden kimse alamaz ya!» diye bir ibare vardı.</p>
<p>Muhittin Paşa, bu kartı ve karttaki yazıyı, akıl ve ferasetle bağdaşır görememiş ve dikkate değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan kimse geri alamaz. Fakat onu ona veren de yoktur.</p>
<p>Her başarılı savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde kendisini başarının tek kazanıcısı ve galibi ilân etmesi, örnek alınacak bir ahlâk kuralı değildir. Memleketin çocuklarına, böyle asılsız tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek nesillere, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat bir düşünceyi miras bırakamayız.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLET VE TARİH ÜNVAN VERMEKTE O KADAR CÖMERT DEĞİLDİR</strong></span></a>
</p><p>Hal tercümesi broşürünün kapağındaki «gazi» ünvanının kullanılmasına gelince, bu ünvanı, Nurettin Paşa’ya (A. S.) harfleri verebilir. Fakat, gerçek ve kanun bununla yalnız ve sadece alay eder. Gerçi savaşa «ya şehit ya da gazi olmak için» gidilir.</p>
<p>Genel olarak, kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de, sağ kalanların hepsine gazi ünvanı verilmez. Bu ünvanı ancak kanun verir. Medenî bir milletin yüksek çıkarları uğruna yapmaya mecbur olduğu harpler, Arap aşiretlerinin dolayısıyla biribirine karşı açtıkları gazve (Arap aşiretlerinin gündüzleri yaptıkları savaşa verilen ad. Gece yapılan savaşlara Seriyye denir) değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için «benim gazi oğlum!» diyerek övünürler. Fakat millet ve tarih unvan vermekte o kadar cömert değildir.</p>
<p>Hal tercümesinin son sayfasından da bir cümle alarak bu hikâyeye son verelim:</p>
<p>Nurettin Paşa «Irak cephesinde iken yerli halk tarafından kendisine verilmiş bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbelâ’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretleri’nin mübarek kılıcını taşımakla şeref duymaktadır.»</p>
<p>Efendiler, bu ne lâftır!</p>
<p>Kerbelâ, Peygamber’in torunu, imam, mübarek kılıç, şeref duymak gibi, cahil takımının hoşuna gidecek lâflarla milleti kandırma politikasını benimseyenler, artık insaf etsinler!.. Millet de dikkat ve uyanıklığını artırsın!..</p>
<p>Efendiler, tek başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girme yolunu bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve başladıktan sonra görülecektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI</strong></span></a>
</p><p>Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti’nin tarihinde, mutlu bir geçiş devresine rastladı. Gerçekten de dört yıllık istiklâl mücadelemiz, milletimizin şanına lâyık bir barış ile sonuçlanmış bulunuyordu.</p>
<p>24 Temmuz 1923′te, Lozan’da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923′te Meclis’te onaylandı.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-164</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-164</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4
Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükûmeti tarafından 10 Ağustos 1920′de imza edilmiştir. Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır. İkinci barış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bb133299.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.4</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-4.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.4</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASINDAN SONRA TÜRKİYE’YE YAPILAN DÖRT BARIŞ TEKLİFİ ARASINDA BİR KARŞILAŞTIRMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilâf Devletleri tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükûmeti tarafından 10 Ağustos 1920′de imza edilmiştir.</p>
<p>Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.</p>
<p>İkinci barış teklifleri, Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra toplanan Londra Konferansı’nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu teklifler Sévres Antlaşması’na bazı değişiklikler getiriyor ise de, üzerinde durulmamış olan meselelerde Sévres taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.</p>
<p>Bu teklifler, bizce tartışmaya yol açmadan İkinci İnönü Muharebesi’nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.</p>
<p>Üçüncü barış teklifleri, 22 Mart 1922′de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması’ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris’te toplanan İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları tarafından yapılmıştır. Bu tekliflerde, artık işe Sévres taslağını temel olarak ele alma usulünden vazgeçilmiş ise de, ana çizgileri ile millî gayemizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü teklif Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nce Türkiye’ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslar ile Milli Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için, bu dört türlü teklif arasında en önemli noktaları içine alacak şekilde kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.</p>
<p><span>I. SINIRLAR</span></p>
<p>a) Trakya sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Çatalca hattından biraz ileride bulunan Podima-Kalikratya hattı.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Tekirdağ bize, Babaeski Kırkkilise (Kırklareli) ve Edirne Yunanlılara kalacak şekilde bir hat.</p>
<p>Lozan’da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç hattı.</p>
<p>b) İzmir bölgesi:</p>
<p>Sévres taslağında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine azçok yakın yerlerden geçmektedir.</p>
<p>Bu bölge, Türk hâkimiyetinde kalacak, fakat Türkiye, bu hâkimiyetini kullanma hakkını Yunanistan’a devredecek. Türk hâkimiyetinin belirtisi olarak, İzmir şehrinin dış istihkâmlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan’a katılmasına karar verebilecekti.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İzmir şehri Türk hâkimiyetinde kalacak, İzmir şehrinde bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli unsurların nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilâf Devletleri’nin subayları komuta edecek.</p>
<p>Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak, bölgenin Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek bir Hristiyan valisi olacak, bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir danışma kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye’ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süre ile geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti’nce değişikliğe uğratılabilecek.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumları’nın yönetime adaletli bir şekilde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan’da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi şartıyla bir usul tespiti konusunda İtilâf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan ile anlaşacaklardır.</p>
<p>Lozan’da: Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.</p>
<p>c) Suriye sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin’i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.</p>
<p>Mart 1921′de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.</p>
<p>Lozan’da: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır.</p>
<p>d) Irak sınırı:</p>
<p>Sévres’de: İmadiye bizde kalmak şartıyla, Musul ilinin kuzey sınırı.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Çözümü daha sonraya bırakılmıştır.</p>
<p>e) Kafkas sınırı:</p>
<p>Sévres’de: Türk-Ermeni sınırının tayini Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayan, Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü’nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı’ndaki Türk – Rus Cephesini izleyen bir hattı göstermiştir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Milletler Cemiyeti bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan’a bırakılacak toprakların tespiti için bir komisyon kuracak, Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.</p>
<p>Lozan’da: Bu konu ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>f) Boğazlar bölgesi:</p>
<p>Sévres’de: Rumeli’nin Türkiye’de kalan bütün parçaları.</p>
<p>Anadolu’nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölü’nün güneyine, Bursa’nın ve İznik’in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölü’nün batı ucundan Ahabadr (Ağva) deresinin göle döküldüğü yere kadar uzanan bir hatla sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askerî harekâtta bulunmak hakkı yalnız İtilâf Devletleri’ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması da İtilâf Devletleri’nin komutası altında olacaktır.</p>
<p>İtilâf Devletleri, bu bölge içinde, askerî maksatlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu gayeyle kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada (Tenedos) karşısından Karabiga’ya çekilen hattın kuzeyi ile Boğaziçi’nin her iki yakasında 25 kilometrelik bir bölge.</p>
<p>Çanakkale boğazına hâkim olan her iki tarafındaki adalar.</p>
<p>İtilâf Devletleri yalnız Yunanistan’a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale’de asker bulunduracak böylece, İstanbul’u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurmasına ve Anadolu’dan Rumeli’ye ve Rumeli’den Anadolu’ya asker geçirmesine izin verecektir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Çanakkale’nin güneyinde Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçinin güneyinde o zaman tarafsız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askersiz bölge olacaktır.</p>
<p>Bizde İtilâf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.</p>
<p>Lozan’da: Gelibolu yarımadası ile Kumbağı, Baklaburnu hattının güney-doğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir.</p>
<p>Hiçbir yerde İtilâf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.</p>
<p><span>2. KÜRDİSTAN</span></p>
<p>Sévres’de: Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı Milletler Cemiyeti Meclisi’ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istediklerini ispat ederse ve Meclis de bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri, şimdiki durumu göz önünde tutarak, bu konuda Sévres taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu şartla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asurî – Geldanî çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.</p>
<p><span>3. İKTİSADÎ NÜFUZ BÖLGELERİ</span></p>
<p>Sévres Antlaşması’ndan sonra İtilâf Devletleri’nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya (Accord tripartite) göre:</p>
<p>a) Fransız nüfuz bölgesi:</p>
<p>Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sivas’ın kuzeyinden geçen ve Muş’u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre’ye giden bir hattın içinde kalan bölge.</p>
<p>b) İtalyan nüfuz bölgesi:</p>
<p>İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarasihar’a kadar Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyas dağı yöresine kadar giden hatla İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.</p>
<p>Mart 1921′de: Bekir Sami Bey ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükûmetçe reddedilen anlaşmalara göre:</p>
<p>a) Fransız nüfuz bölgesi:</p>
<p>O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sivas, Elâzığ ve Diyarbakır illeri.</p>
<p>b) İtalyan nüfuz bölgesi:</p>
<p>Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra tayin edilecek kısımları.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan’da: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p><span>4. İSTANBUL</span></p>
<p>Sévres’de: Antlaşma samimiyetle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi’nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askerî kuvvet geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: İstanbul’dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul’da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin arttırılacağı vaad edilmektedir.</p>
<p>Lozan’da: Söz konusu olmamıştır.</p>
<p><span>5. VATANDAŞLIK</span></p>
<p>Sévres’de: Gerek Yunanistan da dâhil olmak üzere İtilâf Devletleri’nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) vatandaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükûmeti’nce engel olunmayacak ve bunların yeni vatandaşlığı kabul edilecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.</p>
<p>Ancak, görüşmeler sırasında, İtilâf Devletleri, bir kimsenin vatandaşlığını tayin hususunda, Türkiye’deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu teklif, Sévres taslağının yukarıda söz konusu olan 128′inci maddesinin yeni bir şekliydi. Hiç şüphe yok ki tarafımızdan reddedilmiştir</p>
<p><span>6. ADLÎ KAPİTÜLASYONLAR</span></p>
<p>Sévres’de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyon, kapitülasyonlardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir usul düzenleyecek ve Osmanlı Hükûmeti’ne danıştıktan sonra bu usulü tavsiye edebilecek.</p>
<p>Osmanlı Hükûmeti bu usulü kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bu komisyonda Türkiye’nin de temsil edilmesine İtilâf Devletleri razı olmaktadır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Aynı teklif.</p>
<p>Lozan’da: Kapitülasyonlarla ilgili hiçbir kayıt yoktur.</p>
<p>Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik.</p>
<p><span>7. AZINLIKLARIN KORUNMASI</span></p>
<p>Sévres’de: 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye’ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir:</p>
<p>a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi.</p>
<p>Başkanları Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek olan hakem komisyonları vasıtasıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükûmetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlar tarafından iddia edilen bütün şahısların sürgün edilmesi v.b.</p>
<p>b) Türk Hükûmeti, azınlıkların parlamentoda kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim kanunu tasarısını, iki yıl içinde İtilâf Devletleri’ne sunacaktır.</p>
<p>c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün imtiyazlar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların idare ettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda ogüne kadar hükûmetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır.</p>
<p>İtilâf Devletleri, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli tedbirleri tespit edecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her tedbiri kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Azınlıklar söz konusu edilmemiştir. Bu teklifte Sévres’de yapılacak değişiklikler yeraldığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıklarla ilgili bir sıra tedbirin teklif edileceği ve bunların gereğince uygulanmasını kontrol için Milletler Cemiyeti’nce komiserler tayin edileceği yazılıdır.</p>
<p>Bu bir sıra tedbirin neler olduğu açıklanmamıştır.</p>
<p>Lozan’da: Misak-ı Millî’mizde kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan bütün milletlerarası antlaşmalarda yer alan hükümler.</p>
<p><span>8. ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de:</p>
<p>a) Türkiye’nin silâhlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır.</p>
<p>Saray Muhafız Birliği 700 Kişi</p>
<p>Jandarma 35.000 Kişi</p>
<p>Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler 15.000 Kişi</p>
<p>Toplam: 50.700 Kişi</p>
<p>Bu sayıya Harp Akademisi ve askerî okullar öğrencileri ile, depo birliklerinde ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir.</p>
<p>Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra veya ağır top olmayacaktır.</p>
<p>Memleket, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (légion) bulunacaktır.</p>
<p>Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.</p>
<p>Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır.</p>
<p>Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500′ü geçmemek üzere yabancı subaylar bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı milletten olacaktır.</p>
<p>Daha sonra tespit edilecek olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemiş olmakla birlikte, bunun İtilâf Devletleri’nin düşüncesine göre, en az dört olacağı, antlaşmanın bazı hükümlerinden ve özellikle bir birliğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylece İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan’a ve belki de ileride Ermenistan’a birer bölge verilmesi düşünülmüştür.</p>
<p>Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar hep paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve mecburî askerlik hizmeti kalkacaktır.</p>
<p>Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli unsurların birlikte temsil edilmesine mümkün olduğu kadar dikkat edilecektir.</p>
<p>Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının memleketimiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Komisyonu:</p>
<p>Türkiye’nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını tayin etme, artacak silâh ve cephanemizi teslim alma, memleketimizi bölgelere ayırma, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını tespit etme, bunların hangi işlerde ve ne şekilde çalıştırıldıklarını denetleme, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını tayin etme ve hükûmetle işbirliği yaparak yeni silâhlı kuvvetlerimizi düzenleme gibi işlerle görevli olacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde:</p>
<p>Jandarma sayısı 45.000′e, özel birliklerin sayısı 30.000′e çıkarılmıştır.</p>
<p>Jandarmanın memleket içindeki dağıtım şekli, yukarıda sözü edilen İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasında anlaşmaya varılarak tespit edilecektir.</p>
<p>Jandarma subay ve astsubay oranı arttırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile hükûmet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır (Bununla, belki de her bölgede aynı milletten yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).</p>
<p>Mart 1922 teklifinde:</p>
<p>Paralı asker usulünün devam ettirilmesi, Jandarmanın 45.000′e, özel birliklerin 40.000′e çıkarılması.</p>
<p>Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye’ye tavsiye edilmekle birlikte, bu nokta şart olarak ileri sürülmemektedir.</p>
<p>Lozan’da: Trakya ve Boğazlar’da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi’nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir.</p>
<p><span>9. CEZA</span></p>
<p>Sévres projesinde: Türkiye harp sırasında harp kurallarına aykırı şekilde hareket etmiş veya Türkiye içinde zulüm yapmış, zorla sürgün etme v. b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilâf Devletleri’ne (Yunanistan dâhil) ve Türkiye’den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harb’i tarafından yargılanıp cezalandırılacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: İtilâf Devletleri’nin teklifinde bundan söz edilmemiştir. Ancak, Bekir Sami Bey’in, İngilizlerle imza etmiş olduğu esirlerin geri verilmesi ile ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sévres taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş şeklinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Mart 1922′de: Bu konu üzerinde durulmamıştır.</p>
<p>Lozan’da: Bundan söz edilmemiştir.</p>
<p><span>10. MALÎ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de: İtilâf Devletleri, Türkiye’ye yardım olsun diye, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır.</p>
<p>Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki şekilde olacaktır:</p>
<p>a) Türkiye’nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü tedbiri alacaktır.</p>
<p>b) Türk Meclis-i Mebusanı’na sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu’na verilecek ve onun kabul ettiği şekilde Meclis’e gönderilecektir. Meclis’in yapacağı değişiklikler, ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir.</p>
<p>c) Komisyon, malî kanun ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip tayin edilecek olan Türk Maliye Teftiş Hey’eti vasıtasıyla denetleyecektir.</p>
<p>d) Düyûn-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresi ve Osmanlı Bankası ile anlaşarak Türkiye’nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.</p>
<p>e) Türkiye’nin, Düyûn-ı Umumiye’ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisyonu’nun emrine verilecektir. Komisyon bunlarla:</p>
<p>Önce, kendisine ve Türkiye’de kalacak olan İtilâf Devletleri işgal kuvvetlerine ait giderleri karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilâf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye’de gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.</p>
<p>İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilâf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir.</p>
<p>Türkiye’nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.</p>
<p>f) Hükûmetçe verilecek her bir imtiyaz için Maliye Komisyonu’nun uygun bulması şarttır.</p>
<p>g) Bugün yürürlükte olan, bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye tarafından toplanması usulü, Komisyon’un onayı ile mümkün olduğu kadar genişlemesine yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye’ye uygulanacaktır.</p>
<p>Gümrükler, Maliye Komisyonu tarafından tayin veya işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu Türk Maliye Nâzırı’nın fahrî başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun, Türk maliyesi ile ilgili konularda oyu olacaktır. İtilâf Devletleri’nin malî çıkarları ile ilgili konularda ise, Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.</p>
<p>Türk parlamentosu, Türk Maliye Nâzırı ile Maliye Komisyonu tarafından ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Fakat bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak şekilde ise, bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu’na gönderilecektir.</p>
<p>Türk hükûmeti, imtiyazlar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Nâzırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını, Maliye Komisyonu ile birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alacaktır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Maliye Komisyonu kurulmasından vazgeçilmektedir. Fakat, İtilâf Devletleri’ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk hâkimiyeti ilkesi ile bağdaştırılmasına çalışılacaktır.</p>
<p>Savaştan önceki Düyûn-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilâf Devletleri’nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.</p>
<p>Lozan’da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.</p>
<p><span>11. İKTİSADÎ HÜKÜMLER</span></p>
<p>Sévres’de: Kapitülasyonlardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilâf Devletleri uyruklularına geri verilecek; bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır.</p>
<p>(Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunduğu ve vatandaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk vatandaşının, İtilâf Devletleri’nden birinin vatandaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığı hesaba katılırsa, bu hükmün genişliği daha iyi anlaşılır).</p>
<p>Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.</p>
<p>Türkiye, İtilâf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır.</p>
<p>Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Bazı şartlara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre, diğer hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul’da toplanıp kapitülasyon sisteminin değiştirilmesiyle ilgili teklifler hazırlayacaktır.</p>
<p>Bu teklifler, malî konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu tekliflerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.</p>
<p>Lozan’da: Kapitülasyonların her türlüsü kökünden ve ebedî olarak kaldırılmıştır.</p>
<p><span>12. BOĞAZLAR KOMİSYONU</span></p>
<p>Sévres’de: Kendine has bayrağı, bütçesi ve polis kuvveti bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu’nun (Meclis-i Âli-i Sıhhî) yaptığı görevlerle, kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında ve onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar’ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilâf Devletleri’ne başvurabilecektir.</p>
<p>Komisyonda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya’nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır.</p>
<p>Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyeti’ne girdiği andan başlayarak bu komisyona katılabileceklerdir.</p>
<p>Komisyon üyeleri, diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisyona sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir.</p>
<p>Mart 1921 teklifinde: Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu’na başkanlık edecektir.</p>
<p>Mart 1922 teklifinde: Aynı şekilde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.</p>
<p>Lozan’da: Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar’dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Milletler Cemiyeti’ne rapor verecektir.</p>
<p>Yine bu anlaşmayla, İstanbul’daki Milletlerarası Sağlık Kurulu (Beynelmilel Sıhhiye Meclisi) kaldırılarak, sağlık işleri Türk hükûmetine bırakılmıştır.</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-165</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-165</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5
Efendiler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Hey’eti Başkanı İsmet Paşa ile Hükûmet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır. Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddî sebeplere dayandırmak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bafd3f75.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.5</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-5.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.5</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRK DELEGELER HEY’ETİNİN BAŞKANI İSMET PAŞA İLE HÜKÛMET BAŞKANI RAUF BEY ARASINDA ÇIKAN ANLAŞMAZLIK</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim.</p>
<p>Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Hey’eti Başkanı İsmet Paşa ile Hükûmet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır.</p>
<p>Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddî sebeplere dayandırmak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhî ve duygusal açıdan değerlendirmek gerektiği görüşündeyim.</p>
<p>Çeşitli vesilelerle belirtmiştim ki, Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Hey’eti Başkanlığı’na Rauf Bey’in getirilmesi eğilimi vardı.</p>
<p>Gerçekten Rauf Bey de Delegeler Hey’eti Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa’nın askerî danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden rica etmişti.</p>
<p>Ben, Rauf Bey’e, İsmet Paşa’dan yararlanmanın, ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle mümkün olacağı cevabını verdim. Sonra, bilindiği gibi, Rauf Bey’i göndermedik, İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığı’na seçilerek Delegeler Hey’eti Başkanlığı’na getirildi.</p>
<p>Lozan Konferansı’nın birinci dönemi kapandıktan sonra, İsmet Paşa’nın uğradığı hücum ve eleştirileri anlatmıştım.</p>
<p>Buna rağmen, ikinci defa Lozan’a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir başarıyla idare ediyordu. Görüşme safhalarını düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu. Bazı önemli konularda Hükûmet’in düşünce ve görüşlerini soruyor veya talimat bekliyordu. Çözüm bekleyen meseleler önemli, mücadele ciddî ve üzücü idi.</p>
<p>Rauf Bey’de, İsmet Paşa’nın görüşmeleri idare ediş tarzını beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da telkin etme isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça, zaman zaman, İsmet Paşa bu işi başaramayacak denmeye başlanmış… Hattâ bir aralık, İsmet Paşa’yı geri çağırma teklifi ortaya atılmış…</p>
<p>Rauf Bey, bu teklifi derhal oylamaya kalkışmış… Bakanlar Kurulu’na Millî Savunma Bakanı olarak katılan Kâzım Paşa’nın itirazı üzerine vazgeçilmiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’DA, HÜKÛMET BAŞKANI RAUF BEY’E KARŞI GÜVENSİZLİK DUYGUSU BAŞLAMIŞTI</strong></span></a>
</p><p>Öte yandan, İsmet Paşa’da da, Hükûmet başkanı Rauf Bey’e karşı bir güvensizlik duygusu başlamış… Rauf Bey’in imzasıyla aldığı Hükûmet’in görüşünü bildiren yazılardan, Rauf Bey’in beni haberdar etmeden talimat vermekte olduğu endişesine düşmüş.</p>
<p>Nihayet, İsmet Paşa, görüşmelerin ciddî ve nazik safhalara girdiğinden söz ederek, benim durumu bizzat takip etmemi yazdı.</p>
<p>Gerçi, ben, İsmet Paşa’nın raporlarından ve Hükûmet’in kararlarından haberdar ediliyordum. Fakat, Rauf Bey’in, kararları İsmet Paşa’ya bildiren yazılarının ne şekilde yazıldığını kontrol etmiyordum.</p>
<p>İsmet Paşa’nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Hükûmet toplantılarında doğrudan doğruya takip etme ve Hükûmet kararlarını bazan kendim kaleme alma gereğini duydum.</p>
<p>Söz konusu ettiğimiz mesele üzerinde açık ve kesin bir bilgi verebilmek için İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında çeşitli konularda yapılan yazışmalardan yalnız iki konu ile ilgili olanlarını, huzurunuzda inceleyeceğim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YUNANLILARDAN İSTENEN SAVAŞ TAZMİNATINDAN DOLAYI İSMET PAŞA İLE HÜKÛMET ARASINDA ÇIKAN GÖRÜŞ AYRILIĞI VE GERGİNLİK</strong></span></a>
</p><p>Yunanlılardan istenen savaş tazminatından dolayı, Yunanistan gergin bir tavır takındı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konu ile ilgili görüşme ve tartışmalar kesildi.</p>
<p>İtilâf Devletleri’nin temsilcileri, İsmet Paşa’ya, Karaağaç’ın bize bırakılması ve tarafımızdan istenen onarımdan vazgeçilmesi suretiyle Yunan tazminatı meselesinin çözüme</p>
<p>bağlanması teklifinde bulunurlar. İsmet Paşa, Karaağaç’ın, istediğimiz haklı tazminata bir karşılık tutulamayacağını, öte yandan, İtilâf Devletleri ile aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan tazminat konusunun, bu konferansta yeniden ele alınıp tespit edilmediğini, her iki konuyu da Hükûmet’e bildirmek zorunda olduğunu belirtir. İsmet Paşa, bu durumu 19 Mayıs 1923 tarihli şifresiyle Hükûmet Başkanlığı’na bildiriyor ve: «Hükûmet kararının acele bildirilmesini istirham ederim» diyor.</p>
<p>İsmet Paşa, bu telgrafına üç gün geçtiği halde cevap alamaz… 22 Mayıs 1923 tarihinde «ivedi» kaydıyla, Hükûmet Başkanlığı’na şu şifreyi de çeker:</p>
<p>«Yunan tazminatına karşılık, Türkiye’ye Karaağaç ve yöresinin bırakılması ile ilgili olarak İtilâf Devletleri’nce yapılan teklif konusunda Hükûmet görüşünün bildirilmesini 19 Mayıs 1923 tarih ve 17 sayılı telgrafla istirham etmiştim. Zâtıdevletlerinin emirlerinin çabuklaştırılması istirham olunur.»</p>
<p>Rauf Bey, İsmet Paşa’nın iki telgrafına, 23 Mayıs 1923 tarihinde cevap veriyor.</p>
<p>Cevabın birinci maddesi şöyledir :</p>
<p>«Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz.»</p>
<p>Cevabın üçüncü maddesinde, bazı düşünceler ileri sürüldükten sonra «Yunanlıların bunu veremeyeceklerini İtilâf Devletlerinin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez» deniliyor.</p>
<p>Cevabın beşinci maddesinde, yine bazı düşünceler belirtildikten sonra, şu görüş ileri sürülüyor: «Bu işin İtilâf Devletleri ile barışa engel olmaması için, bizi Yunanlılarla çözüm yolu bulmakta serbest bırakarak kendilerinin barış imzalamaları yerinde görülmüştür.</p>
<p>İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923 tarihinde Rauf Bey’e yazdığı sonraki dört raporunda düşüncelerini açıklayarak şu bilgileri veriyor:</p>
<p>«Madde 1 – Bu gün, General Pellé geldi. Yunan hey’etinin, iki gün sonra, yani Cumartesi günü tazminat konusunun resmen konferansta görüşülmesini teklif ettiğini ve o zamana kadar tarafımızdan cevap verilmezse, Cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, tazminat konusunda daha cevabınızı almamıştım. Hükûmetimden cevap gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve Yunanlılarca yapılan bu tekliften üzüntü duymadığımı bildirmekle yetindim.»</p>
<p>Durumun son devreye geldiği görüşündeyim. Ortalığa sızan yaygın söylentiler ve gazete haberleri genellikle kötümserdir.</p>
<p>Madde 2 – Çeşitli meseleler üzerinde yüksek başkanlığınızın cevaplarını aldım. Dikkate değer bir husustur ki, tazminat konusunda Ankara’nın red cevabı verdiği daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızması ihtimali yoktur. Çünkü, teklifi ve cevabı daha kimse bilmiyor…»</p>
<p>İsmet Paşa, Yunan tazminat konusu üzerindeki görüşünü şöyle bildiriyor: «Karaağaç ve yöresini bize bırakan teklifi kabul ederek Yunan tazminatı konusunun kapatılması zaruretine uymak yerinde olur. İtilâf Devletleri’nce, Yunanlılara para ödetmek imkânsız denildiği gibi, bunların aradan çekilmesi halinde çıkabilecek bir savaşı kazandıktan sonra bile, para almak için zorlama imkânları olmadığından, ödetme ilkesinde ısrar etmek çıkmaz bir yoldur.</p>
<p>Her memlekette denenmiş ve sonucu görülmüştür… v.b.»</p>
<p>İsmet Paşa bu görüşünü pek akla yatkın ve basiretli düşüncelerle açıkladıktan sonra: «Konferansın bugünkü durumuna göre, iktisadî, ticarî ve yerleşim konuları ile ilgili maddelerle, diğer bütün maddeler büyük bir çoğunlukla, iyi bir şekilde sonuca bağlanmıştır ve bağlanmaktadır…»</p>
<p>«İşgal altındaki topraklarımızın boşaltılması konusu daha, bir çözüme bağlanamadı. Fakat istediğimiz gibi çözümlenmesi umulmaktadır ve öyle olması da gerekir» diyor.</p>
<p>Öteki konuların vardığı ve varabileceği sonuçları da bildirdikten sonra şunları yazıyor: «Düşüncem özet olarak şudur ki, hükûmet bize verilen talimatta yer alan temel maddeler içinde kaldığı ve Yunan tazminatı meselesi teklif ettiğim şekilde çözümlendiği takdirde, barışı gerçekleştirme ümidi gerçekten kuvvetlenir.</p>
<p>Eğer hükûmet, görüşmelerin Yunan tazminatı yüzünden kesilmesini göze alırsa ve bize verilen talimatta yer almayan beklenmedik şartlar ileri sürerek sabit düşüncelerinde ısrar ederse, barışın imzalanması şüphelidir.»</p>
<p>«Kabotajın kayıtsız ve şartsız olarak kaldırılmasını veya konunun barıştan sonraya bırakılmasını uygun gördük ve istedik. Ancak, bu meseleyi belirli şartlar altında, iki yıllık özel bir sözleşmeyle çözümlemek imkânını bulabildik. Oysa: bu konu üzerinde de yeniden değişmez şartlar içinde ısrar edilmesini bildiriyorsunuz. Ondan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor:</p>
<p>«Kararımın özeti şudur: Millî çıkarlarımıza uygun ve elde edilebilecek en iyi şartları içine alan bir barış antlaşması hazırlanmaktadır. Gerek Yunan tazminatı konusunda gerek diğer meselelerde, hükûmet, daha fazla menfaatler elde etme imkânını görmekte ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta kararlı ise, ben bu görüşe katılmıyorum.</p>
<p>Bu noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükûmet Başkanı’ndan istiyorum. Aramızda uyuşma olmadığı takdirde, görevim delegelerimizi burada bırakarak memleketime dönmek ve Hükûmet’e durumu bir defa da sözlü olarak açıkladıktan sonra, savaş ve barış alanında sorumluluk mevkiimi sona erdirmektir.»</p>
<p>İsmet Paşa’nın, telgraflarının son maddesi şudur: «Düşüncelerimin aynen Büyük Millet Meclisi Başkanı’na (yani bana) bildirilmesini istirham ederim.»</p>
<p>Efendiler, bu verdiğim bilgilerden ortaya çıkan sonuç şudur: İsmet Paşa, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatı meselesini çözüme bağlamayı uygun görüyor; hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edilebilecek en iyi şartları içine aldığı görüşünü belirtiyor.</p>
<p>Rauf Bey de, Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz diyor.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BEN, İSMET PAŞA’NIN GÖRÜŞÜNÜ BENİMSEDİM</strong></span></a>
</p><p>Ben Rauf Bey ile İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları gözden geçirdikten sonra, esas itibariyle İsmet Paşa’nın görüşünü benimsedim.</p>
<p>Fakat Rauf Bey de İsmet Paşa da kendi görüşlerinde ısrarlı görünüyorlar ve bu görüşlerin ifadesinde her ikisi de pek keskin kelimeler kullanmış bulunuyorlardı.</p>
<p>Rauf Bey, Meclis ve millet kamuoyunda iyi karşılanabilecek, parlak bir propaganda yolunda idi. «Memleketimizi yakıp yıkmış olan Yunanlılardan, kazandığımız çok büyük zafere rağmen onarım bedeli olarak tazminat parası isteğinden vazgeçemeyiz! Biz, onlarla hesabımızı görürüz!» görüşünün savunucusu oluyor…</p>
<p>Barışı bir bütün olarak ele alan ve büyük bir barışın esaslarını gözönünde bulunduran İsmet Paşa ise, Hükûmet Başkanı’yla olan bu anlaşmazlıkta, Yunanlılara karşı fedakârlık yapmayı teklif etme durumunda bulunuyordu. Bu görüşün yerinde ve kabulünün zarurî olduğunu kamuoyuna anlatmak, elbette ki o kadar kolay değildir.</p>
<p>Konuyu o yolda bir çözüme bağlamak gerekirdi ki, hem İsmet Paşa’nın teklifi kabul edilerek barış yapılsın hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Hükûmet yerinde kalıp barış antlaşması imzalanıncaya kadar çalışmalarına devam etsin!</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-166</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-166</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6
Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükûmet toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılmış olan tebligatı olduğu gibi bilginize sunacağım: İsmet Paşa’ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükûmetin kararı olarak Rauf […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4baeb7eb2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.6</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-6.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.6</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MESELEYİ ÇÖZÜME BAĞLAMAK İÇİN BİR TARAFA HAK VEREREK ÖBÜR TARAFI SUSTURMA YOLUNU TUTMADIM</strong></span></a>
</p><p>Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükûmet toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılmış olan tebligatı olduğu gibi bilginize sunacağım:</p>
<p>İsmet Paşa’ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükûmetin kararı olarak Rauf Bey’in imzasıyla çekildi. Bu telgrafı, ben Kâzım Paşa’ya yazdırdım. Ötekini bizzat yazdım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey’in imzasıyla çekilen telgraf şudur:</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri’nin başkanlığında toplanan Hükûmet’in kararı aşağıda arz olunur:</p>
<p>Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış meseleler, bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu meselelerden herhangi biri nazik bir şekil aldığı zaman fedakârlığa davet edilir ve bu fedakârlığı zarurî görecek olursak, geride kalan meselelerin de aynı şekilde zararımıza çözülmesi ihtimalini kuvvetlendirmiş oluruz.</p>
<p>Yunan tazminatı konusunda fedakârlık yapılacak olursa, bu fedakârlık hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizce çözümü şart olan meselelerin lehimize sonuçlandırılması suretiyle barışa yardımcı olmalıdır.</p>
<p>Bundan dolayı, ancak, Düyûn-ı Umumiye faizleri, işgal altındaki topraklarımızın kısa zamanda boşaltılması, adli işlerle ilgili formül ve şirketler tazminatı konularının Yunan tazminatı konularıyla birlikte ortaya konulması ve ancak lehimizde çözümü sağlanıp garanti edildiği takdirde, karşılığında bu fedakârlığın göze alınması uygun olabilir.</p>
<p>Bu formül çerçevesinde, en çok yarar sağlayacak bir barış yapılmasının mümkün olduğu ve bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği düşüncesinde olan kabine, konferansa son ve kesin şekilde tekliflerde bulunarak verilecek cevabı beklemenizi rica etmektedir.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Benim yazdığım telgraf da şudur:</p>
<p>25.5.1923</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınızda yazılı olan hususlar Hükûmet’te incelendi ve görüşüldü. Hükûmet’çe alınan karar Hükûmet Başkanlığı’ndan bildirildi. Benim düşüncelerim:</p>
<p>1 – Üzerinde durulması ve ısrar edilmesi gereken mesele, Yunan tazminatı meselesinde Türkiye’nin göze alacağı fedakârlık değildir. Belki bu fedakârlığa razı olunabilmesi için, barışın imzalanmasına engel olan köklü ve önemli meselelerin daha çözümlenmemiş ve beklendiği şekilde çözümlenebileceğini gösteren inandırıcı deliller bulunmamış olmasıdır. Gerçekte, çözümlendiği veya çözümlenebileceği tahmin edilen iktisadî meseleler, Ankara’da toplanmakta devam eden şirketlerle yapılacak görüşmelerin sonucuna bağlıdır. Bu şirketlerin ise aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.</p>
<p>2 – İktisadî ve malî meseleler, İtilâf Devletleri’nin görüşüne uygun olarak yani aleyhimizde çözümleninceye kadar, İstanbul’un boşaltılmasını geciktirmede direnmelerinden duyulan endişe büyüktür ve ciddîdir. Hattâ bu gecikmenin, Musul meselesinin İngiltere lehine çözüme bağlanıncaya kadar devam ettirilmesi de kuvvetli bir ihtimaldir.</p>
<p>3 – Borçlularımızın hangi çeşit para ile ödeneceği meselesinin de, Muharrem Kararnamesi’nin yürürlükte olduğunu belirten bir bildiri yayınlanması isteğinde ısrar edildikçe, lehimize çözümlenemeyeceği görülüyor.</p>
<p>4 – Adlî işlerle ilgili çözüm formülü İtilâf Devletleri’nin teklifi üzerine kabul edilmiş olduğu halde, sonradan bundan vazgeçmeleri ve bu formülü tanımamakta direnmeleri dikkate değer.</p>
<p>5 – Bu bakımdan, Yunan tazminatı meselesinde, bizi fedakârlığa zorlamalarının sebebini şu şekilde düşünüyorum:</p>
<p>Yunanlılar, ordularını uzun süre silâh altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye ile aralarında çözüme bağlanması gereken tazminat meselesini kendi isteklerine göre çözümletecek güvenilir ve sakin bir duruma geçmek ihtiyacındadırlar. İtilâf Devletleri ise, bizim hayatî saydığımız meseleleri lehimizde çözümleme kararında değillerdir. Görüşmeleri mümkün olduğu kadar uzatarak ve her konu üzerinde bizi yıpratarak, en sonunda kendi lehlerinde fedakârlığa mecbur etmek kararındadırlar. Yunanlıların askerî harekât ile gayeye ulaşmalarına da razı olmadıklarından, maksatlarını bize baskı yaparak gerçekleştirmekle.</p>
<p>Yunanlıları sakin ve memnun bir duruma sokmak istiyorlar. Biz bu direnme karşısında fedakârlık yapmakla barışı sağlamaya hizmet etmiş olacağımızı sanmıyorum. Aksine, yine zaman geçecek ve barışın elde edilebilmesi için sonuna kadar fedakârlık yapmak mecburiyeti karşısında bırakılacağız. İzmir’in kurtarılışından bugüne kadar dokuz ay geçti.</p>
<p>Bu şekilde daha dokuz ay geçebilir.</p>
<p>Önemle göz önünde bulundurmak gerekir ki, belirsiz bir zaman boyunca beklemek zorunda kalmayı kabul edemeyiz.</p>
<p>6 – Aleyhimize olan meselelerde fedakârlık etmek, lehimize çözümü zarurî olan meseleleri olumlu bir sonuca götürememek bizi zayıf ve güç duruma sokar. Bunun için barışa temel olacak meselelerin hepsini bir bütün olarak dikkate almak, bunu ciddiyetle, açık ve kesin bir dille konferansın dikkatine sunmak ve kabulüne çalışmak; bu konuda garanti elde etmedikçe fedakârlığı gerektiren meselelerin çözümüne yanaşmaktan kesinlikle kaçınma zamanı gelmiştir.</p>
<p>7 – 24 Mayıs tarihli ve 144 sayılı telgrafınızla bildirilen son kararımızı uygulamakta acele etmemenizi rica ederim. Esası Meclis’ten gelen talimatın önemli noktası, malî iktisadi adlî ve idarî konularda hayat ve bağımsızlık haklarımızın tam ve güvenilir olarak kazanılmasıdır. Daha bu sonuç elde edilemediğine göre, fedakârlık noktasında ısrar göstermeyiniz.</p>
<p>8 – İtilâf Devletleri, bize hayat ve bağımsızlığımızla ilgili konularda ne yapıp yapıp aleyhimizde esaslı şartlar kabul ettirmeye karar vermedikçe, tazminat konusunda göstereceğimiz ciddî tutum üzerine, Yunan ordusunun hareketine izin veremezler; dolayısıyla kendilerinin de fiilen savaş durumuna geçmelerini uygun göremezler.</p>
<p>Eğer olumsuz görüşü benimsemekteki kararları kesin ise, Yunan tazminatı konusunda olmasa bile, İstanbul’un boşaltılması, borçların hangi tür para ile ödeneceği veya adlî meseleler gibi bütün dünyayı ilgilendiren konularda ve elverişli bir ortam içinde bize karşı fiili hareketlere girişirler. Böyle olunca da biz daha zayıf bir duruma düşeriz.</p>
<p>9 – Yunanlıların Cumartesi günü konferanstan çekilmelerini önleyebilmek için, isteklerini kabul etmek lehimizde değildir.</p>
<p>Böyle bir çekilmenin aynı harekete İtilâf Devletleri de katılmadıkça hiçbir anlam ve etkisi olamaz. Eğer konferanstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, fiilen askerî harekâta geçeceklerini önceden haber vermek ise, bu konuda İtilâf Devletleri’nden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.</p>
<p>10 – Kısacası, böyle tepeden inme ve ansızın yapılan bir tehdit karşısında ve başlıbaşına bir konuda fedakârlığı kabul ettiğimizi söylemek, barışı uzaklaştırmak şeklinde anlaşılabilir. Tekrar ediyorum: İtilâf Devletleri’ni ana meseleleri çözmeye davet ediniz, efendim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>Bunlardan başka, İsmet Paşa’ya, «kişiye özel» işaretiyle de ayrıca şu kısa şifreli telgrafı çektim:</p>
<p>Şifre: 25.5.1923</p>
<p>Kişiye özel</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Hükûmet Başkanlığı ile Delegeler Hey’eti’nin bütün yazışmalarını bir defa daha karşılaştırarak inceleme gereğini duydum. Bazı telgraflardaki ifade tarzından, arada yanlış anlamalar var gibi bir anlam çıkardım. Onarımla ilgili tazminatı kabul etmek veya etmemek konusunda ısrar yoktur Bunu açıklamak için, durumla ilgili düşünce ve görüşlerimi ayrıca bildirdim. Hasretle gözlerinden öperim, kardeşim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>Bu telgrafların metinlerinden, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatından vazgeçmeyi esas itibariyle kabul ettiğimiz açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ancak ana meselelerde, zarurî ve hayatî saydığımız hususların iyi bir sonuca bağlanması şartına da, İsmet Paşa’nın dikkati çekilmiştir.</p>
<p>İsmet Paşa’nın da bu telgraflardan çıkardığı anlam ve güttüğü maksat bu olmuştur.</p>
<p>İsmet Paşa, Rauf Bey’den, düşüncelerinin bana aynen bildirilmesini istediği 24 Mayıs 1923 tarihinde, doğrudan doğruya bana da bir telgraf çekmiş… 24 Mayısta çekilmiş olan bu telgrafı ben 26 Mayısta aldım. Telgraf Dışişleri şifresiyle gelmiş ve Rauf Bey tarafından görüldükten sonra bana gönderilmişti. Halbuki bu telgraf bir bakıma Rauf Bey’den şikâyet anlamı taşıyordu. İsmet Paşa’nın telgrafı şudur.</p>
<p>Lozan</p>
<p>Çekilişi: 24.5.1923</p>
<p>Alınışı: 26.5.1923</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Durumla ilgili olarak Hükûmet Başkanlığı’na etraflı bir rapor sundum. Hükûmetle aramızda esaslı anlaşmazlık vardır. Uyuşma olmazsa geri dönmek zorunda ve kararındayım. Raporumun yüce Başkanlığınıza ulaştırılmasını açıkça belirttim ve istirham ettim. Konferans son günlerinde ve durum gecikmeye tahammülü olmayan bir andadır.</p>
<p>Düşünceme göre, barış, ileri sürdüğüm görüşler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Büyük Millet Meclisi Başkanı Zâtıdevletlerinin bu olağanüstü zamanda genel durumu yakından takip buyurmaları istirham olunur.</p>
<p>Diğerlerinden bir gün gecikmeyle gelen bu telgraf; olduğu gibi Gazi Paşa Hazretleri’ne sunulacaktır.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Aynı gün İsmet Paşa’ya şu cevabı verdim:</p>
<p>Şifre: Makine başında</p>
<p>Ankara, 26.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>24 Mayıs tarihli ve 145 sayılı şifreyi 26 Mayısta aldım. Ondan önce kısa ve uzun iki şifre yazdım. Durumu takip ediyorum. Geri dönme kararınızın nedeni, tazminat konusunda fedakârlık olduğuna göre, doğru değildir. Bildirdiğim hususlar çerçevesinde teşebbüse devam edildiği takdirde, daha elverişli bir safhaya geçeceğinizi umarım. Hükûmet ile aranızda sezilen görüş ayrılığı giderilebilir. Gözlerinizden öperim, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, 26 Mayıs 1923 tarihinde Hükûmet Başkanlığı’na yazdığı raporlarda, Hükûmet Başkanlığı’nın yazılarını, benim telgraflarımı ve delegelerimize verilmiş olan esas talimatı dikkate aldığımı ve o yolda hareket ettiğimi açıkladıktan sonra, 26 Mayıs günü öğleden sonra, İtilâf Devletleri delegelerinin, Yunan tazminatına karşılık Karaağaç’ın kabul edilmesi yolundaki tekliflerini kabul ettiğini söylemiş olduğunu, diğer meseleleri de birkaç gün içinde sonuçlandırabileceğini bildirmiş…</p>
<p>Rauf Bey, bu raporları bana 27 Mayıs 1923 tarihinde şu yazısına ilişik olarak gönderdi.</p>
<p>154/155 27.5.1923</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’na</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’nden gelen 26 Mayıs 1923 tarihli telgraf sureti ilişik olarak yüce huzurlarına takdim kılındı, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı Vekili</p>
<p>Rauf Bey, aynı tarihte İsmet Paşa’ya da şu tebligatta bulunmuş:</p>
<p>27.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>İlgi: 26 Mayıs 1923 tarih ve 151 sayılı telgraf.</p>
<p>Delegeler Hey’eti’nin Yunan tazminatı ile ilgili tutumu, Hükûmet’in talimatına açıkça aykırı görülmüştür. Güç durumda kalan Hükûmet, millî çıkarları gözönünde tutarak, tarafınızdan bildirildiği üzere, önemli meselelerin üç dört gün içinde sonuçlandırılacağı yolundaki kanaatin gerçekleşmesini beklemekle birlikte, düşünce ve görüşlerini değiştirmeyecektir. Önceki telgrafta belirtilen öteki temel meselelerle fedakârlığın söz konusu olamayacağı kesinlikle bilinmelidir, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>İsmet Paşa’nın, Karaağaç’a karşılık tazminattan vazgeçilmesini bildiren raporlarını gördükten sonra, 25 Mayıs 1923 tarihli ve Rauf Bey imzalı talimat telgrafını açıklamak üzere kendisine şu telgrafı yazdım:</p>
<p>27.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Hükûmet’in kararında başlıca üç ana nokta vardı. Birincisi: Onarımla ilgili tazminat meselesinde fedakârlık, askıda kalan önemli meselelerin lehimize sonuçlandırılması karşılığında yapılmalıdır. İkincisi: Düyûn-ı Umumiye faizleri, düşman işgalindeki topraklarımızın boşaltılması, adlî meselelerle ilgili formül ve yabancı şirketlere ödenecek tazminatı, -yani on iki milyon liranın, şahısları ve uyrukları hangi milletten olursa olsun, bütün şirketlere ait olduğu kabul edilerek bunun dışında bir tazminatın söz konusu edilmemesi- meselelerinin, tazminat meselesiyle birlikte ele alınması ve bu dört meselenin lehimize çözümü sağlanabildiği takdirde, tazminat meselesinde fedakârlık yapılabilir. Üçüncüsü: Konferansa son ve kesin tekliflerde bulunarak cevap beklemek.</p>
<p>Delegeler Hey’eti’nin tutum ve anlayışında Hükûmet’in görüş ve talimatına uymayan noktalar şunlardır:</p>
<p>1 – Delegeler Hey’eti, yalnız askıda kalan meseleleri bir bütün olarak kabul etmiş, tazminat meselesini bunun dışında tutmuştur.</p>
<p>2 – Görüşmelerin, Yunanlıların konferanstan çekilmesi üzerine kesilmesinde ve Mudanya sözleşmesinin Yunan ordusunun yeniden saldırmasıyla bozulmasında sakınca görülerek, öteki meselelerde anlaşmaya varılamazsa, görüşmelerin tarafımızdan kesilmesi tercih edilmiştir. Bu nokta, üzerinde düşünülmeye değer.</p>
<p>3 – Yunan onarım tazminatı konusunda fedakârlığı kabul ettikten sonra, öteki meseleleri birkaç gün içinde sonuçlandırma yoluna gidilmesi de önemlidir. Bakanlar Kurulu’nda henüz böyle bir kanaat oluşmuş değildir. Önemli meseleler gerçekten üç dört gün içinde lehimize sonuçlandırılabilirse, tazminat meselesine öncelik verilmesinde düşünülen sakıncalar giderilmiş olur. Muharrem Kararnamesi’nin (1881 Kasımında (Arap takvimiyle Muharrem ayında) Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) yönetiminin kurulması ile ilgili kararı) yürürlükte olduğu hususunun belirtilmesine önem verilmesinin, ancak çözümlenmesi ümidini beslediğimiz meselelerden sonraya bağlı olduğu bildirilmektedir.</p>
<p>4 – Konferansın, kuponların ödenmesi meselesi yüzünden kesilmesinin içeriye ve dışarıya karşı bizi daha kuvvetli bulunduracağı düşüncesi de üzerinde iyiden iyiye durmaya değer.</p>
<p>Bu konuda bütün yabancılar aleyhimizdedir. İşin içyüzünü kamuoyuna açıklamak tazminat meselesi kadar kolay değildir. Tazminat meselesinde yabancıların da bizi haklı görmesi için sebepler vardır.</p>
<p>5 – Önemli meselelerde, görüşmelerin kesilmesine bizim yol açmış olmamız, fiilî hareketlerle birlikte olmadıkça, İtilâf Devletleri’nin isteğine uygun düşer. Bu sebeple, eğer görüşmeler kesilecekse bunun Yunan saldırısı üzerine yapılması, bizi haklı durumda gösterirdi görüşü vardır.</p>
<p>6 – Kısacası, Hükûmet ile Delegeler Hey’eti arasındaki anlaşmazlık noktaları önemlidir.</p>
<p>Hükûmet’te olupbittiler karşısında bırakılma endişesi doğmuştur. Bunun için, bildirdiğiniz üzere, önemli meselelerin birkaç gün içinde mutlaka sonuçlandırılmasına ağırlık vererek, tazminat meselesine öncelik vermenin doğuracağı sakıncaların giderildiğini göstermek lâzımdır. Daha şimdiden fedakârlıkta bulunmanın, öteki meselelerin sür’atle ve lehimizde çözüme bağlanacağı hususunda verilen sözlere karşılık olduğunu gerekenlere ciddî olarak söylemek ve eğer sonunda görüşmeler mutlaka kesilecekse, bunun onların sebep olduğu ve saldırgan görünecekleri bir yolda kesilmesini sağlamak gerekir.</p>
<p>7 – Bugünlerde en ince değişiklikleri ve özellikle göstereceğiniz fedakârlıktan sonra İtilaf Devletleri delegelerinde beliren zihniyeti bildiriniz. Çünkü, bize gözdağı vererek başarıya ulaşmaktan doğacak yeni ümitlerinden haklı olarak endişe ediliyor, efendim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, 28 Mayıs 1923 tarihinde, Rauf Bey’e yazdığı, telgrafta diyor ki: «Usulde, yani bir meseleyi önce veya sonra söz konusu etmek gibi esas direktifte değil; uygulama şekli üzerinde aramızda ayrılık belirmiştir. Yunan tazminatı meselesi daha kesin bir çözüme bağlandığı gibi, öteki ana meseleler de bundan sonra görüşüleceğinden, Cuma ve Cumartesiye kadar bütün meselelerde konferansın kesin tutumunun anlaşılacağı sanılmaktadır.</p>
<p>Yunan tazminatı konusundaki fedakârlığı, bizi ilgilendiren malî ve iktisadî konularda bu davranışımızın dikkate alınacağı kaydıyla yaptığımızı söylemiştim. Bu bakımdan, eğer öteki meselelerde anlaşmazsak, Yunan tazminatı da alacağımız genel karara bağlı olur.»</p>
<p>«Eğer esas talimatlara uymakla birlikte, beklenmedik talimatlara, nihayet çeşitli meselelerin görüşülme ve çözümlenmesinde verilecek kesin emirlere, önemli talimatlara bütünüyle ve harfi harfine uyamadığımız kabul buyurulursa, bu durum, istemediğimizden değil, fakat gerçekten mümkün olmadığındandır.»</p>
<p>«Bendeniz aramızdaki bu görüş ayrılığını zamanında görmüş ve açıkça ortaya konmasını istirham etmiştim. Henüz hiçbir şey imza edilmemiş, hiçbir taahhüde girilmemiştir. Eğer bu tutumumuz yanlış sayılıyorsa, onun görüşünüze göre düzeltilmesi imkânı vardır.</p>
<p>Kısacası, barış meselesinin yüzde doksan beşi çözümlenmiştir. Üzerine benden sonra görev alacak kimse için güçlükler azalmış ve basitleşmiştir.</p>
<p>«Öte yandan, eğer barış yapılmaz da görüşmeler kesilirse, bizim tutumumuz bu kesilmeyi daha elverişsiz bir duruma sokmayacaktır. Herhalde emir ve karar Hükûmet’in ve yüce Başkanlığınızındır.»</p>
<p>İsmet Paşa, aynı gün bana da cevap verdi. Bu cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Lozan</p>
<p>Çekilişi: 28.5.1923</p>
<p>Gelişi: 29.5.1923</p>
<p>1/1016</p>
<p>Hükûmet Başkanlığı’na</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Durum, Hükûmet’e gönderdiğim raporda bildirilmiştir. Her gün birer mesele ele alınmak üzere, bütün meseleleri önümüzdeki günlerde görüşeceğiz. Elbette Yunan tazminatını askıda kalan bütün meselelerin çözümünde sürekli bir silâh olarak kullanacağız.</p>
<p>Bu imkânı elde tuttuk. Yunan tazminatı meselesini çözümledikten sonra diğerlerinde bize gözdağı vererek bir sonuç alma ümidi besleyen olmadı. Aksine, tehdit vasıtası ortadan kalktı. Durum sakinleşti. Eğer eninde sonunda görüşmeler kesilirse, ya Yunan Ordusu kendisi için özel bir sebep bulunmadığından harekete geçmeyecek veyahut da ötekilerle birlikte ve onların dâvâsı için ilerlediğini ortaya koyup ispat edeceğiz. Her iki durum da maddî ve manevi bakımlardan, tazminat bahanesiyle, Yunan ordusu ile çarpışmaya başlamaktan daha önemli ve uygun görülmüştür. Hükûmeti oldubittiler karşısında bırakma endişesine yer yoktur.</p>
<p>Tutumumuz genel duruma göre değerlendirilirse, anlaşmazlığın uygulama yönteminde olduğu kabul edilebilir. Daha önce bu anlaşmazlığı da arz etmiştim. Ana konuların hepsinin birkaç güne kadar görüşüleceği arz olunur.</p>
<p>İsmet</p>
<p>İsmet Paşa’ya şu telgrafı çektim:</p>
<p>29.5.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Zâtıdevletlerinin, barışla ilgili konuların büyük ölçüde çözümlenmiş olduğu yolunda verdiği bilgi sevindirici olmuştur. Tasarladığımız üzere, durumu birkaç gün içinde aydınlığa kavuşturabilirseniz, çok rahatlayacağız. Başarılı olmanızı dilerim. Fevzi Paşa Hazretleri de Ankara’dadır. Durum aydınlanıncaya kadar burada kalacaktır. Gözlerinizden öperim.</p>
<p>Mustafa Kemal</p>
<p>İsmet Paşa, bu telgrafımdan sonra çalışmalarına devam etti. Rauf Bey’in ve Bakanlar Kurulu’nun da bu konu üzerinde daha fazla direnmesini önledim.</p>
<p>Bir aya yakın bir zaman her iki taraf da yatışmış gibi göründü. Bu süre içinde, İsmet Paşa, çeşitli konular üzerinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın görüşlerini soruyordu.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-167</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-167</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7
Kuponlar ve imtiyazlar konusunda aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey’in bir yazısına verdiği cevapta şu cümleler vardır: Kuponlar meselesi çözümlenmeden imtiyazlar meselesinin çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar meselesine bir çözüm yolu bulduktan sonra, takip edeceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükûmet bu konuda suskunluk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bad9d347.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.7</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-7.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.7</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>KUPONLAR VE İMTİYAZLARLA İLGİLİ YAZIŞMALAR İKİ TARAFI YENİDEN SİNİRLENDİRDİ</strong></span></a>
</p><p>Kuponlar ve imtiyazlar konusunda aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey’in bir yazısına verdiği cevapta şu cümleler vardır:</p>
<p>Kuponlar meselesi çözümlenmeden imtiyazlar meselesinin çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar meselesine bir çözüm yolu bulduktan sonra, takip edeceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükûmet bu konuda suskunluk gösteriyor. Konferans görüşmelerinde, Delegeler Hey’eti’nin, ana talimattaki kısıtlamalar dışında, bütün davranışlarının ayrıntılı olarak Ankara’dan idare edilme istek ve eğilimi, görüşmelerin memleket için en yararlı bir şekilde idaresini ve hayırlı bir barışa ulaşma gücünü, Delegeler Hey’eti’nin elinden almaktadır.</p>
<p>Hükûmetçe tercih buyurulan bu yolun, 93 Seferi’nin (1877–1878 Türk- Rus Savaşı’nın) saraydan idaresinden farkı yoktur.</p>
<p>Bize karşı, güvensizlik duyulduğu ve yetersiz olduğumuz hususunda durmadan ifade buyurulan kanaat süregeldikçe bizim aracılığımızla barış yapılabileceği düşünülemez.</p>
<p>Hükûmetin görüşlerini, İtilâf Devletleri’ne olduğu gibi kabul ettirebileceğine inanan bir hey’etin ve tabiatiyle yüksek şahsiyetinizle olan ilgisi dolayısıyla Maliye Bakanı Beyefendi’nin doğrudan doğruya sorumluluk yüklenerek konferansa hareket buyurmalarını rica ediyoruz.</p>
<p>Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’di. Bu telgrafı okudum ve Rauf Bey’e cevap verdim. İsmet Paşa’ya da şunu yazdım:</p>
<p>Kişiye özel 26.6.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>26.6.1923 tarihli cevap telgrafınızı okudum. Çok sinirli olarak yazılmıştır. Bunu gerektirecek hiçbir duygu, düşünce ve davranış yoktur. Sizi haksız buldum. İçinde bulunduğunuz güçlükler ve çektiğiniz sıkıntılar takdir edilmektedir. Bundan sonra belki, daha da artacaktır. Bu kırgınlığın sebebi Ankara değil, orada her gün yeni bir hile yaratanlardır.</p>
<p>Çalışmalarınızı yılmadan ve soğukkanlılıkla olumlu bir şekilde sonuçlandırmaya himmet ediniz. Arada yanlış anlaşılmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Çalışma alanınız sınırlı değildir. Fakat yapılacak işler sınırlı olduğu ve pek önemli meselelerle karşı karşıya bulunduğunuz için, durum kendiliğinden sıkıntılı olmuştur. Gözlerinizden öperim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN ARADAKİ GÖRÜŞ AYRILIĞINI, KENDİSİ İLE İSMET PAŞA ARASINDA BAŞLIBAŞINA BİR MESELE SAYMASI DOĞRU DEĞİLDİR</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, görülüyor ki, İsmet Paşa ile olan yazışmalarımda, onu incitebilecek sözler de vardır. Sonuna kadar da buna benzer ciddî emirlerim olmuştur.</p>
<p>İsmet Paşa’nın da bana aynı şekilde ifadeler kullandığı olmuştur. Bakanlar Kurulu kararlarında benim görüşlerimin de yer aldığını, İsmet Paşa’ya gerektikçe bildiriyordum. Buna göre; İsmet Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı hedef alan bazı şikâyetleri, yalnız Rauf Bey’in şahsıyla ilgili sayılmazdı.</p>
<p>Bütün bakanlarla ilgiliydi. Hattâ bana da dokunuyordu.</p>
<p>Rauf Bey’in bu görüş ayrılığını, kendisi ile İsmet Paşa arasında başlıbaşına bir mesele sayması ve öyle saydırmaya kalkışması doğru değildir.</p>
<p>Her durumda ve her konuda talimat verenler o talimatı, uzakta ve özellikle talimat verenin içinde bulunmadığı şartlar altında uygulayan kimse arasında görüş ayrılığı olabilir. Esasta bir değişiklik yapılmamak şartıyla, durum gereğine göre idare edilir.</p>
<p>İsmet Paşa’nın, durumun izlenmesi için benim dikkatimi çekmesi de mazur görülmelidir. Çünkü, konu gerçekten ciddî ve hayatî idi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, GÖRÜŞMELERİ BİTİRİP BARIŞI HAZIRLAYAN İSMET PAŞA’NIN SONUÇLA İLGİLİ OLARAK HÜKÛMET’İN GÖRÜŞÜNÜ SORAN TELGRAFINA CEVAP VERMEMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Nihayet, Efendiler, Temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, barış antlaşması imzalanmadan önce Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e, konferansın son bulduğunu ve meselelerin ne şekilde çözüme bağlandığını bildirmiş… Rauf Bey, olumlu veya olumsuz hiçbir cevap vermemiş…</p>
<p>İsmet Paşa, bekleyiş içinde geçirdiği bu günlerde çok üzülmüş. Hükûmetin hiçbir cevap vermeyişini, Ankara’da bir kararsızlığın hüküm sürmekte olduğuna bağlamış… Rauf Bey’e yazdıktan üç gün sonra 18 Temmuz 1923 tarihinde durumu bana da bildirdi.</p>
<p>Telgrafında, Hükûmet’i kararsızlığa düşürebileceğini tahmin ettiği noktaları birer birer sayıp açıkladıktan sonra, düşüncelerine şu sözlerle son veriyordu:</p>
<p>«Eğer hükûmet kabul ettiğimiz noktalardan geri dönmemiz hususunda kesinlikle ısrar ediyorsa, bunu bizim yapmaklığımıza imkân yoktur. Benim düşüne düşüne bulduğum yol, İstanbul’daki İtilâf Devletleri komiserlerine, imza yetkisinin bizden alındığını bildirmektir. Gerçi, bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir skandal olur.</p>
<p>Fakat vatanın yüksek çıkarları, şahsî düşüncelerin üstünde olduğundan, Millî Hükûmet istediği gibi hareket eder. Hükûmetten teşekkür beklemiyoruz. Yaptıklarımızın muhasebesi milletin ve tarihin yargısına bırakılmıştır.»</p>
<p>Efendiler, İsmet Paşa’nın yürüttüğü ve sonuçlandırdığı işin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Bu işin sonuçlandırıldığı, son günün, imza gününün geldiğini bildiren telgrafa sevinçle ve can atarak cevap verileceğini kabul etmek tabiîdir.</p>
<p>Ankara ile Lozan arasında, bir veya iki günde haberleşmek mümkündü. Üç gün geçtiği halde, hiçbir cevap verilmemiş olması, en basit bir anlayışla, Hükûmet Başkanı’nın işi önemsemediğini ve aldırmazlıkla karşıladığını gösterir.</p>
<p>Yapılan işin hükûmetçe noksan görülerek, kabul edilmemesi yoluna gidildiği ve bundan dolayı da cevap verilmemekte olduğu zannına da düşülebilir. Bu durum karşısında, işi bitirmek için büyük ve tarihî sorumluluk yüklenerek imza kullanacak olan zatın ne kadar güç bir durumda kalacağı düşünülürse, İsmet Paşa’nın üzüntü ve ıztırap çekmesini haklı görmek gerekir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’YA BARIŞ ANTLAŞMASINI İMZALAMASINI BİLDİRDİM</strong></span></a>
</p><p>İsmet Paşa’nın telgrafına hemen şu cevabı verdim:</p>
<p>Ankara, 19.7.1923</p>
<p>İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>18 Temmuz 1923 tarihli telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Elde ettiğiniz başarıyı en sıcak ve içten duygularımızla tebrik etmek için, antlaşmanın usulüne göre imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz, kardeşim.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSMET PAŞA’NIN ÇEKTİĞİ IZTIRAP</strong></span></a>
</p><p>İsmet Paşa, bu telgrafıma cevap verdi. İsmet Paşa’nın ıztırabının derecesini gösteren bu cevabı, aynı zamanda temiz kalpliliğini, içtenliğini ve özellikle alçak gönüllülüğünü de gösteren bir belge olduğu için, aynen bilginize sunuyorum:</p>
<p>Sayı: 338 Lozan, 20.7.1923</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim.</p>
<p>İsmet</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASINI HAZIRLAYAN VE İMZALAYANLARA TEŞEKKÜR VE KENDİLERİNİ KUTLAMA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, İsmet Paşa, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmayı imzaladı. Kendisini tebrik etme zamanı gelmişti. Aynı gün şu telgrafı çektim:</p>
<p>Lozan’da Delegeler Hey’eti Başkanı</p>
<p>Dışişleri Bakanı İsmet Paşa Hazretleri’ne</p>
<p>Millet ve hükûmetin zâtıâlilerine vermiş olduğu yeni görevi başarıyla sona erdirdiniz. Memlekete biribiri ardınca yaptığınız yararlı hizmetlerle dolu ömrünüzü bu defa da tarihî bir başarıyla taçlandırdınız.</p>
<p>Uzun çarpışmalardan sonra vatanımızın barış ve istiklâle kavuştuğu bu günde, parlak hizmetiniz dolayısıyla zâtıâlinizi, pek sayın arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Bey’leri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün Delegeler Hey’eti üyelerini şükran duygularımla kutlarım.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi</p>
<p>Başkanı</p>
<p>Başkomutan</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY KUTLAMAK İSTEMİYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’in İsmet Paşa’ya kutlama telgrafı çekmediğini anladım. Kendisine bunun gerekli olduğunu hatırlattım. Rauf Bey’e bu konuda diğer bazı arkadaşlar da uyarıda bulunmuşlar.</p>
<p>Daha sonra öğrendim ki, Rauf Bey, İsmet Paşa’yı kutlamayı ve ona yaptığı bu önemli ve tarihî görevden dolayı teşekkürü gerekli görmüyormuş. Yapılan uyarı üzerine Kâzım Paşa’ya bir mektup yazarak, ondan kendi adına, İsmet Paşa’ya bir kutlama telgrafı yazmasını rica etmiş. Bunun anlamı nedir?</p>
<p>Kâzım Paşa, bu mektubu Bahriye Vekili (Deniz Bakanı) İhsan Bey’in evinde bulunduğu bir sırada almış. Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey de orada imiş…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN YAZDIĞI VEYA YAZDIRDIĞI TELGRAF</strong></span></a>
</p><p>Hep birlikte, Rauf Bey’in ağzından uygun bir telgraf müsveddesi yaparak İsmet Paşa’yı kutlamışlar ve ona teşekkür etmişler. Bu müsveddeyi bir zarfa koyup Rauf Bey’e göndermişler.</p>
<p>Fakat Rauf Bey müsveddeyi beğenmemiş. İsmet Paşa’ya başka bir telgraf yazmış veya yazdırmış. Rauf Bey, Kâzım Paşa’yı gördüğü zaman demiş ki: «Sizin yaptığınız müsveddede sanki her işi yapan İsmet Paşa imiş gibi gösteriliyor. Biz burada bir şey yapmadık mı?»</p>
<p>Efendiler, Rauf Bey’in yazdığı veya yazdırdığı telgraf metni, kendisinin duygu ve düşüncelerini gizlememektedir. Arzu buyurursanız o telgrafı da olduğu gibi bilginize sunayım:</p>
<p>Şifre 27.7.1923</p>
<p>Lozan’da Delegeler Hey’eti</p>
<p>Başkanlığı’na</p>
<p>İlgi: 20 ve 24 Temmuz, 347 ve 348 sayılı telgraflar:</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın sonsuz ıztıraplarından kurtulmak ve milletimizin dünya barışını kurmakta ne büyük bir rolü olduğunu fiilen ispat etmek üzere imzaladığımız Mondros Ateşkes Anlaşmasına rağmen, en feci ve insafsız saldırılara uğramış; bunun arkasından yaşama hakkımızı ve istiklâlimizi ayaklar altına – alan Sévres Antlaşması yapılmıştı.</p>
<p>Yüzyıllar boyunca hür ve bağımsız olarak yaşamış olan aziz Türkiye’nin asil halkı, uğradığı haksız ve feci saldırılar karşısında bütün şuuru ve bütün varlığıyla yaşama hakkını ve istiklâlini kurtarmak için ayaklanarak kurduğu yılmaz ve yenilmez millî ordusuyla Büyük Önderimiz ve Başkomutanımızın ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresiyle zaferden zafere yürüdü.</p>
<p>Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti’nin milletten aldığı kudret ve kuvvetle ve ordularının pek yüksek savaş kabiliyetiyle elde ettiği bu başarı ve zaferlerin, Lozan’da aylardan beri süregelen barış görüşmeleri sonunda, milletlerarası bir belge ile belgelenmiş olması, milletimize yeni bir çalışma ve huzur dönemi hazırlamıştır.</p>
<p>Bakanlar Kurulu, azimli ve fedakâr milletimizin yaşama hakkını ve istiklâlini güven altına alan bir antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı başta zâtıdevletleri olmak üzere, delegelerimiz Rıza Nur ve Hasan Beyefendi’lere ve müşavirlerimize tebriklerini sunar, efendim.</p>
<p>Hüseyin Rauf</p>
<p>Bakanlar Kurulu Başkanı</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, LOZAN ANTLAŞMASI’NI YAPAN İSMET PAŞA’YI KUTLAMA VESİLESİYLE MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI’NI YAPAN KENDİSİNİ SAVUNMAYA ÇALIŞIYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey, Lozan Antlaşması’nı yapan ve ona imzasını koyan İsmet Paşa’yı tebrik vesilesiyle, kendisinin yaptığı ve imzasını koyduğu Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan bahsetmeyi ve onu ne kadar önemli ve yüksek amaçlarla imza ettiğini söyleyerek kendisini savunmayı gerekli görüyor.</p>
<p>Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin müttefikleriyle birlikte uğradığı acı yenilginin yüz kızartacak bir sonucudur. O anlaşma hükümleridir ki, Türk topraklarını yabancıların işgaline sundu.</p>
<p>O anlaşmada kabul edilen maddelerdir ki, Sévres Antlaşması hükümlerinin de kolaylıkla kabul ettirilebileceği düşüncesini yabancılara mümkün ve akla yatkınmış gibi gösterdi.</p>
<p>Rauf Bey, o ateşkes anlaşmasını «milletimizin dünya barışını sağlamakta ne büyük bir âmil olduğunu fiilî olarak ispat etmek amacıyla» imzaladığını, söylüyorsa da, bu hayalî cümle ile kendinden başka kimseyi avutmaz.</p>
<p>Çünkü böyle bir amaç yoktu.</p>
<p>Rauf Bey’in, telgrafına Mondros Ateşkes Anlaşması ile başladığına bakılırsa, bu anlaşmanın Lozan Konferansı için bir başlangıç olduğunu ve Lozan barışının da Rauf Bey’in yaptığı Mondros Ateşkes Anlaşması’nın sonucu olduğunu söylemek eğiliminde bulunduğuna hükmedilebilir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY ZAFERLER KAZANMIŞ ORDUNUN BAŞINDAN LOZAN’A GİDEN ZATA ZAFERDEN ZAFERE YÜRÜYEN ORDUNUN HİKÂYESİNİ ANLATIYOR</strong></span></a>
</p><p>Rauf Bey, telgrafında Sévres Antlaşması yüzünden Türk milletinin uğradığı saldırıları, buna karşı milletin nasıl ayaklandığını, nasıl yılmaz ve yenilmez bir ordu kurduğunu ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresi ile nasıl zaferden zafere yürüdüğünü hikâye ediyor.</p>
<p>Rauf Bey, bu hikâyeyi İsmet Paşa’ya, o zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a gitmiş olan zata anlatıyor. Rauf Bey, bu başarı ve zaferleri hükûmetin kazandığını anlatabilmek için de parlak bir cümle bulmuştur: Lozan barış görüşmelerinin aylardan beri devam ettiğine de işaret ederek üstü kapalı bir şekilde işin uzatıldığını belirtmekten kendini alamamıştır.</p>
<p>Rauf Bey, «Antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalarından dolayı Delegeler Hey’eti’ni tebrik ederken, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan başlayarak, bütün inkılâbımızın bir özetini yapmak suretiyle, Delegeler Hey’eti’ne yaptıkları antlaşmanın nasıl ve ne olduğunu da anlatmak gayretine düşmüştür.</p>
<p>Bir tek teşekkür kelimesini bile içine almayan bu yazıların ne anlama geldiğini kavramak, dikkatli ve incelikleri görebilen kimselerce elbette güç değildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, İSMET PAŞA İLE KARŞI KARŞIYA GELEMEM, ONUN KARŞILANMASINDA, BULUNAMAM DİYOR</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Delegeler Hey’etimiz görevini tamamladıktan sonra, Ankara’ya dönmek üzere yolda bulunuyordu. Herkes Delegeler Hey’eti’ni yakından alkışlamak için can atıyordu. O günlerdeydi. Hükûmet Başkanı Rauf Bey, Meclis İkinci Başkanı bulunan Ali Fuat Paşa ile birlikte, Çankaya’da bana geldiler.</p>
<p>Rauf Bey; ben, dedi İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemem. Onun karşılanmasında bulunamam. Müsaade ederseniz, o geldiği zaman Ankara’da bulunmamak için, seçim bölgemde dolaşmak üzere Sivas’a doğru bir geziye çıkayım.</p>
<p>Rauf Bey’e bu şekilde davranmasına bir sebep olmadığını, burada bulunarak İsmet Paşa’yı bir Hükûmet Başkanı’na yaraşırcasına karşılamasının ve görevini başarı ile sona erdirdiği için onu sözle de takdir ve tebrik etmesinin uygun olacağını söyledim.</p>
<p>Rauf Bey, «kendime hâkim değilim; yapamayacağım» dedi ve geziye çıkma hususunda ısrar etti. Hükûmet Başkanlığı’ndan ayrılması şartıyla çıkmasını kabul ettim.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY, DEVLET BAŞKANLIĞI MAKAMININ GÜÇLENDİRİLMESİNİ TEKLİF EDERKEN NE DÜŞÜNÜYORDU</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra, Rauf Bey’le aramızda şu konuşma geçti:</p>
<p>Rauf Bey, «Hükûmet Başkanlığı’ndan çekilirken, sizden çok rica ederim» dedi «Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz.»</p>
<p>Rauf Bey’e: «Dediğinizi yapacağıma kesin olarak güveniniz!» cevabını verdim.</p>
<p>Rauf Bey’in ne demek istediğini ben pek güzel anlamıştım.</p>
<p>Rauf Bey, Devlet Başkanlığı makamı olarak, hilâfet makamını düşünüyor, o makama kuvvet ve yetki sağlamamı benden rica ediyordu.</p>
<p>Rauf Bey’in, benim olumlu cevabımla ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı belli değildir. Daha ileriki bir tarihte, Cumhuriyetin ilânından sonra, kendisiyle Ankara’da yaptığım bir görüşmede, Cumhuriyet’e niçin karşı olduğunu sorduğum ve yapılmış olan şeyin, Ankara’dan ayrılırken, benden yapılmasını rica ettiği ve benim söz verdiğim işten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman: «Ben, demişti, Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz derken, asla Cumhuriyet ilânını düşünmüş ve kastetmiş değildim.»</p>
<p>Oysa, Efendiler, benim verdiğim cevabın anlamı tamamen o idi. Gerçekten de, millî hükûmetimizin niteliği Cumhuriyet Hükûmeti olduğu halde, bence onu kesin olarak ifade ve ilân etmemek ve Devlet Başkanlığı makamı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi makamını bir tek makam halinde bulundurmak bir zayıflık teşkil ediyordu.</p>
<p>İlk fırsatta Cumhuriyeti resmen ilân etmek ve Devlet Başkanlığı’nı Cumhurbaşkanlığı makamında temsil ederek kuvvetli bir durum yaratmak şarttı. Rauf Bey’e bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Eğer ne demek istediğimi kavrayamamışsa, sanırım ki eksiklik bende değildir.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-168</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-168</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8
Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu: Senin şimdi «havarî»lerin (apôtre (=apotr)’ların) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?» Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim: Benim «havari»lerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete lâyık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bac7b66a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 16.8</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-16-8.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 16.8</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MEMLEKETE VE MİLLETE KİMLER HİZMET EDERSE HAVARİ ONLARDIR</strong></span></a>
</p><p>Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu: Senin şimdi «havarî»lerin (apôtre (=apotr)’ların) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?»</p>
<p>Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim:</p>
<p>Benim «havari»lerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete lâyık ve muktedir olduğunu gösterirse, «havari» onlardır.</p>
<p>RAUF BEY’İN HÜKÛMET BAŞKANLIĞI’NDAN, ALİ FUAT PAŞA’NIN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ İKİNCİ BAŞKANLIĞI’NDAN ÇEKİLMESİ</p>
<p>Rauf Bey, Hükûmet Başkanlığı’ndan çekildi. İçişleri Bakanı olan Ali Fethi Bey, aynı zamanda Hükûmet Başkanlığı’na seçildi (13 Ağustos 1923)</p>
<p>Bir süre sonra, 24 Ekim 1923 tarihinde, Ali Fuat Paşa da Meclis İkinci Başkanlığı’ndan çekilerek, ordu müfettişliğine, tayinini rica etti. Fuat Paşa’ya ünvanı İkinci Başkan olmakla birlikte, mevkinin ve görevinin pek önemli olan Meclis</p>
<p>Başkanlığı olduğunu söyleyerek, görevine devam etmesini tavsiye ettim. Fuat Paşa, politikadan hoşlanmadığını, hayatının bundan sonrasını askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürerek, isteğinin yerine getirilmesi ricasında ısrar etti. Fuat Paşa’nın rütbesi tümgeneral idi. Komuta edeceği orduda korgeneral rütbesinde kolordu komutanları vardı. Geçmiş hizmetlerini göz önünde bulundurarak kendisini korgeneralliğe yükselttik ve karargâhı Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliği’ne tayin ettik.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa da, daha önce aynı düşüncelerle Meclis’ten ayrılmış ve ordu müfettişi olarak Birinci Ordunun başına geçmiş bulunuyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>YENİ TÜRKİYE DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ: ANKARA</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkenti Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu.</p>
<p>Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı.</p>
<p>Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un hükûmet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Ankara’nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul’un «payitaht» olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim «başkent» deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki «payitaht» deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir.</p>
<p>Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanunî yoldan ilân ettirerek, «payitaht» sözünün de yeni Türkiye Devleti’nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lâzım, geldi. Dışişleri bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti.</p>
<p>Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: «Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MECLİS’TE FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ HÜKÛMET VE FETHİ BEY’İN ŞAHSINA KARŞI SATAŞMALAR VE TENKİTLER BAŞLADI</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, çok geçmeden, Meclis’te, Fethi Bey’in başkanlığındaki hükûmete ve özellikle Fethi Bey’in şahsına karşı sataşmalar ve tenkitler başladı. Anlaşıldığına göre, milletvekillerinde bakan olma istek ve hevesi çoğalmıştır. İşbaşında bulunan bakanları beğenmiyorlardı.</p>
<p>Yeni seçimde, partimiz adına milletvekillikleri sağlanmış olan birtakımları da Hükûmet aleyhindeki cereyanları körükleyerek kendi maksatlarına göre yararlanma fırsatları hazırlamaya çalışıyorlardı. Muhalefete geçecekleri sezilen milletvekillerinin meclis çoğunluğunu aldatarak, Hükûmet’e ve Meclis’e karşı hâkim bir duruma geçmek maksadını güttükleri anlaşılıyordu.</p>
<p>Fethi Bey, dikkatini ve çalışma gücünü Hükûmet Başkanlığı görevinde yoğunlaştırabilmek için İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etti. Aynı tarihte, Ali Fuat Paşa’nın çekilmesi ile Meclis İkinci Başkanlığı da boşaldı (24 Ekim 1923).</p>
<p>Bizimle görüşte ve yapılan çalışmalarda uzlaşma ve işbirliği aramayı gerekli bulmaksızın bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı. Örnek olarak, bir parti toplantısında, İçişleri Bakanlığı’na Erzincan milletvekili bulunan Sabit Bey’in, Meclis İkinci Başkanlığına da İstanbul’da bulunan Rauf Bey’in Meclis’çe seçilmesini karar altına aldırdı (25 Ekim 1923).</p>
<p>Oysa, ben, Sabit Bey’in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey’in bazı illerin valiliklerinde bulunmuş olmasını, yeni Türkiye’nin yeni şartlara bağlı iç işlerini idare edebileceğine yeterli bir delil sayamıyordum.</p>
<p>Rauf Bey’in de Meclis İkinci Başkanlığı’na seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü, Rauf Bey, daha dün Hükûmet Başkanı idi. O makamı, ne gibi duyguların etkisinde kalarak hareket ettiği için terke mecbur edildiği bilinmekteydi. Buna rağmen, onu Meclis’in İkinci Başkanlığı’na getirmekle, bütün Meclis’in onunla aynı görüşte olduğunu, yani bütün Meclis’in, Lozan Barış Antlaşması’nı yapan ve Hükûmet’te Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa’nın aleyhine olduğunu göstermek maksadı güdülüyordu.</p>
<p>Efendiler, yeni Meclis, ilk döneminde, gizli bir muhalefet grubunun tuzağına düşme durumuyla karşı karşıya kaldı. Fethi Bey ve arkadaşları, Hükûmet işlerini sükûnetle yürütemeyecek bir duruma getirildi. Fethi Bey bu durumdan bana defalarca şikâyet etti ve kendisi Hükûmet’ten çekilmek istedi.</p>
<p>Öteki bakanlar da aynı şekilde şikâyetlerde bulunuyorlardı.</p>
<p>Kötülük, Hükûmet’in Meclis’çe seçilmesinden ileri geliyordu. Bu gerçeği çoktan görmüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>UYGULANMASI İÇİN SIRASINI BEKLEDİĞİM BİR DÜŞÜNCENİN UYGULANMA ZAMANI GELMİŞTİ</strong></span></a>
</p><p>Ben, Meclis’te, gizli ve muhalif bir grubun bulunduğunu farkettikten, Meclis çalışmalarında duyguların hâkim duruma geçtiğini gördükten ve Bakanlar Kurulu’nun çalışma düzeninin her gün olur olmaz birtakım sebeplerle altüst edilmekte olduğuna kanaat getirdikten sonra, uygulanması için sırasını beklediğim bir düşüncenin uygulanma anının geldiğine hükmetmiştim.</p>
<p>Bunu itiraf etmeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.</p>
<p>Efendiler, Halk Partisi’nin Rauf Bey’i kendisi toplantıda bulunmadığı halde Meclis İkinci Başkanlığı’na, Sabit Bey’i de İçişleri Bakanlığı’na aday seçtiği tarih 25 Ekim 1923 Perşembe günüdür. Aynı gün ve ertesi Cuma günü Hükûmet üyeleri Çankaya’da benim başkanlığımda toplandı.</p>
<p>Gerek Hükûmet Başkanı Fethi Bey’in ve gerek diğer bakanların istifa etmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu bildirdim. Meclis’çe yeni hükûmet seçildiğinde, şimdiki hükûmette bulunan üyelerden yeniden seçilenler olursa, onlar bu seçimden sonra da istifa ederek yeni hükûmete katılmayacaklardır, esasını da kabul ettik.</p>
<p>Yalnız, o zamanlar, bakanlar gibi seçilen ve kabineye dahil bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu kararın dışında bırakıldı. Çünkü ordu yönetim ve komutasının rastgele birisine verilmesi doğru görülmedi.</p>
<p>Efendiler, bu türlü hareketin ve alınan kararın nasıl bir maksada dayandığı incelenirse, şu sonuca varılır: İhtiraslı grubu, hükûmet kurmakta tamamen serbest bırakıyoruz. Şimdiki kabinede bulunan bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, tamamen istedikleri kimselerden oluşan, istedikleri gibi bir kabine kurarak memleket mukadderatına hâkim olmalarında bir sakınca görmüyoruz.</p>
<p>Fakat ne hükûmet kurmaya ve ne de kursalar bile memleketi yönetme iktidarı göstereceklerine emin bulunuyoruz.</p>
<p>Meclisi aldatmaya çalışan ihtiraslı grup, şu veya bu tarzda bir hükûmet kurmayı başarabildiği takdirde, bir müddet bu hükûmetin idare şeklini ve idaredeki iktidarını takip etmenin ve hattâ ona yardımcı olmanın doğru olacağını düşündük.</p>
<p>Fakat bu şekilde kurulacak bir hükûmet, memleket yönetiminde ve yeni gayelerimizi gerçekleştirmekte beceriksizlik gösterir ve başka maksatlara yönelirse, bunu Meclis’te açıklayarak, Meclis’i aydınlatma yolunu tercih ettik. Hükûmet kurmayı başaramadıkları takdirde, doğacak karışıklığın Meclis’i uyandıracağı tabiî idi.</p>
<p>Bunalım ve karışıklığın devamına seyirci kalınamayacağından, işte o zaman, bizzat müdahale ederek ve tasarladığım şekli açıkça ortaya koyarak işi kökünden halledebileceğimi düşünmüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>FETHİ BEY’İN BAŞKANLIĞINDAKİ HÜKÛMET İSTİFA EDİYOR</strong></span></a>
</p><p>Hükûmet üyeleri ile Çankaya’da yaptığımız toplantı sonunda, bakanların hep birlikte imzalayarak bana verdikleri istifa yazısı şuydu:</p>
<p>Yüksek Başkanlığa</p>
<p>Türkiye Devleti’nin, karşı karşıya bulunduğu önemli ve güç, iç ve dış meseleleri kolaylıkla çözebilmesi için mutlaka çok kuvvetli ve Meclis’in tam desteğini kazanmış bir hükûmete ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz. Bu bakımdan yüce Meclis’in her bakımdan güven ve desteğine dayanan bir hükûmetin kurulmasına yardımcı olmak maksadıyla istifa ettiğimizi derin saygılarımızla arz ederiz. efendim.</p>
<p>Efendiler, bu istifa yazısı, 27 Ekim 1923 Cumartesi günü saat 13.00’de başkanlığımda toplanan Parti Genel Kurulu’na bildirildikten sonra, saat 17.00′ye doğru açılan Meclis oturumunda resmen okunmuştur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMET LİSTELERİ VE HÜKÛMET BAŞKANLIĞI’NA SEÇİLECEĞİ TAHMİN EDİLEN KİMSELER</strong></span></a>
</p><p>Hükûmet’in istifası belli olduğu dakikadan itibaren, Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak yeni hükûmet listeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum Ekim’in 28′inci günü geç vakte kadar sürdü.</p>
<p>Hiçbir grup bütün Meclis’çe kabul edilebilecek ve millet kamuoyunca iyi karşılanacak isimleri içine alan bir aday listesi tespit edemiyordu.</p>
<p>Özellikle bakanlıklara aday düşünülürken o kadar çok hevesli ve isteklilerle karşı karşıya kalıyorlardı ki, herhangi birinin diğerlerine tercihi şeklinde tespit edilecek bir listeyi kabul ettirmekteki güçlük, liste hazırlığı ile uğraşanları ümitsizlik ve endişeye düşürdü. Gerçi İstanbul’un bazı gazeteleri, bazı kimselerin resimlerini basarak Hükûmet Başkanlığı’na seçileceği umulan «sayın sima»ları hatırlatarak dikkati çekmekte kusur etmedi.</p>
<p>Gerçi gayretli bazı gazeteciler, 28 Ekim günü erkenden «İstanbul’un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül henüz sıyrılırken, deniz gökyüzünden, kıyılardan akseden renklerle boyanmış, hareketsiz duruyorken» Marmara’nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yollarının vapuruyla Kalamış iskelesine çıkıyor…</p>
<p>Yolda Rauf Bey’e rastlıyor… Ondan sonra «büyük bir bahçenin içindeki güzel Kalamış köşkünün pek mükemmel döşenmiş süslü salonuna» giriyor ve köşkte oturanın çeşitli meselelerle ilgili görüşlerini ve özellikle «millî hâkimiyetimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım…» nasihatını yayınlayarak kamuoyunu aydınlatma hizmetinden geri kalmıyor. Fakat bu uyarma ve yol göstermeler Ankara’ya tesir edemiyordu.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>MİLLÎ HÂKİMİYETİMİZİ HER ŞEYE VE HER ŞEYE KARŞI KORUYALIM DİYEN ZAT</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, her şeye ve her şeye (!) karşı millî hâkimiyetin korunması tavsiyesinde bulunan zat, Halife’nin kendisine olan iltifatını «Allahın lûtfu» olarak kabul eden zattır.</p>
<p>Bazı gazetelerin, Konya’da ordu müfettişliğine tayin edilen Fuat Paşa’nın 28 Ekimde İstanbul’a gelişinden, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve diğer birçok kimse tarafından karşılandığını bildiren telgraflarını ve Rauf Bey’le Kâzım Karabekir Paşa’nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Anlaşmasını ve Kars’ın kurtarılışını hatırlatmak için yazdıkları yazıları bile yeterince dikkati çekmeye yaramadı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>PARTİ YÖNETİM KURULU KESİN BİR HÜKÛMET LİSTESİ HAZIRLAYAMADI</strong></span></a>
</p><p>28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di.</p>
<p>Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.</p>
<p>Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi.</p>
<p>Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır.</p>
<p>Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım.</p>
<p>Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede «Bir uğurlama ve bir karşılama» başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.</p>
<p>Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-171</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-171</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1
Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim. Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz! Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4bab507a8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.1</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-1.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.1</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI KARARINI NEREDE VE KİMLERE SÖYLEDİM</strong></span></a>
</p><p>Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.</p>
<p>Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!</p>
<p>Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.</p>
<p>Çünkü, onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI İLE İLGİLİ KANUN TASARISINI İSMET PAŞA’YLA BİRLİKTE HAZIRLADIK</strong></span></a>
</p><p>O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.</p>
<p>Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»</p>
<p>Bundan başka Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:</p>
<p>«Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.»</p>
<p>«Madde – Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.»</p>
<p>«Madde – Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.»</p>
<p>Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>29 EKİM 1923 GÜNÜ HALK PARTİSİ’NDE YAPILAN GÖRÜŞMELER</strong></span></a>
</p><p>Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey’etinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.</p>
<p>Pazartesi günü saat 10.00′da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.</p>
<p>Başkan – Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.</p>
<p>Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.</p>
<p>Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.</p>
<p>Saip Bey (Kozan) – Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.</p>
<p>Ekrem Bey (Rize) – Yeni hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.</p>
<p>Zülfü Bey (Diyarbakır) – Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…</p>
<p>Mehmet Efendi (Bolu) – Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.</p>
<p>Faik Bey (Tekirdağ) – Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.</p>
<p>Vasıf Bey (Saruhan) – (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.</p>
<p>Necati Bey (İzmir) – Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.</p>
<p>Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Başkan Fethi Bey – Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.</p>
<p>Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) (Bilecik) – Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.</p>
<p>Recep Bey (Kütahya) – Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).</p>
<p>İlyas Sami Bey (Muş) – Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.</p>
<p>Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.</p>
<p>Bu da doğru. Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükûmetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.</p>
<p>Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.</p>
<p>Eyüp Sabri Efendi (Konya) – Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.</p>
<p>Recep Bey (Kütahya) – Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır;</p>
<p>belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.</p>
<p>Talât Bey (Ardahan) – Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda bulunsunlar, demiş.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>BEN GENEL BAŞKAN OLARAK MESELENİN ÇÖZÜMÜNE MEMUR EDİLDİM</strong></span></a>
</p><p>Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.</p>
<p>Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.</p>
<p>«Efendiler! dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.»</p>
<p>Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.</p>
<p>Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>28/29 EKİM GECESİ HAZIRLADIĞIM KANUN MÜSVEDDESİNİ TEKLİF ETTİM</strong></span></a>
</p><p>Saat 13.30′da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:</p>
<p>«Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.</p>
<p>Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükûmet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.</p>
<p>Yüksek hey’etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.</p>
<p>Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur» dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.</p>
<p>Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.</p>
<p>Sabit Bey (Erzincan) – Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.</p>
<p>Hâzım Bey (Niğde) – Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.</p>
<p>Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.</p>
<p>Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.</p>
<p>Vehbi Bey (Balıkesir) – Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.</p>
<p>Halil Bey – Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.</p>
<p>Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.</p>
<p>Üyelerden biri – Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.</p>
<p>Hamdullah Suphi (İstanbul) – Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir.</p>
<p>Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.</p>
<p>Ragıp Bey (Kütahya) – Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.</p>
<p>Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey – Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.</p>
<p>Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>HÜKÛMETİMİZİN ŞEKLİ MUTLAKA CUMHURİYET OLACAKTIR</strong></span></a>
</p><p>Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.</p>
<p>Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir.</p>
<p>Meclisin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.</p>
<p>Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:</p>
<p>«Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.</p>
<p>Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir.</p>
<p>Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zarurîdir.»</p>
<p>İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:</p>
<p>«Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur.</p>
<p>Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»</p>
<p>Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim» dedi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TEKLİFİM PARTİ GRUBU’NDA VE HEMEN ARKASINDAN MECLİSTE GÖRÜŞÜLDÜ VE «YAŞASIN CUMHURİYET!» SESLERİ ARASINDA KABUL EDİLDİ</strong></span></a>
</p><p>Abdullah Azmi Efendi’nin, «meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.</p>
<p>Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.</p>
<p>Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni (216) tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:</p>
<p>«Kanun-ı Esasî Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.</p>
<p>Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının «Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-172</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-nutuk-boelum-172</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2
Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi: «Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.» Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4baa0f383.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Nutuk, Bölüm:, 17.2</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/07/Buyuk-Nutuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-nutuk-bolum-17-2.html">Büyük Nutuk » Bölüm: 17.2</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>TÜRKİYE CUMHURBAŞKANLIĞINA TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OYBİRLİĞİYLE BENİ SEÇTİ</strong></span></a>
</p><p>Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:</p>
<p>«Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.»</p>
<p>Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:</p>
<p>«Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek hey’etinize teklif edilen kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.</p>
<p>Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.</p>
<p>Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey’etinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»</p>
<p>«Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.»</p>
<p>Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.»</p>
<p>«Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.</p>
<p>Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»</p>
<p>«Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» Efendiler, Meclis’çe Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30′da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45′te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi.</p>
<p>İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>CUMHURİYETİN İLÂNI ÜZERİNE MİLLETİN DUYDUĞU GENEL VE SAMİMİ SEVİNCE KATILMAKTAN ÇEKİNENLER</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Cumhuriyet’in ilânı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bazı kimseler, milletin genel ve samimî olan bu sevincine katılmaktan çekindiler.</p>
<p>Endişeye düştüler. Cumhuriyet’in ilânına önayak olanları eleştirmeye başladılar.</p>
<p>İşaret ettiğim gazetelerin ve şahısların Cumhuriyet’in ilânını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için sadece o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeterlidir.</p>
<p>Meselâ «Yaşasın Cumhuriyet» başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyet’in kuruluş ve duyuruluş şeklinin garip olduğunu, bunda «sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum» bulunduğunu ilân ediyordu.</p>
<p>Bu yazıların sahibi şu görüşleri ileri sürüyordu: (… Şöyle olacağı böyle olacağı söylenip dururken, diğer taraftan birdenbire birkaç saat içinde, Kanun-ı Esasî değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimi ile gayri tabiî bir harekettir.»</p>
<p>Bizim davranış tarzımız «medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş ve devlet idaresinde tecrübe kazanmış kafalardan çıkacak bir muhakeme eseri» değilmiş…</p>
<p>Cumhuriyet’in ilânını Meclis’in alkışlarla kabul etmesi, milletin top atışları ile kutlaması eleştiriliyor ve deniyordu ki: «Cumhuriyet alkış ile, dua ile şenlik ve donanma ile yaşamaz.» «Cumhuriyet bir tılsım değildir.</p>
<p>Millet Meclisi’nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.»</p>
<p>Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet’in ilânı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı. En yüksek idare şeklinin Cumhuriyet’ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesine «bir put gibi tapmam» demesindeki anlam ve kasıt neydi?</p>
<p>Meclis toplantı hâlinde bulunmadığı zaman, «Onun güvenoyu verdiği bir hükûmetin düşürüleceği şeklinde asılsız bir fikri kamuoyunda canlandırıp böyle bir hak «padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak, Cumhurbaşkanı’na mı veriliyor?» sorusu kime ve ne maksatla yöneltiliyordu?!</p>
<p>Bu yazıları yazanın maksadı, Cumhuriyet’i halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mıydı? «Cumhuriyet bize rejim değişikliği ile birlikte zihniyet değişikliği de getiriyor mu? Kabineye girecek olan kimselere birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu?» sözleriyle daha ilk anda Cumhuriyet’in değer ve önemini azaltmaya kalkışmak «Cumhuriyetçiyim» diyenlerden beklenebilir miydi?</p>
<p>En hafif bir rüzgârdan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu beslediklerini söyleyenler tarafından bu şekilde hırpalanması doğru muydu?</p>
<p>Bu düşüncelere yer veren gazetenin başka bir sayfasında «Türkiye Cumhuriyeti’nin İlânı» başlığı altında yer alan birçok düşünceler arasında: «…</p>
<p>Bu yeni merhaleye ulaşan Türk milleti, acaba burada uzunca bir süre huzur içinde dinlenebilecek, burası onun için bir canlılık ve güç kaynağı, bir rahatlık ve mutluluk kaynağı olabilecek midir? Bu merhale onun sosyal yapısını kırıp dökmeden kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği taşımakta mıdır?</p>
<p>Cumhuriyet acaba olayların zorlaması karşısında çaresizlikten kaçıp sığınılan bir saçak altı mı olacaktır?…» gibi endişe ve ümitsizlik veren sözlerin sırası mıydı?</p>
<p>Cumhuriyet’in ümit, rahatlık ve mutluluk getireceğinden şüphe ve endişeye kapılan kimse, ümit, rahatlık ve mutluluğu nereden ve hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyet’in, milletimizin sosyal yapısını kırıp dökebileceği ihtimali, Cumhuriyeti benimsemiş olan kimselerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu.</p>
<p>Bir başka gazeteci de, «Efendiler, acele ediyorsunuz!» diye bağırmaya başladı.</p>
<p>Bu gazeteci efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: «Bunalım yeni bir kabine kurulması şeklinde giderileceği yerde, aksine son günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin çok yakında ilân edileceğine ihtimal vermediği Cumhuriyet’in pek delilli ispatlı, pek kesin ve pek acele olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.»</p>
<p>«Cumhuriyet ilânının çok yakın olduğuna ihtimal vermeyen yalnız kamuoyu değildi. Belki Ankara’da en önemli ve en yetkili mevkilerde bulunan bazı kimseler de böyle bir ihtimali hatırlarına bile getirmiyorlardı.»</p>
<p>Bu sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin bütün gürültüleri, Cumhuriyet’in ilânına engel olmak içinmiş… Böyle bir maksat güdenlerin «Kararların alınmasında acelecilik» görmeleri tabiiydi. Fakat «memleket kamuoyunun da bu görüşte, kendileriyle birlikte olduğunu» sanmaları yanlıştı.</p>
<p>Gazetesini «balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar!» ve «sular boşanınca dolaplar döndü ama… ne yönde?» gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına şöyle devam ediyordu: «Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?»</p>
<p>Bu seslenişle başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: Tek dileğimiz… «Vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilân edilen Cumhuriyet’in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine – öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler! – deriz.»</p>
<p>Bizi alay edercesine tebrik eden bu son cümleyle, yazar, Cumhuriyet’i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.</p>
<p>Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet’in ilânı dolayısıyla yaptığı eleştiri ve değerlendirmede: «Bizi üzen nokta, millî önderimizin şahsı ile ilgilidir.</p>
<p>En büyük ruhlu adamlar bile, şahsî güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır» diyor ve bu görüşünü, benim nutuklarımdan aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’ya istiklâl sağlayan Washington ‘un, nasıl çiftliğine çekildiğini, Amerika Meclisi’nin hiçbir şahsı dikkate almadan yalnız halkın menfaatlerini düşünerek altı yılda anayasayı nasıl hazırlamış olduğunu ve ondan sonra da Washington’a nasıl başkanlık verilmiş bulunduğunu anlatıyor ve Kanun-ı Esasî’mizin bu şekilde değiştirilmesinde benim önayak olmamı hoş görmüyor…</p>
<p>Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet’in ilân şeklinde ve Cumhuriyet’in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri tenkit etmelerini samimî sayabilmek için çok saf olmak lâzımdır.</p>
<p>Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet’in ilânı günü yaygaralı hücumlara başlamayıp, önce Cumhuriyet’in ilânını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet’in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilânının pek yerinde olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi.</p>
<p>Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>RAUF BEY’İN CUMHURİYET’İN İLÂNI DOLAYISIYLA İKİ İSTANBUL GAZETESİNE VERDİĞİ DEMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Efendiler, Rauf Bey de bu münasebetle, gazetecilere demeç vermiştir. Rauf Bey’in Cumhuriyet’le ilgili görüşünü ve millî hâkimiyetten ne anladığını ortaya koyan demecini 1 Kasım 1923 tarihli Vatan gazetesinde okumuştum.</p>
<p>Vatan ve Tevhit gazetelerinin sahipleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in başbaşa vererek düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını yeniden birlikte gözden geçirelim Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir durumla karşılaşmış olma duygusu varmış. Şimdiye kadar bulunduğu yüksek makamlar dolayısıyla ve İstanbul milletvekili sıfatıyla Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş…</p>
<p>Efendiler, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım: Önce, kamuoyunun ne düşündüğünü hangi yolla nasıl öğrenmişler? Sonra, İstanbul seçmenleri, yalnız tek iki gazeteciden mi ibaretti; yoksa, bütün seçmenler, iki gazeteciye milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekâlet mi vermişlerdir?</p>
<p>Yoksa bu, Rauf Bey’in: «Seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygıyla kabul edenlerden olduğunu, kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güvene teşekkür borcu bulunduğunu ve ona lâyık olmaya çalışacağını, kendisine verdikleri emaneti her zaman ve her yerde korumak ve en iyi şekilde idare etmek için kudret ve kabiliyetinin son kertesine kadar çalışacağına güvenmelerini» söylemeye zemin hazırlamak için miydi?</p>
<p>Gerçi, bir milletvekilinin seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur. Ancak, yerinde, zamanında ve samimî olmak şartıyla! Yoksa, Cumhuriyet’in ilânında, kamuoyunun beklenmedik bir durum karşısında bırakılmış olduğu şeklindeki kasıtlı bir soruya karşı «seçmenlerin verdikleri emaneti her zaman ve her yerde koruyacağı ve en iyi şekilde idare edeceği» yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?</p>
<p>Oysa, Efendiler, 29/30 gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam bütün millet gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyet’in ilân edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Nailî Paşa, İstanbul halkının temsilcileri tarafından, Fatih Belediyesi’nde verilen bir ziyafete davetliydi. Paşa, ziyafet sırasında</p>
<p>Ankara’dan resmî bir bildiri aldı ve onu uygulamaya koymadan önce İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şuydu: «Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilânına karar verdi. Bunu yüz bir pâre top atışıyla ilân ediniz.»</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYET’İN İLÂNINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI?</strong></span></a>
</p><p>İstanbul halkının temsilcileri bu müjde ve bildiriyi büyük bir sevinç ve alkışlarla karşıladılar. Derhal bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve biribirlerini kutladılar.</p>
<p>Bu bakımdan, İstanbul’un sayın halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeçler vermenin ve gösterilerde bulunmanın ne kadar küstahça bir davranış olduğu meydandadır.</p>
<p>Rauf Bey, «Bence konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir» sözleriyle Cumhuriyet’ten sözetmek bile istemiyor.</p>
<p>Rauf Bey’in kendi görüşü : «Milletimizin refah ve istiklâlinin korunmasını ve aziz vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı» şeklindedir.</p>
<p>Efendiler, bu sözler, düzenledikleri sorunun cevabı mıdır? Rauf Bey’e: «Hangi hükûmet şekli en uygundur?» sorusu mu sorulmuştur? Eğer soru bu olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu ifadesi yerinde bir cevap olabilirdi.</p>
<p>Fakat ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Düşündüğünüz rejimin adı yok mudur? Cumhuriyet rejimi, milletin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer öyle ise, uzun sözleri bir tarafa bırakarak «ben en uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim» deyiver de, demagojiden kurtulalım.</p>
<p>Çünkü söz konusu olan, Millet Meclisi’nce kanunla kabul ve ilân edilen Cumhuriyet’tir. Maksadınız, dolaylı olarak bu ilân olunandan daha uygun bir rejimin bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, onu da söyleyiniz! O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?</p>
<p>Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. Bilinen birtakım nazariyelerden sözederek: «Hükûmetlerin yalnız biribirinden farklı iki ana temele dayanarak hareket ettiklerine inanıyorum; bu iki temelden biri mutlakıyet rejimidir» diyor ve şöyle bir mantık yürütüyor: «Sözde, hükümdar, hak ve yetkisini Tanrı’dan alır ve bu meşruluğa dayanarak hükmünü yürütürmüş.</p>
<p>Bu rejimin sakıncaları görüldüğünden milletler ihtilâl yaparak hükümdarların yetkilerini kısıtlayıp belli şartlara bağlamışlar… Son yıllarda milletimiz de meşrutiyet mücadeleleriyle işe başlayarak, kendi işini kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarma hedefine doğru yürümüş; İttihat ve Terakki, Meclis’in ağır baskısından kurtulmak için «Beşinci Sultan Mehmed’e» Meclis’in dağıtılması hakkını verdirmiş; Vahdettin, bu haktan yararlanarak Meclis’i feshetmiş; bilinen felâketler olmuş; bu bakımdan mutlakiyet rejimi ve şahsî saltanat yanlısı olmak doğru değilmiş.</p>
<p>Rauf Bey, «Millet, kaderini kendinden başka bir kimseye bırakmayı kendisi için küçüklük saydı» dedikten sonra, milletin, millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Büyük Millet Meclisi’ni bir kurucu meclis olarak seçtiğini ve bu şeklin söz konusu edilen şekillerden ikincisi ve kendi görüşünce de en sağlamı ve doğrusu olduğunu» söylüyor… Bundan sonra Rauf Bey şu düşünceleri ileri sürüyordu:</p>
<p>«İsim değişikliğinin hedefi ve amacı değiştirebileceği inancında değilim. Bundan başka, daha önceki bir hükûmet şeklinin yerini alan yeni bir şeklin beğenilmesi ve ömürlü olabilmesi, ancak bir şartla mümkündür.</p>
<p>O da gideni arattırmayacak şekilde halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun olduğunu, mutluluğunu sağladığını, vatanın şeref ve istiklâlinin korunduğunu göstermek ve ispat etmektir. Aksi takdirde isim değiştirmekle veya üst tabakada şekil değişikliği yapmakla gerçek ihtiyaçların karşılanacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılma olur.</p>
<p>Efendiler, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini ortaya koyan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve belirli şartlara bağlanmamış olan, Millet Meclisi’ni de dağıtabilen şahsî saltanat taraflısı değildir.</p>
<p>Rauf Bey, öyle bir hükûmet şekline taraftardır ki, o rejimde, Millet Meclisi bir kurucu meclis niteliği taşıyacak şekilde, millî hâkimiyeti hiçbir kayıt ve şarta bağlı kalmadan uygular. Bu şekli açıkça ifade edelim. Rauf Bey demek istiyor ki,</p>
<p>«Cumhuriyet’in ilânından önceki şekil en uygun hükûmet şeklidir.» Gerçekten de Rauf Bey’in uzun sözlerle tasvire çalıştığı husus, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun üçüncü maddesinde yer alan hükümdür. O madde şudur: «Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükûmet Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adını taşır.»</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6bc50c3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Manevi, Çocukları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-7-manevi-cocuklari.html">Karamanlı Sarı Paşa – 7: Manevi Çocukları</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-7.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turk-tarihi-tezi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turk-tarihi-tezi</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi
GENEL SEBEP: Atatürk’ün tarih üzerinde çalışmaları, İstiklâl Savaşımızın, kültür alanında devamıdır. Bu çalışmalar memleket içinde ve dışında milli tarihimizin zararına olarak gelmiş yabancı tarih görüşlerinden kurtulmak ve tarihimizin gerçek karakterini belirtmek için, yapıldı. Bu iş kolay olmadı. Atatürk milli tarih anlayışını kurmak için ilkin Osmanlı İmparatorluğu devrinde değer kazanmış tarih anlayışını çürütmek zorunda olduğunu anladı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c7516ebe.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Türk, Tarihi, Tezi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/03/Turk-Tarih-Tezleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturkun-turk-tarihi-tezi.html">Atatürk’ün Türk Tarihi Tezi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ord. Prof. Dr. Enver Ziya KARAL</strong> </span></a></span></p>
<p><span><strong>GENEL SEBEP:</strong></span></p>
<p><span>Atatürk’ün tarih üzerinde çalışmaları, İstiklâl Savaşımızın, kültür alanında devamıdır. Bu çalışmalar memleket içinde ve dışında milli tarihimizin zararına olarak gelmiş yabancı tarih görüşlerinden kurtulmak ve tarihimizin gerçek karakterini belirtmek için, yapıldı. Bu iş kolay olmadı. Atatürk milli tarih anlayışını kurmak için ilkin Osmanlı İmparatorluğu devrinde değer kazanmış tarih anlayışını çürütmek zorunda olduğunu anladı.</span></p>
<p><span>Osmanlı tarih anlayışı üç konaktan geçerek gelişmiş bulunuyordu. İmparatorluğun kuruluşundan Tanzimat’a kadar süren devirde, ümmet tarihi anlayışını görüyoruz. İslâm uleması, İslâmlık temellerine dayanan İmparatorluğun İslâm halkı arasında ortak bir kültür vasıtası yaratmak için tarihten faydalanmağı düşünmüş ve İslâm tarihini, bu maksatla devlet tarihi olarak kabul etmişlerdi. İslâm tarihinde Türklerin İslâmlıktan Önceki tarihleriyle, İslâmlığın yayılmasında gördükleri büyük hizmetten hiç bahsedilmiyordu,</span></p>
<p><span>Tanzimat devrinde ümmet tarihine paralel olarak devlet tarihi anlayışı gelişmeğe başladı. Bu yeni anlayış, İslam ve Hristiyan halkının kanun önünde eşit sayılmağa başlamasının bir neticesi idi. İslam tarihinin medreselerde okutulmasına devam edildi. Fakat medrese dışında açılan okullarda İslâm tarihi yanında Osmanlı tarihi öğretimi başladı. Yeni tarih anlayışında, Osmanlı devleti için başlangıç olarak, Osmanlı devletinin kuruluş tarihi, kabul ediliyordu. Bu tarihten önceki Türk tarihi ile Osmanlı devletinin kurulmasında Türk Milletinin sarf ettiği gayretler, belirtilmek şöyle dursun, işaret bile edilmemişti.</span></p>
<p><span>Tanzimat ve birinci Meşrutiyet, Osmanlı halkım ortak değerlere kavuşturmadıktan başka, milliyetçilik cereyanlarını da önleyemedi. İmparatorluğun türlü taraflarında bağımsız devletler kurulması üzerine Türk münevverlerinden bazıları milli tarih anlayışına, sarılmak gereğini duydular. Bunlar, Türklerin, Osmanlı tarihiyle İslâm tarihinde yaptıkları büyük işin belirtilmesini istedikleri gibi, bu iki tarihin ötesindeki Türk tarihinin kaynaklarına gidilmesi lüzumunu da belirttiler.</span></p>
<p><span>Bu yeni tarih anlayışı istikametinde başlayan çalışmalar en çok ikinci Meşrutiyet devrinde gelişti. Devlet bu çalışmalara karışmadı, Aydınlardan tarihe merak sardıranlar, Avrupalı bilginlerin Türk tarihi alanında edinmiş oldukları bilgileri ve kanaatleri, ya hiçbir kritiğe tâbi tutmadan ve yahut gevşek bir kritikten geçirerek derlemeğe ve yaymaya başladılar. Bu suretle Türk tarihi hakkında, gerçeğe uymayan bir çok bilgiler, mânâsız iddialar ve hatta iftiralar memleketimizde de yerleşmeğe başladı.</span></p>
<p><span>Osmanlı İmparatorluğunda geliştiklerine kısaca işaret ettiğimiz bu üç tarih anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarına kadar, yan yana yaşamağa devam ettiler. Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve halifeliğin kaldırılması, ümmet tarihi anlayışını, Osmanlı Devletinin yıkılması da, manasını yalnız Osmanlı tarihinde bulan devlet tarihi anlayışını modası geçmiş tarih anlayışları durumuna düşürmekte idi.</span></p>
<p><span>Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkomutan ve Devlet Başkanı olarak söylediği nutuklarda fırsat buldukça bu tarih görüşlerinden ayrılmanın gereğini ve yeni bir tarih görüşüne varmanın önemini belirtti. Lozan Muahedesinin imzalanmasından sonra bu düşünce üzerinde ısrarla durdu. Türk Milleti dünyaca tanınan ve sayılan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurmuştu. Devlet yeni, fakat millet uzun ve şerefli bir geçmişe malikti. Milletin kendi adını taşıyan tarihine kavuşması muhakkak lazımdı. Bunun için de millet tarihi anlayışını kabul etmekten başka çare yoktu.</span></p>
<p><span><strong>ÖZEL SEBEPLER:</strong></span></p>
<p><span>Bu genel sebep yanında, Atatürk’ü, millet tarihi anlayışını kabul etmeğe zorlayan, aşağıdaki sebepleri görüyoruz:</span></p>
<ol>
<li><span><strong> Türklerin sarı ırktan olduğuna dair dünyada yayılmış olan yanlış bilgiler:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Avrupa düşünürlerinden bir kısmı, ya din gayretkeşliği veya sadece siyasi düşüncelerle Türkün sarı ırka mensup, Avrupalılara göre ikinci neviden bir insan tipi olduğu bilgisini yaymışlardı. Bu bilgi okul kitaplarına bile geçmiş bulunuyordu. Türkiye’de tarih araştırmaları gelişmiş bulunmadığı ve tarih yazarlarımızdan büyük bir kısmı Avrupa tarihlerinden tercümeler yaparak, Tarih kitabı yazdıkları için, Türklerin ikinci nevi bir insan tipi olduğu yolundaki yanlış bilgiler memleketimizi de istila etmiş bulunuyordu.</span></p>
<ol start="2">
<li><span><strong> Türklerin medeni kabiliyet ve istidattan mahrum oluşu:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Türklerin sarı ırktan gösterilmesinin bir neticesi olarak medeni kabiliyet ve istidattan mahrum bulundukları da kabul edilmekte idi. Yakın çağlarda, Osmanlı İmparatorluğunda yapılan Islahat hareketlerini beğenmeyen, bir çok Avrupa tarihçileri ve siyasileri, Türkleri anlayışsızlık ve kabiliyetsizlikle itham ettikten başka, hiç bir medeni eser yaratmadıklarını, Avrupa’da ordu kurmuş bir insan topluluğu mahiyetinde olduklarını, ileri sürmüşlerdir. Hattâ Türkiye’de ara sıra patlak veren siyasi buhranlar sebebiyle Türklerin Avrupa’dan Asya’ya kovulması icabeden barbarlar olduğu bile söylenmiş ve yazılmıştı.</span></p>
<ol start="3">
<li><span><strong> Türk toprakları üzerinde tarihi iddialar:</strong></span></li>
</ol>
<p><span>Osmanlı devletinin birinci cihan harbini kayıp etmesi üzerine, Osmanlı topraklarının taksimi, bir olupbitti gibi kabul edilmişti. Bu toprakların taksimi sırasında Anadolu ve Trakya gibi öz ve öz Türk toprağı olan yerlere hak iddia eden devletler çıktı. Yunanlılar batı Anadolu ile Trakya’ya, İtalyanlar’da güney Anadolu’ya yerleşmek için bu topraklar üzerin-de tarihi iddialar ileri sürdüler. Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve bir Kürt devletinin kurulması için tarihin şahitliğine başvuruldu. Sevr Muahedesi bu yanlış ve tahrif edilmiş tarih bilgisi üzerine hazırlanarak, Osmanlı Devletine imzalatıldı.</span></p>
<p><span>Kurtuluş savaşımızla, topraklarımızı yabancı ordulardan temizledik ve istiklâlimizi Lozanda dünyaya tanıttık. Fakat Türk milletiyle Türk toprakları hakkında yüzyıllardan beri sakat tarih bilgisiyle beslenmiş olan, dünya umumi efkârını her an düşman olarak karşımızda bulabilirdik. Nitekim Lozan antlaşmasından sonra bile emperyalist bazı devletlerin, Türk toprakları üzerinde tarihi haklar serdederek istilâcı birer programın tatbikine hazırlanmakta oldukları, söz ve hareketlerinden anlaşıldı, Bu da gösteriyor ki kurtuluş savaşımızda elde edilmiş olan maddi neticeleri, manevi alanda yapılacak çalışmalarla tamamlamak lazımdı. Bunun için de aleyhimizde kullanılmış olan silahın cinsinden bir silah ile kendimizi mü-dafaa etmekten başka çare yoktu. Aleyhimize kullanılan silah tahrif edilmiş olan tarihti. O halde bize düşen görev, tarihimizi gerçek yapısı ile meydana, koymak ve şaşırtılmış bulunan efkârı umumiyeyi, Türk milleti ile Türk toprakları hakkında aydınlatmaktı. Buraya kadar yapılan kısa açıklama Atatürk’ün Türk Tarih tezine vermiş olduğu önemi belirtecek karakterdedir.</span></p>
<p><span>Atatürk ve Tarihe Karşı İlgisi: Atatürk’te tarih merakı ve sevgisi okul sıralarında başlar. Kurtuluş savaşında türlü vesilelerle söylediği nutuklarında fikirlerini kuvvetlendirmek için, daima tarihten misaller getirdiğini görüyoruz. Tarihle uğraşmak hususundaki düşüncelerine ilk defa olarak, 1923’de kendisine fahri Profesörlük ünvanını vermiş olan, İstanbul Edebiyat Fakültesinin, fahri Profesörlük beratını Ankara’ya getirmiş olan, heyetine söylemiştir. Bu heyette bulunmuş olan Prof. Şemseddin Günaltay, Belleten de yayınladığı bir yazıda Atatürk’ün sözlerini şöyle nakletmektedir:</span></p>
<p><span>“Beratı takdim ve lütfen fahri müderrisliği kabul buyurduklarından dolayı müderrisler meclisinin şükranlarını arz ettik. Heyetimize iltifatta bulunan Gazi bir aralık kendisinin mektep sıralarından beri çok sevdiği tarihle daima meşgul olduğunu, bu itibarla fahri müderrisliğinin Edebiyattan ziyade tarihe ait olmasının daha münasip olacağını söylediler“.</span></p>
<p><span>Bu sözlere rağmen Atatürk’ün 1923’den 1928 yılına kadar tarihle yakından alakadar olduğunu görmüyoruz. 1928’de Bayan Afet (İnan) kendisine, Türk ırkının Sarı ırka mensup bulunduğu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci “Secondaire” nev’i bir insan tipi olduğunu yazan bir Fransızca kitap göstererek:</span></p>
<p><span>– Bu böylemidir? diye sormuştur. Atatürk’ün verdiği cevap şudur:</span></p>
<p><span><strong><em>“Hayır olamaz, bunun üzerinde meşgul olalım”</em></strong></span></p>
<p><span>bundan sonra Atatürk devamlı ve sıkı bir şekilde tarihle uğraşmaya başlamıştır. Onun yıllardan beri aydınlatılmasını gerekli bulduğu belli başlı tarih meseleleri şunlardı :</span></p>
<ol>
<li><span>Türkiye’nin en eski yerli halkı kimlerdir?</span></li>
<li><span>Türkiye’de ilk medeniyet nasıl kurulmuş veya kimler tarafından getirilmiştir?</span></li>
<li><span>Türklerin cihan tarihinde ve dünya medeniyetinde yeri nedir?</span></li>
<li><span>Türklerin bir aşiret olarak, Anadolu’da devlet kurmaları bir tarih efsanesidir. Şu halde bu devletin kuruluşu için başka bir izah bulmak lâzımdır.</span></li>
<li><span>İslam tarihinin gerçek hüviyeti nedir? Türklerin İslâm tarihinde rolü ne olmuştur?</span></li>
</ol>
<p><span>Atatürk, bu meseleler üzerinde milletimizi ve dünyayı eski ve hatalı tarih anlayışından, yeni ve doğru bir tarih anlayışına getirmenin kolay olmadığını biliyordu. Bu önemli iş için her şeyden önce, teşkilâta sistemli, devamlı ve sabırlı bir çalışmaya lüzum görüyordu. Atatürk tarih tetkiklerini büyük devlet işleri arasına alınca, belli bir vaktini bu işe hasret-meği kararlaştırdı. İlkin tarih sahasında çıkmış en yeni kitaplarla bir kitaplık kurdu. Sonra Türkiye’de tarih yazan ve tarih ile uğraşabilecek kimselerle bu kitapları incelemeğe koyuldu, Bakanlardan, Milletvekillerinden Profesör ve Öğretmenlerden bazılarına tarih konuları üzerinde çalışmak vazifesi verildi. Tercüme edilmiş kitapların özü çıkarılmakta, incelenen meseleler üzerinde raporlar hazırlanmakta ve Atatürk’e sunulmakta idi. Böylece Türk Tarihi üzerinde büyük ölçüde bir anket işi başlamış oldu. Bu iş bir taraftan gelişirken diğer taraftan da Türk tarihinin incelenmesi ile devamlı olarak çalışmak üzere Türk Tarihi Tetkik Heyetinin, kurulması ile uğraşıldı. Tarih çalışmalarının ilk mahsulü 1930’da yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları’’ isimli kitap oldu. Atatürk bu kitabın birçok yerlerini beğenmedi. Bu kitabın yayınlanmasından bir yıl sonra da Türk Tarihi Tetkik Heyeti resmen kurulmuş oldu. Heyetin kurulmasıyla çalışmalar hızlandı. O kadar hızlandı ki, Türk Tarihi Tetkik Heyeti bir aralık gezici bir hal aldı. Çankaya’da, Yalova’da, Dolmabahçe’de, vapurda, trende, sözün kısası Atatürk’ün çalışmak için vakit bulduğu yerlerde toplantılar yapıldı. Toplantı saatlerinin yalnız başlangıcı belli idi. Bazen 24 saat fasılasız çalışıldığı da olurdu. Çalışmalar çok kere münakaşalı geçerdi. Atatürk’ün münakaşalarda haklıyı ayırt etmek için kullandığı usul hakkında bir fikir edinmek için Prof. Muzaffer Göker’in Belletende yayınladığı “Atatürk’ün huzurunda” başlıklı yazısında şu satırları alıyoruz:</span></p>
<p><span>“Bir gün Ankara Halkevindeki Tarih Kurumu Dairesinde müsveddeleri okumak için toplanmıştık. Müzakereler hararetli oldu. Bilhassa iki arkadaş arasında müzakere, münakaşa şeklini aldı, O akşam Atatürk lütfen cemiyet azalarını sofralarına davet buyurdular. Günlük mesai hakkında malumat aldıktan ve her zaman olduğu gibi çalışmaları iltifatları ile teşvik ettikten sonra söz sırası günün münakaşa mevzuu olan meseleye geldi. Münakaşadan son derece zevk alan Atatürk gayet neşeli bir halde günün hadisesini hülâsa ettikten sonra münakaşanın huzurlarında devamını kendilerine has nezaketiyle rica ettiler. Arkadaşlar mevzuu anlatmağa başladılar: Onları dinledikten sonra kâğıt ve kalem getirilmesini emrettiler. Zaten kâğıt ve kalem yemek odasının demirbaş eşyası sırasına girmişti. Salonun bir ucunda kara tahta, kenarda etajerlerin üzerinde lügatler, ansiklopediler yemek odasına bir mektep manzarası hali vermişti. Ve orası hakikatte bir mektepti. İstenilen şeyler geldikten sonra Atatürk her iki arkadaştan iddialarını yazı ile tespit etmelerini istedi. Münakaşalarda başlangıçtaki iddiaların unutulması sık sık görülen birşey olduğu için buna lüzum görüldüğünü ilave etti. Sonra arkadaşlardan sözlerini teyit için ne gibi ilmi vesikalara ve mehazlara müracaat edeceklerini sordu. Bunlar da kâğıda yazıldı. Kütüphaneden istenilen kitaplar geldikten sonra okuma ve tercüme başladı. Neticede bir taraf hak kazandı. O zaman Atatürk kaybeden arkadaşımıza dönerek bu neticenin kendisinin yüksek kıymetini küçültecek bir hadise olmadığını ilâve ederek gönlünü aldı. Yalnız dedi ki:</span></p>
<p><span><em>“Size her zaman söylerim. Yalnız kendi başınıza ve kendiniz için çalıştığınız zaman herkes gibi böyle bir netice ile karşılaşmanız mümkündür. Hatta sık sık olabilir. Cemiyeti ben bunun İçin kurdum. Buradaki üyeler yurt içinde ve dışında tarihe ait yapılan çalışmalarda ve kendi tetkikleri neticelerinden birbirlerini haberdar ederek birbirlerini tamamlayarak çalışırlarsa netice daha müsbet olur. Bunu yaparken şahsınıza ait bir bulu-şun başkaları tarafından kullanılmasından ve mesut neticelerin isminize değil, mensup olduğunuz cemiyete ve millete mal edilmesinden endişeniz olmasın. Millet bunun kadrini bilir.</em></span></p>
<p><span><em>Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. İstiklâl harbinde benim de milletime ettiğim bir takım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat bunlardan hiçbirini kendime mal etmedim. Yapılanan hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğmanda budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için yapmamız lâzım gelen şeylerin hepsini yaptığımıza ileri süremeyiz. Bu güne ve yarına bırakılmış daha bir çok büyük İşlerimiz vardır, kimi araştırmalar da bunlar arasındadır. Beni seven arkadaşlarıma tavsiyem budur: Şahsınız için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur.”</em></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Heyetinden, çok istifadeli çalışmalar bekliyordu. Fakat heyette bazen herşey beklediği gibi gitmiyordu. Ara sıra heyet üyelerini irşad edecek yolda direktifler vermek mecburiyetinde kalıyordu. Tarih çalışmalarının ayarlanmasında ve istenilen istikamette yönetilmesinde tesir yapan bu direktiflerin önemlilerinden bazıları şunlardır.</span></p>
<p><span><em>“Büyük Devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetikik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha, büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır,”</em></span></p>
<p><span><em>“Sümmettedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nadim olmaktansa hiç bir eser vücuda getirmemek, aczini itiraf etmek evlâdır.”</em></span></p>
<p><span><em>“Biz tarih yazarken aport değil bizzat fiiller ve hadiseler arayan adamlarız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada cehlimizi itiraf etmekten çekinmiyelim.”</em></span></p>
<p><span><em>“Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız, Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikatta her şeyden ve herkesten evvel, kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.</em></span></p>
<p><span><em>Sizi büyük hedefe ancak bu nokta-i nazarlardan kıskanç olmak İsal edebilir.</em></span></p>
<p><span><em>Yoksa dünyanın bin bir şarlatan ve bin bir milletin tarihşinas yaşayan sokak politikacısının… baziçesfi kalırsınız.”</em></span></p>
<p><span><em>“Tarih hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları bulmağa çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktadan cehlimizi itiraf etmeden çekinmeyelim.”</em></span></p>
<p><span><em>“Biz daima hakikat arayan ve buldukça, bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlarız.”</em></span></p>
<p><span><em>“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir hal alır.”</em></span></p>
<p><span>Bu direktiflere göre yürütülen tarih çalışmaları neticesinde 1931 yılları sonlarında okullar için dört ciltlik bir umumi tarih serisi ortaya kondu. Ağırlık noktasını Türk Tarihi teşkil eden bu serinin müsveddelerini Atatürk baştan aşağı okudu ve tashih etti.</span></p>
<p><span>Yeni Türk Tarih Tezi: Yeni tarih kitaplarımız Milli Tarih Tezimizi de ihtiva etmekte idi. 1932’de Ankara’da Tarih Profesör ve Öğretmenlerinin iştiraki ile ilk defa olarak toplanan Türk Tarih Kongresinde Türk Tarih Tezi geniş ölçüde açıklamalar ve tartışmalarla millete mal edildi.</span></p>
<p><span>Kültür alanımızda bir inkılâp ifade eden bu tezin esası şudur:</span></p>
<p><span>“Türk milletinin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet Türk milletidir.”</span></p>
<p><span>“Türk ırkı, çok kere öne sürüldüğü gibi sarı değildir. Türkler beyaz insanlardır ve brakisefaldir. Bu günkü yurdumuzun sahipleri, en eski kültür kurucularıyla aynı vasıfları taşıyan çocuktandır,”</span></p>
<p><span>“Türkler yayıldıkları yerlere medeniyetlerini de götürmüşlerdir. Irak, Anadolu, Mısır, Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalılardır. Biz bugünkü Türkler de Orta Asyalıların çocuklarıyız.”</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezi, Tarih alanında yapılan en yeni çalışmalarla Arkeolojik, Antropolojik araştırmalar neticesinde elde edilmiş olan vesikalara dayanmaktadır. 1937’de toplanan ikinci Türk Tarih Kongresinde Tarih tezimiz yabancı ilim adamlarının da tetkikine arz edildi. Kongrenin komisyonlarında ve genel toplantılarında yapılan açıklamalara göre Türk Tarih Tezi âlemşümul bir tarih gerçeği olarak kabul edildi.</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezinin kabul edilmesi ile milli tarihimiz gerçek karakterini millet ve dünya nazarında kazanmış oldu. Türkleri medeni milletler birliğinden ayırmak ve onları insan yapısıyla medeni vasıfları bakımından ikinci neviden saymak gibi yalnız kin ve garaz mahsulü olan bir edebiyat da gene tarih tezimizle çürütülmüş oldu.</span></p>
<p><span>Türk Tarih Tezinin, cihan tarihi anlayışında da ileri bir adım olduğunu kabul etmek lazımdır.</span></p>
<p><span>Tezimiz beşer kültürüne Orta Asya’yı beşik göstermekle bütün dünya milletlerinin hasretini asırlardan beri çektikleri ortak bir kültür temeli de yaratmaktadır. İlk anlarda, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi istikametinde yönetilmiş çalışmalarında ırkçı ve emperyalist düşüncelerin izlerini arayanlar oldu. Fakat onun bütün hayatı, bütün düşünce ve çalışmaları milliyet ile insanlığın uzlaşacağı yolunda bir inanın örnekleri ile süslenmişti. Bu örneklerden birini Balkan milletlerinin üyelerine bir antanta varmak için Türkiye’de çalıştıkları sıralarda söylediği şu sözlerde görüyoruz. :</span></p>
<p><span><em>“Balkan Milletleri İçtimai ve siyasi ne çehre arz ederlerse etsinler, onların Orta Asya’dan gelmiş yakın soylardan, müşterek cetleri olduğunu unutmamak lâzımdır.”</em></span></p>
<p><span><em>“Karadeniz’in Şimal ve Cenup yolları ile binlerce seneler deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlarda yerleşmiş olan insan kütleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, hakikatte bir tek beşikten çıkmış kardeş kavimlerden başka bir şey değildirler.”</em></span></p>
<p><span>Atatürk, Türk Tarih Teziyle insanların aralarında anlaşmak ve müşterek saadetleri yolunda çalışmak için muhtaç oldukları kültür ortaklığının kuvvetli bir adımını da atmış oluyor. O,</span></p>
<p><span><em>“İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.”</em> sözü ile de, Türk milletinin saadetine verdiği değeri diğer milletler içinde tanımış olmuyor mu?</span></p>
<p><span>Ölümünde Türk milleti kadar bütün dünyanın da onun için göz yaşı dökmesi, belki de milliyet manasını ve insanlık idealini en güzel anlatmış olmasından ve bu uğurda açık gönül ile çalışmasından ileri gelmiştir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ord. Prof. Dr. Enver Ziya KARAL</strong> </span></a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk Ordumuzu Anlatıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ordumuzu-anlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ordumuzu-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk Ordumuzu Anlatıyor
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan. K. Atatürk 1- Kuvvet mutlaka her türlü emre itaat eden, tam disipline sahip ordu halinde bulunandır. Ülkeyi ve milleti zarara uğratmayacak kuvvet, ancak odur. Halbuki bizim için kuvvet kaynağı, millettir. Milleti zarara uğratan ve nefretini kazanan bir kuvvet, elbette maksadın derhal kaybedilmesini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c73462bd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Ordumuzu, Anlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Cihan-Dura-046.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ordumuzu-anlatiyor.html">Atatürk Ordumuzu Anlatıyor</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Cihan DURA</span></a></strong></span></p>
<p><span><em>İki Mustafa Kemal vardır:<br>
Biri ben, et ve kemikten…,<br>
diğeri sizler, ölümsüz olan.</em></span></p>
<p><span><strong> K. Atatürk</strong></span></p>
<p><span><strong>1- </strong>Kuvvet mutlaka her türlü emre itaat eden, tam disipline sahip ordu halinde bulunandır. Ülkeyi ve milleti zarara uğratmayacak kuvvet, ancak odur. Halbuki bizim için kuvvet kaynağı, millettir. Milleti zarara uğratan ve nefretini kazanan bir kuvvet, elbette maksadın derhal kaybedilmesini icap ettirecek bir kuvvettir. Biz ülkenin her cephesinde ve merkezinde bu niteliklere sahip bir ordu kurmakla meşgul olduk. Elhamdülillah bugünden başarı eserlerini görmekteyiz ve daha göreceğiz. Fakat Batı cephesinde işte Kuvayı Milliye diyoruz, Halbuki hepimiz Kuvayı Milliye’yiz. Ordu Kuvayı Milliye’dir.</span></p>
<p><span><strong>2-</strong> Ordu, Türk Ordusu!… İşte bütün ulusun göğsünü güven ve gurur duyguları ile kabartan şanlı ad. Hatırlıyorum, yıl 1937… Onu kısa aralıklarla iki kez, büyük kütleler halinde yakından gördüm. Trakya ve Ege büyük manevralarında… Disiplinini, enerjisini, subaylarının vukuflu gayretini, büyük komutan ve generallerimizin yüksek sevk ve idare yeteneklerini gördüm; derin övünç duydum, takdir ettim.  Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için yapmakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkânsız güvencesidir.</span></p>
<p><span><strong>3-</strong> Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir: biri millet kararı, diğeri en zor koşullar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olan ordumuzun kahramanlığı… Bizim ordularımız gerçekten kahramanlığına güvenilir ordulardır. Bu ordular tarihte eşi görülmemiş kahramanlıklar, fedakârlıklar göstermiştir; şanlı zaferler kazanmıştır. Millet ve ülkenin minnet ve şükranına hak kazanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>4-</strong> Türk ordusunun bir birliği dengini mutlaka mağlup eder; iki mislini durdurur ve yerinden kımıldatmaz.</span></p>
<p><span><strong>5-</strong> Arkadaşlar! Türkiye en zayıf sanıldığı bir zamanda en kuvvetli olduğunu kanıtlamıştır, ordusu sayesinde…  Ordumuz vatanın içinde zafer kazanmıştır. Bu olay Türkiye’nin olağanüstü hayatiyetine, yüce azmine ve ölümsüz varlığına en belirgin kanıttır. Düşmanın vatan içine girmiş olması düşman lehine birçok nedenleri ve etkenleri doğurur. Bütün bunları göğüsleyerek düşmanı vatan içinde yenilgiye uğratmak, mahvetmek başlı başına bir varlık, büyük bir kuvvet eseridir. Vatan içinde yenilginin âkibeti son derece tehlikelidir, ağırdır. Bu gerçeği doğrulayan yakın ve uzak tarihî örnekler çoktur.</span></p>
<p><span><strong>6-</strong> Türkiye Cumhuriyeti’nin Silahlı Kuvvetleri’nin ulusal savunma kavramı aslında müdafaai hukuk, yani hakları savunma öğretisidir. Türk Silahlı Kuvvetleri ulusun iradesinin bir savunma aracıdır. Görevi bu iradenin emrettiği şekilde ulusal çıkarları korumak ve savunmaktır. Bunların başında da tam bağımsızlık ve özgürlük gelir.</span></p>
<p><span><strong>7-</strong> Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvende olmalıdır, dokunulmaz olmalıdır. Devletin bağımsızlığının, millet hayatının biricik bekçisi ise kahraman ordumuzdur. Dolayısıyla askerî teşkilatımızın özel itina ile düzenlenmesi ve yüceltilmesi en önemli esaslardandır.</span></p>
<p><span><strong>8-</strong> Millî Mücadele yılları….Düşmanlarımız canice emellerinde devam ettiği sürece, bütün Anadolu’nun silahlı direniş göstermesi ve bu direnişte ordunun esas teşkil etmesi doğaldı. Büyük Millet Meclisi’nin, büyük mücadelede başarılı olacağına kesinlikle emindim. Bunun temini için sebepler ve etkenler, araçlar mevcuttu. Bu sebeplerin ve etkenlerin başında en etkilisi ordumuzdu. Ordumuz hayat ve onur mücadelesinde milletin ve onun gayelerinin biricik dayanağıydı.</span></p>
<p><span><strong>9-</strong> Ordunun kendisine düşen bu yüce görevinde hakkıyla başarılı olabilmesi için lazım gelen niteliklerin birincisi, demir gibi bir inzibattır. Orduda inzibatın biricik tecelli aracı aydın, kahraman, fedakâr subaylardır. Bugün ordumuzun subayları saydığım niteliklere tümüyle sahiptir. Fakat buna bir şey eklemek lazımdır ki, şu içinde bulunduğu fevkalade durum ve koşulların heyecanlarıyla, gayeleriyle yetişecek olan genç subaylarımız bize bağımsızlık için daha kuvvetli umutlar bahşedeceklerdir.</span></p>
<p><span><strong>10-</strong> 1933 Şubat’ında ve Cumhuriyet’in 15. Yılı dolayısıyla yayımladığım mesajlarda ordumuzun vatanı ve milleti her türlü düşmana karşı koruma görevini şöyle dile getirdim: Ben bir Türk askeri, bir Türk kumandanı olarak, büyük Türk ordusu, sana diyorum ki, bunca uyutucu, bunca avutucu, bunca göz kamaştırıcı görünüşlere gözlerimizi aldırmaksızın silahlarımızı sıkı tutalım. Silahlarımızı büyük Türk ulusunu ezmek isteyenlerin gözlerine gezleyelim. Bunda amaç düşman olsun. Bu amaca giden kurşun Türk’ün ülkü kurşunudur. Türk ordusu, ulusun ülküsüne kurban vermiş, kurban veren kahraman Türk ordusu! Ben sana söyledim, gidiş yolunu sana gösteriyorum, ülkü yönünü. Yürü Türk ordusu, buyruğum budur.</span></p>
<p><span><strong>11-</strong> Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Ülkeni, en bunalımlı ve zor anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden, düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve araçlarıyla donanmış olduğun halde, görevini aynı bağlılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur. Bugün, Cumhuriyet’in 15. yılını durmadan artan büyük bir gönenç ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda, kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar duygularına da tercüman oluyorum.</span></p>
<p><span><strong>12-</strong> Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve güvenimiz vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir nefis feragatiyle ve hayatı küçümseyerek her türlü görevi ifaya hazır olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini selamlar ve takdirlerimi bütün ulus önünde beyan ederim. Cumhuriyet Bayramı’nın 15. yıldönümü kutlu olsun!</span></p>
<p><span><strong>13-</strong> Şunu da eklemek isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti orduları Türkiye Cumhuriyeti’nin gasp olunmuş haklarını elde etmeye muktedirdir. O vatanın ve rejimin koruyucusu olmakla kalmayıp, en geniş ve gerçek anlamıyla bir barış etkenidir, bir eğitim ve öğretim ocağıdır.</span></p>
<p><span><strong>14-</strong> Savaş nedir, ne zaman gereklidir, sonuçları nelerdir, nasıl yapılır… Bu ve benzeri konulardaki görüşlerimi de çeşitli vesilelerle açıkladım, aşağıda tekrarlıyorum:</span></p>
<p><span><strong>15-</strong> Muharebe sürekli mücadele halinde bulunan görünmez kuvvetlerin göze görünür şekil ve suret almasıdır.</span></p>
<p><span><strong>16-</strong> Tarih 6 Mayıs1922… Büyük Millet Meclisi’nde Başkumandanlık Kanunu’nun uzatılması görüşülüyordu.  “Bugün ülkeyi yaşatacak savaş değildir” dediler. Ben de onlara dedim ki, efendiler, bugün milleti yaşatacak olan yalnız savaştır, başka bir çare yoktur. Ne yazık ki, bu sebeple bütün kudretimizi, bütün kaynaklarımızı, bütün varlığımızı orduya vereceğiz; savaş yapacak bir iktidarda olduğumuzu dünyaya tanıtacağız ve işte ancak ondan sonradır ki milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>17-</strong> Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknoloji alanındaki düzeyleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî kudret ve faziletleriyle, her türlü araçlarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve değerleri ölçülür. Sonuç yalnız fizik kuvvetin değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü kanıtlama derecesine vardırır.</span></p>
<p><span><strong>18- </strong>Bu nedenle meydan muharebesinde yenilen taraf, millet ve ülke olarak, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Mahv ve yok olmak, yalnız harp alanında bulunan orduyla sınırlı kalmaz. Asıl o ordunun mensup olduğu millet, feci akıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî emellerle, aracı konumuna düşen istilacı orduların, istilacı milletlerin uğradığı bu tür feci akıbetlerle doludur. Türk vatanını fethetmek düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymaya çalışanların da layık oldukları akıbetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.</span></p>
<p><span><strong>19-</strong> Bir ülkeyi zapt ve işgal etmek, o ülkenin sahiplerine hâkim olmak için yeterli değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların doğurmuş olduğu bir millî ruha, güçlü ve daimi bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı duramaz. Mahkûm olmak istemeyen bir milleti, esareti altında tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli despotlar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadeleleriyle, özellikle Dumlupınar’da kazandığı zaferle, gösterdiği azim ve irade ile malum olan bu hakikatleri bir defa daha tarihin bağrına çelik kalemle kazımış bulunuyor.</span></p>
<p><span><strong>20-</strong> Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli 30 Ağustos Muharebesi ile sağlamlaştırıldı. Sonsuz hayatı orada taçlandırıldı. O sahada akan Türk kanları, o semada uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızları oldu. Orada diktiğimiz “Şehit Asker” anıtı, işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil eder. O anıt Türk vatanına göz dikeceklere, Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.</span></p>
<p><span><strong>21- </strong>Ben, ne olursa olsun, şu ve bu sebeple milleti savaşa sürüklemek yanlısı olmadım. Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalıdır. Gerçek kanaatim şudur: Ben milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. “Öldüreceğiz” diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Millet hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.  </span></p>
<p><span><strong>22-</strong> Savaşta kesin sonuç daima taarruzla alınır; fakat savunma ile yerine getirilen birçok görev de vardır. Bu noktada bütün arkadaşlarımın dikkatlerini bir hususa çekmek isterim. Kesin sonuç talep edilen zamana gelmeden önce, hakiki ve ciddi taarruz zamanından önce birliklerin savaş değerlerini azaltmaktan, adet olarak eksilmesine sebep olmaktan kaçınmak lazımdır. Bunun için taarruz, savunma, işgal muharebesi ve kesin muharebenin mahiyeti, uygulanacağı zaman ve durumun seçilmesi hususunda arkadaşların zaten mevcut olan melekeleri korunmalıdır. Buna teorik ve pratik iştigallerimizde çok dikkat etmeliyiz. Bir de alınan görev ile sarf olunacak askerî faaliyetin ciddi bir ilgisi vardır. Bunun için görev verenlerin, görev alanların kullanacağı aracı, askerî faaliyeti belirlemede tereddüde düşmelerine sebep olmamaları gerekir. Maksatta açıklık çok önemlidir.</span></p>
<p><span><strong>23- </strong>Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Cepheler delinebilir; buna karşı önlem, delinen kısmı derhal kapamaktan ibarettir. Bu ise, cephe üzerindeki kuvvetlerden başka geride, ihtiyatta, kuvvetli kademeler bulundurmakla mümkündür.</span></p>
<p><span><strong>24-</strong> Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.</span></p>
<p><span><strong>25- </strong>Millî Mücadele yıllarında Büyük Millet Meclisi’nde yaptığım konuşmalarda, bazı görüşme ve yazışmalarımda ordumuzun bir halk ordu olduğu, ordunun para olmasa da olacağı, zafere ve kurtuluşa yurtsever, özverili subay ve kumandanlarımız sayesinde ulaşılacağı hususları üzerinde durdum, açıklamalar yaptım. Dedim ki:</span></p>
<p><span><strong>26- </strong>Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu; istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun veya bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır. İnsanca ve bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin aynı ülkü ile duygulanan, yalnız onun emrine tabi, sadık öz evlatlarından meydana gelen saygıdeğer ve kuvvetli bir topluluktur.</span></p>
<p><span><strong>27-</strong> Eski ordumuz Mütareke’den sonra silahsızlandırılarak dağıtılmıştır. <span>B</span>u ordu sultanın ordusu idi; onun iradesini yerine getirir, yalnızca onu tanırdı. Yeni orduyu tamamen yeni prensipler ve temeller üzerine kurduk. Bu ordu, eski ordunun, halkın davasına, vatan savunmasına sadık kalmış kısımlarından ve emekçi köylü kitleleri arasından toplanan kişilerden oluşturulmuştur. Biz yeni orduyu kurarken, yalnızca bir tek amaç güttük. O da, bu ordunun sultan ordusu değil, halk ordusu olmasıdır; ayrı ayrı şahısların değil, bütün bir halkın çıkarlarını savunmasıdır. Bu amacı, gerçekleştirebilmek için elimden gelen her önlemi almaktayım.</span></p>
<p><span><strong>28-</strong> Biz ordumuzun varlığını sahip olduğumuz parayla kıyaslayamayız. “Paramız vardır ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağıldı”, benim için böyle bir sorun yoktur. Efendiler, para vardır, para yoktur, ister olsun, ister olmasın, ordu vardır. Bunu bir örnek ile arz etmek isterim. Bendeniz ilk defa bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünen arkadaşlarım bana sordular: “yahu paramız var mıdır?” Yoktur. “Silahımız var mıdır?” Yoktur, yoktur dedim. “Ne yapacaksın” dediler; “ordu olacak ve bu millet bağımsızlığını kurtaracaktır” dedim. Dolayısıyla hepsi oldu ve daha olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>29-</strong> Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından askerlerime şöyle seslendim: Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımıştım. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi pek kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en aziz bir borç bilirim. Sizin gibi kumandanları, subayları ve neferleri olan bir milletle düşmanın elleri altında köle olmak mümkün değildir.  </span></p>
<p><span><strong>30-</strong> Hamiyetli ve fedakâr kumandanlara ve başkanlara sahip oldukça, bu millet için kurtuluş ve mutluluk muhakkaktır.</span></p>
<p><span><strong>31-</strong> Ülkemiz ve milletimiz ne zaman felaketlere maruz kaldıysa, hiç şüphesiz ki, bütün vatan evlatları en büyük özveriye katlanmaktan çekinmemiştir. Yalnız bu memleket evlatlarını vatanın savunması için ölüme sevk etmek sorumluluğunu üzerine alan ve aynı zamanda onların ilerisinde göğsünü düşman kurşunlarına gerenler, subaylardır, kumandanlardır.</span></p>
<p><span><strong>32-</strong> İçinde yaşadığımız ve büyüklüğünü nitelendirmekten âciz bulunduğum bugünkü Milli Mücadele ve o mücadele ile kazanılan muazzam zafer, yarın birçok menkıbe ve efsaneleriyle milli tarihimizin sayfalarında yaşayacaktır. Hiç kimse inkâr etmez ki, bu zaferde, bu muazzam milli galibiyette herkesten ziyade –âciz bir bireyi olmaktan iftihar duyduğum- Mektebi Harbiye ve onun emektar talim heyetinin büyük, pek büyük bir hakkı vardır. Bu aziz kurumdan yetişen gençlerdi ki, dünyanın geçici cazibesine küçümseyerek baktı ve İnönü’lere, Sakarya’lara koşarak fikir muharebesi, subay muharebesi yaptı. Ve işte o gençliğin ateşli ve nurlu kanı idi ki, azgın ve zalim düşmanı Anadolu’nun kutsal ocağında boğdu.</span></p>
<p><span><strong>33-</strong> Üzerinde durduğum bir husus de askerin, mesleğinde ilerleme ümidinin kırılmaması gerektiği konusu oldu. 6 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’nde yaptığım bir konuşmada buna şöyle değindim: Hepimiz insanız, subaylar insandır, kumandanlar insandır. Yaptıkları fedakârlıklara karşılık mutlaka bir hakları vardır. Bu, askerlikte esastır. Her askerde mutlaka ileri gitmek eğilimi vardır. Her askerde bir azim olmak lazımdır. Çünkü bir adım atan asker büyük hizmet yapar. Küçük rütbe ile büyük rütbe kazananların, yapabildikleri görevler alanı bir değildir. Dolayısıyla askerlere bu yolun daima açık olduğunu göstermek ve bildirmek lazımdır. Bilhassa Napolyon bile ordusunun şevk ve heyecanını ve özellikle muharebe meydanlarındaki faaliyetlerini artırmak için derdi ki: “Her askerin çantasının üzerinde müşir vardır.” Nefer de bunu böyle düşünmek zorundadır. Nerede kaldı ki, subaylara ve kumandanlara diyeceğiz ki, bu olmadıkça olmaz. Bu tabiatıyla olamaz ve ordunun maneviyatı, disiplini bakımından kesinlikle zararlıdır<span>.</span></span></p>
<p><span><strong>34-</strong> Arkadaşlar, bütün tarih bize gösteriyor ki, milletler yüksek hedeflerine ulaşmak istediği zaman, bu feveranları karşısında üniformalı çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu genelliği içinde yüksek bir istisna bizim tarihimizde, Türk tarihinde görülür. Bilirsiniz ki, Türk milleti ne zaman yükselmek için adım atmak istemişse bu adımların önünde daima önder olarak, yüksek millî ideali gerçekleştiren hareketlerin öncüsü olarak kendi kahraman çocuklarından meydana gelen ordusunu görmüştür. Bunun içindir ki, Türk milleti, tehlikelere karşı elinde kılıç yürümeye hazır kahraman çocuklarına derin güven beslemiştir. Ve bu güveni daima besleyecektir. Bundan sonra da Türk milletinin yüce ülküsünün elde edilmesi için kahraman asker evlâtları hep önde gidecektir.</span></p>
<p><span><strong>35-</strong> Bugün Türk Milleti, başardığı her hayatî şeyin kahramanı olarak kendi ordusunu, ordusuna kumanda eden öz evlâtlarından meydana gelen subaylar heyetini, yüksek kumanda heyetini görmektedir. Millet ve kahraman evlâtlarından meydana gelen ordu, o kadar birbiriyle birleşmiştir ki, dünyada ve tarihte bunun örneği enderdir. Bu millî tecelli ile övünebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>36-</strong> Arkadaşlar, ordudan bahsederken bu ülkenin gerçek sahibi olan Türk milletinin aydın evlatlarından da bahsediyorum. Bu evlatlar içinde şüphe yok ki, yarının kahramanlarını yetiştiren eğiticilerimiz vardır. Gerekirse derhal kisvesini değiştirerek, gereken yerde başını veren ve ordu ile beraber yürüyen öğretmen arkadaşlarımız da vardır. Ben yüksek ordumuzun subaylarından ve onlarla Türk’ün aydın evlatlarından söz ettiğim zaman, düşüncesiyle, vicdanıyla, bilimiyle onlarla beraber olan ulusal kahramanlığa katılmaya hazır Türk gençlerinden söz ediyorum. Türk milleti ordusunu çok sever, onu kendi ülküsünün koruyucusu kabul eder.</span></p>
<p><span><strong>37-</strong>Devletin yüksek bünyesinin sarsılmaz temeli olan ve millî ülküyü, millî varlığı ve devrimi kollayan ve koruyan Cumhuriyet ordusunun ve onun fedakâr ve değerli mensuplarının daima saygı ve şeref konumunda tutulmasına özellikle itina ederiz, edilmelidir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Cihan DURA</span></a>
</strong></span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> <a href="http://www.cihandura.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.cihandura.com/</a></span></p>
<hr>
<p><span>KAYNAK: <strong>Atatürk’ün Bütün Eserleri</strong>, Kaynak Yayınları, İst.; Attila İlhan,<strong>Hangi Atatürk</strong>, Bilgi Yayınevi,Ank., 1999.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-sunus</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-sunus</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c722f09b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Sunuş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-sunus.html">Karamanlı Sarı Paşa – Sunuş</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-1.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-2-ataturkun-soyu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-2-ataturkun-soyu</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c711eca8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Atatürk’ün, Soyu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-2-soyu.html">Karamanlı Sarı Paşa – 2: Atatürk’ün Soyu</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-2.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-3-dogumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-3-dogumu</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c700bd40.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Doğumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-3-dogumu.html">Karamanlı Sarı Paşa – 3: Doğumu</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<hr>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-3.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6f02ece.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Öğrenim, Hayatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-4-ogrenim-hayati.html">Karamanlı Sarı Paşa – 4: Öğrenim Hayatı</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-4.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6dedb0c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Beyin, Teknolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-5-beyin-teknolojisi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 5: Beyin Teknolojisi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-5.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi</guid>
<description><![CDATA[ Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi
Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. “Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır” diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4c6ce8cd9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:48:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karamanlı, Sarı, Paşa, –, Nasıl, Beslenirdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Ataturk-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karamanli-sari-pasa-6-nasil-beslenirdi.html">Karamanlı Sarı Paşa – 6: Nasıl Beslenirdi</a></p>
<p><span>Atatürk’ün soyu, ailesi ve bunu doğuran kültür ortamı ortaya konulmalı ve insanlarımıza, özellikle de gençlerimize anlatılmalıdır. Yine çok ihmal edilen bir konu da onun insani boyutudur. Atatürk bizden biridir. Bu yönü ile gençlerimize anlatılmalıdır. <em><strong>“Hayatta yegane fahrim Türk yaratılmamdır”</strong></em> diyerek Türklüğü ile övünen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, baba soyu itibarıyla, hem Anadolu’nun, hem de Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rol oynamış bulunan ve Karaman’dan Makedonya’ya göç ettirilen <em><strong>“Kızıl Oğuz Yörükleri / Türkmenleri”</strong></em>nden; anne soyu itibarıyla da Rumeli’nin Türkleşmesinde yine etkin rol oynamış bulunan ve göçtükleri Konya / Karaman yöresinden dolayı Rumeli’de <strong><em>“Konyarlar”</em></strong> olarak anılan Yörük / Türkmenlerdendir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin köyü <strong><em>“Kocacık”</em></strong>, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Jupa bölgesi’nde Debre şehrine bağlı, Türklerin yaşadığı bir köydür.</span></p>
<p><span>Yazar: <strong>Dr. Ali GÜLER</strong>  Yayınlayan: <strong>Karaman Belediyesi Kültür Yayınları</strong></span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/05/Karamanli-Sari-Pasam-6.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>