<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Manşet</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rss/category/manset</link>
<description>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Manşet</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Kırşehir.Net &amp; Kırşehir Haber Portalı &amp; kirsehirhaber.org  ve kirsehri.com adreslerinden yayınlanmaktadır. Yazılım: Ahenk BT &amp; Tükav Gaziler Eğitim Kültür Hiz.</dc:rights>

<item>
<title>Tarihi Bilmeden Geleceğe Yön Verilemez</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-bilmeden-gelecege-yoen-verilemez</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-bilmeden-gelecege-yoen-verilemez</guid>
<description><![CDATA[ Tarih, geçmişten günümüze insanlığın izlerini süren, kültürlerin ve medeniyetlerin izlerini barındıran bir hazinedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202501/image_870x580_679b68c33ebd6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 29 May 2025 01:40:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihi, Bilmeden, Geleceğe, Yön, Verilemez</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Tarih, geçmişten günümüze insanlığın izlerini süren, kültürlerin ve medeniyetlerin izlerini barındıran bir hazinedir. Ancak, bazen bu hazineyi keşfeden ve anlamlandıran, o tarih ve kültüre ait olmayan insanlar olabiliyor. Ne yazık ki, Türk tarihinin pek çok önemli keşfi, yabancı bilim insanları tarafından yapılmış ve dünya tarihine kazandırılmıştır. Bu durum, geçmişteki kültürel mirasımıza olan ilgisizliğimizin ve dışarıdan gelen bilim insanlarının bu mirasa duyduğu ilginin bir yansımasıdır.</p>
<p></p>
<p>Örneğin, Ağrı Dağı'na ilk tırmanan kişi, 1800'lü yıllarda Alman dağcı Parrot oldu. Benzer şekilde, Erciyes Dağı'nın zirvesine ilk ulaşan ise İngiliz dağcı Hamilton'du. Bu tırmanışlar, hem dağcılıkla ilgili önemli birer başarıydı hem de Türk topraklarındaki doğal zenginliklerin ilk defa dünya çapında tanınmasını sağladı.</p>
<p></p>
<p>Piramitlere ise 461 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu bakmış olsa da, bu eşsiz yapılarla ilgili derinlemesine bir araştırma yapılmadı. Piramitlerin sırlarını çözme işini ise Fransız bilim insanı Champollion üstlendi, çünkü hiyeroglifleri çözen ilk kişi oydu.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Tarihimizi bilmemenin, geleceğimizi anlamamızı engelleyeceği gerçeği ne kadar önemliyse, kendi tarihimize sahip çıkmanın da o kadar kritik olduğu unutulmamalıdır. Eğer bir toplum, kendi geçmişini bilmez ve ona değer vermezse, geleceğini inşa etme konusunda büyük bir eksiklik yaşar. Tarih, bir ağacın kökleri gibidir. O kökler ne kadar derin olursa, ağacın dalları o kadar güçlü olur. Kendi geçmişimizi sahiplenmemek, kimliğimizi kaybetmemize yol açar.</p>
<p></p>
<p>Tarihini bilmeyen bir toplum, geleceğine de yön veremez. İnsanları yok etmenin en etkili yolu, onların tarih anlayışını inkar etmek ve yok etmektir. Tarih, sadece geçmişin bir yansıması değil, aynı zamanda bir halkın kültürünü, değerlerini ve kimliğini oluşturur. Eğer biz, tarihimize sahip çıkmazsak, o zaman başkalarının bizim yerimize bu tarih üzerinde yazılar yazmasına ve bize ait olan mirası sahiplenmesine izin vermiş oluruz. Bugün Türk tarihini yabancı bilim insanları keşfediyorsa, bu sadece bizlerin kendi mirasımıza ne kadar uzak olduğumuzun bir göstergesidir.</p>
<p></p>
<p>Tarihe sahip çıkmak, sadece geçmişi korumak değil, aynı zamanda geleceğe sağlam bir temel atmak demektir. Eğer Türk bilim insanları kendi tarihlerini daha fazla sahiplenir, akademik dünyada daha fazla ilgi ve destek görürse, bu tarih daha da derinleşecek ve dünya çapında daha büyük bir saygınlık kazanacaktır. Bugün, sahip olduğumuz bu mirasa gereken değeri vermezsek, yarın başkalarının bu mirası daha fazla sahiplenmesine ve yazmasına engel olamayacağız. Tarihimizi bilmek, geleceğimize sahip çıkmak için elzemdir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tabae’den Kale’ye: Bir Yerleşimin Sessiz Yolculuğu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tabaeden-kaleye-bir-yerlesimin-sessiz-yolculugu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tabaeden-kaleye-bir-yerlesimin-sessiz-yolculugu</guid>
<description><![CDATA[ Denizli&#039;nin Kale ilçesi, antik Tabae kentinin mirasını taşır. Zamanla &quot;Davas&quot; olarak anılan bu yer, Evliya Çelebi&#039;nin Seyahatnâme&#039;sinde detaylıca anlatılır. Jeolojik nedenlerle terk edilen eski yerleşim, bugün kültürel bir miras alanı olarak keşfedilmeyi beklemektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x580_6815d38ad4d41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 29 May 2025 01:40:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tabae’den, Kale’ye:, Bir, Yerleşimin, Sessiz, Yolculuğu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="406" data-end="1057" class=""><strong data-start="301" data-end="335">Yazan: Harika Hayriye Şavkıncı</strong><br data-start="335" data-end="338"><strong data-start="338" data-end="404">Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Denizli Şube Başkanı</strong></p>
<p data-start="406" data-end="1057" class="">İnsanlık tarihi boyunca yerleşim sadece barınmak için değil, aynı zamanda anlam üretmek için de var olmuştur. Her kale, her kent, her köy; yalnızca fiziksel bir alan değil, aynı zamanda geçmişin hatıralarını taşıyan birer hafıza mekânıdır. Denizli’nin güneyinde yer alan Kale ilçesi de bu bağlamda, geçmişten günümüze sessizce sürekliliğini koruyan bir miras alanı olarak karşımıza çıkar. Bu bölgenin tarihî kökleri, antik dönemlere uzanır; ismini zamanla unutturmuş bir kent olan Tabae’ye. 14. yüzyılda İbn Battûta ve 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin kaleminden çıkan seyahatnâmeler ise bu kadim mekâna dair gözlemleriyle bize eşsiz birer pencere açar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x_6815d539470b8.jpg" alt=""></p>
<h3 data-start="1059" data-end="1112" class="">Tabae: Antik Çağlardan Osmanlı’ya Uzanan Bir Kent</h3>
<p data-start="1114" data-end="1622" class="">Denizli'nin Kale ilçesi, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış önemli bir yerleşim alanıdır. İlçe merkezine yaklaşık 2.3 kilometre mesafede yer alan ve günümüzde “Tabae Ören Yeri” olarak bilinen antik şehir, bir zamanlar bölge halkının yaşadığı önemli bir merkezdi. Yerleşim, ana kaya üzerine kurulmuş olması ve dört bir yanı derin uçurumlarla çevrili oluşuyla doğal bir kale görünümü sunar. Bu özelliğiyle tarihçiler tarafından “Şahin yuvası” ya da “Kartal yuvası” şeklinde nitelendirilmiştir.</p>
<p></p>
<p data-start="1624" data-end="2140" class="">Tabae, antik çağda Frigya ile Karia arasında kalan bölgede, stratejik ve kültürel olarak önemli bir yerleşim merkeziydi. Büyük İskender’in mirasçılarından Seleukoslar döneminde askeri bir karargâh olarak kurulduğu tahmin edilir. Roma döneminde sikkeler basan bir kent olan Tabae, antik ticaret yolları üzerinde bulunduğu için hem ekonomik hem de askeri olarak uzun süre önemini korumuştur. Yerleşimin surları, agorası, hamamları ve mezar yapıları, antik dönemde burada örgütlü bir şehir yaşamının sürdüğünü gösterir.</p>
<p data-start="2142" data-end="2485" class="">Tabae, Hitit çivi yazıtlarında adı geçen antik şehirlerden biridir. MÖ 1800’lü yıllara tarihlenen bu yazıtlarda geçen “Tabae” kelimesi, yerleşimin ana kaya üzerine kurulu olmasıyla anlam kazanır. Antik dönemde Karya bölgesinin en önemli şehirlerinden biri olan Tabae’nin, Truva Savaşı'na süvari birlikleri gönderdiğine dair bilgiler mevcuttur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x_6815d535b81c3.jpg" alt=""></p>
<p data-start="2487" data-end="2891" class="">MÖ 180 yılında Roma İmparatorluğu bölgeye ilgi göstermeye başlamış ve Tabae'de askeri düzenlemeler yapmıştır. Roma ve Tabae süvarilerinin karşı karşıya geldiği ve son derece çetin geçen bu mücadele sonunda şehir yenilgiye uğramış, ileri gelen 30 kişi idam edilmiş ve şehir Roma hâkimiyetine girmiştir. Bu dönemden kalma sikkeler üzerinde, Roma’ya bağlılığı ifade eden işaretler ve yazıtlar bulunmaktadır.</p>
<p data-start="2893" data-end="3368" class="">Bizans döneminde Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte şehir, önemli bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. Bu durum 12. yüzyıla kadar sürmüştür. Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla Türkmenler bölgeye yerleşmiş ve şehrin ismi “Tavas” olarak değişmiştir. Osmanlı döneminde ise ilk olarak Yıldırım Beyazıt zamanında bölge Osmanlı hâkimiyetine girmiş, Ankara Savaşı sonrası kısa bir kesinti olsa da 1424’te II. Murat döneminde yeniden Osmanlı topraklarına katılmıştır.</p>
<h3 data-start="3370" data-end="3399" class="">İbn Battûta’nın Tanıklığı</h3>
<ol start="14" data-start="3401" data-end="3924">
<li data-start="3401" data-end="3924" class="">
<p data-start="3405" data-end="3924" class="">yüzyılın büyük seyyahı İbn Battûta, Anadolu gezisi sırasında bu bölgeye de uğramıştır. Seyahatnâmesinde aktardığına göre, kale kapılarının kapalı olduğu bir akşam vakti kente ulaşmıştır. Bu nedenle geceyi kale dışında yaşayan bir yoksulun evinde geçirmiştir. Bu detay, şehir yaşamı dışında kalanların da bir dayanışma kültürü içinde olduğunu gösterir. Ertesi gün kale kapıları açıldığında ise, kale beyinin misafiri olarak ağırlanmıştır. Bu anekdot, dönemin konukseverlik anlayışına ve sosyal yapısına ışık tutmaktadır.</p>
</li>
</ol>
<p data-start="3926" data-end="4193" class="">İbn Battûta'nın gözlemleri, yerleşimin o dönemde hâlâ önemli bir merkez olduğunu ve sosyal yapının güçlü olduğunu göstermektedir. Kale içinde dinî, idari ve sivil yaşamın sürdüğü bu yapı, aynı zamanda bölgedeki otoritenin ve örgütlü yaşam biçiminin bir göstergesidir.</p>
<p data-start="3926" data-end="4193" class=""><img src="https://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x_6815d5376e0f7.jpg" alt=""></p>
<h3 data-start="4195" data-end="4243" class="">Evliya Çelebi’nin Gözlemleri ve Davas Kalesi</h3>
<p data-start="4245" data-end="4632" class="">Yüzyıllar sonra, 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, bu bölgenin ismi artık “Davas” veya “Davaz” olarak anılmaktaydı. Evliya Çelebi, bu ismin halk arasında “Adem az” (insan az) ifadesinden türediğini belirtir. Ona göre kale beşgen biçiminde inşa edilmiştir ve doğuya bakan demir kapısı vardır. Etrafı derin hendeklerle çevrili olan yapı, sarp kayalıklar üzerine kurulmuştur.</p>
<p data-start="4634" data-end="5083" class="">Evliya Çelebi’nin tasvirine göre iç kalede 50 ev, bir cami, bir han, bir hamam, üç mektep, üç sebil, iki tekke ve altı zaviye bulunmaktaydı. Dış kalede ise 300 ev, beş mahalle, beş cami, bir han, bir hamam, üç mektep, üç sebil, iki tekke ve altı zaviye yer almaktaydı. Kalenin doğusunda, kayadan çıkan soğuk ve berrak bir su kaynağı vardı. Çelebi’nin betimlemeleri, hem Osmanlı dönemi taşra mimarisine hem de halkın günlük yaşam düzenine ışık tutar.</p>
<p data-start="4634" data-end="5083" class=""><img src="https://gezicini.com/wp-content/uploads/2020/11/denizlikale.jpg" alt="Kale Gezilecek Yerler | Denizli'de Frigya Şehirlerinden"></p>
<h3 data-start="5085" data-end="5119" class="">Cumhuriyet Dönemi ve Yeni Kale</h3>
<p data-start="5121" data-end="5514" class="">1830 yılı belgelerinde kalede 364 hane olduğu, 1897 yılına kadar Muğla’ya bağlı kalan bölgenin bu tarihten sonra Denizli mutasarrıflığına bağlandığı belirtilmektedir. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Kale ilçe merkezi kurulmuş ve 1960’lı yıllara kadar yerleşim eski Kalede sürmüştür. Ancak verem salgını, doğal afet riski ve coğrafi kısıtlar nedeniyle halk yeni yerleşim alanlarına yönelmiştir.</p>
<p data-start="5516" data-end="5912" class="">1950’li yıllarda Adnan Menderes’in bölgeyi ziyareti sonrası eski Kale, 1952’de heyelan bölgesi ilan edilmiş, yeni yerleşim alanı için imar kararı çıkarılmıştır. 1962’ye kadar süren bu süreçte yeni yerleşim yerine taşınma gerçekleşmiştir. Ancak maddi yetersizlikler, halkın hayvancılıkla uğraşması ve ek binalara ihtiyaç duyulması nedeniyle tarihi doku büyük zarar görmüş, birçok yapı yıkılmıştır.</p>
<p data-start="5914" data-end="6195" class="">1985 yılında eski yerleşim alanı sit alanı ilan edilmiş, ancak arkeolojik kazılar sınırlı kalmıştır. Günümüzde Tabae Ören Yeri’nde yalnızca bazı yapı temelleri ve ayakta kalabilmiş birkaç Osmanlı yapısı görülebilmektedir. Ayakta kalan en önemli yapılardan biri Cevher Paşa Camii’dir.</p>
<h3 data-start="6197" data-end="6232" class="">Hafızanın Taşlara Yazıldığı Yer</h3>
<p data-start="6234" data-end="6566" class="">Bugün Tabae, Davas ve Kale isimleriyle anılan bu yerleşim, geçmişin taşlara, suya ve dillere yazılmış izlerini taşıyor. İbn Battûta’nın misafir kaldığı mütevazı evden, Evliya Çelebi’nin detaylıca anlattığı kaleye; antik sikkelerden Osmanlı çeşmelerine kadar her bir iz, bu topraklarda süregelen bir yaşamın ve kimliğin parçalarıdır.</p>
<p data-start="6568" data-end="6823" class="">Bu çok katmanlı hafızanın yaşatılması, sadece akademik değil, toplumsal bir sorumluluktur. Kale ilçesi, tarihî kimliğiyle yalnızca bir yerleşim değil, bir zaman yolculuğudur. Bu yolculukta geçmişin sesine kulak veren herkes için, Tabae hâlâ konuşmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x_6815d53854fb7.jpg" alt=""></p>
<p>Bir mekânın geçmişine bakmak, yalnızca geçmişi öğrenmek değil, aynı zamanda bugünü anlamlandırmaktır. Tabae, Davas ve Kale isimleriyle anılan bu yerleşim, bir zaman çizgisi üzerinde halkın, yöneticilerin, seyyahların ve doğanın birlikte yazdığı bir hikâyedir. Her isim, her kalıntı ve her anlatı; insanın mekânla kurduğu bağın bir tezahürüdür. Bugünkü Kale ilçesi, bu çok katmanlı hafızayı yaşatmaya çalışırken, geçmişin sesine kulak verenler için derin anlamlar barındırmaya devam eder.</p>
<p> Tabae/Davas/Kale; Hititlerden Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgisiyle, hem tarih hem de insanlık açısından eşsiz bir anlatı sunar. Bugün hâlâ bu sessiz tanıklık, duymayı bilen kulaklar ve bakmayı bilen gözler için anlamlarla doludur.</p>
<p></p>
<p>Kaynakça</p>
<p></p>
<p>1. Evliya Çelebi, Seyahatnâme, Haz. Robert Dankoff ve Seyit Ali Kahraman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.</p>
<p>2. Denizli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Denizli Kültür Envanteri, 2015.</p>
<p>3. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tabae Antik Kenti ve Davas Kalesi, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi.</p>
<p>4. Orhan Kılıç, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Taşrası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011.</p>
<p>5. Mustafa Demirtaş, “Evliya Çelebi’nin Gözlemleriyle Anadolu’da Şehir Kültürü”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 2004, Sayı 10.</p>
<p>6. Kale Kaymakamlığı Resmi Web Sitesi, “İlçemizin Tarihi”, [https://www.kale.gov.tr/](https://www.kale.gov.tr/)</p>
<p>7. Özkan Işık, “Antik Dönemde Tabae ve Yakın Çevresi”, Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Dergisi, 2021.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Selçuklu Toplumunda Kadın Tipleri ve Mizahi Tanımları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/selcuklu-toplumunda-kadin-tipleri-ve-mizahi-tanimlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/selcuklu-toplumunda-kadin-tipleri-ve-mizahi-tanimlari</guid>
<description><![CDATA[ Selçuklu toplumunda kadınlar, &quot;Çepel-i çürt&quot; (deliye akıl veren), &quot;Merdan-ı mürt&quot; (adamı deli eden) ve &quot;Zavran-ı zort&quot; (deliyi daha da deli eden) gibi mizahi tanımlarla toplumsal hayatta yer bulmuşlardır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202505/image_870x580_6816094450c05.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 29 May 2025 01:40:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Selçuklu, Toplumunda, Kadın, Tipleri, Mizahi, Tanımları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Selçuklu toplumunda kadınların toplumsal rolleri, bazen mizahi bir dille anlatılmakla birlikte, derin anlamlar taşır. Özellikle üç farklı kadın tipi, Selçuklu kültüründe önemli bir yer tutmuş ve bu tipler, toplumsal hayatta kadınların çeşitli karakterlerini ve etkilerini simgelemiştir. İşte Selçuklu'da tanınan üç kadın tipi ve anlamları:</p>
<p></p>
<p>1. Çepel-i Çürt: Deliyi Adam Eden Kadın</p>
<p></p>
<p>"Çepel-i çürt" terimi, toplumda, zorlu bir durumu aşabilen ya da kişiyi toparlayabilen bir kadını ifade eder. "Çepel" kelimesi, genellikle kadınların güçlü ve koruyucu taraflarını simgelerken, "çürt" kelimesi ise kişi ya da durumun zorlayıcı, karmaşık ve dengesiz olduğu bir durumu anlatır. Dolayısıyla, "Çepel-i çürt" terimi, zihinsel ve duygusal açıdan zor durumda olan birini, ona yön veren, toparlayan ve sağlıklı bir düşünceye kavuşturan bir kadını tanımlar. Bu tür kadınlar, çevrelerinde yaşanan kaosu dengeleyerek, kişilerin yeniden sağlıklı bir bakış açısı kazanmasına yardımcı olur.</p>
<p></p>
<p>2. Merdan-ı Mürt: Adamı Deli Eden Kadın</p>
<p></p>
<p>"Merdan-ı mürt" tabiri ise, toplumda bir kadının erkeğin duygusal ve psikolojik durumunu çalkalayabilecek kadar etkili olduğunu anlatır. "Merdan" erkeği simgelerken, "mürt" kelimesi ise "deli" anlamına gelir. Bu terim, bir kadının erkeğin duygusal dünyasında yarattığı karmaşayı, bir bakıma onun ruhsal dengesini bozan etkisini ifade eder. "Merdan-ı mürt", kadınların bazen ilişkilerde, erkeğin ruhunu yoran, onu deli eden bir rol üstlenebildiğini anlatan, mizahi bir yaklaşımdır. Bu tip kadınlar, erkeklerin duygusal dengesini alt üst edebilir ve onları zorlu bir içsel çatışmaya sürükleyebilir.</p>
<p></p>
<p>3. Zavran-ı Zort: Deliyi Zırdeli Eden Kadın</p>
<p></p>
<p>Son olarak, "Zavran-ı zort" terimi, toplumda, daha da ileri giderek bir kişiyi tamamen zihinsel dengesini kaybettiren kadınları tanımlar. "Zavran" kelimesi, "deliyi" simgelerken, "zort" ise onu daha da ileriye taşıyan, belki de tamamen deliren bir durumu ifade eder. Bu kadınlar, genellikle çevrelerindeki insanları hem ruhsal hem de psikolojik anlamda daha derin bir çıkmaza sürükleyebilecek kadar etkili olabilir. Bir kadının, özellikle bu noktada, insanı bir derece daha deli etme gücüne sahip olması, Selçuklu toplumunun mizahi gözlemlerinden biri olarak tarih boyunca dilden dile aktarılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p></p>
<p>Selçuklu toplumunda kadınlar, çeşitli tiplerle tanımlanmış ve bu tanımlar, toplumun toplumsal yapısındaki kadınların etkisini ve rollerini anlamak adına ilginç bir pencere açar. "Çepel-i çürt", "Merdan-ı mürt" ve "Zavran-ı zort" gibi tanımlamalar, aslında sadece kadınların gücünü değil, aynı zamanda kadın-erkek ilişkilerindeki dinamikleri de yansıtır. Toplumlar, bu tür ifadelerle hem mizahi bir bakış açısı geliştirir, hem de kadınların toplum içindeki etkilerini farklı açılardan anlamaya çalışır.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mutlaka okumanız gereken en iyi 7 tarih kitabı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mutlaka-okumaniz-gereken-en-iyi-7-tarih-kitabi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mutlaka-okumaniz-gereken-en-iyi-7-tarih-kitabi</guid>
<description><![CDATA[ Tarihte geçen olayları okuyarak öğrenmek çoğumuz için sıkıcı ve iç karartıcı bir durumdur. Tarih kitaplarını severek, bir solukta okumak için doğru kitap ve doğru yazar tercihi yapmak gerekir. Tarihin tozlu ama bir o kadar gizemli dünyasında yolculuk yapmak isteyenler için en iyi tarih kitapları listesini derledik. 1. Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı Tarih hakkında eşsiz …
Bu yazı Mutlaka okumanız gereken en iyi 7 tarih kitabı ilk olarak Blog Artı yayınlanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mutlaka, okumanız, gereken, iyi, tarih, kitabı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte geçen olayları okuyarak öğrenmek çoğumuz için sıkıcı ve iç karartıcı bir durumdur. <strong>Tarih</strong> kitaplarını severek, bir solukta okumak için <strong>doğru kitap</strong> ve <strong>doğru yazar</strong> tercihi yapmak gerekir. Tarihin tozlu ama bir o kadar gizemli dünyasında yolculuk yapmak isteyenler için<strong> en iyi tarih kitapları</strong> listesini derledik.</p>
<p><span></span></p>
<h2>1. Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7544" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg" alt="Türklerin Tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Tarih hakkında eşsiz bilgilere sahip olan <strong>İlber Ortaylı</strong>, bu kitabıyla Türklerin tarih sahnesinde var oluş mücadelesini kendine has üslubuyla kaleme alarak okuyucuyla buluşturmuştur. Bilindiği gibi Türklerin çok eski ataları göçebe bir yaşam sürerek üç yüz yıl gibi bir süre gitmedikleri toprak kalmamıştır. İşte, mutlaka <strong>okunması gereken en iyi tarih kitapları</strong> listesine giren bu kitap Türklerin tarih hakkında oldukça iddialı.</p>
<h2>2. Müslüman-Türk devletleri tarihi – Erdoğan Merçil</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7542" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi.jpg" alt="Müslüman-Türk devletleri tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Türklerin şaman inancından sonra islamiyeti kabul ederek Müslüman olması ile birlikte kendi içlerinde de gruplara ayrılmışlardır. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk devletleri tarihi kitabında gruplar oluşturarak farklı farklı Türk devleti kuran atalarımızın Asya ve Afrika kıtalarında varlık göstererek daha sonra Anadolu’nun bağrına kadar gelip, çok uzun bir zaman sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılacağı topraklara sahip oluş hikayesini anlatıyor.</p>
<h2>3. Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7540" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus.png" alt="homo deus" width="702" height="336" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus.png 702w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus-372x178.png 372w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus-92x44.png 92w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px"></p>
<p>Dünyanın var oluşu ile birlikte hayvansı ırkın zaman içerisinde evrimleşerek insanoğluna dönüşmesinin anlatıldığı Homo Deus yarın kısa tarihi kitabı, insanların hırsları yüzünden kainatın sahibi olmak istemeleri anlatılmaktadır. Kitabın yazarı Yuval Noah Harari, okuyucuya kitabın sonunda insanlığın milyarlarca yıl boyunca muazzam bir gelişme ve ilerleme göstermesinin ardından dünya için nasıl bir tehlike oluşturduklarını düşündürmektedir. Bu eser <strong>en çok okunan tarih kitapları</strong> arasında yer almaktadır.</p>
<h2>4. Ayasofya’nın Gizli Tarihi – Pelin Çift</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7538" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi.jpg" alt="Ayasofya'nın Gizli Tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p><strong>Pelin Çift</strong> ve Erhan Altunay’ın birlikte kaleme aldıkları Ayasofya’nın gizli tarihi kitabı adından da anlaşılacağı üzere <a href="https://www.blogarti.com/etiket/ayasofya">Ayasofya</a>‘nın inşasından başlayarak bugüne kadar süregelen tarihi olaylar ele alınırken aynı zamanda mimari yapısındaki esrarengiz sembollerin altında yatan şifreler deşifre edilmektedir. Ayasofya’nın tarihi hakkında akıllarda oluşan tüm sorulara cevap niteliğinde olan bu kitap özellikle Hristiyanlar ve Müslümanların arasında yaşananlara yer vermektedir.</p>
<figure class="ilgili"></figure>
<h2>5. Mustafa Kemal Atatürk – Mücadelesi ve Özel Hayatı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7543" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk.jpg" alt="Mustafa Kemal Atatürk - Mücadelesi ve Özel Hayatı" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Kitabın yazarı olan İpek Çalışlar, <a href="https://www.blogarti.com/etiket/ataturk">Atatürk</a>‘ün hayatını, daha önce hiç anlatılmadığı kadar şeffaf ve tüm detaylarıyla anlatmıştır. Hayat hikayesini, verdiği mücadeleleri özel hayatına kadar bütün ayrıntıları hikaye tadında anlatırken bu bilgileri tarihi belgelerle de desteklemektedir. Annesi Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza bey ile olan evliliğinden başlayarak bir ulusun çaresizlikler içerisinde yeniden küllerinden doğuşuna kadar geçen yıllarına şahitlik edeceksiniz.</p>
<h2>6. Eski Mezopotamya Tarihi – Kemalettin Köroğlu</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7539" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi.jpg" alt="Eski Mezopotamya Tarihi - Kemalettin Köroğlu" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Arkeoloji bilimindeki tecrübesini tarihçi kimliği ile birleştiren Kemalettin Köroğlu, tarih öğrencilerine yol göstermesi amacı ile bu kitabı yazarken aynı zamanda Mezopotamya tarihini kronolojiye uygun olarak hazırlamıştır. Eski çağ tarihine merakı olanlar için tam bir klavuz olarak kaleme alınan bu bilgiler, <strong>en iyi tarih kitapları</strong> listemizde yerini almayı sonuna kadar hak ediyor.</p>
<figure class="ilgili"></figure>
<h2><strong>7. </strong>Mısır’ın Ölüler Kitabı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7541" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi.jpg" alt="Mısır'ın Ölüler Kitabı" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Mısır tarihini dini inançları üzerinden ele alan ve ölüler için uygulanan ritüelleri bugüne kadar aktaran bu kitabı dilimize Erhan Altunay çevirmiştir. Mısır, tarihi ile her zaman gizemini korumayı başarmıştır. Ölümden sonraki yaşama olan inançlarından dolayı doğum ve ölüm gerçeği onlar için çok kutsal sayılmaktadır. Doğumdan sonra yapılan törenlerle yaşama hazırlanan insanlar için ölüm halinde ise çok kapsamlı törenleri düzenlenmektedir. İşte bu kitap Mısırlıların ölülere nasıl davrandığını anlatmaktadır. Bu kitap okuyucular tarafından büyük ilgi görmüştür.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim</guid>
<description><![CDATA[ Yıl 1492. İtalyan bir kaptan ve kaşif olan Kristof Kolomb zamanın dünya haritalarını kullanarak Japonya’nın, İspanya’nın 7 bin km batısında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplarına göre plan yapıp İspanya’dan batıya doğru yelken açtı. Doğu Asya’ya giden yeni bir yol arıyordu. 12 Ekim 1492 sabahında Kolomb’un gemileri bilinmeyen bir kıtayla tanıştı. Kolomb’un gözcülerinden Rodrigo, üç İspanyol gemisinden […]
Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/bilimsel_devrim_galileo1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bilimin, Doğuşu, Bilimsel, Devrim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 1492. İtalyan bir kaptan ve kaşif olan Kristof Kolomb zamanın dünya haritalarını kullanarak Japonya’nın, İspanya’nın 7 bin km batısında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplarına göre plan yapıp İspanya’dan batıya doğru yelken açtı. Doğu Asya’ya giden yeni bir yol arıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-988" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-988" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-248x300.jpg" alt="" width="248" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-248x300.jpg 248w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-347x420.jpg 347w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus.jpg 397w" sizes="auto, (max-width: 248px) 100vw, 248px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kristof Kolomb</figcaption></figure>
<p>12 Ekim 1492 sabahında Kolomb’un gemileri bilinmeyen bir kıtayla tanıştı. Kolomb’un gözcülerinden Rodrigo, üç İspanyol gemisinden biri olan Pinta’nın direğinden şu an Bahamalar olarak bildiğimiz adayı fark etti ve “Kara göründü!” diye bağırdı.</p>
<p>Kolomb Doğu Asya’nın açıklarında bir adaya, bugün Endonezya takımadaları olarak adlandırdığımız bölgeye vardıklarını sanıyordu. Bilmediği şey şuydu. Gerçekte Doğu Asya, İspanya’nın 7 bin km değil, 20 bin km batısındaydı ve bu iki nokta arasında hiç bilinmeyen iki kıta vardı.</p>
<p>Kristof Kolomb bu çığır açıcı keşfine rağmen farklı düşünemedi. Cehaletini kabullenmedi ve hatasını ömrünün sonuna dek sürdürdü. O çağda yaşayan pek çok insana göre hiç bilinmeyen, tamamen yeni bir kıta keşfetmiş olması düşünülemezdi. Büyük düşünürler, akademisyenler ve asla yanılmayan kutsal metinler binlerce yıldır sadece Avrupa, Afrika ve Asya’dan bahsetmişti. Hepsinin yanılıyor olması imkansızdı.</p>
<p>Amerigo Vespucci adında bir başka İtalyan denizci 1499 ila 1504 yılları arasında Kolomb tarafından keşfedilen bu yeni toprakları defalarca kez ziyaret etti. Bunların Doğu Asya açıklarındaki adalar değil, kutsal metinlerin, eski coğrafyacıların ve şimdiki Avrupalıların bilmedikleri yepyeni topraklar olduğunu düşünüyordu. Seyahatlerini anlatan iki metni Avrupa’da yayımladı.</p>
<p>1507’de bu iddialara ikna olan Alman haritacı Martin Waldseemüller güncelleştirilmiş bir dünya haritası yayımladı. Bu harita Avrupa’dan batıya yapılan seferlerin ayrı bir kıtaya vardığını gösteren ilk haritaydı. Tabii Waldseemüller’in haritaya bir de isim koyması gerekiyordu. Bu toprakları keşfeden ismin Amerigo Vespucci olduğunu düşündü. Yeni kıtaya onun ismini vererek onurlandırdı. Amerika. Böylece yeni kıta ironik bir şekilde kaşifi olan Kolomb’un adını değil cehaletini kabul eden Vespucci’nin adını aldı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-989" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-989" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg" alt="" width="1024" height="569" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-300x167.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-768x427.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-696x387.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-756x420.jpg 756w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Martin Waldseemüller’in dünya haritası</figcaption></figure>
<p>Waldseemüller’in haritası çok popüler oldu ve birçok başka haritacı tarafından kopyalandı. Böylece kıtanın ismi yayılmıştı.</p>
<p></p>
<h2><strong>İnsanlığın Birleşmesi</strong></h2>
<p>Takdir edersiniz ki Modern Çağ’dan çok önce de pek çok kültür haritalar yapmıştı. Bu haritaların hiçbiri dünyanın tamamını bilmiyordu. Fakat buna rağmen haritalarda hiç boş yer göremezdiniz. Hepsi tüm dünyanın gayet iyi bilindiği izlenimini veriyordu. Fakat gerçekte olan şuydu. Hiçbir Afrika-Asya kültürü Amerika’yı, hiçbir Amerika kültürü de Afrika-Asya’yı bilmiyordu.</p>
<p>İşte tam bu yüzden arkadaşlar Amerika’nın keşfi Bilimsel Devrim’in temelinde yer alır. Çünkü bu keşif, Avrupalılara güncel gözlemlerin geçmiş geleneklerden daha doğru olduğunu öğretti. Ayrıca Amerika’yı fethetme arzusuyla yeni bilgiye son derece hızlı ulaşmak istemelerini de sağladı. Avrupalıların, bu geniş toprakları kontrol etmek için coğrafyası, iklimi, florası, faunası, dilleri, kültürleri ve tarihi hakkında olağanüstü miktarda veri toplamaları gerekiyordu. Dini metinler, eski coğrafya kitapları ve eski sözlü gelenekler bir işe yaramazdı.</p>
<p>O andan itibaren hem Avrupalı coğrafyacılar hem de her alandan Avrupalı araştırmacılar, içlerinde sonradan doldurulacak boşluklar olan haritalar yapmaya başladılar, böylelikle mükemmel olmadıklarını ve cehaletlerini itiraf ediyorlardı.</p>
<p>Aslında erken modern çağdaki Avrupalılar Dünya’yı keşfetme hevesine kapılmış ilk ve tek topluluk değildi. Fakat diğer milletlerden farkları tıpkı bir mıknatısın kendilerini çekmesi gibi haritadaki boşluklara kapılıp zamanla buraları doldurmaya girişmeleriydi.</p>
<p>15 ve 16. yüzyıllar boyunca Afrika’nın etrafını dolaştılar, Amerika’yı keşfettiler, Pasifik ve Hint okyanuslarını aştılar ve tüm dünya çapında bir koloni ağı oluşturdular, böylelikle ilk gerçek anlamda küresel imparatorlukları ve ilk küresel ticaret ağını kurdular. Avrupa’nın emperyal seferleri dünya tarihini değiştirdi: Tarih, artık birbirinden kopuk bir dizi halkın ve kültürün değil, tek ve bütünleşmiş bir insan toplumunun tarihi haline gelmişti.</p>
<p>Bilimsel devrimin gerçekleştiği Yeni Çağ’a tekrar döneceğiz ama şimdi ben sizi İlk Çağ’a ya da diğer ismiyle Antik Çağ’a götürmek istiyorum arkadaşlar. Çünkü bilimsel devrimi daha iyi anlayabilmemiz için bilimin <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_science" target="_blank" rel="noopener">nasıl doğduğuna</a> da bakmamız lazım.</p>
<h2><strong>Bilimin Doğuşu</strong></h2>
<h4><strong>Tanrıların Silahını Elinden Almak</strong></h4>
<p>Şimdi sizden binlerce yıl önce yaşamış antik bir insan olduğunuzu hayal etmenizi istiyorum. Gökyüzüne bakıyorsunuz ve bulutlarla dolu gökyüzünde aniden beliren çok güçlü bir ışık görüp kulakları sağır eden bir ses işitiyorsunuz.</p>
<p>Elinizde hiçbir bilgi yok.</p>
<p>Elektrik akımının ne olduğunu, elektronun ne anlama geldiğini bilmiyorsunuz. Bulutların arasında nasıl bir elektromanyetik ilişki olduğundan bir habersiniz. Hatta yağmur sularının gökyüzüne nereden geldiğini bile bilmiyorsunuz. Diğer herkes gibi.</p>
<p>Ne düşünürdünüz?</p>
<p>Elinizdeki en mantıklı açıklama bunu sizden çok daha güçlü ve kudret sahibi bir doğaüstü gücün yapmış olabileceği olurdu. Mesela bu doğaüstü güç insanlara kızıyor olabilirdi. Bu şimşekleri bir uyarı mahiyetinde ortaya çıkarabilir, yıldırımı da bir ceza olarak insanlara gönderebilirdi. Ya da kızgın Tanrılar yukarıda kavga ediyor diyebilirdiniz. Ve böyle düşünmeniz de gayet makul bulunurdu.</p>
<p>Antik Yunanda yaşamış bazı filozoflar bunun böyle olmayabileceğini düşündüler. Bu tarz doğa olaylarını teoriler geliştirerek açıklamaya çalıştılar. Söylencelere değil bilimsel yönteme başvurdular.</p>
<p>Mesela Anaksimandros; gök gürültüsü, şimşek, yıldırım ve hortumların rüzgârdan dolayı meydana geldiği hipotezini ortaya attı. Ona göre rüzgâr ne zaman yoğun bir bulutun içine sıkışıp oradan zorla çıksa, bu ileri atılma hareketi, rüzgârın hafifliğine bağlı olarak ses çıkarıyor ve bulutun siyahlığında ortaya çıkan bu yarık, şimşek çakmasına neden oluyordu.</p>
<p>Anaksimandros’un bu hipotezi, üstün bir açıklama değildi. Hatalıydı. Ancak burada Tanrıların hareketleriyle izah edilen bir olguya doğal bir açıklama getirme çabası vardı. Hâlbuki bu filozoflardan önce Zeus’un şimşekten, Poseidon’un da depremlerden sorumlu olduğu düşünülmekteydi.</p>
<p>İşte filozoflarla avam tabakayı birbirinden ayıran şey tam olarak budur arkadaşlar.</p>
<p>Anaksimandros da pek âlâ bunlara sebep olanların Tanrılar olduğu açıklamasını dikkate alabilirdi. Böyle bir durumda teori geliştirmesine gerek kalmazdı. Her şey zaten gayet anlaşılırdı. Ama o bu basit ve zahmetsiz açıklamayla tatmin olmadı.</p>
<p>Yunanlar kozmos düşüncesiyle yeni bir doğa anlayışı geliştirdi ve doğalla doğaüstü arasındaki ayrıma işaret ettiler. Hatta bu bakımdan doğayı onların keşfettiği bile söylenebilir. Aynı şekilde, doğanın işleyişi üzerine, doğaüstü etkilerden bağımsız ilk teorileri onlar ortaya koydular. Efsanelerden teorilere geçişin ilk temsilcileri onlardı.</p>
<h4><strong>Bilim Neden Antik Yunanda Ortaya Çıktı?</strong></h4>
<p>Bilimin ortaya çıktığı yerin Antik Yunan olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hatta daha özelde İyonyalı Yunanlarla hatta daha da mikro bir bakış açısıyla Milet’de doğduğunu söylesek daha bile doğru olur. Milet günümüzde Aydın ili sınırları içerisinde Türkiye’de bulunuyor biliyorsunuz. Elbette Yunanlardan önceki uygarlıkların katkısını küçümsememek gerekir. Yine de başta Babilliler ve Mısırlılar olmak üzere, diğer kültürlerin teknolojisinden faydalanarak onu bilime dönüştüren Yunanlardır.</p>
<p>Peki neden?</p>
<p>Çünkü İyonyalı filozoflar mitler ve Tanrılara dayanan açıklamaları reddederek evreni teorilerle açıklanabilecek bütünüyle doğal ve düzenli bir yer olarak değerlendirdiler. Bu teorilerin hepsi tartışılabilir ve sınanabilir nitelikteydi. Onlar yaşadıkları dünyanın kelimeler ve sayılar yoluyla açıklanabilecek düzenli bir varlık, bir kozmos olduğunu savunuyorlardı.</p>
<p>Peki bir soru daha.</p>
<p>Neden Antik Yunanlardan başka toplumlar bu sorgulamacı bakış açısını kazanıp teoriler geliştiremedi. Antik Yunan toplumunu farklı kılan neydi?</p>
<p><strong>-Antik Yunanları farklı kılan ilk şey</strong> kendilerinden önce gelen hiçbir toplumun sahip olmadığı bir şeye sahip olmalarıydı. Bilimle teknolojinin ayrımı konusunda bir bilince sahiplerdi. Mesela bir insan bir hastalığı ilkel teknolojik aletlerin yardımı sayesinde pratik yöntemlerle tedavi edebilirdi ancak bu onu yaptığı şeyin işe yarama nedenini açıklama yeteneğine sahip kılmıyordu. İşte bilim burada devreye giriyordu.</p>
<p><strong>-İkinci olarak</strong> Yunan toplumu, hiyerarşik bir örgütlenme barındırmaması ve resmi bir dine odaklanmaması bakımından diğer antik toplumlardan epey farklıydı.</p>
<p><strong>-Üçüncü olarak</strong> çok kültürlüydü ve demokratik bir devlet yapısı vardı.</p>
<p><strong>-Dördüncü olarak</strong> Antik Yunan toplumunda tartışmalara egemen olan bir hoşgörü, varlıklı insanlara felsefi ve bilimsel meseleler üzerinde düşünecek zamanı sağlayan bir refah hakimdi.</p>
<p>Başka toplumlar bu etkenlere sahip değillerdi.</p>
<p>Mesela Mezopotamya’da yaşamış Babilliler hastalıkları tedavi edebilecek bazı etkili yöntemlere ve insan bedeni hakkında az çok bilgiye sahiplerdi. Fakat tedavi yöntemleri ne kadar iyi olursa olsun, Babilliler yine de hastalığı fiziksel nedenlere, yani teknik problemlere bağlamıyorlardı. Bunun yerine, hastalığı işlenen bir günah karşılığında Tanrılar tarafından verilen bir ceza olarak görüyorlardı. Bu yüzden bir doktorun ilk işi günahı teşhis etmek ve sonra da onu affettirmek için gereken arındırma yöntemini uygulamaktı. Babilliler’in yaklaşımı Yunan Hipokrat’ın yaklaşımını benimseyenler için oldukça tersti.</p>
<p>Şimdi bu konuya biraz daha yakından bakalım arkadaşlar.</p>
<h4><strong>Büyücülerin İşini Doktorlara Kaptırması</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-990" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-990" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-215x300.jpg 215w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-301x420.jpg 301w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens.jpg 344w" sizes="auto, (max-width: 215px) 100vw, 215px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Hipokrat</figcaption></figure>
<p>Tıbbın babası olarak bildiğimiz Hipokrat ve takipçilerinden oluşan topluluk hiçbir hastalığın Tanrıların müdahalesiyle gerçekleşmediğini ve her hastalığın fiziksel, doğal bir nedeni olduğunu savunuyorlardı. Hipokratçılar, onlar için en zor hastalık türü olan yani Yunanların “kutsal hastalık” olarak bildikleri epilepsi hakkında bile, aynı savın arkasında duruyorlardı.</p>
<p>O zamana kadar böylesine gizemli hastalıklar, insanın içine şeytan girmesi, büyü ya da Tanrı’nın bir laneti olarak görülüyordu. Fakat Hipokratçılar yaptıkları açıklamalarla kötücül şeytanların ve büyücülerin işlerini adeta ellerinden almıştı. Fikirlerini “Kutsal Hastalık Üzerine” adlı eserin giriş metninde açıkça şöyle belirtmişlerdi:</p>
<p>“Şu sözde “kutsal hastalık” diğer hastalıklardan daha kutsal ya da ilahi değildir; çünkü o da diğerleri gibi, doğal nedenlerden kaynaklanır ve insanların onu ilahi sayma nedeni onun diğer hastalıklardan farklı olmasından kaynaklanan tecrübesizlik ve hayrettir.”</p>
<p>“Aynı hastalığa sahip bir keçinin kafasını incelediğinizde, beynin ıslak ve sıvıyla dolmuş olduğunu görürsünüz. Bu da vücuda zarar verenin bir Tanrı değil, hastalık olduğunun göstergesidir.”</p>
<h2><strong>Bilimin Doğuşundan Bilimsel Devrime Giden Süreç</strong></h2>
<p>Buraya kadar bilimsel devrimi daha iyi anlayabilmek için bilimin nasıl doğduğundan bahsettik. Elbette bütün Antik Yunan filozoflarına değinmedik. Mesela atom fikrini ilk kez ortaya atan Leukippos ve Demokritos’tan tutun da matematik denince ilk akla gelen Pisagor ve Öklid’e oradan da Aristoteles’e kadar birçok düşünüre değinilebilir. Fakat genel olarak her ne kadar Doğu felsefelerinden etkilenmiş olsalar da bilimin Antik Yunan’da doğduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü Yunanların ortaya attıkları teoriler ne kadar kaba olsa da bunlar söylencelerden ziyade bilimsel teorilerdi.</p>
<p>Yunanlar bu noktadan hareketle, başka antik toplumlarda görülmeyen karmaşık teoriler geliştirmeye başladılar. Titizlik ve hevesle dünyayı yepyeni bir şekilde açıklamaya ve soruşturmaya giriştiler. Elbette geliştirdikleri teorilerin birçoğu hatalıydı. Ama buradaki önemli nokta teolojiyle kozmolojiyi ayrıştırmaya başlamışlardı.</p>
<p>Benim buradaki amacım bütün bu filozoflardan bahsetmek değil, daha ziyade bilimin nasıl doğduğunu bir nebze olsun anlatabilmekti arkadaşlar. Şimdi gelin bilimsel devrime giden süreçte göksel düşünceleri inceleyelim biraz.</p>
<h4><strong>Göksel Düşünceler</strong></h4>
<p>Antik toplumlar nesnelerin bırakıldığında neden aşağı düştüğü konusuna da kafa yormuşlardı. Daha önceki Yunan kozmolojilerinde nesnelerin paralel hatlarla evrenin üst noktasından altına düştüğü fikri hakimdi. Fakat bu, görünüşte en ağır cisim olan Dünya’nın neden evrenin alt kısmına düşmediği sorusunu akla getirdi. Böylesi bir kozmolojide dünyayı destekleyen, onu tutan bir şeyin olması gerekiyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-991" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-991 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-250x300.jpg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-250x300.jpg 250w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-350x420.jpg 350w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652.jpg 375w" sizes="auto, (max-width: 250px) 100vw, 250px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Aristoteles</figcaption></figure>
<p>Aristoteles olaya farklı bir açıdan baktı. Merkez-odaklı bir teori geliştirdi. Dünya’yı evrenin merkezine doğru, ağır nesneleri de Dünya’ya doğru hareket eder şekilde konumladı. Böylelikle Dünya’nın düşmesi sorununun üstesinden gelinmiş oluyordu; çünkü herhangi bir ağır nesne gibi Dünya da evrenin merkezine doğru hareket ediyordu ki, bu merkez zaten kendisiydi. Dolayısıyla Dünya sabit durabiliyordu.</p>
<p>Antik Yunan’da Dünya’nın sabit ve merkezi olduğu fikri hakimdi. Ayrıca, Yunanların bu fikirlerini desteklemek için yeterince nedeni vardı. Günümüzde Dünya’nın günde bir kez kendi etrafında ve yılda bir kez de Güneş etrafında olmak üzere, iki temel devinimi olduğunu biliyoruz. Yunanlara göreyse Dünya’nın devinim halinde olması durumunda, bunun fark edilebilir sonuçlara yol açması gerekiyordu. Buradan da şu sorular ortaya çıktı:</p>
<p>Dünya’nın batıdan doğuya günlük bir dönüşü varsa, neden doğudan batıya sürekli bir rüzgâr olmuyordu? Ya da Dünya Güneş etrafında dönüyorsa, nesneler ve canlılar nasıl olup da Dünya yüzeyinden savrulmuyordu? Dünya neden parçalanıp gitmiyordu? Ya da Ay neden Dünya’yı takip ediyordu?</p>
<p>Bugün bu sorulara fizik kanunları ve kütle çekim kuvvetiyle yanıt verebiliyor, Dünya’nın kendisiyle beraber atmosferi de taşıdığını biliyoruz. Fakat Yunan bilimi bu sorulara böylesi yanıtlar verememişti.</p>
<h4><strong>Yıldız Paralaksı</strong></h4>
<p>Bir başka sorun da şuydu:</p>
<p>Eğer Dünya, Güneş’in etrafında dönüyor olsaydı yıldızların Dünya’ya göre olan konumlarının ciddi şekilde değişmesi gerekmez miydi? Yani Dünya bu kadar uzun mesafe kat ediyorsa Güneş’in bir yanındayken farklı görünen yıldızlar diğer yanındayken farklı görünmeliydi.</p>
<p>Aslına bakarsanız bugün durumun aynen böyle olduğunu çok iyi biliyoruz. Fakat bizim bunu bilebilmemiz modern bilimsel aletlerle ancak 1838 yılında mümkün oldu. Çünkü yıldızlar Dünya’ya o kadar uzaktalar ki yıldız paralaksı denen bu değişim gözle görülemeyecek kadar küçük. Fakat Yunanların bunu gözlemlemesi mümkün değildi.</p>
<p>Yunanlar evrenin bugün bildiğimizden çok ama çok daha küçük olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre yıldızların hepsi eşit uzaklıktaydı ve çıplak gözle görülebilen en uzak gezegen olan Satürn’ün biraz ötesindeki bir hatta bulunuyorlardı. Yunanların tasarladığı evren bugünkü Güneş sisteminden daha büyük değildi. Onlara bakılırsa, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi durumunda, yıldız paralaksının da görünür olması gerekirdi. Eğer yıldız paralaksı gözlenemiyorsa sonuç gayet açıktı. Dünya’nın hareket ettiği falan yoktu.</p>
<p>Aslında Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğüne inanan bir gökbilimci Antik Yunan’da bile vardı arkadaşlar. Aristarkus. Ancak antik dünyada hiç kimse onun düşüncelerine kulak asmamıştı. O zamanki sınırlı bilgileriyle Yunanların, Dünya’nın merkezde ve sabit olduğu fikrini benimsemeleri hiç de şaşırtıcı değil.</p>
<h4><strong>Arap/İslam Kültürü</strong></h4>
<p>Buraya kadar bilimin Antik Yunan’da ortaya çıktığından bahsettik fakat Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Yeni Çağ’a kadar, Yunan biliminin korunmasında, yayılmasında ve dönüştürülmesinde büyük rol oynayan Arap/İslam kültürünü de unutmamak lazım. İslam kültürünün dönüştürerek koruduğu bu bilimsel anlayış sonraları Batıya ilerledi ve Batıyı karanlık çağdan çıkararak Rönesans’a ve bilimsel devrime taşıdı.</p>
<p>Bu ilave bilgiyi de verdiğimize göre göksel düşüncelere geri dönebiliriz arkadaşlar.</p>
<h4><strong>Günmerkezlilik</strong></h4>
<p>Yunanlardan bu yana Dünya’nın, Güneş’in, gezegenlerin ve yıldızların hareketleriyle ilgili birçok farklı model ortaya atıldı. Bu modellerin her biri kendinden önceki modelin bir açığını kapatıyordu. Fakat nihayetinde ortaya hep yeni bir problem çıkıyordu. Ta ki bilimsel devrim dediğimiz dönemde ortaya çıkan bilim insanları bu problemleri ortadan kaldırana kadar.</p>
<p>O bilim insanları Kopernik, Kepler ve Galileo’ydu. Ve bu üç ismin yaptığı şey Dünya’yı evrenin merkezinden alıp Güneş’i merkeze koymak oldu.</p>
<p>İnsan bu kadar basit bir çözümün nasıl olurda yüzyıllar boyunca ortaya çıkarılamadığına şaşırıyor. Bunun önemli sebeplerinden birinin kutsal kitapların Dünya’yı evrenin merkezine koyması olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa Tanrı’nın hata yapması ve insanları yanlış bilgilendirmesi imkânsızdı.</p>
<p>Mesela M.S. 390 yılında Hristiyan filozof Aziz Augustinus şöyle demiş:</p>
<p>“Atina’nın Kudüs’le, Akademia’nın Kiliseyle, kafirin Hristiyanla ne ilgisi olabilir ki? Hazreti İsa’dan sonra meraka, İncil’den sonra da soruşturmaya ihtiyacımız kalmamıştır. Öncelikle buna inanmalıyız, inanmak zorunda olduğumuz başka hiçbir şeyin olmadığına.”</p>
<p>Kopernik, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü kabulüne dayanan teorisini 1543 yılında ortaya attı. İşte bu tarih, bilimsel devrimin başlangıcıydı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-992" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-992" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg" alt="" width="1089" height="1100" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg 1089w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-297x300.jpg 297w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-1014x1024.jpg 1014w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-768x776.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-696x703.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-1068x1079.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-416x420.jpg 416w" sizes="auto, (max-width: 1089px) 100vw, 1089px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kopernik’in evren modeli</figcaption></figure>
<p>Ne var ki, Kopernik’in devinimli Dünya’sına dayanak oluşturacak bir fizik bilimi henüz yoktu. Bu yüzden teori pek çok sorunla karşılaştı. Ayrıca bu teori savını destekleyecek gözlemsel kanıttan da yoksundu. Kopernik’in teorisinin makul hale gelmesi ancak Kepler ve Galileo’nun çalışmalarından sonra gerçekleşti. Kepler gezegenlerin yörüngelerinin elips şeklinde olduğunu buldu. Galileo ise bazı fiziksel sorunları çözerek Kopernik’in savını destekleyecek gözleme dayalı bir kanıt bulmuştu. Tarihte ilk defa 1610 yılında yeni icat edilmiş olan teleskobu gökyüzüne çeviren kişi oydu. Dünya merkezde falan değildi. Yaklaşık 2000 yıl sonra Dünya hakkında bildiklerimiz adeta baştan yazılıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-993" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-993" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg" alt="" width="706" height="431" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg 706w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-300x183.jpeg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-696x425.jpeg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-688x420.jpeg 688w" sizes="auto, (max-width: 706px) 100vw, 706px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Galileo Galilei</figcaption></figure>
<h4><strong>Mikroorganizmalardan Oluşan Bir Dünya</strong></h4>
<p>Tarih boyunca insanlar hep cehaletle mücadele etti. Ama sorun bu değildi. Asıl sorun cehaletlerinin farkında değillerdi. Mesela insanlar bilimsel devrime kadar gezegendeki organizmaların yüzde 99,99’uyla (yani mikroorganizmalarla) ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Halbuki vücudumuzda mikroorganizmalardan oluşan bir ordu var. Bazıları bizim için oldukça yararlı ve vazgeçilmez. Bazıları ise bizi hasta ediyor.</p>
<p>Gelin görün ki insan gözünün bir mikroorganizmayı ilk kez görmesi ancak 1674’te gerçekleşti. Anton van Leeuwenhoek ev yapımı mikroskobuyla bir damla suya baktığında içinde minik yaratıklardan oluşan bir dünya olduğunu fark etti. Bunu takip eden üç yüz yıl boyunca, insanlar devasa sayıda mikroskobik yaratıkla tanıştılar. Böylece onları tıp ve sanayinin emrine koştular. Bugün bakterileri yöneterek ilaçlar ve biyoyakıt üretip, parazitleri yok edebiliyoruz.</p>
<h4><strong>Atomun Gücü ve Uzay Çağı</strong></h4>
<p>Öte yandan, geçtiğimiz beş yüz yılın belki de en önemli olayı 16 Temmuz 1945 sabahı saat 5:29:45’te gerçekleşti. Tam olarak bu saniyede Amerikalı bilim insanları ilk atom bombasını New Mexico eyaletinin Alamogordo şehrinde patlattılar. Bu andan itibaren insanlık, sadece tarihin akışını değiştirebilme değil, tarihi sona erdirebilme kapasitesine de sahip oldu.</p>
<p>Diğer bir önemli olay ise 20 Temmuz 1969’da tarihte ilk kez bir insan Ay’a ayak bastığında gerçekleşti. Bu sadece tarihsel değil, evrimsel hatta kozmik bir başarıydı. Evrimin bundan önceki dört milyar yıllık tarihi boyunca, hiçbir organizma Dünyanın atmosferinden çıkmayı başaramamış ve hiçbiri Ay’ın yüzeyine ulaşamamıştı.</p>
<h2><strong>Cehaletin Keşfi</strong></h2>
<p>Peki modern bilim bütün bunları nasıl başardı?</p>
<p>İnsanlar en azından Bilişsel Devrim’den bu yana evreni anlamaya çalışmışlardı. Atalarımız doğa yasalarını anlamak için ciddi zaman ve çaba harcadılar; fakat modern bilim, üç önemli konuda kendisinden önceki tüm geleneklerden ayrılır:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> modern bilim cehaletimizi kabullenir ve hiçbir şeyi bilmediğimizi varsayar. Bundan daha da önemlisi, şu ana kadar bildiğimizi sandığımız şeylerin zamanla yanlış çıkabileceğini de kabul eder; hiçbir kavram, fikir veya teori kutsal ve eleştiriden muaf değildir.</p>
<p><strong>İkincisi </strong>modern bilim gözlem, deney ve matematiğe önem vererek yeni bilgiye ulaşmayı hedefler ve topladığı bilgileri kapsayıcı teorilere dönüştürür.</p>
<p><strong>Üçüncüsü </strong>ise modern bilim ürettiği bu teorileri yeni güçler edinmek ve yeni teknolojiler geliştirmek için kullanır.</p>
<p>Yani anlayacağınız arkadaşlar Bilimsel Devrim aslında bilgi değil, her şeyden önce cehalet devrimiydi. Bilimsel Devrim’i başlatan büyük şey, insanların en önemli sorularının cevaplarını bilmediklerini keşfetmeleriydi.</p>
<p>Dinler gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. Büyük tanrılar, peygamberler veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. Sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi.</p>
<p>Modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahip. Zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu biliyor. Darwin hiçbir zaman kendisinin hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmedi. Yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. Fizikçiler Big Bang’e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.</p>
<h2><strong>Teori Ne Demektir?</strong></h2>
<p>Belirli teoriler eldeki mevcut kanıtlarla o denli güçlü bir şekilde desteklenir ki, tüm alternatif teoriler gözden düşerler. Bu teoriler doğru olarak kabul edilir, ama herkes yeni ve teoriye karşıt kanıtlar ortaya çıkması durumunda teorinin gözden geçirileceğini kabul eder. İlk gelenekler teorileri genellikle hikâyelerle formüle ederken, modern bilimse matematiği kullanır.</p>
<p>Örneğin 1687’de Isaac Newton, belki de modern tarihin en önemli kitabı olan “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri”ni (Principia) yayımladı. Çizimler ve formüllerle dolu bir kitaptı. Newton bu kitapla hareket ve değişime ilişkin genel bir teori sundu. Newton’ın teorisinin büyüklüğü, düşen elmalardan kayan yıldızlara evrendeki tüm maddelerin hareketini üç basit matematik yasası kullanarak açıklayabilmesi ve öngörebilmesindeydi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-994" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-994" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg" alt="" width="869" height="600" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg 869w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-300x207.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-768x530.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-218x150.jpg 218w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-696x481.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-608x420.jpg 608w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-100x70.jpg 100w" sizes="auto, (max-width: 869px) 100vw, 869px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Isaac Newton ve Principia</figcaption></figure>
<p>Biz bugün biliyoruz ki bir top güllesinin veya gezegenin hareketini anlamaya çalışan biri nesnenin kütlesini, yönünü, ivmesini ve üzerinde etkili olan gücü bildiğinde nesnenin gelecekteki konumunu rahatlıkla hesaplayabilir. Bu sayıları Newton’ın denklemlerine yerleştirmesi yeterli. Bu yöntem bugün hala saat gibi çalışıyor. Fakat ilk defa 20.yüzyılın başında bilim insanları Newton’ın hesaplarına uymayan birkaç gözlem yaptı ve bunlar da fizikteki bir sonraki devrimi doğurdu:</p>
<p>Görelilik teorisi ve kuantum mekaniği.</p>
<h2><strong>Bilimsel Devrim Nedir?</strong></h2>
<p>Kopernik’in Güneş’le Dünya’nın rollerini değiştirmesinden Ay’a ayak basmamıza kadar uzanan hatta günümüzde de devam ettiğini söyleyebileceğimiz bu sürece Bilimsel Devrim diyoruz arkadaşlar. Bu devrim süresince insanlık bilimsel araştırmalara kaynak aktararak olağanüstü miktarda yeni güçler edindi.</p>
<p>16.yüzyıla kadar devletler ve zenginler yeni tıbbi, askeri ve ekonomik güçler elde edebilmeye şüpheyle yaklaşmışlardı. Eğitime ve araştırmaya, yeni beceriler edinmekten ziyade eldeki becerileri koruyabilmek için kaynak ayırırlardı. Rahiplere, filozoflara ve şairlere para vererek, kendi yönetimlerinin meşruluğunun ve toplumsal düzenin sürdürebilmesini umarlardı; yeni ilaçlar, yeni silahlar icat etmek veya ekonomik büyümeyi canlandırmak gibi hedefleri yoktu.</p>
<p>Fakat geçtiğimiz beş yüz yıl boyunca, insanlar bilimsel araştırma yoluyla becerilerini giderek geliştirebileceklerini fark ettiler. Bu kör bir inanç değildi, ampirik olarak da defalarca kanıtlanmıştı. Buna ilişkin kanıtlar arttıkça, devletler ve zenginler bilime daha fazla kaynak ayırmaya istekli hâle geldiler. Bu tür yatırımlar olmadan, ne Ay’da yürüyebilir ne mikroorganizmaları düzenleyebilir ne de atomu parçalayabilirdik. Örneğin ABD yönetimi, geçtiğimiz yıllarda nükleer fizik araştırmalarına milyarlarca dolar ayırdı. Bu araştırmalarla üretilen bilgi, nükleer elektrik santrallerini yapabilmeyi ve böylelikle Amerikan sanayisi için ucuz elektrik üretebilmeyi sağladı.</p>
<p>Dünyanın bugün geldiği noktada bilimsel çalışmalara kaynak ayırmayan devletlerin yerinde sayacağına hiç şüpheniz olmasın. Yerinde saymak gerilemek demektir. Çünkü bilimsel çalışmalar durmuyor. Dünya hızla değişiyor. Son birkaç yüzyılda bu değişimlere ayak uyduramayan devletler yıkıldı. Günümüzde her yıl, bir devrim yılı. Bugün, benim yaşımda biri bile, gençlere “ben gençken dünya bambaşkaydı” diyebilir. Örneğin internet yaygın olarak ancak 1990’larda kullanılmaya başlandı. Oysa bugün dünyanın internetsiz nasıl olacağını hayal bile edemiyoruz.</p>
<p></p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>İşte ben bu kanalda bu yüzden bilimi popülerleştirmeye çalışıyorum arkadaşlar. Modern bilimde dogma yoktur. Her şeyi bildiğini ve bulgularının değişmeyeceğini iddia etmez. Objektif ve evrensel bir bilgi sistemidir. Deneye ve gözleme dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi başkomutanının da dediği gibi:</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p><strong>“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakikî yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.”</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>“Ben manevi miras olarak hiçbir dogma hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>M.Kemal ATATÜRK</strong></p></blockquote>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Evreka! Bilimin Doğuşu – ANDREW GREGORY</strong></p>
<p><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – YUVAL NOAH HARARI</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim/">Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-ataturk-ve-modern-turkiyenin-kurulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mustafa-kemal-ataturk-ve-modern-turkiyenin-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ “Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.” Hindistan’ın İlk Kadın Başbakanı Sucheta Kripalani “Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” Avrupa Basını “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Mustafa Kemal Atatürk Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 8.bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümdeki konuğumuz sadece dünya tarihini değil […]
Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/11/maresal_2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mustafa, Kemal, Atatürk, Modern, Türkiye’nin, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="td-paragraph-padding-4">
<p>“Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.” <strong>Hindistan’ın İlk Kadın Başbakanı Sucheta Kripalani</strong></p>
</div>
<p>“Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” <strong>Avrupa Basını</strong></p>
<p>“Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/category/biyografi/">Dünyayı değiştiren insanlar serimizin</a> 8.bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümdeki konuğumuz sadece dünya tarihini değil koskoca bir milletin geleceğini değiştiren, adeta o milleti baştan yaratan, modern Türkiye’yi kuran büyük bir lider.</p>
<p>Her Türk’ün gururla ve minnetle yâd ettiği tüm dünya tarafından tanınmış ve takdir edilmiş büyük bir devrimci. Mustafa Kemal Atatürk.</p>
<p>Peki, Atatürk’ü ne kadar iyi tanıyoruz? Devrimlerini ve bunları neden yaptığını ne kadar anlayabiliyoruz?</p>
<p>Elbette bu soruların cevabı herkes için değişir. Okul hayatımız boyunca aldığımız dersler bize birçok şey öğretmiştir. Ama ben biliyorum ki Atatürk’ün hayat hikâyesini şöyle baştan sona, bir büyük resim halinde bilenlerin sayısı çok da fazla değil. Çünkü bugüne kadar hep parça parça anlatıldı bize Mustafa Kemal.</p>
<p>Bu yüzden bu videomuzun/yazımızın amacı size Ata’mızın hayat hikâyesini başından sonuna kadar akıcı ve sade bir dille, kronolojik bir biçimde <a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">anlatabilmek.</a></p>
<p>Hazırsanız başlayalım.</p>
<p></p>
<h2><strong>1-Atatürk’ün Erken Dönemleri</strong></h2>
<h4><strong>1.1-Doğumu ve Ailesi</strong></h4>
<p>Mustafa’nın doğum yeri o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan kozmopolit bir limandı. Selanik. Doğum tarihi ise 1881’di. Fakat doğum tarihini bilmiyoruz. Annesi sadece mevsimi hatırlıyordu. Kışın doğurdum diyordu. Mustafa ileride cumhuriyeti ilan ettiğinde doğum tarihini Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olan 19 Mayıs olarak kabul edecekti.</p>
<p>Selanik’in de içinde bulunduğu Makedonya bölgesi Türklerin, Yunanların, Slavların, Ulah ve Arnavutların birlikte yaşadığı kozmopolit bir bölgeydi. Milli duyguları kabarmış olan bu topluluklar, imparatorluktan silkinip kurtulmaya ve ülkeyi Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan yararına kesip biçmeye çalışıyorlardı. Büyük devletler ise yayılma isteğindeydiler. Mustafa’nın doğduğu sıralarda, bir zamanlar Batı nasıl Doğu’nun önünde dize gelmişse, Doğu da Batı’nın önünde dize geliyor ve Osmanlı İmparatorluğu, çöküşüne doğru hızla ilerliyordu.</p>
<p>Mustafa, işte böyle, içeride kargaşalar ve dışarıda yabancı tehditlerle kuşatılmış tedirgin bir dünyaya gözlerini açtı. Türk soyundan, küçük bir orta sınıf Müslüman aileden, bir Osmanlı olarak doğmuştu.</p>
<p>Annesi Zübeyde Hanım’dı. Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza Efendi’den altı çocuğu olmuştu. Ama bunlardan yalnız ikisi uzun yaşadı. Mustafa ve Makbule.</p>
<p>Mustafa annesine çekmişti. Saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi. Zübeyde Hanım güçlü bir iradeye ve zarif bir köylü güzelliğine sahipti. Doğuştan akıllı bir kadındı, yalnız yeteri kadar eğitim görmemiş, okuma yazmayı ancak öğrenebilmişti.</p>
<p>Babası Ali Rıza Efendi ise annesinden 20 yaş büyüktü. Bir ilkokul öğretmeninin oğlu olduğu için biraz eğitim görmüş ve bu yüzden küçük bir devlet memuru olabilmişti. Gümrüklerde ve Evkaf İdaresi’nde çalıştı. Mesleğinde hiçbir zaman fazla yükselemedi. Gümrükten aldığı aylıkla zor geçindiği için bir ara memurluğu bırakıp kereste işine girdi.</p>
<p>Başta işler iyi gitti, ancak Ali Rıza Efendi ticarete atılmak için kötü bir dönemi seçmişti. Türklerin Ruslara yenilmesi ve vilayetteki hükümet otoritesinin zayıflaması nedeniyle Rum çeteciler iyice azıtmıştı. Ali Rıza Efendi de sürekli bu eşkıyaların hedefi oluyordu. En sonunda ticareti bırakmak zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>1.2-Mahalle Mektebi</strong></h4>
<p>Zübeyde Hanım atalarının geleneksel inançlarına çok bağlı, sofu bir kadındı. Gerek kendi ailesi gerek kocasının ailesi içinde hacılar bulunmasıyla övünürdü. Mustafa’nın da onların yolunu izlemesini, hafız hatta hoca olmasını istiyordu. Bunun için de şimdiden mahalle mektebine gidip, dini bütün Müslüman çocukları gibi, Kuran ilkelerine uygun bir eğitim görmeliydi.</p>
<p>Ali Rıza Efendi ise açık görüşlü, softalığa karşı biriydi. Batı’dan Makedonya’ya sızmakta olan yeni düşüncelere saygı besliyordu. Bu yüzden oğlunun Selanik’te yeni açılan ve çağdaş eğitim uygulayan bir okula yani Şemsi Efendi Mektebi’ne gitmesi için ısrar etti. Epey tartışmadan sonra bir uzlaşmaya vardılar. Ali Rıza Efendi, karısının isteğini yerine getirmeye razı olur gibi yaptı ve Mustafa, göreneğe uygun dini törenlerle, Fatma Molla Kadın Mektebi’ne gönderildi.</p>
<p>Zübeyde Hanım’ın gönlü yapılmış, konu komşunun gözünde itibarı korunmuştu. Fakat Mustafa, Arapça güzel yazı derslerinden ve bağdaş kurup yere oturarak ders yapılmasından hiç hoşlanmadı. Hatta bazen hocaya karşı gelerek ayakta duruyordu.</p>
<h4><strong>1.3-Şemsi Efendi Mektebi</strong></h4>
<p>Aradan çok zaman geçmeden Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderdi. Zübeyde Hanım’ın başta istediği yerine getirilmişti. Onun için bu işe artık ses çıkarmadı.</p>
<p>Şemsi Efendi ezberci, ilkel eğitim metotlarını değil modern teknikleri kullanıyordu. O dönemin mahalle mekteplerinde olmayan tarih, coğrafya, matematik gibi dersleri okutmaya başlamıştı. Ayrıca kızlar için sınıf açmıştı. Devrimdi. Öğrenci sırası, harita, kara tahta, tebeşir kullanırdı. Çağdaş, özgürlükçü yöntemleri nedeniyle bağnazların hedefi haline gelmişti.</p>
<p>Mustafa bu yeni okulunda eğitimini oldukça başarılı bir şekilde ilerletti. Diğer çocuklarla oynamak yerine onları büyük bir insan gibi ağırbaşlılıkla seyrederdi. Hatta zaman zaman üstünlük taslar ufacık bir hakaret belirtisine karşı hemen tepki gösterirdi.</p>
<h4><strong>1.4-Dayısının Çiftliğine Gitmesi</strong></h4>
<p>Bu arada Ali Rıza Efendi sermayesinin kalanını da tuz ticaretinde yiyip bitirmişti. Yeniden memurluğa dönmek için başvurdu ama almadılar. Ardından bağırsak veremine yakalandı ve üç yıl sonra bu hastalıktan öldü. Zübeyde Hanım çok zor durumda kalmıştı. Mustafa’yı okuldan aldı. Kız kardeşi Makbule’yle beraber Selanik’in otuz kilometre kadar dışında Langaza yakınlarında bir çiftlik işleten abisi Hüseyin’in yanına götürdü.</p>
<p>Burada yeşilliğin, toprağın, suyun ve gübrenin kokusunu içine çeken Mustafa, toprağa ve doğaya karşı bir sevgi duymaya başladı. Bu sağlıklı çiftlik hayatı Mustafa’ya yaramıştı. Ama çok geçmeden sıkılmaya başladı. Zekâsı uyanmaya başlamıştı. Artık bir şeyler öğrenmek istiyordu. Köyde öğretmen olarak yalnız Müslüman bir hocayla Rum papazı vardı ki, bunların arasında da büyük bir fark yoktu.</p>
<p>Mustafa’yı sırasıyla ikisine de gönderdiler. Ama Mustafa kendisine yabancı gelen Rumcayı sevmedi. Hristiyan çocukların soğuk davranışları da gururunu incitti. Kısa bir süre de hocaya gittikten sonra ben medresede okumam diye diretti. Zübeyde Hanım ona özel bir öğretmen buldu ama üç gün sonra Mustafa, adamın bilgisiz olduğunu ileri sürerek ondan da ders almayı reddetti.</p>
<h4><strong>1.5-Selanik Mülkiye Rüştiyesi</strong></h4>
<p>Zübeyde Hanım artık oğlunun doğru dürüst bir eğitim görmesi gerektiğini iyice anlamıştı. Mustafa’yı yine Selanik’e teyzesinin yanına gönderdi. Mustafa, Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etmeye başladı ama burada da uzun süre kalmadı. Şemsi Efendi’den sonra katlanılır gibi değildi. Pantolon yerine şalvar giyiliyor, yine diz üstünde oturuluyordu.</p>
<p>Bir gün çocuklar, aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Arapça öğretmeni Kaymak Hafız, Mustafa’yı elebaşı yerine koyarak fena halde dövdü. Yara bere içinde bıraktı. Mustafa buna çok içerledi. Okula gitmeyi reddetti. O anda hem kendisinin hem de Türk milletinin kaderini değiştirecek bir kararın arifesindeydi.</p>
<h4><strong>1.6-Asker Olmak İstemesi</strong></h4>
<p>Mustafa hayalindeki mesleği kestirmeye başlamıştı. Çocukluğundan beri dış görünüşüne düşkündü. Öğrencilerin giymek zorunda oldukları şalvarlı, kuşaklı geleneksel giysi iyice sinirine dokunmaya başlamıştı. Bu artık modası geçmiş bir üniformaydı. Oysa sokaklarda bıyık burup caka satan, saygıyla izlediği askerlerin üniforması buna hiç benzemiyordu. Mustafa onların özgüvenlerine, üstün durumlarına, Türklüklerini ortaya koyuşlarına özenerek bakıyordu.</p>
<p>En çok imrendiği insan, Askeri Rüştiye’ye giden ve üniformasıyla hava atan Ahmet adındaki komşu çocuğuydu. Bu arada annesi de Selanik’e dönmüştü. Mustafa, askeri okula gitmek için ona yalvardı. Ama Zübeyde Hanım kabul etmedi. Oğlunun hocaların izinden gitmesini yürekten istemişti. Ama Mustafa bunu yapmayacaksa, hiç olmazsa babasının başaramadığı işi başarmalı, tüccar olmalıydı.</p>
<p>Aslında Zübeyde Hanım da her ana gibi savaştan, ölümden ve her Osmanlı askerinin başına gelen bitmez tükenmez sürgünlerden korkuyordu.</p>
<p>Fakat Mustafa’ya söz dinletmek kolay değildi. İsteğini komşu çocuğu Ahmet’in binbaşı olan babasına gizlice anlattı ve onun yardımıyla, annesine haber vermeden, Askeri Rüştiye’nin giriş sınavlarına katılmayı başardı. Sınava çok sıkı çalışmıştı. Kazandı ve böylece Zübeyde Hanım’ı bir oldubittiyle karşı karşıya bıraktı. Ama yine de okula yazılabilmesi için annesinin imzalı iznini alması gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa zekice bir hareketle annesine, babasının Osmanlı-Rus savaşından kalma kılıcını hatırlattı. Ali rıza, Mustafa doğduğunda kılıcı beşiğin başucuna, duvara asmıştı. Bunun tek bir anlamı olabilirdi: Babası, onun bir asker olmasını istemişti. Mustafa bir kahraman tavrı takınarak annesine:</p>
<p>“Ben asker olarak doğdum.” dedi. “Asker olarak öleceğim.”</p>
<p>Böylece Zübeyde Hanım yumuşamaya başladı. Ama yine de bu konuyu öylesine kafasına takıyordu ki rüyalarına bile girdi. Bir gece rüyasında oğlunun askerlikte parlak bir geleceğe sahip olacağını görmüştü. Böylece oğlunun isteğini yerine getirerek kâğıtları imzaladı. Mustafa, saygıyla onun elini öptü, annesi de ona hakkını helal etti. Böylece Selanik Askeri Rüştiye’sine girmiş oldu.</p>
<h4><strong>1.7-Selanik Askeri Rüştiyesi</strong></h4>
<p>Mustafa, Selanik Askeri Rüştiye’sine girdiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinin kararıyla altı yıldır geçirdiği çeşitli öğrenimlerden sonra mesleğini kendi seçmişti. Bu seçimde de yanılmamıştı. Subay sınıfı ülkenin seçkin tabakası sayılıyordu. Üstelik yalnız askerlik konusunda değil tarih, iktisat ve felsefe konularında da temel bilgiler alıyorlardı. Öğrenciler burada yalnızca yetenek ve değerleriyle yükselebilirlerdi. Ayrıca okulu bitirenler orduya girdikleri vakit seyahat etmek, dünyayı görmek gibi olanaklara da sahip oluyorlardı ki bu sivillerin kolay kolay elde edemedikleri bir fırsattı.</p>
<p>Askeri Rüştiye’deki dersler Mustafa için oldukça kolaydı. Hepsini çabucak kavradı. En sevdiği ve en iyi başardığı ders matematikti. Sınıf arkadaşları henüz basit aritmetik konularıyla uğraşırken, o cebir problemlerini bile çözmeye başlamıştı. Kendi adı da Mustafa olan matematik öğretmeni onu bu alanda kendisine eşit sayacak kadar takdir ediyordu.</p>
<p>Bir gün öğretmeni ikisinin adı birbirinden ayırt edilsin diye eski bir Türk göreneğine uyarak öğrencisine ikinci bir ad taktı. Geniş anlamıyla “olgunluk, eksiksizlik” anlamına gelen “Kemal” adını seçti. Bu ad sonsuza kadar onda kalacaktı.</p>
<p>Mustafa Kemal burada çabucak çavuş rütbesine yükseldi. Artık öğretmeninin yokluğunda onun yerine geçiyor, karatahtanın önünde arkadaşlarına ders veriyordu. Öğretici bir karakteri olduğu için öğretmen rolünde hiç yabancılık çekmiyordu. Olgun davranışları onu arkadaşlarından ayırıyordu. Genelde büyük sınıflardaki çocuklarla takıldığı için kendi yaşıtları arasında pek az arkadaş edinirdi.</p>
<p>Evde Zübeyde Hanım’la olan ilişkileri çoğu zaman fırtınalıydı. Kadınlarla dolu bir evde tek erkek olmak hoşuna gitmiyordu. Bu arada Zübeyde Hanım yeniden evlenmişti. İkinci kocası Ragıp Efendi adında oldukça varlıklı dul bir adamdı. İki oğlu, iki de kızı vardı. Mustafa annesinin hayatına giren bu ikinci adamı bir âşık gibi kıskandı. Annesinin para sıkıntısı yüzünden evlenmek zorunda kalışı ağırına gitmişti. Ama sonra Ragıp Efendi’nin, annesi için iyi bir koca olduğunu görünce onunla iyi geçinmeye başladı. Subay olan ve ona iyi öğütler veren üvey abisiyle de dostluk kurmuştu. Abisi Mustafa’ya haysiyet ve şerefin önemini anlatıyordu. Ona ilk silahını hediye etti. Bu sustalı bir çakıydı.</p>
<h4><strong>1.8-Manastır Askeri İdadisi</strong></h4>
<p>Mustafa 14 yaşındayken rüştiyeyi bitirdi ve yatılı olarak, Manastır Askeri İdadisi’ne yazıldı. Büyük stratejik öneme sahip olan Manastır, Makedonya’nın başlıca askeri merkeziydi. Oldukça gösterişli bir yapısı vardı.</p>
<p>Burada Mustafa Kemal ilk olarak kendini bir çatışmanın ortasında buldu. Makedonya’daki Türk otoritesi, Yunan ve Slav çeteleri karşısında gittikçe zayıflayıp dağılıyordu. Mustafa okul dışındaki geniş dünyada ne olup bittiğini ilk olarak burada fark etmeye başladı. Osmanlıların Makedonya’yı fethini anlatan kahramanlık hikâyelerinin yerini, isyan ve bu toprakların elden çıkması tehditleri almıştı.</p>
<p>1897’de Yunanlar, Girit’te bir bağımsızlık savaşı başlattılar. Türkler de Rumeli’de onlara karşı yürüyüşe geçti. Bunun üzerine bir gece Mustafa Kemal’le bir arkadaşı gönüllü olarak askere gitmek amacıyla okuldan kaçtılar. Ne var ki öğrenci oldukları anlaşılınca yaka paça okula geri gönderildiler. Ama genç Mustafa Kemal’in içinde yurtseverlik alevi tutuşmuş ve vatanına karşı, koruma isteğiyle karışık şiddetli bir sevgi uyanmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal, vatan sevgisiyle beraber arkadaşı Ali Fethi sayesinde siyaset diye bir şeyin varlığının da farkına vardı. Fethi de Mustafa gibi kıvrak ve esnek bir zekâya sahipti. Mustafa’nın epey geri olduğu Fransızca’yı da çok iyi biliyordu. Fransızca o zamanlarda günümüzün İngilizcesi konumundaydı. Yani dünyanın ortak diliydi. Bu yüzden Mustafa okul haricinde tatilde de kendi kendine Fransızca çalışmaya başladı. Dil bilgisi ilerledikçe Fethi ona Descartes, Rousseau, Voltaire, Auguste Comte, Desmoulins, Montesquieu gibi Fransız filozoflarının eserlerini tanıttı. Çok geçmeden iki öğrenci, bu üstatların kendi ülkelerinin sorunlarını ilgilendiren düşünceleri üzerinde heyecanlı tartışmalar yapmaya başladılar.</p>
<p>Artık çocukluktan çıkmış olan Mustafa Kemal, Selanik’e döndükçe bu değişik ve serbest yaşayışlı şehrin zevklerini tatmaya başladı. Fuat Bulca ve Ömer Naci gibi arkadaşlarıyla beraber alafranga hayatı yakından tanımaya başlamıştı. Dans dersleri alıyor, gazinolarda çeşitli içkilerin tadına bakıyordu. Ayrıca sarışın Mustafa Kemal kadınlar tarafından çok beğeniliyordu. Böylece kadınlarla olan ilişkisi şekillenmeye başlamıştı. Hayatı boyunca daima “isteyen”den çok “istenen” durumunda oldu. Ama peşinde koşanlara o da istekle karşılık veriyordu.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra okul hayatını da ihmal etmiyordu. En sonunda bitirme sınavlarını başarıyla vererek Manastır Askeri İdadisi’nden sınıf ikincisi olarak mezun oldu.  13 Mart 1899’da İstanbul’daki Kara Harp Okulu’nun piyade sınıfına girmeye hak kazanmıştı.</p>
<h2><strong>2-Osmanlı İmparatorluğu Çökerken Genç Bir Subayın Yetişmesi</strong></h2>
<h4><strong>2.1-19.Yüzyılın Sonunda İstanbul</strong></h4>
<p>Yüzyılın dönümünde İstanbul, birbirinden ayrı iki şehir halindeydi. Haliç’in kuzeyinde Pera, yani Beyoğlu yükseliyordu; Hristiyanların şehri. Güneyindeyse İstanbul tarafı; Müslümanların şehri. Limanın üstündeki Galata Köprüsü’nden geçmek, bir dünyadan başka dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.</p>
<p>Ama şehrin İstanbul tarafının güzel günleri çoktan sona ermiş, eski görkemi erimiş, gösterişi, parlaklığı tarihten bir yaprak olmuştu. Duvarlar yıkılıyor, boyalar dökülüyor, avluların taş döşemeleri çatlıyor, ara yolları otlar bürüyordu.</p>
<p>Karşı tarafta ise Beyoğlu pırıl pırıl ışıklarıyla bir denizkızı gibi öbür kıyıdan insanı çekerdi. Kendini çağdaşlığın örneği sayarak böbürlenirdi. Son moda giyinmiş madam ve mösyöler, şık faytonlar, Viyana ve Paris’ten gelme en yeni mallarla dolu mağazalar hep oradaydı. Eğlence denince de akla hemen Beyoğlu gelirdi. Tiyatrolar, müzikholler, kabaraler ve Saray dedikodularının yapıldığı Fransız özentisi kulüpler hep buradaydı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in dünyaya geldiği yıl Osmanlı İmparatorluğu resmi olarak iflas etmişti. İmparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamıştı. Dış borçlanmalar almış başını yürümüştü. Osmanlı faizleri bile ödeyemiyordu. En sonunda devlet, borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Böylece 1881’de padişah II.Abdülhamid tarafından “Genel borçlar” anlamına gelen Düyun’ı Umumiye kuruldu. Yedi kişilik yönetim kurulu vardı. Bunlar İngiliz, Alman, Fransız, Avusturyalı ve İtalyan’dı. Bu kurum devletin borçlarına karşılık, gelirlerine el koyuyordu. Sadece devletin borçlarını takip etmiyor, devletin gelir kaynaklarını bizzat yönetiyordu.</p>
<p>Hatta o kadar ki bu kurum devletten büyük hale gelmişti. Devletin Maliye Bakanlığı’nda 5 bin memur çalışırken Düyun-ı Umumiye’de 9 bin memur çalışıyordu. Maaşlar dolgundu. Osmanlı’nın eğitimli gençleri kendi devletine faydalı olmaktansa Düyun-ı Umumiye’de işe girip prim almak için yarışıyorlardı. Kendi milletinin gırtlağını en çok kim sıkıyorsa o ödüllendiriliyordu.</p>
<p>Osmanlı uluslararası tefecilerin oyuncağı olmuştu adeta. Emperyalizmin kuklasına dönüşmüştü. Hala krediler almaya devam ediyor, yabancılara birçok imtiyaz vermek zorunda kalıyordu. Neyse ki bu kurum Lozan Antlaşmasıyla lağvedilecek Osmanlı’nın borçlarını Atatürk Türkiye’si ödeyecekti.</p>
<h4><strong>2.2-Mustafa Kemal İstanbul’da</strong></h4>
<p>18’inde genç bir delikanlı olan Mustafa Kemal işte bu İstanbul’a geldiğinde üzerinde hala biraz taşralılık vardı. Ama yaşama isteğiyle dopdoluydu ve görgüsünü artırmak için can atıyordu. Kozmopolit Beyoğlu çevresinde her türlü eğlencenin tadına baktı ve İmparatorluğun yönetim merkezi hakkında bir çıkarımda bulundu. Keyif sürülecek yerdi burası, devlet yönetilecek değil.</p>
<p>Mustafa Kemal bu büyükşehir ortamında eşsiz ve dostsuz kalmıştı. Silik bir taşralıdan başka bir şey olmadığını anlamıştı. Okul arkadaşı Ali Fuat ona evinin kapılarını açınca bu durum değişmeye başladı. Fuatlar Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Osmanlı soylularının yalılar ve korular içinde yaşadıkları bir semtte oturuyorlardı.</p>
<p>Fuat’ın babası İsmail Fazıl, emekli bir paşaydı ve bu sırım gibi, uyanık, sarışın gençteki seçkin kaliteyi hemen sezmişti. Evlerini kendi evi saymasını söyledi. Mustafa da paşayı çocuk yaşta kaybettiği öz babasının yerine koymaya başladı. Artık hafta sonlarını Fuatlarla birlikte geçiriyor ve orada kendini gerçekten evindeymiş gibi görüyordu. Mustafa’yla Fuat, boş vakitlerinde bu geniş, değişik şehrin her yerini geziyorlardı.</p>
<h4><strong>2.3-Kara Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye-i Şahane)</strong></h4>
<p>Kara Harp Okulu’nun ilk yılında gençlik hayalleri ve eğlenceler yüzünden kendini derslere veremeyen Mustafa Kemal, ikinci yılında azimle çalışmaya başladı. Başlıca ilgi alanı hala askeri sorunlardı. Ama bir yandan da, bilgi alanını genişletmeye başlamıştı. Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordu. Manastır’da Fethi’nin tanıtmış olduğu Fransız yazarları şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu. Fakat bu çeşit bozguncu kitaplar öğrencilere yasak olduğu için Mustafa Kemal bunları geceleyin gizlice okurdu. Bunlarla beraber yakın bir ihtilalin öncüleri olan Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi aydın düşünceli şairleri okuyor ve örnek alıyordu ki, o devirde bu isimleri ağza almak bile büyük suç sayılırdı.</p>
<h4><strong>2.4-Harp Akademisi (Erkan-ı Harbiye Mektebi)</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Kara Harp Okulu’nu 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi olarak bitirdi. 10 Şubat 1902’de piyade mülazım, yani teğmen rütbesiyle kurmay subayların yetiştirildiği Harp Akademisi’ne girmeye hak kazandı.</p>
<p>Burada politik düşünceleri, hızla belirgin bir biçim almaya başlamıştı. Bir zamanlar matematik ve şiire karşı duyduğu ilgi şimdi tarihe kaymıştı. Napolyon üzerine ne bulursa okuyor ve onu (bazı yönlerini eleştirmekle beraber) çok beğeniyordu. Ayrıca John Stuart Mill de okuyordu. Çağın “halkçı” düşüncelerine kapılmaktan, o da kendini alamamıştı. Birkaç arkadaşıyla beraber gizli bir komite kurup el yazısıyla bir gazete çıkarmaya başladılar. İdare ve siyaset alanındaki kötülükleri açığa vurmak amacı güden yazıların çoğunu Mustafa Kemal yazıyordu. Gece yatakhanede arkadaşları uyurken o geç saatlere kadar düşünür dururdu.</p>
<p>Mustafa, 1905 yılında Harp Akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı çıktığında 24 yaşındaydı. Birkaç arkadaşıyla beraber Beyazıt’ta oturuyorlardı. Siyasal eylemlerini burada sürdürüyorlardı. Aslında yaptıkları dertleşmekten ve sultanın yanlışlarını eleştirmekten fazlası değildi. Bir kitaplık dolusu yasaklanmış kitabı okumak da diğer eylemleriydi.</p>
<p>Aralarında sözde Harbiye’den kovulmuş bir genç de vardı. Gidecek başka yeri olmadığını söyleyen bu genç aslında sarayın jurnalcisiydi. Bire bin katarak hepsini ihbar etti. Böylece Mustafa Kemal, Ali Fuat ve yeni yüzbaşı çıkmış iki arkadaşı daha hapse atıldılar ve teker teker sorguya çekildiler.</p>
<p>Tutuklular soruşturma sona erinceye kadar birkaç ay hapiste kaldılar. Mustafa Kemal’in böbrekleri ilk kez o soğuk zindanda rahatsızlandı. Hayatı boyunca bu sıkıntı ara ara nüksedecekti. Sonunda başkentten sürülmek koşuluyla serbest bırakıldılar. Birçoğu kolay kolay dönemeyecekleri yerlere sürüldüler. Mustafa Kemal’le Ali Fuat, Şam’daki 5.Ordu’ya atanmışlardı. Mustafa kaderine razıydı. Hemen vapurla yola çıktılar ve iki ay kadar sonra Beyrut Limanı’na vardılar.</p>
<h4><strong>2.5-Kıta Hizmeti</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal böylece subaylık mesleğinin ilk dönemine başlamış oldu. Bir süvari alayında yüzbaşı olarak başlıca görevi, kıtasında bulunan askerlere modern askerlik bilgilerini aktarmaktı. Bu işe ciddiyetle sarıldı ve öğretmenlik konusundaki sevgi ve yeteneği sayesinde kolayca başarı sağladı.</p>
<p>Şam’ın güneyindeki dağlık Havran bölgesinde kökenleri bilinmeyen ve kendilerine özgü gizli bir dinleri olan Dürziler yaşıyordu. Osmanlı subayları bu Dürzilerden gecikmiş vergileri toplamak bahanesiyle para sızdırmaya çalışıyor, para vermezlerse evleri ve köyleri yağma ediyorlardı. Mustafa Kemal böyle işlere kalkışmayı reddetti. Vicdanlı bir subay olarak Dürzileri güzellikle idare etmeyi daha uygun buluyordu. Halkı, buraya yağma için değil yardım için geldiğine ikna ediyordu. Bu tarz olaylar yeni yetişmiş subayların gözünde saygısını artırıyor eskilerin gözündeyse can sıkıcı bir adam olarak görülmesine sebep oluyordu.</p>
<p>Bir keresinde İstanbul’a gönderilmek üzere hazırlanan şişirilmiş raporlara itiraz etti. “Zafer” diye nitelendirilmiş bir harekâtın aslında hiç de öyle olmadığına dikkat çekti. Düşman kendi isteğiyle geri çekilmişti.</p>
<p>Komutan onun saflığıyla alay etti:</p>
<p>“Sen henüz cahilsin. Sultanımızın ne istediğini anlayamıyorsun.” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ben cahil olabilirim. Ama padişahımız cahil olmamalıdır ve sizin gibilerin ne olduklarını anlayabilmelidir.” diye cevap verdi.</p>
<p>Dürzi köylerinden yağma edilen ganimetlerin bölüşülmesine sıra gelince yaşlı subaylar, Mustafa Kemal’le Müfit’e de pay ayırdılar.</p>
<p>Kemal, Müfit’in tereddüt ettiğini görünce ona döndü ve sordu:</p>
<p>“Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?”</p>
<p>Müfit:</p>
<p>“Elbette ki yarının adamı.” diye cevap verdi.</p>
<p>“Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin.” dedi Kemal.</p>
<p>Mustafa Kemal’e göre bunlar sadece ahlaksız değil aynı zamanda işe yaramaz usullerdi. İmparatorluğu kurtarmak; şiddet, baskı ve rüşvetle değil, bilimsel yöntemlerle; ustalık, diplomasi ve akıl kullanılarak başarılabilecek bir şeydi.</p>
<p>Bu dönemde düşük rütbeli bir kurmay subay olarak Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, gerilla savaşı üzerine de tecrübe kazandı. Şam, bu “Yarının İnsanı” üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Mustafa Kemal ömründe ilk defa hala ortaçağ karanlığında yaşamakta olan bir şehir görüyordu. Kutsal bir Arap şehri olan Şam’da her şey köhneydi. Hava gericilik, baskı ve ikiyüzlülükle doluydu. Mustafa Kemal gerçek düşmanın sadece yabancılar olmadığını artık anlamaya başlamıştı.</p>
<h4><strong>2.6-Vatan ve Hürriyet Cemiyeti</strong></h4>
<p>İşte bu gibi sebeplerden dolayı 1906 yılının güzünde Mustafa Kemal ve diğer hürriyetçi arkadaşları Şam’da “Vatan” adında gizli bir cemiyet kurdular. Onlara göre baskıcı yönetimle mücadele edilmeli, yolsuzluklar engellenmeli ve meşruti yönetim yeniden tesis edilmeliydi. Bunun için Yafa, Kudüs ve Beyrut’ta cemiyetin şubeleri kuruldu.</p>
<p>Kuruldu kurulmasına ama bu şehirler anavatandan çok uzaktı. Mustafa Kemal’in ne yapıp edip Selanik’e gitmesi ve asıl orada bir şube kurması gerekiyordu. Böylece sözde bir izinle Mısır üzerinden Pire’ye ve oradan da bir gemiyle Selanik’e gitti. Dört ay içinde Selanik’te Şam’daki Vatan Cemiyeti’nin bir kolunu kurmayı başardı. Cemiyetin adı artık “Vatan ve Hürriyet” cemiyetiydi.</p>
<p>En sonunda bir gece hürriyet davasına ilk bağlılık yeminini etmek üzere toplandılar. Birkaç kahramanlık söylevinden sonra Mustafa Kemal bir kartın üzerine not ettiği cemiyetin üç ilkesini okudu ve ardından yemin edildi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Yafa’daki görevini bıraktığı anlaşılınca bir arkadaşının uyarısı üzerine hemen geri döndü. Selanik’e gitmesine yardımcı olan komutanla birlikte bir hikâye uydurdular. Mustafa artık sürgün cezasının kaldırılması için gayet akıllı uslu hareket etmek zorundaydı. Zamanı gelince kolağası yani kıdemli yüzbaşı rütbesine yükseldi ve Şam’daki Kurmay Heyeti’ne gönderildi. 1907 yılının güzünde de, umduğu gibi, Rumeli’deki 3.Ordu’ya gönderildi. Ama buraya geldikten sonra kıtaya değil, Selanik’teki Genelkurmay’a atandı.</p>
<h2><strong>3-Jön Türk Devrimi</strong></h2>
<h4><strong>3.1-II.Abdülhamid’in Siyaseti</strong></h4>
<p>20.yüzyılın başında Rumeli için için kaynıyordu. Kafası çalışan herhangi bir Türk’ün imparatorluğun parçalanmak üzere olduğunu sezmemesine imkân yoktu. Sınırlarda güvenlik diye bir şey kalmamıştı. Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut çeteleri birbirleriyle ve Türk makamlarıyla durmadan çatışıyordu. Büyük devletler ise cesedi didikleyip bölmek için bekleyen akbabalar gibi imparatorluğun başında bekliyorlardı.</p>
<p>Doğru dürüst bir siyaset gütmek yerine hileye başvuran II.Abdülhamid, herkesi birbirine düşürmeye çalışıyor, yüksek korunaklı duvarların arkasından ülke yönetiyordu. Yabancıyı yabancıya, Türk’ü Türk’e karşı kullanıyordu. 1877’de Sıkıyönetim Nizamnamesi’yle başlayan basın sansürü 1888 ve 1894’te yayımlanan talimatlarla iyice artırılmıştı. Ekonominin kötü olduğunu söylemek, uzun ve ayrıntılı bilimsel ve edebi makaleler yazmak, memurların yaptığı yolsuzlukları anlatmak, yabancı ülkelerdeki protestolardan bahsetmek ve bir sürü kitap yasaklanmıştı.</p>
<p>Ülkede Hristiyan topluluklar yabancı devletler tarafından korunuyordu. Türklerse kendi sınırları içinde baskıya uğrayan bir azınlık gibiydiler.</p>
<h4><strong>3.2-İttihat ve Terakki Cemiyeti</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Selânik’e yeniden geldiğinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle birleştirilmişti. Bu yüzden kendisi de Şubat 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Bu yeni oluşumun bazı adetlerinden hoşlanmasa da o sıralarda ihtilalcilerle iyi geçinmekten başka yapacak bir şey yoktu. Onlar da Mustafa’yı inatçı ve kendini beğenmiş buluyorlardı. Bu yüzden bir bahaneyle Mustafa’yı yanlarından uzaklaştırdılar.</p>
<p>İhtilal hareketi gitgide olgunlaşıyordu. Fakat cemiyet yöneticilerinin henüz Trakya ve Anadolu’daki subayları kendilerinden tarafa çekebilmek için zamana ihtiyaçları vardı. Ama bir yandan da ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çünkü Abdülhamid uyanmaya başlamıştı. Açıkça faaliyete girişerek Selanik’e soruşturma heyetleri gönderdi. İttihatçılar ilk heyetin başkanını vurup yaraladılar. İkincisi, rüşvet ve uzlaşma yolunu daha uygun buldu.</p>
<h4><strong>3.3-II.Meşrutiyet’in İlanı</strong></h4>
<p>Cemiyet sonunda 1876 Anayasası’nın geri getirilmesini isteyen bir bildiriyle ortaya çıktı. Padişah bütün gücün kendi elinde kalmasını istediği için hemen Anadolu’dan Rumeli’ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da ittihatçılardan yana geçtiler.</p>
<p>Abdülhamid yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra cemiyetin ültimatomunu kabul etti. Şura-yı Devlet’in sabaha kadar süren toplantısından sonra Abdülhamid, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasa’yı geri getirmeyi kabul etti. 23 Temmuz 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet’le, bütün imparatorlukta büyük bir sevinç yaşandı. Böylece yeni bir çağ açılmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu çok önemli olaylarda bir rolü olmamıştı. Selanik’teki okul balkonunda, hürriyet kahramanı ilan edilen Enver’in arkasında silik bir silüet gibi duruyordu. Kemal, karakterinin hemen her yönüyle Enver’in tam karşıtıydı. Onu şans eseri kahraman rolüne fırlatılmış bir kukla olarak görüyor, kıskanıyordu. Kendi yeteneklerine ve ondan üstün olduğuna inanıyordu.</p>
<p>Bu arada imparatorluğun çözülmesi iyice hızlanmıştı. Meşrutiyetin üzerinden daha üç ay bile geçmeden Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Aynı hafta içinde Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti. 1881’de Tunus’un Fransızların himayesine geçmesiyle başlayan toprak kayıpları II.Abdülhamid döneminde toplam 1.5 milyon km<sup>2</sup>’yi bulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal olaylardaki karışıklığı bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. İttihatçıların hatalı yanları da vardı. Açıkça ve sözünü sakınmadan onları eleştirdi. Bu yüzden kendisinin bulunmadığı bir toplantıda gereken önlemleri alması için Trablus’a gönderilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal Trablus’un kendisine siyasi bir mezar olarak seçildiğini hemen anladı. Buna rağmen adeta bir meydan okumayla öneriyi kabul etti ve Kuzey Afrika’ya giden bir gemiyle yola çıktı.</p>
<p>Burada Araplar tarafından düşmanca bir tavırla karşılansa da sorunları çözebildi. Birçok tecrübe kazandı. Askerlik görevlerini layığıyla yerine getirerek askerlikle diplomasiyi bir arada yürütmekteki ustalığını kendine kanıtlamıştı.</p>
<h4><strong>3.4-Karşı Devrim</strong></h4>
<p>Jön Türk Devrimi Selanik’ten çıktığı için İttihatçılar İstanbul’da durumu tam olarak ellerine alamamışlardı. Alt tabaka hala II.Abdülhamid’e bağlıydı. Gerginlik giderek artınca 1909 Nisan’ında bir karşı devrim patlak verdi. 1.Ordu’nun birçok birliği kışlalarından başkaldırdı. Subaylardan bazılarını hapsettiler, bazılarını ise öldürdüler. “Şeriat isteriz!” sloganları eşliğinde Meclis-i Mebusan binasını bastılar. Meclis başkanının çekilmesini, İttihat ve Terakki Parti’sinin kapatılmasını, hükümetin istifasını ve yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı. Ne var ki bütün bunlar Abdülhamid’in tahtını kurtaramayacaktı.</p>
<p>İttihatçıların tepkisi çabuk ve sert oldu. Merkezi Umumi toplanarak derhal askerle müdahale kararı aldı. Mustafa Kemal de, Şevket Paşa emrindeki bir tümene kurmay başkanı olarak atanmıştı. Burada ilk defa kurmaylık yeteneğini gösterme fırsatı elde ediyordu.</p>
<p>Ordu, bir haftaya varmadan, İstanbul’u kuşatmıştı. Sonunda, padişahın tahttan indirilip yerine veliaht olan kardeşinin geçirilmesine karar verildi. Geceleyin kurtuluş kuvvetleri sessizce şehre sızmaya başladılar ve İstanbul’u ele geçirdiler. Padişah tahttan indirildi ve Selanik’e sürgün edilmesine karar verildi. Abdülhamid’in küçük kardeşi Mehmed Reşad abisinin kendisini otuz yıldır hapsetmiş olduğu saraydan çıkarıldı ve V.Mehmed olarak 27 Nisan 1909’da padişah ve halife ilan edildi.</p>
<p>İttihat ve Terakki artık siyasi partiye dönüştürülmüştü. Mustafa Kemal, bu dönüşümün sağlıklı bir şekilde yapılmadığını düşünüyordu. Parti içinde subayların bulunmamasını, siyasetle uğraşanların askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askeri emir-komuta zincirinin, parti hiyerarşisi ile karışacağını ve askeri disiplinin sekteye uğrayacağını öne sürdü. Ayrıca askerlerin siyasal kuruluşlara girmesini önleyen bir kanun çıkarılmalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in mantıklı fikirleri ona kongrede birkaç taraftar sağladı. Mesela oldukça kültürlü subaylar olan İsmet’le, Kazım Karabekir, Kemal’i destekledi. Ama çoğunluk sağlanamadı. İleride Mustafa Kemal’in ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı ama o an için İttihatçı liderler Mustafa Kemal’i sadece can sıkıcı değil artık tehlikeli bir kişi olarak görmeye başlamışlardı. Böylece kendisine bir suikast planı düzenlendi. Ama Kemal kendisini öldürmeye gelen genç subayın niyetini önceden sezdi ve onu ikna etmeyi başardı.</p>
<h2><strong>4-Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması</strong></h2>
<h4><strong>4.1-Çok Bilmiş Subay</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bu olaydan sonra İttihat ve Terakki partisiyle bağlarını kopardı. Kendi düşüncelerine uyarak politikadan bir süreliğine çekildi ve kendini askerlik görevine verdi. 3.Ordu’nun eğitim kolundaydı. Kendine düşen dersleri enerjiyle vermeye koyuldu. Orduda hala yürürlükte olan ve modası geçmiş eğitim yöntemlerini açıkça yerdiği için yaşlı subaylardan çoğunu kızdırmıştı. Kemal askerliği bir bilim olarak görüyordu. Hatta bazı Almanca modern kitapları Türkçe’ye bile çevirmişti.</p>
<p>Sonunda onu öğretmenlikten alarak, bir piyade alayı komutanlığına atadılar. Böyle bir komuta için rütbesi küçüktü. Buradaki amaç belliydi. Bu çok bilmiş subayı kendi kazdığı kuyuya düşürmek istemişlerdi. Ama Mustafa Kemal, kıtadaki askerleri yönetmekte, karargâhtaki subayları eğitmekte olduğu kadar başarılı oldu.</p>
<p>Astlarına karşı oldukça sert bir komutandı. Ayrıntılara dikkat etmedikleri; örneğin haritayı yanlış okudukları ya da saate bakmadıkları zaman onları azarlar, böyle küçük yanlış ve ihmallerin savaşta felakete yol açabileceğini söylerdi. Onlara her zaman “en iyi”nin peşinde koşma isteğini aşılamış ve hepsinin saygısını kazanmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal burada sadece astlarını eğitmiyordu. Bir yandan da kendisini geliştiriyordu. Askeri tatbikatlarda taktikçi olarak savaşı kendisi idare ediyormuş gibi davranır, kendi başına bir plan yapar, vereceği emirleri önceden yazarak sonradan üstlerinin verdiği asıl komutlarla kıyaslardı. Öğrendiklerini zamanı gelince kullanacaktı.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’deki çözülmesi sürüp giderken Arnavutluk’ta bir isyan patlak verdi. Komutayı alan Şevket Paşa, Mustafa Kemal’i kurmay başkanlığına seçti. Kemal burada o kadar başarılı oldu ki tek bir Türk askerinin bile burnu kanamadan isyan bastırılmıştı. Ama bu olay ona terfi sağlayacağı yerde onu çekemeyenlerin kıskançlığını artırdı. Mustafa Kemal yine kolağası yani kıdemli yüzbaşı olarak kaldı.</p>
<h4><strong>4.2-Mustafa Kemal’in Hedefleri</strong></h4>
<p>Tüm yıpratmalara rağmen büyük bir insan olacağına yürekten inanan Kemal, aka ak, karaya kara demeye devam ediyordu. Ona göre büyük adam olmak babadan oğula geçebilecek bir şey değildi. Bu ancak bilimsel yöntemlerle planlanmış ve sistematik olarak yapılacak işleri başarmakla mümkün olabilirdi. Doğunun geri kalmasının sebebi, Batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmemiş olması ve hala adam kayırma ve yağcılık gibi ahlaksız yöntemler kullanılmasıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal daha o dönemde bile ülkenin siyasi yapısını değiştirmek ve halkı uyandırıp Fransız İhtilali’yle doğan milli egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu. Türklerin Müslüman ve Osmanlı olmadan önce yalnızca Türk olarak yaşadıkları Orta Asya steplerine kadar uzanan kimliklerini yeniden inşa etmek istiyordu. Ama böyle bir değişikliğin pek çabuk olamayacağını da biliyordu. Nedeni halkın dini dogmalara saplanmış olması ve Araplaşmasıydı.</p>
<p>Dini otoriteler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Bunu çok iyi biliyordu. Çünkü dinin ülke yönetiminde olması demek kayıtsız şartsız itaat demekti. Onların istediği de buydu. Mustafa Kemal’e göre ise din (hangi din olursa olsun) ancak kişinin temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıydı. O kadar. Devletin dini olamazdı. Tabii Kemal bu düşüncelerini açığa vurmuyor, sadece çok yakınlarına açılabiliyordu.</p>
<p>Bu arada 1911 yılında Batılı güçlerin emperyalist hareketleri gelişme göstermişti. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler Afrika kıtasında çeşitli yerleri yağmalamaya başladılar. İtalya da bu pastadan pay almak istedi. Türklerin ihmal ettiği Batı Trablus ve Bingazi’yi işgal ederek Osmanlı’ya savaş ilan etti.</p>
<h4><strong>4.3-Trablusgarp Savaşı</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal asıl tehlikenin Balkanlar’dan geleceğini tahmin etmekle beraber gönüllü olarak Enver’e katılarak gemiyle yola çıktı. Sözde sivil bir gazeteci olarak Mustafa Şerif takma adıyla uydurma belgelerle seyahat ediyordu. Kuzey Afrika Cephesi iki kesime ayrılıyordu. Batı’da Trablus, Doğu’da Bingazi. Mustafa’nın Bingazi’ye gitmek için Mısır’dan geçmesi gerekiyordu. Mısır ise İngilizlerin elinde olduğu için tarafsızdı ve savaşa katılmaya giden Türk subay ve erlerinin ülkeden geçmesine izin verilmiyordu.</p>
<p>Mustafa Kahire sokaklarında herkesten çok göze batıyordu. Açık teni, askerce duruşu ve yürüyüşüyle Arap kılığına bürünse de oralı olmadığı çok belliydi. Bu yüzden Batı Sahra’ya doğru yola çıktıklarında yine üstün ikna kabiliyetini kullanmak zorunda kaldı. Nihayet iki gün sonra Tobruk dışındaki Türk ordugâhına vardılar.</p>
<p>Buradaki savaş Mustafa Kemal’e sonradan Gelibolu Savaşı’nda çok işine yarayacak olan bir askerlik dersi verdi. Deniz üstünlüğünün önemini ve denizden topçu ateşiyle desteklenen bir düşmanın, karaya çıkarma yapmasını önlemenin olanaksızlığını anlamış oldu.</p>
<p>Mustafa Kemal Türklerin İtalyanları kıyıdaki mevzilerden söküp atamayacağını anlamıştı. Burada fazladan asker bulundurmanın diğer cephelerde şiddetle muhtaç oldukları asker ve malzemeyi yok yere harcamak demek olduğu çok açıktı. Ne var ki Enver durumu başka türlü görüyor, romantik hayallerle kendini Trablus Arapları’nın sultanı olarak düşlüyordu. Düzenlediği tozpembe raporlarla İstanbul’u kandırıyordu. Derne’yi ele geçirmek için boşuna bir çabayla, Derne Vadisi’ndeki çukurlar cesetlerle doluncaya kadar harekâta girişti.</p>
<p>Kemal burada bir ikilik çıkmasının daha da büyük felaketlere sebep olabileceğini biliyordu. Bu yüzden Enver’e karşı nazik davranmaya devam ederek saçmalıklarını elinden geldiğince kapatmaya çalıştı. Bir gün İtalyan uçaklarından birinin attığı bir bomba yüzünü tanınmaz hale getirmişti. Şarapnelden sıçrayan kireçtaşı gözüne girdi. Şartlar el vermediği için iyi tedavi edilemedi. Bu durum hayatı boyunca Mustafa Kemal’in sol gözünde bir şehlalık olarak kalacaktı. Ayrıca en sonunda binbaşı olabilmişti. Cepheye gönüllü olarak katılması hiç olmazsa bu kadarcık bir takdir görmüştü.</p>
<p>8 Ekim 1912’de Avrupa’daki Osmanlı İmparatorluğu’na öldürücü darbeyi indirmek isteyen Karadağ kralı Türkiye’ye savaş ilan etti. Birkaç gün sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan da ona katıldılar. Balkan Savaşları başlamıştı. Aynı zamanda İtalya’yla da barış imzalandı. Batı Trablus boşaltıldı. Mustafa Kemal de hemen anavatanın yolunu tuttu.</p>
<h4><strong>4.4-Balkan Savaşları</strong></h4>
<p>Kemal İstanbul’a vardığı zaman, I.Balkan Savaşı bitmiş gibi bir şeydi. Bütün Rumeli elden gitmişti. Çok hızlı gerçekleşen bir yıldırım savaşında Türkler, iki cephede de bozguna uğramışlardı. Yenilgilerinin nedeni yanlış stratejiler, askerlikle siyasetin iç içe geçmiş olması, ikmal örgütünün yok denecek ölçüde yetersizliği ve askerlerin Almanların verdiği modern donanımı kullanmaktaki acemilikleriydi.</p>
<p>Ömrünün çoğunu geçirdiği yerin düşman eline geçmesi, Mustafa Kemal’e çok dokunmuştu. Binlerce Selanikli Müslüman’ı cami avlularına yığılmış; perişan, aç, sefil bir halde kışın insafsız soğuğunda ölüp giderlerken gördü. Manzara felaketti. Bu felakette annesiyle kız kardeşini buldu. Onlara bir ev bulduktan sonra Genelkurmay’daki görevinin başına döndü. Görevi Gelibolu Yarımadası’nın nasıl savunulacağını araştırmaktı.</p>
<p>O sıralarda Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle, İttihatçı Enver, Cemal ve Talat partide diktatörce bir yönetim kurma fırsatı elde etti. Triumvira yani üç paşalar iktidarı başladı. Amacı baskıcı yönetimi yıkmak olan Jön Türk İhtilali, böylelikle, hemen hemen padişahın yönetimi kadar zorba bir parti yönetimine dönüşmüş oluyordu.</p>
<p>Ardından Bulgarlarla diğer Balkan Devletleri arasında II.Balkan Savaşı patlak verdi. Türkler de Bulgaristan’ın karşısındaydı. Batıya doğru ilerleyerek Edirne’yi ve Doğu Trakya’nın önemli bir parçasını yeniden ele geçirdiler. Türk kuvvetleri Edirne’ye birlikte girmeye hazırlanırken Enver onları geride bırakarak bir süvari müfrezesinin başında herkesten önce şehre girdi ve bir kez daha kendisinin bir zafer kahramanı olarak alkışlanmasını sağladı. II.Balkan Savaşı böylece sona ermişti. Enver yükseldikçe yükseldi. Harbiye Nazırlığı’na yani Milli Savunma Bakanlığı’na getirildi. Paşa oldu ve Naciye Sultan’la evlendi. Artık Boğaziçi’ndeki bir sarayda prensler gibi yaşayabilecekti.</p>
<p>Çok geçmeden Mustafa Kemal’e Balkan Ülkeleri’nde ataşemiliterlik görevi verildi. Mustafa hiç istemese de görevi kabul etmekten başka çaresinin olmadığını biliyordu. 1905’te Şam’a gönderilişi gibi bu da kendisi için bir sürgün cezasından başka bir şey değildi. Ama Sofya’daki yeni yaşantısı onun için yararlı bir tecrübe olacaktı.</p>
<h4><strong>4.5-Sofya’daki Ataşemiliterlik Görevi</strong></h4>
<p>27 Ekim 1913’te Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal göreve başladı. Sofya, onun batılı toplum içinde ilk yaşayışıydı. Buradaki Türkler kendi memleketlerinden daha rahat yaşıyor ve ticaret yapıyorlardı. Türkiye’de benzeri olmayan güzel okullar açılmıştı.</p>
<p>Genç ataşemiliter burada iyi giyiniyor, Bulgarca’sını ilerletiyor, vals ve tangoyu öğreniyor ve esrarlı bir havada takılıyordu. Hatta bir keresinde bir maskeli balo için İstanbul’dan kavuğu ve mücevher kakmalı kılıcıyla tam takım bir Osmanlı asker üniforması getirtmişti. Bu parlak kılık içerisinde büyük heyecan yaratmış ve Kral tarafından tebrik edilmişti.</p>
<p>Bir gece arkadaşıyla operada verilen bir galaya gitti. Bu çok şık bir toplantıydı. Seyircilerin kalitesi ve zarifliği Mustafa Kemal’in üstünde derin bir etki yaptı. Batı uygarlığı buydu işte. Türkiye’de böyle şeyler yoktu. İstanbul’da opera şöyle dursun doğru düzgün bir tiyatro bile yoktu. Türkler, Avrupa’daki toplum hayatının inceliklerini, güzelliklerini öğrenmeliydiler.</p>
<p>Mustafa Kemal Sofya’da Bulgar Savaş Bakanı General Kovaçev’le derin bir dostluk kurmuştu. Birlikte savaş sanatı üzerine uzun tartışmalara girişiyorlardı. Başlarda generalin alımlı ve terbiyeli kızı Dimitrina Kemal’in pek dikkatini çekmemişti. Sonradan bu zarif kadın yavaş yavaş ilgisini çekti. Birlikte vakit geçirmeye başladılar. Danslar ediyor, tiyatroya gidiyor, uzun sohbetler yapıyorlardı. Mustafa Kemal, Türkiye’deki kadınları özgürlüğüne kavuşturmak ve toplumun her alanında eşit olmalarını sağlamak gibi tasarılarını anlatıyordu. Dimitrina tam hayalindeki eşti.</p>
<p>Ama nihayetinde bu durum politik sebeplerden dolayı acıklı ve imkânsız bir aşk hikâyesine dönüştü. Babası kızını vermedi.</p>
<p>Yıllar sonra Mustafa Kemal olayı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Bir kız sevdim ataşeyken, vermediler. Gençliğimi bıraktım Sofya’da.”</p>
<p>Aynısı Dimitrina için de geçerliydi. 30 yaşına kadar bekledi. Belki bir şeyler değişir dedi. Ama Mustafa Kemal’in önünde iki uzun savaş vardı. Kavuşamadılar.</p>
<p>Haziran 1914’te Dünya tarihi değişmek üzereydi. Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, Saraybosna’da öldürüldü. 28 Temmuz 1914’te Avusturyalılar buna karşılık olarak Sırbistan’a savaş açtılar. Bu hareket zaten patlamaya hazır bekleyen barut fıçısının fitilini yaktı. Böylece <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/I._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1">I. Dünya Savaşı</a> Avrupa’da başlamış oldu.</p>
<p>Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.</p>
<h2><strong>5-I.Dünya Savaşı</strong></h2>
<h4><strong>5.1-Osmanlı’nın Savaşa Girişi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Türkiye’nin Almanya yanında savaşa katılmasının şiddetle karşısındaydı. Almanya savaşı kazanırsa, Türkiye’yi bir uydu haline getirecek, kaybederse Türkiye de her şeyi kaybetmiş olacaktı. Ayrıca Mustafa Kemal Almanların savaşı kazanacak yetenekte olduğuna da inanmıyordu. Tarafsız kalınamaması durumunda Almanya’nın yanında değil karşısında savaşa girmek daha doğru olacaktı.</p>
<p>Daha o zamandan Amerika’nın er geç savaşa katılmak zorunda kalabileceğini ve bunun da aslında tam bir dünya savaşı demek olacağını görmüştü. Şimdilik Türkiye’nin yararına olan tek şey, tarafsız kalıp askeri gücü artırmaya bakmak, olayların gelişmesini izleyerek karar alma zamanı gelinceye kadar iki taraf arasında bir denge kurmak olmalıydı. Aceleye gerek yoktu. Çünkü bu uzun bir savaş olacaktı. Mustafa Kemal bunu çok iyi biliyordu.</p>
<p>Enver Paşa ise tam tersini düşünüyordu. Bir an önce savaşa katılıp bundan olabildiğince yararlanmak gerektiğine inanıyordu. Bir çatışma çıkar umuduyla Almanya’dan satın alınan Yavuz ve Midilli zırhlılarını Karadeniz’e gönderdi. Ekim sonunda ihtarda bile bulunmadan Rus limanları bombardıman edilmeye başlandı. Çıkan çarpışmada birkaç Rus gemisi battı. Osmanlı İmparatorluğu böylece savaşa katılmış oldu.</p>
<h4><strong>5.2-Savaşın İlk Ayları</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bu saatten sonra yapacak bir şeyi olmadığını biliyordu. Bütün enerjisi ve yurtseverliğiyle kendini savaşa verecekti. Sofya’daki ilk işi Bulgarlara savaşa girmeleri için baskı yapmak oldu. Ardından artık yarbay olduğu için Enver Paşa’dan rütbesine uygun bir görev istedi. Cepheye gitmek istiyordu ama ret cevabı aldı.</p>
<p>Almanya yanında savaşa katılan Türkiye için ilk aylar çok felaketli olmuştu. Enver kendini Asya’da yeni bir Türk imparatorluğu kurmak için İngilizlerin üzerine yürüyen Müslüman İskender rolünde görüyordu. Hayallerini gerçekleştirmek için derhal iki hücum emri verdi: Birincisi kuzeyde Rusya’ya, ikincisi de Güney’de Mısır’a doğru. Kuzeydeki ilk saldırı tam bir bozgunla sonuçlandı. Korkunç kış koşulları altında Türkler hemen hemen bütün bir orduyu yitirdiler. Oysa bu önemli kuvvetin yedek olarak tutulması gerekirdi.</p>
<p>Mustafa Kemal bu felaketli seferden sonra İstanbul’a göreve çağrıldı. 19.Tümen Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak ortada böyle bir kuruluş yoktu. Buradaki kurmay başkandan:</p>
<p>“Gelibolu’daki 3.Kolordu’nun böyle bir birlik kurmayı tasarlamış olması pek mümkündür.” cevabını aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası’na doğru yola çıktı.</p>
<p>Bu sırada Enver, Alman General Liman von Sanders’in öğütlerine kulak asmayarak ikinci göz alıcı saldırısına hazırlanmaktaydı. Süveyş Kanalı’na doğru hızla inecek ve İngilizleri Mısır’dan kovacaktı. Fakat Türkler burada yaptıkları iki saldırıda da başarısızlığa uğradılar. Artık batıda İtilaf Devletleri’nin saldırısına iyice açık hale gelmişlerdi.</p>
<h4><strong>5.3-Çanakkale Savaşı</strong></h4>
<p>1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.</p>
<p>Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz etmeye başlamışlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.</p>
<p>18 Mart 1915’teki İngiliz saldırısı Türk zaferiyle sonuçlandı. Birleşik donanma ağır kayıplara uğramış ve deniz harekâtından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak bu nihai zafer değildi. Sırada kara harekâtı vardı. Türkleri daha bir sürü çetin savaş bekliyordu.</p>
<p>Enver Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.</p>
<h4><strong>5.4-Gelibolu Çıkarmaları</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.</p>
<p>Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.</p>
<p>25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.</p>
<p>Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.</p>
<p>Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.</p>
<p>Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.</p>
<h4><strong>5.5-Mustafa Kemal’in Ölüm Emri</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.</p>
<p>Mustafa Kemal onları durdurarak:</p>
<p>“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”</p>
<p>Askerler:</p>
<p>“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Kim geliyor?” diye sorunca,</p>
<p>“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.</p>
<p>Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.</p>
<p>Mustafa Kemal askerlere:</p>
<p>“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.</p>
<p>Erler:</p>
<p>“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.</p>
<p>Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.</p>
<p>Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:</p>
<p>“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”</p>
<p>Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.</p>
<p>Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.</p>
<p>Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.</p>
<h4><strong>5.6-Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal</strong></h4>
<p>1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.</p>
<p>General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal kesin bir dille:</p>
<p>“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.</p>
<p>Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.</p>
<p>Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.</p>
<p>Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.</p>
<p>İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.</p>
<p>Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.</p>
<p>Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.</p>
<p>Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.</p>
<p>Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.</p>
<p>Komutan:</p>
<p>“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”</p>
<p>Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.</p>
<p>Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.</p>
<p>Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”</p>
<h4><strong>5.7-Doğu Cephesi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, İstanbul’a dönüşünde bir zafer alayı ile karşılanmadı. O zamana kadar pek kimsenin tanımadığı genç albayın başarılarına basında da çok yer verilmedi. Adı az anıldı, resmi az basıldı. Gelibolu Savaşı üzerine bir gazeteye verdiği demecin yayımlanmasına da Enver Paşa engel oldu.</p>
<p>Bununla birlikte, ağızdan ağıza yayılan bütün efsaneler gibi onun da adı ve başarıları halk arasında duyulmaya başlamıştı. Herkesin özleyip beklediği milli kahraman bu Mustafa Kemal miydi acaba?</p>
<p>Aslında Enver Paşa, Mustafa Kemal’in askerlik yeteneğine değer veriyordu. Hatta, “Yerime geçebilecek tek adam,” diye söz ettiği bile duyulmuştu. Ama bu işi çabuklaştırmak için ortada bir neden görmüyordu. Yüksek bir askeri rütbenin ve paşa unvanının sadece orduda değil, ordu dışında da itibar ve otorite demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal’in şimdilik albay olarak kalmasını uygun görüyordu.</p>
<p>Almanlar, batıdaki çıkarları uğruna, Türkleri kazanamayacakları bir savaşa sürüklüyordu. Enver Paşa da bütün bunlara göz yumuyor, ses çıkarmıyordu. En iyi Türk birlikleri Almanların Doğu Avrupa’daki savaşlarına gönderiliyordu. Geriye kalan birlikler vasat, genç, acemi erlerden kuruluydu.</p>
<p>Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra 16.Kolordu komutanlığına atandı. 2.Ordu’yla birlikte, Enver’in o felaketle biten ilk seferinin döküntülerini biraz olsun toparlamak için Rus cephesine gönderildi. Ardından paşa rütbesine yükseltildi. 1916 yılının yazında Türk ordusu bir karşı saldırı yapacaktı.</p>
<p>Karargâha geldiği zaman Mustafa Kemal Paşa, büyük bir karışıklıkla karşılaştı. Buradaki birlikler, yorgun, morali bozuk, hastalıktan kırılmış, silahsız, cephanesiz bir ordunun döküntülerinden başka bir şey değildi. Kolorduyu az çok savaşabilecek bir biçime sokmak için tek başına uğraşması gerekiyordu. Neyse ki şans eseri olarak, burada aklı başında, çalışkan bir komutan yardımcısı buldu. Bu, Selanik’te, onun orduyu siyasetten ayırmak yolundaki çabalarını desteklemiş olan Kâzım Karabekir’di.</p>
<p>Doğu Cephesi’nde Mustafa Kemal Bitlis ve Muş’u ele geçiren Ruslara karşı iç hat manevrasını uygulayarak bu iki şehri kurtardı ve Rus ordusunu geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu cephede tek Türk zaferini Mustafa Kemal kazanmıştı. Yararlığına karşılık kendisine “Altın Kılıç” madalyası verildi.</p>
<p>Ardından 1917 Martı’nda dünya çapında önemli bir olay yaşandı. Rus İhtilali patlak vermişti. Kafkas cephesi şimdi az çok sakindi. Rus ordusu, yavaş yavaş parçalanarak en sonunda Tiflis’e doğru çekildi.</p>
<h4><strong>5.8-İsmet’le Kurduğu Arkadaşlık</strong></h4>
<p>Bu arada Mustafa Kemal’in bu ilk ordu komutanlığının başlıca önemli yanı, sonradan en yakın işbirliği yapacağı kişiyle arkadaşlık kurmasıydı. Bu, tıpkı Kâzım Karabekir gibi, Selanik’teki parti çatışmasında onu desteklemiş olan Albay İsmet’ti. İsmet, okumayı, düşünmeyi seven bir adamdı. Mustafa Kemal’le aynı radikal düşünceleri paylaşıyor, görüşleri birçok noktada birbirine uyuyordu.</p>
<p>İsmet karakter olarak Mustafa Kemal’den epey farklıydı. Ama birbirlerini çok iyi tamamlıyorlardı. Mustafa Kemal’in kafası geniş çözüm yollarına, cesaretli yargılara varmaya hazır, çabuk ve esnek çalışırdı. İsmet’in kafasıysa daha temkinli çalışır ve ayrıntılar üzerinde titizlikle dururdu. Ayrıca başına buyruk değil, söz dinleyen bir adamdı. İsmet böylece Mustafa Kemal’in vazgeçilmez “gölge”si haline geldi.</p>
<h4><strong>5.9-Güney Cephesi</strong></h4>
<p>Bu arada Mustafa Kemal de İsmet de dağılmakta olan Rus cephesinde fazla kalmadılar. Başka yerlerde, özellikle güneydeki Suriye cephesinde, yapılması gereken daha acele işler vardı. Önce İsmet Bey, kolordu komutanlığıyla Suriye’ye gönderildi. Ardından da Mustafa Kemal, ordu komutanı olarak onu izledi.</p>
<p>Mustafa Kemal Güney Cephesi’nde Enver Paşa’nın ve diğer Alman komutanların kişisel hırsları yüzünden verdikleri yanlış kararlara iyice sinirlenmeye başlamıştı. Almanların, bu savaşı, Türkiye’yi el altında bir sömürge durumuna düşürmek için uzattıklarını düşünüyordu. Görevinden istifa etmeye karar verdi.</p>
<p>Enver ve Falkenhayn, Kemal’i düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştılar. Ama o, caymadı. Enver de istifayı kabul etmekten başka çare bulamadı. Böylece Mustafa Kemal İstanbul’a döndü.</p>
<p>Ardından Suriye’deki olaylar çok geçmeden Mustafa Kemal’in iddialarını haklı çıkarmaya başlamıştı. Önceden tahmin etmiş olduğu gibi, meşhur “Yıldırım Harekâtı” sadece lafta kaldı. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs, düşman eline düşen üçüncü kutsal şehir oldu. 1917 yılı Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket yılı olmuştu.</p>
<h4><strong>5.10-Veliaht Şehzade Vahdettin</strong></h4>
<p>1917 Aralık’ında Mustafa Kemal’in eline Almanya’nın içinde bulunduğu durumu kendi gözleriyle görme fırsatı geçti. Kayser, padişahı, Alman imparatorluk karargâhına ziyarete davet etmişti. Padişah Mehmed Reşad, böyle bir yolculuğa çıkabilecek durumda olmadığından, yerine kardeşi Veliaht Şehzade Vahdettin Efendi’nin gitmesine karar verildi. Enver Paşa, Mustafa Kemal’e şehzadenin maiyetindeki heyetle beraber, Almanya’ya gitmeyi teklif etti. Başka işler karıştırmasını istemiyordu. Mustafa Kemal teklifi kabul etti.</p>
<p>Bu gezide Vahdettin’in Mustafa Kemal üzerinde bıraktığı ilk izlenim tam bir faciaydı:</p>
<p>“Eğer ülke gelecekte böyle bir imparatorun eline kalacaksa vay halimize!” diye düşündü.</p>
<p>Vahdettin ne yapacağını bilemeyen vasıfsız bir adamdı. Ama sonra onunla muhabbet edince hepten akılsız bir adam olmadığını anladı. Hatta aralarında samimi bir ilişki başladı. Kemal, ona ülkenin durumuyla ilgili kendi görüşlerini aşılamaya çalıştı.</p>
<h4><strong>5.11-Böbrek Hastalığı</strong></h4>
<p>Ziyaretinden dönüşte Mustafa Kemal Almanların savaşı kaybettiğini anlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun tek başına barış imzalaması için şiddetle bir mücadeleye girişti. Ama hasta düşünce bu çabası yarıda kaldı. Yıllardır yakasını bırakmayan böbrek hastalığı ona iyice sancı vermeye başlamıştı. Doktorları kendisini Viyanalı bir uzmana gönderdiler. Uzman onu şehir dışındaki özel bir hastanede bir ay tedavi etti. Sonra kendisini toplasın diye Karlsbad’a gönderdi.</p>
<p>Bu zoraki dinleniş Mustafa Kemal’e bol bol kitap okuma ve ülkesinin geleceği üzerinde düşüncelerini bir düzene sokma fırsatını verdi. Fransızca olarak tuttuğu hatıra defterinde siyasal görüşlerini açıklığa kavuşturuyordu. Bu arada Avusturyalı bir kızla flört etti. Kendisine gönül veren genç kız, onunla evlenmek istedi. Mustafa Kemal ona umut vermemek için, ülkesinde bir nişanlısı olduğunu söyledi. Kız üzüldü ve nişanlısının kim olduğunu sordu. Mustafa Kemal gülerek, “Vatanım,” diye cevap verdi.</p>
<h4><strong>5.12-Vahdettin’in Padişah Oluşu</strong></h4>
<p>1918 Temmuzu’nun başlarında bir gün Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir arkadaşı, sultanın öldüğünü ve tahta Vahdettin’in geçtiğini haber verdi. Kemal bunu duyduğunda o anda İstanbul’da olmadığı için çok canı sıkıldı. Yeni padişaha kendi fikirlerini aşılayamayacaktı. Sadece bir tebrik telgrafı gönderebildi.</p>
<p>Vahdettin tahta kuşku içinde çıktı. Şeyhülislama bu makama geçmek için hazır olmadığını söyledi:</p>
<p>“Ne yapacağımı bilemiyorum, benden duanızı eksik etmeyin,” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal Karlsbad’dan İstanbul’a dönünce yeni padişahın huzuruna çıktı ve diğerlerinin padişahı elde etmiş olduklarını anladı. Vahdettin, kendisini Suriye’de ordu komutanlığına atamıştı. Burası Mustafa Kemal’in istifa etmiş olduğu yerdi. Görünürde kendisine büyük bir şeref verilmişti ama Vahdettin’in sorunu temelinden kavrayamadığını biliyordu. Padişahtan izin isteyerek mabeyne döndü. Enver Paşa gülümsüyordu. Mustafa Kemal’den öcünü almıştı.</p>
<h4><strong>5.13-Türk Yenilgisi</strong></h4>
<p>Kemal Suriye Cephesi’ne geçtiğinde ordular grubu komutanlığında Liman von Sanders vardı. İlk iş olarak Filistin’deki karargâhından, cephenin merkez kesimini uzun uzun ve baştan başa denetledi. Sonra savaşın daha başlamadan kaybedilmiş olduğu sonucuna vardı. Birliklerin birçoğu altı aydır hiç dinlenmemişlerdi. Yiyecek yoktu. Takviye birlikleri, yolda erlerin çoğunun kaçması yüzünden, dökülerek geliyordu. Bundan sonra bu kadarı bile gelmeyecekti. Çünkü ikinci bir cephe daha açılmıştı. Enver Paşa’yla Almanlar, milletin içinde bulunduğu korkunç tehlikeye bakmadan Kafkaslara yeni bir ordu göndererek o eski Panislam, Pancermen hayalleri uğruna, dağılan Rus ordularını kovalamaya kalkmışlardı.</p>
<p>İlerleyen haftalarda burada Türk askerinin gösterdiği tüm çabalar sonuçsuz kaldı. Gerek İngilizlerin saldırıları gerekse yerli Arap halkının İngiliz yanlısı düşmanca hareketleri zaten baştan belli olan sonucun gerçekleşmesini sağladı. Türkler sonunda Halep’ten bile kuzeye sıradağların arkasındaki Anadolu topraklarına kadar geri çekilmişlerdi. Artık Arap topraklarından çıkmış kendi vatanlarının toprağını savunuyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal, her şeyin sona ermek üzere olduğunu çok iyi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu imparatorluk olmaktan çıkmıştı artık. Balkan Savaşları, imparatorluğu Avrupa’daki topraklarından etmiş, Dünya Savaşı da bütün Arap eyaletlerini elinden almıştı. Mustafa Kemal bu durumu kanserli dış organlarını kesip atmış bir insana benzetti. Türk anayurdu, Anadolu henüz yaşıyordu, yaşaması da gerekliydi. Türk milletinin geleceği, bu toprakların korunmasına bağlıydı.</p>
<h2><strong>6-İmparatorluğun Paylaşılması</strong></h2>
<h4><strong>6.1-Mondros Ateşkes Antlaşması</strong></h4>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu artık fiilen sona eriyordu. Yenilgi kesinleşmiş ve barış yapılması gereği doğmuştu. Türk askerinin ne savaşacak gücü ne de morali kalmıştı. Bu yenilgiyle üç paşalar (Enver, Cemal ve Talat) bir Alman zırhlısıyla Karadeniz’e kaçtılar. İttihat ve Terakki Partisi son bir toplantı yaparak suçunu kabul etti ve kendi kendini dağıtmaya karar verdi. Artık Osmanlı’nın güdeceği siyaset, Wilson İlkeleri’ne uygun bir barış sağlamak olacaktı.</p>
<p>Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon Zırlısı’nda yapılan görüşmeler sadece askeri koşulları kapsıyordu. İlk yirmi dört saat içinde, İstanbul’un onaylamasına bağlı olarak, genel bir anlaşmaya vardılar. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamak zorunda kaldığı bu antlaşma ne Wilson İlkeleri’ne uyuyordu ne de Osmanlı’nın bağımsızlığını destekliyordu.</p>
<p>İngilizlerin öne sürdüğü başlıca koşullar:</p>
<p>Çanakkale ve İstanbul boğazlarının açılması; bütün önemli stratejik noktaların İtilaf Devletleri’nin kontrolüne geçmesi; sınırlarda güvenlik ve iç düzeni sağlamak için gerekli birlikler dışında bütün Türk ordusunun terhisi; işgal altındaki topraklarda bulunan Türk garnizonlarının teslim olması ve hükümet haberleşmesi dışındaki tüm haberleşme ağı denetiminin İtilaf Devletleri’ne verilmesiydi.</p>
<p>Ama Türkiye için en tehlikelisi 7.maddeydi. Bu maddeye göre İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.</p>
<p>Antlaşma böylece 30 Ekim 1918’de imzalandı. Mustafa Kemal mütareke haberini ve ateşkes emrini aldığı sırada hâlâ Halep’in arkasındaki dağlarda düşmana karşı direnmekteydi. Böylece uzun ve felaketli dört savaş yılının kanlı boğuşmalarından, hiç yenilgiye uğramadan çıkan tek Türk komutanı, o oldu.</p>
<p>Mütareke, Mustafa Kemal için bir son değil, bir başlangıçtı. Savaşta yenilmemiş olduğu gibi, ruhça da yenilmiş değildi. Şimdi bir çeşit barış yapılmıştı. Ama adil bir barışın ancak savaşımla kazanılabileceğini ve savaşımın uzun ve çetin olacağını biliyordu. Türk milletinin İstiklal Savaşı çok da uzakta değildi. Mustafa Kemal kendini bu savaşımın önderi olarak görmeye başlamıştı.</p>
<h4><strong>6.2-Savaş Sonrası Durum</strong></h4>
<p>İstanbul, İtilaf Devletleri’nin “himayesi” altında üzgün, umutsuz ve felaket duygusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Herkes, “Şimdi artık bize istediklerini yaparlar,” korkusu içindeydi. Soğuk, karanlık bir kış başlamıştı. Kömür yoktu. Tramvaylar işlemiyordu. Boğaz vapurları az ve seyrekti. Ana caddeler yarı aydınlık, yan sokaklarsa kapkaranlık olduğu için hırsızlara, soygunculara gün doğmuştu. Polis azdı; onlara da, yolsuzluk yaptıkları için kimsenin güveni yoktu. Vurgunculuk almış yürümüştü; para değerini kaybetmiş, yiyecek fiyatları aşırı derecede yükselmişti.</p>
<p>Diğer yandan Rumlar, sokaklarda caka satarak dolaşıyor ve rastladıkları Türkleri itip kakıyorlardı. Geleni geçeni Yunan karargâhında dalgalanan mavi beyaz bayrağı selamlamaya zorluyorlardı. Türkler bu aşağılamaya boyun eğmemek için, arka yollardan dolaşmak zorunda kalıyorlardı.</p>
<p>Kasımın ortalarına doğru İtilaf Devletleri orduları şehre girdi. Amiral Calthorpe, İngilizlerle öteki İtilaf savaş gemilerinden meydana gelmiş 20 km uzunluğunda bir konvoyun başında gösterişli bir törenle Çanakkale’den geçerek Boğaziçi’ne geldi. Burada Haliç önlerinde demir attılar. Limanı öylesine doldurmuşlardı ki, gemilerin arasından deniz zor görülüyordu.</p>
<p>Çok geçmeden Fransızlar eski İstanbul semtine, İngilizler Beyoğlu yakasına, İtalyanlar da Boğaz sırtlarına yerleştiler. Siyasi ve idari denetim hâlâ Türklerin elinde olduğu için, şehri “teknik” bakımdan işgal etmiş sayılmazlardı. Ama, Türkler bunun, adından başka her şeyiyle, işgal demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal Adana’dan trene atlayıp İstanbul’a geldiğinde İtilaf Devletleri’nin donanmasını gördü. Bu manzara onu ilk önce kızdırdı, sonra da filozofça bir düşünce yürütmesine yol açtı:</p>
<p>“Gelirler; ve bir gün, geldikleri gibi giderler.”</p>
<p>Bu arada Sultan Vahdettin, kaderini işgal kuvvetlerinin kaderiyle birleştirmeye karar vermişti. Meclisi dağıtıp ondan kurtulmak ve dilediği gibi hareket etmek istiyordu. Tevfik Paşa’ya ve özel hukukçularına danışarak, anayasanın birbiriyle çelişen birçok maddesi arasında aradığı bahaneyi buldu. Fesih fermanı Dâhiliye Nazırı tarafından Meclis’te okundu ve uygulandı. Milletvekilleri dağıldılar.</p>
<p>Padişah kendi ülkesinin demokratik güçlerini yenmeyi başardıktan sonra İtilaf Devletleri’nin Türkiye’yi paramparça eden barış planlarını da desteklemeye başladı. Bu planlar Türklere ancak bir avuç toprak bırakıyordu. Padişah kendisini ve saltanatını kurtarma derdine düşmüştü. Halk umurunda değildi.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal’in ordu komutanı rütbesi indirilmişti. Kendisine yakında terhis edilecek olan 6.Ordu’nun komutanlığı teklif edildi. Mustafa Kemal bunu derhal reddetti. Böylece artık açıkta kalmıştı.</p>
<h4><strong>6.3-Sadrazam Damat Ferit</strong></h4>
<p>1919 Şubatı’nın sonunda padişah, hükümeti değiştirdi. Öteden beri tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmenin sırası gelmişti. Zaten kaç keredir çekilmek isteğinde bulunan Tevfik Paşa’yı görevinden affetti. Yerine, kimsenin adam yerine koymadığı, eniştesi Damat Ferit’i sadrazam yaptı. Ferit, otuz yıl önceki hariciye memurluğundan sonra, ilk olarak resmi bir görev almış bulunuyordu. Yurtsever Türklerin gözünde zerre kadar itibarı olmayan, tek niteliği padişahın akrabası olmak olan işe yaramaz bir adamdı. Damat Ferit, İngilizlerin aradığı kuklanın ta kendisiydi.</p>
<p>Muhalefeti ortadan kaldırmaya kararlı olan Damat Ferit Paşa’nın ilk işi, yeni tutuklamalara girişmek oldu. Ama bu tutuklamalar karşısında duyulan öfke, milli duyguları canlandırmaya yaradı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal kendine Şişli’de bir ev tutmuştu. Adana’dan Ali Fuat Paşa yanına geldi. İdare mekanizmasının felce uğradığını, güvensizliğin her yana yayıldığını söyledi. Mustafa Kemal’in suratı asıldı. “Çok kötü,” dedi. İkisi de, İtilaf Devletleri’nin ülkenin çoğunu işgal edeceklerini, hükümetinse buna karşı koyacak istek ve yetenekten yoksun bulunduğunu anlıyorlardı.</p>
<p>İşgal kuvvetleri, ordunun terhisi ve silahların toplanması işini hızlandırdı. İşten anlayan görevliler, idareden ve ordudan uzaklaştırılıyor; yerlerine, işgalcilere boyun eğmeye hazır “evet efendimciler” geçiriliyordu. Tek çözüm yolu, bir milli direnme hareketiydi. Bunun için Mustafa Kemal ve arkadaşları bir program hazırladılar.</p>
<p>Mustafa Kemal’e hâlâ komutan gözüyle bakan Ali Fuat, karargâhını bir direnme hareketi için merkezi durumda olan Ankara’ya nakletmeye razı oldu. Rauf Bey’in ise bir deniz subayı olarak Anadolu’ya geçmesi kolay değildi. Ama o, bu uğurda görevinden istifa etmeye bile hazırdı. Mustafa Kemal de Anadolu’da geniş yetkili bir görev ele geçirmek için ne mümkünse yapacak, bunu başaramazsa kendi başına Anadolu’ya geçecekti.</p>
<p>Gerçekten de bir ihtilalci gözüyle Anadolu’daki durum, umut verici görünmeye başlamıştı. Anadolu’daki karşı koyma isteğinin İstanbul’dakinden çok daha olumlu olduğu anlaşılıyordu. 1918 yılının aralık ayından beri Anadolu’da yer yer milliyetçi gruplar ortaya çıkmıştı. Bunlar kendilerine “Müdafaa-i Hukuk” ve “Redd-i İlhak Cemiyeti” gibi adlar vermişlerdi. Bu grupların en kuvvetli oldukları yerler, yabancı tehdidine en çok açık olan bölgelerdi.</p>
<p>İstanbul’a Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir diğer paşa da Kâzım Karabekir’di. Mustafa Kemal’in de onayı ile doğudaki milliyetçi grupları bir araya toplamaya karar verdi.</p>
<p>Kâzım Karabekir’in ziyareti Mustafa Kemal’i yüreklendirmekle kalmamış, kesin kararını vermesine yardımcı olmuştu. Mustafa Kemal şimdi Anadolu’da, biri ortada, biri de doğuda olmak üzere iki ordunun desteğine güvenebilirdi. Ama cevabı hâlâ verilemeyen bazı sorular vardı:</p>
<p>Resmi bir görevi olmadan Anadolu’ya nasıl gidecekti? Hükümeti nasıl bir oyuna getirip geniş yetkileri olan bir makam elde edebilirdi?</p>
<p>Yakında bu soruların cevabı bulunacak, Mustafa Kemal’in zekâsı, şansıyla birleşince istediğini elde edecekti. Vatanın kurtuluşu buna bağlıydı.</p>
<h2><strong>7-Kurtuluş Savaşı</strong></h2>
<h4><strong>7.1-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkması</strong></h4>
<p>Samsun’da Rum ve Türk halkı arasında çatışmalar başlamıştı. Bunun üzerine İtilaf Devletleri Damat Ferit Paşa’ya bir rapor gönderdi. Raporda İstanbul hükümetinin Rum köylerini Türk tecavüzünden korumak, kanun ve düzeni yeniden sağlamak için derhal önlem alması isteniyordu. Hükümet bunu yapmazsa, Mondros’un 7.maddesi gereği işgal kuvvetleri duruma el atmak zorunda kalacaklardı.</p>
<p>Dahiliye Nazırı yani İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey tek çözüm yolunun hükümetin kendisine güvenebileceği genç ve enerjik bir subayı Samsun’a göndermek olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’le Mehmet Ali daha önce konuşmuşlardı. Mehmet Ali, Mustafa Kemal’in isteklerini yerine getirmek için zaten fırsat kolluyordu. Damat Ferit bu işi yapabilecek bir subay göstermesini isteyince, Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’i öne sürdü. Kemal’in görevi, askeri ve idari unsurları, kanun ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamaktı. Böylece İngilizlere güvenlik vermiş olacaktı.</p>
<p>Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı yani Milli Savunma Bakanı Şakir Paşa’yla da görüşüldü. Mustafa Kemal’i zaten başlarından atmak istiyorlardı. Mustafa Kemal, sadece Samsun dolaylarında Rumlara karşı koyan Türkleri cezalandırmakla kalmayacak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmakla görevlendirilecekti. Ama Mustafa Kemal’in kafasındaki plan bunun tam tersiydi. Aradığı fırsatı elde etmiş oldu. Üstelik Genelkurmay Başkanvekili Kazım İnanç Paşa da Mustafa Kemal’in dostuydu.</p>
<p>İkisi baş başa, Mustafa Kemal’e geniş bir çalışma alanı sağlayacak birtakım yetkiler uydurmaya koyuldular. Bu bir “müfettişlik” görevi olacaktı. Asıl önemli nokta, kendisine geniş bir yetki sağlayabilmekti. Bütün Anadolu’ya emir verebilecek durumda olmalıydı.</p>
<p>Taslak hazır olunca Kazım İnanç Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya gitti. Şakir Paşa taslağı görünce şaşırdı:</p>
<p>“Siz 9.Ordu müfettişliği değil, Anadolu’nun tümüne yaygın bir müfettişlik kurmuşsunuz.” diyerek itiraz etti.</p>
<p>(9.Ordu’nun adı daha sonra 3.Ordu olarak değiştirilecekti.)</p>
<p>Ama Kazım İnanç onu ikna etti. Böylece Mustafa Kemal beş vilayet üzerinde doğrudan doğruya yetki sahibi olmuş, emrine de iki kolordu verilmişti. Beş ayrı vilayet üzerinde de dolaylı yetkisi olacaktı.</p>
<p>Atanmasının kesinleşmesi kabinenin onayına bağlıydı. Nazırlardan bazılarının bu yetkileri aşırı bulmaları tehlikesi vardı. Mehmet Ali Bey bunu da önlemenin yolunu buldu. Damat Ferit’i kulüpte kâğıt oynarken gevşek bir anında yakaladı ve atama emrine imzasını attırdı. Öteki nazırların bu imzayı gördükten sonra itiraz edemeyeceklerini hesaplamıştı. Nihayet atama emri hükümetçe onaylandı ve 1919 Nisanı’nın son günü de padişahın onayından geçti.</p>
<p>Belgeyi cebine sıkıca yerleştirmiş olan Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti’nden ayrılırken “inanılmaz şansı” karşısında heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan, ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini, “Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarımı çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim,” diye anlatacaktı.</p>
<p>Mustafa Kemal, Samsun için planlarını yaparken, 15 Mayıs günü Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir kuvvet halinde İzmir’de karaya çıktılar. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, işgalin Mondros Antlaşması’na uygun yapıldığı gerekçesiyle direnme gösterilmemesini emretti. Padişaha göre de gücü kuvveti kalmamış ülkeyi kurtarmanın tek yolu İtilaf Devletleri’nin isteğine boyun eğmekti. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa sinirlenerek görevinden istifa etti.</p>
<p>Yunanlar böylece İzmir’e, geçit töreni yapar gibi, “Yaşasın Venizelos!” diye bağırarak girdiler. Silahlarını çatıp çevresinde sevinçten dans ettiler. Şehirdeki bütün sivil Rumlar sokağa dökülmüş, Müslümanlara küfür yağdırıyorlardı. O sırada bir kaza kurşunu patladı. Arkasından da silahlar atılmaya ve kan dökülmeye başladı.</p>
<p>Bunun arkasından büsbütün azgına dönen Yunan askerleri yüzlerce Türk’ü şehit ettiler. Cesetlerini doğruca denize fırlatıp atıyorlardı. Ardından Menderes ve Gediz vadilerinden içeriye, Aydın ve Manisa’ya doğru ilerlediler.</p>
<p>Mustafa Kemal, haberi, hareketinden bir gün önce duydu. Yunanların ve İngilizlerin ülkeden nasıl kovulacağını çok iyi biliyordu. Ama şimdi yapması gereken oyunu kurallarına göre oynamaktı. Böylece Bandırma Vapuru 16 Mayıs akşamı yola çıktı. 19 Mayıs 1919’da fırtınalı bir havada Samsun Limanı’na demir attı. Yunanların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra, Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmişti. Şimdi <a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">İstiklal Harbi</a> başlayacaktı. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmıştı.</p>
<h4><strong>7.2-Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcı</strong></h4>
<p>Hem kendisi, hem de yurdu için büyük önem taşıyan bu döneme Mustafa Kemal, kırkına yaklaşmış, olgun ve kendine güvenen bir savaşçı olarak başlıyordu. Geride bıraktığı uzun savaş yıllarında askerlik alanındaki değerini ortaya koymuştu. Şimdi, siyaset ve devlet adamı olarak da kendini göstermesi gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in düşünceleri Kurtuluş Savaşı’nı başlatan diğer komutanlardan her zaman bir adım daha ileride, hareketleri bir derece daha kesin olmuştu. Ötekilerin çoğunda eksik olan önderlik niteliği onda vardı. Rauf Bey, prensip sahibi ama kısır görüşlü; Kâzım Karabekir, dürüst ama esneklikten yoksundu. Refet, atılgan ancak ihtiyatsızdı. Ali Fuat’ın elinden iş gelirdi, ama zekâsı fazla işlek değildi. Hepsi yurtlarını seven, kafaları çalışan sağduyu sahibi, usta askerlerdi. Ancak aralarında iç ve dış sorunları etraflı biçimde kavrayan, özel bir akıl ve sağduyu karışımına sahip olan tek insan, Mustafa Kemal’di. Üstelik, böyle tehlikeli bir işi başarılı bir sonuca ulaştırmak için gerekli olan irade yalnız onda vardı.</p>
<p>Ayrıca Mustafa Kemal kendi menfaati için iktidar ya da şan ve şeref peşinde koşmuyordu. İktidarı, yarının Türkiye’si üzerinde beslediği yapıcı düşünceleri gerçekleştirmek için istiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in Samsun’da yaptığı ilk iş telgraf şebekesinden yararlanarak, yetkisi altındaki idari ve askeri makamlara haber salmak oldu. Her yerde protesto mitingleri düzenlenmesini sağladı. Askeri alanda, Anadolu ve Trakya’da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu; siyaset alanındaysa, çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti. Kendisine verilen emrin tam tersini yapıyordu.</p>
<p>İngilizler ve saray telaşa düştüler. Hatalarını anlamışlardı. Bunun üzerine kabine, Mustafa Kemal’in geri çağrılmasını kararlaştırdı. Sonuç, İngiliz başkomutanına bildirildi.</p>
<p>Bu arada 80 kilometre içerideki Havza kasabasına geçmiş olan Mustafa Kemal’in Gelibolu Kahramanı olduğu öğrenilmişti. Uzun savaşlar, köylüyü bezdirmiş, maneviyatını çökertmişti. Bunun için Kemal’in halkı yeniden canlandırması gerekiyordu.</p>
<p>Şehrin ileri gelenlerini karargâha toplayarak şöyle dedi:</p>
<p>“Düşman bizi öldürmek isteğinde değildir. Düşmanın niyeti bizi mezarımıza diri diri gömmektir. Şimdi çukurun tam kenarında bulunuyoruz. Fakat son bir gayretle toparlanırsak, kendimizi kurtarmamız mümkündür.”</p>
<p>Arkasından şehrin küçük meydanında halk için de bir toplantı düzenlendi. Mustafa Kemal, bunu izleyen aylar içinde yurdun çeşitli yerlerinde birçok benzeri kurulacak olan direniş yuvalarından birincisinin temelini atmıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri.</p>
<p>Mustafa Kemal dışarıdaki dünyayı da gözünden kaçırmıyordu. Damat Ferit’in Ermenilere özerklik verilmesi ilkesini kabul edişine karşı çıkıyordu. Bir İngiliz ya da Amerikan himayesi önerisini kesinlikle kabul etmiyordu. Türklerin çoğunlukta oldukları Türk topraklarında haklarının korunması ve kendilerine tam bir özgürlük tanınması üzerinde ısrar ediyordu.</p>
<p>İki gün sonra Harbiye Nezareti’nden İstanbul’a dönmesini bildiren bir emir aldı. Ne bunu, ne de bundan sonra gelecek emirleri dinleyecekti. Samsun’dan sonra Amasya’ya geçti.</p>
<p>Amasya’da Ortodoks papazının emrindeki Rum çetecilere karşı koymak için Türk gönüllüleri bir Müslüman hocanın çevresinde toplanmışlardı. Hoca hemen Mustafa Kemal hesabına çalışmaya koyularak camide bir vaaz verdi. Kemal de söz alarak, milli direniş hareketinin üç ayrı cephede başlamış olduğunu halka bildirdi: Yunanlara karşı İzmir’de; Fransızlara karşı Adana’da; Ermenilere karşı Erzurum’da.</p>
<p>Amasya halkı, Mustafa Kemal’in emirlerini yerine getirmeye hazır olduğunu bildirdi.</p>
<p>Kemal diğer Paşa arkadaşlarını topladı. Gerek askeri ve idari makamlarla, gerekse Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’yle sıkı bir bağ kurmuş olduğunu anlattı. Direniş düşüncesi, cesaret verici bir şekilde, her tarafta gelişmişti. Şimdi buna birleşik bir cephe niteliği vermek gerekiyordu. Bunun için Sivas’ta hemen milli bir kongre toplamaya karar verdi. Sivas Kongresi, İstanbul’dan ayrı olarak, bir milli hükümet kurulmasını da öngörüyordu. Kurtuluş hareketini başlatan bütün paşalar bu karara imzasını attılar. Böylece anlaşma kuzeyden güneye ve doğuya kadar olan bölgeyi kapsamış oluyordu. Cuma namazından sonra, halkın silahaltına çağrıldığı ilan edildi.</p>
<p>İstanbul’da Mustafa Kemal’in dostu Mehmet Ali Bey Dahiliye Nazırlığı’ndan ayrılmıştı. Yerine geçen Ali Kemal, vilayetlere bir genelge göndererek, Mustafa Kemal’le bütün resmi ilişkilerin kesilmesini ve emirlerinin dinlenmemesini bildirdi. Artık her an ortadan kaldırılabilirdi.</p>
<h4><strong>7.3-Erzurum Kongresi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal Amasya’dan sonra Erzurum’a geçti. Kâzım Karabekir, İstanbul’dan gelen telgrafa rağmen hala emrinde olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’in artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hatta değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. İstifasına rağmen emrinde olacaklarını da eklediler.</p>
<p>Kemal arkadaşlarını dinledi. Biri Harbiye Nezareti’ne, biri de padişaha iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. İstifasını Erzurum halkına bildirdi:</p>
<p>“Bundan sonra kutsal milli ülkümüzün başarıya ulaşması için bir vatandaş olarak savaşmaya devam edeceğim.” dedi.</p>
<p>İstifası duyulduktan hemen sonra, Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliye başkanlığına seçildi. Rauf Bey de başkan yardımcısı olmuştu. Şimdi yine resmi bir sıfatı vardı, ama bu sivil bir sıfattı. Bir Ermeni okulunda toplanan Erzurum Kongresi on beş gün sürdü.</p>
<p>Mustafa Kemal bundan sonra Anadolu’nun her yerinde aynı mesajı yineledi. Gücünü halk çoğunluğunun istek ve kararlarından alan bir hükümet kurulmalıydı. Yönetici, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi.</p>
<h4><strong>7.4-Misak-ı Milli</strong></h4>
<p>Kongre sonunda elde edilen sonuç, sonradan Misak-ı Milli diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu. Bu bildiri, anadili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının, olduğu gibi kalmasında ısrar ediyordu. Buralara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılaşacağını belirtiyordu. Ayrıca geçici bir hükümet seçilecek, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmayacaktı. Misak, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı.</p>
<p>Kongre sona erdiği sırada Harbiye Nazırlığı’ndan bir telgraf geldi. Telgraf Mustafa Kemal ve Refet Bey’in tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini emrediyordu. Fakat Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa bu emri de yerine getirmedi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Erzurum’da, siyasi çalışmalarının yanı sıra, Kuva-yı Milliye’nin kurulması işiyle de uğraştı. Şimdi elinde birleşik ve kayıtsız şartsız yardımlarına güvenebileceği iki ordu vardı: Doğuda Kâzım Karabekir’in ve batıda Ali Fuat’ınki.</p>
<p>Ağustos sonlarında, bu durumlar içinde Sivas’a doğru yola çıktı. Yurdun çeşitli yerlerinden gelen delegelerin de yolda olduklarını öğrenmişti. Türk direniş hareketinin kuruluşundaki ikinci ve en önemli dönem, böylece başlıyordu.</p>
<h4><strong>7.5-Sivas Kongresi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’le arkadaşları Sivas’a giderken bulabildikleri her zamanki gibi ancak hurda bir otomobildi. Bir pınar başında mola verdiler. Acıkmışlardı. Ancak ölmeyecek kadar yemek yiyebiliyorlardı. Peynir, zeytin ve kuru ekmekten başka bir şeyleri yoktu. Yolda rastladıkları köylüler kuru soğan getirmişti. Öyle lezzetli gelmişti ki o yoklukta, unutamadılar.</p>
<p>Sivas’ta kongreye 200’den fazla temsilci çağrılmıştı. Bunların yalnız 99’u geldi. Mustafa Kemal, işe, küçük ölçüde başlamak zorunda kaldı. Baştan beri istediği şeyi, Türkiye’nin yüreğini eline geçirmiş bulunuyordu. Buradan artık yeni bir yurt gelişip büyüyebilirdi.</p>
<p>Kongre ilkönce Erzurum Kongresi’nde alınan kararları onayladı. Bunun yanında Misak-ı Milli’nin metni güçlendirildi. Bu kararları uygulamak üzere bir “Heyet-i Temsiliye” seçildi. Buraya kadar bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Anlaşmazlık, ülkenin ilerideki hukuki durumu konusunda baş gösterdi. Bütün yurtseverliklerine karşın, Sivas Kongresi üyeleri arasında ülkenin tam bir bağımsızlığa kavuşabileceğine candan inanan pek az kişi vardı. Bu, büyük bir inanç ve irade gücü isteyen bir şeydi ki, o da ancak Mustafa Kemal’de bulunuyordu.</p>
<h4><strong>7.6-Damat Ferit’in İstifası</strong></h4>
<p>Sivas Kongresi’nin sonuna doğru Mustafa Kemal’in eline kongrenin dağıtılacağı ve temsilcilerin yakalanacağını bildiren bir telgraf geçti.</p>
<p>Bundan sonra yapılacak şey, hükümeti istifaya zorlamaktı. Bunun için de Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’nin geçici hükümet gibi çalışacağını ilan etti. Halkın güvenini kazanmış bir milli hükümet kuruluncaya kadar milletin işlerini kanunlara uygun olarak ve padişah adına yürüteceğine söz verdi. Heyet-i Temsiliye, ilk ihtilal hükümeti olmuştu. Ancak, heyet hiçbir zaman toplanmadığı için, işleri yürüten Kemal’den başkası değildi.</p>
<p>Mustafa Kemal telgrafı internet ağı gibi kullanıyordu. Gittiği yerlerde ilk önce telgraf merkezlerini ele geçiriyordu. Resmi dairelerin bile çoğunda elektrik yokken, isimsiz kahraman telgrafçılarımız sayesinde uçan kuştan haberi oluyordu. Silah, cephane sevkiyatı, Anadolu’ya geçecek subayların sahte kimlik belgeleri, İngiliz casusların isim listesi gibi hayati konularda kesintisiz trafik yaşanıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda “zaferi nasıl kazandınız?” diye soran yabancı gazetecilere “telgrafın telleriyle” cevabını verecekti.</p>
<p>Anadolu’nun her tarafından İstanbul hükümetine, istifa etmelerini isteyen binlerce telgraf yağdırıldı. Artık bütün ülkeyi padişahla milliyetçiler arasında bir seçim yapmaya zorlamanın sırası gelmişti. Ancak, bunu yaparken, Mustafa Kemal, sultanın halifeliğine saldırmaktan ve böylece dini duyguları incitmekten dikkatle kaçınıyordu.</p>
<p>Damat Ferit, daha fazla dayanamayacaktı. Önceleri, İstanbul’da Kuva-yı Milliye’ye değer verilmiyordu. Ancak haberleşme yollarına zorla el konulması hem İtilaf Devletleri’ni, hem de Ferit Paşa kabinesini tehlikeyle yüz yüze getirmişti. Bunun, merkezi hükümete karşı bir “savaş ilanı” olduğunu anladılar. Mustafa Kemal, ortamı iyi hazırlamıştı.</p>
<p>Bunun üzerine İngilizler, kalan kuvvetlerini Anadolu’nun tehlikeli noktalarından çekme kararı aldılar. En sonunda Damat Ferit, sultanın ısrarıyla, istifasını verdi. Mustafa Kemal, kendisini ordudan atmış olan hükümeti ve İtilaf Devletleri’ne uşaklık eden sadrazamı düşürmüştü. İtilaf Devletleri bundan böyle karşılarında sırtı eğik bir kukla hükümet değil, haklarına, isteklerine güvenen güçlü bir milli kuvvet bulacaklarını anladılar. İşler değişmişti.</p>
<h4><strong>7.7-Ankara’ya Gidiş</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, bundan sonra karargâh olarak, Ankara’yı seçti. Ankara, birçok yerle bağlantısı bulunan merkezi bir yerdi. Fakat yola çıkmak için para gerekiyordu. Külüstür otomobilin benzini bitmiş lastiği parçalanmıştı. Sivas’ta sadece Amerikan Okulu’nda otomobil vardı. Okulun müdiresi Bayan Mary’e başvurdular.</p>
<p>Mary ne lazımsa vereceklerini ve para kabul etmeyeceklerini söyledi. Altı teneke benzin, iki çift lastik aldılar.</p>
<p>Hediyeyi öğrenen Mustafa Kemal itiraz etti:</p>
<p>“Vesika tanzim edin, alınan malzemelerin listesini yazın, ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun. Karşılıklı imzalansın” dedi.</p>
<p>Mazhar Müfit tekrar okula gitti. Belge imzalandı.</p>
<p>“Hediye, bağış, ödenek” gibi kavramlar, Mustafa Kemal için hassas konulardı, asla ihmal etmezdi. Mutlaka kayda geçirtirdi. Büyükçe bir defter aldırmış, yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu. Bir gün dayanamadılar. “Paşam bu hengâmede kim hesap soracak” dediler. Mustafa Kemal’in cevabı ibretlikti:</p>
<p>“Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar, biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin” dedi.</p>
<p>Tam yola çıkacaklardı ki Mustafa Kemal’in karşısına bir kadın dikildi. Esmer, simsiyah giyinmiş, siyah tüfeğiyle, siyah bir ata binmişti. 34 yaşındaki Fatma Seher Erzurumlu’ydu. Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmişti. Günlerce at sürmüş Mustafa Kemal’in karşısına dikilmişti:</p>
<p>“At binerim, silah kullanırım, bana iş ver,” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma,” diye cevap verdi.</p>
<p>Kendi el yazısıyla görev pusulası yazdı, imzaladı. Fatma İzmit bölgesinde görevlendirildi. Aralarında kendi kızının olduğu 15 kadınla milis müfrezesi kurdu. İki ay geçti, emrindekilerin sayısı 700’e yaklaşmıştı. 43 kadın, 600 küsur erkeğin komutanıydı.</p>
<p>Fatma ileride İnönü’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da çarpışacaktı. Yanındaki kadınların 28’i şehit düşecekti. Hem kendisi hem kızı yaralanacak, esir düşecek, 19 gün işkence görecek ama kaçmayı başaracaktı. Sonunda İstiklal Madalyası alacaktı. Fatma’nın bu hareketi Mustafa Kemal’in milletine olan güvenini tazelemişti.</p>
<p>27 Aralık 1919’da dokuz günlük yolculuktan sonra Heyet-i Temsiliye üyeleri Ankara’ya vardı. Ankaralıların heyecanlı karşılayışı, Mustafa Kemal’in bu seçimi yapmakta haklı olduğunu gösterdi.</p>
<h4><strong>7.8-Fransızlara Karşı Harekât</strong></h4>
<p>Artık düşmanları yurttan kovmanın zamanı gelmişti. Önce güneyde Fransızlara karşı harekete geçildi. Mustafa Kemal, Urfa, Maraş ve Antep’in mütarekeye aykırı olan işgalini, Heyet-i Temsiliye adına protesto etti ve halkı, bu işgale karşı koymaya çağırdı.</p>
<p>İlkönce Maraş’ta harekete geçildi. Fransızlar, geri çekildiler. Bütün bu harekât sırasında, yedi-sekiz bin kişi can verdi. Bu olay, Avrupa için üzücü olmuştu.</p>
<p>Maraş çekilişi, Fransız politikasında Kilikya’nın büsbütün boşaltılmasına kadar gidecek olan bir değişikliğin başlangıcıydı. Böylece ateşkes istemek zorunda kalan Fransızlar, 1920 Mayıs’ının sonunda, Ankara’ya bir heyet gönderdiler. Bu ateşkes her ne kadar daha sonra bozulduysa da, Mustafa Kemal’e, güneydeki kuvvetlerini toplama fırsatını kazandırdı. Ama bundan daha önemli olan nokta, bir büyük devlet karşısında zafer elde edilmişti. Bu Ankara’nın prestijini yükseltmiş ve rejimin tanınmasını sağlamıştı.</p>
<h4><strong>7.9-İstanbul’un İşgali</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’in bu başarısı, İngilizleri kızdırdı. Öteden beri düşündükleri bir tasarıyı uygulamalarını hızlandırdı. Milliyetçi hareketi büsbütün ortadan kaldırmanın zamanı gelmişti.</p>
<p>16 Mart 1920 sabahı erken saatlerde, İngiliz savaş gemileri karanlıktan yararlanarak Galata Köprüsü yakınlarına geldiler. Tanklar İstanbul ve Beyoğlu sokaklarında dolaşmaya başladı. İngiliz askerleri; karakollar, inzibat noktaları ve başlıca resmi binaları işgal ettiler. Ardından Fransız ve İtalyan birlikleri de onlara katıldılar.</p>
<p>Bu arada padişah tarafından Damat Ferit yeniden hükümetin başına getirilmişti. Ferit’in ilk işi Parlamento’yu dağıtmak oldu. Arkadan, milliyetçilere karşı bir iç savaş niteliği alacak olan hareketin hazırlıklarına girişti.</p>
<h4><strong>7.10-Kağnıyla Anadolu’ya Geçiş</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal hemen bir bildiri yayımladı. İstanbul’un zorla işgal edildiğini ve Osmanlı’nın 600 yıllık egemenliğinin bittiğini açıkladı. Millete:</p>
<p>“Giriştiğimiz kutsal bağımsızlık ve vatan savaşında Tanrı’nın yardımı bizimledir,” diyordu.</p>
<p>İyi bir kurmay ve akıllı bir politikacı olan Mustafa Kemal hiçbir şeyi unutmuyordu. Türkiye dışındaki Müslümanlara da buna benzer bir bildiri yolladı. Ayrıca gayrimüslim devletlere de bir milletin şeref ve haysiyetinden yoksun bırakıldığı mesajını gönderdi. Bir yandan da Millet Meclisi toplama işlerini hızlandırmıştı.</p>
<p>Bu arada işgal ordusundan sıyrılarak İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek her yurtsever için, her eli ayağı tutan asker için bir görev olmuştu. İngilizler, kentin bütün duvarlarına milliyetçileri gizleyen herkesin öldürüleceğini yazan Türkçe ve İngilizce ilanlar astılar. Bu yüzden Anadolu’ya geçişler çok büyük zorluklar altında yapılıyordu.</p>
<p>Çevrelerini kuşatan düşman bir dünya içinde, kaderlerini Mustafa Kemal’e bağlamış yurtseverler şimdi Ankara denen çorak topraklara can vererek Türkiye’nin kalbinin tekrar çarpmasını sağlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.11-I.Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı</strong></h4>
<p>Başlangıçta yabancılara karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı, şimdi bir yandan da iç düşmanlarla savaşmayı gerektiren bir hal almıştı. Padişah, milliyetçilere karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymuş; şeyhülislam, “Padişaha karşı ayaklanma” başlıklı bir fetvayla onları asi ilan etmişti. Fetva, şu sözlerle sona eriyordu: “Bu asileri öldürmek caiz midir? Elcevap: Bunları öldürmek vaciptir.” Fetva, yurdun her yerine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla havadan atıldı.</p>
<p>Artık bir Millet Meclisi toplamak şarttı. Mustafa Kemal, meclisi kurarken İstanbul’un İslamcı bildirilerine aynı biçimde karşılık vermek zorundaydı. Aslında amacı saltanata ve halifeliğe son vermekti. Ama hâlâ hilafet adına iş görüyormuş gibi davranıyordu. Bunun için Ankara’daki “ulema”ya, saygı göstererek onları seferber etti. Ankara uleması da İstanbul’dakine karşı bir fetva çıkardı. Düşman baskısı altında verilen fetvanın hükümsüz olduğunu söyleyerek Müslümanları, “halifelerini esirlikten kurtarmaya” çağırıyorlardı.</p>
<p>O dönemde halk, halifesiz ve padişahsız bir kurtuluşun mümkün olduğu inancına sahip değildi. Vahdettin bir hain olsa da Mustafa Kemal onu halka şimdilik sanki düşman elinde tutukluymuş gibi göstermeye çalışıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal hiçbir şeye körü körüne inanmazdı. Dogmalara pratik çözümler arayan bir gerçekçilikle yaklaşırdı. Bu çözümlere varmak için eline geçen fırsatlardan yararlanmayı ihmal etmezdi. Böylece ilk Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü, kapılarını açtı.</p>
<p>Türkiye tarihinin dönüm noktasındaydı. Bunu ancak Mustafa Kemal ve bir avuç yakın arkadaşı biliyordu. Amaç, Osmanlı saltanatının ve hilafetin yıkılmış ve yok olmuş olduğunu düşünerek, milli egemenliğe dayanan, yeni bir bağımsız devlet kurmaktan ibaretti. Ancak bu amacı açıkça ortaya atabilmek güç bir şeydi. Kargaşa çıkması kesindi. Sadece halk içerisinde değil mecliste de cumhuriyet fikrine karşı çıkacak bir sürü insan vardı. Bu mebuslar padişahlık rejiminin ilkelerinden ayrılmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.</p>
<p>Bu planlarını gerçekleştirebilmek için Mustafa Kemal açılış nutkunda herkesi yatıştıracak şu cümlelere yer verdi:</p>
<p>“Meclis, yasama ve yürütme görevlerini kendinde birleştirecek ve hükümet işlerini görmek için, başkanın idaresinde bir heyet seçecektir. Padişah ve halife, her türlü zor ve baskıdan kurtulduğu zaman Meclis’çe kararlaştırılacak yasal ilke içerisinde yerini alacaktır.”</p>
<p>Meclis, bu kararları coşkunlukla karşıladı ve kısa bir tartışmadan sonra kabul etti. Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiler. Kemal’in isteğiyle İsmet Bey de genelkurmay başkanı oldu. Arkadan vekiller seçildi. Cumhuriyetin temeli atılmıştı. Yeni anayasa hazırlandı. Ancak bu iş dokuz ayda bitebildi. Tartışmalar bitmiyordu. En sonunda Mustafa Kemal, saltanat konusundaki tartışmaları bir kenara iterek, milletin kayıtsız şartsız hâkimiyetini kabul eden, yani padişahlığın devamıyla bağdaşmayan bir tasarıyı zorla Meclis’ten kopardı.</p>
<p>Bunun üzerine İstanbul’da kurulan özel bir mahkeme milliyetçilerden yedisini idama mahkum etti. Bunların arasında Mustafa Kemal’in kendisi, İsmet Bey ve Ali Fuat Paşa da vardı. Zübeyde Hanım bu haberi öğrendiğinde öylesine üzüldü ki kısmi felç geçirdi. Bacakları tutmaz oldu. Zaten binbir türlü sebeple evi basılıyor, Mustafa Kemal’in yanında ikamet etmediği bilindiği halde rahatsız ediliyordu.</p>
<p>Birkaç gün sonra, Büyük Millet Meclisi de misilleme olarak, İstanbul’daki mahkeme üyeleriyle Damat Ferit’i ölüm cezasına çarptırdı. Bu hüküm, Ankara’daki büyük din adamlarının fetvalarıyla onaylanarak bütün Anadolu’ya dağıtıldı. Böylece Ankara Hükümeti, padişahın bir yumruğuna başka bir yumrukla karşılık vermişti.</p>
<p>Bütün bunlar yetmezmiş gibi Ankara, her yönden iç düşmanlarla sarılmıştı. Bütün yıl boyunca, Mustafa Kemal yalnız İtilaf tehdidine değil, memleketin dört bir yanında tam 34 bölgede baş gösteren ayaklanmalara da karşı koymak zorunda kaldı. İsyanlar bütün ülkeyi yakıyor; ihanet, bilgisizlik, kin ve bağnazlık dumanları, bütün vatan semasını koyu karanlıklar içinde bırakıyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal, bir yandan Yunan cephesini tutarken, bir yandan da zayıf kuvvetlerini sürekli bir noktadan başka bir noktaya aktarmak zorunda kalıyordu. İngilizler, isyancıları hem kışkırtıyor, hem de silahla besliyorlardı.</p>
<p>Yakında Yunan istilası başlayacak işler daha da zora girecekti. Türkler tarihinin en büyük savaşına doğru hızla ilerliyordu.</p>
<h4><strong>7.12-Yunan İstilası ve Sevr Antlaşması</strong></h4>
<p>İtilaf Devletleri’nin onayı ile 22 Haziran 1920’de Yunan saldırısı başladı. Yunanlar yasak Milne hattını dört noktadan geçtiler. Bu Mondros Antlaşması’nın bir kez daha çiğnenmesi demekti.</p>
<p>Sayıca üstün ve donanımları da modern olan Yunanlar, güçlü bir direnişle karşılaşmadılar. Türkler düzen içinde Bursa’ya çekildiler. Şehri savunmak için eli silah tutan herkes askere çağrıldı. Ama şehir kurtarılamadı. Türk birliklerinin büyük çoğunluğu, arkasında bir sürü göçmenle, Eskişehir’e kadar çekildi. Mustafa Kemal, burada hemen kuvvetlerini toplayıp düzenlemeye başladı. Çünkü arkadan Afyonkarahisar’ın yüzde yüz saldırıya uğrayacağını biliyordu. Bu sırada başka bir Yunan kuvveti Doğu Trakya’ya girmiş ve Edirne’yi ele geçirmişti.</p>
<p>İşte Damat Ferit ve “kuklalar hükümeti” Sevr Antlaşması’nı bu hava içinde imzaladı. Türkiye diye bırakılacak şey, Anadolu’nun ortasında, denize çıkış noktalarının çoğu yabancılar tarafından tutulmuş, egemenliği sadece sözde kalmış bir toprak parçasından ibaretti.</p>
<p>Boğazlar, milletlerarası denetim altına alınıyordu. Türk maliyesini baştan başa İtilaf Devletleri yönetecek; o iğrenç kapitülasyonlar olduğu gibi kalacak, hatta daha da genişletilecekti. Türk ordusu işgal kuvvetlerinin denetimi altında sembolik bir kuvvete indiriliyor; sayıları sınırlandırılan jandarma birlikleri de yabancı subaylar komutasına veriliyordu.</p>
<p>Bu durum milliyetçilerin davalarında ne kadar haklı olduklarını ispata yaradı. Artık Mustafa Kemal, yalnız bir avuç yurtseverin değil, bütün Türk milletinin desteğini elde edecekti. Milletin büyük çoğunluğu, en sonunda gerçeği görmeye ve Mustafa Kemal’in bir yıl öncesinden herkese aşılamaya çalıştığı milli düşünceyi anlamaya başlamıştı. Anadolu’ya geçişler hızlanmıştı.</p>
<p>Büyük Millet Meclis’i, tarih ve din bakımından Türk ruhunun simgesi olan Bursa’nın Yunan işgali altına girdiğini görünce donup kalmıştı. Burası nasıl olur da böyle kolayca düşmana kaptırılırdı? Cepheden dönen Mustafa Kemal bir Meclis bunalımı ile karşılaştı. Mebuslar, Bursa felaketi yüzünden kürsüyü siyah örtülerle kaplamışlar ve nihai zafere kadar böylece bırakmaya ant içmişlerdi. Hepsi bol bol yakınıp duruyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal, öfkelerinin yatışmasını bekledi, sonra siyah örtülü kürsüye çıktı. Sabırla ve kavrayabilecekleri bir açıklıkla birçoğu askerliğe yabancı olan mebuslara durumu anlatmaya başladı. Asıl önemli olan şey, Bursa’nın geri alınması değil, bütün Anadolu’nun savunulmasıydı. Bunun için de gerçekçi bir kafayla düşünmek, heyecanları yatıştırmak, tedbirli davranmak ve olayların gelişmesine göre hareket etmek gerekirdi.</p>
<p>Ardından sözü ülkenin dört bir yanında çıkan isyanlara getirdi. Bunlarla uğraşmak için Bursa’dan dört önemli birlik çekilmiş, bu da şüphesiz Yunanların ilerleyişini kolaylaştırmıştı. Her şeyden önce milli birliği sağlamak gerekiyordu. Demek ki şu anda ülke içindeki isyanları bastırmak, Yunan saldırısına karşı koymaktan daha önemliydi.</p>
<h4><strong>7.13-Yozgat İsyanı</strong></h4>
<p>1920 yazının sonlarına doğru, Yunan cephesi sakin olduğu bir sırada, Mustafa Kemal, yine önemli bir iç isyanla karşılaştı. Yozgat’ta Çapanoğulları tarafından çıkarılan bu isyan bastırılamayacak olursa, Orta Anadolu elden gidebilirdi. Mustafa Kemal, Eskişehir’deki Yunan cephesinden, Çerkez Ethem’i çağırttı.</p>
<p>Çerkez Ethem’in kuvvetleri sabah olmadan Yozgat’a vardılar. Bütün gün şehri kuşattılar ve gece, bir “karabulut” gibi içeri daldılar. Milliyetçilere karşı girişilen ayaklanmaların en sonuncusu ve en kanlısı, belki de en önemlisi olan Yozgat isyanı böylece bastırıldı. Çerkez Ethem bu isyanı bastırmakla gücüne güç katmış oldu.</p>
<p>İsyan zamanında bastırılmıştı. Çünkü Yunanlar neredeyse sonbahar saldırısına girişeceklerdi. Düzenli ordularıyla, üstün durumdaydılar. Türklerse en çok başıbozuk kuvvetlere bel bağlamışlardı. Mustafa Kemal düşmanın önünü boşaltıp ikmal yollarını uzatmak suretiyle stratejik bir geri çekilme taktiği uyguluyordu.</p>
<h4><strong>7.14-Moskova Antlaşması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastığından beri, sırf İtilaf Devletleri’ne karşı koz olarak kullanmak için bile olsa, Ruslarla bir anlaşmayı ciddi şekilde düşünmeye başlamıştı. Lenin’e bir mesaj yollayarak, diplomatik ilişkilerin kurulmasını önerdi ve emperyalizme karşı mücadelesinde, Türkiye’ye yardım edilmesini istedi.</p>
<p>Bir süre sonra cevap geldi. Rusya Misak-ı Milli’yi tanıdı ve Büyük Millet Meclisi’yle diplomatik ilişkilerin başlamasını önerdi. Trenle bir milyon altın ruble, silah, cephane ve donanım Türkiye’ye gönderildi.</p>
<p>İleride 16 Mart 1921’de Kemalist hükümetle Rusya arasında Moskova Antlaşması imzalanacaktı. Böylece Mustafa Kemal, Ruslarla anlaşarak, aralarındaki bütün sorunları değilse bile, sınır sorununu çözmüş olacaktı.</p>
<h4><strong>7.15-Çerkez Ethem İsyanı</strong></h4>
<p>1920 sonlarında Mustafa Kemal’in kendisinden isyanları bastırmak için yardım aldığı Çerkez Ethem ve adamları Kütahya dolaylarındaki dağlarda neredeyse bağımsız bir derebeylik kurmuştu. Ethem halktan kendi adına vergi topluyor, kendi başına keyfi bir adalet sistemi uyguluyor, adamlarına ordudan daha fazla para veriyor, askerleri ordudan kaçmaya kışkırtıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’le İsmet, Çerkez Ethem çetesini, bütün öteki başıbozuk kuvvetleriyle birlikte, düzenli ordu içine sokmaya karar verdiler. İsmet Bey, Ethem’in askerlerinin bir tümen haline getirilerek denetim ve disiplin kurallarına bağlanacağını açıkladı. Ancak Ethem’le mebus olan kardeşi Reşit bunu kabul etmediler. Hatta Meclis’teki arkadaşlarıyla birlikte hükümet aleyhine bir ayaklanma hazırladılar. Kendilerinin diledikleri yerde diledikleri gibi yaşayabileceklerini söylediler. Ankara ve Saray arasında ikili oynamaya başladılar.</p>
<p>Bunun üzerine mebuslar gizli bir toplantı yaptılar. Ethem’in kardeşi mebusluktan atıldı. Ardından Mustafa Kemal’in birlikleri Kütahya’ya yürüyüp, Çerkez Ethem kuvvetlerini dağıttı. Kısa bir süre sonra, Mustafa Kemal’in kendi sözüyle, “Ethem ve kardeşleri, kuvvetleriyle birlikte, düşman saflarında layık oldukları yeri aldılar.</p>
<h4><strong>7.16-I.İnönü Savaşı</strong></h4>
<p>İstanbul’da padişah, Damat Ferit’i daha fazla iktidarda tutamadı. Bir yandan Sevr Antlaşması’nın milletçe topyekûn reddi, bir yandan iç savaş siyasetinde uğradığı başarısızlık, sadrazamı iyice gözden düşürmüştü. Padişah artık bu işi bırakıp çekilmesini emretti.</p>
<p>Yunanlar, 1921 başında Anadolu’nun iki kilit noktası olan Eskişehir’le Afyon’u ele geçirmeyi tasarlıyorlardı. Daha geniş çapta bir taarruz için baharı ve havaların düzelmesini bekliyorlardı. Ancak 10 Ocak 1921’de bir çeşit keşif niteliğinde, orta çapta bir harekâta giriştiler.</p>
<p>Başlıca saldırı, Bursa yönünden geldi. İsmet Bey, düşmanı, vadide, Eskişehir’i savunmak için yer yer güçlendirilmiş bir mevki olan İnönü’de karşıladı. Yunanlar, İsmet Bey’in komutasındaki birliklerin gösterdiği dayanma karşısında şaşırıp bocaladılar. Daha önceki çarpışmalarda olduğu gibi, bu sefer de, kötü donanımlı, disiplinsiz askerler karşısında, rahat rahat ilerleyeceklerini sanmışlardı. Bunun yerine, önlerine, ilk kez olarak, kararlı ve disiplinli bir kuvvet çıkmıştı. Türkler sayı ve silah bakımından kendilerinden çok zayıftı; ama buna karşılık, daha üstün bir komuta altında ve daha azimle savaşıyorlardı.</p>
<p>Bütün gün süren bir savaştan sonra Türkler başarılı bir karşı saldırıya kalktılar. Ertesi gün, bir tuzağa düşürüldüklerinden korkan Yunanlar, yenilgiyi kabul ederek, geldikleri gibi hızla Bursa yolundan geri kaçtılar.</p>
<p>Birinci İnönü Zaferi’nden sonra İsmet, Paşa oldu. Milliyetçiler, Birinci İnönü Savaşı’ndan hem yurtiçinde morali yükseltmek, hem de Rusları etkilemek için yararlanacaklardı. Düşmana karşı kazanılan bu ilk büyük zafer, Ankara’da coşkun bir sevinçle kutlandı. Meclis, orduya şükranlarını bildirdi.</p>
<h4><strong>7.17-Fikriye’nin Aşkı</strong></h4>
<p>Ardından Mustafa Kemal oturduğu yeri değiştirip Çankaya’ya geçti. Bu sıralarda Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye, kimseye kulak asmadan Anadolu’ya geçmişti. Tek başına önce vapurla İnebolu’ya oradan da arabayla Çankaya’ya geldi.</p>
<p>Fikriye Mustafa Kemal’e aşıktı. Onunla evlenmek istiyordu. Ama Mustafa Kemal, hayatını mesleğine, yurduna vermiş bir adamdı. Ayrıca Fikriye’yi biraz alaturka buluyordu. Evlenmeyi düşünmüyordu. Yine de Fikriye’nin gelişi ona, içine biraz da içtenlik ve tatlı bir sevgi karışan bir rahatlama imkânı kazandırdı.</p>
<p>Fikriye, esmer, zarif, anlayışlı, nazik tavırlı bir kadındı. Doğuştan akıllıydı. Çıtkırıldım bir kadın değildi. Yalnız ata binmekle kalmaz, silah kullanmasını da bilirdi. Mustafa Kemal’in düşüncelerini anlayıp cevaplandıracak kadar da eğitim görmüştü. Nasıl davranılacağını bilir, üstüne vazife olmayan şeye karışmazdı. Mustafa Kemal’in sofrasını zarif varlığıyla süsleyerek kendine düşeni yapardı. Arkadaşlarına sıkıntı vermez, onlarla aynı dili konuşurdu. Çok geçmeden hepsi, Fikriye’nin eve getirdiği aile havasını beğenmişlerdi. Ama ne yazık ki Fikriye’nin hikayesi mutlu bitmeyecekti.</p>
<h4><strong>7.18-Londra Konferansı ve II.İnönü Savaşı</strong></h4>
<p>Bu arada ufukta yeni bir Yunan saldırısı belirmişti. İtilaf Devletleri bundan önce bir barış toplantısı yaptılar. Yüksek Konsey, 1921 Şubat’ında Türk ve Yunan hükümetlerini, Londra’da bir konferansa çağırdı. Burada Sevr Antlaşması tekrar gözden geçirilecekti. Fakat İtilaf Devletleri ağır şartlar içeren antlaşmayı Ankara Hükümetine kabul ettiremedi.</p>
<p>Bunun üzerine Yunanlar 23 Mart’ta, Eskişehir ve Afyon istikametinde yeniden saldırıya geçtiler. Türkler yine asker ve teçhizat bakımından oldukça zayıftı. Londra görüşmeleri, Türklere, hiç olmazsa kuvvetlerini toparlamak, silahlarını artırmak ve Eskişehir’in savunmasını güçlendirmek için zaman kazandırmıştı. 9 gün süren savaşta Türk ordusunun kahramanca verdiği mücadele sayesinde Yunanlar ağır kayıplar verdiler. İsmet Paşa bir kez daha başarmış, Sevr Antlaşması Ankara Hükümetine silah zoruyla kabul ettirilememişti.</p>
<p>Yunanların mağlubiyeti Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1 Nisan 1921’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla iletildi. Şöyle diyordu:</p>
<p>“Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza bırakmıştır.”</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa cevaben şunları yazdı:</p>
<p>“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstila altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en uzak köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istila hırsı, azim ve hâkimiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.”</p>
<p>Evet, bu zafer, nihai bir zafer olmaktan uzaktı. Ama Mustafa Kemal’in söylediği gibi, “milletin makûs talihinde” bir dönüm noktası olmuştu. Milliyetçiler, sayı ve silah bakımından zayıf olsalarda Yunanlara karşı taktik ve stratejide üstünlüklerini göstermişlerdi. Türklerin eski asker ruhu yeniden canlanmıştı.</p>
<h4><strong>7.19-Eskişehir’in Düşüşü</strong></h4>
<p>İtilaf Devletleri, Londra Konferansı’nın ve İnönü muharebelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Türk-Yunan uzlaşmazlığında tarafsızlıklarını ilan ettiler. Ancak bütün bunlar Kral Konstantinos üzerinde bir etki yapmadı. 1921 Haziranı başlarında kendi kendisini Yunan orduları başkomutanlığına atadı. 10 Temmuz’da yeni bir saldırı başladı.</p>
<p>Yunan ordusunun hala silah, hava gücü ve donanım bakımından hafif bir üstünlüğü vardı. İlk hedef yine tren yoluydu. Yalnız bu kez asıl saldırı kuzeyden değil, güneyden geliyor ve Eskişehir yerine Kütahya ve Afyonkarahisar’a yönelmiş bulunuyordu.</p>
<p>Saldırı başarılı oldu. Yunanlar Afyon’u aldıktan sonra tren yolu boyunca kuzeye ilerleyerek ikinci kolla birleştiler ve Kütahya’yı da ele geçirdiler. Eskişehir ve Ankara ile olan ulaşım yolları böylece çember içine alınma durumuna düştü.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne olursa olsun, bu ülkede kalacağız. Vatanımızın her zerresini savunacağız. En uzak sınırlarına kadar, çarpışarak, toprağımızın altında can vereceğiz,” diyordu.</p>
<p>Bu sefer farklı bir taktik uygulayacaktı. Kafasında bütün faktörleri birleştirince, Yunan saldırısına karşı koymanın, yerinde bir hareket olmayacağına karar verdi. Zamana ihtiyacı vardı. Zaman kazanabilmek için toprak kaybetmek gerekiyordu. Ayrıca düşman ordusunun ikmal hattını uzatıp onları vatanın kalbinde boğmak istiyordu.</p>
<p>Gerçekten de Türk ordusu çabucak gözden kayboldu. Yaylanın uzun ve yorucu yollarında Ankara’ya, yurdun can evine doğru çekildiler. Ankara’nın seksen kilometre kadar önüne, Sakarya Nehri dirseğine gelmişlerdi. Burası, Mustafa Kemal’in durmaya karar verdiği yerdi.</p>
<h4><strong>7.20-Mustafa Kemal’in Başkomutan Oluşu</strong></h4>
<p>Fakat bütün bunları neden yaptığını Türk halkına anlatması gerekiyordu. Mustafa Kemal’in beklediği “manevi sarsıntı” şimdi olanca gücüyle üzerine çökmüştü. Meclis, bu felaket karşısında dehşete kapılmıştı. Mebuslar Mustafa Kemal’in başkomutanlığı kendi üzerine almasını istiyorlardı. Bazıları ordunun uğradığı yenilginin bir daha telafi edilemeyeceğini ve milliyetçi ülkünün büsbütün çöktüğünü düşündü. Bunun sorumluluğunu Mustafa Kemal’in sırtına yüklemek istiyorlardı. Daha dürüst ve daha az kötümser olanlarsa Kemal’in hâlâ durumu düzeltebileceğine inanıyorlardı.</p>
<p>Hayatın garip bir cilvesi olarak, bu buhran sırasında Mustafa Kemal, ilk kez neredeyse bütün Meclis’in desteğini elde etti. “Başkomutanlığı kabul edeceğim,” dedi. “Ancak Meclis’in bütün yetkilerinin bana verilmesi şartıyla,” diye devam etti. Orduyu, savaşın bundan sonraki dönemi için ancak bu şekilde hızlı bir şekilde hazırlayabilirdi. Fakat milli egemenlik ilkesine beslediği saygıdan dolayı, bu yetkilerin üç aylık bir süre ile sınırlandırılmasını istiyordu.</p>
<p>Kendisine karşı olan küçük bir grup bu kadar geniş yetki almasına itiraz etti. Bazıları da başkomutanlık unvanı Meclis’e ait olduğu için kendisine verilemeyeceğini ileri sürdü. Mustafa Kemal, olağanüstü koşulların olağanüstü hareket ve kararları gerektirdiğinde ısrar etti. Çabuk ve enerjik şekilde davranabilmesi şarttı. Kabinenin ya da Meclis’in onayını bekleyerek vakit kaybetmesi doğru olmazdı. Emirlerinin kayıtsız şartsız yerine getirilmesi, bunun için de bütün yetkileri elinde tutması gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal Meclis’i ikna etti. Böylece Başkumandanlık Kanunu 5 Ağustos 1921’de kabul edildi. Kemal üç aylık bir süre için askeri diktatör oluyordu. Artık her emri kanun hükmündeydi.</p>
<h4><strong>7.21-Sakarya Savaşına Hazırlık</strong></h4>
<p>Yetkilerini derhal kullanarak Türk milletinin “Topyekun Savaşı”nı başlattı. Orduya donanım sağlamak üzere bazı ihtiyaç maddelerine el koydu. Parası sonradan ödenmek koşuluyla kumaş, deri, yiyecek, akaryakıt ve çeşitli eşya stoklarının yüzde kırkının orduya verilmesini emretti. Halka, orduda kullanılabilecek bütün silah ve donanımı teslim etmesini bildirdi. Öküz ve at arabalarının yüzde onunu, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisini aldı.</p>
<p>Başkomutan kadınların bile bu savaşta yer almasını istedi. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekûn gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti.</p>
<p>Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık merkezlerden toplanan silahlar ve cephaneler, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşındı. Şalvarlı, köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. Böyle durumlarda kadınlar, mühimmatı sırtında taşıyorlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapaya devam ediyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.</p>
<p>Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yapıldı. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evler yıkıldı. Tahtaları lokomotiflerde yakıt olarak kullanıldı.</p>
<p>Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutlarla dolu yerlerden geçerek, yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu.</p>
<p>Tabii herkes bu kadar fedakâr ve yürekli değildi. Askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırıldı. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Bazı şehirler, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu.</p>
<p>Bütün bunların ardından Mustafa Kemal, yeni Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargâhını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Atıyla, çevreye hâkim bir tepeye çıktı. Burada kaza geçirdi. Atı, kibrit alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düşmüştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer.” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal, tedavi için Ankara’ya döndü fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyor, güçlükle yürüyebiliyordu. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik anında olacak iş değildi ama Mustafa Kemal’in dinlenmeye hiç niyeti yoktu. Çok yakında Türk milletinin akıbeti belli olacaktı.</p>
<h4><strong>7.22-Sakarya Meydan Muharebesi</strong></h4>
<p>Sonunda Türk tarihini değiştirecek savaş gelip çatmıştı. Yunanlar, 13 Ağustos 1921’de yeniden saldırıya geçtiler. Kral Konstantinos, savaş hedefini, “Ankara’ya!” diye ilan etti ve İngiliz irtibat subaylarını daha şimdiden, Ankara’da vereceği zafer yemeğine çağırdı.</p>
<p>Böylece Yunan orduları on gün süreyle, karşılarında bir tek düşman görmeden, alışık oldukları deniz kıyılarından gittikçe uzaklaştılar. Havanın sıcaklığı çok kötüydü. Beraberlerinde içme suyu taşımak için tanker getirmediklerinden, fena halde susuzluk çekiyorlardı. Modern kamyonları, arızalı yollarda parçalanıyor, eşyalarını öküz arabalarıyla, develerle ve sırt çantalarıyla taşımak zorunda kalıyorlardı. Çoğu kez, kızarmış mısırdan başka yiyecek bulamıyorlardı. Çıplak ve yaban arazide, Sakarya Nehri’ne doğru ilerlerken askerlerin nefesi tozdan tıkanıyor, çoğu da yaylanın amansız sıtmasına tutulup saf dışı kalıyordu. Mustafa Kemal’in hesapları işe yaramıştı.</p>
<p>Türk ordusu, Yunanları Sakarya Nehri’nin doğusunda bekliyordu. Türklerin savunma durumu genel olarak iyi sayılırdı: Geriye demiryoluyla bağlı olmak gibi bir üstünlükleri vardı.</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri altındaki cephe aşağı yukarı 100 km uzunlukta ve 25 km derinlikteydi. Arazinin önemli noktalarına yerleşerek Sakarya Nehri’ni bir engel hâlinde önüne aldı. Savunmayı esnek olarak idare etme kararını almıştı.</p>
<p>Bu savaşa kadar savunmalar; orduların bir hat üzerinde yerleştirilmesi, bu hatta başarılı olunamazsa hep birlikte geride başka bir hatta çeki­lme biçiminde cereyan ediyordu. Ancak Mustafa Kemal Paşa burada farklı bir taktik uygulayacaktı. 26 Ağustos 1921’de savaş kitaplarına girecek o meşhur emrini verdi:</p>
<p>“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Memleketin her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”</p>
<p>Böylece çekilmek zorunda kalan birliklerin tutunabildikleri ilk yerde savunmaya devam etmeleri, diğerlerinin ise bulundukları mevzileri bırakmamaları sağlandı. Gerçekten de bu safhada verilen mücadele olağanüstüydü. Açılan her gediği kapatmak için 70 km’yi bulan zorlu yürüyüşlerle birlik kaydırmaları yapılıyordu. Her gelen asker, ertesi sabah çelikten bir kale hâlinde düşman karşısına çıkıyor, vuruşup şehit oluyor fakat vatanın savunulmasına devam ediliyordu.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi, tam, yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü. Bu dünyanın en uzun meydan muharebesiydi. Mustafa Kemal’in deyimiyle “Melhame-i Kübra”ydı. Çok büyük ve kanlı savaş.</p>
<p>Mustafa Kemal, elindeki kuvvetlerin durumunu, her birliğin gücünü, arazi üzerinde almış olduğu yeri, başındaki komutanın ne kıratta bir adam olduğunu en ince ayrıntılarına kadar ezbere bilirdi. Her akşam, savaş raporlarını okurken, yapılmış en ufak bir yanlış bile gözünden kaçmazdı.</p>
<p>Ayrıca düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Karşısındaki Yunan General Papulas’ın zihninden geçenleri çok iyi biliyordu. Nihayetinde aynı askeri dersleri almışlardı. Ama Mustafa Kemal farklı bir taktik uyguluyordu.</p>
<p>Papulas’ın asabı bozulmaya başlamıştı. Değişik bir oyun oynandığının farkındaydı fakat bunun ne olduğunu anlayamadı. Başarılı hücumlar yaptığı halde bir türlü istediği neticeyi elde edemedi. Mustafa Kemal’in satıh müdafaası taktiği yüzünden Türk ordusunun zannettiğinden daha güçlü olduğunu sandı. Israr etseydi kazanabilirdi. Ama Mustafa Kemal’in dediği gibi Papulas savaşı kafasında kaybetmişti.</p>
<p>Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Mustafa Kemal’e savaşın kaybedildiğine dair bir rapor geldi. Hemen, “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin,” diye emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra, “Bizim istihbarat yanılıyor,” dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır.”</p>
<p>Yunanlar, Türk kuvvetlerini bütün imkânlarıyla zorlamalarına rağmen kuşatıp imha edemediler. Güçleri tükenmişti. Çok büyük kayıplar verdiler. 10 Eylül’de Türk tarafından başlatılan genel karşı taarruzla son darbe vuruldu. 13 Eylül günü Yunanların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla savaş sona erdi. Çekilen Yunan ordusu için takip harekâtı başladı. Ancak askerlerin bitkinliği ve teçhizat yetersizliği nedeniyle durduruldu. Yunanlar ardında sağlam hiçbir şey bırakmamak için demir yollarını ve köprüleri havaya uçurdular. Köyleri yaktılar. Evlere taciz ve tecavüzde bulundular.</p>
<p>Sakarya Savaşı kazanılmıştı. Bu savaşın askerî sonuçları bakımından Türk tarafına çok önemli katkıları oldu. Sakarya Zaferi’yle üstünlük Türk ordusuna geçti. Moraller yükselmişti. Yunanların morali ise alt üst oldu. Afyonkarahisar-Eskişehir hattına kadar olan vatan toprakları Yunanlardan temizlendi.</p>
<p>Mustafa Kemal, savaştan sonra sivil elbiselerini giydi, dökülen otomobiline binerek Ankara’ya döndü. Meclis’e girerken alkışlarla karşılandı. Sonra bir harita önünde mebuslara, savaşı ve bundan alınması gereken dersleri anlattı. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Arkadaşlarına “Galiba en iyi yapabildiğim iş, şu askerlik,” dedi.</p>
<p>Sakarya Zaferi’nden sonra vefa duygusuyla dolan Türk milleti, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM aracılığıyla 19 Eylül 1921 tarihinde Gazi unvanı ve Mareşal rütbesi verdi.</p>
<p>Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya Savaşı’nı resmeden bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş atına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in, “Bu tabloyu kimseye göstermeyin,” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan geri kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya Savaşı’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum.”</p>
<h4><strong>7.23-Ankara ve Kars Antlaşmaları</strong></h4>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları yanında siyasi sonuçları da Türk milleti için çok önemli kazanımlar sağladı. Mustafa Kemal’in yurtdışındaki durumu güçlendi. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra, 13 Ekim 1921 günü Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Türkiye’nin doğu sınırları tam bir güvenlik altına alındı.</p>
<p>Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle-gör tutumunu bıraktı. Ayrıca Yunanların Anadolu’da yayılma ihtimalleri de işlerine gelmiyordu. İtilaf Devletleri’nden koparak TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşmayla Fransa tarafından Hatay-İskenderun dışındaki güney sınırımız tanındı. Ayrıca Fransızlar bölgedeki silah stokunu da Türklere devrettiler. Güney Cephesi güvenlik altına alındığından oradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırıldı. Batı Anadolu’daki Yunan egemenliğini hiçbir zaman kabullenemeyen İtalyanlar ise Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerleri boşalttılar.</p>
<p>Sakarya Zaferi, İngiltere’yi de TBMM Hükûmeti’ni tanımaya zorladı ve 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Anlaşması” yapıldı. Tutsaklar karşılıklı olarak bırakıldı.</p>
<p>Ayrıca 2 Ocak 1922’de Türkiye ile Ukrayna arasında bir dostluk antlaşması imzalandı, bu antlaşma ile Ukrayna’nın yanı sıra Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yakın dostluk ve temas sağlanmış oldu.</p>
<h4><strong>7.24-Yeni Yunan Politikası</strong></h4>
<p>Sakarya Zaferi, İtilaf Devletleri’nin Yunanlara olan güvenini azaltmıştı. Ayrıca yeni sınırlar Sevr Antlaşması’nın geçerliliğini yitirmesine sebep olmuştu.</p>
<p>Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanması, Yunan dış politikalarında da köklü değişikliklere sebep oldu. Sakarya’dan sonra, Yunanların “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” gibi düşleri Sakarya’nın sularına gömülmüştü. Hatta, Batı Anadolu’daki isteklerini bile bir kenara bırakıp yerli Rumların kuracağı bağımsız bir “İyonya Devleti” görüşüne ağırlık vermeye başladılar.</p>
<p>Milli Mücadelenin en önemli askeri olaylarından biri olan Sakarya Zaferi ile, 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden Türk çekilişi durdurulmuştu. Bundan sonra Türk ilerleyişi başlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.25-Doğu’nun Yardımı</strong></h4>
<p>Milli hareketlerin yeni yeni uyanmaya başladığı Doğu dünyası, milliyetçi Türkiye’yi bir örnek ve önder gibi görmeye başlamıştı. Türkiye, Batı emperyalizmine başkaldırmış ve onun boyunduruğunu silkip atmak için savaşa girişmiş ilk Doğulu ülkeydi. Mustafa Kemal’in adı Asya’da hızla yayılıyordu. Güttüğü savaşın haberleri Suriye’ye, Mısır’a, İran’a, Hindistan’a, hatta Çin’e kadar yayıldı. Bu, hiç kuşkusuz ötekilerin de izlemeleri gereken, Milliyetçi Doğu Devrimi’nin ilk örneğiydi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Asya milletlerinin şefi olmayı aklından bile geçirmiyordu. Fakat Doğu’nun maddi ve manevi yardımına ihtiyacı olduğu da açıktı. Bunun için Doğu’nun akılcı ve bilinçli unsurlarını kendine bağlamaktan geri durmadı. Dengeyi sağlamak için gerekirse sağa, gerekirse sola dümen kırmayı, kendini akıntıya kaptırmadan istediğini elde etmeyi büyük bir kolaylıkla başarıyordu. Verdiği açık demeçlerde Anadolu’yu “Doğu’ya doğru yöneltilecek her çeşit saldırıya karşı dikilmiş bir kale” gibi gösteriyordu. Bu savaş, yalnız Türkiye’nin savaşı değildi. Türkiye, Doğu’nun davasını savunuyordu.</p>
<p>Bu taktikler işe yaradı. Türkiye para bakımından en büyük yardımı, Türkiye’ye biricik bağımsız Müslüman devlet gibi bakan Hindistan’dan gördü. 125.000 İngiliz sterlinine varan Hint yardımının bir kısmı, ordu giderleri için kullanıldı. Fakat büyük bir kısmı, ileride yeni bir meclis binası yapılmasına ve ilk milli bankanın kurulmasına harcanmak üzere saklandı. Ayrıca Rusya’dan da yardım gelmeye devam ediyordu.</p>
<p>Gazi, böylece güçlü bir duruma ulaşmıştı. Artık müttefikleri, silahları, resmen tanınmış bir hükümeti ve günden güne güçlenen bir ordusu vardı. Fakat harekâta girişmek için acele etmiyordu. Zaman onun yararına işlemekteydi. Ordular kendi vatan toprağını savunuyordu. Moralleri yüksekti. Pek hevesli olmadıkları çılgınca bir maceraya atılmış olan Yunan askerleri ise yabancı bir topraktaydı. Moralleri, yavaş yavaş çöküyordu. Mustafa Kemal onlara karşı, kendi kuvvetleri iyice hazır olduğu ve zaferi kazanacağına inandığı gün saldırıya geçecekti.</p>
<p>Bunun için bazen haber vermeksizin denetlemeler yapıyordu. Büyük Taarruz için düzenli orduya asker toplanıyordu. O dönemde askerden kaçmak isteyenlerin en büyük sığınağı din eğitimi veren medreselerdi.</p>
<p>Bir gün Konya’dayken bir medreseyi ziyarete gitti. 17-18 yaşında mollalarla doluydu. Cübbeli sarıklı hocalarla beraber avluya dizildiler. Kıdemli sarıklılardan biri Mustafa Kemal’e yaklaştı. Bir sürü övgüden sonra medrese talebelerinin askere alınmamasını istirham etti. Mustafa Kemal sinirlendi:</p>
<p>“Memleket harp ediyor, istiklal ve mevcudiyetini kurtarmaya çalışıyor, siz burada Arap lisanıyla vakit geçiriyorsunuz. Sizin için bu medreseler, Yunan’ı mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı kıymetlidir? Millet kan içinde yüzerken, milletin çocukları cephelerde yurt için canını feda ederken, siz burada sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!” diye bağırdı.</p>
<p>Sonra çıktı gitti.</p>
<p>O dönem, memlekette beş bin civarında medrese vardı. Kullanılmayan “kolordu” büyüklüğündeydi. Mustafa Kemal otomobille uzaklaşırken yatışmamıştı. “Buna son vereceğiz,” diyordu. “Buna mutlaka son vereceğiz.”</p>
<h4><strong>7.26-Büyük Taarruza Hazırlık</strong></h4>
<p>20 Temmuz 1922’de Gazi’nin başkomutanlık yetkileri, TBMM tarafından süresiz olarak uzatıldı. Ufukta yeni bir savaş vardı. Büyük Türk taarruzu daha fazla geciktirilemezdi artık. Yunanların umutsuzca giriştikleri son bir oyun bunu daha da çabuklaştırmaya yaradı. Ankara’yı ele geçirme planları boşa çıkmış olan Konstantinos ile Gounaris, şimdi gözlerini İstanbul’a dikmişlerdi. Anadolu’dan aceleyle iki tümen çekerek Marmara’nın öbür kıyısına, Trakya’ya geçirdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal, Yunanların Trakya’ya asker geçirdiklerini duyar duymaz, saldırıya geçeceği zamanı kararlaştırdı. Çünkü böylece Anadolu’daki Türk ve Yunan kuvvetleri denk duruma gelmiş oluyorlardı. Saldırının tam sırasıydı. Batı Cephesi’ne, genel karargâhına gitti. Ordunun ağustos ortalarında saldırı için hazır olmasını emretti.</p>
<p>Güvenliğe önem veren modern kafalı bir subay olarak, Mustafa Kemal, saldırı tarihinin gizli tutulması gerektiğini çok iyi biliyordu. Çünkü stratejik planının başarısı, her şeyden önce bir sürprize dayanmaktaydı. Her yerde türlü kimliklere bürünmüş İngiliz ajanları vardı. Bu yüzden Gazi’nin cepheye gittiği çok az kimseye söylenmiş, onlara da sanki hâlâ Ankara’daymış gibi davranmaları bildirilmişti.</p>
<p>Ali Fuat Paşa mebuslara daha o gece birlikte yemek yediklerini söyledi. Yabancı ajanlar arasında, sürekli olarak, ordunun henüz saldırıya hazır olmadığı söylentisi yayılıyordu. Çankaya’daki nöbetçilere, içeriye kimseyi sokmamaları için talimat verildi: Hesapta Gazi’nin işi vardı. Gazeteler, onun ertesi gün Çankaya’da bir çay partisi vereceğini yazıyorlardı; oysa Mustafa Kemal cepheye, karargâhına gitmişti bile.</p>
<h4><strong>7.27-Büyük Taarruz</strong></h4>
<p>İki ordu birbirine hemen hemen denk güçteydi. Silah bakımından Yunanların, süvari bakımından da Türklerin hafif bir üstünlüğü vardı. Saldırının temelini önce stratejik, sonra taktik sürpriz oluşturuyordu. Yunanlar saldırıyı Türklerin geniş çapta yığınak yaptıkları kuzeyden, Eskişehir’den bekliyorlardı. Bu bölgede Türklerin yoğun faaliyeti vardı. Mustafa Kemal onların böyle sanmalarını sağladı. Aslında güneyde, İzmir demiryoluna hâkim durumdaki Afyon’a saldırmayı tasarlamıştı.</p>
<p>Kıtalar gece yol alıyor, gündüzleri köylerde ve ağaç altlarında dinleniyorlardı. Böylece keşif uçuşu yapan düşman uçakları onları göremiyordu. Bir yerde yol yapılacağı vakit, düşmanı aldatmak için, gereksiz olan yerlerde de aynı şekilde yol yapılıyordu. Sürpriz hazırdı.</p>
<p>Mustafa Kemal önce düşmanı şaşırtmak için, kuzeyde Bursa istikametinde bir oyalama hücumu emretti, güneyde de Menderes vadisinde Aydın istikametinde bir süvari harekâtı yaptırdı. 25 Ağustos akşamı Anadolu ile dış dünya arasında bütün haberleşmelerin kesilmesini emretti. Birlikler, yamaçlardaki mevzilerini almak için gündüzleri keşif uçaklarından gizlenerek, geceleri de düşmanın birkaç yüz metre yakınından geçerek yol almışlardı. 26 Ağustos günü Mustafa Kemal emri verdi:</p>
<p>“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!”</p>
<p>O dönemde Ege Denizi de Akdeniz olarak anılıyordu. On iki yıldan beri savunma durumunda kalmaya zorlanmış bir milletin, ilk büyük saldırısı, az sonra başlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.28-Başkomutanlık Meydan Muharebesi</strong></h4>
<p>Büyük Taarruz başladı. Savaş kanlı oldu ve kısa sürdü. Sabah saat dokuz buçuktu ve iki tanesi dışında, bütün hedefler Türklerin eline geçmişti. Sürpriz tam olmuştu. Yunanlar, geceleyin gizlenerek karşı yamaçlardan kendilerine doğru tırmanmış olan bu kuvvetlerin varlığını akıllarından bile geçirmemişlerdi. Keşif uçakları sadece üç tümen görüldüğünü bildirmişti. Bu tümenler de kolayca tutulabilirdi. Bunun yerine, bu noktada kendilerinden sayıca üç kat üstün bir kuvvet onları silip süpürmüştü.</p>
<p>30 Ağustos sabahı Dumlupınar dolaylarında geri çekilmeye çalışan Yunan ordusu, etrafı çalılık tepelerle çevrili, yumurta biçiminde bir çukura sıkıştırılmıştı. Bu sırada 2.Ordu, 1.Ordu ile birleşmek için ilerliyordu. Yunanların batısında, hiçbir kuvvetin aşamayacağı koca Murat Dağı vardı. 1.Ordu ise, çevrelerindeki düğümü daha da sıkıştırmak için güneyden ve doğudan onlara yaklaşıyordu. Yunanlar, dar Kızılcadere Vadisi’nden batıya doğru giden tek bir yol dışında, her yandan çevrilmiş durumdaydılar.</p>
<p>O gün, ilk saldırıdan dört gün sonra, Yunan ordularının yarı mevcudu yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Savaş malzemelerinin tümünü kaybettiler. Yunan ordusunun öteki yarısı, arkasındakilerle arayı açmış, denize doğru kaçıyordu. Ancak kaçarken köyleri, ekinleri ateşe veren, demiryolunu tahrip eden, erkek, kadın, çocuk herkesi kesip öldüren ve kadınların ırzına geçen bu sürüye ordu denemezdi artık. İsmet Paşa’nın “Başkumandanlık Muharebesi” diye adlandırdığı zafer böyle elde edilmişti. 30 Ağustos bundan sonra Türklerin zafer bayramı olarak anılacaktı.</p>
<h4><strong>7.29-Yunan Esirlerine Yapılan Muamele</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’in çadırı, savaş alanına yakın, harap olmuş bir köyde, bir ahırın damına kurulmuştu. Çevresine toplanan köylü kadınlar ona bakıyor, kendisinden Yunanlardan çektiklerinin öcünü almasını istiyorlardı. Gazi’nin neşesi kaçmış, yerini kara düşünceler kaplamıştı. Onların yaptığı kötülükleri o da yapmalı mıydı? Sessizce inerek yolun kenarında bir sandalyeye oturdu; üstleri başları paramparça, kan toz içinde gelen Yunan esirlerine bakmaya başladı. Sonra yerde bir Yunan bayrağı gördü. Kaldırılmasını ve bir Yunan tüfeğine sarılmasını emretti.</p>
<p>Önüne getirilen esirler arasında, Selanik’ten tanıdığı bir subay da vardı. Esir Yunan subayı, Mustafa Kemal’in omzunda bir işaret göremeyince, rütbesini sordu. Acaba şimdi ne olmuştu, binbaşı mı, albay mı, yoksa paşa mı? Mustafa Kemal, mareşal ve başkomutan olduğunu söyledi. Yunan subay, Türkçe olarak:</p>
<p>“Bir başkomutanın cepheye bu kadar yakın yerde olması görülmüş şey değil,” dedi.</p>
<p>Esir düşenlerin arasında Generaller de vardı. General Trikupis karargâha getirildiğinde Mustafa Kemal yenilen pehlivanın elini sıkan galip bir pehlivan gibi Trikupis’in elini yakaladı. Sıradan bir el sıkışma süresinden uzun tuttu:</p>
<p>“Oturun general, yorulmuş olacaksınız.” dedi.</p>
<p>Ardından sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı. Trikupis, ona şaşkınlıkla:</p>
<p>“Sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum general,” dedi.</p>
<p>Masaya oturdular. Mustafa Kemal çelik bakışlarını Trikupis’e dikmişti. Saldırının nasıl gelişeceğini neden önceden görememiş olduğunu sordu. Trikupis, gafil avlandığını itiraf etti. Başkomutan Mustafa Kemal’in savaşı cephe hattından yönetmesine o da şaşırmıştı. Ona, kendisinin ne gibi güçlüklerle karşılaştığını anlatmaya başladı. Kendi başkomutanının cephede olmadığını, durumu iyice bilmediğini söyledi. Emrindeki subayların kendisini dinlemediklerinden yakındı. Ayrıca telefon hatlarını kesip taşıtları parçalamış olan Türk süvarileri yüzünden, Yunanların ulaşım sisteminin altüst olduğunu anlattı.</p>
<p>Mustafa Kemal kalktı. Trikupis’in elini içtenlikle sıktı:</p>
<p>“Bazen en ustası bile yenilir. Siz, bir asker olarak elinizden geleni yaptınız. Üzülmeyin general. Burada misafirimizsiniz.” dedi.</p>
<p>Trikupis daha sonra takas için kullanıldı. Atatürk vefat ettiğinde hâlâ hayattaydı ve Yunan basınına şöyle diyecekti:</p>
<p>“Asrımızın en büyük insanının önünde saygıyla eğiliyorum, kurduğu Türkiye’yi dünyanın başlıca barış odaklarından biri haline getirdi, yeri daima boş kalacaktır, daima aranacaktır”</p>
<p>1959 yılında ölene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’teki Pembe Ev’e gitti, Atatürk’ün fotoğrafı önünde saygı duruşunda bulundu.</p>
<p>İşte Mustafa Kemal böyle bir komutandı. Düşmanının bile büyük saygısını kazanabilen bir komutan…</p>
<p>Kesin Türk zaferinden sonra halk, sokaklara döküldü. Türk milleti ordu ve Gazi şerefine gösteriler yapmaya, havaya sevinçle silahlar atmaya başladı. Askerler Ege’ye kadar ilerlediler. 9 Eylül’de İzmir’deki düşman Ege Denizi’ne döküldü ve 11 Eylül’de Bursa da kurtarıldı. Artık Meclis kürsüsünü örten siyah örtü kaldırılabilirdi.</p>
<p>Mustafa Kemal İzmir’e vardığında karargâhını Karşıyaka’ya, bu iş için seçilmiş bir köşke taşıdı. Oturacağı köşke girerken birdenbire durdu. Yere bir Yunan bayrağı serilmişti. “Bu nedir?” diye sordu. Kral Konstantinos’un da Türk bayrağını çiğnediğini söylediler. Gazi, “Hata etmiş” dedi. “Bayrak bir milletin onurudur, ne olursa olsun yere serilemez. Kaldırınız!”</p>
<p>Şehirdeki Rumlar, kendilerini koruyacak Yunan birlikleri kaçıp gittiği için, korku içindeydiler. Üç yıl önce, Yunanların İzmir’i işgal ederken Türklere reva gördükleri muamelenin şimdi kendilerine yapılmasından çekiniyorlardı. Bunun için, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, bir bildiri yayımladı ve Rum halkına kötü davranacak askerlerin ölüm cezasına çarptırılacağını ilan etti.</p>
<h2><strong>8-Savaş Sonrası Cumhuriyet’e Doğru</strong></h2>
<h4><strong>8.1-Gazi’nin Latife Hanım’la Tanışması</strong></h4>
<p>Gazi’nin İzmir’e gelişinden biraz sonra karargâha genç bir kadın gelmiş ve kendisini görmek istemişti. Bu bir köylü kadını değil, iyi yetişmiş özgüvenli bir hanımdı. Yüzü peçesizdi, sade, ama zevkli bir biçimde giyinmişti. Ufak tefek, kısa boylu, fakat sağlam yapılıydı. Büyük kara gözleri, zeki bakışları vardı.</p>
<p>Rahat davranışı, sözünü sakınmadan konuşması, insanın yüzüne dosdoğru bakması, Mustafa Kemal’in ilgisini uyandırdı. Adı Latife’ydi. Ticaret ve gemicilikle uğraşan, ithalat-ihracat yapan İzmirli bir zenginin, Uşakizade Muammer Bey’in kızıydı. Avrupa’da hukuk okumuştu. Fransızcayı bir Fransız gibi konuşuyordu. Annesi babası Fransa’daydı. Fakat o Mustafa Kemal’in yolunda çalışmaya kararlıydı. Onu kendine kahraman olarak seçmiş ve kurtuluş ordusuyla İzmir’e girdiğinden beri aramaya koyulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal’i maiyetindekilerle birlikte gelip İzmir’deki evlerinde kalmaya çağırdı. Bu ev şehrin dışında, gürültü patırtıdan uzaktı. Varlıklı Levantenlerin bakımlı bahçeler içinde yerleşmiş oldukları Göztepe’deydi. Büyük, rahat, hizmetçisi bol bir evdi. Latife Hanım, Mustafa Kemal’le memnuniyetle ilgilenebileceğini söyledi.</p>
<p>Gazi kabul etti. Burada sıcak bir yaz gecesi düzenlenen davette gazetecileri kendine özgü, düşündürücü ve esprili konuşmasıyla etkiledi. Latife Hanım, İsmet Paşa’yla, Rauf Bey’in de hoşuna gitmişti. İsmet Paşa da evli bir adamdı ve evliliğin herkes için, özellikle şimdi Mustafa Kemal için iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Aşırılıklarını yumuşatmak ve halka örnek bir evlilik göstermek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Hem Türk, hem de Avrupa kültürüyle yetişmiş akıllı bir kadın olan Latife Hanım bu iş için biçilmiş kaftandı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in daha yapacağı çok iş vardı. İzmir’den Ankara’ya dönerken henüz evlilik fikrine ısınmış değildi. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktı.</p>
<h4><strong>8.2-Mudanya Mütarekesi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, İzmir’de durmak niyetinde değildi. Amacı Misak-ı Milli sınırlarından ne eksik, ne de fazla olarak İstanbul’u ve Edirne’yi almaktı. İzmir’de basına verdiği demeçlerde, bunları elde etmek için hemen görüşmelere başlamaya hazır olduğunu açıkça belirtti. Bir Amerikan gazetecisine, bir haftada İstanbul’da olabileceğini ve oradan da Trakya’yı işgale başlayacağını söyledi. Musul’u da istiyor, fakat Mezopotamya üzerinde bir hak iddiasında bulunmuyordu. Savaş için olduğu gibi, barış için de planları vardı; bu planlar, Boğazların güvenliği için gereken garantileri de kapsamaktaydı. Ancak, İtilaf Devletleri, bunları kabul etmek istemezlerse, Mustafa Kemal, Yunanları Avrupa’da da kovalamaya hazırdı.</p>
<p>İngiliz kabinesi Türkler’in Avrupa kıyısına geçmeleri durumunda, kuvvetle karşı koymaya karar verdiler. Türklerin Boğazları, İstanbul’u ve Trakya’yı ele geçirmeleri bunca savaştan sonra kendileri için utanç verici bir şey olurdu.</p>
<p>Olurdu olmasına fakat İngiltere ciddi bir bunalımla karşı karşıya kaldı. İngiliz halkı Türklerle yeni bir savaş istemiyordu. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir temsilci Bursa, Mudanya’da bir konferansa çağırıldı.</p>
<p>Mustafa Kemal, Meclis adına İtilaf Devletleri’nin barış konferansı çağrısını kabul ettiğini bildirdi. Fakat, Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal Türkiye’ye geri verilmesini istiyordu. Gazi, bu konferansta İsmet Paşa’yı delege olarak seçti.</p>
<p>Uzun tartışmalar ve bir türlü çözümlenemeyen detaylar yüzünden konferans 8 gün sürdü. En sonunda 11 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri ile Ankara Hükümeti arasında Mudanya Mütarekesi imzalandı. Bu antlaşma hem kurtuluş savaşının bitişini hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuken sona ermesini sağladı.</p>
<h4><strong>8.3-Saltanatın Kaldırılması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bundan sonra yapmak istediklerini bir akşam Bursa’da yaptığı bir konuşmada açıkladı. Toplantıda kadınlar erkeklerden daha çoktu. Onlara:</p>
<p>“Siz bizim hesabımıza eğitim savaşını kazanın, memlekete bizden fazla hizmet etmiş olursunuz. Sizi bu savaşa çağırıyorum.” dedi.</p>
<p>Sonra herkese hitaben şunları söyledi:</p>
<p>“Şu andan başlayarak kadınlarımız ülkenin toplumsal yaşamına katılmayacak olurlarsa hiçbir zaman tam anlamıyla gelişemeyiz. Köhne geleneklere sımsıkı yapışıp durursanız, cüzzamlılar gibi yapayalnız kalırsınız. Kişiliğinizi koruyun; ama Batı’dan da, ileri bir millete gerekli olan şeyleri alın. Yaşayışınızı, bilime ve yeni düşüncelere uydurun. Siz bunu yapamazsanız, günün birinde onlar sizi yutar.”</p>
<p>Uzun bir alkış koptu. Kadınlar heyecandan ağlıyorlardı. Bu geleceğin ilk belirtisiydi. Fakat Mustafa Kemal asıl büyük savaşın şimdi başladığını biliyordu. Gerçekleştirmek istediği devrimler öyle kolay kolay başarılabilecek şeyler değildi.</p>
<p>Sultanın elinde bütün imparatorluktan sadece İstanbul kalmıştı. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’ni ve saltanat sorunlarının nasıl çözümleneceğini İzmir’deyken de, Ankara’ya döndükten sonra da arkadaşlarıyla uzun uzadıya görüşmüştü. Saltanatı kaldırmayı çok önceden tasarlamıştı. Meclis de onun bu niyetini sezmiş ve telaşlanmaya başlamıştı. Vahdettin indirilecekse bile yerine yeni bir meşruti padişah gelmeliydi.</p>
<p>Bu arada Yıldız Sarayı’nda büyük bir telaş vardı. Padişah, İzmir’in kurtuluşundan beri hangi tutumu takınacağına kesin olarak karar veremiyordu. Abdülhamid’in başına gelenler bir türlü aklından çıkmıyor; bir an İstanbul’dan ayrılmayı düşünüyor, arkasından milliyetçilere karşı bir af gösterisinde bulunmayı tasarlıyordu. Artık kendi emrindeki görevliler de çekilip gitmeye başladığı için, İngilizler’den koruyucularını artırmasını istemişti. Hâlâ bir şey oluverecek de tahtını kurtaracakmış gibi bir umuda yapışmış duruyordu.</p>
<p>İtilaf Devletleri, tam bu kritik anda yine uygunsuz bir iş yaptılar ve böylece Mustafa Kemal’e, harekete geçmek için beklediği fırsatı vermiş oldular. İkilik yaratmak umuduyla, daha önceki konferanslarda olduğu gibi yine Lozan Konferansı’na, hem Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, hem de Babıâli Hükümeti’ni bir arada çağırdılar.</p>
<p>Mebuslar bunun üzerine fena halde öfkelendiler. İstanbul’un Lozan’a temsilci göndermesi vatana ihanet sayılırdı. Hariciye vekili olarak ilk kez söz alan İsmet Paşa, bu çifte çağrının Mudanya Antlaşması’na aykırı olduğunu ileri sürdü.</p>
<p>Saltanatın kaldırılması için psikolojik an gelmiş bulunuyordu. Gazi, hemen bir orta çözüm yolu seçti. Padişahlıkla halifelik birbirinden ayrılacaktı. Cismani iktidarı temsil eden birincisi kaldırılacak; ruhani iktidarı temsil eden ikincisi, bırakılacaktı. Halife’nin görevi yalnızca dini çerçevede olacak, hiçbir şekilde siyasetle uğraşmayacak ve bir şehzadeye devredilecekti. Böylece Gazi “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, anayasaya göre, egemenliğin millete ait bulunduğunu bildiren bir önerge hazırladı.”</p>
<p>Bu çözüm yolunun hem padişahı uzaklaştırmaya, hem de Meclis’teki dinci unsurları yatıştırmaya yeteceği umuluyordu. Ancak ciddi itirazlar geldi. Bağırıp çağırmalar aldı başını yürüdü. Tartışmaların sonu gelecek gibi değildi. Mustafa Kemal, Milli Egemenlik için verilmiş bunca mücadeleden sonra hala bir çeşit monarşi isteyenlerin olmasına fena içerledi. Önündeki sıranın üstüne çıktı. Yüksek sesle şunları söyledi:</p>
<p>“Türk milleti bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve sultanlığını başkaldırarak kendi eline, bilfiil almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan; millete sultanlığını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Mesele, zaten olup bitmiş bir gerçeği açığa vurmaktan ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, düşünceme göre, çok iyi olur. Aksi takdirde, gerçek yine usulü dairesinde, belirtilecektir. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”</p>
<p>Herkes donakalmıştı. Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi sessizliği bozdu:</p>
<p>“Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık,” dedi.</p>
<p>Ardından hızla kanun tasarısı hazırlandı. Böylece Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de kaldırılmış oldu. Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermişti.</p>
<h4><strong>8.4-Vahdettin’in Kaçışı</strong></h4>
<p>Bu olayların ardından Vahdettin İngiliz General, Harington’a giderek kendisini tehlikede gördüğünü ve İngilizlerden onu hemen alıp götürmelerini istedi. Harington buna göre bir plan kurdu.</p>
<p>Padişah, aldığı talimata uyarak, maiyetindekilere, o geceyi Merasim Köşkü’nde geçirmek istediğini söyledi. Bu köşk, bahçenin uzak bir ucunda, İngiliz barakalarının bulunduğu alana giren Malta Kapısı’nın yanı başındaydı. Bu istek, hiçbir kuşku uyandırmamıştı. Oğlu ve kendisiyle birlikte gidecek olanlar gelip köşkte padişaha katıldılar: Başmabeyincisi, mızıkacıbaşısı, doktoru, iki sadık kâtibi, bir uşak, bir berber, iki de haremağası; hepsi dokuz kişiydi. Vahdettin bütün gece, tabancalarla mücevherlerinin, kıymetli taşlarının ve daha başka değerli eşyalarının sandıklara yerleştirilmesini, başlarında durarak, bekledi. Eşyalar arasında, Sultan Selim’e ait som altından küçük bir masa da vardı.</p>
<p>Küçük grup sabahın altısında köşkten çıktı. Arabayla deniz motoruna oradan da İngiliz Malaya zırhlısına götürüldüler. Vahdettin Harington’a geride kalan beş karısını emanet etti ve arkadan gönderilmelerini istedi. Savaş gemisinin merdivenlerini tırmanmaya başladı. Malta’ya götürüldü.</p>
<p>Refet Paşa bundan sonra, aldığı talimat üzerine, sultanın amcazadesi Veliaht Abdülmecit Efendi’yi ziyaret ederek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koşullarına uygun olarak halifeliği kabul etmesini diledi. Abdülmecit elli dört yaşında, sağlıklı ve aydın bir adamdı. Liberal düşüncelerinden dolayı Abdülhamid tarafından politikadan uzak tutulduğu için, boş vakitlerinde kendini sanata vermiş, sarayın bahçelerini düzenleyip güzelleştirmiş, musikide ve resimde usta olmuştu. Çağdaş düşünceli bir adamdı. Milliyetçilere karşı da sempati göstermişti. Şimdi, kendisini, Meclis’in kararlarına uymakla yükümlü tutan bir belgeyi imzalayarak halife oluyordu.</p>
<h4><strong>8.5-I.Büyük Millet Meclisinin Kapanışı</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bir yandan düşmanın amansız isteklerine kafa yorarken bir yandan da Meclis’teki saltanatın kaldırılışını kabul edemeyen gerici kafalarla uğraşıyordu. Artık ilk meclisi dağıtmanın zamanı gelmişti. Savaşı yönetmek için seçilmiş olan Birinci Büyük Millet Meclisi, görevini yerine getirmiş, gününü doldurmuştu. Barışı korumak ve Mustafa Kemal’in gerçekleştirmeyi tasarladığı reformları hızla yasallaştırmak için yeni bir meclis gerekiyordu: Eskisinden daha olgun, daha ağırbaşlı, sorumluluğunu daha iyi kavramış ve daha kolay yönetilebilir bir kuruluş.</p>
<p>Birinci Büyük Millet Meclisi 15 Nisan 1923’te son kez toplandı. Ardından Mustafa Kemal, basına, yeni bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Halk Partisi adındaki bu kuruluş, Meclis’teki grubunun yerine geçecekti. Gazi, parti programını kaleme almak için ülkenin ileri gelen aydınlarını çağırdı. Bundan sonra halkla daha yakından ilişki kuracaktı. Hem kendi görüşlerini halka anlatacak hem de onların görüşlerini öğrenecekti. Bu düşünceyle Batı Anadolu’da, özellikle son savaş bölgelerinde bir ay sürecek bir geziye çıktı.</p>
<p>Bu bir ay içerisinde halka 34 büyük söylev verdi. O güne kadar hiçbir Türk devlet başkanının, başkentinden çıkıp da halkla yüz yüze konuştuğu görülmüş değildi. Millet, egemenliğini gerçekten elinde tuttuğuna inanmaya başlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in şimdi giriştiği iş, askeri alanda kazanmış olduğu zaferlerden de, Lozan’da gütmekte olduğu diplomatik savaştan da daha zordu. Çünkü tutucu ve inatçı bir halkın bütün alışkanlıklarını, düşüncelerini değiştirecek köklü bir devrimin temelini atacaktı. Karşısına dikilecek başlıca engel, aşırı dindar çevrelerden geldi. Bu yurt gezileri sırasında yaptığı konuşmalarda en çok gericiliğin ve yobazlığın etkilerine karşı koymaya çalıştı.</p>
<h4><strong>8.6-Gazi’nin Latife Hanım’la Evlenmesi</strong></h4>
<p>Bu arada Ankara’ya döndüğünden beri Latife’yle mektuplaşıyordu. Gazi, Latife’nin gösterdiği ilgiyi karşılıksız bırakmamıştı. Fikriye’yi de kendine göre sevmiş ve arkadaşlığından hoşlanmıştı ama onu hiçbir zaman nikâhla almayı düşünmemişti. Fakat artık, Batılı bir devlet başkanı olarak Latife uygun bir eş adayıydı. Onunla evlenirse Türk toplumuna örnek olabilirdi.</p>
<p>Böylece artık işleri biraz yoluna koymuş olan Mustafa Kemal, İzmir’e giderek Latife’ye evlenme teklif etti. İlana, törene filan gerek yoktu. Latife Hanım’ı yanına alarak bir kadıya gitti ve hemen nikâhlarını kıymasını istedi. Evlenme töreni, Latife Hanım’ın babasının evinde, Batı göreneklerine uygun olarak yapıldı. O zamanlarda nikâhta kadın bulunmazdı. Gelin yerine vekili olurdu. Hepsini yıktılar. Yan yana bir masaya oturarak ant içtiler.</p>
<p>Latife Hanım, Ankara’ya yerleştikten biraz sonra, Gazi, onunla birlikte Güney Anadolu’nun belli başlı şehirlerinde bir “balayı gezisi”ne çıktı. Latife Hanım’ın ne kadar kültürlü olduğunu etrafa göstermekten hoşlanıyordu. Gerçi halk Latife’nin Byron’dan ya da Victor Hugo’dan okuduğu şiirlerden bir şey anlamıyordu ama yine de Gazi, peçesiz ve pantolon giyen eşini, gerçekleştirmek istediği toplumsal devrimlerin canlı bir sembolü gibi tanıtıyordu. Türk kadını, bundan böyle kendisine takılmış bütün prangalarından kurtulmalı, erkeğin yanında onun da kendine özgü bir yeri olmalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal her gittiği yerde, gezisinin demokratik karakterini ortaya koymaya çalışıyordu. Doğulu görevlilerin pek hoşlandıkları o karşılıklı hediyeler alıp verilen, şatafatlı nutuklar çekilen resmi törenler geçmişte kalmıştı artık. Gazi, halkla kaynaşmak, kendisinin halktan ayrı olmadığını göstermek istiyordu. Mersin’deki bir akşam yemeğinde Latife Hanım’la kendisine hazırlanan yaldızlı tahtlara oturmayı reddederek normal iki sandalye getirtti ve halkın arasında yer aldı.</p>
<h4><strong>8.7-Lozan Antlaşması’nın İmzalanması</strong></h4>
<p>Bu arada Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği yolunda 20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başlamıştı. Uzun görüşmelerin ilk etabı ihtilaflı meseleler nedeniyle ertelenmişti. İtilaf Devletleri Türkleri yenilmiş bir millet sayıyor, Türklerse kendilerini muzaffer olarak görüyorlardı. 23 Nisan 1923’te Lozan’da tekrar başlayan müzakereler 24 Temmuz 1923 günü nihayet sonuçlandı. Antlaşma imzalandı. Mustafa Kemal, baş temsilci İsmet Paşa’yı telgrafla kutladı:</p>
<p>“Ülkeye birçok yararlı hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu kez de tarihi bir başarıyla taçlandırdınız.” dedi.</p>
<p>Gerçekten de Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yenik düşmüş Orta Avrupa devletleri arasında galip devletlere kendi koşullarını kabul ettiren tek ülkeydi. Bu başarıda, herhangi bir genişleme hevesinden kendini alıkoyabildiği için, en büyük pay Mustafa Kemal’indi. İkinci en büyük pay da bu sınırlı amaçlara varmak yolunda gösterdiği sabır ve inattan dolayı, İsmet Paşa’nındı. İkisi de İtilaf Devletleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanmayı iyi bilmişlerdi. Sabırlı davranarak, Musul ve Boğazlar gibi, uluslararası çapraşık sorunlara yol açan ve hemen çözümlenmesi mümkün olmayan sorunları ilerideki görüşmelere bırakma akıllılığını göstermişlerdi.</p>
<h4><strong>8.8-Ankara’nın Başkent Oluşu</strong></h4>
<p>Bundan sonra Gazi, İstanbul yerine Ankara’nın devlet merkezi olmasına karar verdi. Evet, çok ilkel bir yerdi. Fakat düşman akınlarına karşı güvenli bir stratejik ve coğrafi konumu vardı. Ayrıca, Milli Mücadele’nin sembolü olarak, mistik bir değer kazanmıştı.</p>
<p>Mebusların çoğu Anadolulu oldukları için, Mustafa Kemal, tasarıyı Meclis’ten geçirmekte güçlük çekmedi. İstanbul, hilafet merkezi olarak kalıyor; Ankara, Meclis’in merkezi, dolayısıyla başkent oluyordu.</p>
<h2><strong>9-Demokratik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğuşu ve Yükselişi</strong></h2>
<h4><strong>9.1-Mevcut Durumun Tespiti</strong></h4>
<p>Türk milleti 10 yıldan uzun bir süredir neredeyse durmaksızın savaşmıştı. Osmanlı döneminde zaten ihmal edilmiş Anadolu, şimdi hepten harap haldeydi.</p>
<p>Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu. Traktör sayısı sıfırdı. Ayçiçeği, şeker üretimi yoktu. Ekmeklik un ithaldi. Pirinç ithaldi. Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Hastalıktan geçilmiyordu. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu. Verem, tifüs, tifo salgını vardı. Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Doğumda her beş anneden biri ölüyordu.</p>
<p>Ortalama ömür 40’tı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu fakat kiremit bile yoktu. Limanlar, madenler yabancılara aitti. Demiryollarının bir metresi bile bizim değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri. Bu kadar.</p>
<p>“Sanayi” denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu. 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı. Bunların da 250’si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı, o da sınırlıydı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu. Otomobil sayısı sadece 1490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.</p>
<p>Kadın insandan sayılmazdı. Halkın büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Tiyatro, müzik, resim, heykel, spor yoktu. Arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılmıştı. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Ölçü birimlerimiz ortaçağda kalmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in yapacak çok işi vardı. İsmet Bey’e durumu özetleyen şöyle bir mektup yazdı:</p>
<p>“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız. Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.”</p>
<h4><strong>9.2-Cumhuriyetin İlanı</strong></h4>
<p>Ankara’da, Lozan’dan sonra, “Savaş bitti,” diyorlardı. Oysa, savaş bitmiş değildi. Mustafa Kemal, amaçlarından birincisini elde etmişti. Türkiye’yi kurtarmış, düşmanlarla sarılı, dağınık, parçalanmış bir imparatorluktan yoğun, katıksız bir devlet çıkarmıştı.</p>
<p>Ama ikinci savaş şimdi başlıyordu. Demokrasi ve çağdaşlaşma savaşı. Eğitim savaşı. Bu seferki savaş maddi değil, manevi silahlarla yapılacaktı. Fakat usul ve taktik bakımından ötekinden farklı değildi. Önceki gibi, adım adım gerçekleştirilecekti.</p>
<p>Mustafa Kemal, Türk toplumunu kökünden değiştirmek istiyordu. Amacı şeriata dayanan ortaçağ yapısı bir toplum sistemini süpürüp atarak, yerine Batı uygarlığına dayanan yeni, çağdaş bir düzen getirmekti. Kararını yerine getirmek için güçlü bir durumdaydı. Kazandığı zafer ve şerefli bir barış, itibarını yükseltmişti. Reformlara girişmek işi artık yalnızca bir taktik ve zaman sorunuydu.</p>
<p>İlk kararı şuydu: Türkiye bir cumhuriyet olmalıdır.</p>
<p>Gazi önce gazetelere demeçler vererek niyetini bütün dünyaya açıkladı. Bu demeç, Ankara’da yıldırım etkisi yaptı. Cumhuriyet kavramı geleneksel Müslüman devlet anlayışıyla taban tabana zıttı. Ancak ikinci meclis, birincisine göre daha aklı başında bir kuruluştu. Ciddi tartışmaların tadını kaçıran o yobazlar bu mecliste yoktu artık; yerlerini daha olgun kafalı, Batı düşüncelerini daha iyi kavramış, yazar, gazeteci ve meslek adamlarından kurulu gruplar almıştı. Yine de bazıları Cumhuriyet ilan edilecekse, halifenin cumhurbaşkanı olması gerektiğini ileri sürüyorlardı.</p>
<p>Anlaşılan bu işi bekletmeden hızlı bir şekilde yapmak gerekecekti. İsmet Paşa ile Mustafa Kemal baş başa vererek, Cumhuriyet tasarısını hazırladılar. Anayasa’ya, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir,” cümlesi eklenecekti. Cumhurbaşkanı, devlet başkanı olacak ve Meclis’çe seçilecekti. Başbakanı o seçecek, öteki bakanları da başbakan atayacaktı.</p>
<p>29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal, oylamaya katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. Ancak, 100 kişi de çekimser kalmıştı. Toplantı, Cumhuriyet’in gelecekteki mutluluğu için edilen dualarla son buldu. “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları eşliğinde Cumhuriyet’in ilanı, bütün yurtta 101 pare top atışıyla kutlandı.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanından sonra ihtilalin öncülerinden dördü Mustafa Kemal’e karşı cephe aldılar. Bu işte onların fikrine danışılmamıştı. Ayrıca onlara göre Mustafa Kemal bütün gücü eline toplamıştı. Bu sakıncalı bir durumdu.</p>
<h4><strong>9.3-Hilafetin Kaldırılması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, birkaç ay sonra daha köklü ikinci bir işe girişti. Bu da, şeriat ilkelerine dayanan bir yönetimin kökünden kazınmasından ve din ile devletin birbirinden büsbütün ayrılmasından başka bir şey değildi.</p>
<p>Mustafa Kemal’e göre bir Türk en temelde sadece Türk olmalıydı. İsteyen istediği dine inanabilirdi. Kimse bir dinin kurallarına göre yargılanmamalıydı. O, “Milletin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançer” olan yobazlığa bütün gücüyle karşıydı. Çağdaş bir görünüşün Müslümanlığa aykırı olduğunu ileri sürenleri azarlıyordu. Camilerde cuma günü verilen vaazların bilim kurallarına uygun olması gerektiğini söylüyordu. Vaizler uygarlık dünyasının siyasi ve sosyal koşullarını yakından izlemek zorundaydılar. Ayrıca bundan sonra vaazlar, halkın anlayabilmesi için Türkçe olarak verilecekti.</p>
<p>Ancak ülkenin bazı ileri gelenleri Mustafa Kemal’le aynı fikirde değildiler. Türk hükümetinin ancak halifeliği devlet nezdinde sağlam bir temele oturtarak güç ve itibar kazanabileceğini söylediler. Halifelik Türkiye’yi şeriat kurallarına bağlamalıydı. Bir Türk ne olursa olsun Müslüman kimliğini de taşımalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal, önerisini ileri sürmek için uygun bir vesile olarak, Büyük Millet Meclisi’nin dördüncü yıldönümünü seçti ve dedi ki:</p>
<p>“Artık, İslam dinini, yüzyıllardan beri âdet olduğu gibi, bir politika aracı durumundan kurtarmak zamanı gelmiştir.”</p>
<p>Yine de ikna olmayanlar oldu. Halifeliği kurtarmak için son bir teşebbüs yapıldı. Mustafa Kemal’in halife olmasını isteyenler oldu. Ancak Gazi bu öneriyi dikkate bile almadı.</p>
<p>Böylece 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan kanunla halifelik makamı kaldırıldı. Halife yerinden indirildi. Hanedan üyelerinin Türkiye Devleti sınırları içinde oturmaları yasaklandı. Şeriye ve Evkaf vekâletleri ile Şeyhülislamlık Kurumu kaldırıldı. Evkaf gelirleri devlete mal edildi ve din okulları laik eğitime bağlandı. Bir ay sonra çıkarılan bir kararname ile hâlâ evlenme, boşanma, veraset gibi özel davalara bakan Şeri Mahkemeler kapatıldı ve bütün bu işleri düzenlemek üzere İsviçre Medeni Kanunu’na dayanan yeni bir kanun hazırlandı.</p>
<p>Gazi, birkaç adımda bir tarih dönemini ortadan kaldırmıştı. Laik Türk devrimcileri zaten yüz yıldan beri dini tutuculuğa karşı ağır ağır savaşmaktaydılar. Mustafa Kemal, bu savaşı birden hızlandırıp mantıklı bir sonuca eriştiren ilk yönetici oldu. Ancak hiçbir şekilde insanların din ve vicdan özgürlüğüne karışmaya kalkmadı. Mustafa Kemal din için, hangi din olursa olsun “İnsanın temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır, devlet işlerine karıştırılmamalıdır.” diyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal modern hukuka dayanan laik bir Türkiye kurmuştu fakat bağnazlık zaman zaman patlak vererek, ilerideki devrim yıllarında, Mustafa Kemal’i, yeniden baş gösteren önemli sorunlarla uğraşmak zorunda bırakacaktı.</p>
<p>Daha hiçbir şey bitmiş değildi.</p>
<h4><strong>9.4-Yeni Türkiye’nin Başkentinde Evlilik Hayatı</strong></h4>
<p>Cumhuriyet’in başkenti Ankara, ağır ağır gelişiyordu. Burada masa başında geçen akşamların şimdiki yeniliği, Latife Hanım’ın varlığıydı. Gölgede kalacak bir kadın olmayan Latife Hanım, kişiliğini herkese duyuruyordu. Mustafa Kemal’le aralarında, Batı’da olduğu gibi, eşit koşullarda bir karıkocalık bağı vardı. Yalnız Latife ara sıra ölçüyü kaçırıyor, değil Çankaya’yı kendi evi gibi yönetmek, Mustafa Kemal’i de çekip çevirmek gibi tehlikeli işlere kalkışıyordu. Arkadaşlarının önünde onu azarlıyor, hatta yabancı ziyaretçileri kabul edip, Gazi’nin adına demeç vermeye bile kalkıyordu. İşte bütün bu durumlar Gazi’yle Latife arasında zaman zaman ciddi çatışmalara sebep oluyordu. Bu iki güçlü iradenin, iki sinirli mizacın birbirleriyle çatışacağı belli bir şeydi.</p>
<h4><strong>9.5-Fikriye’nin Sonu</strong></h4>
<p>Bu arada Fikriye, imkansız aşkı Mustafa Kemal’in evlendiğini Paris’teyken duymuş; sevgilisinin özlemini çekerken bir de kıskançlıktan kıvranmaya başlamış ve Türkiye’ye dönmüştü. Haber vermeden Çankaya’ya geldi. Gazi’nin daha uykuda olduğunu bildirdiler. Bekleyeceğini söyleyerek helaya girdi.</p>
<p>Orada o kadar uzun kaldı ki, kendisini içeri almış olan iki yaver kuşkulanmaya başladılar. Zaten gelirken deli gibi bir halde olduğunu görmüşlerdi. İçlerinden biri helanın kapısını vurdu, cevap alamayınca kırıp açtı. Fikriye’yi çantasına bir tabanca yerleştirirken gördü. Hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandı, fakat ne olur ne olmaz diye kendisine Gazi’nin şimdi onu kabul edemeyeceğini ve gitmesini söyledi. Kapıya kadar götürerek arabasına bindirdi.</p>
<p>Fikriye, arabayla akrabalarından birinin yakınlardaki evine gitti. Ama evde kimseyi bulamadı. Bunun üzerine çantasındaki tabancayı çıkardı ve orada, arabanın içinde kendini vurdu. Düştüğü umutsuzluk içinde belki Mustafa Kemal’i, belki Latife Hanım’ı, belki de ikisini birden öldürmeye gelmişti. Ya da, aşkına karşılık bulamadığı için Gazi’nin gözü önünde kendini vuracaktı. Bunun cevabı hiçbir zaman bulunamadı.</p>
<p>Fikriye’nin ölümü Mustafa Kemal’i çok sarstı. Bir süre yüzü asıldı, konuşmaz oldu. Fikriye onu aşkla seven belki de tek kadındı. Latife cumhurbaşkanını, Fikriye Mustafa Kemal’i sevmişti.</p>
<h4><strong>9.6-Şeyh Sait İsyanı</strong></h4>
<p>1925 Şubatı’nda genç Türkiye Cumhuriyeti yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Doğu Anadolu’da yeni bir isyan patlak vermişti. Savaştan sonra, Barış Konferansı’nda İtilaf Devletleri’nin bağımsız bir Kürdistan kurmak istemeleri, Kürtlerin özgürlük heveslerini iyice kamçılamıştı. Buna bir de din elden gidiyor algısını ekleyen Şeyh Sait, halkı ayaklanmaya çağırdı.</p>
<p>Elazığ-Eğil’in Piran köyünde başlayan ve doğu illerine yayılan isyanın elebaşısı bir aşiret reisiydi. O bölgedeki dervişlerin de başı olan Şeyh Sait, okuma yazma bilmeyen bir toprak ağasıydı. Dini itibarına ve otoritesine sığınarak aşiretindekilerin sırtından geçinirdi. Etkisini komşu dağlarda yaşayan zengin ailelere de yaymıştı. Ancak şimdi Ankara’nın yeni “Türkleşmiş” hükümeti, bu derebeylik gücünü tehdit edeceğe benziyordu.</p>
<p>Şeyh Sait, aşiretini, hilafetin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin “kâfirce” siyasetine karşı ayaklanmaya çağırdı. 13 Şubat 1925’te, birkaç haftalık sürekli bir propagandadan sonra isyan ilan etti. Yeşil Müslüman sancağı altındaki kuvvetleri, şeriatı geri getirmek amacıyla bölgeye yayılarak hükümet binalarını ele geçirdiler, jandarmaları tutukladılar, önemli Elazığ ve Diyarbakır şehirlerine yürüdüler.</p>
<p>Meclis başta olayı önemsemedi. Ancak bu ayaklanma, bir karşıdevrim girişimi olabilir, doğu illerinden Türkiye’nin başka yerlerine sıçrayarak rejimi devirmeyi amaç edinen bir eylem halini alabilirdi.</p>
<p>Bunun üzerine mecliste yeni bir yasa kabul edildi. Buna göre, dini, ülkenin iç düzenini yıkmak için araç olarak kullananlar, vatana ihanetle suçlandırılacaktı. Bu yüzden olağanüstü hal ilan edildi.</p>
<p>Bu arada Şeyh Sait’le adamları, dağlık doğu bölgelerinde bankaları, evleri, dükkânları basıp soyarak ilerliyorlardı. Her yere halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacağını anlatan bildiriler dağıtıyorlardı. Okullarda dinsizlik öğreten, kadınları peçesiz gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi. Böylece başka aşiretleri de yanlarına katarak, zayıf milis kuvvetlerini geri püskürttüler. Köyleri bir bir zapt ettiler. Elazığ’ı aldıktan sonra Diyarbakır’ı kuşattılar.</p>
<p>Ordu, hazırlıklarını tamamladığı sırada, İsmet Paşa da, Meclis’e “Takriri Sükûn Kanunu” adıyla bir yasa getirdi. Artık hükümet “isyanı ve gericiliği” teşvik eder nitelikte herhangi bir kuruluşu, girişimi ya da yayını yasaklayabilecek ve kapatabilecekti. Yasayı yürütmeye İstiklal Mahkemeleri yetkiliydi. Bunların çoğu isyan bölgesinde kurulacak, “Harp Divanı” gibi iş görerek; verecekleri ölüm cezalarını, Meclis’in onayına sunmaksızın, derhal yerine getirmek yetkisine sahip olacaklardı.</p>
<p>1925 Martı sonunda gerekli askeri harekât tamamlanmış ve bütün isyan bölgesi iyice çember içine alınmıştı. En sonunda, nisan ortalarında, Şeyh Sait yanında birkaç elebaşı ve küçük bir kuvvetle, kuşatıldı. Yenilgiyi kabul ederek teslim oldu. Üzerinde suçlayıcı belgeler ve büyük miktarda altın bulundu. İsyanı ancak iki ay sürmüştü.</p>
<p>Şeyh Sait’le suç ortakları, bir ay sonra, İstiklal Mahkemesi önüne çıkarıldılar. Din elden gittiği için isyana kalktıklarını söylediler. Suçlarını kabul etmediler. Ama bu onları, vatan haini olarak ölüm cezasına çarptırılmaktan kurtaramadı. Şeyh Sait’le, içlerinde dokuz da şeyh bulunan kırk kişi, Diyarbakır Ulucamii önünde asıldılar.</p>
<p>Ayaklanma böylece sona erdi. Yeni Türkiye’nin her tarafında halkın isyana karşı tepkisi sert olmuştu. Bu gericilik gösterisini şiddetle protesto ettiler. O kadar güçlükle elde edilmiş olan barışı bozmaya yönelen bu girişime kızmışlar, dinin siyasete alet edilmesine içerlemişlerdi.</p>
<h4><strong>9.7-Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması</strong></h4>
<p>Kürt isyanı, Mustafa Kemal’in dinle ilgili diğer reformları uygulamasını kolaylaştırdı. Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi unvanlar kaldırıldı. Kastamonu’da verdiği bir söylevde düşüncelerini tekrar dile getirdi:</p>
<p>“Ölülerden yardım dilemek, uygar bir toplum için lekedir. Bugün bilim, teknik ve bütün yaygınlığıyla aydınlatıcı uygarlık karşısında filan ya da falan şeyhin öğütleri ile maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların uygar Türk toplumunda bulunabileceğini asla kabul etmiyorum.</p>
<p>Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.”</p>
<p>Bu hüküm birkaç kararname ile kesinleşti. Bundan sonra Türkiye, kağıt üstünde bile olsa yalnız şeyhlerden, dervişlerden değil; falcılardan, büyücülerden, üfürükçülerden, muskacılardan ve bütün bunların hizmetlerinden, ücretlerinden, kıyafetlerinden kurtulmuş olacaktı. Medreselerle tekkelerin gelirleri çağdaş bir eğitim programının uygulanmasına harcanacaktı.</p>
<h4><strong>9.8-Şapka Devrimi</strong></h4>
<p>Bu devrimi başka bir devrim takip etti. Şapka devrimi.</p>
<p>Mustafa Kemal Kastamonu’da bir deneye girişti. Köylüler, Gazi’nin sokaklarda geçeceği yerlere halılar sermişlerdi. İçlerinden birçoğu kendisini ilk defa görüyordu. Cumhurbaşkanı, resmi görevlilerle halkı selamlayarak ağır ağır caddede yürürken, çıt bile çıkmıyordu. Gazi yeni tıraş olmuş, sırtına Avrupa stili bir takım elbise giymişti. Başında panama şapka vardı. Birkaç resmi görevli çılgınca alkışladılar, yanlarındakileri de alkışlamaları için dürttüler. Ama halk öylesine şaşırmıştı ki, ancak tek tük birkaç alkış sesi duyulabildi. Bunun nedeni, Gazi’nin değişik kılığıydı. Oysa onu fesli, pala bıyıklı, elinde iki metrelik kılıçla hayal edenler vardı. Bu kılıkla bir kuşak önce gelmiş olsaydı, halk onu kovalar ya da parçalardı. Ama şimdi herkes, sessiz bir merakla cumhurbaşkanını selamlıyordu.</p>
<p>Bu andan sonra, toplumun üst tabakalarında moda çabucak değişti. Şimdi bunun yasa yolla bütün millete yayılması gerekiyordu. 1925 Kasım’ı sonlarına doğru, halkoyunun olgun hale geldiği görülünce, Meclis’ten bir yasa çıkarılarak bütün erkeklerin şapka giymesi istendi.</p>
<p>Gazi’ye artık kadınların özgürlüğünü ilgilendiren konuları gerçekleştirmek işi kalmıştı. Kadınlar da istedikleri gibi giyinebilmeli, aileleri zorlamadan kocalarını seçmekte serbest olmalıydılar. Ama Mustafa Kemal burada ihtiyatlı davranmak zorundaydı. Bunun şapka devrimine benzemeyeceği açıktı.</p>
<h4><strong>9.9-Kadınların Özgürlüğüne Kavuşması</strong></h4>
<p>Kadının Türkiye’deki durumu Osmanlı’nın yıkılışına kadar hala 1300 yıl önceki Arap yaşayışıyla aynıydı. Kadınlar her şeyden uzak yaşıyorlardı. Kadın erkeğe göre alt sınıftı. Zayıf içgüdüsü nedeniyle erkek tarafından korunması gerekirdi. Kadının davranışlarına göz kulak olmak hem kişisel, hem de toplumsal bir görev olmuştu. Yalnız kocası, kardeşi ve babası değil, bütün sokak, bütün mahalle, kadını gözaltında tutmakla, kollarının bacaklarının iyice örtülü olmasına dikkat etmekle görevliydi.</p>
<p>Kadının eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma, velayet hakkı yoktu. Kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu. Seçme, seçilme hakkı yoktu. Doğum izni yoktu. Çalışma hayatında eşit hakkı yoktu. Eşit işe eşit ücret hakkı yoktu. Kürtaj, gebeliği önleme hakkı yoktu. Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.</p>
<p>İstanbul’da bir kadın, kocası bile olsa, sokakta ya da arabada bir erkekle yan yana gezemezdi. Bir arada çıksalar bile, koca, karısını hesaba katmadan önden giderdi. Kadın, hiçbir zaman kocasıyla birlikte bir toplantıda bulunamazdı. Zaten, Müslümanlar arasında kadınlı erkekli bir toplum hayatı kesinlikle yoktu. Tramvaylarda, vapurlarda kadınlarla erkekler bir perdeyle ayrılırdı. Tiyatrolarda kadın rolleri ya erkekler tarafından ya da Hıristiyan kadınlar tarafından oynanırdı.</p>
<p>Yalnız Anadolu’nun bazı kesimlerinde köylü kadınları daha serbesttiler; yabancılar önünde olmamak koşuluyla, yüzlerini bile açarlardı. Çünkü kadınlar ekonomik nedenlerden dolayı, tarlada çalışmak ve evin dışında ailenin yaşaması için gerekli başka işleri de yapmak zorundaydılar.</p>
<p>Jön Türkler, kadınların eğitiminde ileriye doğru birkaç adım atmışlar onların mesleğe atılmalarına yol hazırlamışlardı. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Aile Kanunu çıkarılmıştı. Bu kanun, kadınlara; erkeğin tek eşi olabilme seçeneğini sunuyordu. Gazi, şeriye mahkemelerini kaldırıp İsviçre Medeni Kanunu’nu alarak, bu kanunun ilkelerini geliştirdi. Ayrıca miras hukukunda cinsiyet ayrımına son verildi. Ama, daha aşılacak yol vardı.</p>
<p>Mustafa Kemal yeni bir görüşün tohumlarını ekmek için bile bile gerici alanları seçiyordu. Ankara’da bir öğretmenler kongresine hem kadınlar hem de erkekler katılmış; ama kadınlar, erkeklerle aralarında birçok sıra bulunacak şekilde ayrı bir yere oturtulmuşlardı. Bu toplantıyı haber alan hocalar, telaşla, protesto için Gazi’ye gittiler. Bu ne terbiyesizlikti? Kadınlı erkekli toplantı yapılıyordu.</p>
<p>Gazi, öğretmenler derneğinin başkanını çağırtarak yüksek sesle azarladı: “Ne yapmışsınız bu öğretmenler toplantısında? Utanmıyor musunuz? Ayıp!” dedi.</p>
<p>Hocalar, sevinçten yerlerinde duramıyorlardı.</p>
<p>Gazi, devam etti: “Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız. Peki, onları ne diye erkeklerden ayrı oturttunuz? Kendinize mi güveniniz yok, yoksa bu hanımların namusundan mı şüphe ediyorsunuz? Bir daha kadınların ayrı tutulduğunu duymayayım,” dedi.</p>
<p>Hocalar şok olmuştu. Dilleri tutuldu. Kadınların toplantıdan çıkartılmasını beklerken daha da iç içe sokulmuşlardı.</p>
<p>Bundan sonra Gazi, demeçlerinde sık sık kadın sorununa değinmeye başladı. Kadınlar, erkekler kadar, hatta onlardan daha iyi bir eğitim görmeliydiler. Çünkü çocukları yetiştiren onlardı. Her toplum ancak iki cinsin bir arada olmasıyla ilerleyebilirdi. Bir ülkenin yarı nüfusunu evlere kapatarak milyonlarca akıl gücünden mahrum kalınıyordu.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal şöyle konuştu:</p>
<p>“Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin? Şüphe yok; ilerici adımlar, dediğim gibi iki cins tarafından, birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerleme düzeyinde aşamalar birlikte geçilmelidir. Böyle olursa, devrim başarıya ulaşır.</p>
<p>Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere ya arkasını çevirir ya da yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlamı nedir, ne demektir?</p>
<p>Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip biçime, sıkıntılı duruma girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekmektedir.”</p>
<p>Bundan sonraki on yıllık süre içinde bu düzeltmeler yavaş yavaş yapıldı. İlk örneği şehirli kadınlar verdi, fakat eski geleneklere bağlı köylere yayılması için daha yıllar geçecekti.</p>
<p>Büyük şehirlerde balolar, danslar düzenleniyordu. Başlangıçta insanlar, çekingen duruyorlar; kadınlar bir köşede, erkekler öbür köşede oturuyor, hiç kimse karısını arkadaşına tanıştırmak istemiyordu. Türk Ocağı salonlarındaki böyle bir toplantı sırasında Gazi, bir çocuk balosundaymış gibi erkeklere, “Haydi kalkın da bu hanımlarla konuşun, onlara bir şeyler ikram edin. Kompliman yapın. Oturanlar da kıskansınlar. O zaman onlar da birbiri ardından kalkacaklardır,” dedi. Gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>1929’da ilk defa güzellik yarışması düzenlendi. 1932’de Keriman Halis Türkiye güzeli seçilmekle kalmadı. Belçika’daki uluslararası finallere katıldı. 28 ülke temsilcisiyle yarıştı. Dünya Güzellik Kraliçesi oldu. Mustafa Kemal çok sevindi. Cumhuriyet’ten önce insan yerine bile konulmayan Türk kadını dünyanın en güzel kadınıydı.</p>
<p>Kadınlar çeşitli mesleklere ve sonunda politikaya atıldıkça, toplumdaki buzlar kendiliğinden çözülmeye başladı. 1930’da kadınlar, belediye seçimlerine katılma hakkını kazanmışlardı. 1934 sonunda genel seçimlerde oy kullanmalarına izin verildi ve 1935’te, Gazi’nin desteğiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne on yedi kadın mebus seçildi. Bu inanılmaz bir devrimdi.</p>
<h4><strong>9.10-Gazi’nin Latife’yle Boşanması</strong></h4>
<p>Bir gün Gazi’ye, niçin evlendiği sorulunca, “Bu reform için,” diye cevap vermişti. Kendi karısının yüzünü açtığını göstermeden, milletten karılarının yüzlerini açmasını isteyebilir miydi? Kendi karısıyla toplantılara katılmadan bunu başkalarından bekleyebilir miydi?</p>
<p>Elbette tek sebebi bu değildi. Latife’den hoşlanmıştı da ama iki karakterin o baskın yapısı evliliği zora soktu. Aralarında çıkan çatışmalar, gittikçe artmaya başladı.</p>
<p>Ayrıca Latife Hanım Gazi’yi kıskanmaya başladı. Arada bir kıskançlığı öyle bir hal alıyordu ki, Gazi’nin iltifat ettiği kadınları, erkek arkadaşlarını, onların Gazi üzerindeki etkilerini, daha ötesi köpeğini ve köpeğiyle ilgilenmesini bile kıskanıyordu. Başkalarının önünde Gazi’yi eleştiriyor, onun sosyal durumunu yüzüne vuruyor, kendi ailesinin kibarlığı ve zenginliğiyle övünüyordu.</p>
<p>Kavgalar gittikçe sıklaştı. En sonunda iş boşanmaya kadar geldi. Mustafa Kemal, Latife Hanım’la evliliğinin sona erdiğini söyleyerek bu konuda kabineye talimat verdi. Fakat ikisi de durumu çok ağırbaşlı karşıladılar. Latife Hanım, her şeyden elini eteğini çekerek yaşadı, herhangi bir istek ya da kınamada bulunmaktan kaçındı; Gazi’ye gelince, Latife Hanım’ın ailesiyle bir yerde karşılaştığı zaman, onlara hep saygıyla davrandı.</p>
<h4><strong>9.11-Ankara Baştan Yaratılması</strong></h4>
<p>Bu arada Ankara’da hukukçu yetiştirmek için yeni bir yüksekokul kurulmuştu. Gazi okulu şu sözlerle açtı:</p>
<p>“İnkılapçıların en büyük ve aynı zamanda en sinsi düşmanları, çürümüş kanunlarla bunların köhne destekçileridir. Amacımız baştan başa yeni kanunlar yaratmak ve böylece eski hukuk sistemini kökünden yıkmaktır.”</p>
<p>Gerçekten de, ülkesine ilk olarak bağımsız bir adalet mekanizması sağlamış olması, Mustafa Kemal’in en önemli başarılarından biri olacaktı. Ayrıca kendisi de liyakat aşığıydı. İşi ehline verir muhalifi bile olsa işini iyi bileni devlet işlerinde en üst makamlara getirirdi.</p>
<p>Artık, başkenti yeniden kurmak için ciddi çalışmalara girişilmişti. Planları hazırlamak için biri Alman biri Avusturyalı iki şehircilik uzmanı çağrıldı. Burada, üzerinde hemen hemen hiçbir yapı bulunmayan boş bir toprak üzerinde, dünyanın en modern şehri kurulabilecekti. Planda; ormanlar, geniş bulvarlar, zarif yapılar, binlerce ağaçlandırılmış alan, parklar, tiyatro ve opera binası gibi şeyler vardı.</p>
<p>Ayrıca Cumhuriyet Köyü projesi hazırlanmıştı. Dairesel yerleşim planına sahip olan ideal köy projesinde, bir toplumun ihtiyaç duyabileceği her şey vardı.</p>
<h4><strong>9.12-Harf Devrimi</strong></h4>
<p>Üçüncü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, Anayasa’dan, “Türk Devleti’nin dini, İslam dinidir,” sözünü silerek dini reformları bütünlemek olmuştu. Böylece Türkiye, hukuk ve anayasa açısından Batılı devletler gibi laik bir devlet oldu. Herkese vicdan özgürlüğü tanındı. Bununla birlikte devleti ve milleti zora sokan bir şey daha vardı. Türkçe’ye hiç uygun olmayan Arap harfleri. Bundan dolayı, Meclis’e düşen en önemli görev, Türk alfabesini değiştirmekti.</p>
<p>Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Oysa Osmanlıda birçok kitap yasaktı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Yani halk tamamen cahildi.</p>
<p>Geçen yüz yıl süresince, İslam ulemasının karşı koymalarına rağmen, yazının sadeleştirilmesi üzerinde zaman zaman tartışmalar yapılmıştı. Arap alfabesi, Türkçenin seslerine uymuyordu. 600 sene boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Harflerinin ve işaretlerinin karışıklığı, yeteri kadar sesli harfi olmayışı ve okunuşunun çeşitli anlamlara göre değişimi yüzünden rasgele bir insanın bunu okuması zordu.</p>
<p>Eğitim görmüş Osmanlı Türkleri bile çok kere imla yanlışı yapmaktan kurtulamazlardı. Bu hal, iki ayrı dilin gelişmesine yol açmıştı: Biri Osmanlı “Enderun” sınıfının kullandığı, yazılan ama konuşulmayan Türkçe; öbürü de halk dili olarak konuşulan, ama yazılamayan Türkçe. Bu da halkın çoğunluğunun yazılı edebiyata yabancı kalmasına yol açıyordu. Halk egemenliği, elde herkesin öğrenip yazabileceği bir alfabe olmadan, nasıl geliştirilebilirdi?</p>
<p>Bununla birlikte 1926’daki Bakû Kongresi’nde, Latin alfabesi, Sovyetler Birliği’ndeki bütün Türk-Tatar cumhuriyetleri tarafından kabul edilmişti. Bu, Türk milletinin iki büyük grubunun, artık, birbirlerinin dilini okuyamayacak hale gelmesi demek oluyor ve yazı değişikliğini daha da zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Gazi, her ne kadar Harf Devrimi’ne karar vermiş ve bu konuyu, geçen yıllar içinde aydınlarla tartışmışsa da, bunu herkesin desteğini elde etmeden yapmak istemiyordu. Bundan dolayı savaşa ancak 1928’de girişti. Yeni bir yazı hazırlamak üzere bir alfabe komisyonu kurdu. Komisyona göre bu iş 5-15 yıl gibi bir süre alacaktı. Birkaç yıl, okullarda her iki yazı birden öğretilecek, gazetelerde yan yana basılacaktı. Gazi buna karşı çıktı. Böyle yapılırsa herkes eski yazıyı okumasını sürdürür, yenisinin yüzüne bile bakmazdı. Kararını bildirdi: “Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz!” dedi.</p>
<p>Böylece, yeni alfabe, altı haftada hazırlandı. Mustafa Kemal yeni harfleri tanıtmak için İstanbul’u seçti. Üstelik bunu halk topluluğu önünde yapmayı uygun gördü. Birçoğu o güne kadar kahramanlarını görmemiş olan halkın alkışları arasında, kendisi ve yanındakiler için hazırlanan yirmi dört kişilik masaya oturdu. Karşısındaki platformda, modern bir caz orkestrası çalıyordu.</p>
<p>Latin harfleriyle yazılmış ilk söylevi şöyleydi:</p>
<p>“Zengin ve ahenkli dilimiz şimdi yeni Türk harfleriyle kendini gösterebilecektir. Kısa zamanda, yeni Türk harflerini öğrenmelisiniz. Bunları her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir millet ve ülke görevi biliniz. Milletimiz, yazısı ve düşüncesiyle, gerçek yerinin uygarlık dünyasında olduğunu ispat edecektir.”</p>
<p>Bu sözleri, benzeri görülmemiş bir alkış tufanı izledi. Birkaç gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda üst tabakanın katıldığı bir konferans toplandı. Gazi burada bundan böyle gazetelerde yeni yazıya yer verileceğini ve eski yazının üç ay içinde büsbütün kalkacağını ilan etti. Sonbaharda okullarda bütün derslerin yeni yazıyla okutulması için emir verdi. Bu emir, yeni harfleri kendileri bile bilmeyen öğretmenler arasında şaşkınlık yarattı. Daha ortada ne okul kitabı, ne de bunları basma olanağı vardı. Gazete matbaalarında Latin harfleri olmadığı için, dışarıdan getirtildi. Dizgicilere yeni yazı öğretildi.</p>
<p>Gazi, arkadan bütün mebusların seçim yerlerine gitmelerini, yeni alfabenin öğrenimini düzenlemelerini istedi. Yeni yazı, 1928 Kasımı’nda yasallaştı. Millet Mektepleri açıldı. Bir yıl içinde bir milyondan fazla vatandaş okuma yazma öğrenmişti. Gerçek bir devrimdi. Başöğretmen günün birinde, savaşı kazandıktan sonra, maarif vekili olmayı ve Türk milletini gerçekten eğitmeyi düşündüğünü söylemişti. Şimdi bu isteği yerine geliyordu. Dolmabahçe Sarayı’na, gösterişli duvarların pek alışık olmadığı çeşitten bir eşya, karatahtalar yerleştirildi. Gazi, odadan odaya geçerek, kendisini görmeye gelenlere, yüksek memurlara, dostlarına, davetlilerine, yanında çalışan herkese ders veriyordu. Karatahta genç Türk Cumhuriyeti’nin simgesi haline gelmişti.</p>
<h4><strong>9.13-İktisadi Devrimler</strong></h4>
<p>On yıllık sürekli bir savaş dönemini izleyen zafer kazanıldıktan sonra ortaya çözümlenecek bir sürü ekonomik sorun çıkmıştı. Ülke baştan başa harap olmuştu. Doğal kaynakların gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı. Ama yine yabancıların ağına düşme korkusundan bu para dışarıdan alınamıyordu. Yabancılar da yeni rejime karşı henüz güven beslemedikleri için yatırım yapmaktan çekiniyorlardı. Eskiden yabancıların elinde olan işler şimdi durmuştu.</p>
<p>Gazi bu boşlukları doldurmak amacıyla, daha Lozan bile imzalanmadan, Cumhuriyet bile ilan edilmeden önce Şubat 1923’te İzmir’de bir iktisat kongresi toplamıştı. Şimdi de yeni bir program hazırlanmıştı.</p>
<p>Yeni programa göre Türkiye ekonomik alanda kendi kendisine güvenecekti. Bunun için tarım makineleştirilecek, endüstri geliştirilecek, ulaşım sistemi düzeltilecek, madenler işletilecekti. Bu işi başarmak için çiftçi, sanatkâr, esnaf, işçi her sınıftan halkın birleşmesi gerekiyordu. Çünkü her biri ötekinin yardımına muhtaçtı. Bu ilkeler, konferansın sonunda, Milli Misak’ın bir benzeri olan İktisadi Misak’a geçirildi. Buna göre devlet, özel teşebbüsün yapamadığı işleri üzerine alacaktı.</p>
<p>Bundan sonra birkaç yıl süresince, bu ilkeleri gerçekleştirmek yolunda birtakım önlemler alındı. Köylüyü bir çeşit köle durumuna sokan Aşar Vergisi kaldırıldı. Topraksız köylüye toprak verildi. Şeker, tuz, kibrit, tütün, alkol, gaz ve denizyolları işletmeciliği gibi belli başlı konularda devlet tekelleri kuruldu. Böylece vergi yükü bunların asıl tüketicisi olan kentlere ve zenginlere aktarılmış oluyordu.</p>
<p>Batı ülkeleri sanayileşmişti. Öyle ise Türkiye de sanayileşmeliydi. Sermaye yatırımları bu yüzden, özellikle fabrikalara, yüksek fırınlara, çelik endüstrisine ve madenlere yöneltildi. Türk tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası kuruldu. Türkiye’nin en büyük, en modern fabrikasıydı. Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştu. Ziraat aletleri, bez, merinos, şeker, süt, yoğurt, peynir, bira, şarap, taş kömür, mühimmat, tüfek, demir, çelik, çimento ve şişecam fabrikaları açıldı.</p>
<p>Bu dönemde sermaye, genel olarak devlet tarafından sağlanıyor, özel teşebbüs buna belirli bir ölçüde katılıyordu. Dört milli banka kurulmuştu. Gazi, Kurtuluş Savaşı için Hint Müslümanlarının bağışlamış olduğu parayı, Mahmut Celal’e verdi ve bununla ilk Türk bankasını kurmasını söyledi. Böylece, İş Bankası kuruldu. İş Bankası’nı, Sümerbank, Merkez Bankası ve Etibank izledi. Devletin kurduğu endüstri ve bankalar, yabancıların bıraktığı boşluğu dolduracak yeni bir Türk orta sınıfının yetişmesini sağlayacaktı. İsmet Paşa’nın en çok önem verdiği iş ise, demiryolu yapımı oldu.</p>
<p>Gazi devlet malını hoyrat kullananlara ağır konuşurdu. Çankaya’da görevli olan personelin yeme içme masraflarını, barınma masraflarını, köşkün tamiratlarını bizzat maaşından karşılıyordu. Elçiliklerden sipariş edilen kitaplardan tutun da köşke alınan çiçeklere kadar her şeyi maaşından öderdi. Seyahatlerinde asla harcırah almazdı. Savurganlıktan şatafattan daima uzak dururdu.</p>
<p>Bir keresinde köşkün penceresinden bakarken, manevi kızı Nebile’nin otomobile binip gittiğini gördü. Yaverini çağırdı. “Derhal peşinden gidip buraya getirin,” dedi. Getirdiler. Nebile’yi karşısına aldı. “Sen benim kızımsın ama, bu arabalar babanızın malı değildir, millete aittir, her aklına esen buradan araba alıp gidemez,” diye azarladı.</p>
<p>Gazi, sık sık yurt gezilerine de çıkıyordu. Ülkenin sosyal ve ekonomik koşullarını kendi gözleriyle görmek istiyordu. Gittiği yerlerdeki yüksek görevlilerle görüşüyor, çeşitli kurumları denetliyor, halka sorular sorarak dertlerini açıklamalarını istiyordu. Herkese demokrasi kavramını anlatıyordu. Öğretmenlikten bir türlü vazgeçemediği için, okullarda öğrencileri sürekli sınava çekiyordu. Sınıflara giriyor, onu görünce dili tutulan öğretmenler ve öğrencilere soru soruyor, kitaplarını inceliyordu.</p>
<h4><strong>9.14-Eğitim ve Bilim Alanındaki Çalışmalar</strong></h4>
<p>Cumhuriyetin ilanından sadece 10 yıl sonra Mustafa Kemal vizyonu sayesinde Türkiye bilim dünyasının çekim merkezi haline gelmişti. Tıp, arkeoloji, tiyatro, opera, biyoloji, deniz bilimleri, psikoloji, sanayi, şehircilik, güzel sanatlar gibi birçok alanda profesörler ve uzmanlar ülkeye davet edildi. Birçok yeni eğitim bölümü ve kurum hayata geçirildi.</p>
<p>Dünya çapında saygın bilim insanları Türkiye’ye akarken, Mustafa Kemal gelecek vaat eden 150’si kız 750 genç seçti, yurtdışına çeşitli ülkelere eğitime gönderdi. Kimisi uçak mühendisi oldu; ilk milli uçağımızı üretti. Kimisi sanat, kimisi arkeoloji, kimisi jeoloji alanında ülkeye çağ atlattı. Kimisi matematikte ordinaryüslüğe kadar yükseldi. Kimisi elektrik mühendisi oldu; baraj inşa etti. Kimisi makine mühendisi oldu; Türk otomotiv sanayiini kurdu. Tekstil, maden mühendisliği, gemi inşaatı, ziraat, kimya ve daha pek çok farklı alanda çok değerli insanlar yetiştirilmişti.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz,” demişti.</p>
<p>Öyle oldu. Bu öğrenciler genç Cumhuriyet’in beyin takımını oluşturdular. Memleketin sıfırdan inşasında büyük rol oynadılar.</p>
<p>Gazi bunların hepsini önceden tasarlamıştı. 1921’de henüz Sakarya Savaşı bile yapılmamışken, memleket diye bir toprağımızın bile kalıp kalmayacağı belli değilken. Maarif Kongresi’ni toplamıştı:</p>
<p>“Cahillikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir.” diyordu.</p>
<h4><strong>9.15-Sanat Alanındaki Çalışmalar</strong></h4>
<p>Gazi, bilime çok önem verdiği gibi sanata da çok önem verirdi:</p>
<p>“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” diyordu.</p>
<p>Sanat alanında kendilerini geliştirmeleri için yurtdışına birçok öğrenci gönderdi. Sanatçıları onore ediyor, maddi açıdan desteklenmesi için tüm devlet kurumlarının bütçe ayırmasını istiyordu. Müzik, dans, tiyatro, sinema ve opera gibi alanlarda kurumlar açtırdı. Binalar yaptırdı. 15 yılda 30 adet müze açtırdı. Ören yerlerinin tespit edilmesi ve korunması için çalıştı. Arkeolojik kazılar başlattı. Memleketi kültür üzerine inşa etmek istiyordu. İki temel dayanağa özellikle önem veriyordu. Bilime ve sanata.</p>
<h4><strong>9.16-Türkiye’nin Dünyadaki Yeri</strong></h4>
<p>Gazi Türkiye’nin bütün dünya devletleriyle anlaşmalar yapmasını istiyordu. Artık eski kin ve düşmanlıkları bir kenara bırakmanın zamanı gelmişti. Her şeyden önce de Milletler Cemiyeti ile dürüstlük içinde, şüpheye yer bırakmayacak bir işbirliği yapmak şarttı. Devrimci bir devlet olarak, Türkiye, antlaşmalarına bağlı kalmaya iki kat dikkat edecekti. 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla sonunda İngiltere ile Musul sorununda bu şekilde bir barışa varılmıştı. 1930’da ise Yunanistan’la bir dostluk antlaşması imzalandı. Ayrıca diğer birçok Balkan ülkesiyle ve İran’la da aynı şekilde dostluk antlaşmaları yapıldı.</p>
<p>İran şahı Pehlevi 1934’te Türkiye’ye geldi. Gazi Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen uçaklardan birini hediye etti. Dünya çapında haber oldu. Kurtuluş Savaşı’nı kağnıyla kazanan Türkiye Cumhuriyeti, sadece 11 yıl sonra uçak üretiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in parolası, “Yurtta barış, dünyada barıştı.” Güttüğü siyaset, barış içinde bir arada yaşama politikasıydı:</p>
<p>“Türkler, bütün uygar milletlerle dostturlar. Geçmişteki fetih isteklerini de, eski düşmanlıklarını da toprağa gömmüşlerdir. Türkiye’nin başkasının bir karış toprağında gözü yoktur, ama kendi toprağından da bir karışını bile feda etmez,” diyordu.</p>
<p>Bir gün Çankaya’da İtalyan faşist lider Mussolini’nin elçisi, ülkesinin Antalya bölgesi üzerindeki yeni emellerinden söz etme gafletinde bulundu. Gazi, onu hiçbir şey söylemeden dinledi. Sonra birkaç dakika izin isteyerek odadan çıktı. Döndüğünde, Cumhuriyet’in ilanından beri ilk olarak, sırtına mareşal üniformasını giymişti. Ses çıkarmadan yerine oturdu ve, “Şimdi devam edin lütfen,” dedi. Mesaj gayet açıktı. Susma sırası büyükelçiye gelmişti.</p>
<p>Bir keresinde de Yugoslavya Kralı Aleksandr, Gazi’ye, bir savaş çıkması durumunda emrinde olacağını bildirmişti. Birlikte yedikleri yemekten sonra, aralarında dostluk kurmayı candan istediğini söyledi ve eğer bazı Avrupa devletlerinin sözüne kanmış olsaydı, Anadolu’ya Yunanlar yerine Yugoslavların asker çıkarmış olacağını itiraf etti. Gazi, buna şöyle cevap verdi:</p>
<p>“Geçmiş olsun, majeste, iyi kurtulmuşsunuz yoksa Yunan ordusu yerine denize Yugoslav ordusu dökülecekti.”</p>
<h4><strong>9.17-Yeni Bir Dil ve Tarih</strong></h4>
<p>Gazi Mustafa Kemal, Türklerin geçmişinin Orta Asya’ya dayandığını biliyordu. Yüzyıllardır bu konular hiç araştırılmamıştı. Bu işi oldukça kafaya takmıştı. Türklerin hem binlerce yıl öncesine dayanan geçmişlerini daha iyi öğrenebilmesi hem de dillerini layık olduğu yere çıkartabilmesi için iki bilimsel kurum açmaya karar verdi: Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu.</p>
<p>Önce ne kadar dil bilgini bulduysa çevresine topladı. Kendisi de birçok okuma yaptı. Bundan sonra çoğu zamanını, eski-yeni sözlük yığınları ortasında, “arı Türkçe sözcükler” bulmak ya da Türkçe ve yabancı sözcükler arasında filolojik bir bağ aramakla geçirecekti. Halk da dilin arınmasına katılmaya çağrılıyor ve yabancı sözcüklere bulunan Türkçe karşılıklar her gün liste halinde gazetelerde yayımlanıyordu.</p>
<p>Ancak Mustafa Kemal bu her yabancı kökenli kelimeye karşılık bulma çabasının gitgide Türk dilini bir çıkmaza doğru götürdüğünü anlamaya başladı. Böylece Türkçe karşılığı bulunamayan yabancı sözcükler, “Türkçeleşmiş” sayıldı ve dilde kalması uygun görüldü. Türkler, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurumu kapatan ve okuması olan herkesin anlayabileceği sade bir dile kavuştular. Gazi’nin bütün devrimleri arasında “Türklük bilincini” en çok geliştirmeye yarayan, belki de bu devrim oldu.</p>
<p>Türkçe’de ifade şekli öylesine sadeleşmişti ki, mesela eski bir Osmanlı memurunun, “Zatıâlileri tarafından lütuf buyurulan tekâlif üzerinde imal-i fikreylemek bendeniz için şerefbahş olmuştur,” diye uzattığı cümleyi, Cumhuriyet devrindeki bir memur, “Teklifiniz düşünüldü,” diye toparlayabiliyordu.</p>
<p>Bu araştırmalar, Türkler ve Türkiye tarihi üzerinde yapılan araştırmalara paralel olarak yürütüldü. Bir keresinde Gazi, yalnız kahve içerek, arada bir de sıcak bir banyo yaparak kırk saat durmadan kitap okumuştu. Hasan Rıza, onu kütüphanesinde bir kitabın üzerine eğilmiş olarak buldu. Notlar çıkarıyordu. Gözlerinin yorulduğu belli oluyordu. Arada sırada gözkapaklarını ıslak bir tülbentle siliyordu. Okuduğu kitap, H. G. Wells’in Dünya Tarihinin Ana Hatları’ydı.</p>
<p>Gazi kitap okumaya çok düşkündü. Gençliğinden beri neredeyse her alanda okumalar yapardı. Mesela 1935’te Paris büyükelçiliğimize gönderilen kitap listesinin konuları arasında “iktisat, istatistik, sosyoloji, anayasa hukuku, antropoloji, dinler tarihi, diplomasi tarihi, felsefe tarihi, bilimler tarihi, sanat tarihi, yakın zaman edebiyatı” vardı.</p>
<p>Savaşta bile muharebelerin yatıştığı anlarda yanında gezdirdiği sandık dolusu kitaplarını okurdu. Ülkenin geleceğini o günlerden tasarlamaya başlamıştı.</p>
<p>Wells’in kitabı o güne kadar yaptığı okumaların üzerine eklenince ona birçok şeyi açıklamıştı. Bitirir bitirmez Türkçeye çevrilmesini emretti. Kitap yayımlandıktan bir yıl sonra da, hemen aynı temellere dayanan Türk Tarihinin Ana Hatları ortaya kondu. Wells, Gazi’nin en beğendiği yazar olmuştu. Gözlerinin önüne yeni bir tarih görüşü seren adamdı.</p>
<p>Böylece, 1932’de Ankara’da, Türk Tarih Kurumu eliyle Tarih Kongresi’ni topladı. Bu kongreye Türkiye’nin her köşesinden tarih profesörleri ve öğretmenleri, dünyadan da belli başlı tarih bilginleri çağrıldı. Kongrenin görevi, Türklerin, uygarlığın beşiği olan Orta Asya’dan gelme saf bir beyaz ırk olduğunu ispatlayacak araştırmalarda bulunmaktı. Orta Asya’da kuraklık başlayınca Türkler de batı yönünde harekete geçerek Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerine göç etmiş, uygarlıklarını da birlikte getirmişlerdi.</p>
<h4><strong>9.18-Soyadı Kanunu</strong></h4>
<p>1935 başlarında, Batılılaşmak yolunda iki adım daha atıldı. Eskiden ayları miladi, yılları ise hicri tarihe göre hesaplanan Türk takvimi, tamamen miladi takvime çevrildi. Hafta tatilinin Cumadan Pazara alınması da bunun doğal bir sonucu oldu. Böylece diğer ülkelerle ticaret ve diplomasi daha uyumlu işlemeye başladı.</p>
<p>Her Türk’ün bir soyadı kullanması yolunda alınan karar daha önemliydi. Türkler, o zamana kadar, tıpkı Araplar gibi, aile adı kullanmazlardı. Herkes, doğuşta edindiği adla, bazen de Ahmet oğlu Mehmet gibi baba adı da eklenmiş olarak tanınır; bu da birbirine benzeyen adların çokluğu yüzünden birtakım karışıklıklara yol açardı. Bundan sonra herkesin bir soyadı olacaktı. Gazi, sofrasında her arkadaşına bir soyadı yakıştırarak eğleniyordu. İsmet Paşa, zafer kazandığı yere göre İnönü soyadını aldı.</p>
<p>Peki kendisinin soyadı ne olacaktı?</p>
<p>Dil ve tarihçiler bir sürü soyadı önerdiler. Sonra Erzincan milletvekili Saffet Arıkan “Türkata”yı önerdi. Konya milletvekili Naim Hazım Onat, “söylerken kulağa tuhaf geliyor” diyerek, kelimelerin yerini değiştirdi, “Atatürk diyelim” dedi. Mustafa Kemal beğendi. Kanunlaşmadan kullanmaya başlamıştı.</p>
<p>Ömrü boyunca iki defa imza değiştirdi. Osmanlı dönemindeki imzası, Arap ve Latin harflerinin uyarlamasıyla “M. Kemal” şeklindeydi. Harf Devrimi’yle birlikte “Gazi m. kemal” imzasına geçti. Atatürk soyadını alınca “K. atatürk”ü kullanmaya başladı.</p>
<p>Atatürk devrimleri tarihte örneği bulunmayan inanılması güç bir hızla yapılmıştı. Ülke yepyeni bir kimlik kazanmıştı. Ama bu yeter miydi? Evet, bir aydın sınıfı yaratılmıştı. Ama Anadolu’nun ücra köylerinde halk hala eskisi gibi yaşamaya devam ediyordu. Atatürk devriminin nihayete ulaşması için daha çok zaman gerekiyordu. Eserini tamamlamak ondan sonraki nesillere kalacaktı.</p>
<h4><strong>9.19-Atatürk’ün Çocuk Sevgisi</strong></h4>
<p>Atatürk yüreği çocuk sevgisiyle dolu olan bir adamdı. Yaşlandıkça çocukları daha çok sevmeye, çevresinde toplamaktan hoşlanmaya başlamıştı. Bir çocuğu olmadığı için hiç üzülmüyordu. Zaten bir sürü çocuğu evlat edinmişti. Ayrıca milleti onu zaten baba yerine koyuyordu. Babadan oğula kalacak bir iktidar düşüncesine karşı olduğu için, oğlu olmasını siyasi bakımdan sakıncalı görürdü.</p>
<p>Çocukla çocuk olurdu. Onların oyunlarına eşlik eder, top oynar, omzunda gezdirirdi. Onlara Rumeli türküleri söylerdi. Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak Atatürk’teki çocuk sevgisini şöyle anlatmıştı:</p>
<p>“Bir gün yanına gittiğim zaman Ülkü’yü yine büyük Ata’nın kucağında bulmuştum; şakalaşıyorlardı. Çocuk katıla katıla gülerek onun altın sarısı saçlarını çekiyor, burnuna yapıştıra yapıştıra, ara sıra yumuk elleriyle yüzüne tokatlar indiriyordu. Bir aralık bana baktı. Gök mavisi gözleri sevgi ve neşeden ışıl ışıldı. ‘Çocuklar ne sevimli ne tatlılar değil mi? En çok hoşuma giden hâlleri nedir, bilir misin? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarıdır.’ dedi.”</p>
<p>Atatürk 1893 yılında daha 12 yaşında iken babasını kaybetmişti. Hayatının ondan sonraki bölümünü “yetim” olarak sürdürdü. Belki biraz bunun da etkisiyle çocuklara ayrı bir düşkündü. Özellikle kimsesiz çocuklara sahip çıkıyor, onların eğitimine büyük önem veriyordu.</p>
<p>İhsan, Ömer, Afife, Abdürrahim ve Zehra (Zühre)’yı Cumhuriyet’ten önce; Sabiha, Afet, Rukiye, Nebile, Ülkü ve Sığırtmaç Mustafa’yı Cumhuriyet’ten sonra manevi evlatları edindi. Özellikle öğretmen Afet İnan’ı bilimsel araştırmalara yönlendirdi, onun bir bilim kadını olmasını sağladı. Gözü pek, cesur Sabiha’yı ise bir savaş pilotu olarak yetiştirdi. Sabiha dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Madalya aldı. Bu suretle Türk kadınının cesaretini, her alanda yetenekli olduğunu kanıtlamak istemişti.</p>
<p>Atatürk manevi çocuklarını çok sevse de sırf kendi çocukları diye asla diğerlerinden ayırmazdı.</p>
<p>Bir gün Sabiha’yla Zehra okulun bahçesinde ip atlıyorlardı. Teneffüs bitip ders başlamasına rağmen ip atlamaya devam ettiler. Öğretmenleri çağırdı. Dinlemediler. Öğretmen bu şımarıklığa kızdı. “Defolun gidin okuldan” diye bağırdı.</p>
<p>Kızlar şaşakaldı. Onlar cumhurbaşkanının kızıydı. Ağlaya ağlaya gidip Atatürk’e şikayet ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal “Bak sen şu öğretmene” dedi. Yaverini çağırdı:</p>
<p>“Al bu ikisini derhal okula götür, takdirlerimi bildir. Öğretmen kızlarımı arzu ettiği şekilde yetiştirsin.” dedi.</p>
<p>Sonra kızlara çıkıştı:</p>
<p>“Öğretmeninizin elini öpüp af dileyeceksiniz. O sizi affederse ben de affederim.” dedi.</p>
<p>Torpili hiç sevmezdi. Okula bizzat gidip öğretmenlere sorardı. “Sırf benim çocuğum diye iltimas geçmiyorsunuz değil mi?” derdi. Bütün çocuklarına verdiği en büyük nasihat şuydu:</p>
<p>“Asla yalan söylemeyeceksiniz. Sakın unutmayın. Yanlış yapmanıza değil, yalan söylemenize kızarım.”</p>
<p>Çocukların serbestçe konuşmalarına, düşünmelerine önem verirdi. Başkalarının düşüncelerine saygı göstermelerini öğütlerdi.</p>
<h2><strong>10-Atatürk’ün Ölümü</strong></h2>
<h4><strong>10.1-Ciddi Bir Hastalık</strong></h4>
<p>Hayatının sonlarına doğru dört duvar arasında geçirdiği vakitler Atatürk’e hapishane gibi gelmeye başlamıştı. Dolmabahçe’ye saray değil kafes diyordu. Arada bir, kimseye belli etmeden kaçıyordu. Bir akşam, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’ndayken okul kaçağı bir çocuk gibi, erken yatacağını söyleyerek sofradan kalkmış, nöbetçilerini atlatmış ve saraydan sıvışarak geceleyin ortadan kaybolmuştu. Uzun bir aramadan sonra Boğaz’da bir Rum balıkçı meyhanesinde bulundu. Kolunu, balıkçının omzuna atmış, Trabzonlu bir gemicinin çaldığı kemençeye ayak uydurarak dans ediyor, içiyordu.</p>
<p>Atatürk “Halk arasında huzursuzluk yaratır, korkutur” diyerek, güvenlik önlemlerine karşı çıkardı. Üniformalı asker-polis koruması istemezdi. Hiç plansız Beyoğlu’nda otomobilini durdurur, Lebon pastanesine otururdu. Bazen Vefa’ya gider, boza içerdi, tesadüfen orada bulunan vatandaşlara boza ısmarlardı.</p>
<p>Bir gün yine sabah erkenden Dolmabahçe’den çıktı. Yürüye yürüye tramvaya kadar gitti. Sultanahmet’te dolaştı. Topkapı Müzesi’ne geldi. Saat henüz dokuz olmamış, müze açılmamıştı. Kapıdaki bekçi kendisini tanımadı. Atatürk kendisini tanıttı. “Reisicumhurum” dedi. “Müzeyi gezmek istediğini” söyledi. Bekçi omzunu silkti. “Kim olursa olsun giremez” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal “haklısın” dedi, bekledi. Saat dokuz oldu, müze müdürü geldi. Kapıda bekleyeni görünce başından aşağı kaynar sular döküldü! Kapıyı açtılar; Mustafa Kemal müzeyi gezdi. Ardından Şişli Etfal’de tedavi gören kızı Sabiha Gökçen’i ziyarete gitti.</p>
<p>O sırada Dolmabahçe’de panik yaşanıyordu. Emniyet alarma geçmiş her yerde Cumhurbaşkanı aranıyordu. Bütün taksilere soruldu. İşin kötüsü kendisini gezdiren taksici de cumhurbaşkanını tanımamıştı. Neyse ki hastaneden Dolmabahçe’ye telefon geldi. Cumhurbaşkanı hastanede Sabiha’nın ayakucundaydı. Sohbet ediyorlardı. Atatürk bu hatırayı hep kahkahalarla anlattı.</p>
<p>Son yıllarında günlerinin çoğunu büyük bir kaplıca şehri haline gelmiş olan Yalova’da ya da Florya’da geçiriyordu. Florya’da, halkın arasında kürek çekiyor, yüzme egzersizleri yapıyordu. Ülkü burada da hep yanındaydı. Ne zaman etrafındakiler kendisinden bir şey saklasa işin doğrusunu öğrenmek için Ülkü’ye danışırdı.</p>
<p>Bununla birlikte, son bir iki yılda Atatürk’te gerek vücut, gerek kafa bakımından yorgunluk belirtileri görülmeye başlamıştı. Uzun savaş yılları ve sürekli uğraştığı entrikalar Ata’yı yormuştu. Başı ağrıyor, eskiden olduğundan daha çok üşüyor, sürekli kaşıntılarla uğraşıyordu. Dışarıdan bakılınca da yaşlandığı belli oluyordu; cildi soluklaşmış yüzünün çizgileri daha derinleşmiş, saçları dökülmüştü. Göbeği çıkmıştı. Hareketleri de savruklaşmıştı. Doktoru, kendisine daha iyi bakmasını ve zararlı alışkanlıklarını azaltmasını istedi.</p>
<p>Bir gün Bursa ziyaretinden dönüşte, vapurla Mudanya’dan ayrılırken, yemekte birden fenalaştı. Yüzü sarardı, sancısı tuttu. Ali Fuat Paşa, kendisini yatmaya zorladı. Ertesi gün ateşi çıktı, zatürreye yakalanmıştı. Bir haftadan fazla bir süre yatakta kaldı. Çok bitkin görünüyordu. Ayakta zor duruyordu. Bacakları ve karnındaki kızartılardan yakınıyordu.</p>
<p>Kendisini muayene eden Türk doktorları siroz teşhisi koydu. Fakat bu teşhisin koyulmasında çok geç kalınmıştı. Bir de bir yabancı doktorun görmesini istediler. Atatürk karşı çıktı. Hastalığının dış basında duyulmasını istemiyordu. En sonunda Celal Bayar, Dr.Fissinger’i getirmek için kendisini ikna etti. Fransız uzman, Ankara’ya gelip Atatürk’ü görünce o da siroz teşhisi koydu.</p>
<p>Fissinger, oldukça iyimser görünüyordu. Atatürk’e:</p>
<p>“Sizi iyi ederim,” dedi. “Ama ilk önce siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Siz, büyük savaşlar kazanan büyük bir komutan olabilirsiniz, ama şimdi sizin komutanınız benim. Siz de bana yardım etmek zorundasınız.”</p>
<p>Bu benzetme, Atatürk’ün hoşuna gitmişti. Ne istenirse yapmaya söz verdi. O zamana kadar doktorların sözünü dinlememiş, kan tahlili yaptırmak istememiş, her gün içtiği sigara sayısı konusunda onları aldatmıştı. Ama şimdi, durumunun ağırlığını anladıktan sonra, uzlaşmaya razı olmuştu. Üç ay yataktan çıkmayacak, günde yalnız bir saat kalkacaktı. Bundan sonra bir yıl gayet sakin yaşayacak, özel bir perhiz uygulayacak ve hiç içki içmeyecekti. “Yalnız üç ay içinse dayanırım,” dedi.</p>
<p>İngiltere’den özel bir şezlong getirildi. Atatürk, bu şezlongda uzanabiliyor, yazıp okuyor, devlet yazılarıyla uğraşabiliyordu. Ama böyle sırtüstü yatmaktan sıkılıyor, ikide bir doğrularak bağdaş kuruyordu. Oysa bu durum, karaciğerdeki kan dolaşımı için hiç iyi değildi. Çoğu akşam, çevresinde birkaç arkadaşıyla birlikte, koltuğunda yemek yiyor ve erkenden yatıyordu. Böyle bir aylık tedaviden sonra biraz kendine gelir, canlanır gibi oldu. İştahı açılmaya başlıyor; enerjisi, düşünme gücü yerine geliyordu.</p>
<h4><strong>10.2-Hatay Sorunu</strong></h4>
<p>Enerjisi biraz yerine gelince yine iş başına geçmeye kalktı. Çünkü, kafası rahat nedir bilmezdi. Nasıl ki, gençliğinde başta askerlik, sonra da siyaset sorunlarıyla uğraşarak geceleri uyku uyumadıysa, şimdi de 1938 ilkbaharında savaş eşiğinde olan dünyanın sorunlarıyla uğraşıyor; bu savaş patlamadan kendi eserini bitirmek isteğiyle yanıyordu. Çünkü, Atatürk’ün “Benim şahsi meselemdir” dediği Hatay’ın anavatana katılması işi henüz kesin olarak tamamlanmamıştı. Bunun için hastalığına bakmadan, trenle uzun bir yolculuğa çıktı. Mersin ve Adana’daki çok yorucu olan törenlere katıldı. Fransızlara bir kuvvet gösterisinde bulunmak şarttı.</p>
<p>İstanbul’a döndüğünde kalbinde birdenbire bir sancı duydu. Arabayı durdurdular. Yaveri Salih Bozok ona bir kalp ilacı verdi. Dolmabahçe’ye geldikleri vakit doktor, bunun bilindiği gibi bir kalp krizi değil, bir karaciğer hastalığının belirtisi olduğunu söyledi. Hastalığı ikinci evresine girmişti. Atatürk dinlenme halini erken terk etmişti. Mersin yolculuğu da zaten kısa olan dinlenme döneminin olumlu etkisini sıfıra indirmişti.</p>
<p>Ancak yolculuk, Atatürk’e umduğu siyasi sonucu sağladı. Fransa ve Türkiye arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. 1938’de Türk ordusu, Hatay’a girdi. Halk Türk askerini sevinçle karşıladı. Yayımlanan seçmen kütükleri, Hatay’da, Türklerin çoğunlukta olduğunu gösteriyordu. Türkler seçilen mecliste kırk üyelikten yirmi ikisini kazandılar. Hatay, bundan bir yıl sonra bu meclisin kararıyla 29 Haziran 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne katılacaktı. Atatürk, o günü göremese de ülkesine karşı son görevini de başarmıştı.</p>
<h4><strong>10.3-Ata’nın Son Yolculuğu</strong></h4>
<p>Atatürk 1938’de Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında ölümünün yaklaştığını biliyordu. Suyun ve gazın basıncıyla acıları dayanılamayacak kadar çoğalmıştı. Karnı sürekli şişiyor, yatmakta zorluk çekiyor, güçlükle nefes alıyordu. Yüzü kireç gibi beyazlaşmıştı. Doktorlardan suyu almalarını rica etti. Ama onlar bu işlemi elden geldiği kadar ertelemek istiyorlardı.</p>
<p>Aşçısı Mehmet Yücel elinde tepsiyle yatak odasına girdi. Bir dilimcik tereyağı sürülmüş ekmek getirmişti. “Beni nasıl buluyorsun Mehmet, yaşayacak mıyım sence?” diye sordu. Mehmet “Aman paşam o nasıl söz” diyebildi. Tepsiyi başucundaki sehpaya bırakacağı sırada Mehmet’i kolundan yakaladı, kimse duymasın diye sesini alçaltarak, “bana fırın makarnası yap Mehmet, çok canım istedi” dedi. Odadan çıkarken de tembihledi: “Bu işe doktorları karıştırmadan yolla,” dedi. Mehmet o makarnayı ağlaya ağlaya pişirdi. Mustafa Kemal’in iştahla yiyebildiği son yemekti.</p>
<p>Ameliyatın tehlikeli olduğunu anladığı için Atatürk, vasiyetini yazdırmak üzere sekreteri Hasan Rıza’yı çağırttı. Hasan Rıza’ya elini uzattı ve yatağın içine bağdaş kurarak oturdu. Yüksek pencerelerden Boğaz’ın Anadolu kıyısına doğru bakarak, ona nesi varsa bir listesini çıkarmasını söyledi. Vasiyetname hazırlandı.</p>
<p>Ardından bir noter çağırdılar. Atatürk yatağından kalktı, sakalını tıraş ettirdi. Boğaz’a bakan pencerenin önüne oturdular. Vasiyetnamesini uzattı. 5 Eylül 1938 günü yazılmış ve imzalanmış olan bu vasiyetnamenin koşullarına göre Çankaya ve içindekiler de dahil olmak üzere, bütün taşınır ve taşınmaz mallarını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakıyordu. Bunları şimdiye kadar olduğu gibi İş Bankası yönetecekti. Gelirleri, belirtilen şekilde kız kardeşi Makbule ile beş manevi kızına ödenecekti. Sabiha Gökçen’e ayrıca, bir ev alabilmesine yetecek kadar para bırakmıştı. Makbule Atadan, ömrünün sonuna kadar Çankaya’daki evinde kalabilecekti. Ayrıca İsmet İnönü’nün oğullarının yükseköğrenimleri için belli bir para ayrılacaktı. Gelirin artakalanı, Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu arasında eşit olarak paylaşılacaktı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 15.yıldönümü yaklaşırken Atatürk yine Ankara’ya gitmekten söz etti. Meclis’te okuyacağı konuşmayı hazırlaması gerekiyordu. Ancak doktorlar, yolculuğun söz konusu olamayacağını söylediler. Trenin sarsıntısı bile tehlike yaratabilirdi. Atatürk söz dinlemiyor, ısrar ediyordu:</p>
<p>“Ankara’ya gidelim. Başıma ne gelecekse, orada gelsin.” dedi.</p>
<p>Sonra hakikati kabul etti. Artık trenden otomobile ve otomobilden Meclis’e yürüyerek gidebilecek halde bile değildi. Karnından defalarca su çekildi. Biraz rahatlamıştı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 15.yıldönümü geldi. Kuleli Askeri Lisesi’nden bir grup öğrenci, vapurla Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyorlardı. Hep bir ağızdan, “Ata’mızı görmek istiyoruz!” diye bağırmaya başladılar. Atatürk, seslerini duyunca, yanındakilerin kendisini tutmak için uğraşmalarına rağmen, pencereye gitmekte ısrar etti. Bir iskemleye oturttular. Dışarıya, öğrencilere baktı. Gençler onu görünce, sevinçle haykırmaya başladılar. Bazıları üniformalarıyla suya atlayıp onu daha yakından görmek için saraya doğru yüzdüler. O gece bütün şehir ışıklarla donatıldı.</p>
<p>6 Kasım’da Atatürk, yataktan son kez kalktı. Afet Hanım’la yanında hizmet edenler onun ayağa kalkmasına yardım ettiler. Hepsine teker teker elini uzattı, onlar da bunu bir daha yapamayacaklarını anladıkları için elini öptüler. Ertesi gün doktorlar, bir ponksiyon daha yaptılar ve yine çok miktarda su aldılar. Bundan sonra canı enginar istedi. İstanbul’da bu mevsimde enginar bulunmadığı için Hatay’dan ısmarladılar. Ancak enginar gelince Atatürk’e yemek kısmet olmayacaktı.</p>
<p>Ertesi gün gece yarısına doğru, kriz en yüksek noktasına varmıştı. Artık son anlarını yaşadığı belli oluyordu. Doktorlardan biri ağlıyor, öteki ikisi ayaklarını ovuyorlardı. Hasan Rıza, Kılıç Ali ve İsmail Hakkı, asker gibi yatağın ayakucunda hazır ol vaziyetinde duruyorlardı. Ata’nın yüzünde hiç renk kalmamıştı. 10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu biraz geçe, son kez gözlerini açtı. O gözler, bir an için yine her zamanki mavi ışığıyla, kendini bilmeden, çevresindekilere doğru parıldadı, sonra kapandı. Türklerin babası Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölmüştü. 57 yaşındaydı.</p>
<p>Ölümünün hemen ardından matem halindeki Dolmabahçe Sarayı tek el silah sesiyle irkildi. Hemen alt kata koştular. Salih Bozok kanlar içinde yerde yatıyordu. Ata’nın ölümüne dayanamamış intihar etmişti. Selanik’ten arkadaştılar. Atatürk Samsun’a çıktığından beri yaveriydi. Birbirlerine çok yakındılar.</p>
<p>Canından çok sevdiği Atatürk gözlerini son kez kapadığında elini öpmüş, hiç konuşmadan odadan çıkmış, alt katta tabancasını göğsüne dayayıp tetiğe basmıştı. Ama ölmedi. Yaşattılar. Ameliyat edildi.</p>
<p>Canlı cenaze gibi yaşamaya devam etti. İki yıl dayanabildi. Kalbi kahrından kendi kendine durdu.</p>
<p>1938 Kasım’ında bütün Türkiye neye uğradığını anlamamış gibi acı bir sessizliğe gömülmüştü. Çocuklar başlarındaki fiyonkları, kurdeleleri çıkardılar. Sokaklarda kadınlar ağlaşıyor, Ata’nın siyah tüllere bürünmüş resimleri önünde dua ediyorlardı.</p>
<p>Naaşı tahnit edilerek, merasimle Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede salonunun, yaldızlı kubbesi altına konuldu. Tabutu, Türk bayrağına sarılmıştı. Altı meşale yanıyor, kara, deniz ve hava kuvvetlerinden dört subay, yalın kılıç, katafalkın etrafında nöbet tutuyorlardı. Üç gün, üç gece böyle kaldı. Bu süre içinde, yüz binlerce yurttaş, bitip tükenmez bir insan seli halinde, tabutun önünden sessizce, saygıyla eğilerek geçiyor, ağlıyorlardı. Yavaş sesle, “Atam… Atam…” diyerek hayatını kaybeden Ata’ları için dualar ediyorlardı. Matem öylesine büyüktü ki 17 Kasım’da yaşanan izdihamda 11 kişi hayatını kaybetti.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p></p>
<p>Atatürk gerçekten de büyük bir devrimciydi. Tarih boyunca hiçbir lider bu kadar kısa sürede böyle büyük dönüşüm sağlayamadı. Yaklaşabilen bile yok. İngilizlerin ünlü tarihçisi Arnold Toynbee, şaşkınlıkla, saygınlıkla ve kıskançlıkla durumu şöyle ifade ediyordu:</p>
<p>“Bir an için tahayyül ediniz ki, Batı dünyasında Rönesans, Reformasyon, 17’nci yüzyıl sonundaki bilim ve düşünce ihtilali, Fransız Devrimi, sanayi devrimi, hepsi birden sadece bir insanın ömrünün içine sığdırılmıştır!”</p>
<p>Kemal Atatürk, yeni bir Türkiye yaratmıştı. Sağlam bir temel atmıştı. Ülkesini ortaçağdan çağımızın eşiğine, hatta bundan bir adım ileriye taşıyarak modern bir ülke kurdu. Kendisi henüz hayattayken bile Afganistan ve İran gibi ülkelerin aydın yöneticileri Atatürk çizgisinde modern bir devlet yaratma girişiminde bulundular. Ancak bağnaz dini güçler sebebiyle bu devrimler gerçekleştirilemedi.</p>
<p>O, bir babanın çocuğunu eğitmesi gibi halkını halka rağmen eğitmiş, yol göstermişti. Gerideki boşlukları doldurup ülkeyi yeni alanlarda daha ileriye götürmek ise kendisinden sonra yerine geçeceklere düşen bir görevdi.</p>
<p>Atatürk kendisinin ölümünden sonra bile ülkesi üzerine çökecek karanlık güçlerin zaman zaman geri dönebileceğini çok iyi biliyordu. Bunu öngörebiliyordu. Bu yüzden büyük eseri Nutuk’u, ülkenin istikbalini inşa edecek olan gençlere seslenerek söyle bitirdi:</p>
<h2><strong>Gençliğe Hitabe</strong></h2>
<p>Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini (bağımsızlığını), Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin (geleceğinin) yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî (iç) ve haricî (dış) bedhahların (düşmanların) olacaktır.</p>
<p>Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini (olanak ve koşullarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait (elverişsiz) bir mahiyette (nitelikte) tezahür edebilir (görünebilir). İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili (temsilcisi) olabilirler.</p>
<p>Cebren (zorla) ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten (koşullardan) daha elîm (acıklı) ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (sapkınlık) ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (istilacıların) siyasî emelleriyle tevhit edebilirler (birleştirebilirler). Millet, fakr ü zaruret (yoksulluk) içinde harap ve bîtap (yorgun ve bitkin) düşmüş olabilir.</p>
<p>Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait (durum ve koşullar) içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!</p>
<p>Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!</p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Nutuk – MUSTAFA KEMAL ATATÜRK</strong></p>
<p><strong>Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS</strong></p>
<p><strong>Tek Adam 1-2-3 – ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR</strong></p>
<p><strong>Atatürk ve Demokratik Türkiye – HALİL İNALCIK</strong></p>
<p><strong>Atatürk, Modern Türkiye’nin Kurucusu – ANDREW MANGO</strong></p>
<p><strong>Büyük Kardeşim Atatürk – MAKBULE ATADAN</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal – YILMAZ ÖZDİL</strong></p>
<p><a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ataturkansiklopedisi.gov.tr</a></p>
<p><a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ata.msb.gov.tr/</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/">Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda</guid>
<description><![CDATA[ Tarih 7 Aralık 1941. Japonya’nın, Pearl Harbor’da Amerikan güçlerine yaptığı saldırı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri savaşa katılmış ve savaş gerçek anlamda bir dünya savaşı halini almıştı. 1942 Nisan’ında, Japon İmparatorluk Ordusu, Filipinler’in kontrolünü ele geçirmiş ve ülkede konuşlanmış Amerikan kuvvetlerinin elinden almıştı. Ancak orduları zayıftı ve ABD, 1944’ün başlarında ada ülkesine bir karşı işgal başlattığında geri […]
30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/02/Hiroo-Onoda-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>yıl, teslim, olmayan, II., Dünya, Savaşı, askeri:, Hiro, Onoda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih 7 Aralık 1941. Japonya’nın, Pearl Harbor’da Amerikan güçlerine yaptığı saldırı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri savaşa katılmış ve savaş gerçek anlamda bir dünya savaşı halini almıştı. 1942 Nisan’ında, Japon İmparatorluk Ordusu, Filipinler’in kontrolünü ele geçirmiş ve ülkede konuşlanmış Amerikan kuvvetlerinin elinden almıştı. Ancak orduları zayıftı ve ABD, 1944’ün başlarında ada ülkesine bir karşı işgal başlattığında geri çekilmeye başladılar. 1944 sonuna gelindiğinde, Japon birliklerinin çoğu Filipinler’in büyük adalarından çıkarıldı ve Filipin takımadalarının daha küçük olanlarına gönderildi. İşler artık Japonya için oldukça kötüye gitmeye başladı. Ekonomisi zora girmiş olan ülkenin, Asya kıtasının yarısına yayılmış olan ordularının idaresi zorlaşıyor ve Pasifik’te kazandıkları toprakları bir bir Amerikan Kuvvetleri’ne geçiyordu. Bizim hikayemizin kahramanı olan Hiro Onoda da bu adalardan birine gönderilecekti. Volkanik kökenli ve yoğun ormanlarla kaplı Lubang Adasına.</p>
<p></p>
<h2><strong>Hiro Onoda’nın Aldığı Emirler</strong></h2>
<p>O sıralarda Japon İmparatorluk Ordusu’nda teğmen olarak görev yapan Hiro Onoda, orduya 18 yaşında katılmıştı. İlk eğitimini tamamladıktan sonra Nakano Askeri Okulu’na gitmiş ve burada 2 yıl boyunca gerilla savaşı konusunda uzmanlaşmıştı. Ayrıca felsefe, tarih, dövüş sanatları, propaganda ve gizli operasyonlar konusunda da dersler aldı. Ama Onoda’nın okulda aldığı en temel ders şuydu: “Hiçbir koşulda kendi hayatınızdan kendi isteğinizle vazgeçmeyeceksiniz.”</p>
<p>26 Aralık 1944 tarihinde Japon askerleri 4 kişilik timler halinde Filipinler’deki küçük Lubang Adası’na indiler. Hem komutanı hem de Onoda bunun çok zor bir görev olduğunu biliyorlardı. Savaşa katıldığında sadece 22 yaşında olan genç teğmenin aldığı eğitimleri uygulamaya koyma vakti gelmişti. Timinde bulunan askerlere liderlik edecek ve asla pes etmeyecekti.</p>
<p>Komutanlarından aldıkları emirlere göre Lubang Adasına inen timler Amerikan askerlerinin işgalini mümkün olduğunca durduracaklardı. Bunun için Lubang havaalanını ve limanın yanındaki iskeleyi tahrip edecekler ayrıca iniş yapmaya çalışan düşman uçaklarını ve mürettebatını da yok edeceklerdi. Japon İmparatorluk Ordusuna yeniden toparlanıp saldırılara hazırlanmak için zaman kazandıracaklardı. Ve bu süreçte asla teslim olmayarak canı pahasına savaşacaklardı. Onoda ve astlarının komutanlarından duydukları son sözler şöyleydi:</p>
<p>“Ölmeyi size yasaklıyorum. Savaş 3 yıl da sürebilir 5 yıl da. Ne kadar sürerse sürsün hayatta kalacak ve gerilla savaşı yürüteceksiniz. İntihar etmek yok. Hayatta kalmak için sadece hindistan cevizi yemeniz gerekiyorsa yiyin. Sonunda sizin için geri geleceğiz. Sen Teğmen Onoda, o zamana kadar bir askerin bile kalsa ona liderlik edeceksin. Herhangi bir ödül beklemeyin. Vatanınız için onurunuzla savaşın.”</p>
<h2><strong>Amerikan Askerlerinin Adaya Gelmesi</strong></h2>
<p>1945 Şubatı’nda, Amerikan askerleri 25 kilometre uzunluğundaki ve 10 kilometre genişliğindeki bu yağmur ormanlarıyla kaplı adaya geldiler. Amerikan Deniz Kuvvetleri adayı saatlerce süren ağır topçu atışıyla bombaladı. Japon askerlerinin çoğu ya öldürüldü ya da teslim alındı. Ama Onoda ve yanındaki üç astı ormana kaçabilmişti. Burada bir gerilla mücadelesi başlattılar. Onoda, askerî okulda aldığı eğitimleri uygulamak ve kendisine verilen emirlere sonuna kadar itaat etmekte kararlıydı. Bu yüzden adamlarıyla beraber buldukları Amerikan askerlerini vurdular, ikmal hatlarına saldırdılar, yangınlar çıkardılar, kısacası yapabilecekleri ne varsa yaptılar.</p>
<p>Aradan 5 ay geçti. Onoda ve astları doğada; muz, böcek, sürüngen, hindistan cevizi ne bulurlarsa yiyerek bazen topladıkları meyvelerle, bazen de yerli halktan çaldıkları pirinç ve hayvanlarla hayatta kalıyorlardı. Ağustos 1945’te Amerika ciddi bir karar vererek savaşı bitirmenin en kestirme yolunu seçti. Geliştirdiği atom bombalarını Hiroşima ve Nagasaki’ye attı. Bu hamle gerçekten de savaşı bitirdi. Japonya teslim oldu. Böylece insanlık tarihindeki en kanlı ve en ölümcül savaş sona ermişti. Ancak bazıları için savaş henüz bitmemişti. Öyle görünüyordu ki daha uzun bir süre de bitecek gibi değildi…</p>
<h2><strong>Asla Teslim Olmak Yok</strong></h2>
<p>II. Dünya Savaşı nihayet sona ermişti. Ermişti ermesine fakat binlerce Japon askeri Pasifik adalarına dağılmış ve Onoda gibi ormanlarda saklanıyordu. Savaşın bittiğinden haberleri olmadığı için mücadelelerini sürdürüyorlardı. Savaştan sonra Doğu Asya yaralarını sarıp, sınırlar yeniden çizilirken, bu binlerce askerin savaşa devam etmesi ciddi bir sorun halini aldı. Hükümetler bir şey yapmalıydı. Böylece Amerikan Ordusu ve Japon Hükûmeti Pasifik bölgesine havadan ilanlar dağıtmaya karar verdi. İlanda şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Savaş 2 Eylül’de bitti ve herkes evine gitti, dağlardan inin!”</p>
<p>Onoda ve astları bu ilanları Ekim 1945’te buldu fakat askerî okulda propaganda dersleri de almış olan Onoda bunun bir tuzak olduğuna karar verdi. Amerikan askerleri gerillaların yerlerini belli etmeleri için böyle zekice bir yönteme başvurmuş olmalıydı. Bu basit tuzağa düşmemekte kararlıydı. İlanı yırtıp attı ve adamlarıyla birlikte gizlenmeye ve savaşmaya devam etti.</p>
<p>Zorlu koşullar altında devam eden yaşam mücadelesi, bu şekilde 4 yıl sürdü. Dört asker doğada hayatta kalmanın ve savaşı sürdürmenin yollarını buldular. Fakat Onoda’nın adamlarından biri olan Er Yuichi Akatsu, Eylül 1949’da savaşın gerçekten de bitmiş olabileceğini düşünerek diğerlerinden ayrılmaya karar verdi. 6 ay tek başına yaşadıktan sonra da Filipin güçlerine teslim oldu. Onoda ve diğer iki arkadaşı Akatsu’nun yakalanıp öldürüldüğünü düşündü. Bu alarm demekti. Artık arkadaşlarından biri yakalandığına göre daha temkinli davranmak zorundaydılar. Bu yüzden sürekli yer değiştirmeye ve gizliliklerini üst seviyeye çıkarmaya karar verdiler.</p>
<p>Aradan birkaç yıl daha geçti. Lubang adasındaki yerel halk kendi halinde çiftçilik ve balıkçılık yaparak geçimini sağlıyor ve normal yaşantısına devam ediyordu. Ama yıllardır olduğu gibi hayat bazen yerel halk için bir kabusa dönüşmüyor da değildi. Çünkü Hiro Onoda ve sadık askerleri hâlâ savaşmaya devam ediyor, çiftçilere ateş açıyor, ürünlerini yakıyor, hayvanlarını çalıyor, ormana biraz sokulan olursa oracıkta insanların canını almaya devam ediyordu. Çaresiz Filipinler Hükümeti teslim olan Akatsu’dan aldığı bilgilere dayanarak 1952’de Japon Hükümetiyle iletişime geçti. Böylece yeni ilanlar bastırıldı. Fakat bu sefer ilanlara imparatorun kişisel notuyla birlikte kayıp askerlerin ailelerinin fotoğrafı da koyulacaktı.</p>
<p>Not yazıldı, fotoğraflar bastırıldı. Ardından uçaklarla dağıtıldı. Ama Onoda, ailesinin işgal altında yaşadığını ve hayatta kalabilmek için düşmana itaat etmek zorunda kaldığını düşündü. Bu iş muhtemelen çok daha büyük çaplı bir şeydi. Savaş Lubang Adası’nın bulunduğu bölgede şiddetli bir şekilde devam ediyor olmalıydı çünkü üzerlerinden geçen uçakların sayısı eskisine göre sürekli artıyordu. Amerikalılar bu bölgedeki Japon askerlerini kandırmak için böyle yeni bir yönteme başvurmuştu muhtemelen.</p>
<p>Böylece Onoda tüm çabalara rağmen bir kez daha bu ilanların sahte olduğu sonucuna vardı. Oldukça geleneksel bir gurur duygusuna sahip olan Onoda, Japonların teslim olacağını hayal bile edemiyordu. Ona göre Japonya son askerine kadar savaşacak karakterde bir ülkeydi. Ayrıca bir Japon askerinin emir almadan görevini bırakması utanç verici bir şey olurdu. Böylece üç asker savaşmaya devam ettiler.</p>
<h2><strong>Onoda’nın Astlarını Kaybetmesi</strong></h2>
<p>Aradan birkaç yıl daha geçti. Filipin halkı artık usanmış ve verdikleri kayıplar bardaktaki suyu taşırmıştı. Halk silahlandı ve karşı ateş açmaya başladı. Silahlanma işe yaradı ve Haziran 1953’te Onoda’nın adamlarından biri olan Onbaşı Shoichi Shimada yerel balıkçılarla yapılan bir çatışma sırasında bacağından vuruldu. Ama ölmedi çünkü yetenekli asker Onoda, arkadaşının yarasını ilkel yöntemlerle de olsa tedavi etmeyi başardı. Fakat çabası boşunaydı. 7 Mayıs 1954’te Shimada bir kez daha Filipinler halkı tarafından vuruldu. Bu kez önceki kadar şanslı değildi ve hayatını kaybetti.</p>
<p>Onoda ve son silah arkadaşı Birinci Sınıf Er Kinshichi Kozuka, arkadaşlarını kaybettikleri için çok üzüldüler ama bu durum onları daha da dikkatli davranmaya zorladı. Artık sadece iki kişiydiler ve çember gittikçe daralıyordu. Onoda ve Kozuka doğada yaşamaya öyle alışmışlardı ki bu yaşam biçimi sanki doğduklarından beri yaptıkları tek şeydi. Yıllar yılları kovaladı ve takvimler artık 1972’yi gösteriyordu. Savaş bitmesine rağmen tam 27 yıldır bu iki sadık asker ülkesi için savaşmaya devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada dünya değişmişti hem de çok değişmişti. 1947’de elektronik cihazların temel yapıtaşı olan transistör icat edilmiş, 1955’de Vietnam’da uzun bir savaş başlamış, 1961’de Almanya’da Berlin Duvarı inşa edilmiş, 1964’de Tokyo’da ilk defa olimpiyatlar düzenlenmiş ve 1969’da Amerika’dan Ay’a gidilmişti. Teknoloji ilerlemiş ve Onoda’nın ülkesi artık yaralarını sarmıştı. Dünya günden güne küreselleşmekteydi. Ama bu küreselleşme sadece bu iki garip adamı kanatları altına alamamıştı bir türlü. Onlar için dünya hâlâ İkinci Dünya Savaşı’ndaydı.</p>
<p>Sonunda olan oldu ve Onoda’nın son arkadaşı Kinshichi Kozuka da kurşunların hedefi oldu. 19 Ekim 1972’de bir pirinç tarlasını yakarken polisin açtığı iki el ateşle öldürüldü. Savaşa katılmasından tam 28 yıl sonra.</p>
<p>Onoda şimdi yalnızdı. Hayatının yarısından fazlasını birlikte geçirdiği son yoldaşı da ölmüştü ve bunun acısı onu kahretti. Belirsizliklerle dolu yalnız bir hayatı yaşayacak olmanın verdiği acı tarif edilemezdi. Günler geçmek bilmiyordu. 28 yılını Lubang ormanlarında geçirmiş olan bu asker, tarihte emsali görülmemiş bir itaatkârlık örneği gösteriyor ve tek başına hâlâ savaşmaya devam ediyordu. Fakat bir farkla. Karşısında düşman askeri değil sivil halk ve yerel polis vardı.</p>
<p>Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya ulaştığında, insanların kafası karıştı. Japon hükümeti yıllar önce, 1959’da Kozuka ve Onoda’nın öldüğünü ilan etmişti. Elbette ortada bir ceset falan yoktu ama bunca yıldır hayatta kalmalarına ihtimal verilmemişti. Böylece son askerlerinin yıllar önce öldüğünü sanan Japon medyasında haberler çıkmaya başladı: “Kozuka 1972’ye kadar Lubang’daysa belki Onoda da hatta daha başka askerler de hayatta olabilir miydi?”</p>
<p>Böylece aynı yıl hem Japon hem de Filipinler Hükümeti arama ekiplerini gönderdiler. Amaçları hayalet askerlerini arayıp bulmak ve bu hikâyenin artık son bulmasını sağlamaktı. Fakat kimseyi bulamadılar. Aylar geçtikçe, Teğmen Onoda’nın hikayesi Japonya kamuoyunda yayıldı ve bir şehir efsanesine dönüştü: “Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir savaş kahramanı!” Ama gerçekten de bir gün çıkıp gelirse ülkesinde kahraman olacağı kesindi. Çünkü böylesine üstün görev bilincine sahip olan bir asker akıl alır gibi değildi.</p>
<h2><strong>Buşido Felsefesi</strong></h2>
<p>Onoda’nın davranışının altında yatan psikoloji aslında Japonların kadim öğretilerinden birine kadar gidiyordu. Buşido. “Savaşçının Yolu” anlamına gelen bu felsefede korkunun yeri yoktu. Samuray olmak demek ölüm korkusunu yenmiş kişi olmak demekti. Buşido felsefesi insana; sadakat, öz kontrol, cesaret, nezaket ve onur gibi bir dizi ahlaki ilkeyi öğretirdi.</p>
<p>Samuray sınıfı 1876 yılında İmparator Meiji tarafından ortadan kaldırılsa da Buşido felsefesi hala yaşıyordu. Onoda bu felsefeyi benimsemiş bir ailenin evladıydı ve onu bunca yıldır ayakta tutan da bu değerler sistemiydi.</p>
<h2><strong>Bir Genç Adam Onoda’yı Buluyor</strong></h2>
<p>Onoda’nın hikayesi bu noktadan sonra sanki tahmin edilebilir bir sonla bitecek gibi görünse de bu emsali görülmemiş olay daha da ilginç bir hâl alacaktı.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Bir genç adamın Onoda’yı bulmak için yollara düşmesiyle…</p>
<p>Hayalet savaş kahramanı Onoda, ülkesinde ve tüm dünyada konuşulurken; o sıralarda Norio Suzuki isimli bir genç adam ilk kez Onoda’nın hikayesini duymuştu. Suzuki; maceracı, garip, biraz hippi ama yeni yerler keşfetmeyi çok seven bir adamdı. Savaştan sonra doğmuş, okulu bırakarak 4 yıl Asya, Orta Doğu ve Afrika’da otostop yaparak dolaşmıştı. Nerede yattığı belli bile değildi. Özgür ruhlu ve çılgın genç adam, karnını doyurmak için bazen çiftliklerde çalışmış bazen de kalacak yer parasını çıkarabilmek için kanını satmıştı. Ama tüm bunlar ona yetmiyordu. Başka bir maceraya ihtiyacı vardı. Sadece yolda ve kendi başına olmalıydı. Hiro Onoda efsanesi kesinlikle peşine düşülecek bir hikayeydi. Belki de onu bulan kişi kendisi olacaktı.</p>
<p>Japon, Filipinler, Amerikan hükümetleri ve yerel polis neredeyse 30 yıldır ormanı araştırıyordu. Binlerce ilan havadan atılmış ancak bir cevap alınamamıştı. Gerçekten de bu maceracı hippi onu bulabilir miydi ki? Bu tam bir saçmalıktı. Defalarca kez Onoda’yı saklandığı yerden çıkarmaya çalışma girişimi yapılmıştı ama hepsi başarısız olmuştu. Yine de Suzuki için denemeye değerdi. Hem ne kaybedecekti ki zaten hayatı oradan oraya savrulup duruyordu.</p>
<p>16 Şubat 1974’te Lubang Adasına varan Suzuki’nin stratejisi çok basitti: Tek başına yüksek sesle Onoda’nın adını haykırarak imparatorun onun için endişelendiğini söyleyecekti. Dediği gibi de yaptı ve ne kadar inanılmaz olsa da Onoda’yı 4 günde buldu. Yüzüne baktı ve hafifçe selam verdi. Karşısındakinin tüfeğini kendisine doğrulttuğunu görünce tekrar selam verdi. Elleriyle dizleri öyle titriyordu ki neredeyse yere düşecekti:</p>
<p>“Siz Onoda-san mısınız?” diye sordu.</p>
<p>“Evet” dedi Onoda. “Benim”</p>
<p>“Gerçekten mi?” diye devam etti Suzuki. “Teğmen Onoda?”</p>
<p>“Evet o benim.”</p>
<p>“Uzun ve zor zamanlar geçirdiğinizi biliyorum. Savaş 1945 Eylül’ünde bitti. Benimle Japonya’ya geri dönmek istemez misiniz?”</p>
<p>Suzuki aslında yaptığı şeyin çok tehlikeli olduğunun farkındaydı. Onoda, Suzuki’yi bir tehdit olarak görebilir ve hayatını hemen oracıkta sonlandırabilirdi. Ama Suzuki’nin kendisinden öncekilere göre önemli bir avantajı vardı: Onoda’yı tek başına aradığı için onu bulduğunda Onoda kendisini tehdit altında hissetmemişti. Suzuki kendisini yakınlarda gizlenen başka kimsenin olmadığına ikna etmeyi başarınca bu davetsiz misafirle konuşmanın sakıncalı olmadığını düşünmüştü. Daha sonra kitabında şöyle yazacaktı:</p>
<p>“Çorap giymeseydi onu vurabilirdim. Sandalet giymesine rağmen ayağında kalın yünlü çoraplar vardı. Adalılar asla bu kadar uygunsuz bir şey yapmazlar.”</p>
<p>Suzuki’nin kibar Japonca ifadeler kullanması Onoda’yı sakinleştirmiş ve karşısındaki genç adamın gerçekten de Japonya’da büyümüş olduğunu anlamasını sağlamıştı. Ama bir yandan da işleri çok aceleye getiriyor gibiydi. Bunca yıldır savaşta olduğuna inanan bir askeri ikna etmek öyle kolay olacak değildi.</p>
<p>“Hayır” dedi. “Geri dönmeyeceğim! Benim için savaş henüz bitmedi.”</p>
<p>Suzuki bu kararlı askerin öyle kolay kolay pes etmeyeceğini ve ikna olmayacağını anlamıştı. Onoda sıradan bir asker değildi. Komandolar için kurulan özel bir okulda eğitim görmüştü. 30 senedir ormanda yaşadığı halde tüfeği hala pırıl pırıl ve çalışır durumdaydı. Elinden geldiğince düşmana karşı koyuyor, saklanmıyor ve ölmekten de korkmuyordu. Üstelik kendi yaşıtı ortalama bir Japon’dan çok daha sağlıklı ve formda görünüyordu. Suzuki onu, ölümden korktukları için saklanıp savaştan yıllar sonra perişan halde teslim olan diğer askerlerle karıştırmamalıydı. Bu yüzden işleri ağırdan almaya karar verdi. Geceyi onunla geçirecekti.</p>
<p>Onoda uzun bir süredir yalnızdı. Son arkadaşının ölmesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Bu yüzden Suzuki’nin arkadaşlığı hoşuna gitti. Hem böylece güvenebileceği bir Japon kaynaktan dış dünyada neler olduğunu öğrenebilecekti.</p>
<p>Suzuki ona savaşın çoktan bittiğini ve neden savaşmaya devam ettiğini sordu. Onoda’nın cevabı çok netti:</p>
<p>“Çünkü asla teslim olmayın diye emir aldım. Hayatta kalan son asker bile olsam savaşmam emredildi.”</p>
<p>Tam 29 yıl önce aldığı emre hâlâ itaat ediyordu.</p>
<h2><strong>Ormanda Hayatta Kalmanın Hikayesi</strong></h2>
<p>Sohbetlerinin bir bölümünde Suzuki, Onoda’ya bunca yıl boyunca ormanda nasıl hayatta kalabildiğini sordu. Onoda anlatmaya başladı. Aslında bu 30 yıllık maceranın büyük bölümünde arkadaşlarıyla beraber olduğunu ve birbirlerine destek olduklarını söyledi. Yalnız kaldıktan sonra çok zorlanmaya başladığını anlattı. Yıllar sonra Japan Times’a verdiği röportajda şöyle diyecekti:</p>
<p>“Eğer sırtınızda dikenler varsa, birisinin onları sizin için çıkarması gerekir. İnsanlar tamamen kendi başlarına çok uzun yaşayamazlar. Bu konuda herhangi bir şüpheniz varsa gerçekten yalnız olduğunuzu hayal edin. Hastalandığınızda ya da yaralandığınızda; yiyecek bulabilir, ateş yakabilir, kıyafetlerinizi dikebilir ve kendinize bakabilir misiniz? Yanınızda biri varken birlikte her şeye katlanabilirsiniz. Gerçek mücadele, yalnız kaldığımız zaman başlar.”</p>
<p>Onoda’nın yaşadığı en büyük zorluk arkadaşlarının kaybıydı, evet. Ama yine de Suzuki için birkaç insanın bile ormanda onlarca yıl boyunca açlık ve barınma gibi ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı bir merak konusuydu. Sormaya devam etti.</p>
<p>Onoda en dikkat ettiği konuların yiyecek, su ve hijyen konuları olduğunu söyledi. Muz, hindistancevizi ve sığır etiyle beslendiklerini ve yerel halktan da zaman zaman ihtiyaç duydukları şeyleri aldıklarını anlattı.</p>
<p>Muz, Onoda ve arkadaşlarının temel gıdasıydı. Kabuklarıyla beraber hindistan cevizi sütünde kaynatıyorlardı. Böylece israf etmeyi göze alamayacakları yeşil muz kabuklarının acısı hafifliyordu. Tadı iyi olmasa da çoğu zaman yedikleri şey buydu.</p>
<p>Bunun dışında her yıl köylülerden birkaç büyükbaş hayvan çalıyorlardı. Etleri parçaladıktan sonra 10 gün boyunca pişirerek yüzlerce parça kurutulmuş et elde ediyor ve bunu yıl boyunca tüketiyorlardı.</p>
<p>Su konusunda da yiyecek kadar titizdiler. Tropik Lubang Adasının birçok deresi vardı. Bu derelerin suları son derece berrak olmasına karşın mikroorganizmalardan bulaşabilecek hastalıklara karşı suyu daima kaynatarak içiyorlardı.</p>
<p>Tuvalet konusu ayrı bir dertti. Ağaçlardan inşa ettikleri derme çatma evlerinin yanına daima bir tuvalet çukuru kazıyorlardı. Çukur doldukça üzerini toprak ve yapraklarla kapatıyorlar sonra üzerine tekrar devam ediyorlardı. Tuvalet kâğıdı olarak ise palmiye yapraklarını kullanıyorlardı. Onoda her gün dışkısını inceliyor, diyetini ve fiziksel eforunu buna göre ayarlıyordu.</p>
<p>Bir de kişisel temizlik konusu vardı. Her gün mutlaka yüzlerini yıkıyor hatta duş alıyorlardı. Buldukları makas ve bıçak gibi şeylerle tıraş olmaya devam ediyor, palmiye ağaçlarından elde ettikleri liflerle dişlerini fırçalamaya bile vakit ayırıyorlardı.</p>
<p>Ama bütün bunların arasında en çok önem verdikleri şey asıl görevlerini icra etmelerini sağlayan silahları ve cephaneleriydi. Tüfeklerine çok titiz bir şekilde bakıyor, bakımlarını mutlaka yapıyorlardı. Mühimmatlarını asla boşa harcamıyorlardı. Ayrıca adanın etrafında çeşitli noktalarda silah depoları inşa etmişlerdi.</p>
<h2><strong>Onoda’nın Teslim Oluşu</strong></h2>
<p>Ertesi gün Suzuki ne kadar ısrar etse de Onoda üst düzey bir subaydan resmi emir almadığı müddetçe teslim olmayacağını söyledi. Böylece Suzuki ona bir söz verdi. Onu bu göreve atayan Binbaşı Yoshimi Taniguchi’yi ne pahasına olursa olsun bulacak ve buraya gelmesini sağlayacaktı. Karşılaştıklarının kanıtı olarak Onoda’dan fotoğraf çekinmek için izin aldı. Sonra da Japonya’ya geri döndü.</p>
<p>Suzuki inanılmaz şanslı bir adamdı ve Onoda’nın komutanını, askeri kariyerinin izini takip ederek kısa sürede buldu. Bulduğunda artık emekli olmuş ve bir kitapçı işletmeye başlamıştı. Ardından da Onoda’nın erkek kardeşine haber verdi. Böylece hep beraber 9 Mart 1974’te Onoda’yla buluşmak için Lubang Adasına doğru yola çıktılar. Japon komutan adeta 1944’te verdiği bir sözü yerine getiriyordu. Taa o zamanlar Onoda’ya şöyle demişti:</p>
<p>“Asker ne olursa olsun senin için geri geleceğiz.”</p>
<p>İmkânsız göreve gönderilen bir askere söylenen bu motivasyon cümlesi, tam 30 yıl sonra anlam buluyor ve gerçek oluyordu.</p>
<p>Taniguchi, Onoda’nın yanına vardığında Onoda yaşlanmış olan komutanını hemen tanıdı ve selam durdu. Şok olmuş ve gözyaşlarını tutamamıştı. Üstü başı perişan halde olan asker görevine hala ilk günkü gibi yaklaşıyordu. Taniguchi şu emri verdi:</p>
<p>“İmparatorluk Ordusu Komutanlığı uyarınca, 14. Bölge Ordusu tüm muharebe faaliyetlerini durdurdu. Asker, savaş bitti; silahını bırak!”</p>
<p>Onoda, kılıcını, hâlâ çalışır durumda olan Tip 99 Arisaka tüfeğini, 500 mermisini, birkaç el bombasını ve annesinin 1944’te esir alınırsa kendisini öldürsün diye verdiği hançerini Filipinli yetkililere vererek teslim oldu. Hatta kılıcını bizzat Filipinler Devlet başkanı teslim aldı. Yerel basın da bu ölümsüz anları kayda alıyor ve Onoda’nın hikayesini ölümsüzleştiriyordu. Kendisine bunca zamandır neden pes etmediğini soranlara cevabı şöyle oldu:</p>
<p>“İnsanın yurttaşlık bilincine sahip olması gerekir. 30 yıl boyunca her günün her dakikası ülkeme hizmet ettim. Bir birey olarak bunun benim için iyi mi yoksa kötü mü olduğunu hiç düşünmedim.”</p>
<p>Onoda ve astları 30 yıl boyunca 30 masum insanı öldürmüş ve 100 kişiyi de yaralamıştı. Bunların bir kısmı sivil, bir kısmı da yerel polis gücüydü. Onoda bunca yıldır öldürdüğü insanların Amerikan askerleri olmadığının elbette farkındaydı ama savaş bitmediğine göre Filipinler polisi de olsa onlar düşmandı. Şimdi bunun doğru olmadığını görüyor ve üzüntüden kahroluyordu. Üstelik bu durum ceza almasına da sebep olabilirdi. Buna rağmen Filipinler Cumhurbaşkanı Marcos, savaşın hala devam ettiğine inandığını dikkate alarak Onoda’yı affetti.</p>
<h2><strong>Hayal Kırıklığına Uğramış Onoda</strong></h2>
<p>Hiro Onoda savaşa katıldığı 1944 yılından tam 30 yıl sonra, 1974’te Japonya’ya döndüğünde artık ünlü bir adamdı. 8 bin kişilik bir kalabalık tarafından karşılandı. Öldüğüne inanan ailesi, 22 yaşından beri onu ilk kez görüyor, bu tarihi an ülkenin ulusal kanalı NHK’da canlı olarak yayınlanıyordu. Birçok radyo ve televizyon kanalı kendisiyle röportaj yapabilmek için sıraya girmişti. Onoda 52 yaşına gelmiş, hayatının yarısından fazlasını ormanda savaşarak geçirmişti. İlk iş olarak doktorlar tarafından muayene edildi ve sağlığının inanılmaz derecede iyi olduğu ortaya çıktı. Sanki insanın asıl yuvasının doğa olduğunu bütün insanlığa kanıtlıyor gibiydi. Ne de olsa yıllarca ormanda fiziksel olarak aktif bir yaşam sürmüş ve tamamen organik beslenmişti.</p>
<p>Onoda ülkesinde geçirdiği ilk aylarda kendisini bir zaman makinesine binmiş de 30 yıl sonraki dünyaya ışınlanmış gibi hissetti. Her şey değişmiş, teknoloji akıl almaz seviyede ilerlemişti. Ülkesi sanayileşmişti. İnsanlar fabrikalarda ve ofislerde çalışıyordu. Kendisi de şimdi bu yeni dünyaya ayak uydurmak zorundaydı. Bazılarına göre Onoda’nın işi şimdiden hazırdı. Muhafazakâr politikacılar ondan siyasete girmesini istiyorlardı.</p>
<p>Ama Onoda bu teklifi reddetti. Ayrıca hükümet tarafından verilen 30 yıllık toplu maaşını da almadı. İnsanların kendisi için topladığı bağışları kabul etmedi ve bunların hepsini hayır işi için kullandı. Çünkü onun amacı para ya da şöhret değildi. O sadece vatanına karşı görevini yerine getirmişti. Güzel konuşan, kameralar önünde enteresan bir şekilde son derece sakin olan bu eski cangıl adamı kendisini saldırganlık ve emperyalizmden değil, sakinlik ve dürüstlükten yana olan bir adam olarak sunuyordu. Bu yüzden herkesin desteğini kazandı. Yoğun istek üzerine hayatını anlattığı bir otobiyografi yazdı. “Teslim olmak yok: 30 yıllık savaşım” adındaki kitap çıkar çıkmaz çok satanlar listesinde başa oturdu.</p>
<p>Ancak Onoda Japonya’ya döndüğünde gördüklerinden hiç memnun kalmadı. Tüketim kültürü, kapitalist dünya düzeni, batılı tarz giysiler içindeki insanlar, atalarının onur ve fedakârlık geleneğini kaybetmiş bir yeni nesil. Bunlar hiç Onoda’ya göre değildi. Savaş zamanında topluma hâkim olan cesaret, sadakat, gurur ve bağlılık gibi geleneksel Japon değerlerini ününden de faydalanarak tekrar canlandırmak istedi, ama bu yeni, değiştirilmiş toplumda sesini kimseler duymak istemedi. Böylece Onoda, onlarca yıl ormanda savaşmanın vermiş olduğu ıstıraptan daha büyük bir ıstırabın içine düştü. Büyük bir depresyona girdi. Abisinin yanına, Brezilya’daki bir Japon topluluğuna taşındı. Burada çiftçilik yaparak hayatını devam ettirdi. Belki de o seyyah genç adam Suzuki, onu hiç bulmamalıydı. Çünkü Onoda’nın orada, ormanda yaşamasının bir anlamı, amacı vardı. Ama artık uğruna yaşadığı ve savaştığı Japonya’dan eser kalmamıştı.</p>
<p>1984’te Brezilya’da yaşarken ailesini öldüren bir Japon genci hakkında okuduğu yazı Onoda’yı çok etkiledi. Hatta o kadar ki Japonya’ya geri dönmeye ve bozulan o kadim Japon ahlakını yeniden inşa etmeye karar verdi. Böylece “Onoda Doğa Okulu Eğitim Kampı”nı kurdu. Öğrencilerine 30 yıl boyunca Filipinler’de saklanırken hayatta kalmak için kullandığı becerilerini öğretti. Bu yeteneklerin onları güçlendireceğine ve özgüvenlerini artıracağına inanıyordu. Onoda, insanın hayattaki amacını bulması için anahtarın doğada saklı olduğuna inanıyordu. Bu felsefenin, eğittiği çocukları daha iyi insanlar yapacağına yürekten inanıyordu.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Onoda, 16 Ocak 2014’te, 91 yaşında doğal sebeplerden hayatını kaybetti. Ölümünün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hikayesi hala ilk günkü canlılığını koruyor. 2021’de Fransız yönetmen Arthur Harari tarafından onun adında bir film çekildi. “Onoda: 10.000 Nights in the Jungle” isimli film Onoda’nın hayatından esinlenen bir macera-drama filmi. Yine aynı yıl onun hikayesini anlatan bir roman yayımlandı. Alman yönetmen olan Werner Herzog, “The Twilight World” isimli bu romanında Onoda’nın hikayesini en ince ayrıntılarına kadar hikayeleştirdi.</p>
<p>Bir insanın 30 yıl boyunca böyle bir görev bilinci taşıması akıl alır gibi değil. Onoda belki de savaşın bittiğini çok önceden beri biliyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. Belki de savaş sonrası dünyada, kendisine nasıl bir hayat biçileceğini tahmin etmekte zorlanıyordu. Ama neticede <a href="https://holosen.org/category/tarih/">savaş tarihinin</a> en ilginç hikayesini o yazdı.</p>
<p>Ünlü psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz bilirsiniz. Onoda; yiyecek, barınma, güvenlik ve sağlık gibi Maslow’un temel ihtiyaçlar olarak sınıflandırdığı şeylere sahipti. Bir noktaya kadar piramidin üçüncü kademesindeki sevgi ve ait olma sınıfına da sahipti. Kozuka ona hayatının büyük bölümünde psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir arkadaşlık ve güven duygusu veriyordu.</p>
<p>Peki ya anlam? İnsan anlam olmadan yaşayamaz. Hepimizin hayatını anlamlı kılan bir şey mutlaka vardır. Bu kimimiz için din, kimimiz için aile kurmak, kimimiz için iş kurmak, kimimiz içinse insanlığa fayda sağlayacak bir şeyler üretmek olabilir.</p>
<p>Peki Onoda’nın hayatına anlam katan şey neydi?</p>
<p>Görevini başarıyla tamamlamak. Evet, Onoda’nın hayatını anlamlı kılan şey vatanının içerisinde bulunduğu savaşı kazanmasını sağlamak ve komutanından aldığı emri eksiksiz yerine getirmekti. Böylece bir gün ülkesine geri döndüğünde alnı açık ve başı dik olarak yürüyebilecekti.</p>
<p>Hepimizi hayatta tutan şey aslında bu. Anlam. Hiçbirimizin makama, lüks eşyalara ya da kocaman bir eve ihtiyacı yok. Çünkü yaşamamızı sağlayan çok fazla araca sahip olmamıza karşın, uğruna yaşayacağımız bir amaç olmadığında bitiyoruz.</p>
<p>İhtiyacımız olan şeyler; temel ihtiyaçlarımızı karşılayan bir hayat, sevdiğimiz insanlar ve hayatımıza anlam katacak bir amaç. Bu kadar. Nietzsche’nin de dediği gibi:</p>
<blockquote><p>“Yaşamak için bir “Neden”i olan kişi, hemen her “Nasıl”a katlanabilir.”</p></blockquote>
<p></p>
<blockquote><p> </p></blockquote>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><a href="https://rarehistoricalphotos.com/hiroo-onoda-1974/">https://rarehistoricalphotos.com/hiroo-onoda-1974/</a></p>
<p><a href="https://mikedashhistory.com/2015/09/15/final-straggler-the-japanese-soldier-who-outlasted-hiroo-onoda/">https://mikedashhistory.com/2015/09/15/final-straggler-the-japanese-soldier-who-outlasted-hiroo-onoda/</a></p>
<p><a href="https://www.bbc.com/culture/article/20220413-onoda-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-30-years">https://www.bbc.com/culture/article/20220413-onoda-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-30-years</a></p>
<p><a href="https://medium.com/@sharonackman/the-last-samurai-lessons-in-jungle-survival-7e80f1ed2bea">https://medium.com/@sharonackman/the-last-samurai-lessons-in-jungle-survival-7e80f1ed2bea</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Pasifik_Cephesi_(II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)">https://tr.wikipedia.org/wiki/Pasifik_Cephesi_(II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hiroo_Onoda">https://en.wikipedia.org/wiki/Hiroo_Onoda</a></p>
<p><a href="https://www.historybyday.com/human-stories/hiroo-onoda-the-story-behind-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-decades-after-ww2/40.html?br_t=ch">https://www.historybyday.com/human-stories/hiroo-onoda-the-story-behind-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-decades-after-ww2/40.html?br_t=ch</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuray">https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuray</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Bushido">https://en.wikipedia.org/wiki/Bushido</a></p>
<p><a href="https://www.nytimes.com/2014/01/18/world/asia/hiroo-onoda-imperial-japanese-army-officer-dies-at-91.html">https://www.nytimes.com/2014/01/18/world/asia/hiroo-onoda-imperial-japanese-army-officer-dies-at-91.html</a></p>
<p><a href="https://www.history.co.uk/articles/the-japanese-soldier-who-kept-on-fighting-after-ww2-had-finished">https://www.history.co.uk/articles/the-japanese-soldier-who-kept-on-fighting-after-ww2-had-finished</a></p>
<p><a href="https://allthatsinteresting.com/hiroo-onoda">https://allthatsinteresting.com/hiroo-onoda</a></p>
<p><a href="https://www.historyhit.com/hiroo-onoda-the-japanese-soldier-who-refused-to-surrender/" target="_blank" rel="noopener">History Hit</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda/">30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale Destanı nasıl yazıldı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-destani-nasil-yazildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-destani-nasil-yazildi</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, İtilaf devletleri Çanakkale cephesini açarak savaşı kısa sürede bitirme çabası içine girmişlerdi. Onlara göre, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek İstanbul’u ele geçirmekle eşanlamlıydı. İstanbul’un düşmesi ise Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalması demekti. Bu da müttefiklerin işini büyük oranda kolaylaştıracak, Almanya ile daha rahat mücadele etmelerini sağlayacak, savaşı da kısa sürede kazanabileceklerdi. […]
Çanakkale Destanı nasıl yazıldı? yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/05/bb6978aa-8013-455d-922d-fab687dfc187.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkale, Destanı, nasıl, yazıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/#5-IDunya_Savasi">Birinci Dünya Savaşı</a>’nın başlamasından sonra, İtilaf devletleri Çanakkale cephesini açarak savaşı kısa sürede bitirme çabası içine girmişlerdi. Onlara göre, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek İstanbul’u ele geçirmekle eşanlamlıydı. İstanbul’un düşmesi ise Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalması demekti. Bu da müttefiklerin işini büyük oranda kolaylaştıracak, Almanya ile daha rahat mücadele etmelerini sağlayacak, savaşı da kısa sürede kazanabileceklerdi.</p>
<p></p>
<h2><strong>İtilaf Devletlerinin Deniz Harekatı</strong></h2>
<p>1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.</p>
<p>Dünyanın en güçlü donanmasına sahip İngilizler, Çanakkale’den zorlanmadan geçebilecekleri inancındaydılar. İngiltere Deniz Bakanı Churchill, donanmanın Boğaz’dan zorla geçerek İstanbul’a ulaşmasının fikir babasıydı. Bir iki yıl önce Balkan devletlerine kolayca yenilen Osmanlı Devleti’nin hemen teslim olacağını düşünüyordu. Churchill’e göre, zırhlıların büyük topları karşısında Türk askeri cepheden hemen kaçacaktı.</p>
<p>Dünya Savaşı’nın başında gerçekleşen Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz ediyorlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.</p>
<p>İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915 tarihinde başladı, 13 Mart’a kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu. Boğazları deniz yoluyla zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce top atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edemediler. Tarih 18 Mart’ı gösterdiğinde ise İtilaf Devletleri’nin tamamı şaşıp kaldı. Çünkü koskoca bir donanma Çanakkale Boğazı’nın serin sularına gömülmüştü. Böylece İtilaf Devletleri’nin Deniz Harekâtı başarısızlığı, umutları Kara Harekâtı’na çevirdi.</p>
<p>Osmanlı ordularının başkomutanı Enver Paşa, Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını Alman General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.</p>
<h2><strong>Gelibolu Çıkarmaları</strong></h2>
<p>Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.</p>
<p>Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.</p>
<p>25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.</p>
<p>Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.</p>
<p>Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.</p>
<p>Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.</p>
<h2><strong>Mustafa Kemal’in Ölüm Emri</strong></h2>
<p>Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.</p>
<p>Mustafa Kemal onları durdurarak:</p>
<p>“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”</p>
<p>Askerler:</p>
<p>“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Kim geliyor?” diye sorunca,</p>
<p>“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.</p>
<p>Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.</p>
<p>Mustafa Kemal askerlere:</p>
<p>“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.</p>
<p>Erler:</p>
<p>“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.</p>
<p>Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.</p>
<p>Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:</p>
<p>“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”</p>
<p>Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.</p>
<p>Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.</p>
<p>Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.</p>
<h2><strong>Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal</strong></h2>
<p>1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.</p>
<p>General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal kesin bir dille:</p>
<p>“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.</p>
<p>Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.</p>
<p>Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.</p>
<p>Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.</p>
<p>İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.</p>
<p>Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.</p>
<p>Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.</p>
<p>Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.</p>
<p>Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.</p>
<p>Komutan:</p>
<p>“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”</p>
<p>Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.</p>
<p>Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.</p>
<p>Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”</p>
<h2><strong>Doktor Tarık Nusret</strong></h2>
<p>Tam 109 yıl önce. Bir millet vatan müdafaasında bir çığır açmış ve emsali görülmemiş bir fedakârlık örneği sergilemişti. Türk Milleti. Peki sizce Çanakkale Savaşı’nda yokluğu en çok acı veren, olmazsa olmaz olan şey neydi? Tüfek mi? Yiyecek mi? Su mu? Battaniye mi? Evet bunların hepsi olmazsa olmazlardandı belki ama yokluğu kelimenin gerçek anlamıyla en çok acı veren şey ağrı kesicilerdi. Morfin.</p>
<p>Size bununla ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum. Doktor Tarık Nusret’in hikayesini. Bakın Çanakkale Destanı hangi fedakarlıklarla yazılmış.</p>
<p>Cephe gerisine kurulan Sahra Hastanesi’ne her gün binlerce yaralı Mehmetçik getiriliyordu. Hatta bazen bu sayı on binleri buluyordu. 6-22 Ağustos tarihleri arasında sadece şehitlerin sayısı bile 18 bini geçmişti. Yaralıların sayısı ise 30 bini. Kurulan sıhhiye çadırları yaralılarla dolup taşmıştı. Doktorlar, sıhhiyeciler, hemşireler günlerdir uykusuz görev yapıyor, sadece yaraları sararak hizmet vermeye çalışıyorlardı. Ellerindeki az miktarda bulunan morfini sadece kurtarabilecekleri, eğer ki ameliyat edilirse yaşatabilecekleri askerlere veriyorlardı. Kurtarılması zor hatta imkânsız olan askerleri ise çadırın dışında bir alanda topluyorlar, kolu kopmuş, bacağı kesilmiş, iç organları dışarı çıkmış olanları ameliyat edemiyorlardı. Çünkü bu hem hekimlerin zamanını hem de kısıtlı imkanları tüketmek demekti. Amaç eldeki sınırlı olanaklarla, çok sayıda yaralıyı kurtarıp, askerlerin belki de yıllar sürecek olan savaşa yeniden katılabilmelerini, cepheye dönebilmelerini sağlamaktı.</p>
<p>Doktor Tarık Nusret görevli olduğu cephede, gelen her yaralıyı sıhhiye çadırının hemen girişindeki bir masa üzerinde değerlendiriyor ve hayatının en zor günlerini yaşıyor, en zor kararlarını veriyordu. Sıhhiyecilere çok kötü durumda olanları çadır dışında bir açık alana götürmelerini söylüyor, ayaktan gelenleri de hemşirelerin bakımına gönderiyordu. Ameliyat edildiğinde kurtarılabilecek olanlara hemen bir ağrı kesici iğne yapıp, arkada bulunan ameliyathaneye gönderiyordu. Ama ne var ki herkesin ağrı kesiciye ihtiyacı vardı. Ölecek de olsa o bir candı. Mehmetçiğin son anlarını acı içinde kıvranarak geçirmesi herkesin canını çok yakıyordu. En çok da Doktor Tarık Nusret’in. Ama yapamazdı herkese ağrı kesici yapamazdı. Çünkü ilaç çok azdı.</p>
<p>Sürekli olarak doktorun önüne yaralı askerler konup, kaldırılıyordu. Sırada bir sürü asker sedye üzerinde beklediğinden dolayı hızlı bir şekilde muayene yapılıyordu. Bu sırada doktorun önüne 16-17 yaşlarında yaralı bir asker daha getirildi.</p>
<p>Doktor Nusret: “Bu yaralıyı da arkaya götürün” dedi.</p>
<p>Ağır yaralı askerlerden biriydi. Bacaklarından biri kopmuş, bağırsakları dışarı çıkmış çok kötü durumda olanlardan biri.</p>
<p>Görevliler tam kaldıracakken asker kısık, inleyen bir sesle: “Baba, baba benim dedi. Ben Tahsin!”</p>
<p>Doktor Nusret, masada ağır yaralı bir şekilde yatan, yüzü gözü toprağa ve kana bulanmış askerin yüzüne dikkatlice baktı. Dehşete düştü. Masada yatan öz oğlu Tahsin’di. Doktor aylardan beri cephede olduğu için evden haber alamıyordu. Savaşın getidiği ağır kayıplar her gün binlerce yeni askerin cepheye çağrılmasına neden oluyor ve eli silah tutan her genç adam seferberliğe katılıyordu. Doktor Nusret de oğluyla aynı cephede savaştığını o anda öğreniyordu. Oğluna doğru eğilerek ona sarıldı, hıçkırıklara boğuldu. Ciğerparesine son bir defa ümitsizce baktı. Sırada bekleyen yaralılar her geçen dakika artıyordu bu yüzden kaybedecek zaman yoktu. Sıhhiye erlerinden birini çağırarak emir verdi:</p>
<p>“Oğlumu arkaya götürün, ağacın gölgesine yatırın” dedi. Morfini yapmadı.</p>
<p>Doktor görevine devam ederek arkadan gelen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Sıhhiyeler doktorun oğlunu alarak bir gölgeye yatırdılar. Masaya hemen bir yaralı Mehmetçik daha yatırıldı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha…</p>
<p>Aradan biraz zaman geçmiş ve doktor görevini diğer meslektaşına devretmişti. Hemen arkaya ağır yaralı askerlerin olduğu bölgeye gitti. Ağacın gölgesinde yatmakta olan oğluna doğru yaklaşıp baktı. Çoktan şehit olmuştu. Doktor oğlunun cansız bedenine sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Diyeceği tüm sözler boğazına düğümlendi. Oğluna veda edememiş, son anlarını acı çekmeden yaşaması için gereken ağrı kesiciyi bile yapmamıştı. Yapamazdı çünkü biliyordu ki ameliyat edilse bile yaşamazdı. Onun görevi elinde az bulunan ağrı kesiciyi hayatta kalabilecek olanlara kullanmaktı. Evladı da olsa vatanın her şeyden daha mühim olduğu tartışılmazdı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS</strong></p>
<p><a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ataturkansiklopedisi.gov.tr</a></p>
<p><a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ata.msb.gov.tr/</a></p>
<p><a href="http://www.inkilaptarihi.gen.tr/canakkale-savasinda-doktor-nusretin-ogluna-agri-kesici-igne-yapmamasi/" target="_blank" rel="noopener">http://www.inkilaptarihi.gen.tr/canakkale-savasinda-doktor-nusretin-ogluna-agri-kesici-igne-yapmamasi/</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/canakkale-destani-nasil-yazildi/">Çanakkale Destanı nasıl yazıldı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-doenusmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-doenusmesi</guid>
<description><![CDATA[ “Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmet’tir.” Prof. Dr. Halil İnalcık Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 11. bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümde Türk tarihinin en önemli karakterlerinden birini, bir çağı kapatıp başka bir çağı açan büyük bir komutanı, Osmanlı Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren önemli bir hükümdarı ağırlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han. Tarihte kendine […]
Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/05/Zonaro_GatesofConst2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fatih, Sultan, Mehmet, Osmanlı, Devleti’nin, İmparatorluğa, Dönüşmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmet’tir.” <strong>Prof. Dr. Halil İnalcık</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/category/biyografi/">Dünyayı değiştiren insanlar serimizin</a> 11. bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümde Türk tarihinin en önemli karakterlerinden birini, bir çağı kapatıp başka bir çağı açan büyük bir komutanı, Osmanlı Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren önemli bir hükümdarı ağırlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han.</p>
<p>Tarihte kendine dünya fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. 7. Osmanlı padişahı olan II. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Çünkü onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Konstantinopolis’i fethederek 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son verdi ve fetihten sonra “Fatih” yani zafer kazanan, fetheden, “Ebû’l Feth” yani fethin babası, “Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l-Bahreyn” yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı ünvanlarıyla anılmaya başlandı. Batı’daysa kendisine “Grand Turko” yani Büyük Türk dendi. Daha sonraki dönemlerde ise “Çağ Açan Hükümdar” ünvanı bunlara eklendi. İstanbul’un fethi gerçekten de pek çok tarihçi tarafından Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edildi.</p>
<p>Mehmet, Büyük İskender ve Büyük Konstantin gibi olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Fakat sadece bir Osmanlı ve Türk imparatorluğu değil, çok daha büyük ve kapsamlı bir şey inşa etmek niyetindeydi. Fatih’in amacı çok dinli ve çok etnik kimlikli bir dünya imparatorluğu kurmaktı. İstanbul’u fethettikten sonra o artık Roma İmparatorluğu’nun tek varisi, bir başka deyişle Romalıların da hükümdarıydı. Zaten bu yüzden kendisini “Kayser-i Rûm” ilan etmişti.</p>
<p>O dönemde Konstantinopolis çok önemli bir kentti. Dünyanın kalbiydi. Konstantinopolis’i imparatorluk hanedanları için anahtar konumuna koyan ve kapılarına onca orduyu getiren şey; ticaret, savunma ve barınma yönünden sunduğu olanaklardı. Ayrıca bu şehirde yaşayan insanlar Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak görülüyordu ve onlar da kendilerinden Romalı olarak söz ediyordu. Yani Roma İmparatorluğu’nun tahtı Konstantinopolis’ti ve kim Romalıların imparatoruysa aynı zamanda tüm dünyanın imparatoru sayılıyordu. İşte Mehmet’i o kadim şehri almaya zorlayan da bu bakış açısıydı. Tüm dünyanın imparatoru olmak.</p>
<p>Bu videoda yerli ve yabancı kaynaklardan derlenmiş bilgilerle olabildiğince objektif bir anlatım izleyeceksiniz. Fatih Sultan Mehmet’in hayatını detaylı bir şekilde, sade bir dille, kronolojik olarak sıralanmış büyük bir resim halinde ele alacağız. Ama sadece bir Fatih biyografisi izlemeyeceksiniz. Anadolu’nun küçük bir kısmındaki sıradan bir beyliğin Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşmesinin hikayesini de öğreneceksiniz.</p>
<p>İlk önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna, Fatih’in babası II. Murat döneminde yaşananlara ve Fatih’in erken dönemlerine kısaca bir değineceğiz. Ardından Fatih’in eğitim sürecine ve çocuk yaştaki ilk saltanatına gireceğiz. Daha sonra ise İstanbul’un fethini bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla en ince ayrıntılarına kadar inceleyeceğiz. Ardından Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra bir cihan imparatoru olmak yolunda giriştiği bütün fetihleri izleyeceksiniz. Ve son olarak ölümüyle ilgili ihtilaflı meseleleri ele alacağız.</p>
<p>Hazırsanız başlıyoruz.</p>
<p></p>
<h2><strong>1- Fatih Sultan Mehmet Öncesi Dönem</strong></h2>
<p>Fatih’i anlatmaya başlamadan, onun öncesi dönemde İstanbul’un başına neler gelmiş biraz bakalım. Böylece İstanbul’un fethine giden sürecin nasıl geliştiğini daha iyi anlayabiliriz.</p>
<h4><strong>1.1- Osmanlı Devleti Öncesi Bizans’ın Durumu</strong></h4>
<p>Binlerce yıllık geçmişe sahip kadim şehir İstanbul tarih boyunca onlarca kez kuşatma altına alındı. Türklerin Konstantinopolis’i kuşatmaya başlamalarından çok önce Arap kuşatmaları kentte derin izler bırakmıştı. Rumlar, o zaman anıldıkları adıyla Sarazenler’de küçümsenemeyecek bir karşı güç, öteki düşmanlardan niteliksel olarak ayrılan bir yan görmüştü. Ve 11. yüzyılın sonuna doğru Büyük Selçuklu İmparatorluğu’yla beraber İslamiyet’ten Bizans’ın üstüne bir darbe daha indi. 1071’deki Malazgirt Savaşı yok edici bir Müslüman zaferiydi. Anadolu’nun kapısı Türklere ve Müslümanlara açılmıştı. Bu öylesine ani gelmişti ki, o zaman kimse önemini tam olarak kavrayamadı. Birkaç yüzyılda İslam dünyası Orta Asya’dan Mısır’a kadar neredeyse tamamen Türklerin hakimiyetine geçmişti.</p>
<p>Militan İslam ruhu Türk savaşçı ruhuna kusursuz uyuyordu, ganimete duyulan istek Allah’a dönük dindar hizmet tarafından meşru kılınıyordu. Türk etkisi altında İslamiyet, erken dönem Arap fetihlerinin şevkini yeniden kazandı ve kutsal savaş Hristiyan hasımlara karşı dikkate değer bir ölçekte yeniden açıldı.</p>
<p>Malazgirt yenilgisinin etkileri her ne kadar Konstantinopolis’in kendisinde hemen kavranamadıysa da, zaman içinde Hristiyanlar için felaket düzeyine vardı. Türkler hiçbir engelleme girişimiyle karşılaşmaksızın Anadolu’ya aktı. Daha önceleri akınlar yapıp çekildikleri topraklarda şimdi kalıyor ve batıya, Ege Denizi’ne doğru baskı yapıyorlardı. Küçük Asya’nın fethi öylesine kolay oldu ve o kadar az bir direnişle karşılaşıldı ki, 1176 yılında Miryokefalon Savaşı’nda Bizans ordusu yeniden yenildiğinde Türkleri Anadolu’dan sürüp çıkartma olasılığı dönülmez şekilde yitirilmişti. Bu savaşla Anadolu’da Türk hakimiyeti kabul edildi. Anadolu’nun tapusu artık Türklerin elindeydi. Bizans gıda ve insan gücü kaynağını geri alınamayacak şekilde yitirmişti. Ve sadece birkaç on yıl sonra bununla eşdeğer bir felaket Bizans’ı daha az beklenen bir yerden vuracaktı. Bizans’a saldıran bu sefer din kardeşleri olacaktı.</p>
<h4><strong>1.2- Konstantinopolis’in Haçlılar Tarafından İşgali (1204)</strong></h4>
<p>Katolik ve Ortodoks Hristiyanlık mezhepleri arasındaki karşılıklı şüphe ve şiddet tarihçesi dönüp dolaşıp 1204 yılında Bizans Yunanlarını vurdu. Hristiyan tarihinin en garip ve çarpık olaylarından biri olan bu hadise Konstantinopolis’in başına gelmiş en kötü olaylardan biriydi.</p>
<p>Olay, Venedik gemileriyle resmi olarak Mısır’a gitmek üzere başlatılan Dördüncü Haçlı Seferi’yle başladı. Papa III. Innocentius, Kudüs’ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa’yı sefere davet etti ve bu sefer 1202’de Venedik’ten başladı. Başlangıçta seferin hedefi önce Mısır’ı ele geçirmek ve oradan Kudüs’e gidip orayı da zapt etmekti. Fakat Venedikliler ve yaşlı Venedik Doçu Enrico Dandolo bu seferin hedefini değiştirmeyi başardı. Gemilerin hedefi Konstantinopolis’e saldırmak üzere değiştirildi.</p>
<p>Devasa filo 1204 yılında Bizans İmparatorluğu tahtına uygun bir kukla yerleştirmek üzere Marmara sularına girdi. Surlar aşıldı ve Haçlılar, Konstantinopolis’i kuşatıp zapt ettiler. Hayret verici bir kıyım yaptılar ve kentin büyük sanat mirasına barbarca saldırdılar. Klasik ve Orta Çağ’ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri yakıp yıktılar. Ayasofya’ya büyük hürmetsizlik ettiler ve yağmadan geçirdiler. Ardından 1204’te kendi Orta Çağ ve Katolik inançlarına uyan Latin İmparatorluğu’nu kurdular. Kukla imparator Aleksius’a alelacele taç giydirdiler.</p>
<p>Böylece kent varlığını yaklaşık 60 yıl boyunca Flander kontları ve onların soyundan gelenler tarafından hükmedilen “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” olarak sürdürdü. Bizanslılar günümüzde İznik olarak bildiğimiz Niceae’de bir sürgün krallık oluşturdular ve gelen Türk akınlarına karşı koymakta göreceli başarı sağladılar. 1261 yılında Konstantinopolis’i tekrar geri aldılar. Fakat kentin altyapısını harabeye yakın, sömürgelerini dağılmaya yüz tutmuş parçacıklar halinde buldular. Zenginliklerini geri toplamaya çalışan ve o arada Batı’dan gelecek yeni tehlikelerle yüzleşmeye hazırlanan Bizans, böylece sırtını bir kez daha Müslüman Anadolu’ya döndü. Yakında daha büyük bedeller ödeyecekti.</p>
<h4><strong>1.3- Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1299)</strong></h4>
<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk beylikleri arasında biri vardı ki Avrupa ve Asya’nın bir köprü gibi birbirine bağlandığı bu noktada yüzyıllarca hüküm sürecekti. Osmanlı Beyliği. Bu Türk Beyliği’nin gerçek kökenini tam olarak bilmiyoruz. Sadece Oğuz Türklerinin Kayı boyundan geldiğini biliyoruz.</p>
<p>Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarında burada yaşayan insanlar, çadırlarda yaşayan, atları üstünden hükmeden, başparmak iziyle imza veren ve tarihleri sonradan imparatorluk söylenceleriyle yeniden şekillenecek olan eğitimsiz savaşçılardı. Başlarında ise Beyliğin Kurucusu Osman vardı. Kabilesini kahramanlık dolu edimlere hazırlayan Osman, gazi esvabını giyinmişti. Şansı ve yeteneğiyle ülkesini küçücük bir beylikten düşlerdeki dünya gücüne dönüştürecekti.</p>
<p>Osman Gazi kendisine prestij ve daha fazla asker sağlayacak ilk zaferini Bizans karşısında 1302 yılında Bafeus Muharebesiyle kazandı. İmparatorluğun ufalanan savunmasını öteleyerek Prusa (Bursa) kentini yalıtılmış konumda bırakmayı başardı. Ancak kuşatma teknolojisine sahip olmadığından kentin oğlu Orhan tarafından alınması ve 1326’da küçük beyliğin başkenti konumuna getirilmesi yıllar süren sabırlı bir ablukayı gerektirdi.</p>
<p>Orhan Gazi de babası gibi iyi bir savaşçıydı. 1329 yılında İmparator III. Andronikos’u Pelekanon Muharebesinde yenilgiye uğrattı. Bizans’ın geri kalan Anadolu kentlerine destek verme girişimleri böylece sona ermişti. Kentler hızla birbiri ardından düşmeye başladı. Türkler artık Boğaz’ın ötesinden Avrupa’ya bakabiliyordu. Karşı uçta Konstantinopolis’in çizgi halinde uzanan deniz surlarını, burçlarda dalgalanan imparatorluk flamalarını, saraylarını ve Ayasofya’nın devasa kubbesini seçebiliyorlardı. Bu olay İslam dini için yeni bir sayfa demekti ve militan İslamiyet’in nabzının hızlanmasına neden olmuştu. Hava, kehanetler ve kahramanlık hikayeleriyle doluydu. İnsanlar Konstantinopolis’in fethine dair hadisi ve Kızılelma efsanesini anımsıyordu.</p>
<p>Papa 1336’da bir bülten yayımlayarak Müslümanlara karşı Haçlı Seferi ilan etti. Sonraki 50 yıl kendisini en çok tehlikede gören Macarların yönetimi altında yapılacak olan üç Haçlı Seferi’ne tanık olacaktı. Ama bu seferler birleşik Hristiyanlık için ağır yenilgilerle sonuçlandı. Avrupa iç savaşlarla bölündü, yoksulluğa büründü, dinsel çekişmelerle perişan hale düştü. Kara Ölüm denen vebayla daha da zayıfladı.</p>
<p>Osmanlıların Avrupa’daki ilerleyişiyse bu karmaşa ortamında engel görmeden devam ediyordu. 1362’de Rumca adı Adrianople olan Edirne’yi alınca Konstantinopolis’i neredeyse tamamen çevirmiş oldular ve başkentlerini Avrupa’ya taşıdılar. 14. yüzyılın sonuna gelindiğinde egemenlik alanları artık Tuna Nehrinden Fırat Nehrine kadar genişlemişti ve Haçlı ordularının onları durdurması giderek daha zorlu hale geliyordu.</p>
<p>Haçlı orduları Osmanlının iyi organize olmuş, ortak amaç çevresinde kenetlenmiş ordusuyla kıyaslandığında hantal, birbiriyle kavgalı ve disiplinsizdi. Üstelik yetkin olmayan taktiklerle yönetiliyordu. Onları yakından izleme fırsatı bulan birkaç Avrupalı “Osmanlı düzenine” duyduğu örtülü hayranlığı itiraf etmeden yapamamıştı. Fransız gezgini Bertrandon de la Broquiere 1430’larda gözlemlerini şöyle anlatmıştı:</p>
<p>“Çalışkan, erken kalkmayı seven, azla kanaat eden insanlardır. Nerede uyuduklarına aldırış etmez, genellikle yere uzanıverirler. Atları hastır, masrafsızdır, dörtnala iyi kalkar, uzun süre koşar. Askerlerin üstlerine itaatleri sınırsızdır. Bir işaret verildiğinde ilerleyişe önderlik edecek olanlar usulca harekete geçer, diğerleri onu aynı sessizlikle izler. 10 bin Türk öyle bir harekatta Hristiyan ordularındaki 100 adamdan daha az gürültü çıkartır. Çeşitli deneyimlerime dayanarak Türkleri her zaman açık sözlü ve sadık, cesaret gösterme gereği doğduğunda bunda asla geri kalmayan insanlar olarak gördüğümü söylemem gerek.”</p>
<p>15. yüzyılın başlangıcındaki bu geri plan Konstantinopolis açısından fazla iç açıcı görünmüyordu. Osmanlılar tarafından kuşatılmak yaşamın durmadan tekrar eden bir unsuru haline gelmişti. İmparator II. Manuil 1391’de vasallık yeminini bozunca, Sultan I. Bayezid (namıdiğer Yıldırım Bayezid) kenti kuşatmaya karar verdi. Bizans’a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda kent alınamadı ama Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi. Ardından Bayezid, hükümdarlığı boyunca kenti üç defa daha kuşattı ama yine başarılı olamadı. Bu fetih girişimlerinin sonuncusu başka bir Müslüman devletten, Timurlular’dan gelen tehdit yüzünden durdurulmuştu.</p>
<h4><strong>1.4- I. Mehmet Dönemi (1413 – 1421)</strong></h4>
<p>I. Bayezid 1402’de Ankara Savaşında Timurlenk karşısında ağır bir yenilgi aldı. Savaşta esir düştü ve intihar etti. Bunun ardından Osmanlı’da “Fetret Devri” yani bunalım dönemi başladı ve devlet 11 yıl padişahsız kaldı. Tüm bu olanlara rağmen Fatih Sultan Mehmet’in dedesi olan I. Mehmet fetret devrini bitirip, 1413’te Osmanlı Devleti tahtına çıkmayı başardı. Mehmet, devleti eski gücüne ve prestijine kavuşturacaktı. Çünkü arkasında iki büyük gücün desteği vardı: Birincisi babası Bayezid’in düşman ettiği, fakat Timur’un ona tekrar kazandırdığı Anadolu beylerinin desteği, ikincisi ise yeniçerilerin desteği. Böylece merkezi otorite tekrar kuruldu ve Osmanlı Devleti I. Mehmet’in etrafında birleşti. Mehmet ileride Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak da anılacaktı.</p>
<p>Sadece sekiz yıl tahtta oturan I. Mehmet’in uzağı gören devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti tekrar sağlam temellere oturmuştu. Birliğine ve eski gücüne kavuşmuştu. Devletin yıkılmasına kaçınılmaz gözüyle bakan Hristiyan aleminin umutları boşa çıkmış, devlet adeta yeniden hayat bulmuştu. Bizans İmparatorluğu durdurulamaz şekilde gerilemeye devam ediyordu ve imparatorluktan geriye kadim başkent Konstantinopolis’le şehrin gerisindeki küçük bir bölge dışında pek bir şey kalmamıştı. İmparatorluk her taraftan Osmanlı tehdidi altındaydı. Paleologosların yani Bizans Hanedanı’nın kukla hükümdarlığının daha ne kadar süreceği tamamen Osmanlıların keyfine bağlıydı. Artık bölünmüşlükten kurtulan Osmanlı Hanedanı, üstün çaplı hükümdarların ortaya çıkmasıyla sağlığına kavuşmuş ve canlanmıştı. Bu kuşak Osmanlı fatihlerinin en büyüğü II. Mehmet’i dünya sahnesine çıkaracaktı.</p>
<h4><strong>1.5- II. Murat Dönemi (1421 – 1451)</strong></h4>
<p>15. yüzyılın ortalarına gelinirken, Osmanlı sultanları artık savaş kollarını at üstünden yöneten ümmi kabile şefleri değildi. Monarşinin törensellik içeren Bizanslılardan alınma mekanizmasını geliştiriyorlardı. Şehzadeleri yüksek memuriyetlere getirmek üzere resmiyet içinde yetiştiriyorlardı. Sarayları yüksek duvarlıydı. Sultana erişim özenle kurallara bağlanmıştı. Zehir, entrika ve suikast korkusu hükümdarla tebaası arasına bir mesafe koyulmasına neden olmuştu ki bu süreç I. Murat’ın 1389’da yapılan I. Kosova Savaşı ertesinde bir Sırp elçisi tarafından suikaste uğramasıyla başlamıştı.</p>
<p>Fakat Mehmet’in babası olan II. Murat farklı bir padişahtı. Azametli “sultan” ünvanından çok hala “bey” tanımını kullanıyordu ve halkı içinde popülerdi. Macar keşişi Birader Giyorgi, onun, çevresinde törensel bir tarz oluşturarak yaşamıyor olmasına şaşırmış ve notlarına şöyle yazmıştı:</p>
<p>“Sultanın giysilerinde ya da atında ayırt edici herhangi bir özel işaret yoktu. Onu annesinin cenazesinde gördüm ve birileri işaret etmese kim olduğunu anlayamazdım.”</p>
<p>Murat, 1421’de Bursa’da Osmanlı tahtına çıktığında 18’ine yeni basmıştı. 30 yıllık saltanatı süresince şeref ve adalet anlayışı, içtenliği, sadeliği ve güvenilirliğiyle Osmanlı ulusunun sevgisini ve saygısını kazanmış aydın bir hükümdardı. Yalnızca civar ülkelerdeki değil, daha uzak Hristiyan ülkelerdeki son gelişmeleri de yakından takip eden genç sultan, iyi bir devlet adamıydı ve çağın siyasi durumunu çok iyi kavramıştı.</p>
<p>II. Murat esas olarak bir barış adamıydı. Halkına yaklaşımı yardımsever ve korumacıydı. Sıradan giysiler giyip gizlice halkın arasında dolaşırdı. Kibarlığı, cana yakınlığı, hoşgörüsü ve olgun kararlarıyla tanınırdı. Fakat Avrupa ve Asya’daki düşmanları savaş tehditlerini yağmur gibi tepesine indiriyordu. Bu düşmanlar Murat’ın içindeki gizli savaşçı ruhunu ve askeri dehayı canlandırdılar.</p>
<p>Murat’ın ana hedefi, ülkede hala yer yer süregelen dinsel ve toplumsal huzursuzluğu dindirip iç düzeni sağlamak ve 1402 felaketinden sonra yaşanan kargaşanın yaralarını sarmaktı. Barış pazarlığında ve anlaşmalara uyulmasında adil ve dürüst davranırdı. Barışı sadece halkı için değil aynı zamanda kendisi için de istiyor, yalnız bedenin değil, aklın ve ruhun zevklerini yaşamak için boş zamanı ve huzuru özlüyordu. Doğasının bu yanı uğruna tahtını genç oğluna terk edecek ama yerine dönmek zorunda kalacaktı.</p>
<h4><strong>1.6- II. Murat’ın İstanbul Kuşatması ve Küçük Mustafa İsyanı (1422 – 1423)</strong></h4>
<p>Konstantinopol’ü ilk kuşatan Müslüman hükümdar Fatih Sultan Mehmet değildi. Ondan önce bu kadim şehir onlarca kez Müslümanlar tarafından kuşatma altına alınmış ama bir türlü ele geçirilememişti. Fatih’in babası Murat da bu konuda bir girişimde bulundu. Tahta geçtikten bir yıl sonra, 1422’de, Konstantinopol’ü kuşatmaya aldı. Şehrin surlarına saldırmak için ilk kez toplar ve hareket edebilir kuleler kullandı. Fakat sur içindeki Rumlar, şehri başarılı bir şekilde savundular. Bizans İmparatorluğu’nun başkenti, asla ele geçirilemeyecek, aşılmaz bir kale gibiydi. Ayrıca II. Murat’ın kardeşi olan Şehzade Küçük Mustafa ayaklanmıştı ve bu sorun Konstantinopol’ün fethinden daha mühimdi.</p>
<p>Karamanoğulları ve Germiyanoğulları beylerinin kuvvetlerini arkasına alan 13 yaşındaki Küçük Mustafa önce Bursa’yı kuşattı ardından da İznik’i ele geçirdi. Burada İbrahim Paşa Sarayı’na yerleşip padişahlığını ilan ettirdi. Bunun üzerine Murat, 6 Eylül 1422’de Konstantinopolis kuşatmasını kaldırıp Anadolu yakasına geçti. Şubat 1423’te Küçük Mustafa hamamda yıkandığı bir sırada yakalandı ve boğulup idam edildi. Böylece Murat önemli bir iç karışıklıktan kurtulmuştu.</p>
<p>Aslında Şehzade Mustafa’nın isyanı, azgın vasal “Büyük Karaman”ın eseriydi. Karamanoğlu İbrahim Bey bundan sonra iki kez daha ayaklandı ve Murat onu iki kez daha yenmeyi başardı. Fakat her seferinde Murat’la yaptığı bir anlaşmaya göre vasal statüsünü korudu. Yani toprakları Osmanlı Devleti’ne katılmadı.</p>
<p>Vasallık kendinden siyasi ve askeri anlamda daha güçlü olan komşusuna haraç adı altında dönemsel vergi veren ya da değerli hediye gönderen devlet anlamına geliyordu. Böylece Osmanlı, zayıf olan devletleri haraç vermeye zorlamakla bir anlamda caydırıcılık uygulayıp maliyesine hiçbir gider olmadan katkıda bulunurken, bir anlamda da bu ülkeye yapabileceği askerî harekâtın masraflarından kaçınmış oluyordu. Öte yandan, bu zayıf devletler de bağımlılığı kabul etmekle birlikte, gerek felaketle sonuçlanacak bir savaşın yıkımından kendini korumuş oluyor, gerekse Osmanlı’dan yapılan tacizlerden bağışık kalıyor, ayrıca siyasi bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumaya da devam etmiş oluyordu. Bu uygulama ilerleyen yüzyıllarda da devam edecek ve Osmanlı’nın birçok vasalı olacaktı.</p>
<h4><strong>1.7- Selanik’in Fethi (1430)</strong></h4>
<p>Yıl 1425’e geldiğinde Bizans İmparatoru II. Manuil’in ölmesi üzerine Murat yeni imparator VIII. İoannis’le bir anlaşma imzaladı. Buna göre İstanbul kuşatması erteleniyor, fakat Bizans İmparatorluğu’nun boynuna geçirilen ip biraz daha sıkılıyor, imparatorluğun elinde şehir surlarının dışında pek az toprak kalıyordu. Bu Osmanlı için fena bir anlaşma sayılmazdı. Bir başka güzel haber ise bundan üç yıl sonra geldi. 1428’de erkek çocuğu olmayan Germiyanoğulları Beyliği hükümdarı II. Yakup Bey ölmüştü. Vasiyetinde memleketinin Osmanlı mülküne katılmasını istemişti. İstek yerine getirildi ve böylece Osmanlı toprakları biraz daha genişledi.</p>
<p>1430’da ise Avrupa’daki iki güç, Macaristan’la Venedik, Bizans İmparatorluğu’nun parçalarını sahiplenmek için yarışmaya başladılar. Macarlar, Konstantinopolis’i de kapsayacak bir Pan-Slav İmparatorluğu’nun hayalini kuruyorlar, Venedikliler de denize hâkimiyetlerini perçinlemek istiyorlardı. İmparator İoannis, uzun süredir Osmanlılarla Rumlar arasında kavga konusu olan önemli Selanik limanını Venedik Cumhuriyeti’ne satınca Murat harekete geçmek zorunda kaldı. 1430’da şehre saldırdı ve zapt etti. Dört günlük kuşatmadan sonra fethedilen Selanik böylece Osmanlı Devleti’ne katıldı. Bu işte Venediklilerin kaybı müthişti. Ama yine de Murat, askerlerinin şehir halkını katletmesini önlediği gibi, bir barış antlaşmasıyla Venediklilere ülkede serbestçe dolaşmak ve sahip olduğu bütün beldelerde deniz ticaretini ellerinde bulundurmak haklarını tanımıştı.</p>
<h4><strong>1.8- Arnavutluk İsyanları (1432 – 1436)</strong></h4>
<p>Osmanlıların Selanik’i fethetmesinden sonraki iki yıl barış içinde geçse de takip eden yıllarda Arnavutluk isyanları başladı. Osmanlı akıncıları Arnavutluk’a ve yerel Arnavut beylerine karşı bir dizi hücum gerçekleştirdi. Yuvan Kastrioti adlı Arnavut beyi ancak II. Murat’ın egemenliğini kabul etmek suretiyle bu akınların önüne geçebildi. Hatta dört oğlunu Edirne’deki Osmanlı sarayına rehin bırakmak zorunda kaldı. Oğulları burada eğitim alacak, Osmanlı kültürüne göre yetiştirilecek ve Müslüman olacaklardı. Bu çocuklardan en küçüğü olan Gjergj Kastrioti’ye Osmanlılar tarafından <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skender_Bey">İskender Bey</a> adı verilmişti. Sonradan göreceğimiz gibi İskender Bey’in içerisindeki milli duygular zamanla canlanacak ve onu Osmanlı Devleti’nin başına bela olmuş en büyük karakterlerden biri yapacaktı.</p>
<h2><strong>2- Fatih’in Erken Dönemleri</strong></h2>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in yetişkin hayatını ve sultanlığını iyi anlamamız için önce çocukluğunu, eğitim yıllarını ve tahtın nasıl ona kaldığını anlamamız lazım. Bu yüzden gelin size cihan fatihinin ilk yıllarını biraz anlatayım.</p>
<h4><strong>2.1- Şehzade Mehmet’in Doğumu (30 Mart 1432)</strong></h4>
<p>Selanik’in fethinden sonraki dönemde Sultan Murat zamanını başkent Edirne’deki sarayında geçiriyordu. Orada, 30 Mart 1432 Pazar gününün şafağında üçüncü oğlu Şehzade Mehmet doğdu. Daha çok dadısı tarafından büyütülen Şehzade Mehmet sıkıntılı bir dönemde, iki amcasının hayatına mâl olan bir hastalık salgını sırasında dünyaya gelmişti. Çocuğa verilen ve Muhammed’in Türkçeleşmiş versiyonu olan Mehmet adı Murat’ın babasından geliyordu.</p>
<p>Murat bu çocuğun iki kez tahta çıkacağını ve Orta Çağın en güçlü figürlerinden biri olacağını aklından bile geçirmemişti. Onu hiçbir zaman tahtın varisi olarak düşünmedi. Çünkü Mehmet’in ayrı anadan olma iki abisi vardı. Alaaddin Ali ve Ahmet. İkisinin de anneleri saygın ailelerdendi oysa Mehmet’inki belirsiz, büyük bir olasılıkla da Hristiyan kökenli bir köle kadındı. Dolayısıyla yeni doğan çocuk babasının en sevdiği oğlu değildi. Yani Murat’a göre Mehmet’in sultan olma şansı epey zayıftı.</p>
<p>Mehmet’in annesinin kim olduğu hala kesin olarak bilinemiyor. Günümüze bazı kısımları kalmış bir vakfiyede, ondan “Hatun binti Abdullah” yani “Abdullah’ın kızı” olarak söz ediliyor o kadar. Yerli ve yabancı önemli tarihçiler arasında Fatih’in annesinin gayrimüslim olduğu konusunda ittifak var. Önemli Türk tarihçi Halil İnalcık’a göre Fatih’in annesi bir cariyeydi ve Hristiyan’dı. Babasının ismi bilinmediği için vakfiyede kendisine “Hatun binti Abdullah” denmişti. Bu ibare onun mühtedi yani İslamiyet’i sonradan kabul eden olduğunu gösteriyor. Zira o dönemde İslamiyet’i sonradan kabul edenler asıl babalarıyla değil jenerik isim olarak Allah’ın kulu anlamına gelen Abdullah’la isimlendirilirdi.</p>
<p>Fatih’in annesi Türk olmadığına göre Rum, Slav belki de İtalyan’dı. Bunu bilmiyoruz fakat her halükarda Hristiyan kökenli olduğundan eminiz. Mezarı bugün Bursa’daki Hatuniye Türbesinde bulunuyor. Bu türbenin 1449 tarihli kitabesinde isim belirtilmemiş ama yapının II. Mehmet tarafından annesi için yaptırıldığı yazıyor. Bursa’daki bir mahkeme kaydında ise Fatih’in annesinin ismi Hüma Hatun olarak geçiyor. Hüma ismi kendisine Acem efsanelerindeki cennet kuşu “hüma”dan esinlenilerek verilmiş.</p>
<p>Mehmet’in annesinin kimliğini bilmediğimizden anne tarafından atalarını da inceleyemiyoruz. Bu talihsiz bir durum çünkü Mehmet’in temel kişilik özelliklerinin önemli bir kısmını anne tarafından aldığı açık. Hem Osmanlı hem de Bizans kaynaklarına göre, Mehmet’in kişiliği babasından da dedesinden de çok farklıydı.</p>
<h4><strong>2.2- Çocukluk Döneminde Yaşananlar</strong></h4>
<p>Mehmet hayatının ilk yıllarını Doğu geleneğine uygun şekilde Edirne sarayındaki haremde geçirdi. Sonra 1434 yazında muhtemelen annesi ve sütninesiyle birlikte Anadolu’nun doğusuna, Amasya’ya gönderildi. Küçük şehzade Mehmet Amasya’ya geldiği sırada, o şehirde doğmuş olan abisi Şehzade Ahmet oranın sancakbeyiydi.</p>
<p>O zamanlarda sultanların oğullarını ve muhtemel varislerini eğitilmeleri için Anadolu’nun içlerine göndermeleri adettendi. Bu ayrıca halk ve asker ayaklanmaları çıkması olasılığına karşı da tedbir olarak uygulanan bir yöntemdi. Gönderilen kişiler genellikle yüksek mevkili güvenilir şahısların gözetimi altında yerel valilik yapardı. Sarayda, rekabetten kaynaklanan husumetleri önleyen bu barışçıl yönteme ilk son veren kişi kardeş katli yasasını çıkaran II. Mehmet olacaktı.</p>
<p>Fakat Mehmet’in abileri erken öleceklerdi. 1437’de Şehzade Ahmet daha yirmisine gelmeden Amasya’da ansızın öldü. Ölüm sebebi asla netliğe kavuşmadı. Sancakbeyliği 5 yaşındaki Şehzade Mehmet’e geçti. Önemli kararları çocuk yaştaki Mehmet değil, babasının ona atadığı danışmanları veriyordu. Bu arada Mehmet’in diğer abisi Alâaddin Ali ise Manisa’ya sancakbeyi olarak atanmıştı.</p>
<p>Haziran 1439’da II. Murat, başkent Edirne’deki devlet personelinde önemli değişiklikler yapma ihtiyacı duydu. Muhtemelen Rum kökenli bir mühtedi olan Sadrazam İshak Paşa’yı, yıllarca kendisinin gözdesi olmuşken ansızın görevinden aldı. Onun yerine, fertleri imparatorlukta nesiller boyu üst düzey mevkilere gelmiş, şanlı bir Türk sülalesinden olan Çandarlıoğlu Halil Paşa’yı getirdi. İshak Paşa ikinci vezir oldu. Üçüncü vezirliğeyse Arnavut kökenli olan Zağanos Paşa’yı uygun gördü.</p>
<p>Çandarlıoğlu gibi köklü ve soylu Türk aileleri İshak ve Zağanos gibi Türk olmayan devlet adamlarına hoşnutsuzluk ve şüpheyle bakıyorlardı. Özellikle II. Murat’ın devşirmeleri yüksek mevkilere getirdiği 1438 dolaylarında iki kamp arasındaki düşmanlık iyice artmıştı. Dolayısıyla bu yeni düzenlemede soylu Türklerin baskısı etkili olmuş olabilir. Bu düşmanlık Murat’ın 30 yıllık saltanatı boyunca devletin kaderini belirleyen kritik bir etken olacaktı.</p>
<p>1439 güzünün sonunda yönetimdeki değişiklikten hemen sonra Edirne’de iki şehzadenin, Alâaddin Ali ve Mehmet’in sünnet törenleri yapıldı. Kutlamalar sona erdikten sonra sultan, Anadolu’daki sancakbeylerinin yerlerini değiştirmeye, Alaaddin Ali’yi Amasya’ya, Mehmet’i ise Manisa’ya göndermeye karar verdi. Nedenlerini tam olarak bilemediğimiz bu kararda, Şehzade Ahmet’in trajik ölümü etkili olmuş olabilir.</p>
<h4><strong>2.3- Sırbistan’ın İlhakı (1439)</strong></h4>
<p>Başkentte bir yandan bu gelişmeler yaşanırken, bir yandan da aynı yıl Sultan Murat önemli bir sefere çıkacaktı. Kutsal Roma İmparatoru Sigismund’un 1437’de vâris bırakmadan, dolayısıyla da hanedanına son vererek ölümü Balkanlar’da Macarların saldırganlık ruhunu uyandırmıştı. Bu olayın üzerine Tuna’nın güneyindeki bölge üzerinde egemenlik kurmanın, böylece Osmanlıların Sırbistan üzerindeki kontrolünü pekiştirmenin gerekli olduğunu anlayan Murat harekete geçti. Üç aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1439’da, Sırbistan’ın Semendire şehrini ele geçirdi. Böylece Osmanlılar Sırbistan’ın neredeyse tamamının hâkimi olmuştu. Artık Türklere Bosna yolu açılmıştı. Türk akıncıları, civarı önceden işgal edilmiş olan Saraybosna’dan Yayça yakınlarına kadar, neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan, geçtikleri yerleri yağmalayarak ilerledi. Kuzeyde Macaristan’ı Osmanlı istilasından koruyan tek şey ise Belgrad engeli oldu.</p>
<h4><strong>2.4- Belgrad Kuşatması (1440)</strong></h4>
<p>Murat’ın sıradaki hedefi Belgrad’tı. Bu güçlü kale bir takasta Macaristan’a verilmişti. Sava’yla Tuna Nehirlerinin kesiştiği yerde bulunduğundan, insan yapımı surlarının yanı sıra doğa tarafından da korunan bu önemli kale, 1440’ın Nisan ayında Türk kuvvetleri tarafından kara ve nehirden kuşatıldı. Fakat şehir alınamadı. Murat geri çekilme emri verdi. Hristiyan aleminin sınırlarını koruyan bu kale görevini en azından şimdilik yerine getirmişti.</p>
<p>Murat birkaç aylık kuşatmadan sonra Belgrad’ı ele geçirmeyi başaramamıştı. Fakat Sigismund’un ölümünden yararlanarak Eflak üzerinde otorite sağladı ve Tuna’nın üzerinden Macaristan içlerine akınlarını sürdürdü. Aynı zamanlarda bir hükümdar arayışı yüzünden çalkantı içinde olan Macaristan, Lehistan’ın hükmü altına girme yolunu seçti. Leh hükümdarı III. Ladislas şimdi her iki ülkeyi yönetiyordu. O sıralarda ona destek olacak olan Hünyadi Yanoş adında bir Macar ulusal kahraman ortaya çıktı. Hünyadi bundan sonra 20 yıl boyunca Türklerin başına bela olacaktı.</p>
<h4><strong>2.5- Hünyadi Yanoş’un Zaferi (1441 – 1442)</strong></h4>
<p>Hünyadi, Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Ona müteşekkir olan Kral Ladislas adına Erdel’in büyük bir bölümünü, zaman içinde de Macaristan’ı yönetmeye başlamıştı. Macarlarla Sırplar için Doğu Hristiyanlığının umudu olan, bu toprakları onların deyimiyle kâfir Türklerden kurtarmayı ve birliğini sağlamayı vaat eden romantik “Beyaz Şövalye” idi.</p>
<p>Güney Macaristan sınırının 350 kilometresini kontrol eden Erdel Voyvodası Hünyadi, 1441’de Belgrad’daki karargahından Türk taşra topraklarına akınlar düzenlemeye başladı. Semendire Kumandanı İshak Bey’i ağır bir yenilgiye uğrattı. Mezid Bey’i öldürdü ve Osmanlı akıncı birliklerini tamamen imha etti. Hünyadi’nin büyük zaferinin haberi kısa sürede çok uzaklara kadar yayıldı. Macaristan’ın müttefiki Durad Brankoviç’e ganimet yüklü bir at arabası gönderildi. 1442 yılının Eylül ayında Mezid Bey’in intikamını almak isteyen Şehabettin Paşa, Hünyadi’ye karşı koymak istedi. Fakat o da Vazag Muharebesi’nde aynı akıbete uğrayıp yenildi ve büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Osmanlı kuvvetlerine karşı birkaç zafer kazanan ve onları büyük kayıplara uğratan Hünyadi Yanoş’un keyfi yerindeydi. Sultan Murat şimdilik savunmada kalan Macarların kısa süre sonra büyük çaplı bir saldırıya geçeceklerini anlamıştı. Dağılmış Macaristan orduları kazandığı başarılarla moral bularak tekrar birleşmeye başladı. Herkes din düşmanı Müslümanlarla savaşıp onları Avrupa’dan kovmaktan söz ediyordu. Hünyadi Yanoş ulusal bir kahraman ve kurtarıcı olarak görülüyordu. Ele geçirdiği Osmanlı bayraklarını ve yadigarlarını topraklarındaki kiliselere doldurup teşhir etmeye çok meraklıydı. Bu hareket Hristiyanların şevkini artırıyordu. Buralarda şükran duaları ediyor ve yapacakları büyük savaş için cesaret topluyorlardı.</p>
<p>Hünyadi’nin zaferinin haberi Macar sınırlarının çok ötesine kadar yayılmıştı. Görünüşe göre tüm Batı Dünyası Müslümanlarla savaşmayı giderek daha çok istiyordu. Fakat Batılı hükümdarların çoğu Papa’nın Kutsal Savaş çağrısını umursamadı. Haçlı seferine genel olarak kayıtsız kalınmasının önemli bir nedeni, Bizans imparatorlarına karşı duyulan derin nefretti. Bu seferden en çok onların çıkar sağlayacağı düşünülüyordu. Doğrudan destek verenler yalnızca tehdit altında olan ülkelerdi.</p>
<h4><strong>2.6- Karamanoğlu İbrahim Bey’in İsyanı (1443)</strong></h4>
<p>Bütün Balkan yarımadasına, Macaristan’a, hatta Almanya’ya kadar usta casuslarını yerleştirerek bir istihbarat ağı kurmuş olan Murat, kendisine ve devletine karşı düzenlenecek büyük seferin haberini almıştı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in Anadolu’daki komşu Osmanlı vilayetleri üzerindeki emellerinden de aynı şekilde haberdardı. Bununla beraber İbrahim’le Macar kralları arasında Osmanlılara karşı ortak bir saldırı düzenlemek adına yapılmış bir anlaşma da söz konusuydu.</p>
<p>Günümüzde Budapeşte olarak birleşen iki şehirden biri olan Buda’da büyük bir haçlı seferinin hazırlıkları yapılırken, Karamanoğlu İbrahim Bey, 1443 baharında, Anadolu’da saldırıya geçti. İbrahim aynı zamanda II. Murat’ın kız kardeşiyle evliydi. Yani Murat’ın eniştesiydi. Murat, eniştesine karşı düzenlediği seferi bizzat yönetti. Amasya’daki oğlu Şehzade Ali’ye haber gönderip hemen kendisine katılmasını istedi ve birlikte asiyi kısa sürede dize getirdiler. Alaaddin Ali, savaşta büyük bir cesaret ve feraset sergilemiş ve herkeste hayranlık uyandırmıştı. İbrahim Bey barış istedi ve bu istediğini elde etti. Bunda karısının, yani Murat’ın kız kardeşinin araya girmesinin payı büyüktü. Sultan daha sonra oğluyla birlikte Bursa’ya döndü ve orada ayrıldılar.</p>
<h4><strong>2.7- Şehzade Ali’nin Trajik Ölümü (1443)</strong></h4>
<p>Karamanoğlu’nun isyanından sonra tuhaf bir trajedi gerçekleşti ki sırrı asla çözülemedi. 18’indeki Şehzade Alaaddin Ali, Amasya’da, 6 ve 18 aylık olan iki oğluyla birlikte öldürüldü. Hanedanın tüm bir kolu tek gece içinde sönüp gitmişti.</p>
<p>Murat en gözde oğlu olan Şehzade Ali’nin ani ölümünün haberini alınca adeta yıkıldı. Böylece şimdi tek veliaht konumunda olan 11 yaşındaki Şehzade Mehmet, babası tarafından Manisa’dan Edirne’ye çağırıldı. Oğlunun eğitimsizliği Murat’ın üzerinde şok etkisi yaptı. Şehzade Mehmet’in fevri, dik kafalı bir mizacı vardı ve en ufak nasihate uymayı bile reddediyordu. Hocalarına karşı koyarak açıktan açığa meydan okuyordu. Yani eğitilmesi zor bir çocuktu.</p>
<p>Ama buna rağmen genç şehzade artık devlet işlerini öğrenmek için Edirne’de babasının yanında yaşamak istiyordu. Saraya çok kritik bir zamanda gelmişti. Babası Murat, Anadolu’dan Avrupa’ya henüz dönmüşken, 1443 yılının Temmuz ayında Hristiyan ordularının Buda’dan güneydoğuya doğru yola çıktığı haber alındı.</p>
<h4><strong>2.8- Osmanlı’ya Düzenlenen Haçlı Seferi (1443)</strong></h4>
<p>Tarihin bu evresinde Batı’dan istediği desteği bulamayan Hünyadi, genç kral Ladislas’la birlikte küçük ama etkileyici bir Haçlı ordusu kurmuştu. Deneyimli bir savaşçı olan Hünyadi, 25 bin atlı ve okçudan oluşan öncü birliğe, kardinal-vekil Julian Cesarini ve topraksız Sırp prensi Durad Brankoviç’le birlikte kumanda ediyordu. Ordu, hala Türklerin elinde olan Semendire’nin yakınından Tuna’yı geçip güneye doğru ilerlemeyi sürdürdü. Ciddi bir direnişle karşılaşmadılar. 25 binlik orduya, yolda 8 binden fazla atlı ve yaya Sırp katıldı. Bu birleşik ordu, bir Osmanlı kuvvetiyle ilk kez 3 Kasım 1443’te Bolvan Kalesi’yle Niş Şehri arasında karşılaştı. Burada Osmanlıları yenilgiye uğrattılar ve Niş’i ele geçirdiler. Ardından Despot Durad Brankoviç’i Sırbistan’daki topraklarının başına koydular.</p>
<p>Daha sonra Sofya’ya vardılar. Bulgarlar sevinçten deliye dönmüştü. Kardeşleri Slavları ve Lehleri coşkuyla karşıladılar. Artık Haçlılar bir haftada Edirne’ye ulaşacaklarını düşünüyorlardı. Peşinde uzun bir yiyecek kervanıyla ilerleyen ordu hedefine yaklaştıkça Türklerin direnişi artıyordu. Dağ geçitlerinden geçen yollar çoğu kez Türkler tarafından düşürülen kayalarla tıkanmış oluyordu. Tüm olumsuzluklara rağmen bir noktaya kadar oldukça başarılı oldular. Ama sonunda Noel günündeki bir zaferlerinden sonra hava koşullarıyla bunun sonucu olan erzak ulaştırmadaki güçlükler ve giderek artan Türk baskısına yenik düştüler. Hünyadi, Buda şehrine çekilmeleri emrini verdi. Soğuktan bitkin düşmüş ve açlıktan iskelete dönmüş Haçlı askerleri Hristiyan ilahileri okuyarak başlarında Kral Ladislas’la oraya vardılar. Tüm bu harekat onlara göre çok zor bir görevdi ve seferi önemli bir zafer saydılar. Osmanlıları Avrupa topraklarından önemli ölçüde püskürtmüşlerdi. Macar halkı Haçlı ordusunu zafer sevinciyle karşıladı. Sonra da hep beraber katedralin yolunu tutup Tanrı’ya şükrettiler.</p>
<h4><strong>2.9- Segedin Antlaşması (Haziran 1444)</strong></h4>
<p>Murat, Haçlı kuvvetlerini Tuna’nın ötesine kadar kovalamaktan vazgeçmişti. Zaten büyük bir askeri zayiat vermişti. Segedin’de 10 yıl süreyle geçerli olacak, Osmanlıların aleyhine olan bir barışın pazarlığını yaptı. Segedin Antlaşması’na göre, daha önce ilhak edilen Sırbistan’la Eflak Osmanlı Devleti’nin eyaleti olmaktan çıkıyor, Macarlar ise Tuna Nehrini aşmamayı ve Bulgaristan üzerinde hak iddia etmemeyi yükümleniyorlardı. Böylece II. Murat’ın 23 yıl süren hükümdarlığı sırasında Osmanlı Devleti’ne katmış olduğu toprakların büyük bir kısmı tekrar elden çıkmış oluyordu. Murat zaten bir barış adamıydı ve çok sevdiği oğlunun ölümünün depresyonu da onu iyice yormuştu. Bu şekilde en azından batıda barışı sağladığını düşünüyordu ve belki yakında bu dünya işlerinden bile uzaklaşabilirdi. Bu yüzden anlaşmaya bağlı kalacaklarına Ladislas İncil, Murat ise Kur’an üzerine yemin etti.</p>
<h4><strong>2.10- Devşirme Sistemi</strong></h4>
<p>Osmanlı Devleti’nde birliğin sağlandığı bu sıralarda Murat, güçlü bir merkeziyetçi hükümet kurmak için yapıcı adımlar atmaya girişti. Özellikle ordusuna çok düşkündü. Başlıca aracı olarak yeniçerilerin sayısını artırdı ve etki alanlarını genişletti. Ayrıca 1438’den sonra devşirme sistemini başlatan da oydu.</p>
<p>Devletin asker ve yönetici ihtiyacını karşılamak için Hristiyan ailelerin erkek çocuklarından sağlıklı, düzgün ve zeki olanlarının seçilerek başkente getirilmesi ve çok iyi bir eğitim döneminden sonra devlet hizmetlerinde istihdam edilmesine devşirme sistemi deniyor. Osmanlı’da birçok komutan ve devlet adamı devşirme kökenliydi. Daha önceki İslam devletlerinde görülmeyen bu işlem, önceleri askere duyulan ihtiyaç, daha sonra da nitelikli yönetici yetiştirmenin bir yolu olarak uygulandı.</p>
<p>Devşirme sisteminin gücü ve önemi, öncelikle ünvanların babadan oğula geçmeyişinden ileri geliyordu. Bu sistem eskisinden farklı olarak yerli bir aristokrasinin doğuşunu engelliyordu. Böylece saltanatın mutlak gücü rekabetlerden korunmuş oluyordu. Torpil, adam kayırma, memleketçilik gibi işler devşirme sistemi sayesinde engellenmiş oluyordu. Eğer diğer türlü olsaydı yani yönetici sınıfı Türk ve Müslüman kökenli seçilseydi bunlar sultanın kölesi olsalar bile kendi gruplarını oluşturabilir ve aşiretleşebilirlerdi. Köylüleri ezebilir, vergi ödemek istemeyebilir, yerel otoritelere başkaldırabilirlerdi. Halbuki Hristiyan kökenli devşirmelerin böyle şeyleri yapması olanaksızdı. Ne de olsa ailelerinden uzakta yaşıyor ve dinleri değiştiriliyordu. İslam dinine geçen bu kişiler birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı askeri ve sivil hayatına damgalarını vuracaklardı.</p>
<p>Bu sistemin esas kaynağı sultanın saray duvarlarının arasındaki iç oğlanlarına mahsus Enderun Mektebiydi. Buranın amacı kalıtımsal bir sultanın egemenliğinde, kalıtımla geçmeyen, sadece değer ve liyakat ilkesine dayalı bir yönetici sınıfının seçimi ve geliştirilmesiydi. Böylece, Osmanlı Devleti için o devrin aristokrasi dünyasında eşi olmayan liyakata dayalı bir sınıf geliştirilmiş oluyordu. Mehmet sultan olduğunda babasından aldığı bu mirası koruyacak ve Enderun Mektebini daha da genişletip geliştirecekti. Böylece Enderun Mektebi, böylesi umut vaat eden mezunlarının arasından bundan sonraki beş sadrazamdan dördünü çıkaracaktı. Bu okul, Fatih Sultan Mehmet tarafından saptanmış ana çizgiler uyarınca 350 yıl boyunca Osmanlı tarihine önemli ve kalıcı katkılarda bulunacaktı. Devşirme sistemi Osmanlı İmparatorluğunun başarısının kilit taşı olacaktı.</p>
<p>Devşirme sisteminden çıkan yeniçeriler ise aslında “yeni” askerler değildi; bu piyade askerlerinin kökeni, Osmanlı tarihinin ilk yıllarına dayanıyordu fakat devleti korumalarını ve gerektiğinde saldırılarda liderlik etmelerini sağlayan katı eğitimi, askeri disiplini ve sıkı organizasyonu onlara kazandıran kişi II. Murat’tı.</p>
<p>Yeniçeriler için vatan, yuva ve aile sevgisinin yerini din, itaatkarlık ve ganimetlerle güzel kadınlara duyulan arzu almıştı. Ebeveynsiz ve akrabasız olan, memleketlerine ve anayurtlarına yabancılaşmış bu mühtediler hayatta savaşmaktan başka amaç ve üstlerine itaatten başka görev bilmiyorlardı. Ortak iradeleri yalnızca düşmanı değil, kendi sultanlarını bile korkudan titretiyordu. Osmanlı tarihinde pek çok hükümdarın kaderi tamamen onların arzusuna bağlı olmuştu. Sayılarının görece azlığını düşündüğümüzde etkililikleri hayret vericiydi. Yeniçeriler, başkentteki tek düzenli asker zümresi oldukları ve onlara karşı koyabilecek başka bir zümre olmadığı için sahip oldukları büyük gücü sık sık suistimal ediyorlardı.</p>
<p>Sefer sırasında her mangaya bir onbaşı kumanda ederdi ve her manganın kendi yük atı, çadırı ve hazinesi vardı. Yeniçeriler ordugahlarının tertipliliğiyle ünlüydü. Ahlaki açıdan kesinlikle bütün hasımlarından daha üstündüler. Küfretmeleri, kumar oynamaları ve tartışmaları kesinlikle yasaktı. Mutlak temizlik de görevleri arasındaydı. İnançları abdest almalarının yanı sıra ayık kalmalarını da sağlıyordu çünkü içki içmeleri yasaktı. İyi beslenirlerdi çünkü sultan onlara yiyecek ve cephane sağlamaya büyük özen gösterirdi. Yeniçeriler o dönemde Balkanlardaki en disiplinli, en yetenekli ve en korkulan askerlerdi. I. Murat’ın temelini atmış olduğu bu askeri birim II. Murat’ın geliştirdiği devşirme sistemiyle birlikte Osmanlı Hanedanının geleceğini sağlam temeller üzerine oturtuyordu.</p>
<h4><strong>2.11- Şehzade Mehmet’in Rumeli Eyaletlerinin Valisi Oluşu (Haziran 1444)</strong></h4>
<p>Murat Segedin Antlaşmasıyla resmi olarak arkasını sağlama aldıktan sonra tüm dikkatini kendisi için sürekli tehdit oluşturan Anadolu’daki Karamanoğlu İbrahim Bey’e yöneltebildi. İbrahim o sıralar Macaristan’la gizli bir anlaşma içerisindeydi. Edirne halkı olacakları korkuyla bekliyordu.</p>
<p>Anadolu’da durum son derece acildi. Sultan Murat, Rumeli’nin idaresini, sınırsız güvendiği sadrazamının yani Çandarlı Halil Paşa’nın gözetiminde 12 yaşındaki oğlu Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Şehzade Mehmet Rumeli bölgesinin saltanat naibi olmuştu. Bu adım Halil’le diğer vezirler arasında kaygıya yol açtı. Çocuğun yaşına göre uyanık ve erken gelişmiş olmakla beraber, böylesi bir sorumluluğa henüz hazır olmadığını düşünüyorlardı.</p>
<p>Murat, 12 Temmuz 1444’te askerleriyle birlikte Boğaz’ı geçti ve Avrupa’ya neredeyse üç ay boyunca dönmedi. Bu süre içinde Rumeli’yi genç Şehzade Mehmet, sert öğretmeni Molla Hüsrev’in ve sadrazam Halil Paşa’nın danışmanlığıyla yönetecekti. Kazasker olan Molla Hüsrev, imparatorluğun her iki bölümünde en yüksek tüzel yetkiliydi. Dolayısıyla sadrazamdan sonraki en güçlü kişiydi.</p>
<h4><strong>2.12- Mehmet’in Hurufilik Mezhebine Duyduğu Sempati</strong></h4>
<p>Mehmet’in bu ilk hükümdarlık tecrübesi ilginç olaylara sebep oldu. Son derece gururlu ve yaşına göre çokbilmiş olan Mehmet çok geçmeden kendi bildiğini yapmaya başlamıştı. Babasının Edirne’den ayrılmasından kısa süre sonra ilginç bir dinsel hareketin başındaki İranlı bir din adamını desteklemeye başladı. Mehmet’in bu hareketi Murat’ın kurmayları arasında kaygı yarattı. Bu kişi, İslam’la Hristiyanlık arası ve genel inançlara aykırı görüşler savunan bir tarikatın, Hurufilerin lideriydi. İnsanlar sürüler halinde İslamiyet ve Hristiyanlık arasında uzlaşma vaat eden bu vaizin peşine takıldı. Mehmet de adamın öğretisine yakınlık duyarak onu sarayına davet etti. Ardından şehirdeki insanlar arasında yandaş aradı.</p>
<p>Genç şehzadenin bu tutumu, başında Müftü Fahreddin-i Acemi ile muhafazakâr bir Müslüman olan Sadrazam Halil Paşa’nın bulunduğu dinsel müessesenin telaşını ve öfkesini uyandırdı. Öğretilerini yaymakta olan İranlıyı yakalamak için harekete geçtiler. Adam kaçarak Mehmet’in yanına sığındı. Fakat genç naip Mehmet’in bu konuda yapabileceği pek bir şey yoktu. Sonunda konuğunu müftüye teslim etmek zorunda kaldı ve müftü de camisindeki minberden İranlıyı öylesine suçladı ki galeyana gelen kalabalık adamı kazığa çakarak yaktı. Ateşi canlandırmak için fazlaca yaklaşan müftünün bu arada sakalı tutuşmuştu. Sapkın fikirlinin müritleri de aynı şekilde yakıldılar.</p>
<p>Bu ilginç olay Mehmet’in içinde İranlılara ve karşıt görüşte olanlara ilişkin bir meyil yarattı. Zaten kendisinin araştırmacı ve sorgulamacı bir karakteri vardı. Fakat bu yaşananlar, genç şehzadenin Osmanlı’nın dinsel ve toplumsal kurumlarıyla olan ilişkileri açısından kötü bir başlangıçtı. Gururunun zedelenmesi Mehmet’te yoğun bir içerlemenin tohumlarını saçtı. Dolayısıyla Çandarlı Halil’i hiçbir zaman bağışlamayacaktı. Çocukluğundan beri içine kapanık olan Mehmet’in yaşadığı bu türden krizler, soğuk ve mesafeli mizacını daha da kuvvetlendirecekti.</p>
<h4><strong>2.13- Yeniçerilerin Ayaklanması</strong></h4>
<p>Aradan çok geçmeden genç Rumeli Valisi yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Yeniçeriler efendileri kabul ettikleri Murat’a sadık ve saygılı olmalarına karşın, sultanın deneyimsiz ve dik başlı oğlunu sevmemişlerdi. 12 yaşındaki şehzadeden emir almak zorlarına gitmişti. Bu yüzden ayaklanma çıkararak kendilerine yapılan ödemelerin artırılmasını istediler. Bu istekleri geri çevrilince, bütün Edirne’ye yayılan bir yangın çıkardılar. Büyük pazar semtini kül eden bu yangını yağmalar ve katliam izledi. Düşmanca duygularının hedefi Mehmet’in danışmanı olan hadım Şehabettin Paşa oldu. Paşa çaresiz saraya sığınmak zorunda kaldı. Yeniçerileri yatıştırmak için sonunda ulufelerin artırılmasına razı olundu.</p>
<p>Yeniçerilerin Şehabettin’e karşı ayaklanmasını, kendi gücünü kanıtlamak ve genç Mehmet’e bir ders vermek için Çandarlı Halil’in kışkırtmış olması mümkün. Çünkü Halil Paşa, Şehabettin gibi Hristiyan kökenli devşirmelerin devlette en yüksek görevlerde bulunmasını istemiyordu. Böyleleri yönetici Müslüman ailelerin zararına yükseliyorlardı. Bu olaydan sonra Halil Paşa’yla Mehmet arasındaki soğukluk daha da arttı.</p>
<h4><strong>2.14- Yeniden Haçlı Seferi (Ağustos 1444)</strong></h4>
<p>1444 yazında Osmanlı üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesi ihtimali her zamankinden yüksek görünüyordu. Ne de olsa Trakya’da neredeyse hiç asker kalmamış hepsi Murat’la beraber Anadolu’ya geçmişti. Saltanat naibi Mehmet’in elinde, Rumeli’ye dağılmış garnizonlar dışında, en fazla 7-8 bin asker vardı. Dahası, Edirne’de halkın çoğunu kargaşaya ve paniğe düşüren tuhaf olaylar oluyordu.</p>
<p>Murat’ın Asya’da olmasını fırsat bilen Papalık elçisi Kardinal Julian Cesarini, Ladislas’ı, bir kâfire verilen sözün geçerli olmadığı bahanesiyle affetti. Murat’ın Kur’an’a Ladislas’ın ise İncil’e el basarak imzaladıkları anlaşma, Kutsal Üçlü ve Bakire Meryem adına bozuldu ve Haçlıların “zafer ve kurtuluş yoluna devam” amaçları kutsandı. Böylece, Ladislas ve Hünyadi Osmanlılara karşı yeniden bir ordu topladı. Sultanın yokluğu ve ordusunun uzakta oluşu hepsinin içini zafer umuduyla doldurmuştu.</p>
<p>Yollarının üstündeki Türk garnizonlarıyla yaptıkları çetin çarpışmalar yüzünden Haçlı ordusu ağır ilerliyordu. Fakat yine de Papalık donanması tarafından korunan Konstantinopolis’e kıyı şeridini takip ederek rahatça ulaşmayı umuyorlardı.</p>
<p>Neyse ki Murat, askeri becerisi sayesinde, Karamanlılarla yaptığı savaşı beklediğinden çabuk kazandı. İbrahim Bey daha fazla direnmenin boşuna olduğunu bir kez daha anladı ve sultanla çabucak barış antlaşması imzaladı. Hatta sultana asker yardımında bulunmayı bile önerdi. Böylece sadrazam, Anadolu’daki ordugaha ulaklar göndererek, sultana genç oğlunun başkentteki olaylarla başa çıkmaktan da, işgalcilere direnmekten de aciz olduğunu bildirdi. Murat hemen ordularıyla kuzeybatıya yöneldi. Ekim başında Çanakkale Boğazına ulaştığında, boğazın Hristiyan donanması tarafından ablukaya alınmış olduğunu gördü. Murat’ın emrinde 40 bin kadar asker vardı. Batılılar ise korktuklarından ve birçok yanlış söylenti duyduklarından bu sayının en az 100 bin olduğunu tahmin ediyorlardı.</p>
<p>Sultan, Trakya ordusundan geri kalan kuvvetlerin yolda kendisine katılmalarıyla güçlenerek, hızla Edirne’ye doğru ilerledi. Bu sırada Ladislas Bizans imparatoru VIII. İoannis’ten, destek için asker istedi ama imparator bu yükümlülüğünden kaçınmayı başarıp kenara çekildi. Sultan Murat’ı kendine düşman etmek istemiyordu. Osmanlı tarihinin en çetin savaşlarından birisi az sonra başlayacaktı.</p>
<h4><strong>2.15- Varna Muharebesi (Kasım 1444)</strong></h4>
<p>Sultan başkentte oğluyla görüştü fakat orada fazla kalmadı. Askerlerine cebri yürüyüş yaptırarak kuzeye, Varna’ya doğru gitti ve yedinci günde o şehrin yakınında, Hristiyanlardan yalnızca birkaç km ötede ordugâh kurdu. Hristiyanların durumu son derece kritikti; geri çekilme yollarını Osmanlılar kesmişti, bu yüzden de arkalarında yalnızca Varna şehri ve Karadeniz vardı; donanma görünürlerde yoktu.</p>
<p>Hünyadi Yanoş meydan savaşı yapmaya karar verdi. Karşılarında son katılan askerlerle birlikte artık 80 bin kişilik düzenli Osmanlı Ordusu vardı. Osmanlıların sayısı Hristiyanlarınkinden üç kat fazlaydı. 10 Kasım 1444’te sabah 9 dolaylarında, akıncılar ile azaplar ilk saldırıyı başlattılar; ardından da kıyamet koptu.</p>
<p>Ortada neyin söz konusu olduğunu çok iyi bilen iki taraf da var gücüyle savaştı ve ağır kayıplar verdi. Sonunda Haçlı askerleri dağılmaya başladılar. Hünyadi’nin onları yeniden bir araya getirmesine fırsat kalmadan, Kral Ladislas’ın öldüğü haberi geldi. Kral atından düşürülünce, Moralı yeniçeri Hoca Hızır onun kafasını kesip sultana götürmüş, sultan da kelleyi sırığa geçirtip savaş meydanının her tarafında gezdirtmişti. Hristiyanlara ders olması için ikinci bir mızrağa da bozulmuş olan anlaşma geçirilmişti. Bu manzara sadece askerlerin değil, Hünyadi’nin bile paniğe kapılmasına yol açtı. İki taraf da savaş meydanını terk etti. Osmanlı ordusu ordugahına düzen içinde dönerken, Hristiyanlar panik halinde dört bir yana kaçıyordu. Bu çarpışmanın ilham kaynağı olan Kardinal Julian Cesarini de selameti kaçmakta buldu ama sonunda ölmekten kurtulamadı.</p>
<p>Hristiyan ordusundan geri kalanlar, günlerce Tuna’ya doğru yürüdü ve çok azı evlerine ulaşabildi. Ordunun çok uzaklara dek dağılmış askerleri, bu son Haçlı seferinin tamamen başarısız olduğu haberini yaydılar. Türkler gözlerini karartıp, terk edilmiş Wagenburg’a saldırdılar ve tepeleme yüklü olan 150 yük arabasını kolayca ele geçirdiler. Bunun üzerine Rumeli Beylerbeyi Davud Bey, Tuna’ya kadar olan bölgede iki gün iki gece boyunca arama yaptı ve yakaladığı her Haçlıyı öldürdü, sultanın ordugahına da ganimetlerle döndü. Murat, İslam alemindeki bütün hükümdarlara mektuplar göndererek Haçlılara karşı zafer kazandığını bildirdi.</p>
<p>Yalnızca Osmanlı tarihinin değil, tüm Batı tarihinin de en önemli olaylarından biri olan Varna Muharebesi böylece sona ermişti. Hristiyanların Osmanlıları Avrupa’dan kovma umuduna ağır bir darbe indirilmişti. Papa’nın nüfuzu azalmıştı. Bunu takip eden yıllarda, Avrupalı Hristiyan aleminin üstüne karamsarlık çöktü. Haçlı ordusunun yenilmesine Kral Ladislas’ın Segedin’de İncil üstüne ettiği yemini bozmasının yol açtığı, Tanrı’nın bu saygısızlığı cezalandırdığı söyleniyordu. Özellikle Osmanlı İmparatorluğuna komşu devletler korkudan felç olmuştu. Bizans İmparatoru VIII. İoannis ise felaketi haber alınca hemen komşusu olan sultanla arasını olabildiğince düzeltmeye girişerek, ona değerli hediyeler gönderdi.</p>
<p>Murat Varna’dan dosdoğru Edirne’ye döndü. Kral Ladislas’ı öldürerek savaşın kaderini değiştiren yayabaşı Hızır’a Rumeli’de görkemli bir malikane verdi. Macar kralının bal dolu küçük bir fıçıda muhafaza edilen kellesini ise Bursa’ya gönderdi. Sevinç içindeki halk, o ürkütücü armağanı beklemek için şehir kapılarında toplandı. Nilüfer Çayında özenle yıkanan kafa, eski Osmanlı başkentinde, bir mızrağın tepesinde muzafferce gezdirildi.</p>
<p>Zağanos ve Şehabettin paşalar, genç yaşta Rumeli Eyaletleri valisi olan Mehmet’in otoritesini güçlendirmek için onu Varna Savaşı’na götürmek istemişlerdi. Ama Sadrazam Halil Paşa buna mâni olmuştu. Devşirme vezirlerle ittifak kurmuş olan Mehmet’in güçlenmesi işine gelmiyordu. Fakat yakında korktuğu başına gelecekti.</p>
<h2><strong>3- İlk Saltanatı ve Sonrasında Yaşananlar</strong></h2>
<h4><strong>3.1- II. Murad’ın Tahtı Kendi İsteğiyle Bırakması (1444)</strong></h4>
<p>1444 yılının sonunda, hayatının 40. Yılında olan Murat sebepleri muhtemelen asla öğrenilemeyecek bir şey yaptı: Durup dururken tahttan inmeye ve yerini oğlu Şehzade Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Genç Mehmet artık yalnız Rumeli eyaletlerini vali olarak yönetmekle kalmayacak, bir padişahın bütün yetkilerine sahip olacaktı. Murat’ın neden böyle bir karar verdiğini bilmiyoruz. Çünkü oğlu geçen yaz saltanat naipliğini becerememişti. Daha bunu yapamayan bir çocuk koskoca devleti nasıl yönetecekti? Burada Murat’ın bu kararı şu iki sebepten dolayı almış olabileceğini düşünebiliriz:</p>
<p>Birincisi: Varna zaferi Murat’a, Tuna’ya kadar ki bütün bölgeler üzerindeki kontrolü tekrar kazandırmıştı. Batı sınırları artık güvendeydi. Doğuda da Karamanoğullarıyla bir barış yapmıştı. Dolayısıyla zaten kendisini yorgun hisseden ve en sevdiği oğlu Ali’nin ölümünün depresyonunu bir türlü üzerinden atamayan Murat artık emekliye ayrılabileceğini düşünmüş olabilir.</p>
<p>İkincisi ise: Hayatta kalan tek varisini, daha sağlığındayken tahta geçirip onun yerini sağlamlaştırmak istemiş olabilir. Böylece Mehmet erkenden hükümdar olmayı öğrenecek ve Osmanlı Devleti’nin bekası garanti altına alınacaktı.</p>
<p>Sebebi her ne olursa olsun vezirler bu durumdan hiç hoşlanmadı. Gencecik bir çocuğun devleti yönetmesi akıl işi değildi. Ama Murat, vezirlerinin, özellikle de sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarına kulak asmadı. Aralarında ikinci veziri İshak Paşa’yla şarabdarı Hamza Bey’in de olduğu en güvendiği birkaç adamıyla birlikte başkentten ayrıldı ve Anadolu’ya geçti. Orada Menteşe, Saruhan ve Aydın bölgelerini kendine ayırdı. Saltanat sonrası hayatını, güzelliğiyle meşhur ve oğlunun kısa süreliğine sancak beyliği yaptığı Manisa’da geçirmeye karar vermişti.</p>
<p>Murat burada kendine çok hoş bir çevre yarattı, geniş bir vadiye bakan bahçelerle sarılı yeni bir saray inşa ettirdi. Hem bedensel zevklere hem de ruhani zevklere düşkün bir padişahtı. Gençliğini Amasya’nın yüksek kültür çevresinde geçirmiş olan Murat ilim ve edebiyata büyük değer veren ince ruhlu bir hükümdardı, şairliği ve hattatlığı vardı. Şairleri, sufileri, ilahiyatçıları ve edipleri etrafında toplayarak Gazi atalarının yaptıkları gibi dinsel bir topluluğun hayatını sürmeye, öğrenmeye, yazmaya, tefekkürle vakit geçirmeye ve dervişler gibi ibadet etmeye çalıştı. Türk dilinin Acemceyle Arapçadan ayrı bir kültürel ifade aracı olarak geliştirilmesi işine girişti. Türk tarihi incelemelerinde yeni bir hareketi teşvik etti. Osman Gazi’nin ünlü atalarının kahramanlıkları ve atalarının ait olduğu Oğuz aşiretinin kökenleri araştırılacaktı.</p>
<p>Murat oğluna özel danışmanlar olarak yine Sadrazam Halil Paşa’yla Kazasker Molla Hüsrev’i seçti. İtimat ettiği sadrazamı Halil Paşa’nın devlet idaresi konusundaki becerisine güveni tam olmasa böyle ciddi bir adım atmaya kalkışmazdı.</p>
<p>Genç Sultan Mehmet’in adını taşıyan ilk gümüş ve bakır paralar 1445’in ilk dört ayında Edirne, Ayasuluk, Amasya, Bursa ve Serez’de basıldı. Mehmet’in adına hutbe okundu. Sikke bastırma ve Cuma namazında adı okunma ayrıcalıkları, Müslüman hükümdarlara tanınmış başlıca iki imtiyazdı. Ocak 1445’te, imparatorluğun doğu ve güneyindeki Müslüman beylere gönderilen resmi mektuplarda genç sultanın tahta geçtiği bildiriliyor ve beylerin içini rahatlatmak için, sultanın onlara karşı iyi niyet beslediği söyleniyordu.</p>
<p>Bu beklenmedik hükümdar değişikliğinin Hristiyan alemindeki etkileri hakkında elimizde pek bir bilgi yok. Fakat durumu en gerçekçi değerlendirenin Venedik Cumhuriyeti olduğunu biliyoruz. Çünkü Mehmet’le anlaşmak için hemen harekete geçen ilk devlet o olmuştu.</p>
<p>Mehmet, bilge ve deneyimli danışmanlarının etkisiyle, Batılı güçlerle karlı bir anlaşma imzalamaya hazırlanırken, babası Manisa’da keyifli bir hayat sürüyordu. Fakat bu keyifli hayatı kısa sürdü çünkü görünüşe bakılırsa oğlu Mehmet kendisini acilen Edirne’ye çağırıyordu. Böylece Murat, 5 Mayıs 1446’da inzivaya çekildiği sarayından ayrılıp, 4 bin savaşçıyla birlikte Edirne’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>3.2- II. Murad’ın Yeniden Sultan Oluşu (1446)</strong></h4>
<p>“Eğer sizler padişah iseniz, hücum-u küffarı defetmek için gelmek vaciptir. Ve eğer biz padişah isek emrimize itaat ediniz, ordunun başına geçiniz.”</p>
<p>Bu sözler bilinenin aksine genç sultan Mehmet tarafından söylenmemişti. Aslında Murat’ı tahta çağıran, kaygıya kapılmış Halil Paşa’ydı. Mektup onun tarafından Mehmet’in ağzından çıkmış gibi yazılmıştı. Yoksa Mehmet’in tahtı terk etmek gibi bir niyeti hiç yoktu. Hatta tahtı bırakmak bir yana dursun daha o yaşlarda bile bütün dünyayı fethetme arzusuyla yanıp tutuşan asi bir gençti. Fakat Sadrazam Halil, genç sultanın imparatorluğu idare edemeyeceğini düşünmüştü. Ayrıca Osmanlı orduları hem Yunan hem de Arnavutluk sınırlarında operasyonlarla meşgulken genç şehzade, Konstantinopol’e saldırmak için hiç politik ve hiç de pratik olmayan bir plan yapıyordu. Bu, yöneticiler sınıfının içinde bir ayrılığa sebep oldu. Barış peşinde koşan Çandarlı Halil kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı geldi. Ayrıca Konstantinopolis’e yönelecek bir saldırının bütün Batı Hristiyan alemini birleştirmesinden derin korku duyuyordu. Haçlılar birleşip Osmanlı üzerine büyük bir akın düzenleyebilirlerdi. Mehmet’in yandaşları olan Zağanos ve Şehabettin ise Konstantinopol’ün fethini destekliyordu. Ama destekçi paşalar yeniçerilerin ve Murat’ın desteğine sahip olan Halil’in gücünü kırmayı başaramadılar.</p>
<p>Sadrazam Halil Paşa, bu hükümdar değişikliğini sadece devletin bekası için değil kendi gücü ve itibarı için de önemli görüyordu. Mehmet onun nüfuzunu son derece uygunsuz bir zamanda azaltmaya başlamışken, Halil Paşa eski gücünü ancak Murat’ın tekrar tahta geçmesiyle geri kazanabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden Murat’ın Edirne’ye gelmesinin beklendiği gün, Halil Paşa genç Mehmet’i ava göndermişti. Böylece Murat, gelişini kutlayan yeniçerilerin arasından geçerek başkente girip, oğlu yokken tahtını geri aldı. Mehmet o akşam avdan döndüğünde iş çoktan olup bitmişti. Bu yüzden Halil Paşa’yı asla bağışlamadı. Bitmeyen kini, ikisi arasındaki bütün samimiyeti yok etti ve ileride Halil Paşa’nın canına mal olacaktı.</p>
<p>Bu olaylardan sonra Halil Paşa, Saruca Paşa ve İshak Paşa’nın vezirlik görevlerinde kalmalarına izin verildi. Zağanos Paşa, Anadolu’daki Balıkesir’e sürgüne gönderildi. Manisa’ya çekilme sırası şimdi Mehmet’teydi. Manisa’da, babasının beş yıl sonraki ölümüne kadar, yaptığı yanlışları ve engellenen planlarını düşünmek için bol bol vakti olacaktı. Ayrıca eğitimine de devam edecekti.</p>
<p>Halk Murat’ın dönüşünü sevinçle karşıladı. Genç Mehmet’e asla tam anlamıyla sevgi ve bağlılık duymamış olan yeniçeriler de coşkuluydu. Murat’ın inceliği ve iyi huyluluğu, oğlunun mağrur ve agresif tavırlarıyla taban tabana zıttı. Ordu, Mehmet’in bu tavırlarını hiç sevmemişti. İki yıllık bir aradan sonra tahtına isteksizce geri dönmüş olan Sultan Murat, Venediklilerle olan barış anlaşmasını onayladı. Yani oğlunun dokuz ay önce başlatmış olduğu dış politik tutumunu devam ettirdi.</p>
<p>Bu barış antlaşması sayesinde, Osmanlı devletinin batı sınırları artık eskisine göre daha da güvencedeydi. Murat’ın kayınpederinden yani Sırbistan’da eski gücüne kavuşmuş olan Durad Brankoviç’ten de ciddi bir tehdit beklenemezdi. Macaristan’dan gelen bir tehdit de yoktu. Bu yüzden sultan gözünü Yunanistan’la Arnavutluk’a çevirdi çünkü Avrupa’daki topraklarına ciddi bir tehdidin yalnızca buralardan gelmesini bekliyordu. Bu ülkelere, kendisine saldıracak kadar güçlenmelerinden önce, olabildiğince çabuk saldırmaya karar verdi.</p>
<h4><strong>3.3- Şehzade Mehmet’in Eğitimi (1446 – 1451)</strong></h4>
<p>Murat bir yandan bu planları yaparken bir yandan da tahttan indirdiği deneyimsiz oğlunun eğitimiyle ilgilenmeye karar vermişti. Onu yeniden Manisa’ya gönderince buradaki eğitimi için çeşitli öğretmenler görevlendirdi. Fakat ilk öğretmenlerinin Mehmet’e bir şeyler öğretebildikleri şüpheliydi. Bu öğretmenlerden biri Molla Ayas Efendi’ydi. Müstakbel sadrazam Mahmut Paşa’yla birlikte Türkiye’ye savaş esiri olarak gelmiş ve daha sonra Bursa’da öğretmenlik yapmaya başlamış bir Sırptı.</p>
<p>Ayas bu göreve uygun biri değildi. Kendini daha çok din yoluna adamıştı ve sonunda bir tekkeye çekildi. Genç Mehmet ders çalışmayı, iman ve Kur’an okuma derslerini reddedince, babası Kürt Bölgesi Şehrizor’dan meşhur Molla Ahmet Gürani’yi çağırttı. Gürani, Kahire’de fıkıh ve Kur’an eğitimi almış bir alimdi ve asi şehzadeyi yola getirecek kadar enerjik, otoriter bir adamdı.</p>
<p>Sultan Murat, uzun, boyalı sakallı, heybetli bir adam olan mollayı Manisa’ya yollamadan önce ona ince bir değnek vermiş ve oğlunun itaatsizlik yapması durumunda bunu kullanabileceğini söylemişti. Manisa’ya varan molla, Şehzade Mehmet’le ilk buluşmasında ona elindeki değneği göstererek şöyle söyledi:</p>
<p>“Baban beni, seni eğitmem için gönderdi ama sözümü dinlemezsen de seni yola getirmemi söyledi.”</p>
<p>Bu söz asi Şehzade üzerinde herhangi bir etki yapmadı. Hatta yeni hocasının sözüne güldü. Bunun üzerine Molla Gürani, Mehmet’e öyle bir dayak attı ki, Mehmet kalan hayatı boyunca Gürani’den hep çekindi.</p>
<p>Genç şehzade sonunda bu sert öğretmenden Kur’an’ı kısa sürede öğrendi. Başka öğretmenleri de vardı. Bunlardan felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelam, tarih, coğrafya, geometri ve matematik alanlarında eğitimler aldı. Fikir ve düşünce bahsinde adamakıllı bilgilendirilmiş olarak yetişti. Özellikle tarihe, coğrafyaya, bilime, uygulamalı mühendisliğe ve edebiyata büyük ilgisi vardı. Olağanüstü bir kişilik şekillenmeye başlıyordu.</p>
<p>Manisa’da annesi ve öğretmenleriyle birlikte beş güzel yıl geçiren Mehmet, gecikmeli bir başlangıçtan sonra birinci sınıf bir eğitim almasını babasına borçluydu. Dik başlı olmasına rağmen aslında oldukça zeki bir çocuktu. Başarısından dolayı Murat tarafından cömertçe ödüllendirilen Gürani ise, sonradan Mehmet’in de saygı duyduğu bir karaktere dönüşecekti. Hatta zor öğrencisi ileride sultan olduğunda onu devlette yüksek bir mevkiye getirecekti. Ancak açık sözlülüğü ve sert tavırları yüzünden yine de sultanla sık sık tartışacaklardı.</p>
<p>Mehmet’in medrese kökenli yerli hocalarının yanı sıra, bilgi edindiği bazı Batılı şahsiyetler de vardı. Mesela İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihiyle Antik Yunan filozoflarının hayatları konusunda kitaplar okumasına önayak olmuşlardı. Bu durum Şehzade Mehmet’e çok kültürlülük kazandırdı. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan II. Mehmet’in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürlerini görebiliyoruz. Bu çok kültürlü eğitim onun hayatı boyunca anadili dışında yedi dil öğrenmesini de sağladı. Anadili Türkçe’nin yanısıra; Yunanca, Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Slavca ve İbranice biliyor ve bunların bir kısmını akıcı şekilde konuşabiliyordu. Ayrıca İslam ve Yunan edebiyatı hakkında da iyi bilgi sahibiydi.</p>
<p>Bütün kaynaklar, Klasik Antik Çağ dünyasının kahramanlarına ilgi duyduğu konusunda hemfikir. Özellikle Büyük İskender, Mehmet’in örnek aldığı ve boy ölçüşmeyi planladığı biriydi. Ahmedi’nin İskendername adlı kitabını çocukken bile okumuştu. Ayrıca İskender’in kahramanlıklarını Yunan/Latin literatüründen de öğrendiğini biliyoruz, çünkü Fatih’in İstanbul sarayındaki kitapları arasında Flavius Arrianus’un yazdığı Büyük İskender Tarihçesi de bulunuyor.</p>
<p>Doğuluların gözünde Büyük İskender yalnızca dünya fatihi ve şehirler kurucusu değil, aynı zamanda dünyanın en uç noktalarına kadar gitmiş bir kahramandı. Yaptıklarını fetih değil öğrenme arzusuyla yapmıştı. Bütün yolculuklarında yanından filozofları ayırmazdı. Özellikle doğanın harikalarına ve gizemlerine büyük ilgi duyardı. Bütün bunlar Mehmet’in karakterinin de bir parçasıydı.</p>
<h4><strong>3.4- Mora Seferi (Ekim – Aralık 1446)</strong></h4>
<p>Murat tekrar tahta geçince, önce o sırada Mora despotu olan ve daha sonra Doğu Roma İmparatoru olacak olan Konstantinos Paleologos’tan işgal ettiği bütün şehir ve vilayetleri hemen geri vermesini istedi. Konstantin bunu reddedince savaş kaçınılmaz oldu. Murat kış mevsiminin yaklaşmış olmasına bakmadan hemen Mora Yarımadasına bir sefer düzenlemeye karar verdi.</p>
<p>Osmanlı Ordusu Korint Kıstağı’na varınca karşısında Rum tahkimatlarını buldu. Osmanlılar 1446’da, dönemin korkunç silahı olan topu kullanmayı artık öyle iyi öğrenmişlerdi ki Rum şehir ve kalelerinin surları top atışlarına fazla dayanamadı. Rum özgürlüğünün bu son siperi, umutsuz bir savaştan sonra Türk ordusuna yenik düştü. Konstantinos ordusunu toparlamaya çabaladı fakat çabaları boşunaydı. Bazı Osmanlılar Rum ordugahını yağmalarken, diğerleri kaçan Rumların peşine düştü. Bütün Mora dehşet içindeydi.</p>
<p>Umutsuzluğa kapılan ve daha fazla direnmenin boşuna olduğuna kanaat getiren Konstantin saklandığı yerden barış istemek üzere elçi gönderdi. Ama Murat kuzeye doğru çekilmeye başlamıştı. Kıstaktaki tahkimatlardan geriye kalanlar da yerle bir edildi. Sayıları belki de 60 bini bulan köleler, değerli mallar ve gümüş levhalardan oluşan ganimetler öyle fazlaydı ki, yeniçeriler yanlarına yalnızca en kıymetlileri aldılar ve en güzel köle kızları yolda, her birini 300 akçe gibi absürt bir fiyattan sattılar.</p>
<p>Murat, İstefe’ye vardığında elçi kendisine yetişti. Konstantin baş vergisi ödemeyi kabul etmişti. Böylece Osmanlıların vasalı olarak Mora’yı elinde tutmayı başardı fakat bu güvencesiz bir ayrıcalıktı. Eskiden özgür olan Mora, artık Osmanlı sultanının boyunduruğuna girmişti. Konstantin şimdilik canını kurtarmıştı fakat yakında onu yeni felaketler bekliyordu.</p>
<h4><strong>3.5- Şehzade Bayezid’in Doğumu (Aralık 1447)</strong></h4>
<p>Aralık 1447’de, ortalık biraz olsun sakinken önemli bir gelişme yaşandı. Trakya’daki Dimetoka’da, Gülbahar adında Hristiyan bir köle kıza tutulan Şehzade Mehmet, 15 yaşında ilk kez bir çocuk sahibi oldu. Çocuk erkekti ve Bayezid adı verildi. Bayezid daha sonra 1481 yılında II. Bayezid olarak Osmanlı tahtına geçecekti. İleride Mehmed’in Bayezid dışında üç çocuğu daha (Mustafa ve Cem adında iki oğlu ve Gevherhan Hatun adında bir kızı) olacaktı.</p>
<p>Gülbahar ve Mehmet ilişkisi Mehmet’in sosyal konumuna uygun değildi. Sonradan Türk efsanelerinde Gülbahar bint Abdullah’ın “Fransa kralının kızı” olduğu söylenecek olsa da, o kız aslında Arnavut kökenli Hristiyan bir cariyeydi. Babasının adının Abdullah olarak yazılması aynen Şehzade Mehmet’in annesinin durumunda olduğu gibi o dönemde sonradan Müslüman olanlara has bir durumdu. Bu da cariye kökenli olduğunu kanıtlıyor. Fakat Gülbahar, hayatı boyunca Mehmet’ten özel bir ilgi gördü. Hep el üstünde tutuldu. Hatta oğlu Bayezid tahta çıktığında o dönemde Valide Sultan makamı olmamasına rağmen bu makamın eşdeğeri olan bir rolü üstlendi.</p>
<h4><strong>3.6- II. Kosova Muharebesi (Ekim 1448)</strong></h4>
<p>1446’dan beri, kralın naibi olarak Macaristan’ı yöneten Hünyadi Yanoş, Varna’daki acı yenilgiyi ve küçük düşmesini bir türlü unutamıyordu. Sürekli intikam planları kuruyor, her tarafta müttefik arıyordu. Fakat ne Sırp Despotu Durad Brankoviç ne Venedik ne de Napoli ve Sicilya Kralı V. Alfonso kendisine yardım etti. Hünyadi en son Papa’dan yardım istedi fakat o esnada Papa olan V. Nicolaus da savaştan çok bilim ve sanatla ilgilenen hümanist, ılımlı ve barışsever biriydi.</p>
<p>Böylece istediği desteği bulamamış olan Hünyadi Yanoş kendi göbeğini kendi kesmeye karar verdi. Ordusunun çoğunluğu Macarlardan oluşuyordu. Fakat Alman ve Bohemyalı destek kuvvetleri de vardı. Yeni atanmış Eflak Voyvodası Dan da, 8 bin kadar Eflaklı asker vermişti. Hünyadi’nin ordusu yine de etkileyiciydi ve yaklaşık 40 bin askerden oluşuyordu.</p>
<p>Hünyadi önce Sırbistan’ın içlerine doğru ilerledi ve burayı halletti. Sırbistan’a düşman ülke olarak davrandı. Ordu, yoluna çıkan bütün şehir ve köyleri yağmaladı ve yakıp yıktı. Sonunda 20 günlük bir ilerleyişten sonra Kosova Ovasına vardılar. Hünyadi 17 Ekim 1448’de burada, Osmanlıların görüş alanı içinde müstahkem bir ordugah kurdu.</p>
<p>Ordu Kosova Ovasına varmadan günler önce Arnavutluk’ta da karışıklık baş göstermişti. Burada da Hünyadi’ye benzer yeni bir direnişçi ortaya çıkmıştı. Gjergj Kastrioti adındaki Hristiyan vasal prens, Sultan Murat’ın sarayına rehine olarak gelmiş, Müslüman edilmiş, eğitim öğretim görmüş ve Osmanlı Ordusu’nda hizmet etmişti. Kendisine verilen İskender Bey adı ülkesinde Skanderbeg olarak tanınmasına yol açmıştı. Milliyetçi ve iradeli bir kişiliği vardı. Bu yüzden Türkleri terk ederek atalarının inancı ve ülkesi için savaşmaya gitti ve Hünyadi’nin direnişiyle aşağı yukarı eşzamanlı olarak yurttaşlarının başında Türklere karşı ayaklandı. İki liderin 1448’de iş birliği yapmasıyla Türklere karşı yürüyen ordu daha da güç kazanmıştı.</p>
<p>Macarların ilerlediğini haber alan sultan, genel seferberlik ilan etti ve Asya’yla Avrupa’da hazırda bulunan tüm askerleri çabucak topladı. Edirne’den yola çıkarak, 60 bin kişilik ordusunu Sofya’da birleştirdi. Daha sonra düşman kuvvetlerinin bulunduğu Kosova Ovasına doğru yola çıktılar. Şehzade Mehmet bu kez sultana eşlik etti. İlk kez bir savaşa katılacak ve bu onun için zorlu bir deneyim olacaktı.</p>
<p>17 Ekim’de öncü kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı, ilk günün sonunda iki taraf da ciddi kayıplar verdi. Ertesi gün Haçlı ordusu kanatlardan saldırıya geçti. II. Murat ise, merkezde yer alan birliklerini sabit tutup kanatlardaki askerlerine geri çekilme emri verdi. Hünyadi’nin birlikleri Osmanlıların savaşı terk ettiğini düşünüp tüm güçleriyle merkeze saldırdılar. Bunun üzerine II. Murat merkez birliklerine de geri çekilme emri verdi. Fakat bu bir savaş hilesiydi. Murat sağ ve sol kanatlarda yer alan kuvvetlerine ani ve hızlı bir manevrayla yeniden hücuma geçmeleri emrini verince Haçlı ordusunu çembere almış oldular.</p>
<p>Zor durumda kalan Eflaklılar Murat’a elçi göndererek, taraf değiştirmek istediklerini söylediler. Sonunda Türklerin tarafına geçtiler. Bunun üzerine Hünyadi savaşı kaybedeceğini anladı. Kalan askerlerinin bir kısmını feda ederek ordusunun geri kalanıyla kaçtı. Kendisine düşman olan Sırbistan’dan savaşarak geçti ve tam Tuna’ya ulaşıp kurtulacakken Durad Brankoviç’in eline düştü.</p>
<p>Hünyadi’nin ordusu 17 bin adam kaybetmişti ki ölenlerin arasında Macar soyluları da vardı. Türklerin kaybı da çok fazlaydı ama savaşı kazanmışlardı. Varna ve Kosova yenilgileri, Hünyadi Yanoş’un askeri ününe gölge düşürdü. Oysa Arnavutluk’un vaat ettiği yardımı bekleseydi ve planlarını İskender Bey’e göre yapsaydı Kosova Muharebesini kazanma ihtimali vardı.</p>
<p>Hünyadi’ye ettikleri ihanet, Eflaklılara hiçbir şey kazandırmadı. Sultanın intikamından kurtulmak istemişlerdi. Çünkü yenilgi durumunda ilk kurban kendileri olacaklardı. Ama sonuç değişmedi. Murat onları saflarına kabul etti ve boyun eğmelerinin göstergesi olarak silahlarını aldı. Fakat ihtiyatlı olmayı acı tecrübelerle öğrenmiş olan sultan, bu taraf değiştirme meselesinin Hünyadi’nin kurduğu bir tuzak olduğunu düşündü. Askerlerine Eflaklıların etrafının sarılmasını emretti. Sonra da Eflaklıları son adamına dek öldürttü.</p>
<p>Murat’ın bu zaferiyle Balkanlar kesin olarak Türk yurdu oldu. Macaristan’ın askeri gücü felce uğradı. Sırpların Segedin Anlaşmasıyla elde ettikleri bağımsızlık sona erdi. Fakat yalnızca Arnavutluk’taki İskender Bey sorun olarak kalmaya devam edecekti. Ele geçirilemez Kruje Kalesi’nden tüm fetih girişimlerine etkin gerilla savaşlarıyla karşı koyacaktı. Türkler buraya Akçahisar Kalesi diyordu. II. Murat’ın kalan yaşamı süresince süren bu direniş II. Mehmet döneminde de 20 yıl daha devam edecekti.</p>
<p>Savaş meydanından yara almadan ayrılan Şehzade Mehmet, babasından önce hemen Edirne’ye gitti. Babası ise başkente daha sonra muzaffer bir edayla döndü. Muharebeden kısa süre sonra, 31 Ekim 1448’de, Bizans İmparatoru VIII. İoannis beklenmedik bir şekilde öldü. Çocuğu yoktu; bu yüzden sağ olan erkek kardeşlerinin en büyüğü yani Murat’ın yenilgiye uğrattığı Mora Despotu Konstantinos Paleologos, XI. Konstantin olarak tahta geçti. Yakında Murat’ın oğluyla destansı bir savaşa girişeceklerdi.</p>
<h4><strong>3.7- Şehzade Mehmet’in Sitti Hatunla Evlenmesi (1449)</strong></h4>
<p>Yorucu Kosova Muharebesi’nden sonra Murat, oğlu Mehmet’in kendisinden düşük statüdeki bir kadınla olan birlikteliğine son vermesi ve siyasi açıdan da faydalı olabilecek bir evlilik yapması gerektiğine kanaat getirmişti. Veliaht artık 17 yaşındaydı. Osmanlı hanedanında bu yaş evlilik yaşıydı. Murat, Doğu Anadolu’nun ortasındaki Malatya ve Elbistan’ı yöneten, Türkmen Dulkadir hanedanından Süleyman Bey’in zengin ve güzel kızlarını seçti. Süleyman Bey’in kız kardeşlerinden biri, Murat’ın babası I. Mehmet’le evlenmişti. Bir diğeri ise Kahire’de yaşayan ihtiyar Memluk sultanı Çakmak’la evliydi. İleride Süleyman’ın torunu Ayşe Hatun, II. Bayezid’le evlenecek ve Yavuz lakabıyla tanınan I. Selim’in annesi olacaktı. Süleyman Bey’in yiğit ve sadık Türkmenlerden oluşan büyük bir ordusu vardı, ayrıca oldukça zengindi. Bu iki koşul, Murat’ın oğlunu ve veliahtını bu saygın ve soylu ailenin bir ferdiyle evlendirmeye meyletmesi için yeterli oldu. Hem böylece Murat, küstah Karamanlara ve Türkmen Karakoyunluların lideri Cihan Şah’a karşı bir müttefik kazanmış olacaktı.</p>
<p>Mehmet için kızların en güzeli olan Sitti Hatun seçilmişti. Düğün üç ay süren görkemli bir kutlamayla yapıldı. Eğlenceler her türden halk şenlikleri ve şiir yarışmalarıyla renklendirildi. Eş seçimi konusunda fikri sorulmamış olan damat, kutlamadan hemen sonra eşiyle birlikte Manisa’ya döndü. Fakat bu çocuksuz evlilik pek mutlu geçmedi. Mehmet, Sitti Hatun’la evlenmekten hoşnut değildi. Kendisinin İstanbul’a yerleşmesinden çok sonra bile Sitti Hatun, Edirne’de kalmayı sürdürdü. Orada 1467 Nisanının sonuna dek yalnız ve terk edilmiş halde yaşadı. Aslında Gülbahar’dan başka hiçbir kadın II. Mehmet’in yaşamında önemli bir rol oynamadı.</p>
<h4><strong>3.8- Manisa’da Kendi Devletini Kuran Mehmet</strong></h4>
<p>Dünyevi meselelerden bezmiş olan Murat, 1449 yılının tamamı boyunca yeni bir askeri girişimde bulunmadı ve günlerini şehrin karmaşasından uzakta, Edirne’nin kuzeyindeki Tunca Adasında, alimler, şairler ve şeyhlerle geçirdi. Burası üç tarafı nehirle çevrili olduğu için bu isimle anılıyordu.</p>
<p>Manisa’daki Şehzade Mehmet ise Ege’deki Venediklilere saldırmak üzere adam göndermeyi sürdürdü. Türkler yalnızca İstendil ve Mikonos gibi adalara değil, anakaraya da saldırıyordu. Mart 1449’da Eğriboz Adası’ndan Venedik senatosuna gönderilen bir raporda, Türklerin “son üç yıldır aralıksız olarak” bu adaya saldırıp büyük zarar verdikleri, insanları ve hayvanları kaçırdıkları söyleniyordu. Ayrıca Şehzade Mehmet bu dönemde kendi bakır paralarını da bastırıyordu. Anlaşılan Manisa’da kendi devletini kurmuş ve hem karada hem de denizde başına buyruk hareket etmeye başlamıştı.</p>
<p>Ertesi yıl, yani 1450’de arası biraz açık olan babayla oğul yeniden yakınlaştılar. Mehmet 1450 baharında Manisa’dan Edirne’ye taşındı. Arnavutluk’ta işler Türkler için kötüye gittiğinden, oraya tekrar sefer düzenlenmesi planlanıyor ve şehzadenin sultana eşlik etmesi bekleniyordu. Bazı Türk komutanları Arnavutluk topraklarında yenilgiye uğrayınca, sultan Murat tehlikeli bir hal alan duruma bizzat müdahale etmek zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>3.9- I. Akçahisar Kuşatması (1450)</strong></h4>
<p>1450 Nisanında, babayla oğul büyük bir orduyla Edirne’den yola çıktılar. 14 Mayıs’ta Kruje yani Akçahisar önlerine geldiler. Bu Mehmet’in katıldığı ilk Akçahisar Kuşatmasıydı. Kalenin yakınındaki bir dağda Arnavutluk lideri İskender Bey, 8 bin sadık adamıyla mevzilenmişti. Adamlarının arasında çok sayıda Slav, İtalyan, Fransız ve Alman vardı. Türkler yalnızca 1500 ila 2 bin adamın koruduğu, dağdaki Akçahisar Kalesini kuşattılar ama sonuç alamadılar. Bunun üzerine Murat, İskender Bey’e barış teklif etti. Tek istediği, onun her yıl yüklü bir haraç vermesiydi. Fakat İskender Bey teklifi kabul etmedi. Murat da askerlerinin yaklaşan çetin kışta perişan olmamaları için, beş aydır sürdürdüğü kuşatmayı 26 Ekim’de sona erdirip doğuya doğru geri çekilmekten başka bir çare bulamadı.</p>
<p>Bu geri çekilme üzerine Hünyadi’nin Kosova’da yenilmesiyle derinden sarsılmış olan Hristiyan alemi müthiş bir sevince kapıldı. Roma, Burgonya, Macaristan ve Napoli’den Arnavutluk’a tebrik etmek için elçiler, yiyecek ve tahıl gönderildi. Papa, Macar Kralı, Burgonya Dükü ve Napoli Kralı, İskender Bey’e büyük paralar gönderdiler. Batılı işçilerin yardımıyla da Akçahisar surları onarıldı. Hristiyan alemi yeni kahramanını bulmuştu ve bu İskender Bey’di. İskender Bey, Hünyadi Yanoş’un rolünü çok iyi oynamıştı ve bunu Mehmet’in iktidarında da başarıyla sürdürecekti.</p>
<p>Aynı yıl Mehmet’in ikinci oğlu Şehzade Mustafa doğdu. Mehmet’in en sevdiği evladı bu olacaktı. Şehzade Mustafa’nın annesi hakkında bildiğimiz tek şey, 1474’te oğlu öldüğünde hala hayattaydı. Dolayısıyla Sitti Hatun olamaz. Bayezid’in annesi Gülbahar ya da Mehmet’in bir başka karısı, Gülşah Hatun olabilir. Gülşah Hatun hakkında bildiğimiz tek şey Bursa civarında, kendi türbesinde gömülü olduğu.</p>
<h4><strong>3.10- II. Murad’ın Ölümü (Şubat 1451)</strong></h4>
<p>Sultan Murat ertesi yıl 1451’de tekrar Tunca’daki adaya çekildi. Dinlenerek, Akçahisar Kuşatmasının hayal kırıklığını üzerinden atmaya çalıştı. Ayrıca daha büyük bir saray yaptırmaya başladı. Fakat adada henüz bir ay kalmışken, içki içtiği bir sırada felç geçirdi. Murat, yemeye içmeye ve sefaya düşkün bir padişahtı. Dini meselelere önem veren bir padişah olmasına rağmen bu konuda kötü bir Müslüman’dı. Ayyaşlık derecesinde içtiğini, şarap ve saz meclislerinden çok keyif aldığını bütün kaynakların ağız birliği etmelerinden anlayabiliyoruz.</p>
<p>Murat geçirdiği felçten dört gün sonra, 3 Şubat 1451 Çarşamba günü öldü. Fakat bu süre içinde kendinde değildi. Cenazesi vasiyeti üzerine Bursa’daki oğlu Alaaddin Ali’nin yanına gömüldü. Yalnızca 47 yıl yaşamıştı. Barışçıl ve adil hükümdarlığı 30 yıl sürmüştü. Ölümünden sonra Bizanslı tarihçiler tarafından bile övüldü. Çünkü dürüst, açık sözlü, sözünü tutan, kanunları ve adaleti seven bir padişahtı. Sadece kendi halkına ve kendi dininden olanlara değil, herkese verdiği sözleri tutardı. Yendiği insanlar barış için elçiler gönderdiğinde onları dostça ağırlar, ricalarını dinler, savaşmayı bırakır ve barışı seçerdi. Hristiyanlarla yaptığı anlaşmaları asla ihlal etmedi. Ancak Hristiyanlar bu anlaşmalardan bazılarını bozdu.</p>
<p>Murat halkı tarafından da çok sevilirdi çünkü saltanatı sırasında ülkeye istikrar ve düzen hâkim olmuştu. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde inşa edilmiş, yardım amaçlı ve dini çok sayıda kamu binası, Murat’ın halkının iyiliğini tıpkı bir baba gibi düşündüğünü gösteriyor. Barınma, beslenme, eğitim ve disiplin konularında büyük katkılarda bulunduğu ordusu, Murat’ın tüm saltanatı boyunca ona tamamen sadık kaldı. O dönemde yazılmış bir Osmanlı tarih kitabına göre, Akçahisar kuşatmasından sonra Murat’ın danışmanlarından biri ona kış seferi başlatmasını tavsiye etmişti. Murat buna itiraz ederek:</p>
<p>“Kış günü saldırırsam bir sürü adamım telef olacak. Öyle 50 tane kale fethedeceğimi bilsem yine de sefere çıkmam,” diye karşılık vermişti. Kullarının yaşamı ve ölümü üstünde mutlak söz sahibi olan bir 15. yüzyıl sultanının ağzından çıktığı düşünüldüğünde bu söz oldukça etkileyicidir.</p>
<h4><strong>3.11- Şehzade Mehmet’in Ölüm Haberini Alması</strong></h4>
<p>Murat öldüğü sırada 19 yaşındaki Mehmet Manisa’daydı. Babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa’nın özel ulakla Manisa’ya gönderdiği mektupla aldı. Şimdi kendisi için yeniden sultan olma fırsatı doğmuştu. Osmanlı hanedanında belirli bir tahta çıkma sırası olmadığı için bütün şehzadeler tahtta aynı oranda hak iddia etme hakkına sahipti. Taht erkek varisler arasındaki yarışmanın bir nevi ödülüydü. Hayattaki şehzadelerin hepsi taht için sultan ölene dek mücadele veriyordu. Sonuç Allah’ın takdiri olarak kabul ediliyordu. Başkenti ve hazineyi güvence altına alan, ordunun desteğini sağlayan yarışı kazanıyordu. Bu ya en güçlü olanın galip çıkacağı ya da iç savaşa yol açacak bir yöntemdi. Osmanlı devleti bu yöntemin sıkıntısını 1400’lerin başında çekmişti. Yıldırım Bayezid’in 1402’deki Ankara Savaşı’nda, Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Timur’a yenilip esir düşmesi sonucu Fetret Devri denen kargaşa dönemi baş göstermişti. Bizans parmağının da olduğu Fetret Devri’nde Bayezid’in oğulları arasındaki taht mücadelesi devleti neredeyse çökme noktasına getirmişti. Hanedanın güçsüz düştüğü zamanlarda tahtta hak iddia eden bütün tarafları ayartmak Bizans’ta bir devlet politikasıydı.</p>
<p>Neyse ki Mehmet’in çok fazla rakibi yoktu. Sultan Murat’ın iki büyük oğlu zaten ölmüştü. Dolayısıyla Şehzade Mehmet’e rakip olabilecek en güçlü aday Bizans surlarının içinde yaşıyordu. Bizans İmparatoru tarafından rehin tutulan Şehzade Orhan, I. Bayezid’in torunuydu ve türlü entrikalar ve isyanlar için bir koz olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla Mehmet’in acele etmesi gerekiyordu. Babasının öldüğünü haber alınca hemen en seçkin Arap atına atladı ve, “Beni seven arkamdan gelsin!” sözleriyle kuzeye, Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı.</p>
<p>Şimdi Osmanlı tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Daha önce çocuk sultan olarak anılan Mehmet kendini kanıtlamak zorundaydı.</p>
<h2><strong>4- İkinci Saltanatı ve Konstantinopolis’in Fethine Hazırlık</strong></h2>
<h4><strong>4.1- Mehmet’in Yeniden Tahta Çıkışı (Şubat 1451)</strong></h4>
<p>Murat’ın ölümü adet olduğu üzere bir karışıklık çıkmaması için tam 13 gün boyunca halktan gizlenmişti. Mehmet, Çanakkale Gelibolu’da iki gün kalıp, başkentte karşılanması için gerekli hazırlıkların tamamlanmasını beklerken payitahtta yeniçeriler arasında Murat’ın öldüğü duyulmuş ve müstakbel padişahın yolda olduğu haberi yayılmıştı. Yeniçeriler sur haricinde toplanmışlar, şehri yağma için hücuma hazırlanmışlardı. Ancak Çandarlı Halil’in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde bir karmaşa çıkmasının önüne geçildi. Halil, kendisine sadık olan kapıkulu askerleriyle çabucak topladığı kuvvetleri isyancılar üzerine sevk ederek, silahlarını bırakmazlarsa kılıçtan geçirileceklerini, yeni sultanı beklemelerini, o gelince kendilerine ihsanda bulunacağını söyledi. Böylece asker Çandarlı’ya olan hürmetinden dolayı isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Mehmet korumalar eşliğinde Gelibolu’dan Edirne’ye giderken, artık durumu öğrenmiş olan halk yeni sultanı görüp selamlamak için dört bir yandan akın akın geldi. Mehmet tahta 18 Şubat 1451 Perşembe günü çıktı ve yeniçerilerden sadakat yemini aldı.</p>
<p>Genç sultan Edirne’de saraya vardığında vezirler ve soylular onun etrafında toplandı. En yakınında, eski Başharemağası Şehabettin Paşa vardı; biraz arkada ise İshak Paşa ve Murat’ın sadrazamı Çandarlı Halil Paşa duruyordu. Yeni sultandan en çok çekinmesi gereken kişi Halil’di. Çünkü Mehmet’i tahttan inip Anadolu’ya giderek inzivaya çekilmek zorunda bırakan o olmuştu. Sultan, “Vezirlerim neden uzak duruyorlar?” diye sordu. Sonra Şehabettin Paşa’ya dönerek “Çağır onları; Halil’e de söyle, her zamanki yerine geçsin. Ama İshak, Anadolu beylerbeyi olarak, babamın naaşına Bursa’ya kadar eşlik etsin.” dedi.</p>
<p>Doğuştan hükümdar olan Mehmet uygun zamanı beklemeyi biliyordu. Bu Mehmet için tipik bir hamleydi. İktidarı ele geçirir geçirmez intikam almak ve kafa kesmek insana pek dost kazandırmazdı. Bunu çok iyi biliyordu. Bir kişi onun amaçları için faydalı olduğu sürece hayatta bırakır ve ondan olabildiğince faydalanırdı. Ama zamanı geldiğinde de hiç acımadan intikamını alırdı. Bu yüzden Halil’i şimdilik affetti ve daha derinlerde yatan planlarını kalbinde saklayıp sabırla beklemeyi tercih etti. Zaten Halil’i şimdilik affetmesi de gerekirdi çünkü devletin en güçlü kişisi oydu. Elini öpmesi için Halil Paşa’ya uzattı. Yandaşları sanki bu anın gelmesini hiç istemezlermiş gibi başlarını yere eğdiler. Sonra Halil yeni sultanının elini öptü. Mehmet de hem onun hem de babasının diğer adamlarının mevkilerini koruyacaklarını söyledi. Halil’in ve yandaşlarının içi rahatlamıştı. Artık “Sultan” olan Mehmet, her ne kadar Çandarlı Halil Paşa’yı görevinde bıraktıysa da gerçek iktidar kendisiyle birlikte Şehabettin ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Şimdi Divan-ı Hümayun’da vezirler sırasıyla Çandarlı Halil, Şehabettin, Saruca ve Zağanos paşalardı.</p>
<p>Bu olayların ardından soylu bir aileden gelen Murat’ın dul karısı Halime Hatun, Mehmet’e babasının ölümünden dolayı baş sağlığı dilemeye ve cülusundan dolayı onu kutlamaya geldi. Fakat Mehmet’in Halime Hatun ve oğlu için farklı bir planı vardı. Önce Halime Hatun’un 8 aylık Küçük Şehzadesi Ahmet’i boğdurttu sonra da yaslı üvey annesini İshak Paşa’yla zorla evlendirerek Anadolu’ya yolladı. Böylece kardeş katli yasası başlatılmış oldu ve bundan sonra yüzyıllar boyunca her sultan değişikliğinde uygulanacaktı. Bu yöntem, taht kavgalarını önlemek ve devletin bölünmesinin önüne geçmek için Mehmet tarafından icat edilmiş bir önlemdi. Daha sonra bu yasayı şu sözlerle resmileştirdi:</p>
<p>“Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir; ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.”</p>
<h4><strong>4.2- Karakteri</strong></h4>
<p>19’undaki Mehmet tahta ikinci ve son kez çıktığında bütün devlet erkanını bir tedirginlik sarmıştı. Yeni sultan görgüsünü iyice artırmış, birçok dil öğrenmiş, bilim, fen, edebiyat ve savaş sanatı gibi konularda bilgisini iyice zenginleştirmişti. Orta boylu, koç boyunlu, güçlü yapılı, iri kemikli ve yakışıklıydı. Teni beyaz, saçları ve gözleri kara, sakalları gür ve kızıla çalan, alnı geniş ve doğan burunluydu. Ağırbaşlı bir görünüşü ve mesafeli bir mizacı vardı. Kemerli burnu, keskin bakışı, ayrıca soğuk ve ketum karakteriyle etrafındakileri huzursuz ediyor, fakat işlek zekâsı, yılmaz enerjisi ve sağlam irade gücüyle saygı esinliyordu. Bütün bunlar ne pahasına olursa olsun mutlak iktidara giden hesapçı bir hırsın itici güçleriydi. Sonsuz bir azmin, iradenin, kudretin ve ihtişamın damgası gibiydi.</p>
<p>Genç sultanın geçirdiği içekapanık çocukluğun damgası kişiliğine yansımıştı. Annesinden henüz çok küçükken ayrılmış, Osmanlı sarayının gölgeler dünyasında, büyük ölçüde şansın yardımıyla sağ kalmıştı. Gençliğe ererken dahi gizliliğe eğimli, diğerlerine şüpheyle yaklaşan birisiydi. Sadece kendisine güvenen, mağrur, insana özgü duygulara uzak duran ve içinde yoğun hırs barındıran, ikilemler ve karmaşıklıktan oluşan bir kişilikti. Önceden kestirilemeyen, değişimler gösteren ruh halleri vardı. Yakın ilişkilerden uzak dururdu. Hakaret addettiği davranışı asla affetmezdi. Aynı zamanda alimdi, askeri taktiklere saplantı düzeyinde meraklıydı ama Acem şiirini ve bahçeciliği de seviyordu. Lojistikte ve uygulamalı planlamada uzmandı. Yine de saray müneccimine askeri kararları onaylatacak kadar güvenmesini sağlayan batıl inanışları da vardı. Gayrimüslim tebaasına cömertlik gösteren bir İslam savaşçısıydı ve yabancıların, köktenci tavırlı olmayan din düşünürlerinin eşliğinden hoşlanıyordu.</p>
<h4><strong>4.3- Diğer Devletlerle Kurduğu Diplomasi</strong></h4>
<p>Mehmet’in hayatındaki önemli karakterlerden biri üvey annesi Mara Hatun’du. Sırp Despot Durad Brankoviç’in kızı olan Mara, 15. yüzyılın en önemli kadın karakterlerinden biriydi. Birçok hükümdarla bağlantısı olan çok zeki bir kadındı. Mehmet’in küçüklüğünde ona üvey annelik yapmıştı. Kurnaz bir diplomat olan Mara, hayatı boyunca Mehmet’e istediği şeyleri yaptırabildi çünkü üvey oğluyla arası oldukça iyiydi. II. Murat’ın ölümünden sonra pahalı hediyeler ve kalabalık bir maiyetle birlikte Sırbistan’a geri gönderildi. Mehmet, Mara’yı diplomatik bir hamle olarak babasının yanına geri göndermişti. Üvey annesinin kendisine oradan hizmet etmesini istiyordu.</p>
<p>Genç sultan tahta çıkar çıkmaz, payitahta dört bir yandan elçiler akın etmeye başladı. Özellikle haraç veren komşu ülkeler ellerini çabuk tutup hemen genç hükümdara sadakat yemini ettiler ve armağanlar gönderdiler. Mehmet de genel olarak akıllı bir siyaset güderek, komşularıyla ve babasının zamanında imparatorluğa düşman olmuş uzak ülkelerle arasını şimdilik iyi tutmak istiyordu. Bu yüzden Sırbistan’la Osmanlılar arasındaki barış ve dostluk antlaşmasını yeniledi. Eylül ayında Venedik’le yapılmış barış anlaşmasını da hiç duraksamadan yeniledi. Ardından Macar elçileriyle Nisandan beri yapılan barış görüşmeleri 20 Eylülde tamamlandı ve Hünyadi Yanoş ile üç yıllık barış anlaşması imzalandı.</p>
<p>Anlayacağınız Mehmet kendisini herkese tam bir barış adamı gibi gösteriyordu. Saltanatının ilk yıllarında barışçı niyet sahibi gibi görünmek işine gelmişti. Fakat dudaklarında barış olsa da kalbinde savaş vardı. II. Mehmet’in gizli amacı, Tuna Nehri’nin güneyindeki Balkan topraklarıyla Fırat Nehri’nin batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid’in aksine, bunu yapmak için önce Konstantinopol’ü alması gerektiğini düşünüyordu. Ama bu düşüncelerini şimdilik kendine saklıyordu.</p>
<p>Mehmet’in başlardaki bu barışçıl tutumu Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin yıkılacağı yönündeki umutları yeşertti. Bu tavrı yeni sultanın toyluğuna bağladılar. İlk sultanlığındaki başarısızlıklarına dayanarak ona hâlâ babasının fetihlerine ilavelerde bulunamayacak olan, beceriksiz, üzerinde durulmaya değmez, deneyimsiz bir genç gözüyle bakıyorlardı. Söylentilere göre, Osmanlılar en fazla 60 bin askerle savaşa girebilirdi. Genç hükümdar Mehmet hiç savaşmamıştı. Cahil ve acemiydi. Kendini şaraba ve kadınlara vermişti. Türklere nihai darbeyi indirmek ve onları Avrupa topraklarından sonsuza dek kovmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.</p>
<p>Bizans İmparatoru XI. Konstantin de yeni sultanın hemen Konstantinopol’e saldırmak isteyeceğine pek ihtimal vermedi. O da hemen Edirne’ye elçiler göndererek yeni sultana başsağlığı diledi ve tahta çıkışını tebrik etti. Ayrıca mevcut barış antlaşmalarının yenilenmesini istedi. Bunun üzerine Mehmet de Allah, Peygamber ve Kur’an üzerine yemin ederek, barışı koruyacağını söyledi ve hayatı boyunca imparatorun ne başkentine ne de ülkesinin başka bir yerine el sürmeyeceğine söz verdi. Tam tersine babası gibi kendisinin de Bizans imparatoruyla dostane ilişkiler içinde olacağını söyledi. İyi niyetini kanıtlamak istercesine, imparatora Şehzade Orhan’ın giderleri için Struma Nehri civarındaki şehirlerin gelirlerinden yıllık 300 bin akçe ayırdı.</p>
<p>1451 yılı sonbaharı yaklaşırken Batı’da, Mehmet’in barışa yönlendirilebilir olduğu ve kimse için tehdit oluşturamayacağı kanısı yaygın olarak yerleşmişti. Durumun öyle olduğuna inanmak Hristiyan dünyasındaki krallar ve hükümdarların işine geliyordu ve Mehmet de kartlarını özenle saklıyordu. Ancak bütün beklentilerin aksine önemli bir kişi olmak yolundaydı. Yakında herkes onun kim olduğunu öğrenecekti.</p>
<h4><strong>4.4- Anadolu’daki İsyanlar</strong></h4>
<p>Artık Mehmet’in Batıdan kaygılanmasına, en azından şimdilik gerek kalmamıştı. Böylece Anadolu’yla rahatça ilgilenebilirdi. Tahta geçer geçmez, Anadolu’daki Karaman Beyi İbrahim bir kez daha baş kaldırmış ve genç sultanı sınamak istemişti. Fakat İbrahim bu kez tüm Batı Anadolu’yu Osmanlılardan almak ve eski beylikleri en azından kısmen tekrar kurmak istiyordu. Planını uygulamak için Menteşe, Aydın ve Germiyan’a, eski beylerin soyundan olan üç delikanlı gönderdi. Kendisi de askerleriyle beraber kale ve kasabaları işgal etmek üzere yola çıktı ve bazı Osmanlı şehirlerini ele geçirerek yakıp yıktı.</p>
<p>Mehmet, Bursa’ya gidip babasının mezarını ziyaret ettikten sonra, meseleye bizzat el koydu. Sultanın görünmesi bile Karaman beyinin tereddüde kapılmasına yetti. Osmanlı topraklarındaki işgal edilen kasabalar hızla boşaltıldı. İshak Paşa direnişle karşılaşmadan Akşehir ve Beyşehir’e kadar ilerledi. Dağlara kaçan İbrahim Bey sultanın kendisini affetmesi için yalvaran mektuplar gönderdi. Bunun üzerine Mehmet, İbrahim Bey’i affetti. İbrahim Bey de sürekli olarak haraç ödemeyi kabul etti. Mehmet bu arada yıllardır haraç ödeyerek Menteşe beyi olarak kalan ve İbrahim’in tarafında yer almış olan İlyas Bey’in derebeyliğini elinden aldı ve her yerde düzeni sağladı.</p>
<h4><strong>4.5- Yeniçerilerin Ayaklanması</strong></h4>
<p>Anadolu’nun içlerinden Bursa’ya dönünce, genç sultan, beklenmedik bir olayla karşılaştı. Orada yedek kuvvet olarak tutulan yeniçeriler sultanla görüşmeye gelmişlerdi. Komutanlarından cülus bahşişi istiyorlardı. Yeniçerilerin bu yeniden ayaklanma girişimi Mehmet’i kızdırsa da öfkesine hakim olup, on çuval akçe getirilmesini emretti ve bunları isyancılara dağıttı. Böylece ilk kez bir Osmanlı sultanı tahta çıkınca yeniçerilere armağan vermek zorunda kalıyordu. Bu gelenek daha sonraki sultanlar tarafından da sürdürüldü.</p>
<p>Mehmet birkaç gün sonra ayaklanma eğilimi gösteren yeniçerilerin ağasını çağırttı, azarladı ve görevden aldı. Çok sayıda kıta komutanı da benzer şekilde cezalandırıldı. Bu Mehmet’in karşılaştığı ikinci ayaklanmaydı ve yeniçerilerin tam sadakatini sağlamanın tek yolunun parlak bir başarıdan geçtiğini anlamasını sağladı. Bu parlak başarı Konstantinopolis’in fethi olmalıydı. Eğer bunu başarabilirse sadece yeniçerilerin değil bütün İslam aleminin saygısını kazanabilirdi. Ama şimdi sabırlı olmak gerekiyordu. Önce yeniçeri ocağını yeniden yapılandırdı ve kendi hassa askerlerinden 7 binini onlara kattı. Kumandayı da başka bir yeniçeri ağasına verdi. Böylece yeniden düzenlenen yeniçeriler Osmanlı Ordusu’nun eskisinden de güçlü çekirdeğini oluşturdular.</p>
<h4><strong>4.6- Şehzade Orhan Problemi</strong></h4>
<p>Mehmet Anadolu’daki bu sorunlarla uğraştığı sıralarda çok daha ciddi sonuçlar doğuracak bir olay yaşanmıştı. Mehmet’in Anadolu’da bulunmasını fırsat bilen İmparator Konstantin, elçilerini sultanın ordugahına göndermiş ve Şehzade Orhan’ın ödeneğinin yapılmadığını iletmişti. Hatta tehditler savuracak kadar ileri giderek, eğer ödenek şimdiden sonra ikiye katlanmazsa Şehzade Orhan’ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceğini söylemek gafletinde bulundu. Anlaşıldığı kadarıyla Konstantin, Orhan’ı altın bir kart, hatta elinde kalan son koz olarak görüyordu ve bu kozu masaya sürmeye karar vermişti. Ama bu yaptığının çok kötü bir hata olduğunu sonradan anlayacaktı.</p>
<p>Efendisini onların tahmin edemediği ölçüde iyi tanıyan Sadrazam Halil Paşa bu noktada sinirlenerek şunları söyledi:</p>
<p>“Ey akılsız, sefil Rumlar! Sizin numaralarınızı biliyoruz, siz ise karşı karşıya olduğunuz tehlikeden habersizsiniz. Vicdan sahibi Murat artık yok. Tahtında hiçbir yasanın bağlayamayacağı ve hiçbir engelin durduramayacağı genç bir fatih oturuyor! Niçin bizi boş ve örtülü tehditlerle korkutmaya çalışıyorsunuz? İsterseniz kaçak Orhan’ı serbest bırakın ve onu Romanya sultanı ilan edin. İsterseniz de Tuna’nın ötesinden Macarları çağırın; Batılı ulusları bize karşı kışkırtın. Bu takdirde inanın bana, sadece en kısa zamanda mahvolmak dışında bir şey elde edemezsiniz.”</p>
<p>Mehmet, haddini bilmez Bizanslıların taleplerini sadrazamdan öğrenince hislerine hakim oldu. Elçileri dostça sözlerle gönderdi. Edirne’ye gidince bu meseleyi hemen halledeceğini, sonra da onlarla bağlantıya geçeceğini söyledi. Böylece Bizans trajedisinin son perdesi açılmış oldu.</p>
<h4><strong>4.7- Rumeli Hisarının -Boğazkesen- İnşası (Nisan – Ağustos 1452)</strong></h4>
<p>İmparator Konstantin yaptığı bu son hareketle Sultan Mehmet’e verdiği sözden dönmek için harika bir fırsat sunmuş oldu. Mehmet’in kalbinde yatan zaten Konstantinopolis’i fethetmekti. Böylece Edirne’ye dönünce, Struma Nehri yöresinde bulunan şehirlerdeki Rumların sürülmesi ve gelirlerine el konulması emrini verdi. Ardından da Bizans imparatorunu çok kızdıracak bir karar aldı. Anadolu yakasındaki I. Bayezid tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’nın karşısına, Bizans arazisine, yeni bir kale yapılacaktı. Boğaz’ın en dar yeri olan bu nokta böylece boğazın kontrolünü tamamen Osmanlıların eline verecekti. Ayrıca yeni hisar İstanbul kuşatması için de bir üs vazifesi görecekti.</p>
<p>Boğazlar Osmanlının zaaf noktalarıydı ve geçişler güvence altına alınmadıkça iki kıtanın efendisi konumunu pekiştirmeye olanak yoktu. Ayrıca Mehmet, Boğaz’a egemen olduğu takdirde Karadeniz’deki Yunan kolonilerinden gelen tahılı ve diğer destekleri engelleyeceğini ve Bizans’ın topladığı vergi gelirlerini keseceğini anlamıştı. Hristiyan deniz üstünlüğüyle rekabet edebilecek daha geniş bir donanmaya duyulan acil ihtiyacın bilincine de muhtemelen o zaman vardı.</p>
<p>Böylece Mehmet, 1452 Mart’ının ortasında Edirne’den ayrılıp, tam donanımlı 6 kadırga, 18 kalyon ve 16 levazım gemisiyle Gelibolu’dan yola çıktı. Haliç’i geçerek, 26 Mart’ta Boğaziçi’ne ulaştı. Yeni kalenin planını bizzat çizmiş ve yerini o seçmişti. Bizans başkentinin Karadeniz ticaretini kontrol altında tutmak için en elverişli nokta burası, Anadolu Hisarı’nın karşısıydı. Sadrazam Halil Paşa’yla diğer vezirler Saruca Paşa, Zağanos Paşa ve Şehabettin Paşa’nın idaresindeki 5 bin işçi, bu sağlam kalenin inşasına 15 Nisan 1452 Cumartesi günü başladılar.</p>
<p>Bunu haber alan Konstantin, aralarındaki anlaşmanın bozulmasını protesto etmek için sultana hemen bir heyet yolladı ve Bayezid’in kendi kalesini inşa etmek için önce Bizans’tan izin istediğini hatırlattı, fakat Mehmet, Bizans’ı aşağılayarak elçilere kısa ve dolambaçsız bir yanıt verdi:</p>
<p>“Gidin ve imparatorunuza şunu söyleyin. Şimdiki padişah eski padişahlardan değildir. Onların yapamadıkları şeyleri ben kolaylıkla yapabilirim. Onların istemediği şeyleri ben istiyorum ve alacağım. Ben kentten hiçbir şey almıyorum. Kentin surlarının içinde olanlar size, surların dışında olan her şey de bana aittir. Bundan dolayı Boğaz’da bir kale yapmak istersem, engel olmaya hakkınız bulunmaz.”</p>
<p>Kentin içindekiler hazırlıkları büyük bir endişeyle izliyordu. Rumlar varlığından bile haberdar olmadıkları Osmanlı filosunun Boğaziçinde aniden ortaya çıkmasıyla şaşakaldılar. Konstantin’le danışmanları da ne tepki vereceğini bilemez haldeydiler. Mehmet onları tahrik etmek için her zahmete katlanıyordu. Hisarın inşasında kullanılan bazı malzemeler yakınlardaki yıkık manastırlardan ve kiliselerden alınıyordu. Çevrede yaşan Rum köylüleri bu yerleri kutsal saydığı için bazen köylülerle işçiler arasında ipler geriliyordu. Mehmet komutanlarına hisarın inşasına karşı gelmeye çalışan köylülerin cezalandırılması emrini verdi. Ertesi gün bir süvari birliği tarlalarında hasat yapan çiftçileri gafil avladı ve hepsini kılıçtan geçirdi.</p>
<p>Saldırıyı haber alan Konstantin başkentin kapılarını kapattırdı. Osmanlı tebaasından herkesi içeride alıkoydu. Sultana hem itaat hem de meydan okuma içeren bir mesaj taşıyan elçiler gönderdi. Boğaziçindeki Rum köyleri için koruma ve hisar inşaatının Konstantinopol’e saldırı anlamına gelmediğine dair garanti istedi.</p>
<p>Daha da ileri gitmek ve ipleri iyice koparmak isteyen Sultan Mehmet, elçileri hapsettirdi ve kafalarını kestirdi. Bu bir savaş ilanıyla eşanlamlıydı. İmparatora ya kenti teslim etmesini ya da savaşa hazırlanmasını bildirdi. O dakikadan sonra kentin kapıları bir daha hiç açılmadı ve her iki taraf da kendini savaş halinde kabul etti. Konstantinopolis’e bundan sonra korku egemen oldu. İnsanlar, “Bu, şehrimizin sonu, ırkımızın sonu demek. Hristiyanlığın düşmanlarının günü geldi. Bunlar Deccal’in günleri!” diye yakınıyorlardı. Korkmakta haksız değillerdi.</p>
<p>31 Ağustos 1452 Perşembe günü hisarın inşası baş döndürücü bir hızla tamamlandı. Sultan ilkbaharda inşaatı denetlemek ve hızlandırmak için bizzat başında bulunmuştu. Gerekli inşaat malzemeleri memleketin dört bir yanından hızla getirilmişti. 30 dönümlük bir alanı kaplayan yapı 3 büyük ve 13 küçük kulesi, 7 metre kalınlığındaki ve 15 metre yüksekliğindeki perde duvarlarıyla dönemi için büyük insan gücü gerektiren bir başarıydı. Dört buçuk ay içinde tamamlanan kale Boğazkesen olarak adlandırıldı. Yani kesilen İstanbul Boğazı olabileceği gibi, gırtlak da olabilirdi. Rumlar ise buraya karşısındaki Anadoluhisarı’ndan farklı olarak Rumelihisarı diyeceklerdi.</p>
<p>Hisar tamamlandıktan sonra sultan, ordusunun başına geçerek Bizans başkenti yakınlarına gitti. Burada hendekleri ve Konstantinopolis surlarını yakından incelemek için üç gününü harcadı. Sonra kışı geçirmek için Edirne’deki sarayına döndü. Boğazkesen’de Firuz Bey kumandasında 500 kişilik bir kuvvet bırakmıştı. Verdiği emre göre, Boğaz’dan her iki yöne doğru geçen her gemi yelkenlerini indirmek ve kalenin önünde demir atmak zorundaydı. Yoluna devam etmek isteyen gemiler izin alacak ve geçiş hakkı için bir bedel ödemek zorunda kalacaktı. Bunu kabul etmeyen gemiler, suya yakın bir kulede stratejik konumda bulunan üç dev topun ateşlenmesi suretiyle batırılacaktı. Bu toplar 200 kilo ağırlığında taş gülleler atabiliyordu ve bunlara hedef olan bir geminin hiç şansı yoktu.</p>
<h4><strong>4.8- Osmanlı’da Ateşli Silahlar</strong></h4>
<p>Osmanlı’nın topu ne zaman kullanmaya başladığını tam olarak bilmiyoruz fakat muhtemelen barutlu silahlar imparatorluğa 1400’lerin başında Balkanlar yoluyla girmişti. Orta Çağ’ın bu yeni teknolojisi ilk başta pek de yararlı değildi. Silahların kendileri hantal, hazırlanmaları usanç vericiydi. Hassas nişan alınması olanaksızdı ve kullananlar açısından da düşman için olduğu kadar tehlikeliydi. Yüzünüze patlayabiliyordu. Ancak top ateşinin psikolojik bir etkisi olduğu da kesindi. Şeytani savaş aletinin korkunç gürlemesinde cehenneme özgü bir yan vardı.</p>
<p>Kuşatmalar hariç tutulursa, topçunun savaş yönetimine katkısı 1420’ye, yani Osmanlıların konuya ciddi ilgi gösterdiği yıla kadar alt düzeyde kaldı. Balkanlara girerek kendi toplarını yapmaya başlamak için gerekli kaynakları ve zanaatkarları elde eden Osmanlılar hızlı öğreniyordu. Yeni teknikleri kabule ve yetenekli askerlerinin eğitimini geliştirmeye son derece açıktılar. Mehmet’in babası Murat, saray ordusu içinde topçu ve top taşıyıcıları sınıfı kurarak yeni gücün altyapısını oluşturmuştu.</p>
<p>Konstantinopolis bu yeni gücün tadını ilk kez 1422 yılında, Murat kenti kuşattığında almıştı. Fakat Murat’ın döneminde toplar pek de etkili olamadı. Bir kuleye 70 gülle isabet etmiş ama pek az zarar vermişti. Fakat Murat, 24 yıl sonra toplarını başka bir surun önüne yani Korint Kıstağı’ndaki Hexamillion surlarına getirdiğinde işler değişmişti. Çünkü hem barut imalatında gelişmeler yaşanmış hem de Osmanlılar toplar konusundaki bilgilerini derinleştirmişti. Artık ağır gülleler kent surlarına eskisinden daha fazla bir momentumla fırlatılabiliyordu. 1446 yılının Aralık ayı başında Hexamillion surlarına yeni uzun namlulu toplarıyla saldıran Murat beş günde gedik açmış, Konstantin canını zor kurtarmıştı.</p>
<p>Osmanlı’nın top teknolojisini özümsemesi o denli hızlıydı ki 1440’lara gelindiğinde orta çaplı topları savaş alanında kurulan geçici imalathanelerde dökme yetisine ulaşmışlardı. Murat metali Hexamillion’un önüne taşımış, uzun namlulu toplarının çoğunu orada döktürmüştü. Kuşatma savaşında bu son derece büyük esneklik sağlıyordu. Bitirilmiş silahı savaş alanına taşımak yerine, malzeme parçalar halinde çok daha çabuk bir şekilde aktarılıyor, gerekirse sonra tekrar dağıtılıyordu. Kullanım sırasında sık sık kırılan toplar onarılıp tekrar hizmete sokulabiliyordu ve top kalibresiyle eldeki gülle çapının uyuşumunun henüz sağlanmadığı bir çağda namlular eldeki malzemeye uygun ölçüde dökülebiliyordu.</p>
<h4><strong>4.9- Dökümcü Urban</strong></h4>
<p>Elbette top teknolojisi sadece Osmanlı’nın ilgisini çeken bir olgu değildi. İmparator Konstantin de barutlu silahların sunduğu potansiyelin farkındaydı. Ama imparatorluk pahalı yeni silahlara yatırım yapamayacak kadar yoksuldu. Bir ara, olasılıkla 1452 yılı öncesinde kente Urban adında Macar bir top döküm ustası geldi ve büyük tek parçalı bronz toplar dökmek üzere yeteneklerini Bizans imparatorunun hizmetine sunmayı önerdi. Nakit sıkıntısı çeken imparator adamdan etkilenmişti, ancak onun yeteneklerini kullanabilmek için pek az kaynağa sahipti. Urbanı kentte tutma çabasıyla ona küçük bir maaş bağladı, ama bu bile düzenli ödenemiyordu. Şanssız Urban gitgide muhtaç hale düştü, böylece 1452 yılında bir gün kenti terk etti ve Mehmet’in huzuruna çıkma fırsatı bulma umuduyla Edirne’ye gitti.</p>
<p>Askeri bilimin her yeni gelişmesiyle ilgilenen Mehmet, daha hükümdarlığının başında büyük topların dökümü için deneylere başlamıştı bile. Modern kale ve kuşatma makinelerinin yapımıyla ilgili teknik kılavuzları incelemiş, sarayına çektiği uzman birçok yabancı kişilere danışmıştı. Şimdi de kuvvetlerini en güncel ve en güçlü silahlarla donatmak için karşısına bir fırsat çıkmıştı. Macar zanaatkarı memnuniyetle kabul ederek ona giyecek ve yiyecek sundu, özenle sorguladı. Ona bir kentin surlarını dağıtmaya yetecek büyüklükte bir top döküp dökemeyeceğini sordu ve kafasındaki gülleyi tarif etti. Urban’ın yanıtı onun duymak isteyeceği türdendi:</p>
<p>“Sizin için dilediğiniz gülleyi atabilecek bir top dökerim. Kentin duvarlarını ayrıntılarıyla inceledim. Topumun atacağı gülleler yalnız o surları değil, Babil’inkileri bile darmadağın edebilir,” dedi. Ardından da istediği ücreti söyledi.</p>
<p>İmparatorun Urban’ın ücretini ödeyemediğini öğrenen Mehmet vaat ettiği topu dökmesi ve Konstantinopol’ün surlarını yıkması karşılığında Urban’a şöyle dedi:</p>
<p>“Bu topu dök. Eğer başarılı olursan sana istediğinin dört katını öderim.”</p>
<p>Böylece Urban’ı işe alan Mehmet ona hünerinin ilk sınavı olarak yeni Boğazkesen Hisarının kulesi için bütün Boğaz’ı menziline alacak toplar yapmasını emretti. Osmanlılar o zamana gelinene dek olasılıkla Edirne’de top dökmeye başlamıştı; Urban’ın buna katkısıysa, kalıpların hazırlanması ve kritik matematiksel değişkenlerin çok daha ileri düzeyde denetlenmesi yönünde oldu. Mehmet ise o zamana gelinene dek toplar ve barut için gerekli hammaddeleri (bakır, kalay, güherçile, kükürt ve kömür) stoklamaya başlamıştı. Karadeniz’deki ocaklarda çalışan taş ustalarına granit gülle üretmeleri emrini de göndermişti.</p>
<p>Üç ay içinde hazır olan toplar ilk sınavını başarıyla geçti. Konstantinopolis’e giden tahıl yüklü bir Venedik gemisi bütün uyarılara rağmen Boğaz’dan geçerken durmamıştı. Bunun üzerine Urban’ın döktüğü toplar ateşlendi ve isabet alan gemi oracıkta battı.</p>
<h4><strong>4.10- Mora Yardımının Engellenmesi (Ekim 1452)</strong></h4>
<p>Böylece Boğaziçi’ni denetim altına almış olan Mehmet bir sonraki hamlesini uygulamaya koydu. İmparator Konstantin’in kardeşleri olan ve Mora Yarımadası’nın ortak hükümdarlığını yapan Dimitrios’la Thomas’ın Konstantinos’un yardımına gelmesini engellemeliydi. 1 Ekim 1452’de, Teselya sancakbeyi Turahan Bey’e Mora’daki iki despota saldırmasını emretti. Bu dikkat dağıtma taktiği son derece başarılı oldu. Tekrar müstahkem hale getirilmiş olan Korint şehri hızla ele geçirildi. Turahan Bey’le askerleri Mora’daki Rum güçlerini oyalarken, Mehmet Edirne’de savaş hazırlıkları yapmakla meşguldü.</p>
<p>Sultan 1452 sonları boyunca şehrin kuşatma hazırlıklarıyla meşgul oldu. Uykusunu feda ederek Konstantinopol’ün savunma planlarını gözden geçiriyor, saldırı hatlarının, birliklerinin, kuşatma makinelerinin, bataryalarının ve toplarının yerini saptıyordu. Gece yarısı sıradan bir asker kılığında birkaç arkadaşıyla birlikte Edirne sokaklarında dolaşıyor, halkın ve askerlerinin ruh hallerini araştırıyordu. Fethe saplantı düzeyinde bir tutkuyla yaklaşıyordu.</p>
<p>Günlerini tahkimat ve kuşatma savaşı üstüne yazılmış Batılı kaynakları dikkatle inceleyerek geçirdi. Sonra astrologlara danıştı ve kentin savunmasını çözecek metotları aklında evirip çevirdi. Aynı zamanda Osmanlı tarihini ve önceki kuşatmaları, neden başarısız olduklarını ayrıntılı araştırmalar yaparak inceledi. Devlet erkanını toplayarak onlara uzun bir nutuk çekti. Yaptığı araştırmaları ve Konstantinopol’ün fethinin neden gerekli olduğunu ayrıntılarıyla anlattı. Bu işin yapılamayacağını öne süren ve Çandarlı Halil’in başını çektiği yaşlı vezirlerin tutucu tavrıyla mücadele etti. Uyuyamıyordu. Gecelerini Bizans tahkimatlarının eskizlerini yaparak ve onları aşmak için stratejiler tasarlayarak geçiyordu.</p>
<h4><strong>4.11- Çandarlı Halil Paşa’nın Gece Yarısı Çağırılması</strong></h4>
<p>Bir gece haremağalarını göndererek Halil Paşa’yı huzuruna çağırdı. İmparatorluğun en güçlü ikinci adamının desteğini almadan Konstantinopol’ün fethinde başarılı olamayacağını biliyordu. Eski meseleler yüzünden efendisinden korkmak için geçerli nedenleri bulunan sadrazam yanına bir kese dolusu altın almıştı. Sultanın koltukta tamamen giyinik halde oturduğunu görünce, altınları ayaklarının dibine bıraktı.</p>
<p>Mehmet:</p>
<p>“Bu da ne demek oluyor lala?” diye sordu.</p>
<p>Sadrazam:</p>
<p>“Adetlere göre bir soylu efendisi tarafından gecenin geç saatinde çağrılırsa, eli boş gitmemelidir. Size kendi malımı değil, sizin malınızı veriyorum sultanım.” diye cevap verdi.</p>
<p>“Altınına ihtiyacım yok” dedi Mehmet. “Senden tek bir şey istiyorum: Konstantinopolis’i almama yardım et.”</p>
<p>Gizli bir Bizans dostu olarak tanınan ve “gavur ortağı” lakabı verilmiş olan Halil Paşa, sultanın talebinden epey rahatsız oldu. Savaşın herkes için özellikle de kendisi için zararlı olacağını düşünüyordu. Ama sultana karşı gelecek de değildi.</p>
<p>Mehmet’in talebine şöyle cevap verdi:</p>
<p>“Allah zaten size Bizans topraklarının çoğunu verdi. Elbet bir gün başkenti de verecektir. Bütün kullarınız bu amaç uğruna servetlerini ve kanlarını feda etmek için birbirleriyle yarışıyorlar.”</p>
<p>Sultansa buna karşılık:</p>
<p>“Şu yatağıma bak. Bütün gece sağa sola dönüp durdum! Rüyamda atalarımı gördüm. Bana yol gösteriyor ve beni Konstantinopolis’e götürüyorlardı. Şehrin kapıları açıldı ve Ayasofya’ya gittim. Orada Kızılelma bana veriliyordu,” dedi.</p>
<p>Bütün bunların Allah’tan gelen bir işaret olduğunu ve rüyasında Halil Paşa’nın da yanında olduğunu söyledi. Oyunu çok akıllıca oynuyordu. İmparatorluğun en güçlü adamını bu şekilde endişeden kurtardı. Artık onu istediği gibi yönlendirebilecek ve nüfuzunu kendi isteği doğrultusunda kullanabilecekti. Sonra, gecenin bir yarısı idam edileceğinden iyice kaygılanmış olan sadrazamına gidebileceğini söyledi. Kendisi ise o gecenin geri kalanını planları üstünde çalışarak geçirdi.</p>
<h4><strong>4.12- Giovanni Giustiniani-Longo’nun Gelişi</strong></h4>
<p>O sıralarda Boğaziçi’nde bir kale inşa edildiğini haber alan Venedik’le Cenova, müthiş bir paniğe kapılmıştı. Kalenin inşası herkes tarafından Konstantinopolis’e karşı bir savaş hazırlığı olarak yorumlanmıştı. Artık gelişmekte olan Pera kolonisi hatta Doğu Akdeniz’deki bütün ticaret tehlikedeydi. Ama Cenevizli yetkililer Haliç’e silahlı bir gemi göndermeye ancak Kasım’da, telaşlı bir yardım çağrısı aldıkları zaman karar verdiler. Sonunda, Galata’daki Ceneviz podestasının çağrıları çok somut bir yardım sağlamıştı. Böylece birçok mükemmel düzenek, savaş makinesi ve her biri kendine güvenen, seçme askerlerle dolu iki büyük Ceneviz kadırgası 700 askerle Konstantinopolis’e vardı.</p>
<p>Askerlerin başında surlarla çevrili şehirleri savunmada usta, deneyimli ve profesyonel paralı asker Giovanni Giustiniani-Longo vardı. Çok güçlü, dev gibi bir adamdı ve savaş başladığında Mehmet’in başına bela olacaktı. Giustiniani’nin 700 kişiyle birlikte gelişi, Bizanslılara biraz moral verdi. Konstantin bu adamın değerini çabucak kavradı ve onu başkomutanlığa atadı. Zafer kazanılması durumunda Limni Adası’nı kendisine vereceğini söyledi. Başkomutan Giustiniani, ilerleyen haftalarda kentin savunulmasında kilit rol oynayacaktı. Halkın da yardımıyla surları kuvvetlendirmek, hendekleri boşaltmak ve savunmaları geliştirmek için hemen kolları sıvadı.</p>
<h4><strong>4.13- Kiliselerin Birleşmesi Önerisi</strong></h4>
<p>Cenevizlilerin dışında yaklaşan fırtınaya yalnızca Bizans imparatoru gerçekten hazırlanmaya çalıştı ama o da boşunaydı. 1452 yılı boyunca, civar bölgelerden şehre olabildiğince fazla buğday getirtilmiş, civar sakinlerin çoğu da şehre sığınmıştı. Kış boyunca, şehrin savunmasını sağlamlaştırmak için olabilecek her şey yapıldı. Ama bütün çabalara karşın Batı, para ve asker göndermiyordu. İmparatorun Batılı prenslere yaptığı parlak vaatler, yalnızca rahatlatıcı boş sözlerle karşılandı. Roma’daki papalık divanıyla yaptığı görüşmeler ise, yalnızca tek bir sonuç getirdi: Papa V. Nicolaus, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi gerektiğini bir kez daha tekrarladı.</p>
<p>Kasım 1452’de, Kardinal İsidoros, bir Venedik kadırgasıyla Konstantinopolis’e vardı. İmparator Konstantin’in kiliselerin Ayasofya’da birleştirilmesine izin vermekten başka çaresi kalmamıştı. 12 Aralık’ta birleşme yemini edildi. Türk tehdidi sona erdikten sonra bu karar tekrar gözden geçirilecekti.</p>
<p>Ama bu önemli karar Doğu’yla Batı Hristiyanlarını birleştireceği yerde Bizanslıların huzursuzluğunu daha da arttırdı. Birleşmeye karşı olan alt düzey din adamlarının baskısıyla ve özellikle de birleşme karşıtı grubun en aktif önderinin yani Megadük Lukas Notaras’ın etkisiyle, halk ayaklandı. Notaras Bizans İmparatorluğu’nun ikinci adamıydı ve Katoliklere karşı oldukça mesafeliydi. İki kilisenin birleşmesini şu sözleriyle reddetti:</p>
<p>“Konstantinopolis’te Katolik Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim.”</p>
<p>Doğu’yla Batı kilisesi arasındaki bu hizipleşmenin temeli ta 1054 yılına kadar gidiyordu. Roma’daki Papa’yla Konstantinopolis Patriği’nin yüzyıllar boyunca süren güç ve nüfuz mücadelesi o yıl doruk noktasına varmıştı. Teolojik ve siyasi anlaşmazlıklar sonucunda ipler kopmuş ve Hristiyanlık, Katolik ve Ortodoks olarak ikiye bölünmüştü. Zaman içinde bu çatlak, tüm giderme çabalarına karşın genişledi. Hatta videonun başında anlattığım üzere 1204’te Katolik Hristiyanlar Konstantinopolis’i yağmaladı. Bu olay Ortodoksların Batı’ya yönelik nefretini daha da arttırmıştı.</p>
<p>Yüzyıllar sonra bu ayrışmanın bedelini en ağır şekilde ödemek zorunda kalan İmparator Konstantin oluyordu. Aslında o tek bir şeye odaklanmıştı: Kadim tarihi ona emanet edilmiş olan kenti kurtarmak. Kiliselerin birleşmesi bunu gerçekleştirmek için tek şanssa, o yol kullanılmalıydı. Fakat din adamlarını ve halkı kontrol etmekte zorlanıyordu.</p>
<p>Böylece keşişler sokaklarda Latin aleyhtarı sloganlar atmaya başladılar. Manastıra doluşup; direnişe önderlik eden Gennadios’tan talimat istediler. Gennadios onlara yazılı bir karşılık vererek, kadim dinlerinin utanç verici bir duruma düşürüldüğünü ve böyle bir din değişikliğinin Tanrı’nın gazabına yol açacağını söyledi. Keşişler şehir sokaklarında gezerek, meclisin kararını ve bu kararı kabul eden herkesi bağrışmalarla lanetlediler. Halk her zamanki gibi fanatik keşişleri destekledi. Katolik Latin yardımını istemediler. Tavernalara doluşup kiliselerin birleşmesine ve bunu destekleyenlere sövüp sayarak, tehdit altındaki şehri kurtarabilecek tek güç olan Kutsal Bakire’nin onuruna şarap içtiler. Ayaklanma epey uzun sürdü. Birleşmenin en büyük destekçileri bile huzursuz olmuştu. Halkın sağduyulu ve metin olması gereken bu en kritik zamanda işler kötüye gidiyordu.</p>
<p>Mehmet bütün bu gelişmeleri 240 km uzaktan ilgiyle takip ediyordu. Hristiyan kiliselerinin birleşmesi, Osmanlı dış politikasında her zaman korkulan bir unsur olmuştu. Fakat Mehmet’in kentten aldığı istihbarat kendi lehineydi. Surların ardındaki anlaşmazlık onu daha da atılgan davranmaya yöneltti.</p>
<h4><strong>4.14- Urban’ın Döktüğü Büyük Top</strong></h4>
<p>Böylece Mehmet daha büyük bir işe girişti. Urban’ın Boğazkesen için döktüğü toplardan çok memnun kaldığından, ona Edirne’de öncekinin iki katı büyüklüğünde dev bir kuşatma topu yapmasını emretti. Hemen çalışmalara başlayan Urban tarihte o güne dek görülmemiş büyüklükte bir top projesi hazırladı. Bu top yarım tondan ağır gülleler fırlatabilecekti.</p>
<p>O dönemde böylesine devasa bir top dökmek gerçekten de ciddi bir metalurjik beceri istiyordu. Bu en güçlü ortaçağ silahının meydana getirilmesi sabır isteyen ve olağanüstü bir süreçti. Eğer başarılı olamazsanız devasa topun yüzünüze patlaması işten bile değildi. Ayrıca böylesine bir proje için çok fazla hammaddeye ihtiyaç vardı. Bunun için Balkanlardaki birçok kilisenin çanları sökülüp eritildi ve top yapımında kullanıldı. Sonunda kalıplar kırıldığında Urban’ın döküm işliğinden çıkan şey dehşet verici ve olağanüstü bir canavardı. Üç ayın sonunda tarihin en büyük topu olan “Şahi” hazırdı.</p>
<p>Zamanının en ileri teknolojisi diyebileceğimiz bu uzun metal boru 8.2 metre uzunluğundaydı. Namlunun çapı 92 santimetre yani bir insanın elleri ve dizleri üstünde girmesine yetecek genişlikteydi. Çeperi ise patlamanın gücünü karşılaması için 20 santimetre kalınlığındaydı.</p>
<p>Şahi’yi 50 öküz ancak kımıldatabiliyordu. Topu nakledip kullanmak için yüzlerce adam gerekiyordu. Top hazır olduğunda deneme atışı yapmak için inşası yeni tamamlanmış olan Cihannüma Kasrı’nın önüne getirilip, güçlükle dolduruldu. Türk başkentinin sakinleri, paniğe kapılmasınlar diye önceden uyarıldı. İçerisine çok kuvvetli bir barut dolduruldu. Ertesi günün şafağında, top ateşlendi. Topun gürlemesi 15 km öteden bile duyulmuş, güllesi ise tam 1.5 km öteye düşmüştü. Düştüğü yerde toprağa 2 metre gömülen gülle, Şahi’nin olağanüstü bir silah olduğunun kanıtıydı.</p>
<p>Bu deneylerin başarısından hoşnut kalan sultan, topla ilgili çarpıcı haberin Konstantinopolis’e hızla ulaşmasını sağladı, çünkü bu fiziksel olduğu kadar psikolojik de bir silahtı. O sırada sultanın dökümhanelerinde daha küçük başka toplar da dökülmekteydi. Mehmet böylece, bir yüzyıldan beri Batı’da kullanılan bu ağır silah gücünü geliştirerek Rumlara karşı çok üstün bir teknoloji elde etmiş oldu. İstanbul’un Antik Çağ’dan kalma taş duvarları herhalde buna karşı koyamayacaktı.</p>
<p>Şubat ayının başlarında ilgi, Urban’ın topunun Edirne ve Konstantinopolis arasındaki uzun yol boyunca taşınmasının fiziksel güçlükleri üstüne yoğunlaştı. Bu iş için önce yollar düzleştirildi ve köprüler sağlamlaştırıldı. Ardından kalabalık bir insan gücü ve çok sayıda hayvan tahsis edildi. Devasa boru Trakya kırsalında 50 öküzün çektiği, birbirine zincirlerle bağlanmış arabalar üstünde büyük zahmetle ilerletilirken, düşmemesi için 100 adam tarafından yanlardan dengeleniyordu. Bir marangoz ve bir amele ekibi de önden gidiyor, yolu tesviye ediyor, ırmakların, sel yataklarının üstüne ahşap köprüler kuruyordu. Büyük top böylece kent surlarına doğru günde 4 kilometrelik bir hızla yol almaya koyuldu.</p>
<h4><strong>4.15- Tarafların Asker ve Sivil Sayıları</strong></h4>
<p>Türkler silah açısından üstün olduğu kadar asker sayısı bakımından da epey üstündü. İmparator Konstantin’in talebiyle yapılan sayıma göre, Bizans güçleri yalnızca 4973 yerli ve 2 bin yabancı askerden ibaretti. İmparator bu rakamlar karşısında öylesine şaşırmıştı ki halk daha fazla umutsuzluğa kapılmasın diye gizli tutulmalarını emretti. Bu güçleri artırmak neredeyse olanaksızdı. Ne adam ne de para bulabiliyorlardı. İmparatorun emriyle, kiliselerdeki değerli metallerden mürekkep kaplar eritilip para yapıldı. Bizans ordusuna en son katılanlar, Haliç’te demir atmış gemilerin tayfaları oldu. Sonunda ordudaki Bizanslıların sayısı 6 bine, çoğu Cenovalı ve Venedikli olan yabancıların sayısı ise 3 bine çıktı. Bizans bu birliklerle uzunluğu 20 kilometreyi geçen surları koruyacaktı. Üstelik ellerinde sadece hafif toplar vardı.</p>
<p>Şehrin nüfusu ise genelde sanılandan çok daha azdı. 1453 yılı başında Bizans başkentinin en fazla 50 bin sakini vardı. Eski bir dünya imparatorluğunun başkentine ilişkin bu sayı, Ortaçağ’ın sonlarına göre bile oldukça düşüktü. Hele civar kentlerdeki hatırı sayılır nüfusun da şehre sığındığını göz önüne aldığımızda bu sayı gerçekten azdı.</p>
<p>Osmanlı tarafında ise Bizans askerlerinin en az 10 katı büyüklüğünde bir ordu vardı. Sultan Mehmet gösterişli ordusunun donanımıyla bizzat ilgilenmişti. Topraklarının dört bir yanındaki silahhanelerde göğüs zırhları, kalkanlar, miğferler, mızraklar, kılıçlar ve oklar yaptırdı. Ayrıca kalenin surlarını ve kapılarını yıkmak için mancınıklar ve koçbaşı denen ucu demirli kalın sopalar da hazırlanıyordu.</p>
<p>Osmanlıların silahlı kuvvetleri hakkında ciddi bir tahmin yapmak olanaksız olsa da 60 bini piyade 25 bini süvari, 20 bini başıbozuk ve 15 bini yeniçerilerden oluşmak üzere yaklaşık 120 bin askeri vardı. 15 bin yeniçeri ordunun çekirdeğini oluşturuyordu ve en sağlam, en yetenekli askerler onlardı. 20 bin başıbozuk ise Osmanlı’da savaş sırasında asıl orduya katılan gönüllü askerler için kullanılan bir tabirdi. 15. Yüzyıl dünyasına göre bu muazzam bir sayıydı. Şurası kesinleşmişti ki kuşatma sayıca üstün olanla düşük olan arasındaki bir çatışma olarak gerçekleşecekti.</p>
<h4><strong>4.16- Deniz Kuvvetleri Sayıları</strong></h4>
<p>Deniz kuvvetlerine baktığımızda ise Bizans için durum yine pek iç açıcı değildi. İmparatorun gemilerinin sayısı azdı ama o sırada demir atmış halde olan ya da sonradan gelen bütün gemilere el koydu. Haliç’in girişindeki kalın zincirin ardında duran donanmada toplam 26 gemi vardı. Bunların beşi Cenova’dan, beşi Venedik’ten, üçü Girit’ten ve birer tanesi Ancona, İspanya ve Fransa’dan gelmeydi. Geri kalanlar ise Bizans gemileriydi.</p>
<p>Osmanlı tarafında ise durum gayet parlaktı. Sultan Mehmet İstanbul’un önceki kuşatmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeninin şehre yalnız karadan saldırılması olduğunun farkındaydı. Deniz kuvvetinin önemini kavrayarak bunun için aylar öncesinden bir hazırlık başlatmıştı. Yalnız eski gemilerden değil, Ege’deki tersanelerde hızla inşa edilen yenilerinden de oluşan filo çeşitli büyüklüklerde 140 gemiden oluşuyordu. Buna çeşitli yardımcı tekneleri de ekleyince sayı daha da artıyordu. İlk kez görülen ve Bizans Donanmasından çok daha üstün olan bu donanma, Gelibolu sancakbeyi ve Kaptanıderya Baltaoğlu Süleyman Bey’in idaresindeydi. Aslen bir Bulgar asilzadesi olup II. Murat zamanında devşirme olarak saraya alınan Süleyman Bey, 1444’te Buda’ya elçi olarak gitmek ve 1449’da Midilli’ye saldırmakla genç sultanın gözüne girmişti.</p>
<h4><strong>4.17- Konstantinopolis’in Surları</strong></h4>
<p>Osmanlı tarafının adam ve silah bakımından üstünlüğüne karşın Bizans’ın da aşılmaz diye adlandırılan surları vardı. Şehrin savunulmasında en güvenilen unsur şüphesiz surlardı. Bizans ekonomisinin durumu ne olursa olsun, duvarların onarımı için para bulunurdu. Ayrıca şehrin eşsiz bir konumu vardı. Dünya yüzeyinde hiçbir kent Konstantinopol’ün konumuna sahip değildi.</p>
<p>7.5 km uzunluğundaki kara surları üç katmanlıydı ve birbirine son derece yakın olan kulelerle desteklenmişti. En içteki sur daha yüksek ve sağlamdı. Önünde, orta katmandaki surlara kadar olan bir öldürme alanı bulunuyordu. Ardından yine sağlam yapılı olan orta katman geliyordu ve bu katman da kulelerle desteklenmişti. Sonra yine bir öldürme alanı bulunuyordu. En dıştaki katman ise geniş bir hendek tarafından korunuyordu. Thedosius’un bin yıllık duvarı Haliç’ten başlayıp Marmara Denizi’ne kadar uzanıyor ve kenti saldırılara karşı mühürlüyordu. Orta Çağ dünyasının en aşılmaz savunmasıydı. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı Türkleri için bu surlar, güttükleri büyük amaçları alaya alır gibi dikilen psikolojik bir sorundu ve fetih düşlerine engel koyuyordu. Batı Hristiyanlığı içinse İslamiyet’in önündeki bir setti. Onları Müslüman dünyasına karşı güvende ve hoşnut tutuyordu.</p>
<p>Marmara Denizi tarafındaki surlar kara tarafındaki surlar kadar sağlam değildi. Ama kentin güneyindeki sert akıntılar ve beklenmedik fırtınalar çıkartma girişimlerini riskli atılımlar haline getiriyordu. Bin yıldan beri hiçbir saldırgan o noktadan hücuma geçmeyi ciddi şekilde düşünmemişti. Kıyı, arasına 188 kule ve birçok korumalı küçük liman serpiştirilmiş olan 15 metre yüksekliğindeki tek ve kesintisiz bir surla korunuyordu.</p>
<p>Haliç tarafı da aynı şekilde zayıf surlarla korunuyordu. Çünkü Haliç zaten Bizans kontrolündeydi. İmparatorluk filosu için mükemmel bir demirleme sığınağı oluşturuyordu. Bu yöndeki surlar da 110 kulenin hakimiyeti altında olmasına rağmen savunmanın göz ardı edilemeyecek kadar hassas noktasını oluşturuyordu. Dördüncü Haçlı Seferi’nde Venediklilerin gemilerini kıyıya yanaştırdığı ve surları aşıp kente girdiği yer burasıydı. Savunmacılar Haliç’in ağzını savaş zamanlarında kapatmak için 717’deki Arap kuşatmasından beri 50 santimlik halkalardan oluşan bir zincir kullanıyordu. Geniş, yuvarlak fıçılar sayesinde su yüzeyinde duran bu zincir, Galata’dan karşı kıyıdaki tahkimatlara kadar uzanıyordu. Bir düşman gemisi geldiğinde zincir geriliyor ve arkasındaki gemilerden düşmana ateş açılıyordu. Zincir yüzünden hareketsiz kalan düşman gemisi ise aldığı darbeler sonucu olduğu yerde batıyordu.</p>
<p>Konstantin kıt kaynaklarını 7.5 km’lik kara surlarına uygun şekilde yaymanın yolları üstünde çalışırken alınması gereken kritik bir karar daha vardı. Hendek de dahil olmak üzere üçlü tahkimat hem iç duvara hem de dış duvara adam yerleştirilerek yani çok daha büyük bir güç tarafından savunulacak şekilde tasarlanmıştı. Konstantin’in elindeyse iki sur katmanını da olması gerektiği gibi savunacak kaynak yoktu. Bu nedenle de ağırlıklı savunmanın nerede yapılacağına karar vermek zorundaydı. Bir önceki kuşatmada da savunmacılar aynı seçeneklerle yüz yüze kalmış, dış duvarı savunmaya karar verip bunda başarılı olmuştu. Konstantinle kuşatma uzmanı Giustiniani aynı stratejiyi benimsedi.</p>
<h4><strong>4.18- İstanbul’un Coğrafi Konumunun Önemi</strong></h4>
<p>Mehmet, Osmanlı Devleti’nin, tüm geçmiş zaferlerine rağmen, Konstantinopolis fethedilene kadar güvende olamayacağında ısrar ediyordu. Şehir zapt edilemez değildi. Kendisi Konstantinopol’ü de içeren bir imparatorluğu yönetmedikçe hiç yönetmese de olurdu. Çünkü o dönemde imparator olmak demek Roma İmparatoru olmak demekti. Roma İmparatoru ise o surların içinde yaşıyordu.</p>
<p>Şehir elbette sadece bu yüzden değil başka birçok yönden de insanı cezbeden bir şehirdi. Çok stratejik bir coğrafi konumu vardı. İmparator Büyük Konstantin’in yeni Hristiyan başkenti için M.S. 324 yılında seçtiği yer, konum olarak, aşılması zor doğal avantajlar sunuyordu. Askeri koridorların kesişim noktasına benzeri olmayan bir şekilde konuşlandırılmıştı. 5. yüzyılda kara tarafındaki surlar örüldüğünde kuşatma silahları mancınıklarla sınırlı olduğundan, kent hemen hemen zapt edilemez hale gelmişti. 22 km uzunluğundaki surlarla korunan Konstantinopolis, çevresindeki denizlerin yukarısından doğal seyir noktaları sunan bir dizi sarp tepe üstünde yükseliyor, Haliç’in kıvrımlı geyik boynuzu şeklindeki doğu yakası ona güvenli bir derin su limanı sağlıyordu.</p>
<p>Kent sadece güvenli bir konumda değildi. Aynı zamanda dünyanın merkezi gibiydi. Bütün ticaret yolları burada kesişiyordu ve sanki dünyanın zenginliğini kontrol altında tutar hale gelmişti. İmparatorluğun yüksek döneminde Orta Asya’nın bütün zenginlikleri (altınlar, Rusya’dan gelen kürkler ve köleler, Karadeniz’in havyarı, mumu ve tuzu, Uzakdoğu’nun baharatı, fildişi, amberi ve incisi) Karadeniz’den Boğaz kanalıyla imparatorluk kentine akmıştı. Güneyde yollar karadan Ortadoğu kentlerine, Şam’a Halep’e ve Bağdat’a uzanıyordu. Ve batıda, Çanakkale Boğazından geçen deniz yolu Akdeniz’in tamamına açılıyordu. Mısır ve Nil deltasına, zengin Sicilya ve Girit adalarına, İtalyan yarımadasına ve Cebelitarık Boğazının ötesindeki her yere. Görkemli bir kent inşa etmek için gerekli kereste, kireçtaşı mermer ve ayakta kalması için gerekli her türlü kaynak hemen el altındaydı. Boğaz’ın tuhaf akıntıları zengin bir mevsimsel balık hasadı getirirken, Avrupa Trakyası’nın verimli tarlaları ve Anadolu platosunun düzlükleri bol bol zeytinyağı, mısır, şaraplık üzüm sağlıyordu.</p>
<p>Anlayacağınız Mehmet’in burayı fethetmek için çok sebebi vardı. Bu sebeplerden biri ise dünyevi değil maneviydi.</p>
<h4><strong>4.19- Muhammed Peygamberin Hadisi</strong></h4>
<p>Yüzyıllar boyunca, İslam Peygamberi Muhammed’in bir hadisinden yola çıkılarak, Konstantinopolis’in fethinin İslamiyet için mutlaka ulaşılması gereken bir hedef olduğu söylenmişti. Sultan Mehmet bu hadisten elbette haberdardı ve Konstantinopolis’in fethini sadece bir cihan imparatoru olmak için değil ahiret hayatının selameti için de önemli görüyordu. Peygamberin: “Konstantinopolis mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne mutlu askerdir.” sözündeki güzel komutan kendisi olmalıydı.</p>
<p>İslam’ın kente duyduğu arzu neredeyse dinin kendisi kadar eskiydi. Konstantinopolis’e karşı açılan kutsal savaşın kökeni, kent tarihindeki birçok şeyde olduğu gibi doğruluğu kanıtlanamayacak şekilde Peygamber’in kendisine kadar uzanıyordu.</p>
<p>İslam dinine göre bir yanda “Dar-ül İslam”, yani “İslamın Evi” vardı; diğer taraftaysa imana getirilecek diyarlar, Dar-ül Harp, yani “Savaşın Evi” yer alıyordu. İstanbul önlerinde ilk Müslüman sancağı Muhammed Peygamberin kurduğu İslam Devleti’nin ardılı olan Emevî Devleti’nin kurucusu Muaviye tarafından dalgalandırıldı. Muaviye şehri kuşatmış fakat alamamıştı. Defalarca kez Bizans üzerine sefere çıktı ama bir türlü şehri alamadı. İslam dininin ortaya çıkışının ilk yüzyılında Müslümanların nihai zaferinden kuşku duymak için pek az neden vardı. Cihadın yasası gerçekleşmesi kaçınılmaz fethi emrediyordu. Ama İslamiyet Konstantinopolis surları önünde Hristiyan dünyası tarafından durdurulmuştu.</p>
<p>Böylece aradan geçen zamanda Müslüman düşünürler, İslam’ın Evi ile Savaş’ın Evi arasındaki ilişkide doğan pratik değişimi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. Müslüman olmayan dünyanın nihai fethi ertelenmek zorundaydı. Hatta bu belki ancak dünyanın sonunda gerçekleşecekti. Nihai zaferi ertelemenin yolu olarak kimi ilim uzmanlarının aklına üçüncü bir hal olan Ateşkes’in Evi gelmişti. Cihat çağı kapanmış görünüyordu. Bundan sonra yaklaşık 650 yıl boyunca kentin önünde hiçbir Müslüman sancağı açılmadı. Bizans, düşmanların en inatçısı olduğunu kanıtlamış ve Konstantinopolis’in kendisi de Müslümanlar için hem bir yara izi, hem de derin bir özlem kaynağı olarak kalmıştı. Ama peygamberin sözü sonunda oraya dönmelerini emrediyordu.</p>
<h4><strong>4.20- Kuşatma Öncesi Son Hazırlıklar</strong></h4>
<p>Peygamberin hadisi sadece Mehmet’i değil İslam’a inanan binlerce Türk’ü de harekete geçirmişti. İslam dinine göre bir asker Allah yolunda savaşırken ölürse ahirette cennetin en yüksek makamıyla ödüllendiriliyordu. Bu yüzden her tarikattan sayısız molla ve derviş, askerlerin cesaretini ve fanatikçe inançlarını ateşlemeye, o kutsal projeye katılmaya ve elbette ganimetten pay almaya gelmişti. Savaştan sağ olarak dönebilmek de ayrı bir ödül demekti. Şeriata göre güç kullanılarak alınan bir kent üç günlük meşru bir talandan geçirilebilirdi. Söz konusu Konstantinopolis olunca şüphesiz bu talan daha da göz doldurucu olacaktı. Taşınacak çok fazla yük olduğundan, sırf bu yüzden bile binlerce adam akın etmişti.</p>
<p>Savaş uzun süre önce ilan edilmiş olsa da, o kış herhangi bir askeri olay yaşanmadı. Sınırlarda Osmanlılarla çatışmalar zaten asla tamamen kesilmemişti. Kara yolu bağlantısı kesilmiş olan başkent, kuşatma altındaki bir kale gibiydi. Rumlar, 1453 Şubatına kadar dış dünyayla bağlantılarını ancak deniz yoluyla sürdürebildiler.</p>
<p>Böylece büyük kuşatma adım adım yaklaşıyordu. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin başkumandanı Edirne’den 23 Mart 1453’te ayrıldı. Adamlarıyla birlikte 1 Nisan’da Konstantinopolis’e ulaştı. Kuşatma makineleri ve ağır toplar kısa süre önce yerlerine konuşlandırılmıştı. Dev top Şahi’yi Edirne’yle Konstantinopolis arasındaki iki günlük yoldan götürmek, Şubat’la Mart’ın tamamını almıştı. Top 50 öküz tarafından çekilip, 100 adam tarafından devrilmesin diye dengede tutulmuştu. Yol yapıcılar ve mühendisler önden gidip yolu hazırlamıştı. Neredeyse Şahi kadar büyük olan iki top da aynı zamanda getirilip büyük topun yanına kondu. Büyük topu nakletme görevini alan Dayı Karaca Bey bölgeyi ordunun geçişi için hazırladı. Şehrin rahat görülebilmesi için üzüm bağlarını kestirdi. Ardından surların dışında kalan Rum istihkamlarını şiddetli hücumlarla ele geçirdi. Sonunda Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa da Trakya’ya geçti.</p>
<p>Ertesi gün Osmanlı öncü birlikleri surların önünde belirdi. Konstantinus onları karşılamak için bir çıkış harekatı yaptı ve yaşanan çarpışmada akıncıların bazıları öldürüldü. Ancak gün ilerledikçe ufukta daha fazla Osmanlı birliği görülmeye başladı ve Konstantin de adamlarını kente çekmeye karar verdi. Hendeğin üstündeki tüm köprüler sistemli şekilde tahrip edildi, kapılar örtüldü. Haliç limanının ağzındaki dev zincir tekrar kontrol edildi. Kent yaklaşan şey her neyse, ona karşı sıkı sıkıya kapatılmıştı. Sultanın şehri almak için son derece kararlı olduğunu gören Konstantin ona son bir yazı göndermeye karar verdi:</p>
<p>“Barıştan çok savaşı arzuladığınız belli oldu. İçtenliğime ve sadakat yeminime sizi inandıramadığıma göre, varsın istediğiniz gibi olsun. Artık sadece Tanrı’ya güveniyorum. O eğer şehrin sizin olmasını isterse, buna karşı gelmek kimin haddine! Tanrı size barış arzusu esinlerse, ben çok mutlu olurum. Her ne olursa olsun, sizi bütün yeminlerinizden ve anlaşmalarınızdan azat ediyorum ve başkentimin kapılarını kapayarak halkımı kanımın son damlasına kadar savunacağımı ilan ediyorum. Adil olanla uyum halinde saltanat sürün. Yüce Tanrı nasılsa ikimizi de yargısının katına çağıracaktır.”</p>
<p>Sultanın ordusu provası iyi yapılmış, hem özen, hem de derin planlama gerektiren bir dizi manevrayla yerini almaya başladı. 3 Nisan günü ana kuvvetler gelip 8 kilometre ötede durdu. Bir bütün oluşturacak parçalar halinde düzenlenmişlerdi ve her alayın yeri belliydi. Ordu sonraki birkaç gün içinde aşamalı bir dizi etapla yerleşti ve bu pervasız devinim izleyenlere devasa bir denize dönüşen ırmağı anımsattı.</p>
<p>Mehmet karargahını şehir surlarından biraz uzağa, günümüzde Topkapı olarak bildiğimiz Ayos Romanos Kapısı’na bakan bir tepeye kurdu. Şahi Topu da buraya konuşlandırılmıştı. Savaşın merkezi bu kapı olacaktı. Mehmet’in otağının etrafını Osmanlı askerinin en seçme bölümüyle hassa askerlerinden ve diğer kişisel hizmetkarlarından oluşan bir kalabalık sarmıştı. Aldıkları emir ki, devletin güvenliği de buna bağlıydı, sultanı gözbebekleri gibi korumaktı.</p>
<p>Sultan Mehmet’in Ayos Romanos kapısının karşısında mevzilendiğini gören İmparator Konstantin, savunmasının kilit noktasını buraya konuşlandırdı. Kendisi de burayı savaşın sonuna kadar terk etmeyecekti. Giovanni Giustiniani’nin kumandasındaki Cenevizli askerler de yanındaydı. Bu tehlikeli ve büyük tehdit altındaki mevziyi toplam 3 bin adam savunuyordu. Küçük garnizonun geri kalanı uçsuz bucaksız gibi görünen surlara dağıtılmıştı.</p>
<p>Ovada, surların üstündeki savunmacıların dehşet dolu gözleri önünde bir çadırkent oluşuvermişti. Mehmet’in ordusu kum taneleri gibi sayısızdı ve arazi üstüne kıyıdan kıyıya yine kum gibi yayılmıştı. O tarihte ordularını ve kamplarını daha iyi, öylesine sınırsız malzeme ve düzenle, herhangi bir karışıklıktan ve sıkıntıdan arınmış halde düzenleyecek bir hükümdar daha yoktu.</p>
<p>Osmanlı Ordusu temelde iki bölüme ayrılmıştı. Anadolu Ordusu sultanın sağ tarafında, Marmara Denizi’ne kadar uzanıyordu. Haliç’e kadar uzanan sol kanatta ise Rumeli Ordusu vardı. Kuvvetlerin yarısı, yedek olarak sultanın karargahının arkasında bekletiliyordu. 6 Nisan Cuma günü Anadolu ve Rumeli Orduları kuşatılmış şehrin 1.5 kilometre kadar yakınında belirlenmiş konumlarına geçtiler. İslam yasaları uyarınca sultan habercileriyle bir ateşkes teklifi ve son bir barış önerisi yolladı. Gönüllü olarak teslim olmaları ve şehri vermeleri durumunda Konstantinopolis halkına Osmanlı koruması altında yaşam ve mülk hürriyeti vaat ediyordu. Ama Rumlar 1100 yıllık kadim şehirlerini vermenin ve teslim olmanın söz konusu olmadığını söylediler. Böylece Cuma namazından sonra, kuşatmanın başladığı ilan edildi.</p>
<p>Tarih boyunca onlarca ordunun kuşatıp alamadığı kadim şehir için Türk tarihinin en büyük ve en zorlu savaşlarından biri az sonra başlayacaktı.</p>
<h2><strong>5- İstanbul’un Fethi ve Sultan Mehmet’in Fatih Sultan Mehmet Oluşu</strong></h2>
<p>“O savaşta öyle çok şey oldu ki, kalem hepsini tarif edemez, dil sayıp dökemez.” (15. yüzyıl Osmanlı tarihyazıcısı Neşrî)</p>
<h4><strong>5.1- Kuşatmanın İlk Günleri</strong></h4>
<p>1204’te dindaşları tarafından ele geçirilmesini saymazsak Konstantinopolis’i tarih boyunca toplam 23 ordu kuşatmış ama hepsi başarısız olmuştu. Şimdi bir kez daha iki hükümdar bu kadim şehir için efsanevi bir savaşa girişiyordu.</p>
<p>Kuşatmanın ilk günlerinde sadece hafif toplar ateşlendi ve piyadelerle bir dizi öncü saldırı düzenlendi. Fakat bunlar pek başarılı olamadı. Mehmet bu başarısızlığın moralleri bozmaması için ağır topçu birliklerinin menzile girmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada bir takım prosedürler uygulandı. Orta bölümdeki yer siperlerinin gerisinde saklanan istihkâmcılar gizli kazı görevlerine başladı. Amaçları surlara kadar olan 250 metrelik mesafeyi sonradan çökertilecek tünellerle geçmekti. Verilen bir başka emir de, düzenli saldırıya geçileceği zaman yararlanmak üzere büyük hendeğin uygun noktalarda taş, toprak, kereste ve başka her türlü malzeme yığılarak doldurulmaya çalışılmasıydı. Çünkü hendek doldurulmadan surlar aşılamazdı. Bu askerler için tehlikeli, hatta ölümcül bir işti. Hendek, savunulan surdan sadece 40 metre uzaktaydı ve caydırıcı karşı ateş açılmaması halinde menzil içinde kalıyordu. Ayak basacak küçücük bir nokta elde etmek, ya da tutulan çizgiyi biraz ötelemek için girişilen çabalar şiddetli karşılık görüyordu. Giustiniani araziyi incelemiş ve bu tür çabaları aksatacak önlemler almıştı.</p>
<p>Hendek için girişilen bu şiddetli çatışmalar etkiliydi, ama kayıp oranlarının savunmacılar yönünden kabul edilemez olduğu açık şekilde hemen anlaşıldı. Öldürülen Türklerin sayısı ne olursa olsun, yitirilen her yetenekli savaşçı ayrı öneme sahip olduğundan, askerlerin mevzilerde kalıp ok atmak suretiyle savaşmasına karar verildi. Hendekteki mücadele kuşatmanın sert çatışma alanlarından sadece birisiydi.</p>
<h4><strong>5.2- Top Saldırısı</strong></h4>
<p>11 Nisan’a gelindiğinde artık tüm ağır toplar yerini almıştı. Mehmet bunları kara surları boyunca hassas kabul edilen yerlere bakan 15 batarya halinde düzenledi. Her büyük topa “Ayı” ismi verilmişti ve bunlar “Yavru Ayı” olarak anılan daha küçük toplarla destekleniyordu. Toplar ağırlıkları 90 kilogramdan başlayıp, Urban’ın büyük eseri Şahi’de olduğu gibi 680 kilograma kadar ulaşabilen taş gülleler atıyordu. Mehmet kuşatmaya olasılıkla toplamda 69 top getirmişti ki, bu o günlerin standartlarına göre devasa bir topçu gücüydü. Dahası bu silahlar mancınık gibi taş fırlatan eski teknolojiler tarafından da destekleniyordu. Ama mancınık Mehmet’in yeni teknolojisinin yanında Antik Çağ’dan kalma bir düzenek gibi görünüyordu.</p>
<p>Devasa Şahi Topu’nun ateşe hazırlanması ayrıntılara kadar inen bir özen gerektiriyordu. Barut namluya doldurulur, ardından tokmakla vurularak yerine oturtulan ahşap bir tıpayla geriye çok sağlam bir şekilde itilirdi. Daha sonra yarım tonu aşan gülle insan gücüyle namlunun ağzına getirilip içeriye yuvarlanırdı. Bu taş küre hazneye iyi yerleşecek şekilde yontulurdu, ama topun kalibresiyle çapı her zaman tamı tamına uyuşmayabiliyordu.</p>
<p>Nişan alma konusu ise biraz sıkıntılıydı. Daha çok deneme yanılma yöntemine dayanıyordu. Namlunun açısı üstünde durduğu platformun eğimi değiştirilerek ayarlanıyordu ve bunun için ahşap takozlar kullanılıyordu. Toplar ayrıca patlamanın gücüyle konumunu değiştirmemesi, hedeften sapmaması için üstüne taşlar koyularak bastırılan, amortisör görevi yapacak ahşap kirişlerle sabitleniyordu.</p>
<p>Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra ateşleme barutu falya deliklerine döküldü ve böylece her şey hazır hale geldi. 12 Nisan günü kavlar yakıldı ve sultanın 7,5 kilometreye yayılmış olan ağır topları ateşlendi. Böylece dünya tarihinin ilk düzenli topçu saldırısı başlamıştı.</p>
<p>Savaş alanındaki bütün topların ateş almasıyla müthiş bir gürültü yeri göğü titretmeye başlamıştı. Devasa taş gülleler surların hassas noktalarına isabet ettiğinde sonuç çok yıkıcı oluyordu. Eğer isabet etmez de üstünden geçerse bu da savunanlar için felaket demekti. Ağır gülleler Konstantinopolis’in yüreğine doğru 1.5 km kadar yol alabiliyor, harap edici bir güçle evlere, kiliselere çarpıyor, çarptığı yeri paramparça ediyordu. Yerin sarsıntısı kilometrelerce öteden hissedilebiliyordu. Topların sesi Asya kıyılarının çok ötesinden, Boğaz’ın 8 km uzağından bile duyulabiliyordu.</p>
<p>Bombardımanın savunmacılar üstünde yaptığı psikolojik etki başlangıçta fiziksel sonuçlarından daha yıpratıcı oldu. Devasa topların gürültüsü, titreşimi ve çıkarttıkları toz bulutları, deneyimli savunmacıları bile dehşete düşürmüştü. Sivil halk için bu, yaklaşan kıyametin korkunç patlaması gibiydi. İnsanlar göğüslerini yumruklayarak ve istavroz çıkartarak “Tanrım bize acı!” diye bağırıyorlardı. Kadınlar sokaklarda bayılıyor, kiliseler, ağlayıp dualar edenle dolup taşıyordu.</p>
<p>Konstantinus ise kentin moralini hem pratik, hem de dinsel yönden yüksek tutmak için hiçbir şeyi esirgemiyordu. Saat başı surları dolaşmaya çıkıyor, kumandanlarının ve askerlerinin moralini pekiştiriyordu. Kilise çanları aralıksız çalıyordu ve imparator tüm insanları umuda sarılmaya, düşman karşısındaki direnişlerini korumaya, kendilerini Yüce Tanrı’ya emanet etmeye yönlendiriyordu.</p>
<p>Savunmacılar bu ilk şoku üzerlerinden attıktan sonra taş güllelerin çarpma etkisini hafifletmek için çeşitli stratejilere başvurdu. Teodosius surları bu yeni savaş çağına uygun değildi. Surların dış yüzüne güllelerin darbe gücünü emmesi için ahşap kirişlere bağlanmış yün balyaları, deri tabakaları hatta değerli kumaşlar indirildi. Bu önlemler yine de barutun olağanüstü itme kuvvetine karşı pek az etkili oldu. Açtıkları karşı top ateşi ise fazla uzun sürmedi. En büyük toplar çabucak patlayıp dağıldı. Bu durum çaresiz haldeki savunmacıları öylesine öfkelendirdi ki, topçubaşını sultanın ajanı olmakla suçlayıp idam etmeye kalkıştılar. Fakat ellerinde açık kanıt olmadığından adamı serbest bıraktılar.</p>
<p>Mehmet’in stratejisi yıpratmaya yönelikti ama sabır içermiyordu. Surları gece gündüz top ateşiyle dövmeye ve savunmacıları yıpratmaya, son büyük hücum için gedik oluşturmaya yönelik saldırılar düzenlemeye karar verdi. Bombardıman ve hendek için girişilen mücadele 12 Nisan’dan 18 Nisan’a dek aralıksız sürdü.</p>
<h4><strong>5.3- Şahi’nin Parçalanması</strong></h4>
<p>Başlangıçta yaptığı psikolojik etki bir yana bırakılırsa, Şahi’nin idare edilmesi çok zahmetli işti. Doldurulması ve nişan alınması öylesine gayret gerektiren çalışmalardı ki, günde sadece yedi kez ateşlenebiliyordu. Toplar güvenilmez, ters sonuçlar verebilen, zaman zaman kendi ekipleri için de tehlikeli düzeneklerdi. Bahar yağmurları altında konumlarında tutulmalarının zor olduğu anlaşılmıştı; patlamanın geri tepmesiyle sık sık beşiklerinden kurtulup çamura düşüyorlardı. Topun altında ezilip ölmekten daha ciddi bir tehlike varsa, o da parçalanan top namlularından çıkan şarapnellere yakalanmaktı.</p>
<p>Bir haftalık aralıksız atıştan sonra Şahi, Urban için ciddi bir endişe kaynağına dönüştü. Çünkü yoğun ısı, metalin saflığının tam sağlanamadığı noktalarda kılcal çatlaklara neden oluyordu. Urban büyük topu çarpışmadan çekip yeniden dökmek istedi. Ama kuşatmaların uzun sürmemesi gerektiğini iyi bilen Mehmet, ateşe devam edilmesi emri verdi. Sultan’ı öfkelendirmek ve arızalı bir topla atış yapmak arasında kalan Urban, silahı yeniden ateşlemenin kendisi için daha selametli olduğuna karar verdi. Böylece Şahi’yi yeniden doldurttu ve Mehmet’ten geri durmasını istedi.</p>
<p>Barutun tutuşturulmasının üzerinden birkaç saniye geçmişti ki Şahi büyük bir gürültüyle paramparça oldu. Çevresindeki birçok insan öldü ya da yaralandı. Bunların arasında Urban’ın kendisi de vardı. Süper-silah anlaşıldığı kadarıyla dönemin metalurjisinin sınırlarını zorlayarak çalışmıştı ve bu sınırlar en sonunda aşılmıştı. Böylece Şahi’nin fiziksel etkisi sıfıra indi. Ama yine de psikolojik etki bakımından görevini tamamlamıştı.</p>
<h4><strong>5.4- Top Saldırısı Devam</strong></h4>
<p>Şahi parçalanmış olsa da Mehmet’in elinde daha pek çok büyük top vardı. En ağır topçu saldırısını Lykos Vadisi’yle Ayos Romanos Kapısına yönlendirmişti. Kente günde 120 kadar atış yapılıyordu ve surlar artık kaçınılmaz şekilde ufalanıp çökmeye başlamıştı. Ancak bombardımanın saldığı ilk dehşetten sonra ateş altındaki savunmacılar cesaretini yeniden topladı. Sultanın savaş makinelerinin gücüyle her gün yüzleşen askerler bunlara zamanla alışmış ve artık korkmamaya başlamıştı.</p>
<p>Giustiniani hasarı gidermek için aralıksız çalışıyordu ve çökmekte olan dış sur için çabucak etkili bir karşı yöntem geliştirdi. Kazıklara geçici temeller oluşturuldu, savunmacılar bunların üstüne ellerine ne geçerse atmaya başladı. Gediğe taş, kereste, çalı çırpı, fundalık ve çok büyük miktarda toprak taşındı. Bu çaba için muazzam insan gücü harcanmıştı. Karanlık basınca adamlar ve kadınlar kentten çıkıp geliyor, gündüz yıkılan savunma hatlarını onarmak için gece boyunca çalışarak malzeme taşıyordu. Hiç ara verilmeyen bu gece çalışması gitgide yorulan halka büyük enerjiye mal oldu ama bu tamir edilen bölgeler eskisinden bile daha iyi iş görüyordu. Gevşek moloz yığınları güllelerin etkisini sönümlemekte daha başarılıydı.</p>
<p>Tüm bunlar olurken hendeği ele geçirmeye yönelik sert mücadele sürüyordu. Osmanlı askerleri gün boyunca buldukları her türlü malzemeyi, toprağı, keresteyi, molozu insandan arıtılmış bölgeden geçiriyor ve hendeğe atıyordu. Gece olduğunda savunmacılar hendeği tekrardan orijinal derinliğine indirmek için hücum noktalarından karşı saldırılar düzenliyordu.</p>
<p>Yakın mesafeden girişilen bu tür saldırılarda daha iyi zırhlanmış ve saklanmış olan savunmacılar avantajlıydı ama Türklerin ateş altında gösterdiği cesaret Rum ve İtalyan tanıkları bile etkilemişti. Türkler yakın mesafede cesaretle dövüşüyor ve birazdan öleceğini bile bile ateş menziline giriyodu. Surlardan okla ve arkebüzle açılan ateşin neden olduğu kırım korkunçtu. Toplarının ağır gülleler atmaya uygun olmadığını anlayan savunmacılar, topçu donanımlarını büyük tüfekler halinde yeniden düzenlemişti. Her silaha ceviz iriliğinde 5-10 kurşun doldurulabiliyordu. Yakın mesafeden atıldığında bu mermilerin etkisi dehşet vericiydi. Zırhlı bir askere çarptıklarında askerin kalkanını ve vücudunu paramparça yapabilen büyük bir güce sahiplerdi. Bir atışta iki ya da üç adam öldürülebiliyordu.</p>
<p>Bu sindirici ateşle vurulan Osmanlıların kayıpları korkunçtu ve ölülerini teslim almaktaki isteklilikleri savunmacılara bir yaylım ateşi daha açma fırsatı veriyordu. Venedikli cerrah Nicolo Barbaro gördükleri karşısındaki dehşeti şu sözlerle anlatmıştı:</p>
<p>“Bir ya da iki adam öldüğünde Türkler hemen geliyor, kent surlarına ne kadar yakın olduklarına aldırmaksızın ölüyü omzuna vurup taşıyordu. Ama mevzilerdeki adamlarımız yoldaşını alıp götürmek için gelen Türklere tüfeklerle ve arbaletlerle nişan alıp ateş açıyor, bu kez ikisi de yere yığılıyordu. Tek bir Türk cesedini bile kent surlarının önünde bırakmak onlar için utanç vericiydi.”</p>
<h4><strong>5.5- İlk Büyük Hücum (18 Nisan)</strong></h4>
<p>Osmanlı topçularının açtığı amansız bombardıman savunmacıların gösterdiği tüm çabalara rağmen hendeğin bir bölümünün doldurulması için etkili koruma ateşi sağlamıştı. Bunu fark eden Mehmet, 18 Nisan günü, surların gördüğü hasarın ve yıpratma muharebelerinin toplu bir saldırıya kalkmak için yeterli olduğuna karar verdi. Güzel bir bahar günüydü; hava kararırken ezan sesi Osmanlı kampı üstünde güven dolu bir tonda yükseldi. Ortodokslar gece boyu ibadete durmak, mumlar yakmak ve Tanrı’nın Anası’na dualarla niyaz etmek için kiliselere çekildi.</p>
<p>Mehmet güneş battıktan iki saat sonra, bahar mehtabının yumuşak ışığı altında vurucu birliklerinin büyükçe bir bölümüne ilerleme emri verdi. Okçuları ve mızraklı askerleri düşmana korku salmak için kurulmuş olan mehter takımı takip ediyordu. Meşaleler, bağırışlar ve savaş çığlıkları eşliğinde harekete geçilmişti. Güçlerini Lykos Vadisi’ndeki, surların bir bölümünün çöktüğü hassas noktaya yöneltmişlerdi. Tam hızla üstlerine gelen Osmanlı saldırısının tüyleri diken diken eden sesiyle ilk kez karşılaşan kentlileri panik sardı.</p>
<p>Konstantinus hemen alarma geçti. Hattın tamamı boyunca kalkışılacak bir genel taarruzdan korkuyor ve adamlarının o an için buna hazır olmadığını biliyordu. Kilise çanlarının çalınmasını emretti; dehşete kapılmış insanlar sokaklara döküldü ve askerler karmakarışık halde görev yerlerine koşuşturdu. Osmanlılar yoğun bir top, tüfek ve ok ateşinin koruması altında hendeği geçti. Merdivenler ve koçbaşlarıyla surlara kadar ulaşabildi. Mevzilerdeki mazgallı siperleri söktüler ve savunmacıların üstüne yaylım ateşi açtılar. Fakat duvardaki gediğin darlığı ve arazideki eğim o noktaya üşüşen askerleri engelliyordu.</p>
<p>Osmanlı’nın bu ilk büyük hücumunda öyle bir karmaşa yaşandı ki kimse diğerinin ettiği tek kelimeyi bile işitemiyordu. İnsanların ağlamaları ve feryatları, çığlıkları ve hıçkırıkları, topların kükremesi ve çanların kesintisiz sesi birbirine karışmıştı. Yangınlar ve patlayan toplardan çıkan koyu duman tabakası herkesin üstüne kara bulut gibi inmişti. Ordular birbirini göremiyor, kimse kiminle çarpıştığını bilemiyordu.</p>
<p>İnsanlar parlak ay ışığı altında daracık yerlere sıkışmış halde birbirini kesip biçerken, avantaj iyi zırhlanmış ve Giustiniani tarafından iyi konuşlandırılmış savunmacılardan yanaydı. Hücuma kalkanların momenti yavaş yavaş azaldı ve sonunda kendilerini surların önünde tükettiler. Dört saatin ardından mevzilere aniden gelen bir sessizlik çökmüştü ve bunu sadece hendeğin içinde can vermekte olan insanların inlemeleri bozuyordu. Osmanlılar ölülerini bile almadan kamplarına çekildi. Savunmacılarsa altı günlük aralıksız savunmanın ardından kendilerini ölü gibi yere bıraktı.</p>
<p>Konstantin’le maiyetindekiler sabahın serin ışıklarıyla birlikte hasarı incelemeye geldi. Hendeğin içi paramparça cesetlerle doluydu. Koçbaşları surların önüne terk edilmişti ve orada burada yanan ateşler sabah havasını tütsülüyordu. Kayıplara dair rakamlar her zaman olduğu gibi değişkendi. Konstantin düşmanın ölülerini almasının hiçbir şekilde engellenmemesi emrini verdi ama surlar önünde terk edilen koçbaşları yakıldı. Ardından imparator, ruhban takımı ve asillerin eşliğinde dularını etmek üzere Ayasofya’ya gitti.</p>
<p>Mehmet’in bundan sonraki stratejisi bombardımanı yoğunlaştırmak olacaktı.</p>
<h4><strong>5.6- Mehmet’in Deniz Gücü</strong></h4>
<p>Mehmet, fetih hazırlıkları sürerken donanmanın elden geçirilmesi ve güçlendirilmesi işiyle de ilgilenmişti. 1452 kışı boyunca Gelibolu’daki donanma merkezinde hatta belki Sinop ve Ege kıyılarındaki tersanelerde hızlı bir gemi yapım çalışması sürdürülmüş, Mehmet bu çalışmalarla bizzat ilgilenmişti.</p>
<p>Akdeniz havzasının anahtar konumdaki savaş gemisi kürekli kadırgaydı. Mehmet’in donanmasını da kadırgalar oluşturuyordu. Bu küçük gemiler suya insanı korkutacak kadar yakındı. Yelken tahrikiyle ilerleyebilirdi ama kadırgaya asıl vurucu gücünü ve savaştaki esnekliğini veren şey kürek gücüydü. Kürekçiler güvertede genellikle tahta sıralar üstünde iki ya da üç kişilik tekli oturma düzeninde otururdu ki bu onları savaş sırasında etkilere korkunç derecede açık hale koyardı. Ayrıca oldukça sıkışık pozisyonda olurlardı ve ciddi kas gücüne sahip olmaları gerekiyordu.</p>
<p>Savaş kadırgası çatışma anında hız ve kıvrak manevra yapmak üzere geliştirilmişti. Sakin denizdeki hızına karşın kadırga, kimi son derece büyük dezavantajların sıkıntısını da çekiyordu. Düşük bordası dalgalı denizde gemiyi şaşılacak kadar elverişsiz kılıyor böylece kullanımı yaz aylarıyla sınırlı kalıyordu. Yelkenler rüzgar tam kıçtan alındığında kullanışlıydı, küreklerse pruvadan gelen sert esintilerde fazla yararlı değildi. Dahası hız yapma eğilimi teknenin bordasını nasıl alçak hale koyduysa, kabuğunun da aynı şekilde incelmesine yol açmıştı. Bu da ticaret gemilerine ya da daha yüksek Venedik kalyonlarına saldırırken ciddi dezavantaj yaratıyordu. Sonuçta, kadırganın tüm güçlü ve zayıf yanları Konstantinopolis için verilen mücadelede bir kez daha ortaya çıkacaktı.</p>
<p>Mehmet oldukça büyük bir donanma toplamıştı. Yedi kuşatmadan beri Osmanlılar Konstantinopolis’e ilk kez donanma getiriyordu. Bu kritik bir gelişmeydi. Donanmanın başında bu işlerde bilgisi, görgüsü ve tecrübesiyle nam salmış olan Baltaoğlu Süleyman vardı. Kutsal savaş şevki ve fetih özlemiyle yanıp tutuşan filo Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne doğru yola koyulduğunda donanma büyük bir neşe ve moral üstünlüğü içindeydi.</p>
<p>Baltaoğlu’nun kumandasındaki bu donanma savaş başlamadan önce Gelibolu’dan hareketle Marmara Denizi’nde boy gösterince Rumlar şoke olmuşlardı. Türklerin kendilerininkinin beş katı olan bir filoya sahip olmalarına fena halde bozulmuşlardı. Mehmet kara kuvvetleri ve topçu bataryaları konusunda olduğu gibi donanmada da büyük sayıların psikolojik önemini gözetmişti. Donanması 140 parça gemiden oluşuyordu ve denize de hâkim olduğunu onlara kanıtlamıştı.</p>
<p>Mehmet’in etkileyici deniz gücüne dair haberler kente filonun kendisinden çok önce ulaştığından savunmacıların donanmaya ilişkin planları dikkatle hazırlamak için bolca zamanı olmuştu. 2 Nisan günü kendi gemilerine güvenle demirleyecekleri yer sağlamak ve zayıf deniz surlarını saldırıya kapatmak için Haliç’in ağzındaki büyük zinciri kuvvetlendirmişlerdi. 9 Nisan’da savunmacıların elindeki tüm deniz gücü limanda düzenli ve hazırdı. Sayıları Mehmet’in devasa filosunun yanında komik kalıyordu. Kuramsal olarak hiçbiri savaş gemisi değildi ama farklı yapıları Akdeniz’in tehlikeli korsan tehdidi barındıran sularında onlara avantaj sağlıyordu. Yükseklikleri, mürettebat seyir yerleri, iyi silahlanmaları ve yetenekli askerlerle donanmaları halinde bu gemiler, düşük bordalı savaş kadırgaları karşısında üstünlük kazanabiliyordu. Savaş tarihinin o kesitinde bu tür ticari gemiler en kararlı saldırılar karşısında bile genellikle tutunabiliyordu.</p>
<p>Tekne idare etmek iyi eğitilmiş mürettebatlara özgü bir yetenekti. Öyleyse deniz üstündeki karşılaşmaların sonucu sayıdan çok deneyime, kararlılığa bazen de rüzgar ve akıntılar konusunda şanslı olmaya bağlıydı.</p>
<p>Osmanlı Donanması 12 Nisan’da Boğaz’ın 3 km kadar kuzeyine gidip Avrupa yakasındaki günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yere yakın bir konumda demirlemişti. Bu mevkiye o zamanlar Çiftedirek deniyordu. Savaşçı filonun büyüklüğü ve gücü şüphesiz ki İtalyanların bile kendilerine olan güvenini zedelemişti. Zincirin arkasında nöbet halindeki gemiler, günler geceler boyunca saldırıya geçilmesini silah başında beklemişler ama Osmanlı Donanması bir türlü saldırıya geçmemişti. Bu aşındırıcı bir kedi fare oyununun başlangıcıydı. Tarafsız Galata’nın Boğaz’ı rahatça gören surlarında iki adam sürekli nöbet halindeydi. Herhangi bir harekette Haliç’teki liman kumandanı Alviso Diedo uyarılacaktı. Rumlar bu sinirleri geren hal içinde olacakları bekliyordu.</p>
<h4><strong>5.7- İlk Deniz Muharebesi (18 Nisan)</strong></h4>
<p>Sonunda kent üstünde kurduğu cendereyi arttırmak isteyen Mehmet, Baltaoğlu’na Haliç’i kapatan zincire bir hamle yapmasını emretti. Osmanlı gemileri Haliç’ten içeri girebilirse Konstantin kara surlarındaki çok gereksindiği savunmacıların bir bölümünü kıyı şeridine göndermek zorunda kalacaktı. Her iki taraf da öyle bir girişim için dikkatle hazırlanmıştı.</p>
<p>18 Nisan günü, olasılıkla Ayos Romanos kapısına yapılan ilk büyük saldırıyla aynı zamanda Baltaoğlu da donanmayı ilk hücumuna kaldırdı. Çiftedirek’ten harekete geçen filo zincire doğru hızla ilerledi. Ok menziline girince yavaşladılar, bir ok ve top salvosu açtılar; taş gülleler, demir ve alev uçlu oklar ıslık çalarak yükselip aradaki suyu aştı, düşman gemilerinin güvertesine yağdı. İlk yaylım ateşinden sonra filo tekrar harekete geçip, Haliç’te demirli gemilere yaklaşmak için ilerledi. Zincirin bulunduğu bölgeye gelince Osmanlılar standart yakın dövüş tekniklerini uygulamaya koydu. Fakat yüksek bordalı Hristiyan gemileri alçak bordalı Osmanlı kadırgaları karşısında çok avantajlıydı. Yukarıdan rahatça ateş açabiliyorlardı.</p>
<p>Haliç’in ağzını kapatan zincir için verilen mücadele şiddetliydi, ama Hristiyanlar sonunda duruma hakim oldu. Osmanlı kadırga filosunu püskürtmeyi başarmışlardı. Küçük düşürücü bir yenilgiye uğramaktan korkan Baltaoğlu gemilerini geri çekip Çiftedirek’e döndü.</p>
<p>Deniz savaşının ilk raundunu savunmacılar almıştı. Gemilerini iyi tanıyorlardı ve deniz savaşının temel gerçeğini kavramışlardı: Bir ticaret gemisi mürettebatı deneyimli, disiplinli ve iyi donanımlıysa, üstüne akın akın gelen çok sayıdaki alçak bordalı savaş kadırgası karşısında tutunabilirdi. Mehmet’in top gücüne yönelik umutları böylece denizde boşa çıkmıştı. Hafif bir kadırgaya yerleştirilebilecek çaptaki toplar büyük Hristiyan gemilerinin dayanıklı kabukları üstünde etkili olamayacak kadar küçüktü.</p>
<p>Sonuçta 19 Nisan sabahına gelindiğinde Mehmet’in güçleri hem karada hem de denizde püskürtülmüş, savunmacıların morali sağlam kalmıştı. Kuşatma süresinin uzaması Mehmet’in sabrını günden güne tüketiyordu. Çünkü Batı’dan yardım gelmesi ya da kendi askerlerinin moralinin çökmesi tehlikesi vardı.</p>
<p>Konstantin için kentin başarıyla savunulması Hristiyan Avrupa’dan gelecek yardıma bağlıydı. Kuşatma öncesinde insan ve malzeme kaynağı sağlamak için ricayla geçen bitmek bilmez diplomatik turlar yapmıştı. Kent halkı her gün bir filonun Marmara’yı yararak görüneceği umuduyla ufuk çizgisine bakıyordu. Ama denizde uğursuz bir ıssızlıktan başka bir şey yoktu.</p>
<h4><strong>5.8- Gemilerin Karadan Yürütülmesi Fikri</strong></h4>
<p>Haliç limanına yaptığı saldırının başarısız olmasının ardından Mehmet’in aklını derin düşünceler almıştı. Altın işlemeli kızıl otağından çıkıp kentin çevresini boydan boya dolaşarak Çiftedirek’e gidiyor, sorunları üç boyutlu olarak inceliyor, Kızıl Elma’ya farklı açılardan bakıyor, durumu aklında tartıyordu. Haliç’e giremiyor oluşu kente birden fazla yönden baskı yapmasını engelliyor ve savunmacıların yetersiz güçlerini kara surlarına yoğunlaştırmasına neden oluyordu. Dışarıdan bakıldığında savunma sistemi fazla karmaşık ve katmanlı, hendek hızlı sonuçlar almak için fazla derindi. Ayrıca Giustiniani bir strateji dehası olduğunu kanıtlamış, sınırlı insan gücünü ve malzemeyi son derece iyi yaymıştı.</p>
<p>Kapalı olduğu sürece Haliç, gelecek herhangi bir destek filosuna güvenli demirleme barınağı ve denizden yapılacak karşı saldırılara üs oluşturacaktı. Ayrıca Mehmet’in ordusuyla donanmasındaki kimi bölümler arasında kurulması gereken iletişimin yolunu uzatıyor, askerler kara surlarından Çiftedirek’e gitmek için Haliç’in en dip ucundan dolaşmak zorunda kalıyorlardı. Haliç’e mutlaka girilmeliydi.</p>
<p>Tam bu aşamada Sultan Mehmet, Haliç tarafındaki surlara öldürücü darbeyi indirecek dahiyane bir plan yaptı. Gemilerini karayoluyla Boğaziçi’nden Haliç’e taşıyacak, böylece Haliç’in ağzını kapayan kalın zincirin etrafından dolaşacaktı. Vezirlere bu ilginç planını anlattığında herkes bu işin imkansız olduğunu düşündü. Ama Mehmet kararlıydı. Gemiler karadan yürütülecekti.</p>
<p>Çalışmalar başlayacaktı fakat ortada bir problem vardı: Gizlilik. Galata’daki Cenevizliler hem Rumlarla hem de Osmanlılarla karlı bir alışveriş sürdürüyordu. Süreç içinde iki taraflı geçirgen bir zar gibi çalışmaya başlamışlardı. Gündüzleri Osmanlı kampında büyük topları soğutmak için gerekli yağı sağlayarak ve olabilecek her şeyi satarak alenen dolaşıyorlar, sonra geceleri Bizans surundaki yerlerini almak için Haliç’e sızıyorlardı. Büyük zincirin ucu Galata surlarının gerisinde güvenceye alınmıştı ve bu noktaya doğrudan ulaşılamazdı çünkü Mehmet Cenevizlilerle açıktan savaşa girmekte istekli değildi. Oraya yöneltilecek düşmanlığın ana kentten güçlü bir filo gönderilmesi riskini taşıdığını biliyordu. Ayrıca Galata sakinleri Hristiyan dindaşlarından yanaydı ve Giustiniani’nin kendisi de Cenevizliydi. Dolayısıyla gemilerin karadan yürütülmesi için sultanın Cenevizlilerle bir anlaşma yapması gerekiyordu ki operasyon gizli bir şekilde tamamlanabilsin.</p>
<p>Böylece sultan, bu işi gizli tutması karşılığında Galata’daki Ceneviz podestasına yakın gelecekte geniş topraklarında dilediğince ticaret yapma izni vereceğini söyledi. İstihbaratı düşmanına satmaktansa susmasının onun için daha karlı olacağını ifade etti.</p>
<p>Ertesi gün hemen çalışmalar başladı. Çiftedirek’ten günümüzde Kasımpaşa denilen yere kadar ulaşan hattaki yollar çalı çırpıdan temizlendi ve kalaslar döşendi. Yol en yüksek noktasında deniz seviyesinden 60 metre kadar yukarıdaydı ve kot farkları gemileri karadan aktarma girişiminde epey zorluk çıkaracaktı. Ancak Mehmet’in insan gücünden yana sıkıntısı yoktu. 10 binlerce adamı vardı. Bir fırlatma rampasını andıran yol, koyun ve öküz içyağıyla sıvandı. Gemileri sudan kaldıracak beşikler kuruldu. Dikkati bu hazırlıklardan başka yöne çekmek için Mehmet, Galata’nın hemen kuzeyindeki tepeye bir top bataryası getirtti ve Zağanos’a Haliç’i koruyan gemileri top ateşine tutmasını emretti.</p>
<h4><strong>5.9- İkinci Deniz Muharebesi (20 Nisan)</strong></h4>
<p>Gemilerin karadan yürütülmesi için gereken yol hazırlanırken 20 Nisan’da yüksek bordalı, yelken tahrikli, silah ve erzak yüklü üç Ceneviz gemisi, Sicilya’dan gelen bir Rum nakliye gemisiyle birlikte Marmara sularında belirdi. 4 gemi sabah saat 10 sularında görüldü ve beyaz zemin üstünde kırmızı haçtan oluşan Ceneviz bayrağı hemen tanındı. Bu haber halkta anında bir sevinç dalgasına neden oldu. Yaklaşan filo Osmanlı deniz devriyeleri tarafından da hemen hemen aynı zamanda fark edildi. Hemen kampında bulunan Mehmet’e haber gönderildi. Sultan emirlerini Baltaoğlu’na bizzat vermek üzere hiç zaman kaybetmeden dörtnala donanmanın yanına gitti. Filosunun, zincirin önünde uğradığı başarısızlıktan ve ordusunun kara surları önünde püskürtülmesinden şüphesiz rahatsızlık duyan Mehmet’in Baltaoğlu’na verdiği mesaj net ve kesindi: Düşman gemileri zapt edilecek ve gemiciler tutuklanarak kendisine getirilecek; bu olmadığı takdirde herhangi bir gemici canlı olarak geri dönmeyecekti. Ne de olsa emrine 140 parçadan oluşan Osmanlı tarihinin en büyük donanması verilmişti.</p>
<p>Osmanlı kadırga filosu tüm kürekçileriyle çabucak hazırlandı ve ağır piyadelerden, okçulardan, yeniçerilerden oluşan vurucu güçler güvertelerde yerini aldı. Hafif toplar yine yüklendi; yangın okları ve silah namına her ne lazımsa; yuvarlak ve dikdörtgen kalkanlar, tolgalar, göğüs zırhları, fırlatma taşları, ciritler ve uzun mızraklar alındı. Sonunda filo düşmanla karşılaşmak üzere Boğaz’dan aşağı ilerledi.</p>
<p>Ceneviz gemileri rüzgârı arkalarına almış, Boğaz girişinde hızla ilerliyordu. Osmanlı filosu karşıdan esen rüzgâr altında kullanamadığı yelkenleri indirdi ve dalgalı denizde akıntıya karşı kürekle ilerlemeye başladı. Dört Hristiyan gemisi, öğle saatlerine gelinirken kentin güneydoğu kıyılarına yaklaşmıştı ve açıkta Haliç’in ağzına doğru manevra yapmaya hazırlanıyordu. Büyük sayısal üstünlük o arada Baltaoğlu’nun adamlarını gurur ve başarı umuduyla doldurmuştu. Yönlerini hiç değiştirmeden, atılan naralar eşliğinde hızla kürek çekerek, zafere özlem duyan insanlara özgü bir şekilde ilerliyorlardı.</p>
<p>100’den fazla geminin dört ticaret gemisinin oluşturduğu tek noktaya yönelişine bakılınca sonuç kaçınılmaz görünüyordu. Kent halkı surların üstünde, damlarda, hipodromun ayakta kalan bölümünün tepesinde, Marmara’yı ve Boğaz’ın girişini görebilecekleri her yerde toplanmıştı. Mehmet ve maiyetindekilerse Haliç’in öte yanında, Galata surlarının gerisindeki bir tepenin eteğindeydi. Baltaoğlu’nun gemisi düşman gemilerine yaklaşırken, iki cenahta da umudun ve heyecanın bir karışımı yaşanıyordu.</p>
<p>Baltaoğlu, gemisinin pruvasına dikilip, gelenlere yelkenlerini hemen indirmelerini söyledi. Ama Cenevizliler rotasını koruyarak Baltaoğlu’nun bağırışlarına kulak asmadı. Böylece Osmanlı kumandanı gemilerin ateşe verilmesini emretti. Savrulan yangın okları her yandan gemilerin üstüne yağmaya başladı; Cenevizliler yine de bir an bile duraksamadı. Gemilerinde çıkan yangını hızla söndürmeye koyuldular.</p>
<p>Avantaj yine yüksek bordalı, büyük gemilerdeydi. İçindekiler yüksekten savaşıyor, bilhassa da direklerinden ve çanaklıklarından aşağıya oklar, mızraklar, taşlar yağdırıyorlardı. Hiç dağılmadan Akropol burnuna yaklaştılar ve Haliç’e sığınmak için dönüş yapmaya hazırlandılar ki, felaket de o sırada patlak verdi. Rüzgâr ansızın durmuştu. Yelkenler cansız bir halde direklerden sallanıp kaldı ve kente iyice yaklaşmış olan gemiler hız kaybetti.</p>
<p>Düşmanın hız kaybetmesiyle avantajını kaybettiğini gören Baltaoğlu, donanmasıyla hemen Ceneviz gemilerinin etrafını sardı ve bir kez daha ateş yağmuruna tuttu. Ama hâlâ öncekinden daha etkili olamıyorlardı. Topları çok küçüktü ve suya düşman gemilerine hasar veremeyecek kadar yakındılar. Hristiyan mürettebatlar çıkan yangınları fıçılarda biriktirilmiş sularla hemen söndürüyordu. Kundaklamanın başarısız olduğunu gören Osmanlı amirali arkadaşlarını teşvik eden bir seslenişle bu kez filoya iyice yaklaşılmasını ve bordalanmasını emretti.</p>
<p>Kadırgalar artık neredeyse hareketsiz kalmış Ceneviz gemilerinin etrafında arı sürüsü gibi kaynaşıyordu. Deniz, birbirine karışmış direkler ve küreklerin oluşturduğu yığınla adeta çorbaya dönmüştü. Baltaoğlu gemisinin mahmuzunu Hristiyan gemileri arasında en büyük ve en az silahlanmış olan yük gemisine dayadı. Osmanlı piyadesi kancalı sırıklar ve merdivenlerle gemiye çıkmak, düşmanın kafasını baltayla ezmek, güvertesini meşalelerle ateşe vermek için borda köprülerine üşüştü. Kimisi çapa zincirlerinden ve iplerden tırmanmaya çalışıyor, başkalarıysa ahşap mevzilere mızraklar ve ciritler yağdırıyordu. Gemilerin birbirine sokulabildiği yerlerde mücadele göğüs göğse sürmeye başlamıştı.</p>
<p>Yüksekte konuşlanmış ve iyi zırhlanmış savunmacılar hücum edenlerin kafalarını gemilere tırmanırken gürzlerle eziyor, tutundukları yerlerde ellerini kılıçla kesiyordu; savrulan mızraklar, kargılar ve taşlar aşağıda köpüren kalabalığın üstüne yağmur gibi iniyordu. Baltaoğlunun teşvikiyle her iki taraf birbirine daha da şiddetle girişti; savaş dehşetli ve kanlı bir tabloya dönüştü.</p>
<p>Osmanlı filosu dize getirilemeyen inatçı düşmanla iki saat boyunca cesurca boğuştu. Yukarıdan bakıldığında, hepsi birlikte kendilerinden çok büyük bir böceği alaşağı etmeye çabalayan bir karınca sürüsünü andırıyordu. Osmanlı gemilerinden biri gücünü tüketip geri düşerse, taze güce sahip başka gemiler avını parçalamak için kürek gücüyle ileri atılıyordu. Ancak zaman geçtikçe Cenevizli kaptanlar gemilerinin hızlı bir saldırıyla düşecek duruma geldiğini gördüler. Böylece önceden provası yapılmış bir manevrayla gemileri yan yana getirmeyi başardılar ve birbirine bağladılar. Dışarıdan bakan bir gözlemci için arı sürüsü gibi kaynaşan Osmanlı donanmasının ortasında yükselen tek bir kaleye benzediler.</p>
<p>Kent surlarında toplanmış olan izleyiciler, denizin ortasındaki bu devasa kalenin Galata kıyısına doğru sürüklenmesini çaresizlik içinde izliyordu. Çarpışma kendisine doğru yaklaşınca Mehmet atı üstünde kıyıya yaklaşıp heyecanla emirler vermeye, yiğitçe savaşan askerlerine cesaretlendirici sözler söylemeye koyuldu. Hatta bir ara savaşa bizzat kumanda etme isteğine kapılarak atını denize sürdü. Güneş alçalıyordu. Savaş üç saatten beri olanca şiddetiyle sürüyordu. Osmanlı gemilerindeki savaşçıların çokluğu sayesinde yaralananların, ya da şehit olanların yeri kısa zamanda dolduruluyor bu nedenle de mücadeleyi Osmanlıların alacağına artık kesin gözüyle bakılıyordu. Hristiyanların cephanesi er ya da geç tükenecek, enerjileri bitecekti.</p>
<p>Sonra dengeyi tekrar değiştirecek bir şey oldu ve bu öylesine beklenmedik bir anda gerçekleşti ki, izleyen Hristiyanlar bunun gerisinde sadece Tanrı’nın elinin olabileceği yargısına vardı. Güney rüzgârı yavaştan esmeye başlamıştı. Birbirine bağlı dört geminin büyük kare yelkenleri önce hafifçe dalgalandı, ardından şişti ve gemiler rüzgârın engellenemez gücüyle yine bir blok halinde hareketlendi. Hızlanarak çevrelerindeki hafif ve kırılgan kadırgalardan oluşma duvara çarptılar, öylece Haliç’in ağzına yönelerek Türklerin elinden kaçmayı başardılar. Sonunda zincir indirildi ve dört yardım gemisi Haliç’e girmeyi başardı. Bu sırada Mehmet, Baltaoğlu’na ve denizcilere küfürler yağdırıyor ve duyduğu öfkeyle üstünü başını parçalıyordu. Bu deniz yenilgisi Türklere epey pahalıya mal olmuştu. Binlerce adam ve çok sayıda gemiyi yitirdiler.</p>
<p>Kıyıdan filosunun yenilgisini izleyen sultan öyle büyük bir hiddete kapılmıştı ki adeta aklını yitirecek noktaya geldi. Öfkesinden deliye dönmüştü. Nasıl olurda 100’den fazla gemi 4 gemiyi durduramazdı? Çılgına dönen Mehmet derhal Baltaoğlu’nun huzuruna getirilmesini emretti. Süleyman getirilince ani bir hışımla kılıcına sarıldı ve neredeyse bir hamlede Süleyman’ın kafasını uçuracaktı. Halil Paşa ve yeniçeriler araya girdiler. Muharebede bir gözünü kaybetmiş olan Baltaoğlu’nun iyi bir asker olduğunu ve babası Murat’ın zamanında birçok muharebede yiğitçe savaştığını söylediler. Hatta bir gözünü kaybetmesinin çabalarının görülebilir kanıtı olduğunu ileri sürdüler. Sonunda sultan Baltaoğlu’nu idam etmekten vazgeçse de onu görevinden aldı ve donanma komutanlığını babası zamanında amiral olan Hamza Bey’e verdi. Baltaoğlu’na askerlerinin önünde 100 kırbaç vurulmasını emretti. Mallarına el koyarak yeniçerilere dağıttı. İzleyen askerler ve vezirler bu gözdağından gerekli dersi almıştı. Sultanın hoşnutsuzluğunun doğurabileceği tehlikeleri kendi gözleriyle görmüşlerdi.</p>
<p>Boğaz’da yapılan deniz savaşının sonuçları her iki taraf için de önemliydi. Kuşatmanın psikolojik dengesini keskin ve beklenmedik bir şekilde savunmacılardan yana değiştirmişti. Kenti almaya yönelik mücadele sultanın topları kara surlarında ne kadar başarılı olursa olsun denizde denetim sağlanmadıkça güçleşecekti. Üstelik o dört gemi daha büyük bir filonun müjdecisi olabilirdi. Ve eğer dört gemi Osmanlı donanmasına kafa tutabildiyse İtalyan kent devletlerinden gelecek bir düzine iyi silahlanmış kalyon sonucu savunanların lehine belirleyebilirdi.</p>
<h4><strong>5.10- Halil Paşa’nın Barış Önerisi (21 Nisan)</strong></h4>
<p>21 Nisan’da surun Ayos Romanos Kapısı’ndaki bir bölümü yıkıldı. Savunanlar o zamana kadar gedikleri geceleri tonlarca molozla dolduruyordu ama top atışı sıklaştıkça bütün gedikleri yeterince çabuk doldurabilmek olanaksız hale geliyordu. Yine de Osmanlı askerleri bir türlü şehrin içine giremediler. Giustiniai ve adamları karanlığın korumasına sığınarak hasar gören yerleri onarmayı bir kez daha başardılar.</p>
<p>Kuşatmanın bu kritik noktasında ne yapacaklarına karar vermek için bir savaş divanı toplandı. Bu kurultayda Halil Paşa, Mehmet’i imparatorla barış yapmaya ikna etmeye çalıştı. Şehrin alınabileceğine inanmıyordu ve kuşatmanın bir an önce kaldırılıp hala avantaj kendilerindeyken bir barış teklifi sunulmasını istiyordu. Hatta barış yapılması için Rumlarla gizlice iş birliği bile yapmıştı. Kaybedilen deniz savaşı kentin alınmasının zorluğunu ve sefer uzayıp gidecek olursa bir Macar ordusunun ya da İtalyan donanmasının yardıma gelebileceğini ortaya koymuştu.</p>
<p>Ayrıca Mehmet’in otoritesi yönünden de tehlike arz etmeye başlamıştı. Yeniçerilerden gelecek aleni bir ayaklanma ihtimali vardı. Mehmet hiçbir zaman babası Murat gibi ordusunun sevgisini tam olarak kazanamamıştı. Ordu daha önce hırçın genç sultana karşı iki kez ayaklanmıştı ve bu hala zihinlerindeydi.</p>
<p>En sonunda Halil Paşa, sultana, Konstantin’e götürmek üzere hazırladığı bir barış antlaşması taslağı sundu. Buna göre Mehmet, Konstantinopolis surlarına kadar bütün toprakları alacak, şehirdeki güvenlik memurlarını kendisi atayacak ve Konstantin’den yıllık 70 bin altın haraç alacaktı. Bunların karşılığında kuşatmayı kaldıracaktı.</p>
<p>Fakat ordugahta Halil Paşa’nın muhalifleri vardı. Zağanos Paşa bunların başında geliyordu ve bu yaklaşıma şiddetle karşı çıktı. Zağanos ve diğer vezirler Mehmet’in hocaları Molla Ahmet Gürani, Akşemseddin gibi İslami ateşi uzun zamandan beri aziz tutan, kutsal savaş yanlısı dini önderlerden de destek alıyordu. Mehmet zaten karakter itibariyle her zaman savaştan yanaydı. Böylece Halil Paşa’nın önerisi divanda reddedildi.</p>
<h4><strong>5.11- Gemilerin Karadan Yürütülmesi (22 Nisan)</strong></h4>
<p>Bu arada Galata surlarının arkasındaki 3 km’lik yol gemilerin geçişi için hazır hale getirilmişti. Etrafına askerler, öküz katarları, bocurgatlar ve ırgatlar geçen her gemi iki yandan desteklenmiş halde sırttan yukarıya çekilmeye başlandı. Rampa boyunca ilerledikçe yoluna yağlı tomruklar yerleştiriliyor, sarp yamaç boyunca 60 metre rakımdaki tepeye doğru büyük bir insan ve hayvan gücüyle santim santim yol alıyordu. Bir gemi tepeye çıkarıldığında iş kolaylaşıyor rampa aşağı kolayca kaydırılabiliyordu. Önce deneme niyetine birkaç küçük gemi geçirildi. Sonra bunu büyük gemiler takip etti. Sonunda toplam 72 gemi sadece bir gecede Haliç’e geçirilmişti. Sultan işin başında bizzat durup çalışanları yüreklendirmişti.</p>
<p>Haliç boyunca uzanan deniz surları zincirin içindeki güvenli konumu ve kara surlarına yapılan muazzam baskı nedeniyle neredeyse hiç korunmuyordu. İlk geminin karşı tepenin yamacında görünüp aşağıya inmeye başlamasını izleyen askerler şehre haberi yetiştirince kentte panik hızla yayıldı. İnsanlar dik yokuşlardan aşağı koştu ve Osmanlı filosunun Haliç’e doğru kayışını mevzilerden dehşet içinde izlemeye koyuldu. Gözlerine inanamadılar. Bu, Boğaz’daki savaşta alınan zafere verilmiş olağanüstü bir stratejik ve psikolojik yanıttı.</p>
<h4><strong>5.12- Bizans’ın Gece Saldırısı (28 Nisan)</strong></h4>
<p>Bizans artık Haliç’teki kontrolünü tamamen kaybetmişti. Konstantin zaten yetersiz olan birliklerinin üstünde doğacak etkiyi hemen kavradı. Haliç’in Osmanlı donanması tarafından işgal edilmesiyle, oradaki surların da korunması gereği doğmuştu. Ama savaşanların oralara aktarılmasıyla öteki taraflar boş kalıyordu. Bu durum kenti büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyordu. Dolayısıyla Haliç’teki filoyu yok etmek için derhal bir plana ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Deniz harekatlarının kumandasından sorumlu Venedikliler de son derece tedirgin olmuştu. Haliç’teki Osmanlı gemilerini etkisiz hale getirmek için bir plan yapıldı. Plana göre küçük bir güçle bir gece vakti Türk donanması gafil avlanacaktı. Zaman her şey demek olduğuna göre bu iş Cenevizlilere danışmadan ve derhal yapılmalıydı. Venedikli bir kaptan olan Jacopo Cocco saldırıyı kendisinin yönetmesini önerdi. Plan oylandı ve karar alındı.</p>
<p>24 Nisan günü Cocco planı uygulamaya koymak için çalışmaya başladı. Karanlık bir gece vakti Türk gemilerine saldırıp onları Rum ateşiyle yakmaya çalışacaktı. Fakat birtakım aksilikler çıkınca saldırıyı ertelemek zorunda kaldı. Bu arada Osmanlılar kara surlarını aralıksız top atışına tutmaya devam ediyorlardı. En sonunda 28 Nisan günü şafaktan iki saat önce harekete geçildi. Haliç’teki tek yaşam belirtisi Ceneviz yerleşimindeki Galata Kulesi’nin tepesinde yanan parlak ışıktı. Gemiler Osmanlı donanmasına yaklaşırken mutlak sessizlik korundu.</p>
<p>Harekat sırasında Cocco planda değişiklik yaptı. Kendi gemisini konvoyun başına geçirdi ve saldırıyı başlatmak için demirli donanmanın üstüne doğru tam hızla ilerlemeye başladı. Anlık bir sessizlik oldu. Ardından nöbetçiler alarm verince korumasız geminin üstüne Osmanlılar birden top ateşi açtı. Söylentiye göre Türkler bu saldırının haberini önceden Galata’daki Cenevizlilerden almışlardı. Cocco hazırlıksız yakalanmıştı. İlk top atışı gemisine isabet etmedi ama yakınına düştü. İkincisi fustayı tam ortasından vurup deldi ve geçti. Zırhlı askerler ve kürekçiler göz açıp kapayana dek kapkara denize dökülüp gözden kaybolmuştu.</p>
<p>Onu izleyen gemiler ne olduğunu karanlıkta göremedi ve ileri atıldı. Yakın mesafeden başka toplar da ateşe başladı. Toplardan ve el silahlarından o kadar fazla duman çıkıyordu ki, kimse hiçbir şey göremiyor, her iki taraftan da öfkeli bağırışlar duyuluyordu. Şafak sökmesine az bir zaman kala kalan gemilerin paniklediğini gören Osmanlı donanması onları kuşatmak ve ele geçirmek için demirli olduğu yerden ayrıldı. Korkunç ve hararetli bir savaş başladı. Cehennemin kendisiydi sanki. Sayısız kurşun ve ok atılıyor ve top ateşi açılıyordu. Yakın mesafeden yapılan savaş taraflardan biri avantaj sağlayamadan bir buçuk saat kadar sürdü. Sonunda birbirlerinden ayrıldılar ve demir yerlerine döndüler. Günün galibinin hangi taraf olduğu açıktı. Osmanlı bu deniz muharebesinden zaferle çıkmıştı. Karşı tarafın deniz üstünlüğü ciddi zarar görmüştü.</p>
<p>29 Nisan sabah saatleri ilerledikçe Bizans’ın verdiği kayıp daha da kötü görünüm almaya başladı. Geri gelmeyen denizcilerden 40 kadarı batmakta olan gemilerinden sağ kurtulmuş, karanlığın ve karmaşanın içinde düşman kıyısına doğru yüzüp tutsak düşmüştü. Mehmet bunların bir ceza ve ibret olarak tüm kentin görebileceği şekilde kazığa vurulmasını emretti. İtalyan denizcilerin tüm surlardan görülebilen cesetleri arzu edilen etkiyi yaptı. Ama sonra üzüntü hızla öfkeye dönüştü. Kenttekiler uğradıkları kaybın acısını yatıştırmak için kendi zulmünü uygulamaya koydu. Kuşatmanın başlangıcından o yana kentte 260 Osmanlı tutsağı vardı. Ertesi gün savunmacılar aynı türden bir eyleme girişti. Öfkeye kapılmış Rum halkı esir tutulan Türkleri surlara çıkartıp kendi yoldaşlarının gözü önünde vahşice parçaladı. Böylece savaş daha acımasız bir hal almış oldu.</p>
<h4><strong>5.13- Havan Topu Kullanılması ve Haliç’te Köprü İnşası</strong></h4>
<p>Türklerin bu deniz zaferini hemen bir kara saldırısı izlemedi, sadece her iki cephede de düşmanı bezdirme işine devam edildi. Mayıs başında surlar top atışlarıyla dövülürken, Mehmet’in sürekli devinen düşünceleri hala zinciri korumakta olan düşman gemilerinin Galata surları ardından nasıl bombardıman edilebileceği üzerine yoğunlaşmıştı. Çözüm, Ceneviz yerleşiminin gerisinden ateş açabilecek, daha dik atış yörüngesi olan bir top yaratmaktı. Mehmet top dökümcülerini gülleyi çok yükseğe fırlatacak, böylece inişinde gemilerin tam ortasına isabet edip batmasını sağlayacak bir silah yani havan topunun ilkel bir türünü yapmakla görevlendirdi. Yeni top çabucak yapıldı ve hazır edildi. Artık Galata surlarının üstünden zinciri koruyan gemilere ateş açılabiliyordu. Böylece tarihte ilk kez bir kuşatma savaşında havan topu kullanılmış oldu.</p>
<p>Limandaki bütün gemilere ayrım gözetilmeksizin açılan ateşte barışçıl bir Ceneviz ticaret gemisi de battı. İçerisinde 12 bin düka değerinde ipek, balmumu ve diğer ticari mallar yüklüydü. Kente gönderilen bir delegasyon saldırı konusunda şikayetçi olmak üzere sultanın ordugahına gitti. Onları karşılayan vezir ifadesiz bir yüzle batan geminin düşmana ait olduğunu sandıklarını öne sürdü. Kent fethedildiğinde zararın her neyse tazmin edileceği güvencesini verdi. O arada taş gülleler dik yörüngeler çizerek Haliç’e düşmeye devam ediyordu. Hristiyan filosu olduğu yere çakılmıştı ve artık yararlılığını kaybetmişti.</p>
<p>Bununla beraber Mehmet baskıyı artırmak amacıyla Haliç’i geçip surların hemen dibine ulaşacak, böylece birliklerinin geçişini kolayca sağlayabilecek dubalardan mürekkep bir köprü yapılmasını emretti. Bu köprü, Cenevizlilerin kendisine verdiği fıçılardan yapıldı. Demir kancalarla birbirine tutturulan yaklaşık bin fıçı, köprü vazifesi gördü. Bunların üstüne, beş adamın yan yana rahatça yürüyebileceği genişlikte kalaslar konuldu. Rumlar bu köprüyü defalarca yakmaya çalıştı ama başaramadılar.</p>
<h4><strong>5.14- Şehirde Morallerin Bozulması (3 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet’in zekice taktikleri Rumlar için giderek artan bir şekilde yıpratıcı ve psikolojik bir hal almıştı. Savunmacılar hatlara şimdi daha da seyrelmiş şekilde yayıldığından askerlerin morali tehlikeli düzeyde düşmüştü. Yorgunluk, kıtlık ve umutsuzluk savunmacılar üstünde yıkıcı etkisini göstermeye başlamıştı. Şikayetler ve karşılıklı suçlamalar bir kez daha yükseldi. İstifçilik, korkaklık, çıkarcılık ve engelleme suçlamaları vardı. Ulus, dil ve dinsel inanış farkları zaten zayıf olan bağları gitgide çürütüyordu. Giustiniani ile Notaras askeri kaynaklar için rekabet halindeydi. Kırılgan Hristiyan koalisyonu savunmanın stresi altında dağılmaya yüz tutmuştu.</p>
<p>Tüm bu kötü durumların üzerine Hıristiyan Batı’dan da beklenen yardım bir türlü gelmemişti. Durumun görüşülmesi için 3 Mayıs’ta kumandanların, sivil ileri gelenlerin ve din adamlarının katılacağı büyük bir konsey toplandı. Bazıları imparatoru şehirden ayrılıp dışarıda direniş göstermeye razı etmeye çalıştılar. Fakat imparator şu sözlerle öneriyi reddetti:</p>
<p>“Gitmek benim için imkânsız. Tanrı’nın kiliselerini ve hizmetkârları olan ruhban sınıfını, tacı ve halkımı nasıl böylesi kötü bir durumda bırakabilirim? Dostlarım, gelecekte bana, ‘Olmaz efendim, sakın bizi terk etmeyin,’ dışında bir şey söylemeyin. Sizi hiçbir zaman terk etmeyeceğim.”</p>
<h4><strong>5.15- İkinci Büyük Hücum (6 Mayıs)</strong></h4>
<p>Şehrin zor durumda olduğunu bilen Mehmet 6 Mayıs’ta nihai darbeyi vurmak için doğru zamanın geldiğine karar verdi ve tüm orduya kente yürüyüp bütün gün savaşması emrini verdi. Böylece bir büyük hücum daha yapıldı. Kısa zamanda surun bir bölümü daha çöktü. Savunmacılar onarıma girişmek için gecenin çökmesini bekledi ama bu sefer toplar ateşi karanlıkta da sürdürdü. Gediği onarmak olanaksız hale gelmişti.</p>
<p>Toplar ertesi sabah bu kez duvarın alt kesimine sebatla atış yaptı ve bir bölümü daha aşağı indirildi. Osmanlı askerleri düşmana gün boyunca ateş etti ve akşam saat 7 sularında topyekun bir saldırı, gelenekselleşen gümbürtüsü eşliğinde gediğe yöneldi. Limandaki Hristiyan askerleri savaş naralarını duydu ve Osmanlı donanmasının da aynı anda hücuma geçeceği korkusuyla silaha sarıldı.</p>
<p>Binlerce Türk hendeği aşıp gediğe koşmaya başlamıştı ama sayısal üstünlük kısıtlı mesafede avantaj sağlamıyordu. Askerler ilerlemek için yüklendikçe birbirini ayaklar altında çiğniyorlardı. Giustiniani hücuma kalkanları karşılamak için koşup geldi ve surdaki gedikte umutsuz, göğüs göğüse bir mücadele başladı.</p>
<p>Savaş olanca şiddetiyle üç saat sürdü ama savunmacılar hattı tutmayı bir kez daha başardı. Dövüşün ateşi sönmeye başlayınca toplar gediğin doldurulmasını engellemek için tekrar ateşe başladı. Osmanlılar dikkati başka yöne çekmek için hücumun yoğunluğunu Blaherne Sarayı yakınındaki kapıya çekmeye çalıştı. Bu da savuşturuldu. Giustiniani ve yorgunluktan tükenmiş savunmacılar derme çatma hattı yeniden inşa etmek için karanlıkta çalışmaya koyuldu. Sura yönelen ateş nedeniyle toprak ve ahşaptan oluşan bariyeri orijinal konumundan biraz geride inşa etmek zorunda kalmışlardı.</p>
<h4><strong>5.16- Üçüncü Büyük Hücum (12 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet her ne kadar ateşi Ayos Romanos Kapısı çevresine yoğunlaştırmışsa da, kimi toplar Teodosius surlarının başka noktalarını da hedef almaya devam ediyordu. Bunlardan biri Blaherne Sarayı’nın bulunduğu noktaydı. 12 Mayıs’a gelinene dek gülleler dış duvarın bir bölümünü çökertmişti ve Mehmet o noktaya yoğun bir gece saldırısı yapmaya karar verdi. Gece yarısına doğru büyük bir güç gediğe doğru harekete geçti. Savunmacılar gafil avlandı ve Mustafa Bey tarafından kumanda edilen askerler tarafından geriletildi. Surların başka yerlerinden destek geldiyse de Türkler onları da sürmeyi başardı ve duvara merdiven dayamaya başladı. Saray çevresindeki dar sokaklarda dehşet baş gösterdi. Kent halkı koşarak surlardan uzaklaşıyordu ve aralarında birçoğu kentin o gece kaybedileceğine inanmıştı.</p>
<p>Haberi alan Konstantin dörtnala sarayın bulunduğu noktaya gitti. Karanlıkta gedikten kaçan halka ve askerlere rastlıyordu. Onları geriye döndürmek için boş yere çabaladı ama durum her dakika daha da kötüye gidiyordu. Osmanlı süvarisi kente girmeye başlamıştı ve çarpışmalar şimdi kent surları içinde yaşanıyordu. Konstantin’in ve muhafızlarının oraya ulaşması askerleri harekete geçirmeye yetti. Giustiniani’nin yardımıyla düşmanı gerilettiler ve dar sokaklardan oluşan bir labirentte kıstırdılar. Sıkışan Osmanlılar şiddetli hücumlara kalkıyor, imparatora ulaşmaya çalışıyordu. Yara almayan ve dövüşün temposuna kapılan Konstantin düşmanın bir bölümünü surdaki gediğe kadar sürdü. Kaçamayan Osmanlı askerleri karanlık sokaklarda kılıçtan geçirildi. Kent dayanmıştı ama her saldırı var olma olasılıklarını azaltıyordu.</p>
<p>Bu hücum Mehmet’in Blaherne Sarayı yönündeki surlara kalktığı son büyük hücum oldu. Sonuçsuz kalmasına rağmen olasılıkla başarının avucunun içinde olduğunu hissetmişti. Bundan sonra ateş gücünü bölmek yerine başından beri toplarla dövüp kalbura çevirdiği yere yani Ayos Romanos Kapısı bölgesine yoğunlaştırmaya karar verdi.</p>
<h4><strong>5.17- Tünel Savaşları (16 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mayıs ortasına doğru Mehmet kentin savunma hatlarını limitlerine kadar esnetmiş ama henüz kıramamıştı. Ordusunun ve donanmasının kaynaklarını alabildiğine seferber etmişti. Geriye henüz başvurulmadık tek bir klasik strateji kalıyordu. O da lağımcılık yani tünel kazılmasıydı. Lağımcılık her ne kadar büyük gayret gerektiren bir işse de surları yıkmakta en başarılı teknikti ve Müslüman orduları tarafından yüzyıllar boyunca kullanılmıştı.</p>
<p>Osmanlının Sırbistan’daki vasallıkları arasında Balkan içlerinin en önemli kenti olan Novaberde bulunuyordu ve Avrupa’nın her tarafında zengin gümüş madenleriyle ün yapmıştı. Sefer için derlenen Slav askerleri arasında bu kentten gelen yetenekli bir grup madenci vardı. Kuşatmanın başlarında Ayos Romanos noktasında surun altından geçmek için bir girişimde bulunmuşlardı ama zeminin uygunsuz olması nedeniyle bundan vazgeçilmişti. Öteki yöntemler yetersiz olunca ve kuşatma ikinci ayına sürüklenince Mayıs ortasında bu kez Blaherne Sarayı yakınlarından bir kazı denemesine girişildi.</p>
<p>Böylece Sırp madenciler 250 metre uzaklıktan surların altına doğru kazı yapmaya başladı. Bu yetenek isteyen insanı tüketecek kadar yorucu ve karabasanlara girecek kadar zor bir işti. İlerledikçe dar tünelin içini is çıkaran meşalelerle aydınlatıyor ve ahşap direklerle destekliyorlardı. 16 Mayıs gecesi geç saatlerde savunmacılar tesadüfen surun içinden kazma tıkırtıları ve boğuk sesler geldiğini duydu. Tünelin surların altından geçtiği ve kentin içindeki bilinmeyen bir noktaya yöneldiği anlaşıldı. Hemen Notaras’la Konstantin’e haber verildi. Panik içinde bir toplantı düzenlendi, kentte bu yeni tehdide karşı koyabilecek madenci deneyimine sahip biri olup olmadığı araştırıldı.</p>
<p>Yeraltından gelen saldırıya karşı savunmayı düzenlemek için seçilen adam garip birisiydi. İleri düzeyde askeri eğitime sahip bir İskoç olan John Grant oldukça yetenekli bir askerdi ve mühendisti. Kuşatmaya Giustiniani’nin birliğiyle gelmişti ve şimdi kendini bir anda mücadelenin en kilit rollerinden birinde bulmuştu. Grant’in işini iyi bildiği kısa zamanda anlaşıldı. Böylece tüm önlemler kazı aktivitelerine yöneltildi. Grant zamanın bir dizi standart önlemini kurdu. Su dolu kovalar sur kenarına aralıklarla dizildi ve yer altı titreşimlerini haber verecek yüzey dalgacıkları gözlenmeye başlandı. Kazılan tünelin yönünü belirlemek ve bunu hem çabuk hem de sessizce karşılamak, işin asıl yetenek isteyen bölümüydü.</p>
<p>Yapılan çalışma sonuç verdi ve düşmanın konumu belirlendi. Hızla ve gizlice karşı bir tünel açıldı. Sürpriz yapma avantajı bu kez savunmacılardan yanaydı. Karanlıkta düşman tüneline girip destekleri ateşe verdiler ve tüneli Rum ateşiyle yakarak kazıcıların üstüne yıkıp onları karanlıkta boğdular.</p>
<p>İzleyen günlerde ara ara dehşet verici sahneler yaşanmaya devam etti. Grant’in adamları tespit ettikleri Türkleri, kendi tünellerinde dumanla ve tiksinti verici kokularla boğuyor, Rum ateşiyle diri diri yakmaya devam ediyordu.</p>
<p>23 Mayıs’ta yer altı savaşı iyice yoğunluk kazandı. Savunmacılar bir tünel daha belirledi ve içine sızdı. Dar geçit boyunca meşalelerin titrek ışığında ilerlerlerken birden kendilerini düşmanla yüz yüze buldular. Rum ateşi fırlatarak tavanı çökertmeyi ve madencileri diri diri gömmeyi başardılar ve ikisini de yüzeye sağ olarak çıkardılar. Bu adamlar tüm diğer çalışmaların yer ve durumunu anlatana dek işkence gördüler. Sonunda itiraf ettiklerinde başları kesildi ve bedenleri surların dışına atıldı. Türkler adamlarının duvardan fırlatıldığını görünce öfkeyle doldular.</p>
<p>Osmanlı madencileri ertesi gün taktik değiştirdi. Surların altından ilerleyip kente girilmesi için geçitler açmak yerine, tüneli sura ulaştıktan sonra yana dönecek ve altını oyacak şekilde kazmaya başladılar. Böylece surların çökertilmesi planlanıyordu. Fakat çalışma tam zamanında fark edildi. İçeridekiler püskürtüldü ve surlara alttan tuğla duvar örüldü. Sırp madenciler 10 gün boyunca aralıksız çalışmış, 14 tünel açmış ama Grant hepsini imha etmişti. Böylece Mehmet tünellerin başarısız olduğunu kabullenip top ateşine devam etti.</p>
<p>Yer altında bu savaş devam ederken İmparator Konstantin’in Batı’dan herhangi bir yardım gelip gelmediğini öğrenmesi için gönderdiği küçük ekip 23 Mayıs günü seher vaktinden hemen önce kente ulaştı. Gelen herhangi bir filo bulamadıklarını hemen imparatora rapor ettiler. Konstantin kente döndükleri için denizcilere teşekkürlerini sundu ve duyduğu şiddetli acıyla sessizce gözyaşı döktü. Hristiyan dünyasının gemi göndermeyeceğinin böylece kesinleşmesi her türlü kurtuluş umudunu söndürmüştü ve bunu anlayan imparator kendini en merhametli Efendi İsa Mesih’in ellerine teslim etmeye karar verdi. Kuşatmanın 48. günüydü.</p>
<h4><strong>5.18- Kehanetler</strong></h4>
<p>İster taraflı ister objektif olsun İstanbul kuşatmasına tanık olan bütün tarihçilerin kayıtlarında geçen önemli bir ortak nokta vardı: İnanç. İki taraf da bir şekilde Tanrı’nın kendi tarafında olduğuna inanıyordu. Müslümanlar düşmanlarını “rezil gavurlar”, “zavallı inançsızlar”, “din düşmanları” olarak adlandırıyor, karşılığında Hristiyanlar da onları “paganlar”, cehennemlik kafirler”, inançsız Türkler” olarak anıyorlardı.</p>
<p>Kuşatma Mayıs’ın son haftalarına girerken gittikçe derinleşen din kaynaklı korku Rum halkını sıkı sıkıya kavramıştı. Alametlere yönelik inançlar her zaman Bizans hayatının bir teması olmuştu. Türkleri Tanrı tarafından işledikleri günahları cezalandırmak için gönderilmiş bir musibet olarak görüyorlardı. Deccal Mehmet’in görünümünde kapıya dayanmıştı.</p>
<p>Bu hava içinde insanlar sürekli imparatorluğun sonunu haber verebilecek salgın hastalıklar, doğa olayları, meleklerin görünmesi gibi işaretler arıyordu. Konstantinopolis o kadar kadim bir kentti ki herhalde doğaüstü bir şeyler yaşanacaksa onların yaşanacağı yer ancak burası olabilirdi. Sivil halkın morali bu atmosfer içinde çözülmeye başlamış gibiydi. Kentin her tarafında ayinler düzenleniyordu. Dualar kiliselerden gün ve gece boyu kesintisiz yükseliyordu. Dua etmek Rumlar için o kadar önemliydi ki, kentin varlığını koruması açısından surların onarımı için gece boyunca büyük zahmetle taş taşımak kadar elzem bir çalışmaydı.</p>
<p>Bir gece görülen kanlı Ay tutulması Hristiyanlar için kötüye işaret anlamına geliyordu. Şehrin düşmeye bu kadar yaklaştığı bir zamanda Ay’ın kızıl renge bürünmesi Tanrı’nın kenti terk ettiğine işaret ediyor olmalıydı. Ayrıca eski bir kehanete göre Konstantinopolis ikisinin de annesinin adı Helena olan birer İmparator Konstantin tarafından kurulacak ve kaybedilecekti. I. Konstantin’in de XI. Konstantin’in de annelerinin adı Helena’ydı.</p>
<p>Bir başka kehanete göre ise kent asla alınamazdı. Çünkü İsa Mesih’in annesi Meryem, kendini kente bizzat kalkan etmişti ve bu asla kaldırılamazdı. Kutsal Haç’ın yadigarları oradaydı ve düşman kente girmeyi başarsa bile bir melek cennetten inip kılıcıyla onlarla savaşa tutuşana dek sadece Büyük Konstantin Sütunu’na kadar ilerleyebilirlerdi.</p>
<p>Bütün bu kehanetler Rum halkının kafasını karıştırırken halkın moralini yükseltmek için Konstantin’in teşvikiyle Kutsal Bakire’ye doğrudan bir başvuru yapılması kararı alındı. Tanrı’nın Annesi’nin en kutsal ikonası olan Hodegetria’nın sokaklarda dolaştırılmasına karar verildi. Bu kutsal tılsımın Evangelist Aziz Luka tarafından yapıldığına ve mucizevi güçleri olduğuna inanılırdı. Kentin başarılı savunmalarında tarihsel ve onursal bir rolü vardı.</p>
<p>Böylece bir sabah ahşap bir palet üzerine yerleştirilmiş olan Hodegetria yerinden alınıp omuzlar üstüne yerleştirildi ve bir tövbekarlar alayı dar yokuşlar boyunca geleneksel düzeninde yürüyüşe geçti. Önde haç taşıyıcı vardı, onun arkasından buhurdanlıklarını sallayan siyah cübbeli papazlar, en geride de yalınayak yürüyen cemaat, adamlar, kadınlar, çocuklar geliyordu. Ayin liderleri insanlara kutsal ilahiyi söyletiyordu. Yurttaşlar ruhsal korunmaya yönelik çağrılarını tekrar tekrar haykırıyordu: “Ey en bilgili ve en iradeli olan, bu kenti kurtar. Sen bizim elimiz, kolumuz, siperimiz, kalkanımız, kumandanımızsın; bu halk için savaş.”</p>
<p>Fakat bu kutsal hava içinde öyle bir şey oldu ki halk üzerinde yıkıcı bir etki yaptı. İkona birdenbire taşıyanların elinden yüzüstü yere kapaklandı. Dehşete düşen insanlar, papazlar ve taşıyıcılar mucizevi tılsımı çamurun içinden çıkarmak için bağrıştı, dualar eşliğinde mücadele etti. Sonunda ikona yerden kaldırıldı ama halk bu olayı şerre yormuştu. Ardından daha da kötüsü oldu ve geçit alayı ilerlemeye fırsat bulamadan şiddetli bir fırtına başladı. Öylesine şiddetli bir dolu boşandı ki insanlar ne yapacağını şaşırdı. Böylece geçit alayından vazgeçildi. Halk kararını verdi. Kutsal Bakire dualarını geri çevirmişti.</p>
<h4><strong>5.19- Barış Teklifi (24 Mayıs)</strong></h4>
<p>Hummalı kehanet atmosferi sadece kentin kendisiyle sınırlı değildi. Mayıs’ın son haftasına gelinirken Osmanlı kampı da ciddi bir moral kriziyle karşı karşıyaydı. 10 kat sayı üstünlüğü ve en modern donanımla yapılan hemen hemen 7 haftalık bir kuşatmadan sonra hala şehre girilememişti. Bütün çabalara rağmen surları yıkmak ve hendeği aşmak girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Haliç’teki operasyonlar ise beklenen sonuçları veremedi. Şehrin alınabileceğine dair inanç gitgide kaybolmaya başladı. Zaten bu şehir defalarca kez kuşatılıp alınamamıştı. Yakında Müslümanların rahatsızlıklarına yaz sıcağı ve salgın hastalık tehdidi de eklenecekti. En önemlisi ise Batı’dan bir destek gücü gelmesi durumunda işler tersine dönebilirdi. Bu iş artık psikolojik bir savaşa dönüşmeye başlamıştı. Mehmet tahtta yeniydi ve insanlar yaptıklarına anlam veremiyordu. Savunmacıların şehri savunmaya muhtaç oldukları kadar Mehmet de şehri bir an önce fethetmeye aynı derecede muhtaçtı.</p>
<p>Ertesi gün Osmanlı çadırları arasında muhtemelen Konstantin tarafından sızdırılan bir söylenti yayılmaya başladı. Söylentiye göre güçlü bir filo Çanakkale Boğazı’ndan yukarıya doğru çıkmış aynı zamanda bir Macar haçlı ordusu da Tuna Nehri’ni geçmişti.</p>
<p>Bu taktik hemen etkisini gösterdi. Belirsizlik ve tedirginlik kampı sardı. Kuşatmanın başındaki hizipleşmeler tekrar su yüzüne çıktı. Mehmet için bir kriz anı yaşanıyordu. Kenti almakta başarısız olursa, bu şanı için ölümcül darbe olabilirdi ve ordusunun da sabrı tükeniyordu. Adamlarının güvenini yeniden toparlaması ve kararlı davranması şarttı. İşin başından beri kuşatmayı fazla desteklemeyen Sadrazam Çandarlı Halil Paşa bu noktada bir kez daha yaşlı meslektaşlarının desteğiyle sultanı Rumlarla barış yapmak için son bir öneride bulunmaya razı etti. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar şehrin alınamayacağına inanan Halil Paşa durumu kendi lehlerine çevirebileceklerini ve bulundukları pozisyonda Konstantin’den ne isterseler alabileceklerini ve bunun Sultan Mehmet’in zaferi olarak tarihe geçeceğini ifade etti. Mehmet bu sefer ikna oldu. Fakat kafasında Halil Paşa’nın düşündüğünden farklı bir teklif vardı. Bir elçi aracılığıyla gönderdiği mektupta Konstantin’e şunları söyledi:</p>
<p>“Buradan gitmem söz konusu değildir; ya ben şehri alacağım, yahut da şehir beni ölü veya diri olarak alacak. Eğer şehirden sulhen çekilirsen, bütün maiyetin ve hazinenle sağ salim arzu ettiğin yere gidebilirsin. Sana Mora’yı ve kardeşlerine de diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni kılıçtan geçirip halkı esir edip mallarını yağmalattırırım.”</p>
<p>Mesajı alan Konstantin bir müddet düşündükten sonra, sultana haraç ödemeye hazır olduğunu ama şehri hiçbir suretle vermeyeceğini iletti. Şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve kendi dininin bu kutsal şehri korumasını emrettiğini söyledi. Kanlarının son damlasına kadar Konstantinopolis’i savunacaklardı.</p>
<p>Sultan Mehmet 24 Mayıs’ta bu cevabı alınca kararını verdi. Zaten içeri mesajı iletmesi için gönderdiği deneyimli elçisi vasıtasıyla kuşatma altındaki şehrin ve onu savunanların durumunu az çok öğrenmişti. Sona yaklaştığını hissediyordu. Halil Paşa’nın bütün tavsiyelerini kesin suretle reddederek ayın 29’unda karadan ve denizden büyük bir saldırı başlatacağını ilan etti. Komutanları topladı. Onlara, İslam hukuku gereği ordunun şehri yağmalamasına izin vereceğine, yalnızca surları ve binaları kendine ayıracağına yemin etti.</p>
<h4><strong>5.20- Son Darbe Öncesi Durum (26 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet son saldırıya ilişkin planlarını tamamladıktan sonra 26 Mayıs’ta tellallar sultanın emirlerini duyurarak ordugahta dolaşmaya başladı. Bütün ordu, beklentinin verdiği heyecanla sarhoş olmuştu. Tellallar, İslam usulleri gereğince askerlere şehri yağmalamak için üç gün verileceğini, surlara ilk çıkanların tımarla ve devlette yüksek mevkilerle ödüllendirileceklerini ama kaçan herkesin kellesinin uçurulacağını haykırıyordu. Mehmet talan edilecek malın tümünü, erkek ve kadın herkesi ve kentteki her şeyi onlara terk edeceğine ve bu sözünden dönmeyeceğine Allah, Muhammed ve çocukları üstüne yemin etti. Askerlerini kamçılamayı iyi biliyordu. Yalnız vaadine kesin ve sert bir uyarı ekledi: Kentin surları ve binaları sultanın mülkü olarak kalacaktı. Kente girildiğinde bunlar hiçbir koşulda yıkılmayacak ya da tahrip edilmeyecekti. Çünkü Kızılelma aslında Mehmet için yağmalanacak bir şehir değildi. Burası yeni imparatorluğunun merkezi olacaktı.</p>
<p>Böylece nihai hücum başlamadan önce düşmanı korkutmak için bir dizi aksiyon alındı. Geceleri ordugahın iyice aydınlatılması emrediliyordu. Her gemide ve çadırda fenerler ve ateşler yakılıyordu. Yakılan ateşler öylesine parlaktı ki ortalık gündüz gibi aydınlanıyordu. Çalınan davullar, ziller ve Allah Allah nidaları öyle fazlaydı ki, kuşatılmışlar “göğün çatlamasını” bekliyordu. Osmanlı kampında nihai hücuma kendini yürekten adamanın yarattığı olağanüstü heyecan ve sevinç sahneleri yaşanıyordu. Karşı tarafta ise karanlık şehirden “Tanrım bize acı! Tanrım bize merhamet et!” şeklinde acı çığlıklar yükseliyordu.</p>
<p>Bu arada Giovanni Giustiniani-Longo, surlardaki gedikleri tıkamak için adamlarıyla beraber hiç dinlenmeden çalışıyordu. Ayos Romanos Kapısı’nın yakınındaki sur tamamen harap haldeydi. Oraya yeni bir tahkimat yaptırdı ve bunun arkasına yerleşti. İmparatorun sağ kolu Lukas Notaras’a bir mesaj gönderip, toplar istedi. Notaras o kısımda topa ihtiyaç olmadığı karşılığını verdi. Aralarında büyük bir tartışma çıktı. Giustiniani, Notaras’ı bir hain ve ülkesinin düşmanı olmakla suçladı. Sonunda imparator araya girmek zorunda kaldı.</p>
<p>Mehmet de paralı asker Giustiniani’nin namını öğrenmiş ve savunmanın kilit adamını elde etmeye çalışmıştı. Son hücuma kalkmadan önce ona savunmayı bırakması için para ve makam teklif etti. Ama Giustiniani bunun için artık çok geç olduğunu söyleyerek teklifi reddetti.</p>
<h4><strong>5.21- Şehri Alma Hazırlıkları (27 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet 27 Mayıs Pazar sabahı topların tekrar ateşlenmesini emretti. Bu olasılıkla tüm kuşatmanın en ağır bombardımanı oldu. Büyük toplar topyekûn bir saldırının geçeceği surların merkez kesimini dövdü. Bu yıpratıcı bombardıman altında onarıma devam etmek olanaksızdı. Zaten herhangi bir saldırıya da kalkılmadı. Gedikler genişliyordu ve Mehmet de onarılmalarının gitgide daha zor hale gelmesini sağlıyordu. Amacı savunmacıların son hücumdan önceki günlerde hiç dinlenmemesini sağlamaktı.</p>
<p>Mehmet gün içinde tüm devlet büyüklerini, ordusunun büyük küçük bütün komutanlarını, hassa askerlerini ve yeniçerileri otağının dışında toplayıp onlara hitap etti. Peygamberin sözlerinden ve şehadetin erdeminden bahsetti. Alınmak üzere onları bekleyen inanılmaz zenginliği dile getirdi: Saraylarda ve evlerde istiflenmiş altınlar, kiliselerdeki altın, gümüş kaplar, değerli taşlar ve paha biçilmez incilerle süslenmiş adaklıklar, fidye karşılığı verilebilecek soylular, evlenilecek ya da köle edilecek güzel kadınlar, çocuklar, içinde yaşayacakları ve keyfini çıkartacakları zarif evler, bahçeler…</p>
<p>Konstantinopolis’in şaşalı günleri geçmişte kalmış olsa da burası hala paha biçilmez bir kentti. Mehmet dünya üzerindeki en ünlü kentin fethini izleyecek ölümsüz onuru dile getirmekle kalmadı, bunun gerekliliğini de vurguladı. Konstantinopolis Hristiyanların elinde kaldığı sürece Osmanlı Devleti’nin güvenliği açısından elle tutulabilecek kadar belirgin bir tehdit oluşturacaktı. O kentin fethi daha öte fetihler için bir atlama taşı olacaktı.</p>
<p>Sultanın bildirisi orduyu büyük bir heyecan ateşine sürükleyecek şekilde kamçıladı. Mehmet Kızılelma’yı artık avuçlarının içinde hissedebiliyordu. Surlar fena halde dağılmıştı. Hendek doldurulmuştu ve savunmacıların sayısı azalmış, moralleri çökmüştü. Sayıların üstünlüğünden doğan avantajı kullanmanın zamanı gelmişti. Birliklerden biri takatsiz düştüğü zaman öteki onun yerini alacaktı. Taze birlikler yıpranmış savunmacılar çökene dek birbiri ardından dalgalar halinde surlara hücum edecekti. Bu ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecekti ve asla ara verilmeyecekti. Mehmet: “Bir kez savaşa başlayınca gece gündüz devam edeceğiz. İzlediğimiz amaç olumlu şekilde sonuçlanmadıkça ne mütareke yapılacak ne de dövüş durdurulacak.” diyordu.</p>
<p>Elbette gerçekte sınırsız hücum diye bir şey olanaksızdı. Mehmet bunun farkındaydı. İnatçı bir direniş hızla gelen askerler üzerinde kıyım etkisine neden olacaktı ve askerler savunmacılara çabucak üstünlük kuramazsa geri çekilme kaçınılmazdı. Hızlı bir zafere ihtiyacı vardı. Kente her noktadan aynı anda, eşgüdüm içinde saldırılacak böylece savunmacıların destek güçlerini belli başlı baskı noktalarına kaydırması olanaksız hale getirilecekti. Bunun için Mehmet her kumandana ayrıntılı emirler verdi. Subaylarına cesaret göstermelerini ve disiplini korumalarını buyurdu. Artık her şey hazırdı.</p>
<p>Ertesi gün Türk kuvvetleri yaklaşan saldırıdan önce dinlendikleri için surların dışında düşmanı korkutan bir sessizlik hüküm sürdü. Osmanlı askerleri gün boyu oruç tuttu, namaz kıldı ve kentin fethinde Allah’ın yardımını diledi. Surların iç yüzünde de sessizlik vardı. Yalnızca kilise çanlarının çalışı ve edilen duaların mırıltısı duyuluyordu.</p>
<p>Kendi liderlerine hitap eden İmparator Konstantinos Paleologos’un söylevi de Mehmet’inkinin aynadaki yansıması gibiydi. Fakat onun tarafında durum daha umutsuzdu. Askerlerinin yarısını kaybetmişti ve kalanlar da 22 km’lik surları savunmak zorundaydılar. Önce halkını geçen 52 gün boyunca yurtlarını korumakta gösterdikleri kararlı direnişten ötürü övdü ve Türklerin naralarından ürkmemelerini söyledi. Onlara Mehmet’in savaşı nasıl antlaşmaları çiğneyerek, barış kisvesi altında Boğaz’da kale yapmak suretiyle başlattığını anımsattı. İnsanın dini, vatanı, ailesi ve hükümdarı için her an ölmeye hazır olması gerektiğini bildirdi. Şimdi ise dördü için de ölmek zorunda olduklarını anlattı. Ölenlerin Tanrı’nın cennetinde buluşacaklarını söyledi. Büyük imparatorluk başkentinin zaferleriyle geleneklerinden, Gerçek İnancı yok etmeye ve İsa’nın yerine sahte bir peygamber oturtmaya çalışan kâfir sultanın hiyanetinden bahsetti. Bizanslılar ataları olan Yunanla Roma’nın eski kahramanlarına layık olmalıydılar. Cesur ve vefalı olmalıydılar. Tanrı’nın yardımıyla zafer onların olacaktı. Fakat ünlü tarihçi Gibbon’un sözleriyle bu, “Roma İmparatorluğu’nun cenaze söylevi,” oldu.</p>
<h4><strong>5.22- Son Büyük Hücum ve Şehrin Alınması (29 Mayıs)</strong></h4>
<p>29 Mayıs 1453 günü henüz hava aydınlanmadan artık son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Sultanın saldırısı şafağın sökmesinden saatler önce ani bir ses curcunasıyla başladı. Topların gümbürtüsü arasında; savaş çığlıkları, zillerin tangırtısı, borazanların gümbürtüsü birbirini izliyordu. Surlardaki nöbetçilerin alarmı vermesiyle kilise çanları da çalmaya başladı ve bu sesler saldırgan taraftan gelenlerle dayanılmaz bir çelişki yarattı. Giovanni Giustiniani-Longo, 3 bin adamla birlikte savaşın asıl yaşanacağı yerde, Ayos Romanos Kapısı yakınındaki dış surlarda yerini almıştı. Arşidük Lukas Notaras, Blaherne semtini koruyordu. Deniz tarafında ise, Odun Kapısı ile Güzel Kapı arasında yalnızca 500 okçu ve sapancı bulunuyordu. Surların geri kalanında çok az adam vardı. Gözcü kuleleriyle burçlarda yalnızca birer adam bulunuyordu.</p>
<p>Savaşçılar görevlerinin başına koşarken kadınlar surlar için gerekli malzemeleri taşıyarak onları izliyordu; bu arada ihtiyarlarla çocuklar da evlerinden kiliselere doluyor, günah çıkarmaya ve şehirlerinin kurtuluşu için Tanrı’ya son bir niyazda bulunmaya hazırlanıyorlardı. Cemaatler şafak sökünceye kadar dua ettiler.</p>
<p>O sırada sultanın surlara saldırısı üç dalga halinde gelişti. Taarruzu bizzat ordusunun başında yönetiyordu. Önce farklı diller konuşan başıbozuk askerleri gönderdi. Bunlar deneyimsiz gönüllü askerlerdi ve en kolay feda edilebilecek olanlardı. Derme çatma silahlarla savaşıyorlardı. Duraksamaları olasılığına karşı bir askeri polis dizisi tarafından kayışlar ve sopalarla itekleniyorlardı. Eğer kaçarlarsa kendi askerleri tarafından kılıçtan geçiriliyorlardı.</p>
<p>Başıbozuklar hendeği koşarak geçtiler, ellerindeki ilkel silahlarıyla kendilerini surlara attılar. Savunmacılar iyi hazırlanmışlardı. Başıbozuklar duvara tırmanmaya çabaladıkça Hristiyanlar onların merdivenlerini itekliyor, setin dibinde kaynaşanların üstüne ateş ve kızgın yağ döküyorlardı. Avantaj, mevzilerden büyük taşlar yuvarlayan ve düşmanın sıkışık saflarına ok ve kurşun yağdıran savunmacılardan yanaydı.</p>
<p>Kendilerinden daha iyi silahlanmış ve eğitim görmüş birliklerle savaşmalarına rağmen başıbozuklar iki saate yakın dövüşmelerinden sonra düşmanı yorma görevlerini tamamlamış olduklarından Mehmet’ten geri çekilme emrini aldılar. Birinci dalga böylece bitti.</p>
<p>Türkler sadece karadan değil denizden de taarruza geçmişti. Hamza Bey gemilerini saldırıya hazırlamak için adamlarıyla birlikte bütün gece çalışmıştı. İkişer sıra kürekçili 80 kadırga, Odun Kapısı’ndan Bahçe Kapısı’na kadar tek sıra halinde uzanıyordu. Buradan sonrasında, gemiler çift sıra halinde şehri tamamen kuşatmıştı.</p>
<p>Bundan sonra ikinci dalga olarak Ayos Romanos kapısında çok iyi silahlı ve disiplinli Anadolu birliklerinin saldırısına sıra geldi. Bunlar zincir örgülü zırhlarla iyi donatılmış, deneyimli, disiplinli ve amaca yönelik İslami şevk taşıyan ağır piyadelerden oluşuyordu. Hepsi cesur askerlerdendi. Kilise çanları bir kez daha alarm verdiler, ama tınlamaları bu kez ağır silahların gök gürültüsünden farksız gümbürtüsü tarafından boğuldu. Osmanlı birlikleri bir yandan da Giustiniani’nin kalaslarla ve toprakla dolu fıçılarla yaptırdığı sete yükleniyorlardı. Sete merdivenler dayayıp surların tepesine tırmanmaya çalışırken savunucuların taş yağmuruyla karşılaştılar ve göğüs göğüse bir dövüş başladı. Hücuma kalkanlar kayalarla ezildi, kaynar ziftle yakıldı. Sayıları bu kadar dar bir cepheye göre çok fazla olduğundan kayıpları büyük oldu. Fakat şafağa bir saat kala Urban’ın büyük toplarından biri savunma noktasına tam isabet kaydetti ve surların büyük bir kısmını yerle bir etti. 300 kadar Türkten oluşan bir grup, şehrin onların olduğunu haykırarak gedikten içeri daldı. İçeride bir Rum birliği saldırıya geçerek onları karşıladı, birçoğunu doğradı, kalanları da tekrar hendeğin içine sürdü.</p>
<p>Başıbozukların ve Anadolu birliklerinin dört saatlik şiddetli saldırısı başarıya ulaşamamıştı. Elinde demirden bir topuzla askerlerini öne süren, onları kâh öven kâh azarlayan sultan duruma sinirlenmeye başladı ve kararını verdi. Savunmacılar toparlanma fırsatı bulamadan ana saldırı için yedekte bekletilen Yeniçerileri savaşa sokmanın zamanı gelmişti. Yeniçeriler iyi silahlanmış, atılgan ve cesur, diğerlerinden çok daha deneyimli askerlerdi. Her şey bu manevraya bağlıydı. Sonraki birkaç saat içinde direniş hattını kırmayı başaramazlarsa saldırının momenti kaybedilecek, tükenen askerler geri çekilecek ve kuşatma pratikte kalkmış olacaktı. Saldırının üçüncü dalgası başlamıştı.</p>
<p>Yeniçerilerin saldırısı başladı. Mehmet askerlerine bizzat öncülük ediyordu. Onları hendekte durdurdu. Okçulara, sapancı ve tüfekçilere surları vurmalarını emretti. Surlara doğru bir ateş fırtınası koptu; o kadar fazla kurşun atılmış ve ok fırlatılmıştı ki gökyüzünü görmek imkansızdı. Savunmacılar kar taneleri gibi düşen ok ve diğer cephane yağmuru altında barikatın gerisine sinmek zorunda kaldılar. Yeniçeriler de onların üstüne Asya kıyılarından bile duyulacak bir savaş narasıyla yüklenmeye başladı. Çıkarttıkları muazzam sesle savunanların cesaretini alıp götürdüler ve kentin üstüne korku saldılar. 7.5 km’lik kara surları boyunca her yerde bir dalganın gelip vuruşunu andırır şekilde eşzamanlı olarak hücuma kalkılmıştı.</p>
<p>Yeniçeriler üzerlerine yağan mermilere rağmen saflarını bozmadan ilerlediler. Hiçbir duraksama yoktu. Ölenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Topçular da geriden devasa güllelerini ateşliyorlardı. Fakat bir saat süren göğüs göğüse çarpışmalardan sonra fazla bir ilerleme kaydedememişlerdi. Savunmacılar da hiç geri adım atmamıştı.</p>
<p>Derken ölümcül iki şanssızlık yaşadılar. Önce surların kuzey köşesindeki küçük bir arka kapı olan Kerkoporta Kapısı Türklere karşı yapılan bir akın sonrasında dikkatsizlik sonucu açık bırakıldı, kapatılmasına vakit kalmadan bir Türk grubu içeri dalarak yukarısındaki kuleye tırmanmaya başladı ve buraya sancak dikti. İkinci şanssızlık olmasa belki Türkleri püskürtebilirlerdi. Fakat yakın mesafeden atılan bir kurşunun göğüs zırhını delmesiyle Giustiniani ağır yaralandı. Istırap içinde kıvranırken cesareti kırıldı ve savaş meydanından uzaklaştırılması için yalvardı. Hiç kimse, imparatorun yakarışları bile onu kararından caydıramadı. “Kardeşim” diye haykırdı Konstantin, “Yiğitçe savaş! Bizi bu zor zamanda terk etme. Şehrimizin kurtuluşu sana bağlı. Yerine geri dön. Nereye gidiyorsun?”</p>
<p>Giustiniani buz gibi bir sesle ”Tanrı’nın bu Türkleri götüreceği yere” diye karşılık verdi. Ardından iç kapı açıldı, adamları da Giustiniani’yi şehrin sokaklarından geçirerek Haliç’e indirdiler ve orada bir Ceneviz gemisine taşıdılar.</p>
<p>Cenevizli birlikler komutanlarının gittiğini görünce donakaldı. Birçoğu savaşın kaybedildiği sonucuna vararak onu izlediler. Arkası moral bozukluğu ve panik oldu. Bundan yararlanmak fırsatını kaçırmayan Mehmet, “Şehir bizim!” diye bağırarak yeniçerilerinin Ayos Romanos Kapısı’na son bir gayretle saldırıda bulunmalarını emretti. Saldırının başında Ulubatlı Hasan adında Bursalı bir dev vardı. Arkadaşlarının desteğiyle dövüşe dövüşe surun tepesine tırmandı ve sonunda İslam’ın bayrağını ana hücum noktasına dikmeyi başardı. Bu Osmanlı askerlerinin moralinde bir patlama etkisi yaptı. Tüyler ürpertici bir görüntüydü.</p>
<p>Sancağı dikmesinin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki Hasan dizüstü düşürüldü ve arkadaşlarının yarısıyla birlikte öldürüldü. Fakat hayatta kalanlar sancağı bırakmadılar. Çok geçmeden onlara katılan başka yeniçeriler, Rumları oradan uzaklaştırdılar ve aşağıda da onları öldürdüler. Böylece birçok yeniçeri iç sura ulaştı ve bir direnişle karşılaşmadan buna tırmandılar. Aynı dakikalarda arka kapının yukarısındaki kulede de Türk bayrakları dalgalanıyordu ve artık “Şehir alındı!” naraları atılmaya başlamıştı.</p>
<p>İmparator bu arada dörtnala Kerkoporta kapısına gidiyordu. Ama burada karışıklık almış başını yürümüştü. Kapıyı kapamak için artık çok geçti, Türkler içeri akıyordu, üstelik onlara direnecek pek az Cenevizli kalmıştı. Konstantin bunun üzerine Ayos Romanos Kapısı’ndaki ana çarpışmaya geri dönmeye karar verdi. Binlerce Türk buradaki gediklerden içeri akıyordu. Rumları toparlamak için yapılan son denemeden sonra imparator savaşın kaybedilmiş olduğunu gördü. Her şeyin bittiğine inanan adamları artık emirlerini dinlemiyordu. Konstantin daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu görünce “Şehir zapt edildi, ama ben hâlâ hayattayım,” diyerek atından indi, üstündeki nişanları koparıp attı, içeri akan yeniçerilerin arasına daldı ve kılıç darbeleriyle yere yığıldı. Cesedi de dağ gibi cesetlerin arasına gömülüp kayboldu.</p>
<p>Böylece zafer kazanmış Türk askerleri şehir kapısından geçtiler. Dört bir yana dağılarak şehir sokaklarında önlerine çıkan herkesi öldürmeye başladılar. Kentte yaşanan ilk kıyımı ateşleyen şey korku ve öfkenin bir karışımıydı. Kendilerini ansızın dar sokaklardan oluşan bir labirentte bulan Osmanlı askerlerinin aklı karışmıştı ve üstlerine endişe çökmüştü. Daha büyük ve kararlı bir orduyla karşılaşmayı bekliyorlardı. Bunun yanı sıra haftalardır çekilen acılar ve Rumlar tarafından mevzilerden yağdırılan aşağılamalar da acımasızlaşmalarına yol açmıştı. Korkmalarına gerek kalmadığını görünce İslami âdet gereği şehri yağmalamaya giriştiler. Kent şimdi teslim olmamanın bedelini ödeyecekti.</p>
<p>İlkin yaygın bir korku yaratmak amacıyla önlerine çıkan herkesi öldürdüler. Sonra kiliseleri ve manastırları boşaltmaya başladılar. Haçlar yere çalındı, azizlerin mezarları kırılarak açıldı ve gömü arandı. Kabirlerin içindekiler parçalandı ve sokaklara saçıldı. Kilise hazineleri ve kutsal eserler at arabalarına yüklenip götürüldü. 1100 yıllık Konstantinopolis birkaç saat içinde büyük ölçüde yok olmuştu. El değmemiş tek bir köşe bile kalmadı.</p>
<p>Elbette sıra insanlara da geldi. İslami yasalar gereğince adamlar, kadınlar ve çocuklar köle edildi. En güzel kızları ve oğlanları kimin alacağı konusunda kavgalar çıktı. İnsanlar mahzenlere ve su sarnıçlarına saklandı. Savunanların ordusundan geriye kalanların bir kısmı limana doğru kaçtı. Bazıları ise Hristiyan gemilerine binerek kurtulmayı başardı. Felaketin haberini gemisindeyken alan Giovanni Giustiniani-Longo ise, Sakız Adası’na ulaşmayı başardı ama kısa süre sonra öldü. Kardinal lsidor, köle kılığında Galata’ya kaçtı. Venedik filosu kumandanı Antonio Diedo da birkaç gemisiyle birlikte Ege Denizi’ne ulaştı. Keşiş kılığında kaçarken ihanete uğrayan Şehzade Orhan ise yakalanıp idam edildi. Onun dışındaki binlerce Rum, panik içindeki erkekler, kadınlar, çocuklar, rahibeler ve keşişler büyük Ayasofya Kilisesi’ne sığındı. Kilisenin masif bronz kapıları kapatıldı ve sürgülendi.</p>
<p>Dev tapınak sadece bir saat içinde sayılması olanaksız bir kalabalıkla dolup taşmıştı. Buradaki Hristiyanlar batıl bir inanca güvenerek, Türkler Konstantinos Sütunu’na ulaştığında gökten bir meleğin ineceğine, sütunun dibinde oturan fakir bir adama bir kılıç verip “Bu kılıcı kuşan ve Tanrı’nın halkının intikamını al!” diyeceğine inanıyorlardı. Bunun üzerine düşman dönüp kaçmaya başlayacak, Bizanslılar peşlerine düşüp onları yalnızca Konstantinopolis’ten değil, Anadolu’dan da sürecek, İran sınırına, Monodendrion Ağacı’na kadar kovalayacaklardı.</p>
<p>Derken Osmanlı askerleri Ayasofya’ya vardılar. İçerideki cemaat kendilerini kurtaracak bir mucize olması için dua ediyordu. Askerler kapıları kapalı bulunca baltalarla parçaladılar. Bizans’ın tam olarak öldüğü an bu olsa gerekti çünkü XI. Konstantin dışında her imparator orada taç giymişti. 1123 yıl sonra Rumlar için en kutsal olan da sonunda düşmüştü.</p>
<p>Osmanlı askeri içeriye dalınca büyük kalabalıktan bir korku feryadı koptu. Fakat pek az kan döküldü. Papazlar mihrabın başında ilahiler okumaya devam ederken, dua edenlerin çoğu Osmanlı kampına götürüldüler. Askerler burada en güzel kızları, delikanlıları ve zengin giyimli dokuz senatörü köle yapmak için aralarında kavga ediyorlardı. Tutsaklar belli bir yere götürülüp güvence altına alınınca ikinci hatta üçüncü ödül için dönüyorlardı.</p>
<p>Ardından askerler dikkatini kiliseye yöneltti. İkonaları parçalayıp çerçevelerindeki değerli metalleri aldılar. Kutsal yadigarları, altın ve gümüş gibi maddelerden yapılma tasları çuvallara doldurdular. Bunları başka eşyalar; zincirler, kollu şamdanlar, lambalar, mihraptaki örtüler ve imparatorun tahtı izledi. Kısa zaman içinde o görkemli kiliseden eser kalmamıştı.</p>
<h4><strong>5.23- Sultan Mehmet’in Şehre Girmesi</strong></h4>
<p>Mehmet sabah saatleri boyunca surların dışındaki kampında kaldı ve kentin yağmalanmasıyla ilgili haberleri bekledi. İlerleyen saatlerde kaos ortamı yatışır gibi olunca ve biraz düzen sağlanınca Konstantinopolis’e zafer girişini yapmaya karar verdi. Önünde neredeyse iki aydır ordugah kurduğu kentin kapıları şimdi ardına kadar açıktı. Vezirleri, beylerbeyleri, uleması, kumandanları ve hassa askerleri yaya olarak kendisine eşlik ediyordu. Süvariler kemerli kapıdan koşumlarını şakırdatarak girerken İslam’ın yeşil bayrağıyla sultanın kırmızı sancağı başları üstünde dalgalanıyordu.</p>
<p>Mehmet şehre ilk adımını attığında durdu ve Allah’a şükretti. Ardından dönüp sayıları on binlerce olan askerlerini kutladı: “Fetihleriniz daim olsun! Allah’a şükürler olsun! Sizler Konstantinopolis fatihlerisiniz!” dedi. Mehmet’in Türkler tarafından her zaman adıyla birlikte anılacak olan “Fatih” adını aldığı ve Osmanlı İmparatorluğu’na tamamen hakim olduğu ikonik an işte buydu. Büyük fatih sadece 21 yaşındaydı.</p>
<p>Bu ikonik andan sonra Mehmet, İmparator Konstantin’in öldüğünü öğrendi. Cesedinin aranmasını emretti. Sonunda bir Türk, Ayos Romanos Kapısı’ndaki ceset yığınında imparatora benzer birini gördüğünü bildirdi ki bu kişi sonradan büyük bir ödül alacaktı. Bu haber değerlendirilince, imparator mor ayakkabılarından tanındı. Başı kesildi ve aynı gün Augustaeum Sütunu’na konuldu. Orada geceye kadar bırakılarak, Bizanslılara artık bir hükümdarları olmadığını kanıtladı. Kısa süre sonra ise tahnit edilerek değerli bir mücevher kutusunun içine konuldu ve Müslüman hükümdarlar arasında elden ele gezdirildi. İslam’ın gölge Bizans imparatorluğu karşısında kazandığı zafer bu şekilde az ve öz olarak ilan edildi.</p>
<p>Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, onlar benimdir dediği yapıların durumunu görmek için kent merkezine doğru ilerlemeye koyuldu. Hagios Apostoloi kilisesini, heybetli Valens su kemerini geçti. Gördükleri karşısında biraz durgunlaştı. Fethettiği yer o hayallerde anlatılan görkemli Konstantinopolis’ten ziyade bir harabeyi andırıyordu. Denetim dışına çıkan ordu kentin kumaşını oluşturan yapıların dokunulmadan bırakılması yönündeki fermanı dikkate almamıştı. Şehir inanılamayacak derecede tahrip edilmişti. Mehmet “Böyle bir şehri yağma ederek harabeye çevirdik” dedi. Her ne kadar ordusuna üç günlük talan sözü vermişse de bu iş tek bir gün içinde etkili şekilde halledilmişti. Daha büyük bir yıkımı önlemek için sözünü geri aldı ve yağmanın ilk gün gece yarısı bitirilmesi emrini verdi. Sonra da Justinianus sütununu geçip Ayasofya Kilisesi’nin yolunu tuttu.</p>
<p>Kentin merkezine demirlemiş fevkalade büyük bir gemi gibi duran ulu Ayasofya kilisesi zamanının en görkemli yapısıydı. Bütün Avrupa’daki en büyük binaydı. Büyü gücüyle havada durur gibi algılanan kubbesi görenler için anlaşılmaz bir mucizeydi. Kapladığı hacim öylesine büyüktü ki, ilk kez görenler kelimenin tam anlamıyla konuşmaktan aciz kalırdı. Altın varaklı mozaikle süslü 16.200 metrekarelik tonozları öylesine göz alıcıydı ki aşağıya dökülen altın ışık seli, insanların gözlerine vurup onları neredeyse bakmaya korkar hale koyardı. Renkli mermerlerinin zenginliği insanı bir vecd haline sürüklerdi. Bu mabedde Tanrı sanki insanlar arasında ikamet ediyor gibiydi.</p>
<p>Mehmet kilisenin kapısında atından indi, eğilip yerden bir avuç toprak aldı ve toprağı Allah’ın karşısında bir tevazu nişanesi olarak başından aşağı serpti. Kiliseye girince hemen mihraba doğru yürüdü. Gördükleri karşısında hem hayrete hem de dehşete düşmüştü. Yapı muazzamdı ama mahvedilmişti. Hatta o sırada bir Türk askerinin yerdeki mermer döşemeyi parçaladığını gördü. Sultan, ona dönerek niçin yerleri tahrip ettiğini sordu. Asker, “Dinimiz adına,” diye yanıt verdi. Bu aymazlık karşısında öfkelenen sultan ona kılıcıyla vurarak, “Senin için hazinelerle tutsaklar yeter de artar bile. Şehrin binaları benimdir,” dedi. Asker ayaklarından tutularak sürüklendi ve dışarı atıldı.</p>
<p>Hâlâ köşelere büzülmüş birkaç Rumu ve papazı serbest bıraktıktan sonra Mehmet kilisenin camiye dönüştürülmesini emretti. Bir Müslüman din görevlisi vaiz kürsüsüne çıkarak dua okudu. Sultanın kendisi de mihrabın basamaklarını çıktı ve onu zafere ulaştıran tek Tanrı olan Allah’a biat etti. Binadan dışarı çıktığında sokaklar sakindi, düzen kurulmuştu.</p>
<p>Sultan akşama doğru atının üstünde meydanın diğer ucunda bulunan harap durumdaki imparatorluk sarayına kadar gitti. Orada arşidük Lukas Notaras’ın getirilmesini emretti. Onu azarlayıp, teslim olmadığı için çok sayıda insanın ölmesinden ve esir düşmesinden sorumlu olduğunu söyledi. Notaras, savunanların teslim olmasını sağlama yetkisinin ne kendisinde ne de imparatorda bulunmadığını ifade etti. Bunun özellikle imparatorun kendisini direnmeye teşvik eden mektuplar almasından sonra iyice olanaksız hale geldiğini söyledi. Sultan, sadrazamı Halil Paşa’nın kastedildiğini hemen anladı. Zaten onun bir takım entrikalar çevirdiğinden uzun süredir şüpheleniyordu. Hatta neredeyse onun yüzünden kuşatmayı kaldıracaktı.</p>
<p>Mehmet Notaras’a iyi dileklerde bulundu, ailesinin her üyesine bin akçe verdi, onu şehir idare kurulunun başına geçireceğine söz verdi ve yüce gönüllülükle sarayına geri gönderdi. Konuşmaları sırasında ismi geçen bütün devlet ve saray görevlilerinin adlarını yazarak, bulunmaları için ordugahlara ve gemilere adamlar gönderdi. Her birinin özgürlüğünü biner akçeye satın aldı.</p>
<p>Ertesi gün, 30 Mayıs 1453’te, boş sokaklarda bir ölüm sessizliği vardı. Evlerin içinde yağmacılar hala iş başındaydı. Mehmet imparatorluk sarayının yakınında bir şölen tertip edilmesini emretti. Ardından arşidük Notaras, hasımlarının nefretinin kurbanı oldu. Hasımları sultanı ona karşı kışkırtmıştı. Öfkelenen sultan, bu iddialara inanarak Notaras’ın çocuklarının rehin alınmasını istedi. Notaras buna karşı çıkınca Mehmet kendisini iki oğluyla birlikte idam ettirdi. Sonra, kendisine yalan söylendiğini ve aslında Notaras hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu öğrenince bu defa hain ve fesat yalancıları da idam ettirdi, geri kalanları da görevlerinden aldı. Şehrin savunulmasına katkıda bulunmuş bazı önde gelen Hristiyanlar da aynı akıbete uğradı. Tutsaklardan 47 Venedikli soylusu ise, Zağanos Paşa sayesinde, büyük fidyeler ödeyerek canlarını ve özgürlüklerini satın almayı başardılar. Bunların çoğu, şöhretlerine ve mevkilerine göre, bin ila iki bin düka ödedi.</p>
<p>Ganimetler muazzamdı: Binlerce tutsak, pahalı giysi ve kumaşlar, altın, gümüş ve değerli mücevherler vardı. Bu mücevherlerin değerinin farkında olmayan yeniçeriler, bunları yok pahasına sattı. En nadide ve değerli kitaplar, kimse onlara beş para ödemediği için, yığınlar halinde yakıldı. Yabancı yerleşim merkezleri, özellikle de İtalyan kıyı devletleri Ancona, Amalfi, Cenova ve Venedik büyük maddi zarara uğradı. Yalnızca Venedikliler’in kaybının 200 bin altın olduğu tahmin ediliyor. Türkler, yıllar sonra bile aralarındaki zengin insanların, Konstantinopolis yağmasına katılmış kişiler olduğunu söylüyordu.</p>
<p>Mehmet üçüncü gün şehirdeki bütün ölülerin yakılmasını ve şehrin temizlenmesini buyurdu. Sonra, kurmaylarına artık halka taarruz edilmeyeceğini ve bu emre itaat etmeyenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını bildirdi. Halkın da emirlere itaat etmesini salık vererek:</p>
<p>“Bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız,” dedi.</p>
<p>Ardından Osmanlı Donanması ganimetin büyük kısmıyla birlikte üssüne geri döndü. Ganimet öyle fazlaydı ki gemiler hazinelerin ağırlığıyla neredeyse batacak haldeydi.</p>
<p>29 Mayıs sabahı kaçan gemiler kentin düşüş haberini hemen Batı’ya taşıdı. Haziran ayı başında Girit’e ve Eğriboz’a ulaşan gemiler kötü haberi verdi. Adalar dehşete boğuldu. Bir keşiş, “Bundan kötü bir şey ne olmuştur ne de olacaktır,” diye yazıyordu. Eğribozdaki balyos halkın adayı topyekun terk etmesini güçlükle önledi. İvedilikle Venedik senatosuna bir mektup gönderdi. Panik dalgası Akdeniz havzasına denize atılmış kocaman bir kayanın yaydığı dalgalar gibi yayıldı.</p>
<p>Haber Avrupa anakarasına 29 Haziran 1453 günü ulaştı. Venedik haberi öğrenince büyük bir kedere ve şaşkınlığa düştü. Çoğu insan yenilmez kentin düşebileceğine önce inanmadı ama haberin doğruluğu teyit edilince sokaklar yasa boğuldu. İnsanlardan büyük bir feryat, ağlama ve inleme koptu.</p>
<p>Roma, olayı 8 Temmuz’da öğrendi. Bütün kaynaklara göre, Papayla kardinaller haberi alınca yıkıldı. Bir tarihyazıcı, “Türklerin Konstantinopolis’i aldığı gün güneş karardı,” diyecekti. Papa V. Nicolaus, İtalyan güçlere elçiler gönderip, kendi aralarında çekişmeyi bırakarak kafirlere karşı güçlerini birleştirmenin zamanının geldiğini söyledi. Haber bir atın dörtnala yol alması gibi bütün Avrupa’ya yayılıyordu. İtalya’dan Fransa’ya, İspanya’dan Portekiz’e, Benelüks’e, Sırbistan’a, Macaristan’a, Polonya’ya ve daha ötelere yayıldı. Danimarka ve Norveç kralı I. Christian Mehmet’i denizden yükselen bir “Kıyamet Canavarı” olarak tarif ediyordu. Duyulan dehşet halk arasında yalan yanlış söylentileri yaratıp büyüttü. 6 yaşın üstündeki herkesin katledildiği, 40 bin kişinin Türkler tarafından kör edildiği, tüm kiliselerin yıkıldığı ve sultanın bu kez de İtalya’yı işgal etmek için büyük bir güç toplamakta olduğu konuşuluyordu. Türklerin Hristiyanlığa saldırılarında nasıl ateşli olduklarını vurgulayan sözler Avrupa’da yüzyıllar boyunca yankılanacaktı.</p>
<p>İslam dünyasında ise haber dindar Müslümanlar tarafından büyük sevinçle karşılandı. Fatih’in gönderdiği zafer mektupları ve elçiler İslam dünyasının önde gelen hükümdarlarına ulaştığında Mehmet çok büyük saygınlık kazandı.</p>
<p>Dünya tarihinde kendisine cihan fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. Konstantinopol’ün fethiyle tarihte bir dönüm noktasına varıldığını herkes biliyordu. Bu bir devrin sonuydu. Olayın batı dünyasında yarattığı moral bozukluğu, Konstantinopolis’in tek başına ülkelerden bile daha önemli olduğunu göstermişti. Hristiyanlar, Müslüman akınlarını kendilerinden koruyan bu büyük seti artık kaybetmişlerdi.</p>
<p>İşte 54 gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük taarruzla fethedilen, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1125 senelik baş şehri olan Konstantinopolis, 29 Mayıs 1453 günü böylece Türklerin oldu. Kızılelma artık Mehmet’indi. Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethi tarih sahnesinde o kadar önemli bir olaydı ki birçok tarihçi ileride 1453 yılını Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın başladığı yıl olarak tanımlayacaktı.</p>
<p>Gerçekten de öyleydi. Artık Dünya bambaşka bir yerdi. Surların devri sona ermiş topların devri başlamıştı. Ve Sultan Mehmet de bambaşka bir kimlik kazanmıştı. O artık sadece Sultan Mehmet değil, Fatih Sultan Mehmet’di. Sultanü’l Berreyn ve Hakanü’l Bahreyn’di. Yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı. Ama hepsinden önemlisi o kendisini Kayser-i Rum olarak ilan etmişti. Yani, Romalıların Sezar’ı, Hristiyanların yeni imparatoru. Ama bu ünvanı gerçekten hak etmesi için fetihlerini sürdürmeli eski Roma’ya kadar ilerlemeliydi. Öyleyse daha yapılacak çok iş vardı. Fetihler çağı başlamıştı…</p>
<h2><strong>6- Fetih Sonrası Batı’nın ve Konstantinopolis’in Durumu</strong></h2>
<p>Konstantinopolis’in kaybedilmesi bütün Batı Hristiyanları için acı bir darbe oldu. Şehri kurtarmak için pek bir şey yapmamış olan ülkelerden feryatlar yükseldi; kederi daha da artıran, son dakikadaki bir yardım girişiminin fiyaskoyla sonuçlanması oldu. Venedik kadırgalarından oluşan bir Papalık Donanması Ege kıyılarından daha öteye ulaşmayı başaramamıştı. Ama artık çok geçti. Hıristiyanlığın son kalesi yıkılmıştı. Bu felaket hiç kuşkusuz Batı uygarlığının kendisini tehdit ediyordu. Şehrin düşüşünün Batı dünyasında doğurduğu duygular bunlardı.</p>
<p>Tehdidi en fazla hisseden ülke İtalya’ydı. Batı’nın kaderini tamamen bir kenara atıp yalnızca kendi çıkarlarını düşünen Venedik, genç Osmanlı sultanıyla görüşmelere başlayan ilk Avrupalı güç oldu. Bu görüşmeler öyle başarılı geçti ki, sultan İstanbul’a bir balyos atanmasına bile izin verdi.</p>
<p>Venedik’ten sonra bu konuyla en fazla ilgili İtalyan devleti olan Cenova, ilk başta bu korkunç habere inanmak istemedi. Ama haber kısa süre sonra doğrulandı. İç çekişmelerle ve Napoli’yle yapılan savaşla zayıflamış olan, Doğu Akdeniz ve Ege’deki topraklarını yitirmekten korkan Cenovalılar, Hristiyan ülkeler arasında barış fikrini yaymaya çalıştılar ama pek başarılı olamadılar.</p>
<p>Bununla beraber diğer Hristiyan ülkelerde de karışıklıklar baş gösterdi. Bizans’ın yıkılması bazı Batılı devletleri birbirine düşürürken bazılarını yakınlaştırdı. Osmanlılara karşı büyük bir Haçlı seferi düzenlenmesi fikri ortaya atıldı fakat bu fikirler havada kaldı. Bir ülke Osmanlı İmapratorluğu’na ne kadar uzaksa, Hristiyan dünyasına yönelik tehdidi o oranda az önemsiyordu. Papalık bütün Hristiyan ülkelerini kendi aralarında barış yapmaya ve Osmanlılar’a karşı ortak bir Haçlı seferi başlatmaya ikna etmeye çalıştı ama çabaları boşunaydı. Hesapta bütün Batılı hükümdarlar, Osmanlılara karşı düzenlenecek bir Haçlı seferine katılmaya hazır olduklarını bildirdiler. Ama bunlar boş sözlerdi. Hiçbiri gerekli adımları atmadı.</p>
<h4><strong>6.1- Fatih’in Edirne’ye Dönüşü ve Çandarlı Halil’in Sonu</strong></h4>
<p>Mehmet fetihten sonra Konstantinopolis’te 23 gün geçirdi. Edirne’ye ancak 21 Haziran 1453’de döndü. Yanında aralarında Bizanslı kadın ve genç kızların da oluduğu bol miktarda ganimet getirmişti. Esirler arasında bulunan, Notaras’ın dul karısı, yolda Misinli köyü yakınlarında ölünce oraya gömüldü.</p>
<p>Sadrazam Halil Paşa’nın da sonu gelmişti. Mehmet zaten ona karşı gizliden gizliye kin ve şüphe besliyordu. Konstantinopol’ün fethi sırasında sergilediği tutumlar nedeniyle fetihten üç gün sonra Halil’i görevinden azletti. Ayrıca Halil’in Bizanslılardan rüşvet aldığından da uzun süredir şüphelenmekteydi. Şehir düştükten sonra Bizans megadükü Lukas Notaras’ın, Çandarlı Halil’in Bizans’la hep iletişim içerisinde olduğunu padişaha söylemesi üzerine şüpheler kuvvetlendi, sadrazamın mallarına el konuldu ve zindana atıldı.</p>
<p>Yedikule Zindanları’na kapatılan Çandarlı Halil Paşa, zindandaki ilk günlerinde nazik muamele gördü. Kendisinden önce idam edilmiş başka bir sadrazam olmadığı ve ailesi kısa aralıklarla 154 yıldır iktidarda olduğu için son ana kadar idam edileceğine inanmadı. Ancak Edirne’ye nakledildikten sonra, hapisliğinin kırkıncı gününde, 10 Temmuz 1453’te idam edildi. 120 bin dükalık nakdine devlet hazinesi el koydu. İki yardımcısı Yakup Paşa ile Mehmet Paşa’nın da malına mülküne el kondu. Halil’in arkadaşlarının, onun ardından yas tutması yasaklandı. Mehmet’in içi sonunda rahatlamıştı.</p>
<p>Halil, sultanın sarayında sadrazamlık görevini peş peşe yerine getiren Çandarlı ailesinin dördüncü üyesiydi. Onun ölümüyle II. Mehmet kendi otoritesini pekiştirmiş oldu. Böylelikle hanedanına rakip aile bırakmamış oluyordu. Artık herkes sadece genç sultana boyun eğecekti. Mehmet, babasının zamanında görev yapan eski Osmanlı rejiminin diğer vezirlerini de işlerinden almıştı. Bundan böyle etrafında yalnızca giderek gelişen devşirme sınıfından danışmanlar bulunduracaktı. Böyleleri doğrudan sultanın lütufuna bağımlı olduklarından Mehmet taleplerini yerine getireceklerine güvenebilecekti. Yeni sadrazamı Zağanos Paşa da Arnavut kökenliydi. Ayrıca Sultan Mehmet, artık divan toplantılarına katılmamaya ve halkla teması eskiye nazaran düşük tutmaya karar verdi. Osmanlı padişahlarının halktan kopuk yaşamı başlamış oldu.</p>
<h4><strong>6.2- Fetih Sonrası Konstantinopolis’in Adının Değişimi ve Başkent Oluşu</strong></h4>
<p>Sultan 1453 sonbaharı ve kışını başkent Edirne’de geçirdi. Kafasında artık yeni başkentin Konstantinopolis olması fikri vardı. Fakat önce oranın ihya edilmesi ve cazip bir yaşam merkezi haline getirilmesi gerekiyordu. Bizans imparatorlarının sarayları enkaz halinde oldukları ve yetersiz kaldıklarından Fatih, ilk iş olarak bugün Eski Saray olarak bildiğimiz yeni sarayının, Sarây-ı Atîk-i Âmire’nin inşasına başlanması emrini verdi. Bunun için şehrin en güzel birkaç mekanından biri olan günümüzde Beyazıt Meydanı olarak bilinen yeri seçti.</p>
<p>Eski Saray’ın inşası dört yılda tamamlanacaktı. Oldukça geniş bir araziye kurulmuş, yüksek bir duvarla çevrelenmişti. Bu araziye her türden bina yapılmıştı. Sultanın Edirne’den gelerek yerleşeceği bu saraya daha kolay ulaşılması için bir dizi taş döşeli yeni sokak oluşturulmuştu. Fatih bütün bunlarla ve diğer inşaatlarıyla saltanatının kalan yirmi beş yılı boyunca sürdürdüğü seferlerinin arasındaki kış aylarında yakından ilgilendi.</p>
<p>Fetihten sonra Osmanlı devleti artık bir imparatorluk olmuştu. Konstantinopolis ise imparatorluğun dördüncü başkenti ilan edildi ve Konstantin’in kenti anlamına gelen Konstantinopolis ismi Arapça versiyonu olan Konstantiniyye ile değiştirildi. 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar resmi olarak bu ad kullanımda kaldı. Zamanla İstanbul ismi de resmi belgelere girdi ve sıkça kullanılmaya başlandı. Sonunda şehrin Türkçede en yaygın bilinen adı oldu ve diğer adlandırmalar kullanımdan kalktı. Fakat Batılılar tarafından Konstantinopolis adı kullanılmaya devam edildi.</p>
<p>En sonunda 1928’de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali İstanbul, uluslararası kullanıma girdi. İstanbul, kentin uluslararası adı ilan edildikten sonra “Konstantinopolis” adının mektuplarda ve uluslararası alanlarda kullanılması yasaklandı.</p>
<h4><strong>6.3- Kozmopolit Bir Osmanlı İmparatorluğu Yaratmak</strong></h4>
<p>Mehmet mutlak bir güce sahip olmak ve bir dünya fatihi olarak Büyük İskender’le Julius Sezar’ın başarılarıyla yarışmak hatta onları geçmek istiyordu. Kendisini, fetihleri dünyanın sınırlarına erişecek Müslüman İskender ve kafirlere karşı cihat yürüten gazi savaşçı olarak düşünüp onunla benzeş ikiz kabul etmişti. Batı’ya meydan okuyarak iki ülkeyle iki denizin: Rumeli’ye Anadolu’nun, Akdeniz’le Karadeniz’in hükümdarı olmuştu. İstanbul’u fetheden sultan, dünyanın en büyük Müslüman hükümdarı olarak görülüyor, hayranlık ve saygı uyandırıyor, kutsal bir misyonu yerine getiriyordu. Hanlığı, Gaziliği ve Sezarlığı kendisiyle özdeşleştiren ve Türk, İslam ve Bizans geleneklerini temsil eden evrensel bir hükümdar olarak bu şehri bir tek dünyanın ve bir tek imparatorluğun merkezi yapmalıydı.</p>
<p>Üstlendiği görev Bizans İmparatorluğu’nu yok etmek değil, onu yeni bir Osmanlı modeline göre diriltmek, eski görkemini yeni baştan imar etmek ve yeniden canlandırmaktı. Bu, İslamın hem dünyevi hem de dinsel yönetimindeki bir imparatorluk olacaktı. Ama aynı zamanda tıpkı Bizans gibi kozmopolit bir imparatorluk olacak, halkları birbiriyle düzen ve uyum içinde yaşayan bütün ırkları ve inançları içerecekti. Son imparatorun düşüşünden beri, kiliseyle devlet tek bir otorite oluşturmuyordu. Hristiyan Kilisesi şimdi İslam devletine tabi ve bir vergi ödemekle yükümlüydü. Ama bunun karşılığında halkı ibadet özgürlüğünü ve kendine özgü kurallarını ve âdetlerini koruyacaktı.</p>
<h4><strong>6.4- Fetih Sonrası Cenevizlilerin Durumu</strong></h4>
<p>Genç sultan bu ideallerini gerçekleştirebilmek için tebaasındaki bütün kullarının durumuyla yakından ilgilendi. Önce 2 Haziran’da Galata’daki Cenevizlilerle görüştü. Deniz tarafında bulunanlar hariç Galata surlarının yıkılmasını emretti. Oradaki Cenevizli sakinlerin ve mallarının listesi çıkarıldı. Deniz yoluyla kaçanların evlerine girildi ama yağmalanmadı. Üç ay içinde geri dönmeyenlerin mallarının devlet hazinesine geçeceği ilan edildi.</p>
<p>29 Mayıs 1453’te, Galata’daki Cenevizlilerin podestası olan Angelo Lomellino, sultana şehrin anahtarlarını göndermişti. 1 Haziran’da, Galata sakinlerinin hakları ve özgürlükleri, Yunanca yazılmış resmi bir anlaşmayla onaylandı. Taslağı Zağanos Paşa tarafından yazılmış ve imzalanmış olan bu ferman, Galata halkının can ve mal güvenliğini teminat altına alıyordu.</p>
<p>Cenevizlilerin erkek çocukları yeniçeriler arasına katılmayacaktı. Türk asker ve sivillerin Galata şehrine girmesi yasaklandı. Kiliselerine ve mezheplerine karışılmayacaktı. Ama yeni kiliseler yapmaları ve çanlar çalmaları yasaklandı. Cenevizli sakinlerin serbestçe ticaret yapmasına izin verildi. Fakat Cenova’dan gelen tacirler vergi ödemek zorundaydı. Vatandaşlar da cizye vergisine tabii idi. Ticarette geleneklere, kanunlara ve adalete uyulup uyulmadığını denetleyecek bir yetkili seçmekte özgürdüler. Silahlarını, toplarını ve cephanelerini teslim etmek, ayrıca surların yıkılmasına yardım etmek zorundaydılar.</p>
<h4><strong>6.5- Hristiyanlar İçin Yapılan Çalışmalar</strong></h4>
<p>Artık Müslüman hakimiyetinde olan İstanbul’da dinsel azınlıkların statüsünü tasarlamak gerekiyordu. Bu insanlar, milletler şeklinde organize edilmiş reayalar ve merkezi güce karşı sorumlu bir dini liderin yönetimi altında kendi yasalarıyla âdetlerini muhafaza eden topluluklar olacaklardı. Fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaşlık veya siyasal özgürlük ayrıcalığına sahip olamayacaklardı. Fakat barışın ve refahın nimetlerinden yararlanma fırsatları bu sınırlar dahilinde asla zarar görmeyeceği gibi, giderek genişleyen ticaret alanında fazlasıyla artacaktı. Mehmet şimdi İslam otoritesini temsil eden ulemanın yanı başında İstanbul surlarının içinde Rum Ortodoks Patriği, Ermeni Patriği ve Yahudi Hahambaşısı’nın yer almasını istiyordu.</p>
<p>Kayser-i Rum, şehrin içindeki en büyük, en zengin ve en kültürlü Müslüman olmayan topluluğu temsil eden Rumlara karşı oldukça olumlu bir tavır sergiliyordu. Türklerin paylaşmadıkları endüstri, ticaret ve denizcilik alanlarındaki becerileri sayesinde imparatorluğu için büyük yararları olabileceğini net olarak görüyordu. Ayrıca Rumların bilimine de saygısı vardı. Eğitimi kapsamında Yunan tarihi hakkında bilgi sahibi olmuştu.</p>
<h4><strong>6.6- Rum Ortodoks Kilisesi’nin Yeni Patriği</strong></h4>
<p>Fatih böylece vakit kaybetmeden Rum Ortodoks Kilisesi’ne yeni bir Patrik bulmaya girişti. Patriklik tahtının son sahibi 1451’de İtalya’ya kaçtığından istifa etmiş sayılıyordu. Sultan burada zekice bir hamleyle büyük ün sahibi olan keşiş Gennadios’u seçti. Gennadios, şehrin kurtarılması için son çare olarak önerilen Ortodoks Rum ve Katolik Roma kiliselerinin birleşmesine karşı çıkanların başını çekmişti, dolayısıyla da Batı’daki Katolik Hristiyanlarla entrikaya girişme olasılığı zayıftı.</p>
<p>Gennadios, sultanın huzuruna çıktığında engin bilgisiyle onu çok etkiledi. Sultan da ona büyük saygı gösterdi, Patriklik tacını kabul etmeye razı etti ve Ortodoks topluluğuna sağlanacak yasaların maddelerini onunla tartıştı. Bu yasa Rumlara, en azından prensip olarak, dinsel olsun, dünyasal olsun kendi işlerini müdahalesiz ve rahatsız edilmeden yönetme özgürlüğü garantisini sağlıyordu. Gennadios’un Patrikliğe atanması, sultanın önerisi üzerine usul gereği Ortodoksların ruhani meclisi Kutsal Sinod tarafından onaylandı.</p>
<p>Gennadios 1454 yılının ocak ayında sultanın himayesinde Patriklik tacını giydi. Bizans imparatorlarının yetkilerine sahip olacak ve onların geleneksel tören ritüellerini uygulayacaktı. Gennadios’a makamının alametlerini, giysilerini, asasını ve kaybolan eskisinin yerine gümüş kaplama yeni piskoposluk haçını bizzat sultan sağladı. Sonra onu, “Patrik ol ve şans yüzüne gülsün, dostluğumuza güven, senden önceki Patriklerin sahip oldukları bütün ayrıcalıklardan yararlan,” sözleriyle kutsadı. Gennadios Bizans topluluğu üzerinde mutlak otorite sahibiydi. Ona ayrıca, Fener adlı Rum semtinde kendi sivil mahkemesi ve kendi hapishanesine sahip üç tuğlu paşalık unvanı verildi. Ayasofya şimdi camiye dönüştürüldüğü için, Patriğin takdisi ve makamına oturtulması töreni, Fatih’in patriklik kilisesi olarak hizmet görmesi için özellikle yıkımdan koruduğu Havariyyun Kilisesi’nde yapıldı. Yeni Patrik, sultandan zengin bir altın bağışı aldıktan sonra yine sultanın armağanı olan güzel bir beyaz at üstünde tören alayıyla şehirden geçti, sonra da Havariyyun Kilisesi’ne yerleşti.</p>
<p>Havariyyun Kilisesi fetihten sonra Hristiyanların ibadetine bırakılan birkaç kiliseden biriydi. Diğerleri ise camiye dönüştürülmüştü. Bu arada Ayasofya Kilisesi cami olarak Büyük Ayasofya Camii adı altında adını korudu, yalnızca kubbesinin tepesindeki Haç yerini Mekke’ye bakan bir Hilal’e bırakmıştı. Fatih bir minare eklediği Ayasofya’ya başından itibaren saygıyla yaklaştı. Sanatta insan suretini yasaklayan İslam yasağına rağmen insan tasvirli mozaiklerini korudu.</p>
<p>Bütün bu uygulamalardan sonra yeni Patrik Gennadios, sultana, Papa’nınkine karşı Rum Ortodoks Kilisesi’nin velinimeti ve koruyucusu gözüyle bakmaya başlamıştı. Gücü ve prestiji Bizans’ın son zamanlarındaki öncellerinin hepsininkini aştı. Kuşatma sırasında “Latinler olmaktansa Türkler olsun!” bağırışlarını doğrularcasına ona hemen hemen bir “Rum Papası” statüsü verdi. Kayser-i Rum, gerçekten de kendisine uygun gördüğü bu ünvanın hakkını veriyordu. Gennadios’la yakın bir ilişki kurarak onunla teoloji konularında dostça tartışmalara girişti ve bilgisini artırırken Hristiyan dinine dikkate değer bir ilgi gösterdi. Gennadios onun isteğiyle Ortodoks inancı üzerine Türkçeye çevrilen bir yazı bile yazdı.</p>
<h4><strong>6.7- Fatih’in Din Değiştirdiği Konusundaki İddialar</strong></h4>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in tebaasındaki Hristiyan topluluklara gösterdiği ilgi ve ayrıcalıklar Batı’da sultanın din değiştirip Hristiyanlığı kabul edebileceğine dair dindarca umutlara yol açtı. Hatta Mehmet’in Ortodoks doktrinlerinden etkilenmesinden korkan Papa II. Pius, sultanı din değiştirmeye ikna etmek gibi tuhaf bir fikre kapıldı. Bu fikre kapılmasına sebep olan şey, sultanın, Patrik Gennadios’tan Havariler Amentüsü’nün tefsirini istemesi ve patriğin ona 20 bölümlük bir tefsir sunması olabilir. Bu olaydan sonra, sultanın İslamiyet’ten şüphe duymaya başladığı ve içinde Hristiyan dinine yönelik bir eğilim belirdiği söylentisi yayılmıştı. Doğu’dan gelen yolcular, Mehmet’in Hristiyan diniyle yakından ilgilendiğini söyleyip duruyordu. Mehmet’in Hristiyan annesinden, o daha çocukken bu ilginin tohumlarını aldığı, Pater Noster’i yani Göklerdeki Babamız duasını ezbere okuyabildiği, hatta gizlice İslam’ı reddedip Hristiyanlık’a geçmiş olduğu söyleniyordu.</p>
<p>Böyle iddialar, aslında oldukça ciddi ve gerçekçi olan İtalya’daki haber mektuplarında ve Venedikli diplomatların raporlarında bile yer alıyordu. Papa bir yandan bütün Hristiyan dünyasını Hristiyanlık’ın baş düşmanı II. Mehmet’e karşı birleştirmeye çalışırken, diğer yandan da onu İsa’nın öğretisinin İslam’dan daha üstün olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Aslında bu çabaların son derece dünyevi sebepleri vardı. Bunların en başta geleni, Papalık’ın ruhani önderliğinde tekrar bir Doğu imparatorluğu kurmaktı.</p>
<p>II. Pius bu amaçları için bir mektup bile kaleme aldı. Sultan Mehmet’e muhtemelen hiç ulaşmayan bu tuhaf mektup aslında Mehmet’in bütün hükümdarlık ünvanlarını ne Papa’nın ne de Hristiyan dünyasının rızası ve iş birliği olmadan aldığının itirafı, Papa’nın zavallı durumda olduğunun kanıtı ve Mehmet’in kudretinin tesciliydi. Mektupta şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Küçücük bir ayrıntıyı halledersen dünyanın en yüce, en güçlü, en ünlü insanı olabilirsin. Bunun ne olduğunu mu soruyorsun? Bulman çok zor değil. Aramak için çok uzaklara gitmene gerek yok. Onu her yerde bulabilirsin: Vaftiz olup Hristiyanlık’a geçmen ve İncil’in öğretisini kabul etmen için biraz su (aquae pauxillum). Bunu yaparsan, dünyanın en ünlü ve güçlü prensi olursun. Seni Yunanların ve Doğu’nun yasal imparatoru yaparız. Şiddet yoluyla alıp adaletsizce elinde tuttuğun yerler, doğal hakkın olur. Bütün Hristiyanlar sana saygı duyar. Anlaşmazlıklarında sana başvurur. Zulüm gören herkes, ortak hamileri olarak sana sığınır. Dünyanın her ülkesinden insanlar senden yardım ister. Çoğu sana gönüllü olarak boyun eğer, hükümlerine uyar ve sana vergi öder. Tiranları yenme, iyileri koruma ve kötülerle savaşma görevi sana verilir. Eğer doğru yolda gidersen, Roma Kilisesi sana karşı çıkmaz. Bu ruhani taht, seni diğer krallar kadar sevgiyle kabul edecektir. Hatta onlardan da fazla, çünkü senin konumun daha yüksek. Bu koşullar altında pek çok krallığı hiç savaşmadan ve kan dökmeden, kolayca ele geçirebilirsin… Düşmanlarına asla yardım etmeyiz. Tam tersine, Roma Kilisesi’nin haklarına el koymaya, boynuzlarını öz analarına karşı kullanmaya kalkanlara karşı, senden yardım isteriz.”</p>
<p>Bu gibi yaklaşımlar, kendini Allah’ın kulu ve halifelerin vârisi olarak gören, dolayısıyla da ruhen ve siyasal açıdan İslamla özdeşleşmiş olan sultanı etkileyecek değildi. Bununla birlikte yine de Ortodoks Hristiyan uygarlığının sağlıklı devamını garantiliyordu. Daima Hristiyanlara karşı hoşgörülü olarak kaldı ve babasının yaptığı gibi, Hristiyanlıktan dönenleri ve özellikle kendi açık fikirlerini paylaşanları görevlendirerek onları eski model Müslümanlara tercih etti.</p>
<p>Aslında Kayser-i Rum’un Ortodoks kilisesinin hiyerarşik yapısını korumaktaki amacı onu kendi çıkarları için kullanmaktı. Hristiyanlığın iki büyük bloğunun birleşme ihtimaline karşı bunlardan birini el altında dost olarak tutmak akıllıcaydı. Roma’ya düşmanlığıyla tanınan Gennadios’u bunun için patrik seçmişti. Ayrıca bu kurumun varlığını sürdürmesine izin vererek sivil idarenin o zamanki yetersizliğini bir ölçüde telafi etmiş oluyordu.</p>
<p>Mehmet’in Ortodoks patriğini himayesine almasının bir başka amacı daha vardı: Yalnızca Rumların değil, bütün Doğu Hristiyan aleminin en üst düzey ruhani yetkilisi, yeni düzeni tamamen kabul etmiş oluyordu. Böylece Türklerin Bizans üstündeki egemenliğinin daha başlangıcında, yeni kulların ve cizye vergisi mükelleflerinin direniş gösterme ihtimali tamamen ortadan kaldırılmıştı.</p>
<p>İstanbul’dan kaçan birtakım Bizanslı alimler İtalya’da Yunan kültürünü yayarken, Mehmet de İtalyan danışmanlarının yardımıyla Batı dünyası hakkında bilgi topluyordu. Onların coğrafi ve siyasi durumu, yöneticileri, inançları, çekişmeleri, savaş sanatları ve orduları hakkında öğrenmeye özellikle eğildi. İtalya coğrafyasını çalışıyordu ve elinde üstünde krallıkların ve eyaletlerin yer aldığı bir Avrupa haritası vardı. Hümanist İtalyan danışmanlarının yardımıyla, çalışmalarında kullanmak üzere klasik eserler toplamıştı. Bu kitaplar, fetihten sonra Konstantiniyye’de bulduğu kitaplarla birlikte, saraydaki kütüphanenin temelini oluşturacaktı.</p>
<p>Saraydaki, Fatih’in kütüphanesine ait olduğu kesin olan el yazmaları eleştirel açıdan incelendiğinde, toplanma amaçlarının ne olduğunu açıkça görüyoruz. Klasik kaynak eserleri göz ardı edersek, geri kalanların çoğu Hristiyanlık’tan, Tevrat ve İncil’den bahseden dini kitaplardı. Mehmet, Batı’nın dini olan Hristiyanlıkla tamamen pragmatik nedenlerden dolayı ilgileniyordu. Bu dine meyletmekten ziyade imparatorluğunun yeni tebaasını ve muhtemel düşmanlarını yakından tanımak istiyordu.</p>
<h4><strong>6.8- Yahudilere Tanınan Ayrıcalıklar</strong></h4>
<p>Türkler’in Konstantiniyye’yi ele geçirmesi sırasında kurtulmayı başarabilmiş az sayıda şehir sakini arasında, Balat’ta yaşayan Yahudiler de vardı. Mehmet, Gennadios’ın atanmasından kısa süre sonra ülkesindeki bütün Yahudi cemaatlerine başkanlık yapacak bir hahambaşı seçti. Seçtiği kişi Moşe Kapsali’ydi. Kapsali, saygın bir alimler topluluğunun kurucusu olan, sofu ve bilgili bir adamdı. Sultan, Kapsali’yi imparatorluk divanına bile üye yapmış, onu müftünün yanına oturtarak, patrikten konumca üstün olmasını sağlamıştı. Dahası, Kapsali’ye Türkiye’deki Yahudi cemaatlarine ilişkin birtakım siyasi yetkiler verdi. Yahudiler tarafından ödenecek bireysel ve toplu vergileri belirleyen, bunları toplayacak görevlileri atayan ve gelirleri sultanın hazinesine gönderen Moşe Kapsali’nin bizzat kendisiydi. Ayrıca Yahudi topluluğunun bütün üyeleri üstünde cezai yetkiye ve hahamların atanmasını tasdik etme yetkisine sahipti. Kısacası, Osmanlı imparatorluğundaki Yahudi cemaatinin başı ve resmi temsilcisiydi.</p>
<p>Dönemin Yahudilerinin anlattıklarına bakılırsa, Fatih’in yönetimindeki Osmanlı, Yahudiler için bir cennetti. Oysa Batı Avrupa’da Yahudilere zulmediliyordu. Almanya’dan gelen Yahudi göçmenler, Yahudilerin Türk topraklarında ne kadar el üstünde tutulduğunu görünce büyük sevince kapılıyordu. Serbestçe yaşayıp ticaret yapabiliyorlardı. “Altın peni” vergisi ödemeleri, kazançlarının üçte birini vergi olarak vermeleri gerekmiyordu. Almanya’da doğmuş Fransız kökenli bir Yahudi olan İzak Sarfati, 1454’te Avrupa’daki Yahudiler’e bir genelge göndererek, Hilal’in egemenliğinde yaşayan Yahudilerin Haç’ın egemenliğinde yaşayanlara kıyasla çok daha talihli olduğunu şevkle anlatarak, dindaşlarına “o dev işkence odasını” terk edip Türk topraklarına gelmelerini söylemişti. Gerçekten de sonraki yıllarda Yahudiler Türk cennetine akın akın göç etmeye başladı. Özellikle Almanya’dan gelenlerin sayısı epey fazlaydı.</p>
<p>Anlayacağınız İstanbul, her ne kadar izleyen yüzyılarda daha İslami bir kent olduysa da Mehmet’in hükümdarlığında şaşırtıcı düzeyde çokkültürlü bir yapı, bir Levanten kenti modeli kazanmıştı. Kentin fethedilmesinden sonra oluşan muhacir akını genelde tek yönlüydü: Hristiyan topraklarından Osmanlı İmparatorluğu’na doğru. Mehmet bir İslam imparatorluğu yaratmaktan çok, bir dünya imparatorluğu yaratmakla ilgileniyordu. Fakat bu politikalarından dolayı ciddi İslami eleştiri de alıyordu. İleride kendisinden çok daha sofu olan oğlu II. Bayezid tarafından Peygamber Yasası’nı ihlal etmekle suçlanacaktı.</p>
<h4><strong>6.9- Konstantiniyye’nin Yeniden Canlandırılması</strong></h4>
<p>Fatih’in fetihten sonra ilgilenmesi gereken en önemli görevleri arasında dünyanın en büyük başkenti olması mukadder olan İstanbul şehrinin yeniden canlandırılması vardı. II. Mehmet, İstanbul’u farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçlıyordu. Bu iş özellikle şehir nüfusunun artırılmasını içeriyordu. Yalıtılmışlığı nedeniyle şehir önemini yitirme yoluna gittiğinden beri nüfusu 30-40 bin kişiye kadar düşmüştü. Şehrin büyük bölümleri terk edilmişti. Zaten fazlasıyla harap olan şehir, fetih sonrasında harabe durumundaki sarayları ve başka binalarıyla tamamen viran bir görünüm almıştı.</p>
<p>İlk iş olarak sokaklardaki molozların hemen kaldırılmasına girişildi, surlar onarıldı ve Osmanlı modeliyle uyumlu yeni bir yönetim görev başına getirildi. Mehmet İstanbul’u mimari açıdan Bizans’ın eski zamanındaki gibi görkemli bir imparatorluk başkentine dönüştürmeye kararlıydı. Vakit kaybetmeden Fatih Camii olarak bilinecek olan kendi camiini inşa ettirmeye girişti. Bu iş için Rum kökenli bir mimar kullandı. Önce Rum Patriği Kilisesi’ni Haliç’in Rum semti Çarşamba’daki Pammakaristos Manastırı’na naklettirdi ve ardından Havariyyun Kilisesi’ni yıktırdı. Bu konumu ve buradaki materyalleri yeni camisi için uygun görmüştü.</p>
<p>Mehmet Fatih Camii’nin dış eklentilerinin toplam boyutlarıyla Ayasofya’yı geçecek şekilde tasarlanmasını istemişti. Marmara Denizi’yle Haliç arasındaki tepelerin batı doruğuna taç gibi oturmuş olan Fatih Camii, yüzyıllar içinde İstanbul şehrine yeni bir profil verecek olan büyük kubbeli camiler dizisinin ilki oldu. Mehmet aynı zamanda, mezarı kuşatma sırasında rastlantı sonucu bulunan peygamberin arkadaşı için yapılacak Eyüp Camii’nin de temelini attı. Başlangıçta Ayasofya’nın Bizans üslubundan esinlenen bu camiler, yeni bir mimari eserler dizisinin görkemini İslam imajı doğrultusunda yansıtacaklar ve özellikle Mimar Sinan’la birlikte Hristiyanlarınkini gölgede bırakacak bir Müslüman metropolü yaratacaklardı.</p>
<p>Şehri terk edenlerin hepsi, ki bunlar özellikle Ortodoks Hristiyanlardı, mallarının ve dinlerinin korumaya alınması, vergiden muaf tutulma ve evleriyle dükkânlarının onarımında hükümetten yardım alma vaatleriyle hemen geri çağırıldılar. Türk kuvvetleri tarafından ele geçirilen tutsaklar da serbest bırakılarak Fener bölgesine yerleştirildiler ve bir süre vergilendirilmediler. Gerek Rumeli gerekse Anadolu’daki eyalet valileri İstanbul’a Hristiyan veya Müslüman dört bin aile gönderme emrini aldılar. Çeşitli seferlerde ele geçmiş 30 bin köylü İstanbul çevresindeki terk edilmiş köylere yerleştirilerek şehre yiyecek sağlamakla görevlendirildiler.</p>
<p>Fethedilen kentlerdeki varlıklı kişiler, tüccarlar ve zanaatkârlar, sultanın emri üzerine seçilerek ticaretle endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaları için İstanbul’a nakledildiler. Bunların arasında kalabalık bir Yahudi topluluğu olan Selanikli göçmenler ve önemli ölçüde Avrupalı Yahudiler de vardı. Kendi toplulukları olan Yahudiler 25 yıla kalmadan şehirde Müslümanlarla Hıristiyanlardan sonra üçüncü en kalabalık grubu oluşturacaklardı. Sultanın fetihlerinin daha ileri bir evresinde Trabzon’la çevresinden, ayrıca Anadolu’nun başka yerlerinden, Mora’dan ve Ege Adaları’ndan da beş bin aile gelecekti. Gelenlerin arasında soylu ailelerden başka, esnaf ve imar işine yardımcı olmaları için daha çok zanaatkâr ve duvarcı da vardı. Zaman geçtikçe Rumlar da, Yahudilerle, Ermeniler gibi, şehrin giderek artan refahından yararlanmak için kendiliklerinden göç etmeye başladılar. Aynı zamanda Haliç’in karşı kıyısında surları yıkılan Pera, Galata limanıyla birlikte yenilendi ve eskisi gibi Cenevizlilerle başka Latin kökenlileri barındıran bir Türk şehri oldu.</p>
<p>Bir Türk yazar fetihten kısa bir süre sonra, “Bu İstanbul şehri ne kadar garip bir yer. Bir tek bakır sikke karşılığında insan kayıkla Rumeli’den Anadolu’ya geçirilebiliyor,” diye yazmıştı. Fatih’in saltanatının sonunun çok öncesinden İstanbul bir kez daha atölyeleri ve pazarları dolup taşan, sanayi faaliyetleriyle kaynayan, fetih zamanındakinden üç, dört kez daha kalabalık, karışık bir nüfusu olan hareketli bir şehir olmuştu. Bir yüzyıla kalmadan, yalnız yüzde 50’sinden biraz fazlası Türk olan yarım milyonluk bir halkı olacaktı.</p>
<h4><strong>6.10- Ülke Ekonomisinin Geliştirilmesi</strong></h4>
<p>Genç sultan ekonomik hayatın geliştirilmesi konusunda özellikle faaldi. Bu amaçla imaret denilen geleneksel İslam müessesesini büyük boyutlarda geliştirdi. Eski başkentler olan Bursa ve Edirne’de çok iyi bilinen bu sistem, pazarlar ve kamu hizmetleri sağlamasıyla şimdi İstanbul’un gelişmesine katkıda bulunuyordu. Daha sonraki dönemlerde imaret kelimesi aşevi anlamında kullanılacak ve bu tesislere külliye denilecekti. Bu tesisler, bir cami etrafında toplanmış kamu binaları kompleksi, medrese, hastane ve yolcular için han içeriyordu. Bunlar bir ortaçağ İslam devletinin parasız eğitim ve sağlık hizmetleriydi.</p>
<p>Mehmet, İstanbul’un ilk büyük camisi Ayasofya vakfının bir bölümü olarak içinde yüzlerce dükkânla depo bulunan bir kapalı çarşının inşasını emretti. Burası gerçekte tüccarların mallarını güvenle depolayabilecekleri, iş yapmak için toplaşabilecekleri bir iş ve ticaret merkeziydi. Ticaret geliştikçe kamu hizmetlerine mahsus başka bina kompleksleri de ülkenin dört bir yanında uzayan kervan yollarını işaretledi. Karadeniz ve Akdeniz bölgeleriyle Asya anakarasından geçen ticaret yollarına hâkim olan İstanbul ise imparatorluğun büyük ticaret merkezi olarak Bursa’yla Edirne’ye yetişti ve sonunda onları geçti.</p>
<p>Mehmet’in teşvik ettiği ve daha sıkı bir devlet denetimi altına aldığı bir başka unsur ise çalışan halkın büyük kısmının ait olduğu zanaatkâr loncalarıydı. Kökenleri belki de Greko-Romen dünyanın kurumlarına dayanan bu oluşumlar İslam dünyasında kendilerine özgü bir karaktere bürünmüşlerdi. Loncalar her ne kadar kuramsal olarak devlet kontrolünden bağımsız çalışıyor idiyseler de, ölçüler, çalışma maliyetleri, kâr marjı, malın kalitesi, sahtekârlıkla vurgunculuğun önlenmesi gibi ticari düzenlemeler açısından devlete karşı yasal sorumluluk taşıyorlardı. Devlet de bir düzen ve istikrar kaynağı olarak loncaların geleneksel yapısına saygı duyuyor, iç işlerine karışmıyor, sadece hazinesiyle halkının çıkarlarını korumakla ilgileniyordu.</p>
<p>Bizans artık var olmadığı için zamanla Osmanlı İmparatorluğu ticaretin esaslı bir merkezi olup çıktı. Asya’yla Avrupa arasında yaşamsal önemi olan bir ticaret bağı görevi yaparak, karşıt iki dünya arasındaki sosyal ve kültürel ilişkileri de etkileyen daha geniş bir ekonomik değiş tokuş alanı yarattı. Bizans’ın ekonomik bakımdan Venedik’e bağımlı olmasına karşın, toplumu çok ırklı Osmanlı İmparatorluğu bütün devletlerle koruyucu bir gümrük tarifesi esasına göre eşit koşullarla ticaret yapıyordu. Tüccarları zaman içinde Doğu Avrupa’dan başlayarak, Orta, hatta Batı Avrupa’nın içlerine kadar sızacaklar, en önemli kentlerde ticaret merkezleri kuracaklar ve Doğu’nun ürünlerini batınınkilerle takas ederek kendi kredi sistemlerini geliştireceklerdi.</p>
<h4><strong>6.11- Yeni Divan Yapısı, Sadrazam ve Vezirlerin Yetkileri</strong></h4>
<p>Çandarlıoğlu Halil Paşa’nın Temmuz 1453’te idam edilmesinden sonra, sadrazamlık makamı bir yıl kadar boş kaldı. Normalde sadrazam tarafından verilen bütün önemli kararları sultan veriyordu.</p>
<p>Divan, Cumartesi’den Salı’ya kadar, peş peşe dört gün toplanırdı. Herkesin divanın karşısına çıkıp isteğini dile getirme hakkı vardı. Ardından divan günlük meselelerle meşgul oluyordu. Bu meselelerle vezirler ilgilenirdi. Mehmet vezirlerin sayısını üçten dörde çıkarmıştı. Sadrazam, sultanın temsilcisi ve devletin bütün organlarının baş yöneticisi sıfatıyla divanı yönetirdi. Özel ayrıcalıkları vardı. Mehmet’in yeni sadrazamının adı Veli Mahmut Paşa’ydı. Soyu Sırp Despotluğu’na dayanan yeni sadrazam zamanında Türk süvarileri tarafından esir alınmış ve diğer tutsaklarla birlikte Edirne’ye götürülmüştü. Daha sonra yeniçeri olan Veli Mahmut Paşa yetenekleriyle kısa sürede dikkat çekmiş, İslam’a geçmiş ve veliaht Şehzade Mehmet’le arkadaş olmuştu. Mehmet ikinci kez sultan olduktan kısa süre sonra, bu delikanlıyı Rumeli beylerbeyliğine atamıştı ve şimdi de bu adama imparatorluk mührünü emanet ediyordu.</p>
<p>Yine aynı zamanda hükümette başka değişiklikler de yapıldı. Mehmet’in babasının çok güvendiği ve en sevdiği vezir olan ikinci vezir Saruca Paşa azledildi ve Gelibolu’ya sürüldü. Zağanos Paşa da, her ne kadar Mehmet kızını beğenip imparatorluk haremine almış olsa da, gözden düştü ve kızıyla birlikte Balıkesir’e sürüldü.</p>
<p>İstanbul’un fethinden sonraki ayların görece sakinliği, pek çok Batılı prensi ve ülkeyi, tehlikenin aslında sandıkları kadar acil olmadığına inanmaya yöneltti. Yalnızca İmparator III. Friedrich ile Macaristan tetikte durmayı sürdürdü. Fakat ufak çaplı çabalar boşunaydı. Sonunda herkes bir Haçlı seferi düzenlenmesinden umudu kesmişti. Papa’yla imparatorun yalnızca para toplamakla ilgilendikleri söylentileri yayıldı. Halklar bu görüşü benimsedikçe, kutsal savaşa duyulan şevk giderek kayboldu. Yakında Müslümanlar’ın bu yeni güçlü imparatorluğu sınırlarını daha da genişletecekti. Sultan Mehmet’in sıradaki büyük hedefi eski Roma’ydı.</p>
<h2><strong>7- Diğer Seferler ve Fetihler</strong></h2>
<p>Konstantinopolis’i fethedip 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son veren genç yaştaki Fatih Sultan Mehmet batılı vakanüvisler tarafından şöyle tasvir edilmişti:</p>
<p>“Büyük Türk hükümdarı Mehmet, genç, iri yarı, sağlam yapılı biridir. Silah kullanmakta ustadır. Görünüş olarak bilge olmaktan çok korkutucudur. Pek gülmez. Son derece ihtiyatlı ve cömerttir. Planlarını uygulamak konusunda keçi gibi inatçıdır. Gözünü budaktan sakınmaz. Tıpkı Makedonyalı İskender gibi şöhret peşindedir. Anconalı Ciriaco adlı bir arkadaşı ve bir başka İtalyan, ona her gün Romalı ve başka tarihçilerin kitaplarını okur.</p>
<p>Birçok dil bilir. İtalya coğrafyasıyla Papa’nın ve imparatorun yaşadığı yerler, Avrupa’daki krallıkların sayısı hakkında bilgi edinmek için çok uğraşır. Elinde, ülkeleri ve eyaletleri gösteren bir Avrupa haritası vardır. En çok ilgilendiği konular, dünya coğrafyası ve askerliktir. Hükmetmek arzusuyla yanıp tutuşur. Koşulları değerlendirmek konusunda kurnazdır. İşte biz Hıristiyanlar, böyle bir adamla uğraşmak zorundayız.</p>
<p>Mehmet günümüzde artık işlerin değiştiğini söylüyor ve eskiden Batılılar nasıl Doğu’ya ilerlemişse, kendisinin de Doğu’dan Batı’ya doğru ilerleyeceğini bildiriyor. Dünyada tek bir imparatorluk ve tek bir hükümdar olmalı, diyor.”</p>
<p>Anlayacağınız Fatih’in şimdiki hedefi Doğu’ya hükmettiği gibi Batı’ya da hükmetmekti. Sadece İstanbul’u almak yetmezdi. Şimdi kendine taktığı o Kayser-i Rum lakabını tam anlamıyla hak etmek ve buna göre planlar yapmak durumundaydı. Böylece Batıya doğru olan seferlerini hızlandıracaktı.</p>
<p>Fethettiği yeni başkentini yanlarıyla arkası güvenceye alınmış bir üs haline getiren Sultan Mehmet’in şimdiki askeri görevi, imparatorluğunu berkitmek ve çevresindeki sınırları genişletmekti. Deniz tarafında büyütülmüş ve tahkim edilmiş bir limanı vardı, deniz kuvvetlerini de büyütüyordu. Sultan ordularının başında savaşa gidiyor, paşalarına kumanda ediyor, hiç savaş meclisi toplamıyor, her yıl hem Avrupa hem de Asya’dan topladığı askerlerle oluşturulan sıkı disiplinli ordularının hedefine ilişkin hiçbir plan açıklamıyordu. Bir keresinde bir paşası sonraki seferin hedefinin neresi olacağına dair ona soru sorunca, sultan, şu yanıtı verdi:</p>
<p>“Niyetimi sakalımın bir tek kılı bile bilecek olsa onu koparıp ateşe atardım.”</p>
<h4><strong>7.1- Sırbistan Seferleri (1454 – 1459)</strong></h4>
<p>Fatih’e, babasının düşmanları olan, Macaristan’daki Hünyadi, Sırbistan’daki Despot Durad Brankoviç, Arnavutluk’taki İskender Bey, Yunanistan’la Ege’de ise Venedikliler miras kalmıştı. Sistematik şekilde birbiri arkasından onlara karşı harekete geçecekti. İlk hedefi ellerine geçirdikleri her fırsatta bağımsızlık hayalleri kuran Sırbistan oldu. İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı’ya bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği kaleleri geri veren Sırplar, Macarlarla iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başladılar. Bunun üzerine Mehmet, 1454’le – 1459 arasında dört kez Sırbistan’a sefer düzenledi. Macarlarla Türklerin rekabet alanı olan bu tampon devleti tamamen ele geçirdi. Değerli gümüş madenlerine el koydu ve ülkeyi Osmanlı İmparatorluğu’na daha sıkı bağlarla bağladı. Bu seferler sırasında Sırbistan Despotu Durad Brankoviç yaşlılıktan dolayı ölmüştü. Böylece Sırbistan’da 350 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış oldu.</p>
<p>Fakat Mehmet’in Macaristan’a yüklenmesine karşı arada hâlâ bir engel vardı: Tuna üzerindeki Belgrad şehri.</p>
<h4><strong>7.2- Belgrad Kuşatması (1456)</strong></h4>
<p>Babasının yapamadığını yapıp bu şehri zapt etmeyi aklına koyan Mehmet, 1456’da çok iyi silahlanmış 60 bin kişilik bir kuvvet ve Tuna üstünde hafif teknelerden oluşmuş bir filo oluşturdu. Nehrin kıyılarında dizili ağır toplar şehrin kara duvarlarına çevrildi. Haziran başlarında tahıllar olgunlaşırken sultanın çadırı bir tepenin doruğuna oturtuldu, yeniçerilerin barınakları ise tepenin eteklerine konuşlandırıldı. Konstantiniyye’yi başarıyla zapt etmesinden fazlasıyla cesaret bulan Mehmet, Belgrad’da bir güçlükle karşılaşacağını sanmıyordu.</p>
<p>Türk sipahileri temmuz başında çevre arazileri harabeye çevirdiler. Bombardıman da başladı ve 14 gün sürdü. Fakat kale duvarları ağır hasara uğradıysa da, Belgrad fazla bir kayıp vermedi. Sonra Hünyadi’nin nehir filosu Tuna’nın alt başında belirdi, süvarileri de takviyelerin gelmesini engellemek ve Türklerin geri çekilme yolunu kesmek için kıyılarda toplandılar. Savaş 5 saat boyunca şiddetli bir şekilde devam etti. Türkler çaresiz kalacak bir direniş gösterirken, Tuna’nın suları akan kanlardan kızıla boyandı. Gemileri daha hafif olan ve manevra yapma kabiliyeti bulunan Macarlar, hantal Türk gemileri zincirini yararak onları dağıttılar. İki kadırgayı mürettebatlarıyla birlikte batırdılar, dördünü de bütün silahlarıyla birlikte ele geçirdiler. Türk filosunun kalan gemileri ölüler ve can çekişen yaralılarla yüklü olarak kaçmayı başardılarsa da, düşmanın eline geçmelerini engellemek için sultanın emri üzerine yakıldılar.</p>
<p>Macarların zaferi kesindi. Hünyadi’yle savaşçı keşiş Capistrano, kuşatılmış garnizonu takviye etmek ve cesaretlendirmek için birlikleriyle birlikte kaleye girdiler. Duvarlardaki gedikler alelacele onarıldı ve silahlar gözden geçirildi. Nehirdeki yenilgiden dolayı deliye dönen ve kaleyi ele geçirmeye kararlı olan Mehmet, bizzat kendisi yeniçerilerinin başına geçti ve gece vakti şehre karşı büyük bir saldırıya girişti. Sonunda şehrin alt bölümüne girmeyi başardıkları gibi, içlerinden bazı gruplar kale içine girmek için duvarlara tırmandılar. Ganimet peşindeki yeniçeriler boş sokaklarda dağılırken Hünyadi kurnazca bir manevrayla birliklerine saklanmalarını emretti. Yeniçerilerin zafer bağırışları, önceden kararlaştırılmış bir sinyal üzerine Macarların savaş çığlıkları tarafından bastırıldı. Yeniçeriler tuzağa düşürülmüştü. Tekrar toplanmaya vakit bulamadan küçük gruplar halinde etrafları çevrildi ve çoğu yok edildiler.</p>
<p>Hayatta kalanlar kendilerini kale duvarlarından aşağıya bırakınca daha da korkunç bir sürprizle karşılaştılar. Hünyadi’yle Capistrano küme küme dalların üstüne kükürde batırılmış çalı çırpı yığmışlardı. Sabah olunca bunları tutuşturup aşağıda gerilemekte olan düşmanın üstüne fırlattılar. Her tarafta yangınlar patlak verdi. Sayısız Türk kaçamadan hendeklerin içinde cayır cayır yandılar; hendekler böylece çok geçmeden kömürleşmiş cesetlerle tıkandı ve arkadan gelenlerin yolunu kesti. Başka kaçaklar da koşup kaçarken alevlerle giriştikleri yarışı kazanamadılar. Panik halindeki Türkler silahlarını bıraktılar ve sultanın karargâhının önündeki üçüncü savunma hatlarına sürüldüler. Çılgına dönen Mehmet savaşın orta yerine atıldı, ama Haçlılardan birinin kellesini uçurduktan sonra baldırına rastlayan bir okla yaralandı ve savaş meydanından çekilmek zorunda kaldı. Yeniçeriler şaşkınlık halinde dağıldılar. Böylesi bir disiplinsizliğe fena halde kızan Mehmet yeniçerilerin ağası Hasan’ı şiddetli bir şekilde azarladı. Hasan gece bastırdıktan sonra efendisinin gözleri önünde öldürüldü. Ardından sultan geri çekilme emri verdi, ama bu da sonunda darmadağın bir kaçış şekline dönüştü ve önemli miktarda top, cephane ve erzak düşmanın eline geçti.</p>
<p>Hıristiyanların zaferi bütün Avrupa’da büyük sevinç gösterilerine yol açtı. Ama kuşatmanın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Hünyadi’yle Capistrano’nun her ikisi de Belgrad çevresini kasıp kavuran bir salgında öldüler.</p>
<h4><strong>7.3- Mora’nın Fethi (1458 – 1460)</strong></h4>
<p>Mehmet, Belgrad bozgununda savaş malzemelerini kaybetmesinin ardından 1457’de hiçbir sefere çıkmadı. Bunun yerine Edirne’deki sarayında kalmayı yeğledi. İki genç oğlunun sünnet ettirilmesinin zamanı gelmişti. Amasya’daki Bayezid’le Manisa’daki Mustafa payitahta getirtilerek yabancı elçilerin ve imparatorluğun her tarafından toplanmış önemli insanların hazır bulunduğu görkemli bir törenle sünnet edildiler. Bu arada İstanbul’daki Saray-ı Atik-i Amire’nin inşaatı hala devam ediyordu.</p>
<p>Mehmet ertesi yıl, 1458’de, Yunanistan’ı boyunduruk altına almak için tasarladığı seferlerin ilkine çıktı. Bizans yönetici sınıfının büyük bölümü, Paleologos hanedanının sağ kurtulan iki üyesinin (Dimitrios Paleologos ile Thomas Paleologos) etkisiz yönetimi altındaki bölünmüş iki Mora despotluğuna sığınmışlardı. Son İmparator Konstantin’in anlaşamayan bu iki kardeşi Patras’tan Mistra’ya kadarki toprakları ayrı ayrı yönetiyorlar ve sultana bir vergi ödemek yükümlülüğü altında bulunuyorlardı. Bu da çok geçmeden ödenmeyince sultan harekete geçti.</p>
<p>Önce ordusuyla birlikte Korint’i aşarak batı Mora’yı bütün uzunluğu boyunca istila etti. Halkın pek fazla direnişiyle karşılaşmadılar. Fakat kuzeye dönüş yürüyüşüne kadar kilit kale Korint’e saldırısını erteledi. Burada halka Müslümanlığı kabul etme şartı olmaksızın şerefli bir teslim önerdi. Ret yanıtı alınca, burayı da kuşattı ve tarihi kentin kalıntılarından yontturduğu mermer güllelerle kenti top atışına tuttu. Fazla direnemeyen garnizon teslim oldu ve meydan yeniçerilere kaldı. Böylece Paleologoslar eski Konstantin despotluğunun büyük kısmını Osmanlılara bırakan bir barışa razı oldular. Ellerinde sadece bir miktar toprak kalıyor ve sultana vergi ödeme yükümlülükleri devam ediyordu.</p>
<p>Mehmet bundan sonra, iki yıl önce Floransa dükünün elinden Türkler tarafından alınan Atina’ya bir ziyaret yaptı. Burada Antik Çağ kalıntılarından, özellikle Akropol’den çok etkilendi. Atinalılara çok cömert davrandı, toplumsal özgürlüklerine saygı gösterdi ve onları vergiden muaf tuttu. Ayrıca Latin Kilisesi’nin çöküşünden sonra Ortodoks ruhban sınıfına ayrıcalıklar bahşederek onları özellikle mutlu etti.</p>
<p>Sultanın gidişinden kısa bir süre sonra iki Paleologos despotunun arasında kardeş kavgası baş gösterdi. Dimitrios, Türkleri ve anlaşmalarını desteklerken, Thomas, bu anlaşmayı bozarak Papa’nın kuvvetlerini yardıma çağırdı. Bunun üzerine Mehmet 1460’da ordusuyla tekrar Yunanistan’a yürüdü. Dimitrios önce ondan kaçtı, ama sonra toprakları teslim etti. Mehmet daha sonra despot Thomas’ın kuvvetlerini yenmek üzere yola çıktı. Bu despot da sonunda Batı’ya kaçarak halkını Türklerin eline teslim etti.</p>
<p>Osmanlıların zaferiyle biten sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu’nun son uzantılarından biri olan Mora Despotluğu tarihe karıştı. Osmanlılar böylece bütün Yunan Yarımadası üzerinde egemenliklerini kurdular. Sadece denizyoluyla takviye edilebilen birkaç kıyı yerleşim birimi Venediklilerin elinde kalmıştı. Artık bu topraklara Frenk kavgaları değil, “Pax Ottomanica” yani Osmanlı Barışı egemendi. Mehmet Yunan halkına büyük ölçüde hoşgörüyle davranıyordu, aşırı vergiden ve çocukların tabi tutulduğu haraçtan muaftılar, ticaret yapma ve kendi yerel yönetimlerini seçme özgürlükleri tanınıyordu. Oysa Batı Hıristiyanlığı onları kâfirlerin baskısı altında ezilmiş ve Latinler tarafından kurtarılmayı bekleyen bir halk olarak görmeyi yeğlerdi. Zaman geçtikçe hümanist Yunanistan, Avrupa’nın Haçlı hevesinin hedefi olarak İstanbul’un ve Kutsal Topraklar’ın yerini aldı.</p>
<h4><strong>7.4- Şehzade Cem’in Doğumu</strong></h4>
<p>Mehmet Mora’nın fethiyle uğraşırken bir yandan da özel hayatında önemli bir gelişme yaşanmıştı. 22 Aralık 1459’da üçüncü oğlu Cem doğdu. Cem’in ilginç ve maceralı hayatı, hem babasının hem de kendisinin ölümünden çok sonra bile Avrupa saraylarında ilgi çeken bir konu olarak kalacaktı. 1495’te yurdundan çok uzakta, Güney İtalya’daki Capua’da zehirlenerek öldürülecekti. Tarihçilerin çoğu annesinin bir Sırp prensesi olduğunu iddia etseler de bu iddia kanıtlanamadı. Daha güvenilir kaynaklara göreyse bir Türk ve Müslüman olan Çiçek Hatun’dan dünyaya gelmişti.</p>
<h4><strong>7.5- Doğu Seferleri ve Trabzon’un Fethi (1460-1461)</strong></h4>
<p>Bizans İmparatorluğu’nu kendi egemenliğinde yeniden canlandırmayı hedef edinmiş olan Mehmet, Bizanslı Rumların arasında kral ünvanı taşıyan hiç kimseyi bırakmamaya kararlıydı. Paleologosları ortadan kaldırmıştı. Şimdi sıra Komninoslara gelmişti. Trabzon’daki imparatorluğu da tarihin tozlu sayfalarına gömmenin tam sırasıydı.</p>
<p>Büyük Komninos diye tanınan İmparator IV. İoannis Megas Komninos, zaten sultana yüklü bir yıllık vergi ödemek suretiyle özgürlüğünden vazgeçmişti. Onun ölümü üzerine küçük kardeşi İmparator David Megas Komninos, sultana karşı gelmek için Batı’yla ve Akkoyunlulardan Türkmen Beyi Uzun Hasan’la anlaşmaktan çekinmedi. Damarlarında Hristiyan kanı akan bu Müslüman, evlilik yoluyla Komninoslarla akrabaydı. Doğu Anadolu’da Osmanlılara karşı güçlü bir muhalefet kurmuştu. Bu ittifaka Sinop ve Karamanlı beylerin dışında Hristiyan olan Gürcü kralları da katıldılar.</p>
<p>David, sultandan babasının ödediği verginin bağışlanmasını istedi ve bu isteğini Uzun Hasan’ın İstanbul’daki elçileri yoluyla iletti. Bunlar zaten Mehmet’ten olmayacak şeyler istiyorlardı. Sultan bu zararlı ittifaka son vermenin ve en sonunda Anadolu’daki işleri Osmanlı’nın çıkarlarına uygun biçimde çözümlemenin zamanının geldiğine karar verdi. 1461’de Asya’ya kara ve denizyoluyla ceza amaçlı bir sefer düzenledi. Önce Cenevizlilerin Karadeniz’deki son ticaret üssü olan Amasra’yı zapt etti. Ardından pazarlıklar yoluyla Sinop’u da elde etti. Sonra Uzun Hasan’ın topraklarına girdi. Karamanlı müttefiklerinden yardım alamayan Akkoyunlu Beyliği, doğuya doğru çekildi. Ardından Suriyeli Hristiyan annesi Prenses Sara armağanlarla yüklü olarak Hasan adına sultana gitti. Yapılan barış anlaşmasına göre Uzun Hasan, Trabzonlu Komninoslara yardım etmemeyi kabul etmişti.</p>
<p>Mehmet sonunda askerleriyle yürüyüşe geçerek büyük eziyetlerle Pontus sıradağını aştı. Filosu bu arada Trabzon’u kuşatmıştı, ama bir sonuç alınamadı. Sultanın o sırada sadrazamı olan Veli Mahmut Paşa’nın kumandasındaki öncü kuvvetler 18 günlük bir yürüyüşten sonra kara surlarının önüne vardılar. Beraberlerinde kuşatma silahları ve süvari getirmemişlerdi, üstelik ikmal yolları güvenli değildi. Ama İmparator David bir savaşçı değildi. En güçlü müttefiki tarafından terk edildiği için, kendisinden yürekli akrabası İmparator Konstantin’in yaptığı gibi sonuna kadar savaşıp ölmeye hiç niyeti yoktu. Bu yüzden barış yolunu seçti. Sultan da Prenses Sara’nın barış yalvarışlarına kayıtsız kalamamıştı.</p>
<p>Elde edilen sonuç Rumlar için kötü bir barış anlaşması oldu. Osmanlı Ordusu böylece hiç direnişle karşılaşmadan Trabzon’a girdi. Sonuncu imparatorla ailesi, saray erkânı, altınları ve diğer değerli eşyaları sultanın lütfuyla özel bir gemiye bindirilerek İstanbul’a yolcu edildiler. Mehmet arabuluculuğu karşılığında Sara’yı bir yığın mücevherle ödüllendirdi. Fakat şehrin insanlarına bu yüce gönüllülük gösterilmedi. Erkeklerle kadınların hepsi köle edilerek sultanla ileri gelenleri arasında paylaştırıldılar. Oğlanlar yeniçerilerin safına katılırken, birçok aile mülklerinden yoksun edilerek İstanbul’un nüfusunu artırmaya gönderildiler.</p>
<p>Komninosların günleri zaten sayılıydı. İki yıl sonra İmparator David bir kez daha Uzun Hasan’la sultanın aleyhinde entrikalar çevirmeye başladı. Mehmet bu sefer merhamet göstermedi ve David’i İstanbul surlarının içindeki Yedikule zindanlarında hapsetti. Birkaç ay sonra da o ve ailesinin kalan kısmı -erkek kardeşi, yedi oğlu ve yeğeni- orada idam edildiler. Üstelik sultan cesetlerinin gömülmeden bırakılmalarını emretti.</p>
<p>Mehmet böylece Trabzon seferi sırasında Anadolu’nun kuzey kıyı bölgesinin en büyük kısmını ve buradaki üç önemli limanı imparatorluğuna katmıştı. 257 yıl boyunca Doğu Karadeniz’de hüküm süren Trabzon İmparatorluğu tarihe karışmıştı. Büyük Karamanlı Beyi II. İbrahim’in 1464’teki ölümünden sonra bundan da fazlasına sahip olacaktı. İbrahim Bey öldükten sonra ülkesi anlaşamayan yedi oğlunun arasında bölünecek ve durumu fırsat bilen Fatih Sultan Mehmet ise Karamanoğullarına birçok sefer düzenleyecekti. Böylece son 150 yıldır Osmanlıların en kavgacı rakibi olan Karamanoğulları Beyliği de tamamen kontrol altına alınacaktı. Bu da zaman içinde Osmanlı’nın Kilikya’ya yani Adana ve çevresine ve Anadolu’nun Akdeniz kıyısına hâkim olmasına da yolu açacaktı. Osmanlı İmparatorluğu giderek büyüyor ve güçleniyordu.</p>
<h4><strong>7.6- Eflak Seferi (1462)</strong></h4>
<p>Mehmet böylece Doğu’da arkasını güvence altına aldıktan sonra askeri açıdan tüm dikkatini bir kez daha Batı’ya çevirebildi. Burada hedefi, bütün Balkan Yarımadası’nda tartışmasız Osmanlı egemenliğini kurmaktı.</p>
<p>Tuna’nın kuzeydoğusunda Eflak ülkesi yer alıyordu. Yıldırım Bayezid zamanında vergiye bağlanan Eflak Prensliği’nin başına Fatih tarafından III. Vlad Dracula getirilmişti. Vlad Dracula, zamanında babası tarafından Osmanlılara rehin bırakılmış ve çocukluğunu Mehmet’le beraber geçirmişti. Görünüşte kardeşim dediği Mehmet’e bağlıydı ama aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu.</p>
<p>Eflak’ın hâkimi olan III. Vlad, zalimliği ve insanları kazığa oturtmaktan zevk alması sebebiyle Tepeş yani Rumencede Kazığa Oturtan, Kazıklı Voyvoda ve Dracul yani şeytan lakaplarıyla tanınıyordu. Dracula gerçekten de şeytanın vücut bulmuş hali gibiydi. Ona Kazıklı Voyvoda denilmesinin sebebi cezalandırmak istediği herkese uyguladığı dehşet verici bir öldürme yöntemiydi. Yaptığı gaddarlıklar tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şeydi.</p>
<p>Vlad, 1456’da tahta geçmesinden itibaren kullarına, komşularına, hatta zaman zaman Osmanlılara bile dehşet saçmıştı. Korkunç zalimliği ve hayvansı kana susamışlığı, o barbarlık çağına göre bile aşırıydı. Kendisini sinirlendiren binlerce insanı kazığa oturtmuş, paramparça ettirmiş ya da diri diri yaktırmıştı. Ölümünden çok sonra bile Batı Avrupa’da şöhreti sürdü.</p>
<p>Kazıklı Voyvoda’nın en büyük eğlencesi, sarayında, yeni kazığa oturtulmuş çok sayıda Türk’ün yanında yemek yemekti. Adamlarına tutsakların taban derilerini yüzmelerini, yaralarına tuz basmalarını ve sonra bunları yalaması için keçiler getirmelerini emrederdi. Eğer sultanın elçileri huzuruna çıkarken başlıklarını çıkarmayı reddederlerse, daha sağlam dursun diye kafalarına üçer çiviyle çaktırırdı. Bir keresinde ülkesindeki bütün dilencilere bir ziyafet vermişti. Onlarla birlikte yiyip içtikten sonra, içinde bulundukları salonu yaktırarak bütün dilencileri öldürmüştü. Bir keresinde ise yemek masasında Vlad’ın kendisine kesmiş olduğu bir dilim ekmeği alan bir rahibi, hemen oracıkta kazığa oturtmuştu. Toplu katliamlara özellikle bayılıyordu. Eften püften sebeplerle yüzlerce insana işkence yapıyordu. Vlad’ın yaptığı daha canice şeyler de vardı ama sizi rahatsız etmemesi için onları burada anlatmayacağım.</p>
<p>Sultan Mehmet bütün bunlara rağmen vergisini ödediği ve Osmanlı komşularını rahatsız etmediği sürece Vlad’ı rahat bırakmaktan yanaydı. Hatta Vlad’ın tahtta hak iddia eden bir rakibini yenmesine yardım bile etmişti. Fakat Vlad tahttaki yerini sağlamlaştırınca haraç ödemeyi kesmiş ve Osmanlı topraklarına saldırmaya, kan dökme arzusunu Türkleri öldürerek tatmin etmeye başlamıştı. 1461’de de Mehmet’in Trabzon’u fethetmek için uzaklaşmasından faydalanarak Hünyadi’nin yerine geçen Macaristan Kralı Matyas Corvinus’la Türklere karşı bir anlaşma yaptı.</p>
<p>Yaptı yapmasına fakat bu ittifak anlaşması tamamlanmadan önce, Mehmet casusları sayesinde Vlad’ın kendisine saldırmayı planladığını haber aldı. Bu yüzden diğer planlarını erteleyip, Vlad’la ilgilenmeye karar verdi. Önce Vlad’dan kendisine olan bağlılığını kanıtlamasını istedi. Onu imparatorluğuna davet etti ve çok iyi ağırlayıp çeşitli armağanlar vereceği konusunda güvence verdi. Ama bunun karşılığında 500 seçkin Eflaklıyı ve yıllık 2 binden toplam 10 bin dükalık gecikmiş vergisini İstanbul’a getirmesini istedi. Bu iş için görevlendirdiği elçisi Yunus Bey’e Vlad’ın daveti kabul etmemesi durumunda onu hile yoluyla ele geçirmesini emretti. Fakat Vlad daveti kabul etmedi. Böylece Yunus Bey, Vlad’ı ele geçirmek için Çakırcıbaşı Hamza Paşa’yla bir plan kurdu. Hamza Paşa o sıralar Vidin ve Tuna bölgelerini yönetiyordu.</p>
<p>Kurnaz Eflak prensini tuzağa düşürme girişimi tamamen başarısız oldu. Vlad, sultanın elçisine, haracı hazırladığını fakat Osmanlı İmparatorluğuna 500 genç göndermeyi ya da oraya bizzat gitmeyi asla kabul etmeyeceğini bildirdi. Sonunda Yunus Bey’e eşlik etmeyi kabul etti fakat yanına çok sayıda muhafız almayı ihmal etmedi. Yunus Bey ava giderken avlanmıştı. Tuzağın kurulduğu yere geldiklerinde şiddetli bir çatışma patlak verdi ve Vlad’la askerleri galip geldiler. Hamza Paşa’yla Yunus Bey esir alındı. Elleriyle ayakları kesildi ve kazığa oturtuldular. Hamza Paşa, mevkisinin yüksekliğinden dolayı en uzun kazığa oturtuldu.</p>
<p>Ardından Vlad ordusunu toplayarak Tuna’yı geçti ve geniş bir bölgedeki Osmanlı topraklarını yağmaladı. Bütün Bulgaristan köylerini yakıp yıktı. Taş üstünde taş bırakmadı ve savunmasız halkı kadın çocuk demeden katletti. Binlerce Bulgar ve Türk masumu kazığa oturtmak suretiyle işkence ederek öldürdü. Vlad’ın, kendisinin elçilerini katledecek kadar ileri gitmesi Mehmet’i öyle şaşırttı ki, öfke nöbeti geçiren sultan kendisine bu haberi getiren sadrazamı Mahmut Paşa’yı dövdü. Vlad’ın elçileri katletmesi apaçık bir savaş ilanı demekti. Çünkü bu tür bir saygısızlık Mehmet’in asla kabul edemeyeceği bir şeydi, Vlad bunu çok iyi biliyordu. Böylece gözünü intikam hırsı bürüyen sultan ertesi ilkbaharda Eflak’a saldırmaya karar verdi.</p>
<p>Osmanlı sultanının Kazıklı Voyvoda’yı alt etmek için topladığı ordu neredeyse İstanbul’u kuşatmakta kullandığı ordu kadar büyüktü. Bu devasa orduya yaklaşık 100 adet top da eşlik ediyordu. Mehmet’in amacı yalnızca kral değişikliği yapmaktan ziyade tıpkı Sırbistan ve Yunanistan gibi Eflak’ı da almaktı. Ama bunu yapamasa bile yanına Vlad’ın kardeşi Radu’yu almıştı. Gerekirse onu kukla kral olarak Eflak tahtına oturtacaktı.</p>
<p>Bu Eflak seferi, Mehmet’in daha önceki bütün savaşlarından farklı olacaktı. Osmanlılar güçlü kalelerin ve surlu şehirlerin bulunduğu bölgelere sefer yapmaya alışkındı fakat Eflak’ta durum farklıydı. Buradaki az sayıda şehir engebeli ve yoğun ormanlarla kaplı arazilerde bulunuyordu ve doğal olarak Mehmet bu durum karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Oysa Vlad bu araziye alışkındı ve askerleriyle halkını ustalıkla kullanabiliyordu. Üstelik Osmanlı sarayında yetiştiği için Osmanlı askeri yapısını ve Mehmet’in düşünme biçimini biliyordu.</p>
<p>Mehmet Tuna Nehri’nin kıyısına 100 bin askerini, binlerce atını ve onlarca topunu yığdığı zaman ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bu kadar büyük bir orduyu hırçın Tuna sularından karşıya geçirmek için adeta bir çıkarma harekatı planlaması gerekti. Vlad iskelelerin birçoğunu yıkmıştı ve muhtemelen karşı kıyıda Türk askerini bekliyordu. Osmanlı için bu baştan savma bir taarruz değildi. Arazi avantajına ve oldukça tehlikeli silahlara sahip gizlenen bir düşmana yapılan etraflıca düşünülmüş bir askeri çıkarmaydı. Mehmet’in dahiyane mühendisliği ve savaş bilimindeki zekası burada ön plana çıkacaktı.</p>
<p>4 Haziran 1462’de sonunda karşı kıyıya çıkan Osmanlı askeri burada Vlad’ın sürpriz saldırısıyla karşılaştı. Vlad Osmanlıları tuzağa düşürdüğünü zannederken aslında yerini erkenden belli etmişti. Mehmet hemen karşı kıyıdan, eskilerinden daha iyi hedef alabilen son teknoloji havan toplarının ateşlenmesi emrini verdi. Böylece Vlad’ın saldırısı sonuçsuz kaldı ve Osmanlılar Tuna Nehrini geçmeyi başardılar.</p>
<p>Sultanın Eflak’ı işgali bir sonraki aşamaya geçmişti. Vlad kırsal bölgelere kaçsa da sultanı savaşta öldürmeye kararlıydı. Ama öncelikli planı Osmanlı’nın Targovişte’ye doğru yapacağı seferi yavaşlatıp Macaristan’ın görkemli kara ordusunun gelmesi için zaman kazanmaktı. Osmanlı ordusu gerçekten de günlerce Vlad’dan hiçbir iz bulamadı. Sadece yakılmış tarlalar, tahrip edilmiş yollar ve kirletilmiş su kuyuları vardı. Osmanlı ordusu aç ve susuz bırakılıyor ve bir tür ya hep ya hiç savaşına mahkum bırakılıyordu.</p>
<p>Macar kralından umduğu yardımı bulamayan Vlad, 15 bin kişilik küçük ordusuyla Mehmet’e karşı bir gerilla savaşı başlattı. Ormanlardan yaptığı ani saldırılarla Türkleri elinden geldiğince yıprattı. O meşe ormanlarında ve aşılması güç geçitlerde sayılar önemini yitiriyordu. Önemli olan araziyi iyi tanımaktı. Mehmet ormanlarda askerlerine düzenlerini bozmadan yürümelerini emretti. O ıssız bölgede günlerce Vlad’ın hafif süvarilerinin ve okçularının ani saldırılarına maruz kaldılar ve önemli kayıplar verdiler. Casuslarından Macarların Vlad’a destek vermeyeceğini haber alan Mehmet kendine fazla güvenmeye başlamış ve dikkatsizleşmişti.</p>
<p>Eflak boyunca Vlad Drakula’yı iki hafta kovaladıktan sonra Fatih Sultan Mehmet ve yorgun Osmanlı ordusu Targovişte’nin dışında kamp kurmuştu. Mehmet gittikçe avına yaklaşıyordu. Başkente saldırmalarına az bir zaman kalmıştı. Fakat 17 Haziran gecesi Vlad’la adamları, yeterince tahkimatlandırılmamış Türk ordugahına bir baskın düzenledi. Tarih kitaplarına Targovişte gece baskını olarak geçen bu saldırıda Vlad ve askerleri kişnemesinler diye kısrak kullanmış ve yeniçeri kılığına bürünmüştü. Zekice yapılan bu ani baskın Osmanlı askerini hazırlıksız yakaladı. Sanki kendi adamlarının saldırısına uğrayan askerler arasında büyük bir panik yaşandı. İyi bir taktik uzmanı olan Mehmet ordusunun dağılmasını güçlükle engelledi. Dost düşman belli değildi ve her yer ateşe verilmişti. O kargaşada Vlad, sultanın otağına girmeye çalıştı ama yolunu şaşırıp sadrazam Mahmut Paşa’nın çadırının önüne geldi. Hatasını farkedince derhal ordugahtan kaçtı. Gece yarısı başlayıp sabah saatlerine kadar devam eden korkunç saldırıda iki taraftan toplam 20 bin asker hayatını kaybetti. Ayrıca pek çok deve, katır ve at da telef olmuştu. Vlad’ın sürpriz saldırısı her ne kadar Mehmet’in ordusunu hırpalasa da Vlad, Mehmet’i öldürememişti. Tahtını korumak isteyen Kazıklı Voyvoda’nın planı suya düşmüştü.</p>
<p>Sonunda Mehmet’in ordusu yorgun ama kararlı bir şekilde Targovişte’ye vardı. Bu şehir sağlam surlarla ve etrafını çeviren bataklıklarla korunuyordu. Ayrıca yüksek bir tepede bulunduğundan alınması zordu. Ama sultan şehrin surları önüne varınca, burada ne asker ne de top olduğunu gördü. Şehrin kapıları ardına kadar açıktı ve terk edilmişti. Vlad az sayıdaki askeriyle dağlara kaçmıştı. Mehmet hemen Eflak’ın başkentinden çıktı ve az ileride hayatının sonuna dek unutamayacağı bir manzarayla karşılaştı. 8 km boyunca uzanan bir hat üzerinde muharebeler sırasında ölen Osmanlı askerleri ve sivil Müslümanlardan oluşan bir ceset ormanı vardı. Onbinlerce kadın ve erkek, hepsi kazığa geçirilmişti. Bu manzara karşısında, korkusuzluğuyla bilinen Fatih Sultan Mehmet’in bile tüyleri ürperdi.</p>
<p>Vlad’ın ordusunun geriye kalanı tekrar toparlanabildiyse de, artık Osmanlılar karşısında tamamen güçsüzdüler. Sultan Eflak’tan ayrılmadan önce Vlad’ın kardeşi Radu’yu, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde Eflak Voyvodası olarak tahta geçirdi. Ona Mihaloğlu Ali Bey önderliğinde en iyi adamlarından iki bin tanesini bıraktı. Radu, zalim ve saldırgan ağabeyinin tersine, ağırbaşlı ve kontrol edilebilir biriydi. Sultanın sarayında yıllarca rehine olarak kalmış, Mehmet’in özel ilgisini kazanmıştı. Mehmet böylece bu önemli sınır bölgesinde dost bir hükümdar edinmiş oldu.</p>
<p>Herkesin sırt çevirdiği Vlad ise Erdel’e sığındı. Ülkesini geri almak ve her şeyden öte tekrar sultanın gözüne girmek için son bir girişimde bulundu. 7 Kasım 1962’de Mehmet’e Slavca bir mektup yazdı. Bu mektupta sultana yardım teklifinde bulundu ve onun adına yalnızca Erdel’i değil, Macaristan’ı da fethedeceğini vaat ediyordu. Ancak mektup asla hedefine ulaşmadı, Braşov’da Macar Kralı Matyas’ın eline geçti. Matyas, Vlad’ın ihanet dolu mektubunu görünce onu hemen yakalatıp Buda’da hapse attırdı. Vlad orada 1476’ya dek kaldı. O hapisteyken kardeşi yılda 12 bin dükalık haraç karşılığında Türklerin kukla hükümdarı oldu. Eflak onun egemenliğinde vasal bir devlet oldu ve bir Türk eyaleti konumuna getirilmedi. Fatih Sultan Mehmet, bir sonraki sefer mevsiminde Bosna Krallığı’nın üzerine yürümeyi aklına koyarken, 1462 sefer mevsimini ise Midilli’yi fethederek nihayetlendirecekti.</p>
<h4><strong>7.7- Midilli’nin Fethi (1462)</strong></h4>
<p>Eflak Seferinden sonra 1462’de Sultan Mehmet, Çanakkale Boğazını korumak için boğazın Avrupa ve Asya kıyılarında iki kale, Kilitbahir Kalesi (Kilid ül-Bahreyn) ile Çimenlik Kalesi’ni (Kale-i Sultaniye) inşa ettirdi. Rumelihisarı gibi takdire şayan bir hızla inşa edilen bu büyük ve sağlam kaleler etkileyici görünüme sahipti. Bu iki kale sayesinde İstanbul’a batıdan, yani Akdeniz’den olan ulaşım da kontrol altına alınmış olacaktı.</p>
<p>Bir yandan da tersanelerde çok sayıda gemi inşa ediliyordu. İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun ana liman kenti haline getirecek büyük limanın yapımına da yine bu kış başlanmıştı. Bu “kadırga limanı” özellikle büyük savaş gemileri için yapılmıştı. Bu savaş gemilerinin çoğu aynı kış içinde tamamlandı. Donanmanın güçlendirilmesinin ve başkent yakınlarında bir deniz üssü kurulmasının ana sebebi, Midilli’ye sefer düzenlemekti. Bu sefere, Eflak Seferi’nden hemen sonra başlandı.</p>
<p>Mehmet’in adanın hakimi olan Niccolo Gattilusio’ya düşman olmasının nedeni, Niccolo’nun Katalan prensleriyle suç ortaklığı yapması ve korsanlara Midilli limanını açmasıydı. Birlikte Anadolu kıyısını yağmalamaya, yöre halkını kaçırıp köle yaparak Midilli’ye götürmeye başlamışlardı.</p>
<p>Mehmet önce Ağustos 1462’de, küçük bir yeniçeri birliğinin başında Asya’ya geçti. Midilli Adasının kuzey kıyısınırı karşısındaki Assos civarında durdu. Bu arada Mahmut Paşa idaresindeki bir Osmanlı donanması denize açılmıştı. Bu donanma 100 adet irili ufaklı gemiden oluşuyordu. Gemilerde kuşatma makineleri, mancınıklar, toplar ve iki bin kadar taş gülle vardı. Donanma üç gün sonra, 1 Eylül’de hedefine vardı.</p>
<p>Askerler adaya ayak bastıktan sonra yöreyi yakıp yıktılar ve orada yaşayan az sayıda insanı St. George limanında demirlenmiş gemilere götürdüler. Ama bu saldırıyla Niccolo Gattilusio’nun gözünü korkutup teslim olmasını sağlama umudu boşa çıktı. Sultan ona haber gönderip, hemen teslim olursa kendisine uygun başka bir yer vereceğini söyledi. Prens ise, surlarının sağlamlığına, adamlarının cesaretine ve halkının Türkler’e köle olma korkusuna güvendiğinden, Midilli şehrini düşmanlarına teslim etmektense, halkıyla birlikte savaşarak onurlu bir biçimde yenilmeyi yeğleyeceği karşılığını verdi.</p>
<p>Niccolo’nun garnizonunda beş binden fazla asker vardı. Asker olmayan nüfus ise 20 bin civarındaydı. Dört gün süren önemsiz çatışmalardan sonra, altı dev top şehir surlarını on gün boyunca dövdü. Sonunda dış surlar yıkılmaya başlayınca, savunucular iç kaleye çekilmek zorunda kaldı. Şehirde panik çıktı. Yeniçeriler en sonunda şehre girdiklerinde ciddi bir direnişle karşılaşmadılar.</p>
<p>Yenildiğini kabul etmek zorunda kalan Niccolo, peşinde şehrin ileri gelenleriyle birlikte sultana şehrin anahtarlarını getirdi. Ayaklarına kapanıp ağlamaya başladı. Osmanlıların yüce efendisinin kendisini bağışlamasını diledi. Hükümdarlığı süresince Osmanlılarla yaptığı an­laşmalara hep uymuş olduğunu söyledi. Anadolu’dan köle getirildiğinde, onları hep asıl sahiplerine teslim etmişti. Bazen Katalanlar’ın limanına girmesine izin verdiyse, bunu korsanların adasını yağmalamasını engellemek için yapmıştı. Korsanların anakaraya saldırmasına yardım ettiği ise kesinlikle yalandı. Sultanın ilk teslim ol çağrısında şehri teslim etmediyse, bunun sorumlusu cahil danışmanlarıydı. Çünkü kendisine teslim olmamasını tavsiye etmişlerdi. İşte şimdi sultana yalnızca başkentini değil, bütün adayı sunuyordu.</p>
<p>Mehmet aciz durumdaki düşmanını budalalığından dolayı fena halde azarladıktan sonra, onunla bir anlaşma imzaladı. Şehri teslim etmekte aptalca gecikmesine karşın, ne kendisinin ne de bir başkasının canına ya da malına zarar gelmeyeceğini söyledi. Adadaki diğer şehirleri de kendisine teslim etmesini emretti. Bunun üzerine Niccolo, Türk kumandanlarla birlikte adayı gezerek onlara tahkimatları gösterdi ve gittiği her yerdeki halka teslim olmalarını söyledi. Türkler her yerde garnizonlar oluşturdu. Başkente 500 yeniçeri ve azap yerleştirildi.</p>
<p>Mehmet teslim olma anlaşmasını kendine göre yorumlayarak, halkı üç gruba ayırdı. Sıradan halkın, yani en yoksul ve işe yaramaz olanların, surların içinde kalmasına izin verdi. Daha güçlü ve işe yarar olanları ise yeniçerilere verdi. Şehrin en zengin ve soylu sakinleriyse İstanbul’a gönderildi. Mehmet kendisine hizmet etmesi için 800 oğlan ve kız seçti. Dönemin en güzel kadını olarak kabul edilen, Niccolo Gattilusio’nun kız kardeşi ve Alexander Komninos’un dulu Maria’yı haremine aldı. Maria’nın oğlu Aleksios’un ise, sarayında iç oğlanlığı yapmasına karar verdi. Yendiği hükümdarları bir bahane bulup er ya da geç ortadan kaldırmayı ilke edinen Mehmet aylar sonra Gattilusio’yu idam ettirdi.</p>
<p>Midilli’nin fethiyle, Venedikliler için Rodos ve Eğriboz gibi büyük Ege adalarının Midilli’nin akibetine uğramaması için ciddi önlemlerin alınması gerektiği açıklık kazanmıştı. Sultanın 1462-1463 kışını hızla gemiler ve tahkimatlar yaptırarak geçirmesi, muhtemelen Ege Denizindeki Venedik adalarını ele geçirmeyi planladığı anlamına geliyordu. Venedik Cumhuriyeti’yle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki barış, uzun süredir sallantıdaydı. Sultan Mehmet yeterince güçlenince bir bahane bulup saldırıya geçecekti.</p>
<h4><strong>7.8- Bosna’nın Fethi (1463 – 1464)</strong></h4>
<p>Mehmet, 1463’de dikkatini haraca bağlanmış bir başka devlet olan kuzeybatıdaki Bosna’ya çevirmişti. Sırbistan’la ittifak halindeki bu ülkeyi, daha Batı’ya yapacağı saldırılar için bir üs olarak gereksiniyordu. Bosna, yalnız hanedan değil, dini ayrılıklar nedeniyle de nazik bir durumdaydı. Osmanlılar Bosna’da olan bitenlerden haberliydiler, ayrıca yerel köylüleri özgürlük vaadiyle kendilerine yaklaştırmışlardı.</p>
<p>Papalıktan destek dilenen Bosna Kralı Stjepan Tomaşeviç, krallığının fethedilmesinin Macaristan’ın, arkadan Venedik’in ve İtalya’nın diğer bölümlerinin istilasına yolu açacağını belirtti. Papa buna yanıt olarak bir elçi yolladı ve Stjepan’a taç giydirdi. Macaristan kralını onunla anlaşmaya zorladı. Ama bunu ancak Stjepan’ın Osmanlılara ödediği vergiyi kesmesi koşuluyla yapmıştı.</p>
<p>Bu iş sultanı fazlasıyla kızdırdı. Bosna’ya hemen bir ordu yolladı ve önemli Bobovats kalesini teslim aldı. Âdeti üzere kalenin halkını üç gruba ayırmıştı, birinci grup şehirde kalacaktı, ikinci grup askeri arasında paylaştırılacaktı, üçüncü grup ise İstanbul nüfusunu çoğaltmaya yollanacaktı. Daha sonra sadrazam Mahmut Paşa’yı bir öncü kuvvetle Kral Stjepan’ı yakalamaya ve ordusuyla sığındığı kaleyi zapt etmeye yolladı. Stjepan, hayatının bağışlanması koşuluyla teslim olacağını söyledi. Mahmut Paşa bu koşulu kabul ettiğini Stjepan’a yazılı olarak bildirmişti.</p>
<p>Mahmut Paşa, Stjepan’ın hayatını bağışlamıştı bağışlamasına fakat bu anlaşma, yendiği herhangi bir kralın ailesini öldürtmeyi politika haline getiren Mehmet’in hoşuna gitmedi. Bu konuda sarayında bulundurduğu İranlı bir din adamına danıştı. Din adamı, kendisinden düşük rütbedeki bir kişi tarafından bir kâfire verilmiş bağışlanma sözünün İslam yasalarına göre sultan için bağlayıcı olmadığına dair fetva çıkardı. Sonuçta Bosna’nın son kralına Mahmut Paşa tarafından yazılı olarak verilmiş olan söz iptal edildi ve kafası kesildi.</p>
<p>Bosna Krallığı’nın 1463’te yok olmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun gittikçe büyümesi Hristiyan dünyasında çok büyük endişe yarattı. En fazla tehlike altında olan ülke Macaristan Krallığı’ydı. Bu yüzden Kral Cornivus Osmanlı ordusunun Konstantiniyye’ye geri dönmesini fırsat bilip Bosna’ya girdi.</p>
<p>Haberi alan Mehmet Bosna’ya bir sefer daha düzenledi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden fethettiler. Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan Vukçiç Kosariç de ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakıldı. Ancak 1483 yılında Hersek, Fatih’in oğlu II. Bayezid tarafından tamamen Osmanlı toprağı hâline getirilecekti.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet, Bosna’yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman, teslis inancını reddeden Bogomilizm mezhebi mensuplarına çok iyi davrandı. Hem Katolik hem de Ortodoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller, bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak baktılar. İsa’yı Tanrı’nın kulu ve peygamberi olarak tanıyan inançlarıyla Müslümanlara benzeyen Bogomiller, kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman oldular. O zamandan itibaren de Müslüman Bosnalılara “Boşnak” denilmeye başlandı.</p>
<h4><strong>7.9- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Başlangıcı (1463)</strong></h4>
<p>Mehmet’in Mora’yla Midilli’yi almasından sonra, asıl hedefinin ne olduğu artık açıkça belli olmuştu. Venedik’in Mora Yarımadası ve Adriyatik kıyısındaki toprakları artık Osmanlı tehdidine iyice açık hale gelmişti. Mehmet, İtalya’nın ve Hristiyan dünyasının önündeki son siper olan Bosna Krallığını yok ettiğine göre şimdi batıya doğru ilerlemekte kararlıydı. Bu yüzden Venedik’in hayati bir karar vermesi gerekiyordu. Ya savaşacak ya da Yunanistan’la Doğu Akdeniz’de sahip olduğu her şeyi terk edecekti. Oysa gücünün ve refahının temelleri bunlardı.</p>
<p>İlkbahardaki Bosna seferi sırasında, Mora’da, Venedik’le Osmanlı İmparatorluğu arasında anlaşmazlıklar çıkmıştı. Bunun üzerine Türkler, yine o sıralar Venedik’in elinde olan Argos’a yürüdü. Şehri 3 Nisan’da, neredeyse hiç savaşmadan ele geçirdiler. Aynı zamanda İnebahtı ile Methoni civarındaki Venedik bölgesini de işgal ederek yakıp yıktılar. Böylece Venedik Senatosunda savaş konusu gündeme geldi.</p>
<p>Savaş yanlısı partinin lideri olan Vettore Cappello, Signoria’nın güttüğü zayıf siyaseti sertçe eleştirdi. Sultanla uzlaşmaya çalışmanın boşuna olduğunu savundu. Savaş silahlarla yapılmalıydı, sözcüklerle değil. Eğer Venedik Osmanlı işgalleri karşısında sessiz kalırsa, sultan Mora’daki diğer Venedik şehirlerini, hatta Eğriboz’u da alacaktı. Cappello barış yanlısı tarafa şu sözlerle hitap etti:</p>
<p>“Bu barbara artık gücümüzü göstermeliyiz. Savaşı erteleye erteleye Konstantiniyye’yi, Mora’yı ve en sonunda da Bosna’yı yitirdik. Doğu Akdeniz ticaretimiz için kaygılanıyorsak, kötü seçenekler arasından en iyisini seçmeliyiz. Papa ve Macaristan’la temasa geçip, kara ve deniz kuvvetlerimizi güçlendirip, Mora’daki zaten huzursuz olan halkı onları ezen Türklere karşı ayaklandırmalıyız. Mora’yı, ardından da Osmanlı İmparatorluğu’nu fethetmeliyiz. Macarlar da kuzeyden aynı şeyi yapmalı. Hiçbir şey yapmazsak, şehirlerimizi sonsuza kadar yitirecek ve halkımızın köle olmasına göz yummuş olacağız.”</p>
<p>Bu konuşmadan sonra, barış yanlısı taraf yenilgiyi kabul etti. 28 Temmuz 1463’te Osmanlı’ya savaş ilan edildi. Savaşa Macaristan Krallığı da katılmıştı. 1463-1479 yılları arasında sürecek olan Osmanlı-Venedik Savaşı, iki devletin tarihindeki en uzun savaşlardan birini teşkil edecekti. Ayrıca 1416 ve 1423’te yaşanan önceki iki Venedik – Osmanlı savaşının aksine çok daha geniş bir coğrafyada cereyan edecekti. Mora Yarımadası, Ege Denizi, Arnavutluk, Karadağ, Dalmaçya ve Veneto cephelerinde aralıklı olarak 16 yıl sürecekti.</p>
<h4><strong>7.10- II. ve III. Akçahisar Kuşatmaları (1466-1467)</strong></h4>
<p>Balkan topraklarına yapılan Türk akınlarına karşı bir tek Arnavutluk son kale olarak ayakta kalmaya devam ediyordu. Mehmet’in gönderdiği birçok paşası buraya seferler düzenledi fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Burada Papa’nın “İsa’nın savunucusu” olarak adlandırdığı İskender Bey, Macarların, Venediklilerin diğer İtalyan devletlerinin desteğiyle hâlâ savaşmayı sürdürüyordu. Zaman içinde Hristiyan Batı’nın gözünde efsanevi bir kahraman olmuştu.</p>
<p>Arnavutluk, süregelen bağımsızlığını büyük ölçüde coğrafyasına ve İskender Bey’in askeri yeteneğine borçluydu. Bu sayede Osmanlıların kendilerinin 10 katı olan asker sayısına rağmen direnmeyi başarabiliyorlardı. Sonunda sultan 1466’da şahsen başında bulunduğu bir kuvvetle 16 yıl önce babasıyla beraber yaptığı gibi yeniden Arnavutluk’a girdi. Bu II. Akçahisar Kuşatmasıydı. 16 yıl önce bu kuşatma başarısız olmuştu. Ama bu sefer Mehmet burayı almakta kararlıydı.</p>
<p>Öncü birliklerinin çevredeki arazileri yakıp yıkmasından sonra kendisi de ordusuyla çıkagelerek kayalık bir arazide bulunan Akçahisar Kalesini kuşattı. Fakat kale duvarlarının sağlamlığı ve içerideki garnizonun yeteneği sayesinde kuşatma ağır gelişiyor, İskender Bey’le kuvvetleri de bir yandan kuşatmacı Osmanlıları arkadan hırpalıyor, ağır kayıplara uğratmaya ve çok zaman ikmal yollarını kesmeye devam ediyordu. Sultan sonunda öfkeyle Dıraç yönünde uzaklaştı. Öfkesini bu halk sakinlerinden çıkarttı.</p>
<p>Kalenin kuşatmasını sürdürmeyi Balaban Paşa’ya bırakmıştı. Kaleyi ya silah zoruyla ya da içindekileri aç bırakarak ele geçirmesini emretmiş ve bunu başarmadan oradan ayrılmamasını buyurmuştu. Fakat bu da işe yaramadı. Balaban Paşa ve askerleri çok geçmeden gerilemek ve darmadağın halde ülkeden kaçmak zorunda kaldılar. Arnavutluk bir kez daha direnişinde başarılı olmuştu.</p>
<p>Elbasan’daki sınırlarının içinde kendi kontrolü altındaki bir kale yaptırdıktan sonra Mehmet ertesi yıl yine saldırıya geçti. Bu III. Akçahisar Kuşatmasıydı. Akçahisar hala inanılmaz bir direniş gösteriyordu. Sultan Mehmet bir taktik değişikliğine giderek önce Dıraç ve İşkodra’yı ele geçirmeye karar verdi. Sonunda eline geçirdiği Dıraç’tan binlerce mülteci İtalya’ya kaçtılar. Fakat İşkodra dayanıyordu ve sultan burada fazla bir ilerleme kaydedemiyordu. İskender Bey 1468’de öldükten sonra onun birleştirdiği aşiretler dağılıncaya kadar da başarılı olamayacaktı. İskender Bey’in ölümü sultanın içini rahatlatmıştı. Bu dişli düşmanının kendisini ne kadar uğraştırdığını şu sözlerle belirtti:</p>
<p>“Sonunda Balkanlar bana ait! Vay şanssız Hıristiyanlık. Hem kılıcını hem de kalkanını kaybetti.”</p>
<h4><strong>7.11- Eğriboz Kuşatması (1470)</strong></h4>
<p>Rumeli kıyısında sultanın savaş hazırlıkları öyle hızlı ve öyle büyük çapta ilerliyordu ki, kimsenin büyük bir deniz seferine çıkılacağından şüphesi yoktu. Venedikliler, “Venedik’in gururu ve ihtişamı” Eğriboz’a bir saldırı yapılacağını öngörmüşlerdi. Kısa süre sonra, Selanik’te dev topların yapıldığı haberi geldi. Bu durum, sultanın “Avrupa’ya sefer düzenlemeyi” planladığını açıkça gösteriyordu. Hazırlıkların tamamlanması yaklaştıkça, Mehmet gizliliği elden bıraktı. Venedikliler, Eğriboz’u yitirirlerse Doğu Akdeniz’deki diğer topraklarının büyük tehlike altına gireceğinin çok iyi farkındaydılar.</p>
<p>Sonunda korktukları başlarına geldi. Bir gün, Bozcaada açıklarında 100’den fazla üç sıra kürekli Osmanlı kadırgasının toplandığı ve sayılarının her geçen gün arttığı haberi geldi. Venedik amirali bu raporların doğru olup olmadığını denetlemek için önce Ege sularına 10 gemi gönderdi. Önden gönderilen hızlı bir gemi, kısa sürede haberi doğruladı. Venedikliler bu devasa gemi ormanı karşısında hemen kaçtılar. Türkler 10 Venedik gemisini Eğriboz’un doğusundaki Skiros Adası’na kadar kovaladılar. Orada bir kıyı kalesine saldırdılar. Venedik gemileri üç sıra kürekli Osmanlı kadırgalarına ancak uzaktan birkaç top atışı yapmakla yetindi. Bunun dışında bir direnişle karşılaşmayan Osmanlı gemileri Eğriboz’a ulaşıp başkent Halkis civarındaki pek çok kıyı şehrini yerle bir etti.</p>
<p>Bu ilk ve ufak çatışmalar o sırada hala doğu Ege Denizi’nde bulunan ve yakında harekete geçecek olan ana Türk donanmasının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Neredeyse yapayalnız kalan ve mali sıkıntı içindeki Venedik, çaresiz kalmıştı. Adalardan gelen bir rapora göre, deniz 10 kilometre boyunca Türk gemileriyle kaplıydı.</p>
<p>Mehmet’in ordusu ve donanmasının ana filosu 1470 Haziran’ının başında batıya doğru yola çıktı. Osmanlıların sayıca büyük üstünlükleri vardı. Sultan dev bir ordunun başında Teselya’dan Boeotya’ya doğru giderken, Kaptanıderya Mahmut Paşa, 15 Haziran’da direnişle karşılaşmadan Eğriboz sularına girdi. Başkent Halkis’in kuşatılması kısa süre sonra başladı. Şehrin tahkimatları, özellikle de deniz tarafındakiler, güçlüydü. Venedikliler şehrin savunmalarını iyice sağlamlaştırmıştı. Şehirde yeterli sayıda birlik vardı ve askerler direnmekte kararlıydı.</p>
<p>Sultan oraya varır varmaz, adayı ana karadan ayıran kanala bir köprü inşa ettirdi. Düşmanın üzerine buradan yürüdü. Ancak Osmanlılar 25 ve 30 Haziran’da yaptığı iki saldırıda ağır kayıplar vererek geri çekildiler. En az 16 bin adam ve 30 kadırga kaybetmişlerdi. 5 ve 8 Temmuz’da yapılan saldırılar da başarısız geçti. Bunlarda da binlerce Türk ölmüştü. Ancak direnişçiler her ne kadar bütün tedbirleri almış olsalar da, savaşmaktan yorulmuşlardı.</p>
<p>Saldırılarının başarısız olması ve verdiği ağır kayıplar Mehmet’in cesaretini kırmıştı. Yardıma gelen Venedik donanmasını görünce önce kuşatmadan vazgeçmeyi düşündü. Ancak Mahmut Paşa’nın ısrarları üzerine son bir saldırıda bulunmaya karar verdi. Her zamanki gibi surları ilk aşan kişiye büyük ödüller vaat etmişti. Savaş tam beş saat sürdü. Yeniçeriler 12 Temmuz sabahı şehir sokaklarına girince herkesi kılıçtan geçirdiler. Sayıları azalan ve bitkin düşen garnizon sonunda teslim oldu ve hepsi öldürüldü. 11 Temmuz’da başlayan bu saldırı, 12 Temmuz sabahı Halkis’in fethedilmesiyle sonuçlandı.</p>
<p>Savaştan sağ kurtulan İtalyanlar da kılıçtan geçirilmişti. Yunanlılar ise köle edilip İstanbul’a götürüldü. Başkentin düşmesinden sonra bütün ada ve civarındaki daha küçük adalar da kısa sürede Osmanlıların eline geçti.</p>
<h4><strong>7.12- Otlukbeli Muharebesi (1473)</strong></h4>
<p>Avrupa ancak sultanın dikkati Asya’daki seferlere çevrildiği zaman rahatlıyordu. Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmasından ve Orta Anadolu’da Karamanoğulları Beyliği üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra Do              ğu’daki en güçlü rakibi, o sıralarda İran ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmına sahip olan Akkoyunlular Devleti olmuştu. Sünni mezhebine mensup olan Akkoyunlular Devleti’nin başında bulunan Uzun Hasan, Anadolu’da 70 sene önceki Timur’un siyasetine benzer faaliyetlerde bulunuyordu. Venedikliler’le diplomatik ilişkiler kurmuştu. Ayrıca Macaristan, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı’yla Osmanlı aleyhine ittifak çalışmalarında bulunuyordu.</p>
<p>Aslında Batı, Osmanlı ilerleyişini durdurmak amacıyla Doğu’yla Doğu’yu birbirine düşürüyordu. Uzun Hasan da bu gibi girişimlere olumlu bakıyordu. Karamanlıların da yardımıyla Orta Anadolu’yu ve Mehmet’in zapt ettiği diğer yerleri ele geçirerek Timur’un izinden gitmeye hevesleniyordu. Bu amaçla Hasan ve müttefikleri bir ordu topladılar ve Tokat’ı zapt edip tahrip ettiler. Ardından da Kayseri’yi zapt ettiler, Ankara çevresini yakıp yıktılar ve batıda Akşehir’e kadar ilerlediler.</p>
<p>Artık büyük ölçüdeki bir Osmanlı misillemesinin zamanı gelmişti. Mehmet 1472’de önemli bir karar öncesinde âdeti üzere falcılarına danıştıktan sonra kalabalık bir orduyla Asya’ya geçti ve Doğu’ya doğru yürümeye girişti. Kışlık karargâhını Amasya’da kurmasının arkasından ilkbaharda daha doğuya, Erzincan’a doğru yürüdü. Sel gibi akan sultanın ordusu karşısında telaşa kapılan Uzun Hasan, sağ kanadını Yukarı Fırat’a, arkasını da bir sıradağa vererek düşmanı beklemeye başladı. Burada sultanın çok değer verdiği en genç generallerinden biri olan Has Murat Paşa’yı pusuya düşürdü. Kuvvetleri kuşatıldı ve büyük bir kısmı imha edildi. Has Murat Paşa’nın kendisi de nehir sularında boğuldu.</p>
<p>Asıl muharebenin yaşandığı yer ise Otlukbeli oldu. Buradaki çarpışma sekiz saat sürdü ve Akkoyunluların hükümdarı yenik düştü, ordusu da kaçmayı seçti. Bu arada Osmanlılarınkinin on katı kayıp vermişlerdi. Uzun Hasan’ın karargâhı içindeki bütün malzeme Osmanlıların eline geçti. Sultanın kendisi üç gün süreyle savaş meydanında kalarak tutsakların idamını denetledi. Fakat sanat ve bilimin bir hamisi olarak bir grup bilginle zanaatkârın hayatlarını bağışladı ve onları İstanbul’a yolladı. Osmanlı Ordusu batıya doğru çekilirken üç bin Türkmen tutsak ona eşlik ediyordu. Bu tutsaklar yürüyüş sırasında günde dört yüz kişi olmak üzere idam edildiler.</p>
<p>Çok geniş bir alana yayılmış olan Akkoyunlular ağır bir yenilgi almış olsalar da varlıklarını sürdürdüler. Hatta Venedik, Otlukbeli Muharebesinden hemen sonra onlarla diplomatik ilişkilerini yeniledi. Ama Sultan Mehmet şimdilik o yönden bir tehlike ummuyordu. Gerçekten de Akkoyunlular için çöküş dönemi başlamıştı.</p>
<p>Otlukbeli Muharebesi’nde elde edilen zafer, 1402’deki ağır ve büyük Timur mağlubiyetinden sonra doğudan gelecek bir tehlike korkusu taşıyan Osmanlılara büyük bir moral kazandırdı. Bu muharebe ayrıca, birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılın en büyük savaşlarından biri olarak kabul edildi. Osmanlı Devleti’nin bu zaferi, Akkoyunluların kendilerini bir daha toparlayamamasına ve kısa bir süre sonra tarih sahnesinden çekilmesine yol açtı. Onların boşluğunu ise; 1501’de kurulan Şii mezhebine mensup, İran merkezli Safevîler doldurdu. Safeviler Osmanlılar için daha önemli ve ciddi bir rakip olacaktı.</p>
<h4><strong>7.13- Karamanoğulları’nın Sonu (1474)</strong></h4>
<p>Uzun Hasan meselesini bertaraf eden Sultan Mehmet’in Anadolu’da kendisini ciddi surette tehdit edecek bir güç kalmamıştı. Ancak Fatih, Akkoyunlu seferinde iken Venediklilerle iş birliği yapan Kasım Bey liderliğindeki Karamanoğulları Beyliği’ne artık son vermek istiyordu. Karamanoğulları’nın elinde kalan dağlık bölgeler, Niğde ve Kayseri yöresindeki Develihisar’a yönelik düzenlenen Osmanlı seferi 1474 yılında başarıyla sonuçlandı ve Karamanoğulları Beyliği tam anlamıyla kontrol altına alındı.</p>
<h4><strong>7.14- I. İşkodra Kuşatması (1474)</strong></h4>
<p>Akkoyunluların ve Karamanoğullarının icabına bakan Sultan şimdi yeniden batıya yönelebilirdi. İskender Bey’in ölümünden yararlanmak istediği için dikkatini yine Arnavutluk’a çevirdi. Süleyman Paşa kumandasındaki güçlü ordusunun hedefi bu defa İşkodra’ydı. Süleyman Paşa burada bulunan Rozafa Kalesinin önünde kamp kurdu. Adriyatik’in yukarısında 100 metre yüksekliğindeki bir kayanın üstüne tünemiş olan bu kaleyi sultan, Adriyatik ötesi operasyonları için arkasını güvene almak amacıyla gereksiniyordu.</p>
<p>Sultanın uygulaması gereği hemen savaş yerinde dökülen toplarla başlatılan kuşatma altı hafta sürdü. Surların büyük bir bölümü un ufak olmasına rağmen bu kuşatma Osmanlılara binlerce kayba mal oldu. Düzinelerce komutan şehit olduğu gibi, binlerce asker de susuzluktan ve çevredeki bataklıklardan yayılan salgın hastalıklardan ölmüştü. Süleyman Paşa sonunda kuşatmayı kaldırdı, toplarını parçalattı ve metallerini deve sırtında taşıttı. İşkodralıların arasında büyük sevinç gösterileri başgösterdi. Ama onların durumu da pek iyi değildi. Susuzluktan ve hastalıktan kırılmışlardı. Ayrıca hiç kimse Arnavutluk savaşının sona erdiğini düşünecek kadar da aptal değildi. Büyük Türk mutlaka geri dönecekti.</p>
<h4><strong>7.15- Kırım’ın Fethi (1475)</strong></h4>
<p>Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz kıyılarında Osmanlı egemenliğinin yerleştirilmesini, genişleme siyasetinin ana hedeflerinden biri hâline getirdi. Ticaret yolları üzerinde yer alan ve Cenevizlilerin elinde olan Kırım, müteakip yıllarda Osmanlıların odağında yer aldı. Hindistan, Çin, Türkistan ve Sibirya’dan çeşitli emtiaları taşıyan yolların birleştiği bir mevkide bulunan Kırım; Rusya, İskandinavya, Lehistan ve Litvanya ile ticarette de kilit rol oynuyordu.</p>
<p>Doğudaki Akkoyunlu tehdidini Otlukbeli Muharebesi’yle bertaraf eden Mehmet, kuzeyindeki hedeflerine yönelme olanağı bulabilmişti. Bu çerçevede 1475 yılında Boğdan Prensliği üzerine Süleyman Paşa komutasındaki Rumeli ordusunu sevk ederken Kırım üzerine de Sadrazam Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını gönderdi.</p>
<p>Gedik Ahmet Paşa, 4 Haziran 1475’te Kefe Kalesi’ni kuşattı. 9 Haziran’da kale teslim oldu ve Türk birlikleri kaleye girdi. Kefe’nin Osmanlılarca fethedilmesinin ardından Gedik Ahmet Paşa, Cenevizliler tarafından hapse atılmış olan Kırım Hanı Mengli Giray’ı kurtardı ve onunla Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı himayesi kuran bir anlaşma yaptı. Daha sonra Osmanlı donanması; Sudak, Kerç ve Azak’ı da süratle ele geçirdi. Bu üç kalenin fethiyle beraber Kırım yarımadasında ve tüm Karadeniz’de Ceneviz hâkimiyeti sona erdi. Osmanlılar son olarak yarımadanın güneyinde varlık gösteren Theodoro Prensliği adlı devletçiğin merkezi olan Mangup Kalesi’ne yöneldiler ve burayı da idarelerine bağladılar.</p>
<p>1475’teki bu Kırım Seferi, Osmanlı donanmasının 1470’teki Eğriboz Seferi’nden sonra ikinci büyük çaplı ve denizaşırı askerî harekâtını teşkil etti. Bu harekâtın sonunda Kırım’daki Ceneviz varlığı sona ererken, Kuzey Karadeniz ticaret yolları da kesin olarak Osmanlıların egemenliğine girdi.</p>
<h4><strong>7.16- IV. Akçahisar Kuşatması (1478)</strong></h4>
<p>I. İşkodra Kuşatmasından 4 yıl sonra Mehmet gerçekten de Arnavutluk’a geri döndü ve gözünü bir kez daha Akçahisar’a çevirdi. Akçahisar Kalesi denilen kartal yuvasını bir kez daha kuşattı. Bu buraya yapılan dördüncü kuşatmaydı. Bir yıldan biraz fazla süren bir kuşatmadan sonra kale sonunda teslim oldu. Şehir halkını kedilerle köpekleri yemeye kadar iten bir açlık onları buna mecbur etmişti. İskender Bey’in ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yılan hikayesine dönen bu bölge sonunda Türklerindi.</p>
<h4><strong>7.17- II. İşkodra Kuşatması (1478-1479)</strong></h4>
<p>Sultan şimdi tüm dikkatini Batı’nın elindeki son kale olan İşkodra’ya bir kez daha yöneltti. Türklerin giriştikleri çok büyük iki saldırı şehre büyük zarar verse de tam bir başarı sağlanamamıştı. Bunun üzerine sultan, ablukayı sürdürmek için geride birlikler bıraktıktan sonra geri dönmeye karar verdi. İşgal altındaki bu bölgede hemen hemen yalıtılmış durumda olan şehirliler çok geçmeden açlığın pençesine düştüler. Son çare olarak yedikleri fareler bile tükenince teslim oldular. Böylece tüm Arnavutluk Osmanlılar tarafından fethedilmiş oldu.</p>
<p>Dalmaçya kıyılarına Osmanlı akınları yoğunlaştıkça karşıdaki İtalya karasına korku ve bezginlik egemen oluyordu. Osmanlıların çıkardığı yangınlar görüldükçe, Venedik’te San Marko Kilisesi’nin çan kulesinde alarm çanları çalınıyordu. Bosna vadilerinden yola çıkarak Macaristan’ın dağlık eyaletlerini haraca bağlayan akıncılar 1477’de bir süvari kuvvetiyle İtalya Yarımadası’nın üst başındaki Friuli’ye yönelmişlerdi. Isonzo ve Tagliamento vadilerindeki köylerle kasabaları yağmaladılar ve Venediklileri Venedik’in kuzeyinde bu iki vadinin arasındaki ovada yenilgiye uğrattılar. Piave’nin kıyısına vardıklarında kamp ateşleri ve yaktıkları köylerdeki yangınlar Venedikli senatörler tarafından San Marko’daki çan kulesinden üzüntü ve korkuyla seyrediliyordu. Akıncılar sonbaharda bol ganimetle geri çekildiklerinde arkalarında ambarlarla villaları, şatolarla sarayları kül eden bir yangın denizi bıraktılar.</p>
<p>Fakat ertesi yıl tam hasat yapılacağı zaman Isonzo’nun ötesinden gelen akınlar daha büyük çapta başladı. Binlerce Osmanlı başıbozuk asker ülkede büyük bir paniğe yol açtı. Mehmet’in kutsal savaşçıları şimdiden Allah adına, “Mehmet, Mehmet, Roma, Roma!” diye bağırıyorlardı. “Herkesin bildiği gibi bu denli kuvvetli olan Türkün İtalya kapılarına geldiği” o günlerde ta uzaklardaki İngiliz Sarayı’na kadar bütün Avrupa Kıtasını korku sarmıştı.</p>
<h4><strong>7.18- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Sonu (1479)</strong></h4>
<p>İki tarafı da bir hayli yıpratan Osmanlı – Venedik savaşının seyri, Osmanlıların 1470 yılında Eğriboz’u fethi ve 1477-1479 yıllarındaki seri zaferleriyle giderek Osmanlıların lehine döndü. Artık Venediklilerin barış istemelerinin zamanı gelmişti. Sonunda 26 Ocak 1479’da imzalanan İstanbul Antlaşması’yla Venedik; savaş sırasında kaybettiği Eğriboz, Akçahisar, İşkodra’yı ve Mora Yarımadasında bulunan Argos’la Manya Burnu’nu tamamen Osmanlılara bıraktı. Ayrıca savaş sırasında işgal ettiği Limni, Taşoz ve Semadirek’i de Osmanlılara iade etti. Venediklilere 100 bin düka altını tutarında yüklü bir yıllık vergi yüklendi. Karşılığında onlara ticaret yapma özgürlüğü ve yurttaşlarının haklarını korumak için Konstantiniyye’de bir konsolosluk açma hakkı tanındı. Sultan Mehmet Ege’yle Akdeniz’in en güçlü deniz kuvvetine kendisinden barış istetmeyi başarmıştı. Böylece, İtalya’nın Osmanlı Donanması tarafından işgaline yol açılmıştı. Sultan barış antlaşmasının imzalanmasından bir iki ay sonra İtalya kıyılarına yapacağı yeni bir saldırı için deniz üssü olarak kullanmak üzere bazı İyonya adalarını zapt etti.</p>
<h4><strong>7.19- Otranto Seferi (1480)</strong></h4>
<p>İtalya topraklarına düzenlenen ilk saldırı 1480’de yarımadanın topuğundaki Otranto’ya yapıldı. Burası kıyı savunmalarının yokluğundan dolayı ilk tercih olan Brindisi’ye yeğ tutulmuştu. Şehir bir sipahi birliği tarafından gafil avlanmış, bu arada sayısız yangın çıkmış, bol kan dökülmüştü. Şehir halkından 800 kişi Müslüman olmayı reddettikleri için idam edildiler ve sonradan Papa tarafından azizlik mertebesine yükseltildiler. Çevredeki köyler de yağma edildi. Brindisi, Lecce ve Taranto yönünde hamleler yapıldıysa da, Türkler Napoli’den gelen büyük bir kuvvet tarafından püskürtüldüler.</p>
<p>Sultan İtalya’nın ilerideki fethi için Otranto’yu bir köprübaşı olarak elinde bulundurmayı tasarlıyordu. Ama şehir halkı kaçmıştı ve Osmanlı askerinin yiyecek bulması giderek zorlaştı. Sonunda Türkler kuvvetlerinin en büyük kısmını geri çektiler ve geride Adriyatik sahilinden denizyoluyla beslenecek küçük bir garnizon bıraktılar. Mehmet’in bir ordunun başında bizzat İtalya’ya geleceği söylentileri dolaşıyordu. Bu dönemde İtalya’da büyük bir Türk istilasının korkusu öylesine arttı ki Papa Fransa’daki Avignon’a kaçmayı bile düşündü. Ama bunu yapacağı yerde Cenova, İspanya ve Portekiz gibi çeşitli yerlerden yardım elde etti. Ne var ki sultanla ordusu gözükmediler. Mehmet şimdilerde dikkatini Rodos Adası’na çevirmişti. Osmanlı kuvvetleri de zamanı gelince İtalya topraklarından geri çekildiler.</p>
<h4><strong>7.20- Rodos Kuşatması (1480)</strong></h4>
<p>Haçlıların sonuncuları olan Hospitalier Şövalyelerinin Rodos Adası’ndaki kalesi Anadolu’nun savunması ve Osmanlıların doğu Akdeniz’deki deniz kuvvetleri için kilit konumundaydı. Komutan Pierre d’Aubusson’un liderliğindeki şövalyeler birkaç yıldan beri adaya bir saldırı olmasını beklemişler ve kaleyi yenilmez hale getirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Ayrıca, üç yıla yetecek kadar erzak depolamışlar, Mısır’la Tunus’un Müslüman liderleriyle anlaşmalar yapmışlardı. Bu savunma önlemlerini azımsayan Osmanlılar, kaptanıderya Mesih Paşa kumandasında 1479’da adanın kuzeybatısına bir keşif hareketinde bulunmuşlardı. Fakat kaleye sürpriz bir saldırı yapma umutları kırılmıştı. Burası iyi korunan bir noktaydı ve daha fazla kuvvete ihtiyaçları vardı.</p>
<p>1480 Mayısının başlarında Sultan Mehmet’in emriyle Mesih Paşa bu sefer 100 gemiden oluşan büyük bir donanmayla Rodos açıklarında tekrar belirdi. 70 bin Osmanlı askeri ve 16 dev topla Rodos’u almaya gelen Osmanlılar 23 Mayıs 1480’de Rodos şehriyle kalesini kuşattılar. Bu kuşatma 89 gün sürecekti.</p>
<p>Sert bir direniş karşısında haftalar süren bir bombardımandan sonra temmuzun son haftasında ana saldırıya girişildi. Olayın ciddiyeti bir gün önce düşmana, şafaktan günbatımına kadar süren savaş şarkıları, borular, ziller ve davulların kulak zarlarını yırtıcı şamatasıyla duyuruldu. Türklere has bu savaş âdeti onları her ne kadar sürpriz öğesinden yoksun bıraksa da kendi morallerini güçlendirmeye, düşmanınkini ise bozmaya yarıyordu. Şövalyeler buna trompetlerini öttürerek ve kilise çanlarını çalarak karşılık verdiler.</p>
<p>İlk saldırıyla dalga dalga gönderilen başıbozuklar, yıkılan surlardan içeriye aktılar ve İtalyan kulesine çıkarak buraya Osmanlı sancağını diktiler. Başıbozukları koşar adımlarla aralıksız sıralar halinde Yeniçeriler izledi. Zaferi kazandığını sanan Mesih Paşa, askerlerine yağmanın yasak ve Rodos’un hazinelerinin sultana ait olduğunu bildirmek için tam o zamanı seçti. Şehri İslam yasaları uyarınca yağmalayıp büyük ganimetler elde edeceklerini zanneden askerler, bu haber karşısında savaşçı ruhlarını kaybettiler. Oysa İsa, Meryem ve Aziz Yuhanna sancağı altında savaşan şövalyeler, kuleye giden yolu kesmeye koşmuşlardı. Kulenin altındaki dar duvarın üstünde istilacılarla göğüs göğüse geldiler ve onları katlettiler. Duvarlarla hendekler öldürülenlerin cesetleriyle dolmuştu. Bir şövalye müfrezesi kuleye girebildi, oradakileri öldürdü ve sancaklarını yere attı. Cesareti kırılan Osmanlı askerleri bunun üzerine kaçmaya başladılar, ilerleyen kendi arkadaşlarını yarıp geçtiler ve savaş çığlıkları atarak onları kovalayan şövalyeler tarafından kılıçtan geçirildiler.</p>
<p>Böylece 17 Ağustos 1480’de kuşatma kaldırıldı. Osmanlı kuvvetleri gemilerine bindiler ve Konstantiniyye’ye doğru yürüyüşe geçmek üzere Marmaris’te toplandılar. Sultan Mehmet çok sinirlendi ve adaya tekrar saldırmaya kararlıydı. Kaptanıderyayı görevinden aldı ve Gelibolu’da önemsiz bir konuma getirdi. Rodos şehri harabeye dönmüştü fakat şehrin yukarısında Aziz Yuhanna’nın kırmızı zemin üstündeki beyaz haçı yani Hristiyan inancının zafer sancağı hala dalgalanıyordu. Ve yarım yüzyıl daha orada dalgalanmayı sürdürecekti. Çünkü sürekli savaşlarla geçen bir ömürden sonra Fatih Sultan Mehmet’in günleri sonuna yaklaşıyordu.</p>
<h2><strong>8- Fatih’in Son Yılları ve Ölümü</strong></h2>
<p>Fatih’in ölümüyle ilgili ihtilaflı durumları ele almadan önce gelin hukuk, ekonomi, eğitim, kültür, bilim ve mimari konularında ne gibi çalışmalar yaptığına bir bakalım.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet yeni bir Dünya İmparatorluğu yaratmaya çalışırken yalnız topraklarını genişletmekle ilgilenmiyor, aynı zamanda yönetsel, yasal, ekonomik ve sosyal alanda da farklı bir devlet yaratmak istiyordu. Bu devlet elbette gerçekte Bizans’ın olduğu gibi, “Tanrı tarafından yönetilme” ilkesini temsil eden bir askeri teokrasiydi. Tanrı tarafından atanmış biri olarak devleti yalnız Mehmet yönetecekti. Diğer Müslüman devletler gibi Osmanlı İmparatorluğu da geleneksel olarak en başta Kuran’ın yasaları, yani kutsal Şeriat Yasası tarafından yönetiliyordu. Fakat imparatorluğun kapsamı ve karmaşıklığı artınca Şeriat Yasaları’nın değiştirilmesi ve genişletilmesi gerekti. Bu değişikliği I. Murat başlatmış, II. Murat ise bir adım daha ileriye götürmüştü. Yarım yüzyıldan kısa bir sürede edinilen böylesine büyük bir imparatorluğu yönetmek için eski göçebelik günlerinin anılarının ve adetlerinin yetmeyeceği açıktı. Dolayısıyla pek çok sivil ve siyasi Bizans teşkilatının kopyalanması gerekli olmuştu. Paleologosların sarayında ve bürokrasisinde oldukça karmaşık bir hal almış olan adetler, fetihten sonra Osmanlı İmparatorluğunda devam ettirilerek çeşitli meyveler verdi. Böylece ortaya Fatih Kanunnamesi olarak bildiğimiz yasalar topluluğu çıktı.</p>
<h4><strong>8.1- Fatih Kanunnamesi</strong></h4>
<p>Yeni bir imparatorluğun gerçek mânada kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet, özellikle hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğuna düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yaptı. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnâmesi, sonraki dönemlerde de yürürlükte kaldı. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet, resmî olarak yürürlüğe konulmuş bir kanunnâme neşreden ilk Müslüman hükümdar olmuştu. Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerinin pek çoğu Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu.</p>
<p>Fatih Kanunnamesi İslam değil, Türk devlet geleneklerini yansıtıyordu. Devletin hiyerarşisini, geleneklerini, davranış kurallarını, görevlerini, kurumlarını, gelirlerini ve uygulamaya yetkili olduğu cezaları kapsıyordu. Osmanlı’ya tahta çıkan padişaha devletin geleceği (nizâm-ı âlem) için kardeşlerini öldürme hakkı da veriyordu.</p>
<p>Kanunname aynı zamanda katı hiyerarşisi, görkemi ve ayrıntılı törenselliği açılarından Bizans modeline benziyordu. Saray teşrifatı, kıyafetler ve adabı muaşeret kuralları Bizans’ta olduğu gibi burada da en küçük ayrıntılarına kadar saptanıyordu. Sultan Mehmet her saray görevlisinin rütbesinin ve görevlerinin, giysi renkleriyle belirtilmesini buyurmuştu. Örneğin, vezirler yeşil, mabeyinciler kırmızı, müftüler beyaz, ulema mor, mollalar ise gök mavisi kıyafet giymeliydi. Çizmelerle potinlerin renklerinin de kendine göre önemi vardı. Hükümet memurlarınınki yeşil, saray görevlilerininki ise açık kırmızıydı. Bir giysinin rengi dışında, biçiminin de kendine göre bir anlamı vardı. Özellikle kolların kesimi, kürk süsleri, en önemlisi de sarığın biçimi ve sakalın şekli çok önemliydi. Çünkü bir İslam toplumunda başa giyilen şey simgesel bir öneme sahipti. Sarık Müslümanlara özgüydü. Ama Frenk ya da Rum olsunlar, gayrimüslimlerin de kırmızı, siyah veya sarı bir başlıkla gezmeleri gerekiyordu. Potinlerinin de Müslümanlarınkinden farklı renkte olması lazımdı. Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin potinleriyle çizmeleri sırasıyla siyah, mor veya mavi renkteydi.</p>
<p>Sultanın maiyetinde dış ve iç hizmetliler vardı. Dış hizmetler, sultanın şahsına ilişkin bütün hizmetleri kapsardı. İç hizmetler ise hareme, yani darü’s-saade bölgesine ilişkindi.</p>
<p>Dış hizmetlerin baş sorumlusu, beyaz haremağalarının başı olan Kapı Ağasıydı. O başkahyaydı, iç oğlanların ve diğer saray hizmetlilerinin başıydı. Ayrıca çok sayıda hayır kurumunun yöneticisiydi ve bu işten büyük kazanç sağlardı. Sultanla dış dünya arasında bir aracıydı. Hiç kimse ondan izin almadan sultanı ziyaret edemezdi. Sürekli sarayda yaşardı. Emrinde 340 kişi vardı. Bunların hepsi de seferler ve akınlar sırasında kaçırılmış olan Hristiyan kökenli insanlardı. Sarayda çalışan çocuklar asla on sekizinden büyük olmazdı. İki tecrübeli öğretmen tarafından eğitilir, okuma yazmayı, görgü kurallarını ve adetleri öğrenirlerdi. Hizmetli personeli içinde sofracılar, eczacılar, bahçıvanlar, fırıncılar, çamaşırcılar, aşçılar vb vardı. Bunların hepsinin maaşları belliydi.</p>
<p>İç hizmetlerin baş sorumlusu, kızlarla kadınların ağası ve zenci haremağalarının başı olan Kızlar Ağasıydı. İç saraydaki bütün kadın hizmetçilerin amiriydi. Ayrıca sultan vakıflarının da yöneticisiydi. Gün içinde sarayı üç dört saatliğine terk edebilirdi ama geceyi orada geçirmek zorundaydı. Emrinde 20 kadar harem ağası çalışırdı. Mehmet’in döneminde sarayda 300 kadar kız ve kadın vardı. Bunların hepsi de istisnasız Hristiyan kökenliydi. Her biri günde dört akçe alırdı. Kızlar Ağası sultanın yanından pek ayrılmazdı. Sultan ona çok güvenirdi.</p>
<p>Osmanlı’da hadımların önemi büyüktü. Bu hadımların hepsi Hristiyan ülkelerinden getirtilirdi, çünkü İslam herhangi bir canlının hadım edilmesini kesinlikle yasaklamıştı. Eski Osmanlı İmparatorluğundaki haremağalarının çoğu Etiyopya, Suriye, Ermenistan gibi ülkelerden gelirdi. Fatih Sultan Mehmet’in döneminde, hadım ve köle ticareti büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi.</p>
<p>Mehmet’in zamanında sadrazamın yetkileri de değişmişti. Görevlerinin limitleri dahilinde öncellerininkinden daha kapsamlı bir otoriteden yararlanabiliyordu. Osmanlı sultanları bu noktaya kadar göçer atalarının yüzyıllar önce çadırlarından yönettikleri Divan toplantılarına oturduğu yerden bizzat kendileri başkanlık etmişti. Fakat Mehmet, kendi saltanatı zamanında bu yetkiyi sadrazama bıraktı. Artık Divan toplantılarında bulunmuyor, toplantıyı “Sultanın Gözü” diye anılan yüksekteki kafesli bir gizli bölmeden izliyordu. Sadrazam böylece hükümetin devlet mührünü elinde bulunduran başı olmuştu. Sultanın yardımcısı olarak sivil otoriteye büyük ölçüde hâkimdi; sivil idarenin bütün kollarının sorumluluğunu üstleniyor, memurların atanmalarını ve çalışmalarını kontrol ediyordu. Bütün bunlar kendisinden sonra gelecekler için bir emsal oluşturacaktı.</p>
<h4><strong>8.2- İmparatorluğun 4 Temel Direği</strong></h4>
<p>Sadrazamın efendisi adına başında bulunduğu sivil yapı, “İmparatorluğun dört temel direği” üzerinde kuruluydu. Bu da adını eski Osmanlı beylerinin savaştaki çadırlarının dört direğinden alıyordu. Dört sayısının ise kutsal bir anlamı olup Kuran’a göre dört meleği ve sonradan dört halife olan peygamberin arkadaşlarını simgeliyordu.</p>
<p>İlk direk sadrazamınkiydi. Bütün diğer yüksek düzeydeki devlet memurları gibi paşa unvanına sahipti. Sadrazam, paşalık alametleri uyarınca beş tuğ sergilemek ayrıcalığına sahipti, bir altındaki üç paşanın ise sadece üçer tuğları vardı. Bu Türk bozkırlarındaki at sırtında göçerlik günlerinden kalma bir semboldü. Bu yöneticiler; genel konular, yasalar ve maliyeyle ilgili kendi iş alanlarında bağımsız olmakla beraber, doğrudan sultana karşı sorumlu olmak durumundalardı.</p>
<p>İkinci direk adalet mekanizmasının sorumlularını kapsıyordu. Bunlar iki kazaskerdi (kadı-asker). Görevleri diğer yargıçları atama olan bu ordu yargıçlarının birinin yasal yetki alanı Anadolu, diğerininki ise Rumeli’ydi. Üçüncü direk, birer muhasebeci olan defterdarlardı. Dört hazinedar devletin finansal ve parasal işlerini yönetmekten sorumluydular. Dördüncü direği oluşturan ise nişancılardı. Bunlar devletin nazırlarıyla kâtipleriydi. Sultanın fermanlarını hazırlar, üzerlerine imza niyetine sultanın tuğrasını ya da nişanını basarlardı. Son olarak iki sınıfa ayrılan ağalar, kumandanlar veya subaylar vardı. Bunların bir kısmı askeri alanda görev yapan Yeniçeri Ağası gibi dışa, bir kısmı da yalnızca sultanın sarayına bağlı içe ait görevlilerdi.</p>
<h4><strong>8.3- Eyalet Sistemi ve Feodal Düzen</strong></h4>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Fatih’in zamanında iki yarıya bölünmüştü: Anadolu’ya ve Rumeli’ye. Her biri bir beylerbeyi, iki tuğlu bir paşa tarafından yönetiliyordu. Her yarı da daha küçük parçalara bölünüyor, askeri valiler, sancak beyleri tarafından yönetiliyor, bunların her birine sultanın otoritesinin simgesi olarak bir sancak veriliyordu. Sancak beyi tek tuğlu bir paşaydı, görevi de sultanın o bölgedeki kuvvetlerini denetlemek ve komutanlıklarını yapmak, halkın güvenliği adına “polis”e kumanda etmek ve vergilerin düzenli şekilde ödenmesini sağlamaktı. Fatih’in zamanında Asya’da yirmi, Avrupa’da ise yirmi sekiz sancak vardı.</p>
<p>Bu eyaletlerin her biri ayrıca, ilk sultanların zamanında olduğu gibi, irili ufaklı feodal topraklar olan tımar ve zeamet gibi dirliklere bölünmüştü. Bunlar Türk olarak doğmuş Sipahi denilen süvarilere bahşedilmişti. Tımar sistemi; finansal, sosyal ve tarımsal politikalarını sultanın askeri gereksinmeleriyle bağdaştırmak zorunda olan bir yönetimin gereğiydi. Bu parçalı mülkiyet sisteminde toprak aslında devlete aitti. Sipahi, kendisiyle süvarilerinin askeri hizmetleri karşılığında devletin verdiği yetkiyle köylüden belirlenmiş bazı gelirler topluyordu. Köylü -reaya- toprağı işliyor, ödediği vergiler ve emeği karşılığında ailesini geçindirmek için o topraktan yararlanma hakkını kullanıyordu. Bu hak onun ölümünde oğullarına geçiyordu.</p>
<p>Bu sistem aynı zamanda imparatorluğun askeri kuvvetlerinin ana kitlesini oluşturuyordu. Sipahiler, sancak beyinin emrettiği anda belli sayıdaki adamlarını silah başına çağırmaya hazır durumda olmak zorundaydılar. Bu başarılamadığı takdirde Sipahi, tımar olarak verilmiş toprağından mahrum ediliyordu. Ayrıca, bu miras Batı’daki gibi kalıtım yoluyla geçmiyordu. Sipahinin ölümü durumunda tımarın ancak küçük bir kısmı oğluna veriliyor, bu kişi ancak askeri alanda başarı gösterirse daha büyük topraklara hak kazanıyordu.</p>
<p>Sağlam temeller üzerine oturmuş, her yönüyle uyumlu işleyen ve Sultan Mehmet’in yönetiminin sıkı denetimi altındaki bu sistem, üretici sınıfıyla askeri kuvvetleri karşılıklı çıkarları doğrultusunda birbirine bağımlı kılan Orta Çağ modeli bir feodal düzendi.</p>
<h4><strong>8.4- İstihbarat Teşkilatı</strong></h4>
<p>Mehmet’in fetihleri sürdükçe, hayatına yönelik tehditler artmıştı. Eskiden daha korkusuz olan sultan giderek ihtiyatlı, güvensiz, neredeyse insanlardan kaçan birine dönüştü. Tebaaları eskiden sultanlara ulaşabilirler, sultan da nisbi bir teklifsizlikle halkının arasına karışabilirdi. Fakat Mehmet eski bir Osmanlı geleneğine karşı gelerek, vezirleriyle aynı masada yemek yemekten bile vazgeçti. Zehirlenmemek için akla gelebilecek her tedbiri alıyordu. Bütün vezirleri ve diğer görevlileri sofrasından dışlayan bir ferman çıkardığından beri yemeklerini yalnız yiyordu:</p>
<p>“İradem o ki Osmanlı Hanedanı kanı taşıyanlar hariç, ben Padişah Hazretleri’yle aynı sofrayı paylaşamazlar,” diyordu.</p>
<p>Aslında Fatih’in, kendini korumak amacıyla birtakım tedbirler almak için son derece geçerli nedenleri vardı. Yalnızca Venedik Signoria’sı bile Mehmet’e bir düzine suikast girişiminde bulunmuştu. Mehmet bu planların açığa çıkarılmasını son derece gelişmiş bir istihbarat servisine borçluydu. Bu servis Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının çok ötesinde bile faaliyetlerde bulunuyordu. Teşkilat hakkında elimizde fazla güvenilir bilgi olmasa da, çok sayıda casus kullanıldığını ve istihbarat kapasitesinin muazzam olduğunu biliyoruz. Mehmet bu teşkilatı canlı tutabilmek için yabancı suç ortaklarına yüklü meblağlar ödüyordu. Özellikle İtalyan devletlerinde çok sayıda casusu vardı. Bu casuslar hükümetin en üst düzeylerine kadar sızmıştı. Faaliyetlerine ilişkin söylentiler, uzak kuzey ülkelerinde bile paniğe yol açıyor, masum insanların Türk casusu diye idam edildiği oluyordu.</p>
<p>Sultan Mehmet elbette bu teşkilatı sadece canını güvenceye almak amacıyla kullanmıyordu. Aynı zamanda nihai amacı olan Roma topraklarına kadar ilerlemek için de casuslara ihtiyacı vardı. Nasıl kızı, yani Bizans’ı aldıysa, anneyi, yani Roma’yı da alacaktı. Casusları aracılığıyla İtalyan devletleri arasındaki bütün çekişmeleri öğrenmişti. Hilalli sancağı muzafferce Hristiyan kiliselerinde dalgalandırmanın hayalini kuruyordu. Sayısız öyküde yer alan ve çeşitli biçimlerde yorumlanmış olan Türk efsanesi “Kızıl Elma”, Fatih’in çağdaşları için Kutsal Şehir Roma anlamına gelir olmuştu. Eğer Fatih, zaman zaman dikkatini Doğu’ya çevirmek zorunda olmasa ya da birazdan göreceğimiz gibi erken yaşta ölmemiş ya da öldürülmemiş olsa Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyebilirdi.</p>
<h4><strong>8.5- Savaşlardan Elde Edilen Yararlar</strong></h4>
<p>II. Murat için savaş sinir bozucuydu ve zaman kaybıydı. Onun istediği, halkının huzur ve esenlik içinde yaşamasını sağlamaktı. Mehmet’in dönemindeyse savaş, Osmanlı toplumunun varlık nedeni ve en büyük uğraşı haline geldi çünkü o herkesi savaş çabalarına bir şekilde katkıda bulunmaya zorladı. Artık sultanın temel kaygısı, yabancı ülkelere kalıcı olarak boyun eğdirmek, onları imparatorluğuna katıp yönetmek ve topraklarını güvendiği savaşçıları arasında paylaştırmaktı. Bu son derece sıradışı savaş tarzı, müstahkem şehirlerle kaleleri hızla ve acımasızca fethetmeyi, her şeyden önemlisi de yabancı hükümdarları ele geçirip ortadan kaldırmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet saltanatının başlangıcında bütün fethedilmiş eyaletleri ve adaları haraca bağladı. Haracın miktarı, söz konusu yerin refah düzeyine, boyutlarına ve verimlilik düzeyine bağlıydı. İstenen haracın miktarı bin dükadan on binlerce düka altınına kadar değişebiliyordu. Eğer haraç zamanında ödenirse ve sultanla vezirlerine uygun armağanlar verilirse, eyaletler ve adalar kendi yönetim tarzlarını, sivil kurumlarını ve hatta hanedanlıklarını koruyabiliyordu. Ama ilk gevşeme belirtisinde sultan sert bir azar gönderiyor, ayrıca o yeri işgal etme ve hükümdarını devirme tehdidinde bulunuyordu. Eğer birikmiş haraçlar hızla ödenmezse, sultan tehdidini gerçekleştiriyordu.</p>
<p>Ama Mehmet, böyle saltanatlara ansızın son vermek için pek çok başka neden ya da bahane de bulabiliyordu. Sağı solu belli olmayan sultanın kaprisleri, kişisel bir öfke duyması, düşmanların yaydığı iftiralar, söz konusu bölgenin konumu ya da zenginliği gibi şeyler bölgenin prensinin sonunu getirebiliyordu. İstanbul’a getirilirse, önce iyi ağırlanıyor ama öte yandan ayrılmasına izin verilmiyor, sonra da yargılanmadan idam ediliyordu. En iyi olasılıkla, sultan tahtından olmuş hükümdara bir şehri ya da kırsal bölgeyi vermeyi vaat ediyor ama bu vaadini yerine getirse bile, çok kısa süreliğine uyguluyordu. Tahtından olan prenslerin hemen hiçbiri huzur içinde ihtiyarlayacak kadar yaşamadı. Gençliklerinde sultanın gözüne girmiş olanları bile, uzun vadede ondan merhamet görmedi. Ölen bir hanedanın yerine geçenler ya da veliahtları, haberi bizzat İstanbul’a giderek vermek, yanlarında pahalı hediyeler götürmek ve sultanın resmi tevcih belgesini almak zorundaydı. Bu kabul görüşmeleri sırasında yeni haraç belirleniyordu. Genellikle meblağ arttırılıyordu. Sonunda yeni kukla hükümdar, bir onur giysisi alıyordu.</p>
<p>Ancak eğer söz konusu eyalet, şehir ya da ada fethedilmişse, yani halkı kendi rızasıyla boyun eğmemişse, uygulanan prosedür çok farklı oluyordu. O zaman hiç acıma gösterilmiyordu. Var olan hükümet tamamen devriliyor ve bölgeye geleneksel Türk hükümet modelini götürmek üzere üst düzey bir Osmanlı memuru atanıyordu. Ancak halk bu işten her zaman zararlı çıkmıyordu. Bu yeni siyasal ve sivil düzen, genellikle eskisinden daha iyi oluyordu.</p>
<h4><strong>8.6- Devletin Gelir Sistemi ve Ticaret</strong></h4>
<p>Devletin başlıca gelirleri fethedilmiş gayrimüslimlerin baş vergisinden geliyordu. Bu kişiler, özellikle Avrupa Kıtasında köylü nüfusunun çoğunluğunu ve kent nüfusunun büyük bir kısmını oluşturuyordu. Müslüman Türklerin kendileri ve Müslümanlığı kabul edenler geçmişte bu vergiden muaftılar, ancak bölgelerinde savaş olması durumunda sürüleri, tahılları, pirinç rekoltesi ve arı kovanları gibi mallarının bir kısmını devlete vermek zorundaydılar. Savaş sırasında eğer deniz kıyısında ya da bir ormanın ağzındaki yer stratejik önem kazanırsa buralarda oturanlar vergilendirme dışında kalıyorlardı. Ancak karşılığında birliklere yardım olarak bazı angaryaları yerine getiriyorlardı. Diğer vergi kaynakları vasal devletler tarafından ödenen haraçlardı.</p>
<p>Fakat imparatorluk gelirlerinin ana kitlesi çeşitli devlet kurum ve girişimlerinden kaynaklanıyordu. Bunlar gümrük vergileri, liman rüsumu, geçit paraları, kantar vergileri, tuz, sabun ve balmumu gibi malların tekeliydi. Ayrıca gümüş, bakır ve kurşun çıkarmak için kullanılan madenler çoğu zaman devlet tarafından bazı bayilere kiralanırdı. Bu her iki tarafın da yararınaydı, ama sosyal ve finansal suiistimallere, aşırı üretime yol açabiliyordu.</p>
<p>Sultanın devlet gelirlerini artırmak için başvurduğu bir başka yöntem ise yeni paralar basmak ve eski paraları düşük bir fiyata satın almak suretiyle tekrar tekrar devalüasyon yapmaktı. Yani halkın satın alma gücü kasten düşürülüyordu. Hatta gümüş arayıcıları olarak bilinen memurların, evleri arayıp gizlenen paralara el koymak için taşralara gönderildiği bile oluyordu. Tüm bunlar yüzünden Fatih Sultan Mehmet halk tarafından çok sevilen bir sultan değildi. Durmadan yeni fetihlere girişen sultana sürekli para gerekiyordu ve savaşların faturasını bir bakıma halk ödüyordu. Eğer fetih başarılı olursa elde edilen yeni gelirler sultanın, yönetici sınıfının ve askerlerin masrafları için kullanılıyor sadece belli başlı kentlerdeki imaretlere harcanıyor, ülkenin çeşitli yerlerindeki halka dağıtılmıyordu.</p>
<p>Fatih zamanında hızla gelişen tek kent Konstantiniyye değildi. Bursa, Edirne ve Gelibolu limanı da bu ticari gelişmeden yararlanmaktaydı. Batı Anadolu’da pamuk endüstrisi, Ankara çevresinde tiftik endüstrisi ve Bursa’da ipek endüstrisi altın çağını yaşıyordu. Özellikle İran’dan gelen kervanların son durağı olan Bursa, ticaret mallarının uluslararası antreposu olmuştu. Bu malların arasında Şam üzerinden gelen Hindistan ve Arabistan kökenli baharatlar da vardı.</p>
<h4><strong>8.7- Topkapı Sarayının İnşası</strong></h4>
<p>Mehmet’in hayatının son dönemlerinde kendisine uygun gördüğü inziva Eski Saray’daki yetersiz surların arkasında ve Majestelerinin azametiyle bağdaşmayacak kadar kalabalık bir semtte olması nedeniyle yetersiz kalıyordu. Bu durum yeni sarayının, yani Topkapı Sarayı’nın, yerinin seçiminde etkili oldu. Eski Bizans Akropolisi’nin yerinde, üç denizin -Haliç, Boğaziçi ve Marmara’nın- birleşme noktasına hâkim burundaki inşaat 1465’de başladı. Burası daha sonra Sarayburnu olarak anılacaktı.</p>
<p>İranlı, Arap ve Rum mimarlara yaptırılan sarayın planları o kadar görkemliydi ki, önceleri tamamlanmasının 25 yıl süreceği hesaplandı. Ama yüksek düzeydeki ücretlerin, işçilere dağıtılan cömertce bahşişlerin ve sultanın kişisel denetiminin sayesinde inşaat öngörülen sürenin dörtte biri kadar bir zamanda tamamlandı. Üç kapılı yüksek kale duvarlarının arasında ve iki iç avluda çoğunlukla zarif köşkler şeklinde tasarlanmış sayısız binalar yer alıyordu. Her bir yanında, birbirinden güzel büyük bahçeler bulunuyor, bunlarda akla gelebilecek her türlü bitkilerle meyveler yetişiyor, her yanda bol berrak içme suları akıyor, kuş sürüleri şakıyıp ötüyor, evcil ve yabani hayvan sürüleri otluyordu. Sultan, seferlerinin arasındaki kış mevsiminde burada halkın gözü önünden uzaklaşıyor, ancak devlet törenleri sırasında sıkı bir koruma altında şehrin sokaklarında görülüyordu.</p>
<p>Mehmet bu sarayı yaptırmakla gelecek yüzyıllardaki Osmanlı saray hayatının modelini de oluşturmuş oldu. Saray başlıca iki bölüme ayrılmıştı. Dış avlu resmi hizmetlere ve sultanın işlerini yürüttüğü mekânlara mahsustu. Divan da buradaydı. İç avlu ise taht odasıyla sultanın dairesini, ayrıca harem ağalarıyla iç oğlanlarınınkini kapsıyordu. Bir yüzyıl sonra burası kadınlarının dairelerini kapsayan “Mutluluk Evi”ni, böylece Harem’i oluşturacaktı. Mehmet’in kendisi burada yaşamayı, 370 hadımı barındıran üçüncü tepedeki eski sarayına yeğliyordu.</p>
<p>Topkapı Sarayı’na peş peşe üç kapıdan giriliyordu. Sarayı şehre bağlayan ilk kapı Bab-ı Hümayun’du, yani Saltanat Kapısı. Bunun üstündeki yazıt, “Sultan Mehmet, insanların arasında Allah’ın Gölgesi ve Ruhu, bu dünyanın hükümdarı, iki kıtayla iki denizin, Doğu’yla Batı’nın efendisi ve İstanbul şehrinin fatihi” sözleriyle kurucusunu anıyordu.</p>
<p>Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı Devleti’nde 500’den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı ise Fatih Külliyesiydi. İstanbul’da bulunan yapı; bir cami, medrese, kütüphane, imarethâne (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam ve kervansaray gibi birimleri kapsıyordu. Özellikle İstanbul’un Fethi’nden sonra yeni başkentte yaptırdığı görkemli yapılarla, o dönem için metropol özelliğine sahip olan şehir hızla gelişti. Tabiri caizse Fatih Sultan Mehmet Kosntantiniyye’yi baştan yaratmıştı. 1477–78’de yapılan bir ankete göre, o zamanlar Konstantiniyye ve komşu Galata’da toplam 16 bin hâne, 4 bin dükkân ve tahmini 80.000 nüfus vardı. Bu nüfusun %60’ı Müslüman %20’si Hristiyan %10’u Yahudi ve kalan %10’u da diğer dinlere mensuptu.</p>
<h4><strong>8.8- Eğitim ve Kültür Çalışmaları</strong></h4>
<p>Şimdi gelin biraz da Fatih’in eğitim ve kültür alanında nasıl çalışmalar yaptığına bakalım.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in bilime, tarihe ve felsefeye özel bir ilgisi vardı. Papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in ve Lombardların vakayinamelerini okumuştu. Hem Batı’nın hem de Doğu’nun bilim insanlarını, edebiyatçılarını ve sanatçılarını destekliyor, sarayına çekmek için özel çaba harcıyordu. Boş zamanlarını şairler ve alimlerle geçirmeyi severdi. Onlara huzurunda tartışmalar yaptırırdı. Bu tartışmalar genellikle günlerce sürer, sultan dinlemekten hiç bıkmazdı. Bazen de ulemayı veya Müslüman bilginleri bir araya topluyor ve padişahın huzurunda teolojik sorunları tartışmalarını istiyordu.</p>
<p>Fatih’in eğitim alanındaki önemli işlerinden birisi inşası 1462–1470 yılları arasında süren ve Osmanlı’nın ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn–ı Semân Medresesi’ni kurması olmuştu. Fatih Külliyesi içinde yer alan kurumda Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tefsir gibi derslerin yanı sıra fizik, kimya, matematik, astronomi gibi bilimlere de yer veriliyordu.</p>
<p>Fatih Doğu kültürü kadar Batı kültürüne de derin bir saygı duyuyordu. İstanbul’un fethinden itibaren sarayına çok sayıda İtalyan’ı çağırmıştı. Böyle yapmasının nedeni hiç kuşkusuz kısmen politikti. Fethetmeyi arzuladığı dünya hakkında bilgi edinmek, Batı’nın ve özellikle Apennin Yarımadası’nın tarihini, coğrafyasını, yönetim biçimlerini, dinsel inançlarını, içteki rekabetlerini ve askeri stratejisini öğrenmek istiyordu. Bilim adamlarının yardımıyla sarayındaki kütüphanesine; çok sayıda klasik yazma, onun için Türkçeye çevrilmiş olan Yunan eserler ve Hristiyan dini hakkındaki kitaplar toplamıştı.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet Osmanlı sultanları arasında bir kütüphane kurmaya en çok önem veren kişiydi. Kendisinin Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan ve 8000’den fazla el yazması içeren çok dilli ve devasa bir kütüphanesi vardı. Elimizdeki bazı kaynaklardan anladığımız kadarıyla, sultan özellikle ilgisini çeken bazı antik dönem eserlerini Türkçe’ye çevirtmişti. Örneğin Seneca’nın “Ahlak Mektupları” ve Batlamyus’un “Coğrafya El Kitabı” gibi eserlerin çevrildiğini biliyoruz. Fatih’in kütüphanesinde bulunan tarih, coğrafya, askerlik bilimi ve din üstüne kitaplar onun zevklerini ve eğilimlerini açıkça ortaya koyuyor.</p>
<p>Fatih astronomiyle de ilgileniyordu. Mesela Timur İmparatorluğu’nun himayesi altında Semerkant’ta çalışmalarını yürüten matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etmişti. Ali Kuşçu Sahn-ı Seman Medresesinde öğretmenlik yaptı. Eğitim müfredatını hazırlayanlardan biriydi.</p>
<p>Ali Kuşçu, Fatih dönemindeki, kalıcı bir ün kazanmış birkaç bağımsız alimden biriydi. Gökbilim ve matematik üstüne yazdığı risaleler dışında ilahiyat, gramer ve hukuk üzerine eserler bıraktı. Uzmanlar tarafından çok değer verilen bu eserler ölümünden uzun süre sonra bile kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nda iki yıldan az bir süre faaliyet gösterdikten sonraki erken ölümü, Fatih’i çok üzmüştü. Onun ölümüyle birlikte, klasik Osmanlı gökbiliminin son ışığı da söndü.</p>
<p>Sahn-ı Semân’ın ışığı ise, I. Süleyman tarafından 1551–57’de inşa ettirilen Süleymaniye Medreseleri zamanında söndü. Bu tarihe kadar hem İslami konularda hem de fen bilimlerinde öğrenci yetiştirilmişti. Fakat Kanuni devrinde bu medreseler sadece dini ilimler ihtisası yapılan medreselere dönüştürülerek fen bilimlerine verilen önem azaltıldı.</p>
<p>Mehmet yalnızca astronomiyle değil, astrolojiyle de ilgilendiğini gizlemiyordu. Önemli kararlar vermeden, özellikle askeri seferlere çıkmadan önce saray müneccimlerine danışırdı. Müneccimler gezegenlerin birbirlerine göre konumlarına ve Zodyak burçlarına dayanarak Mehmet’e tavsiye verir, bütün girişimlerinin gün ve saatini belirlerlerdi. Bu durum bizi şaşırtmamalıdır çünkü Mehmet’in döneminden çok sonra yaşayacak olan liderler bile astrolojiye inanmayı sürdürmüştü. Hatta günümüzde bile bazı insanlar gezegenlerin bizim üzerimizde enteresan etkilere sahip olabileceğini düşünür. Fakat artık bunun doğru olmadığını biliyoruz.</p>
<p>Fatih, insanın görüntüsünün betimlenmesiyle ilgili İslami yasaklara rağmen bunu umursamıyordu. Birçok İtalyan sanatçıyı sarayına davet etti. Saltanatının son evrelerinde Batı resmiyle heykeline önemli destek sağladı. Venedik Dükası’ndan kendisine “iyi bir ressam” yollamasını istedi. Böylece 1479’da gelen Venedikli ressam Gentile Bellini, İstanbul’da 15 ay geçirdi ve bu süre içinde çok itibar gördü. Sultanla sarayındaki diğer kişilerin portrelerini yaptı.</p>
<p>Bellini sarayın iç duvarlarını duvar resimleri ve başka tablolarla süsledi. Rönesans ürünü bu eserler Sultan Mehmet’in ölümünden sonra muhafazakar oğlu II. Bayezid tarafından saraydan uzaklaştırılıp satıldı. Sonuçta çoğu ortadan kayboldu: Sadece sultanın portresi yüzyıllardan sonra Londra’daki National Gallery’de ortaya çıktı.</p>
<p>Sultan Mehmet Venedik’ten tunç üzerinde çalışan iyi bir heykeltıraş da istemişti. Bu istem karşılığında kimin gönderildiği kesinlikle bilinmiyorsa da sarayın ziyaretçilerinden biri olan Ferrara’lı Costanzo, sultanın bir madalyonunu yapmıştı.</p>
<p>Fatih dini önyargılara sahip bir hükümdar değildi. Bunu sadece kendi yaptırdığı sanat eserlerinden değil koruduğu sanat eserlerinden de anlayabiliyoruz. Mesela Konstantiniyye’nin fethi sırasında Hipodromdaki ünlü üç başlı yılan sütununun yobazların kurbanı olmaması için korunmasını emretmişti. Augustaion adıyla bilinen meydandaki yüksek bir sütunu çevreleyen atlı Justinianus heykelinin de özenle alınıp taşınmasını emretmişti. Ayrıca Konstantiniyye’nin fethinden hemen sonra, Ayasofya’daki resimlerin üstü sıvandığında, koro apsisindeki yarı-kubbede bulunan Meryem Ana mozaiğine dokunulmamasını buyurmuştu. Hayatının sonlarına doğru, resimlerin yasaklanması gibi konulara tamamen ilgisiz kaldı.</p>
<p>Mehmet’in bir başka saygı duyduğu kültür ise İran kültürüydü. İran’ın aykırı İslamiyeti’yle derviş toplulukları ona çekici geliyordu. Ancak uygulamada bu mezhebin karşıt düşüncelerini kendi İslam devletinin daha katı Sünni ilkeleriyle uzlaştırmayı başaramadı. Buna rağmen Acemceyi okudu ve kendisi de “Avni” mahlasıyla Türkçe olarak üstün kaliteli olmayan 80 şiir yazdı. Şairlerle ediplere maaş bağlayarak edebiyatı teşvik etti. Aynı zamanda, her biri entelektüel açıdan ve diğer alanlarda birer kıymet olan kendi eski öğretmenlerinin kariyerlerini ilerletmek için çok şey yaptı. Bilginlerle ilahiyatçılardan oluşan çevresiyle sohbet etmekten büyük haz duyuyordu.</p>
<p>Tıp bilimi ise Türklerin arasında hâlâ çok geriydi, sultanın sağlık danışmanları ise daha çok İtalya’dan gelen Yahudilerdi. Bunların en çok dikkati çekenlerinden biri Maestro Jacopo’ydu. Yakup Paşa adıyla vezir olan bu kişi, yalnızca sağlık konularında değil, maliye ve finansta da sultanı büyük ölçüde etkiliyor ve onunla bütün seferlere katılıyordu. Mehmet’i katletmeyi akıllarına koyan Venedikliler yirmi küsur yıllık bir süre içinde onu zehirletmek için en az 14 denemede bulunmuşlar, bu amaçla Jacopo’nun yardımını elde etmeye çalışmışlardı.</p>
<p>Fatih’in eğitim ve kültür çalışmalarının önemli bir ayağını da videonun başında bahsettiğim devşirme sistemiyle payitahta getirilen öğrencilerin eğitimi oluşturuyordu. Murat’ın kurup Fatih’in geliştirdiği Enderun Mektebi, öğrencilerin yaşına göre iki hazırlık okulundan, iki de mesleki eğitime mahsus okuldan oluşuyordu. Bu okulda; yetenek, girişimcilik ve liderlik kabiliyetlerini seçebilmek için öğrencilerin bireysel yetilerine büyük bir dikkat gösteriliyordu. Kendi seçtikleri konuları okumaya cesaretlendiriliyorlardı.</p>
<p>Entelektüel ve el becerisi yetenekleri esasına göre yapılan bir ayırımdan sonra öğrenciler, yedi veya sekiz yıllık bir acemilik döneminin yer aldığı on dört yıllık bir öğretim süresine tabi tutuluyorlardı. Burada en küçük başarılar ödüllendiriliyor en küçük kusurlar ise cezalandırılıyordu. İç oğlanlarının çoğu bu acemilik dönemini aşamayarak sultanın özel hizmetine giremiyorlar, bir hazırlık eğitiminden sonra askeriyede veya yönetimde önemsiz görevlere getiriliyorlardı.</p>
<p>Enderun Mektebi’nin amacı, Kuran’la ve İslam ilahiyatı konusundaki eğitimden sonra temelde dünyeviydi. Bu açıdan bakılınca İslam dünyasında bir benzeri daha yoktu. Öğretmen kadrosu ön planda ulema sınıfından seçiliyordu. Ama Mehmet bunlara sarayındaki bilim ve fen adamlarıyla edipleri de eklemişti. Bunların sayesinde okulda Yunan ve Latin modeline göre bir öğretim fırsatı da doğmuş oluyordu.</p>
<h4><strong>8.9- Diğer Dinlere ve Tarikatlara Olan Yaklaşımı</strong></h4>
<p>Fatih hayatı boyunca hep açık görüşlü biri oldu. Farklı fikirlere her zaman ilgi gösterdi ve bunlara saygı da duydu. Çocukluğundan itibaren heteredoks Şii doktrinlerine, Hristiyan dininin öğretilerine ve serbest fikirli insanlara karşı açıkça eğilim göstermesi Mehmet’in en azından hayatının bazı dönemlerinde katı Sünni ilahiyatına doğrudan ters düşen dinsel fikirlere meyilli olduğunu gösteriyor. Kütüphanesinde bulunan elyazmalarının da gösterdiği gibi, hümanist danışmanlarından özellikle de Patrik Gennadios’tan kendisine Hristiyanlığın tarihini ve doktrinini öğretmelerini istemişti.</p>
<p>Bütün bunlar bize Fatih’in din değiştirmeyi düşündüğünü göstermiyor elbette. O sadece tutkulu bir merak sahibiydi ve kimi zaman gerçekten öğrenmek istediğinden kimi zaman düşmanlarını iyi tanımak istediğinden kimi zaman ise fethettiği topraklardaki kullarının dini hakkında bilgi edinmek zorunda hissettiğinden dolayı bilgisini artırmaya devam etti. Tam da büyük bir liderden bekleneceği gibi.</p>
<p>Ancak Mehmet bir konuda hoşgörüsüzdü. Dini tarikatlara açıkça düşmandı ki bu tarikatlar 15. yüzyılın başında Anadolu’ya, Rumeli’ye hatta Arnavutluk’a dek yayılmıştı. Halktan sultanı kaygılandıracak denli büyük destek görüyorlardı ve belirli bir siyasi nüfuzları vardı. Mehmet onların ülkenin her yanına yayılıp yerleşmelerinden rahatsız oluyordu. Faaliyetlerini kısıtlamak ve yasaklamak için elinden geleni yaptı. Bazı tarikatların mal ve mülklerine el koydu. İşlemeyen derviş zaviyelerinin vakıflarını kaldırarak onların toprağını devlet malı haline getirdi. Bir şeyh halk nezdinde ne kadar popüler oluyorsa Mehmet’in gözünden düşmesi ihtimali o kadar artıyordu. Fanatizmleri, çılgınca davranışları ve giysilerinin hırpaniliği yüzünden birçok şeyhi deli ilan etmişti ve onları sık sık imparatorluğundan kovuyordu. Onun bu önlemleri, din adamları arasında kendisine karşı son derece sert ve geniş bir propagandaya neden olmuştu. Ama bu çok uzun sürmedi. Fatih’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu, Fatih’in el koyduğu zaviyelerin pek çoğunu tarikatlara geri verdi. Bu yüzden Bayezid, Fatih’in aksine bir veli, şeriatı ihya eden sultan olarak görüldü.</p>
<h4><strong>8.10- Fatih’in Ölümü (3 Mayıs 1481)</strong></h4>
<p>Osmanlı hükümdarlarının ömürleri son birkaç kuşaktır kısalmıştı. Son 100 yıl içinde yalnızca biri ellinci yaşını aşabilmişti. Mehmet’in de hayatı boyunca sağlık durumu pek parlak olmamıştı. Özellikle otuzlu yaşların başlarında şişmanlaması ilk alarm sinyallerini oluşturmuştu. Kalıtsal olan akut bir artrit, seferlerinde at üstünde yol almayı onun için ıstıraplı bir hale getiriyordu. Ayrıca gut hastalığından mustaripti. Bedensel zevklere, yemeye ve içmeye aşırı düşkünlüğü nedeniyle sürekli şişmanlıyordu. Özellikle kırmızı eti ve deniz mahsüllerini çok tüketiyordu ki bu da gut hastalığını azdıran etmenlerden biriydi. Yani yeme-içme konusunda babası gibi kötü bir Müslüman’dı. Akut gut ve bağırsak sancısı krizleri nedeniyle zaman zaman uzun süreler boyunca sarayından kımıldayamıyordu. Henüz kırklı yaşlarının ikinci yarısında olduğu 1479 yılında Mehmet’in bacağında ortaya çıkan tümör doktorlarını şaşırtmıştı. Bellini’nin portresini yaptığı yılın ertesinde Mehmet çok hasta bir adamdı.</p>
<p>1481 yılı ilkbaharında, sultan son seferini başlatacak kadar iyileşmişti. Tuğlu sancakları İstanbul’un karşısındaki Anadolu kıyılarına dikildi. Herkesin bildiği gibi, bu Asya’ya yürüneceğinin işaretiydi. Ama bu yeni seferin hedefini hiç kimse, sultana en yakın olan kişiler bile bilmiyordu. Mehmet bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor kimseye söylemiyordu. Rumeli ordusu başkumandanla aşağı yukarı aynı zamanda Çanakkale Boğazı’nı geçti. Anadolu ordusu ise Mayıs ortalarında Konya yakınındaki geniş ovada toplandı. Ordunun boyutları, büyük bir sefere çıkılacağını gösteriyordu. Görünüşe bakılırsa güneye, Memluk Devleti topraklarına gidilecekti. Ayrıca özellikle Batı’da, Mehmet’in Rodos’taki Hospitalier Şövalyelerine bizzat saldıracağından korkuluyordu.</p>
<p>Mehmet’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başladı. İlk durak Gebze civarındaki Hünkar Çayırı oldu. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başlayınca hekimler çağrıldı. Eski hastalıklarının, yani gutla artritin yanı sıra yeni hastalıklar da baş göstermişti. Muhtemelen şiddetli bir kolite, yani kalın bağırsak iltihabına yakalanmıştı. Sultanı ilk tedavi etmeye çalışan hekim, Acem Hamîdüddin el-Lâri oldu. El-Lari, Mehmet’in oğlu Bayezid’in direktifiyle sultana acısını dindirmek maksadıyla afyon verdi. Muhtemelen başka ilaçlar da kullanmıştı. Ama durum hiç parlak görünmüyordu.</p>
<p>El-Lari başarısız olunca, sultanın hasta yatağına eski dostu Yahudi asıllı hekim Maestro Jacopo çağrıldı. Jacopo Müslüman olduktan sonra Yakup Paşa ismini almıştı. Ancak Japoco, elinden bir şey gelmeyeceğini, sultana verilen ilaçların işe yaramadığını ve sultanın yaşamasının pek mümkün olmadığını söyledi. Sadece daha önce hastaları tedavi etmek üzere kullandığı meşhur şurubu şerbet-şarâb-ı fâriğ’i denedi. Bu şekilde bir nebze olsun iyileşme görmeyi umut ediyordu. Fakat doktorların çabası işe yaramadı ve Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi namazı vaktinde, öğleden sonra dört civarında 49 yaşında hayatını kaybetti.</p>
<p>Hikayenin tam bu kısmında karşımıza birçok soru çıkıyor. Acaba sultan hastalıklarından dolayı eceliyle mi ölmüştü? Yoksa sultana yanlış ilaç mı verilmişti? Belki de verilen ilaçların dozu çok yüksekti? Doktorlardan biri Batılı güçler tarafından satın alınmış olabilir miydi? Bunu bilmiyoruz çünkü elimizde bu sırrı aydınlatacak belge bulunmuyor. Tek bildiğimiz şey son günlerinde Sultan Mehmet dayanılmaz acılar çekiyordu.</p>
<p>El-Lari’nin Fatih’in hayatının son günlerinde oynadığı rol, ondan şüphelenilmesine yol açtı. Acem hekim, üstünde yoğunlaşan şüpheleri dağıtmakta öyle başarısız oldu ki, dört yıl sonra Edirne’de öldüğünde (22 Şubat 1485), Edirneliler, Fatih’in II. Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öldüğüne inandılar. El-Lârî’ye ilişkin söylentilerin onun en lehine olanı, sultana istemeden yanlış ilaç vermiş olmasıdır. Dolayısıyla el-Lârî’nin öldürülmesinin nedeni sultanı öldürme girişimine tanıklık etmiş olması ya da Mehmet’in ölümünden bizzat sorumlu olması olabilir.</p>
<p>Mehmet’in asıl ölüm sebebi günümüzde hala çözülememiş gizemlerden biri. Tarihçilerin bir kısmı sultanın hastalıklarından dolayı öldüğünü düşünürken bir kısmı ise zehirlendiğini iddia ediyor. Çok sayıda düşmanının oluşu ve ölümüne ilişkin bazı ayrıntılar, muhtemelen zehirlendiğini gösteriyor. Mehmet yeni seferine ölümünden bir hafta önce çıkmıştı. Oysa önceki yıl ve daha öncesinde, hastalıkları hareket etmesini güçleştirdiğinde, önemli seferlerinde kumandanlığı vezirlerine vermişti. Örneğin Rodos Adasına ve İtalya, Otranto’ya yapılan seferleri paşaları yönetmişti. Bu yüzden muhtemelen, 25 Nisan’da başkentinden ayrıldığında gut illetinden mustarip olsa da ölümcül hasta değildi. Zaten görgü tanıkları da o ölümcül bağırsak sancılarının ertesi Salı günü ansızın başladığını söylemişti. Bütün bunlar, Mehmet’in yola çıktıktan hemen sonra zehirlendiği ve hiçbir ilacın hayatını kurtarmaya yetmediği iddiasını destekliyor.</p>
<p>Eğer zehirlendiyse akıllara hemen bunu kimin yaptırdığı sorusu geliyor. Mehmet 49 yıllık kısa hayatı boyunca elbette birçok düşman edinmişti. Onu zehirletebilecek adaylar arasında üçü özellikle öne çıkıyor:</p>
<p>Birincisi Papa, ikincisi Venedik Doçu, üçüncüsü ise oğlu Bayezid.</p>
<p>Venediklilerin daha önce yaptığı bir dizi zehirleme girişiminin tamamen başarısız olduğu göz önüne alındığında, bu işte Venediklilerin parmağının olması pek muhtemel görünmüyor. Sultanı oğlu Bayezid zehirlemiş olabilir. O açık görüşlü babayla mistisizme meyilli, yobaz oğlunun arası pek iyi değildi. Ayrıca Mehmet’in kardeş katlini vacip kılan yasası şehzadeyi tahta giden yolu zamanından önce açma girişiminde bulunmaya yöneltmiş olabilir. Aslında pek çok kişi sultanın Amasya’ya, Bayezid’in sancakbeyi oldu­ğu şehre yürüdüğü görüşündeydi. Sultan ile oğlu arasındaki çekişme giderek şiddetlenmiş ve tam o sıralar doruğa çıkmıştı. Amasya’daki Şehzade Bayezid, 1481 Nisan’ının ilk yarısında İstanbul’dan bazı mektuplar almıştı. Bu mektuplarda sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa’nın, Mehmet’i, Cem’in veliaht olması konusunda ikna ettiği yazılıydı. Kendimizi Bayezid’in yerine koyarsak bu haber onun için korkutucu olmalıydı. Cem tahta geçtiği takdirde kanun gereği abisini öldürecekti. Bu yüzden Bayezid, Halveti dervişlerinin yardımıyla en azından sadrazamı öldürmeye çalışmış olabileceği gibi, aynı şeyi babasına da yapmak istemiş olabilir.</p>
<p>Eğer bu iş Bayezid’in işiyse tarihin tekerrür ettiğini söyleyebiliriz. 31 yıl sonra kendisi de bu acımasız kuralın kurbanı olacaktı: 26 Mayıs 1512’de, doğum yeri olan Dimetoka’ya giderken, oğlu ve kendisinden sonra tahta geçecek olan Selim’in emriyle Yahudi bir hekim tarafından zehirlenerek öldürüldü.</p>
<p>Ordugahta, sultanın en yakın maiyeti dışında hiç kimse onun öldüğünü öğrenmedi. Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa ile etrafındakiler, Fatih’in şiddetli bir gut nöbeti geçirdiği için İstanbul’a dönmek zorunda kaldığı söylentisini yaydılar. Sultanın cesedi hemen bir tahtırevanla Üsküdar’a götürülüp, gemiyle başkente geçirildi. Orduya Anadolu kıyısından ayrılmaması emredildi. Hiçbir geminin Boğaziçi’nden İstanbul’a geçmesine izin verilmedi. Karamanlı Mehmet Paşa Cem taraftarı iken; eski sadrazam İshak Paşa, Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım Bayezid taraftarıydı.</p>
<p>Ölen efendisiyle daha önce anlaşmış olan sadrazam Mehmet Paşa, Şehzade Bayezid’in tahta geçmesini her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Bu yüzden hemen Konya’daki Şehzade Cem’e, tahta olabildiğince çabuk geçmesini söylemek için üç atlı gönderdi. Ancak bu arada sultanın öldüğü haberi yayılmış ve büyük bir huzursuzluğa yol açmıştı. Askerler, özellikle de yeniçeriler tehditkar bir hal almıştı. Sahile koşup balıkçı kayıklarıyla Avrupa yakasına geçtiler. Vahşice haykırarak, efendilerini görmek istediklerini söylediler. Bu olmayınca, sarayın kapısını kırıp içeri girdiler. Sultanın cansız bedenini görünce, öfkelerini sadrazam Mehmet Paşa’dan çıkardılar ve onu oracıkta öldürdüler. Kellesini bir mızrağa geçirip sokaklarda dolaştırdılar. Ayaklanan halk evlere ve dükkanlara, özellikle de Yahudilere ve Hıristiyanlara ait olanlara saldırdı. Venedikli ve Floransalı tacirlerin depoları yağmalandı.</p>
<p>Cem Sultan’a gönderilen üç ulağın talihi yaver gitmedi. Üçü de tutuklandı. Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım, Bayezid’in damatlarıydı. Muhtemelen onlar sayesinde olanları haber alarak, hemen İstanbul’a doğru yola çıktı. Sadrazamın korkunç ölümü ve Cem Sultan’ı çağırmayı başaramamış olması, Bayezid’in halk tarafından desteklenmesini kolaylaştırmıştı. Yeniçeri Ağası Sinan, ayaklanan askerlerine, Şehzade Bayezid tahta geçince maaşlarını iki katına çıkarma sözü verdi. Görgü tanıklarının söylediğine göre, bunu duyan askerler “Yaşasın Bayezid!” diye haykırmaya başladı. Bu arada eski Sadrazam İshak Paşa, Sinan Ağa ile işbirliği yapmıştı. Sinan’ın onayıyla Şehzade Bayezid’i sultan ilan etti ve sultan gelene kadar yerine genç oğlu Şehzade Korkud’un naiplik yapacağını açıkladı. Çocuk, halkın sevinç nidaları arasında sokaklardan geçirildi.</p>
<p>Dört bin atlı korumasıyla yola çıkan Bayezid, 20 Mayıs’ta Üsküdar’a vardı. Orada kendisini sevinç içindeki yeniçeriler karşıladı. Yeniçeriler o durumda bile maaşlarının artırılmasını talep etmeyi ihmal etmedi. Yeni sultan siyah giysiler ve siyah bir sarıkla başkente girdi. Bu olaylar cereyan ederken Fatih’in naaşı karanlık bir odada tamamen ihmal edilmişti. Yaz sıcağında günlerce elbisesiyle kapalı kalan ceset koktuğundan yanına girilecek durumda değildi. Sonunda Baltacılar Kethüdası Kasım’la tahnit memuru ölüyü beraber soyup iç organlarını çıkardıktan sonra mumyaladılar ve kefenlediler. Ardından da Bayezid 22 Mayıs’ta babasının cenazesini kaldırdı. Sonra da Topkapı Sarayı’na gitti. Aynı gün toplanan divan, saltanatın Bayezid’e ait olduğunu ilân etti. Böylece Bayezid’in 31 yıl sürecek saltanatı başlamış oldu.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet bugün İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte bulunan Fatih Külliyesi’deki türbesinde yatıyor. Bu külliyenin yerleşim yerini Fatih özellikle seçmişti. Tüm Bizans kiliseleri içinde en ünlü ve tarihi olanlardan birinin, Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üstüne yaptırmıştı ki, kentin kurucusu Büyük Konstantin de 337 yılında görkemli bir törenle orada toprağa verilmişti. Böylece Mehmet ölümünde de yaşamında olduğu gibi imparatorluk mirasını üstlenmiş oldu. Fakat orijinal türbe ilerleyen yıllarda bir depremle yıkıldı. Ardından iç süslemeleri, möbleli köşe saati, barok tavan dekorasyonu ve pendent kristal avizesiyle ışıltılı bir şekilde, Müslüman bir Napolyon’un istirahatgahı gibi yeniden düzenlendi. Zengin işlemeli kabir, yeşil kumaşla kaplandı. Burası geçen zaman içinde Müslüman müminler için bir anlamda kutsallık mertebesine erişti. Fatih ulusal bir kahramana dönüştü. Bugün adı Türkiye’nin birçok semtinde, sokakları, caddeleri ve köprüleri betimliyor.</p>
<p>“La Grande Aquila è morta!”</p>
<p>Hıristiyanlığın can düşmanının öldüğü haberi Venedik’e iki hafta sonra ulaştığında böyle duyurulmuştu.</p>
<p>“Büyük Kartal Öldü!”</p>
<p>“Hristiyanlığın ve İtalya’nın şansı varmış ki, ölüm o vahşi ve dizginlenemez barbarı durdurdu” diye yazmıştı Venedik’teki San Marco Bazilikasının yöneticiliğini yapan şövalye Giovanni Sagredo. Batı’nın ilk kapıldığı his şüphesiz buydu.</p>
<p>Büyük Osmanlı sultanının ölümü Batı dünyası için o kadar önemli bir olaydı ki Avrupa’da büyük bir sevinç yaşandı. Kilise çanları çalındı, toplar atıldı ve kutlamalar yapıldı. Roma’da havai fişekler ateşlendi ve 3 Haziran’da görkemli şükran duası ayinleri düzenlendi. Papa bunlara bizzat katıldı. Sadece Roma’da değil bütün İtalya’da benzer kutlamalar yapılıyordu. Doğu’dan gelen tehditten kurtulan Batı, artık rahat soluk alabilecekti.</p>
<p>Fakat kimse geleceği düşünmüyordu. Evet belki Mehmet’in tedbirli ve güvensiz bir yapıya sahip olan oğlu Bayezid ciddi bir tehdit değildi. Onun oğlu I. Selim ise İran, Suriye ve Mısır’la savaşacaktı. Ama Selim’in oğlu Muhteşem Süleyman’ın saltanat döneminde Osmanlılar gözlerini yeniden Batı’ya çevireceklerdi. Macaristan, Muhteşem Süleyman tarafından alınacak ve 150 yıldan uzun bir süre Osmanlıların elinde kalacaktı. Süleyman sadece bununla da kalmayacak, ordusunu Viyana surlarına kadar dayayacak ve bütün Avrupa’yı yeniden korku saracaktı.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Mehmet’in hayatıyla ilgili pek çok konuda nihai gerçeğe ulaşmak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Çünkü elimizde her karanlık noktayı aydınlatacak nitelikte kaynak bulunmuyor. Üstelik ister yerli ister yabancı olsun kaynakların birçoğunun taraflı olduğu görüyoruz. II. Mehmet’in tarafsız bir gözle değerlendirilmesini son derece güç kılan şey, elimizde onun kişiliğine ilişkin güvenilir bilgiler bulunmayışı. Ama bir konu hakkında kesin bilgi sahibiyiz ki Mehmet, Orta Çağ’ın en önemli figürlerinden biriydi.</p>
<p>Son büyük kuşatmanın fatihi daha ilk saltanatında bile dünya tarihinde yer edinmeyi planlıyordu. Büyük İskender ve Julius Caesar gibi büyük bir imparator olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Dolayısıyla hedefi büyük bir imparatorluk, istikrarlı bir dünya gücü yaratmak ve onu, yeni başkenti İstanbul’dan yönetmekti. Bütün dünyayı egemenliği altına alma arzusu sınır tanımıyordu. Makedonyalı İskender’in Asya’ya daha küçük bir orduyla girdiğini fakat şimdi işlerin değiştiğini, eskiden Batılılar Doğuya sefere çıkarken şimdi kendisinin Doğudan Batıya yürüdüğünü söylemişti. Hiçbir kanun ve Allah’tan başka güç tanımadığını söylerdi. Ona göre dünyada yalnızca tek bir evrensel imparatorluk ve tek bir hükümdar olması gerekirdi.</p>
<p>Mehmet kendisini Bizans imparatorlarının varisi olarak görmekte haklıydı çünkü Bizans devletinin yıkıntılarından, Mezopotamya’dan Adriyatik’e dek uzanan bir imparatorluk kurmayı başarmıştı. Eski Bizans devletleri adeta yeniden birleşmişti fakat bu sefer Haç’ın değil Hilal’in altında. Bizanslıların eski bir sözünde de söylendiği gibi Byzantium’u ele geçiren imparatorluğu da ele geçirirdi. Bu Osmanlılar için de geçerliydi. Mehmet’in döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları Bizans İmparatorluğunun parlak dönemlerindeki sınırlarına çok benziyordu. Ve imparatorluğun gerilemesi de Bizans’ın gerilemesine benzer bir biçimde, sınır bölgelerinin yitirilmesiyle başlayacaktı.</p>
<p>Dünya tarihinde kendisine cihan imparatoru diyebilecek çok az hükümdar yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Büyük bir İslam İmparatorluğu’nun temelini atan ve sağlamlaştıran Mehmet aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlığın da sıkı bir koruyucusu olmuştu. Yalnız bu büyük başarısı nedeniyle bile tarihi perspektif açısından Orta Çağ’ın en seçkin hükümdarından biri oldu. Onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1123 yıllık egemenliğine son verdi ve bir çağı kapatıp başka bir çağı başlattı. Bir imparatorluk düşerken bir başkası yükselişe geçti.</p>
<p>Mehmet’in her bakımdan asıl kurucusu olduğu bu büyük imparatorluk ilerleyen yüzyıllarda Avrupa Kıtasının üçte birine, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Doğu’nun tamamına, hatta Afrika Kıtasının önemli bir bölümüne hakim oldu. Bu, Anadolu topraklarındaki sıradan bir beyliğin Mehmet’in keskin zekası, azmi, iradesi ve cesaretiyle dünya tarihine yüzyıllar boyunca damgasını vuracak büyük ve güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinin hikayesiydi…</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı – FRANZ BABINGER (1953)</strong></p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehemmed Han – HALİL İNALCIK (2019)</strong></p>
<p><strong>Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – HALİL İNALCIK (2009)</strong></p>
<p><strong>Osmanlı: İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü – LORD KINROSS (1977)</strong></p>
<p><strong>Osmanlı İmparatorluğu Tarihi – JOHANN WILHELM ZINKEISEN (1840-1863)</strong></p>
<p><strong>1453: Son Büyük Kuşatma – ROGER CROWLEY (2005)</strong></p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed’in Ölümü (Makale) – İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI: </strong><a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin/1380/tur" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://belleten.gov.tr/tam-metin/1380/tur</strong></a></p>
<p><strong>Sultan II. Mehmed’in Şüpheli Ölümü (Makale) –</strong> <strong>SERHAT SOYŞEKERCİ: </strong><a href="https://journalofsocial.com/files/josasjournal/06c8b504-6af3-4bab-8c65-be1c1d9fc2b2.pdf" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://journalofsocial.com/files/josasjournal/06c8b504-6af3-4bab-8c65-be1c1d9fc2b2.pdf</strong></a></p>
<p><strong>Yeni Belgeler Işığında Gülbahar Hatun’un Hayatı ve Şahsiyeti (Makale) – ALİ AÇIKEL, KÜBRA DURSUN: </strong><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/gopsbad/issue/57486/738677" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://dergipark.org.tr/tr/pub/gopsbad/issue/57486/738677</strong></a></p>
<h2><strong>Kişiler:</strong></h2>
<p><strong>I. (Yıldırım) Bayezid:</strong> Fatih’in dedesinin babası</p>
<p><strong>II. Mehmed:</strong> Fatih’in dedesi. Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak anılır.</p>
<p><strong>II. Murad:</strong> Fatih’in babası</p>
<p><strong>Şehzade Büyük Ahmed:</strong> II. Murad’ın en büyük oğlu. 1437’de erken yaşta öldü.</p>
<p><strong>Şehzade Alaaddin Ali:</strong> II. Murad’ın ikinci oğlu. 1425’te doğdu 1443’te öldürüldü.</p>
<p><strong>Şehzade Bayezid:</strong> Fatih’in Gülbahar Hatun’dan olma oğlu ve kendisinden sonraki Osmanlı sultanı.</p>
<p><strong>Şehzade Cem:</strong> Fatih’in  Çiçek Hatun’dan olma en küçük oğlu. Bayezid’le taht mücadelesine girişti.</p>
<p><strong>Şehzade Mustafa:</strong> Fatih’in Gülşah Hatun’dan olma ortanca oğlu. Fatih hayattayken öldü.</p>
<p><strong>Timurlenk (Timur Küregen):</strong> Timurlu İmparatorluğu’nun kurucusu. Türk-Moğol asker ve komutan. 1370’ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir.</p>
<p><strong>II. Manuil Paleologos:</strong> VIII İoannis’in babası. 1391 ile 1425 arasında Bizans İmparatorluğu yaptı.</p>
<p><strong>VIII. İoannis Paleologos:</strong> 1425 ile 1448 arasında, tek Bizans İmparatoru olarak hüküm sürdü.</p>
<p><strong>XI. Konstantinos Paleologos:</strong> 1449-1453 arasında imparatorluk yapmış son Roma (Bizans) imparatorudur. II. Manuil oğlu. İstanbul’un Fethisırasında öldü.</p>
<p><strong>Yuvan Kastrioti:</strong> Arnavut soylu Kastrioti Hanedanı’nın üyesi ve Arnavut lideri İskender Bey’in babası.</p>
<p><strong>Gjergj Kastrioti (İskender Bey):</strong> Arnavutların ulusal kahramanı. Arnavutluk’un feodal hanedanlıklarından Kastrioti Hanedanı’ndandır. Babası Yuvan, Gjergj’i Osmanlı sarayına rehin olarak gönderdi. Edirne’de II. Murad’ın hizmetinde bir içoğlanı eğitimi gören Gergi Müslüman oldu ve İskender adını aldı.</p>
<p><strong>Karamanoğlu II. İbrahim Bey:</strong> Karamanoğulları Beyliği’nin 17. beyi. 1423 ve 1464 yılları arasında beylik yapan İbrahim Bey’in dönemi Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları Beyliği ilişkilerinin en gergin olduğu dönemdi. İbrahim Bey aynı zamanda II. Murad’ın kız kardeşiyle evlenmişti.</p>
<p><strong>Hünyadi Yanoş:</strong> Orta ve Güneydoğu Avrupa’nın önde gelen Macar askeri ve siyasi figürü. Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Osmanlı saldırılarına maruz kalan Macaristan Krallığı’nın güney sınırlarında askeri becerilerini geliştirdi.</p>
<p><strong>III. Ladislas:</strong> 1434 yılından 1444 yılındaki ölümüne dek 10 yıl boyunca hüküm sürmüş olan Polonya, Macaristan ve Hırvatistan kralıdır.</p>
<p><strong>Ladislas Posthumus:</strong> III. Ladislas’tan sonraki Macaristan Kralı. Çocuk kral 17 yaşında öldü.</p>
<p><strong>Matthias Cornivus:</strong> Hünyadi Yanoş’un oğlu. 1458’de 15 yaşından ölümüne kadar Macaristan’ın ve Hırvatistan’ın kralı oldu.</p>
<p><strong>Durad Brankovic:</strong> 1427-1456 arası Sırp despotluğu ve Macaristan Krallığı baronluğu yapmış kişi. Brankovic Hanedanı’nın Sırbistan monarşisindeki ilk hükümdarı olan Brankovic ölene kadar tahtta kaldı. II. Murad’ın karısı olan Mara Hatun’un babası.</p>
<p><strong>Molla Ahmed Gürani:</strong> İslâm âlimi, müderrris, kadı, kazasker, şehzade hocası, Osmanlı Devleti’nin dördüncü şeyhülislamı. Osmanlı sarayı ve halkı tarafından çok sevilen ve sayılan değerli bir şahsiyetti. Fatih Sultan Mehmed henüz şehzade iken hocalığını yapmıştır.</p>
<p><strong>Julian Cesarini: </strong>Batı Bölünmesi’nin sonuçlanması üzerine Papa V. Martin tarafından oluşturulan parlak kardinaller grubundan biriydi.</p>
<p><strong>II. Vlad:</strong> I. Mircea’nın oğlu ve 1436-1447 tarihleri arasında Eflak’ın 14. voyvodasıdır. II. Vlad, I. Mircea’nın meşru olmayan oğullarından biri olarak tahta çıkmıştır ve tarihte daha çok III. Vlad’ın (Kazıklı Voyvoda) babası olarak bilinir.</p>
<p><strong>Gülbahar Hatun:</strong> Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in 1446’da Manisa’da evlendiği ilk eşi, Gevherhan Hatun’un ve II. Bayezid’in annesi.</p>
<p><strong>Mara Hatun:</strong> Sırp despotu Durad Brankovic’in kızı ve Osmanlı padişahı II. Murad’ın eşi.</p>
<p><strong>Sitti Hatun:</strong> II. Mehmet’in yedi eşinden üçüncüsüdür. Dulkadiroğulları Beyliği’nin altıncı hükümdarı olan Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır. 15 Aralık 1449 tarihinde İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed ile evlenmiştir.</p>
<p><strong>IV. Eugenius:</strong> 1431 – 1447 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>V. Nicolaus:</strong> 1447 – 1455 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>III. Callixtus:</strong> 1455 – 1458 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>II. Pius:</strong> 1458 ve 1464 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>II. Paulus:</strong> 1464-1471 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>IV. Sixtus:</strong> 1471 – 1484 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>Sigismund:</strong> 1410 – 1437 arası Kutsal Roma İmparatoru. Aynı zamanda 1387 – 1437 arası Macar Kralı.</p>
<p><strong>George Amiroutzes:</strong> Pontuslu Rum Rönesans bilgini ve filozofudur.</p>
<p><strong>Hamza Bey:</strong> Sultan II. Mehmed dönemi Osmanlı denizcisidir. Elçi olarak gönderildiği görev sırasında Kazıklı Voyvoda tarafından katledilmiştir.</p>
<p><strong>Hadım Şehabettin Paşa:</strong> Mehmet’in İstanbul’ un fethine ikna edilmesinde ve Çandarlı Halil Paşa’ nın muhalefetine rağmen kuşatmanın sürdürülmesinde bazı paşalarla birlikte önemli rol oynamış Osmanlı veziri.</p>
<p><strong>Saruca Paşa:</strong> Mehmet’in vezilerinden biri.</p>
<p><strong>Zağanos Paşa:</strong> II. Mehmet saltanatında 1453-1456 yılları arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. İstanbul’un Fethi’nden sonra sadrazamlığa getirilen ilk kişidir.</p>
<p><strong>Çandarlı Halil Paşa:</strong> 1439-1453 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamı. Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazamdır.</p>
<p><a href="https://holosen.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-donusmesi/">Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi</guid>
<description><![CDATA[ Türkler tarih sahnesine ilk olarak ne zaman çıktı? İlk ne zaman devlet kurdular? Ne zaman kendilerine Türk demeye başladılar? Nerelerde yaşadılar? Anadolu’ya nasıl geldiler? Türk Tarihi gerçekten çok derin bir mevzu. Çok karmaşık bir konu. Halen tarihçilerin üzerinde uzlaşmaya varamadığı birçok konu barındırıyor. Türk Halklarının Çeşitliliği Tarihçi ve yazar Carter V. Findley, “Dünya Tarihinde Türkler” […]
Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Tarih, Sahnesine, Çıkışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkler tarih sahnesine ilk olarak ne zaman çıktı? İlk ne zaman devlet kurdular? Ne zaman kendilerine Türk demeye başladılar? Nerelerde yaşadılar? Anadolu’ya nasıl geldiler? Türk Tarihi gerçekten çok derin bir mevzu. Çok karmaşık bir konu. Halen tarihçilerin üzerinde uzlaşmaya varamadığı birçok konu barındırıyor.</p>
<p></p>
<h2><strong>Türk Halklarının Çeşitliliği</strong></h2>
<p>Tarihçi ve yazar Carter V. Findley, “Dünya Tarihinde Türkler” isimli kitabında şöyle bir otobüs imgesi kullanmış, benimde çok hoşuma gitti. Sizlerle de paylaşmak istiyorum. Demiş ki:</p>
<p>Türklük doğudan batıya bütün Asya’yı aşan bir otobüse benzer. Yolculuk uzun sürmüş ve otobüs ikide bir mola vermiştir. Her molada sandık, sepet ve torbalar indirilip bindirilir. Otobüs güzergahının nerede başlayıp nerede bittiği çoğu yolcunun umurunda değildir. Çoğunun niyeti kısa bir mesafeden sonra inmektir. Otobüsteki diğer yolcularla aralarındaki ortak noktaların, farklardan daha fazla olduğu belki akıllarından bile geçmiyordur. Arada bir otobüs bozuluyor, yoldan temin edilen yedek parçalarla onarılıyordur. Türkiye’ye varıldığında, yolculardan ya da eşyalardan hangisinin bütün seyahati aynı otobüsle yaptığını ya da böyle bir yolcu olup olmadığını kimse hatırlamıyordur. Otobüs bile değişmiştir. Bütün bunlara rağmen adı Trans-Asya Türk Otobüsü’dür.*</p>
<p>Findley’in bu otobüs imgesi gerçekten güzel. Fakat kitabında kendisinin de bahsettiği üzere bu sadece bir başlangıç. Türkler’in tarihi o kadar zengin ve geniş bir coğrafya ve kültür çorbası ki bunu tek bir otobüs imgesiyle anlatmak mümkün değil.</p>
<p>Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanda geriye, üç yöne doğru uzanan bir tarihi var:</p>
<ul>
<li>Türklerin gelişinden çok önceye dayanan Anadolu mirası;</li>
<li>7. Yüzyıl Arabistan’ına kadar uzanan İslam mirası;</li>
<li>Orta Asya’daki ilk Türklere ve öncüllerine kadar uzanan miras ya da Türk-Moğol mirası.</li>
</ul>
<p>Otobüs imgesi bunlardan sadece üçüncüsünü çağrıştırıyor.</p>
<p>Üstelik Türklerin tarihi üzerine düşüneceksek, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti tek nirengi noktası değil. Modern Türkiye’ye giden otobüs güzergahı da Türklerin önündeki tek seçenek değil. Türk halklarının tarihteki ilerleyişlerine bugün Türkiye’nin bulunduğu noktadan değil de tarihteki çıkış noktalarından bakarsak, Batıda son bulan tek bir güzergâh değil, Orta Asya’nın doğusundan başlayıp dört bir yana giden, yol boyunca kesişen ve Avrasya’nın her köşesinde, hatta 1960’lardan itibaren dünyanın birçok köşesinde biten güzergâhlar görürüz.*</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-584" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1024x675.jpg" alt="" width="696" height="459" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1024x675.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-300x198.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-768x506.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-696x459.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1068x704.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-637x420.jpg 637w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5.jpg 1508w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a></p>
<h4><strong>Başlangıç Noktası Neresi?</strong></h4>
<p>Peki bu kadar zengin halklar topluluğunu bir noktada birleştirecek ve bir başlangıç noktası arayacaksak nereye gitmeliyiz? Baktığımız zaman Türklerin fiziki olarak birbirlerine benzemediğini görüyoruz. Özellikle Türkiye’deki bizler çok çeşitli fiziksel görünümlere sahibiz. Ya da iç Asya kökenli, doğu Türki dünyasına baktığımızda Moğol görünümlü Türklerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle Türk halklarının birliğini en açık seçik dilde görebileceğimizi anlamamız lazım. Türk dillerindeki farklılaşma zaman içinde o dilleri konuşanların bile birbirlerini anlayamayacağı kadar çok çeşitlenmiş olsa da yine de Hint-Avrupa dillerinden çok daha fazla benziyorlar birbirine.</p>
<p>Şimdi eğer bir yol haritası çizmemiz gerekiyorsa Türkler ilk olarak nerede yaşadılar? İlk yurtları neresiydi? Nereden dünyaya açıldılar? Sonrasında neler oldu? Ne zaman devlet kurdular? Gelin şimdi sizleri bir yolculuğa çıkarayım.</p>
<h2><strong>Türkler’in Tarih Sahnesine Çıkışı</strong></h2>
<p>Bilinen tarihle birlikte ortaya çıkan ve varlığını günümüze kadar sürdüren sayılı milletlerden biri. Türkler. M.Ö. 4. Bin yıldan itibaren Asya’daki ilk yurtlarını büyük ölçüde muhafaza ederek 21. Yüzyıla kadar geçen sürede üç kıtada hükümran olan Türkler, 16 imparatorluk ve yüzlerce devlet <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_devletleri_listesi" target="_blank" rel="noopener">kurdular.</a>*²</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-589" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-589" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1024x688.jpg" alt="" width="696" height="468" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1024x688.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-300x201.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-768x516.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-696x467.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1068x717.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-626x420.jpg 626w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1.jpg 1190w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Türklerin tarih sahnesine ilk çıktıkları düşünülen bölge günümüzde Hakasya, Rusya sınırları içerisindedir.</figcaption></figure>
<p>Türkler kesin tarihi ve sınırı bilinmemekle beraber Orta Asya’nın kuzey bölgelerinde Güney Sibirya olarak bilinen, Altay Dağları’nın kuzeyinde bulunan ve günümüzde Hakasya, Rusya olarak bildiğimiz bir bölgede ortaya çıktılar.*<sup>4</sup> Buralarda dimdik göğe yükselen gövdeleriyle kozalaklı çamların doldurduğu, alabildiğine uzanan sonsuz ve muazzam alanlar olarak Sibirya ormanları bulunur. Her taraf sularla çevrili, dağların aşılmaz duvarlar gibi yükseldiği ve aylar boyu kar altında kalan bu ormanlar sessizlik ve yalnızlıkla doludur. Taygalarda yaşam yok denecek kadar azdır, ama yine de hayatını orada sürdüren insanoğlu buranın zengin olduğunu söylemekte diretir; duyguların, gizlerin, bilinmezlerin, yaz kurağında bitki örtüsünü yutan alevler misali yok edici malum güçlerin ya da hışırtı yayarak dolaşan muğlak güçlerin zenginliğidir Türklerin bu ilk yurdu.*³</p>
<h4><strong>Ön-Türkler’in Yaşam Tarzı</strong></h4>
<p>Mevsimler arası ani değişimler ve dönüşümlülük yasaları Ön-Türkler’e ilk eğitimini verir. Bu insanlar kabile dayanışmasının sağlam yapısını öğrendiği gibi, herkesin bir başkası için yem olduğunu ve zamanından evvel yenilmemek için de uzunca bir zaman yiyen taraf olarak kalınması gerektiğini de öğrenirler. Oldukça kısa süren sıcak aylar boyunca soğanlarını yedikleri yabani zambakları, taneli meyveleri, şifalı otları, boya elde ettikleri bitkileri ve saatlerce kaynattıkları bazı ağaç kabuklarını toplarlar. Dost ya da düşman tüm hayvanlar, özellikle de geyik türleri taze et ve kürk ihtiyaçlarını karşılar. Göllerin aşığı kuğular, gökyüzünün en yüksek noktalarına erişebilen kartallar ve tüm göçmen kuşlar, korkunç güçler olan ayılar ve kurtlar onların gözünde sanki başka bir dünyaya aittir. Bütün bu hayvanlar Türklerin önce mitolojisinde, daha sonraysa masallarında yer alacaklardır.*³</p>
<h4><strong>Ormandan Bozkıra</strong></h4>
<p>Ön-Türkler tarihlerinin en büyük devrimini ormandan bozkırlara yaptıkları göçle yaşadılar: avcılık ve toplayıcılık uygarlığından yetiştiriciliğe, rengeyiği kültüründen at kültürüne geçtiler. Altaylardaki Pazırık kazılarında çabuk bozulan eşyaların yanı sıra mezarlardaki buzullaşma sonucu çok iyi durumda kalmış bazı dayanıksız eşyalar ile diş etlerindeki piyore gibi pençesine düştükleri hastalıkları teşhis etmemizi sağlayan ölüler de bulundu. Ayrıca maskeli adamlar ve yitip giden bir dünyanın özlemiyle yeni bir yaşama uymanın güçlüğünü yansıtan geyik kılığına sokulmuş atlar çıkarıldı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-586" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-586 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-821x1024.jpg" alt="" width="696" height="868" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-821x1024.jpg 821w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-241x300.jpg 241w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-768x958.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-696x868.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-337x420.jpg 337w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f.jpg 1000w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Pazırık kurganından çıkarılan atın koşum takımlarıyla birlikte modeli</figcaption></figure>
<p>Kısa bir süre sonra bu avcı-toplayıcı topluluk, artık tamamıyla birer bozkır insanı haline gelmişti. Çinlilerin binlerce yıldır Hu diye adlandırdıkları bu insanlar, buzullaşma, aşırı nüfus artışı, açlık, salgın hastalıklar gibi birçok belayla baş ederek hiç durmaksızın yer değiştirdiler; bir ortaya çıktılar bir kayboldular; kâh bir araya gelip birleşti kâh ayrılıp dağıldılar.</p>
<h4><strong>Atın Türkler İçin Önemi</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-587" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-587" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-300x202.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-1024x691.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-768x518.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-696x470.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-1068x721.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-623x420.jpg 623w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1.jpg 1254w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Ön-Türkler at biniciliğinde oldukça ustaydı.</figcaption></figure>
<p>Orta Asya, coğrafyası üzerinde yaşayan kavimleri sürülerine ot ve su bulabilmek için göçebe hayata yöneltti. Bu konar göçer yaşam tarzında Türkler için at en değerli varlıklardan biriydi çünkü ulaşımda, beslenmede, sürü idaresinde ve savaşta vazgeçilmez bir nimetti. Böylece Ön-Türkler insanlığa at kültürünü armağan ederek atı dünyada ilk evcilleştiren topluluk oldular. Atın sayesinde kıtaları, geniş toprakları fethettiler. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%A2%C5%9Fgarl%C4%B1_Mahmud" target="_blank" rel="noopener">Kaşgarlı Mahmud</a>’un deyimiyle at Türk’ün kanadıydı. Gerçekten de öyleydi. Bu boyun eğdirilemez biniciler atlarıyla adeta tek vücut halindeydiler, seyredenler onların atın üstünde doğup bir daha da hiç inmediklerini zannederdi. Atları için eyeri, üzengiyi ve koşumu icat ettiler. En sivri çelikten yapılmış ve son derece keskin olan oklarını, yine eşi benzeri olmayan yaylarıyla diğer herkesten uzağa ustalıkla attılar, böyle bir donanım ve silahla hiç yenilmez olarak binlerce yıl yaşamlarını sürdüreceklerdi.*³</p>
<h2><strong>İskitler/Sakalar Dönemi</strong></h2>
<p>Ön-Türklerle ilgili tespit edilen Anav, Afanaseyevo, Kelteminar, Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık kültür birikimlerinden sonra ilk Ön-Türkler sahneye çıktı. Kimmerler ve İskitler ya da diğer bilinen adıyla Sakalar M.Ö. 2000 ila M.Ö. 800 yılları arasında Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar geniş bir sahada hüküm sürdüler. Kimmer ve İskit Türkleri M.Ö. 2. Bin yıldan itibaren dünya tarihinde etkileyici ve çeşitli oluşumları tetikleyici rol oynadılar. Kimmerler ve İskitler aynı coğrafyalarda birbirlerini kovalayarak hayatları ve eserleri birbirine karışık kalabalık gruplar halinde tarihin akışında çok hareketli bir serüvenin kahramanlarıydı.*²</p>
<h4><strong>Orta Asya Neresi</strong></h4>
<p>Asya’nın doğusundaki Kadırgan Dağları’ndan, batısındaki Ural Dağları ile Hazar Denizi’ne kadar, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Çin, Tibet, ve İran’a uzanan, Türklerin ilk anayurdu olarak kabul edilen bu bölgeye coğrafyacılar “Orta Asya” adını verdiler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-590" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-590 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1024x718.jpg" alt="" width="696" height="488" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1024x718.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-300x210.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-768x538.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-696x488.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1068x749.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-599x420.jpg 599w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-100x70.jpg 100w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1.jpg 1140w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Orta Asya</figcaption></figure>
<p>Karadeniz’in kuzeyindeki Hazar Denizi ve Tuna Nehri arasındaki coğrafya ise, M.Ö. 2. Bin yılın başlarıyla M.Ö. 800 arasında önce Kimmerlerin ve onların ardından İskitlerin yurtları oldu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-588" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-588" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1024x576.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-300x169.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-768x432.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1536x864.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-696x392.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1068x601.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-747x420.jpg 747w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitler’in hüküm sürdüğü bölgeler</figcaption></figure>
<p>Türkler anayurdu olan Orta Asya’dan uzak yerlere çeşitli sebeplerle hep göç etti ve diğer halklarla etkileşimde bulundu. Eski Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu medeniyetleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirgin şekilde Türk kültürünün izine rastlanması Türklerin çok eski zamanlarda bu yerlere göç etmiş oldukları hakkında bize önemli ipuçları veriyor. Türklerin en eski ataları olan İskitler de göç eden topluluklardan biriydi.</p>
<p>M.Ö. 800’lü yıllardan itibaren Avrasya bölgesi çok hareketlendi. Kimmerler, doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısıyla güneye ve batıya doğru çekilerek göç etmek zorunda kaldılar. Göç etmeyen veya edemeyen bazı Kimmer boyları, İskit egemenliği altında Kırım ve çevresinde hayatlarına devam etti ve zaman içinde onların içinde eriyerek kayboldular. Kimmer-İskit mücadelesi Türkler arasında hep görülen kardeş kavgalarının en eski örneklerinden birini teşkil ediyordu.*²</p>
<h4><strong>İskitlerin Yaşam Tarzı</strong></h4>
<p>Hipokrat, İskitlerin göçer kabilelerden oluştuğunu, soğuktan korunmak üzere keçe ile kaplı dört veya altı tekerlekli öküzlerin çektiği arabalarda yaşadıklarını, pişmiş et yediklerini ve kısrak sütü içtiklerini, sütten kurut yaptıklarını bildirmektedir.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-591" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1024x636.png" alt="" width="696" height="432" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1024x636.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-300x186.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-768x477.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1536x954.png 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-696x432.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1068x664.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-676x420.png 676w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-356x220.png 356w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1.png 1738w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a></p>
<p>Türk çadırları tarihi dönemlerden itibaren Türklerin yarattığı özel bir barınak olarak kaynaklara geçmiştir. Yine Heredot’un verdiği bilgilere göre İskitler, domuz dışında başta at olmak üzere bütün hayvanları kurban olarak kesmekte ve yemektedirler. Söğüt ağacından koparılan dallarla fal bakma, su kaynağı bulmak geleneği İskitlerden itibaren günümüze kadar bütün Türk gruplarında uygulanan bir gaip bilicilik tarzıdır. Herodot, İskitlerin, and içme törenlerinde şaraba kanlarını karıştırarak içtiklerini aktarmaktadır. İki kişinin kanlarını karıştırarak antlaşma yapması geleneği de bütün tarihi dönem ve bütün Türk gruplarında günümüze kadar uygulanmıştır. Kan kardeşliği kavramı da bu inanca bağlı olarak günümüze taşınmıştır.*²</p>
<h4><strong>İskitler’in Ölüleri Gömme Adetleri</strong></h4>
<p>Herodot, İskitlerin hükümdarları öldüğünde dörtgen şeklinde çok büyük bir mezar kazdıklarını, yas tutanların kulaklarını kestiklerini, başlarının çevresindeki saçları kazıdıklarını, yas törenlerinde yüzlerini ve kollarını kanattıklarını anlatmaktadır. Benzeri yas törenlerinin İslamiyet’in kabulünden sonra da uzun süre devam ettiğini kaynaklardan izleyebiliyoruz. İskitler, değer verdikleri ölülerini mumyalamışlardır. Bu adet sonraki Türk devletlerinde de devam etmiş hatta Anadolu Selçuklu hükümdarlarından II. Kılıç Arslan, I. Keyhüsrev, II. Süleyman Şah, III. Kılıç Arslan’ın mumyalandığı bilinmektedir.*²</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-592" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png" alt="" width="960" height="849" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png 960w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-300x265.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-768x679.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-696x616.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-475x420.png 475w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px"></a></p>
<p>İskitler ölülerini gömdükten sonra üzerine çok miktarda toprak atarlardı. Toprak atma konusunda birbirleriyle yarıştıklarından dolayı çok yüksek mezarlar oluşurdu. Orta Asya’da çok yüksek tümsekler halinde olan pek çok kurgan yani mezar bulunmaktadır. Bazı mezarların üzerinde ölenin öldürdüğü düşman sayısınca heykel dikildiği veya ölen kişinin heykelinin mezar üzerine dikildiği örnekler de tespit edilmiştir. Mezarların üzerine çadırlara benzer kubbeli yapılar inşa eden İskitler, iki katlı; alt katı defin yeri, üst kısmı ise çadır benzeri kubbe ile örtülü kurganlar yaparlardı. Anadolu’da pek çok örneği bulunan Selçuklu kümbetleri bu kurganların devamıdır.</p>
<h4><strong>At ve Araba Kullanımı</strong></h4>
<p>İskitlerin kendilerine has at terbiyesi yöntemleri vardı. Atların yakalanması, gem vurulması, eyerlenmesi ve terbiye edilişleri o dönemde tasvir edilerek duvarlara resmedilmiştir. Heredot’a göre İskitlerin en büyük servetleri yarı vahşi at sürüleri ve koyun sürüleridir.</p>
<p>Bozkır hayatı gereği yaylak ve kışlaklar arasında mevsime göre yapılan göçler belli bir düzene bağlıydı. Yaşlılar, çocuklar ve ağır eşyalar arabalarda taşınır, atlı kadın ve erkekler sürüleri ve kafileleri yöneterek seyahatin başarıyla, zararsız ziyansız tamamlanmasını sağlardı.</p>
<p>Arabalar sığırlar ve öküzlerle çektirilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif ahşaptan veya “altı kollu” olarak işlenmiş ve üzerine de demir çember geçirilmiştir. Bu dört veya altı tekerlekli arabalar, aynı zamanda ev fonksiyonu da görürdü. Arabaların üzerine çadırlarda olduğu gibi ahşap çatkı yerleştirilir ve üzeri keçe, keten veya kenevirden dokunmuş kalın bir örtü ile kaplanırdı. İçine, çadırlarda olduğu gibi halı ve kilimler serilirdi ve arabalar da atlar gibi kutsal kabul edilirdi.</p>
<p>Hanların ve beylerin arabaları özel olarak süslenir, ölen han veya bey, tüm silahları ve tören giysileriyle hazırlanır ve arabalarında kırk gün egemen olduğu topraklarda gezdirilirdi. Bu tören sırasında yollara çıkan halk da üzüntüsünü göstermek üzere bıçakla ellerini, kollarını ve yüzlerini çizerek kanatırdı. Yas işareti olarak saçlarının ucundan bir bölümünü keserlerdi.</p>
<h4><strong>Bozkırların Kuyumcuları</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-593" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-593" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-300x199.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-1024x680.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-768x510.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-696x462.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-1068x709.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-632x420.jpg 632w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitler’den kalma bazı altın ziynetler</figcaption></figure>
<p>Arkeolojik buluntularının çoğunluğu altın olduğu için İskitlere “Bozkırların Kuyumcuları” denir. Kutsal ve öncü olarak kabul ettikleri geyiklerin sayısız tasviri başta olmak üzere kendilerine ait hayvan üslubunun çok zengin örnekleriyle donatılmış çok değerli eserlere sahiptirler. İskitler üzerlerine bedene oturan dar kollu ve baldırlarına kadar uzun gömlekler, altlarına pantolon giyerlerdi. Bellerine taktıkları deri kemerle kıyafetlerinin önünü kapatırlardı. Zenginlerin elbiseleri altınlarla süslüydü. Ayaklarına yumuşak deriden yapılmış çizme veya botlar giyerlerdi. Başlarına giydikleri enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri başlıklar ise tanımlanmalarında belirgin bir sembol olarak kaynaklara geçmiştir.</p>
<h4><strong>İskitlerde Silah Kullanımı (Ok ve Yay)</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-594" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-594 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-229x300.jpg 229w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-780x1024.jpg 780w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-768x1008.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-696x914.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-1068x1402.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-320x420.jpg 320w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b.jpg 1152w" sizes="auto, (max-width: 229px) 100vw, 229px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitlerden kalma tarihi okdanlık, yay ve oklar</figcaption></figure>
<p>Grekler, İskitleri “atlı okçular” olarak adlandırmışlardır. İskit çocuklarına çok küçük yaşta yay kullanma ve ok atma öğretilirdi. Atın üstünde dörtnala giderken, tamamen arkaya veya başka yönlere dönerek ok atmak ve hedefi mutlaka vurmak, İskitler için mutlaka kazanılması gerekli bir hünerdi. Uzun menzil yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar, Grek kolonileri tarafından da takdirle karşılanır ve bu gibi başarıları onurlandırmak ve özendirmek üzere anıtlar dikilirdi.</p>
<p>Ok uçları kamış, ahşap, demir ve tunçtan yapılır, yaylar ise düz veya içe doğru kavisli bir “beden” ve buna tutturulmuş iki koldan ibaret olurdu. Bu yayların ortalama boyları bir metre civarında olup, at üzerinde rahat kullanılması için çok uzun yapılmazdı. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal kullanılır, yayı geren kiriş sinirden yapılırdı. Yay germe, eski Türk tabiri ile “yay kurma” hüner işi olarak kabul edilirdi.</p>
<p>Okdanlık olarak adlandırılan ok yay torbasının kendilerine has kalıpları vardı. Ahşap iskelet üzerine deri kaplanarak yapılan okdanlık iki gözlüydü ve iç gözde yay, dış gözde oklar muhafaza edilirdi. Okdanlıkta üç yüz ila dört yüz ok bulunurdu. Ayrıca 50 cm. boyunda demirden yapılan kılıçlar da, İskitler için ok yay kadar önem taşıyan silahlardı. Kabzaları ve kınları altınlarla süslü çok sayıda kılıç günümüz müzelerinde sergilenmektedir.</p>
<h4><strong>Diğer Silahlar</strong></h4>
<p>Uçları 10-15 cm uzunluğunda demir olan mızraklar ve ciritler de hem savaş hem de spor aleti olarak kullanılırdı. Baltalar ise, çizgi veya kabartma olarak hayvan üslubunda geometrik desenlerle süslenir, küçük altın baltalar, soyluluk, hanlık, beylik sembolü olarak kabul edilirdi. Oval veya dörtgen şeklinde tahta ya da örme sazdan yapılan üzerleri geyik veya sığır derisi ile kaplanmış kalkanlar da İskitlerin kullandıkları korunma aletlerindendi. M.Ö. 5. yüzyıldan kalan diğer eşyalar gibi zırhlarda İskitlerin kurganlarından çıkarılmıştır.</p>
<p>Bütün antik kaynaklar İskitlerin savaşçı ve güçlü bir kavim olduklarını ve at üstünde silah atan ilk kavim olduklarını vurgulamaktadır. İskitlerin çağdaşları olan Keltler, Persler ve Traklardan üstün savaşçılar oldukları “atlı okçular” “hayalet atlılar” gibi belirgin sıfatlarla anlatılmıştır. Atlarının çevikliği ve oklarının hedef şaşmazlığı hasımlarını daima hayrete düşürmüştür. Atlarının hızı ile çok uzak bölgelerdeki birlikler gerektiğinde bir anda stratejik noktalara ulaşabilmiştir.</p>
<h4><strong>Savaş Taktikleri</strong></h4>
<p>Savaş düzenlerinde orta ana birimin yanında yer alan “yan kanatlar” Han oğulları ve beyler tarafından yönetilir, düşmana aniden saldırıp hızla geri çekilerek, düşmana kaçtıkları izlenimini verirlerdi. Onların kaçtığına inanan düşman güçlerini uçsuz bucaksız bozkırlarda peşlerinden koşturarak yorgun düşürürler ve yardımcı güçlerle irtibatlarının kesilmesini sağlarlardı.</p>
<p>Kuyuları ve yiyecek sağlanacak kaynakları yok ederek, düşmanı aç susuz bırakırlar, kendilerine ait yiyecek, hayvan yemleri ve diğer teçhizatı, arabaları ve sürüleri düşmanın ulaşamayacağı geri bölgelere taşırlardı. Bu yolla yabancı topraklarda ilerleyen düşman gücü aç ve çaresiz bırakılır, yan yana hilal şeklinde açılan yan kollar, kanatlarla çevirme hareketine girişerek, çembere aldıkları düşman güçlerini bir anda imha ederlerdi. Bu savaş taktiği bütün Türk boylarında ve devletlerinde binlerce yıl hiç hatasız uygulanmıştır. 1071’de Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te de uyguladığı bu savaş taktiğine kurt kapanı, turan ya da hilal taktiği adı verilir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-595" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-595" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1024x640.jpg" alt="" width="696" height="435" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1024x640.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-300x188.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-768x480.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1536x960.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-696x435.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1068x668.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-672x420.jpg 672w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kurt kapanı (Hilal taktiği)</figcaption></figure>
<h4><strong>İskitler Gerçekten Türk mü?</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-596" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-596 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-300x200.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-1024x682.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-768x512.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-696x464.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-1068x711.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-631x420.jpg 631w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1.jpg 1126w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Issık Kurganı’nda bulunan “Han’ın oğlu 23 yaşında yok oldu” yazılı kap</figcaption></figure>
<p>İskitler yani Sakalar hakkında dönem dönem Türk olup olmadıklarına dair iddialar ortaya atıldı. Fakat yapılan son çalışmalar gösteriyor ki İskitlerin Türk olması ve Hun İmparatorluğu’nun ataları olarak tarihte boy göstermiş olmaları oldukça yüksek bir ihtimal. Mesela Sus şehri ve çevresinde bulunan ve İskitlere ait olan çivi yazılı belgeler erken Türkçe’nin örneklerinden. Ya da Kazakistan’ın Almatı şehri yakınında Issık Kurganı’nda yani mezarında bulunan bir kap üzerinde Türkçe: “Han’ın oğlu 23 yaşında yok oldu” yazısı <a href="http://s155239215.onlinehome.us/turkic/30_Writing/CodexIssykInscriptionEn.htm" target="_blank" rel="noopener">tespit edildi</a>. İşte İskitlerin Türkçe konuştukları bu belgelerden anlaşılıyor. Ayrıca yine lssık Kurganı’nda bulunan Altın Elbiseli Adam’ın kıyafeti, altın işlemeciliği alanında Sakaların hünerini sergiliyor ve zenginliklerine açık bir kanıt teşkil ediyor.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-597" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-597" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg 800w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-300x169.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-768x432.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-696x392.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-747x420.jpg 747w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Altın elbiseli adam</figcaption></figure>
<p>Herodot, İskitleri, yünlü kalın elbiseler giyen, sivri ve yüksek başlıkları olan, pantolon giyen, yay, hançer ve balta taşıyan atlı insanlar olarak tasvir etmiştir. Sakaların bir bölümü yerleşik çiftçi hayat sürerken, diğer bir bölümü hayvan besiciliği yaptıklarından göçer bir hayat sürdüler. Antik yazarların verdiği Tanrı, coğrafya ve şahıs adları ile ilgili tespitler; adet ve gelenekleri, yaşama tarzları ile ilgili bilgilerle birlikte bu çivi yazılı belgeler İskitlerin, Türklerin tarih öncesi ataları olduğunu gösteriyor. Sakaların dilleri Fin-Ugor ve Türk-Tatar lehçelerinin birbirinden bütünüyle ayrılmadıkları dönemi temsil ediyor.</p>
<p>Sakaların, Slav, İrani veya Ural-Altay grubundan Turani ırklardan hangisine mensup oldukları uzun bir süre tartışılmış olsa da, İskit tarihi ve kültürü ile ilgili yazılı kaynaklar ve arkeolojik bulgular, ilk yurtlarının Türk coğrafyası olduğunu göstermektedir. Çivi yazılı metinlerin Göktürk runik yazısının proto tipi olduğu çalışmalarla tespit edilmiştir. İskitlerin tespit edilen gelenek ve görenekleri ölü gömme adetleri, at kurban etmeleri başlangıçtan beri süregelen Türk kültürü ile aynıdır. Devamlılık gösteren pek çok kültürel unsur, kabul ve davranış kalıpları vardır.</p>
<h4><strong>İskitlerde Tanrı ve Din</strong></h4>
<p>Herodot’un İskitlerin dini ile ilgili verdiği bilgilere ve Grek imlasına göre “Pappaeus”, Gök Tanrısı; “Apia”, Yer Tanrısı ve “Tabiti,” ev ve aile tanrısıdır. İlk Türklerden Müslümanlığın kabulüne kadar olan bütün dönemlerde kaynaklar Türk inanışlarında temel iki kavramın olduğunu (Gök Tengri ve Yer Tengri) gösteriyor. Bu iki tanrının yanında Türklerde “Umay” adı ile anılan; yuvanın, çocukların ve hamile kadınların koruyucusu olan bir tanrıça bulunmaktadır. İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça, fonksiyon itibariyle Umay’a eş görünmektedir. İskitlerin, inandıkları kutsal değerler, kendilerinden önceki ve sonraki Türk boylarıyla benzerlik gösterirken, İskitlerin büyük çoğunluğu ve özellikle yönetici tabakanın Türk olduğunu gösteren dikkat çekici deliller hiç de azımsanacak türden değildir.</p>
<h2><strong>Alp Er Tunga</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-598" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-598" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-217x300.jpg 217w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-304x420.jpg 304w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1.jpg 635w" sizes="auto, (max-width: 217px) 100vw, 217px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Şehname’den bir sayfa</figcaption></figure>
<p>İskitler’in en bilinen hükümdarı birçok kaynakta Türk olarak gösterilen Alp Er Tunga’ydı. Alp Er Tunga Türk hükümdar soyunun atası kabul edilmiş ve bütün Türk halklarının tarihi destanlarında kahramanlığın sembolü olmuş bir karakterdir. Bu sebep ve inançla Göktürk, Uygur ve Karahanlı hükümdarları, kendilerini Alp Er Tunga soyundan gelmiş saydılar. Divanü Lugat’it-Türk ve Kutadgu Bilig, Alp Er Tunga’nın İran destanı Şehname’nin kahramanlarından olan Afrasiyab/Efrasyap ile aynı kişi olduğunu yazmaktadır. Kaşgarlı Mahmud bütün Türk halkları hükümdarlarının Alp Er Tunga soyundan geldiğini, onun soyundan olmayanlara hakan veya han denilemeyeceğini söyler.</p>
<p>Kutadgu Bilig’de ise Yusuf Has Hacip Alp Er Tunga’yı özetle şöyle tanıtmaktadır:</p>
<p>“Alp Er Tunga, Türk beyleri arasında seçkin bir yiğitti. O çok bilgili, erdemli ve anlayışlıydı. İranlılar ona “Afrasyab” derlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti.”</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>İşte Türkler’in bu, bozkırlardan, başı dumanlı dağlardan, yaylalardan başlayan olağanüstü yolculuğu, binlerce yıl içinde üç kıtaya destanlarla yayılan benzersiz bir hikâyeye dönüştü. Düşmanlığa karşı amansız bir yiğitlik ve cesaretin göstergesi olarak tarih sahnesinde derin izler bıraktı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>*Dünya Tarihinde Türkler – Carter V. FİNDLEY</strong></p>
<p><strong>*²Türklerin Tarihi – Prof. Dr. Umay TÜRKEŞ-GÜNAY</strong></p>
<p><strong>*³Türklerin Tarihi, Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl – JEAN PAUL ROUX</strong></p>
<p><strong>*<sup>4</sup>Kök Tengri’nin Çocukları – AHMET TAŞAĞIL</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi/">Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi</guid>
<description><![CDATA[ Evrenin başlangıcından insanın evrimine kadar bir dizi konuyu ele aldık. Sıra önemli bir dönüm noktasına geldi. İnsanlığı bambaşka bir boyuta çıkaran Tarım Devrimi. On binlerce yıl boyunca Homo sapiens, Dünya’nın bütün kıtalarına yavaş yavaş yayıldı. Gittiği her yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdü. Fakat bütün bunlar 10 bin yıl önce, Sapiens tüm vaktini […]
Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/eacf198143b4fe87c917d6262eb4bc6d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarım, Devrimi:, Tarihin, Büyük, Aldatmacası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Evrenin başlangıcından insanın evrimine kadar bir dizi konuyu ele aldık. Sıra önemli bir dönüm noktasına geldi. İnsanlığı bambaşka bir boyuta çıkaran Tarım Devrimi.</p>
<p>On binlerce yıl boyunca Homo sapiens, Dünya’nın bütün kıtalarına yavaş yavaş yayıldı. Gittiği her yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdü. Fakat bütün bunlar 10 bin yıl önce, Sapiens tüm vaktini ve enerjisini birkaç hayvan ve bitki türünün yaşamını değiştirmeye adayınca değişti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-385" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-385" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1024x576.png" alt="" width="696" height="392" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1024x576.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-300x169.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-768x432.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1536x864.png 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-696x392.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1068x601.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-747x420.png 747w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1.png 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Tarım devriminin başladığı ve tarımın yayılma hatlarını gösterir harita.</figcaption></figure>
<p></p>
<h2><strong>Tarıma geçiş ne zaman başladı?</strong></h2>
<p>Tarıma geçiş dünyanın tek bir noktasında değil farklı noktalarda birbirinden bağımsız olarak başladı. Mesela Orta Amerika’daki insanlar, mısır ve fasulyeyi Ortadoğu’daki buğday ve bezelye tarımından hiç haberleri yokken evcilleştirdiler. En eski tarım faaliyetleri MÖ 9500-8500 yıllarında güneydoğu Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu “Bereketli Hilâl” adı verilen bölgedeydi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-381" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-381" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-989x1024.jpg" alt="" width="696" height="721" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-989x1024.jpg 989w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-290x300.jpg 290w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-768x795.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-696x721.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-406x420.jpg 406w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC.jpg 1050w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Bereketli Hilâl</figcaption></figure>
<p>Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000’de, bezelye ve mercimek 8000, zeytin ağaçları 5000, atlar 4000 ve üzüm 3500 yıllarında evcilleştirildi. Deve ve kaju fıstığı gibi bazı hayvanlar ve bitkiler daha da geç evcilleştirildi. Zaten MÖ 3500 civarında asıl evcilleştirme dalgası bitmişti. MS 1. yüzyılda dünyanın çoğu yerinde insanların büyük bölümü artık çiftçiydi.</p>
<h2><strong>Bitkiler insanları nasıl evcilleştirdi?</strong></h2>
<p>Şimdi önemli bir noktaya geliyoruz.</p>
<p>Bugün herkesin sandığının aksine insanlar bitkileri evcilleştirmedi. Bitkiler insanları evcilleştirdi.</p>
<p>Ne demek mi istiyorum?</p>
<p>Şöyle ki; akademisyenler bir zamanlar, Tarım Devrimi’nin insanlık için ileriye doğru atılmış büyük bir adım olduğunu iddia ettiler. Buna göre evrim kademeli olarak giderek daha zeki insanlar yarattı. Sonuçta insanlar o kadar akıllı hâle geldiler ki, doğanın gizemlerini çözdüler ve bu sayede koyunları evcilleştirip buğdayı ekebildiler. Ve çok kısa bir süre sonra da, bir şekilde acımasız, tehlikeli ve savaşçı avcı toplayıcı yaşamlarını memnuniyetle bırakıp, hoş ve dingin çiftçi yaşamına geçtiler.</p>
<p>Peki durum gerçekten böyle miydi?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Geçtiğimiz yüzyılda yapılan araştırmalarda Sapiens’in zamanla daha zeki olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadı. Avcı toplayıcılar doğanın sırlarını Tarım Devrimi’nden çok önce de biliyorlardı. Çünkü hayatta kalmaları topladıkları bitkiler ve avladıkları hayvanlar hakkında çok detaylı bilgi sahibi olmalarına bağlıydı. Arkaik dönemde yaşayan insanlar bugünün ortalama bir insanından çok daha becerikli, yetenekli ve belki de zekiydi. Bugün herhangi birimiz ormanda veya savanda bir başına yaşamaya mecbur kalsak muhtemelen çok uzun yaşayamayız.</p>
<p>Tarım Devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade, çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü, çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı, ayrıca açlık ve hastalıkla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım Devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak artırdı ancak daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi, ortalama avcı toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu.</p>
<p>Tarım Devrimi tarihin en büyük aldatmacasıydı.</p>
<p>Peki bunun sorumlusu kimdi? Krallar mı? Yoksa rahipler ya da tüccarlar mı?</p>
<p>Suçlular buğday, pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo sapiens bu bitkileri evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.</p>
<h2><strong>Buğday’ın gözünden Tarım Devrimi</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-383" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-383" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369-300x177.jpg" alt="" width="300" height="177" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369-300x177.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369.jpg 645w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Prof. Yuval Noah Harari – Sapiens ve Homo Deus isimli kitaplarıyla tanınmıştır.</figcaption></figure>
<p>Ünlü tarihçi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Yuval_Noah_Harari" target="_blank" rel="noopener">Yuval Noah Harari</a>, Sapiens isimli kitabında Tarım Devrimi’ni bir de buğdayın gözünden değerlendiriyor.</p>
<p>Durum şöyle:</p>
<p>10 bin yıl önce buğday sadece Ortadoğu’nun bazı bölgelerine sıkışmış yabani bir ottu. Birden bire birkaç bin yıl içinde tüm dünyada yetişmeye başladı. En temel evrimsel hayatta kalma ve üreme kriterlerine göre dünya tarihindeki en başarılı bitkilerden biri oldu. Bugün dünya çapında buğday Britanya’nın on katı bir alanı kaplıyor.</p>
<p>Homo sapiens’in vücudu beli çatlayana kadar tarlalarda çalışmak için evrimleşmemişti. Geyiklerin arkasından koşmaya, elma ağaçlarına tırmanmaya uygundu, kaya toplamaya veya su kovası taşımaya değil. İnsanlar bunun bedelini omurga, diz, boyun ve bel ağrılarıyla ödediler. Dahası, bu yeni tarımsal işler o kadar çok zaman almaktaydı ki, insanlar buğday tarlalarının yakınına kalıcı yerleşimler kurmak zorunda kaldılar. Bu, onların yaşamını tamamen değiştirmişti.</p>
<p>Yani biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi. Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir.</p>
<h4><strong>Sefalet içinde bir yaşam</strong></h4>
<p>Peki nasıl oldu da buğday Homo sapiens’i pek de fena olmayan bir yaşamı, sefalet içinde bir yaşamla değiştirmeye ikna edebildi?</p>
<p>Bunun karşılığında ne sunuyordu?</p>
<p>Daha iyi beslenme sunmadığı kesindi. Unutmayın, insanlar geniş çaplı besin kaynakları yiyerek gelişen, her şeyi yiyen canlılardır. Tarım Devrimi’nden önce tahıllar insan beslenmesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Tahıllara dayalı bir beslenme biçimi mineral ve vitamin yönünden zayıf, sindirimi zor, ayrıca diş ve dişetlerine zararlıdır.</p>
<p>Buğday insanlara ekonomik bir güvenlik de sağlamadı. Köylünün yaşamı avcı toplayıcınınkinden daha güvensizdir. Avcı toplayıcılar hayatta kalmak için onlarca besin tüketirdi ve bu sayede de, zor geçen yıllarda yiyecek depolamamış olsalar bile, hayatta kalabiliyorlardı. Türlerden biri azaldığında diğerlerini toplayıp avlayabiliyorlardı.</p>
<p>Çiftçi toplumları çok yakın bir zamana kadar kalori almalarının çok büyük bir bölümünü az sayıdaki evcilleştirilmiş bitkiden sağladılar. Hatta çoğu bölgede buğday, patates veya pirinç gibi tek bir bitkiyle beslendiler. Eğer yağmurlar yetersiz kalır veya çekirge sürüleri ve mantarlar bu bitkileri nasıl ele geçireceklerini keşfederse, binlerce hatta milyonlarca köylü ölebilirdi.</p>
<p>Buğday insanlardan gelen şiddete karşı da güvence sunan bir şey değildi. İlk çiftçiler, en az avcı toplayıcı ataları kadar, hatta muhtemelen onlardan da vahşilerdi. Çiftçilerin hem daha fazla eşyası hem de tohum ekmek için toprağa ihtiyaçları vardı. Komşu kabilelerin tarım alanlarına saldırıları, karın tokluğuyla açlık arasındaki farkı belirleyebilirdi.</p>
<h4><strong>Tarımın nüfus artışına etkisi</strong></h4>
<p>Köy yaşamı ilk çiftçilere elbette bazı avantajlar da sağlamıştı. Örneğin vahşi hayvanlara, yağmura ve soğuğa karşı daha iyi korunuyorlardı. Yine de ortalama insan için dezavantajlar avantajlardan daha büyüktü.</p>
<p>Buğday yetiştirmek, insanlara toprak miktarına oranla çok daha fazla gıda üretme şansı verdi. Bu da Homo sapiens’in katlanarak çoğalmasını sağladı. Fakat bu bir tür kumardı. Yaban bitkileri yerini buğday tarlalarına bıraktıkça insanlar sıkış tıkış kasabalarda, salgın hastalıklardan kitleler halinde ölebiliyorlardı. Üstelik işler yolunda gitmeyip de ekinler telef olduğunda yüz binlerce insanın sonu gelebiliyordu.</p>
<p>Zamanla, “buğday işi” giderek daha zor ve çetrefilli hâle geldi. Çocuklar kitleler halinde ölüyor, yetişkinler de kan ter içinde kalarak yaptıkları ekmekleri yiyordu. Ancak kimse ne olup bittiğinin farkında değildi. Her nesil bir önceki gibi yaşamaya devam ediyor, sadece arada sırada bazı alanlarda küçük iyileştirmeler yapılıyordu. Çelişkili bir biçimde, yaşamı kolaylaştırmak amacıyla yapılan bir dizi “iyileştirme”, çiftçilerin boynundaki ilmeği daha da sıkılaştırıyordu.</p>
<h4><strong>Yanlış hesap</strong></h4>
<p>Şimdi burada bir duralım. Bir soru soralım türümüze.</p>
<p>İnsanlar bu kadar hayati öneme sahip bir konuda neden yanlış hesap yapıyorlardı?</p>
<p>Çünkü tarih boyunca neden hep yanlış hesap yaptılarsa, o yüzden. Kararlarının tüm sonuçlarını tahmin edememişlerdi.</p>
<p>Ne zaman daha fazla çaba göstermeleri gerekse, “Evet belki daha fazla çalışacağız, ama hasadımız çok daha fazla olacak! Verimsiz geçen yıllarla ilgili endişe duymayacağız. Çocuklarımız aç yatmayacak,” diye düşünüyorlardı. Aslında mantıklıydı. Daha çok çalışırsanız daha iyi bir yaşamınız olur. Onların planı da buydu.</p>
<p>Planın ilk kısmı iyi işledi.</p>
<p>İnsanlar gerçekten de daha çok çalışıyordu, ama çocuk sayılarının artacağını öngöremediler. Ürettikleri fazla buğday daha çok çocuk arasında bölüştürülüyordu. Aynı şekilde, bu insanlar çocukları daha az anne sütü ve daha fazla yulaf lapasıyla beslemenin, onların bağışıklık sistemini zayıflatacağını, kalıcı yerleşimlerin hastalıklar için harika bir üreme alanı olduğunu da anlayamadılar. Kendilerini tek bir besin türüne bağımlı kılarak aslında kuraklığın tehlikelerine daha açık hâle geleceklerini öngöremediler. Keza, ilk çiftçiler, iyi geçen dönemlerde gıda depoları yapmanın hırsızları ve düşmanları teşvik edeceğini, bunlara karşı da savunma duvarları yapmak ve nöbet tutmak gibi şeyler yapmak zorunda kalacaklarını da düşünmemişlerdi.</p>
<h4><strong>Tuzağa düşen insan</strong></h4>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-384" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-300x274.png" alt="" width="300" height="274" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-300x274.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-696x636.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-459x420.png 459w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt.png 700w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a>Azimli ve çalışkan çiftçiler, ne yazık ki, o günkü çalışmalarının karşılığı olarak ulaşmak istedikleri ekonomik güvenceye neredeyse hiçbir zaman ulaşamadılar. Her yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin emeğiyle ürettiği fazla gıdayla beslenip, çiftçileri de zar zor hayatta kalabildikleri bir yaşama mahkum ettiler. El konan bu yiyecekler siyaseti, savaşları, sanatı ve felsefeyi canlandırdı. İnsanlar saraylar, kaleler, anıtlar ve tapınaklar inşa ettiler. Geç modern çağa kadar insanların yüzde 90’ından fazlası, her sabah erken kalkıp ter içinde kalana dek çalışan köylüler olarak yaşıyorlardı. Ürettikleri fazladan gıda, tarih kitaplarını dolduran küçük bir seçkin azınlığı doyuruyordu: krallar, bürokratlar, askerler, rahipler, sanatçılar ve filozoflar.</p>
<p>Tarihi çok az insan yazdı. Diğerleri ise tarla sürüp, su kovalarını taşıdı.</p>
<p>O hâlde neden planları tutmayınca insanlar çiftçiliği bırakmadılar?</p>
<p>Bunun sebebi kısmen, bu küçük değişimlerin birikerek toplumu nesiller boyunca değiştirmesiydi. En sonunda kimse daha önceden insanların farklı yaşadıklarını hatırlayamaz oldu. Kısmen de, nüfus artışının insanların geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmasıydı. Eğer tarla sürmek bir köyün nüfusunu 100’den 110’a çıkardıysa, hangi 10 kişi diğerlerinin eski güzel yaşamına dönebilmesi için kendini feda edecekti? Geri dönüş artık mümkün değildi.</p>
<p>İnsanlar tuzağa düşmüştü.</p>
<p>Tarım devrimi Sapiens’in doğayla yaşadığı uyumu bırakıp açgözlülük ve yabancılaşmaya doğru koştuğu dönüm noktasıydı.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Sonunda on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan bir araya geldiğinde geçinmek git gide zorlaşmaya başladı. Bu kadar insanı ortak paydada birleştirecek güçlere ihtiyaç vardı. Tarım Devrimi yeni kalabalık şehirler ve başarılı imparatorluklar yaratma fırsatını ortaya çıkarınca insanlar büyük tanrılar, milliyetler ve anonim ortaklıklar hakkında hikayeler icat ederek ihtiyaç duyulan toplumsal bağları sağladılar. İnsan evrimi her zamanki gibi salyangoz hızıyla ilerlerken, insanın hayal gücü dünyada henüz eşi görülmemiş devasa bir kitlesel işbirliği ağı yarattı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – YUVAL NOAH HARARI</strong></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi" target="_blank" rel="noopener">https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi/">Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-tarihi-oenemli-olaylar-kronolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-tarihi-oenemli-olaylar-kronolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Günümüzden 13.8 milyar yıl önce ► Büyük patlama gerçekleşti. Madde ve enerji ortaya çıktı. Günümüzden 4.5 milyar yıl önce ► Uzayda bulunan gaz ve toz bulutları kütle çekimi etkisiyle bir araya gelerek Güneş sistemini ve Dünya’yı meydana getirdi. Günümüzden 3.8 milyar yıl önce ► İnorganik moleküller organik moleküllere dönüştü. İlk tek hücreli canlılar ortaya çıktı. Günümüzden […]
Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/01/history.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, tarihi, önemli, olaylar, kronolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüzden 13.8 milyar yıl önce </strong>► <a href="https://holosen.org/evrenin-baslangici-buyuk-patlama-ve-4-boyut/">Büyük patlama</a> gerçekleşti. Madde ve enerji ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Günümüzden 4.5 milyar yıl önce </strong><em>►</em><strong> </strong>Uzayda bulunan gaz ve toz bulutları kütle çekimi etkisiyle bir araya gelerek Güneş sistemini ve <a href="https://holosen.org/dunyanin-olusumu/">Dünya’yı</a> meydana getirdi.</p>
<p><strong>Günümüzden 3.8 milyar yıl önce <em>► </em></strong>İnorganik moleküller organik moleküllere dönüştü. İlk tek hücreli <a href="https://holosen.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu/">canlılar</a> ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Günümüzden 300 bin yıl önce </strong><em><strong>►</strong></em> Bizim türümüz olan <a href="https://holosen.org/insanin-evrimi/">Homo sapiens</a> Afrika kıtasında evrimleşti.</p>
<p><strong>Günümüzden 45 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> Modern insanlar Avrupa’ya ulaştı.</p>
<p><strong>Günümüzden 40 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> Bilinen son bölgeleri İber Yarımadası olan Neandertallerin nesli tükendi.</p>
<p><strong>Günümüzden 23 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> “Buzul Çağı” olarak bilinen çok soğuk bir dönem gerçekleşti. Kuzeyde yaşayan insan ve hayvanlar öldü ya da güneye göç etti.</p>
<p><strong>Günümüzden 15 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> İnsanlar Asya ve Kuzey Amerika’yı bağlayan kara köprüsü üzerinden (Bering Boğazı) ya da deniz yoluyla Kuzey Amerika’ya ulaşmaya başladı.</p>
<p><strong>M.Ö. 9000 </strong><em><strong>►</strong></em> <a href="https://holosen.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi/">Tarım devrimi</a> başladı. İnsanlar, bazı bitki ve hayvan türlerini evcilleştirerek yerleşik hayata geçmeye başladılar.</p>
<p><strong>M.Ö. 7500</strong> <em><strong>►</strong></em> Türkiye’nin İç Anadolu bölgesinde bulunan Çatalhöyük’te bir yerleşim yeri kuruldu; karmaşık ritüellerin kanıtları sosyal uyumun varlığını gösterdi.</p>
<p><strong>M.Ö. 4000 </strong><em><strong>►</strong></em> Kendilerini <a href="https://holosen.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi/">Türk</a> olarak tanımlayan ilk topluluklar ortaya çıktı.</p>
<p><strong>M.Ö. 3500 <em>► </em></strong>Mezopotamya’da ilk şehirler kuruldu.</p>
<p><strong>M.Ö. 3200 </strong><em><strong>►</strong></em>Sümerler ilk defa yazı sistemini geliştirdi. Böylece <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsanl%C4%B1k_tarihi" target="_blank" rel="noopener">tarih çağları</a> başladı.</p>
<p><strong>M.Ö. 1780 </strong><em><strong>►</strong></em> Mezopotamya’nın büyük krallarından biri olan Hammurabi, tarihteki bilinen ilk yazılı hukuk sistemi olan Hammurabi Kanunları’nı yazdı.</p>
<p><strong>M.Ö. 1700 </strong><em><strong>►</strong></em>Avrupa’da bir yazı sistemi üreten ilk medeniyet olan Minos, Girit Adası’nda Knossos Sarayı’nı inşa etti.</p>
<p><strong>M.Ö. 1264 </strong><em><strong>►</strong></em> Mısır firavunu II. Ramses firavunları onurlandırmak ve Nubia’da egemenliğini teyit etmek için Abu Simbel’de iki büyük tapınak inşa etti.</p>
<p><strong>M.Ö. 650 </strong><em><strong>►</strong></em> Avusturya’da Halstatt civarında gelişen ve Fransa, Romanya, Bohemya, ve Slovakya’ya yayılan Kelt kültürü, zirvesine ulaştı.</p>
<p><strong>M.Ö. 507 </strong><em><strong>►</strong></em> Atina’da Kleisthenes demokrasiyi yerleştirdi. Böylece bütün Atina vatandaşları Atina’nın politikasının belirlenmesinde doğrudan söz sahibi oldu.</p>
<p><strong>M.Ö. 500 </strong><em><strong>► </strong></em>Buddha adıyla bilinen Siddhartha Gautama, aydınlanmak için maddi hayatı reddetti ve Hindistan’da Budizmi yaydı.</p>
<p><strong>M.Ö. 490</strong> <em><strong>► </strong></em>Yunanistan ve Pers İmparatorluğu arasında Pers Savaşları başladı. Yunanların askeri başarıları klasik Yunan kimliğinin gelişimini etkiledi.</p>
<p><strong>M.Ö. 334</strong> <em><strong>► </strong></em>Makedonya kralı Büyük İskender Anadolu’yu ele geçirdi ve çok geniş bir imparatorluk kurdu; Yunan kültürü doğuya yayıldı.</p>
<p><strong>M.Ö. 221</strong> <em><strong>► </strong></em>Qin Shi Huangdi, daha önce birbiriyle savaşan devletlerden oluşan Çin’i birleştirdi ve Terracotta ordusu kurmak gibi önemli projeler başlattı.</p>
<p><strong>M.Ö. 218</strong> <em><strong>► </strong></em>Kartacalı (Kuzey Afrika) komutan Hannibal, Alpleri aşarak İtalya’yı istila etti. Roma’yı fethedemeyince Afrika’ya geri döndü.</p>
<p><strong>M.Ö. 44</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma’da senatörler, gittikçe daha çok güce taptığını düşündükleri Julius Caesar’a suikast düzenledi.</p>
<p><strong>M.S. 43</strong> <em><strong>► </strong></em>Aulus Plautius ‘un komutasındaki bir Roma ordusu güney İngiltere’yi istila etti. Daha sonra Roma hakimiyeti Galler ve İskoçya sınırına dayandı.</p>
<p><strong>M.S. 250</strong> <em><strong>► </strong></em>Maya Klasik Dönemi başladı. Meksika ve Guatemala genelinde birçok kent, tapınak ve anıt inşa edildi.</p>
<p><strong>M.S. 312</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma imparatoru Constantine, Milvian Köprüsü Savaşı’nda zafer elde ettikten sonra Hristiyanlığı benimsedi; Hristiyanlık hızla popüler hale geldi.</p>
<p><strong>M.S. 410</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma, Vizigotlara yenildi. Roma İmparatorluğu Barbar kabilelerin istilasına uğradı.</p>
<p><strong>M.S. 486</strong> <em><strong>► </strong></em>Salian Franklarının lideri Clovis, Galya’da Romalıları yenilgiye uğrattı ve kendi hanedanlığının altında Loire’nin kuzeyinde Fransa’yı birleştirdi.</p>
<p><strong>536 <em>►</em></strong> Doğu Roma İmparatorluğu ordusu, Belisarius’un komutasında Roma’yı yeniden ele geçirerek Ostrogotları sürdü.</p>
<p><strong>610</strong> <em><strong>► </strong></em>Muhammed kendisine vahiy indiğini açıkladı ve İslam dinini kurdu. 20 yıl içinde İslam dini Arap yarımadasına egemen oldu.</p>
<p><strong>762</strong> <em><strong>► </strong></em>Abbasi halifesi Mansur’un Bağdat’ı kurması, İslam’ın altın çağının başlangıcına işaret etti. Bağdat Müslüman alimlerin merkezi oldu.</p>
<p><strong>793</strong> <em><strong>► </strong></em>Viking savaşçıları İngiltere’nin kuzeyindeki kutsal Lindisfarne adasındaki manastıra acımasız bir baskın düzenlediler. Bu çok sayıdaki Viking saldırısının ilkiydi.</p>
<p><strong>800</strong> <em><strong>► </strong></em>Frankların kralı Şarlman Roma’da imparatorluk tacı taktı. Hristiyanlığın seküler lideri olarak Batı Avrupa’nın büyük kısmını birleştirdi.</p>
<p><strong>1099</strong> <em><strong>► </strong></em>Hristiyan şövalyeler Kudüs’ü Müslümanların elinden aldı. Filistin ve Suriye’de haçlı devletleri kuruldu.</p>
<p><strong>1120</strong> <em><strong>► </strong></em>Kamboçya’da Hindu tapınağı Angkor Wat’ın inşası başladı. Angkor Wat dünyanın en büyük dini yapısı haline geldi.</p>
<p><strong>1192</strong> <em><strong>► </strong></em>Minamoto Yoritomo şogun oldu ve Japonya’ya 650 yıl boyunca hükmeden askeri hükümdarlar soyunu başlattı.</p>
<p><strong>1215</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiltere kralı John, kral da dahil tüm bireylerin toprak yasasına tabi olmasını öngören Magna Carta’yı imzaladı.</p>
<p><strong>1275</strong> <em><strong>► </strong></em>Venedikli tüccar Marco Polo, Kubilay Han’ın sarayına ulaştı. Moğol hükümdar sonraki dört yıl içinde Güney Çin’i fethetti.</p>
<p><strong>1324</strong> <em><strong>► </strong></em>Mali’nin varlıklı hükümdarı Mansa Musa, Mekke’ye hacca gitti ve İslam Batı Afrika’da yayıldı.</p>
<p><strong>1325</strong> <em><strong>► </strong></em>Aztekler orta Meksika’da başkentleri Tenochtitlan’ı kurdu. İnkalar ise Peru’da bir uygarlık kurdu.</p>
<p><strong>1347</strong> <em><strong>► </strong></em>Muhtemelen Asya’da ortaya çıkan bubonik veba Avrupa’ya yayıldı. İki yıl içinde Avrupa nüfusunun üçte biri öldü.</p>
<p><strong>1368</strong> <em><strong>► </strong></em>Hongwu, Yuan Hanedanı’na son verdikten sonra Ming Hanedanı’nın ilk imparatoru olduğunu ilan etti. Neredeyse 300 yıllık bir bolluk ve istikrar dönemi başladı.</p>
<p><strong>1420</strong> <em><strong>► </strong></em>Brunelleschi, Floransa Katedrali’nin çığır açıcı kubbesini tasarladı ve Rönesans’ın başlangıcına işaret etti.</p>
<p><strong>1443</strong> <em><strong>► </strong></em>Kore kralı Sejong, okuryazarlığı teşvik etmek için Kore dilinde yeni ve daha basit bir alfabenin oluşturulduğunu duyurdu.</p>
<p><strong>1453</strong> <em><strong>► </strong></em>Osmanlı Türkleri <a href="https://holosen.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-donusmesi/">İstanbul’u fethederek</a> Doğu Roma İmparatorluğu’nun sonunu getirdi ve yeni bir Müslüman başkent yarattılar.</p>
<p><strong>1492</strong> <em><strong>► </strong></em>İspanya kralı Ferdinand ve kraliçesi Isabella, İber yarımadasında 800 yıldır Müslümanların egemenliğinde olan Granada’yı ele geçirdi.</p>
<p><strong>1492</strong> <em><strong>► </strong></em>Christopher Colombus, Amerika kıtasına ulaşarak Avrupa’nın ticaret ve kolonileşme çağını başlattı. Böylece <a href="https://holosen.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim/">bilimsel devrim</a> dediğimiz süreç başlamış oldu.</p>
<p><strong>1494</strong> <em><strong>► </strong></em>İspanya ve Portekiz, Amerika kıtalarında yeni fethedilen toprakları kendi aralarında bölüştüren Tordesillas Antlaşması’nı imzaladı.</p>
<p><strong>1517</strong> <em><strong>► </strong></em>Martin Luther, Katolik Kilisesi’ne karşı 95 tez yazarak Reform’a ve Protestanlığın doğuşuna yol açtı.</p>
<p><strong>1556</strong> <em><strong>► </strong></em>Ekber Şah Hindistan’da Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı oldu. Pers ve Hint sanatının birleşmesiyle eşsiz bir tarz ortaya çıktı.</p>
<p><strong>1603</strong> <em><strong>► </strong></em>Sekigahara Savaşı Japonya’da birlik, istikrar ve sanatsal başarıların sağlandığı Edo Dönemi’ni başlattı.</p>
<p><strong>1618</strong> <em><strong>► </strong></em>Protestanlar ve Katolikler arasındaki dini gerginlikler Prag’da pencereden atma olayıyla zirveye tırmandı ve Otuz Yıl Savaşı çıktı.</p>
<p><strong>1620</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz dini ayrılıkçılar (Pilgrimler), Mayflower gemisiyle yelken açarak yeni bir hayat aradılar. Kuzey Amerika’da bir koloni kurdular.</p>
<p><strong>1649</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz İç Savaşı, Kral I.Charles’ın infaz edilmesiyle son buldu. İngiltere sonraki 11 yıl boyunca cumhuriyet oldu.</p>
<p><strong>1660</strong> <em><strong>► </strong></em>Kraliyet Afrika Şirketi, İngiltere’de kuruldu. Batı Afrika kıyılarından alınan köleler Amerika kıtalarında satıldı.</p>
<p><strong>1687</strong> <em><strong>► </strong></em>Sir Isaac Newton, matematik ve mantığa dayalı kütle çekim teorilerini yayınlayarak Aydınlanma’ya zemin hazırladı.</p>
<p><strong>1703</strong> <em><strong>► </strong></em>Büyük Çar Petro, ticareti teşvik etmek ve Rusya’yı Avrupa çizgisinde modernelştirmek için Baltık kıyısında St. Petersburg’u kurdu.</p>
<p><strong>1751</strong> <em><strong>► </strong></em>Diderot’un Ansiklopedi adlı üç ciltlik eserinin ilk cildi yayınlanarak Aydınlanma’nın rasyonel fikirlerini sundu.</p>
<p><strong>1759</strong> <em><strong>► </strong></em>Birçok önemli Avrupalı ulusun dahil olduğu Yedi Yıl Savaşı’nın parçası olan Quebec Savaşı, Kanada’da Fransız egemenliğine son verdi.</p>
<p><strong>1768</strong> <em><strong>► </strong></em>Kaptan Cook ilk yolculuğuna çıktı. Yeni Zelanda kıyısının haritasını çıkardı ve İngiltere adına güneydoğu Avustralya’da hak iddia etti.</p>
<p><strong>1776</strong> <em><strong>► </strong></em>Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi imzalandı. Bu bildirge temel insan haklarını savundu ve ABD kuruldu.</p>
<p><strong>1789</strong> <em><strong>► </strong></em>Bastille Baskını, monarşinin devrilmesi ve cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan Fransız Devriminin başlangıcına işaret etti.</p>
<p><strong>1807</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiltere’de köle ticaretini yasadışı ilan eden Köle Ticareti Yasası kabul edildi. Ama köleliğin kendisi 1833’te yasaklandı.</p>
<p><strong>1815</strong> <em><strong>► </strong></em>Napoleon, Waterloo Savaşı’nda İngiliz, Hollanda ve Prusya kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve Avrupa’daki 23 yıllık savaş dönemi sona erdi.</p>
<p><strong>1819</strong> <em><strong>► </strong></em>Simon Bolivar, İspanyol egemenliğinden bağımsız yeni bir Güney Amerika Cumhuriyeti kurdu. Gran Colombia 1830’a kadar varlığını sürdürdü.</p>
<p><strong>1830</strong> <em><strong>► </strong></em>George Stephenson’ın Rocket adlı lokomotifi, dünyanın ilk ticari tren seferini gerçekleştirerek Liverpool’la Manchester’ı birbirine bağladı.</p>
<p><strong>1848</strong> <em><strong>► </strong></em>Avrupa’da liberalizm, sosyalizm ve ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı talepleriyle ayaklanmalar gerçekleşti ve tümü bastırıldı.</p>
<p><strong>1856</strong> <em><strong>► </strong></em>Batılı güçler Çin’i limanlarını ticarete açmaya zorlamak için İkinci Afyon Savaşı’nı başlattı.</p>
<p><strong>1859</strong> <em><strong>► </strong></em>Charles Darwin, Türlerin Kökeni kitabını yayınlayarak tartışmalar yaratan evrim teorisini açıkladı.</p>
<p><strong>1860</strong> <em><strong>► </strong></em>Giuseppe Garibaldi, 1000 kişilik gönüllü birliğiyle Fransız Bourbon Hanedanı’nın Güney İtalya ve Sicilya’daki egemenliğine son verdi. Bir yıl sonra İtalya birleşti.</p>
<p><strong>1863</strong> <em><strong>► </strong></em>Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Abraham Lincoln tarhiteki en önemli hitabetlerden biri olan Gettyburg Konuşması’nı yaptı.</p>
<p><strong>1868</strong> <em><strong>► </strong></em>Japonya’da Tokugawa şogunluğu devrildi ve İmparator Meiji başa geçti. Ülke önemli bir emperyal güç haline geldi.</p>
<p><strong>1869</strong> <em><strong>► </strong></em>Kızıl Deniz ile Akdeniz’i bağlayan ve Avrupa’yla Doğu arasındaki deniz yolculuklarını ciddi ölçüde kısaltan Süveyş Kanalı açıldı.</p>
<p><strong>1881</strong> <em><strong>► </strong></em>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu <a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/">Gazi Mustafa Kemal Atatürk</a> doğdu.</p>
<p><strong>1892</strong> <em><strong>► </strong></em>New York limanında göçmenlerin ABD’ye giriş işlemlerini gerçekleştirmek için Ellis Adası açıldı. Göçmenlerin birçoğu Amerikan vatandaşı oldu. Ada 1954’te kapatıldı.</p>
<p><strong>1908</strong> <em><strong>► </strong></em>Jön Türkler adı verilen reform yanlısı gruplar, otoriter Osmanlı sultanını devirdi ve ülkeyi yönetmeye soyundu.</p>
<p><strong>1913</strong> <em><strong>► </strong></em>Emily Davison, Derby’de kendini Kral V. Charles’ın atının altına attı ve öldü. Dünya çapında kadınların oy kullanma hakkı mücadelesinin simgesi oldu.</p>
<p><strong>1917</strong> <em><strong>► </strong></em>Rusya’da ayaklanmalar Çarı’ın devrilmesine yol açtı. Lenin devrim çağrısı yaptı ve Bolşevikler kasım ayında iktidarı ele geçirdi.</p>
<p><strong>1919</strong> <em><strong>► </strong></em>I. Dünya Savaşı sona erdi ve 1919 Haziranı’nda Versoilles Antlaşması imzalandı. Almanlar topraklarını kaybettiler, büyük ölçüde silahsızlandırıldılar ve savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldılar.</p>
<p><strong>1923</strong> <em><strong>► </strong></em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen kuruldu ve yönetim şekli olarak cumhuriyeti ilan etti. Atatürk modern, ilerici ve laik bir ulus devlet kurmak için politik, ekonomik ve kültürel alanlarda sekülarist ve milliyetçi karakterde reformlar gerçekleştirdi.</p>
<p><strong>1929</strong> <em><strong>► </strong></em>New York borsasında hisse senetleri dibe çakıldı. Milyarlarca dolar kaybedildi ve mali felaket dünyayı büyük buhrana soktu.</p>
<p><strong>1934-35</strong> <em><strong>► </strong></em>Güney Çin’deki milliyetçilerden kaçan 80 bin komünist Mao Zedong öncülüğünde kuzeye doğru zorlu Uzun Yürüyüş’ü gerçekleştirdi.</p>
<p><strong>1939</strong> <em><strong>► </strong></em>Hitler Polonya’yı işgal etti. Britanya ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Dünya tarihindeki en ölümcül savaş altı yıl sürdü.</p>
<p><strong>1942</strong> <em><strong>► </strong></em>Naziler Wannsee’de bir araya gelerek Yahudileri yok etme planını görüştü. Yahudi soykırımı sırasında 6 milyondan fazla kişi öldürüldü.</p>
<p><strong>1947</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz Hindistanı iki bağımsız ulus devlete bölündü. Hinduların çoğunlukta olduğu Hindistan ve Müslümanların çoğunlukta olduğu Pakistan.</p>
<p><strong>1948</strong> <em><strong>► </strong></em>Otuz yıldır İngiliz egemenliğinde olan Filistin’de Yahudi devleti İsrail kuruldu.</p>
<p><strong>1956</strong> <em><strong>► </strong></em>Mısır lideri Nasır, Süveyş Kanalı’nın millileştirildiğini ilan etti. Britanya, Fransa ve İsrail Mısır’ı işgal etti. ABD ateşkesi sağladı ve müttefikler geri çekildi.</p>
<p><strong>1957</strong> <em><strong>► </strong></em>Kwame Nkrumah, İngiliz egemenliğindeki Gana’nın bağımsızlığını barışçıl yollarla kazandı. 1970’lere kadar Afrika’daki birçok ülke bağımsızlığına kavuştu.</p>
<p><strong>1962</strong> <em><strong>► </strong></em>Küba füze krizi sırasında dünya 13 gün boyunca Küba ve ABD arasında nükleer savaş tehdidi yaşadı. Anlaşmazlık diplomasi yoluyla çözüme kavuşturuldu.</p>
<p><strong>1965</strong> <em><strong>► </strong></em>ABD komünizmin yayılmasını önlemek için Güney Vietnam’a birlikler gönderdi ve dokuz yıllık bir savaşın içine girdi.</p>
<p><strong>1989</strong> <em><strong>► </strong></em>Doğu Alman hükümeti seyahat kısıtlamalarını kaldırdı ve binlerce kişi Berlin Duvarı’nı yıktı. Komünizm çöktü.</p>
<p><strong>1991</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee tarafından akademisyenlerin bilgi paylaşmasına imkan tanımak için kurulan ilk web sitesi (World-Wide-Web) kullanılmaya başlandı.</p>
<p><strong>2001</strong> <em><strong>► </strong></em>11 Eylül’de aşırı İslamcılar ABD’ye büyük bir terörist saldırı gerçekleştirdi. Yaklaşık 3000 kişi öldü.</p>
<p><strong>2011</strong> <em><strong>► </strong></em>Dünya’nın nüfusu 7 milyarı aştı. Küresel iklim krizi patlak verdi.</p>
<p><a href="https://holosen.org/dunya-tarihi-onemli-olaylar-kronolojisi/">Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsanın Evrimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/insanin-evrimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/insanin-evrimi</guid>
<description><![CDATA[ İnsanın evrimi yaklaşık 65 milyon yıl önce, hayvanlar aleminin omurgalılar şubesine mensup, memeliler sınıfından türemiş, primatlar denen bir takım ortaya çıkmasıyla başladı. Bu takım milyonlarca yıl boyunca bir ağacın dalları gibi farklı ailelere, cinslere ve türlere evrildi. En son yaklaşık 6 milyon yıl önce tek bir dişi primatın iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin […]
İnsanın Evrimi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/homo-sapiens.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İnsanın, Evrimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın evrimi yaklaşık 65 milyon yıl önce, hayvanlar aleminin omurgalılar şubesine mensup, memeliler sınıfından türemiş, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat" target="_blank" rel="noopener">primatlar</a> denen bir takım ortaya çıkmasıyla başladı. Bu takım milyonlarca yıl boyunca bir ağacın dalları gibi farklı ailelere, cinslere ve türlere evrildi. En son yaklaşık 6 milyon yıl önce tek bir dişi primatın iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi" target="_blank" rel="noopener">oldu.</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-283" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-283" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-300x192.jpg" alt="" width="300" height="192" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-300x192.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-768x492.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-696x445.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-656x420.jpg 656w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Çağdaş canlılarla yıllara göre son ortak atamızın ayrılış zamanını gösteren tablo</figcaption></figure>
<p>Yollarımız ayrıldı.</p>
<p>İnsan kelimesi sanılanın aksine sadece günümüz modern insanını yani “Homo sapiens’i” temsil etmez. Daha 100 bin yıl önce bile Dünya en az altı farklı insan türüne ev sahipliği yapıyordu. Fakat günümüzde kalan tek insan türü temsilcisi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan" target="_blank" rel="noopener">biziz.</a></p>
<h2><strong>Afrika’ya seyahat</strong></h2>
<p></p>
<p>Şimdi sizi iki milyon yıl öncesine bir seyahate çıkarayım.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-284" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-300x195.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1024x664.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-768x498.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1536x996.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-696x452.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1068x693.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-647x420.jpg 647w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a>Doğu Afrika’dayız. Çok tanıdık insan karakterlerine tanık oluyoruz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler. Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu. İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu. Hiç kimsenin, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Tarih öncesi insanlar etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlardı.</p>
<p>Peki ne oldu? Ne oldu da insanlar arasından sıyrılıp hayatta kalmayı başaran tek tür yani “Sapiens”, dünyaların efendisi haline geldi?</p>
<p>Bunu ilerleyen videolarda konuşacağız. Şimdi insan cinsinin evrimleşme hikayesine yakından bakalım.</p>
<h2><strong>İnsanın evrim hikayesi</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-285" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-285" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-170x300.jpg" alt="" width="170" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-170x300.jpg 170w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-579x1024.jpg 579w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-768x1359.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-868x1536.jpg 868w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-696x1232.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-237x420.jpg 237w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist.jpg 904w" sizes="auto, (max-width: 170px) 100vw, 170px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Australopithecus Afarensis</figcaption></figure>
<p>İnsanlar ilk olarak 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus" target="_blank" rel="noopener">Australopithecus</a> adı verilen bir primat cinsinden evrimleşti. Yaklaşık 2 milyon yıl önce, bu arkaik erkek ve kadınların bazıları ana yurtlarını terk ederek Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerine göç ettiler. Kuzey Avrupa’nın karlı ormanlarında hayatta kalmak, Endonezya’nın nemli cangıllarından daha farklı özellikler gerektirdiğinden, insan toplulukları farklı yönlerde evrildiler. Bunun sonucunda pek çok farklı tür ortaya çıktı; bilim insanları da bunların her birine ayrı birer şaşaalı Latince isim koydular.</p>
<h4><strong>Homo Türleri</strong></h4>
<p>Avrupa ve Batı Asya’daki insanlar çoğunlukla “<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal" target="_blank" rel="noopener">Neandertaller</a>” olarak adlandırılan Homo neandertalensis’e <a href="https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg" target="_blank" rel="noopener">evrildiler.</a> Neandertaller Sapienslerden daha güçlü, daha kaslıydı ve Buzul Çağının Batı Avrasyası’na uyumluydular. Asya’nın daha doğu bölgeleri “Dik adam” anlamına gelen <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus" target="_blank" rel="noopener">Homo</a> erectus tarafından mesken <a href="https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/" target="_blank" rel="noopener">tutulmuştu.</a> Bu tür, bu bölgede iki milyon yıla yakın bir süre hayatta kalarak rekor kırdı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-286" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-286 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1024x597.jpg" alt="" width="696" height="406" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1024x597.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-300x175.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-768x448.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1536x896.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-696x406.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1068x623.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-720x420.jpg 720w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Farklı insan türleri ve ortak ataları Australopithecus (solda)</figcaption></figure>
<p>Endonezya’daki Java adasında ise “Solo Vadisi İnsanı” anlamına gelen <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man" target="_blank" rel="noopener">Homo soloensis</a> yaşamaktaydı. Bu tür tropik yaşama uyumluydu. Diğer bir Endonezya adası Flores’te arkaik insanlar bir cüceleşme süreci geçirdi. İnsanlar Flores’e ilk defa deniz seviyesi olağanüstü derecede düşükken geldiler; bu esnada adaya anakaradan kolayca ulaşılabiliyordu. Denizler yeniden yükseldiğinde, bazı insanlar kaynakları çok kıt olan adalarda mahsur kaldılar. Daha çok yiyeceğe ihtiyacı olan büyük insanlar ilk önce öldüler, daha küçük yapılılarsa çok daha iyi hayatta kalabildiler ve Flores insanları nesiller boyunca cüceye dönüştüler. Bilim insanları tarafından <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis" target="_blank" rel="noopener">Homo floresiensis</a> olarak bilinen bu kendine mahsus tür ancak bir metre boya ulaşabiliyor ve 25 kilogramdan daha ağır olmuyordu. Buna karşılık taştan aletler yapabiliyor ve hatta zaman zaman adadaki cüce filleri bile avlayabiliyorlardı.</p>
<p>2010’da, bilim insanları Sibirya’daki Denisova <a href="https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave" target="_blank" rel="noopener">mağarasını</a> kazarken fosilleşmiş bir parmak kemiği keşfettiklerinde, diğer bir kayıp kardeş de hiçlikten kurtarıldı. Genetik analiz, parmağın daha önceden bilinmeyen bir insan türüne ait olduğunu kanıtladı ve bu türe de <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan" target="_blank" rel="noopener">Homo denisova</a> adı verildi.</p>
<p>Kim bilir daha kaç tane kayıp akrabamız diğer mağaralarda, adalarda ve farklı iklimlerde keşfedilmeyi bekliyor.</p>
<h2><strong>Doğu Afrika’daki Evrim</strong></h2>
<p>Bu insanlar Avrupa ve Asya’da evrim geçirirken. Doğu Afrika’daki evrim de durmadı. İnsanlığın beşiği, “Rudolf Gölü İnsanı” anlamına gelen Homo rudolfensis, “Çalışkan İnsan” Homo ergaster ve hiç de alçakgönüllü davranmayarak “Zeki İnsan” adını verdiğimiz türümüz Homo sapiens gibi pek çok türe ev sahipliği yapmaya devam etti.</p>
<p>Bu türlerin bazı üyeleri dev gibiyken bazıları cüceydi. Bazıları korkutucu avcılarken bazıları zararsız bitki toplayıcılardı. Bazıları tek bir adada yaşarken pek çoğu kıtaları aştı. Ama hepsi Homo cinsine mensuptu. Hepsi insandı.</p>
<p>Çoğu insan tarafından yanlış düşünülen bir kanıyı da burada açıklığa kavuşturalım.</p>
<p>Bütün bu insan türleri biri bir diğerinin ardılı olacak şekilde düz bir soy çizgisini takip etmedi. Yani tüm önceki türler bizim eski modellerimiz değiller. Gerçekte yaklaşık 2 milyon yıl önceden 40 bin yıl öncesine kadar dünya aynı anda pek çok insan türüne ev sahipliği yaptı.</p>
<h2><strong>İnsan evriminin kanıtları</strong></h2>
<p>Buraya kadar her şey tamam da, tüm bu hikayeyi sanki o çağlarda yaşamışçasına nereden biliyoruz?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-287" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-287 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-105x300.jpg" alt="" width="105" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-105x300.jpg 105w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-359x1024.jpg 359w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-147x420.jpg 147w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy.jpg 504w" sizes="auto, (max-width: 105px) 100vw, 105px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Turkana çocuğu olarak bilinen Homo erectus türüne ait fosilleşmiş bir insan iskeleti (1984)</figcaption></figure>
<p>Elbette hikayenin bazı parçaları eksik fakat bu yap-bozun yerine oturmuş her bir parçası, antropologlar tarafından keşfedilmiş fosillere, bu fosiller üzerinde yapılan radyometrik tarihlemelere ve gen analizlerine dayanıyor.</p>
<p>İlk olarak <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)" target="_blank" rel="noopener">Morris Goodman</a> adlı bir araştırmacı 1963’te immünolojik yöntemler kullanmak suretiyle goril, şempanze, orangutan ve insanın proteinlerini karşılaştırdı ve insana en yakın olan primatların Afrika iri primatları goril ve şempanze olduğunu kanıtladı.</p>
<p>O günden bugüne çok şey değişti ve bugün biz insanın kökeninin ve evriminin izlerini geriye doğru sürerken DNA polimorfizminden yararlanıyoruz. Mesela bugün şempanze ile insan arasındaki genetik farklılık derecesinin şaşılacak derecede küçük olduğunu çok iyi biliyoruz. Şempanze ve insan genomları birbirinin %98,77 oranında aynısı.</p>
<h2><strong>Kronolojik evrim süreci</strong></h2>
<p>Peki, insanın evrimi tüm canlılarda olduğu gibi çok fazla dallı budaklı bir süreç olsa da kronolojik bir sıralamayla bakmak isteseydik hangi türlerle karşılaşırdık?</p>
<p>Ailemizin ilk temsilcileri Afrika’nın doğu ve kuzeydoğusundaki ormanlık alanlara etkin bir uyum gerçekleştirmiş <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar" target="_blank" rel="noopener">Hominidler</a>, yani insansılardı. Australopitecus adını verdiğimiz insansılar 4,5 milyon yıl öncesinden 1 milyon yıl öncesine kadar Afrika’nın doğu ve güneyinde yaşamlarını sürdürdüler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-288" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-288" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-300x200.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-1024x683.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-768x512.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-696x464.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-1068x712.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-630x420.jpg 630w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832.jpg 1500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Australopithecus afarensis’in restorasyon modeli</figcaption></figure>
<p>Bu ilk temsilciler ister savanlık ister sık ormanlık alanlar olsun hep su kenarında yaşadılar. Australopitecuslar’ı simgeleyen üç özellik; küçük beyin, iri yüz ve iki ayak üzerinde yürüme becerisiydi.  Basit biçimde avlanıyor ve öldürdükleri küçük hayvanları, ateşi kullanmayı bilmedikleri için pişirmeden yiyorlardı.</p>
<h2><strong>1-İki ayak üzerine kalkma becerisi (Bipedalizm)</strong></h2>
<p>Küçük boylu savunmasız bu uzak atalarımız çevrelerindeki tehlikeli hayvanlardan korunmak ve güvence içinde uyumak için ağaçları bir sığınma yeri olarak kullanmaya devam ederken bir yandan da iki ayak üzerine kalkmaya başladı. Bu sayede çevrelerinde yaşayan tüm canlılara görece bir üstünlük kurmuş oluyorlardı. Dik duran bir insansının görüş alanı genişliyor, çevredeki düşmanlarını daha rahat görebiliyordu. Elleri serbest kaldığı için alet yapıp kullanabiliyor, yakaladığı küçük hayvanları ve topladığı bitkileri kamp yerine kolayca taşıyabiliyordu. Ayrıca dik konuma geçen bir Hominidin vücudu, Afrika’nın yakıcı ve dik gelen Güneş ışınlarına daha az maruz kalıyor; böylece vücuttaki soğuma süreci daha etkin oluyordu.</p>
<p>Eller daha fazla şey yapabildikçe ellerin sahipleri de daha başarılı hâle geldiler, dolayısıyla evrimsel baskı avuçlarda ve parmaklarda daha yoğun bir sinir ağı ve kasların gelişmesini sağladı. Bugün insanlar bunun bir sonucu olarak elleriyle çok ince işleri yapabilir, özellikle de karmaşık aletler üretip bunları kullanabilirler.</p>
<p>İki ayak üzerinde durma becerisi elbette hemen gerçekleşen bir şey değildi. Fakat tüm bu faydalarından dolayı iki ayak üzerine kalkmayı başaran Hominidler avantaj kazanıp hayatta kalabiliyor, genlerini sonraki nesillere aktarabiliyordu.</p>
<h2><strong>2-Bipedalizmin dezavantajları ve erken doğum</strong></h2>
<p>Peki iki ayak üzerinde yürümenin hiç dezavantajı yok muydu? Elbette vardı. İnsanlık geniş görüş açısının ve becerikli ellerinin bedelini sırt ağrıları ve boyun tutulmalarıyla ödedi.</p>
<p>Kadınlar daha da fazlasını ödemek zorunda kaldı. Dik bir duruş daha dar kalçalar demekti ve bu da doğum kanalını daraltıyordu, üstelik aynı anda bebeklerin de beyni giderek büyüyordu. Doğumda ölüm, dişi insanlar için ciddi bir sorun haline geldi. Bebeklerinin kafası ve beyni daha küçük olduğundan, erken doğum yapan kadınlar daha çok hayatta kaldılar ve daha çok çocuk sahibi oldular; doğal seçilim bu şekilde erken doğumlara hayatta kalma şansı verdi. Elbette böylelikle diğer hayvanlara kıyasla insanlar, pek çok hayati öneme sahip sistemleri henüz tam olarak gelişmemişken erken doğar hâle geldiler. Bir tay doğumdan kısa süre sonra yürüyebilir, bir yavru kedi birkaç haftalıkken annesi yiyecek arayışı sırasında onu yalnız bırakabilir. İnsan bebekleriyse yıllar boyunca yardım, bakım, koruma ve eğitim için büyüklere muhtaçtır.</p>
<p>İşte bu durum insanlığın olağanüstü sosyal becerilerine ciddi katkı yaptı.</p>
<p>Yalnız yaşayan anneler, eteklerinde yardıma muhtaç çocuklarıyla kendileri ve yavruları için gıda ararken çok zorluk yaşadı. Bir çocuk büyütmek, ailenin diğer üyelerinden ve komşulardan sürekli yardım almayı gerektiriyordu, bu yüzden bir insanı büyütmek için bütün kabileye ihtiyaç vardı. Evrim böylelikle, güçlü sosyal bağlar kurabilenleri destekledi.</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak, insanlar az gelişmiş olarak doğduklarından diğer tüm hayvanlardan daha çok eğitilebilir ve daha çok sosyal ilişki kurabilirler. Pek çok memeli, anne karnından fırından çıkan toprak kap gibi çıkar, onları yeniden şekillendirmeye çalışmak onlara zarar verir. İnsanlar ise anne karnından bir ocaktan çıkan erimiş bir cam gibi çıkarlar ve şaşırtıcı oranda şekillendirilebilirler. Bu yüzden bugün çocuklarımızı Müslüman veya Budist, kapitalist veya sosyalist, savaşçı veya barışçıl olarak eğitebiliyoruz.</p>
<h2><strong>3-Beyin kabuğundaki özgün gelişme</strong></h2>
<p>İki ayak üzerine kalkmanın öneminden uzun uzun bahsettik. Sıra insanlaşma sürecindeki ikinci önemli aşama olan beyin kabuğundaki özgün gelişmeye geldi.</p>
<p>Ailemizin ilk temsilcilerinde beyin, iri primatlarınkinden pek farklı değildi. Australopitekus’ta tespit edilen en küçük beyin hacmi 400 cm3’tü. Fakat dik duruşla beraber, başın gövdeyle olan ilişkisi yeni bir konuma geçti.</p>
<p>Bazı insansılar yeni davranış örüntüleri geliştirdikçe, günlük yaşamlarında doğal organların yerini giderek aletler aldı ve vücudun yükünü hafifleten bu aletler daha iri ve karmaşık bir beynin, doğal ayıklanma sürecinde ister istemez avantajlı konuma geçmesinin yolunu açtı. Savunmadan eğitime para aktaran bir yönetim gibi insanlar bisepslerden nöronlara enerji aktardılar. Gelişen beyin de, sırası geldiğinde, yeni yaşam biçimlerine kapı açtı. Böylece bir tür etki-tepki ilişkisi ortaya çıkmış; insan, vücuduna oranla en büyük beyne sahip hayvan olarak tarih sahnesindeki yerini almıştı.</p>
<h2><strong>4-İnsansıların insana evrilmesi</strong></h2>
<p>İnsansıları geçtik. Sıra geldi modern insanın ilk atası ile tanışmaya. Karşınızda <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis" target="_blank" rel="noopener">Homo habilis.</a></p>
<h4><strong><em>4.1-Homo Habilis</em></strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-289" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-289" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-300x199.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-1024x680.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-768x510.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-696x462.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-1068x709.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-632x420.jpg 632w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Homo habilis türünün rekonstrüksiyonu</figcaption></figure>
<p>Bilim insanları Homo habilis ile modern insanın, evrim ağacında doğrudan bir bağlantısının bulunduğunu düşünüyor. Homo cinsinin bu ilk örnekleri, 1,8 milyon yıl önce Doğu Afrika’da Tanzanya’nın Olduvai Gorge Vadisi’nde yaşadılar. Bu bölgede yürütülen kazılarda 1959 ile 1987 yılları arasında Homo habilis’in çok sayıda temsilcisi bulundu.</p>
<h4><strong>Dış görünüş</strong></h4>
<p>Habilis atalarımızda özellikle beyin ve yüz biçimleri insansılardan çok bugünkü insanları hatırlatıyordu. Kafatası kemikleri ince, kaş kemerleri daha belirgindi. Beyinde frontal lobun yer aldığı alın bölgesi insansılarınkinden daha gelişmişti. Kafatası ise tüm kas bağlantılarından arınmış, daha yuvarlak bir görünüm kazanmıştı.</p>
<p>İnsansılarda görmeye alıştığımız güçlü çiğneme kasları ve çok iri azı dişleri Habilis atamızda söz konusu değildi. Habilisler’de diş minesi inceydi. Köpek dişi diğer komşu dişlerle aynı hizadaydı. Büyük azı dişleri ise uzunluklarına oranla daha az genişti.</p>
<p>Habilisler’in günümüzde bulunan ayak iskeletleri, dik duruşu en iyi kanıtlayan organ. Ayakta enlemesine ve boylamasına olan kavis, modern insanınkini hatırlatıyor. Fakat bacak kaslarına bakılacak olursa bizden daha dayanıklı olduklarını söyleyebiliriz.</p>
<h4><strong>Beyin yapısı</strong></h4>
<p>Habilisler’de beyin hacmi ortalaması ise 660 cm3’tü. Cinsimizin ilk örneklerinde beyin sadece hacim yönünden değil, yapısal olarak da insansılardan farklıydı. Mesela Broca ve Wernicke bölgelerinin varlığı ilk atalarımızın konuşma yeteneğine sahip olabileceğini gösteriyor. Broca merkezi beynin sol tarafında alın bölgesine yakın küçük bir kabartı. Konuşma dili ile bağlantısı var ve seslerin üretilmesinden sorumlu bir merkez. Wernicke merkezi ise, seslerin algılanıp ayırt edilmesinde rol oynuyor.</p>
<h4><strong>Alet yapabilme becerisi</strong></h4>
<p>Homo habilis taştan aletler yapabiliyordu. Taştan yontup elde ettikleri keskin kenarlı satırları hayvan derisi yüzmek, parçaları koparmak ya da kemik iliğini çıkarmak için kullanıyorlardı. Ayrıca bu taş aletleri sivri uçlu sopaları biçimlendirmek için de kullandılar. Et, tek besin kaynağı değildi. Avlanmayı genelde erkekler üstlenirken dişiler de bitkisel besinlerin toplanmasında görevliydi.</p>
<p>Bildiğiniz gibi insanı insan yapan önemli bir özellik öğrenilen yetenekleri ve teknolojiyi bir sonraki nesile aktarabilme becerisidir. İlk atalarımız Habilisler, yapmış oldukları aletleri bir kez kullanıp atmıyordu. Yerleştikleri yeni kamp bölgelerine beraberlerinde alet ve silahlarını da taşıyorlardı. Bu aletlerin nasıl yapıldığını nesilden nesle aktararak bilişsel devrimin önünü açtılar. Kültürel ilişkiler beynin daha da gelişip karmaşık bir yapı kazanmasında itici güç oluşturdu.</p>
<h4><strong><em>4.2-Homo Erectus</em></strong></h4>
<p>Australopitecus’larda ellerin özgürlüğüne kavuşmasına tanık olduk. Habilis’te ise bu özgür eller iri bir beyinle koordinasyon kurarak ilkel teknolojik aletleri yarattı.</p>
<p>Peki <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus" target="_blank" rel="noopener">sırada</a> kim var?</p>
<p>Homo Erectus… Yani Sapiens’in en yakın atası.</p>
<p>Erectus’un en eski temsilcileri yaklaşık 1,9 milyon yıl öncesinde karşımıza çıkarken son temsilcileri ise 117 bin yıl önce bile bizimle beraberdi. Erectus, atası olarak bilinen Homo habilis’ten daha uzun boylu, daha güçlü, daha iri beyinliydi. Ortalama beyin kapasiteleri 900 cm3’tü ve Homo erectus’un son temsilcilerinde bu irilik 1200 cm3’e kadar çıkmıştı. Bu artış daha karmaşık bir zihinsel yapıyı, dolayısıyla daha zeki bir insan formunu yarattı.</p>
<h4><strong>Turkana çocuğu</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-290" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-290" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-300x228.jpg" alt="" width="300" height="228" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-300x228.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-768x585.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-696x530.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-552x420.jpg 552w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg 946w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Homo erectus türüne ait 11-12 yaşlarında bir çocuğun (Turkana çocuğu) rekonstrüksiyonu – İskeleti 1984 yılında, Kenya Nariokotome’daki Turkana Gölü’nün yakınında bulunmuştur</figcaption></figure>
<p>Homo Erectus’un en iyi korunmuş iskeletlerinden biri 1984 yılında Kenya’da Turkana Gölü’nün birkaç kilometre batısında bulundu. Bilim insanları ona “<a href="https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg" target="_blank" rel="noopener">Turkana Çocuğu</a>” ismini verdiler. İskelet aşağı yukarı 1,5 milyon yıl öncesine tarihlendi. Kafatası ve alt çenesi de dahil tüm iskelet çok iyi korunmuştu. Bu 10-11 yaşlarında bir çocuktu.</p>
<h4><strong>Erectuslar nerede yaşadılar</strong></h4>
<p>Homo habilis sadece Afrika kıtasında yaşarken Homo erectus insanları, Afrika’da dahil olmak üzere Avrupa, Orta Doğu, Türkiye, Kafkasya ve Asya’nın kuzey ve güneydoğusuna kadar her iklim ve coğrafyada yaşamlarını başarıyla sürdürdüler. Üstelik bunu o kadar uzun bir süre yaptılar ki neredeyse iki milyon yıl boyunca hayatta kalarak şu ana kadarki en dirençli insan türü oldular. İki milyon yıl bizim türümüzün başarabileceği bir şey değil. Bizim bin yıl sonra bile ortalarda olacağımız şüpheli.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-291" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-291 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-300x222.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1024x757.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-768x568.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1536x1136.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-696x515.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1068x790.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-568x420.jpg 568w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1.jpg 1800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Etiyopya’nın Afar bölgesinde 1,2 milyon yıl öncesinden kalma erişkin bir Homo erectus dişisine ait leğen kemiği</figcaption></figure>
<p>Erectus atalarımız kafatası düzeyinde ilkel, vücut düzeyinde modern bir yapıya sahipti. Bacak kemikleri bizimkilere çok benziyordu. 2001 yılında Etiyopya’nın Afar bölgesinde 1,2 milyon yıl öncesinden kalma erişkin bir Homo erectus dişisine ait leğen kemiği <a href="https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html" target="_blank" rel="noopener">bulundu</a>. Bu kemik şimdiye kadar yaygın olan inanışın aksine, Erectus kadınlarının iri beyinli bebekleri doğurabilecek bir anatomiye sahip olduklarını gösterdi.</p>
<p>Homo erectus’un, Habilis atası gibi aletlere de ihtiyacı vardı. Kesmek, kırmak, parçalamak, bitki kök ve yumrularını topraktan çıkarmak ya da hayvan derilerini yüzmek için çeşitli aletler yapmak zorundaydı. Yaptı da. Ayrıca, kendisini diğer hemcinslerine ve yırtıcı hayvanlara karşı savunmak durumundaydı. Bu yüzden silah da üretebiliyordu. Fakat Homo erectus’un bir farkı vardı ki; sadece alet değil, alet yapan aletler de üretebiliyordu.</p>
<h4><strong>Ateşin keşfi</strong></h4>
<p>Erectus kültür tarihimizde önemli bir kilometre taşı olan ateşi de keşfetti. Daha doğru bir deyişle ateşi evcilleştirdi. Buna dair en eski örnek Güney Afrika’da bir doğal mağarada <a href="https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave" target="_blank" rel="noopener">ele geçti.</a> Erectus atalarımıza ait el baltaları, ocak külleri ve etleri pişirilen hayvanların yanmış kemik kalıntıları, ateşin insan tarafından kontrol altına alındığını ve kullanıldığını kanıtlıyor.</p>
<p>Doğanın bu etkin gücü ile insan yarım milyon yıldan beri iç içe. Ateş soğuktan koruyor, karanlık geceleri aydınlatıyor ve vahşi hayvanlara karşı koruma sağlıyordu. Erectus atalarımız öldürdükleri hayvanların etlerini ve topladıkları bitkisel yiyecekleri ateşte pişirdiklerinde daha lezzetli olduğunu fark etti. Üstelik pişirilen bu besinlerin hazmı da daha kolay oluyordu. Böylece dişlerin, çiğneme kaslarının ve sindirim sisteminin yükü büyük ölçüde hafifledi. Dişler küçüldü, çiğneme kasları zayıfladı. Sonuçta çene ufaldı, bağırsaklar kısaldı ve böylece enerji, irileşen beyne aktarıldı. İri beyin, aynı zamanda bilişsel kapasite ve artan zeka demekti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-293" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-293 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-300x201.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1024x685.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-768x514.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1536x1028.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-696x466.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1068x715.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-627x420.jpg 627w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Ateşin keşfi ile insan hem yiyecekleri daha kolay sindirdi hem de bilişsel kapasitesini artırdı</figcaption></figure>
<p>Bu anatomik özellikler insanın yaşam biçimine de yansıdı. Ateşin keşfi insanların sosyal yönlerini büyük ölçüde değiştirdi. Karanlık gecelerde ve soğuk havalarda ateş etrafında toplanıp, birbirleriyle daha güçlü bir iletişim kurma fırsatı buldular. Günlük yaşamda tanık oldukları olayları birbirlerine aktarma olanağına kavuştular. Belki de ateş çevresinde dans edip şarkılar söylediler ve çeşitli törenler düzenlediler. Kendilerini yalnızlıktan kurtardılar. Ateş sayesinde insanın psiko-sosyal gelişimi güçlü bir ivme kazandı. Hikaye anlatan hayvan, büyük bir devrimin eşiğindeydi. İnsanlığa çağ atlatan bilişsel devrimin eşiğinde…</p>
<h2><strong>Neandertaller ve Homo Sapiens sahneye çıkıyor</strong></h2>
<p>Yaklaşık 250-300 bin yıl önce Homo erectus çizgisindeki formlar yavaş yavaş tarih sahnesinden çekiliyor ve yerlerini hem kültürel, hem de bilişsel yönden daha gelişmiş Sapiensler’e bırakıyordu. Aslında bu geçiş sürecinde bir kopukluk olmadı. Öyle ki Homo erectus’un son temsilcilerini Homo sapiensler’in ilk temsilcilerinden ayırt etmek oldukça zordu. Ara formlar her zaman oldu. Böylece bir devir kapanırken Neandertaller ve Sapiens adı verilen yepyeni insan formlarının dönemi başlıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-295" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-295 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1-300x287.jpg" alt="" width="300" height="287" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1-300x287.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Neandertal kadını (sağda) ve Sapiens kadını (solda)</figcaption></figure>
<p>Besin kaynaklarının aranması, daha iyi yaşam için geliştirilen aletler, verimli bir av için etkin silah ve stratejilerin belirlenmesi ve olumsuz iklim koşulları gibi sonu gelmeyen bir yaşam kavgası, yeni insan toplumlarının dünyanın her yerine yayılmasına olanak verdi. Doğal seçilim süreci; en yetenekli, en uyumlu, en kurnaz, dayanıklı ve iletişim sistemi en gelişmiş iri beyinli insan türlerini avantajlı kıldı. Kendini dünyaların efendisi ilan edecek Homo sapiens’in önü böylece açıldı.</p>
<p>Bu bir devrin başlangıcıydı.</p>
<p>Dinler, kültürler, milliyetler, mitler, medeniyetler, imparatorluklar ve kurgularla dolu bir yolculuğun başlangıcı…</p>
<p>Neandertalleri ve onbinlerce farklı yaşam formunu ortadan kaldıran bir türün, akıl almaz serüveninin başlangıcı…</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<ul>
<li><strong>Her Şeyin Kökeni – New Scientist</strong></li>
<li><strong>50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi – Prof. Metin Özbek</strong></li>
<li><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Prof. Yuval Noah Harari</strong></li>
</ul>
<p><a href="https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg"><strong>https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg"><strong>https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal</strong></a></p>
<p><a href="https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/">https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man">https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis</a></p>
<p><a href="https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave">https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar</strong></a></p>
<p><a href="https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html"><strong>https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus</strong></a></p>
<p><a href="https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/insanin-evrimi/">İnsanın Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu</guid>
<description><![CDATA[ Bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş, suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı. Orta Afrika’da yaşayan Bushongo halkına ait bu yaratılış efsanesi, diğer birçokları […]
Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu? yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/39d5883ef5105a1f15025982c2540b2f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 00:19:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Canlılık, Nasıl, Oluştu, Cansız, Maddeler, Nasıl, Canlı, Oldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p>Bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş, suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı.</p></blockquote>
<p>Orta Afrika’da yaşayan Bushongo halkına ait bu yaratılış efsanesi, diğer birçokları gibi, bugün hala kendi kendimize sorduğumuz sorulara yanıt arıyor. Neyse ki günümüzde artık bize doyurucu yanıtlar veren bir araca sahibiz: Bilim.</p>
<p></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-238" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-238" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-300x160.jpg" alt="" width="300" height="160" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-300x160.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1024x545.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-768x409.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1536x818.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-696x371.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1068x569.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-789x420.jpg 789w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">En eski yazılı yaradılış destanı Enuma Eliş. Kil tabletler üzerine yazılmıştır.</figcaption></figure>
<p>Bildiğimiz bütün toplumların, evrenin ve evrende yaşayan canlıların kökeniyle ilgili hikayeleri var. En eski yaratılış destanı, Tunç Çağı Babil’inden kalma 2700 yıllık kil tabletler üzerine kazınmış olan <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1" target="_blank" rel="noopener">Enuma Eliş.</a> Oysa yaratılış hikayeleri kuşkusuz bundan çok daha gerilere, en az 40 bin yıl öncesine gidiyor.</p>
<p>Evrenin ne zaman <a href="https://holosen.org/evrenin-baslangici-buyuk-patlama-ve-4-boyut/" target="_blank" rel="noopener">başladığını</a>, bugünkü haline nasıl geldiğini ve Dünyamızın nasıl oluştuğunu konuştuk. Şimdi sıra canlılığa geldi.</p>
<p>Takdir edersiniz ki işimiz bu sefer biraz daha zor.</p>
<h2><strong>Canlılık ne zaman ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Şimdi biz yaratılış efsanelerini bir kenara bırakıp bilimin gözünden yaşamın nasıl ortaya çıktığına bakalım.</p>
<p>Dört milyar yıl geriye gidelim.</p>
<p>Dünya’nın yüzeyi soğumaya başlamış. Yeryüzü, göktaşları bombardımanı altında, volkanik patlamalarla yarılan, zehirli bir atmosferle çevrili korkunç bir yer. Ama bu düşmanca koşullara rağmen, olağanüstü bir şey oluyor. Kendi kendini kopyalayabilen bir veya bir dizi molekül ortaya çıkıyor. Bu olay, genç gezegenimizin o güne kadar tanık olduğu şaşırtıcı olaylar arasında en muhteşem olanı. Kopyalayıcıların ortaya çıkmasıyla, daha iyi kopyalanmayı sağlayan varyasyonlara sahip dölleri destekleyen doğal seçilim devreye giriyor. Kısa süre sonra ilk basit hücreler ortaya çıkıyor ve işte yaşam başladı bile…</p>
<p>Elbette bu iş bu kadar kolay değil!</p>
<p>Yaşamın ortaya çıkışı oldukça zorlu bir süreç. Bu yüzden evrende bulunan sonsuz sayıdaki gezegenlerin ancak çok küçük bir kısmında yaşam ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yaşam için gerekli temel şartlar; yani sıvı su, güneş gibi enerji kaynağı ve karbon içeren organik kimyasallar her gezegende bulunmaz.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-240" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-240" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-300x259.jpg" alt="" width="300" height="259" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-300x259.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-696x602.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-486x420.jpg 486w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-534x462.jpg 534w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7.jpg 711w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Güneş sisteminin Samanyolu içerisindeki konumu</figcaption></figure>
<p>Öncelikle gezegenin bulunduğu yıldız sisteminin galaksi içerisindeki konumu oldukça <a href="https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/" target="_blank" rel="noopener">önemli.</a> Daha sonra gezegenin yıldız sistemi içerisindeki konumu da oldukça önemli. Ayrıca yıldızın boyutu, tipi, yaşı; gezegenin  boyutu, tektonik hareketlere sahip olup olmadığı, atmosferinin bulunup bulunmaması gibi birçok faktör yaşamın yeşermesi için hayati öneme sahip.</p>
<p>İşte biz o kadar şanslıyız ki Dünyamız bütün bu şartları sağlamış.</p>
<p>Peki ne zaman sağlamış?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-241" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-241" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-300x223.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-768x572.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-696x518.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-564x420.jpg 564w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-265x198.jpg 265w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay.jpg 967w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Modern stromatolitler Shark Bay (Köpek Balığı Körfezi), Batı Avustralya.</figcaption></figure>
<p>Güney Afrika ve Avustralya’da bulunan ve “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite" target="_blank" rel="noopener">stromatolit</a>” adı verilen tarih öncesi fosil kayalardaki örnekler, yaşamın günümüzden 3.8 milyar yıl önce bile var olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Bana sorarsanız asıl soru “Ne zaman?” dan ziyade “Nasıl?”. Yaşam nasıl başladı?</p>
<h2><strong>Canlılık nerede ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Yaşamın başlangıcıyla ilgili bütün kuramların üç konuya açıklık getirmesi gerek:</p>
<p>1-Yapıtaşları nasıl oldu da karmaşık molekülleri oluşturacak şekilde bir araya geldiler?</p>
<p>2-Bu moleküller nasıl oldu da hücre gibi kapalı bir ortamın içine yerleştiler?</p>
<p>3-Bu süreci yönlendiren enerji nereden geldi?</p>
<p>Bir kurama en fazla yaklaştığımız yer, bu üçünü deniz tabanında bir araya getiren, <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent" target="_blank" rel="noopener">alkali hidrotermal bacalar.</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-242" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-242" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-300x214.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-768x547.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-696x496.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-590x420.jpg 590w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-100x70.jpg 100w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif.jpg 1011w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Black Smoker olarak adlandırılan hidrotermal bacalar</figcaption></figure>
<p>Bugün Dünya’da var olan ve Dünya’nın erken dönemlerinde de yaygın olarak bulundukları kabul edilen alkali bacalar, deniz yatağında yer alırlar ve hafif ılık alkali sıvılar sızdıran yarıklar şeklindedirler.</p>
<p>Bu bacalar; deniz suyunun deniz yatağına sızarak, olivin adı verilen bir mineralle reaksiyona girmesi sonucunda oluşur. Bu reaksiyon suyu hidrojence zengin hale getirir ve sıvının yeniden okyanus tabanına dönmesini sağlayan bir ısı açığa çıkarır. Ilık sıvı soğuk okyanus suyuyla karşılaştığında mineraller çökelerek zaman içinde 60 metre yüksekliğe ulaşabilen, kolay kırılır yapıda, yaşamın oluşması için gereken tüm koşulları sağlayan sert bacalar oluştururlar.</p>
<h2><strong>Canlılık nasıl ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Peki yaşam nasıl oldu da kendiliğinden ortaya çıktı? Cansız maddeler nasıl canlı maddelere dönüştü?</p>
<p>Yaşamın ortaya çıkışı, akıl sır ermez bir gizemden çok, üç temel bileşene yani; kaya, deniz suyu ve karbondioksite sahip bir gezegen sisteminin neredeyse kaçınılmaz bir sonucu. Yeter ki yeterince zaman olsun. Dünya, yüz milyonlarca yıl boyunca her noktasında sonsuz sayıdaki ihtimalleri deneyen kocaman bir kaynayan çorbaydı ve bu çorbadan yaşamın filizlenmesi kaçınılmazdı. Bilim insanları buna “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis" target="_blank" rel="noopener">abiogenesis</a>” dediler.</p>
<p>Dünya üzerinde ilk canlı organizma birdenbire ortaya çıkmadı tabii ki. Hücre oluşmadan önce birçok öncü adımın geçil­mesi gerekti. Dünya’nın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştuğundan ve canlılığın da yaklaşık 3,8 milyar yıl önce ortaya çıkmış olması gerektiğinden bahsetmiştim. Görülüyor ki, Dünya oluştuktan sonra geçen 700 milyon yıl, canlılığın oluşması için gerekli uygun koşulların meydana gelmesini sağladı.</p>
<p>Bu koşullar meydana geldiğinde inorganik moleküller birbirleriyle etkileşime girdiler. Bu reaksiyonlar için gerekli olan enerji; yıldırımlar, güneş ışığından gelen mor ötesi radyasyon ve volkanlardan gelen ısı enerjisinden elde edildi. Böylece bu inorganik maddeler ilk organik moleküllere dönüştü.</p>
<h2><strong>Miller-Urey deneyi</strong></h2>
<p>İyi güzelde tüm bunları nereden biliyoruz? Kimse 3,8 milyar yıl öncesine gitmedi. Ama birileri 3,8 milyar yıl öncesini günümüze getirdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-243" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-243" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357-300x282.jpg" alt="" width="300" height="282" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357-300x282.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Stanley Lloyd Miller</figcaption></figure>
<p>1952 yılında Şikago Üniversitesi’nden doktora öğrencisi Stanley Miller ve danışmanı Prof. Harold Urey dünyanın bu ilksel çorba halindeki şartlarını laboratuvar ortamında yeniden sağlayarak bir deney yaptı. Deneyin amacı inorganik moleküllerin nasıl organik moleküllere <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment" target="_blank" rel="noopener">dönüştüğünü anlamaktı.</a></p>
<p>Bunun için ilk atmosferde olduğu düşünülen koşulların aynısını laboratuvar ortamında canlandırmayı hedeflediler. Mesela ilksel çorbada olduğu düşünülen metan, amonyak, oksijen, su ve hidrojen gazı gibi bileşenleri, steril bir ortamda, 0 ila 100 derece arası çevresel sıcaklık ile birlikte bir deney düzeneğine koydular. Sonra ilk atmosferdeki yüksek enerjili ortamı yansıtması için elektrik enerjisini kullandılar. Elektrik, ilksel çorbadaki güneş enerjisinin, yıldırımların ya da volkanların yerini doldurdu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-244" class="wp-caption alignnone"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-244" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png" alt="" width="750" height="600" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png 750w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-300x240.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-696x557.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-525x420.png 525w" sizes="auto, (max-width: 750px) 100vw, 750px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Miller-Urey Deneyi</figcaption></figure>
<p>Böylece bu deney düzeneği ilk Dünya ortamındaki yağmurları canlandırdı. Bir hafta boyunca tekrarlayarak devam eden deneyin sonunda ise mucize karşılarındaydı. İnorganik maddeler organik maddelere dönüşmüştü.</p>
<p>Miller-Urey deneyi, benzer birçok deneyin yapılmasına yol açtı ve farklı bilim insanları da inorganik maddelerin organik maddelere dönüşebileceğini kanıtladı.</p>
<p>Fakat bütün bunlar henüz yolun başıydı. Oluşan bu organik moleküller birikti, bir araya geldi ve daha karmaşık yapıların önü açıldı. Bu aşamada polipeptid ve nükleik asit gibi hücre içerisinde bulunan karmaşık moleküller oluştu. Bu moleküllerden bir kısmı ilkel canlılık özellikleri kazandı. Oluşan yeni moleküllerden bazıları diğerlerine göre daha dayanıklıydı, daha çok yer tutarak daha fazla zaman var oldular ve yaşamsal reaksiyonlar gerçekleştirmeye başladılar. Sonuç olarak biriken bu moleküllerin en başarılı olanları kendini kopyalayıp çoğaltabilme yeteneği kazanarak yaşamın oluşmasına giden adımı attı.</p>
<h2><strong>Günümüzde canlılık neden yeniden meydana gelmiyor?</strong></h2>
<p>Hepsi tamam da, bu bilimsel çalışmalar insanın aklına hemen şöyle bir soru getiriyor. Günümüzde organik moleküller neden kendiliğinden tekrar meydana gelmiyor?</p>
<p>Gelmiyor çünkü günümüzdeki Dünya, ilksel Dünya’dan çok farklı. Artık Dünya’da yaşam adeta kaynıyor. Bugün cansız maddelerden yeni karmaşık moleküller oluşsaydı bile, organizmalar tarafından hızlıca tüketilirdi. Yeni bir canlının oluşumu, ortamda yaşayan organizmalar olmadığında mümkün olmuş olmalı.</p>
<p>Ayrıca atmosferik oksijen de organik moleküllerin sıfırdan oluşmasını engeller. Oysa 3.8 milyar yıl önce oksitlenmeye neden olacak kadar oksijen atmosferde yoktu. Bu yüzden cansız maddelerden canlı organizmaların oluşması bir kere oldu, ancak günümüzde bu mümkün değil.</p>
<h2><strong>RNA dünyası hipotezi</strong></h2>
<p>Peki karmaşık organik moleküller ortaya çıktı çıkmasına fakat RNA, DNA ve proteinler nasıl oluştu? Bunlar çok karmaşık yapılar.</p>
<p> </p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-246" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-246" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-300x240.png" alt="" width="300" height="240" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-300x240.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-1024x819.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-768x614.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-696x557.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-1068x854.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-525x420.png 525w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_.png 1350w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">RNA nitrojen tabanlarıyla solda ve DNA sağda.</figcaption></figure>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world" target="_blank" rel="noopener">RNA dünyası</a> hipotezine göre, organik moleküllerden ilk hücrenin oluşmasına geçilirken en başta oluşan karmaşık molekül DNA ya da protein değil. Kendini kopyalayabilen ve katalitik yani enzim gibi çalışma özelliği olan RNA, diğer moleküllerden önce ortaya çıkmış olmalı. RNA’nın iki özelliği, onun DNA ve proteinden önce geldiği fikrini kuvvetlendiriyor. Birincisi aynı DNA’da olduğu gibi RNA da bilgi depolayabilir. Eğer RNA bir şekilde kendini kopyalayabilirse, depoladığı bilgiyi de sonraki nesillere aktarabilir. Burada da RNA’nın önemli ikinci özelliği belirleyici oluyor. Enzimlerde olduğu gibi bazı RNA molekülleri katalitik özellik gösterebilir.</p>
<p>Yani ilk dünya ortamında DNA ya da proteinler ortaya çıkmadan önce RNA vardı ve hem genetik bilginin saklanması hem de enzimatik aktivitelerin gerçekleşmesi görevini yerine getiriyordu. RNA’nın DNA’ya göre daha basit bir yapısı olması nedeniyle önce RNA ortaya çıkmış olmalı. Ancak daha dayanıklı yapısı sayesinde DNA sonraları baskın hale geçerek, genetik bilginin taşınması rolünü aldı. RNA’nın enzimatik özelliği var, ancak proteinlerle karşılaştırdığımızda düşük bir seviyede. Bu yüzden de proteinler geliştikçe katalizör görevini RNA’dan büyük oranda devraldılar.</p>
<h2><strong>Karmaşık yaşam nasıl evrimleşti?</strong></h2>
<p>Şimdi zorluk derecesini biraz daha arttıralım. Karmaşık yaşama doğru alayım sizi. Ökaryotlara doğru geçelim mesela. Bitkilere ve hayvanlara.</p>
<p>Dünya, ömrünün büyük bir kısmını üzerinde yaşam olan bir gezegen olarak geçirmiş olsa da, yaşam son derece ilkel düzeydeydi. Yeryüzünde yalnızca bakteriler ve görünüşte benzemekle beraber; aslında çok farklı olan kız kardeşleri, arkeler vardı. En karmaşık canlılar, stromatolit gibi mikropların kolonileri ve çok katmanlı mikroorganizma tabakaları olan “mikrobiyal matlardı”. Bitki yoktu; hayvan yoktu; yalnızca kaya, ırmak ve okyanustan oluşan çorak bir doğa hakimdi.</p>
<p>Zarif formların ortaya çıkışı, yaşamın kendisinin ortaya çıkışından bu yana Dünya’da yaşanan muhtemelen en önemli ve hiç kuşkusuz en beklenmedik olaydı.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Cqevazj.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-247" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Cqevazj.gif" alt="" width="636" height="288"></a></p>
<p>İlk hücreler ortaya çıktıktan sonra karmaşık olanların evrimleşmesine kadar olağanüstü uzun, neredeyse gezegenin yaşam süresinin yarısı kadar bir ara oldu. Aslında 4 milyar yıllık evrim sürecinde basit hücrelerden kompleks yapılı hücrelerin sadece bir kez meydana gelmiş olması inanılmaz.</p>
<h2><strong>Ökaryotların Ortaya Çıkışı</strong></h2>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote" target="_blank" rel="noopener">Prokaryotlar</a>, bir nevi kimyasal maddeler içeren minik torbacıklar. Karmaşık minik torbacıklar elbette ama organel adı verilen minyatür organcıkları, iç zarları, iskeletleri ve taşıma sistemleri olan <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote" target="_blank" rel="noopener">ökaryot</a> hücrelere kıyasla solda sıfır kalıyorlar. Tek hücreli amip için insan neyse, bir prokaryot için de ökaryot hücre aynı şey.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-scaled.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-248" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-300x108.jpg" alt="" width="300" height="108" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-300x108.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1024x369.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-768x276.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1536x553.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-2048x737.jpg 2048w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-696x251.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1068x384.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1167x420.jpg 1167w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a></p>
<p>Mesela bakteriler, birbirinin eşi olan hücrelerden oluşan zincirler veya kolonilerden daha karmaşık bir yapı oluşturamazken, ökaryot hücreler, deniz yosunundan sekoyaya, karıncayiyenden zebraya kadar her şeyi oluşturmak için kümelenip işbirliği yaparlar. Bütün karmaşık yaşam formları, yani etrafımızda gördüğümüz hemen her canlı ve hatta daha da fazlası ökaryottur.</p>
<p>Bütün ökaryotlar aynı atadan türediler. Eğer bu bir defaya mahsus olay gerçekleşmemiş olsaydı, yaşam mikropların yolunda sıkışıp kalmış olacaktı. Bakteri ve arke hücreleri, daha karmaşık formlara evrilmek için gereken niteliklere sahip değiller.</p>
<p>Peki, öyleyse ne oldu?</p>
<p>Her şeyin akışını değiştiren olayın, yaklaşık 2 milyar yıl önce, basit bir hücrenin bir şekilde bir diğerinin içine girmesiyle başladığı düşünülüyor. Konakçı hücrenin kimliği kesin olarak belli değil, ama bir işgalci gibi içinde yaşayıp bölünmeye başlayan bir bakteriyi içine aldığını biliyoruz. Bu ikisi bir şekilde dostça birlikte yaşamanın yolunu buldular ve en sonunda “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis" target="_blank" rel="noopener">endosimbiyoz</a>” olarak bilinen simbiyotik bir ilişki kurdular.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-249" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-255x300.png" alt="" width="255" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-255x300.png 255w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-357x420.png 357w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3.png 400w" sizes="auto, (max-width: 255px) 100vw, 255px"></a></p>
<p>Sayısız nesiller boyu birlikte evrimleşmenin sonunda, endosimbiyontlar mitokondri adı verilen bir organele dönüştüler. Eski “bakteri benliğini” yitirerek organele indirgenen bu yapının temel bir işlevi vardı: hücreye enerji sağlamak. Bu, yaşamın mikrobiyal prangalardan kurtulup sonsuz çeşitlikteki zarif formlara dönüşebilmesine imkan sağlayan dönüm noktasıydı.</p>
<p>Enerji üreten mitokondri filolarıyla donanmış ilk ökaryotlar, büyüyüp daha büyük ve daha karmaşık genomlara sahip olma özgürlüğüne kavuştular. Çevre tarafından başlatılan kopyalama işlemi hücrede devam ettirildiğinde, evrim de devreye girdi ve her bir kopyalama sırasında meydana gelen hatalar, yani mutasyonlar, yeni nesillerin farklılaşmasına neden oldu.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Bütün bunların tek bir şanslı olaya, basit bir hücrenin bir diğerini içine almasına dayandığını söylersek basit yaşam formlarının ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazken, siz ve akrabalarınız da dahil olmak üzere karmaşık yaşam formlarının evrimleşmesi fevkalade beklenmedik bir durum. Dünya üzerindeki gerçek yaşam mucizesi işte bu!</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Her Şeyin Kökeni – NEW SCIENTIST</strong></p>
<p><strong>50 Soruda Yaşamın Tarihi – DENİZ ŞAHİN</strong></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1</a></p>
<p><a href="https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/" target="_blank" rel="noopener">https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu/">Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı ve Anunakiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-ve-anunakiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanli-ve-anunakiler</guid>
<description><![CDATA[ 1845’te Osmanlı topraklarında Layard, Mezopotamya&#039;da binlerce eser keşfetti. Ancak Vali Muhammed Paşa, bunları “put” sayıp yok saydı. Eserler Avrupa’ya kaçırıldı. Cehalet, tarihimizi zayıflattı; ders alınmalı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202412/image_870x580_676bbfebc59d9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 29 Dec 2024 02:57:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlı, Anunakiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AH CEHALET AH!</strong></p>
<p></p>
<p></p>
<p>1845 yılı… Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan günümüz Musul bölgesinde, İngiliz arkeolog Austen Henry Layard, antik Mezopotamya medeniyetlerine dair yaptığı sıkı araştırmalarla tarihe damga vuracak keşiflerin peşindeydi. Kavurucu sıcağın altında süren haftalar sonunda, kadim Nemrut şehrinin kalıntılarına ulaşan Layard ve ekibi, Akat medeniyetinden kalma binlerce tarihi eser ve çivi yazısından oluşan tabletler buldular.</p>
<p></p>
<p>Bu keşifler yalnızca Mezopotamya tarihine değil, tüm insanlık tarihine ışık tuttu. Layard, kazılarını Mezopotamya’nın güneyine doğru genişlettikçe, Sümer, Akat, Babil ve Asur medeniyetlerinin izlerini taşıyan yeni hazineler bulmaya devam etti. Ancak bu keşifler, yalnızca tarih kitaplarını yeniden yazmakla kalmadı; aynı zamanda antik dünyanın en gizemli figürlerini de gündeme getirdi: Anunnakiler.</p>
<p></p>
<h3><strong>Anunnakiler ve Kadim Tanrılar</strong></h3>
<p></p>
<p>Layard ve diğer arkeologların ortaya çıkardığı rölyefler, kabartmalar ve mühürler, Sümer, Akat, Babil ve Asur medeniyetlerinin Anunnaki adını verdiği göksel varlıklardan bahsediyordu. Bu varlıkların, antik metinlerde insanlığı tasarlayan tanrılar olarak anıldığı biliniyor. Bugün pek çok kişi Anunnakiler hakkında bilgi sahibi; ancak bu figürlerin yalnızca Sümer kültürüne ait olmadığını, Mezopotamya’daki tüm büyük medeniyetlerin onlara kutsiyet atfettiğini hatırlatmak gerekiyor.</p>
<p></p>
<p>Bu kadim uygarlıkların inşa ettiği şehirler ve tanrılarına adadıkları tapınaklar, arkeolojik çalışmaların ana hedefi haline geldi. Layard gibi öncü arkeologların çalışmaları sayesinde, günümüzde insanlık tarihine dair birçok bilinmeyen ortaya çıkarıldı. Ancak bu keşiflerin ve kazıların gerçekleştiği coğrafyanın o dönemde Osmanlı toprağı olduğunu unutmamak gerekiyor. Ne yazık ki, bu topraklarda bulunan eserlerin büyük bir kısmı bugün British Museum gibi Avrupa müzelerinde sergileniyor.</p>
<p></p>
<h3><strong>Bir Vali, Bir Felaket: Muhammed Paşa</strong></h3>
<p></p>
<p>Bu eserlerin yurt dışına kaçırılmasının ardında yatan acı gerçek ise dönemin Osmanlı idaresinin cehaleti ve ilgisizliği. Layard’ın kazıları sırasında bölgenin valisi olan Muhammed Paşa, bulunan eserleri "eskilerin putları" olarak nitelendirmiş ve bu eserlerin kazılmasına, sergilenmesine hatta varlıklarına dahi karşı çıkmıştır. Arkeologlara çeşitli baskılar yapan Muhammed Paşa, bu tarihi hazineleri yok etme ihtimalini gündeme getirmiştir. Bunun sonucu olarak da, eserlerin pek çoğu, yok edilmekten kurtarılmak amacıyla illegal yollarla Avrupa’ya kaçırılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Bu durum, tarih adına büyük bir trajedidir. Osmanlı'nın bağnazlık ve cehaletle bilime sırt çevirdiği bu dönem, aynı zamanda imparatorluğun neden gerilediğini ve yıkıldığını anlamak için önemli bir örnek teşkil etmektedir. Bilimden, mantıktan ve liyakattan uzaklaşıldığında; dini, devlet işlerine karıştırarak bağnaz bir yönetim anlayışı benimsendiğinde, bir medeniyetin çöküşü kaçınılmaz hale gelir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Bugün ve Gelecek İçin Dersler</strong></h3>
<p></p>
<p>Şu an Avrupa müzelerinde sergilenen ve Osmanlı topraklarından kaçırılmış binlerce tarihi eser, aslında bizim kültürel mirasımızdır. Ancak şunu da sormak gerekiyor: Bu eserler bizde kalsaydı, sonları ne olurdu? Yeterince korunabilirler miydi? Yoksa ilgisizlik ve ihmalkarlıkla tamamen yok mu olurlardı? </p>
<p></p>
<p>Tarih yalnızca keşiflerden ibaret değildir; onu anlamlandırmak, korumak ve gelecek nesillere aktarmak, bir medeniyetin bilim ve kültüre verdiği değerle doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmişte yapılan hatalardan ders almalı, yalnızca geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de sahip çıkmalıyız. </p>
<p></p>
<p>Unutmayalım: Cehaletin hüküm sürdüğü bir toplumda, tarih yok olur. Ancak bilimin ve aklın ışığında yürüyen bir medeniyet, geçmişini anlamlandırarak geleceğe sağlam adımlarla ilerler. <strong>Ah cehalet, ah!</strong></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karahantepe: Dünyanın İlgisini Çeken Neolitik Miras</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karahantepe-dunyanin-ilgisini-ceken-neolitik-miras</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karahantepe-dunyanin-ilgisini-ceken-neolitik-miras</guid>
<description><![CDATA[ Karahantepe, Neolitik döneme ait buluntularıyla dünya genelinden akademisyenleri ağırlıyor. T biçimindeki dikili taşlar, alanın kültürel değerini ortaya koyarken, Türk arkeolojisi için büyük bir başarı simgesi oluyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202411/image_870x580_672f974f3db30.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 12 Nov 2024 04:12:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karahantepe:, Dünyanın, İlgisini, Çeken, Neolitik, Miras</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Karahantepe: Tarihin Gizemlerini Aydınlatan Neolitik Miras</p>
<p></p>
<p>Şanlıurfa'da yer alan Karahantepe, insanlık tarihine dair birçok soruya yanıt sunan Neolitik döneme ait buluntularıyla dünya genelinden uzmanları bir araya getirdi. T biçimindeki dikili taşlar ve diğer arkeolojik kalıntılar, alanı ziyaret eden akademisyenler arasında hayranlık uyandırdı. Alman tarihçi Prof. Dr. Herman Parzinger ve Japon arkeolog Prof. Dr. Junzo Uçiyama gibi ünlü bilim insanları, Karahantepe'de yapılan kazı çalışmalarını dikkatle inceledi.</p>
<p></p>
<p>Uluslararası Destekli Araştırma Merkezi</p>
<p></p>
<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın desteklediği Dünya Neolitik Kongresi, İstanbul ve Harran Üniversiteleri’nin işbirliğiyle gerçekleşti. Kongre kapsamında, arkeoloji ve tarih alanında çalışan yaklaşık bin akademisyen bölgeye gelerek Karahantepe’deki kazı alanını yakından görme fırsatı buldu. Karahantepe, bu tür etkinliklerle yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın ilgisini çeken bir arkeolojik merkez haline geldi.</p>
<p></p>
<p>Göbeklitepe'yle Benzerlik Gösteren Yapılar</p>
<p></p>
<p>Neolitik dönemin önemli yerleşim alanlarından biri olarak kabul edilen Karahantepe’de, 250’den fazla T biçimindeki dikili taş bulunuyor. Göbeklitepe’yle yapısal benzerlik gösteren bu taşlar, dünya arkeolojisi açısından büyük bir öneme sahip. Alan, dönemin kültürel ve dini yapısına ışık tutarak Neolitik dönemin sosyal yaşamına dair önemli bilgiler sağlıyor.</p>
<p></p>
<p>Akademisyenlerin İlgisi</p>
<p></p>
<p>Prof. Dr. Herman Parzinger, Karahantepe'nin büyüleyici bir alan olduğunu ifade ederek, “Sadece kazı alanları değil, tüm bölge çok etkileyici. T biçimindeki taşların konumlandırılması ve bölgenin genel yapısı oldukça dikkat çekici. Karahantepe, Göbeklitepe gibi Türk arkeolojisinin gurur kaynaklarından biri” şeklinde konuştu.</p>
<p></p>
<p>Japon arkeolog Prof. Dr. Junzo Uçiyama ise Karahantepe’yi “olağanüstü” olarak nitelendirdi: “Japonya’dan buraya gelmek zordu ama buna değdi. Bu yapılar, Neolitik dönemin kutsal kabul edilen alanlarına dair önemli ipuçları sunuyor ve insanı gerçekten etkiliyor.”</p>
<p></p>
<p>Neolitik Dönemin İzleri</p>
<p></p>
<p>İspanyol arkeolog Prof. Dr. Feran Borel de Karahantepe’nin Neolitik dönemin ilk izlerini yansıtan bir merkez olduğunu vurguladı. Borel, “Buradaki buluntular, dönemin toplumsal yapısını ve kültürel hayatını anlamamıza yardımcı oluyor. Karahantepe, tarih bilimi için paha biçilmez bir değere sahip” dedi.</p>
<p></p>
<p>Türk Arkeolojisinin Önemli Başarısı</p>
<p></p>
<p>Karahantepe ve Göbeklitepe gibi alanlar, Türk arkeolojisinin dünya genelinde öne çıkmasını sağlayarak yeni keşiflerin kapısını aralıyor. Bu bölgedeki buluntular, sadece Türkiye için değil, dünya arkeolojisi için de büyük bir anlam taşıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tahtacılar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tahtacilar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tahtacilar</guid>
<description><![CDATA[ Torosların Adana’dan başlayıp Muğla’ya kadar devam eden Akdeniz hattı ile Aydın, İzmir, Çanakkale Kaz Dağları hattındaki ormanlarda ağaç kesim işlerini yapan topluluklara Tahtacılar denir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202411/image_870x580_672592cd45814.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 05 Nov 2024 03:35:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tahtacılar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>TAHTACILAR..</p>
<p>Günümüzde geçimlerini sürdürmek için daha çok kasaba ve şehirlere yerleşmişlerdir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Selçuklu beylikleri dönemine kadar uzanan Tahtacıların tarihi ve kimlikleri hakkında farklı görüş ve değerlendirmeler olsa da Osmanlı tersaneleri ve inşaatlar için ağaç kesip tahta biçtikleri ve bu ağaç işleri mesleğini Cumhuriyette de devam ettirdikleri açık bir kesinliğe sahip. Tahtacılar, yaptıkları işin gereği olarak ormanlık bölgelere yerleşmişler, neredeyse bin yıldır ormanın dünyasının bir parçası olarak çadırlarda yaşamış ve özellikle Osmanlı merkezi idaresinden uzak durmaya çalışmışlardır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202411/image_870x_672592ebaff96.jpg" alt=""></p>
<p>Mesele devletin ayırımcı, tekçi (Türk, Sünni, Hanefi) ve baskıcı politikalarıyla da bitmiyor. Süha Arın’ın belgeselinde konuşan orman işçisi Ali Şimşek "Bize genel olarak Tahtacı diyorlar. Tahtacı deyince bazı çevreler öcü görmüş gibi bunu başka bir tanımla değerlendiriyorlar” diyerek, bu tarihsel sorunun toplumdaki kökleşmiş algısını ifade ediyor.</p>
<p></p>
<p>Bir ağacı kesebilir mi insan?</p>
<p></p>
<p>Süha Arın öğrencisi Nesli Çölgeçen ile birlikte 1979'da Antalya Elmalı kazası bölgesindeki Tahtacılarla ilgili bir belgesel yapar. Belgeselin masrafını tamamen cebinden karşılayan Arın, filminin adını “Tahtacı Fatma” koyar.</p>
<p></p>
<p>“Benim adım Fatma Şimşek. İlkokulu bitirdim. 12 yaşındayım. Babam tahtacılık yapıyor…” diyen Fatma’ya yönelen kamera bize, Fatma’nın ve naylon çadırlarda yaşayan Tahtacıların ağır iş hayatını yalın, doğal diyaloglar yoluyla anlatır.  </p>
<p></p>
<p>Bir orman işçisi “Var mı pulun, cümle alem kulun. Yok mu pulun, cehennemdir yolun” diyerek başladığı yokluk ve yoksunluk anlatısına “Ama işçi iki yerde göz önüne alınıyor. Birisi harpte, birisi seçimde, birisi de devlet angaryasında. Sigortamız yok, sendikamız yok, haklardan mahrumuz, bir ilk yardım çantası bile vermiyorlar… Çocuklarımızı okutmasını bilmiyor muyuz? Ama nasıl okutalım?” diye devam eder.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202411/image_870x_6725935d9d2bf.jpg" alt=""></p>
<p>Harp, seçim, angarya…sade, doğrudan ve net bir tespit!</p>
<p></p>
<p>Belgeseli ilk izlediğimde dikkatimi en çok ormanda yaşayan o yoksul insanların düzgün konuşmaları, hayata dair farkındalıkları, sorunlarını ifade edişlerindeki neden sonuç ilişkisini kurmaları çekmişti.</p>
<p></p>
<p>Süha Arın, "Tahtacı Fatma" belgeseli üzerine yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Beni ve ekibin diğer elemanlarını şaşırtan en önemli olgulardan biri de o kadar aydın fikirli, o kadar ileri görüşlü insanlardı ki, donup kaldık hepimiz. Açık fikirliler. Sorulara net cevaplar veriyorlar. Kendilerini çok iyi yetiştiriyorlardı. Sürekli okuyorlardı. Ve sürekli tartışıyorlardı. Türkiye gündemini takip ediyorlardı. Dünya gündemini izliyorlardı. Bu bizi çok etkiledi. Çekimlerdeki konuşmalar tamamen doğaçlamadır.”</p>
<p>Arın’ın ilk belgeselinden 35 yıl sonra “İki Ağaç İçin” adlı bir başka belgeselde Tahtacı Fatma evlenmiş, Elmalı’ya yerleşmiş, iki yetişkin çocuk sahibi olmuş halini izliyoruz.</p>
<p>"Büyüklerimiz semah döner, bizler oyun oynardık" diyen Fatma, ormanın güzel olduğunu, özgürlük olduğunu söylüyor. "Bir ağacı kesebilir misin? Kesemezsin! Biz orman işletmesinin bize gösterdiği yaşlı işaretli ağaçları keserdik." VE</p>
<p></p>
<p>Ağaç kesme duası.</p>
<p>” Bismişah, Allah, Allah.</p>
<p>Ormanın süsüydün,</p>
<p>Ağacın hasıydın,</p>
<p>Adem’in beşiğinde,</p>
<p>Kapının eşiğinde sen varsın,</p>
<p>Geçimim senden,</p>
<p>Affını diliyorum”.</p>
<p>Üç defa niyaz ediliyor, kesilecek ağaç fazla ise Cebrail (Horoz) kesilip, kanı ilk kesilecek ağacın köküne akıtılıyor ve pişmesi için kadınlara veriliyor. Kadınlar horozu almadan önce ağaca niyaz ediyor ve horozu alıyorlar.</p>
<p>“Bizi bu dağlarda açlıktan, yokluktan, kazadan, beladan koru,</p>
<p>Haram lokma odamıza uğratma,</p>
<p>Kötüye, uğursuza uğratma,</p>
<p>Yolumuzu doğruluktan şaşırtma,</p>
<p>Dağların tüm nimetlerine aşk ola,</p>
<p>Allah, Allah”.</p>
<p>Ve ağaca balta vuruluyor .</p>
<p></p>
<p>Bir tarafta “Orman yangınlarında bize yangın var diye söylenmesine lüzum yok. Bir menfaate dayanarak değil, içimizden ormana karşı gelen bir sevgiye dayanarak orman yangınlarına gideriz. Ben o ormandan çoluğumun çocuğumun nafakasını alırım. Orman benim için hazine” diyen Fatma’nın ormana, doğaya bakışı; diğer tarafta ormanları taş ocakları, mermer ocakları, madenler ve özellikle de otel inşaatları için kesenlerin, yakanların bakışı.</p>
<p>Bir ağacı kesebilir mi insan?</p>
<p>Bu denli kokuşmuş ve çürümüş bir dünyada Tahtacı Fatma’nın bu sözü müstehzi gülümsemelerle karşılanabilir, naif görülebilir. Öyle ya; lümpenleşmiş sermayenin ve politikacıların ahtapot dünyasında ne önemi var ki bu sözün?</p>
<p>Hayır!</p>
<p>Yaşamak zorundayız; doğamızı, havamızı, suyumuzu, ağacımızı, börtü böceğimizi korumak zorundayız. Onlarla varız biz.</p>
<p>Sermaye odaklı politikaların insana ve doğaya düşmanlığının ulaştığı merhametsizliğini, sevgisizliğini, sömürüsünü ve alabildiğine yıkıcılığını tüm çıplaklığıyla ortaya seren bu sözü savunmaktan gayrı gideceğimiz bir yer yok!  </p>
<p>Yürek yakan bunca olayların yaşandığı ülkemizde ormanın bir dünya ve Tahtacıların da o dünyanın bir parçası olduğunu doğal haliyle anlatan "Tahtacı Fatma" belgeseli, kurumuş dudaklarımızı ıslatan bir su gibi ferahlık sağlıyor..</p>
<p></p>
<p>Alıntı *</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin İcadı Bir Yiyecek: Kurut</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-icadi-bir-yiyecek-kurut</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-icadi-bir-yiyecek-kurut</guid>
<description><![CDATA[ Kurut, Türklerin Orta Asya&#039;daki göçebe yaşam tarzına dayanan ve uzun süre saklanabilen bir yiyecek olarak tarih sahnesine çıkmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_67161bdc891a7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 22 Oct 2024 14:13:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, İcadı, Bir, Yiyecek:, Kurut</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Göçebe Türkler, doğaları gereği dayanıklı, kolay taşınabilir ve uzun süre bozulmadan saklanabilecek gıdalara ihtiyaç duymaktaydılar. Bu ihtiyaç, onların yaratıcı çözümler üretmesini sağladı ve bunlardan biri de kurut oldu. Kurut, aslında yağsız yoğurdun tuzlanıp güneşte kurutulmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>At sırtında göç ederken hem besleyici hem de kolay taşınabilir olması, kurutu göçebe Türkler için vazgeçilmez kılmıştır. Yoğurdun fermantasyonu ve kurutulması süreci, günümüzde hâlâ benzer şekillerde devam ettirilmektedir. Kurut, yoğurttan yapılan bir yiyecek olmasına rağmen tamamen farklı bir lezzet ve dokuya sahiptir. Geleneksel olarak, 10 kilogram yağsız yoğurt, bez torbalarda süzülüp bir gün bekletildikten sonra elde edilen süzme yoğurt hafif ekşimsi bir tat kazanır. Bu yoğurt, avuç içinde yuvarlanarak küçük koniler haline getirilir ve güneşte birkaç gün kurutulur.</p>
<p></p>
<p>Kurut, özellikle Doğu Anadolu mutfağında önemli bir yere sahiptir. Kışın kurut çorbası, hengel (mantı benzeri bir yemek), haşıl gibi geleneksel yemeklerde kullanılır. Sarımsaklı soslarla harmanlandığında ve eritilmiş tereyağıyla servis edildiğinde, bu yemeklerin lezzeti katlanarak artar. Doğu Anadolu’da, özellikle Kars, Ardahan ve Iğdır gibi illerde çocukluğunu geçirenler, ninelerinin en sık yaptığı yiyeceklerden biri olan kurutu çok iyi bilirler. Bu yiyecek sadece damaklarda bıraktığı tatla değil, nostaljik değeriyle de nesiller boyunca vazgeçilmez olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Kurut, aynı zamanda sağlığa faydalarıyla da bilinir. Yoğurdun fermente edilmesi sürecinde oluşan probiyotikler, bağışıklık sistemini destekler ve sindirim sağlığına katkıda bulunur. Kurutun uzun raf ömrü, onu bir yiyecekten daha fazlası, aynı zamanda bir kültürel miras haline getirmiştir.</p>
<p></p>
<p>Türklerin göçebe yaşam biçiminden modern mutfaklara kadar uzanan bu tarihi lezzet, basit yapım sürecine rağmen derin bir anlam taşımaktadır. Kurut, hem tarihe hem de sofralarımıza kattığı değerlerle Türk mutfak kültürünün önemli bir unsuru olmaya devam etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunan Mitolojisindeki İsimlerin Türkçe İzleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yunan-mitolojisindeki-isimlerin-turkce-izleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yunan-mitolojisindeki-isimlerin-turkce-izleri</guid>
<description><![CDATA[ Yunan Mitolojisindeki İsimlerin Türkçe ile Bağlantısı Üzerine Bir İnceleme ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670e9607869b9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 16 Oct 2024 05:40:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yunan, Mitolojisindeki, İsimlerin, Türkçe, İzleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yunanların tarih boyunca Türklere dair birçok şeyi sahiplenmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Yunan mitolojisine baktığımızda, bazı Tanrı ve Tanrıça isimlerinin Türkçeye olan yakınlığı şaşırtıcı derecede dikkat çekici. İlk başta rastlantı gibi görünen bu benzerlikler, derinlemesine incelendiğinde farklı bir tarihi tablo ortaya koyuyor.</p>
<p></p>
<p>Genel olarak Yunan Tanrı ve Tanrıça adları, İngilizce transliterasyonlarıyla bilinir. Bu yazıda, bu isimlerin Türkçedeki karşılıklarına değineceğim. Türkçeye aktarılan bu isimlerde bazı ses değişiklikleri dikkate alınarak yapılan analizler, Yunan tanrı ve tanrıçalarının isimlerinin Türkçe kökenli olabileceğini düşündürüyor.</p>
<p></p>
<p>Örnekler:</p>
<p></p>
<p>- **Athena**: Türkçede **Asena** ismi ile büyük bir benzerlik gösteriyor. Özellikle "th" harflerinin Türkçedeki "s" sesiyle okunması bu benzerliği artırıyor. Athena, savaşçı bir bakire tanrıçadır, tıpkı Asena'nın Türk mitolojisindeki dişi kurdun savaşçı ve koruyucu yönleri gibi.</p>
<p>  </p>
<p>- **Artemis**: Türkçedeki **Ertemiz** ile benzeşiyor. Artemis de bir avcı ve bakire tanrıça olarak bilinir, "temiz" anlamına gelen ismiyle saf ve el değmemişlik çağrışımı yapıyor.</p>
<p>  </p>
<p>- **Demeter**: Yiyecek ve bereket tanrıçası olan Demeter, **Demet Er** şeklinde Türkçeye yaklaşıyor. Türkçedeki "demet demet" yiyecek, bereketi simgeler.</p>
<p></p>
<p>- **Ares**: Savaş tanrısı Ares, **Erez** olarak Türkçe okunabilir. Türkçede "er" kelimesi asker anlamında kullanılırken, Ares de savaş ve cesaretle ilişkilidir.</p>
<p></p>
<p>Özellikle Artemis isminin kökenine baktığımızda, bu kelimenin Yunan değil, Frig kökenli olduğunu görürüz. Platon’a göre Artemis, "zarar görmemiş, saf, temiz" anlamlarına gelir. Bu da Ertemiz gibi bir Türkçe kelimeyi andırır.</p>
<p></p>
<p>Tarihi ve mitolojik açıdan ilginç bir diğer bilgi de Çin kaynaklarında Hunların "İon" olarak adlandırıldığının kaydedilmesidir. Bu, Batı’ya göç eden bozkır halklarının tarihte nasıl farklı adlarla anıldığını gösteren bir örnektir. Bu bağlamda, bugünkü Yunan milletinin homojen bir yapıdan ziyade çeşitli kavimlerin karışımından oluştuğunu belirtmek gerekir: Dorlar, Mikenler (Akalar, Aeollar, Danalar), İonlar ve Pelasglar gibi çeşitli halklar bugünkü Yunanistan’ın temellerini atmıştır.</p>
<p></p>
<p>Mikenlerin aslında bugünkü Filistin-Lübnan kıyılarından geldiği, oradan Anadolu’ya ve Yunanistan’a yayıldığı bilinir. İonlar ise Anadolu’da yerleşik olan bir halktır. Yunanistan'da Mikenler'den önce muhtemelen İskit kökenli Pelasglar yaşamaktaydı. Daha sonrasında Dorlar, Yunanistan’ı işgal ederek bu topraklarda hakimiyet kurmuşlardır. Dorların ismi dikkat çekicidir; çünkü "Dor" kelimesinin alternatif bir okunuşu "Tur" olarak kabul edilebilir. Bu durumda Dor halkı, "Turan" halkı olarak okunabilir.</p>
<p></p>
<p>Bir başka dikkat çekici nokta ise Truvalı prenslerden birinin adının **Turkos** olmasıdır. Bu isim, Türklerle olan bağı işaret ediyor olabilir. Truva Savaşları sırasında Achilles, Turkos’un babası Troilus’a pusuda saldırır. Bu savaşçı soy isimleriyle de Türk tarihini anımsatıyor. Hatta Troilus’un adının "Tuğrul" olduğu dahi iddia edilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Yunan mitolojisi ve tarihindeki bazı unsurlar, Türklerle olan tarihsel bağları işaret eder niteliktedir. Yunan medeniyetinin temel taşlarından olan tanrıların adlarında, Anadolu’dan ve bozkır kavimlerinden gelen izler görülmektedir. Dorlar, Pelasglar ve İonlar gibi halkların izlerini taşıyan bu isimler, Yunan mitolojisinin kökeninde Türk kültürüne ait izler barındırıyor olabilir.</p>
<p></p>
<p>Tarihsel mitolojiyi daha geniş bir perspektifte değerlendirmek, iki halk arasındaki kültürel ve tarihsel bağların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Paganizm ve Günümüzdeki Örnekleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/paganizm-ve-gunumuzdeki-ornekleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/paganizm-ve-gunumuzdeki-ornekleri</guid>
<description><![CDATA[ Paganizm, doğa merkezli eski bir inanç sistemidir. Yeşil Adam, dişil tanrıçalar ve el sembolizmi gibi öğeleri barındırır. Hristiyanlık, pagan öğelerden etkilenmiştir, özellikle Dionysos kültü ve Mitracılık örnek gösterilir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670bae2410fa0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 14 Oct 2024 01:45:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Paganizm, Günümüzdeki, Örnekleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Paganizm, kökleri dünyanın kadim doğa dinlerine dayanan ve doğayı kutsal kabul eden bir yaşam biçimidir. Bu inanç sisteminin kökenleri esasen Avrupa'nın eski dinlerine uzanmakla birlikte, farklı coğrafyalarda da benzer doğa merkezli ritüellere rastlanır. Paganlar, doğadaki kutsallığa inanır ve bu mirası modern hayata uyarlayarak korurlar. Doğanın kutsallığı, evrensel bir ilahilik ile iç içedir. Her şeydeki ilahiliğe ve görülemeyen bilinemezliğe saygı duyan paganlar, doğanın dengesini ve dönüşümünü kutlarlar. Toprak, su, hava ve ateş, paganizmde önemli unsurlar olup evrenin ritmini ve dengesini simgeler.</p>
<p></p>
<p>Paganizm, kutsal toprak ana anlayışını merkezine alır. Doğa ile olan bu derin bağ, varoluşun temelini oluşturur. Dört elementin, yani toprak, hava, su ve ateşin bir araya gelmesiyle oluşan döngü, pagan inancında büyük bir öneme sahiptir. Paganizmin sembollerinden biri olan pentagram, bu elementlerin birliğini ve dengeyi simgeler.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x_670bad1dc1f67.jpg" alt=""></p>
<p>Yeşil Adam ve Hızır</p>
<p>Paganizmin en bilinen figürlerinden biri Yeşil Adam, yapraklardan oluşmuş yüzüyle dikkat çeken bir bereket sembolüdür. Klasik Roma dönemine ait ilk örneklerine rastlanan Yeşil Adam, özellikle Hristiyan mimarisinde sıkça kullanılmış ve kilise duvarlarını süslemiştir. Yeşil Adam, İslam dünyasında ise Hızır olarak anılır. Hızır, doğanın yeniden canlanışının sembolü olarak kabul edilir ve baharın gelişini müjdeler. Yeşil Adam figürü, birçok farklı kültürde ve mitolojide Dumuzi, Osiris ve Dionysos gibi tanrılarla özdeşleştirilmiştir.</p>
<p></p>
<p>İlahi Dişi ve Tanrıçalar</p>
<p>Paganizmde dişil enerji de önemli bir yer tutar. İlahi dişi, doğurganlığı, dönüştürücü gücü ve dengeyi temsil eder. Bu enerji, sezgisel, şefkatli ve doğa ile iç içedir. Pagan inancındaki tanrıçalar, bereketin ve doğanın güçlerinin temsilcisidir. Bu bağlamda Vesica Pisces sembolü, dişil enerjiyi ve bereketi simgeler. Hristiyanlıkta bu sembol, Meryem Ana'nın kutsal sembolü haline gelmiştir. Pagan sembollerinin Hristiyanlıkta da yer bulması, bu iki inanç sistemi arasındaki etkileşimlerin bir göstergesidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x_670bad26a9153.jpg" alt=""></p>
<p>El Sembolizmi</p>
<p>El sembolizmi, pagan inancında önemli bir yer tutar. Açık el, dişil enerjiyi ve tanrıçaları temsil ederken, kapalı el, eril enerjiyi ve tanrıları simgeler. Bu sembolizm, Hristiyanlık döneminde de devam etmiş ve dini sanatta yer bulmuştur. Özellikle kutsal figürlerin tasvirlerinde bu semboller sıkça kullanılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Paganizm ve Hristiyanlık İlişkisi</p>
<p>Paganizm ile Hristiyanlık arasındaki ilişki, birçok bilim insanı tarafından tartışılan bir konudur. Hristiyanlığın bazı öğretilerinin Yunan paganizmi ve diğer antik doğa dinlerinden etkilendiği ileri sürülmektedir. Özellikle İsa'nın dirilişi, suyu şaraba dönüştürmesi gibi mucizeler, Grek tanrısı Dionysos'un mitlerinden alınmış unsurlar olarak gösterilir. Pagan tanrıları arasında dirilen ve ölen tanrılar yaygındır; bu inanç, Hristiyanlığa da yansımıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x_670bae2ed2b84.jpg" alt=""></p>
<p>Paganizm, Mitracılık ve Dionysos gibi gizem kültleri, Hristiyanlık üzerinde derin bir etkiye sahip olmuştur. Hristiyanlıkta İsa'nın çarmıha gerilmesi, dirilmesi ve günahları affetmesi gibi unsurlar, pagan mitolojilerindeki benzer anlatılarla paralellik gösterir. Bu benzerlikler, Hristiyanlık ve paganizm arasında bir köprü oluşturmuş ve iki inancın birbirinden etkilenmesine yol açmıştır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Paganizm, doğaya olan bağlılığı ve kutsallığı merkeze alan bir inanç sistemi olarak birçok farklı kültürde iz bırakmıştır. Günümüzde bu inançların sembolleri ve ritüelleri, farklı dinlerde ve kültürel pratiklerde yaşamaya devam etmektedir. Paganizmin modern yansımaları, Yeşil Adam’dan Hızır’a, dişil tanrılardan Hristiyanlık içindeki sembollere kadar geniş bir yelpazede kendini göstermektedir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bereket Tanrısı Priapos</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bereket-tanrisi-priapos</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bereket-tanrisi-priapos</guid>
<description><![CDATA[ Priapos, Yunan mitolojisinde bereket tanrısıdır ve Lapseki&#039;nin koruyucusu kabul edilir. Dionysos ile Afrodit&#039;in oğlu olduğu söylenir. Bahçeleri, sürüleri, arıları ve balıkçıları koruyan bir tanrı olarak bilinir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670ba982a7f54.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 14 Oct 2024 01:45:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bereket, Tanrısı, Priapos</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Priapos ya da Priapus, Yunan mitolojisinde bahçeler, bağlar ve genel olarak bereket tanrısı olarak bilinir. Özellikle doğurganlık ve üretkenliği simgeleyen bu tanrı, Lapseki (antik adıyla Lampsakos) şehrinin koruyucusu olarak kabul edilmiştir. Mitolojik anlatılarda Priapos, genellikle cinsel organının abartılı bir şekilde tasvir edilmesiyle öne çıkar. Bu, tanrının bereket ve üretkenliği temsil etmesinin güçlü bir sembolü olarak görülmektedir.</p>
<p></p>
<p>Priapos'un kökeni hakkında çeşitli efsaneler bulunmaktadır. En yaygın olanına göre, Priapos, şarap tanrısı Dionysos ile aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'in oğludur. Ancak, bu soy ağacı farklı anlatımlarda değişiklik gösterebilir. Yunan mitolojisinde Priapos, sadece bahçelerin değil, aynı zamanda sürülerin, arıların ve balıkçıların koruyucusu olarak da tanımlanır. Bu nedenle, hem karasal hem de denizsel bir tanrı olarak görülmüştür.</p>
<p></p>
<p>Priapos'un kültü, başlangıçta Lampsakos'ta yoğunlaşmış olsa da zamanla geniş bir alana yayılmıştır. Adalar, Yunanistan'ın diğer bölgeleri ve Güney İtalya'ya kadar uzanan bir tapınma alanına sahip olmuştur. İlk dönemlerde toprak bereketini temsil eden Priapos, tarım toplumlarında büyük saygı görmüş ve ekinlerin korunması için önemli bir tanrı olarak kabul edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu şekilde Priapos, bereketin, üretkenliğin ve yaşamın devamlılığının simgesi haline gelmiştir. Hem doğal kaynakların korunmasında hem de insan yaşamında bereket ve zenginlik arayışında önemli bir figür olmuştur.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Özbekistan&amp;apos;da Tarihi Keşif: Karahanlılar Dönemine Ait Antik Yapı Bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ozbekistanda-tarihi-kesif-karahanlilar-doenemine-ait-antik-yapi-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ozbekistanda-tarihi-kesif-karahanlilar-doenemine-ait-antik-yapi-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Özbekistan&#039;da Karahanlılar Dönemine Ait Nadir Keşif: Aksikent Antik Kenti&#039;nde Yeraltı Yapıları Ortaya Çıkarıldı ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670a5f4db1e4b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 14 Oct 2024 01:45:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Özbekistanda, Tarihi, Keşif:, Karahanlılar, Dönemine, Ait, Antik, Yapı, Bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Özbekistan'da son 50 yılın en nadir keşiflerinden biri olarak değerlendirilen önemli bir buluntu, Karahanlılar dönemine ait Aksikent antik kentinde ortaya çıkarıldı. Keşif, yeraltına uzanan kemerli koridorlar, yıkanma alanları, ısıtmalı zeminler ve seramik borular gibi mimari yapıları içeriyor. Özellikle bu merdiven ve koridorlar, dönemin ileri mühendislik anlayışını gözler önüne sererken, bölgenin zengin tarihini de yeniden gündeme taşıdı.</p>
<p></p>
<p>Uzmanlar, bu keşfin, Karahanlılar dönemine ait mimari yenilikleri ve yaşam biçimini anlamada büyük bir adım olduğunu belirtiyor. Aksikent antik kenti, Türkistan'ın kadim tarihine ışık tutacak yeni bulgularla araştırmacılar için büyük bir öneme sahip.</p>
<p></p>
<p>Fotoğraf: Fran Olmos  </p>
<p>#Aksikent #Arkeoloji #Özbekistan #Karahanlılar #TarihiKeşif</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak&amp;apos;ın Yüzen Evleri: Mezopotamya Venedik&amp;apos;i</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/irakin-yuzen-evleri-mezopotamya-venediki</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/irakin-yuzen-evleri-mezopotamya-venediki</guid>
<description><![CDATA[ Irak&#039;ın güneyinde yer alan ve Dicle ile Fırat nehirlerinin birleşiminde bulunan bataklık alanları, Bataklık Arapları&#039;nın yaşadığı eşsiz bir ekosistem sunar ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670624e6a953c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 09:39:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Irakın, Yüzen, Evleri:, Mezopotamya, Venediki</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu bölge, yüzyıllardır süregelen gelenekleri ve sürdürülebilir yaşam biçimleri ile dikkat çekmektedir. Bataklık Arapları, kendilerine özgü kültürleriyle yarı göçebe bir yaşam sürerken, geleneksel olarak yüzen evler inşa etmektedirler.</p>
<p></p>
<h3>Yüzen Evlerin İnşası</h3>
<p></p>
<p>Yüzen evler, Bataklık Arapları'nın yaşam tarzının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu evlerin inşası genellikle üç günden kısa bir sürede tamamlanır. İnşaat sürecinde çivi, cam veya ahşap gibi malzemeler kullanılmadan, tamamen doğal kaynaklar tercih edilir. Evlerin üzerinde durduğu adalar, çamur ve sazdan inşa edilirken, bu malzemeler çevresel sürdürülebilirliği de beraberinde getirir. Bataklıkların sunduğu zengin kaynaklar, bu evlerin inşasında vazgeçilmezdir.</p>
<p></p>
<h3>Sürdürülebilirlik ve Kültürel Miras</h3>
<p></p>
<p>Bataklık Arapları, doğayla iç içe bir yaşam sürerek, geleneksel bilgi ve becerilerini nesilden nesile aktarmaktadır. Yüzen evler, yalnızca barınma alanları değil, aynı zamanda kültürel kimliğin ve sosyal yapının da bir simgesidir. Kamışlardan ve dev ot olan Qasab'dan yapılan bu evler, doğal afetlere karşı dayanıklılık gösterirken, aynı zamanda çevre ile uyumlu bir yaşam alanı sunar.</p>
<p></p>
<h3>Cennet Bahçesi</h3>
<p></p>
<p>Bu eşsiz yaşam tarzı, Irak'taki "Cennet Bahçesi" olarak adlandırılan bölgeyi oluşturmaktadır. Bataklık Arapları, bu doğal alanın sunduğu zenginlikleri koruma ve sürdürme çabası içindedirler. Modern dünyanın tehditleri karşısında geleneksel yaşam biçimlerini sürdürmek, Bataklık Arapları için hem bir kimlik meselesi hem de ekolojik dengeyi sağlama sorumluluğudur.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Irak'ın yüzen evleri, Mezopotamya'nın tarihi ve kültürel zenginliklerini yansıtan ilham verici bir yaşam biçimidir. Bu evler, hem çevresel sürdürülebilirliğin hem de kültürel mirasın korunmasının önemli bir sembolüdür. Bataklık Arapları'nın geleneksel yaşam tarzı, modern dünyanın zorluklarına karşı dirençli bir örnek teşkil etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Yazılı Tarihi Üzerine Tartışmalar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-yazili-tarihi-uzerine-tartismalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-yazili-tarihi-uzerine-tartismalar</guid>
<description><![CDATA[ Son zamanlarda sosyal medya ve çeşitli platformlarda Türklerin yazılı tarihi hakkında asılsız iddialar ortaya atılmakta... ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_6702c89cd6256.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 09:39:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Yazılı, Tarihi, Üzerine, Tartışmalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda sosyal medya ve çeşitli platformlarda Türklerin yazılı tarihi hakkında asılsız iddialar ortaya atılmakta.</p>
<p>Bu görüşlere göre, Türklerin yazılı kültürü yokmuş ve yazıyı Araplar öğrenmiş. Bu tür söylemler, yalnızca Türk kimliğine yönelik bir aşağılamayı değil, aynı zamanda tarihsel gerçekleri çarpıtmaya yönelik bir çabayı da ortaya koyuyor.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Türkler, tarih boyunca birçok başarıya imza atmış bir millet. Elegeş Yazıtı, Türklerin yazılı kültürünü temsil eden önemli bir eserdir. Bu yazıt, Arapların iddialarının aksine, Türklerin köklü bir tarih ve kültüre sahip olduğunu kanıtlar. O dönemlerde, bu toplulukların kendilerine ait düzgün bir alfabesi bile yoktu. Nebatlılardan aldıkları yazımsı şekillerin bile tutarsızlığı, yazılı kültürlerinin gelişmediğini gösteriyor.</p>
<p></p>
<p>M.Ö. 209'da ilk düzenli orduyu kuran Türkler, o dönemde diğer milletlerin gerisindeyken, Araplar hala kendi sorunlarıyla boğuşuyorlardı. M.S. 552'de Türk Kağanlığı'nın kuruluşu, Türklerin ulusal bir kimlik geliştirdiğinin bir göstergesiydi. Bu tarih, aynı zamanda İslam tarihinin en önemli dönemlerinden biri olan Muhammed’in doğumuna 20 yıl kala gerçekleşti.</p>
<p></p>
<p>Tuğrul Bey dönemi, Türklerin coğrafyası üzerindeki etkisini artırdığı bir zaman dilimidir. Bu dönemde, halifeye devlet işlerine karışma demekle laikliği kurmuşlardı. O dönemde, Araplar Türkleri övgülerle anıyorlardı. Ancak tarih boyunca bu övgüler, günümüzde yerini aşağılamalara bıraktı.</p>
<p></p>
<p>1258'de Hülagü Han ile Bağdat'ın fethi, Türklerin güç kazandığı bir başka önemli olaydı. O dönemde, Araplar diz çökerek ağlarken, Türkler tarih sahnesinde daha güçlü bir varlık olarak yer aldı.</p>
<p></p>
<p>Unutmamak gerekir ki, Türkler kimseye durup dururken ırkçılık yapmıyor. Ama geçmişte yaşananlar ve günümüzde devam eden söylemler, tarihi gerçekleri hatırlatma ihtiyacını doğuruyor. Türkler, kendilerine yöneltilen aşağılamaları unutmadan, tarihsel gerçeklerini savunmaya devam edeceklerdir. Bu bağlamda, Türklerin yazılı tarihi ve kültürel mirası, herkes tarafından kabul edilmesi gereken bir gerçektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asurluların Kazığa Oturtma Uygulaması: Bir Terör ve Psikolojik Savaş Aracı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/asurlularin-kaziga-oturtma-uygulamasi-bir-teroer-ve-psikolojik-savas-araci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/asurlularin-kaziga-oturtma-uygulamasi-bir-teroer-ve-psikolojik-savas-araci</guid>
<description><![CDATA[ Asurlular, antik dünyada düşmanlarına karşı kazığa oturtma yöntemini ilk kullanan medeniyetlerden biri olarak bilinir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_6702c4eecfbb1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 09:39:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Asurluların, Kazığa, Oturtma, Uygulaması:, Bir, Terör, Psikolojik, Savaş, Aracı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu uygulama, Asur İmparatorluğu’nun zirve dönemlerinde (MÖ 9. ila 7. yüzyıllar) acımasız bir cezalandırma aracı ve psikolojik savaş yöntemi olarak yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Asur kralları, özellikle II. Asurnasirpal döneminde, bu yöntemi düşmanlarını korkutmak ve isyanları bastırmak amacıyla tercih etmişlerdir. Kazığa oturtma, düşmanlarının korkularını artırmak ve onlara ders vermek amacıyla, genellikle halkın önünde sergilenen bir uygulama olmuştur.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Asurluların bu uygulaması, sadece fiziksel bir cezalandırma aracı olmanın ötesinde, aynı zamanda bir psikolojik terör biçimi olarak da işlev görmüştür. Düşmanlarının gözünde yaratılan korku, Asur güçlerinin itibarını pekiştirmiştir. Kurbanlar, birer uyarı sembolü olarak sergilenirken, bu durum isyanların önlenmesine yönelik etkili bir strateji haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Kazığa oturtma uygulaması, Asurluların yalnızca bir barbarlık örneği değil, aynı zamanda bir güç gösterisi olarak da tarih sahnesinde yer bulmuştur. Ancak bu uygulama, yalnızca Asurlularla sınırlı kalmamış; antik çağın diğer medeniyetleri, özellikle Babilliler ve Persler, benzer yöntemleri çok önce kullanmaya başlamışlardır. </p>
<p></p>
<p>Vlad Drakula gibi daha sonraki figürler aracılığıyla ün kazanmış olsa da, kazığa oturtma uygulamasının kökleri Asur İmparatorluğu’na kadar uzanmaktadır. Asurluların acımasızlığı, savaşın psikolojik boyutunu anlamak için önemli bir örnek teşkil etmektedir ve bu tür uygulamalar, tarih boyunca güç dinamiklerini ve savaş stratejilerini şekillendirmiştir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Asurluların kazığa oturtma yöntemi, sadece bir cezalandırma aracı değil, aynı zamanda antik dünyada güç ve korku inşa etmenin bir yolu olarak tarihe geçmiştir. Bu uygulama, dönemin sosyal ve politik dinamiklerini yansıtan önemli bir tarihsel olgudur ve insanlık tarihindeki savaş ve terör uygulamalarının evrimine ışık tutmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tollense Vadisi: 3.250 Yıllık Bir Savaşın İzleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tollense-vadisi-3250-yillik-bir-savasin-izleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tollense-vadisi-3250-yillik-bir-savasin-izleri</guid>
<description><![CDATA[ Almanya&#039;nın Tollense Vadisi&#039;nde yapılan kazılar, Avrupa tarihinin en eski ve en kanlı savaş alanlarından birine dair çarpıcı bulguları gözler önüne seriyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f5960bb4080.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tollense, Vadisi:, 3.250, Yıllık, Bir, Savaşın, İzleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 3.250 yıl önce, bu bölge, savaşta ölen yüzlerce insanın mezarı haline geldi. Bronz ve çakmaktaşı ok uçları gibi savaşın izlerini taşıyan buluntular, bu toprakların acımasız bir savaşın tanığı olduğunu doğruluyor.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>İlk keşif, 1996 yılında bir amatör arkeologun Tollense Nehri kıyısında dışarıya çıkmış bir kemik fark etmesiyle başladı. Bu basit keşif, Bronz Çağı'na dayanan büyük bir savaşın izlerini gün yüzüne çıkaran geniş kapsamlı kazılara yol açtı. O zamandan bu yana, MÖ 1250 yılına tarihlenen bölgede yüzlerce savaşçıya ait 12.500'den fazla kemik ve 300 metal buluntu bulundu.</p>
<p></p>
<p>Kazılarda, kılıçlar, tahta sopalar ve ok uçları gibi çok çeşitli savaş malzemeleri ortaya çıkarıldı. Bu silahlardan bazıları, hala savaşçıların kemiklerine saplanmış halde bulunarak, o dönemin acımasızlığını ve savaşın ölümcüllüğünü gözler önüne seriyor.</p>
<p></p>
<p>Tollense Vadisi, Avrupa'nın antik savaş tarihine ışık tutarken, binlerce yıl önce bu topraklarda yaşananların korkunç gerçekliğini bir kez daha hatırlatıyor.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bu Antik Yazı Bir Asrı Aşkın Süredir Çözülemedi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bu-antik-yazi-bir-asri-askin-suredir-coezulemedi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bu-antik-yazi-bir-asri-askin-suredir-coezulemedi</guid>
<description><![CDATA[ Şu anda Heraklion Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Phaistos Diski, hem akademisyenlerin hem de meraklıların hayal gücünü beslemeye devam ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670280b492ed9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Antik, Yazı, Bir, Asrı, Aşkın, Süredir, Çözülemedi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>MÖ 1700’e ait bu disk, üzerindeki işaretlerin ıslak kile bir stylus ile değil, kalıplar veya mühürler kullanılarak basıldığı düşünülüyor.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Keşif ve Önemi</p>
<p>1908 yılında Girit’te, arkeolog Federico Halbherr liderliğindeki bir ekip, Phaistos’ta yapılan kazılarda bilinmeyen sembollerle dolu bir kil disk keşfetti. Disk, kömürleşmiş kalıntılar ve çeşitli objelerle birlikte gömülü olarak bulundu. Dikkatlice çıkarılan disk, her iki tarafında spiral bir düzen içinde sıralanmış küçük imgelerle kaplıydı. O zamandan bu yana, diskin anlamını çözmeye yönelik birçok çaba olsa da, henüz bir sonuca ulaşılamadı.</p>
<p></p>
<p>Teorilerin Çeşitliliği</p>
<p>Diskin boyutları (çapı 16.5 cm, kalınlığı 4 cm) onu taşınabilir kılmakta ve bu da farklı teorilerin ortaya atılmasına neden olmaktadır. Bazı araştırmacılar, diskin bir astronomik harita veya bir takvim olduğunu öne sürerken, diğerleri bunun antik bir oyundan, dini bir metinden veya Atlantis’ten kalma bir kalıntı olduğuna dair spekülasyonlar yapmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Minos uygarlığının zengin deniz ticareti ve sanatıyla tanındığı bu dönemde, diskin MÖ 1800 ila 1600 yılları arasında yapıldığı düşünülmektedir. Ancak, diskin orijinal işlevi ve anlamı hala bilinmemektedir.</p>
<p></p>
<p>İşaretler ve Semboller</p>
<p>Diskteki yazıt, 241 veya 242 karakterden oluşan 45 ayrı figüratif işareti içermektedir. Bu işaretler, günlük yaşamla ilgili insanları, hayvanları ve nesneleri temsil eden görüntülerle doludur. Her kutucukta iki ila beş görsel olacak şekilde 61 kutucukta gruplandırılmıştır. Spiral yazının diskin kenarından başlayıp merkeze doğru ilerlediği düşünülmektedir.</p>
<p></p>
<p>Girit’teki Minos dönemine ait yazıtlar, Ege hece yazısının biçimlerine karşılık gelir. Phaistos Diski, bu yazı sisteminin evrimleşmiş bir formunu temsil ediyor olabilir. Ancak, diskteki işaretlerin tümünün tanımlanamaması, çözüm sürecini karmaşık hale getirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Yazıtın İçeriği</p>
<p>Diskteki yazıtın içeriğine dair bazı ipuçları bulunmaktadır. Eğer her kutu bir kelime içeriyorsa, diskin iki yüzünde de benzer kelimelerle sona erdiği gözlemlenmiştir. Bu durum, diskin bir şiir, ilahi ya da dini bir metin içerebileceği teorisini güçlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Çözüm Çabaları</p>
<p>Son yıllarda diski çözme girişimleri hız kazanmıştır. Filolog Gareth Owens, diskteki dilin Hint-Avrupa kökenli olduğunu öne sürmüş ve bunun Minos diliyle bağlantılı olduğunu iddia etmiştir. Diğer araştırmacılar ise farklı diller ve kültürlerle ilişkilendirilmiş çeşitli teoriler geliştirmiştir. Ancak, Linear A’nın henüz çözülememiş olması, bu iddiaların kesinliğini sorgulatmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Phaistos Diski, antik yazının gizemli doğası ve Minos uygarlığının bilinmeyen yönleri hakkında daha fazla bilgi edinme arzusuyla bilimin gündeminde kalmaya devam etmektedir. Rosetta Taşı benzeri bir keşif gerçekleştirilene kadar, bu antik yazıtın anlamı büyük bir muammayı koruyacak gibi görünmektedir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sagalassos Çeşmesi: Tarihin Göz Bebeği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sagalassos-cesmesi-tarihin-goez-bebegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sagalassos-cesmesi-tarihin-goez-bebegi</guid>
<description><![CDATA[ Sagalassos Çeşmesi, MS 2. ve 3. yüzyıllarda inşa edilmiş, Toros Dağları&#039;ndaki önemli bir mimari eserdir. Bir hamam kompleksinin parçası olan çeşme, antik medeniyetin mirasını yansıtan turistik bir cazibe merkezidir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_67027d134a586.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sagalassos, Çeşmesi:, Tarihin, Göz, Bebeği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin Burdur ilinde yer alan Sagalassos antik kenti, tarihi ve kültürel zenginlikleriyle dikkat çekmektedir. Bu antik kentte bulunan Sagalassos Çeşmesi, MS 2. ve 3. yüzyıllar arasında inşa edilmiş, dönemin mimarlık ve sanat anlayışını yansıtan önemli bir eserdir.</p>
<p></p>
<p>Toros Dağları'nın eteklerinde yükselen bu anıtsal çeşme, özenli tasarımı ve heykellerinin korunmuşluğu ile öne çıkmaktadır. Başlangıçta bir hamam kompleksinin parçası olarak inşa edilen çeşme, aynı zamanda bölgedeki kültürel ve ticari yaşamın zenginliğini simgeler. Sagalassos, o dönemde önemli bir merkez olup, bu çeşme de şehrin refahının ve medeniyetinin bir sembolü haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde Sagalassos Çeşmesi, yaklaşık iki bin yıl önce gelişen bir medeniyetin mirasını yansıtan önemli bir turistik cazibe merkezi olarak ziyaretçilerini ağırlamaktadır. Ancak, Roma dönemine ait bu eserler hakkında yanlış anlamalar ve kafa karışıklıkları yaşanmaktadır. Bazı insanlar, bu eserlerin geçmişine dair yüzeysel yorumlar yaparak, “gavurlardan kalma” gibi ifadeler kullanmaktadır. Bu durum, tarihi ve kültürel kimlik üzerine yapılan tartışmaların karmaşıklığını göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>Tarihsel olarak, o dönemde yaşayan insanların günümüz insanlarıyla birçok ortak yönü bulunmaktadır. Bu durum, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. Tarihi eserlerin arka planını ve kökenini anlamak, kültürel mirasımızı daha derinlemesine incelemek açısından önemlidir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Sagalassos Çeşmesi, sadece bir mimari eser değil, aynı zamanda geçmişle bugünü bağlayan bir köprüdür. Bu tür eserlerin korunması ve doğru bir şekilde değerlendirilmesi, kültürel kimliğimizin zenginliğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Sagalassos, tarihimizin derinliklerinden gelen bir hikaye anlatmaya devam ediyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakasya: 9000 Yıllık Türk Petroglifi ve Menorah Sembolü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hakasya-9000-yillik-turk-petroglifi-ve-menorah-sembolu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hakasya-9000-yillik-turk-petroglifi-ve-menorah-sembolu</guid>
<description><![CDATA[ Hakasya&#039;daki 9000 yıllık Türk petroglifleri, Türk kültürünün derin tarihini yansıtır. Menora sembolü ise yalnızca İbrani değil, Türk kökenlidir. Bu semboller, kültürel mirasın yeniden değerlendirilmesinde önemlidir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_67027bca18c06.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hakasya:, 9000, Yıllık, Türk, Petroglifi, Menorah, Sembolü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hakasya, tarihi boyunca birçok kültüre ev sahipliği yapmış zengin bir coğrafyadır. Bu topraklarda bulunan 9000 yıllık Türk petroglifleri, insanlık tarihinin en eski izlerini taşır. MÖ 7000 yılına kadar uzandığı bilinen bu taş eserler, Türklerin tarih boyunca bu bölgede var olduklarını kanıtlar niteliktedir.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde, Menora ya da Menorah adıyla bilinen Yedi Kollu Yahudi şamdanı, yaygın bir propaganda ile sadece İbrani kültürüne ait bir sembol olarak tanıtılmaktadır. Ancak yapılan araştırmalar, Menora'nın özbeöz Türk sembolü olduğunu ortaya koymaktadır. Menora'nın kökeni, M.Ö 2100 civarında Elam ve Basra bölgesinden Filistin'e göç eden halklarla ilişkilidir. Bu göçler sırasında Hazar Türkleri’nin de etkisiyle sembolün farklı bir biçim ve anlam kazanması, Menora'nın Türk kültürüyle olan bağlantısını güçlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Hakasya'daki petroglifler, bu sembollerin tarihsel bağlamını anlamamızda önemli bir rol oynamaktadır. Türk kültürünün zenginliği ve derinliği, sadece yazılı tarih ile değil, aynı zamanda taşlara kazınmış sembollerle de anlaşılabilir. Menora’nın geçmişte Türkler arasında nasıl bir yere sahip olduğu ve zamanla nasıl değiştiği, kültürel etkileşimlerin ve göçlerin etkilerini anlamamız açısından kritik bir konudur.</p>
<p></p>
<p>Bu tür semboller ve onların kökenleri, kültürel kimliği yeniden keşfetmemize yardımcı olabilir. Günümüzde bu sembollerin doğru anlaşılması, geçmişle bugün arasında köprü kurarak, kültürel mirasın yeniden değerlendirilmesine olanak tanıyacaktır. Bu bağlamda, Hakasya'nın 9000 yıllık tarihi, sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda geleceğin şekillenmesinde önemli bir unsurdur.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Türkçe, Farslaşma, Araplaşma ve Ümmetçilik Üzerine Görüşleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turkce-farslasma-araplasma-ve-ummetcilik-uzerine-goerusleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-turkce-farslasma-araplasma-ve-ummetcilik-uzerine-goerusleri</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin tarih boyunca karşı karşıya kaldığı kültürel asimilasyon ve yabancı unsurların etkilerini her zaman dikkatle ele almıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f40fd0cd9eb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk’ün, Türkçe, Farslaşma, Araplaşma, Ümmetçilik, Üzerine, Görüşleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle Farslaşma, Araplaşma ve ümmetçilik kavramları üzerinden Türk milletinin nasıl milliyetçilikten uzaklaştırıldığını ve milli kimliğini koruma mücadelesini vurgulamıştır. Askeri arşivlerde bulunan bu notlar, Atatürk’ün Türk milletinin karşılaştığı tehditlere dair derin bir analizini ortaya koymaktadır.</p>
<p></p>
<p>Farslaşma ve Türk Devleti Üzerindeki Etkileri</p>
<p>Atatürk'ün notlarına göre, Selçuklu hükümdarları zamanla milli kimliklerinden uzaklaşarak Fars kültürünün etkisine kapılmışlardır. Bu etki, devlet yönetimi ve saraya kadar sızmıştır. Selçuklu hanedanı, Sasanileri taklit edip Acem’in kültürel unsurlarını benimsemiş, özellikle debdebe ve sefahat alışkanlıklarını saraya taşımıştır. Acem dili saraya sokulmuş, edebiyat Acemce yazılmaya başlanmış ve devlet dili Arapça ile karışık bir Acemce halini almıştır.</p>
<p></p>
<p>Ancak Atatürk, saraydaki bu Farslaşmanın halk üzerinde büyük bir etki bırakmadığını belirtir. Türk milleti dilini ve adetlerini bırakmamış, milli kimliğini korumuştur. Yine de hanedanın bu Farslaşma süreci Türklüğün ilerlemesine büyük zararlar vermiştir. Eğer bu asimilasyon olmasaydı, Celaleddin Rumi’nin "Mesnevi"si ve Ömer Hayyam’ın "Rubaiyat"ı belki de Türkçe yazılacaktı.</p>
<p></p>
<p>Türk Kütüphanelerinin Zenginliği</p>
<p>Atatürk’ün dikkat çektiği bir diğer önemli nokta, Türklerin kurduğu zengin kütüphanelerdir. Özellikle Merv’deki kütüphaneler dünya çapında ün salmıştı. Bu kütüphanelerde 12.000’den fazla kitap bulunuyordu ve bu eserler, dönemin en seçkin bilim insanlarının araştırma yaptığı yerlerdi. Örneğin, ünlü filozof İbn-i Sina, bu kütüphanelerden birini ziyaret ettiğinde, bugüne kadar hiç duymadığı nadir eserlerle karşılaştığını belirtmiştir. Türklerin bilim ve bilgiye verdiği bu önem, o dönemde bile büyük bir kültürel mirasın habercisiydi.</p>
<p></p>
<p>Din, Ümmetçilik ve Araplaşma</p>
<p>Atatürk, dinin milliyetçilik üzerindeki etkilerine de dikkat çeker. Anadolu, Irak ve Suriye’ye yerleşen yüz binlerce Türk, Arap kültürünün ve İslam’ın etkisi altında kalarak Araplaşmıştır. Atatürk, bu süreçte ümmetçiliğin, milliyetçiliğin yerini almasının Türk milletinin kimliğini kaybetmesine neden olduğunu belirtir. İslam’ın Arap’a özgü bir din olarak kabul edilmesi, Türklerin milliyet duygusunu silmiş ve onları Arap kültürüne daha fazla yaklaştırmıştır.</p>
<p></p>
<p>Atatürk’e göre, eğer bu kültürel etkileşimler olmasaydı, bugün Irak ve Suriye gibi bölgeler baştan aşağı Türk olacaktı. Ancak milliyetçilik yerine ümmetçiliğin benimsenmesi, bu bölgelerdeki milyonlarca Türk’ün Araplaşmasına yol açmıştır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün el notları, Türk milletinin tarih boyunca karşılaştığı asimilasyon süreçlerini ve milli kimliğini koruma mücadelesini gözler önüne serer. Farslaşma, Araplaşma ve ümmetçilik, Türk milletinin kültürel ve milli değerlerini tehdit eden unsurlar olarak karşımıza çıkar. Ancak Atatürk, bu süreçlerin bilincinde olan bir lider olarak, Türk milletinin dilini, kültürünü ve kimliğini koruması için büyük çaba göstermiştir.</p>
<p></p>
<p>Kaynak: Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt (ATASE) Dairesi Arşivi</p>
<p>Nail Türkoğlu </p>
<p>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Başkanı </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa Hunlarının Dili Üzerine Gözlemler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-hunlarinin-dili-uzerine-goezlemler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-hunlarinin-dili-uzerine-goezlemler</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Hunları, tarih boyunca Türkolojinin ilgi odağı olmuştur. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202410/image_870x580_670281b8af4fb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:29:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avrupa, Hunlarının, Dili, Üzerine, Gözlemler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Macar Türkolog Gyula Németh, bu konudaki görüşlerini "Hunlar Hangi Dili Konuşurdu" başlıklı makalesinde paylaşmaktadır. Németh, Avrupa Hunlarının yönetici boyunun ve halkının Türk dili konuştuğunu savunarak, Hunların bir halk olarak Türk kökenli olduğunu belirtmektedir. Bu ifade, Hunların dilsel ve kültürel kimliklerini anlamak açısından önemli bir çıkış noktasıdır.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Lajos Ligeti'nin Görüşleri</p>
<p>Lajos Ligeti de "Attila ve Hunların Tarihi Kökenleri" adlı makalesinde benzer bir yaklaşım sergilemektedir. Ligeti, Avrupa Hunlarının dili üzerine yaptığı saptamalarda, her iki bölgede de Türk dili konuşan bir halkla karşılaşıldığını ifade eder. Bu gözlem, Hunların etnik ve dilsel kimliğini aydınlatmakta önemli bir rol oynamaktadır.</p>
<p></p>
<p>Péter Váczy'nın Perspektifi</p>
<p>Péter Váczy ise "Avrupa'da Hunlar" adlı makalesinde, Antropoloji ve Latin yazarlarının verilerine dayanarak Hunların Türk kökenli olduğunu vurgulamaktadır. Váczy, Hunların sadece dış görünüşlerinin değil, dillerinin de Türk olduğunu belirtmektedir. Bu tespit, Hunların dil ve kültürlerinin Türk kimliğiyle olan bağlantısını güçlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Bu üç Türkologun çalışmalarından hareketle, Avrupa Hunlarının dili ve etnik kimliği üzerine yapılan değerlendirmeler, Hunların Türk kökenli olduğu yönündeki görüşleri pekiştirmektedir. Németh, Ligeti ve Váczy’nin saptamaları, tarihsel araştırmalar ve dilsel incelemeler ışığında, Hunların Türk dili konuşan bir halk olarak varlık gösterdiğine dair sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Hunların tarihsel ve kültürel mirası, Türk dili ve kültürüyle olan ilişkisi üzerinden daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çingene Efsanesi: Romanların Kökeni ve Göç Hikayesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cingene-efsanesi-romanlarin-koekeni-ve-goec-hikayesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cingene-efsanesi-romanlarin-koekeni-ve-goec-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Hindistan&#039;dan Avrupa&#039;ya Uzanan Göçebe Bir Halkın Efsanesi: Romanların Kökeni, Laneti ve Çingenelerin Doğuşu ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f57ce2e1305.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 12:55:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çingene, Efsanesi:, Romanların, Kökeni, Göç, Hikayesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Romanların Efsanesi</strong></p>
<p>Yüzyıllar önce Hindistan’da Roman adında bir topluluk yaşıyordu. Kendi dillerini, Romanca’yı konuşuyorlardı. Topluluğun liderinin küçük bir oğlu vardı, adı Çen’di. Aynı dönemde, bölgenin kralının da bir kızı doğdu. Kahinler, ülkenin bir gün bir istila ile karşı karşıya kalacağını ve kralın kızının düşmanlar tarafından öldürüleceğini öngördüler. Kral, kızını bu kaderden korumak için bir çözüm aradı.</p>
<p></p>
<p>Kral, kızına Gan adını verdi ve onu koruma amacıyla Roman liderine emanet etti. Şefe, "Bu kızı kendi kızın olarak büyüt. Onun benim kızım olduğunu sadece sen, karın ve ben bileceğiz. Kimse başka bu sırrı öğrenmeyecek" diyerek bir yemin ettirdi.</p>
<p></p>
<p>Çen ve Gan, kardeş olarak büyüdüler. Yıllar geçti ve Çen evlenme çağına geldi. Ancak etrafındaki tüm güzel kızlara rağmen, içten içe kendini hep kız kardeşi bildiği Gan’a yakın hissetti. Annesi, oğlunun içindeki bu çelişkiyi fark edince, kralın sırrını açığa vurdu. Çen’e, Gan’ın gerçek kardeşi olmadığını ve onunla evlenebileceğini söyledi.</p>
<p></p>
<p>Çen ve Gan evlendikten sonra Roman toplumu ikiye bölündü. Tam bu sıralarda kahinlerin kehaneti gerçekleşti ve Büyük İskender’in orduları Hindistan’ı işgal etti. Çen ve Gan’ın destekçileri, onlarla birlikte ülkeyi terk etti ve kendilerine Çengan adını verdiler.</p>
<p></p>
<p>Ancak, kahinler bu halkı lanetledi. "Aynı yerde iki gece üst üste kalamayacaksınız. Aynı kuyudan iki kez su içemeyeceksiniz. Aynı nehri iki defa geçemeyeceksiniz" dediler. Bu lanet nedeniyle Çenganlar, sürekli göç etmek zorunda kaldılar.</p>
<p></p>
<p>İlk durakları Mısır oldu. Ancak Araplar Mısır’ı fethedince, Çenganlar yeniden göç ederek Ermenistan’a yerleştiler ve “Mısır’dan geldik” dediler. O dönemde Mısır, Egypt olarak biliniyordu ve bu isim Ecip diye okunuyordu. Ermeniler, bu nedenle onlara Cipsi, Gipty yani “Mısırlı” anlamında bir ad verdiler. Bu isim zamanla Gypsy’ye dönüştü.</p>
<p></p>
<p>Ermenistan’da da huzur bulamayan Çenganlar, Osmanlı topraklarına göç ettiler. Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Rumeli’ye, özellikle de Macaristan’a yayıldılar. Ardından tüm Avrupa’ya dağıldılar. İspanya’da ise efsanevi bir halk olarak anıldılar. Çengan ismi, zamanla “Çingene, Çigan, Zigan, Gıpty, Kıpti” gibi farklı formlarda kullanılmaya başlandı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkçe &amp;quot;Tanrı&amp;quot; Kavramının Etimolojik Kökeni</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkce-tanri-kavraminin-etimolojik-koekeni</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkce-tanri-kavraminin-etimolojik-koekeni</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Tanrı&quot; kelimesi, Türk dilinin en eski ve köklü kavramlarından biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f5b759a17b6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 12:55:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkçe, Tanrı, Kavramının, Etimolojik, Kökeni</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkler, "Tanrı" sözcüğü ile evreni yaratan, yöneten ve her şeyin başlatıcısı olan yüce bir varlığı ifade etmişlerdir. Sözcüğün etimolojik kökeni ise Türklerin kozmolojik anlayışıyla yakından ilişkilidir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>"Tanrı" Sözcüğünün Kökeni ve Çeşitli Türk Lehçelerindeki Kullanımı</p>
<p>Tanrı sözcüğü, çeşitli Türk lehçelerinde farklı şekillerde telaffuz edilmiştir. Örneğin:</p>
<p></p>
<p>Saka-Yakut dilinde "Tangara" veya "Tanara",</p>
<p>Türkmen dilinde "Tañry" (Tangrı),</p>
<p>Özbekçede "Tingri",</p>
<p>Uygurcada "Teŋri" veya "Tengri",</p>
<p>Bulgaristan Türklerinde "Tangra",</p>
<p>Kuman dilinde "Tengre",</p>
<p>Karaim dilinde "Tangrı",</p>
<p>Çuvaşçada "Tura",</p>
<p>Hakasçada "Tigir",</p>
<p>Tuvacada "Deer",</p>
<p>Kırgızca, Kazakça, Moğolcada "Tengri",</p>
<p>Tatar dilinde "Tengre",</p>
<p>Karaçay-Malkar dilinde "Teyri",</p>
<p>Azerbaycan Türkçesinde "Tarı/Tanrı",</p>
<p>Türkiye Türkçesinde ise "Tanrı" olarak telaffuz edilir.</p>
<p>Bu farklılıklar, sözcüğün Türk boyları arasında uzun bir tarihsel süreçte yaygın şekilde kullanıldığını ve çeşitli bölgesel varyasyonlara uğradığını gösterir. Gök-Türk ve Yenisey Türkçe yazıtlarında "Tengri" ya da "Tenri" sözcüğü hem gökyüzü hem de yaratıcı anlamlarında kullanılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Etimolojik Anlam: Döndüren, Hareket Ettiren</p>
<p>"Tanrı" kavramının etimolojik kökeni, "Teng-Tengere" köküne dayanır ve "döndüren" anlamını taşır. Türklerin gökyüzünü "dönen" bir varlık olarak algılamaları, Tanrı'nın evreni hareket ettiren bir güç olduğu inancıyla örtüşmektedir. Bu bağlamda "Tanrı", evreni döndüren, düzeni sağlayan yüce varlık anlamına gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Türkler dua ederken ellerini gökyüzüne kaldırarak "Tanrı"ya yönelmiş ve aracı olmadan Tanrı'ya doğrudan seslenmişlerdir. Bu durum, eski Türk inancında ruhban sınıfının olmadığını göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>Tengri Kavramı ve Kozmolojik Bağlam</p>
<p>"Tengri" kavramı, ilk oluşu ve yaratılışı başlatan, uzay-zaman döngüsünü çeviren yaratıcı güç anlamında kullanılmıştır. Sözcüğün "Tengerek" (yün eğirilen çıkrık) ile olan bağı, evrenin hareketini bir döngüye benzeten Türklerin dünya görüşünü yansıtır. Türkler, evrenin döngüsel yapısını Gök-Çarkı veya Çark-ı Felek olarak adlandırmışlardır. Bu, evrendeki her şeyin bir döngü içinde sürekli hareket ettiğine dair inançla bağlantılıdır.</p>
<p></p>
<p>Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserinde, evrenin yaratılışını şu sözlerle ifade eder:</p>
<p>"Tengri ajun turüttü" – Tanrı dünyayı yarattı.</p>
<p>Bu ifade, evrenin döngüsel bir yapıda olduğunu ve Tanrı tarafından yaratıldığını anlatmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Evren ve Döngüsel Hareket</p>
<p>Türklerin "Evren" kavramı, Gök-Türk yazıtlarında geçen "evir" kelimesinden türemiştir. "Evir" kelimesi "dönmek" anlamına gelir ve evrenin sürekli dönüşü, evrilmesi anlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda "evren", sürekli dönen ve hareket eden bir yapıyı simgeler.</p>
<p></p>
<p>Aşık Paşa’nın Garibnâme adlı eserinde bu döngüsel hareket şöyle anlatılır: "Gök içinde cerh sergerdan döner" – Gök kubbe daima döner.</p>
<p>Bu ifadeler, Türklerin evrenin hareketine dair inançlarını ve bu hareketin Tanrı tarafından sağlandığına dair görüşlerini yansıtır.</p>
<p></p>
<p>Tengri ve Denge Kavramı</p>
<p>"Tengri" kelimesi aynı zamanda "denge" ve "düzen" anlamlarına da gelmektedir. Türk mitolojisinde ve inanç sisteminde, evrenin dengesi Tanrı tarafından sağlanır ve her şeyin bir ölçüsü, düzeni vardır. Altay Türk atasözünde de ifade edildiği gibi, "Her şeyin bir zamanı, ölçüsü ve anlamı vardır."</p>
<p></p>
<p>Tanrı ve Işık</p>
<p>Türkler, Tanrı'nın ilk olarak "ışığı" (atomaltı parçacıklar ya da kuantum enerjisi) yarattığına inanmışlardır. Bu ışık, evrenin yaratılış sürecinin başlangıcı olarak görülmüştür. Türkler bu yaratılış sürecine "Yaruk" adını vermiştir. "Yaruk", evrenin aydınlanması ve genişlemesi anlamına gelir. Bu bağlamda "Tanrı", ışığı yaratarak evreni oluşturan güç olarak kabul edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>Hun Türklerinin Tanrı'ya dua ederken kullandıkları şu ifadeler de bu inancı destekler niteliktedir: "Tengri Teyri ongartsın" – Tanrı iyi yapsın, "Tengri Teyri angartsın" – Tanrı doğru yola yöneltsin.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Türklerde "Tanrı" kavramı, evreni yaratan, döndüren ve yöneten yüce bir varlığı ifade eder. Etimolojik olarak "Tengri", evrenin döngüsel yapısını simgeler ve Tanrı’nın evreni hareket ettiren güç olduğuna işaret eder. Türklerin kozmolojik anlayışı, doğa yasalarının Tanrı tarafından yaratıldığı ve evrendeki her şeyin bu yasalar çerçevesinde hareket ettiği düşüncesine dayanır.</p>
<p>Nail Türkoğlu </p>
<p>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Başkanı </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saraybosna’da Ne Yenir, Nerede Yenir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/saraybosnada-ne-yenir-nerede-yenir-14203</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/saraybosnada-ne-yenir-nerede-yenir-14203</guid>
<description><![CDATA[ Saraybosna, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, kültürel ve gastronomik çeşitliliğiyle öne çıkan bir Balkan şehridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f1d90ecf553.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Saraybosna’da, Yenir, Nerede, Yenir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı mutfağından, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na kadar birçok kültürden etkilenmiş olan bu şehir, ziyaretçilerine zengin ve doyurucu lezzetler sunar. Peki, Saraybosna’ya gittiğinizde ne yemelisiniz ve nerelerde bu lezzetleri tatmalısınız? İşte size bu benzersiz şehirdeki yemek durakları rehberi!</p>
<p></p>
<p>1.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1d9039205d.jpg" alt=""></p>
<p>Cevapi (Kebap)</p>
<p>Saraybosna’nın en ünlü yemeği kuşkusuz Cevapidir. Küçük kuzu veya dana eti köftelerinden oluşan bu yemek, yanında genellikle taze soğan, kajmak (kaymak) ve somun ekmeği ile servis edilir. Cevapi, Bosna mutfağının bir sembolüdür ve sokaklarda sıklıkla karşınıza çıkar.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Zeljo: Bascarsija'da bulunan bu küçük ama ünlü lokanta, Saraybosna'nın en iyi cevapi'sini sunan yerlerden biridir. Uzun kuyruklara rağmen beklemeye değer.</p>
<p></p>
<p>2. Burek</p>
<p>Balkanlar'ın meşhur böreği Burek, Saraybosna'da ayrı bir yere sahiptir. İncecik yufkalarla hazırlanan bu börek, kıymalı, peynirli, patatesli ya da ıspanaklı çeşitleriyle tadı damaklarda kalacak bir lezzettir.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Buregdzinica Sac: Şehrin en eski börekçilerinden biri olan bu mekân, Bascarsija'da bulunur ve geleneksel yöntemlerle hazırlanan börekleri ile ünlüdür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1d8fdc6328.jpg" alt=""></p>
<p>3. Begova Çorba</p>
<p>Osmanlı mutfağından miras kalan Begova Çorba, tavuk, sebze ve özel baharatlarla hazırlanan yoğun bir çorbadır. Özellikle soğuk günlerde iç ısıtan bu çorba, Saraybosna’daki sofraların vazgeçilmezidir.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Pod Lipom: Şehir merkezindeki bu restoran, geleneksel Bosna mutfağını deneyimlemek için harika bir tercihtir. Begova çorbası burada mutlaka denenmeli.</p>
<p></p>
<p>4. Klepe</p>
<p>Bosna mantısı olarak bilinen Klepe, ince hamurla hazırlanan, genellikle kıymayla doldurulup üzerine yoğurt ve sos dökülerek servis edilen bir yemektir. Lezzetli ve doyurucu olan bu yemek, yerel halkın favorileri arasındadır.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Dzenita: Saraybosna’da ev yapımı geleneksel yemekler sunan bir restoran olan Dzenita, Klepe’yi deneyimlemek için doğru adres.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1d914e060f.jpg" alt=""></p>
<p>5. Dolma ve Sogan Dolması</p>
<p>Bosna mutfağının klasiklerinden olan Dolma (etli dolma) ve Sogan Dolması (soğan dolması), taze sebzelerin içinin kıyma ve pirinç ile doldurulup pişirilmesiyle hazırlanır. Lezzet açısından Türk mutfağıyla benzerlikler gösterse de, Bosna'nın özel baharatları ve pişirme teknikleriyle kendine has bir tada sahiptir.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Inat Kuća: Saraybosna’nın ünlü yerlerinden biri olan Inat Kuća, muhteşem dolmaları ve tarihi atmosferi ile bilinir. Ayrıca Saraybosna’nın tarihi dokusunu yansıtan bu mekânda yerel halkın geleneksel yemeklerini de tadabilirsiniz.</p>
<p></p>
<p>6. Tufahija</p>
<p>Bosna mutfağının sevilen tatlılarından biri olan Tufahija, cevizle doldurulmuş, şerbet içinde pişirilmiş elma tatlısıdır. Hafif ve lezzetli olan bu tatlı, öğle veya akşam yemeklerinden sonra harika bir kapanış olur.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Morica Han: Eski bir kervansaray olan Morica Han, tarihi atmosferi ve lezzetli tatlılarıyla bilinir. Burada, Saraybosna'nın en meşhur tufahijasını deneyebilirsiniz.</p>
<p></p>
<p>7. Baklava</p>
<p>Osmanlı mirasının bir diğer tatlısı Baklava, Saraybosna’da da sıkça tüketilen bir lezzettir. İnce kat kat yufka, ceviz veya fıstıkla doldurularak hazırlanan bu tatlı, şerbetle tatlandırılarak sunulur.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Baklava Dukat: Saraybosna’nın en ünlü baklavacılarından biri olan Dukat, geleneksel Bosna baklavasını denemek için ideal bir mekândır.</p>
<p></p>
<p>8. Kahve</p>
<p>Bosna kahvesi, tıpkı Türk kahvesine benzeyen, ince çekilmiş kahve tanelerinden yapılan yoğun bir kahve çeşididir. Ancak sunumu ve içim tarzı biraz farklıdır. Kahve, küçük bir cezvede pişirilir ve bakır tepside fincanla birlikte servis edilir. Yanında genellikle lokum ve bir bardak su ikram edilir.</p>
<p></p>
<p>Nerede Yenir?</p>
<p>Miris Dunja: Bascarsija'nın en güzel kafelerinden biri olan Miris Dunja, Bosna kahvesi deneyimlemek için en iyi yerlerden biridir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç: Saraybosna'da Zengin Bir Lezzet Yolculuğu</p>
<p>Saraybosna, hem tarihî hem de kültürel anlamda zengin bir şehir olmasının yanı sıra mutfağıyla da ziyaretçilerine unutulmaz bir deneyim sunar. Burada, hem Osmanlı'dan miras kalan lezzetleri hem de Bosna'ya özgü tatları keşfetme fırsatı bulabilirsiniz. Eğer yolunuz bu şehre düşerse, mutlaka bu yerel lezzetleri tatmalı ve şehrin ruhunu yemekleriyle hissetmelisiniz.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dağların ve Denizin Ortasında Bir Kale: Guizhou Kalesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/daglarin-ve-denizin-ortasinda-bir-kale-guizhou-kalesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/daglarin-ve-denizin-ortasinda-bir-kale-guizhou-kalesi</guid>
<description><![CDATA[ Guizhou Kalesi, Çin&#039;in güneydoğusundaki engebeli arazisi ve doğal güzellikleri ile ünlü Guizhou Eyaleti&#039;nin tarihi ve kültürel mirasına önemli bir katkı sağlamaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb24d25f3ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dağların, Denizin, Ortasında, Bir, Kale:, Guizhou, Kalesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Eyalet merkezi olan Guizhou şehrinin de adını aldığı Gui Dağları'nın eteklerinde ve aynı zamanda bir adanın üzerinde stratejik bir konumda yer alan bu kale, yüzyıllar boyunca bölgenin siyasi ve askeri tarihinde önemli bir rol oynamıştır.</p>
<p>Tarihi ve Mimari Özellikleri</p>
<p>Guizhou Kalesi'nin tam olarak ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, mevcut kalıntıların Ming Hanedanlığı dönemine ait olduğu tahmin edilmektedir. Kalenin inşa edildiği dönemde, bölge sık sık savaşlara sahne olmuş ve kale, düşman saldırılarına karşı korunmak amacıyla doğal engellerle çevrili bu konuma inşa edilmiştir. Kalenin mimarisi, Çin'in güneyindeki geleneksel kale mimarisinin özelliklerini taşımaktadır. Kalın duvarları, yüksek kuleleri ve dar geçitleri ile düşmanlara karşı güçlü bir savunma sağlamıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8419b009.jpg" alt=""></p>
<p>Stratejik Önemi</p>
<p>Guizhou Kalesi'nin bulunduğu konum, hem karada hem de denizde ulaşımı kontrol etmek açısından büyük önem taşımaktadır. Kale, bölgedeki ticaret yollarını denetlemiş ve aynı zamanda düşman saldırılarına karşı erken uyarı sistemi olarak kullanılmıştır. Özellikle Ming Hanedanlığı döneminde, kale bölgenin güvenliğini sağlamak için önemli bir merkez olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde Guizhou Kalesi</p>
<p>Günümüzde Guizhou Kalesi, büyük ölçüde harap olmuş olsa da, tarihi ve kültürel önemi nedeniyle koruma altına alınmıştır. Kale, turistlerin ziyaret ettiği popüler bir yer haline gelmiş ve bölgenin turizm potansiyelini artırmaya katkıda bulunmaktadır. Kalede yapılan kazı çalışmaları ile ilgili buluntular, bölgenin tarihi ve kültürel zenginliği hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8474580f.jpg" alt=""></p>
<p>Guizhou Kalesi, Çin'in güneydoğusundaki doğal güzellikleri ve tarihi zenginlikleri ile dikkat çeken Guizhou Eyaleti'nin önemli bir parçasıdır. Dağların ve denizin ortasında stratejik bir konumda yer alan bu kale, yüzyıllar boyunca bölgenin siyasi ve askeri tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde ise tarihi ve kültürel mirasımızın önemli bir parçası olarak korunmakta ve turizme kazandırılmaktadır.</p>
<p>Guizhou Kalesi'nin Mimari Özellikleri ve Çevresindeki Doğal Güzellikler</p>
<p>Guizhou Kalesi, Çin'in güneybatısındaki engebeli arazisi ve doğal güzellikleriyle ünlü Guizhou Eyaleti'nde yer alan, tarihi ve kültürel zenginliklere sahip bir yapıdır. Hem mimarisi hem de konumu ile dikkat çeken kale, bölgenin doğal güzellikleriyle iç içe geçmiş durumdadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe7a305c67.jpg" alt=""></p>
<p>Mimari Özellikler</p>
<p> * Stratejik Konum: Kale, düşman saldırılarına karşı korunmak amacıyla dağların ve bir adanın birleştiği noktada stratejik bir konuma inşa edilmiştir. Bu sayede hem karadan hem de denizden gelebilecek saldırılara karşı doğal bir savunma hattı oluşturulmuştur.</p>
<p> * Kalın Duvarlar ve Kuleler: Kale, düşman saldırılarına karşı dayanıklı olabilmesi için kalın ve sağlam duvarlara sahiptir. Duvarların üzerinde yer alan yüksek kuleler ise hem gözlem yapmak hem de düşmana ok ve diğer atış aletleriyle karşılık vermek için kullanılmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8465de96.jpg" alt=""></p>
<p> * Dar Geçitler ve Tüneller: Kalenin iç kısmında yer alan dar geçitler ve tüneller, düşmanın kale içerisine kolayca girmesini engellemek amacıyla tasarlanmıştır. Bu sayede savunmacılar, düşmana karşı daha etkili bir mücadele verebilmişlerdir.</p>
<p> * Su Sistemleri: Kale içerisinde su depolamak ve temiz su ihtiyacını karşılamak için çeşitli su sistemleri bulunmaktadır. Bu sistemler, uzun süreli kuşatmalar durumunda kalenin yaşamını sürdürebilmesi için büyük önem taşımaktadır.</p>
<p> * Malzeme Kullanımı: Kalenin yapımında bölgede bolca bulunan taş ve ahşap gibi doğal malzemeler kullanılmıştır. Bu malzemeler, hem yapının sağlamlığını artırmış hem de çevreyle uyumlu bir görünüm sağlamıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe845a4757.jpg" alt=""></p>
<p>Çevresindeki Doğal Güzellikler</p>
<p>Guizhou Kalesi, doğal güzellikleriyle ünlü Guizhou Eyaleti'nin ortasında yer aldığından, çevresi yemyeşil ormanlar, şelaleler, mağaralar ve nehirlerle çevrilidir. Bu doğal güzellikler, kaleyi ziyaret eden turistler için eşsiz bir deneyim sunmaktadır.</p>
<p> * Dağlar: Kale, yüksek ve sarp dağların arasında yer almaktadır. Bu dağlar, hem kalenin doğal savunmasını güçlendirmiş hem de bölgeye eşsiz bir manzara katmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe844d0fed.jpg" alt=""></p>
<p> * Ormanlar: Kalenin çevresi, çeşitli bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapan yemyeşil ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlar, hem temiz hava sağlar hem de bölgeye huzurlu bir atmosfer katar.</p>
<p> * Şelaleler: Bölgede bulunan birçok şelale, hem görsel bir şölen sunmakta hem de bölgenin doğal güzelliklerini zenginleştirmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8439b5c5.jpg" alt=""></p>
<p> * Nehirler: Kale yakınından geçen nehirler, hem sulama hem de ulaşım için kullanılmıştır. Bu nehirler, aynı zamanda bölgenin ekolojik dengesini de sağlamaktadır.</p>
<p> * Mağaralar: Bölgede bulunan birçok mağara, hem tarihi hem de doğal açıdan önemlidir. Bu mağaralar, geçmiş insanların yaşam tarzları hakkında bilgi verirken aynı zamanda doğal oluşumlarıyla da dikkat çekmektedir.</p>
<p>Guizhou Kalesi'nin hem mimari özellikleri hem de çevresindeki doğal güzellikleri, burayı hem tarih meraklıları hem de doğa severler için cazip bir destinasyon haline getirmiştir. Kale, ziyaretçilerine hem tarihi bir yolculuk yapma hem de doğanın içinde huzur bulma imkanı sunmaktadır.</p>
<p></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe7a2160c5.jpg" alt=""></p>
<p>Ek Bilgi:</p>
<p> * Hailongtun Kalesi: Guizhou Eyaleti'ndeki en ünlü kalelerden biri olan Hailongtun Kalesi, mimari özellikleri ve doğal çevresi ile Guizhou Kalesi'ne benzerlikler göstermektedir.</p>
<p> * Guizhou Mutfağı: Guizhou Eyaleti, zengin bir mutfağa sahiptir. Kaleyi ziyaret edenler, bölgenin yöresel lezzetlerini deneyebilirler.</p>
<p></p>
<p>Türkiye’den Guizho Kalesine Ulaşım: </p>
<p>İşte Türkiye'den Guizhou'ya uçuşlar:</p>
<p> * Türk Hava Yolları TK181 İstanbul'dan Guiyang'a, 10 saat 45 dakika,</p>
<p> </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe842c5982.jpg" alt=""></p>
<p>Bu uçuşlar, İstanbul'dan kalkıp Guiyang'da iniyor. Guiyang'dan Guizhou Kalesi'ne otobüs veya tren kullanabilirsiniz.</p>
<p>Otobüs: Guiyang'dan Guizhou Kalesi'ne otobüs seferleri bulunmaktadır. Otobüs yolculuğu yaklaşık 3 saat sürmektedir.</p>
<p>Tren: Guiyang'dan Guizhou Kalesi'ne tren seferleri bulunmaktadır. Tren yolculuğu yaklaşık 2 saat sürmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8db7aaf7.jpg" alt=""></p>
<p>Guizhou Kalesi'ne ulaşmak için en iyi yol, uçakla Guiyang'a gidip oradan otobüs veya tren kullanmaktır.</p>
<p>Guizhou Kalesi'ni Ziyaret Etmek İçin En İyi Zaman</p>
<p>Guizhou, yılın büyük bir bölümünde ılıman bir iklime sahip olsa da, kaleyi ziyaret etmek için en uygun dönem ilkbahar (Mart-Mayıs) ve sonbahar (Eylül-Kasım) aylarıdır. Bu dönemlerde hava sıcaklıkları daha ılıman, yağış miktarı daha azdır ve çevrenin yeşilliğiyle birlikte kale, ziyaretçilere daha keyifli bir deneyim sunar.</p>
<p> </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe97dc8383.jpg" alt=""></p>
<p>* Neden İlkbahar ve Sonbahar?</p>
<p>   * Hava Koşulları: Bu mevsimlerde hava sıcaklıkları aşırı sıcak veya soğuk olmamakla birlikte, gezmek için idealdir.</p>
<p>   * Doğa: İlkbahar aylarında doğa uyanır ve her yer yeşillenirken, sonbaharda ise ağaçlar rengarenk yapraklarıyla bir görsel şölen sunar.</p>
<p>   * Kalabalıklık: Yaz aylarında turist yoğunluğu artarken, ilkbahar ve sonbahar aylarında daha sakin bir ziyaret deneyimi yaşayabilirsiniz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8de6e613.jpg" alt=""></p>
<p>Guizhou Kalesi Çevresindeki Etkinlikler</p>
<p>Guizhou Kalesi, sadece tarihi ve mimari yapısıyla değil, aynı zamanda çevresindeki doğal güzellikleri ve kültürel etkinlikleriyle de ziyaretçilerini cezbediyor.</p>
<p> * Doğa Yürüyüşleri: Kalenin çevresindeki ormanlık alanlarda düzenlenen doğa yürüyüşleri, hem fiziksel aktivite yapmak hem de doğayla iç içe olmak isteyenler için idealdir.</p>
<p> * Yerel Festivaller: Yıl boyunca farklı zamanlarda düzenlenen yerel festivaller, ziyaretçilere bölgenin kültürünü yakından tanıma fırsatı sunar. Bu festivallerde genellikle geleneksel danslar, müzik gösterileri ve yerel yemekler yer alır.</p>
<p> * Tekne Turları: Kaleye yakın su kaynaklarında düzenlenen tekne turları, çevrenin farklı bir perspektifle görülmesini sağlar.</p>
<p> * Mağara Keşifleri: Bölgede bulunan birçok mağara, doğa severler için farklı bir deneyim sunar.</p>
<p> * Yerel Köyleri Ziyaret: Çevredeki köyleri ziyaret ederek yerel halkın yaşamını gözlemleyebilir, el sanatlarını inceleyebilir ve yerel ürünleri tadabilirsiniz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8dd9813d.jpg" alt=""></p>
<p>Önemli Notlar</p>
<p> * Seyahat Öncesi Hazırlık: Guizhou Kalesi'ni ziyaret etmeden önce mutlaka hava durumu ve ulaşım bilgileri hakkında araştırma yapmanız, konaklama yerinizi ayırmanız ve gerekli belgeleri hazırlamanız önemlidir.</p>
<p> * Yerel Rehber: Kalenin tarihi ve kültürel önemi hakkında daha detaylı bilgi almak için yerel bir rehber kiralayabilirsiniz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebe8dcc56c2.jpg" alt=""></p>
<p> * Saygılı Olun: Kale ve çevresi, tarihi ve doğal bir miras olduğundan, ziyaret sırasında çevreye karşı duyarlı olmanız ve yerel kurallara uymanız önemlidir.</p>
<p>Guizhou Kalesi, hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle unutulmaz bir deneyim sunuyor. Bu eşsiz yapıyı ziyaret etmek için en uygun zamanı seçerek ve çevredeki etkinliklere katılarak, hem kültürel bir yolculuk yapabilir hem de doğanın tadını çıkarabilirsiniz.</p>
<p>Not: Bu bilgiler genel bir rehber niteliğindedir. Seyahatinizden önce güncel bilgiler için ilgili turistik siteleri kontrol etmenizi öneririz.</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Medeniyetin Aynası: Minareler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-medeniyetin-aynasi-minareler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-medeniyetin-aynasi-minareler</guid>
<description><![CDATA[ İslam mimarisinde minareler, zaman içinde önemli bir evrim göstermiş ve farklı medeniyetlerde özgün karakteristikler kazanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb12cce1e5e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Medeniyetin, Aynası:, Minareler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Minareler, İslam dünyasının en karakteristik ve görsel olarak en çarpıcı yapıları arasında yer alır. Sadece ibadete çağrı yapmakla kalmaz, aynı zamanda o dönemin sanat anlayışını, teknolojisini ve kültürel zenginliğini de yansıtır. Minarelerin şekilleri, süslemeleri ve inşa edildikleri malzemeler, ait oldukları dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşullarını da gözler önüne serer.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb12cea8d2a.jpg" alt=""></p>
<p>Minarenin Evrimi ve Çeşitliliği</p>
<p>İslam mimarisinde minareler, zaman içinde önemli bir evrim göstermiş ve farklı medeniyetlerde özgün karakteristikler kazanmıştır. Verilen görselde de görüldüğü üzere, Emevilerden Selçuklulara kadar uzanan geniş bir coğrafyada ve farklı dönemlerde inşa edilen minareler, şekil olarak birbirlerinden belirgin şekilde ayrılırlar.</p>
<p> * Emevi Minareleri: Genellikle sade ve dikdörtgen bir plana sahip olan Emevi minareleri, İslam mimarisinin ilk örnekleri arasında yer alır.</p>
<p> * Abbasiler: Abbasiler döneminde minareler daha uzun ve ince bir form kazanmış, süslemelerde geometrik motifler ön plana çıkmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb19fdd18c4.jpg" alt=""></p>
<p> <em>Endülüs mimarisi minare </em></p>
<p>* Endülüs: Endülüs Emevileri döneminde inşa edilen minareler, Batı İslam mimarisinin etkilerini taşıyarak farklı bir karaktere bürünmüştür.</p>
<p> * Memlükler: Memlükler döneminde minareler, daha zengin süslemeler ve kesik piramit şeklinde kubbelerle donatılmıştır.</p>
<p> * Osmanlılar: Osmanlı minareleri, zarif hatları ve çok sayıda şerefe ile diğerlerinden ayrılır.</p>
<p> * Safeviler: Safeviler döneminde inşa edilen minareler, İran mimarisinin etkilerini taşıyarak daha renkli ve çarpıcı bir görünüme sahiptir.</p>
<p> * Timurlular: Timurlu minareleri, Orta Asya mimarisinin karakteristik özelliklerini yansıtır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb1a9d7631f.jpg" alt=""></p>
<p> <em>Safevi Türk mimarisi minare</em> </p>
<p>* Moğollar: Moğol minareleri, genellikle basit ve sade bir yapıya sahiptir.</p>
<p> * Selçuklular: Selçuklu minareleri, Anadolu'da İslam mimarisinin gelişiminde önemli bir rol oynamış ve farklı bölgelerde farklı özelliklere sahip örnekler ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Minarelerin Sembolik Anlamı</p>
<p>Minareler, sadece birer yapı değil, aynı zamanda İslam dünyasının önemli sembollerinden biridir. Ezan sesinin duyulduğu yer olarak camilerin en belirgin özelliklerinden biri olan minareler, İslam'ın temel ibadetlerinden biri olan namaz için Müslümanları çağırır. Aynı zamanda, İslam'ın birlik ve beraberlik mesajını tüm dünyaya duyurur.</p>
<p>Minarelerin farklı şekilleri ve süslemeleri, o dönemin siyasi, sosyal ve kültürel değerlerini de yansıtır. Örneğin, bir minarenin yüksekliği, o şehrin önemini ve gücünü simgelerken, süslemeleri ise o dönemin sanat anlayışını ve estetik anlayışını gösterir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb16ed43bcb.jpg" alt=""></p>
<p><em>Hindistan Türk Moğol (Babür) Mimarisi Minaresi </em></p>
<p>Minareler, İslam medeniyetinin en önemli yapıları arasında yer alır. Sadece birer ibadethane değil, aynı zamanda o dönemin tarihini, sanatını ve kültürünü yansıtan önemli birer miras olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Minarelerin şekilleri, süslemeleri ve inşa edildikleri malzemeler, bize o dönemin insanlarının dünya görüşü, inançları ve yaşam tarzları hakkında önemlib bilgiler sunar.</p>
<p></p>
<p><strong>Minarelerin Yapı Malzemeleri ve İnşa Teknikleri</strong></p>
<p>Minareler, İslam mimarisinin en karakteristik yapıları arasında yer alır ve farklı coğrafyalarda kullanılan malzemeler ve inşa teknikleri ile inşa edilmişlerdir. İşte minarelerin yapımında kullanılan bazı temel malzemeler ve teknikler:</p>
<p>Yapı Malzemeleri</p>
<p> * Tuğla: En yaygın kullanılan malzemelerden biridir. Hem dayanıklı hem de işlenmesi kolay olması nedeniyle birçok minarede tuğla tercih edilmiştir.</p>
<p> * Taş: Özellikle dayanıklılık gerektiren yapılarda doğal taşlar kullanılmıştır. Granit, mermer ve bazalt gibi taş türleri minarelerde sıklıkla tercih edilmiştir.</p>
<p> * Kerpiç: Özellikle kurak bölgelerde toprak ve saman karışımından elde edilen kerpiç, minarelerin yapımında kullanılmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb17649b740.jpg" alt=""></p>
<p><em>Timur mimarisi minaresi</em></p>
<p> * Ahşap: Bazı bölgelerde, özellikle ahşap işçiliğinin gelişmiş olduğu yerlerde, minarelerin bazı bölümlerinde ahşap kullanılmıştır. Ancak ahşap, diğer malzemelere göre daha az dayanıklı olduğu için genellikle yardımcı bir malzeme olarak tercih edilmiştir.</p>
<p>İnşa Teknikleri</p>
<p> * Temel Atma: Minarelerin sağlam bir şekilde durabilmesi için öncelikle sağlam bir temel atılmıştır. Temel genellikle taş veya tuğla kullanılarak inşa edilmiştir.</p>
<p> * Duvar Örgüsü: Duvarlar, seçilen malzemeye göre farklı tekniklerle örülmüştür. Örneğin, tuğla duvarlar genellikle bağlama sıvası kullanılarak örülmüştür.</p>
<p> * Kemerler ve Kubbeler: Minarelerin üst kısımlarında genellikle kemerler ve kubbeler kullanılmıştır. Bu yapılar, minareye hem estetik bir görünüm kazandırmış hem de yapının dayanıklılığını artırmıştır.</p>
<p> * Süslemeler: Minarelerin dış yüzeyleri, geometrik motifler, bitkisel motifler veya yazıtlardan oluşan süslemelerle zenginleştirilmiştir. Bu süslemeler, genellikle çini, sıva veya taş oymacılığı teknikleriyle yapılmıştır.</p>
<p> * Şerefe: Minarelerin üst kısımlarında bulunan şerefe, ezan okuyan müezzinin durduğu ve ezanın duyurulduğu bölümdür. Şerefeler genellikle ahşap veya taştan yapılmıştır.</p>
<p>Farklı Coğrafyalardaki Minareler</p>
<p>Minarelerin yapı malzemeleri ve inşa teknikleri, bulunduğu coğrafyanın iklim koşulları, yerel malzemelerin bulunabilirliği ve o dönemdeki inşaat teknolojisine göre değişkenlik göstermiştir. Örneğin:</p>
<p> * Orta Doğu: Bu bölgede genellikle tuğla ve taş kullanılmış, süslemelerde geometrik motifler ve Arapça yazıtlar tercih edilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb18540744b.jpg" alt=""></p>
<p> * Anadolu: Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu'da inşa edilen minarelerde tuğla, taş ve ahşap kullanılmıştır. Süslemelerde ise geometrik motifler, bitkisel motifler ve hat sanatı örnekleri görülür.</p>
<p> * Hindistan: Hindistan'da inşa edilen minarelerde ise yerel malzemeler olan kırmızı kumtaşı ve mermer sıklıkla kullanılmıştır. Süslemelerde ise İslam ve Hint motiflerinin birleşimi görülür.</p>
<p>Sonuç olarak, minareler, farklı coğrafyalarda ve dönemlerde kullanılan malzemeler ve tekniklerle inşa edilmiş, İslam mimarisinin önemli bir parçası olmuştur. Minarelerin yapı malzemeleri ve inşa teknikleri, o dönemdeki teknolojik gelişmeleri ve kültürel zenginlikleri yansıtmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb1896d14ad.jpg" alt=""></p>
<p>Başka sorularınız var mı? Minarelerin tarihi, sembolik anlamları veya belirli bir coğrafyadaki minareler hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz, lütfen belirtin.</p>
<p></p>
<p>Bu makale, minarelerin genel bir tanıtımı ve farklı dönemlerdeki özelliklerine dair genel bir bakış sunmaktadır. Minareler hakkında daha detaylı bilgi almak için ilgili dönemlerin İslam sanatı ve mimarisi üzerine yapılan çalışmalara başvurabilirsiniz.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çamlıyayla (Namrun): Mersin&amp;apos;in Gizli Cenneti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/camliyayla-namrun-mersinin-gizli-cenneti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/camliyayla-namrun-mersinin-gizli-cenneti</guid>
<description><![CDATA[ Mersin&#039;in kuzeyinde, Torosların eteklerinde yer alan Çamlıyayla (Namrun), hem tarihi zenginlikleri hem de doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini büyülemektedir. 1430 metrelik rakımıyla serin ve temiz havası, yemyeşil doğası ve eşsiz manzarasıyla tam bir doğa cennetidir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eac0f1255a5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çamlıyayla, Namrun:, Mersinin, Gizli, Cenneti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mersin’in 90 kilometre kuzeyinde, Külpet Dağı’nın eteklerinde yer alan Çamlıyayla (Namrun), 1430 metre rakımıyla hem doğa tutkunları hem de tarih meraklıları için bir cazibe merkezidir. Zengin doğal kaynakları, tarihi kalıntıları ve geniş yayla alanlarıyla bilinen Çamlıyayla, yaz aylarında şehirden kaçıp serinlemek isteyenler için popüler bir destinasyondur. Bu yayla, aynı zamanda Namrun Kalesi ve çevresindeki doğal güzelliklerle iç içe geçmiş olup, yazlık evlerin ve turistik konutların bulunduğu bir bölge olarak öne çıkar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eabf8e88f1d.jpg" alt=""></p>
<h3 data-sourcepos="5:1-5:39" class="">Tarihin İzleri ve Doğal Güzellikler</h3>
<p data-sourcepos="7:1-7:48"><span>Çamlıyayla'nın tarihi,</span><span> milattan önceki dönemlere kadar uzanmaktadır.</span><span> Bölgede bulunan Namrun Kalesi,</span><span> bu tarihi geçmişin en önemli kanıtıdır.</span><span> Kale,</span><span> stratejik konumu sayesinde birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır.</span><span> Günümüzde de etkileyici kalıntılarıyla ziyaretçilerini ağırlamaktadır.</span></p>
<p data-sourcepos="9:1-9:261"><span>Çamlıyayla'nın doğal güzellikleri de bir o kadar zengindir.</span><span> Cehennemderesi ve çevresi,</span><span> yaban keçisi gibi birçok endemik türün yaşam alanı olmasıyla dikkat çekmektedir.</span><span> Bu nedenle bu bölge,</span><span> yaban hayatının korunması için özel bir önem taşımaktadır.</span><span> Sebil Beldesi-Cehennemderesi Kanyonu ise trekking tutkunları için ideal bir rota sunmaktadır.</span><span> Kanyonun eşsiz doğal güzellikleri ve yaban hayatı,</span><span> ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim yaşatmaktadır.</span></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eac02ae5c95.jpg" alt=""></p>
<h3>Tarih ve Doğa Buluşması: Namrun Kalesi ve Çevresi</h3>
<p>Çamlıyayla’nın en dikkat çekici yapılarından biri, Namrun Kalesi’dir. Tarihi geçmişiyle bu kale, ziyaretçilere bölgenin zengin tarihini keşfetme fırsatı sunar. Ortaçağ’da stratejik bir nokta olarak kullanılan bu kale, yaylanın tarihi dokusunu gözler önüne serer. Kale, özellikle yaz aylarında bölgeye gelen yerli ve yabancı turistler tarafından sıkça ziyaret edilir.</p>
<p>Namrun Kalesi’nin etrafındaki doğal güzellikler ise tarihi keşfetmenin yanında doğayla iç içe vakit geçirmek isteyenler için de idealdir. Yaylanın geniş coğrafyası, trekking, doğa yürüyüşleri ve keşif turları için mükemmel fırsatlar sunar. Çamlıyayla, ormanlarla kaplı alanları ve temiz havasıyla, doğa severler için kaçırılmayacak bir duraktır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eac0f21066e.jpg" alt=""></p>
<h3>Yaban Hayatı ve Koruma Alanları</h3>
<p>Çamlıyayla’nın bulunduğu bölge, yaban hayatı açısından oldukça zengin bir ekosisteme sahiptir. Özellikle yaban keçisi (Capra aegagrus) popülasyonunun korunması amacıyla, bölge koruma ve üretim alanı olarak değerlendirilmiştir. Cehennemderesi ve çevresi, bu koruma çalışmalarının önemli bir parçasıdır. Bu bölge, doğaseverler için hem yaban hayatını gözlemleme hem de bu canlıların doğal yaşam alanlarında korunmasını destekleme fırsatı sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eac15481bf8.jpg" alt=""></p>
<h3>Sebil Beldesi ve Cehennemderesi Kanyonu: Macera Arayanlara Özel</h3>
<p>Çamlıyayla’ya sadece 4 kilometre uzaklıkta bulunan Sebil Beldesi ve Cehennemderesi Kanyonu, doğa yürüyüşü (trekking) yapmak isteyenler için ideal bir rota sunar. Kanyon, derin vadileri ve etkileyici manzarasıyla ziyaretçilerine unutulmaz bir trekking deneyimi vaat eder. Cehennemderesi, doğayla baş başa kalmak isteyenler için eşsiz bir kaçış noktasıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eac1537a23d.jpg" alt=""></p>
<p>Kanyonda sportif olta balıkçılığı da yapılabilmektedir. Berrak su kaynaklarına sahip olan bu bölgede balık tutma keyfini çıkarabilir, doğanın sunduğu huzur dolu atmosferde vakit geçirebilirsiniz. Sebil Beldesi çevresindeki keşfedilmeyi bekleyen doğal güzellikler, kampseverler için de ideal bir ortam sunar. Çamlıyayla’da kamp yapmayı planlayanlar, çadır ve temel ihtiyaç malzemelerini getirerek doğanın tadını çıkarabilirler.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eac1b102181.jpg" alt=""></p>
<h3>Papazın Bahçesi: Doğayla İç İçe Bir Kaçış</h3>
<p>Çamlıyayla’nın bir diğer ilgi çekici noktası, Papazın Bahçesi’dir. Tarihi ağaçlar ve serin dere kenarlarıyla çevrili bu alan, piknik yapmak ve doğayla iç içe huzurlu vakit geçirmek isteyenler için mükemmel bir kaçış noktasıdır. Serin havası ve yemyeşil manzarası ile Papazın Bahçesi, şehrin gürültüsünden uzaklaşarak doğayla baş başa kalmak isteyenler için ideal bir duraktır.</p>
<h3>Çamlıyayla’da İkinci Konutlar ve Yazlık Yaşam</h3>
<p>Çamlıyayla, son yıllarda altyapısı tamamlanmış bir yayla olarak yazlık evlerin inşa edildiği ve yaz aylarında kalabalıklaşan bir yer haline gelmiştir. Bölgede yapılan yazlık konutlar, şehirden uzaklaşarak yaz aylarını serin bir ortamda geçirmek isteyenlerin tercihi olmaktadır. Yaylanın serin havası, modern olanaklarla birleştiğinde hem tatil hem de huzurlu bir yaşam arayanlar için cazip bir seçenek sunmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eabf8842059.jpg" alt=""></p>
<h3 data-sourcepos="11:1-11:28" class="">Aktiviteler ve Konaklama</h3>
<p data-sourcepos="13:1-13:250"><span>Çamlıyayla'da yapılabilecek birçok aktivite bulunmaktadır.</span><span> Sportif olta balıkçılığı,</span><span> doğa yürüyüşü,</span><span> kamp ve piknik en popüler aktiviteler arasındadır.</span><span> Ayrıca,</span><span> tarihi ve kültürel zenginlikleri keşfetmek isteyenler için Namrun Kalesi ve Papazın Bahçesi gibi yerler ziyaret edilebilir.</span></p>
<p data-sourcepos="15:1-15:221"><span>Çamlıyayla'da konaklama imkanı da bulunmaktadır.</span><span> Bölgede bulunan birçok yayla evinde konaklayabilir veya kamp yapabilirsiniz.</span><span> Kamp yapmak isteyenlerin çadır ve temel ihtiyaç malzemelerini yanlarına almaları gerekmektedir.</span></p>
<h3 data-sourcepos="17:1-17:44" class="">Neden Çamlıyayla'yı Ziyaret Etmelisiniz?</h3>
<ul data-sourcepos="19:1-20:91">
<li data-sourcepos="19:1-19:92"><strong>Tarihi ve kültürel zenginlikler:</strong><span> Namrun Kalesi gibi tarihi yapıları keşfedebilirsiniz.</span></li>
<li data-sourcepos="20:1-20:91"><strong>Doğal güzellikler:</strong><span> Yemyeşil doğası,</span><span> şelaleleri ve kanyonlarıyla büyüleyici bir manzaraya sahiptir.</span></li>
<li data-sourcepos="21:1-21:106"><strong>Aktiviteler:</strong><span> Trekking,</span><span> kamp,</span><span> piknik ve sportif olta balıkçılığı gibi birçok aktivite yapabilirsiniz.</span></li>
<li data-sourcepos="22:1-23:0"><strong>Sakin ve huzurlu bir atmosfer:</strong><span> Şehir hayatının stresinden uzaklaşmak ve doğayla iç içe olmak için ideal bir yerdir.</span><span></span></li>
</ul>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eabfe269aef.jpg" alt=""></p>
<p data-sourcepos="24:1-24:196"><span>Çamlıyayla,</span><span> hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle unutulmaz bir tatil deneyimi sunmaktadır.</span><span> Eğer siz de doğa ile iç içe,</span><span> sakin ve huzurlu bir tatil yapmak istiyorsanız,</span><span> Çamlıyayla tam size göre!</span></p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Çamlıyayla (Namrun), Mersin’e yakınlığı, tarihi Namrun Kalesi, doğal güzellikleri ve zengin yaban hayatıyla öne çıkan bir yayladır. Sebil Beldesi ve Cehennemderesi Kanyonu gibi doğa harikaları, trekking ve kampçılık gibi doğa aktiviteleri için mükemmel olanaklar sunarken, Papazın Bahçesi gibi dinlenme alanları da doğayla baş başa kalmak isteyen ziyaretçilere huzurlu bir ortam sağlar. Yaban keçisi gibi koruma altındaki türler, bölgenin ekolojik değerini artırmaktadır. Hem doğaseverler hem de tarih meraklıları için vazgeçilmez bir durak olan Çamlıyayla, doğayla iç içe keyifli bir tatil için ideal bir seçimdir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>At&amp;amp;Koç&amp;amp;Koyun Biçimli Mezar Taşları: Tunceli&amp;apos;nin Gizemli Mirası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/atkockoyun-bicimli-mezar-taslari-tuncelinin-gizemli-mirasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/atkockoyun-bicimli-mezar-taslari-tuncelinin-gizemli-mirasi</guid>
<description><![CDATA[ Tunceli&#039;nin derinliklerinde, kültürel mirasımızın önemli bir parçası olan at, koç ve koyun biçimli mezar taşları bulunmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66ea8cfb4973b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>At&amp;Koç&amp;Koyun, Biçimli, Mezar, Taşları:, Tuncelinin, Gizemli, Mirası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f19f9d271e2.jpg" alt=""></p>
<p>Tunceli'nin derinliklerinde, yüzyılların hikayelerini taşıyan benzersiz bir kültürel miras bulunmaktadır: At, koç ve koyun biçimli mezar taşları. Bu taşlar, sadece estetik bir görünümle kalmayıp, aynı zamanda bölgenin zengin tarihine, inanç sistemine ve yaşam biçimine dair önemli ipuçları sunmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ea899658682.jpg" alt=""></p>
<p>Bir Kültürel Mirasın İzleri</p>
<p>Bu mezar taşları, ilk bakışta dikkat çeken hayvan figürleriyle birlikte, üzerindeki geometrik şekiller, semboller ve bazen de yazıtlardan oluşan zengin bir görsel anlatıya sahiptir. Bu detaylar, o dönem insanların dünya görüşünü, inançlarını ve sosyal yapılarını yansıtmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ea8d9b51260.jpg" alt=""></p>
<p> * Akkoyunlular Dönemi'ne İşaret: Bu mezar taşlarının kökenleri, Akkoyunlular dönemine kadar uzanmaktadır. Türkmen geleneğinin izlerini taşıyan bu taşlar, bölgedeki göçlerin ve kültürel etkileşimlerin bir kanıtıdır.</p>
<p>Bu eşsiz taşlar, sadece estetik bir görünüm sunmakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin zengin tarihine ve inanç sistemine ışık tutar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ea89990da05.jpg" alt=""></p>
<p>Kültürel ve Tarihi Anlamı</p>
<p> * Akkoyunlular Dönemi'ne İşaret: Bu mezar taşları, Akkoyunlular dönemine uzanan Türkmen geleneğinin izlerini taşımaktadır.</p>
<p> * Geleneksel Örf ve Adetler: Mezar taşlarındaki figürler, o dönemdeki insanların yaşam tarzı, inançları ve toplumsal yapısı hakkında önemli bilgiler sunar.</p>
<p> * Dini ve Mitolojik İnançlar: Zülfikar gibi semboller, Alevi inancının varlığını gösterirken, güneş kursu gibi figürler ise doğa ve kozmosla olan bağlantıyı vurgular.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ea8997c2b99.jpg" alt=""></p>
<p>Mezar Taşlarının Özellikleri</p>
<p> * Basit İşçilik: Genellikle sade bir şekilde işlenmiş olan bu taşlar, doğal malzemelerin kullanıldığı geleneksel yöntemlerle oluşturulmuştur.</p>
<p> * Figüratif Bezemeler: Kılıç, kalkan, iğne, sap gibi figürler, mezar sahibinin cinsiyeti, sosyal statüsü ve mesleği hakkında ipuçları verir.</p>
<p> * Ağırlık ve Boyut: Kayalardan oyularak elde edilen bu taşlar, oldukça büyük ve ağırdır.</p>
<p>Coğrafi Dağılım ve Koruma Altına Alınması</p>
<p> * Geniş Alana Yayılmış: Tunceli'nin birçok ilçesinde bu tür mezarlıklara rastlamak mümkündür.</p>
<p> * Koruma Altına Alınma Çalışmaları: Bazı mezarlıklar tescil edilerek koruma altına alınmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ea8d9dc611e.jpg" alt=""></p>
<p>Tunceli'nin at, koç ve koyun biçimli mezar taşları, sadece birer taş parçası değil, aynı zamanda geçmişle gelecek arasında köprü kuran, bir toplumun hafızasını taşıyan önemli bir kültürel mirasımızdır. Bu taşlar, bize atalarımızın kim olduğunu, neye inandığını ve nasıl yaşadığını anlatır. Bu nedenle, bu mirası korumak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin görevidir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arap Kültüründe Kız Çocuklarına İsim Yerine Numara Verilmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/arap-kulturunde-kiz-cocuklarina-isim-yerine-numara-verilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/arap-kulturunde-kiz-cocuklarina-isim-yerine-numara-verilmesi</guid>
<description><![CDATA[ Arap toplumlarında, özellikle İslam öncesi dönemde, kız çocukları erkeklerle aynı değerde görülmezdi. Kız çocuklarının insandan sayılmadığı, onların birer yük olarak kabul edildiği bir dönemdi. Bu nedenle kız çocuklarına isim verilmez, numaralar takılırdı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66ea9c5ce0bef.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Arap, Kültüründe, Kız, Çocuklarına, İsim, Yerine, Numara, Verilmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Rabia: Arap Kültüründe Bir İsimden Fazlası</p>
<p>Rabia ismi, Türk toplumunda yaygın olarak kullanılan ve birçok kişi tarafından mübarek ve dini bir anlam taşıdığı düşünülen bir isimdir. Ancak bu ismin kökeni ve Arap kültüründeki gerçek anlamı derin ve düşündürücü bir tarihsel bağlama sahiptir. Rabia, Arapça'da "dördüncü" demektir. Bu, öyle sanıldığı gibi kutsal bir isim olmayıp, Arap toplumunun kadına bakış açısındaki derin ayrımcılığı yansıtan bir kültürel uygulamanın ürünüdür.</p>
<p></p>
<p>Arap Kültüründe Kız Çocuklarına Verilen Numara</p>
<p>Arap toplumlarında, özellikle İslam öncesi dönemde, kız çocukları erkeklerle aynı değerde görülmezdi. Kız çocuklarının insandan sayılmadığı, onların birer yük olarak kabul edildiği bir dönemdi. Bu nedenle kız çocuklarına isim verilmez, numaralar takılırdı. Erkek çocuklar aileyi devam ettiren, toplumsal statü kazandıran bireyler olarak görülürken, kız çocukları aileye yük ve hatta utanç kaynağı olarak değerlendirilirdi.</p>
<p></p>
<p>Vahide: "Birinci" demekti, ilk doğan kız çocuklarına verilen bir numaraydı.</p>
<p>Saniye: "İkinci" anlamına gelir ve ikinci doğan kız çocukları için kullanılırdı.</p>
<p>Selase ve Bite: "Üçüncü" anlamına gelirdi, üçüncü kız çocuğuna verilen numaralardı.</p>
<p>Rabia: "Dördüncü" anlamındadır, dördüncü kız çocuğuna verilen isim değil, bir numaraydı.</p>
<p>Arap toplumunda bu şekilde kız çocuklarına isim verilmemesi, onların insandan sayılmamasının bir yansımasıydı. Kızlar, birer birey olarak kabul edilmiyor, onların birer "sayı" ile ifade edilmesi yeterli görülüyordu. Bu yaklaşım, kız çocuklarına ve genel olarak kadınlara karşı ciddi bir ayrımcılığı yansıtmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Kız Çocuklarının Diri Diri Gömülmesi</p>
<p>Arap toplumunda kız çocuklarına yönelik bu olumsuz bakış açısı, yalnızca isim vermemekle sınırlı kalmazdı. Tarihsel kaynaklara göre, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi gibi korkunç bir uygulama da bu dönemde yaygındı. Bu uygulamanın temel sebeplerinden biri, Arap toplumunun önde gelen kişileri ve zenginleri tarafından kız çocuklarının cinsel ve ekonomik sömürüye maruz kalma korkusuydu.</p>
<p></p>
<p>Arap egemenleri, tefecilik ve fahiş faizle borç verdikleri kişilerin borçlarını ödeyemediklerinde kızlarına veya karılarına el koyarak onları köle pazarlarında satarlardı. Bu ahlaksız ve insafsız uygulamaya karşılık, bazı aileler kız çocuklarını bu acımasız kaderden korumak amacıyla doğar doğmaz diri diri gömerlerdi. Bu korkunç uygulama, Arap toplumunun kadınlara olan bakış açısının ne kadar zalim ve insanlık dışı olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>Türk Toplumunda Kadına Verilen Değer</p>
<p>Arap toplumundaki bu cinsiyet ayrımcılığı ve insanlık dışı uygulamalar, Türk toplumunun kadına bakış açısıyla keskin bir tezat oluşturur. Eski Türk toplumunda kız çocukları ve kadınlar büyük bir saygı görür, toplumun önemli bir parçası olarak kabul edilirdi. Türkler, tek tanrılı bir inanca sahip oldukları gibi, kadın haklarına da büyük önem veren bir toplumsal yapıya sahiptiler.</p>
<p></p>
<p>Türk kültüründe kadının yeri yalnızca bir anne veya eş olarak sınırlı değildi. Kadınlar aynı zamanda savaşçı, lider ve toplumun yöneticileri olabiliyordu. Tarihsel kayıtlarda Türk kadınlarının komutanlık yaptığı, savaşlara katıldığı ve toplumu yöneten önemli figürler olduğu bilinir. Kadın, Türk toplumunda her zaman el üstünde tutulmuş, saygı görmüştür.</p>
<p></p>
<p>Eski Türk toplumunda "namus" kelimesi yoktu çünkü namussuzluk nedir bilinmezdi. Kadınlara yönelik şiddet, aşağılama veya ayrımcılık eski Türk toplumunda yer bulmazdı. Türk geleneğinde kadın, sadece bir birey değil, aynı zamanda bir "han" olarak görülürdü. Hanım kelimesi de buradan gelir; kadın, evin yöneticisi, ailesinin en önemli unsuru olarak kabul edilirdi. Cengiz Han’ın eşi hakkında söylediği "Ben sizin han'ınızım, bu da benim han'ım" sözü, Türk kültüründe kadının statüsünü özetler niteliktedir.</p>
<p></p>
<p>Arap Kültürü ve Türk Kültürü Arasındaki Fark</p>
<p>Türk toplumundaki bu kadın merkezli bakış açısı, Arap kültürüyle tanıştıktan sonra değişime uğramaya başlamıştır. Arap kültürü, özellikle İslamiyet'in yayılmasıyla birlikte Türkler üzerinde de etkili olmuş ve kadına yönelik olumsuz bakış açısı Türk toplumunda da yer yer görülmeye başlamıştır. Kadına şiddet ve kadının toplumdaki statüsünün düşürülmesi, Arap kültürünün etkisiyle Türk toplumunda yaygınlaşmıştır.</p>
<p></p>
<p>Ancak eski Türk kültüründe kadının statüsü her zaman yüksek olmuş, kadınlar toplumun vazgeçilmez bir parçası olarak kabul edilmiştir. Türkler, kadına yönelik bu olumlu bakış açılarıyla, Arap kültüründeki kadın düşmanlığına karşı güçlü bir zıtlık sergilemişlerdir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Rabia ismi, Türk toplumunda kutsal ve dini bir anlam taşıdığı sanılan, ancak Arap kültüründe kız çocuklarına verilen bir numaradan ibaret olan bir kavramdır. Bu, Arap toplumunun kadına yönelik tarihsel bakış açısının bir yansımasıdır. Kız çocuklarının isimlerle değil, sayılarla ifade edilmesi ve hatta diri diri toprağa gömülmesi, Arap toplumunun kadına verdiği değersizliği açıkça göstermektedir. Buna karşılık, Türk toplumunda kadının her zaman önemli bir yeri olmuş, kadınlar saygı ve sevgiyle karşılanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Kadının toplumsal statüsünün korunması, ona saygı gösterilmesi ve haklarının savunulması, bir toplumun medeniyet seviyesini belirleyen en önemli göstergelerden biridir. Arap kültüründeki kadına yönelik bu ayrımcı uygulamalar, tarih boyunca eleştirilmiş ve insanlık dışı olarak kabul edilmiştir. Türk kültürü ise kadına verdiği değerle, çağdaş ve ilerici bir toplumun örneğini sunmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk&amp;apos;ün Doğa Sevgisinin Simgesi: Yalova Yürüyen Köşk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-doga-sevgisinin-simgesi-yalova-yuruyen-koesk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturkun-doga-sevgisinin-simgesi-yalova-yuruyen-koesk</guid>
<description><![CDATA[ Yalova’nın doğal güzellikleri arasında yer alan ve huzur dolu atmosferiyle dikkat çeken Yürüyen Köşk, yalnızca mimarisiyle değil, aynı zamanda taşıdığı eşsiz hikâyesiyle de ilgi çekiyor. İsmiyle merak uyandıran bu tarihi yapı, Atatürk’ün doğa sevgisini yansıtan bir sembol olarak hem ziyaretçilerini hayran bırakıyor hem de onları geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e73fa80f77a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürkün, Doğa, Sevgisinin, Simgesi:, Yalova, Yürüyen, Köşk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p><em>Nail Türkoğlu'nun Yürüyen köşk tanıtım programı videosu</em></p>
<p>Yalova'nın en dikkat çekici tarihi yapılarından biri olan Yürüyen Köşk, Mustafa Kemal Atatürk'ün doğa sevgisinin ve çevre bilincinin en güzel sembollerinden biridir. Sahip olduğu eşsiz hikâye ve tarihi önem ile Yalova’ya gelen yerli ve yabancı turistlerin mutlaka görmesi gereken bir durak haline gelmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740afe5e45.jpg" alt=""></p>
<p>Yürüyen Köşk'ün hikâyesi, Atatürk’ün Yalova’ya olan özel ilgisi ve sevgisiyle başlar. 21 Ağustos 1929'da Bursa’ya gitmek için Ertuğrul yatıyla Yalova açıklarından geçerken, büyük bir çınar ağacı dikkatini çeker. Ağacın heybetinden etkilenen Atatürk, teknesini durdurarak sahile çıkar ve ağacın gölgesinde bir süre dinlenir. Çevresine hayran kalan Atatürk, çınarın yanında kendisi için mütevazı bir köşk yapılmasını ister. İnşası sadece 22 gün süren bu köşk, 12 Eylül 1929'da tamamlanır ve Atatürk’ün dinlenme mekânı olarak kullanıma açılır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740aca3278.jpg" alt=""></p>
<p>Ancak bu köşk, sıradan bir yapı olmanın ötesinde çevre bilincine dair bir simge haline gelir. 1930 yılında, çınar ağacının dallarının köşkün çatısına ve duvarına zarar vermeye başladığını fark eden çalışanlar, dalların kesilmesini önerir. Fakat Atatürk, doğaya olan derin saygısı nedeniyle dalların kesilmesi yerine köşkün raylar üzerinde taşınarak ileriye alınmasını emreder. Bu olağanüstü karar, 8 Ağustos 1930'da hayata geçirilir ve köşk 4.80 metre doğuya kaydırılır. Bu olay, çevreye duyarlılık konusunda bir ilk olmasının yanı sıra Yürüyen Köşk adıyla tarihe geçer.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740aa8379c.jpg" alt=""></p>
<p>Köşk, sadece çevre bilincinin değil, aynı zamanda Türkiye'nin siyasi tarihine de ev sahipliği yapmıştır. Atatürk, 1930-1937 yılları arasında aralıklarla bu köşkte konaklamış, dönemin önemli kararlarını burada almıştır. Yalova’ya olan sevgisiyle bu küçük köşkü ziyaret etmeyi ihmal etmeyen Atatürk, Yürüyen Köşk’te hem yerli hem de yabancı devlet adamlarını ağırlamış ve birçok önemli toplantıya ev sahipliği yapmıştır.</p>
<p>Deniz kenarında, 400 yıllık çınar ağacının gölgesinde konumlanan bu mütevazı köşk, Atatürk’ün talimatıyla, ağacın dallarını korumak için birkaç metre kaydırılmasıyla “Yürüyen Köşk” adını almıştır. Hem doğaya duyduğu saygı hem de çevre bilinciyle Atatürk’ün vizyonunu yansıtan bu hikâye, ziyaret edenleri derinden etkiliyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740a9673be.jpg" alt=""></p>
<p>Köşke gelenler yalnızca tarihi dokuyu keşfetmekle kalmıyor, aynı zamanda Atatürk’ün kişisel eşyalarını ve o dönemin izlerini taşıyan odaları da görme fırsatı buluyor. Yürüyen Köşk, bugün Yalova’nın simgesi haline gelmiş bir yapı olup, her yıl binlerce ziyaretçiyi kendine çekmeye devam ediyor.</p>
<p>Ziyaretçilerine hem doğayla iç içe olma fırsatı sunan hem de tarihsel bir deneyim yaşatan Yürüyen Köşk, 2006 yılında restore edilerek yeniden halkın ziyaretine açılmıştır. Yılda yaklaşık 50 bin kişinin ziyaret ettiği köşk, Yalova’nın gözde turistik noktalarından biridir. Köşk, halen orijinal eşyaları, Atatürk’e ait objeleri ve fotoğraflarıyla bir müze işlevi görmektedir. Aynı zamanda köşkün çevresini saran geniş bahçe, çınar ağacı ve deniz manzarasıyla ziyaretçilere huzur dolu bir atmosfer sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740ad5708d.jpg" alt=""></p>
<p>Atatürk’ün doğaya olan bağlılığının bir sembolü olarak Yürüyen Köşk, çevre bilincini ve tarihi değerleri bir araya getiren nadide bir mekân olarak Yalova’da yerini almıştır. Giriş ücreti yalnızca sembolik bir 5 lira olan köşkü ziyaret etmek, sadece tarihe değil, aynı zamanda doğaya yapılan bir yolculuğa da çıkmak anlamına gelir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e740aec44d5.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe &amp;quot;Karı&amp;quot; ve &amp;quot;Koca&amp;quot; Nedir ?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-kari-ve-koca-nedir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-kari-ve-koca-nedir</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Karı&quot; ve &quot;koca&quot; terimleri, Türk kültüründe derin anlamlar taşır. &quot;Koca&quot;, bilgelik ve güç simgesidir, dağ gibi güçlü ve koruyucudur. &quot;Karı&quot; ise &quot;kar&quot; ile ilişkilendirilir, saflık ve zarafeti temsil eder. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e7e060d89fc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Karı, Koca, Nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>"Karı" ve "Koca": İlişkilere Yansıyan Derin Anlamlar</h3>
<p></p>
<p>Dilimizde kadına "karı", erkeğe ise "koca" denmesi, kökeni yüzyıllara dayanan kültürel ve dilsel bir arka plana sahiptir. Bu terimler, yüzeyde basit birer hitap biçimi gibi görünse de, aslında insan ilişkilerinin derinliğini ve toplumsal algıyı yansıtan sembolik anlamlar taşır. “Koca” kelimesi erkeğin bilgelik ve sağlamlıkla, “karı” kelimesi ise kadının masumiyet ve saflıkla ilişkilendirilmesini anlatır. Bu makalede, bu iki kelimenin kökeni ve derin anlamlarını inceleyeceğiz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7e05d1f337.jpg" alt=""></p>
<h4>Koca: Bilgelik ve Güç Sembolü</h4>
<p></p>
<p>“Koca” kelimesi, sadece yaşı ilerlemiş bir erkek anlamına gelmez; aynı zamanda bilge, güçlü ve güvenilir kişi anlamlarını da içerir. Koca, kökleri itibarıyla bilgelik ve deneyimi simgeler. Türk kültüründe "koca" olmak, aynı zamanda bir koruyucu, bir dağ gibi sağlam ve sarsılmaz olmayı temsil eder. Erkek, bu bağlamda aileyi koruyan, ona yön veren, kararlar alan bir figür olarak görülür. Ancak bu bilgelik ve gücün, tek başına eksik olduğu da vurgulanır.</p>
<p></p>
<p>Erkeğin "koca" olması, bir dağ gibi yüce olması ile özdeşleştirilir. Ne kadar güçlü ve sağlam olursa olsun, bir dağın yüceliği, tepesinde bembeyaz kar olmadan tam değildir. Bu bağlamda koca, ancak bir kadının varlığı ile tamamlanır; tıpkı yüce dağların, başını süsleyen kar ile daha görkemli olması gibi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7e05f9e76f.jpg" alt=""></p>
<h4>Karı: Saflık ve Örtücü Güç</h4>
<p></p>
<p>“Karı” kelimesi, modern kullanımda bazen kaba ya da aşağılayıcı bir anlam kazanmış olsa da, aslında eski Türkçede bu kelime "kar" ile ilişkilidir ve karın saflığını, temizliğini simgeler. Dağları örten beyaz kar, hem doğayı güzelleştirir hem de dağın yüceliğini vurgular. Karın saflığı, kadının zarafetini ve masumiyetini simgeler. Kadın, erkeğin hayatına bir süs, bir örtü gibi gelir; onu tamamlar ve ona anlam katar.</p>
<p></p>
<p>Bu anlayışta kadın, yalnızca erkeğin yanında durmaz, aynı zamanda onu korur, tamamlar ve yüceltir. Bir dağın zirvesinde kar ne kadar önemli ise, bir erkeğin hayatında da kadın o kadar değerlidir. Kadın, ailenin temel taşı, erkeğin manevi desteği ve yaşamının anlamıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7e85c63ac6.jpg" alt=""></p>
<h4> Birlikte Tamamlanmak: Dağ ve Kar</h4>
<p>Bir erkeğin evlenme teklifi ederken, "Ben koca bir dağım, sen de başımın üstünde karım ol" demesi, bu derin kültürel sembolizmi yansıtır. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, tepesi karla örtülmedikçe eksiktir. Kadın, bu benzetmede, erkeğin yaşamındaki zarafeti, saflığı ve sevgiyi temsil eder. Aynı zamanda, dağ gibi kocaman bir yapının tamamlayıcısı ve en değerli kısmıdır.</p>
<p></p>
<p>Bu sembolizm, evlilikte iki tarafın birbirini nasıl tamamladığını anlatır. Erkek, güçlü ve koruyucu bir figürdür, ancak o gücün anlam kazanması için bir kadın tarafından tamamlanmalıdır. Kadın ise, zarif ve örtücü, aynı zamanda erkeği yücelten bir role sahiptir. Bu iki unsur, bir ömür boyu birbirlerine eşlik eder ve birlikte yaşamı anlamlı kılar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7e0620defb.jpg" alt=""></p>
<h4>Sonuç: İlişkilerde Derinlik ve Saygı</h4>
<p></p>
<p>Koca ve karı terimlerinin bu derin anlamları, evlilik ilişkilerindeki saygı, sevgi ve tamamlayıcılığı simgeler. Dilimizde bu terimlerin kökeni, insan ilişkilerindeki sembolik anlamları anlamamıza yardımcı olur. Koca, bir dağ gibi güçlüdür; karı ise o dağın en yüce kısmını süsleyen saf kar gibidir. İkisi birlikte, yaşamın zorlukları karşısında bir bütün oluşturur, birbirlerini tamamlar ve yaşamın anlamını derinleştirir.</p>
<p></p>
<p>Bu yüzden bir erkeğin "koca", bir kadının ise "karı" olarak anılması, sadece geleneksel bir hitap biçimi değil, aynı zamanda evlilikteki derin anlamların ve insan ilişkilerindeki tamamlayıcılığın sembolik ifadesidir. Evlilik, her iki tarafın birbirine duyduğu sevgi, saygı ve anlayışla yücelir; tıpkı dağların başında kar olmadan eksik olduğu gibi, hayat da sevgi olmadan eksik kalır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Castellon&amp;apos;un 2000 Yıllık Zeytin Ağaçları: Tarih ve Koruma</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/castellonun-2000-yillik-zeytin-agaclari-tarih-ve-koruma</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/castellonun-2000-yillik-zeytin-agaclari-tarih-ve-koruma</guid>
<description><![CDATA[ İspanya&#039;nın Castellon Bölgesindeki 2000 Yıllık Zeytin Ağaçları: Roma İmparatorluğu&#039;ndan Günümüze Uzanan Tarihi Miras, Zeytinyağı Üretimi ve Koruma Çabaları ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e72b02ed411.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Castellonun, 2000, Yıllık, Zeytin, Ağaçları:, Tarih, Koruma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İspanya'nın Castellon Bölgesindeki 2000 Yıllık Zeytin Ağaçları: Tarih, Kültür ve Koruma Çabaları</strong></p>
<p></p>
<p></p>
<p>İspanya’nın doğu kesiminde yer alan Castellon bölgesi, sadece doğasının güzelliği ile değil, binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirasıyla da ön plana çıkmaktadır. Bu bölge, <strong>antik Roma İmparatorluğu </strong>döneminden kalma ve günümüzde de zeytin üretiminde kullanılan 2000 yıllık zeytin ağaçlarına ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle <strong>Maestrat </strong>bölgesinde bulunan bu antik zeytin ağaçları, hem tarihsel ve kültürel açıdan derin bir geçmişe sahip, hem de bölgedeki zeytinyağı üretiminde büyük bir rol oynamaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7290e4d1bd.jpg" alt=""></p>
<p>Bu antik ağaçların sadece tarımsal değeri değil, aynı zamanda doğaya ve tarihe sundukları katkı da oldukça büyüktür. Zeytin ağaçları, Roma döneminden bugüne dek <strong>Akdeniz kültürü</strong>ile özdeşleşmiştir ve Castellon’daki zeytin ağaçları, bu uzun geçmişin birer canlı şahididir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Roma İmparatorluğu'nun Mirası: 2000 Yıllık Zeytin Ağaçları</strong></h3>
<p></p>
<p>Castellon bölgesi, antik dönemde Roma İmparatorluğu’nun önemli geçiş yollarından biri olan <strong>Via Augusta </strong>yolu üzerinde yer almaktaydı. Bu yol, Roma İmparatorluğu'nun Akdeniz çevresindeki ticaret ve askeri hareketliliğinde önemli bir rol oynamıştır. Bölgenin bu stratejik konumu, zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağı üretiminin de Roma döneminde yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Bugün bile, Via Augusta'nın izleri, köprüler, kemerler ve antik villalar olarak bölgenin birçok yerinde görülebilmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e72912344d8.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Castellon’un Maestrat bölgesindeki zeytin ağaçları</strong>, Latince adıyla <em>Olivio Silvestre</em>, binlerce yıl önce <strong>Fenikeliler</strong>tarafından bölgeye getirilmiş ve zamanla Roma İmparatorluğu döneminde önemli bir tarım ürünü haline gelmiştir. <strong>Zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağı üretimi</strong>, ilk kez <strong>M.Ö. 3700-3500 </strong>yılları arasında başlamış olsa da, Fenikelilerin katkıları sayesinde İber Yarımadası’nda genişlemiştir. Zeytinyağı, Roma döneminde İspanya’nın <strong>Endülüs bölgesindeki Baetica</strong>a dlı tarımsal bölgeden Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına ihraç edilmiştir. Castellon’daki zeytinyağı üretimi ise daha çok yerel tüketimle sınırlı kalmış, ancak bu zeytinliklerin tarımsal değeri günümüze kadar ulaşmıştır.</p>
<p></p>
<h3><strong>Bin Yıllık Ağaçlardan Üretilen Zeytinyağı: Doğanın Bir Mucizesi</strong></h3>
<p></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e729a216be4.jpg" alt=""></p>
<p>Castellon bölgesindeki binlerce yıllık zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağı, yalnızca tarihî bir ürün değil, aynı zamanda günümüzde de tüketiciye sunulan özel bir lezzettir. <strong>Jose Verge</strong>, ailesiyle birlikte bu zeytinyağı üretimini nesiller boyu devam ettiren üreticilerden biridir. Verge, <strong>Oleomile adlı zeytinyağı fabrikasında</strong>, binlerce yıllık ağaçlardan elde edilen zeytinleri işleyerek, özel bir zeytinyağı üretmektedir. Verge’nin ailesi, <strong>1237 yılına kadar uzanan</strong>zeytinyağı üretim kayıtlarına sahiptir ve bu üretim geleneğini <strong>20 kuşak boyunca </strong>devam ettirmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu özel zeytinyağı üretim süreci, modern makineler kullanılmadan, <strong>elle yapılan bir hasat</strong>i le gerçekleştirilmektedir. Elde edilen zeytinler, toplandıktan hemen sonra işlenerek <strong>saf sızma zeytinyağı </strong>üretilir. Uzmanlar, bu binlerce yıllık ağaçlardan elde edilen zeytinyağının, daha tatlı ve yoğun bir lezzete sahip olduğunu belirtmektedir. Bunun nedeni, <strong>yaşlı ağaçların gövdelerindeki su akışının daha zor olması</strong>, dolayısıyla yağın daha konsantre bir yapıda olmasına katkı sağlamasıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7290d46816.jpg" alt=""></p>
<p>Verge'nin zeytinliklerinde <strong>150'den fazla </strong>bin yıllık ağaç bulunmakta ve bunlardan <strong>13 tanesi yaklaşık 2000 yıllık </strong>olup, devlete ait koruma altında tutulmaktadır. Bu antik ağaçlarda hasat, modern tarım makineleri kullanılamadığı için elle yapılmak zorundadır. İki kişi, yaklaşık iki saat içinde sadece birkaç ağaçtan zeytin toplayabilmektedir. Bu zahmetli sürecin sonucu olan zeytinyağı ise, bölgedeki en değerli tarımsal ürünlerden biri olarak kabul edilmektedir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Zeytin Ağaçlarının Koruma Çabaları ve Karşılaşılan Zorluklar</strong></h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Castellon bölgesindeki bu kadim zeytin ağaçları, 2000'li yılların başlarında ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır. Zeytin ağaçları, yüksek bedeller karşılığında <strong>dünyanın farklı yerlerine dekoratif amaçlarla satılmaya başlanmış </strong>ve bu durum, Maestrat bölgesindeki ağaç sayısında önemli bir düşüşe neden olmuştur. Yaklaşık <strong>3000 kadim zeytin ağacı </strong>bu süreçte yok olmuş ya da başka yerlere nakledilmiştir. Bu ağaçlardan birinin çevresi tam 9 metre olup, belki de 2000 yıldan daha yaşlıydı.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e72a166a83a.jpg" alt=""></p>
<p>Bu tehdit, yerel çiftçiler ve aktivistler arasında büyük bir tepki doğurmuş ve <strong>Clot d’en Simo Kooperatifi </strong>gibi topluluklar, bu kadim zeytin ağaçlarını koruma altına almak için mücadele başlatmıştır. Bu kampanyalar sonucunda, <strong>2006 yılında 350 yıldan yaşlı zeytin ağaçlarının satışı yasaklanmıştır</strong>. Günümüzde bu yasalar, bölgedeki kadim ağaçların korunmasını sağlayan en önemli unsurlar arasında yer almaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e72b1895329.jpg" alt=""></p>
<p>Zeytin ağaçlarının korunması için yapılan diğer çabalar arasında <strong>turizm </strong>önemli bir yer tutmaktadır. Bölgede düzenlenen turistik geziler, bu antik ağaçların ve zeytin yağı üretiminin tanıtılmasına olanak sağlamaktadır. Ayrıca, bu ağaçlardan elde edilen zeytinyağları, ziyaretçilere sunulmakta ve satılmaktadır. Bu özel zeytinyağlarının fiyatı oldukça yüksek olup, yarım litresi 20 ila 100 Euro arasında değişmektedir. Ancak bu fiyat, yalnızca zeytinyağının lezzeti ya da üretim süreci için değil, aynı zamanda <strong>ağaçların kültürel, tarihî ve duygusal mirası </strong>için ödenmektedir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Jaén ve Castellon: Zeytinyağının Kalbi</strong></h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Castellon bölgesi, zeytinyağı üretimi açısından dikkat çeken tek bölge olmasa da, tarihsel önemi açısından oldukça ayrıcalıklıdır. Güney İspanya’da yer alan <strong>Jaén </strong>ise, dünyanın en büyük zeytin ormanına ev sahipliği yapan bir bölgedir. Bu bölgedeki <strong>64 milyon zeytin ağacı</strong>, yarım milyon hektarı aşkın bir alanı kaplamakta ve Jaén’i dünyanın en büyük zeytinyağı üretim merkezi haline getirmektedir. Bu geniş zeytinliklerde, <strong>Royal </strong>ve <strong>Arbequina </strong>gibi farklı zeytin türleri yetiştirilmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7291491801.jpg" alt=""></p>
<p>Jaén bölgesindeki zeytin yetiştiriciliğinin tarihi, <strong>Miken uygarlığına kadar uzanmakta </strong>ve bu zeytinlikler, zeytin ağacının Akdeniz çevresine yayılmasında büyük bir rol oynamıştır. Roma İmparatorluğu döneminde Jaén bölgesinden üretilen zeytinyağı, Batı Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına ihraç edilmiştir. Jaén’in bu tarihî önemi, <strong>UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Mirası </strong>olarak aday gösterilmesini sağlamıştır.</p>
<p></p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p></p>
<p>İspanya’nın Castellon bölgesindeki <strong>2000 yıllık zeytin ağaçları</strong>, yalnızca bir tarımsal ürünün kaynağı değil, aynı zamanda insanlık tarihine ve doğaya tanıklık eden canlı birer anıttır. Bu ağaçların korunması için yürütülen çalışmalar, bu değerli mirasın gelecek nesillere aktarılmasını sağlarken, zeytinyağının geleneksel üretim yöntemlerinin yaşatılmasına da katkı sunmaktadır. Castellon’daki bu kadim zeytin ağaçları, Akdeniz kültürünün bir parçası olarak insanlık tarihine önemli katkılar sağlamaya devam etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Blagaj Tekkesi: Bosna&amp;amp;Hersek’in Tarihi ve Manevi İnziva Noktası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/blagaj-tekkesi-bosnahersekin-tarihi-ve-manevi-inziva-noktasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/blagaj-tekkesi-bosnahersekin-tarihi-ve-manevi-inziva-noktasi</guid>
<description><![CDATA[ Bosna-Hersek’in güneydoğusunda, Mostar’a yakın bir konumda yer alan Blagaj Alperenler Tekkesi, bölgenin en önemli kültürel ve dini miraslarından biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5dd3e28927.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Blagaj, Tekkesi:, Bosna&amp;Hersek’in, Tarihi, Manevi, İnziva, Noktası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Blagaj (Alperenler) Tekkesi: Bosna-Hersek’in Tarihi ve Manevi İnziva Noktası</strong></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dc87296ad.jpg" alt=""></p>
<p>Bosna-Hersek’in güneydoğusunda, Mostar’a yakın bir konumda yer alan <strong>Blagaj Tekkesi</strong>, eski ismiyle Alperenler tekkesi bölgenin en önemli kültürel ve dini miraslarından biridir. Buna Nehri’nin kaynağının hemen yanında, devasa bir kayalığın eteğinde inşa edilen bu tekke, yalnızca Osmanlı dönemi mimarisinin zarif bir örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda Sufi dervişlerin mistik yaşam tarzını da gözler önüne serer. Blagaj Tekkesi, hem doğanın büyüleyici manzarası hem de manevi atmosferi ile Bosna-Hersek’in en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dd23d2669.jpg" alt=""></p>
<h3>Tarihi Arka Plan</h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Blagaj Tekkesi’nin tarihi, 15. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanır. Osmanlılar, Balkanları fethettikten sonra bu bölgeyi İslamlaştırmak ve Sufi geleneğini yaymak için çeşitli dini yapılar inşa ettiler. Blagaj Tekkesi de bu dönemde kurulmuş ve <strong>Bektaşi tarikatı </strong>dervişleri tarafından kullanılmıştır. Daha sonra tekke, <strong>Nakşibendi tarikatı</strong>i le ilişkilendirilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dee50fae3.jpg" alt=""></p>
<p>Tekkenin inşa edildiği yerin seçimi oldukça dikkat çekicidir. Buna Nehri’nin kaynağından doğan berrak sular, bu mistik mekanın huzur verici atmosferini güçlendirir. Nehir, yalnızca doğal bir güzellik sunmakla kalmaz, aynı zamanda tekke için manevi bir anlam taşır. Sufiler için su, arınmanın ve temizliğin sembolüdür; bu nedenle tekkenin su kaynağının yanında inşa edilmesi, Sufi geleneğinin ruhani temizliğe olan vurguya işaret eder.</p>
<p></p>
<h3>Mimari Özellikler</h3>
<p></p>
<p>Blagaj Tekkesi, Osmanlı mimarisinin zarif ve sade detaylarıyla dikkat çeker. Ahşap süslemeler, geniş avlular ve büyük pencereler, yapının doğayla uyumunu vurgular. Tekke, ahşap ve taş işçiliği ile yapılmış olup, sade ama etkileyici bir görünüme sahiptir. İç mekanlar ise dervişlerin zikir ve ibadet ettikleri odalar, mutfak, misafir odaları ve Sufi dervişlerin yaşam alanlarından oluşur.</p>
<p></p>
<p>Mimarisi ve konumu, ziyaretçilere huzur ve dinginlik sunarken, aynı zamanda tarih boyunca burayı ziyaret eden dervişlerin manevi dünyasını yansıtır. Tekkenin hemen yanında yer alan kayalığın zirvesindeki tarihi kale, bu bölgenin stratejik önemini ve uzun geçmişini daha da pekiştirir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dd2a44145.jpg" alt=""></p>
<h3>Sufi Geleneği ve Blagaj Tekkesi</h3>
<p></p>
<p>Blagaj Tekkesi, Osmanlı döneminden günümüze kadar, Sufi dervişler için önemli bir ibadet ve inziva merkezi olmuştur. Sufi tarikatlarının temel amacı, Allah’a daha yakın olmak ve nefsi arındırmaktır. Bu hedef doğrultusunda dervişler, zikirler, dualar ve meditasyonlarla manevi bir yolculuk yaparlar. Blagaj Tekkesi, dervişlerin bu tür ritüelleri gerçekleştirdikleri bir merkez olarak hizmet vermiştir.</p>
<p></p>
<p>Tekkenin bugün hala yaşayan bir kültürel ve manevi miras olması, Bosna-Hersek’in zengin dini geçmişine tanıklık eder. Özellikle her yıl düzenlenen <strong>Blagaj Tekkesi Pilgrimi </strong>(Blagaj dervişlerinin buluşması), tekkenin halen aktif bir Sufi merkezi olduğunu ve mistik geleneklerin yaşatılmaya devam ettiğini gösterir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dedeaf84b.jpg" alt=""></p>
<h3> Blagaj Tekkesi’nin Bugünkü Önemi</h3>
<p></p>
<p>Günümüzde Blagaj Tekkesi, Bosna-Hersek’in en çok ziyaret edilen turistik ve dini mekanlarından biridir. UNESCO tarafından koruma altına alınan bu eşsiz yapı, tarihi ve mimari değerinin yanı sıra doğal güzellikleriyle de ön plana çıkar. Yerli ve yabancı turistler, hem Sufi geleneğinin derinliklerini keşfetmek hem de bu huzur dolu mekanda ruhsal bir yolculuğa çıkmak için Blagaj Tekkesi’ni ziyaret ederler.</p>
<p></p>
<p>Blagaj Tekkesi, Bosna-Hersek’in sadece bir turistik cazibe merkezi değil, aynı zamanda geçmiş ile günümüzü birbirine bağlayan önemli bir kültürel miras olarak değerlendirilmektedir. Bu tekke, Bosna’daki İslam kültürünün ve Sufi geleneğinin korunmasına katkı sağlayan önemli bir semboldür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5dd3487473.jpg" alt=""></p>
<h3>Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Blagaj Tekkesi, Bosna-Hersek’in tarihi ve dini mirasının yaşayan bir sembolü olarak varlığını sürdürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar tarafından inşa edilen bu mistik yapı, Sufi dervişlerin ibadet ve inziva yeri olmanın ötesinde, doğal güzellikleri ve mimarisi ile de ziyaretçilerini büyülemektedir. Tarihin derin izlerini taşıyan Blagaj Tekkesi, Bosna’nın zengin kültürel ve dini geçmişine dair önemli bir pencere sunmakta ve mistik atmosferiyle her yıl binlerce insanı kendine çekmeye devam etmektedir.</p>
<p></p>
<p>Nail Türkoğlu </p>
<p>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Başkanı </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ergiri (Gjirokastër): Osmanlı Mimarisiyle Bezenmiş Arnavutluk&amp;apos;un Tarihi Şehri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ergiri-gjirokaster-osmanli-mimarisiyle-bezenmis-arnavutlukun-tarihi-sehri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ergiri-gjirokaster-osmanli-mimarisiyle-bezenmis-arnavutlukun-tarihi-sehri</guid>
<description><![CDATA[ Arnavutluk’un güneyinde yer alan Ergiri, Osmanlı dönemine ait kale görünümlü kule evleri ile ünlü, kendine özgü bir yerleşimdir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5a98cbaf0e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ergiri, Gjirokastër:, Osmanlı, Mimarisiyle, Bezenmiş, Arnavutlukun, Tarihi, Şehri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu evler, 18. ve 19. yüzyıllarda zengin tüccarlar ve toprak ağaları tarafından inşa edilmiştir ve şehir, Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan en iyi korunmuş örneklerinden biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5a98b8072d.jpg" alt=""></p>
<p>Kale Görünümlü Kule Evler</p>
<p></p>
<p>Ergiri’deki kule evler, kaleyi andıran yapılarıyla dikkat çeker. Arduvaz taşından yapılan çatı kaplamaları ve kat kat yükselen yapılarıyla bu evler, hem estetik hem de savunma amaçlı inşa edilmiştir. Özellikle 3. katında yer alan "Hayat" veya yörede bilinen adıyla Çardak, bu evlerin en dikkat çekici bölümüdür. Çardak, açık oturma alanı olarak kullanılmış ve dönemin sosyal yaşamında önemli bir yere sahip olmuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5a988d7215.jpg" alt=""></p>
<p>Mimari Özellikler ve Zengin Bezeme</p>
<p></p>
<p>Bu kule evlerin iç yapıları da dış cepheleri kadar etkileyicidir. Odalar, zengin ahşap işçilikleri ve geleneksel Osmanlı süslemeleri ile bezenmiştir. Ergiri’nin kule evlerinde yer alan bu dekoratif unsurlar, şehrin mimari mirasının Osmanlı zenginliğini ve estetiğini nasıl yansıttığını göstermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5a985ed733.jpg" alt=""></p>
<p>Ergiri’nin Osmanlı Mirası</p>
<p></p>
<p>Ergiri, Osmanlı döneminde önemli bir ticaret ve yönetim merkeziydi. Şehirdeki yapıların büyük çoğunluğu Osmanlı dönemine aittir ve şehrin yerleşim dokusu, bu dönemin mimari ve kültürel etkilerini açıkça ortaya koyar. Ergiri, bu yönüyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta ve Arnavutluk’un en özgün Osmanlı yerleşimlerinden biri olarak korunmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5a98a2fc6a.jpg" alt=""></p>
<p>Bu kule evler, yalnızca Ergiri'nin değil, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar üzerindeki mimari ve kültürel etkilerinin günümüze kadar ulaşan en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5a98760292.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hürmüz Adası ve Kum Halıları: Renklerin Büyüleyici Dansı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hurmuz-adasi-ve-kum-halilari-renklerin-buyuleyici-dansi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hurmuz-adasi-ve-kum-halilari-renklerin-buyuleyici-dansi</guid>
<description><![CDATA[ Hürmüz Adası’nın benzersiz toprak renkleri, yalnızca doğal manzaraları değil, aynı zamanda sanatsal yaratıcılığı da besler. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5e4f3dc9b0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hürmüz, Adası, Kum, Halıları:, Renklerin, Büyüleyici, Dansı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hürmüz Adası</strong>, İran’ın Basra Körfezi girişinde yer alan ve benzersiz doğasıyla büyüleyen bir adadır. Tarihi 600 milyon yıl öncesine dayanan bu ada, jeolojik açıdan zengin yapısıyla dikkat çeker. Hürmüz Adası’nın dağları ve kayaları, yeşil, mor, turuncu, beyaz, kırmızı ve sarı gibi birbirinden farklı ve canlı renklerden oluşur. Bu eşsiz renk çeşitliliği, adayı dünyanın en ilginç doğal alanlarından biri haline getirir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Renklerin Kaynağı: Doğal Mineraller</strong></h3>
<p></p>
<p>Adadaki toprak ve kaya renkleri, çoğunluğu demir olan çeşitli minerallerden kaynaklanır. Toprak ve kayaçlardaki bu demir oksitlerin doğal tepkimeleri sonucunda ortaya çıkan renkler, adanın her köşesini adeta bir sanat eseri gibi renklendirir. Bu renk cümbüşü sadece görsel bir şölen sunmakla kalmaz, aynı zamanda yerel halk için de farklı bir anlam taşır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5e4f4d3298.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Kırmızı Toprak ve Surag Yemeği</strong></h3>
<p></p>
<p>Hürmüz Adası’nın yerlileri, adanın kırmızı toprağını yalnızca görsel amaçlar için kullanmazlar; bu toprak aynı zamanda mutfakta da kendine yer bulur. “**Surag**” adı verilen geleneksel bir yemek, bu kırmızı toprakla hazırlanan bir baharatla tatlandırılır. Bu, adanın zengin doğal kaynaklarının günlük yaşama nasıl entegre edildiğini gösteren önemli bir örnektir.</p>
<p></p>
<h3><strong>Kum Halıları: Sanat ve Doğanın Buluşması</strong></h3>
<p></p>
<p>Hürmüz Adası’nın benzersiz toprak renkleri, yalnızca doğal manzaraları değil, aynı zamanda sanatsal yaratıcılığı da besler. **20 sanatçının bir araya gelerek oluşturduğu "Kum Halıları"**, adanın renkli topraklarını kullanarak yapılan geçici sanat eserleridir. Bu halılar, topraktan elde edilen doğal renklerin ustalıkla harmanlanmasıyla yaratılır ve doğanın güzelliklerini sanat aracılığıyla gözler önüne serer.</p>
<p></p>
<p>Kum halıları, adanın geleneksel el sanatlarına ve halkın doğa ile olan derin ilişkisine dikkat çeker. Bu sanat eserleri, adanın zengin jeolojik yapısının bir yansımasıdır ve Hürmüz Adası’nın kültürel ve sanatsal mirasını sürdürmek için bir köprü görevi görür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5e4f6669ca.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p></p>
<p>Hürmüz Adası, hem jeolojik hem de kültürel zenginlikleriyle dünya üzerinde eşsiz bir yere sahiptir. Dağları ve kayalarının sunduğu renk çeşitliliği, adayı sadece bir doğal güzellik merkezi değil, aynı zamanda sanat ve kültürün iç içe geçtiği bir alan haline getirir. Kum Halıları gibi sanatsal projeler, bu zenginliği daha da anlamlı kılarak, Hürmüz Adası’nın güzelliğini insan eliyle yaratılmış eserlerle birleştirir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskender Efendi’nin Dönen Kebabının Hikayesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskender-efendinin-doenen-kebabinin-hikayesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskender-efendinin-doenen-kebabinin-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ 1867 yılında Bursa’da küçük bir dükkânda başlayan İskender Kebabı&#039;nın hikayesi, Türk mutfağında devrim niteliğinde bir pişirme yöntemiyle şekillendi ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e59cbf2c4d4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskender, Efendi’nin, Dönen, Kebabının, Hikayesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1867 yılında Bursa’da küçük bir dükkânda başlayan İskender Kebabı'nın hikayesi, Türk mutfağında devrim niteliğinde bir pişirme yöntemiyle şekillendi. Mehmet oğlu İskender Efendi, kuzu etini dikey bir şişte odun kömüründe döndürerek pişirme tekniğini icat etti. Bu yöntem, etin her tarafının eşit şekilde pişmesini sağlarken, geleneksel yatay pişirme yöntemlerinin yarattığı yoğun duman ve koku sorunlarını da ortadan kaldırdı.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e59e0ba9071.jpg" alt=""></p>
<p>İskender Efendi’nin bu yenilikçi yaklaşımı kısa sürede “İskender Efendi’nin Dönen Kebabı” adıyla tanınmaya başladı. Halk arasında “Döner Kebap”, “İskender Kebap” ve “Bursa Kebabı” olarak anılan bu lezzet, kısa sürede büyük bir üne kavuştu. Lezzeti ve pişirme tekniğiyle fark yaratan İskender Kebabı, sadece Bursa’da değil, Türkiye genelinde ve daha sonra dünya çapında da büyük bir hayran kitlesi edindi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e59cc071966.jpg" alt=""></p>
<p>Geleneksel olarak ince dilimlenmiş kuzu etinin üzerine dökülen tereyağı ve domates sosu, yanında yoğurt ve pidenin yer aldığı bu özel yemek, bugün hala İskender Efendi’nin geliştirdiği yöntemle pişirilmeye devam ediyor. İskender Kebabı, hem tarihsel kökleri hem de lezzetiyle Türk mutfağının vazgeçilmezlerinden biri olmayı sürdürüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sandras Dağı: Türk Kültürü, Doğa ve Tabiatla İç İçe Bir Yolculuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sandras-dagi-turk-kulturu-doga-ve-tabiatla-ic-ice-bir-yolculuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sandras-dagi-turk-kulturu-doga-ve-tabiatla-ic-ice-bir-yolculuk</guid>
<description><![CDATA[ Sandras Dağı, Batı Toroslar’ın en etkileyici zirvelerinden biri olup, hem doğal güzellikleri hem de çevresindeki zengin biyolojik çeşitliliğiyle dikkat çeker. Denizli’nin Beyağaç ilçesi ile Muğla’nın Köyceğiz ilçesi arasında uzanan bu dağ, karaçam ormanlarıyla kaplı geniş yaylaları, kristal berraklığında gölleri ve yüzyıllık ardıç ağaçları ile bölgenin doğal hazinelerinden biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e555639b1f2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sandras, Dağı:, Türk, Kültürü, Doğa, Tabiatla, İç, İçe, Bir, Yolculuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin zengin kültürel mirası ve doğal güzellikleri, yüzyıllardır halkın inançlarıyla iç içe geçmiş ritüellerle günümüze taşınmıştır. Bu ritüellerden biri de her yıl Ağustos ayının son Çarşamba ve Perşembe günlerinde Sandras Dağı’nda gerçekleştirilen Eren Günü’dür. Denizli ile Muğla arasında yükselen Sandras Dağı’nın zirvesi olan Çiçekbaba Tepesi, bu kutlamalara ev sahipliği yapar. Eren Günü, Türk kültüründe eski inanç sistemlerinden gelen kurban ve adak ritüellerinin bir devamı olarak kabul edilir. Etkinlik sırasında kurulan Çögmen adı verilen çadırlar ise Türklerin şamanik geçmişini günümüze taşıyan unsurlar arasında yer alır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e52f4817c9c.jpg" alt=""></p>
<p>Doğa ve Mitoloji ile İç İçe Bir Yolculuk</p>
<p>Sandras Dağı, doğal güzellikleri kadar mitolojik anlatımlarla da zenginleştirilmiştir. Özellikle Çiçekbaba efsanesi, bölge halkı arasında büyük saygı gören bir inançtır. Eren Günü, zirveye yapılan manevi bir yolculuğa da işaret eder. Bu yolculuk sadece dağa fiziksel bir tırmanış değil, aynı zamanda ruhani bir deneyim olarak yaşanır. Türklerin eski inançlarına göre Çiçekbaba, doğaya ve kutsal varlıklara saygı gösteren bir erendir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e52f46c7bde.jpg" alt=""></p>
<p>Eren Günü’nün Anlamı ve Kökeni</p>
<p>Eren Günü, yüzyıllardır süre gelen bir gelenek olarak, Türk halkının doğaya ve atalarına duyduğu saygının bir göstergesidir. Yörük ve Türkmen halkı, Sandras Dağı’na çıkarak burada kurbanlar keser, dualar eder ve doğayla iç içe bir ritüel gerçekleştirir. Kurban adakları, İslamiyet öncesi dönemdeki Türk topluluklarının kurgan ve kurban ritüelleriyle bağlantılıdır. Kurganlar, eski Türklerin mezar anıtları olarak bilinirken, bu anıtlar zamanla adak ve kurban törenlerine evrilmiştir. Eren Günü, bu kadim geleneklerin modern dünyada hala yaşatıldığı önemli bir kültürel mirastır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e52f4b3cc5f.jpg" alt=""></p>
<p>Çögmen Çadırları ve Şamanik Unsurlar</p>
<p>Eren Günü’nün en dikkat çekici özelliklerinden biri de Çögmen çadırlarıdır. Bu çadırlar, ardıç ağaçlarından yapılır ve Türk kültüründe kutsal kabul edilen unsurlardan biri olarak kabul edilir. Şamanik geleneklerin izlerini taşıyan bu çadırlar, Sibirya şamanlarının kullandığı çadırlara benzer şekilde doğayla ve ruhani varlıklarla bağlantıyı simgeler. Çögmen çadırları, Türk halkının doğa ile olan kadim ilişkisini ve doğaya duyduğu saygıyı yansıtır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e52f4c32bbf.jpg" alt=""></p>
<p>Sandras Dağı’nın Doğal Güzellikleri</p>
<p>Sandras Dağı, Batı Toroslar’ın en etkileyici zirvelerinden biri olup, zengin bitki örtüsü ve biyolojik çeşitliliği ile öne çıkar. Çam ormanlarıyla kaplı Topuklu Yaylası, yüzyıllık ağaçları ve temiz havasıyla ziyaretçilerine doğanın huzurunu sunar. Yaylanın hemen eteklerinde bulunan Anıt Orman, bölgenin doğal mirasının korunması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bölgedeki flora, endemik bitki türlerini barındırırken, yaban hayatı da bu dağın önemli bir parçasıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5309f607a2.jpg" alt=""></p>
<p>Kartal Gölü</p>
<p>Dağın zirvesine yakın konumda bulunan Kartal Gölü, doğal güzelliği ve mistik havasıyla Eren Günü’nün en önemli duraklarından biridir. Yılın büyük kısmında berrak ve durgun suyu ile görenleri büyüler. Eren Günü katılımcıları, göl çevresinde kamp kurarak doğayla iç içe bir deneyim yaşar. Bu göl, hem manevi hem de fiziksel bir dinlenme noktası olarak dikkat çeker.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e530a01e8ed.jpg" alt=""></p>
<p>Flora ve Fauna Zenginliği</p>
<p>Sandras Dağı, bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği bakımından da zengin bir yapıya sahiptir. Karaçam, ardıç ve meşe ağaçlarının hâkim olduğu bu dağ, biyologlar ve doğa tutkunları için benzersiz bir bölgedir. Ayrıca, yaban keçisi, kurt ve tilki gibi hayvanların yaşadığı bu bölge, vahşi doğanın tüm ihtişamını gözler önüne serer.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5309df3a1e.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç Olarak</p>
<p>Sandras Dağı, Türk kültürünün derin tarihsel köklerini ve eski inançlarını yansıtan bir merkezdir. Eren Günü gibi mistik ve kültürel etkinlikler, bu dağın doğal güzellikleri ile birleşerek katılımcılara eşsiz bir deneyim sunar. Bu ritüeller, hem doğayla olan bağı hem de Türk kültürünün kadim geçmişini modern dünyada yaşatmaya devam eder. Doğa, kültür ve mitolojinin harmanlandığı Sandras Dağı, ziyaretçilere hem ruhani hem de fiziksel bir yolculuk vaat eder.</p>
<p>Harika Hayriye Şavkıncı</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Orman Sevgisi: &amp;quot;Ormansız Yurt Vatan Değildir&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-orman-sevgisi-ormansiz-yurt-vatan-degildir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-orman-sevgisi-ormansiz-yurt-vatan-degildir</guid>
<description><![CDATA[ Ormanlar, insanların yaşam kaynaklarından biridir. Eğer bir ülkede orman yoksa, oradaki insanların yaşam koşulları zorlaşır ve bu durum, ülkenin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olur. Bu yüzden ormansız bir vatan düşünülemez. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1aca6bba27.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Orman, Sevgisi:, Ormansız, Yurt, Vatan, Değildir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<section class="elementor-section elementor-top-section elementor-element elementor-element-6e4e203 elementor-section-boxed elementor-section-height-default elementor-section-height-default default-style" data-id="6e4e203" data-element_type="section" data-settings="{" rt_color_sets="">
<div class="elementor-container elementor-column-gap-default">
<div class="elementor-row">
<div class="elementor-column elementor-col-100 elementor-top-column elementor-element elementor-element-a161ec5" data-id="a161ec5" data-element_type="column">
<div class="elementor-column-wrap elementor-element-populated">
<div class="elementor-widget-wrap">
<div class="elementor-element elementor-element-f038667 elementor-widget elementor-widget-heading" data-id="f038667" data-element_type="widget" data-widget_type="heading.default">
<div class="elementor-widget-container">
<h2>Atatürk ve Orman Sevgisi: "Ormansız Yurt Vatan Değildir"</h2>
<p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin geleceğini her alanda düşünmüş ve bu düşüncelerini hayata geçirebilmek adına pek çok adım atmıştır. Onun vizyoner liderliği sadece siyasi ve askeri alanda değil, aynı zamanda çevre bilincinde de kendini göstermiştir. Atatürk’ün ormanlar ve doğa ile ilgili derin duyarlılığı, “Ormansız yurt, vatan değildir” sözüyle özlü bir şekilde ifade edilmiştir. Bu cümle, Atatürk’ün doğaya ve ormanlara verdiği önemi ortaya koyan en net ifadelerden biridir.</p>
<h3>Ormanlar: Yaşam Kaynağı</h3>
<p>Ormanlar, insan yaşamının sürdürülebilmesi için en temel unsurlardan biridir. Ormanlar, hem ekosistemlerin korunmasını sağlar hem de insanlara birçok alanda fayda sunar. Doğal dengenin korunması, erozyonun önlenmesi, su kaynaklarının sürdürülebilirliği ve temiz hava gibi yaşamın olmazsa olmazları ormanlar sayesinde sağlanır. Ayrıca, ormanlar tarım, hayvancılık ve sanayi gibi sektörler için de önemli bir kaynak oluşturur. Atatürk, bu hayati önemi çok iyi kavramış ve Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ülkenin dört bir yanında ormanlaştırma çalışmaları başlatmıştır.</p>
<h3>Atatürk’ün Orman Sevgisi</h3>
<p>Atatürk’ün orman sevgisi, sadece sözde kalan bir ideal değil, uygulamalara dönüşen bir anlayıştı. 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra ormanların korunması ve yeni orman alanlarının oluşturulması amacıyla çeşitli yasalar çıkarılmıştır. Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan ağaçlandırma çalışmaları, Türkiye’de orman bilincinin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Ankara’da başlatılan ormanlaştırma faaliyetleri, bozkırın yeşile bürünmesi adına atılan büyük adımlardan biridir.</p>
<p>Ankara’nın meşhur Atatürk Orman Çiftliği de bu vizyonun bir parçasıdır. Atatürk, 1925 yılında bu çiftliği kurarak, tarım, hayvancılık ve ormancılığın modern yöntemlerle geliştirilmesini sağlamayı hedeflemiştir. Aynı zamanda, bu çiftlik halk için bir model olma niteliği taşımış ve doğa ile insanın uyum içinde yaşayabileceğini göstermiştir. Çiftlikteki ağaçlandırma çalışmaları, Atatürk’ün doğaya duyduğu sevgiyi ve bu sevginin topluma yayılması konusundaki kararlılığını ortaya koymaktadır.</p>
<h3>"Bir Milletin Ormanı, O Milletin Zenginliğidir"</h3>
<p>Atatürk, ormanların bir milletin refahı ve geleceği için ne denli önemli olduğunu “Bir milletin ormanı, o milletin zenginliğidir” sözleriyle vurgulamıştır. Ormanların sadece ekonomik anlamda değil, aynı zamanda kültürel ve manevi zenginlik kaynağı olduğuna inanmıştır. Toplumların refahının ve bağımsızlığının doğrudan doğayla olan ilişkisiyle bağlantılı olduğunu gören Atatürk, ormansız bir ülkenin zengin olamayacağını ve gelecekte varlığını sürdüremeyeceğini ifade etmiştir. Çünkü ormanlar, sadece bugünü değil, yarını da güvence altına alan doğal kaynaklardır.</p>
<p>Ormanlar, birçok canlıya yaşam alanı sunar ve doğal döngünün sürdürülebilmesi için hayati bir rol oynar. Havanın temizlenmesi, su döngüsünün sağlanması, toprağın verimliliğinin korunması gibi ekolojik görevler, ormanların varlığına bağlıdır. Bu nedenle, ormanların korunması ve ağaçlandırma çalışmalarının desteklenmesi, bir toplumun uzun vadeli kalkınması için vazgeçilmezdir.</p>
<h3>"Ormansız Yurt, Vatan Değildir"</h3>
<p>Atatürk’ün “Ormansız yurt, vatan değildir” sözü, ormanların bir ülkenin varlığı için ne kadar önemli olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatır. Bir ülkenin doğal zenginliklerini kaybetmesi, o ülkenin yaşam koşullarını olumsuz yönde etkiler ve geleceğini tehlikeye atar. Ormanların yok olması, iklim değişikliği, erozyon, su kaynaklarının kuruması gibi pek çok çevresel soruna yol açar. Bu sorunlar, toplumsal refahı doğrudan etkileyen faktörlerdir. Bu nedenle, ormanların korunması ve yeni orman alanlarının oluşturulması, sadece çevresel bir gereklilik değil, aynı zamanda vatanseverlik duygusunun bir ifadesidir.</p>
<p>Atatürk, ormanların yok olmasının yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ulusal bir sorun olduğuna dikkat çekmiştir. Ormanların yok edildiği bir toprak parçası, sadece arazi olarak kalır; o toprak parçası vatan olma özelliğini kaybeder. Bu nedenle, Atatürk’ün vurguladığı gibi, ormanları korumak ve çoğaltmak, vatan sevgisinin en somut göstergelerinden biridir.</p>
<h3>Ormanların Toplumsal ve Ekonomik Önemi</h3>
<p>Ormanlar, sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik açıdan da büyük bir öneme sahiptir. Atatürk, ormanların korunmasının toplumun refahı ve kalkınması için ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlamıştı. Ormanlar, odun ve kereste gibi doğrudan maddi kaynakların yanı sıra turizm, tıp, gıda ve hayvancılık gibi birçok sektör için de önemli bir kaynaktır. Ayrıca, ormanların varlığı doğal afetlerin önlenmesinde kritik bir rol oynar. Sel ve heyelan gibi felaketlerin önlenmesi, ormanların varlığına bağlıdır.</p>
<p>Atatürk, ormanların korunması ve yönetilmesi konusunda da ileri görüşlüydü. Türkiye’nin ormancılık politikalarının modernleşmesi ve bu alandaki yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi onun liderliğinde gerçekleşmiştir. 1937 yılında kabul edilen Orman Kanunu, Türkiye’de ormanların korunması ve sürdürülebilir şekilde yönetilmesi adına atılan önemli adımlardan biridir.</p>
<h3>Gelecek Nesillere Bırakılan En Değerli Miras: Ormanlar</h3>
<p>Atatürk, gelecek nesillerin sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşayabilmeleri için ormanların korunmasını ve ağaçlandırma çalışmalarının artırılmasını savunmuştur. Ormanlar, gelecek nesillere bırakılacak en değerli miraslardan biridir. Bu miras, sadece doğal kaynakların korunmasıyla değil, aynı zamanda çevre bilincinin yaygınlaştırılmasıyla da güçlendirilecektir. Atatürk’ün doğa sevgisi ve çevre bilinci, bugünkü çevre politikalarına da ilham vermekte ve bizlere yol göstermektedir.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Atatürk’ün ormanlara ve doğaya olan sevgisi, onun ileri görüşlü liderliğinin bir parçasıydı. “Ormansız yurt, vatan değildir” sözüyle ifade ettiği ormanların önemi, sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla da derin anlamlar taşır. Ormanların korunması ve yeni orman alanlarının oluşturulması, vatanseverlik ve gelecek nesillere duyulan sorumluluğun bir ifadesidir. Bu doğrultuda, herkesin doğayı koruma ve ağaçlandırma çalışmalarına destek vermesi, Atatürk’ün mirasına saygı göstermenin en anlamlı yollarından biridir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Laz Böreği: Karadeniz’in Tatlı Mirası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/laz-boeregi-karadenizin-tatli-mirasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/laz-boeregi-karadenizin-tatli-mirasi</guid>
<description><![CDATA[ Türk mutfağı, zengin tarih ve kültürel çeşitliliğin bir yansıması olarak pek çok eşsiz tat sunar. Bu tatlardan biri de Karadeniz’in geleneksel tatlılarından olan Laz Böreği’dir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e9e51e22bbc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Laz, Böreği:, Karadeniz’in, Tatlı, Mirası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Laz Böreği: Karadeniz’in Tatlı Mirası</p>
<p></p>
<p>Giriş</p>
<p>Trabzon ve çevresindeki bölgelerde popüler olan bu tatlı, hem görünümü hem de lezzeti ile adeta bir şölen sunar.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Tarihi ve Kökeni</p>
<p></p>
<p>Laz Böreği, adını Karadeniz Bölgesi’nden alır. Bölgenin kendine has mutfak kültürünün bir parçası olan bu tatlı, aslında Türk mutfağının çok çeşitli tatlı seçenekleri arasında önemli bir yere sahiptir. Hem tatlı hem de tuzlu börekler gibi, Laz Böreği de geleneksel tariflerle yapılır ve aileler arasında sıklıkla paylaşılır.</p>
<p></p>
<p>Malzemeler ve Yapılışı</p>
<p></p>
<p>Laz Böreği'nin temel malzemeleri arasında un, nişasta, süt, limon, tuz ve karabiber yer alır. Yapılışı, tatlının adeta bir sanat eseri gibi ortaya çıkmasını sağlar. İlk olarak hamur açılır ve ince bir tabaka halinde yayılır. Üzerine tatlı karışımı eklenir, genellikle bu karışım süt ve nişasta ile hazırlanır. Ardından hamur kapatılır ve fırında pişirilir. Pişirme süreci sırasında, hamurun üzeri altın rengini alana kadar pişirilir, böylece tatlı, çıtır çıtır bir kıvama gelir.</p>
<p></p>
<p>Lezzet Profili</p>
<p></p>
<p>Laz Böreği, hem tatlı hem de hafif ekşi bir lezzet profiline sahiptir. İçindeki limon ve karabiber, tatlıya eşsiz bir tat katarken, süt ve nişasta karışımı ise böreğin yumuşak ve kremsi bir doku kazanmasını sağlar. Üzerindeki çıtır hamur tabakası ile birleşen bu iç harcı, tatlıya hem lezzet hem de hoş bir doku kazandırır.</p>
<p></p>
<p>Sunum ve Servis</p>
<p></p>
<p>Laz Böreği genellikle dilimlenmiş olarak servis edilir ve üzerine hafif bir pudra şekeri serpilebilir. Ayrıca, yanında bir fincan çay veya kahve ile sunulduğunda, tatlı bir öğün deneyimi sağlar. Karadeniz’in yeşil doğasında ya da tarihi bir mekanda bu tatlıyı denemek, hem damak zevkinizi tatmin eder hem de bölgenin kültürel mirasını yakından tanıma fırsatı sunar.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p></p>
<p>Laz Böreği, Karadeniz mutfağının nadide örneklerinden biridir. Hem gözlere hem de damağa hitap eden bu tatlı, bölgenin kültürel zenginliğini ve gastronomik mirasını yansıtır. Geleneksel tariflere sadık kalınarak hazırlanan bu tatlı, hem yerel halk hem de ziyaretçiler tarafından büyük bir beğeni ile tüketilmektedir. Karadeniz gezinizde mutlaka tatmanız gereken bu eşsiz lezzet, bölgenin misafirperverliğini ve mutfak kültürünü en iyi şekilde temsil eder.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kingston: Rengârenk Kültürü ve Doğasıyla Jamaika’nın Kalbi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kingston-rengarenk-kulturu-ve-dogasiyla-jamaikanin-kalbi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kingston-rengarenk-kulturu-ve-dogasiyla-jamaikanin-kalbi</guid>
<description><![CDATA[ Jamaika&#039;nın başkenti Kingston, Antil Adaları&#039;nın en önemli limanı ve ticaret merkezi olarak öne çıkıyor. Güney kıyısında konumlanan bu canlı şehir, arkadaki Kırmızı Tepeler ve Mavi Dağlar ile çevrili, göz alıcı bir doğaya sahip. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2ce8ebda5a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kingston:, Rengârenk, Kültürü, Doğasıyla, Jamaika’nın, Kalbi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> Mavi Dağları, cam mavisi suları ve kumsallarıyla Kingston, reggae müziğin doğum yeri olarak da biliniyor. Karayiplerin en büyük üçüncü adası olan Jamaika, zengin kültürü ve farklı etnik gruplarıyla sanat dolu bir coğrafya sunuyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf77d92cc.jpg" alt=""></p>
<h2>Kingston’ın Tarihi ve Gelişimi</h2>
<p>Kingston’ın tarihi, Jamaika’nın sömürge geçmişiyle paralel bir seyir izliyor. İlk olarak 1510 yılında İspanyollar tarafından keşfedilen ada, 1655 yılında İngilizlerin eline geçti. 1692’de Port Royal’da meydana gelen büyük bir deprem, Kingston’ın yerleşim yeri haline gelmesine zemin hazırladı. Tarım arazileri ile dolu olan bu bölge, zamanla ticaretin merkezi haline geldi. 1872 yılında başkent ilan edilen Kingston, hızla büyüyerek dinamik bir şehir kimliğine büründü.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf77251cd.jpg" alt=""></p>
<h2>Reggae’nin Kalbi: Kingston</h2>
<p>Kingston, reggae müziğin kalbinde yer alıyor. Bu kültürü daha yakından tanımak isteyenler için ilk durak Bob Marley Müzesi. Marley’in yaşamının büyük bir kısmını geçirdiği bu müze, reggae müziğin tarihi ve Rastafaryan kültürü hakkında derin bilgiler sunuyor. Ayrıca, Marley’in anılarını ve kişisel eşyalarını da keşfetmek mümkün.</p>
<p>Bir diğer önemli lokasyon ise Trench Town Cultural Yard. Burada, reggae müziğinin köklerine inerek Kingston’ın müzik tarihine dair daha fazla bilgi edinebilirsiniz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf75dec4b.jpg" alt=""></p>
<h2>Doğanın Cenneti: Hope Botanik Bahçeleri</h2>
<p>Kingston’ın tropikal doğasını keşfetmek için Hope Botanik Bahçeleri ideal bir adres. 1873 yılında kurulan bu bahçe, Karayipler’in en büyük botanik bahçesi olma unvanına sahip. Burada, Jamaika’nın ulusal ağacı olan mavi mahoe da dahil olmak üzere birçok endemik bitki türünü görebilirsiniz. Bahçenin en dikkat çekici özelliği ise mavi mahoe ağacının çiçeklerinin renk değiştirmesi. Gündüz sarı, akşam ise turuncu ve kırmızıya dönüşen bu çiçekler, doğanın büyüsünü gözler önüne seriyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf7d37631.jpg" alt=""></p>
<h2>Mavi Dağlar ve Doğa Yürüyüşü</h2>
<p>Kingston’ın doğal güzelliklerinin bir parçası olan Mavi Dağlar, doğa yürüyüşleri ve tırmanışlar için mükemmel bir yer. Zirveye ulaşmak, hem şehrin hem de Karayip Denizi’nin muhteşem manzarasına tanıklık etmenizi sağlıyor.</p>
<h2>Tarihi Zenginlik: Port Royal</h2>
<p>Kingston’ın sahilinde yer alan Port Royal, 17. yüzyılda korsanlarıyla ünlü bir bölge. Burada, Fort Charles ve Giddy House gibi tarihî yapıları ziyaret ederek, şehrin geçmişine dair derinlemesine bilgi edinebilirsiniz. Bu bölge, Kingston’ın kuruluşu ve tarihsel gelişimi açısından büyük öneme sahip.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf7c0fe3c.jpg" alt=""></p>
<h2>Sanatın Merkezi: National Gallery of Jamaica</h2>
<p>Kingston’daki sanat meraklıları için bir diğer uğrak yeri, National Gallery of Jamaica. 1974 yılında kurulan bu galeri, Jamaika sanatına dair önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. Karayipler’in kültürel mirasını yansıtan eserleriyle ziyaretçilerine sanatın dinamik bir parçası olduklarını hissettiriyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf797c550.jpg" alt=""></p>
<h2>Devon House: Lezzet ve Mimari</h2>
<p>Kingston’ın mimari zenginliğini keşfetmek isteyenler için Devon House, mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer. 19. yüzyılda inşa edilen bu malikane, geniş bahçeleri ve restoranlarıyla dolu bir kültürel alan sunuyor. Burada, Kingston’a özgü meşhur dondurma I-Scream’i tatmayı unutmayın; egzotik meyvelerle hazırlanan bu lezzet, tropik atmosferin vazgeçilmez bir parçası.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf7b68f5b.jpg" alt=""></p>
<h2>Sonuç</h2>
<p>Kingston, yalnızca bir başkent olmanın ötesinde, kültürel ve doğal zenginlikleriyle dolu bir şehir. Reggae müziğin kalbinde yer alan bu şehir, tarihi ve egzotik dokusuyla ziyaretçilerini bekliyor. Kingston, renkli sokakları, yemyeşil doğası ve zengin kültürüyle her gezginin rotasında bulunması gereken bir destinasyon. Bu güzel şehir, ziyaretçilerine her adımda yeni keşifler sunuyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cf7aa71ad.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hristiyanlık İran&amp;apos;da Büyük Bir Etkiye Sahiptir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hristiyanlik-iranda-buyuk-bir-etkiye-sahiptir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hristiyanlik-iranda-buyuk-bir-etkiye-sahiptir</guid>
<description><![CDATA[ Hristiyanlık, dünya genelinde en yaygın dinlerden biri olmasının yanı sıra, İran gibi İslam ülkelerinde de önemli bir toplumsal ve kültürel etkiye sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2b319445c6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:28:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hristiyanlık, İranda, Büyük, Bir, Etkiye, Sahiptir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihsel süreç içerisinde İran toprakları, Hristiyanlık için stratejik bir merkez olmuştur. Kayıtlara göre, İran'da en az 6000 kilise bulunmaktadır ve bu ülkede Hristiyan nüfusunun 380.000 ile 1.500.000 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, Hristiyanlığın İran'daki varlığının boyutunu ve önemini gözler önüne sermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2b31ad19cb.jpg" alt=""></p>
<h4>Tarihsel Arka Plan</h4>
<p>Hristiyanlığın İran’a girişi, ilk yüzyıllara kadar uzanır. Pers İmparatorluğu döneminde, Hristiyanlık hızla yayıldı ve bu süreçte birçok Hristiyan cemaat oluştu. Özellikle Ermeni ve Asuri Hristiyan toplulukları, İran’ın tarihi ve kültürel dokusunun bir parçası haline gelmiştir. 20. yüzyılın başlarından itibaren, Hristiyan misyonerler de İran’a gelerek, Hristiyanlığın yayılması için önemli katkılarda bulundular.</p>
<h4>Günümüzde Hristiyanlık</h4>
<p>İran'da Hristiyan topluluklar, çoğunlukla Ermeniler, Asuriler ve Protestantlar olmak üzere üç ana gruptan oluşmaktadır. Ermeni Hristiyanlar, ülkenin en köklü Hristiyan topluluğudur ve özellikle Tahran, İsfahan ve Tahran’ın çevresinde yoğunlaşmışlardır. Asuri Hristiyanlar ise daha küçük bir topluluk oluşturmaktadır ve genellikle kuzeydoğudaki bölgelerde yaşamaktadırlar. Ayrıca, İran’da son yıllarda Protestan Hristiyanlık da büyümektedir. Bu durum, özellikle genç nesil arasında ruhsal arayışların artmasıyla ilişkilidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2b31b70932.jpg" alt=""></p>
<h4>Toplumsal ve Kültürel Etkiler</h4>
<p>Hristiyanlık, İran toplumunda sadece dini bir inanç sistemi olmanın ötesinde, önemli sosyal ve kültürel etkiler yaratmaktadır. Hristiyan cemaatleri, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanında çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadır. Kiliseler, yerel topluluklara yardım etmekte ve sosyal dayanışmayı artırmaktadır.</p>
<p>Ayrıca, Hristiyanlık, İran'da farklı kültürel değerlerin ve inançların bir arada var olmasını da temsil etmektedir. Bu durum, İran'ın çok kültürlü yapısının bir parçası olarak, hoşgörü ve karşılıklı saygı anlayışının gelişmesine katkı sağlamaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2b31a0c714.jpg" alt=""></p>
<h4>Zorluklar ve Mücadeleler</h4>
<p>Ancak, Hristiyan toplulukları bazı zorluklarla da karşı karşıyadır. İslamiyet'in resmi din olarak kabul edildiği İran'da, Hristiyanlar çeşitli sınırlamalar ve ayrımcılıklara maruz kalmaktadır. Kilise inşası, Hristiyan etkinlikleri ve dini uygulamalar üzerinde sıkı denetimler bulunmaktadır. Bununla birlikte, Hristiyan cemaatleri, inançlarını koruma ve sürdürme konusunda kararlıdır. Uluslararası insan hakları örgütleri, İran'daki Hristiyanların yaşadığı sıkıntılara dikkat çekmekte ve bu durumu düzeltmek için çeşitli kampanyalar yürütmektedir.</p>
<h4>Sonuç</h4>
<p>Hristiyanlık, İran'da derin tarihi kökleri olan bir inanç sistemidir ve günümüzde de önemli bir toplumsal etkiye sahiptir. 6000'den fazla kilise ve yüzbinlerce Hristiyan ile, bu din, İran’ın kültürel zenginliğine katkıda bulunmakta ve farklılıkların bir arada var olmasına dair bir örnek sunmaktadır. Hristiyan toplulukları, karşılaştıkları zorluklara rağmen, inançlarını sürdürme ve toplumsal katkılarda bulunma konusunda azimle mücadele etmektedir. İran'daki Hristiyanlık, sadece bir din değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir miras olarak da önem taşımaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskandinav&amp;apos;ın Dahi Mimarı Aalto</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskandinavin-dahi-mimari-aalto</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskandinavin-dahi-mimari-aalto</guid>
<description><![CDATA[ Alvar Aalto, modern mimarlık tarihinde iz bırakan özgün bir tasarımcıdır. 1898 yılında Finlandiya&#039;da doğan Aalto, 1923 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi&#039;ni bitirdikten sonra ilk mimarlık ofisini kurdu. Başlangıçta klasizme olan ilgisi, zamanla modernizme olan eğilimiyle değişti ve bu akımın yönünü farklı bir yöne çekti.

Aalto, modernizmi gelenekselin ötesinde bir estetik anlayışıyla yeniden yorumladı. Soğuk ve kuralcı modernizm yerine, renkli ve kıvrımlı formlar üreterek, fonksiyonelliğin ötesinde bir estetik sundu. Ona göre, estetik sadece bir biçim değil, aynı zamanda işlevin bir parçasıydı.

Aalto’nun erken dönem eserleri, İskandinav Klasisizmi&#039;nin izlerini taşıyordu. 1920&#039;lerin başında konut tasarımı ve tarihi binaların restorasyonuna odaklandı. Ancak 1920&#039;lerin sonlarına doğru, Avrupa&#039;daki modernizm hareketlerinden etkilendi. 1929&#039;da Le Corbusier&#039;in Paris&#039;teki stüdyosunu ziyaret etti ve fonksiyonelliği ön plana alan yaklaşımlarından ilham aldı. Bu etki, Aalto&#039;nun eserlerinde belirginleşti ve onu Modernizmin önde gelen isimlerinden biri yaptı.

1950’lerde, Modernizmin en önemli isimleri arasında yer alan Aalto, Le Corbusier, Ludwig Mies van der Rohe, Louis Kahn, Frank Lloyd Wright ve Walter Gropius ile birlikte anılmaya başlandı. Modern mimarlığın teknolojik yeniliklerinden yararlanan dönem mimarları arasında yer aldı. Ancak Aalto&#039;nun eserlerinde, rasyonel ve fonksiyonel tasarımların ötesinde, doğadan ve insan ihtiyaçlarından ilham alan bir estetik anlayışı görüldü.

Aalto, yapılarını çevresindeki doğal doku ve yerel mimari özelliklerle uyumlu bir şekilde tasarladı. Klasik dönem mimarisinin etkilerini de taşıyan Aalto, çağdaşlık için çeşitli yaklaşımlar denedi. Yapılarında, yerel kültürlerin ve farklı dönemlerin etkilerini harmanladı. Aalto’nun eserleri, Finlandiya&#039;nın geleneksel değerlerini modern bir perspektifle birleştiren humanistik yapılar olarak tanımlandı.

Aalto’nun mimarlık anlayışı, kullanılan malzemelerde yerel bir yaklaşım benimserken, formlarda modern bir estetik sunar. Özgün tasarımlarında, kendi kültürünün ve dönemin etkilerinin ne denli önemli olduğunu gösterdi. Alvar Aalto’yu sadece bir mimar olarak değil, aynı zamanda bir sanatçı ve yaratıcı olarak tanımlamak mümkündür.

Finlandiyalı mimar Alvar Aalto, Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanamadı ancak eserleri bu ödülün ötesinde bir anlam taşıdı. 1928-33 yılları arasında inşa edilen Paimio Sanatoryumu, 1938-1939 yılları arasında yapılan Villa Mairea ve Seinäjoki Kültür Merkezi, Aalto’nun mimari ifade tarzının farklı yönlerini gösterir. Paimio Sanatoryumu, tüberküloz hastalarının iyileşmesine yönelik tasarımıyla dikkat çekerken, Villa Mairea, doğa ve çeşitli kültürlerin etkilerini birleştirir. Seinäjoki Kültür Merkezi ise, fonksiyonel mekanlar ve etkileyici manzaralar sunar.

Aalto’nun diğer önemli projeleri arasında, 1937’deki Paris Sergisi ve 1939’daki New York Dünya Fuarı için hazırlanan Finlandiya pavyonları yer alır. Aalto’nun New York’daki Finlandiya Pavilyonu, hem düşey elemanları hem de kavisli yüzeyleri kullanarak kendi kültürünün ruhunu yansıtır.

Alvar Aalto, Finlandiya&#039;nın yeniden yapılanma sürecinde, Rusya-Finlandiya Savaşı ve II. Dünya Savaşı&#039;nın ardından kentleşme planlarının başında yer aldı. Saynatsalo kasabasındaki belediye merkezi, çevresindeki doğal manzaraları vurgular ve Aalto’nun sonraki yıllardaki yapıları daha sade bir tarzda olsa da, sanatsal ve insancıl boyutları ortaya koyar. Meryem’in Göğe Kabulü kilisesi ise, deneysel mimarinin zirveye çıktığı bir projedir ve devasa kemerlerle gün ışığını içeri alır.

Alvar Aalto, mimarlık tarihinde sadece bir Fin dâhisi değil, aynı zamanda evrensel bir yaratıcının örneğidir. Onun eserleri, sadece yapılar değil, aynı zamanda insanlığın kültürel ve estetik mirasının bir parçasıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e72e9636d87.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskandinavın, Dahi, Mimarı, Aalto</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Alvar Aalto, modern mimarlık tarihinde iz bırakan özgün bir tasarımcıdır. 1898 yılında Finlandiya'da doğan Aalto, 1923 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi'ni bitirdikten sonra ilk mimarlık ofisini kurdu. Başlangıçta klasizme olan ilgisi, zamanla modernizme olan eğilimiyle değişti ve bu akımın yönünü farklı bir yöne çekti.</p>
<p></p>
<p>Aalto, modernizmi gelenekselin ötesinde bir estetik anlayışıyla yeniden yorumladı. Soğuk ve kuralcı modernizm yerine, renkli ve kıvrımlı formlar üreterek, fonksiyonelliğin ötesinde bir estetik sundu. Ona göre, estetik sadece bir biçim değil, aynı zamanda işlevin bir parçasıydı.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun erken dönem eserleri, İskandinav Klasisizmi'nin izlerini taşıyordu. 1920'lerin başında konut tasarımı ve tarihi binaların restorasyonuna odaklandı. Ancak 1920'lerin sonlarına doğru, Avrupa'daki modernizm hareketlerinden etkilendi. 1929'da Le Corbusier'in Paris'teki stüdyosunu ziyaret etti ve fonksiyonelliği ön plana alan yaklaşımlarından ilham aldı. Bu etki, Aalto'nun eserlerinde belirginleşti ve onu Modernizmin önde gelen isimlerinden biri yaptı.</p>
<p></p>
<p>1950’lerde, Modernizmin en önemli isimleri arasında yer alan Aalto, Le Corbusier, Ludwig Mies van der Rohe, Louis Kahn, Frank Lloyd Wright ve Walter Gropius ile birlikte anılmaya başlandı. Modern mimarlığın teknolojik yeniliklerinden yararlanan dönem mimarları arasında yer aldı. Ancak Aalto'nun eserlerinde, rasyonel ve fonksiyonel tasarımların ötesinde, doğadan ve insan ihtiyaçlarından ilham alan bir estetik anlayışı görüldü.</p>
<p></p>
<p>Aalto, yapılarını çevresindeki doğal doku ve yerel mimari özelliklerle uyumlu bir şekilde tasarladı. Klasik dönem mimarisinin etkilerini de taşıyan Aalto, çağdaşlık için çeşitli yaklaşımlar denedi. Yapılarında, yerel kültürlerin ve farklı dönemlerin etkilerini harmanladı. Aalto’nun eserleri, Finlandiya'nın geleneksel değerlerini modern bir perspektifle birleştiren humanistik yapılar olarak tanımlandı.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun mimarlık anlayışı, kullanılan malzemelerde yerel bir yaklaşım benimserken, formlarda modern bir estetik sunar. Özgün tasarımlarında, kendi kültürünün ve dönemin etkilerinin ne denli önemli olduğunu gösterdi. Alvar Aalto’yu sadece bir mimar olarak değil, aynı zamanda bir sanatçı ve yaratıcı olarak tanımlamak mümkündür.</p>
<p></p>
<p>Finlandiyalı mimar Alvar Aalto, Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanamadı ancak eserleri bu ödülün ötesinde bir anlam taşıdı. 1928-33 yılları arasında inşa edilen Paimio Sanatoryumu, 1938-1939 yılları arasında yapılan Villa Mairea ve Seinäjoki Kültür Merkezi, Aalto’nun mimari ifade tarzının farklı yönlerini gösterir. Paimio Sanatoryumu, tüberküloz hastalarının iyileşmesine yönelik tasarımıyla dikkat çekerken, Villa Mairea, doğa ve çeşitli kültürlerin etkilerini birleştirir. Seinäjoki Kültür Merkezi ise, fonksiyonel mekanlar ve etkileyici manzaralar sunar.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun diğer önemli projeleri arasında, 1937’deki Paris Sergisi ve 1939’daki New York Dünya Fuarı için hazırlanan Finlandiya pavyonları yer alır. Aalto’nun New York’daki Finlandiya Pavilyonu, hem düşey elemanları hem de kavisli yüzeyleri kullanarak kendi kültürünün ruhunu yansıtır.</p>
<p></p>
<p>Alvar Aalto, Finlandiya'nın yeniden yapılanma sürecinde, Rusya-Finlandiya Savaşı ve II. Dünya Savaşı'nın ardından kentleşme planlarının başında yer aldı. Saynatsalo kasabasındaki belediye merkezi, çevresindeki doğal manzaraları vurgular ve Aalto’nun sonraki yıllardaki yapıları daha sade bir tarzda olsa da, sanatsal ve insancıl boyutları ortaya koyar. Meryem’in Göğe Kabulü kilisesi ise, deneysel mimarinin zirveye çıktığı bir projedir ve devasa kemerlerle gün ışığını içeri alır.</p>
<p></p>
<p>Alvar Aalto, mimarlık tarihinde sadece bir Fin dâhisi değil, aynı zamanda evrensel bir yaratıcının örneğidir. Onun eserleri, sadece yapılar değil, aynı zamanda insanlığın kültürel ve estetik mirasının bir parçasıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zecharia Sitchin ve Anunnaki Teorisi: Bir Değerlendirme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/zecharia-sitchin-ve-anunnaki-teorisi-bir-degerlendirme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/zecharia-sitchin-ve-anunnaki-teorisi-bir-degerlendirme</guid>
<description><![CDATA[ Zecharia Sitchin&#039;in Anunnaki teorileri hala ilgi görüyor mu? Sümer metinlerinden yola çıkarak ortaya atılan bu iddialar bilimsel olarak ne kadar geçerli? Detaylı incelememizi kaçırmayın! #ZechariaSitchin #Anunnaki #Sümer #Uzaylılar #Bilim ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e68f3f91ea8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Zecharia, Sitchin, Anunnaki, Teorisi:, Bir, Değerlendirme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Zecharia Sitchin, 1976'da yayımlanan "On İkinci Gezegen" adlı çalışmasıyla popüler kültürde önemli bir yer edinen tartışmalı bir figürdür. Sitchin, Sümer metinlerini kendi yorumlayarak çarpıcı bir iddia ortaya atar: Anunnaki adını verdiği bir uzaylı ırkının, yaklaşık 500.000 yıl önce Dünya'ya gelerek altın aradığını ve daha sonra insanlığı köle olarak kullanmak üzere genetik mühendisliği yaptığını savunur.</p>
<p>Sitchin'e göre, Anunnaki'nin yaşadığı Nibiru gezegeninin Dünya'ya yakınlaşmasıyla meydana gelen büyük bir felaket sonucu Dünya'yı terk etmek zorunda kalan bu varlıklar, geri dönüşleri için insanlığa medeniyet armağan etmiştir. Bu iddialara göre, piramitler gibi büyük yapılar ve dünya genelindeki mitolojilerdeki tanrılar, aslında Anunnaki'lerin Dünya'daki varlığının kanıtıdır.</p>
<p>Sitchin'in Teorilerinin Eleştirileri:</p>
<p> * Bilimsel Temel Yokluğu: Sitchin'in iddiaları, bilimsel yöntemlere dayanmamakta ve somut kanıtlarla desteklenmemektedir. Sümer metinlerinin yorumlanması konusunda farklı görüşler bulunmakta olup, Sitchin'in yorumlarının çoğu bilim insanları tarafından kabul görmemektedir.</p>
<p> * Yanlış Çeviriler ve Yorumlar: Sitchin'in Sümer metinlerini çevirme ve yorumlama şekli, birçok bilim insanı tarafından eleştirilmiştir. Metinlerin kültürel ve tarihsel bağlamı göz ardı edilerek, modern kavramların eski metinlere zorlama bir şekilde uygulandığı iddia edilmektedir.</p>
<p> * Fantastik Senaryolar: Sitchin'in teorileri, bilim kurguya daha yakın fantastik senaryolar içermektedir. Gezegenlerin oluşumu, evrim teorisi gibi bilimsel gerçeklerle çelişen iddialar, bu teorilerin bilimsel geçerliliğini zayıflatmaktadır.</p>
<p>Sonuç:</p>
<p>Zecharia Sitchin'in Anunnaki teorileri, popüler kültürde geniş yankı bulmasına rağmen bilimsel camiada kabul görmeyen iddialardan oluşmaktadır. Bu tür teoriler, insanların bilinmeyenlere olan merakını ve gizemli olaylara duyduğu ilgiyi yansıtmakla birlikte, bilimsel yöntemlere dayanmayan spekülasyonlar olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Özetle:</p>
<p> * Zecharia Sitchin, Anunnaki adını verdiği uzaylı bir ırkın Dünya'ya gelerek insanlığı yarattığını iddia eder.</p>
<p> * Bu iddialar, Sümer metinlerinin kendi yorumlarına dayanmaktadır ve bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir.</p>
<p> * Sitchin'in teorileri, bilim insanları tarafından genellikle reddedilmekte ve fantastik senaryolar olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p>Not: Bu makale, Zecharia Sitchin ve Anunnaki teorisini tarafsız bir şekilde değerlendirmeye çalışmaktadır. Daha detaylı bilgi için bilimsel kaynaklara başvurmanız önerilir.</p>
<p>Anahtar Kelimeler: Zecharia Sitchin, Anunnaki, Nibiru, Sümer metinleri, uzaylılar, antik astronot teorileri, bilimsel eleştiriler.</p>
<p>Bu makaleyi nasıl buldunuz? Hangi konularda daha fazla bilgi almak istersiniz?</p>
<p>Benzer içerikleri almak için lütfen yorum bırakın</p>
<p> * Wikipedia: https://en.wikipedia.org/wiki/Zecharia_Sitchin</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jet Motorlu Trenler: Sovyetler’in Uçan Tren Hayali</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/jet-motorlu-trenler-sovyetlerin-ucan-tren-hayali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/jet-motorlu-trenler-sovyetlerin-ucan-tren-hayali</guid>
<description><![CDATA[ 1960’ların sonunda Sovyetler Birliği’nde geliştirilen jet motorlu trenler, ulaşım teknolojisinde sınırları zorlayan cesur bir girişimdi. Bu deneysel projede, trenler jet itişi kullanarak olağanüstü hızlara ulaşmayı amaçlıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e61babab56c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Jet, Motorlu, Trenler:, Sovyetler’in, Uçan, Tren, Hayali</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sovyetler Birliği’nde 1960’ların sonunda ortaya çıkan jet motorlu tren fikri, o dönemin yenilikçi ruhunu ve geleceğe olan inancı gözler önüne seriyor. Yüksek hızlı trenler konusunda her zaman öncü olmayı amaçlayan bir ülkenin mühendisleri, bu kez sınırları biraz daha zorlamak istemişti. Bir yolcu uçağından alınan turbojet motorlarını trene monte etmek... İlk başta kulağa çılgınca gelebilir. Ancak dönemin şartlarına bakıldığında, bu fikir aslında büyük bir vizyonun ve teknolojik ilerlemenin bir ürünüydü.</p>
<p></p>
<p>1971 yılında üretilen bu tren, deneysel amaçlı olsa da, geleceğin ulaşım araçlarına dair büyük umutlar doğurdu. Tren, o dönemde hayal edilemeyecek hızlara ulaşmak için jet itişini kullanıyordu. Yani aslında o yılların teknolojisiyle “uçan tren” fikrine hiç de uzak değildik. Bu trenin testlerde 250 km/s hıza ulaşması, dönemin mühendislerinin ne denli ileri görüşlü olduğunu gösteriyor. Ancak, her ne kadar hayaller büyük olsa da, gerçekler bu kadar parlak değildi.</p>
<p></p>
<p>Testler başarıyla gerçekleştirilmişti, evet, ama bu tür trenlerin pratikte kullanımı birçok engelle karşılaştı. Yakıt tüketimi çok fazlaydı, trenin çıkardığı gürültü ve yoldan kaldırdığı toz, kullanımı imkansız hale getiriyordu. Sonuçta, teknoloji ilerledikçe jet motorlarının yerini elektrikli trenler aldı ve Sovyetler Birliği’nde ER-200 gibi elektrikli trenler sahneye çıktı. Jet motorlu trenler ise tarih sayfalarındaki yerini aldı.</p>
<p></p>
<p>Bugün, geriye dönüp baktığımızda bu proje belki de bir hayal kırıklığı olarak görülebilir. Ancak unutmamalıyız ki, her yenilik, her çılgın fikir, bizi geleceğe bir adım daha yaklaştırır. Jet motorlu trenler, o yıllarda başarısız olmuş olabilir, fakat yüksek hızlı tren teknolojisinin gelişmesine ilham verdi. Geleceği hayal etmek ve sınırları zorlamak, her zaman insanlığın en büyük başarılarına kapı aralayan adımlar olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Belki de bugün hala daha büyük hızlara ulaşmanın ve daha yenilikçi ulaşım çözümlerinin peşindeysek, bunu biraz da o çılgın Sovyet mühendislerine borçluyuz. Onlar, imkansızı deneyerek mümkün olanı bulmamıza yardımcı oldular.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Servetini Fakirlere Veren Adam: Leo Tolstoy</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/servetini-fakirlere-veren-adam-leo-tolstoy</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/servetini-fakirlere-veren-adam-leo-tolstoy</guid>
<description><![CDATA[ Tolstoy, zengin bir ailede dünyaya gelmiş ve hayatının büyük bir bölümünü soylu bir statüde yaşamıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e59aa63a22e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Servetini, Fakirlere, Veren, Adam:, Leo, Tolstoy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Leo Tolstoy, dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilir, ancak onu yalnızca bir yazar olarak tanımlamak yetersiz kalır. Rus soylusu olmasına rağmen, büyük topraklara ve servete sahip olan Tolstoy, hayatının ilerleyen dönemlerinde tüm varlığını fakirlere, muhtaçlara ve evsizlere bağışlamış, kendi iradesiyle sade ve mütevazı bir yaşam sürmüştür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e59ac2e4395.jpg" alt=""></p>
<p>Tolstoy, zengin bir ailede dünyaya gelmiş ve hayatının büyük bir bölümünü soylu bir statüde yaşamıştır. Ancak, yaşamının ilerleyen yıllarında manevi bir uyanış yaşamış ve dünyadaki eşitsizlikler karşısında derin bir vicdani rahatsızlık hissetmiştir. İnsanlara, özellikle de fakir ve muhtaçlara yardım etmenin önemini vurgulayan Tolstoy, servetini dağıtmış ve neredeyse sefil bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Onun bu radikal kararı, zenginlik ile ahlaki değerler arasındaki çelişkiyi daha derinlemesine inceleyen felsefesinin bir yansımasıdır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy'un şu sözleri, onun insanlara ve ahlaka dair derin düşüncelerini özetler niteliktedir:</p>
<p>"Bana dinden çok bahsetme, davranışlarında dini göreyim."</p>
<p>Bu sözüyle, Tolstoy’un yalnızca teorik değil, pratik bir ahlaka inanarak, dinin insanların davranışlarında görünmesi gerektiğini savunduğunu görebiliriz.</p>
<p></p>
<p>Bir diğer ünlü sözü ise insaniyetin ne demek olduğunu derinlemesine anlatır:</p>
<p>"Acı hissediyorsan canlısındır ama başkalarının acısını hissediyorsan insansın."</p>
<p>Tolstoy, başkalarının acısını hissedebilmenin, gerçek bir insan olmanın temel şartı olduğunu belirtmiştir. Bu anlayış, onu yalnızca büyük bir yazar değil, aynı zamanda derin bir insancıl düşünür yapmıştır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy ve Maxim Gorky</p>
<p>Tolstoy’un yaşamına dair bir diğer önemli detay, Rus edebiyatının bir başka büyük ismi olan Maxim Gorky ile olan dostluğudur. Gorky, Tolstoy’un hayatı ve fikirlerinden büyük ölçüde etkilenmiş ve bu ikili arasındaki ilişki, Rusya’nın entelektüel sahnesinde büyük yankı uyandırmıştır. İkisi de toplumsal eşitsizliklerle mücadele etmenin önemine inanmış, halkın acılarına karşı duyarlı olmuşlardır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy, yalnızca edebi eserleriyle değil, hayatı boyunca yaptığı insani yardım ve adalet arayışıyla da anılmaya devam etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ukrayna’nın Tarihi Türk Kimliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ukraynanin-tarihi-turk-kimligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ukraynanin-tarihi-turk-kimligi</guid>
<description><![CDATA[ Ukrayna’da tarihçiler, halkın %60 oranında Turan/Türk soyundan geldiğini ifade ederken, tarihsel süreç içerisinde bu bağın kaybolmasına neden olan birçok dış etken yaşandığı belirtiliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f50d3df2cea.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ukrayna’nın, Tarihi, Türk, Kimliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ukrayna... Avrupa’nın doğusunda, verimli topraklarıyla tanınan bu ülke, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir diyardır. Avrupa Hun İmparatorluğu, Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, Altınordu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk kökenli devletlerin yönetimi altında bulunan Ukrayna, bugün ise Rusya'nın denizden, havadan ve karadan saldırılarına karşı direnen, Batı'nın sadece göstermelik yardım vaatleriyle ayakta kalmaya çalışan bir ülkedir. Bu saldırılar Ukrayna halkını köklerine ve kimliklerine dair sorular sormaya itmiş ve "Kim bu Ukraynalılar?" sorusu yeniden gündeme gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna Halkının Kökeni ve Türk Bağları</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’nın tarihi, Türk kavimlerinin Avrupa’ya yaptığı akınlarla şekillendi. Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar gibi Türk toplulukları, bölgeye yerleşerek sosyal ve kültürel yapıyı derinden etkiledi. Avarlar döneminde bugünkü Kiev şehri kuruldu ve zamanla bölgedeki Slav kabileleri ile kaynaşarak gelişen bu şehir, Hazarlar tarafından güçlendirilerek savunma hattı haline getirildi. Cengiz Han’ın torunu Batu Han’ın Altınordu Devleti’ni kurmasıyla Ukrayna, bu büyük Türk devletinin bir parçası haline geldi. Altınordu’nun yıkılmasının ardından, bölge Kazan, Kırım ve Astırahan hanlıkları gibi diğer Türk devletlerine ev sahipliği yaptı.</p>
<p></p>
<p>Altınordu Devleti, yaklaşık 283 yıl boyunca Karadeniz’den Kazan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada hüküm sürdü ve Ukrayna da bu devletin sınırları içinde yer aldı. Altınordu’nun dağılmasıyla birlikte, Slav halkları zamanla bölgeye egemen olmaya başladı, ancak Altınordu mirası hala yaşamaya devam etti. Osmanlı Devleti’nin bölgedeki hâkimiyeti de bu mirasın korunmasına katkı sağladı. Osmanlılar, Kırım Hanlığı'nı kendi topraklarına bağlayarak Ukrayna'nın kuzey sınırlarına kadar ilerledi ve bu topraklarda Türk etkisi derinleşti.</p>
<p></p>
<p>Slavlaşma Süreci ve Kimlik Mücadelesi</p>
<p></p>
<p>Rusların bölgeye yönelik baskı ve asimilasyon politikaları ise Türk kökenli unsurların Slavlaşmasına yol açtı. 1445 yılında Kazan Hanlığı'nın yıkılmasıyla başlayan Slavlaştırma süreci, 1555’te çıkarılan kanunlarla hız kazandı. Hristiyanlığı kabul eden Tatarlar, vergi ve askerlikten muaf tutuldu ve Müslüman Türkler üzerindeki baskılar giderek arttı. 1742 yılına gelindiğinde ise bölgedeki 536 camiden 418’i yıkıldı. Ancak, bu baskılara rağmen Türk kimliği tamamen yok olmadı ve Kazan Türkleri, asırlar boyu kültürel varlıklarını korumayı başardılar.</p>
<p></p>
<p>Rus tarihçileri bile, Rusya’nın temelinde Türklerin olduğunu kabul ediyor. “Hangi Rus’u kazısan altından Tatar çıkar” sözü, bu gerçeği özetler niteliktedir. Aynı durum Ukrayna için de geçerli. Başkent Kiev’de bulunan ve hala “Tureski Garadog” (Türklerin Şehri) olarak bilinen mahalle, Türklerin bu topraklardaki derin köklerini ortaya koymaktadır. Kırım Türkleri dışında, Donetsk bölgesinde Türkçe konuşan, soyadları Türkçe olan Urum Türkleri ve Ukrayna'nın yerel halklarından biri olan Gagauzlar da bu köklü geçmişin bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’nın Tarihi Türk Kimliği</p>
<p></p>
<p>Ukraynalı tarihçi Y. Yudenko'nun iddiasına göre, Ukrayna halkının büyük bir kısmı, Peçenek Türklerine dayanmaktadır. Ukrayna’da halkın %60’ının Turan/Türk soyundan geldiği ve bu köklerin, Rus baskıları ve asimilasyon politikalarıyla dilsel ve kültürel olarak Slavlaştığı iddia edilmektedir. Ancak genetik ve tarihsel araştırmalar, bu Türk etkisinin hala izlerini sürmektedir.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’da asırlar boyunca varlığını sürdüren Türk toplulukları, zamanla Slav kültürünün etkisi altında kalsa da, aile isimleri, yerleşim yerleri ve kültürel izler hala bu geçmişi hatırlatıyor. Baydinerko, Peteyko, Kulbaşev gibi Türk kökenli soyadları, Ukrayna’nın Türk kökenli ailelerinin günümüze kadar muhafaza ettiği mirasın bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>Gelecek Beklentisi: Türk Devletler Teşkilatı</p>
<p></p>
<p>Yüzyıllar boyu Türk devletlerinin egemen olduğu bu topraklarda yaşayan Ukrayna halkı, tarihsel köklerini yeniden keşfetme sürecindedir. Rus saldırılarını püskürttükten sonra, Ukrayna’nın Macaristan gibi Türk Devletleri Teşkilatına gözlemci üye olarak katılması, bu köklü bağların yeniden canlanmasına olanak tanıyabilir.</p>
<p></p>
<p>Türkiye ise, bu süreçte Ukrayna ile stratejik ortaklığını sürdürmeli ve bu dost ülkenin yaralarını sarmak için daha fazla çaba göstermelidir. Türk milletinin en büyük hasletlerinden biri, zorluk çekenin yanında olmaktır. Ukrayna'nın tarihsel bağları ve Türk kökenleri, bu halkın gelecekteki kimlik arayışında önemli bir rol oynayacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı&amp;apos;dan Cumhuriyet&amp;apos;e Miras: 1923 Türkiye’si</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlidan-cumhuriyete-miras-1923-turkiyesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osmanlidan-cumhuriyete-miras-1923-turkiyesi</guid>
<description><![CDATA[ 1923 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından doğan Türkiye Cumhuriyeti, ciddi sosyal, ekonomik ve sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f466792e7df.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osmanlıdan, Cumhuriyete, Miras:, 1923, Türkiye’si</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1923 yılında, Nüfus yaklaşık 13 milyondu ve bunun 11 milyonu köylerde yaşıyordu. Toplamda 40 bin köy vardı, ancak bu köylerin 38 bininde okul yoktu. Eğitim son derece sınırlıydı, ülkenin çoğunluğu okur-yazar değildi.</p>
<p></p>
<p>Tarımda kullanılan araçlar son derece ilkeldi. Traktör yoktu, çiftçiler hâlâ karasaban kullanıyordu. Hayvancılık da büyük sıkıntılar içindeydi; 5 bin köyde sığır vebası görülüyor, hayvanlar salgın hastalıklar nedeniyle ölüyor, insanlar da aynı kaderi paylaşıyordu. Nüfusun büyük bir kısmı sıtma, frengi, verem, tifüs ve tifo gibi hastalıklarla boğuşuyordu. Bebek ölüm oranı binde 480 gibi korkunç bir düzeydeydi; yani her iki bebekten biri yaşamını yitiriyordu. Ülkede sadece 337 doktor, 60 eczacı ve 4 hemşire vardı; diş hekimi yoktu. Bu koşullarda ortalama insan ömrü 40 yıl civarındaydı.</p>
<p></p>
<p>Fiziksel altyapı da büyük hasar altındaydı. Savaşlardan ve yangınlardan geriye kalan 115 bin yanmış bina ve 12 bin hasarlı bina bulunuyordu. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, fakat kiremit bile ithal ediliyordu. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıların kontrolündeydi; toplam sermayenin sadece %15’i Türklerin elindeydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sanayi çok sınırlıydı: Hereke İpek Fabrikası, Feshane Yün Fabrikası, Bakırköy Bez Fabrikası ve Beykoz Deri Fabrikası. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta bulunuyordu, ülkede yalnızca 1.490 otomobil vardı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlı döneminde halk, hastalıklarla ve yoksullukla mücadele ederken, sarayda durum çok farklıydı. Sultan Abdülhamid’in 16 eşi, Abdülmecid’in ise 22 eşi vardı. Halk saman bulamazken, padişahlar saraylarında büyük bir lüks içinde yaşıyordu. Bu uçurum, Osmanlı'nın son döneminde derinleşen sosyal ve ekonomik adaletsizliklerin sembolü haline gelmişti.</p>
<p></p>
<p>Sanat ve kültür de büyük ölçüde geri kalmıştı. Tiyatro, müzik, resim, heykel gibi sanatsal faaliyetler neredeyse yoktu. Arkeolojik eserler ise, padişahlar tarafından trenlerle yurtdışına hediye edilerek ülke dışına çıkarılıyordu.</p>
<p></p>
<p>Ülkede farklı saat ve takvim sistemleri kullanılıyordu, bu da toplumsal yaşamda büyük bir kafa karışıklığı yaratıyordu. Kimisi güneşin battığı anı 12.00 kabul eden "alaturka saat"i, kimisi ise güneşin tepeye ulaştığı anı 12.00 kabul eden "zevali saat"i kullanıyordu. Farklı takvimler de kullanıldığı için, aynı zaman diliminde yaşayan insanlar farklı aylarda yaşıyor gibi görünüyorlardı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlı toplumunda ölçü birimleri de modern dünyadan kopuktu. Dirhem, okka, arşın gibi ortaçağdan kalma ölçüler kullanılıyordu. Bu ölçü birimlerinin dünya ile uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu.</p>
<p></p>
<p>Okuma yazma oranı ise oldukça düşüktü. Erkeklerin sadece %7’si, kadınların ise sadece binde 4’ü okuma yazma biliyordu. Eğitim sistemi son derece zayıftı; okul çağındaki çocukların büyük bir kısmı okula gitmiyordu. Toplamda 4.894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve 23 lise vardı. Türkiye genelinde sadece 230 kız öğrenci liseye kayıtlıydı. Tek üniversite Darülfünun, medreseye benzeyen bir yapıdaydı ve bilimsel gelişmelere çok uzaktı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlıca dilindeki karmaşıklık, eğitim ve kültürdeki geriliği yansıtıyordu. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca kelimelerle karışmıştı. Harf Devrimi eleştirilse de, Osmanlı döneminde 150 yılda basılan kitap sayısı sadece 417’ydi. Oysa Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmış ve 5 milyar adet satılmıştı. Voltaire’in dediği gibi: “İstanbul'da bir yılda yazılanlar, Paris'te bir günde yazılanlardan daha azdır.”</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Osmanlı’nın son döneminden miras kalan Türkiye, eğitimden sağlığa, ekonomiden altyapıya kadar birçok alanda büyük zorluklarla boğuşuyordu. Cumhuriyet, bu sorunların üzerine kararlılıkla giderek, yeni bir ülke inşa etmek için büyük bir mücadele başlattı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>2000 Yıllık Gizemli Kariz Türk Kanalları: Çölün Ortasında Mucizevi Sulama Sistemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/2000-yillik-gizemli-kariz-turk-kanallari-coelun-ortasinda-mucizevi-sulama-sistemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/2000-yillik-gizemli-kariz-turk-kanallari-coelun-ortasinda-mucizevi-sulama-sistemi</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin, Çin&#039;in Sincan bölgesinde, bundan tam 2 bin yıl önce geliştirdiği Kariz Su Kanalları, mühendislik dehasının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak tarihe damgasını vurmuştur. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f3000976c81.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>2000, Yıllık, Gizemli, Kariz, Türk, Kanalları:, Çölün, Ortasında, Mucizevi, Sulama, Sistemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yerin 100 metre altına inşa edilen ve toplamda 5 bin kilometre uzunluğuna ulaşan bu kanallar, kurak çöl şartlarına rağmen bölgeyi tarımsal üretim cennetine çevirmiştir. Bugün bile kullanılan bu gizemli su sistemi sayesinde, Turfan'da dünyanın en kaliteli üzümleri yetiştirilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Turfan: Çöl Ortasında Hayat</p>
<p>Deniz seviyesinin altında yer alan Turfan şehri, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde, su kaynaklarının son derece kıt olduğu bir coğrafyada bulunur. Bölgenin iklimi aşırı kurak olup, neredeyse yıl boyunca yağış almaz. Buna rağmen, yer altı su kanalları sayesinde bu zorlu coğrafyada hayati su kaynaklarına erişilmiş ve verimli tarımsal faaliyetler sürdürülmüştür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301dd8b08d.jpg" alt=""></p>
<p>Yer Altı Su Kanallarının İnşası</p>
<p>Turfan bölgesindeki su ihtiyacını karşılamak amacıyla, yaklaşık 2 bin yıl önce Tanrı Dağları'ndan yer altına inen tüneller kazılmaya başlandı. Bu kanallar, yer altına sızan eriyik kar sularını toplamak ve Turfan bölgesine ulaştırmak amacıyla inşa edildi. Zamanla toplam uzunluğu 5 bin 272 kilometreye ulaşan bu tünel sistemi, bölgenin kurak iklimine rağmen verimli bir sulama kaynağı sağladı. Bu olağanüstü mühendislik eseri, bugün hala "cennet gibi" manzaralar sunan tarım alanları yaratmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301da94927.jpg" alt=""></p>
<p>Karez Kanalları: Tarihten Gelen Miras</p>
<p>Karez Kanalları, bölge halkının yaşamında önemli bir yer tutmuş ve halen Turfan’ın su ihtiyacının %30’unu karşılamaktadır. Karez, yer altındaki su kaynaklarını taşıyan kuyular ve tünellerden oluşan bir sistemdir. Tanrı Dağları’ndan eriyen kar sularının yer altına sızmasıyla oluşan bu doğal kaynaklar, Kariz kanalları sayesinde yüzyıllardır insanlara ulaşmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Bu devasa su mühendisliği projesinin bir parçası olan Karez kanallarını ziyaret edenler, kanalların inşasını ve tarihini detaylarıyla öğrenme imkanı bulmaktadır. Bölgedeki Karez Kanalı Müzesi, bu su kanallarının üç boyutlu maketlerini sergileyerek, insanoğlunun doğa ile nasıl başa çıktığını net bir şekilde göstermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301dc6d681.jpg" alt=""></p>
<p>Kanallar, 1,5 metre yükseklikte ve 60-70 cm genişliğinde inşa edilmiştir. Günde yaklaşık 858 metreküp su taşıyan bu kanallar, bölgedeki tarımsal üretimin temel kaynağıdır. Ancak yıllar içinde kanallardan akan su miktarı üçte bir oranında azalmıştır.</p>
<p></p>
<p>Alev Dağı ve Üzüm Vadisi</p>
<p>Turfan'ın ünlü üzüm bağları, bu binlerce yıllık kanallarla sulanmaktadır ve vilayetin en büyük gelir kaynağını oluşturmaktadır. Yıl boyunca yağış almayan Turfan’da yetişen üzümler, ince kabuklu ve son derece lezzetlidir. Üzümler taze veya kuru olarak pazara sunulur ve sofralık özellikleri ile ön plana çıkar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301d90ac1f.jpg" alt=""></p>
<p>Turfan’da üzüm üretiminin kalitesi, özellikle üzümün kurutulma aşamasına verilen özenle de bağlantılıdır. Bölgede üzümler dalında kurutulurken, bazı üzümler açık havada rüzgarın etkisiyle veya kerpiçten yapılmış özel depolarda kurutulmaktadır. Bu özel teknikler, üzümün değerini artırmakta ve Turfan üzümlerini dünya çapında bilinir hale getirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Alev Dağı (Hou Yan Şan), Turfan’ın kuzeyinde yer alan ve ünlü Üzüm Vadisi'ne ev sahipliği yapan bir bölgedir. Yaklaşık 16 kilometrekarelik bir alanı kapsayan Üzüm Vadisi, zengin üzüm bağlarıyla çevrili olup, aynı zamanda bölgeye gelen turistlerin uğrak noktasıdır. Burada 10 bin Uygur ailesi, üzüm üretimi yaparken aynı zamanda bölgeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistleri misafir etmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301d9c33e0.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Turfan’ın Kariz Kanalları, iki bin yıl önce Türk mühendisliği ile inşa edilen ve doğaya meydan okuyan bir su yönetimi projesidir. Çölün ortasında kurak bir bölgede inşa edilen bu kanallar, bölge halkına hayat verirken, bölgenin en önemli ekonomik kaynağı olan üzüm üretimini de mümkün kılmıştır. Bugün hala işlevini sürdüren bu kanallar, insanlık tarihine ışık tutan eşsiz bir mühendislik harikası olarak varlığını korumaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sümer Yazısının Gizemi: Gezegenimizin Ötesinden Gelen Varlıkların Rolü Olabilir mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sumer-yazisinin-gizemi-gezegenimizin-otesinden-gelen-varliklarin-rolu-olabilir-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sumer-yazisinin-gizemi-gezegenimizin-otesinden-gelen-varliklarin-rolu-olabilir-mi</guid>
<description><![CDATA[ Sümerler, tarihin en eski medeniyetlerinden biri olarak kabul edilir ve dünya üzerinde bilinen ilk yazılı dili geliştiren toplumdur. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f29e93942c3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sümer, Yazısının, Gizemi:, Gezegenimizin, Ötesinden, Gelen, Varlıkların, Rolü, Olabilir, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Çivi yazısı olarak bilinen bu dil, sadece Sümerlerin iletişimini değil, aynı zamanda yasal düzenlemeler, efsaneler, dini metinler ve bilimsel düşünceler gibi birçok önemli bilgiyi belgelemek için kullanıldı. Ancak, insanlık tarihinin bu kritik kilometre taşı, bazılarının aklında bir soru işareti bırakıyor: Sümerler yazıyı tamamen kendi çabalarıyla mı geliştirdiler, yoksa bu sürece gezegenimizin ötesinden gelen varlıklar mı katkıda bulundu?</p>
<p></p>
<p></p>
<p><strong>Sümer Çivi Yazısının Gelişimi</strong></p>
<p></p>
<p>Sümer medeniyeti, MÖ 3500 civarında Mezopotamya'da, yani günümüz Irak topraklarında ortaya çıktı. Bu toplumun en büyük başarılarından biri, bilinen ilk yazı sistemlerinden biri olan çivi yazısını icat etmeleriydi. Başlangıçta, ticaret ve tarımsal faaliyetler için basit kayıtlar tutmak amacıyla kullanılan bu yazı sistemi, zamanla karmaşık edebi metinlerin, yasaların ve dini metinlerin kaydedilmesine olanak sağlayan sofistike bir hale geldi. Sümerlerin bu kadar kısa bir sürede böylesine gelişmiş bir yazı sistemi yaratmaları, bazı tarihçiler ve teorisyenler için şaşırtıcı olmuştur.</p>
<p></p>
<p><strong>Dış Ziyaretçilerin Etkisi Mümkün mü?</strong></p>
<p></p>
<p>Bazı teorisyenler, Sümer yazısının ve medeniyetinin hızla gelişmesinin, gezegenimizin ötesinden gelen varlıkların müdahalesiyle mümkün olmuş olabileceğini öne sürüyor. Bu görüşe göre, Sümerlerin tanrılara olan derin inançları ve mitolojik anlatıları, aslında dünya dışı varlıklarla olan temaslarının bir yansıması olabilir. Özellikle Anunnaki olarak bilinen tanrı figürleri, bu teorilerin merkezinde yer alır. Anunnaki'nin, Sümerlere yazı dili gibi önemli kültürel ve teknolojik bilgileri öğretmiş olabileceği iddia edilir.</p>
<p></p>
<p>Bu teoriye göre, yazılı dilin icadı gibi büyük bir zihinsel ve kültürel sıçramanın tamamen insan eliyle gerçekleşmesi zor görünmektedir. Dış uzaydan gelen ziyaretçilerin, insanlara bu bilgi ve yetenekleri sağlayarak, insanlığın evriminde büyük bir rol oynadıkları öne sürülür. Sümer çivi yazısının evrimi, bu teoriyi savunanlara göre, bu tür bir müdahalenin açık bir göstergesi olabilir.</p>
<p></p>
<p><strong>Arkeolojik ve Bilimsel Perspektif</strong></p>
<p>Elbette, bu iddiaların büyük bir kısmı spekülasyondan ibarettir ve arkeologlar, Sümer yazısının dünya dışı müdahale olmaksızın geliştiğine dair sağlam kanıtlara sahiptir. Sümer toplumunun ticaret, tarım ve yönetimsel ihtiyaçları, yazı dilinin gelişmesinde temel itici güçler olarak görülmektedir. Çivi yazısının evrimi, insan toplumlarının artan karmaşıklığına bir yanıt olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Ancak, bu teoriler bilimsel toplulukta genellikle kabul görmese de, dış uzaydan gelen varlıkların insanlık tarihine katkıda bulunmuş olabileceği fikri, popüler kültürde ve alternatif tarih teorilerinde canlı kalmaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p></p>
<p>Sümerlerin çivi yazısını nasıl geliştirdikleri, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biri olarak kabul edilir. Bu sürecin tamamen insan zekâsı ve çabasıyla mı gerçekleştiği, yoksa dünya dışı müdahalelerin mi rol oynadığı sorusu, araştırmacıların ve teorisyenlerin zihinlerinde kalmaya devam ediyor. Arkeolojik bulgular, Sümer yazısının gelişimini doğal bir kültürel evrimin parçası olarak görse de, gezegenimizin ötesinden gelen varlıkların bu gelişime katkıda bulunmuş olabileceği fikri, gizemli ve ilgi çekici bir hipotez olarak varlığını sürdürüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Banakna Köprüsü: Asırlık Bir Taş Yapının Tarihî Dokusu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/banakna-koeprusu-asirlik-bir-tas-yapinin-tarihi-dokusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/banakna-koeprusu-asirlik-bir-tas-yapinin-tarihi-dokusu</guid>
<description><![CDATA[ Artvin’in Borçka ilçesinde, Deviskel Vadisi&#039;nin kalbinde yer alan Banakna Köprüsü, Türkiye&#039;nin tarihi ve kültürel zenginliklerinden sadece biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f1c6d5def0a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Banakna, Köprüsü:, Asırlık, Bir, Taş, Yapının, Tarihî, Dokusu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>12. yüzyılda inşa edildiği düşünülen bu tek kemerli taş köprü, asırlardır ayakta kalmayı başararak hem bir mühendislik harikası hem de tarihî bir tanık olarak varlığını sürdürmektedir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Banakna Köprüsü'nün sadeliği ve zarafeti, onu zamansız bir yapıya dönüştürmüş, üzerinden sayısız insanın geçişine tanıklık etmiştir. Köprünün üzerindeki taşlar, kim bilir kaç aşkın kavuşmasına, kaç insanın hayat kaygısıyla geçtiği anlara şahit olmuştur. Bu yönüyle sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir kültürel miras niteliği taşır.</p>
<p></p>
<p>Köprünün bulunduğu Deviskel Vadisi, doğası ve manzarasıyla büyüleyicidir. Vadinin yemyeşil dokusu ve köprünün tarihi atmosferi birleştiğinde, ziyaretçilere zamanda bir yolculuk yapıyormuş hissi verir. Bu doğal ve tarihi güzellikler, bölgenin kültürel kimliğinin önemli bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>İnsan bu eşsiz doğa ve tarih karşısında ülkesine hayran kalmamak elde değil. Artvin’in el değmemiş güzellikleri arasında saklanan Banakna Köprüsü, geçmişten günümüze ulaşan bir tarihî miras olarak yaşatılmaya devam edilmektedir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zavallı Baca Süpürgesi Çocuklar: Bir Zamanlar İngiltere&amp;apos;nin Karanlık Yüzü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/zavalli-baca-supurgesi-cocuklar-bir-zamanlar-ingilterenin-karanlik-yuzu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/zavalli-baca-supurgesi-cocuklar-bir-zamanlar-ingilterenin-karanlik-yuzu</guid>
<description><![CDATA[ İngiltere’de Baca Süpürgesi Olarak Kullanılan Çocukların Trajik Hayatı: Kölelik, Sağlık Sorunları ve Erken Ölümlerle Dolu Bir Dönemin Karanlık Yüzü ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f1c42687566.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Zavallı, Baca, Süpürgesi, Çocuklar:, Bir, Zamanlar, İngilterenin, Karanlık, Yüzü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Baca temizliği tarihine dönüp baktığımızda, ürkütücü ve karanlık bir dönemle karşılaşırız. İngiltere’de yaklaşık 200 yıl boyunca küçük çocuklar, dar bacaların temizlenmesi için kullanıldı. Bu çocuklar, kurum dolu bacalarda tırmanmaya zorlanarak adeta bir kabusu yaşadılar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1c440bb9de.jpg" alt=""></p>
<p>Baca Süpürgesi Çocukların Ortaya Çıkışı: Londra Yangını</p>
<p>Küçük çocukların baca temizliğinde kullanılmaya başlaması, 2 Eylül 1666’daki Büyük Londra Yangını sonrası döneme dayanır. Bu büyük yangın, Londra’da ciddi hasara yol açmıştı. Şehir yeniden inşa edilirken bina yönetmelikleri sıkılaştırıldı ve şöminelerin dar bacalarla inşa edilmesi zorunlu hale geldi. Ancak bu dar bacalar, kullanımdan sonra tıkanıyor ve temizlenmeleri gerekiyordu. İşte bu noktada, temizliği yapmak için küçük çocuklar devreye sokuldu.</p>
<p></p>
<p>Kölelik Gibi Çıraklık: Yoksul Ailelerin Çocukları</p>
<p>Yoksulluk çeken ailelerin çocukları, çıraklık adı altında baca temizleyicilerine satılıyordu. Ancak bu sözde çıraklık, aslında bir çeşit kölelikti. Çocuklar, daracık bacalara tırmanarak kurumları temizlemeye zorlanıyordu. Bu çocuklar, büyük bir kısmı orta yaşa bile ulaşamadan hayatlarını kaybediyordu.</p>
<p></p>
<p>Korkunç Bir Görev: Çocukların Hayatı Tehlikede</p>
<p>Bu çocukların tırmanmak zorunda kaldıkları bacalar sadece 18 inç genişliğindeydi. 6 yaş, baca temizliği için ideal yaş olarak kabul ediliyordu, ancak 4 yaşında çocuklar bile bu iş için kullanılıyordu. Çocuklar, sırtları, dizleri ve dirseklerini kullanarak bacanın tepesine tırmanır, oradan aşağı kayarak kurumları toplar ve ustalarına teslim ederdi. Ancak ne yaptıkları bu ağır işin karşılığında bir ücret alırlardı, ne de sağlıkları korunurdu.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1c461eb2b9.jpg" alt=""></p>
<p>Sağlık Üzerindeki Yıkıcı Etkiler</p>
<p>Baca temizleyicisi çocukların sağlığı, bu ağır işten çok büyük zarar görürdü. Sürekli kurum solumak, akciğer hastalıklarına, göz iltihaplarına ve ciddi kemik deformasyonlarına yol açıyordu. Çocuklar, fiziksel olarak tam gelişemeden bedenlerinde kalıcı hasarlar oluşuyordu. Endüstriyel kanserin kaydedilen ilk biçimi de bu baca temizleyicisi çocuklar arasında görülmüştü. Dahası, birçok çocuk, bacalarda sıkışarak hayatını kaybediyordu.</p>
<p></p>
<p>Umutsuz Bir Yaşam</p>
<p>Bu zavallı çocuklar, insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor, yaşamadan ölüyorlardı. Kısacası, bu dönemde çocuklar sadece yaşam için değil, ölüm için çalıştırılıyordu. Bugün, geçmişin bu karanlık sayfasına bakarken insan hakları ve çocuk haklarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.</p>
<p></p>
<p>"Evet, belki hepimiz bir gün öleceğiz, ama neden yaşamadan ölüyoruz?"</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aborjinlerin Efsaneleri ve Düş Zamanı İnançları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aborjinlerin-efsaneleri-ve-dus-zamani-inanclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aborjinlerin-efsaneleri-ve-dus-zamani-inanclari</guid>
<description><![CDATA[ Avustralya’nın yerli halkı olan Aborjinler, uzun bir süre dış dünyadan izole bir yaşam sürmüştür. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f1bdffb88be.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aborjinlerin, Efsaneleri, Düş, Zamanı, İnançları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aborjinlerin İzole Yaşamı ve Sömürgecilerle Karşılaşma</p>
<p>Avustralya’nın yerli halkı olan Aborjinler, binlerce yıl boyunca kıtadaki izole yaşamlarını sürdüren en eski topluluklardan biridir. 18. yüzyılda Avrupalı kaşiflerin ve sömürgeci güçlerin kıtaya gelmesiyle birlikte, dış dünyayla ilk temaslarını yaşadılar. O döneme kadar, Avustralya’nın derinliklerinde izole bir şekilde yaşamış bu topluluklar, geleneksel kültürlerini ve yaşam tarzlarını koruyorlardı. Ancak sömürgeciler tarafından “barbar vahşiler” olarak tanımlandılar. Bu yanlış algı, Aborjinlerin karmaşık sosyal yapılarının ve ritüellerle dolu derin kültürel yaşamlarının göz ardı edilmesine yol açtı. Oysa Aborjinler, karmaşık klan sistemleri, evlilik kuralları ve toplumsal düzenleri ile oldukça gelişmiş bir toplumdu.</p>
<p></p>
<p>Aborjinlerin Genetik ve Kültürel Kökenleri</p>
<p>Yapılan genetik araştırmalar, Aborjinlerin atalarının yaklaşık 50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaştığını gösteriyor. Aborjinlerin Y kromozomu dizilimleri incelendiğinde, kıtada bu topluluğun binlerce yıl boyunca bağımsız bir genetik çizgiye sahip oldukları görülmüştür. Önceden ortaya atılan teoriler, Hindistan’dan Avustralya’ya 4-5 bin yıl önce büyük bir göç olduğunu iddia ediyordu; ancak genetik bulgular bu teoriyi çürüttü ve Aborjinlerin kıtada en uzun süre yaşamış bağımsız bir halk olduğunu kanıtladı.</p>
<p></p>
<p>Avustralya'da bulunan arkeolojik bulgular, bu kadim halkın ne denli köklü bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin, 2016 yılında Batı Avustralya'nın Kimberley bölgesinde keşfedilen ve 46.000 yıl öncesine tarihlenen bir kanguru kemiği takı, bu halkın çok erken dönemlerde bile estetik ve ritüel değerler taşıyan nesneler ürettiğini göstermektedir. Kanguru kemiğinden yapılmış ve burna takılan bu süs eşyası, şimdiye kadar bilinen en eski kemik takı örneklerinden biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1be17018aa.jpg" alt=""></p>
<p>Aborjinlerin Sözlü Geleneği ve Nesilden Nesile Bilgi Aktarımı</p>
<p>Aborjin kültürünün en dikkat çekici özelliklerinden biri, binlerce yıllık sözlü geleneğin kesintisiz bir şekilde devam etmesidir. Bu topluluk, yazılı bir dil kullanmamış, bunun yerine bilgilerini şarkılar, hikayeler ve danslarla gelecek nesillere aktarmıştır. Aborjinler, doğa ile ilgili derin bilgilerini hafızalarına kazımış ve bu bilgileri ritüel şarkılar aracılığıyla nesiller boyunca korumuştur. Bu bilgi birikimi, hayvanlar, bitkiler ve doğal çevre hakkındaki detaylı gözlemlerle şekillenmiştir. Araştırmacılar, bu bilgilerin nasıl korunduğunu anlamak için Aborjin yaşlılarıyla görüşmeler yapmış ve bu yaşlıların bilgilerini dansların, öykülerin ve kutsal mekanların içinde şifreleyerek koruduğunu öğrenmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu hafıza tekniklerinin, beyin ve mekan arasındaki ilişki üzerine yapılan bilimsel araştırmalarla da örtüştüğü düşünülmektedir. İnsan beyninin, mekanları hafızaya kazıdığı ve bu mekanlara geri dönüldüğünde unutulmuş anıların bile canlandığı bilinir. Aborjin yaşlıları da bu tekniği kullanarak kutsal alanlarda biriken bilgiyi hafızalarında tutmakta ve nesilden nesile aktarmaktadır. Uluru gibi kutsal alanlar, bu kültürel hafızanın merkezinde yer alır. Anangu Kabilesi, Uluru’nun her bir çentiğini, yarığını ve tümseğini ezbere bilmekte ve bu bilgiler ritüel yolculuklar sırasında canlandırılmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı İnancı: Aborjinlerin Mitolojik Dünyası</p>
<p>Aborjin mitolojisi, "Düş Zamanı" adı verilen derin bir inanç sistemine dayanmaktadır. Düş Zamanı, sadece bir yaratılış miti değil, aynı zamanda zaman, mekan ve insanlık arasındaki ilişkileri açıklayan kapsamlı bir felsefi yapı sunar. Aborjinlere göre, dünya ilk başta boş ve şekilsizdi. Düş Zamanı varlıkları, bu boş dünyayı şekillendirdi; dağları, nehirleri, hayvanları ve insanları yarattı. Bu varlıklar, kişileştirilmiş tanrılar değil, kozmik güçler olarak kabul edilir ve doğanın her unsuru onların eseri olarak görülür.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı varlıkları, insanlara yaşam kuralları getirmiştir. Ateşi kullanma, silah yapma, avlanma teknikleri, klan düzeni ve evlilik kuralları gibi yaşamı şekillendiren tüm bilgiler, Düş Zamanı’ndan gelir. Aborjinler, bu mitolojik varlıkların izlerini kutsal sayarlar ve bu izlerin geçtiği yolları takip ederek ritüellerini gerçekleştirirler. Bu kutsal yollara "Düş Yolları" veya "Şarkı Yolları" adı verilir. Ritüel yürüyüşler sırasında şarkılar söyleyerek, bu kutsal patikalarda yürürler ve Düş Zamanı varlıklarıyla bağ kurarlar.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı inancı, Aborjinlerin kendilerini doğanın sahibi değil, koruyucusu olarak görmelerine de yol açmıştır. Onlara göre topraklar, ataları ve mitolojik varlıklar adına korunmalı ve onlara saygı gösterilmelidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bea0430d0.jpg" alt=""></p>
<p>Gökkuşağı Yılanı: Düş Zamanı'nın En Önemli Figürü</p>
<p>Aborjin mitolojisinde en önemli varlıklardan biri olan Gökkuşağı Yılanı, suyun ve bereketin sembolü olarak kabul edilir. Gökkuşağı Yılanı, Düş Zamanı sırasında sudan çıkarak yeryüzünü şekillendirmiştir ve hala dünyada var olan tek Düş Zamanı varlığı olarak görülür. Avustralya’nın birçok bölgesinde farklı adlarla anılan bu yılan, su kaynaklarının koruyucusu olarak kabul edilir ve özellikle pınarlarda yaşadığına inanılır. Gökkuşağı Yılanı, Aborjinler için büyük bir sembolik anlam taşır; çünkü bu yılanın hareketleri, doğanın dengesini belirler. Pınarlarda suyun taşması, yılanın huzursuz olduğunu ve gerindiğini gösterir.</p>
<p></p>
<p>Korrobori Törenleri: Mitolojik Bağlantı Ritüelleri</p>
<p>Aborjinlerin mitolojik dünyayla bağlantı kurduğu en önemli ritüel, Korrobori törenleridir. Korrobori, müzik, dans ve şarkılarla gerçekleştirilen ve Düş Zamanı varlıklarıyla ruhsal bağ kurmayı amaçlayan bir ritüeldir. Her klan, Korrobori törenlerini kendine has bir şekilde gerçekleştirir ve bu ritüeller dışarıdan izlenemez. Ritüel sırasında, Düş Zamanı varlıklarının dünya üzerinde bıraktığı izler canlandırılır ve Aborjinler bu kutsal anlara tanıklık eder.</p>
<p></p>
<p>Uluru ve Aborjin Kültüründeki Kutsal Mekanlar</p>
<p>Avustralya’nın merkezinde yer alan Uluru, Aborjinler için en kutsal mekanlardan biridir. Bu dev kaya oluşumu, Düş Zamanı mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilir. Anangu Kabilesi, Uluru’yu atalarından kalan kutsal bir miras olarak görür. 1985 yılında, bu bölge Anangulara geri verilmiş ve kutsal olduğu için buraya tırmanmak yasaklanmıştır. Efsaneye göre, kırmızı kertenkele Tjati’nin bumerangı kayaya saplanmış ve bu olay sonucunda kayanın kuzeybatı tarafında oyuklar oluşmuştur. Uluru’nun her bir şekli, Düş Zamanı efsaneleriyle açıklanır ve bu kayaç, Aborjinler için bir kutsal anıt niteliği taşır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bf2e3c0e2.jpg" alt=""></p>
<p>Binlerce Yıllık Doğa Olaylarının Efsanelerdeki Yansıması</p>
<p>Aborjinlerin sözlü gelenekleri sadece mitolojik anlatılardan ibaret değildir; aynı zamanda binlerce yıl önce gerçekleşen doğa olaylarına dair de bilgi içerir. Deniz seviyelerindeki değişimler, meteor çarpmaları ve diğer doğal felaketler, Aborjin hikayelerinde detaylı bir şekilde anlatılır. Örneğin, Henbury meteoritinin 4700 yıl önce Avustralya’ya çarpması sonucu oluşan kraterlerle ilgili anlatılar, bu topluluğun doğa olaylarına dair gözlem yeteneklerini nasıl aktardığını gösterir. Henbury kraterleri, Kuzey Avustralya’daki en iyi bilinen meteor çarpışma alanlarından biridir ve Aborjin mitolojisinde bu bölgeye dair anlatılar, yeryüzüne "ateşten bir şeytanın" düştüğü ve toprağı yaktığı şeklinde geçer. Bu anlatı, binlerce yıl önce yaşanmış bir meteor çarpmasının sözlü gelenekte nasıl korunduğunu gözler önüne sermektedir. Araştırmacılar, bu mitlerin tarihsel olarak doğrulandığını keşfettiklerinde, Aborjinlerin hafıza sistemlerinin ne kadar güçlü ve güvenilir olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldular.</p>
<p></p>
<p>Benzer şekilde, deniz seviyelerindeki değişimlerle ilgili efsaneler, 12.000 yıl önce son buzul çağının sona ermesiyle Avustralya kıyılarında yaşanan yükselmelere dayanmaktadır. Örneğin, kıyı bölgelerinde yaşayan Aborjin kabileleri, denizin "karayı yuttuğunu" ve insanların daha yüksek bölgelere çekilmek zorunda kaldığını anlatan hikayelere sahiptir. Bu anlatılar, sadece efsaneler olarak görülmemelidir; çünkü bilimsel araştırmalar, deniz seviyesinin 12.000 yıl önce hızla yükseldiğini ve kıyı şeritlerini büyük ölçüde değiştirdiğini doğrulamaktadır.</p>
<p></p>
<p>Bu tür hikayeler, Aborjinlerin sadece doğa olaylarını mitolojik bir çerçeve içinde anlamlandırmadığını, aynı zamanda bu bilgiyi nesilden nesile aktardığını göstermektedir. Bu anlatılar, binlerce yıl boyunca kesintisiz bir şekilde korunmuş ve modern bilim tarafından doğrulanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Modern Dünyada Aborjin Kültürünün Direnişi ve Korunması</p>
<p>Günümüzde Aborjin halkı, sömürge döneminden bu yana süregelen asimilasyon baskılarına ve kültürel erozyona rağmen, geleneklerini ve inançlarını koruma mücadelesi vermektedir. 18. yüzyılda başlayan Avrupalı yerleşimcilerin baskıları, Aborjin toplumunun topraklarından zorla çıkarılması, dil ve kültürlerinin yok sayılmasıyla sonuçlandı. Avustralya hükümeti, 20. yüzyılın ortalarına kadar Aborjin çocuklarını ailelerinden ayırıp Hristiyan misyonlarında eğiterek, onları kültürel kimliklerinden koparma politikası uygulamıştır. Bu dönemde binlerce çocuk "Çalınmış Nesiller" olarak bilinen gruba dahil edilmiştir. Bu politika, Aborjin kültürüne büyük bir darbe vurmuş ve toplulukların geleneklerini sürdürebilmesi zorlaşmıştır.</p>
<p></p>
<p>Ancak son birkaç on yılda, Aborjin halkının hakları konusunda önemli adımlar atılmıştır. Aborjin kültürünün yeniden canlandırılması ve korunması için yerel topluluklar ve hükümet işbirliği yapmaktadır. Aborjin sanatları, ritüelleri ve inançları, modern dünyada yeniden değer kazanmış ve hem Avustralya'nın ulusal kimliğinde hem de dünya genelinde önemli bir kültürel miras olarak kabul edilmiştir. Uluru’nun geri verilmesi, Aborjin haklarının tanınması yönünde atılan en önemli adımlardan biridir ve bu, toprakla olan derin bağlarını sürdürebilmeleri açısından büyük bir sembolik anlam taşımaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bf9534f5c.jpg" alt=""></p>
<p>Aborjin Sanatı ve Kültürel İfadeler</p>
<p>Aborjin sanatı, özellikle mağara resimleri ve sembolik desenlerle dikkat çeker. Bu sanat eserleri, binlerce yıllık hikayeleri ve mitleri yansıtır. Aborjin resimleri, genellikle doğadaki hayvanları, bitkileri ve Düş Zamanı varlıklarını betimler. Noktalarla yapılan desenler, ritüel ve doğa arasındaki ilişkiyi sembolize eder ve bu sanat formu, bugün modern sanat dünyasında da kendine yer bulmuştur. Ayrıca bu sanat eserleri, sadece estetik bir değer taşımaz; aynı zamanda kültürel bir anlatı aracı olarak da işlev görür.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde Aborjin sanatçıları, hem geleneksel teknikleri hem de modern yöntemleri kullanarak kültürel hikayelerini dünyaya aktarmaktadır. Avustralya’daki sanat galerilerinde ve uluslararası sergilerde Aborjin sanatına olan ilgi artmaktadır. Bu sanat eserleri, Aborjin topluluklarının doğa ile olan derin bağını ve mitolojik dünyalarını gözler önüne serer. Aynı zamanda, bu sanat eserleri aracılığıyla Aborjin halkının binlerce yıllık hikayeleri korunmakta ve gelecek nesillere aktarılmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Aborjin Kültürünün Geleceği ve Düş Zamanı'nın Sürekliliği</p>
<p>Aborjinler için Düş Zamanı sadece geçmişe ait bir anlatı değildir; bugün de varlığını sürdüren bir ruhsal bağdır. Bu inanç, onların dünyaya bakış açılarını, toplumsal düzenlerini ve doğayla olan ilişkilerini şekillendirmeye devam etmektedir. Modern dünyada karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen, Aborjinler, kültürel kimliklerini ve ruhsal bağlarını koruma kararlılığındadır. Aborjin toplulukları, ritüellerini, mitlerini ve sanatlarını koruyarak, binlerce yıllık kültürel sürekliliklerini sürdürebilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Aborjin kültürü, Avustralya'nın en eski ve köklü miraslarından biridir. Onların sözlü gelenekleri, Düş Zamanı inançları ve doğayla kurdukları derin bağ, insanlığın en eski hikayelerinden biri olarak varlığını korumaktadır. Aborjinler, sadece doğanın bir parçası olarak değil, onun koruyucusu olarak yaşamlarını sürdürürken, bu kadim kültürün modern dünyada da yaşatılmasının önemi giderek daha çok anlaşılmaktadır. Aborjinlerin hikayeleri, geçmişten bugüne, insanoğlunun doğa ile nasıl bir denge içinde yaşayabileceğinin derslerini sunmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ortaçağ  Avrupa&amp;apos;da ve Türklerde Temizlik ve Kişisel Bakım Anlayışı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ortacag-avrupada-ve-turklerde-temizlik-ve-kisisel-bakim-anlayisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ortacag-avrupada-ve-turklerde-temizlik-ve-kisisel-bakim-anlayisi</guid>
<description><![CDATA[ Ortaçağ Avrupa’sında Temizlik Anlayışı ve Türklerin Hamam Kültürü: Hijyenin Toplumsal ve Dini Yansımaları ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f198df8b280.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ortaçağ, Avrupada, Türklerde, Temizlik, Kişisel, Bakım, Anlayışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ortaçağ Avrupa'sında Temizlik ve Kişisel Bakım</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ Avrupa'sında temizlik ve kişisel bakım, günümüz standartlarına göre oldukça farklıydı. Suyun kıtlığı, hastalık korkusu ve toplumsal normlar, insanların temizlik anlayışını büyük ölçüde şekillendirmişti. Hijyenik koşulların düşük olması, kişisel bakımın sınırlı kalmasına neden oluyordu.</p>
<p></p>
<p><strong>Neden Sıklıkla Banyo Yapılmazdı</strong>?</p>
<p></p>
<p>Suyun Kıtlığı: Özellikle şehirlerde su temini zordu. Kuyulardan çekilen su, genellikle içme ve yemek pişirme için kullanılırdı, bu yüzden banyo yapmak su israfı olarak görülüyordu.</p>
<p>Hastalık Korkusu: Sıcak suyun gözenekleri açarak hastalıklara davetiye çıkaracağına inanılıyordu. Bu nedenle, soğuk suyla yıkanmak bile riskli sayılıyordu.</p>
<p>Toplumsal Normlar: Banyo yapmak, zahmetli bir iş olduğu için birçok insan bu alışkanlıktan kaçınıyordu. Özellikle fakir kesimler, yıkanmak yerine vücut kokularını bitkisel karışımlarla bastırmaya çalışıyordu.</p>
<p><strong>Kişisel Bakım Yöntemleri</strong></p>
<p></p>
<p>Saç Bakımı: Saçlar genellikle uzun bırakılır ve kirlendiğinde bitkisel karışımlarla temizlenirdi.</p>
<p>Vücut Bakımı: Vücut kokularını gidermek için lavanta gibi bitkisel yağlar kullanılırdı. Bu yağlar hem kokuyu bastırır hem de böcekleri uzak tutardı.</p>
<p>Giyim: Giysiler sık yıkanmaz, kirlenen yerler ovularak temizlenirdi.</p>
<p>Diş Bakımı: Dişler, dal parçaları veya bezlerle temizlenirdi. Zenginler, dişlerini altın veya gümüş tellerle süslerdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Banyo Yapılan Durumlar</strong></p>
<p></p>
<p>Her ne kadar banyo yapma alışkanlığı yaygın olmasa da bazı özel durumlarda banyo yapılırdı:</p>
<p></p>
<p>Hastalık Sonrası: Hastalıktan kurtulanlar vücutlarını temizlemek için banyo yapardı.</p>
<p>Düğünler ve Özel Günler: Düğünlerde gelin ve damat özel olarak hazırlanırdı.</p>
<p>Manastırlarda: Rahipler, dini ritüeller öncesinde banyo yaparlardı.</p>
<p><strong>Ortaçağ'da Temizliğin Önemi</strong></p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sında temizlik, günümüzdeki kadar önemsenmese de zengin sınıf, sağlıklarını korumak için bazı önlemler alıyordu. Ancak genel anlamda temizlik bilinci oldukça düşüktü.</p>
<p></p>
<p><strong>Ortaçağ'da Türklerin Temizlik Kültürü</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ boyunca Türkler, temizliğe ve kişisel bakıma büyük önem veren bir toplum olmuşlardır. Türk kültüründe temizlik, yalnızca kişisel hijyen değil, aynı zamanda sosyal yaşamın ve dini ritüellerin de bir parçasıydı. Bu önem, özellikle hamam kültüründe belirgin hale gelmiştir.</p>
<p></p>
<p><strong>Hamamların Türk Kültüründeki Yeri</strong></p>
<p></p>
<p>Sosyal Yaşamın Merkezi: Hamamlar, sadece yıkanma alanları değil, aynı zamanda sosyalleşme, dinlenme ve iş görüşmelerinin yapıldığı mekanlardı.</p>
<p>Sağlık İçin Önemli: Hamamlarda yapılan sıcak-soğuk su değişimleri, masajlar ve buhar banyoları, sadece vücut temizliği değil, aynı zamanda sağlık açısından da faydalıydı.</p>
<p>Dini Anlamı: İslam'ın temizliğe verdiği önem, hamamlara olan ilgiyi artırmıştır. Abdest almak gibi dini ritüeller de genellikle hamamlarda yapılırdı.</p>
<p></p>
<p><strong>Temizlik Alışkanlıkları</strong></p>
<p></p>
<p>Gündelik Temizlik: Eller sık sık yıkanır, dişler temizlenir, tırnaklar kesilirdi. Türkler, günlük temizliklerine büyük önem verirdi.</p>
<p>Giyim Kuşam: Giysiler düzenli olarak yıkanır ve temiz tutulurdu. Temizlik, giysilerin kalitesinde ve düzenli bakımında da kendini gösterirdi.</p>
<p>Ev Temizliği: Evler sürekli temiz tutulur, zeminler sık sık süpürülür ve gübre ile temizlenirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Hamam Kültürünün Özellikleri</strong></p>
<p>Mimarisi: Türk hamamları, mimari açıdan oldukça gelişmiş yapılar olup soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerine ayrılmıştı.</p>
<p>Hizmetler: Hamamlarda kese, köpük, masaj gibi hizmetler verilirdi. Özel tekniklerle vücut temizliği sağlanırdı.</p>
<p>Sosyal Etkileri: Hamamlar, sadece bireysel hijyen değil, aynı zamanda toplum sağlığını da korurdu. Temizlik alışkanlıkları, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engeller ve sosyal bağları güçlendirirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç Olarak</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sı temizlik konusunda büyük zorluklarla boğuşurken, Türkler hijyen ve temizliği yaşamın merkezine almışlardı. Özellikle hamam kültürü, sadece bireysel bakım değil, toplumsal sağlığı da destekleyen bir yapı sunmuştur. Avrupa’nın kıt su kaynakları ve hastalık korkusu nedeniyle temizlik anlayışı kısıtlı kalırken, Türkler temizliğe hem dini hem de sosyal bir değer atfetmiştir. Bu fark, iki toplumun yaşam kalitesi ve sağlık anlayışlarında da büyük farklılıklar yaratmıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Keltlerin Arılara Olan İnancı ve Balın Mucizevi Gücü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/keltlerin-arilara-olan-inanci-ve-balin-mucizevi-gucu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/keltlerin-arilara-olan-inanci-ve-balin-mucizevi-gucu</guid>
<description><![CDATA[ Kelt Mitolojisinden Günümüze Arıların Gizemli Rolü ve Balın Mucizevi Gücü: Doğanın Sırlarıyla Dolu Bir Yolculuk ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f147c827b94.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Keltlerin, Arılara, Olan, İnancı, Balın, Mucizevi, Gücü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Keltler, arıları yalnızca doğanın bir parçası olarak değil, aynı zamanda dünyalar arası bir aracı olarak da görüyorlardı. Onlara göre arılar, bu dünyadan ölülerin dünyasına mesajlar iletebiliyor, ölen sevdikleriyle iletişim kurmalarına yardımcı olabiliyordu. Kelt kültüründe arılar o kadar kutsal kabul edilirdi ki, arılarla ilgili uygulamaları korumak amacıyla yasal belgeler bile oluşturulmuştu. Bu belgeler, arıların korunması ve onların önemine duyulan derin saygının bir göstergesiydi.</p>
<p></p>
<p>Balın Gizli Gücü</p>
<p>Bal, yalnızca tatlı bir yiyecek değil, aynı zamanda canlı enzimler içeren doğal bir mucizedir. Ancak bu enzimler, metal kaşıkla temas ettiğinde ölebilir. Bu nedenle, bal tüketirken tahta veya plastik kaşık kullanmak en iyisidir. Bal, beynin daha iyi çalışmasına yardımcı olan bileşenler içerir ve yalnızca tat olarak değil, sağlık açısından da oldukça faydalıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147cb94002.jpg" alt=""></p>
<p>Bal, dünyada insan yaşamını sürdürebilen nadir yiyeceklerden biridir. Bir çay kaşığı bal, bir insanın 24 saat boyunca hayatta kalmasına yetecek kadar enerji sağlayabilir. Ayrıca, arılar tarafından üretilen propolis, doğanın en güçlü antibiyotiklerinden biri olarak bilinir.</p>
<p></p>
<p>Tarihte Balın Yeri</p>
<p>Balın inanılmaz özellikleri, tarih boyunca çeşitli kültürlerde derin bir iz bırakmıştır. Balın son kullanma tarihi yoktur ve bozulmadan yıllarca saklanabilir. Büyük imparatorlar, bedenlerinin çürümesini önlemek için bal ile kaplanmış altın tabutlara gömülmüştür. Ayrıca, "balayı" terimi de eski bir gelenekten gelir; bu geleneğe göre, yeni evli çiftlerin doğurganlığı sağlamak amacıyla evlendikten sonra bal tüketmeleri gerekmekteydi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147ca54ab8.jpg" alt=""></p>
<p>Arıların Hayatımızdaki Rolü</p>
<p>Arılar, yaşam süreleri boyunca doğaya ve insanlara büyük bir katkı sağlar. Bir arı, 40 günden daha az yaşar ve bu kısa yaşamında 1000'den fazla çiçek ziyaret eder. Hayatları boyunca yalnızca bir çay kaşığı kadar bal üretebilirler. Bu mütevazı yaratıkların doğaya ve insanlığa sundukları faydalar, onların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösterir.</p>
<p></p>
<p>İlginç bir bilgi daha: İlk paralardan biri arı sembolü taşıyordu. Arılar, tarih boyunca simgesel bir önem kazanmış ve insanlık tarafından her zaman derin bir saygı ile karşılanmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147c94ced1.jpg" alt=""></p>
<p>Arılara ve onların sunduğu mucizelere ne kadar şükran duysak az!</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Filistin Elimizden Nasıl Çıktı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/filistin-elimizden-nasil-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/filistin-elimizden-nasil-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı İmparatorluğu&#039;nun Çöküşü ve Filistin&#039;in İngiliz Mandası Altına Girişi: 1917-1923 Arasındaki Süreçte Filistin&#039;in Osmanlı&#039;dan Çıkışı ve Bölgedeki Siyasi Dönüşüm ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f021f7874d7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Filistin, Elimizden, Nasıl, Çıktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Filistin, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olarak yaklaşık 400 yıl boyunca yönetilmiştir. Ancak, 20. yüzyılın başlarında bölgedeki jeopolitik dinamikler, I. Dünya Savaşı ve büyük güçlerin çıkar çatışmaları nedeniyle Osmanlı'nın elinden çıkmıştır. Filistin'in Osmanlı'dan nasıl çıktığına dair süreç şu şekilde özetlenebilir:</p>
<p></p>
<h3>1. <strong>I. Dünya Savaşı (1914-1918) ve Osmanlı'nın Zayıflaması</strong></h3>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın başını çektiği İttifak Devletleri'nin yanında savaşa katıldı. Savaşın ilerlemesiyle birlikte, Osmanlı'nın kontrolündeki topraklar, özellikle Ortadoğu'da ciddi bir tehdit altına girdi. İngiltere ve müttefikleri, Osmanlı'nın kontrolündeki toprakları ele geçirmek için yoğun askeri harekâtlara başladı.</p>
<p></p>
<h3>2. <strong>1916 Sykes-Picot Anlaşması</strong></h3>
<p></p>
<p>İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarının geleceğini kendi çıkarlarına göre düzenlemek amacıyla 1916'da gizli bir anlaşma olan <strong>Sykes-Picot Anlaşması</strong>'nı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları, savaştan sonra İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılacaktı. Filistin, bu anlaşmada uluslararası bir yönetim altında bırakılmak üzere planlandı, ancak savaş sonrasındaki gelişmeler bu planı değiştirdi.</p>
<p></p>
<h3>3. <strong>1917 Balfour Deklarasyonu</strong></h3>
<p></p>
<p>İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, 1917'de Yahudi halkının Filistin’de bir "ulusal yurt" kurmasını destekleyen <strong>Balfour Deklarasyonu</strong>nu yayımladı. Bu, Filistin’de Siyonist hareketin güç kazanmasına zemin hazırladı ve ileride Araplar ile Yahudiler arasında büyük çatışmalara neden olacak bir unsur haline geldi.</p>
<p></p>
<h3>4. <strong>İngilizlerin Filistin'i İşgali</strong></h3>
<p></p>
<p>1917’de General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri, Osmanlı ordusunu yenerek Kudüs'ü ele geçirdi. İngiltere, Filistin’de Osmanlı yönetimine son verdi ve bölgeyi fiilen işgal etti. Savaşın sonunda, Filistin, İngiliz kontrolü altına girdi.</p>
<p></p>
<h3>5. <strong>Sevr Anlaşması (1920)</strong></h3>
<p></p>
<p>I. Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasında imzalanan <strong>Sevr Anlaşması</strong>, Filistin’in İngiliz mandası altına girmesini öngördü. Ancak bu anlaşma Osmanlı tarafından hiçbir zaman uygulanmadı.</p>
<p></p>
<h3>6. <strong>1920 San Remo Konferansı ve Filistin Mandası</strong></h3>
<p></p>
<p>1920’de yapılan <strong>San Remo Konferansı</strong>'nda, Filistin'in İngiliz manda yönetimi altında kalmasına karar verildi. Bu manda sistemi, Milletler Cemiyeti tarafından 1922’de resmen onaylandı. Böylece, Filistin üzerindeki Osmanlı hakimiyeti sona ermiş ve İngiltere'nin yönetimi resmileşmiş oldu.</p>
<p></p>
<h3>7. <strong>Lozan Anlaşması (1923)</strong></h3>
<p>Türkiye Cumhuriyeti ile Müttefik Devletler arasında imzalanan <strong>Lozan Antlaşması </strong>ile Osmanlı'nın tüm Ortadoğu'daki toprakları üzerindeki haklarından resmen vazgeçildi. Böylece, Filistin'in Osmanlı İmparatorluğu'ndan tamamen ayrılması ve İngiliz kontrolüne geçişi hukuki olarak da onaylandı.</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p>Filistin, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşta yenilmesi ve İngiliz işgali sonucunda Osmanlı’dan çıkmıştır. İngiliz mandası altında kalması, bölgenin siyasi yapısını tamamen değiştirmiş ve ilerleyen yıllarda Filistin sorununun temel taşlarını oluşturmuştur. Siyonist göçler ve Arap direnişleri, Filistin’in tarihindeki en önemli çatışmaların zeminini hazırlamıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1920 ve 1930&amp;apos;lu Yıllarda Filistin: Siyasi ve Sosyal Dönüşümler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1920-ve-1930lu-yillarda-filistin-siyasi-ve-sosyal-doenusumler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1920-ve-1930lu-yillarda-filistin-siyasi-ve-sosyal-doenusumler</guid>
<description><![CDATA[ 1920 ve 1930&#039;lu yıllar, Orta Doğu&#039;nun en tartışmalı ve önemli bölgelerinden biri olan Filistin&#039;in tarihindeki en kritik dönemlerden birini temsil eder. Osmanlı İmparatorluğu&#039;nun yıkılmasından sonra, Filistin, uluslararası siyasetin odak noktası haline gelmiştir. Bu dönemde bölge, Birinci Dünya Savaşı&#039;nın ardından İngiliz Mandası altına girmiş, Siyonist hareketin güçlenmesiyle Arap-Yahudi gerilimi artmış ve Filistin toplumunun sosyal, kültürel ve politik yapısında köklü değişiklikler meydana gelmiştir.

1. Filistin&#039;de İngiliz Mandası ve Uluslararası Dengeler

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı&#039;nda yenilmesiyle Filistin toprakları İngiltere&#039;nin kontrolüne geçmiştir. 1920&#039;de Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen **İngiliz Mandası**, Filistin’in gelecekte bağımsız bir devlet olmasını amaçlamışsa da bu, uygulamada büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Filistin üzerindeki İngiliz kontrolü, Balfour Deklarasyonu (1917) ile Yahudilere bir &quot;ulusal yurt&quot; vaadini içeriyordu. Ancak bu deklarasyon, Arap nüfusunun yoğun olduğu Filistin&#039;de ciddi bir huzursuzluk yaratmıştır.

İngilizler, bir yandan Arap nüfusun tepkilerini yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan Siyonist hareketin taleplerini dengelemek zorunda kalmıştır. Bu, Mandanın başlıca politik çelişkilerinden birini oluşturmuş ve bölgedeki gerginliklerin artmasına neden olmuştur.

2. Siyonist Göç ve Yishuv&#039;un Büyümesi

1920&#039;ler ve 1930&#039;lar, Siyonist hareketin Filistin&#039;e kitlesel Yahudi göçlerini teşvik ettiği yıllar olmuştur. 1924-1929 yılları arasında Filistin&#039;e yaklaşık 67.000 Yahudi göçmen yerleşmiştir. Bu göç dalgası, **Polonya, Rusya ve Doğu Avrupa&#039;dan gelen Yahudilerin** Filistin&#039;deki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmesiyle sonuçlanmıştır. Yahudi yerleşimciler, ekonomik ve tarımsal kalkınmayı hızlandıran yeni tarım teknikleri ve endüstriyel yatırımlar yapmışlardır.

Ancak bu süreç, yerel Arap nüfusu arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Yahudi göçü, Filistin&#039;deki Arapların ekonomik ve siyasi statüsünü tehdit olarak algılanmış, bu durum, Yahudi yerleşimlerinin yayılmasıyla birlikte Arap-Yahudi ilişkilerinde kalıcı bir gerilim kaynağı haline gelmiştir.

3. Filistin Araplarının Direnişi

Yahudi göçlerinin artması, Filistinli Araplar arasında büyük bir muhalefete yol açmıştır. Filistin Arapları, İngiliz Mandası&#039;nı, Balfour Deklarasyonu&#039;nu ve Yahudi göçünü protesto etmek için bir dizi ayaklanma ve direniş hareketi başlatmışlardır. Bu protestoların en önemlilerinden biri, 1929 yılında gerçekleşen **Batı Duvarı Ayaklanması** olmuştur. Ayaklanma, Kudüs&#039;te Müslümanlar ile Yahudiler arasında dini semboller ve kutsal mekânlar üzerindeki anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır.

Arap liderleri, özellikle Filistin Yüksek Komitesi önderliğinde, Filistin&#039;in Arap çoğunluğunun siyasi haklarını savunmak için çaba göstermiştir. 1936-1939 yılları arasında yaşanan Arap Ayaklanması, Filistin&#039;deki İngiliz kontrolüne ve Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en büyük ve en kapsamlı direniş hareketi olmuştur. Bu ayaklanma, Filistin&#039;deki Arap milliyetçiliğinin bir simgesi haline gelmiş ve Arap dünyasında geniş yankı bulmuştur.

4. *1930&#039;lu Yıllarda İngiliz Politikası

1930&#039;lara gelindiğinde, İngiltere, Filistin&#039;deki artan gerilimleri kontrol altına almak için yeni politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır. 1930 tarihli **Passfield Beyaz Kitabı**, İngiliz hükümetinin Yahudi göçünü sınırlamayı ve Arapların taleplerini karşılamayı amaçlayan bir dizi reformu içermekteydi. Ancak bu belge, Siyonist liderler tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve İngiltere&#039;nin politikaları üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır.

1939 yılına gelindiğinde, İngiliz hükümeti, Arapların ve Yahudilerin talepleri arasında bir denge kurmak amacıyla **1939 Beyaz Kitabı**nı yayınlamıştır. Bu belge, Yahudi göçünü ciddi şekilde sınırlamış ve Filistin’in 10 yıl içinde bağımsız bir devlet olmasını öngörmüştür. Ancak bu girişim, ne Yahudiler ne de Araplar tarafından tatmin edici bulunmamış ve bölgedeki gerginlikler devam etmiştir.

5. Sonuç

1920 ve 1930&#039;lu yıllar, Filistin tarihinde sosyal, politik ve demografik değişimlerin en yoğun yaşandığı dönemlerden biri olarak öne çıkmıştır. İngiliz Mandası altında, Siyonist göçlerin artması ve Filistinli Arapların direnişi, bölgenin geleceğini şekillendiren başlıca faktörler olmuştur. Bu dönemde temelleri atılan Arap-Yahudi çatışması, sadece Filistin&#039;i değil, tüm Orta Doğu&#039;yu etkileyen uzun vadeli bir sorunun habercisi olmuştur. İngilizlerin bölgedeki politikaları, gerginlikleri hafifletmek yerine daha da derinleştirmiş ve bu süreç, sonunda 1948&#039;de İsrail&#039;in kurulması ve Filistin&#039;in bölünmesiyle sonuçlanmıştır. 

Filistin&#039;deki bu dönemin mirası, bugüne kadar devam eden Arap-İsrail çatışmasının anlaşılması için kritik bir öneme sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f01fbf0b26d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1920, 1930lu, Yıllarda, Filistin:, Siyasi, Sosyal, Dönüşümler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1920 ve 1930'lu yıllar, Orta Doğu'nun en tartışmalı ve önemli bölgelerinden biri olan Filistin'in tarihindeki en kritik dönemlerden birini temsil eder. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra, Filistin, uluslararası siyasetin odak noktası haline gelmiştir. Bu dönemde bölge, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz Mandası altına girmiş, Siyonist hareketin güçlenmesiyle Arap-Yahudi gerilimi artmış ve Filistin toplumunun sosyal, kültürel ve politik yapısında köklü değişiklikler meydana gelmiştir.</p>
<p></p>
<h3>1. <strong>Filistin'de İngiliz Mandası ve Uluslararası Dengeler</strong></h3>
<p></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle Filistin toprakları İngiltere'nin kontrolüne geçmiştir. 1920'de Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen **İngiliz Mandası**, Filistin’in gelecekte bağımsız bir devlet olmasını amaçlamışsa da bu, uygulamada büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Filistin üzerindeki İngiliz kontrolü, <strong>Balfour Deklarasyonu </strong>(1917) ile Yahudilere bir "ulusal yurt" vaadini içeriyordu. Ancak bu deklarasyon, Arap nüfusunun yoğun olduğu Filistin'de ciddi bir huzursuzluk yaratmıştır.</p>
<p></p>
<p>İngilizler, bir yandan Arap nüfusun tepkilerini yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan Siyonist hareketin taleplerini dengelemek zorunda kalmıştır. Bu, Mandanın başlıca politik çelişkilerinden birini oluşturmuş ve bölgedeki gerginliklerin artmasına neden olmuştur.</p>
<p></p>
<h3>2. <strong>Siyonist Göç ve Yishuv'un Büyümesi</strong></h3>
<p></p>
<p>1920'ler ve 1930'lar, Siyonist hareketin Filistin'e kitlesel Yahudi göçlerini teşvik ettiği yıllar olmuştur. <strong>1924-1929 yılları arasında </strong>Filistin'e yaklaşık 67.000 Yahudi göçmen yerleşmiştir. Bu göç dalgası, **Polonya, Rusya ve Doğu Avrupa'dan gelen Yahudilerin** Filistin'deki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmesiyle sonuçlanmıştır. Yahudi yerleşimciler, ekonomik ve tarımsal kalkınmayı hızlandıran yeni tarım teknikleri ve endüstriyel yatırımlar yapmışlardır.</p>
<p></p>
<p>Ancak bu süreç, yerel Arap nüfusu arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Yahudi göçü, Filistin'deki Arapların ekonomik ve siyasi statüsünü tehdit olarak algılanmış, bu durum, Yahudi yerleşimlerinin yayılmasıyla birlikte Arap-Yahudi ilişkilerinde kalıcı bir gerilim kaynağı haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<h3>3. <strong>Filistin Araplarının Direnişi</strong></h3>
<p></p>
<p>Yahudi göçlerinin artması, Filistinli Araplar arasında büyük bir muhalefete yol açmıştır. Filistin Arapları, İngiliz Mandası'nı, Balfour Deklarasyonu'nu ve Yahudi göçünü protesto etmek için bir dizi ayaklanma ve direniş hareketi başlatmışlardır. Bu protestoların en önemlilerinden biri, 1929 yılında gerçekleşen **Batı Duvarı Ayaklanması** olmuştur. Ayaklanma, Kudüs'te Müslümanlar ile Yahudiler arasında dini semboller ve kutsal mekânlar üzerindeki anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Arap liderleri, özellikle <strong>Filistin Yüksek Komitesi </strong>önderliğinde, Filistin'in Arap çoğunluğunun siyasi haklarını savunmak için çaba göstermiştir. 1936-1939 yılları arasında yaşanan <strong>Arap Ayaklanması</strong>, Filistin'deki İngiliz kontrolüne ve Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en büyük ve en kapsamlı direniş hareketi olmuştur. Bu ayaklanma, Filistin'deki Arap milliyetçiliğinin bir simgesi haline gelmiş ve Arap dünyasında geniş yankı bulmuştur.</p>
<p></p>
<h3>4. *<em>1930'lu Yıllarda İngiliz Politikası</em></h3>
<p></p>
<p>1930'lara gelindiğinde, İngiltere, Filistin'deki artan gerilimleri kontrol altına almak için yeni politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır. 1930 tarihli **Passfield Beyaz Kitabı**, İngiliz hükümetinin Yahudi göçünü sınırlamayı ve Arapların taleplerini karşılamayı amaçlayan bir dizi reformu içermekteydi. Ancak bu belge, Siyonist liderler tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve İngiltere'nin politikaları üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır.</p>
<p></p>
<p>1939 yılına gelindiğinde, İngiliz hükümeti, Arapların ve Yahudilerin talepleri arasında bir denge kurmak amacıyla **1939 Beyaz Kitabı**nı yayınlamıştır. Bu belge, Yahudi göçünü ciddi şekilde sınırlamış ve Filistin’in 10 yıl içinde bağımsız bir devlet olmasını öngörmüştür. Ancak bu girişim, ne Yahudiler ne de Araplar tarafından tatmin edici bulunmamış ve bölgedeki gerginlikler devam etmiştir.</p>
<p></p>
<h3>5. <strong>Sonuç</strong></h3>
<p></p>
<p>1920 ve 1930'lu yıllar, Filistin tarihinde sosyal, politik ve demografik değişimlerin en yoğun yaşandığı dönemlerden biri olarak öne çıkmıştır. İngiliz Mandası altında, Siyonist göçlerin artması ve Filistinli Arapların direnişi, bölgenin geleceğini şekillendiren başlıca faktörler olmuştur. Bu dönemde temelleri atılan Arap-Yahudi çatışması, sadece Filistin'i değil, tüm Orta Doğu'yu etkileyen uzun vadeli bir sorunun habercisi olmuştur. İngilizlerin bölgedeki politikaları, gerginlikleri hafifletmek yerine daha da derinleştirmiş ve bu süreç, sonunda 1948'de İsrail'in kurulması ve Filistin'in bölünmesiyle sonuçlanmıştır. </p>
<p></p>
<p>Filistin'deki bu dönemin mirası, bugüne kadar devam eden Arap-İsrail çatışmasının anlaşılması için kritik bir öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin En Eski Stel Anıtı: Bugut Yazıtı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-en-eski-stel-aniti-bugut-yaziti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-en-eski-stel-aniti-bugut-yaziti</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Bugut Yazıtı ve Türk Kimliğinin İlk İzleri ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66efd3973be71.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Eski, Stel, Anıtı:, Bugut, Yazıtı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türk tarihinin derinliklerine indiğimizde, karşımıza çıkan en önemli dönüm noktalarından biri şüphesiz Bugut Yazıtı'dır. Bu yazıt, sadece bir metin parçası değil, aynı zamanda Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıyan, kadim bir kültürün mirasına açılan bir kapıdır.</p>
<p>Bugut Yazıtı Nedir?</p>
<p>Türklerin bilinen en eski anıtsal eseri, 1956 yılında Moğol arkeolog Ts. Dorzhsuren tarafından Moğolistan'ın Arahangai bölgesinde keşfedilen <strong>Bugut Steli </strong>olarak kabul edilmektedir. Bu stel, başlangıçta bir kaplumbağa kaidesi üzerinde duruyordu, ancak daha sonra yere düşmüştür. Yazıt, Soğd yazısı ve okunamayan rünik işaretlerle kazınmıştır.</p>
<p></p>
<p>Stelin ana kısmında, 7.-9. yüzyılların anıtlarında sıkça görülen kağan sembolleri yerine, bir dişi kurt figürü yer almaktadır. Bu figür, Türk mitolojisinde önemli bir yeri olan, bir kurdun emzirdiği çocuk efsanesini temsil eder. Bu efsane, Türk Kağanlarının kraliyet sembollerinde de görülür; sancakları altın bir kurt başı ile taçlandırılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk Kağan ailesi Aşina'nın onuruna dikildiğine inanılan bir anıttır ve MS 551-630 yılları arasındaki ilk Türk hanedanı dönemine aittir. Bugut Yazıtı'nda geçen "tr-’wkt" (Türkler) ifadesi, günümüze ulaşmış en eski yazılı belgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Aşina kabilesinin adı Çin kaynaklarında "A-shi-na" (Aşina) olarak geçerken, Bugut Yazıtı'nda "Aşinas" şeklinde kaydedilmiştir. Bu isim, Karabalgasun Yazıtı'nda da tespit edilmiştir.</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihi ve kültürü açısından büyük bir öneme sahiptir ve Türklerin kökenlerine ışık tutan değerli bir miras olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Türk Kimliğinin İlk İzleri</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıması bakımından büyük önem arz eder. Yazıtta geçen ifadeler, Türklerin kendilerini diğer topluluklardan ayıran belirgin özelliklere sahip olduklarını göstermektedir. Bu özellikler arasında;</p>
<p> <em> Göktanrı inancına bağlılık: Türklerin, gökyüzünü temsil eden bir tanrıya inandıkları ve bu inancın hayatlarının her alanında önemli bir yer tuttuğu yazıtta açıkça görülmektedir.</em></p>
<p></p>
<p> <em> At kültürü: Türklerin hayatında atın önemli bir yere sahip olduğu ve atın sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir güç ve özgürlük sembolü olarak görüldüğü vurgulanmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Toplulukçu yaşam: Türklerin, güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlı oldukları bir topluluk içinde yaşadıkları ve bu topluluğun çıkarlarının bireysel çıkarların üzerinde tutulduğu anlaşılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı'nın Tarihsel Önemi</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihinin sadece siyasi ve askeri yönünü değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal yönünü de aydınlatan önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu yazıt sayesinde;</p>
<p> <em> Türklerin kökenleri hakkında daha fazla bilgi edinilmektedir.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Türk kültürünün temel unsurları ortaya çıkarılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Türklerin diğer medeniyetlerle olan ilişkileri daha iyi anlaşılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu yazıt, Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıması bakımından büyük önem arz eder. Bugut Yazıtı'nın incelenmesi, Türklerin kadim bir kültüre sahip olduğunu ve bu kültürün günümüze kadar uzanan köklü bir geçmişi olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mitolojilerde Tanrının Oğlu Figürü: Yaşam, Ölüm ve Yeniden Doğuş Döngüsü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mitolojilerde-tanrinin-oglu-figuru-yasam-olum-ve-yeniden-dogus-doengusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mitolojilerde-tanrinin-oglu-figuru-yasam-olum-ve-yeniden-dogus-doengusu</guid>
<description><![CDATA[ Mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan &quot;tanrının oğlu&quot; figürü, sadece bir dini motif veya sembol olmaktan öte, insan topluluklarının temel ihtiyaçları ve arzularına dayanan derin bir arka plana sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66ebd9f3e69d1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mitolojilerde, Tanrının, Oğlu, Figürü:, Yaşam, Ölüm, Yeniden, Doğuş, Döngüsü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürü, sadece bir dini motif veya sembol olmaktan öte, insan topluluklarının temel ihtiyaçları ve arzularına dayanan derin bir arka plana sahiptir. Bu figürler, insanın varoluşuna, ölümden sonra hayata duyulan ihtiyaca ve toplumun sürekliliğine dair eski inançların ve geleneklerin bir yansımasıdır. Bu figürlerin rastgele birer mitolojik karakter olarak ortaya çıkmadığı, aksine insan topluluklarının kültürel, sosyal ve biyolojik ihtiyaçlarına karşılık geldiği açıktır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f27f34b.jpg" alt=""></p>
<p>Oğul Kavramının Anlamı ve Yeniden Doğuş</p>
<p>"Oğul" figürü, pek çok mitolojik hikayede ölümden sonra hayata duyulan özlemin bir tezahürü olarak ortaya çıkar. Erkek ve kadının bir araya gelerek bir çocuk dünyaya getirmesi, aslında toplumsal bir döngünün ve sürekliliğin sembolüdür. Bu döngü, insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri olan ölümden sonra devam eden bir varoluş isteğini besler. Bu bağlamda, oğul, babanın bir uzantısı ve toplumun devamlılığını sağlayan yeni bir yaşam sürecinin temsilcisidir. Ataerkil inanç sistemlerinde, babanın ruhu oğulda yeniden doğar; baba ve oğul aslında bir ve aynı varlık olarak algılanır. Bu, mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürünün, baba-oğul ilişkisi aracılığıyla ölümsüzlüğü simgelemesini açıklar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f76048d.jpg" alt=""></p>
<p>Krallık ve Oğulun Kutsallığı</p>
<p>Birçok medeniyette, krallık yetkisinin babadan oğula geçmesi, toplumun sürekliliği ve otoritenin kutsallığıyla doğrudan bağlantılıdır. Oğul, yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kabilenin kutsal temsilcisi olarak kabul edilir. İlk doğan çocuğun öldürülmesi gibi ritüeller, aslında bu kutsal döngünün bozulmasını ve kabilenin liderliğinin sona ermesini temsil eder. Bu ritüel, toplumun en değerli varlığını—ilk doğan oğulu—kurban ederek, ölümün getirdiği kaosun ve sonun kaçınılmazlığına dair derin bir korkunun dışavurumudur.</p>
<p></p>
<p>Ataerkil Yapının Derinliği ve Dişi Merkezli İnançların İstilası</p>
<p>Mitolojilerde gördüğümüz ataerkil yapı, aslında toplumların gelişim süreçlerinde ataerkilliğin egemen hale geldiği bir döneme işaret eder. Ancak, bu yapılar bize aynı zamanda daha eski ve dişi merkezli inanç sistemlerinin kalıntılarını da gösterir. İlkel çağlarda yaygın olan ağaç kültü ve benzeri dişi merkezli inanç sistemleri, sonrasında ataerkil mitolojiler tarafından istilaya uğramış ve dönüştürülmüştür. Dişi tanrıça figürleri, zamanla eril tanrılarla yer değiştirmiş ya da bu tanrılarla bir denge kurmuştur. Bu süreçte, oğul figürü, yalnızca bir erkeğin soyunu devam ettiren bir varlık olmaktan çıkıp, toplumun kutsallığını ve sürekliliğini sağlayan, tanrılarla doğrudan ilişkili bir unsur haline gelmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f76048d.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Mitolojilerde karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürü, insanlık tarihinin derinlerine inen bir kavramdır ve insanın ölüme karşı duyduğu korku ile yaşamın devamına olan arzuyu simgeler. Toplumların gelişiminde oğul, sadece biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kutsal bir sembol haline gelmiştir. Bu sembol, ataerkil yapılarla birlikte toplumun sürekliliğini garanti altına alırken, aynı zamanda daha eski ve dişi merkezli inanç sistemlerinin kalıntılarını da barındırır. Bu yüzden mitolojilerde gördüğümüz tanrı-oğul ilişkisi, insanlığın yaşam, ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü anlamlandırma çabasıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kraliçe Zenobia&amp;apos;nın Latakya&amp;apos;daki Akdeniz Heykeli</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kralice-zenobianin-latakyadaki-akdeniz-heykeli</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kralice-zenobianin-latakyadaki-akdeniz-heykeli</guid>
<description><![CDATA[ Suriye&#039;nin Latakya şehrinin yakınlarındaki antik Ugarit liman kenti yakınlarında, Akdeniz&#039;in ortasında bir tahtta oturan Kraliçe Zenobia&#039;nın heykeli bulunur. M.S. 3. yüzyılda Roma İmparatorluğu&#039;na karşı koyan Palmyra Kraliçesi Zenobia&#039;nın bu heykeli, onun cesur liderliğini ve bağımsızlık mücadelesini simgeler. Sanatsal olarak, Roma ve Yunan sanatının birleşim noktalarını yansıtan bu heykel, tarihsel ve kültürel önemi açısından dikkat çeker. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e810f9316dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kraliçe, Zenobianın, Latakyadaki, Akdeniz, Heykeli</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kraliçe Zenobia, tarih boyunca etkili bir figür olarak tanınmış bir kadındır. Roma İmparatorluğu'nun egemenliğini sarsan bu güçlü kraliçenin, Suriye'nin Latakya şehrinin yakınlarındaki antik Ugarit liman kenti yakınlarında, Akdeniz'in ortasında bir tahta oturduğu betimlenen heykeli, tarih ve sanat açısından büyük bir öneme sahiptir.</p>
<p></p>
<h3>Kraliçe Zenobia: Tarih ve Etki</h3>
<p></p>
<p>Zenobia, M.S. 3. yüzyılda, Palmyra Krallığı'nın kraliçesi olarak bilinir. Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırında güçlü bir krallık kuran Zenobia, cesur askeri stratejileri ve bağımsızlık mücadelesiyle tanındı. Kraliçe, Roma'nın egemenliğini sorgulayarak büyük bir askeri ve siyasi meydan okumada bulundu. 272'de Roma İmparatoru Aurelianus'un saldırıları sonucu mağlup edilmesi, onun Roma'daki etkisini sona erdirdi; ancak tarih sahnesindeki yeri tartışmasız bir şekilde belirginleşti.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e811123cec2.jpg" alt=""></p>
<h3>Heykelin Betimlemesi</h3>
<p></p>
<p>Latakya'daki Ugarit liman kentinin yakınlarında yer alan bu heykel, Kraliçe Zenobia'nın figürünü Akdeniz'in ortasında bir tahtta otururken tasvir eder. Heykel, Roma'ya doğru bakan bir pozisyonda yer almakta olup, bu tasvir Zenobia'nın Roma'ya karşı olan tutumunu ve bağımsızlık mücadelesini simgeliyor olabilir.</p>
<p></p>
<p>Heykel, akıcı hatları ve zarif detaylarıyla dikkat çeker. Zenobia'nın tahtta otururkenki duruşu, onun asaletini ve gücünü vurgular. Yunan ve Roma sanatının klasik stilini yansıtan bu heykel, aynı zamanda bu dönemlerin sanat anlayışını da gözler önüne serer. Akdeniz'in ortasında yer alması, belki de onun deniz ticaretine olan katkısını veya stratejik önemini işaret eder.</p>
<p></p>
<h3>Tarihsel ve Sanatsal Önemi</h3>
<p></p>
<p>Zenobia'nın bu şekilde tasvir edilen bir heykeli, hem tarihsel hem de sanatsal açıdan büyük bir öneme sahiptir. Tarihsel olarak, bu tür heykeller kraliçenin dönemin önemli bir figürü olduğunu ve Roma'ya karşı güçlü bir duruş sergilediğini simgeler. Sanatsal açıdan, bu heykel dönemin estetik anlayışını yansıtır ve antik Roma ile Yunan sanatının birleşim noktalarından birini gösterir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Kraliçe Zenobia'nın Akdeniz'deki bu heykeli, tarih ve sanatın kesişim noktasında önemli bir yer tutar. Hem tarihsel bağlamı hem de sanatsal değeri, onun bu bölgedeki etkisini ve önemini anlatan eşsiz bir örnektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Matbaanın Gerçek Mucitleri: Uygurlar ve Asya&amp;apos;nın Baskı Teknolojisi&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/matbaanin-gercek-mucitleri-uygurlar-ve-asyanin-baski-teknolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/matbaanin-gercek-mucitleri-uygurlar-ve-asyanin-baski-teknolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Bu makale, matbaanın mucidi olarak bilinen Johann Gutenberg&#039;in ötesine geçerek, matbaanın aslında Uygurlar ve Asya kültürlerinde çok daha önce keşfedildiğini ele alıyor. Hareketli harflerle baskının kökenlerini araştırarak, Asya&#039;da gelişen bu teknolojinin dünya üzerindeki etkilerini inceliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e80fac89bd6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Matbaanın, Gerçek, Mucitleri:, Uygurlar, Asyanın, Baskı, Teknolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Matbaanın icadıyla ilgili yaygın kanı, Johann Gutenberg'in 15. yüzyılda Avrupa'da ilk hareketli matbaayı icat ettiği yönündedir. Ancak matbaanın kökenleri, Gutenberg'den çok daha önceye, Asya'ya, özellikle Uygurlar ve Çinlilere kadar uzanmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Gutenberg, matbaayı Avrupa'da geliştiren kişi olarak bilinir, ancak matbaa teknolojisi Uygurlar tarafından çok daha önce geliştirilmiştir. Uygurlar, harfleri hareketli olan ilk matbaayı icat eden toplumdur. Tahta bloklarla yapılan baskılar, Uygurların matbaacılık alanındaki erken dönem gelişmelerini temsil eder. Daha sonra, 11. yüzyılda Çinli demirci Bi-Şeng, bu harfleri metalden yaparak matbaa teknolojisini daha da ileriye taşımıştır. Ayrıca, Kore'de de 1403 yılında hareketli metal harflerle basılan kitaplar bulunmuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e80fbdf31e6.jpg" alt=""></p>
<p>Matbaanın Asya'dan Avrupa'ya gelmesi, kağıt ve diğer buluşlarla birlikte Batı'da Rönesans'ı ve bilimsel ilerlemeyi hızlandıran önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu gelişmelerle birlikte matbaa, sadece bilginin yayılmasını değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal değişimleri de desteklemiştir. Bu bağlamda, matbaanın yalnızca Gutenberg'e atfedilmesi, bu buluşun daha eski ve geniş kapsamlı tarihini göz ardı etmek anlamına gelir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dinlerin Kökenleri ve  İnançların Tarihsel Bağlantıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dinlerin-koekenleri-ve-inanclarin-tarihsel-baglantilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dinlerin-koekenleri-ve-inanclarin-tarihsel-baglantilari</guid>
<description><![CDATA[ Dinlerin Kökenleri ve Evrimi: Tüm İnançların Tarihsel Bağlantıları

Dinler, insanlık tarihinin en eski ve en etkili sosyal yapılarından biridir. İnsanların yaşamlarına, toplumsal düzenlerine, ahlaki değerlerine ve dünya görüşlerine yön veren bu inanç sistemleri, genellikle kutsal metinler, mitolojiler ve semboller etrafında şekillenir. Ancak dinlerin kökenleri incelendiğinde, çoğu dini öğenin, kendisinden önceki inanışlardan türediği ya da etkilendiği görülür. Bu makalede, İslamiyet’ten Hristiyanlık ve Yahudiliğe, Hinduizm’den Mısır ve Yunan mitolojilerine kadar geniş bir yelpazede dinlerin birbirleriyle olan tarihsel ve mitolojik bağlantılarını ele alacağız.

İslamiyet ve Paganizm: İbadet ve Sembolizmin Kökeni

İslamiyet, 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda doğan bir din olmasına rağmen, birçok ritüel ve sembolü, öncesinde var olan pagan inanışlardan izler taşır. Örneğin, İslam’daki namaz ritüeli, benzer şekillerde çok daha önceki pagan dinlerinde görülmüştür. İslam’da namaz kılarken kıbleye dönme geleneği, İslam öncesi Arabistan’daki Kâbe etrafındaki tapınma pratiklerinin bir devamı olarak görülür. Pagan Arapların Kâbe’de birçok tanrıya taptığı ve Kâbe&#039;nin bir tür kutsal merkez olduğu bilinir. Bu ritüelin, Friglerin bereket tanrıçası Kibele’ye yönelme gibi eski pagan geleneklerinden etkilenmiş olabileceği iddia edilir. Kibele, doğurganlık ve bereket tanrıçası olarak bilinirken, Hacerü’l-Esved taşının da Kibele&#039;nin doğurganlık sembolünü temsil ettiği görüşü, bu bağlantıyı güçlendiren unsurlardan biridir.

Bununla birlikte, İslam’daki Allah isminin kökeni üzerine de tartışmalar mevcuttur. İslam öncesi Araplar, çok tanrılı bir din anlayışına sahipti ve bu dinin en kudretli tanrılarından biri &quot;Al-ilah&quot; olarak bilinirdi. Al-ilahi ismi, İslamiyet’in gelmesiyle birlikte &quot;Allah&quot; ismine dönüşmüş ve İslam’daki tek tanrı kavramını ifade etmiştir. Bu tanrının ay ile ilişkilendirilmesi, İslam’daki ay sembolizminin kökeni olarak görülür. Minarelerin tepesindeki hilal sembolü, bu eski ay tanrısı ile bağlantılı bir sembol olarak yorumlanır.

Hristiyanlık ve Pagan Gelenekler: Ritüeller ve Semboller

Hristiyanlık da kökenleri itibarıyla pagan inançlardan izler taşır. Noel ve Paskalya gibi Hristiyan bayramlarının, eski pagan festivallerine dayandığı bilinmektedir. Örneğin, Noel kutlamalarının, kış gündönümüne denk gelmesi, Roma İmparatorluğu dönemindeki Saturnalia festivalleriyle olan bağlantısını gösterir. Saturnalia, Roma&#039;nın tarım tanrısı Saturn onuruna yapılan, yılın en karanlık günlerinde kutlanan bir bayramdır. Aynı şekilde, Paskalya bayramı, baharın gelişini ve doğanın canlanmasını kutlayan eski pagan festivallerine dayanır. Paskalya yumurtası ve tavşanı, bu doğurganlık ve yeniden doğuş temalarını sembolize eder.

Hristiyanlıkta İsa’nın doğumu, ölümü ve dirilişi temaları da daha eski dinlerin kahramanlık mitolojilerine benzer. Örneğin, Mısır mitolojisindeki Osirisv e İsis efsanesi, ölüm ve diriliş temasını işler. Osiris, öldükten sonra dirilen bir tanrı olarak, Hristiyanlık’taki İsa figürüyle paralellik gösterir. Aynı zamanda, Hristiyanlık’taki Üçleme (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) inancı da, birçok eski inanç sistemindeki üçlü tanrı figürleriyle benzerdir.

Yahudilik: Tek Tanrıcılığın Doğuşu

Yahudilik, Batı dünyasında kabul edilen ilk tek tanrılı din olarak bilinir, ancak Yahudiliğin kökeninde de eski pagan inançlarının izleri görülür. Eski Yahudiler, başlangıçta çok tanrılı bir inanca sahipti ve özellikle Kenanlıların tanrıları ile etkileşim halindeydiler. Yahudiliğin kutsal metni olan **Tevrat**, Mısır ve Mezopotamya mitolojilerinden derin etkiler taşır. Örneğin, Nuh Tufanı hikayesi, Sümerlerin Gılgamış Destanı’nda yer alan bir tufan mitine dayanır. Aynı şekilde, Adem ve Havva hikayesi, Mezopotamya mitolojisindeki yaratılış efsaneleriyle benzerlikler gösterir.

Yahudiliğin tek tanrıya geçiş süreci, tarihsel olarak oldukça uzun bir evrimi ifade eder. Yahweh, başlangıçta İsrailoğulları için sadece bir kabile tanrısıyken, zamanla tek tanrı haline getirilmiştir. Bu süreç, Yahudi din adamları tarafından monoteizmi savunan bir ideolojiye dönüştürülmüş ve Yahweh, tüm tanrıların üzerinde bir tanrı olarak kabul edilmiştir.

Hinduizm ve Doğu İnançları: Çok Tanrılılık ve Kozmik Döngüler

Hinduizm, dünyanın en eski dinlerinden biridir ve çok tanrılı bir inanç sistemi üzerine kuruludur. Brahma, Viṣṇuve Śivagibi tanrılar, Hindu mitolojisindeki en önemli figürlerdir. Hinduizm’deki tanrı anlayışı, dünyanın döngüsel doğası ve sürekli yeniden doğuş teması etrafında şekillenir. Reenkarnasyonve karmakavramları, insanın bu döngüsel evren içindeki yolculuğunu anlatır.

Ancak Hinduizm’de de eski Mezopotamya ve İran inançlarının izleri görülebilir. Örneğin, Zerdüştlük’teki iyilik ve kötülük arasındaki ebedi savaş teması, Hinduizm’de viṣṇuve śivaarasındaki kozmik dengeyi andırır. Ayrıca, Hindu mitolojisindeki tanrılar, hem Mısır hem de Yunan mitolojisindeki tanrı figürleriyle benzerlikler taşır. Özellikle Yunan mitolojisi ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e7ccfd31af2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dinlerin, Kökenleri, İnançların, Tarihsel, Bağlantıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Dinlerin Kökenleri ve Evrimi: Tüm İnançların Tarihsel Bağlantıları</h3>
<p></p>
<p>Dinler, insanlık tarihinin en eski ve en etkili sosyal yapılarından biridir. İnsanların yaşamlarına, toplumsal düzenlerine, ahlaki değerlerine ve dünya görüşlerine yön veren bu inanç sistemleri, genellikle kutsal metinler, mitolojiler ve semboller etrafında şekillenir. Ancak dinlerin kökenleri incelendiğinde, çoğu dini öğenin, kendisinden önceki inanışlardan türediği ya da etkilendiği görülür. Bu makalede, İslamiyet’ten Hristiyanlık ve Yahudiliğe, Hinduizm’den Mısır ve Yunan mitolojilerine kadar geniş bir yelpazede dinlerin birbirleriyle olan tarihsel ve mitolojik bağlantılarını ele alacağız.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7cecd03667.jpg" alt=""></p>
<h4>İslamiyet ve Paganizm: İbadet ve Sembolizmin Kökeni</h4>
<p></p>
<p>İslamiyet, 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda doğan bir din olmasına rağmen, birçok ritüel ve sembolü, öncesinde var olan pagan inanışlardan izler taşır. Örneğin, İslam’daki <strong>namaz </strong>ritüeli, benzer şekillerde çok daha önceki pagan dinlerinde görülmüştür. İslam’da namaz kılarken <strong>kıbleye dönme </strong>geleneği, İslam öncesi Arabistan’daki Kâbe etrafındaki tapınma pratiklerinin bir devamı olarak görülür. Pagan Arapların Kâbe’de birçok tanrıya taptığı ve Kâbe'nin bir tür kutsal merkez olduğu bilinir. Bu ritüelin, Friglerin bereket tanrıçası Kibele’ye yönelme gibi eski pagan geleneklerinden etkilenmiş olabileceği iddia edilir. Kibele, doğurganlık ve bereket tanrıçası olarak bilinirken, <strong>Hacerü’l-Esved </strong>taşının da Kibele'nin doğurganlık sembolünü temsil ettiği görüşü, bu bağlantıyı güçlendiren unsurlardan biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eca9aea7c.jpg" alt=""></p>
<p>Bununla birlikte, İslam’daki <strong>Allah i</strong>sminin kökeni üzerine de tartışmalar mevcuttur. İslam öncesi Araplar, çok tanrılı bir din anlayışına sahipti ve bu dinin en kudretli tanrılarından biri "Al-ilah" olarak bilinirdi. <strong>Al-ilah</strong>i ismi, İslamiyet’in gelmesiyle birlikte "Allah" ismine dönüşmüş ve İslam’daki tek tanrı kavramını ifade etmiştir. Bu tanrının ay ile ilişkilendirilmesi, İslam’daki ay sembolizminin kökeni olarak görülür. Minarelerin tepesindeki <strong>hilal </strong>sembolü, bu eski ay tanrısı ile bağlantılı bir sembol olarak yorumlanır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccff79575.jpg" alt=""></p>
<h4>Hristiyanlık ve Pagan Gelenekler: Ritüeller ve Semboller</h4>
<p></p>
<p>Hristiyanlık da kökenleri itibarıyla pagan inançlardan izler taşır. <strong>Noel </strong>ve <strong>Paskalya </strong>gibi Hristiyan bayramlarının, eski pagan festivallerine dayandığı bilinmektedir. Örneğin, Noel kutlamalarının, kış gündönümüne denk gelmesi, Roma İmparatorluğu dönemindeki <strong>Saturnalia </strong>festivalleriyle olan bağlantısını gösterir. Saturnalia, Roma'nın tarım tanrısı <strong>Saturn </strong>onuruna yapılan, yılın en karanlık günlerinde kutlanan bir bayramdır. Aynı şekilde, <strong>Paskalya </strong>bayramı, baharın gelişini ve doğanın canlanmasını kutlayan eski pagan festivallerine dayanır. <strong>Paskalya yumurtası </strong>ve <strong>tavşanı</strong>, bu doğurganlık ve yeniden doğuş temalarını sembolize eder.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eb014996d.jpg" alt=""></p>
<p>Hristiyanlıkta <strong>İsa’nın doğumu, ölümü ve dirilişi </strong>temaları da daha eski dinlerin kahramanlık mitolojilerine benzer. Örneğin, Mısır mitolojisindeki <strong>Osiris</strong>v e <strong>İsis </strong>efsanesi, ölüm ve diriliş temasını işler. Osiris, öldükten sonra dirilen bir tanrı olarak, Hristiyanlık’taki İsa figürüyle paralellik gösterir. Aynı zamanda, Hristiyanlık’taki <strong>Üçleme </strong>(Baba, Oğul, Kutsal Ruh) inancı da, birçok eski inanç sistemindeki üçlü tanrı figürleriyle benzerdir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfe74871.jpg" alt=""></p>
<h4>Yahudilik: Tek Tanrıcılığın Doğuşu</h4>
<p></p>
<p>Yahudilik, Batı dünyasında kabul edilen ilk tek tanrılı din olarak bilinir, ancak Yahudiliğin kökeninde de eski pagan inançlarının izleri görülür. Eski Yahudiler, başlangıçta çok tanrılı bir inanca sahipti ve özellikle Kenanlıların tanrıları ile etkileşim halindeydiler. Yahudiliğin kutsal metni olan **Tevrat**, Mısır ve Mezopotamya mitolojilerinden derin etkiler taşır. Örneğin, <strong>Nuh Tufanı </strong>hikayesi, Sümerlerin <strong>Gılgamış Destanı</strong>’nda yer alan bir tufan mitine dayanır. Aynı şekilde, <strong>Adem ve Havva </strong>hikayesi, Mezopotamya mitolojisindeki yaratılış efsaneleriyle benzerlikler gösterir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eca7f15e1.jpg" alt=""></p>
<p>Yahudiliğin tek tanrıya geçiş süreci, tarihsel olarak oldukça uzun bir evrimi ifade eder. Yahweh, başlangıçta İsrailoğulları için sadece bir kabile tanrısıyken, zamanla tek tanrı haline getirilmiştir. Bu süreç, Yahudi din adamları tarafından monoteizmi savunan bir ideolojiye dönüştürülmüş ve Yahweh, tüm tanrıların üzerinde bir tanrı olarak kabul edilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfd5584a.jpg" alt=""></p>
<h4>Hinduizm ve Doğu İnançları: Çok Tanrılılık ve Kozmik Döngüler</h4>
<p></p>
<p>Hinduizm, dünyanın en eski dinlerinden biridir ve çok tanrılı bir inanç sistemi üzerine kuruludur. <strong>Brahma</strong>, <strong>Viṣṇu</strong>ve <strong>Śiva</strong>gibi tanrılar, Hindu mitolojisindeki en önemli figürlerdir. Hinduizm’deki tanrı anlayışı, dünyanın döngüsel doğası ve sürekli yeniden doğuş teması etrafında şekillenir. <strong>Reenkarnasyon</strong>ve <strong>karma</strong>kavramları, insanın bu döngüsel evren içindeki yolculuğunu anlatır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eb02cd607.jpg" alt=""></p>
<p>Ancak Hinduizm’de de eski Mezopotamya ve İran inançlarının izleri görülebilir. Örneğin, <strong>Zerdüştlük</strong>’teki iyilik ve kötülük arasındaki ebedi savaş teması, Hinduizm’de <strong>viṣṇu</strong>ve <strong>śiva</strong>arasındaki kozmik dengeyi andırır. Ayrıca, Hindu mitolojisindeki tanrılar, hem Mısır hem de Yunan mitolojisindeki tanrı figürleriyle benzerlikler taşır. Özellikle Yunan mitolojisindeki <strong>Zeus</strong>ile Hinduizm’deki <strong>Indra</strong>arasında güçlü paralellikler bulunur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eafdb7729.jpg" alt=""></p>
<h4>Budizm: Ahlak ve Felsefenin Temelleri</h4>
<p></p>
<p>Budizm, MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da doğmuş bir din olmasına rağmen, esasen felsefi ve ahlaki öğretiler üzerine kuruludur. **Buda**, kişisel aydınlanma ve iç huzuru arayan bir figür olarak, tanrılardan çok, insanın kendisiyle olan ilişkisine odaklanır. Budizm’in bazı temel kavramları, Hinduizm’deki karma ve dharma anlayışlarına dayanır, ancak tanrı kavramına odaklanmak yerine, bireyin kendi çabasıyla nirvanaya ulaşabileceğini savunur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfc2d66c.jpg" alt=""></p>
<h4>Dinlerin Evrimi ve Bağnazlık</h4>
<p></p>
<p>Dinler, tarih boyunca hem toplumları şekillendiren hem de onların kültürel ve sosyal yapılarının bir parçası haline gelen önemli kurumlardır. Ancak dinlerin kökenlerine bakıldığında, çoğu inanç sisteminin kendisinden önceki mitolojilerden, sembollerden ve ritüellerden türediği görülür. Bu nedenle, bir dine inanmak elbette kişisel bir tercihtir, ancak bu inancın başkalarına zorla kabul ettirilmesi, bağnazlığa ve hoşgörüsüzlüğe yol açabilir. </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eaff89014.jpg" alt=""></p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, tüm dinler, insanlık tarihinin bir parçasıdır ve her biri kendisinden önceki kültürlerden izler taşır. İnanç, kişisel bir meseledir ve herkesin inancına saygı göstermek, modern toplumların vazgeçilmez bir değeri olmalıdır. Dinler, topluma zarar vermedikleri ve bireysel özgürlüklere müdahale etmedikleri sürece saygıyı hak ederler. İnançların ve mitolojilerin tarihi üzerine yapılan araştırmalar, insanların birbirine olan anlayışını derinleştirebilir ve daha hoşgörülü bir dünya yaratılmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sümer&amp;apos;de İşlenen Cinayet: Tarihin İlk Yazılı Mahkeme Kararı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sumerde-islenen-cinayet-tarihin-ilk-yazili-mahkeme-karari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sumerde-islenen-cinayet-tarihin-ilk-yazili-mahkeme-karari</guid>
<description><![CDATA[ Sümer kenti Nippur’da 3870 yıl önce işlenen bir cinayette, üç adam bir memuru öldürdü. Cinayeti yetkililere bildirmeyen memurun karısı, mahkemede suçsuz bulundu. Katiller ise ölüm cezasına çarptırıldı. Bu olay, tarihin bilinen ilk yazılı mahkeme kararıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e7ca026ad97.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sümerde, İşlenen, Cinayet:, Tarihin, İlk, Yazılı, Mahkeme, Kararı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>3870 yıl önce Sümer’in Nippur kentinde bir cinayet işlendi. Bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bilinmeyen bir kişi, aralarında husumet bulunan bir memuru öldürdüler. Cinayet sonrasında, bu üç kişi öldürdükleri memurun karısına giderek olayı anlattılar. Ancak kadın, sessiz kalmayı tercih etti ve yetkililere durumu bildirmedi. Olay kısa süre sonra duyuldu ve suçlular mahkemeye çıkarıldı.</p>
<p></p>
<p>Nippur’da kurulan 11 kişilik mahkeme heyetinin 9 üyesi, sadece katillerin değil, cinayeti yetkililere bildirmeyen kadının da cezalandırılması gerektiğini savundu. Ancak heyetin 2 üyesi, kadının ne cinayete azmettirdiğini ne de bedenen katıldığını belirterek suçsuz sayılması gerektiğini savundu. Bu iki üye, diğerlerine de görüşlerini kabul ettirmeyi başardılar. Zaten öldürülen memur, karısına karşı ilgisiz davranıyor ve sorumluluklarını yerine getirmiyordu. Bu gerekçelerle mahkeme, cinayeti işleyen üç adamın ölümle cezalandırılmasına, kadının ise serbest bırakılmasına karar verdi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ca016d3d6.jpg" alt=""></p>
<p>Bu olay, tarihte bilinen ilk yazılı mahkeme kararıdır ve Nippur'da bulunan bir tablet sayesinde günümüze ulaşmıştır. Karakterlerin isimleri de tablette şu şekilde belirtilmiştir: </p>
<p></p>
<ul>
<li><strong>Katil Berber: </strong>Nanna-sing</li>
<li><strong>Katil İşsiz: </strong>Lu-Sin</li>
<li><strong>Katil Bahçıvan: </strong>Enlil-ennam</li>
<li><strong>Öldürülen Memur: </strong>Lu-İnnanna</li>
<li><strong>Ölenin Karısı: </strong>Nindada</li>
<li><strong>Kral: </strong>Ur-Ninurta</li>
<li><strong>Mahkeme: </strong>Nippur Kurulu</li>
<li><strong>Kadını Savunan Üyeler: </strong>Şu-Lilum ve Ubar-Sin</li>
</ul>
<p></p>
<p>Bu ilginç kararı, tableti bulan ve çözen uzmanlar, Pennsylvania Üniversitesi Hukuk Dekanı O. J. Roberts'a danıştıklarında, günümüz mahkemelerinin de benzer bir karar vereceği sonucuna ulaşmışlardır. Bu olay, adaletin zamana bağlı olarak değişmeyen bir ilke olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>1950 yılında çekilen <strong>"12 Öfkeli Adam" </strong>filmi de bu konuyu ele alarak günümüze taşımıştır. Bu hikâye, Sümer uygarlığının adalet anlayışını ve insanlık tarihindeki ilk yazılı mahkeme kararını gözler önüne serer.</p>
<p></p>
<p>---</p>
<p></p>
<p><em>Kaynak:</em></p>
<p>Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer  </p>
<p>*Çeviri:* Muazzez İlmiye Çığ</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiltere&amp;apos;deki Gizemli Kabuk Mağarası: Shell Grotto&amp;apos;nun Çözülmemiş Sırrı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingilteredeki-gizemli-kabuk-magarasi-shell-grottonun-coezulmemis-sirri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingilteredeki-gizemli-kabuk-magarasi-shell-grottonun-coezulmemis-sirri</guid>
<description><![CDATA[ Shell Grotto, İngiltere&#039;nin Kent bölgesinde bulunan ve milyonlarca kabukla süslenmiş gizemli bir yeraltı mağarasıdır. 1835 yılında keşfedilen bu mağaranın kim tarafından, ne zaman ve neden yapıldığı bilinmemektedir. Antik dönemlerden modern çağa kadar uzanan farklı teoriler öne sürülse de, bu etkileyici yapının gerçek hikayesi hala bir sır olarak kalmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e74c08a4145.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngilteredeki, Gizemli, Kabuk, Mağarası:, Shell, Grottonun, Çözülmemiş, Sırrı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kent, İngiltere'de bulunan ve milyonlarca kabukla kaplı yeraltı mağarası Shell Grotto, tarihin en büyük gizemlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. 1835 yılında tesadüfen keşfedilen bu mağara, duvarlarını ve tavanlarını süsleyen 4,6 milyondan fazla kabuktan oluşan karmaşık mozaikleriyle dikkat çekiyor. Ancak mağarayı bu kadar esrarengiz kılan şey, kimse tarafından kimin, ne zaman ve ne amaçla inşa edildiğinin bilinmemesi.</p>
<p></p>
<p>Teoriler çeşitlilik gösteriyor; bazıları mağaranın antik Roma ya da Fenike dönemine kadar uzandığını öne sürerken, diğerleri 18. ya da 19. yüzyılda yapılmış olabileceğine inanıyor. Bazı araştırmacılar, gizli bir tapınak veya bir topluluğun buluşma yeri olabileceğini iddia ederken, kimileri bunun sadece eksantrik bir sanat projesi olduğunu düşünüyor. </p>
<p></p>
<p>Her ne kadar teoriler bol olsa da, kesin cevaplar henüz bulunabilmiş değil. Shell Grotto, göz alıcı işçiliği ve çözülmeyi bekleyen sırrıyla hem uzmanları hem de ziyaretçileri büyülemeye devam ediyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;apos;Tutankhamun, Çocuk Firavun&amp;apos;un Hazineleri&amp;apos; sergisi Ankara&amp;apos;ya geliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tutankhamun-cocuk-firavunun-hazineleri-sergisi-ankaraya-geliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tutankhamun-cocuk-firavunun-hazineleri-sergisi-ankaraya-geliyor</guid>
<description><![CDATA[ Tüm dünyada ziyaretçi rekorları kıran ünlü “Tutankhamun, Çocuk Firavun’un Hazineleri” sergisi İstanbul’dan sonra Ankara’da açılıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/18032024133531_176b6b95fa6bf476ed51a8d608880917.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tutankhamun, Çocuk, Firavunun, Hazineleri, sergisi, Ankaraya, geliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

Çocukların ve her yaştan sanat severlerin ilgisini çeken sergi, Panora AVM’de misafirlerini öğretici ve keyifli bir keşfe çıkarmaya hazırlanıyor. Sergide, 3300 yıl önce henüz 9 yaşında tahta geçen ve 19 yaşında esrarengiz biçimde ölen Firavun Tutankhamun’un, mezar odasından çıkan som altın tabutu, altın ve değerli taşlardan yapılmış dünyaca ünlü ölüm maskesi, savaş arabası, silahları, bastonları gibi paha biçilemez 400’ün üzerinde eserin birebir replikaları yer alıyor. 1 Nisan – 1 Haziran 2024 tarihleri arasında ziyarete açık olacak serginin biletleri, 20 Mart’tan itibaren Biletix platformundan ve açılış sonrası sergi gişesinden temin edilebilecek.

20. yüzyılın en büyük arkeolojik keşfi kabul edilen ve ölümünün üzerinden geçen 3300 yıldan sonra tüm dünyada büyük bir üne kavuşan Firavun Tutankhamun’un kral mezarında bulunan hazineler, her yaştan milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam ediyor. İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922'de “bozulmamış halde bulunan ilk firavun mezarı” özelliği taşıyan Tutankhamun’un mezarından çıkarılan eserler, Mısır’daki Krallar Vadisi’nde gün yüzüne çıkarılan en zengin ve görkemli hazine olma özelliğini taşıyor.1961’den bu yana 63 yıldır dünyayı dolaşan ve ziyaretçi rekorları kıran “Tutankhamun, Çocuk Firavunun Hazineleri” Sergisi, Ankara Panora AVM’de 1 Nisan 2024 Pazartesi günü ziyarete açılacak. 20 Mart’tan itibaren Biletix platformundan ve açılış sonrası sergi gişesinden temin edilebilecek.

Tarihte bulunan en zengin kral hazinesi 

Level A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı ve “Tutankhamun, Çocuk Firavunun Hazineleri Sergisi”nin organizatörü olan Tufan Zaman sergide, Tutankhamun’un mezar odasından çıkan som altın tabutu, altın ve değerli taşlardan yapılmış dünyaca ünlü ölüm maskesi, savaş arabası, silahları, bastonları, mobilyaları gibi günlük eşyaları arasından seçilmiş paha biçilmez 400’ün üzerinde eserin birebir replikalarının yer aldığını belirterek, şu bilgileri verdi:

Tutankhamun'un hazinesine ait 5 bin parçadan oluşan orijinal koleksiyon, geçtiğimiz yıl mezarın keşfedilişinin 100. yılında Kahire'de, Gize Piramitleri'nin karşısında inşa edilen Büyük Mısır Müzesi’ndeki yeni evine kavuşurken, Mısır Hükümeti’nin akredite sanatçıları tarafından özenle üretilen birebir replikalarını aynı dönem İstanbul’da sergiledik. İstanbullular tarafından büyük ilgi gören sergimizi şimdi de Ankara’daki misafirlerimizle buluşturmak bizi oldukça heyecanlandırıyor. Sergi ziyaretçileri Tutankhamun’un hazinelerinin 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından bulundukları zamanki gibi Antik Mısır dönemini keşfedecekleri gizemli bir yolculuğa çıkaracak. Her yaştan ziyaretçiler Tutankhamun’un yaşamına yakından tanıklık ederken bu gizemli ve görkemli yaşamı en ince ayrıntısına kadar gözlemleyebilecek.”

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Adana Yumurtalık’ta Bulunan Eşsiz Eros Mozaiği: Mitolojinin Yeryüzüne Yansıması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/adana-yumurtalikta-bulunan-essiz-eros-mozaigi-mitolojinin-yeryuzune-yansimasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/adana-yumurtalikta-bulunan-essiz-eros-mozaigi-mitolojinin-yeryuzune-yansimasi</guid>
<description><![CDATA[ Adana&#039;nın Yumurtalık ilçesi, Yunan mitolojisine ait benzersiz bir esere ev sahipliği yapıyor: Eros figürlü mozaik. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5a774ecd36.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Adana, Yumurtalık’ta, Bulunan, Eşsiz, Eros, Mozaiği:, Mitolojinin, Yeryüzüne, Yansıması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Eros figürlü mozaik. Bu mozaikte, mitolojinin aşk tanrısı Eros, bir Hippocampus üzerinde, yani yarı at yarı balık bir yaratığın sırtında tasvir ediliyor. Eşsizliği ile dikkat çeken bu mozaik, dünyada sadece burada bulunan nadir bir mitolojik sahneyi betimliyor.</p>
<p></p>
<p>Yunan Mitolojisi ve Hippocampus</p>
<p></p>
<p>Yunan mitolojisinde Hippocampus, denizlerin efsanevi yaratığıdır; ön tarafı bir ata, arka tarafı ise balığa benzer. Genellikle deniz tanrısı Poseidon’un arabasını çeken yaratıklar olarak tasvir edilen Hippocampus’lar, mitolojik anlatılarda sıkça yer alır. Ancak, Adana’daki mozaikte Hippocampus’un sırtında aşk tanrısı Eros bulunur. Bu figür, su ve aşkın sembolik bir birleşimi olarak yorumlanabilir.</p>
<p></p>
<p>Mozaiğin Benzersizliği</p>
<p></p>
<p>Yumurtalık'ta keşfedilen bu mozaik, mitolojik açıdan son derece özel bir sahne sunar. Dünyada benzerine rastlanmayan bu mozaik, hem sanat hem de arkeoloji dünyasında büyük ilgi uyandırmıştır. Bu eser, yalnızca antik dönemin sanat anlayışını değil, aynı zamanda dönemin mitolojik inanç ve sembollerini de yansıtması bakımından oldukça değerlidir.</p>
<p></p>
<p>Yumurtalık'ın Tarihi Zenginliği</p>
<p></p>
<p>Adana’nın Yumurtalık ilçesi, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Sahip olduğu antik kalıntılar ve kültürel zenginlikler, bölgeyi arkeolojik çalışmalar için cazip hale getirmiştir. Eros figürlü mozaik de bu zenginliğin en önemli sembollerinden biridir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’nun Tarihi Hazinesi Pergamon Antik Kenti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolunun-tarihi-hazinesi-pergamon-antik-kenti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolunun-tarihi-hazinesi-pergamon-antik-kenti</guid>
<description><![CDATA[ Pergamon (Bergama) Antik Kenti, Ege Bölgesi’nin incisi olan İzmir&#039;in Bergama ilçesinde yer almakta ve tarihi milattan önce 4. yüzyıla kadar dayanmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5a67f976f6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’nun, Tarihi, Hazinesi, Pergamon, Antik, Kenti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Pergamon (Bergama) Antik Kenti, Ege Bölgesi’nin incisi olan İzmir'in Bergama ilçesinde yer almakta ve tarihi milattan önce 4. yüzyıla kadar dayanmaktadır. İsmini mitolojik karakter Pergamos'tan alan bu antik kent, özellikle Helenistik dönemde büyük bir öneme sahip olmuştur. Antik dönemde Pergamon Krallığı'nın başkenti olan şehir, mimari ve kültürel yapısıyla zamanının en önde gelen kentlerinden biri olarak kabul edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>Kentin Yükselişi ve Önemi</p>
<p></p>
<p>Pergamon, M.Ö. 3. yüzyılda gücünün zirvesine ulaşmış ve bu dönemde kentin en önemli yapıları inşa edilmiştir. Bergama Kütüphanesi, 200.000 kitaplık kapasitesi ile İskenderiye Kütüphanesi'nden sonra dünyanın en büyük kütüphanesi olma unvanına sahipti. Ayrıca, Zeus Sunağı da bu dönemde inşa edilmiş ve şu anda Berlin'de sergilenmektedir.</p>
<p></p>
<p>Kentin stratejik konumu, ticaret yolları üzerinde yer alması ve denize yakınlığı, Pergamon’u hem ekonomik hem de siyasi açıdan güçlü bir merkez haline getirmiştir. Bölgedeki tarım ve ticaret olanakları sayesinde, özellikle Roma ve Atina gibi şehirlerle rekabet edebilecek bir zenginlik ve kültürel gelişim göstermiştir.</p>
<p></p>
<p>Pergamon’un Tarihi Yapıları</p>
<p></p>
<p>Pergamon Antik Kenti, saraylar, tapınaklar, tiyatrolar ve kiliseler gibi birçok önemli yapıya ev sahipliği yapmıştır. Kentin çevresindeki surlar, şehri dış tehditlere karşı korumada önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Akropol, saray ve tiyatro gibi yapılarıyla dönemin mimari ve kültürel anlayışını gözler önüne sermektedir.</p>
<p></p>
<p>UNESCO Dünya Mirası Listesi</p>
<p></p>
<p>2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Bergama Antik Kenti, Türkiye'nin en değerli arkeolojik alanlarından biri olarak korunmaktadır. Antik kentteki yapılar, farklı dönemlerden izler taşıyarak ziyaretçilerine hem Helenistik hem de Roma dönemlerine ait bir atmosfer sunmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Bergama Antik Kenti’nin Konumu</p>
<p></p>
<p>İzmir’in Bergama ilçesinde yer alan Pergamon, denizden yaklaşık 15 km içerde, Teuthrania bölgesindeki Kaikos Vadisi’nin (modern Bakırçay) verimli toprakları üzerinde kurulmuştur. Bergama, Smyrna, Efes ve Milet gibi önemli antik kentlerle bağlantılı yolları sayesinde ticaret açısından stratejik bir öneme sahip olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Pergamon Antik Kenti, yüksek bir tepeye kurulmuş olması sebebiyle görkemli bir manzaraya sahiptir ve bu özelliği kente ayrı bir heybet kazandırmaktadır. İzmir merkezinden Bergama'ya ulaşarak antik kentin kalıntılarını keşfetmek mümkündür.</p>
<p></p>
<p>Bergama, antik çağlardan günümüze uzanan tarihsel süreçte, yalnızca Anadolu’nun değil, Asia Minor’un da en önemli şehirlerinden biri olarak kalmayı başarmıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gürcistan&amp;apos;ın Taşa Kazınmış Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gurcistanin-tasa-kazinmis-tarihi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gurcistanin-tasa-kazinmis-tarihi</guid>
<description><![CDATA[ Tiflis&#039;in eteklerinde yer alan Gürcistan Chronicle (Gürcü Kroniği), Gürcistan&#039;ın büyüleyici ve köklü tarihini yansıtan devasa bir anıttır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e59950e5ce0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gürcistanın, Taşa, Kazınmış, Tarihi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tiflis'in eteklerinde yer alan <strong>Gürcistan Chronicle (Gürcü Kroniği)</strong></p>
<p> Gürcistan'ın büyüleyici ve köklü tarihini yansıtan devasa bir anıttır. Bu çok sütunlu, etkileyici yapı, Gürcü heykeltıraş <strong>Zurab Tserteli</strong>t tarafından 1985 yılında tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Tserteli, daha sonra Rusya Sanat Akademisi'nin başkanlığını yapmıştır. Anıt, Gürcistan'ın 3.000 yıllık tarihinden sahneleri ve önemli figürleri betimlemektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Tasarımı ve Yapısı</strong></p>
<p></p>
<p>Bazen "Gürcü Stonehenge" olarak anılan bu olağanüstü yapı, her biri yaklaşık 35 metre yüksekliğe ulaşan 16 büyük sütundan oluşur. Anıtın alt kısımlarında, **İsa'nın yaşamı** ve Hristiyanlık tarihinde önemli yeri olan figürler tasvir edilirken, sütunların üst kısımlarında Gürcistan’ın kraliyet üyeleri ve hükümdarları yer alır. Gürcistan’ın kültürel ve dini geçmişini sembolize eden bu tasvirler, ülkenin binlerce yıllık tarihine ışık tutar.</p>
<p></p>
<p><strong>Tamamlanmamış Bir Yapı</strong></p>
<p></p>
<p>Anıt, halen tam olarak tamamlanmış değildir. İnşa çalışmaları aralıklarla devam etmektedir ve bu durum anıtı daha da ilginç kılmaktadır. Anıtın çevresinde yer alan **küçük Gürcü Ortodoks kilisesi**, yapının tarihi ve dini bağlamını pekiştirir.</p>
<p></p>
<p><strong>Konumu ve Önemi</strong></p>
<p></p>
<p>Gürcistan Chronicle, Tiflis’in kuzeybatısında, küçük bir ormanlık alanın ortasında yükselir ve bu konumu sayesinde şehrin birçok noktasından rahatça görülebilir. Gürcistan’ın zengin tarihini ve kültürünü onurlandıran bu anıt, hem yerel halk hem de ziyaretçiler için büyük bir çekim merkezi haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu anıt, yalnızca Gürcistan’ın tarihine değil, aynı zamanda sanat ve kültürüne de derin bir saygı duruşu niteliğindedir. Gürcistan Chronicle, hem tarih severler hem de sanat tutkunları için mutlaka görülmesi gereken etkileyici bir yapıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gürcistan’ın Orta Çağ Savunma Kuleleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gurcistanin-orta-cag-savunma-kuleleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gurcistanin-orta-cag-savunma-kuleleri</guid>
<description><![CDATA[ Svaneti bölgesi, Gürcistan’ın en çok bilinen kulelerine ev sahipliği yapar. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e59881ddcf7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gürcistan’ın, Orta, Çağ, Savunma, Kuleleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gürcistan, zengin kültürel mirası ve tarihiyle bilinen bir ülkedir. Bu mirasın en dikkat çekici unsurlarından biri de dağlık bölgelerinde, özellikle de Svaneti ve Khevsureti gibi bölgelerde yer alan orta çağ savunma kuleleridir. Yüzyıllar boyunca bu kuleler, köyleri dış tehditlerden koruma amacıyla inşa edilmiştir ve Gürcistan’ın mimari mirasının en önemli simgelerinden biri haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p><strong>Savunma Amaçlı İnşa Edilen Kuleler</strong></p>
<p></p>
<p>Gürcistan’ın dağlık bölgelerinde bulunan kuleler, 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar uzanan bir dönemde inşa edilmiştir. Bu kuleler, köyleri ve toplulukları düşman saldırılarından korumak amacıyla yapılmıştır. Özellikle Kafkas dağlarının zorlu arazisinde yer alan bu yapılar, bölge halkına hem korunma hem de gözetleme imkanı sağlamıştır. Saldırılar sırasında köy halkı, bu kulelere çekilir ve saldırılara karşı savunma yapardı. Her kule, hem bir kale hem de bir gözlem noktası işlevi görürdü.</p>
<p></p>
<p><strong>Mimari Yapısı ve Kullanımı</strong></p>
<p></p>
<p>Orta çağ Gürcü kuleleri, genellikle 4-5 katlı taş yapılardan oluşur. Kulelerin alt katları daha dar ve sağlam duvarlıdır, bu da kuleyi dış saldırılara karşı dayanıklı hale getirir. Üst katlar ise saldırılara karşı ok veya mızrak atışı yapmayı sağlayacak pencerelerle donatılmıştır. Kuleler, çoğu zaman köylerin en yüksek noktasına inşa edilerek düşmanların yaklaşması önceden fark edilirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Svaneti Kuleleri: Gürcistan’ın Simgesi</strong></p>
<p></p>
<p>Svaneti bölgesi, Gürcistan’ın en çok bilinen kulelerine ev sahipliği yapar. Bu kuleler, dağların zirvesinde yükselen köylerle iç içe geçmiş durumda. Kuleler, aynı zamanda ailelerin gurur kaynağı olarak kabul edilirdi ve bir ailenin gücünü ve etkisini temsil ederdi. Bu nedenle birçok köyde neredeyse her evin yanında bir savunma kulesi inşa edilmişti.</p>
<p></p>
<p>Kulelerin içinde ise temel yaşam alanları mevcuttu. Alt katlar genellikle hayvanlar ve yiyecek depolamak için kullanılırken, üst katlar ailelerin yaşadığı ve savunma yaptığı yerlerdi. Savaş veya tehlike zamanlarında köy halkı bu kulelere sığınır, günlerce veya haftalarca savunmada kalabilirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Günümüzde Gürcistan Kuleleri</strong></p>
<p></p>
<p>gün Gürcistan’ın dağ köylerindeki orta çağ kuleleri, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta ve turistler için önemli bir çekim merkezi haline gelmiştir. Tarihi yapıların birçoğu zamanla zarar görse de, hala ayakta olan pek çok kule bölgeyi ziyaret edenler için Gürcistan'ın geçmişine açılan bir pencere sunmaktadır. Bu kuleler, Gürcü halkının zorlu coğrafi koşullara ve dış tehditlere karşı nasıl bir yaşam sürdüğünü gözler önüne seriyor. </p>
<p></p>
<p>Gürcistan’ın bu eşsiz orta çağ kuleleri, hem tarihi bir hazine hem de mimari bir şaheserdir. Zamanın ve doğanın zorluklarına karşı ayakta kalmayı başarmış bu yapılar, geçmişin gözetleme ve savunma sistemlerinin bir yansımasıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bosna Piramitlerinin Gizemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bosna-piramitlerinin-gizemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bosna-piramitlerinin-gizemi</guid>
<description><![CDATA[ Bosna Piramitleri Tünellerinde Keşfedilen Megalitik Levhalar ve Elektromanyetik Etkiler ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e596b3e5a0e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bosna, Piramitlerinin, Gizemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bosna piramitlerinde yapılan kazılar, arkeologları hayrete düşüren pek çok ilginç bulgu ortaya çıkardı. Bu bulgulardan en dikkat çekici olanı ise tünellerde böcek veya kemirgen kalıntılarına rastlanmamasıydı. Binlerce yıl boyunca hayvanların bu bölgeden neden uzak durduğu sorusu, bilim insanlarını derin bir meraka sürükledi. Ancak araştırmacı Osmanagić, asıl sırrın tünellerde keşfedilen megalitik levhalarda saklı olduğuna inanıyor. </p>
<p></p>
<p>Bu megalitik levhalar, pişmiş kil tabakasıyla kaplı ve bu da levhaların insan eliyle yapıldığına işaret ediyor. Osmanagić, bu yapının insan yapımı olduğuna dair kanıtların önemli olduğunu vurgularken, Hırvatistan'daki Zagreb Nükleer Fizik Enstitüsü’nün yürüttüğü bir çalışmanın sonuçlarına dikkat çekiyor. İki ayrı bilimsel analiz sonucunda, levhaların X-ışını kırınımı ile incelendiğini ve bir faz analizi yapıldığını belirtiyor. Sonuçlar, megalitlerin gerçekten seramik olduğunu ortaya koydu. Eğer bu levhalar seramikse, bu onların insan eliyle yapıldığı anlamına gelir.</p>
<p></p>
<p>Arkeologlar, bu yerel megalitlere “tava” adını vermiştir. 8 ton ağırlığındaki bu devasa yapı, üst kısmı bir kapağa benzeyen ve ortasında tuhaf bir girintiye sahip bir şekil sergiliyor. Osmanagić'e göre, bu girintiye antik çağlarda bir kuvars kristali yerleştirilmişti. Yapının buraya tesadüfen konulmadığı çok açık; megalitin hemen altında, yerden 22 metre derinlikte bir yeraltı su akıntısı bulunuyor. Bu büyüklükte bir taş bloğun kaymaması veya hareket etmemesi için dikkatlice sabitlenmiş olması gerekiyor ve megalit, kireçtaşı bazlı bir harç kullanılarak sağlam bir şekilde yerine oturtulmuş.</p>
<p></p>
<p>Araştırmacılar, tünellerdeki megalitlerin iki farklı elektromanyetik radyasyon türü yaydığını tespit ettiler: 28 kilohertz ve 7,83 hertz frekanslarında. Antik çağlarda, bu elektromanyetik radyasyonun kuvars kristalleri tarafından güçlendirildiği düşünülüyor. Elektromanyetik alan, piramidin tünellerinden hızla geçiyor ve bu dalgalar, kristallerin hareketiyle daha da güçlenerek duvarlara çarpıyor. Bu süreç sonucunda, modern fizikçilerin “piezoelektrik etki” dedikleri bir fenomen ortaya çıkıyor. Ultrasonik dalgalar tarafından üretilen bu etki, insanlar tarafından işitilemez ancak ölçülebilir.</p>
<p></p>
<p>Hayvanlar ise bu ultrasonik frekanslara dayanamazlar ve bu yüzden bölgeden uzak dururlar. Ancak bu frekanslar insanlar için faydalı olabilir, çünkü virüs ve bakterilerden kurtulmayı sağladığı düşünülmektedir. Bosna piramidinin içindeki 7,83 hertz frekansı, bilim dünyasında “Schumann rezonansı” olarak bilinir. Dünya yüzeyi ile iyonosfer arasında oluşan bu düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar, gezegenimizdeki tüm canlıları etkiler: kayalar, hayvanlar ve insanlar. Osmanagić’e göre, Bosna piramidi antik çağlarda güçlü bir enerji kaynağıydı ve uyum sağlayıcı bir enerji tesisiydi. Daha da ilginç olanı, bu frekansın ölçüldüğünde, yerden yukarı doğru çıktıkça radyasyon yoğunluğunun arttığı görülmüştür. Bu durum, bildiğimiz fizik yasalarına aykırı bir fenomendir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Bosna piramitlerinin sırları henüz tam anlamıyla çözülmüş olmasa da, tünellerde keşfedilen megalitik levhalar ve elektromanyetik etkiler, bu yapıların insan eliyle yapılmış olabileceğine dair önemli kanıtlar sunuyor. Üstelik bu yapıların, antik çağlarda enerji üretimi ve frekans yönetimiyle ilgili bir işlevi olabileceği düşünülmektedir.</p>
<p></p>
<p>Kaynak: İgor Prokopenko, *Gizli Miras*</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çankırı&amp;apos;da 9 milyon yıllık keşif: Konobelodon ve choerolophodon kemikleri bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cankirida-9-milyon-yillik-kesif-konobelodon-ve-choerolophodon-kemikleri-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cankirida-9-milyon-yillik-kesif-konobelodon-ve-choerolophodon-kemikleri-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Çankırı&#039;da Yapraklı kara yolundaki &quot;Çorakyerler Omurgalı Fosil Lokalitesi&quot;nde kazı çalışmaları 27 yıldır sürüyor. Çalışmalar kapsamında fillerin atalarına ait yaklaşık 9 milyon yıllık kemikler bulundu.  Keşfedilen kemiklerin, konobelodon ve choerolophodon cinsine ait olduğu değerlendirildi.Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayla Sevim Erol başkanlığında yapılan kazı çalışmalarında bugüne kadar atların atalarına ait dört tür, fillerin atalarına ait iki tür, zürafaların atalarına ait dört tür, kılıç dişli kedigiller, su samurları, oklu kirpiler, ayılar, domuzgiller gibi 43 farklı türe ait 4 bin 320 numaralı fosil (bütüne yakın) bulunurken, bir o kadar da numarasız fosil bulundu.Bu yıl temmuz ayının ilk haftasında başlayan çalışmalar kapsamında fillerin atalarına ait yaklaşık 9 milyon yıllık kemikler bulundu ayrıca birçok kalıntıya ulaşıldı.Şimdiye kadar yaptıkları çalışmalar kapsamında bölgede 43 farklı türe ait fosiller bulduklarını hatırlatan Sevim Erol, &quot;Şu anda kazılan alanda bir filin üst kol kemikleri ile ayak kemikleri çıkarılıyor. Daha doğrusu üst kol kemiği çıkarıldı. Bu sene çok sayıda fil iskeletleri bulduk. Çorakyerler&#039;de fillerin atalarına ait iki farklı tür var. Bir tanesi daha iri &#039;konobelodon&#039; cinsinin bir türü, daha ufak olan diğeri ise &#039;choerolophodon&#039; cinsine ait ikinci bir tür. Şu anda çıkarılan iri fil türüne ait üst kol kemiği.&quot; dedi.Kazı sezonunun sonuna doğru yaklaştıklarını belirten Sevim Erol, şunları kaydetti:&quot;Bu alanın tarihi önce 8 milyon olarak yayınlanmıştı ancak her geçen gün çıkan yeni türlerin bazı pirimitif (az gelişmiş) özelliklerine bakarak yani son yıllarda çıkardığımız fosillerin özelliklerine bakarak 9 milyona kadar giden örneklerimizin olduğunu anlamış bulunuyoruz. Çorakyerler&#039;de daha önceki yıllarda uzmanlarımız tarafından mikro ve makro omurgalıların karşılaştırmalı analizleriyle tarihlendirmesi yapıldı.&quot;Pro. Dr. Sevim Erol, gelecek yıl İspanya&#039;dan bir Türk tarihlendirme uzmanının bölgede uranyum-potasyum tarihlendirmesi yapacağını, bu çalışmayla Çorakyerler&#039;in daha detaylı tarihlendirmesinin yapılmış olacağını sözlerine ekledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KOqDCmVzRkCyXRrP8-exUQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çankırıda, milyon, yıllık, keşif:, Konobelodon, choerolophodon, kemikleri, bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KOqDCmVzRkCyXRrP8-exUQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çankırı'da 9 milyon yıllık keşif: Konobelodon ve choerolophodon kemikleri bulundu"></p>
<p>Çankırı'da Yapraklı kara yolundaki "Çorakyerler Omurgalı Fosil Lokalitesi"nde kazı çalışmaları 27 yıldır sürüyor. Çalışmalar kapsamında fillerin atalarına ait yaklaşık 9 milyon yıllık kemikler bulundu. Keşfedilen kemiklerin, konobelodon ve choerolophodon cinsine ait olduğu değerlendirildi.</p>
<section class="type:slideshow">
<figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_G2KP9wBg06QG6TbOLYUqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200">
<figcaption>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayla Sevim Erol başkanlığında yapılan kazı çalışmalarında bugüne kadar atların atalarına ait dört tür, fillerin atalarına ait iki tür, zürafaların atalarına ait dört tür, kılıç dişli kedigiller, su samurları, oklu kirpiler, ayılar, domuzgiller gibi 43 farklı türe ait 4 bin 320 numaralı fosil (bütüne yakın) bulunurken, bir o kadar da numarasız fosil bulundu.</figcaption>
</figure>
<figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AH8DF2tK_0Wt_SwbFtE5UQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200">
<figcaption>Bu yıl temmuz ayının ilk haftasında başlayan çalışmalar kapsamında fillerin atalarına ait yaklaşık 9 milyon yıllık kemikler bulundu ayrıca birçok kalıntıya ulaşıldı.</figcaption>
</figure>
<figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xxCqe7VA50ylfYa7SvQCsQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200">
<figcaption>Şimdiye kadar yaptıkları çalışmalar kapsamında bölgede 43 farklı türe ait fosiller bulduklarını hatırlatan Sevim Erol, "Şu anda kazılan alanda bir filin üst kol kemikleri ile ayak kemikleri çıkarılıyor. Daha doğrusu üst kol kemiği çıkarıldı. Bu sene çok sayıda fil iskeletleri bulduk. Çorakyerler'de fillerin atalarına ait iki farklı tür var. Bir tanesi daha iri 'konobelodon' cinsinin bir türü, daha ufak olan diğeri ise 'choerolophodon' cinsine ait ikinci bir tür. Şu anda çıkarılan iri fil türüne ait üst kol kemiği." dedi.</figcaption>
</figure>
<figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9Ym-8uVTX06SwJZiDLaH7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200">
<figcaption>Kazı sezonunun sonuna doğru yaklaştıklarını belirten Sevim Erol, şunları kaydetti:"Bu alanın tarihi önce 8 milyon olarak yayınlanmıştı ancak her geçen gün çıkan yeni türlerin bazı pirimitif (az gelişmiş) özelliklerine bakarak yani son yıllarda çıkardığımız fosillerin özelliklerine bakarak 9 milyona kadar giden örneklerimizin olduğunu anlamış bulunuyoruz. Çorakyerler'de daha önceki yıllarda uzmanlarımız tarafından mikro ve makro omurgalıların karşılaştırmalı analizleriyle tarihlendirmesi yapıldı."</figcaption>
</figure>
<figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GZjTQpAPqUu092xPwlzyvg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200">
<figcaption>Pro. Dr. Sevim Erol, gelecek yıl İspanya'dan bir Türk tarihlendirme uzmanının bölgede uranyum-potasyum tarihlendirmesi yapacağını, bu çalışmayla Çorakyerler'in daha detaylı tarihlendirmesinin yapılmış olacağını sözlerine ekledi.</figcaption>
</figure>
</section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kemeraltı&amp;apos;ndaki altyapı çalışmalarından asırlık su boruları çıktı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kemeraltindaki-altyapi-calismalarindan-asirlik-su-borulari-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kemeraltindaki-altyapi-calismalarindan-asirlik-su-borulari-cikti</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’de, Tarihi Kemeraltı Çarşısı’ndaki altyapı çalışmalarında asırlık su borularına rastlandı. Üzerlerinde 19. yüzyılın sonlarında İzmir’in su şebekesini işletme imtiyazını alan Belçika firmasının ismi yazılı demir döküm borular koruma altına alındı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/izmirdeki-altyapi-calismalarindan-asirlik-su-borulari-cikti-144205-20240110.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kemeraltındaki, altyapı, çalışmalarından, asırlık, boruları, çıktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İzmir Büyükşehir Belediyesinin Kemeraltı’nda yürüttüğü alt yapı çalışmalarından çıkan borular, tarihi çarşıdaki altyapının geçmişine ait ipuçlarını barındırıyor. Kentsel + 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı olan Kemeraltı’ndaki kazıların her anını, İzmir Müze Müdürlüğü ve Smyrna Antik Kenti Kazı Başkanlığına bağlı uzman arkeologlar takip ediyor. Altyapı ve üstyapı çalışmalarının beraber ilerlediği Kemeraltı’nda; atık su, yağmur suyu ve içme suyu hatları ile aydınlatma ve gerilim hatlarının yenilenmesi sırasında yapılan kazılarda asırlık içme suyu borularına rastlandı.

 

Parçaları bulunan demir boruların, 1895 yılında Osmanlı Devletinden şehre su isale etmek için imtiyaz alan Belçikalı yatırımcıların kurduğu “Compagnie Ottomane des Eaux de Smyrne” (İzmir Suları Osmanlı Şirketi) tarafından döşendiği öğrenildi.

 

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Türk-İslam Arkeolojisi Bölümü Öğretim Üyesi ve Smyrna Antik Kenti Kazı Başkanı Prof. Dr. Akın Ersoy, Kemeraltı çalışmalarında bazı sokaklarda rastlanılan döküm demir borularla ilgili, “1895 yılında imtiyaz alan Compagnie Ottomane des Eaux de Smyrne (İzmir Suları Osmanlı Şirketi) adıyla kurulan ve merkezi Belçika’nın Liége kentinde olan şirket tarafından bu borular döşendi. Şirket, 1944 yılında belediye tarafından satın alındı. Kanal kazılarında ele geçen boruların üzerinde kabartma olarak 20’lik boru oldukları ve Liege’deki firmanın ismi yer almaktadır. Kazılar sırasında ayrıca 20. yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılın başında Kemeraltı sokaklarında tekrar tekrar yapılan alt yapı çalışmaları ile tahrip olduğundan; ancak yer yer izlerine rastlanan yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ve 1 metre genişliğindeki tuğla tonozlu kanalizasyon sistemi tespit edilmiş olup bu sistem 1930’lu yıllarda yine yabancı kökenli Huizler firması tarafından o yıllarda da sorun olduğu kayıtlara ve gazetelere yansıyan Kemeraltı’ndaki su baskınlarını gidermek için yapılmıştı. 1970li yıllara kadar kısmi onarımlarla çalışan sistemin daha sonra hem doğal nedenlerle tıkanarak hem de süregiden altyapı müdahaleleri nedeniyle hızla körelmiş olduğu anlaşılmaktadır” dedi.

 

 

 

80 yıldır Kemeraltı’nın bazı bölümlerine dokunulmamış

 

DEÜ Öğretim Üyesi Tarihçi Dr. Erkan Serçe ise Belçikalı firmaya imtiyaz verildikten sonra şirketin iki şekilde çalıştığını ifade ederek, “Firma içme suyu hizmetini doğrudan doğruya abonelere götürdü hem de yapılan anlaşmalarda belli bölgelerde genel çeşmeler koyarak bölgeye su verdi. İlk etapta su şirketinin döşeme faaliyeti içme için sınırlıydı. Şirket İzmir Belediyesine geçtikten sonra genel olarak bütün her yere hizmetini genişletti. 1905 yılına ait APİKAM’da yer alan harita var. Hangi çeşmelere su verildiği gösteriliyor. 49 yıl boyunca su dağıtım imtiyazını elinde tutan şirket, 1944 yılında satın alınarak, su dağıtımı İzmir Belediyesinin denetimine girdi. ESHOT kurulunca su şirketi de ESHOT şirketine geçti. Buradan anladığımız 80 yıldır belediyenin devraldığı şirketin döşediği bazı borularda değişim yapılmamış” diye konuştu.

 

 

 

Kapaklardaki Osmanlı Türkçesi

 

Yapılan çalışmalar sırasında üzerinde Osmanlıca yazılar döküm kapaklara da ulaşıldı. Prof. Dr. Ersoy, “Ülkemizde ikinci düzenli şehir içi telefon şebekesi İzmir’de kurulmuştur. Hükümetle, İzmir Belediyesi arasında 1923 yılında yapılan anlaşma uyarınca; İzmir şehriye; Karşıyaka, Bornova, Buca ve Balçova bölgelerinde 300’lük birer otomatik sistem santral tesisleri yapılması kararlaştırılmıştır. İzmir’de telefon sorunlarını çözmek üzere İzmir Belediyesinin başvurusu üzerine, 1924 yılında hükümet tarafından İzmir Belediyesine telefon işletme ayrıcalığı verilmiştir. Bu ayrıcalık 30 yıl süreli olacak, telefon şebekesi tamamen merkezi batarya sistemi (manuel santral) ile çalışacak ve İzmir, Karşıyaka, Birunabad (Bornova), Kızılçullu’yu (Şirinyer) kapsamı içine alacaktır. Belediye bu ayrıcalığı alınca İzmir’de bir manyetolu telefon şebekesi kurdurmuş, tesis 1925 yılında 200 abone ile işletmeye açılmıştır. 1927 yılında faaliyete başlayan İzmir ve Civarı Telefon Türk Anonim Şirketi, 1938 yılında; yani kuruluşundan 11 yıl sonra hükümetçe çıkarılan bir kanun ile PTT’ye devredilmiştir. Kanal kazılarında bulunan döküm demir kapaklar telefon hatlarının geçtiği sokaklarda kullanılan zemin kutularının kapaklarıdır. Kapakların üzerinde Osmanlı Türkçesi ile İzmir ve Civarı Telefon Türk Anonim Şirketi yazmaktadır” ifadelerini kullandı.


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Artuklu Meliki&amp;apos;nin mezarında &amp;apos;tarihi&amp;apos; bekleyiş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/artuklu-melikinin-mezarinda-tarihi-bekleyis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/artuklu-melikinin-mezarinda-tarihi-bekleyis</guid>
<description><![CDATA[ Artuklu Meliki Nâsırüddin Artuk Arslan’ın mezarı gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/07062023151652_b424a65ec6ee75f01ea7048b0a923cf6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Artuklu, Melikinin, mezarında, tarihi, bekleyiş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim - 

Mardin’de 98 yıldır kabrine duvar örülen Türk büyüğü Artuklu Meliki Nâsırüddin Artuk Arslan’ın mezarı gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor.

Mezarın ortaya çıkarılması için şimdiye kadar yapılan bütün girişimler sonuçsuz kalırken, STK ve Mardin halkı Türk Büyüğü Artuklu Meliki Nâsırüddin Artuk Arslan’ın mezarının çıkarılması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den yardım çağrında bulundular.

Konu ile ilgili araştırmalarda bulunan araştırmacı Gazeteci Yazar Selim Parlakoğlu, Mardin’de 98 yıldır kabrine duvar örülen Türk büyüğü Artuklu Meliki Nâsırüddin Artuk Arslan’ın mezarı duvarın arasında olduğunu söyledi.

 

Mardin’e birçok taihi eser kazandıran Türk hükümdarının mezarının gün yüzüne çıkarılması için yetkililerin harekete geçmesi gerektiğini ifade eden Parlakoğlu,” Mardin’in Artuklu ilçesi Şehidiye Camisi külliyesinin doğu kısmında bulunan oda içinde kabri olan Artuklu Meliki Artuk Arslan’ın oda girişine örülen duvar hala yerinde duruyor. Gerek STK ve gerekse basında yer alan haberlere rağmen Artuk Arslan’ın kabrine örülen duvarın kaldırılması için ilgili kurumlarca hiçbir teşebbüste bulunulmadı. Buda Mardin halkını üzmektedir” dedi.

 

1925 tarihli “Tekke ve Zaviyeler kanunu nedeniyle Artuklu Meliki Nâsırüddin Artuk Arslan’ın mezarı kapatıldığına dikkat çeken Parlakoğlu, şunları söyledi.” Tarihçi İbrahim Artuk “Diyarbakır ve Mardin'in Bazı Önemli Yapıları “ adlı eserinde El-Melik el-Mansur Nasır el-Din Artuk Arslan’ın bu Medreseye (Şehidiye) bitişik olan türbeye gömüldüğünü fakat türbenin mezar sandukalarının 1925 senesinde Mardin valisi Tevfik Hadi Baysal zamanında kaldırılarak yerle bir edildiğini ifade etmektedir. Ancak 1 Mart 1950’de 677 sayılı kanuna değişiklik yapılarak birinci maddesine “türbelerden Türk büyüklerine âit olanlarla, büyük sanat değeri bulunanlar, Millî Eğitim Bakanlığınca umûma açılabilir. Buraların bakımı için gerekli memur ve hizmetliler tâyin edilir. Açılacak türbelerin listesi Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanır ve Bakanlar Kurulunca tasvib edilir.” ibaresi eklenmesine rağmen Türk büyüğü Artuk Aslan’ın kabir yasağı halen devam etmektedir.

 

Mardin Artuklu Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyesi Doç.Dr.Zekai Erdal kabir ile ilgili yazdığı akademik makalede  türbe ile ilgili görüşlerinde şunlara yer verdiğini  vurgulayan Parlakoğlu, “ Günümüzde medresenin güneydoğusundaki türbe mevcuttur. Her iki türbe arasında kalan ve medresenin güneydoğu köşesini oluşturan dikdörtgen mekân Abdullah Kuran’a göre avludur. Türbesinde iki Artuklu Sultanı metfundur. Bunlardan ilki yapının banisi olan ve 1239 yılında vefat eden Melik Nasireddin Artuk Arslan (Kâtip Ferdi; 2006, s. 20) ile 1367 yılında ölen Melik Salih Şemseddin Mahmud b Necmeddin Gazi’dir” diye anlatır.

 Türk büyüğü Artuk Arslan’ın kabrinin 1950’de çıkarılan kanuna rağmen hala kapalı tutulmasına bir anlam veremiyoruz. Mardin’i üç yüz sene başkent yapan ve sayısız eserler kazandıran Artukluların Meliki Artuk Arslan’a yapılan bu saygısızlığın bir an önce giderilmesi gerekir.  Kabrin bulunduğu odanın giriş kapısına örülen duvarın kaldırılıp aynı zamanda kabrin bulunduğu odanın restore edilmesi ve  ziyarete açılmasını yetkililerden istiyoruz.”şeklinde konuştu]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gordion Antik Kenti Unesco yolunda</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gordion-antik-kenti-unesco-yolunda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gordion-antik-kenti-unesco-yolunda</guid>
<description><![CDATA[ Başkentin en önemli tarihi yerlerinden biri olan “Gordion Antik Kenti” UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne girmeye hazırlanıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/12072023083950_7ae3b3aba0770dfca5021dc2db5de5ee.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gordion, Antik, Kenti, Unesco, yolunda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim -

ABB Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Valiliği, Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Polatlı Belediyesi Tarihi Alanlar Tanıtım Merkezi (POTA), Ankara Sanayi Odası (ASO) iş birliği ve Ankara Ticaret Odası (ATO) katılımı ile Gordion Antik Kenti’nin listeye girme sürecinin anlatıldığı bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi.

 

Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara Valiliği Ankara, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Polatlı Belediyesi Tarihi Alanlar Tanıtım Merkezi (POTA), Ankara Sanayi Odası (ASO) iş birliği, Ankara Ticaret Odası (ATO) iş birliği ile Polatlı ilçesinde bulunan Gordion Antik Kenti’nin UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne girme yolundaki sürecinin anlatıldığı bir toplantı yapıldı.

ATO Meclis Salonu’nda gerçekleştirilen bilgilendirme toplantısında Gordion Antik Kenti’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme sürecinde izlenen yol, yapılan çalışmalar ve elde edilen çıktıların yanı sıra Gordion’un tarihine ve önemine ilişkin uzman görüşlerine yer verildi.

Toplantıda; antik kentin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesinin, tüm dünya tarafından tanınan bir cazibe merkezi hâline gelmesi ve bu sayede de hem Ankara hem de Türkiye ekonomisine, turizmine, istihdam alanlarına, kültürel ve eğitici faaliyetlerine olumlu yansıyacağına dair bilimsel veriler de paylaşıldı.

ÖDEMİŞ: “BİZ BELEDİYE OLARAK KORUMA PLANLARI HAZIRLIYORUZ”

Toplantıda yaptığı konuşmada UNESCO’nun geçici miras listesinde Ankara’dan beş yer olduğunu belirten Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanı Bekir Ödemiş, şunları söyledi:

“Bunlardan birincisi ve en önemlisi Gordion Antik Kenti. Bir diğeri Tuz Gölü’dür. Bir diğeri Beypazarı, Mansur Yavaş’ın yaptığı o değerli çalışmalar sonucunda. Bir diğer Hacı Bayram Veli Cami ve diğeri de Augustus Tapınağı’dır. Ben bunları da çok önemsiyorum. Biz Ankara Büyükşehir Belediyesi olarak bu planın neresindeyiz? Bir kere UNESCO’nun olmazsa olmazı koruma planıdır. Biz diğer belediyelerimiz ile iş birliği içerisinde bu alanlara ilişkin koruma planlarımızı hazırlıyoruz. Çünkü UNESCO bunu kesinlikle istiyor. Madem Ankara’nın UNESCO’nun listesinde 5 tane yeri var, biz de Büyükşehir Belediyesi olarak bunun bir bileşeniyiz. Bunu bilinçli yönetmek için belediyemizde bu konuda meslek eğitimi almış 5 tane arkadaşımızı Koç Üniversitesine sertifika eğitimine gönderdik. Daha sonra da belediyemizde UNESCO Birimi’ni resmi olarak oluşturduk. Bunun bir evresel dili var.”

 “İŞSİZLİKLE, KALKINMAYLA, HUZURLA İLGİLİDİR”

Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz ise “Kentin tamamı bir araya geldi ve kenetlendi. Sivil tarafın bu kadar örgütlü olduğu bir savunma ilk kez görecek UNESCO. Dolayısıyla kentin tüm bileşenleri kenetlendi ve Polatlı’nın arkasında. Ekonomisinin yüzde 82’sinin hizmet sektörü olduğu bir ülkede Gordion’un dünya mirasına girmesi 400 üniversitemizin öğrencisiyle ilgili bir durumdur. Bu kentin işsizliği ile ilgili bir durumdur. Kalkınma ile ilgili bir durumdur. Huzurla ilgili bir durumdur” diye konuştu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bornova&amp;apos;da tarihin ilk su kanallarından birisi gün yüzüne çıkarıldı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bornovada-tarihin-ilk-su-kanallarindan-birisi-gun-yuzune-cikarildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bornovada-tarihin-ilk-su-kanallarindan-birisi-gun-yuzune-cikarildi</guid>
<description><![CDATA[ Bornova ilçesinde kazı çalışmalarının sürdüğü Yeşilova Höyüğü&#039;nde 8 bin 200 yıl öncesine ait tarihin ilk su kanallarından biri bulundu. Ege Üniversitesi&#039;nden Doç. Dr. Zafer Derin, &quot;Kente ilk yerleşenler, suyu ayaklarına kadar getirmiş. Böylelikle yaşamlarını kolaylaştırmışlar. Bu imar, Anadolu&#039;da belki ilk kez görülen bir durum&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/bornovada-tarihin-ilk-su-kanallarindan-birisi-gun-yuzune-cikarildi-132935-20230824.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bornovada, tarihin, ilk, kanallarından, birisi, gün, yüzüne, çıkarıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim -

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bornova Belediyesi ve Ege Üniversitesi’nin desteğiyle Yeşilova ve Yassıtepe höyüklerindeki yürütülen kazılarda yeni sezon çalışmaları sürüyor.

Geçmiş kazılarda üst üste 9 köyün gün yüzüne çıkarıldığı, tarihi 8 bin 500 yıl öncesine kadar uzanan kentteki binlerce yıl öncesine ait çipura, öldürücü tür olan zehirli vatoz, deniz kestanesi, istiridye ve midye gibi birçok kalıntıdan ilk İzmirlilerin de bugünün kent sakinleri gibi başta midye olmak üzere deniz ürünlerini tükettiği tespit edildi.

Yeşilova Höyüğü’ndeki yeni kazılarda ise 8 bin 200 yıl öncesine ait tarihin ilk su kanallarından biri bulundu. Kenti ilk sakinlerinin elleriyle dereyi yönlendirerek, suyu ayaklarına kadar getirdiği ortaya çıktı.

“4 KUŞAK BOYUNCA KULLANILMIŞ BİR YAPI”

Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Zafer Derin, “İzmir’in ilk köy yerleşiminin olduğu Yeşilova Höyüğü’ndeyiz. Bu yılki kazılarda özellikle imarı nasıl kullanmışlar onu anlamaya çalıştık. Yerleşimin tam ortasından geçirilen 6,5 metre genişliğinde bir kanalın olduğunu gördük. İki tarafı taşlarla döşenmiş. Toprakla set gibi yükseltilmiş. Günümüzden 8 bin 200 yıl önce, 4 kuşak boyunca kullanılmış bir yapı. Bu kanal zamanla dolunca Roma döneminde aynı alan üzerinden künklerle su geçirilmeye devam edilmiş. Kanal 6,5 metre genişliğinde çok büyük. Yerleşim kanalın her iki tarafına inşa edilmiş. Su taşkınlarından etkilenmemiş yerleşim. Çünkü kanalın imarı ona göre yapılmış. 220 metre boyunca uzunluğunu tespit ettik. Bunun sadece küçük bir bölümünü açabildik. Çünkü kanalın içi çok yoğun bir şekilde çakıl taşlarıyla dolu” dedi.

Doç. Dr. Derin, “İlk İzmirliler, imar planını yaparak neredeyse buraya yerleşmiş. Böylelikle yaşamlarını kolaylaştırmışlar. Bu imar, Anadolu’da belki ilk kez görülen bir durum” diye konuştu.

Kaynak: sözcü.com.tr

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gordion UNESCO &amp;apos;Dünya Mirası&amp;apos; listesinde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gordion-unesco-dunya-mirasi-listesinde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gordion-unesco-dunya-mirasi-listesinde</guid>
<description><![CDATA[ Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, &quot;Bir müjdemiz var!&quot; diyerek Ankara&#039;nın eşsiz kültür varlıklarından olan Gordion Antik Kenti&#039;ni UNESCO Dünya Mirası Listesi&#039;ne 20. varlık olarak kaydettirdiklerini duyurdu. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/18092023132825_af889ae267e0c45baeca94c953ce7196.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gordion, UNESCO, Dünya, Mirası, listesinde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim -

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da gerçekleştirilen 45. UNESCO Dünya Miras Komitesi toplantısında alınan kararla Gordion artık bir dünya mirası olarak korunacak.

UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki yaşanan gelişmeyi Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, sosyal medya hesabından duyurdu.

UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 20'inci kültür varlığını Ankara'nın Polatlı ilçesinde antik dönemden bugüne ulaşan Gordion'un kaydettirildiğini müjdeleyen Bakan Ersoy, emeği geçenlere teşekkür ederken, "Ancak, daha bitmedi! UNESCO'dan yeni bir müjde daha bekliyoruz. Anadolu'nun ahşap destekli camilerinden de almayı beklediğimiz güzel haberle inşallah Dünya Mirası Listesi'ndeki sayımızı daha da artıracağız. Hayırlı olsun" ifadelerini kullandı.

https://twitter.com/MehmetNuriErsoy/status/1703681268926345226

Frig uygarlığının başkenti olan Gordion'un yakın çevresinde göze çarpan çok sayıda Tümülüs, M.Ö. 9. yüzyıldan M.Ö. 3. yüzyıla kadar farklı dönemlere tarihleniyor.

Sitadel Höyüğü, Gordion Arkeolojik Alanı'nı oluşturan en önemli unsur olarak bu döneme ulaşırken, erken dönem Frig Kalesi surları ve anıtsal yapıları da o dönem için Anadolu'daki eşsiz birer örnek olarak öne çıkıyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Torbalı&amp;apos;daki Metropolis Antik Kenti&amp;apos;nin tarihi oyunlarla anlatılıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/torbalidaki-metropolis-antik-kentinin-tarihi-oyunlarla-anlatiliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/torbalidaki-metropolis-antik-kentinin-tarihi-oyunlarla-anlatiliyor</guid>
<description><![CDATA[ Torbalı’daki Metropolis Antik Kenti’nde araştırmaları ve kazı çalışmalarıyla tarihi mirası gün yüzüne çıkarmayı sürdüren Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), Antik Kentte bir yandan öğrencilere yönelik tarih bilinci kazandıracak öğretici bir projeyi uyguluyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/12012024142221_158ad92103133da7a4a92c80e46e9765.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Torbalıdaki, Metropolis, Antik, Kentinin, tarihi, oyunlarla, anlatılıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

İZMİR (İGFA) - Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) tarafındanİzmir’in Torbalı ilçesindeki Metropolis Antik Kenti’nde yürütülenarkeolojik kazı çalışmaları tüm hızıyla sürerken, Antik Kentte bir yandan öğrencilere yönelik tarih bilinci kazandıracak öğretici bir proje uygulanıyor.

Geçmişle gelecek arasında köprüler kuran “Metropolis’te Zaman Yolculuğu” isimli eğitim projesi kapsamında DEÜ mensupları, Antik Kenti ziyaret eden öğrencileretarihi deneyimleyerek öğrenebilme imkânı oluşturan uygulamalar sunuyor.

Bu kapsamda Torbalı ve çevre okullardan Antik Kenti ziyaret eden öğrenciler, Metropolis’te eğlenceli vakit geçirirlerken; aynı zamanda tarihi yaşayarak öğrenmelerini sağlayan etkinliklerle arkeolojik sonuçlara yönelik bilinç kazanıyorlar.

 

2022 yılının Kasım ayından beri devam eden proje, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir İl Kültür Turizm Müdürlüğü, Metropolis Antik Kent Kazı Başkanlığı, Torbalı Kaymakamlığı, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Torbalı Belediyesi tarafından yürütülüyor.

1500 ÖĞRENCİYE EĞİTİM

Proje kapsamında bugüne kadar 1500’ün üstünde öğrenciye Antik Kentte eğitim verdiklerini kaydeden DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, “Tarih öncesi dönemlere uzanan, kadim medeniyetlerin kesişme noktasında kurulmuş Metropolis Antik Kenti’ndeki değerli mirası koruma görevini 2023 yılı itibariyle yeniden üstlendik.Bu durum bizler için sadece akademik bir yükümlülük değil; aynı zamanda bu zengin kültürel mirası gelecek nesillere aktarma sorumluluğumuzun da bir göstergesidir. Üniversitemiz tarafından 1989 yılına dayanan Metropoliskazı çalışmalarımız ve araştırmalarımız, aynı zamanda geçmişle gelecek arasında köprüler kuran, öğrencilerimiz için eşsiz bir öğrenme fırsatı sunan önemli kazılar olarak dikkat çekiyor. Bizler de ‘Metropolis’te Zaman Yolculuğu’ isimli proje kapsamında, akademisyenlerimizin katkılarıyla gelecek kuşaklara tarihi oyunlarla, atölye eğitimleriyle anlatıyoruz. Bu antik kentin öğrenciler tarafından ziyaret edilmesi, öğrencilerin de kazı çalışmalarını görerek ve inceleyerek tarihe tanıklık etmeleri,tarihi bilinç kazanmalarına katkı sağlayacaktır. DEÜ olarak Antik Kentteki yeni buluşları kamuoyuyla paylaştığımız basın açıklamamızın öncesinde, tarihi ve kültürel dokuyu yansıtan çeşitli uygulamaları çevre okullardan Metropolis’i ziyaret eden öğrencilerimizle beraber tecrübe etmiştik. Bu önemli projeye katkıları için tüm kurumlara ve emeği geçenlere teşekkür ediyoruz” diye konuştu.

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Afrodisias Antik Kenti tanıtıldı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/afrodisias-antik-kenti-tanitildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/afrodisias-antik-kenti-tanitildi</guid>
<description><![CDATA[ Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Aydın&#039;ın Karacasu ilçesinde bulunan Afrodisias Antik Kenti&#039;nin toplam 1 milyar 750 milyon liralık bütçe ayrılan projelerle ziyaretçi rekorları kıran bir ören yerine haline geleceğini belirtti. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/15022024081719_1948d38d535e93c41160044e03a7dcd1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Afrodisias, Antik, Kenti, tanıtıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

AYDIN (İGFA) -Afrodisias Antik Kenti Tanıtım Toplantısı'nda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, burasının Roma döneminde heykeltıraşlık yeteneğinin yansıtıldığı önde gelen merkezlerden olduğuna işaret ederek, kentte görülen kalıntıların büyük bölümünün Roma dönemine ait olduğunu aktardı. Bakan Ersoy, "Afrodisiaslılar kendilerini heykeltıraşlık sanatındaki ustalıklarıyla Roma dünyasına tanıttılar, biz de onların mirasını yapacağımız koruma çalışmaları ile tüm dünyaya tanıtacağız." dedi.

Yabancı kazı başkanı olan antik kentlere Türk bilim insanlarından oluşan koordinatörler görevlendirildiğini belirten Bakan Ersoy, Afrodisias için de aynı zamanda Tripolis Antik Kenti Kazısı Başkanı olan Prof. Dr. Bahadır Duman'ın görevlendirildiği bilgisini paylaştı.

"Geleceğe Miras Afrodisias" projesi kapsamında yapılacaklar hakkında bilgi veren Ersoy, Afrodisias'ta kent parkı ve havuzun yanı sıra en ihtişamlı yapılardan biri olan Tetrapilon'da konservasyon, Tetrastoon'da ise kazı ve restorasyon çalışmalarını başlattıklarını belirterek, "Antik dönemde Afrodisias'taki bazilika kentin en büyük kapalı binasıydı. Binanın ön cephesine odaklanan yeni bir proje ile devasa giriş sütunlarını ayağa kaldırma çalışmalarını 2023 yılında tamamlamış ve binanın cephesinde Diokletianus'un 'tavan fiyat fermanı'nı sergilemiştik. Şimdi ise hazırladığımız yeni projeyle binanın kalan kısmı için kazı yapacak, mozaiklerin konservasyonunu tamamlayacak ve sütunları ayağa kaldırarak yapının ziyaretçiler tarafından algılanmasını kolaylaştıracağız. Yaklaşık 120 yıl önce kazılan ve aradan geçen zamanda tekrar toprak altında kalan gymnasiumu kazarak yapıyı yeniden ortaya çıkaracak ve ziyaretçi güzergahına alternatif oluşturacağız" diye konuştu.

 

Proje kapsamında hamam odalarını da ziyaretçiye açacaklarını vurgulayan Ersoy, Agora'da yapılacak kazı çalışmalarıyla Afrodisias'ta yeni bir yapıyı daha ortaya çıkaracaklarını, kentin sur duvarlarını da görünür hale getireceklerini ifade etti.

Afrodisias'ta Osmanlı dönemi hamam ve Geyre evlerine yönelik belgeleme, konservasyon ve restorasyon çalışmalarını da proje kapsamında gerçekleştireceklerini aktaran Ersoy, çok sayıda yazıt ve kabartmalı mermer lahite sahip antik kentte iki yeni teşhir alanı planladıklarını dile getirdi. Anıtsal yapılar ile gezi güzergahlarını aydınlatarak antik kenti gece müzeciliği kapsamında da ziyarete açacaklarını aktaran Ersoy, "Afrodisias Müzemizde güçlendirme çalışmaları, teşhir, tanzim ve onarım uygulamalarını da gerçekleştireceğiz. Afrodisias için hazırlanan bütün bu projeler, başlayan uygulamalar ve yoğun bir mesai ile kentin daha çok kişiye ulaşmasını sağlayacağız ve süreç için 1 milyar 750 milyon lira bütçe ayıracağız. Bir sene sonra buradaki değişiklikleri gözlemlemek için yeniden burada buluşacağız. Afrodisias diğer ören yerlerimize de örnek olacak, gece müzeciliğiyle, gelişmiş restorasyon çalışmalarıyla ziyaretçi rekorları kıran bir noktamız olacak." diye konuştu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mimarlar 10 bin yıllık Dara’yı masaya yatırdı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mimarlar-10-bin-yillik-darayi-masaya-yatirdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mimarlar-10-bin-yillik-darayi-masaya-yatirdi</guid>
<description><![CDATA[ . ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/24072023111549_c530fdf73c727af4f2bdf746e0553fd5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mimarlar, bin, yıllık, Dara’yı, masaya, yatırdı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Mardin’de bulunan ve Doğu’nun antik Efesi olarak bilinen 10 bin yıllık Dara Antik Kenti'nde TMMOB Dara Komisyonu tarafından düzenlenen atölye çalışması kapsamında Dara'nın nasıl korunacağı ve Dara için bundan sonra neler yapılabileceğine dair çalışma başlattılar. Darada farkındalık oluşturmak için de Mimarlar ve köylüler birlikte tarihi alanda çöp toplayarak,çevre temizliğine dikkat çektiler


Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) Mardin İl Koordinasyon Kurulu (İKK) bünyesinde kurulan Dara Komisyonu tarafından “Koruma ve Dirimsellik Arasında: Dara Köyü” başlığıyla atölye çalışması düzenlendi. Düzenlenen atölye çalışmasına uzun yıllardır Dara Antik Kenti'ne dair çalışmalar yürüten Sosyolog Pelin Tan ile birlikte çok sayıda mühendis, mimar, şehir plancısı, arkeolog, avukat, gazeteci, ekolojistler ve vatandaşlar katıldı. Komisyonun çağrısıyla Dara Köyünde tarihi bir evde bir araya gelen grup, burada Dara için bundan sonra ne yapılabileceği üzerine görüş alışverişinde bulundu

'DARA İÇİNDEKİ İNSANLARLA KORUNMALI'

Harita Mühendisi ve ekolojist Agit Özdemir'in yaptığı açılış konuşmasının ardından TMMOB Mardin İKK Sekreteri Aydın Aslan söz alarak Atölye'nin amacını anlattı. Ardından Sosyolog Pelin Tan söz alarak Dara'da bugüne kadar yaptıkları çalışmalara dikkat çekerek, Dara Antik Kenti'ni ve Dara Köyünü içindeki insanlarla birlikte korumak gerektiğinin altını çizdi. Turizm adı altında Dara Antik Kenti'nin sunulduğunu ancak bunun yapılırken, Dara köyünde bulunan insanların yerlerinden edilmesinin hedeflendiğini kaydeden Pelin Tan, Dara'nın içindeki insanlarla birlikte korunmaması durumunda Antik Kentin anlamını yitiren bir yer haline geleceğine dikkat çekti. Pelin Tan, Türkiye'deki mevcut tarihi yerleri koruma anlayışının yanlışlığına değindiği konuşmasında UNESCO'nun yaklaşımının da tarihi yerlerin insansızlaştırılması üzerine olduğu eleştirisi yaptı.

 

TARİH VE YAŞAM TURİZME FEDA EDİLEMEZ

Tartışmalarda; Tarihi yerlerin ve tarihi yerlerde var olan yaşamın turizme feda edilemeyeceğinin vurgusu yapıldı. Atölye'de Antik Kentin girişine yapılan betonarme yapı da tartışıldı. Köylülerin evlerinin onarımı ya da hayvan ağıllarının çöken çatılarını onarmak için bile olsa tek bir çivi çakamazken, Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı eliyle Antik Kentin girişine betonarme bir yapı yapıldığına dikkat çekilerek, söz konusu binanın kaldırılması gerektiğinin altı çizildi. 

 

Atölye'nin bilgilendirme metninde ise şunlara yer verildi;  "Mardin’in güneydoğusunda, Nusaybin’in batısında, Mezopotamya ovası ile TurAbdin Dağlarının birleştiği yerde bulunan Dara Antik Kenti temel olarak üç mahalleden oluşmaktadır. Nüfusunun çoğu İzmir'e göç etmiştir. Köy halkı; zeytin, arpa ve buğday ürünü ekimi ve turizm ile uğraşmaktadır. Köyün, sit alanı üzerinde arkeolojik bir miras ile iç içe olması, imar ve yerleşim ile ilgili katmerleşen sorunlara sebebiyet vermektedir. Yüzyıllardır su kaynaklarının altyapısı ile şekillenmiş olan Dara köyü hala bu kaynakların yetersizliği ile baş etmeye çalışmaktadır. Genç nüfusun ve iş olanaklarının yetersizliği, gündelik sürdürülemeyen turizm ekonomisinin yıkıcılığı, sit alanı ve koruma kanunlarının meşrulaştırıcı bir araç olarak mekân üretiminde kullanılması köyün sorunlarını çoğaltmaktadır.

 

Zeytincilik, eko-turizm, agro-ekonomi, ekolojik - kültürel etkinlikler yapılmaya müsait olan köy altyapısının gelecekte sürdürülebilir yaşam koşullarının yaratılması; köyün yaşamsal (dirimsel) özünü koruyacaktır. Sosyal, ekonomik, kültürel ihtiyaçların ve arzuların izleklerinden yola çıkarak, buna cevaben üretilen mekânsallıkların ve gündelik hayat pratiklerinin izini sürmeye çalışacağız. Bu pratikler Dara’yı nasıl yeniden üretti ve üretiyor? Bu üretim biçimlerinden ne öğrenebiliriz? Dara’nın muhtemel geleceğini nasıl hayal edebiliriz? Kültürel mirası ve koruma pratiklerini bu yeniden üretime nasıl açarız? “Koruma ve Dirimsellik Arasında: Dara Köyü” atölyesi temel olarak: İklim değişikliği ve antroposen etkisi ile hasar gören kırsal müştereklerimiz bağlamında Dara’nın güncel sorunları ve geleceğe dair iyileştirici öngörüleri ele alınacaktır."
Toplantı ardından köy muhtarı ve köylüler ile görüşmeler yapan heyet; sonrasında da Antik Kenti gezdi. Farkındalık oluşturmak için de köyde çöp toplama etkinliği düzenlendi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin En Derin 3&amp;apos;üncü Mağarasında Yeni Bir Yangıç Türü Keşfedildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-en-derin-3uncu-magarasinda-yeni-bir-yangic-turu-kesfedildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-en-derin-3uncu-magarasinda-yeni-bir-yangic-turu-kesfedildi</guid>
<description><![CDATA[ Türk bilim insanları Mersin’in Anamur ilçesindeki Morca mağarasının derinliklerinde yeni bir tür olan yangıç (amphıpoda: gammarıdae) türünü keşfetti. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/18092023123811_95bf75dad3abcfa1a1f9752ef35275a4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Derin, 3üncü, Mağarasında, Yeni, Bir, Yangıç, Türü, Keşfedildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim -

Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü İç Sular Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Özbek ve Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Aydın, çift ayaklılar grubuna ait karideslerin akrabası olan ve halk arasında “yangıç” ismiyle anılan canlı türünü bilim dünyası literatürüne kazandırdı.

Morca Mağarası’nın Türkiye’nin 3’üncü en derin mağarası olduğunu belirten Prof. Dr. Özbek, “Ülkemiz mağaralar bakımından oldukça zengin bir coğrafyada yer alır ve 200’den fazla mağaraya ev sahipliği yapıyor. Bu mağaralardan bazıları dikey mağaralar olup, oldukça derin olabilir.  Dikey ve yatay olabilen mağaraların özellikle içinde su bulunanlarında bu ortamlara uyum sağlamış ilginç sucul canlılar bulunabilir. Bu canlılar arasında böcek türleri olabildiği gibi, yangıçlar, sucul top böcekleri ve hatta balıklar bile olabilir. Derin ve uzun mağaralardaki bu habitatlar genellikle de bilim camiası tarafından henüz tanımlanmamış canlılara ev sahipliği yapıyor. Morca Mağarası Anamur sınırları içinde 2 bin 100 metre rakımda yer alan bir dikey mağaradır. Son yıllarda yapılan çalışmalarla keşfedilen mağara, kendine özel bir yapıya sahip olup, yaklaşık bin 260 metre derinde küçük gölcükler barındırır. Bu özelliğiyle Morca Mağarası Türkiye’nin 3’üncü en derin mağarası olup, dünyada da sayılı derin mağaralardan biridir” dedi.

“Endemik canlı sayısının artışına katkı”

Keşfin buluş sürecini anlatan Prof. Dr. Özbek, “Yerli ve yabancı profesyonel mağara araştırıcıları tarafından incelenen mağaranın en derin yerinde yer alan gölcüklerde yaşayan yangıç bireyleri olduğu görülmüştür. Bireylerden alınan örnekler, kendisi de profesyonel bir mağaracı olan Prof. Dr. Gökhan Aydın tarafından, bana iletildi. Yaptığımız mikroskobik ve taksonomik incelemeler sonucunda, bu örneklerin yeni bir yangıç türüne ait olduğunu  tespit ettik ve  bu yeni canlıya yaşadığı mağaraya ithafen ‘Gammarus morcae’ ismi verdik. Dünyada sadece Morca Mağarası’nda yaşayan bu canlı türünün tespit edilmesiyle birlikte ülkemize özgü endemik canlıların sayısı bir tane daha artırılmış oldu. İki araştırıcının ortak çalışması şeklindeki makale ülkemizin saygın bilimsel dergilerinden biri olan Turkish Journal of Zoology dergisinde yayınlandı” dedi.

 Tespit edilen canlının göl ve akarsularda yaşayan akrabalarında gelişmiş gözleri bulunduğu halde, yeni keşfedilen türde gözler bulunmadığını belirten Prof. Dr. M. Özbek, “Bu durum derin yeraltı sularında yaşamaya uyum sağlamış canlılarda sıklıkla görülen bir özellik. Bir canlının gözlerinin adaptasyon sonucu kaybolması için ortalama yüz bin yıl geçmesi gerekiyor. Işık olmayan bir ortamda yaşayan canlılar gözlerinin yerine kimyasal reseptörler ve uzamış ekstremiteler geliştiriyor. Bu yaptığımız keşif yeni bir tür tanımlamanın yanında, yeraltı sularında yaşayan canlılar arasında en derinden raporlanmış çalışmalardan biri olması bakımından da önemlidir” dedi.

“Mağara aydınlatmaları canlı türüne zarar verebilir”

Prof. Dr. Özbek, “Dünyada biyolojik çeşitlilik açısından bazı önemli alanlar vardır. Bunlar sıcak noktalar olarak tanımlanmışlardır. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik açısından bu önemli alanlardan üç tanesinin ortasında yer alır ve bu yüzden de biyolojik çeşitlilik açısından çok önemlidir. Son yıllarda özellikle akarsu ve göllerimizde çok büyük kirlilik sorunları var. Canlıların yaşamı için çevre bilincinin önemine dikkat etmeliyiz” dedi.

Bazı mağaraların turizme açılması nedeniyle, içeride aydınlatma yapılmasının orada yaşayan canlıların yaşam ortamlarında suni bir değişim yarattığını, bu nedenle de orada yaşayan ve karanlıkta yaşamaya uyum sağlamış canlıların oradan kaçtığını veya tamamıyla ortamdan yok olduğunu belirten Prof. Dr. M. Özbek, “Bu durum ülkemiz biyoçeşitliliği açısından olumsuzluklar yaratmaktadır, çünkü bir mağaraya endemik olan bir canlı türü başka bir mağarada genellikle bulunmaz. Mağara ekosisteminde meydana gelen bu değişimler genellikle türün tamamen yok olmasıyla sonuçlanabilir ki bu hiç istemediğimiz bir durumdur” diye konuştu. 

 


Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Minik arkeologlar iş başında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/minik-arkeologlar-is-basinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/minik-arkeologlar-is-basinda</guid>
<description><![CDATA[ Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi, Kültür mirasının ortaya çıkarılması ve gelecek nesillere korunarak aktarılması, çocuklara arkeoloji bilimini tanıtmak için Roma mezarlarının bulunduğu tarihi Kızılkoyun Nekropolünde “Arkeolojik Kazı Şenliği” düzenledi. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/21072023082636_341a7fa1a1af26b8e6a0a7a949222ca3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Minik, arkeologlar, iş, başında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Şanlıurfa’da Büyükşehir Belediyesi tarafından ışıklandırılarak turizme kazandırılan Roma dönemine ait 2 bin yıllık kaya mezarlarının bulunduğu tarihi “Kızılkoyun Nekropol Alanı” minik arkeologlara ev sahipliği yaptı. 5-9 yaş arası çocuklar kendileri için hazırlanan yapay kazı alanında Arkeolojik kazının tüm süreçlerini deneyimledi.

Minyatür arkeolojik kazı alanlarının yerleşildiği oyun alanında kazılar yapan, taş sütun, sikke, gözyaşı şişesi gibi arkeolojik kazılarda rastlanılan objeleri bulan çocukların sevinç ve heyecanı yüzlerinden okunurken aileleri de bu anları cep telefonu kameralarıyla ölümsüzleştirdi.

Merak ve keşif duygusunu bilinçli bilgi arayışına dönüştüren çocuklar gerçek kazı aletlerini kullanarak farklı dönemlere ait buluntuların replikalarını ortaya çıkarıp müzeye teslim sürecine kadar olan tüm aşamaları öğrendi.

Etkinlikte arkeolojik kazı yapan minikler, buldukları kalıntılarla arkeoloji çalışmalarının ne kadar zorlu ama bir o kadar da eğlenceli olduğunu yaşayarak öğrenirken, sevinçleri yüzlerine yansıdı.

Zeynep Miray Ergün, “Biz burada kazı çalışmaları yaptık. Oyunlar oynadık buraya gelip kazılar yaptık. Burada dinozorlar çıkarttık. İskeletlerin içinden altınlar bulduk. Kavanozların içinden altınlar çıktı onları bulduk kazı yapıp onları tekrar çocuklara açtırdık. Dinozorları bulduk toprağın altında mozaikler yaptık.” Diye konuştu.

Etkinliğe katılan diğer çocuklar da duygu ve düşüncelerini aktararak düzenlenen etkinlikte hem eğlendiklerini hem de öğrendiklerini aktardılar.

Çocukları Arkeoloji Şenliğinde kazı yapan aileler de çocuklarının yaşadığı mutluluğa tanıklık ettiler. Etkinliğin son derece eğitici ve eğlendirici olduğuna dikkati çeken aileler Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Zeynel Abidin Beyazgül’e ve etkinlikte emeği geçen Büyükşehir Belediyesi ekiplerine teşekkür ettiler.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antik DNA arkeolojide çığır açıyor!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/antik-dna-arkeolojide-cigir-aciyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/antik-dna-arkeolojide-cigir-aciyor</guid>
<description><![CDATA[ Yeni insan türlerinin tanımlanmasından hastalıkların evriminin çözülmesine kadar, antik genomların yeniden yapılandırılması, etik tehlikelerin üstesinden gelebilen araştırmacılar için arkeolojide çığır açıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/antik-dna-arkeolojide-cigir-aciyor-111522-20230920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Antik, DNA, arkeolojide, çığır, açıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[2010 yılında Danimarka’daki genetikçiler kayda değer bir dönüm noktasını aştılar. Grönland’da onlarca yıldır Kopenhag’daki bir müzede saklanan 4.000 yıllık saç tellerinden DNA parçaları çıkararak ilk tam antik insan genomunu yeniden yapılandırdılar.

Çalışma, 1980’lerde Mısır mumyalarından genetik materyal elde etmeye yönelik bocalayan girişimlerle başlayan, dünyanın dört bir yanındaki araştırmacıların onlarca yıllık çalışmalarının doruk noktasıydı. 2013 gibi yakın bir tarihte, antik insan genomlarının sayısı hala iki elin parmaklarını geçmiyordu. Son beş yılda bu sayı katlanarak arttı: Nisan 2023’te 10.000’inci antik insan genomu yayınlandı ve binlercesi de yolda.

Paleogenomik adı verilen tamamen yeni bir disiplinin odağı olan antik DNA araştırmalarındaki dikkat çekici büyüme, 1950’lerde radyokarbon tarihlemenin geliştirilmesinden bu yana arkeolojiyi vuran en büyük şey olabilir. Geçtiğimiz yıl, Almanya’nın Leipzig kentindeki Max Planck İnsan Evrimi Enstitüsü’nde genetikçi olarak çalışan öncü araştırmacı Svante Paabo, soyu tükenmiş Neandertallerin genleri üzerine yaptığı çalışmalarla Nobel Ödülü kazandı. Günümüzde antik DNA, nereden geldiğimizi daha iyi anlamak için bir araç ve nereye gittiğimizi görmek için bir yol haline geldi.

 

Sürecin Mükemmelleştirilmesi

Antik örneklerden antik DNA elde etmek için araştırmacılar bir dişçi matkabı ya da benzer bir alet kullanarak bir iskeletten küçük bir kemik, diş ya da saç parçası alır ve bunlardan DNA parçaları çıkarır. Genetikçiler, DNA parçalarını birçok kez çoğaltarak ve daha sonra bilgisayarları kullanarak, sanki milyar parçalı bir yapbozda olduğu gibi, küçük iplikçikleri eşleştirip yeniden birleştirerek tüm genomları yeniden oluşturabilirler.

Sürecin mükemmelleştirilmesi onlarca yıl aldı. 1980’lerde antik kemiklerden DNA elde etmeye yönelik ilk girişimler sorunlarla boğuşuyordu. En büyüğü kontaminasyondu: Yaşayan her organizmanın DNA’sı vardır ve ilk araştırmalar antik genetik materyali modern DNA’dan ayırmakta zorlanıyordu. Örnekler, gömülü kemiklere sızan toprak bakterilerinden bir laboratuvar teknisyeninin kepeklerine kadar her şey tarafından kontamine olabilirdi. Örneğin, dinozor DNA’sının Kretase dönemi kehribarından elde edilebileceğine dair ilk iddiaların aşırı iyimser olduğu ve çoğunlukla kontaminasyonun bir sonucu olduğu ortaya çıktı ve bu durum tüm alanı şüpheye düşürdü.

Paabo ve diğerleri, kontaminasyonu ortadan kaldırmak ve baktıkları DNA’nın gerçekten de antik örneklere ait olduğunu kanıtlamak için yollar geliştirmekte ısrarcı oldular. Sonuç olarak, günümüzde antik DNA örnekleri, bakterileri ve DNA’larını yok edebilen ultraviyole ışıkla dolu temiz odalarda, sıkı kontrollü koşullar altında alınıyor. Sonuçlar, modern türlerden veya diğer antik örneklerden elde edilen DNA veri tabanlarıyla karşılaştırılarak farklı kaynaklardan gelen genetik materyalin ayrıştırılmasına ve izole edilmesine yardımcı oluyor.

İlk başlarda bu prosedürler, çoğu arkeolog ve paleontoloğun karşılayabileceğinden çok daha pahalıydı. Ancak maliyetler düştükçe ve örnek sayısı arttıkça, yöntem geçmişi anlamak için güçlü bir araç haline geldi. Antik DNA çalışmaları, manşetlere taşınan tek seferlik çalışmalardan arkeologların araç setinin standart bir parçası haline geliyor. Bu da şimdiden antik göçlerin ve toplumların uzak geçmişte nasıl işlediğinin daha iyi anlaşılmasını sağladı.

Zaman İçinde Hareket Halinde

Örneğin genetikçiler ve arkeologlar, farklı zaman dilimlerinde ama aynı coğrafi bölgede gömülmüş insanların DNA’larını karşılaştırarak değişen nüfusları tespit edebilirler. Son on yılda dünyanın dört bir yanında yapılan düzinelerce çalışma, göç ve hareketin her zaman insan hikayesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Artık Avrupa nüfusunun binlerce yıldır dinamik bir yapıya sahip olduğunu, ilk modern insanların yaklaşık 50.000 yıl önce kıtaya gelmesinden bu yana önemli ölçüde farklı nüfusların kıtaya girdiğini, birçok kez karıştığını ve kaynaştığını biliyoruz. Antik DNA ise Amerika’ya ilk insanların ne zaman geldiğini göstermeye ve onları Asya’daki atasal popülasyonlarla ilişkilendirmeye yardımcı oldu.

Bazı keşifler daha da geriye gidiyor. Örneğin Paabo ve ekibi, Neandertal DNA’sını modern insanlarınkiyle karşılaştırarak, modern Avrupalıların ve Asyalıların soylarının yüzde 5’e varan küçük bir bölümünü Neandertallerden aldıklarını gösterebildi; bu da uzak atalarımızın geçmişte bir noktada Neandertallerle karşılaştığını ve çiftleştiğini düşündürüyor.

DNA bunun ne zaman olduğunu anlamayı bile mümkün kılıyor: Bugün Sahraaltı Afrika’da yaşayan insanların genlerinde Neandertal DNA’sı bulunmuyor. Bu da modern insanların 50.000 yıl önce Afrika’dan göç ettikten sonra Neandertal kuzenlerimizle karşılaştığını gösteriyor.

Antik DNA, insan atalarının tamamen yeni türlerinin varlığını bile ortaya çıkardı. 2008 yılında arkeologlar batı Sibirya’daki bir mağaradan bir mafsal kemiği parçası çıkardılar. Bu parçanın 50.000 yıldan daha eski olduğunu tahmin ediyorlardı, ancak parça geleneksel arkeolojik yöntemlerle daha fazlasını söylemek için çok küçüktü.

Sibirya’daki mağaranın serin koşulları sayesinde araştırmacılar kemikten DNA elde etmeyi başardılar ve bu kemiğin ne Neandertal ne de modern insana ait olduğunu, tamamen başka bir şeye ait olduğunu ortaya çıkardılar: daha önce bilinmeyen ve kalıntılarının ilk keşfedildiği mağaraya atfen Denisovalılar olarak adlandırılan bir insan türü.

İnsan DNA’sı buzdağının sadece görünen kısmı. Uzun zaman önce yaşamış insanları araştırmak için kullanılan aynı teknikler, araştırmacıların soyu tükenmiş türlerin DNA’larını da dizilemelerine olanak sağladı. Yünlü mamutların, mağara ayılarının ve dodo kuşlarının genleri, geçmişe eşi benzeri görülmemiş bir bakış ve yaşayan akrabalarının biyolojisinin daha iyi anlaşılmasını sağladı.

Bu arada binlerce yıllık bakteriyel DNA, tüberküloz ve Kara Veba olarak bilinen Yersinia pestis gibi hastalıkların kökenini ve evrimini izlemeyi mümkün kılıyor. Ve bilim insanları, antik iskeletlerin dişlerindeki plaklarda hapsolmuş bakterileri izole edip tanımlayarak insanların ne yediğini, hangi hastalıkları geçirdiğini ve modern mikrobiyomun atalarımızınkinden nasıl farklı olduğunu gösterdi.

Yeni Sınırlar ve Etik Sorular

Bir sonraki sınır ne? Topraktan DNA elde etmek. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, bilim insanları Grönland’ın buzla kaplanmadan önceki ortamını yeniden yapılandırmayı başardı ve iki milyon yıldan daha uzun bir süre önce adada dolaşan mamutların, ren geyiklerinin ve kazların DNA’larını tespit etti. Araştırmacılar toprağın yakında insanlar hakkında da bilgi sağlayabileceğini umuyor. Örneğin, geçmişte iskan edilmiş mağaraların zemini, uzun zaman önce yaşamış sakinlerini tanımlamak için yeterli DNA içerebilir.

Özellikle insan DNA’sı söz konusu olduğunda araştırmalar, şimdiye kadar yayınlanan örneklerin üçte ikisini temsil eden Avrupa ve Rusya’da yoğunlaşıyor. Bunun nedeni kısmen, ilk çalışmaların serin koşulların DNA’yı iyi koruduğu yerlere odaklanmış olması. 10 yıl önce pek çok araştırmacı antik DNA’nın Afrika’dan, hatta Akdeniz kıyılarından bile elde edilebileceğinden şüphe ediyordu. Ancak teknikler geliştikçe, araştırmacılar insan kökenleri ve tarihiyle ilgili önemli soruları yanıtlamak için giderek daha fazla Afrika ve Asya’daki alanlara yöneliyor.

Genetik ve arkeolojik bilgilerdeki bu ilerlemeler yeni etik soruları ve tepkileri de beraberinde getirdi. Yaşayan insanlar DNA’larını içeren bir yanak sürüntüsü veya kan örneğini gönüllü olarak verebilirken, ölülerin genlerini analiz etmek için bir onsun birkaç yüzde biri kadar toz haline getirilmiş kemik veya diş gerekiyor. İnsan kalıntılarının bu şekilde “tahrip edici” analizi bazı grupların dini inançlarını ihlal ediyor. Ayrıca, yenilenemeyen nihai kaynak olan eski bir iskeletin bir kısmını da yok ediyor.

Genetikçiler, arkeologlar ve örneğin soyundan gelen topluluklar, bu tür kalıntıları inceleme iznini kimin verebileceğine karar verme konusunda her zaman aynı görüşte değiller. Geçtiğimiz 10 yıl boyunca, eleştirmenler genetikçileri örneklerinin geldiği topluluklarla daha fazla ilişki kurmaya zorladı. Uzun süre önce ölmüş insanların genlerinin örneklenmesi ve yayınlanması için, araştırma başlamadan önce torunlarından izin alınması gerektiğini savunuyorlar. Bu arada müze koleksiyonlarındaki birçok iskelet, bugün etik olarak kabul edilmeyecek koşullar altında elde edildi.

Arkeologlar antik DNA’ya güvenmenin tarihöncesini aşırı basitleştirme riski taşıdığını söylüyor: Genler size insanların hangi dili konuştuklarını, hangi tanrılara taptıklarını ya da kendilerini nasıl gördüklerini söyleyemez; sadece ebeveynlerinin, büyükanne ve büyükbabalarının ve daha uzak atalarının kim olduğunu söyleyebilir. Ancak daha geleneksel arkeolojik tekniklerle birleştirildiğinde, antik iskeletlerden elde edilen DNA, geçmişi incelemenin güçlü bir yolu.

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihi Değerler Kayıt Altına Alınıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-degerler-kayit-altina-aliniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihi-degerler-kayit-altina-aliniyor</guid>
<description><![CDATA[ Haymana Belediyesi ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi işbirliği ile başlatılan alan araştırmasıyla Haymana’nın tarihi kültürel değerleri kayıt altına alınması, bilinmeyen eserlerin de gün yüzüne çıkarılması hedefleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/23062023093412_5c7a138971792424acd97317e168b0d9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihi, Değerler, Kayıt, Altına, Alınıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim - 

Haymana Belediyesi, İlçenin tarihi kültürel Ocak ayında gerçekleştirilen “Geçmişin İzinde Geleceğin Peşinde Haymana” Çalıştayı’nda gündeme gelen konular hayata geçiyor. Bu konulardan biri olan Haymana’nın tarihi ve kültürel miraslarının kayıt altına alınması için alan araştırması yapılmasına başlandı.

Uzman Ekip Mahalle Mahalle Geziyor

Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nden alanında uzman 17 kişilik bir ekip iki haftadır Haymana’nın 78 mahallesini geziyor. Ekip, var olan tarihi eserleri kayıt altına alıp yeni eserleri de gün yüzüne çıkarmak için çalışıyor.

Görür “ Haymana’nın Kent Kimliği ve İmajı Ortaya Çıkacak”

Ankara ilçelerindeki kültür varlıklarının tespiti için bir çalışma başlattıklarını belirten Hacı Bayram Veli Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden Dr. Öğretim Üyesi Muhammet Görür “Bu yıl ve önümüzdeki yıl Haymana’daki eserleri kayıt altına alacağız.  12 Haziran’da başladığımız çalışmamızda üç bölümden akademisyen arkadaşlarımızın yanı sıra doktora, yüksek lisans ve lisans öğrencilerimizle çalışıyoruz. Literatür tarama çalışmasının ardından sahaya çıktık. Çalışmamızda milattan sonra 4. yüzyıldan 1950’li yıllara kadar olan dönemi araştırıyoruz. Haymana’da bilinen tescilli kırkın üzerinde höyük var. Yani yerleşimler var. Bu da bize Haymana’nın hemen hemen her dönemde yerleşime sahne olduğunu gösteriyor. Haymana’nın gerçek kimliğiyle olması gereken yerde olabilmesi için yaptığımız bu çalışmaları Belediyemizin de desteğiyle kitaplaştıracağız, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda bildiri olarak sunup bilim dünyasına duyuracağız. Haymana’nın kent kimliği ve kent imajı da ortaya çıkmış olacak.  Haymana’nın tanıtımı yapılacak. Bu açıdan önemli bir çalışma olacak.”

Turgut “Tarihimize Sahip Çıkıp Kültürel Değerlerimizi Yaşatıyoruz”

Tarihimize sahip çıkmaya, kültürel değerlerimizi yaşatmaya devam ettiklerini belirten Haymana Belediye Başkanı Özdemir Turgut “2021 yılında Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörünü ziyaret ettiğimizde kendisiyle istişarelerde bulunup bir çalıştay yapmaya karar verdik. Bu yılın başında da Çalıştayı gerçekleştirdik. Çalıştay’ın ardından 78 mahallemizdeki tarihi eserleri kayıt altına alıp, yeni eserleri gün yüzüneçıkarılması için çalışmalara başladık.  Bunun yanında Hüsameddin Ankaravi Camii ve Türbesini restore ettirip 2021 yılının Kurban Bayramında tekrar ibadete açtık. Karahoca Camiimizin yenileme çalışmaları da devam ediyor. Sadece var olan eserleri değil unutulan ya da gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen eserlerimizle ilgili çalışmalarımız da sürüyor Bu önemli çalışmaya verdikleri destek için dönemin Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörü şimdiki Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Yusuf Tekin’e ve akademisyenlerimize teşekkür ediyoruz.” dedi. 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fatih&amp;apos;in madalyonu evinde sergileniyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fatihin-madalyonu-evinde-sergileniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fatihin-madalyonu-evinde-sergileniyor</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Londra’dan İstanbul’a getirilen Fatih Sultan Mehmet madalyonunu Panorama 1453 Tarih Müzesi’nde sergilenmeye başladı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/16062023234219_49df6d5e5d9eaedcb5da4001193c84a5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fatihin, madalyonu, evinde, sergileniyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Ocak 2023’te teslim alınarak Londra’dan İstanbul’a getirilen Fatih Sultan Mehmet madalyonunu Panorama 1453 Tarih Müzesi’nde sergilenmeye başladı.

Fatih Sultan Mehmet'in 542 yıl önce poz vererek hazırlattığı Costanzo da Ferrara ürünü madalyon İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun katılımıyla ziyarete açıldı.

Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ile Kültür A.Ş. Genel Müdürü Murat Abbas’tan madalyon ve sergileneceği Panorama 1453 Tarih Müzesi’yle ilgili bilgi alan Başkan İmamoğlu, “Aynen Fatih Sultan Mehmet'in portresiyle ilgili sürecin işlediği şekliyle, madalyon konusunda da bir müzayede olduğu bilgisini bana Mahir Bey ulaştırır ulaştırmaz, ‘Mutlaka onu da İstanbul'a kazandırmamız gerekir’ demiştim. Süreç sonuçlandı ve madalyonu İstanbul'a, sahibinin evine getirmiş olduk” dedi.

 

“Biz, şu anda bu şehrin sahibiyiz, emanetçileriyiz” diyen İmamoğlu, bu ruhu, nerede olursa olsun yakalamak, hissetmek ve onun gereğini yerine getirmek için bu topraklara olan sorumluluğun esas çıkış noktası olduğunu söyledi.

Başkan İmamoğlu, Fatih Sultan Mehmet'in değerli bir padişah olduğunun altını çizerek, "Türk tarihi için muazzam bir komutan, bir lider. İstanbul'un fethini 21 yaşında bize yaşatan, tarihe parmak basmış, iz bırakmış genç bir lider aynı zamanda. Aynı zamanda, o çağa göre değişimin öncüsü. Birçok konuda ilki, yeniliği yapan, kazandıran bir lider. Her yönüyle ele alınması gereken bir insan Fatih Sultan Mehmet. Onun bu çağa dönük formasyonunu yakalayıp, dünyaya da servis edilebildiği, kabiliyetlerini ortaya koyabildiği, bu memleketin gençleri başta olmak üzere, dünyanın en kabiliyetli gençlerinin fırsatları aradığı, girişimciliğin, inovasyonun merkezi olan bir İstanbul, sanatçıların merkezi olan bir İstanbul, zenginliğin, insani zenginliğin merkezi olan bir İstanbul'u var etme noktasında bize sorumluluk yüklüyor. Bu duygularla hareket ediyoruz” diye konuştu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Torbalı&amp;apos;daki Metropolis Antik Kenti’nde çok sayıda eser ortaya çıkarıldı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/torbalidaki-metropolis-antik-kentinde-cok-sayida-eser-ortaya-cikarildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/torbalidaki-metropolis-antik-kentinde-cok-sayida-eser-ortaya-cikarildi</guid>
<description><![CDATA[ Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) tarafından İzmir’in Torbalı ilçesinde bulunan Metropolis Antik Kenti’nde yürütülen çalışmalar sonucu, çok sayıda tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/torbalidaki-metropolis-antik-kentinde-cok-sayida-eser-ortaya-cikarildi-152405-20231220.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Torbalıdaki, Metropolis, Antik, Kenti’nde, çok, sayıda, eser, ortaya, çıkarıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Çalışmalar hakkında açıklama yapan DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, “Bizim bundan sonraki hedefimiz ulusal ve uluslararası akademik çalışmalar yapmak. Burası adeta açık hava laboratuvarı gibi, çok kıymetli verilerimiz var. İlk kazması vurulması üniversitemize ait olan bir kazı. Mümkün olan en üst düzeyde korumaya çalışıyoruz" mesajını verdi.

 

İzmir’in Torbalı ilçesinde bulunan ve kuruluşu günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanan, antik çağda “ana tanrıça kenti” olarak adlandırılan Metropolis Antik Kenti’nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) tarafından yürütülen kazı çalışmalarında çok sayıda anıtsal yapı ve eser ortaya çıkarıldı. Buradaki çalışmalar hakkında bilgi vermek amacıyla DEÜ tarafından antik kentte basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya, DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar’ın yanı sıra, Torbalı Kaymakamı Ercan Öter, Kazı Başkanı DEÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı’nda görevli Prof. Dr. Serdar Aybek, ve kazının önceki başkanı Prof. Dr. Recep Meriç katıldı.

 

 

 

Su baskınlarına karşı alınan önlemlere dikkat çekildi

 

Programda açıklama yapan DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, antik kentte binlerce yıl önce yaşayanların su baskınlarına karşı almış oldukları önleme dikkat çekti. Hotar, "Sayın Recep Meriç hocamız 1990 yılında bu yapının, bu buluntunun varlığını keşfetmiş ve kazı çalışmalarını başlatmış. Yaklaşık 30 yıl süren bir geçmişten sonra bir süre ara verilmiş hocamızın emekli olmasından itibaren daha sonra bizim kadromuza aldığımız Serdar hocamızdan sonra tekrar sayın Cumhurbaşkanımızın da imzasıyla bu kazıyı yapma yetkisi üniversitemize verildi ve iki yıldır devam ettirmekteyiz. Antik kent çok kıymetli. Ülkemizin her bir taşı çok kıymetli. Bu kentin, bu tiyatronun hiç bozulmadan neredeyse orijinal olarak bulunmuş olması çok değerli. Konunun uzmanı hocalarımız özellikle su baskınlarına karşı çok özel bir su tahliye sisteminin olduğunu anlattı. Kentin diğer bölümlerinde özellikle konut olarak kullanılan villaların zemininde halı yerine adeta yapılmış çok kıymetli mozaikler var. Mozaiklerde genelde erkek ve kadın figürü ve birbirine bakar vaziyette. Biz onları evin sahipleri olarak düşündük. Hocalarımız öyle olabileceğini anlattı” diye konuştu.

 

 

 

"En üst düzeyde korumaya çalışıyoruz"

 

Metropolis Antik Kenti’nin, İzmir için de önemli bir turizm fırsatı olmasını hedeflediklerini söyleyen Prof. Dr. Nükhet Hotar, "Bizim bundan sonraki hedefimiz ulusal ve uluslararası akademik çalışmalar yapmak. Burası adeta açık hava laboratuvarı gibi çok kıymetli verilerimiz var. İlk kazması vurulması üniversitemize ait olan bir kazı. Mümkün olan en üst düzeyde korumaya çalışıyoruz. Kaymakamımızın da öncülüğünde bir yine proje kapsamında ilkokul çocuklarımızın gelip burada çeşitli deneyimler elde etmesi söz konusu. Bizim hedefimiz çocuklarımızı, gençlerimizi bu bilinçle yetiştirerek geleceğe hazırlamak. Burası maalesef turistik olarak çok fazla turistin geldiği veya konuyla ilgili bilim insanlarının ziyaret ettiği veya haberdar olduğu bir yer değil. Yıllık verilerden görüyoruz bunu. Burada da basının duyurulma noktasındaki çabası, buradaki bu güzelliklerin dünya çapında daha çok duyurulması, daha çok araştırmacının ve turistin buraya gelmesi, hem konuyla ilgili araştırmaların artması, hem ilçeye, ülkeye veya şehrimize bir bunun ticari faaliyet olarak da kısmen yansıması çok kıymetli” dedi.

 

 

 

"Metropolis’te her zaman sürprizlerle karşılaşıyoruz"

 

Antik kentte yapılan çalışmalarda her geçen gün yeni bir zenginlik gördüklerini dile getiren Kazı Başkanı Prof. Dr. Aybek ise, “Metropolis’te 1989 yılından beri devam eden uzun bir arkeoloji çalışması var. Metropolis’teki araştırma çalışmalarının DEÜ’ye geçmesiyle birlikte, Metropolis aslında 2003 yılına, araştırmaların ilk başladığı noktaya, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geri döndü. Bundan sonraki süreçte de aynı şevkle, aynı heyecanla çalışmalara devam edeceğiz. Metropolis İyonya’nın çok önemli bir kenti. Çok bereketli toprakları kendisine sınır olarak almış bir kent. Burada özellikle tarım öne çıkıyor. Hemen önünden geçen Menderes Nehri’nin bereketiyle bu tarım ürünlerini eski çağ dünyasında farklı yerlere gönderebiliyor ve buradan da zenginleşiyor. Bugün Metropolis’in harabelerini gezdiğimizde o zenginliği, güzel mermer yapıları görebiliyoruz ve o günün şaşasını anlayabiliyoruz. Metropolis’te her zaman sürprizlerle karşılaşıyoruz. Yamaçta kurulmuş bir kent olduğu için genellikle kalıntılar derin alüvyal dolgular altında ortaya çıkıyor. Yeni çalıştığımız alanda toprak üzerinde görülen çok fazla bir şey bulunmamasına rağmen arkeolojik kazıların sonucunda çok önemli buluntular ortaya çıktı. Yerinde korunmuş olan sütunlar, ayakta durumda tuğla dükkanlar bulundu. Heyecanla önümüzdeki yıllardaki çalışmaları bekliyoruz” açıklamasında bulundu.


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Magnesia Antik Kenti’nde hedef yeniden inşa...</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/magnesia-antik-kentinde-hedef-yeniden-insa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/magnesia-antik-kentinde-hedef-yeniden-insa</guid>
<description><![CDATA[ Magnesia Antik Kenti’nde 2021 yılında başlayan kazı çalışmasıyla dört metrelik dolgunun altından çıkarılan Zeus Tapınağı için hedef, yüzde 80 orijinal parçasıyla yeniden ayağa kaldırmak. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/magnesia-antik-kentinde-hedef-yeniden-insa-112103-20230920.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Magnesia, Antik, Kenti’nde, hedef, yeniden, inşa...</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Aydın’ın Germencik ilçesi Ortaklar beldesine bağlı Tekin Mahallesi’nde yer alıyor. Kentin kuruluşuna dair birçok görüş varsa da kuruluş öyküsünün anlatıldığı yazıtın bulunması sayesinde Magnesia’nın kuruluş öyküsünün büyük bir kısmını öğreniyoruz. Magnesia, ismini kentin kurucuları olan Magnetlerden alıyor. Kelime, “mıknatıs taşı” anlamına geliyor. Mıknatıs taşının Magnesia taşı olarak isimlendirildiğini Euripides ve Platon’dan öğreniyoruz. Kentin kurulduğu ilk yerin bugün bulunduğu yer olmadığı, Magnesialıların bugün kalıntıların bulunduğu bölgeye M.Ö. 400 yılında taşındığı biliniyor.

Kazıların tarihi

 Magnesia Antik Kenti’nde ilk kazılar 1842-43’te arkeolog ve gezgin olarak tanıdığımız Charles Texier tarafından gerçekleştiriliyor. Kent hakkındaki asıl bilgiler ise 1891-93 yılları arasında Carl Humann tarafından yapılan kazılara dayanıyor. Magnesia, bu tarihten sonra 90 yıl boyunca adeta unutulmuş, bırakıldığı bu derin uykudan ancak 1984 yılında uyandırılmış. Bu tarihte Aydın Arkeoloji Müzesi tarafından yeniden kazılara başlanmış. 2020 yılına kadar Prof. Dr. Orhan Bingöl başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları 2021 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Görkem Kökdemir tarafından sürdürülüyor.

Sunak bulundu

 Antik kentte bulunan ve kazılarla gün yüzüne çıkarılan Zeus Tapınağı son dönemde arkeoloji dünyasının merakla takip ettiği, arkeoloji meraklılarını heyecanlandıran bir yapı. Magnesia Antik Kenti Kazı Başkanı Doç. Dr. Görkem Kökdemir, Zeus Tapınağı’nın önemli bir bölümünü gün yüzüne çıkardıklarını dile getirerek, Anadolu’nun en iyi korunmuş tapınakları arasında gösterilen tapınaktaki kazıların 2021 yılında başladığını hatırlattı. Kökdemir, Zeus Tapınağı’nda bu yılki kazılarda bir sunak bulunduğunu da aktardı. Genişliği 3 metre 53 santimetre, uzunluğu 5 metre 10 santimetre, yüksekliği 70 santimetre olan sunağın, kurban törenlerinde kullanıldığı düşünülüyor.

40 BİN KİŞİLİK STADİON

 

Magnesia’daki önemli yapılardan biri de stadion. Mermerden 40 bin kişilik stadion, spor müsabakalarına, at yarışlarına ve müzik alanındaki yarışmalara ev sahipliği yapıyordu.

600’e yakın mimari eleman

Kazılarda tapınağın orijinal mimari elemanlarının yüzde 80’inin bulunduğunu söyleyen Kökdemir, “600’e yakın mimari elemandan bahsediyoruz. Tapınağa ait olan mimari elemanların buluntu durumuna göre bir proje ile belgelemesini yapacağız” dedi. Zeus Tapınağı’nın Helenistik Dönem’in önemli yapılarından olduğuna dikkat çeken Kökdemir “Alman dönemi kazılarında kazılmış ve bir yayınla bilim dünyasına duyurulmuştu. Biz 100 yıl sonra tekrar ortaya çıkartarak yeni bilgiler ve yeni çalışmalarla tapınakla ilgili daha fazla veriye ulaşacağız” ifadelerini kullandı. Doç. Dr. Kökdemir, Magnesia Zeus Tapınağı’nda, 19. yüzyılda Almanlar tarafından kazı yapıldığını, bu tapınaktan Almanya’ya parçalar götürüldüğünü ve günümüzde Almanya’daki Pergamon Müzesi’nde sergilendiğini belirtti. Kökdemir, “Tapınağın yüzde 90 imitasyonlu haliyle ön cephesinin birebir bir sergilemesi mevcut. Buluntu durumumuzun yüksek oranla çıkmasına bağlı olarak Magnesia’da tapınağı yüzde 80 orijinal parçayla yerinde ayağa kaldırmak için çalışmalarımızı başlattık” dedi. Kazı Başkanı Kökdemir, Milliyet Arkeoloji okurlarını Magnesia’ya davet ederek, tapınağın yerinde görülmesi, Zeus Tapınağı haricindeki diğer yapıların da ziyaret edilmesi gerektiğini belirtti.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karaburun&amp;apos;daki kazılarla arkeolojik varlıklar gün yüzüne çıkarılıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karaburundaki-kazilarla-arkeolojik-varliklar-gun-yuzune-cikariliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karaburundaki-kazilarla-arkeolojik-varliklar-gun-yuzune-cikariliyor</guid>
<description><![CDATA[ Egeli Akademisyenden Karaburun’un tarihine ışık tutan araştırma ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/22012024134545_a2ae4cc92f3c4f9a76197d2a04b4861b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karaburundaki, kazılarla, arkeolojik, varlıklar, gün, yüzüne, çıkarılıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu tarafından yürütülen “Karaburun Arkeolojik Yüzey Araştırması” bölgenin tarihine ışık tutuyor.  Yaygın Yüzey Araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilen çalışma neticesinde tarihi kalıntılar belgelenerek coğrafi bilgi sistemine dayanan geniş bir veritabanı oluşturuldu.

Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, Egeli bilim insanları tarafından çok sayıda kazı ve yüzey araştırması yürütüldüğünü, bunlardan birisinin de Karaburun’da, Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu başkanlığında sürdürüldüğünü söyledi. Karaburun’un tarihine ışık tutan bu araştırmayı yürüten ekibi tebrik eden Rektör Prof. Dr. Budak,  Ege Üniversitesi olarak, Türkiye’nin; tarihi, kültürel ve arkeolojik varlıklarını gün yüzüne çıkarmaya, ülke turizmine kazandırmaya devam edeceklerini söyledi.

Araştırma hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu, “Sekiz yıl süren araştırma, 200’e yakın arkeolojik ve tarihi alanı kayıtlara geçerek Karaburun’un geçmişi üzerine yapılan ilk sistemli çalışma olmuş, İzmir’in tarih öncesine ilişkin bilinmeyen yönleri ortaya çıkarmıştır. Araştırma, Paleolitik Dönemden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar olan tüm dönemlere ait kültürel varlıkları inceleyerek ve korunması için çalışarak İzmir’in ve Türkiye’nin kültürel mirasına ve belleğine katkı sunmaktadır” dedi.

“Araştırma İzmir’deki insan varlığını 250 bin yıl geriye çekti”

Prof. Dr. Çilingiroğlu, “Karaburun’un Yeni Liman çevresindeki araştırmalar, İzmir’in bilinen en eski buluntu yerini keşfederek, İzmir ve çevresindeki Alt ve Orta Paleolitik Dönemlere ilişkin yerinde korunmuş olan ilk yontma taş aletlere erişmiştir. Bu buluntular Batı Anadolu prehistoryası açısından önem taşımakta, İzmir’deki insan varlığını 250 bin yıl geriye çekmektedir. Araştırma, bölgede Buzul Çağı’nda yaşamış toplayıcı avcı gruplara ilişkin çok sayıda arkeolojik veriye ulaşmıştır. Yapılan çalışmalar Karaburun’da günümüzden önce 12 bin yıl önceye tarihlenen ve çakmaktaşından üretilmiş mikrolitik bir yontmataş alet endüstrisine işaret etmektedir. Bu endüstri Doğu Akdeniz ve Ege’den bilinen çağdaş bulgularla benzerlikler sunar. Karaburun Arkeolojik Yüzey Araştırması günümüzden 11 bin – 9 bin yıl önce, Holosen başlarında bölgede yaşamış konar-göçer toplayıcı-avcı gruplara ilişkin ilk arkeolojik kanıtlara erişmiş, Batı Anadolu’da tarıma dayalı yaşam biçiminin ortaya çıkışından önceki tarihsel süreçleri aydınlatmıştır” diye konuştu.

Prof. Dr. Çilingiroğlu, tüm keşif ve bulguların “Journal of Field Archaeology”, “Antiquity” ve “Arkeoloji Dergisi” gibi uluslararası ve ulusal akademik dergilerde yayımlanarak bilim dünyasına sunulduğunu dile getirdi.

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ödemiş&amp;apos;te yapılan kaçak kazı bir devri ortaya çıkardı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/odemiste-yapilan-kacak-kazi-bir-devri-ortaya-cikardi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/odemiste-yapilan-kacak-kazi-bir-devri-ortaya-cikardi</guid>
<description><![CDATA[ Ödemiş&#039;te kaçak kazı yapıldığı bilgisi üzerine operasyon yapan KOM Grup Amirliği tarafından mozaik bulunan bölge, sit alanı ilan edildi. Karar Resmi Gazete&#039;de yayınlandı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/odemiste-yapilan-kacak-kazi-bir-devri-ortaya-cikardi-084951-20230811.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ödemişte, yapılan, kaçak, kazı, bir, devri, ortaya, çıkardı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Habergündemim -

Ödemiş Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Grup Amirliği ekipleri, 27 Ocak 2022 tarihinde Kiraz ilçesi Çömlekçi Mahallesi'nde dağlık bir arazide kaçak kazı yapılan alanda, Roma dönemine ait ve 3'üncü yüzyıldan kalma olduğu değerlendirilen mozaik ile sütun başlığı ve mermer mimari parça ele geçirdi. Kaçak kazıyı yaptığı belirlenen İ.E., polis ekipleri tarafından yapılan çalışmanın ardından yakalanarak gözaltına alındı ve şüpheliye 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefetten işlem yapıldı.

SİT ALANI İLAN EDİLDİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından alınan kararla, gerçekleştirilen operasyonda mozaiklerin bulunduğu alan arkeolojik sit alanı ilan edildi. Yapılan açıklamada, İzmir İli, Kiraz İlçesi, Çömlekçi Mahallesi, Gözlübaba Mevkii 111 ada, 4 parsel numarasında, özel mülkiyette kayıtlı tarla vasıflı taşınmazda tespit edilen, bir bölümü açığa çıkartılmış yapı kalıntısının tabanına ait 4-5 yy tarihlenen Roma dönemine ait taban mozaiği ile etrafında bulunan mimari parçalar dikkate alınarak alanın ekli haritada gösterildiği şekli ile 111 ada 2., 3. ve 6. parsellerin tamamı ile 4 parselin bir kısmının 1. derece arkeolojik sit alanı. 111 ada. I parselin tamamı ile 4 parselin bir kısmının 3. derece arkeolojik sit alanı olarak tescil edilmesine, sit tescil fişinin uygun olduğuna, taşınmazların tapu kayıtlarına derecesine uygun şerhin konmasına, Müze Müdürlüğü tarafından kurtarma kazısı yapılarak, açığa çıkan mozaikler ile ilgili konservasyon ve restorasyonun yapılmasına 2863 sayılı Yasa'nın 17. maddesi gereğince koruma amaçlı imar planlarının hazırlanarak iletilmesine, ilgilileri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu anlaşıldığından davanın sonucundan Kurul Müdürlüğüne bilgi verilmesine, kaçak kazılar ile ilgili yerel yönetimlerce gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasına karar verildiği belirtildi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EÜ Etnografya Müzesinden “Ege Bölgesi Antik Agora Ağırlıkları&amp;quot; söyleşisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eu-etnografya-muzesinden-ege-boelgesi-antik-agora-agirliklari-soeylesisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eu-etnografya-muzesinden-ege-boelgesi-antik-agora-agirliklari-soeylesisi</guid>
<description><![CDATA[ Ege Üniversitesi (EÜ)  Etnografya Müzesinde “Ege Bölgesi Antik Agora Ağırlıkları” söyleşisi düzenlendi. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/12022024112530_894fb9417aebcce53eb046c208df763b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>EÜ, Etnografya, Müzesinden, “Ege, Bölgesi, Antik, Agora, Ağırlıkları, söyleşisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ EÜ Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen ve moderatörlüğünü EÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Haluk Sağlamtimur’un yaptığı söyleşide konuşmacı olarak Koleksiyoner Izak Eskinazi  yer aldı. Söyleşiye; EÜ Etnografya Müzesi Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Dilek Maktal Canko, akademisyenler, konuya ilgi duyanlar ve öğrenciler katıldı.

Söyleşide koleksiyon yapmaya başlama hikâyesini anlatan Izak Eskinazi,  “Ağırlık koleksiyonuma 2000’li yılların başında başladım. Koleksiyonumda 850’ye yakın obje bulunuyor. İzmir Arkeoloji Müzesine kayıtlı bir koleksiyonerim” dedi. Agora hakkında bilgiler veren Eskinazi, “Agora, basit tanımıyla sütunlu galeri ve dükkân dizileriyle çevrili, üstü açık kare bir mekândır. Agora’da yer alan mekânların ön tarafında bir tezgâh ve içinde satılacak mallar yer alırdı. Agoralar birer kamusal alan olduğu için belirlenen kurallara uyulması mecburiyeti vardı. Bu kurallar agoranın uygun bir yerine taş üzerine kazılarak yazılır ve uygun bir yere dikilirdi. Alışveriş sırasında kullanılan kamusal araçlar ise tartmada kullanılan teraziler, terazi ağırlıkları, hacim ve uzunluk ölçüleri ile ödeme aracı olan sikkelerdi” diye konuştu.  

“Ağırlıklar bronz kurşun veya taştan üretilirdi”

Antik dönemde agoralarda kullanılan ağırlıkların, materyalleri, şekilleri ve üzerlerindeki sembollerin açıklamaları hakkında da bilgi veren Eskinazi, “ Eski Yunan terazi ağırlıklarına genel olarak bakıldığında esas olarak; bronz, kurşun ve taş malzemelerden üretilmiş oldukları görünür. Bronz ve taş, kurşuna göre daha dayanıklı ve orijinal ağırlıklarını korumada daha stabildirler ancak daha az üretilmişlerdir. Bu nedenle günümüze daha az sayıda ulaşmışlardır. Bronz ağırlıkların üretilmesi daha pahalı olduğu için bu ağırlıklar daha ziyade, pazar denetçileri tarafından standart ağırlık olarak üretildiği düşünülmektedir” diye konuştu.

Antik dönem ağırlık ölçülerine de değinen Eskinazi, bu ölçüleri örneklerle anlattı. Eskinazi, kendi koleksiyonuna ait parçaları katılımcılara tanıtırken Roma ve Bizans ağırlıkları konusunda da kısa bir bilgilendirme gerçekleştirdi.

Eskinazi, söyleşinin ardından, katılımcıların koleksiyonuyla ilgili sorularını yanıtladı. Etkinlik sonunda Doç. Dr. Haluk Sağlamtimur ve Dr. Öğretim Üyesi Dilek Matkal Canko, Izak Eskinazi’ ye “Teşekkür Belgesi” takdim etti.

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;İnsanlık medeniyetinin başladığı yer Arslantepe Höyüğü’dür&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/insanlik-medeniyetinin-basladigi-yer-arslantepe-hoeyugudur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/insanlik-medeniyetinin-basladigi-yer-arslantepe-hoeyugudur</guid>
<description><![CDATA[ ​​​​​​​Malatya Büyükşehir Belediye Başkanı Selahattin Gürkan, Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezinde incelemelerde bulundu. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/05032024142951_6d0796944d4dd7c11859f963a71bd6fd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İnsanlık, medeniyetinin, başladığı, yer, Arslantepe, Höyüğü’dür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ Karşılama merkezindeki çalışmaların hızlı bir şekilde devam ettiğini belirten Başkan Gürkan, karşılama merkezinin kısa süre içerisinde tamamlanacağını söyledi.

MALATYA (İGFA) - Malatya’nın Battalgazi ilçesi Orduzu Mahallesi’nde yer alan Arslantepe Höyüğü, 26 Temmuz 2021 yılında Türkiye'nin 19'uncu kültür varlığı olarak UNESCO Dünya Miras Listesi'ne kaydedilmişti. Höyüğün Dünya Miras Listesi’ne alınmasıyla beraber gerekli çalışmaların başladığını ifade eden Başkan Gürkan, Türkiye’ye örnek olacak bir Karşılama Merkezinin yapıldığını ifadelerine ekledi.

Arslantepe Höyüğü tarihi ile ilgili bilgiler aktaran Başkan Gürkan, buranın insanlık medeniyeti için büyük önem arz ettiğinden bahsetti. Başkan Gürkan, “Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezini yerinde görüp incelemek maksadıyla geldik. Yapılan çalışmalara baktığımızda çalışmaların hemen hemen son aşamasına geldiğini gördük. Derz ve ters tavan işlemlerinin tamamlanmasının akabinde de Simülasyon Merkezi ve diğer sosyal donatı alanlarının tefrişatı ile ilgili çalışmalar yapılacak.

 

Orduzu Arslantepe Höyüğü milattan önce 3500’lü yıllarda ilk saray devletinin, devlet bürokrasisinin, muhasebe kayıtlarının, gümrük işlemlerinin, ilk taş devrinden demir devrine evrilimi ve demirin araç gereç olarak kullanılmasının, tapınakla sarayın birbirinden ayrılmasının yani devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılmasının vücut bulduğu yerdir.

Buradaki Karşılama Merkezinin taş duvarlardan yapılmasının temel esprisi de Taş Devri döneminin bir sarayı olan Arslantepe Höyüğündeki kerpiç saraydır. Tabii o dönem Taş Devridir. Taş Devrini simgelemesi anlamında Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezini, taş duvarlardan yaptık.

Türkiye’deki diğer ören yerleri ve höyüklerle ile ilgili tescil edilmiş UNESCO Kültürel Mirasları ile ilgili en modern, en teknolojik, donanım anlamında en üst segmentte olan yer Malatya Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezidir. Buranın tüm finansmanı hazırlanmıştır. İnşallah bir ay gibi bir sürede de tamamlanması planlanıyor. Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezinin Malatya’mıza, ülkemize ve bütün insanlığa hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum. Çünkü Arslantepe Höyüğü dünya kültürel mirasıdır. Arslantepe Höyüğü, UNESCO tarafından 26 Temmuz 2021 yılında 19’uncu Türkiye Kültürel Mirası olarak tescil edilmiş bir eserdir.

 

Höyükte yapılacak olan Simülasyon Merkezinde tarihin derinliklerine giderek, Malatya’nın tarihi mekânlarının bütün öğrencilerimize gösterilmesi temin edilecek. Ayrıca oturma grupları, sosyal tesisler, sergiler, o döneme ait kerpiç saraydaki yaşantılar fotoğraf örnekleri ile sergilenecektir. Arslantepe Höyüğü Tanıtım ve Karşılama Merkezinin başta Orduzu Mahallemize, Malatya’mıza, ülkemize ve insanlığa hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum. Çünkü insanlık medeniyetinin başladığı yer ‘Arslantepe Höyüğü ’dür. Bu anlamda Arslantepe Höyüğü’nün bütün insanlığa hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum” dedi.

Öte yandan 28 Şubat 2024 tarihinde Roma Sapienza Üniversitesi’nde bir konferansa katıldığını ifade eden Başkan Gürkan, “Geçtiğimiz hafta Roma’da bulunan Sapienza Üniversitesi’nde Arslantepe Höyüğü ile ilgili düzenlenen sergiye ve sempozyuma katıldım.  Oradaki yapılan çalışmaları yürüten Marcella Frangipane, Francesca Balossi Restelli,  Arslantepe Höyüğündeki 45 yıllık çalışma süreçlerini anlattılar. Ayrıca höyükte bulunan buluntuların gerek Malatya Müzesi gerekse de Etnografya Müzesinde sergilenme süreçleri de detaylı bir şekilde anlatıldı” açıklamalarında bulundu.

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EÜ Arkeoloji Bölümünün yürütmüş olduğu en uzun soluklu kazı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eu-arkeoloji-boelumunun-yurutmus-oldugu-en-uzun-soluklu-kazi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eu-arkeoloji-boelumunun-yurutmus-oldugu-en-uzun-soluklu-kazi</guid>
<description><![CDATA[ . ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/28022024125130_1406707ba3f4c44817ed286f7c673d03.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>EÜ, Arkeoloji, Bölümünün, yürütmüş, olduğu, uzun, soluklu, kazı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Onur Zunal, Ege Üniversitesi tarafından kazı çalışmaları gerçekleştirilen Menderes İlçesi sınırlarında yer alan Klaros kazı alanı hakkında bilgiler verdi. Doç. Dr. Zunal, “Klaros, Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümünün yürütmüş olduğu en uzun soluklu kazılardan birisidir” dedi.

Klaros kazı alanının bulunduğu konumdan bahseden Doç. Dr. Zunal, “Menderes İlçesi sınırlarında yer alan Klaros, İonia’nın en önemli kutsal alanlarından biri aynı zamanda şu ana kadar yapılan kazı çalışmalarının gösterdiği üzere en eski kehanet merkezidir. Klaros, Menderes’in güneyinde, ovayı güneydeki Kuşadası Körfezi'ne bağlayan Ahmetbeyli Vadisi'nin taban düzlüğünde yer alır. Kla­ros’un yer aldığı Ahmetbeyli Vadisi, Smyrna ve Ephesos kentleri arasında ulaşımı sağlayan önemli bir kavşak noktasıdır. Bir kent dışı kutsal alan olan Klaros’un bağlı olduğu ana kentleri, kuzeydeki Kolophon’a uzaklığı 13 kilometre, güneydeki Notion’a uzaklığı ise 1.6 kilometredir” dedi.

“Geçmişten günümüze kazı çalışmaları”

Kazı alanında yapılan ilk araştırmalardan bahseden Doç. Dr. Onur Zunal, “Antik metinler ve arkeolojik verilere göre İsa’dan önce 13’üncü yüzyılda kurulduğu anlaşılan Klaros’ta ilk sistemli araştırmalar 1886 yılında Carl Schuchhardt tarafından gerçekleştirilmiş, ardından ilk kazı, Theodor Macridy’nin 1907 yılında kutsal alanda alüvyon dolgunun altında kalan tek sütunun aşınmış yüzeyini görüp burada küçük bir sondaj yapmasıyla başlamıştır. 1950-1961 yılları arasında Loius Robert ve Jeanne Robert, 1988-1997 yılları arasında da Juliette de La Genière tarafından kazı çalışmaları yürütülmüştür. 2001 yılından bu yana Klaros’ta sürdürülen kazı, araştırma ve onarım çalışmaları Ege Üniversitesi öğretim üye ve elemanları tarafından devam ettiriliyor. 2001-2019 yılları arasında Nuran Şahin başkanlığında gerçekleştirilen kazılar, 2020 yılından bu yana bilimsel danışmanlığımda sürdürülüyor. Klaros, bu anlamda Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün yürütmüş olduğu en uzun soluklu kazılardan birisidir” diye konuştu.   

Helenistik dönemin kült heykelleri yer alıyor

Klaros denilince doğal olarak akıllara ilk gelen anıtsal boyutlara sahip olan Hellenistik dönem Apollon Klarios tapınağı ve tapınağa ait kült heykeller olduğunu belirten Doç. Dr. Zunal, “Bu heykeller 6x11 sütunlu, 26m x 45m boyutlarında, peripteros planlı tapınak İonia’da Helenistik dönemde inşa edilmiş olan tek Dor tapınağıdır. İsa’dan önce  3’üncü yüzyıl başında inşa edilmeye başlanmış, İsa’dan önce 2’nci yüzyılın sonlarında, tapınağın krepisi, pronaosu, naosu ve anıtsal kült heykelleri tamamlanmıştır. Tapınak plan açısından ünik birtakım özelliklere sahiptir. Tapınağa giriş yapıldıktan sonra kuzeyde ve güneyde iki farklı merdiven yer alır. Kuzeydeki merdiven tapınağa girenler, güneydeki merdiven de tapınaktan çıkanlar tarafından kullanılmaktadır. Her iki merdivenin yerin altında yer alan tünel şeklindeki koridorla bağlantısı olup bu koridor kemerlerle desteklenmiş iki adytona açılmaktadır. Ön adyton rahip, yazman ve kehanet başvurusunda bulunanların bekleme yeri olarak kullanılmıştır. Kutsal su kuyusunun bulunduğu arka adyton ise kehanet işinin gerçekleştiği yer olup burayı sadece tanrı Apollon’un kâhini kullanmaktaydı. Tapınağın içerisinde yer alan Apollon, Artemis ve Leto kült heykelleri bir antik dönem kutsal alanında ve tapınağında bulunmuş en iyi durumda korunagelmiş ünik örnekler olarak dikkat çeker. Mermerden yapılmış heykellerin orijinal yükseklikleri 7 metre, ağırlıkları ise 25 ton civarındaydı” dedi.

“Kehanet merkezi: Klaros”

Klaros’un bir kehanet merkezi olması konusuna da değinen Doç. Dr. Zunal, “Kelime anlamı gelecekle ilgili ön görülerde bulunmak olan kehanet, Yunan pantheonunda birbirinden farklı görevleri olan tanrı, tanrıçalar arasında Apollon’un sorumlu olduğu işlerden biriydi. Kehanet, gelecekle ilgili bilgiler vermenin ötesinde Yunan toplumu için dinsel bir olgu ve zorunluluk anlamına da gelmekteydi. Özellikle tüm toplumu ilgilendiren önemli kararlar verileceği zaman mutlaka Apollon’a danışmak gerekirdi. Ayrıca kişisel meselelerini çözmek için de insanların Klaros’a geldikleri bilinmektedir. Bu anlamda Apollon’un kehanet verme özelliği, Klaros’un çok sayıda ziyaretçi almasındaki ana nedendir. Bu özelliğiyle de ön plana çıkan Klaros, İsa’dan önce 2’nci yüzyılda büyük bir üne kavuşmuş ve Roma İmparatorluğunun uzak sınırlarından pek çok kentten ziyaretçi almıştır” dedi.

Doç. Dr. Zunal, “Klaros’ta bulunan delegasyon yazıtlarına göre günümüz isimleriyle İtalya, İspanya, İngiltere, Hırvatistan, Bulgaristan ve Moritanya gibi farklı ülkelerin pek çok kentlerinden heyetler Klaros’a gelmiştir. Bu anlamda öne çıkan, Klaros’ta verilmiş en meşhur kehanet Smyrna’nın kuruluşudur. Öyküye göre, Aleksandros, Smyrna’yı aldıktan sonra Pagos Tepesi’nde uykuya dalar.  Rüyasında, Nemesis ilaheleri kendisine uyuduğu yerde bir kent kurmasını söylerler. Aleksandros, rüyasının yorumlatmak için generallerinden Lysimakhos’u, Klaros’a gönderir. Tanrıdan ‘Kutsal Meles çayının dışındaki Pagos’ta oturacak olan halk, üç hatta dört kat daha mutlu olacak’ yanıtını alır ve Pagos’ta Yeni Smyrna’yı kurar” dedi.

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarsus’un Altındaki Gizem: 2.000 Yıllık İhtişamlı Bir Şehir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarsusun-altindaki-gizem-2000-yillik-ihtisamli-bir-sehir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarsusun-altindaki-gizem-2000-yillik-ihtisamli-bir-sehir</guid>
<description><![CDATA[ Tarsus’un altında koca bir eski şehir yatıyor; tarihin derinliklerine uzanan bir yerleşim yeri. Şans eseri keşfedilen antik bir cadde, kentin iki bin yıl önceki ihtişamını ve zenginliğini gözler önüne seriyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f4636188ec3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarsus’un, Altındaki, Gizem:, 2.000, Yıllık, İhtişamlı, Bir, Şehir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu cadde, sadece mimarisiyle değil, aynı zamanda Tarsus’un Roma dönemindeki önemli bir merkez olduğunu kanıtlayan bir tarihsel kesit sunuyor.</p>
<p></p>
<p>Tarsus, o dönemin en büyük ve en önemli şehirlerinden biriydi. Caddeyi döşeyen bazalt taşları, bölgedeki diğer arkeolojik buluntular arasında dikkat çekici bir yer tutuyor. Bu taşlar polygonal teknikle yerleştirilmiş ve oldukça sağlam bir yapıya sahip. Bazalt, dayanıklılığıyla bilinen bir taştır; ancak ilginç olan, bu taşın Tarsus’a uzak bir bölgeden getirilmiş olmasıdır. Bu da Tarsus’un o dönemde ne kadar güçlü bir ticaret ağına sahip olduğunu gösteriyor.</p>
<p></p>
<p>Tarih boyunca birçok ünlü isim bu caddede yürümüş olabilir. Aziz Paul, Roma valisi Cicero, Julius Caesar, Mısır kraliçesi 7. Kleopatra ve Romalı general Marcus Antonius gibi tarihi figürler, Tarsus’un bu ihtişamlı yollarında adım atmış olabilirler. Hatta Roma İmparatoru Hadrian da bu caddeden geçmiş olabilir. Her biri, Tarsus’un kültürel ve siyasi öneminin bir parçasıydı ve bu caddede yürümüş olmaları olasılığı bile, kentin tarihi değerini bir kat daha artırıyor.</p>
<p></p>
<p>Tarsus’un altındaki bu antik şehir, tarihçilerin ve arkeologların dikkatini çeken eşsiz bir buluntu. Bu keşif, sadece Tarsus’un değil, dönemin ticaret, siyaset ve kültürel hayatına dair önemli ipuçları sunuyor. Binlerce yıl boyunca saklı kalmış bu şehir, hala keşfedilmeyi bekleyen pek çok sır barındırıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>12.000 Yıl Önceki Mühendislik Harikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/12000-yil-onceki-muhendislik-harikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/12000-yil-onceki-muhendislik-harikasi</guid>
<description><![CDATA[ Göbekli Tepe&#039;de Tonlarca Ağırlığındaki Sütunların Taşınmasının Gizemi ve Antik Dünyanın İzleri ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f451f71f76e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>12.000, Yıl, Önceki, Mühendislik, Harikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>12.000 yıl önce, insanlık tarihinin en eski yerleşimlerinden biri olan Göbekli Tepe'de devasa taş sütunlar taşınıyordu. Günümüzde büyük taşları hareket ettirmek için güçlü makineler ve nakliye kamyonları kullanıyoruz, ancak Göbekli Tepe'de arkeologlar 20 ton ağırlığındaki taş sütunların izine rastladılar. Dahası, taş ocağında hala duran 50 tonluk bir sütun bulundu. Bu devasa yapıların nasıl taşındığı sorusu, modern bilim insanlarını düşündürüyor: Atalarımız hangi yöntemlerle bu devasa taşları taşıdı?</p>
<p></p>
<p>Göbekli Tepe'nin sadece %5'i bugüne kadar kazılmış olmasına rağmen, bu antik site boyutları ve yaşıyla bugün bilinen hiçbir şeye benzemiyor. Diğer megalitik yapılarla kıyaslandığında, Göbekli Tepe, bir anlamda tüm bu yapıların “anası” olarak kabul ediliyor. Sitenin karmaşıklığı ve büyüklüğü, insanlık tarihine dair yeni sorular ortaya çıkarıyor.</p>
<p></p>
<p>Araştırmacılar, bu antik toplulukların izini sürmek için DNA örneklerini incelediler. Bulgular, Stonehenge'i inşa eden insanların atalarının günümüz Türkiye'sinden İngiltere'ye kadar binlerce kilometrelik bir yolculuk yaptığını gösterdi. Elde edilen kanıtlara göre bu insanlar, MÖ 6000'de Avrupa'ya yayılarak tarım yapmış ve yerleşmişlerdi. Bu süreçte, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde, Göbekli Tepe kadar karmaşık olmasa da, etkileyici megalitik anıtlar dikmişlerdi.</p>
<p></p>
<p>2020'de yapılan bir araştırma, Göbekli Tepe'yi inşa edenlerin ileri düzeyde geometri bilgisine sahip olduklarını ortaya çıkardı. Bu insanlar, sitenin inşasında “gelişmiş” geometrik ilkeleri başarıyla uygulamışlardı. Göbekli Tepe, bu anlamda sadece bir arkeolojik keşif değil, aynı zamanda eski insanların mühendislik yeteneklerine dair de önemli ipuçları sunuyor (Cambridge Archaeological Journal).</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Elazığ&amp;apos;da Tarihi Bir Keşif: 84 Metrekarelik Mozaik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/elazigda-tarihi-bir-kesif-84-metrekarelik-mozaik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/elazigda-tarihi-bir-kesif-84-metrekarelik-mozaik</guid>
<description><![CDATA[ Elazığ&#039;da yaşanan sıra dışı bir olay, tarih meraklılarını heyecanlandırdı. Salkaya köyünde fidan dikmek için tarlasını işleyen bir çiftçi, tesadüfen devasa bir mozaikle karşılaştı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2fdcddf759.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Elazığda, Tarihi, Bir, Keşif:, Metrekarelik, Mozaik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 84 metrekarelik bu mozaik, Roma veya Erken Bizans dönemine ait olduğu düşünülüyor.</p>
<p>Tesadüfen Yapılan Keşif</p>
<p>Köylü vatandaşın tarlasında yaptığı basit bir kazı çalışması, bölgenin tarihine ışık tutacak önemli bir buluşa dönüştü. Fidan dikmek için açtığı çukurda yer alan mozaik, hemen yetkililere bildirildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın koordinesinde başlatılan kazı çalışmalarıyla, mozaikin tüm detayları gün yüzüne çıkarıldı.</p>
<p>Mozaik Hakkında Bilgiler</p>
<p> * Boyutları: Yaklaşık 84 metrekarelik bir alana yayılan mozaik, Türkiye'de bulunan en büyük mozaiklerden biri olma özelliği taşıyor.</p>
<p> * Dönemi: Mozaikin Roma veya Erken Bizans dönemine ait olduğu tahmin ediliyor. Bu durum, bölgenin tarih öncesi dönemlerden itibaren yerleşim yeri olduğunu gösteriyor.</p>
<p> * Motifleri: Mozaik üzerindeki figürler, dönemin yaşam tarzı ve kültürel yapısı hakkında önemli ipuçları sunuyor. Anadolu leoparı, kurt, domuz, dağ keçisi, geyik, tazı ve sülün gibi hayvan figürleri, mozaikin görsel zenginliğini artırıyor.</p>
<p> * Önemi: Bu büyüklükte ve bu kadar iyi korunmuş bir mozaikin bulunması, hem Türkiye hem de dünya için önemli bir arkeolojik buluntu olarak değerlendiriliyor. Mozaik, bölgenin tarihine ışık tutacak ve turizme katkı sağlayacak bir potansiyele sahip.</p>
<p>Gelecek Planları</p>
<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı, mozaikin korunması ve sergilenmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Mozaikin bulunduğu bölgede bir müze veya arkeolojik park kurulması da gündemde. Bu sayede, hem yerli hem de yabancı turistler, bu eşsiz tarihi eseri yerinde görebilecekler.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Elazığ'da yapılan bu keşif, tarihin derinliklerine doğru bir yolculuk yapmamızı sağlıyor. Tesadüfen bulunan bu mozaik, bölgenin zengin kültürel mirasına bir kez daha dikkat çekti. Bu tür keşifler, geçmişimizi daha iyi anlamamıza ve geleceğe daha bilinçli bir şekilde adım atmamıza yardımcı oluyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ani, Kızkalesi (Ağçiperd) ve Kilisesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ani-kizkalesi-agciperd-ve-kilisesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ani-kizkalesi-agciperd-ve-kilisesi</guid>
<description><![CDATA[ Ani Harabeleri, tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan büyüleyici bir miras. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2e7b20ef7d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ani, Kızkalesi, Ağçiperd, Kilisesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kars'ın sınırları içerisinde yer alan bu antik şehir, hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle ziyaretçileri büyüler. Ani'nin en dikkat çekici yapılarından biri, Kızkalesi olarak bilinen Ağçiperd ve onun 13. yüzyıla ait kilisesidir. Ancak bu kiliseyi keşfetmek, diğer yapılara kıyasla daha zahmetli bir yolculuk gerektirir.</p>
<p></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2e7b8b1b89.jpg" alt=""></p>
<p>Kilise, Ani'nin güney ucunda, Arpaçay Nehri'nin kenarında, yüksek kayalıklar üzerine inşa edilmiştir. Bu stratejik konumu, doğal bir savunma hattı görevi görerek yapıyı korumuştur. Arpaçay'ın derin vadisi ve çevredeki sarp kayalıklar, kilisenin adeta bir kartal yuvası gibi ulaşılmaz bir noktada yer almasını sağlar. Böylesine bir coğrafyada kilisenin inşa edilmiş olması, dönemin mimarlarının mühendislik zekasını ve doğayla uyum içinde yaşam becerilerini gözler önüne serer.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2e7b6a8f42.jpg" alt=""></p>
<p>Kızkalesi'ne ulaşmak, Ani surlarından yürüyüş gerektiren zorlu bir parkur içerir. İç kale olarak bilinen Nerkinperd veya Miçnaperd'den geçerek bu bölgeye varmak mümkündür. Yolun çetin olmasına rağmen, varıldığında ziyaretçiyi karşılayan manzara tüm bu zahmete değerdir. Ani'nin tarihine derin bir yolculuk yapmak isteyenler, bu bölgeyi mutlaka ziyaret etmeli ve en az 6-7 saatlerini ayırarak bölgeyi keşfetmelidirler.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2e7b11d824.jpg" alt=""></p>
<p>Kilisenin bulunduğu noktaya varanlar, sadece tarihi bir yapının kalıntılarıyla değil, aynı zamanda bölgenin doğal güzellikleri ve huzur veren atmosferiyle de karşılaşırlar. Yüzyıllar boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Ani, Kızkalesi ile birlikte, tarihin derinliklerinden gelen eşsiz bir anı olarak karşımızda durmaktadır. Kars’a yolunuz düştüğünde bu özel bölgeyi görmeden gezinizi sonlandırmamanız tavsiye edilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2e7b31ef48.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göbekli Tepe: Uygarlığın Şafağı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goebekli-tepe-uygarligin-safagi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goebekli-tepe-uygarligin-safagi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;nin güneydoğusunda, tozlu bir tepenin altında gömülü olan Göbekli Tepe, insanlık tarihini altüst eden bir keşif olarak kabul edilmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2dc403e608.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göbekli, Tepe:, Uygarlığın, Şafağı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mısır piramitlerinden ya da İngiltere’deki Stonehenge’den çok önce, Göbekli Tepe'nin eski inşaatçıları, anıtsal taş sütunlar oyarak medeniyetin şafağında bir dönüm noktası yarattılar. En çarpıcı olanı, sitenin yaşıdır: 11.000 yıl önce, tarımın ve yerleşik toplumların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde inşa edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>1990'larda keşfedilen Göbekli Tepe, arkeoloji ve tarih dünyasında şok etkisi yaratmıştır. O dönemde avcı-toplayıcı olan insanlar, nasıl bu denli büyük ve sofistike bir yapı inşa edebilmişlerdi? Sitedeki devasa taş sütunlar, dairesel dizilimler halinde yerleştirilmiş olup, her biri 20 tona kadar ulaşabilmektedir. Bu sütunlar üzerine oyulmuş tilkiler, yılanlar, yaban domuzları ve kuşlar gibi hayvan figürleri, erken dönem insanlarının sanatsal yeteneklerinin ötesine geçen bir ustalık sergilemektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2dcaa83126.jpg" alt=""></p>
<p>Ancak bu oymalar sadece sanat eseri değil, derin bir sembolizmin taşıyıcısıdır. Göbekli Tepe'nin amacı hâlâ tam olarak anlaşılamamıştır. Tapınak mıydı, kutsal bir toplanma alanı mıydı, yoksa törenlerin yapıldığı bir merkez miydi? Kesin cevaplar hâlâ bulunamasa da, bu yerin o dönemin insanları için büyük bir öneme sahip olduğu açıktır. Site, farklı grupları bir araya getiren karmaşık sosyal yapılara dair ipuçları vermektedir.</p>
<p></p>
<p>Göbekli Tepe'nin en şaşırtıcı yanlarından biri de, çiftçilik yapmayan bir toplum tarafından inşa edilmiş olmasıdır. Geleneksel tarih anlayışına göre, karmaşık toplumlar tarımın gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Ancak Göbekli Tepe, bu teoriyi sorguluyor. İnsanların önce dini veya törensel amaçlarla toplandığı, daha sonra bu toplantıları sürdürebilmek için tarımı geliştirmiş olabileceği düşüncesini öne sürüyor.</p>
<p></p>
<p>Arkeologlar Göbekli Tepe'nin sırlarını açığa çıkarmaya devam ettikçe, bu keşfin insanlık tarihine dair bildiklerimizi derinden etkilediği su götürmez bir gerçektir. Site, atalarımızın mühendislik ve işbirliği yeteneklerinin, düşündüğümüzden çok daha önce geliştiğini ortaya koyuyor. Göbekli Tepe'nin taş sütunları arasında durduğunuzda, tarihin ve gizemin ağırlığını hissedebilirsiniz. Medeniyetin hikayesinin henüz tam olarak yazılmadığı bir yerde bulunuyor olursunuz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2dcc59effa.jpg" alt=""></p>
<p>Göbekli Tepe, sadece arkeolojik bir mucize değil, aynı zamanda unutulmuş bir çağın sessiz bir vasiyeti niteliğindedir. İnsanların dünyalarını nasıl şekillendirdiğine dair gizemli bir kapı açar ve her yeni keşif, bu kadim toplumun sırlarını biraz daha ortaya çıkarır. Ancak şimdilik, Göbekli Tepe insanlık tarihinin en büyük çözülmemiş bulmacalarından biri olmaya devam ediyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendilerine Oturuyorlar: İnsanlık Tarihinin İzleri Theopetra Mağarası&amp;apos;nda</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kendilerine-oturuyorlar-insanlik-tarihinin-izleri-theopetra-magarasinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kendilerine-oturuyorlar-insanlik-tarihinin-izleri-theopetra-magarasinda</guid>
<description><![CDATA[ Yunanistan&#039;ın Thessaglia bölgesinde bulunan Theopetra Mağarası, insanlığın en eski yaşam izlerinden bazılarını barındıran bir hazine niteliğindedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f29a8190656.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kendilerine, Oturuyorlar:, İnsanlık, Tarihinin, İzleri, Theopetra, Mağarasında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 130.000 yıl öncesine dayanan buluntular, bu mağarayı Avrupa'nın bilinen en eski tarih öncesi alanlarından biri yapıyor. Theopetra Mağarası'nda yapılan arkeolojik keşifler, Paleolitik, Mezolitik ve Neolitik dönemlerde farklı insan topluluklarının burada yaşam sürdüğüne dair önemli kanıtlar sunuyor. Bu buluntular, mağaranın tarih boyunca sürekli işgal edildiğini ve insanların avcı-toplayıcı toplumlarından yerleşik tarım topluluklarına geçişine dair eşsiz ipuçları verdiğini gösteriyor.</p>
<p></p>
<p></p>
<p><strong>Arkeolojik Keşiflerin Önemi</strong></p>
<p></p>
<p>Theopetra Mağarası'ndaki kazılar, insan yaşamının farklı evrelerini anlamak adına büyük bir öneme sahip. Mağarada bulunan taş aletler, seramikler ve insan kalıntıları, bu alanın binlerce yıl boyunca nasıl kullanıldığını gösteriyor. Ancak en dikkat çekici keşiflerden biri, yaklaşık 23.000 yıl öncesine tarihlenen taş duvardır. Bu duvar, insanların çevrelerini kontrol etme ve yapılar inşa etme becerilerinin erken bir örneği olarak kabul ediliyor ve insan yapımı en eski duvarlardan biri olarak tarihe geçiyor.</p>
<p></p>
<p><strong>Tarih Boyunca Süregelen Kullanım</strong></p>
<p></p>
<p>Theopetra Mağarası, tarih öncesi dönemlerde farklı amaçlarla kullanılmıştır. İlk dönemlerde avcı-toplayıcı topluluklar için bir barınak işlevi görürken, Neolitik döneme gelindiğinde mağara, dini ve kültürel ritüellerin gerçekleştirildiği bir yer haline gelmiştir. Bu, insanların yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, aynı zamanda manevi ve sosyal amaçlar doğrultusunda da mağarayı kullandıklarını gösteriyor.</p>
<p></p>
<p><strong>İnsanlık Tarihine Pencere</strong></p>
<p></p>
<p>Theopetra Mağarası'ndan elde edilen bulgular, insanlık tarihinin evrimsel sürecine dair derin bir anlayış sunuyor. Mağara, insanların doğayla nasıl etkileşime geçtiğini, çevrelerini nasıl şekillendirdiğini ve topluluklarını nasıl organize ettiğini ortaya koyuyor. Bu süreç, insanlığın basit yaşam biçimlerinden daha karmaşık sosyal yapılara ve nihayetinde yerleşik tarım topluluklarına geçişini aydınlatıyor.</p>
<p></p>
<p>Theopetra Mağarası'ndaki keşifler, insanlık tarihinin bu uzun ve karmaşık yolculuğuna dair paha biçilmez bilgiler sunuyor. Avcı-toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik yaşama geçişin izleri, bu mağarada saklı ve insanlık tarihine dair anlatılacak daha birçok hikayeye kapı aralıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sümerlerin Güneş Sistemi Haritaları ve Gizemli Dev Varlıklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sumerlerin-gunes-sistemi-haritalari-ve-gizemli-dev-varliklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sumerlerin-gunes-sistemi-haritalari-ve-gizemli-dev-varliklar</guid>
<description><![CDATA[ Sümerlerin 6.000 Yıllık Güneş Sistemi Haritaları: İleri Astronomi Bilgisi ve Gizemli Dev Varlıkların Tasvirleriyle Birleşen Kadim Bilgelik ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f126a7c27a6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sümerlerin, Güneş, Sistemi, Haritaları, Gizemli, Dev, Varlıklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Yaklaşık 6.000 yıl önce Mezopotamya’da yaşayan Sümerler, güneş sistemini doğru bir şekilde temsil eden ayrıntılı kil haritalar hazırladılar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f126ab96490.jpg" alt=""></p>
<p>Bu haritalar, dönemin koşulları göz önüne alındığında oldukça ileri bir astronomik bilgiye sahip olduklarını göstermektedir. Sümerlerin çizimlerinde, Güneş’in güneş sisteminin merkezi bir yıldızı olarak tasvir edildiği ve gezegenlerin yörüngelerinin dikkatlice haritalandığı görülür. Bu çizimler, gezegenlerin konumlarını ve hareketlerini etkileyici bir doğrulukla yansıtarak Sümerlerin astronomiye olan derin ilgisini ortaya koymaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f126aa6a7de.jpg" alt=""></p>
<p>Sümerlerin hayatta kalan sanat eserleri, sadece astronomi bilgisini değil, aynı zamanda merak uyandıran başka bir unsuru da gözler önüne serer: Gizemli dev varlıkların tasvirleri. Bu dev varlıklar, sanat eserlerinde sıkça rastlanan figürler olup, Sümerlerin bilimsel bilgisi ile mistik inanışlarının birleştiği bir noktayı temsil eder. Söz konusu devasa varlıklar, Sümerlerin evren ve kozmoloji hakkındaki görüşlerine yeni bir katman ekler, çünkü bu tasvirler yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda mitolojik unsurlarla da zenginleştirilmiştir.</p>
<p></p>
<p>Sümerlerin astronomi konusundaki ileri düzey bilgisi, onların bilimsel düşünceye olan katkılarını gözler önüne serer. Sümerler, gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketlerini gözlemlemiş ve bu hareketleri kil tabletler üzerine kaydetmişlerdir. Bu çizimler, modern astronomik bilgilere oldukça yakın sonuçlar sunarak, Sümerlerin bu konudaki bilgisinin sadece gözleme dayalı olmadığını, aynı zamanda gelişmiş bir anlayışı temsil ettiğini göstermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f126a902537.jpg" alt=""></p>
<p>Sümer kültürünün bilim ve mitolojiyi bir arada işlediği bu eserler, onların evrene dair hem rasyonel hem de mistik bir bakış açısına sahip olduklarını ortaya koyar. Gelişmiş astronomik bilgilerini dev varlıkların tasvirleriyle birleştiren bu kadim medeniyet, bilimsel düşüncenin ve kozmolojik inançların iç içe geçtiği bir kültürel miras bırakmıştır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Sümerlerin güneş sistemi ve astronomi konusundaki detaylı haritaları, onların evreni anlama çabasının bir yansımasıdır. Bu çaba, hem bilimsel hem de sanatsal yönleriyle Sümerlerin dünyaya olan bakış açısını yansıtır. Gizemli dev varlıkların tasvirleri ise, bu medeniyetin yalnızca gözlemci bir toplum olmadığını, aynı zamanda evreni yorumlamada yaratıcı ve mitolojik unsurları da kullandığını gösterir. Sümerlerin bu karmaşık kültürel yapısı, modern bilime ilham veren ve hala çözülememiş sırlarla dolu bir miras olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f126a6b7d42.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yonaguni Piramidi: Japonya’nın Sualtı Gizemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yonaguni-piramidi-japonyanin-sualti-gizemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yonaguni-piramidi-japonyanin-sualti-gizemi</guid>
<description><![CDATA[ 1985 yılında Japonya&#039;nın Okinawa bölgesinde yer alan Yonaguni Adası yakınlarında, amatör bir dalgıç olan Kihachiro Aratake tarafından yapılan keşif, dünya genelinde büyük bir merak uyandırdı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66ebd7ae6235c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yonaguni, Piramidi:, Japonya’nın, Sualtı, Gizemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yonaguni piramidi olarak adlandırılan bu yapı, Japonya'nın güneybatısındaki Yonaguni Adası açıklarında, okyanusun yaklaşık 25 metre derinliğinde bulunuyor. Sualtı piramidi olarak bilinen bu yapı, o günden bugüne kadar birçok tartışmanın merkezinde yer aldı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Piramidin Keşfi ve İlk İzlenimler</p>
<p>Kihachiro Aratake, dalış sırasında tuhaf ve düzenli taş formasyonları fark etti. Bu yapılar, doğal olarak oluşmuş olamayacak kadar simetrik ve düzenliydi. Keşif, kısa süre içinde bilim insanlarının ilgisini çekti ve bölgeye pek çok araştırmacı gönderildi. Araştırmalar sonucunda, bu yapıların merdivenler, geniş platformlar ve belirgin bir piramit şekli içerdiği anlaşıldı. Ancak, bu yapıların doğası hakkında bilimsel bir uzlaşıya varmak hala mümkün değil.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd7ac89047.jpg" alt=""></p>
<p>Doğal mı, İnsan Yapımı mı?</p>
<p>Yonaguni piramidi hakkındaki en büyük tartışma, bu yapıların doğal mı yoksa insan yapımı mı olduğuna dair. Bazı jeologlar ve bilim insanları, bu yapıların doğal erozyonun bir sonucu olduğunu savunuyor. Yonaguni'nin bulunduğu bölgede güçlü akıntılar ve depremler, deniz altındaki kayaların bu şekilleri almasına neden olmuş olabilir.</p>
<p></p>
<p>Ancak, bazı araştırmacılar bu yapının insan yapımı olduğuna inanıyor. Araştırmalar sırasında, Yonaguni yapılarının üzerinde bulunan bazı oyma izleri, antik medeniyetler tarafından yapıldığına dair kanıtlar sunuyor. Bu yapının inşa tarihi, yaklaşık 10.000 yıl öncesine kadar götürülüyor ve bu da yapıların günümüzde bildiğimiz en eski medeniyetlerden bile daha önce var olmuş olabileceği anlamına geliyor.</p>
<p></p>
<p>Yonaguni'nin Tarihsel Önemi</p>
<p>Eğer Yonaguni piramidi insan yapımıysa, bu, tarih anlayışımızı önemli ölçüde değiştirebilir. Çünkü piramit, Mısır piramitlerinden bile daha eski olabilir. Bu, tarih öncesi dönemde deniz seviyesinin bugünkünden çok daha düşük olduğu bir döneme işaret eder. Bazı teorilere göre, bu yapıların inşa edildiği dönemde Yonaguni'nin bulunduğu yer suyun altına gömülmemiş olabilir. Dolayısıyla bu yapı, deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle su altında kalmış olabilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebdd1a8038a.jpg" alt=""></p>
<p>Bilimsel Tartışmalar ve Araştırmalar</p>
<p>Yonaguni piramidi üzerinde yapılan araştırmalar hala devam etmekte ve bilim insanları bu yapıların kökenini tam anlamıyla çözebilmiş değil. Bazı araştırmacılar, bu yapıların M.Ö. 12.000'li yıllarda büyük bir tsunami sonucunda su altında kaldığını ve bir zamanlar gelişmiş bir medeniyetin merkezi olabileceğini savunuyor. Diğerleri ise, bölgedeki kaya yapısının ve erozyonun bu doğal formasyonları açıklayabileceğini ileri sürüyor.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Yonaguni piramidi, keşfedildiği günden bu yana hem bilim insanlarını hem de tarih meraklılarını büyüleyen bir gizem olarak kalmaya devam ediyor. Yapının doğası konusunda henüz net bir sonuca ulaşılamamış olsa da, bu sualtı harikası, dünya üzerindeki bilinmeyen birçok şeyin var olduğunu hatırlatıyor. Yonaguni piramidi, tarihin derinliklerinde kaybolmuş bir medeniyete mi ait, yoksa doğanın ilginç bir eseri mi? Bu sorunun cevabı, belki de ileride yapılacak daha kapsamlı araştırmalarla ortaya çıkacak.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebdd1c1f7ff.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çem Kalesi&amp;apos;ndeki Gizemli Alfabe: Anadolu Tarihinin Yeni Bir Parçası mı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cem-kalesindeki-gizemli-alfabe-anadolu-tarihinin-yeni-bir-parcasi-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cem-kalesindeki-gizemli-alfabe-anadolu-tarihinin-yeni-bir-parcasi-mi</guid>
<description><![CDATA[ Osmaniye&#039;nin Sumbas ilçesindeki Çem Kalesi, duvarlarında barındırdığı çözülemeyen gizemli yazıtlarla Anadolu tarihine yeni bir boyut kazandıracak potansiyele sahip. Bu yazıtların taşıdığı bilinmeyen alfabe, bilim insanlarını ve tarihçileri heyecanlandıran bir muamma olarak karşımıza çıkıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb27c057bc0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çem, Kalesindeki, Gizemli, Alfabe:, Anadolu, Tarihinin, Yeni, Bir, Parçası, mı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çem Kalesi'ndeki Gizemli Alfabe: Anadolu Tarihinin Yeni Bir Parçası mı?</strong></p>
<p></p>
<p>Osmaniye'nin Sumbas ilçesinde yer alan Çem Kalesi, sadece stratejik konumuyla değil, aynı zamanda duvarlarındaki çözülemeyen yazıtlarla Anadolu tarihine dair yeni bir kapı aralayabilecek potansiyele sahip. Mehmetli köyünde dik bir kayalık üzerinde konumlanan bu kale, üç farklı noktada yer alan gizemli yazılarla bilim insanlarını ve tarihçileri heyecanlandırıyor. Yazıtların hangi dile ya da alfabeye ait olduğu henüz çözülememiş olsa da, barındırdığı sırlar Anadolu’nun geçmişiyle ilgili derin ipuçları sunabilir.</p>
<p></p>
<p>Bir Kale, Birçok Sır</p>
<p>Cem Kalesi’nin yazıtları, bugüne kadar yapılan araştırmalarla tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş değil. Özellikle harf benzeri şekillerin bazıları, bilim insanları tarafından İskit yazısına, diğerleri ise Göktürk alfabesine benzetiliyor. Bu da bölgenin tarih boyunca çeşitli kültürlerin etkileşim merkezi olduğu yönündeki hipotezleri güçlendiriyor. Tarihçi Yurdaer Yanik'e göre, bu yazıtların deşifre edilmesi, Çukurova bölgesinin tarihine dair mevcut bilgilerimizi köklü bir şekilde değiştirebilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2697243c0.jpg" alt=""></p>
<p>Tarihin Sayfalarını Yeniden Yazabilir mi?</p>
<p>Çukurova, tarih boyunca farklı medeniyetlerin kesiştiği önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Cem Kalesi de bu yolda stratejik bir konuma sahipti. Bu nedenle kale duvarlarındaki yazıtların, o dönemin kültürel ve siyasi yapısı hakkında değerli bilgiler sunabileceği düşünülüyor. Yazıtların hangi alfabe veya dile ait olduğu tam olarak bilinmese de, İskit ve Göktürk alfabesiyle gösterdiği benzerlikler, bölgedeki çeşitli kültürlerin karşılıklı etkileşimine dair güçlü ipuçları sunuyor.</p>
<p></p>
<p>Gizemin Peşinde: Yazıtların Tarihi ve Kültürel Önemi</p>
<p>Çukurova'nın Tarihi: Cem Kalesi, bir ticaret yolu üzerinde stratejik bir öneme sahip olduğu için tarih boyunca birçok medeniyetin geçiş noktası olmuş olabilir. Yazıtların bu tarihsel süreçte önemli bir rol oynadığı düşünülüyor.</p>
<p></p>
<p>Alfabe ve Dil: Yazıtlarda kullanılan alfabenin kaynağı belirsizliğini koruyor. İskit ve Göktürk alfabelerine benzerlikler göstermesi, bu bölgenin geniş bir kültürel etkileşim ağı içinde yer aldığını işaret ediyor.</p>
<p></p>
<p>Yeni Bir Bakış Açısı: Yazıtların deşifre edilmesi, sadece Çukurova ve çevresi için değil, tüm Anadolu tarihine yeni bir pencere açabilir. Bölgedeki medeniyetlerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu ve bu etkileşimin tarihsel önemini daha iyi anlamamızı sağlayabilir.</p>
<p></p>
<p>Geleceğe Dönük Bakış</p>
<p>Cem Kalesi’ndeki gizemli yazıtların çözülmesi, Anadolu’nun tarihine dair büyük bir keşif olabilir. Tarihçilerin ve dil bilimcilerin yoğun ilgisini çeken bu alfabe, bölgenin geçmişi hakkında daha geniş bir anlayış sağlayabilir. Yapılacak arkeolojik çalışmalar, sadece bu yazıtların ne anlama geldiğini değil, aynı zamanda bölgedeki medeniyetlerin karşılıklı etkileşimlerini de aydınlatabilir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Cem Kalesi’ndeki gizemli alfabe, Anadolu’nun tarihine dair yepyeni bir sayfa açma potansiyeline sahip. Bu yazıtlardaki gizemin çözülmesi, bölgenin kültürel ve tarihi mirasına dair daha derin bir anlayış geliştirmemize olanak tanıyacak. Tarihçilerin ve arkeologların yoğun çalışmaları sonucunda, bu bölgeyle ilgili bilinmeyen birçok önemli bilgi ortaya çıkabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aydın&amp;apos;daki Tepecik Höyüğü&amp;apos;nde 3 bin 500 yıllık midye kabukları bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aydindaki-tepecik-hoeyugunde-3-bin-500-yillikmidyekabuklari-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aydindaki-tepecik-hoeyugunde-3-bin-500-yillikmidyekabuklari-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Aydın&#039;ın Çine ilçesindeki Tepecik Höyüğü&#039;nde, küplerde bazıları kapalı 3 bin 500 yıllık midye kabukları bulundu.İlçe merkezine 5 kilometre mesafedeki verimli ovada yer alan höyükte 2004 yılında başlatılan kazı çalışmaları sürdürülüyor. Zeytin ağaçları ve mısır tarlalarının arasında bulunan höyükteki çalışmalarda, bugüne kadar saray benzeri yapı ve tahıl küpleri, 3 kule, dönemin yöneticilerinin resmi ziyarette hediye amaçlı kullandığı eşyaların bulunduğu oda ve fırın gün yüzüne çıkarıldı. Çalışmalarda ayrıca o dönemde alet yapımında kullanılan obsidiyenlerin de aralarında bulunduğu birçok kalıntıya ulaşıldı.Alandaki kazılara ilk günden beri başkanlık eden Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Günel, AA muhabirine, bölgenin geçmişinin Kalkolitik Dönem&#039;e uzandığını, burada 5 bin yıl kesintisiz yerleşimin sürdüğünü söyledi. Bu yılki çalışmalarda 3 bin 500 yıl öncesi, Geç Tunç Çağı&#039;na ait kültür tabakalarını açığa çıkardıklarını belirten Günel, dönemin yöneticilerinden birine ait kamusal alan yapısına da rastladıklarını bildirdi.Prof. Dr. Günel, yapının çok kalın ve iri taş duvar örgüsüne sahip olduğunu kaydederek, &quot;Bu, zaten o yapının özel bir statüde olduğunu bize kanıtlamaktadır. Bu yıl ve geçen yıldan itibaren bu çalışmalarımızı destekleyen neticeler elde ettik. Şu anda kamusal bir yapı içerisinde, bu kentin yöneticisine ait yapının depo birimini çalışıyoruz.&quot; diye konuştu. İĞNEYLE KUYU KAZAR GİBİ  Alanda küpler içinde çok sayıda midye kabuğu bulduklarını aktaran Günel, şöyle devam etti:  &quot;Kısmen açığa çıkardığımız noktada şimdilik küp içinde yoğun olarak bir arada, bazıları kapalı olmak üzere midye kabukları tespit edildi. Tunç çağları ve öncesindeki tarih öncesi dönemlerde de midye tüketildiğini biliyorduk. Tüketim malzemesi yani gıda, beslenme geleneğinde yerini alıyor. O açıdan da toplu halde bulmamız hem bu bilgilerimizi destekledi hem de daha net bilgi verilerine ulaşmamıza neden oldu.&quot;  Günel, höyüğün o dönemki konumunun Ege kıyı şeridi olduğunu, bölgede midye tüketiminin beslenme geleneğinde ayrı yeri bulunduğunu anlattı.  Adeta iğneyle kuyu kazar gibi çalıştıklarına dikkati çeken Günel, &quot;Antik kentlerin kazı tekniğinden çok farklı. Dişçi aletleriyle, fırçayla çalışıyoruz ve genelde hep indiğimiz seviyeler 10 santim. En ağır iş aletimiz çapa. Dolayısıyla çok küçük buluntularımız oluyor.&quot; dedi.  YERLEŞİM YERİNİN ADI ARAŞTIRILIYOR  Tarım ve ticaretin bölge için önemli olduğunu aktaran Günel, çalışmaları sürdürdükleri yerleşim yerinin o dönemki adını henüz bulamadıklarını, bu zamana kadar ortaya çıkarılan yerler ve buluntuların ışığında süren kazılarla birlikte gerçek ismini bulmayı hedeflediklerini söyledi.  Günel, dönemin siyasi yapısı üzerinde de çalışma yaptıklarını, Hitit dönemine ait kaynakların araştırıldığını dile getirdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nbWgIhzPgkqAodnZwtH46A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aydındaki, Tepecik, Höyüğünde, bin, 500, yıllık midye kabukları, bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nbWgIhzPgkqAodnZwtH46A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Aydın'daki Tepecik Höyüğü'nde 3 bin 500 yıllık midye kabukları bulundu"></p>
<p>Aydın'ın Çine ilçesindeki Tepecik Höyüğü'nde, küplerde bazıları kapalı 3 bin 500 yıllık midye kabukları bulundu.</p>
<p>İlçe merkezine 5 kilometre mesafedeki verimli ovada yer alan höyükte 2004 yılında başlatılan kazı çalışmaları sürdürülüyor. Zeytin ağaçları ve mısır tarlalarının arasında bulunan höyükteki çalışmalarda, bugüne kadar saray benzeri yapı ve tahıl küpleri, 3 kule, dönemin yöneticilerinin resmi ziyarette hediye amaçlı kullandığı eşyaların bulunduğu oda ve fırın gün yüzüne çıkarıldı. Çalışmalarda ayrıca o dönemde alet yapımında kullanılan obsidiyenlerin de aralarında bulunduğu birçok kalıntıya ulaşıldı.</p>
<p>Alandaki kazılara ilk günden beri başkanlık eden Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Günel, AA muhabirine, bölgenin geçmişinin Kalkolitik Dönem'e uzandığını, burada 5 bin yıl kesintisiz yerleşimin sürdüğünü söyledi. Bu yılki çalışmalarda 3 bin 500 yıl öncesi, Geç Tunç Çağı'na ait kültür tabakalarını açığa çıkardıklarını belirten Günel, dönemin yöneticilerinden birine ait kamusal alan yapısına da rastladıklarını bildirdi.</p>
<p>Prof. Dr. Günel, yapının çok kalın ve iri taş duvar örgüsüne sahip olduğunu kaydederek, "Bu, zaten o yapının özel bir statüde olduğunu bize kanıtlamaktadır. Bu yıl ve geçen yıldan itibaren bu çalışmalarımızı destekleyen neticeler elde ettik. Şu anda kamusal bir yapı içerisinde, bu kentin yöneticisine ait yapının depo birimini çalışıyoruz." diye konuştu.</p>
<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OOjqb7FHCUmX8nshAcHUSA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>İĞNEYLE KUYU KAZAR GİBİ</strong> Alanda küpler içinde çok sayıda midye kabuğu bulduklarını aktaran Günel, şöyle devam etti: "Kısmen açığa çıkardığımız noktada şimdilik küp içinde yoğun olarak bir arada, bazıları kapalı olmak üzere midye kabukları tespit edildi. Tunç çağları ve öncesindeki tarih öncesi dönemlerde de midye tüketildiğini biliyorduk. Tüketim malzemesi yani gıda, beslenme geleneğinde yerini alıyor. O açıdan da toplu halde bulmamız hem bu bilgilerimizi destekledi hem de daha net bilgi verilerine ulaşmamıza neden oldu." Günel, höyüğün o dönemki konumunun Ege kıyı şeridi olduğunu, bölgede midye tüketiminin beslenme geleneğinde ayrı yeri bulunduğunu anlattı. Adeta iğneyle kuyu kazar gibi çalıştıklarına dikkati çeken Günel, "Antik kentlerin kazı tekniğinden çok farklı. Dişçi aletleriyle, fırçayla çalışıyoruz ve genelde hep indiğimiz seviyeler 10 santim. En ağır iş aletimiz çapa. Dolayısıyla çok küçük buluntularımız oluyor." dedi. <strong>YERLEŞİM YERİNİN ADI ARAŞTIRILIYOR</strong> Tarım ve ticaretin bölge için önemli olduğunu aktaran Günel, çalışmaları sürdürdükleri yerleşim yerinin o dönemki adını henüz bulamadıklarını, bu zamana kadar ortaya çıkarılan yerler ve buluntuların ışığında süren kazılarla birlikte gerçek ismini bulmayı hedeflediklerini söyledi. Günel, dönemin siyasi yapısı üzerinde de çalışma yaptıklarını, Hitit dönemine ait kaynakların araştırıldığını dile getirdi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Oluz Höyük&amp;apos;teki kazılarda 18 yılda 6 uygarlığa ait 2 binden fazla eser bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/oluz-hoeyukteki-kazilarda-18-yilda-6-uygarliga-ait-2-binden-fazla-eser-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/oluz-hoeyukteki-kazilarda-18-yilda-6-uygarliga-ait-2-binden-fazla-eser-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Amasya&#039;nın Göynücek ilçesinde 18 yıldır devam Oluz Höyük kazılarında bugüne kadar 6 uygarlığa ait 2 binden fazla eser ortaya çıkarıldı.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Dönmez sorumluğunda bu yıl 9 Ağustos&#039;ta başlayan kazıların ekim ayı sonuna kadar sürmesi planlanıyor. Beş üniversiteden 15 akademisyen ile 15 teknik personelin görev aldığı kazılarda bugüne kadar pek çok çanak, çömlek, takı ve heykel gibi eserlere ulaşıldı.  Prof. Dr. Dönmez, AA muhabirine, Oluz Höyük&#039;te 18 yıldır kazı çalışması yürüttüklerini söyledi. Oluz Höyük&#039;te bu yıl da kazıları sürdürdüklerini belirten Dönmez, 2007 yılında başlatılan çalışmaların günümüzde olgun kazı seviyesine ulaştığını vurguladı.  Artık tabakalaşmayı çok iyi anlayabildiklerine dikkati çeken Dönmez, 18 yıllık süreçte Amasya&#039;nın tarihini somutlaştırmaya başladıklarını dile getirdi.  Milattan önce 4 bin 500 yılında Kalkolitik Dönem&#039;de (Bakır çağı) başlayan Amasya&#039;nın tarihsel sürecinin erken Türk tarihine kadar Oluz Höyük&#039;te çok rahat izlenebildiğini aktaran Dönmez, &quot;Yerleşim, Helenistik Dönem&#039;de bitiyor. Milattan önce 47&#039;de meşhur Zela Savaşı ile Roma komutanı Jül Sezar&#039;ın &#039;Geldim, gördüm, yendim&#039; dediği savaşla burada Mithritadis&#039;in askeri varlığı da bitiyor ve Oluz Höyük terk ediliyor.&quot; ifadesini kullandı.BÖLGEDEKİ KAZILARIN UZUN YILLAR SÜRMESİ BEKLENİYORBin yıl sonra Oluz Höyük&#039;e gelen göçebe Türklerin burada mezarlık oluşturduğunu anlatan Dönmez, şunları kaydetti:  &quot;Günümüzden 6 bin 500 yıl öncesine kadar Oluz Höyük&#039;ü ve Amasya&#039;nın tarihini çok rahat şekilde götürebiliyoruz. Oluz Höyük&#039;te, Kalkolitik&#039;ten başlayarak Erken Tunç Çağı, Asur Ticaret Kolonileri, Hitit, Frig, Pers, Med, Helenistik dönemleri ile Anadolu&#039;ya ilk gelen Türk toplulukları gibi ana uygarlıkları çok rahat şekilde izleyebiliyoruz. Hepsini kazamadık çünkü çok büyük bir yerleşme. Belli dönemleri daha ulaşılabilir ve daha anıtsal mimari veriyordu. Örneğin Frig dönemi. Daha sonra Med dönemi, Pers dönemi ve erken Türk mezarları. Çalışmalarımızda bu dönemlere ağırlık verdik. Bizim projemiz burada uzun, 50 yıllık, belki sonrasında bir 50 yıllık daha proje olacak. 18 yıllık süreçte 2 binin üzerinde Amasya Müzesi&#039;ne envanterlik eser teslim ettik. Bunların bir kısmı teşhirde, bunlarla ilgili yayın çalışmalarını da yaptık.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5kBAxPgWW0GRWk2_VztuWw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Oluz, Höyükteki, kazılarda, yılda, uygarlığa, ait, binden, fazla, eser, bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5kBAxPgWW0GRWk2_VztuWw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Oluz Höyük'teki kazılarda 18 yılda 6 uygarlığa ait 2 binden fazla eser bulundu"></p>
<p>Amasya'nın Göynücek ilçesinde 18 yıldır devam Oluz Höyük kazılarında bugüne kadar 6 uygarlığa ait 2 binden fazla eser ortaya çıkarıldı.</p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Dönmez sorumluğunda bu yıl 9 Ağustos'ta başlayan kazıların ekim ayı sonuna kadar sürmesi planlanıyor. Beş üniversiteden 15 akademisyen ile 15 teknik personelin görev aldığı kazılarda bugüne kadar pek çok çanak, çömlek, takı ve heykel gibi eserlere ulaşıldı. Prof. Dr. Dönmez, AA muhabirine, Oluz Höyük'te 18 yıldır kazı çalışması yürüttüklerini söyledi. Oluz Höyük'te bu yıl da kazıları sürdürdüklerini belirten Dönmez, 2007 yılında başlatılan çalışmaların günümüzde olgun kazı seviyesine ulaştığını vurguladı. Artık tabakalaşmayı çok iyi anlayabildiklerine dikkati çeken Dönmez, 18 yıllık süreçte Amasya'nın tarihini somutlaştırmaya başladıklarını dile getirdi. Milattan önce 4 bin 500 yılında Kalkolitik Dönem'de (Bakır çağı) başlayan Amasya'nın tarihsel sürecinin erken Türk tarihine kadar Oluz Höyük'te çok rahat izlenebildiğini aktaran Dönmez, "Yerleşim, Helenistik Dönem'de bitiyor. Milattan önce 47'de meşhur Zela Savaşı ile Roma komutanı Jül Sezar'ın 'Geldim, gördüm, yendim' dediği savaşla burada Mithritadis'in askeri varlığı da bitiyor ve Oluz Höyük terk ediliyor." ifadesini kullandı.</p>
<p><strong>BÖLGEDEKİ KAZILARIN UZUN YILLAR SÜRMESİ BEKLENİYOR</strong></p>
<p>Bin yıl sonra Oluz Höyük'e gelen göçebe Türklerin burada mezarlık oluşturduğunu anlatan Dönmez, şunları kaydetti: "Günümüzden 6 bin 500 yıl öncesine kadar Oluz Höyük'ü ve Amasya'nın tarihini çok rahat şekilde götürebiliyoruz. Oluz Höyük'te, Kalkolitik'ten başlayarak Erken Tunç Çağı, Asur Ticaret Kolonileri, Hitit, Frig, Pers, Med, Helenistik dönemleri ile Anadolu'ya ilk gelen Türk toplulukları gibi ana uygarlıkları çok rahat şekilde izleyebiliyoruz. Hepsini kazamadık çünkü çok büyük bir yerleşme. Belli dönemleri daha ulaşılabilir ve daha anıtsal mimari veriyordu. Örneğin Frig dönemi. Daha sonra Med dönemi, Pers dönemi ve erken Türk mezarları. Çalışmalarımızda bu dönemlere ağırlık verdik. Bizim projemiz burada uzun, 50 yıllık, belki sonrasında bir 50 yıllık daha proje olacak. 18 yıllık süreçte 2 binin üzerinde Amasya Müzesi'ne envanterlik eser teslim ettik. Bunların bir kısmı teşhirde, bunlarla ilgili yayın çalışmalarını da yaptık."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>9 bin yıllık Yumuktepe Höyüğü&amp;apos;nde Hitit ve Bizans dönemlerinin izleri araştırılıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/9-bin-yillik-yumuktepe-hoeyugunde-hitit-ve-bizans-doenemlerinin-izleri-arastiriliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/9-bin-yillik-yumuktepe-hoeyugunde-hitit-ve-bizans-doenemlerinin-izleri-arastiriliyor</guid>
<description><![CDATA[ Milattan önce 7 binli yıllara uzanan geçmişiyle Anadolu&#039;nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mersin&#039;deki Yumuktepe Höyüğü&#039;nde yürütülen arkeolojik kazılarla geçmişte ortaya çıkarılan Hitit ve Bizans dönemlerine ait yapılarda yeni ipuçları araştırılıyor.İlk arkeolojik kazıları 1937 yılında başlayan ve çok sayıda uygarlığın izlerini taşıdığı için &quot;Medeniyetler Beşiği&quot; olarak da anılan Toroslar ilçesindeki höyükte, Neolitik dönemden başlayan ve Orta Çağ&#039;a kadar süren çok sayıda tabakanın kalıntıları bulunuyor.  Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle başlatılan 30. dönem kazı çalışmaları, İtalya&#039;daki Bari Aldo Moro Üniversitesinin Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Giulio Palumbi başkanlığında sürüyor. Hititolog, arkeolog ve sanat tarihçilerinin aralarında olduğu 20 kişilik ekip, höyüğün kuzey cephesinin doğu ve batı yönlerindeki alanlarda çalışma yürütüyor.  Höyüğün &quot;terası&quot; olarak adlandırılan Bizans Dönemi yerleşim alanı ile 1939&#039;da ortaya çıkarılan Hitit Dönemi sur yapısında yoğunlaşılan arkeolojik kazılarda, iki döneme ait yeni bulguların izi sürülüyor.  BİZANS DÖNEMİ MERCEK ALTINDA ALINIYOR  Kazı başkanı Prof. Dr. Giulio Palumbi, 9 bin yıllık Yumuktepe Höyüğü&#039;nün önemli antik yerleşim alanlarından biri olduğunu söyledi. Bu yıl tarihi alandaki kazı çalışmalarında yeni bulgulara ulaşmayı amaçladıklarını anlatan Palumbi, şöyle devam etti:  &quot;Yeni dönemde höyüğün yeni alanlarında çalışmaya başladık. 1930-1940&#039;lı yıllarda Liverpool Üniversitesi&#039;nden John Garstang&#039;ın burada yürüttüğü çalışmalarda Hitit Dönemi&#039;ne ait sur duvarının temelinin olduğu yapılar tespit edilmişti. Önceki kazı başkanımız Isabella Caneva da höyüğün kuzeybatısında Kalkolitik Çağ&#039;a ait sur yapılarını ortaya çıkarmıştı. Yeni çalışmalarımızda değişik hedeflerimiz var. Özellikle höyüğün zirvesinde ve teraslarında tespit edilen Bizans Dönemi yerleşmesinin ne kadar geniş olduğu, konumu ve alanı hakkında yeni bulgulara ulaşmak istiyoruz.&quot;  HİTİT DÖNEMİ SUR YAPISININ DEVAMINI ORTAYA ÇIKARMAK İSTİYORLARPalumbi, geçmiş dönemlerde ulaşılan bilgileri takip ettiklerini belirtti.  John Garstang&#039;ın tespit ettiği Hitit Dönemi sur yapısının devamını bulmanın da hedefleri arasında yer aldığını vurgulayan Palumbi, şöyle konuştu:  &quot;John Garstang bu çalışmalarıyla Geç Tunç Çağı süresince Yumuktepe&#039;de çok önemli bir yerleşme olduğunu söylüyor. Ayrıca eski kazılardan itibaren şu ana kadar çok sınırlı verilere sahip olduğumuz Erken Tunç Çağı&#039;na ilişkin yeni bulgular elde etmeyi hedefliyoruz. Bu şekilde daha önceki yıllarda hakkında az şey bildiğimiz dönemlerle ilgili bilgileri artırmayı hedefliyoruz. Milattan önce 3 binli yıllarda Yumuktepe&#039;nin Batı Anadolu ve Akdeniz&#039;deki rolünü, bu bölgelerle iletişiminin ne düzeyde olduğunu anlamaya çalışıyoruz.&quot;  Yaklaşık 100 yıl önce ilk kazıları yapılan höyüğün arkeopark projesiyle tarihe miras bırakılacağına dikkati çekerek, şunları kaydetti:  &quot;Kazı çalışmalarının yanında yürüttüğümüz çok önemli bir arkeopark projemiz var. Mersin Büyükşehir Belediyesinin desteğiyle yapılan arkeopark projesi kapsamında, kazı alanlarındaki bazı yerlerin çatıyla örtülüp turizme kazandırılması hedefleniyor. Bu şekilde sadece akademik ya da arkeolog çevresinin dışında tüm vatandaşlar burada yürüttüğümüz çalışmalar hakkında bilgi ve ortaya çıkardığımız yapıları görme şansına sahip olacak.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/t8lJ_sQ0q0WkXIAm7FkRgw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>bin, yıllık, Yumuktepe, Höyüğünde, Hitit, Bizans, dönemlerinin, izleri, araştırılıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/t8lJ_sQ0q0WkXIAm7FkRgw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="9 bin yıllık Yumuktepe Höyüğü'nde Hitit ve Bizans dönemlerinin izleri araştırılıyor"></p>
<p>Milattan önce 7 binli yıllara uzanan geçmişiyle Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mersin'deki Yumuktepe Höyüğü'nde yürütülen arkeolojik kazılarla geçmişte ortaya çıkarılan Hitit ve Bizans dönemlerine ait yapılarda yeni ipuçları araştırılıyor.</p>
<p>İlk arkeolojik kazıları 1937 yılında başlayan ve çok sayıda uygarlığın izlerini taşıdığı için "Medeniyetler Beşiği" olarak da anılan Toroslar ilçesindeki höyükte, Neolitik dönemden başlayan ve Orta Çağ'a kadar süren çok sayıda tabakanın kalıntıları bulunuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle başlatılan 30. dönem kazı çalışmaları, İtalya'daki Bari Aldo Moro Üniversitesinin Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Giulio Palumbi başkanlığında sürüyor. Hititolog, arkeolog ve sanat tarihçilerinin aralarında olduğu 20 kişilik ekip, höyüğün kuzey cephesinin doğu ve batı yönlerindeki alanlarda çalışma yürütüyor. Höyüğün "terası" olarak adlandırılan Bizans Dönemi yerleşim alanı ile 1939'da ortaya çıkarılan Hitit Dönemi sur yapısında yoğunlaşılan arkeolojik kazılarda, iki döneme ait yeni bulguların izi sürülüyor. <strong>BİZANS DÖNEMİ MERCEK ALTINDA ALINIYOR</strong> Kazı başkanı Prof. Dr. Giulio Palumbi, 9 bin yıllık Yumuktepe Höyüğü'nün önemli antik yerleşim alanlarından biri olduğunu söyledi. Bu yıl tarihi alandaki kazı çalışmalarında yeni bulgulara ulaşmayı amaçladıklarını anlatan Palumbi, şöyle devam etti: "Yeni dönemde höyüğün yeni alanlarında çalışmaya başladık. 1930-1940'lı yıllarda Liverpool Üniversitesi'nden John Garstang'ın burada yürüttüğü çalışmalarda Hitit Dönemi'ne ait sur duvarının temelinin olduğu yapılar tespit edilmişti. Önceki kazı başkanımız Isabella Caneva da höyüğün kuzeybatısında Kalkolitik Çağ'a ait sur yapılarını ortaya çıkarmıştı. Yeni çalışmalarımızda değişik hedeflerimiz var. Özellikle höyüğün zirvesinde ve teraslarında tespit edilen Bizans Dönemi yerleşmesinin ne kadar geniş olduğu, konumu ve alanı hakkında yeni bulgulara ulaşmak istiyoruz." <strong>HİTİT DÖNEMİ SUR YAPISININ DEVAMINI ORTAYA ÇIKARMAK İSTİYORLAR</strong></p>
<p>Palumbi, geçmiş dönemlerde ulaşılan bilgileri takip ettiklerini belirtti. John Garstang'ın tespit ettiği Hitit Dönemi sur yapısının devamını bulmanın da hedefleri arasında yer aldığını vurgulayan Palumbi, şöyle konuştu: "John Garstang bu çalışmalarıyla Geç Tunç Çağı süresince Yumuktepe'de çok önemli bir yerleşme olduğunu söylüyor. Ayrıca eski kazılardan itibaren şu ana kadar çok sınırlı verilere sahip olduğumuz Erken Tunç Çağı'na ilişkin yeni bulgular elde etmeyi hedefliyoruz. Bu şekilde daha önceki yıllarda hakkında az şey bildiğimiz dönemlerle ilgili bilgileri artırmayı hedefliyoruz. Milattan önce 3 binli yıllarda Yumuktepe'nin Batı Anadolu ve Akdeniz'deki rolünü, bu bölgelerle iletişiminin ne düzeyde olduğunu anlamaya çalışıyoruz." Yaklaşık 100 yıl önce ilk kazıları yapılan höyüğün arkeopark projesiyle tarihe miras bırakılacağına dikkati çekerek, şunları kaydetti: "Kazı çalışmalarının yanında yürüttüğümüz çok önemli bir arkeopark projemiz var. Mersin Büyükşehir Belediyesinin desteğiyle yapılan arkeopark projesi kapsamında, kazı alanlarındaki bazı yerlerin çatıyla örtülüp turizme kazandırılması hedefleniyor. Bu şekilde sadece akademik ya da arkeolog çevresinin dışında tüm vatandaşlar burada yürüttüğümüz çalışmalar hakkında bilgi ve ortaya çıkardığımız yapıları görme şansına sahip olacak."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karya&amp;apos;nın &amp;quot;kutsal alanı&amp;quot;nda Geleceğe Miras Projesi ile çalışmalar hızlandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karyanin-kutsal-alaninda-gelecege-miras-projesi-ile-calismalar-hizlandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karyanin-kutsal-alaninda-gelecege-miras-projesi-ile-calismalar-hizlandi</guid>
<description><![CDATA[ Karya medeniyetinin en eski şehirlerinden Labraunda Antik Kenti Kenti&#039;nde Türk ve yabancı bilim adamları tarafından yürütülen kazı çalışmalarında kentin önemli yapıları gün ışığına çıkarılıyor.Tarihi alanda Türk vatandaşlığı da bulunan Fransa&#039;daki Lumiere Lyon 2 Üniversitesi&#039;nde görevli Prof. Dr. Olivier Can Henry gözetiminde birçok noktada kazı yapılıyor.  Labraunda&#039;da ilk anıt çeşme olan ve milattan önce 4. yüzyıla ait olduğu bilinen anıtsal çeşme, Roma hamamı, en büyük ve en iyi korunan bina olan andron (erkeklere ayrılan bina), anıt mezar ve akropol alanlarında kazı çalışmaları yapıldı.  Labraunda, hem kutsal hem siyasi bir merkez olması bakımından Muğla ve antik dönemde Anadolu için oldukça önemli bir kent. 1948&#039;den beri kazı ve diğer çalışmaların yürütülmesi bakımından da ayrıca önem teşkil ediyor.  Tarih öncesi döneme uzanan izlerin bulunduğu antik kent klasik, Helenistik, Roma, Geç Antik ve Doğu Roma dönemlerinde de yapı faaliyetlerinin sürdüğü bir alan. Labranda&#039;nın özgün değeri ve önemi ise Anadolu&#039;da klasik dönem mimarlığının en anıtsal ve en iyi korunmuş kalıntılarını barındırmasında yatıyor.  Zeus Labraundos kültüne ev sahipliği yapan bu alan milattan önce 4. yüzyılda, Hekatomnidler Dönemi&#039;nde en görkemli dönemini yaşıyor. Labraunda Antik Kenti Koordinatörü Prof. Dr. Bilal Söğüt, bölgenin antik dönemde Anadolu&#039;nun en önemli kutsal alanı olduğunu söyledi.&quot;KAZI ALANININ DAHA RAHAT GEZİLEBİLİR OLMASINI SAĞLAYACAĞIZ&quot;  Kentin hem kutsal hem siyasi bir merkez olması bakımından çok önemli olduğunu belirten Söğüt, &quot;Kentte Kültür ve Turizm Bakanlığının Geleceğe Miras Projesi kapsamında çalışma yürütülüyor. Diğer ekip buradaki kazı çalışmalarını tamamladı. Şimdi de Geleceğe Miras Projesi kapsamında özellikle teras duvarlarından itibaren aşamalı olarak temizlik ve bunların konservasyonu ile restorasyonuna yönelik çalışma yürütülüyor. Özellikle burada teras duvarları Andreon A başta olmak üzere bu alanda çalışmalar yapacağız. Bunlar günümüzden yaklaşık 2 bin 400 yıl öncesine ait o dönemin kutsal alanı düzenlemesi ve mimarisini en iyi bildiğimiz alanlardan birisini oluşturuyor. Kazı alanının daha rahat gezilebilir olmasını sağlayacağız.&quot; dedi.  Söğüt, bu çalışmaların bir yapının kapısı, penceresi, duvarlarının ölçülerine varıncaya kadar antik mimariye dahil önemli verileri kapsadığını kaydetti.  Antik kentteki eski bir kültür varlığını bildiklerini dile getiren Söğüt, &quot;Özellikle kutsal alanın üst kısmında kayaların olduğu yerdeki kült alanının eskiliği ve ona dair veriler de elimizde var. Biz şimdi Mausolos dönemindeki alanın olduğu bölgede çalışmaları gerçekleştiriyoruz.&quot; diye konuştu.  Bilal Söğüt, antik kentin teras duvarlarındaki düzenlemeleri tamamlayarak daha sonra gezi güzergahları ile buranın aydınlatılmasına yönelik çalışmaları aşamalar halinde gerçekleştireceklerini ifade etti.  Amaçlarının ekip olarak Labraunda&#039;daki tarihi dokuları ortaya çıkararak onları gelecek nesillere aktarmak olduğunu vurgulayan Söğüt, antik kentte gelecek yıllarda önemli verilere ulaşmayı planladıklarını dile getirdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pfW26wFy60mFSfzLgaahFw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karyanın, kutsal, alanında, Geleceğe, Miras, Projesi, ile, çalışmalar, hızlandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pfW26wFy60mFSfzLgaahFw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Karya'nın " kutsal="" alan="" gelece="" miras="" projesi="" ile="" h=""></p>
<p>Karya medeniyetinin en eski şehirlerinden Labraunda Antik Kenti Kenti'nde Türk ve yabancı bilim adamları tarafından yürütülen kazı çalışmalarında kentin önemli yapıları gün ışığına çıkarılıyor.</p>
<p>Tarihi alanda Türk vatandaşlığı da bulunan Fransa'daki Lumiere Lyon 2 Üniversitesi'nde görevli Prof. Dr. Olivier Can Henry gözetiminde birçok noktada kazı yapılıyor. Labraunda'da ilk anıt çeşme olan ve milattan önce 4. yüzyıla ait olduğu bilinen anıtsal çeşme, Roma hamamı, en büyük ve en iyi korunan bina olan andron (erkeklere ayrılan bina), anıt mezar ve akropol alanlarında kazı çalışmaları yapıldı. Labraunda, hem kutsal hem siyasi bir merkez olması bakımından Muğla ve antik dönemde Anadolu için oldukça önemli bir kent. 1948'den beri kazı ve diğer çalışmaların yürütülmesi bakımından da ayrıca önem teşkil ediyor. Tarih öncesi döneme uzanan izlerin bulunduğu antik kent klasik, Helenistik, Roma, Geç Antik ve Doğu Roma dönemlerinde de yapı faaliyetlerinin sürdüğü bir alan. Labranda'nın özgün değeri ve önemi ise Anadolu'da klasik dönem mimarlığının en anıtsal ve en iyi korunmuş kalıntılarını barındırmasında yatıyor. Zeus Labraundos kültüne ev sahipliği yapan bu alan milattan önce 4. yüzyılda, Hekatomnidler Dönemi'nde en görkemli dönemini yaşıyor. Labraunda Antik Kenti Koordinatörü Prof. Dr. Bilal Söğüt, bölgenin antik dönemde Anadolu'nun en önemli kutsal alanı olduğunu söyledi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Lrwy9A-FAk-udmQZ2-TQWg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>"KAZI ALANININ DAHA RAHAT GEZİLEBİLİR OLMASINI SAĞLAYACAĞIZ"</strong> Kentin hem kutsal hem siyasi bir merkez olması bakımından çok önemli olduğunu belirten Söğüt, "Kentte Kültür ve Turizm Bakanlığının Geleceğe Miras Projesi kapsamında çalışma yürütülüyor. Diğer ekip buradaki kazı çalışmalarını tamamladı. Şimdi de Geleceğe Miras Projesi kapsamında özellikle teras duvarlarından itibaren aşamalı olarak temizlik ve bunların konservasyonu ile restorasyonuna yönelik çalışma yürütülüyor. Özellikle burada teras duvarları Andreon A başta olmak üzere bu alanda çalışmalar yapacağız. Bunlar günümüzden yaklaşık 2 bin 400 yıl öncesine ait o dönemin kutsal alanı düzenlemesi ve mimarisini en iyi bildiğimiz alanlardan birisini oluşturuyor. Kazı alanının daha rahat gezilebilir olmasını sağlayacağız." dedi. Söğüt, bu çalışmaların bir yapının kapısı, penceresi, duvarlarının ölçülerine varıncaya kadar antik mimariye dahil önemli verileri kapsadığını kaydetti. Antik kentteki eski bir kültür varlığını bildiklerini dile getiren Söğüt, "Özellikle kutsal alanın üst kısmında kayaların olduğu yerdeki kült alanının eskiliği ve ona dair veriler de elimizde var. Biz şimdi Mausolos dönemindeki alanın olduğu bölgede çalışmaları gerçekleştiriyoruz." diye konuştu. Bilal Söğüt, antik kentin teras duvarlarındaki düzenlemeleri tamamlayarak daha sonra gezi güzergahları ile buranın aydınlatılmasına yönelik çalışmaları aşamalar halinde gerçekleştireceklerini ifade etti. Amaçlarının ekip olarak Labraunda'daki tarihi dokuları ortaya çıkararak onları gelecek nesillere aktarmak olduğunu vurgulayan Söğüt, antik kentte gelecek yıllarda önemli verilere ulaşmayı planladıklarını dile getirdi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tabea Antik Kenti: Tarihin Kalbinde Bir Mozaik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tabea-antik-kenti-tarihin-kalbinde-bir-mozaik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tabea-antik-kenti-tarihin-kalbinde-bir-mozaik</guid>
<description><![CDATA[ Denizli-Muğla karayolunun 78. kilometresinde yer alan Tabea Antik Kenti, doğal bir kale görünümüne sahip olup, günümüz Kale ilçesinin 1 kilometre kadar güneybatısında konumlanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5fadddf600.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tabea, Antik, Kenti:, Tarihin, Kalbinde, Bir, Mozaik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fc17c84a2.jpg" alt=""></p>
<p>Ege Bölgesi'nin derinliklerinde, zamanın katmanlarıyla örülmüş bir hazine yatıyor: Tabea Antik Kenti. Denizli-Muğla karayolunun 78. kilometresinde, bir kartal yuvası misali yüksek kayalıkların üzerinde yükselen bu antik kent, hem tarihsel hem de doğal güzellikleriyle dikkat çeker. Kent, doğal kale görünümüyle insanı adeta geçmişe bir yolculuğa davet eder. Tabea, antik dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olarak, Helenistik dönemden günümüze kadar kesintisiz bir yerleşim alanı olma özelliğini korumuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fc1a0f53f.jpg" alt=""></p>
<p>Tabea’nın büyüleyici atmosferi, doğa ile insan elinin bir araya gelerek yarattığı eşsiz bir yaşam alanı sunar. Her köşesi geçmişin izlerini taşıyan bu antik kent, Büyük İskender sonrası kurulan şehir devletlerinden biri olarak, tarihin seyrinde önemli bir durak haline gelmiştir. Şimdi bu gizemli kentte derin bir yolculuğa çıkalım.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5ffeadbcd3.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Tabea'nın Tarihsel Önemi</strong></p>
<p></p>
<p>Tabea, Anadolu’nun Helenistik döneminden itibaren önemli bir kent devletiydi. Büyük İskender’in ölümünden sonra Makedon etkisiyle şekillenen birçok kent gibi Tabea da otonom bir devlet yapısına sahipti. Ancak, Tabea'nın en belirgin özelliklerinden biri, antik dönemlerde kendi adına sikke bastırmış olmasıdır. Bu sikkeler, kentin ekonomik ve politik bağımsızlığını simgeler. İlk başta gümüş olarak basılan bu sikkeler, sonrasında bronz olarak da üretilmiştir. Bu, Tabea'nın ticaret ve zanaatta ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir. Tarih boyunca birçok medeniyetin izini taşıyan bu şehir, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de kesintisiz olarak yerleşim yeri olmuştur.</p>
<p></p>
<p><strong>Tabea’nın Akropolü ve Kayalara Oyulmuş Yapılar</strong></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fdd941176.jpg" alt=""></p>
<p>Tabea Antik Kenti'nin en dikkat çekici yapılarından biri, akropolde bulunan kayaya oyulmuş nişli binadır. Bu yapı, kentin stratejik bir noktası olan akropolde yer almakta ve kuzey-güney doğrultusunda inşa edilmiş dikdörtgen bir plana sahiptir. Duvarın doğu kanadında kayaya oyulmuş dört niş bulunurken, batı tarafında bu tür unsurlara rastlanmamaktadır. Yapının çevresinde ve içinde arşitrav parçaları, sunak ve sütunlar yer alır. Bu mimari özellikler, yapının Roma dönemine tarihlendirilebileceğini gösterir. Ancak, yapı daha sonraki dönemlerde de kullanılmış, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüştür. </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e6004f8fcf7.jpg" alt=""></p>
<p>Kentte ayrıca, doğal kayalara oyulmuş tek odalı evler yer alır. Bu evlerin her biri kayalıklara açılan pencereleri ve kapıları ile doğal ortamla kusursuz bir uyum içindedir. Evlerin ahşap kapılarla kapandığı ve içlerinde yine kayaya oyulmuş nişler olduğu bilinmektedir. Bu mimari, kentin coğrafi zorluklarına rağmen, burada yaşayanların doğal unsurlarla ne kadar yaratıcı bir şekilde başa çıktıklarını gösterir. Özellikle bu evlerin uçurumlara ve sarp kayalıklara inşa edilmiş olması, savunma ve gizlenme amaçlı bir tercih olarak da değerlendirilebilir.</p>
<p></p>
<p><strong>Tabea’daki Osmanlı Mimarisi: Cevher Paşa Camii</strong></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fdde618b3.jpg" alt=""></p>
<p></p>
<p>Tabea’nın zengin tarihine eklenen bir diğer katman ise Osmanlı dönemine aittir. Bu dönemin önemli yapılarından biri olan Cevher Paşa Camii, Tabea'nın Osmanlı kültürüyle nasıl harmanlandığını gözler önüne serer. Cami, dikdörtgen planlı olup kuzey tarafında bir son cemaat yeri, kuzeybatı köşesinde ise bir minareye sahiptir. Minarenin alt kısmı oldukça sağlam olmakla birlikte, üst kısmı yıllar içinde tahrip olmuş ve metal bir külah ile kapatılmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fe578ffde.jpg" alt=""></p>
<p>Caminin içi, antik kompozit başlıklarla süslenmiş ahşap sütunlarla desteklenmiştir. Özellikle kalem işi süslemeler, caminin sanatsal ve estetik değerini artırmaktadır. Ahşap sütunlar üzerine işlenmiş bu motifler, Osmanlı sanatının zarif detaylarını yansıtır. Harimin doğu ve batı duvarlarında yer alan dikdörtgen formlu pencereler, kesme taşla çevrelenmiş ve üzerleri sağır kemerlerle dekore edilmiştir. Caminin en dikkat çekici unsurlarından biri ise mihrabıdır. Mihrabın iç kısmında dökümlü bir perde ve mizan terazisi işlenmiş olup, üzerinde bitkisel motiflerle süslenmiş üçgen bir alınlık bulunmaktadır. Bu detaylar, caminin Osmanlı dönemindeki süsleme sanatının inceliklerini yansıtmaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Tabea Köprüsü ve Çınar Ağacı</strong></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fc18e99fb.jpg" alt=""></p>
<p>Tabea'nın mimari harikalarından biri de Tabea Köprüsü'dür. Bu köprü, kentin farklı noktalarını birbirine bağlamış ve kervanlar ile tüccarların güzergahı üzerinde önemli bir geçiş noktası olmuştur. Köprünün zarif kemerleri ve taş işçiliği, antik dönem mühendisliğinin ne denli ileri bir seviyede olduğunu gösterir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fae16ea27.jpg" alt=""></p>
<p>Tabea’da ayrıca devasa bir çınar ağacı bulunmaktadır. Yüzyıllara meydan okuyan bu ağaç, hem doğanın hem de tarihin tanığı olarak kentin simgelerinden biri haline gelmiştir. Bu çınar, gölgesinde birçok medeniyetin dinlendiği, hikayelerin anlatıldığı bir yer olmuştur. Tabea’nın tarihi ve doğal zenginlikleri, bu ağaç etrafında birleşerek adeta bir tarih mozaiği oluşturur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5ff3303048.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Tabea'nın Kültürel ve Turistik Önemi</strong></p>
<p></p>
<p>Bugün Tabea, tarih ve doğanın iç içe geçtiği egzotik bir destinasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Yerli ve yabancı turistler, bu antik kenti ziyaret ederek sadece tarihe değil, aynı zamanda doğanın sunduğu eşsiz manzaralara da tanıklık edebilirler. Tabea, arkeologlar ve tarih meraklıları için bir hazine niteliğindedir. Antik döneme ait kalıntılar, Osmanlı dönemi camii ve köprüleri, doğal kayalara oyulmuş evleri ile Tabea, ziyaretçilerine geçmişin izinde bir yolculuk sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fdd78384b.jpg" alt=""></p>
<p>Ayrıca, bölgenin turistik potansiyeli sadece tarihi yapılarla sınırlı değildir. Doğal güzellikler, yürüyüş parkurları ve kentin çevresindeki zengin bitki örtüsü, doğa severler için de büyük bir cazibe merkezidir. Tabea’nın eşsiz atmosferi, sessizliğin ve doğanın içindeki bu gizemli kentin egzotik yönünü daha da ortaya çıkarır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e5fdd5def2c.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p></p>
<p>Tabea Antik Kenti, tarihin derinliklerinden bugüne kadar uzanan bir köprü gibidir. Her bir yapı, her bir kalıntı, burada yaşamış olan farklı uygarlıkların izlerini taşır. Helenistik dönemden Osmanlı’ya kadar uzanan geniş zaman dilimi, bu kenti hem tarihsel hem de kültürel anlamda zenginleştirmiştir. Tabea, antik dünyanın modern dünyaya sunduğu bir armağandır. Hem geçmişin derinliklerine inmeyi hem de doğanın huzurunu hissetmeyi arzulayanlar için Tabea, keşfedilmeyi bekleyen egzotik bir hazine olarak yerini korumaktadır.</p>
<p><strong>Harika Hayriye Şavkıncı </strong></p>
<p><strong>www.turk.eco - Turkiye Ekoloji Portalı </strong></p>
<p><strong> Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni</strong></p>
<p><strong>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı 2. Başkanı </strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pozzo di San Patrizio: Tarihi ve Mühendislik Harikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pozzo-di-san-patrizio-tarihi-ve-muhendislik-harikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pozzo-di-san-patrizio-tarihi-ve-muhendislik-harikasi</guid>
<description><![CDATA[ Şu anda bir tünelin ucuna doğru değil, yukarıdan aşağıya bakmaktasınız. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5f53b70f44.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Pozzo, San, Patrizio:, Tarihi, Mühendislik, Harikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Orta İtalya'nın Umbria bölgesinde, Orvieto kasabasında bulunan Pozzo di San Patrizio (St. Patrick Kuyusu), hem tarihi hem de mühendislik açısından dikkat çekici bir yapıdır. Şehir, volkanik tüf tepesinin zirvesine kurulmuş olup, yüksek savunma duvarlarıyla çevrili bir konumdadır. Ancak bu korunaklı yapıya rağmen, uzun süreli bir kuşatma durumunda Orvieto'nun doğal su kaynağının yetersiz kalacağı korkusu, şehrin su ihtiyacını karşılayacak bir çözüm arayışına yol açmıştır.</p>
<p></p>
<p>Bu çözüm, 1527 yılında Papa VII. Clement tarafından, Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'ın Roma'yı yağmaladığı dönemde Orvieto'ya sığınırken emredilen kuyunun inşasıyla bulunmuştur. Kuyunun inşaatı, Floransalı mimar ve mühendis Antonio da Sangallo the Younger tarafından tasarlanmış ve 1527 ile 1537 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Kuyu, Papa III. Paul döneminde 1537 yılında tamamlanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Pozzo di San Patrizio'nun ismi, İrlanda'daki St. Patrick'in Arafı efsanesinden esinlenmiştir. Bu efsaneye göre St. Patrick, Araf'a açılan bir mağara bulmuş ve kuyunun derinliği bu efsaneye atıfta bulunarak adlandırılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Kuyunun tasarımı, Antonio da Sangallo'nun mimari dehasını yansıtmaktadır. Kuyunun merkezi şaftını, iki ayrı girişten erişilen çift sarmallı helezon rampalar çevrelemektedir. Bu tasarım, eşeklerin bir yoldan boş su kaplarını aşağı indirip diğer yoldan dolu su kaplarını yukarı çıkarabilmelerine olanak tanımıştır. Böylece eşeklerin yolları kesişmeden sürekli bir akış sağlanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Kuyunun Özellikleri Pozzo di San Patrizio, silindirik bir yapıya sahip olup, derinliği 53,15 metre, taban çapı ise 13 metredir. Kuyuya inen 248 basamak ve kuyunun içini aydınlatan 70 pencere bulunmaktadır. Bu sayede kuyunun derinliklerine inenler, hem ışık alabilir hem de nefes alabilecekleri bir ortam bulabilirler.</p>
<p></p>
<p>Kuyunun içinde yer alan bir Latince yazı, bu yapının anlamını vurgulamaktadır: "QUOD NATURA MUNIMENTO INVIDERAT INDUSTRIA ADIECIT", yani “Doğanın lütfettiğini endüstri sağladı”. Bu söz, doğanın sunduğu sınırlı kaynaklara karşı insan emeğinin ve mühendisliğin ne denli büyük bir çözüm sunduğunu ifade etmektedir.</p>
<p></p>
<p>Pozzo di San Patrizio, sadece Orvieto’nun su ihtiyacını karşılamayı amaçlayan bir yapı değil, aynı zamanda Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinin mühendislik zekâsını ve mimari estetiğini birleştiren önemli bir anıttır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Al Hajjarah: Yemen’in Haraz Dağları’ndaki Tarihi Dağ Köyü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/al-hajjarah-yemenin-haraz-daglarindaki-tarihi-dag-koeyu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/al-hajjarah-yemenin-haraz-daglarindaki-tarihi-dag-koeyu</guid>
<description><![CDATA[ Yemen’in Haraz Dağları’nda Yer Alan Al Hajjarah: 12. Yüzyıldan Günümüze Ulaşan Taş Mimarisiyle Tarihi Bir Dağ Köyü ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5da1ed24e7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 13:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hajjarah:, Yemen’in, Haraz, Dağları’ndaki, Tarihi, Dağ, Köyü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yemen’in Haraz Dağları’nda yer alan Al Hajjarah, taş mimarisi ve dramatik uçurum tepesindeki konumuyla dikkat çeken büyüleyici bir dağ köyüdür. 12. yüzyıla kadar uzanan bu tarihi şehir, geçmişte bölgenin önemli bir savunma noktası olarak hizmet vermiştir.</p>
<p></p>
<p>Yerel taşlardan inşa edilen köyün binaları, dağların engebeli yapısıyla mükemmel bir uyum içindedir ve çevreye doğal bir estetik kazandırır. Al Hajjarah, daracık ara sokakları, antik camileri ve yamaçlardan aşağıya doğru uzanan tarım arazileriyle Yemen’in zengin kültürel mirasına dair bir pencere sunmaktadır. Köyün yerleşimi, zamanla Yemen’in kırsal yaşam tarzının ve tarihi dokusunun bir sembolü haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Her ne kadar bölge günümüzde çeşitli zorluklarla karşı karşıya olsa da Al Hajjarah, Yemen’in mimari ve kültürel mirasının korunmaya devam ettiğini gösteren bir kanıt olarak varlığını sürdürüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğayla Bağlantının İnsan Sağlığı Üzerindeki Olumlu Etkileri ve Bağlantı Kurma Yolları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogayla-baglantinin-insan-sagligi-uzerindeki-olumlu-etkileri-ve-baglanti-kurma-yollari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogayla-baglantinin-insan-sagligi-uzerindeki-olumlu-etkileri-ve-baglanti-kurma-yollari</guid>
<description><![CDATA[ Doğayla iç içe olmak, modern yaşamın hızından ve stresinden kaçmanın etkili bir yolu olabilir. Doğanın sunduğu huzur ve sessizlik, zihinsel ve duygusal sağlık üzerinde olumlu etkiler yaratabilir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e941c854743.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğayla, Bağlantının, İnsan, Sağlığı, Üzerindeki, Olumlu, Etkileri, Bağlantı, Kurma, Yolları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="68e66ad6-0f04-4194-872a-692a3b920a81" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<p>Bu yazıda, doğayla bağlantının insan sağlığı üzerindeki etkilerini ve doğa ile nasıl daha iyi bağlantı kurabileceğimizi inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Doğayla Bağlantının Sağlık Üzerindeki Etkileri</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Stres Azaltma</strong> Doğada geçirilen zaman, stres seviyelerini önemli ölçüde düşürebilir. Yeşil alanlar ve doğal manzaralar, sinir sistemini rahatlatır ve zihinsel rahatlama sağlar. Doğanın sessizliği ve huzur verici etkisi, günlük yaşamın getirdiği stres faktörlerinden uzaklaşmayı kolaylaştırır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Zihinsel Rahatlama ve Huzur</strong> Doğa, zihinsel tazelenme ve huzur arayan bireyler için ideal bir ortam sunar. Kuş sesleri, su akıntısı veya rüzgarın hafif esintisi gibi doğal sesler, zihinsel dinginliği artırır ve düşünceleri düzenlemeye yardımcı olur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Konsantrasyon ve Zihinsel Netlik</strong> Doğal çevrelerde bulunmak, konsantrasyonu ve zihinsel netliği artırabilir. Şehir yaşamının karmaşasından uzaklaşmak, düşünceleri netleştirmeye ve zihinsel karmaşayı azaltmaya yardımcı olabilir. Doğa, problem çözme yeteneklerini ve yaratıcılığı artırabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Depresyon ve Anksiyete Azaltma</strong> Doğada geçirilen zaman, depresyon ve anksiyete semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir. Doğal ortamlar, serotonin ve endorfin gibi mutluluk hormonlarının salınımını teşvik ederek ruhsal iyilik hali sağlar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Fiziksel Sağlık İyileştirmeleri</strong> Doğada yürüyüş yapmak veya spor yapmak, fiziksel sağlığı olumlu yönde etkiler. Bu aktiviteler, kas gücünü artırır, kardiyovasküler sistem sağlığını destekler ve genel dayanıklılığı artırabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Uyku Kalitesinin Artması</strong> Doğada geçirilen zaman, uyku kalitesini artırabilir. Temiz hava almak ve doğal ışığa maruz kalmak, biyolojik saatimizi düzenleyerek daha iyi bir uyku düzeni sağlar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yaratıcılığın Artışı</strong> Doğal ortamlar, endişe ve stresi azaltarak yaratıcılığı artırabilir. Doğayla iç içe geçen aktiviteler, yenilikçi düşünceyi teşvik edebilir ve problem çözme becerilerini geliştirebilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Sosyal İlişkilerin Güçlenmesi</strong> Doğada yapılan grup aktiviteleri, sosyal bağları güçlendirebilir ve sosyal etkileşimi artırabilir. Bu, sosyal ilişkilerin kalitesini iyileştirebilir ve bireyler arasındaki bağlantıları güçlendirebilir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Doğayla Bağlantı Kurma Yolları</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Yürüyüş ve Trekking</strong> Doğada yürüyüş yapmak, çevrenizdeki doğal güzellikleri keşfetmenize olanak tanır ve hem fiziksel hem de zihinsel sağlığınıza katkıda bulunur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Bahçe Çalışmaları</strong> Bahçe düzenleme veya bitkilerle ilgilenmek, toprakla temas kurarak huzur verici bir deneyim sağlar ve doğayla bağlantıyı güçlendirir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Kamp Yapma</strong> Kamp yapmak, doğanın içinde vakit geçirmenin etkili bir yoludur. Kamp ateşi etrafında oturmak ve yıldızları izlemek, doğayla bütünleşme deneyimini pekiştirir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Deniz veya Gölet Kenarında Zaman Geçirme</strong> Su kenarında oturmak ve çevredeki manzarayı izlemek, sakinleşmenize ve huzur bulmanıza yardımcı olabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Doğa Fotoğrafçılığı</strong> Doğanın güzelliklerini fotoğraflamak, çevrenizdeki detayları fark etmenize ve doğaya olan bağınızı güçlendirmenize yardımcı olabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Doğa Meditasyonu</strong> Doğa sesleri eşliğinde meditasyon yapmak, zihinsel rahatlamayı destekler ve doğayla daha derin bir bağ kurmanıza yardımcı olabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Köy veya Kasaba Ziyareti</strong> Sessiz köy yollarında yürümek veya geleneksel pazar yerlerini ziyaret etmek, doğal ve kültürel unsurlarla etkileşim kurmanın keyifli bir yoludur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Köy Evlerinde Konaklama</strong> Kırsal bölgelerdeki köy evlerinde konaklamak, doğayla iç içe bir yaşam deneyimi sunar ve yerel yaşam tarzını anlamaya yardımcı olabilir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Doğayla bağlantı kurmak, stresin azaltılması, zihinsel ve duygusal sağlığın güçlendirilmesi ve genel yaşam kalitesinin artırılması açısından birçok fayda sağlar. Doğanın sunduğu çeşitli etkinliklerle kişisel tercihlere göre farklı deneyimler yaşanabilir. Her birey, doğa ile bağlantısını kendi ilgi alanlarına ve rahat hissettiği aktivitelere göre güçlendirebilir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gemi Söküm Endüstrisi Kıyı Ekosistemine Zarar Veriyor.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gemi-soekum-endustrisi-kiyi-ekosistemine-zarar-veriyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gemi-soekum-endustrisi-kiyi-ekosistemine-zarar-veriyor</guid>
<description><![CDATA[ Özet:Gemi söküm endüstrisi, ekonomik kazançların ön planda olduğu, ancak ekolojik ve insani maliyetlerin genellikle göz ardı edildiği bir sektördür. Bu çalışma, sermayenin kıyı ekosistemlerine verdiği zararların yanı sıra, iş cinayetleri, yaralanmalar ve meslek hastalıkları gibi insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini incelemektedir. Gemi söküm tesislerinde çalışan işçilerin mağduriyeti, genellikle tehlikeli koşullarda ve yetersiz güvenlik önlemleri altında çalışmak zorunda kalmaları ile daha da derinleşmektedir. Bu araştırma, hem ekosistem hem de insan sağlığına yönelik tehditleri ortaya koymayı ve bu alandaki düzenlemelerin eksikliklerine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Gemi söküm, iş cinayetleri, kıyı ekosistemi, meslek hastalıkları, sermaye

1. Giriş
Gemi söküm endüstrisi, dünya genelinde yoğun talep gören bir faaliyet olmasına rağmen, hem çevresel hem de insani maliyetleri oldukça yüksek bir sektördür. Bu makalede, sermayenin gemi söküm süreçleri üzerinden kıyı ekosistemine verdiği zararlar ve bu sektörde çalışan işçilerin maruz kaldığı iş cinayetleri, yaralanmalar ve meslek hastalıkları detaylı bir şekilde ele alınacaktır.
2. Gemi Söküm Endüstrisinin Ekosistem Üzerindeki Etkileri
Gemi söküm tesisleri genellikle gelişmekte olan ülkelerin kıyı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Bu tesisler, gemilerin çelik ve metal parçalarının sökülmesi sırasında büyük miktarda zehirli atığın çevreye salınmasına yol açmaktadır. Özellikle asbest, ağır metaller (örneğin kurşun, cıva) ve yağ gibi zararlı maddeler deniz ekosistemine doğrudan karışarak ciddi çevresel tahribata yol açmaktadır. Deniz canlılarının yaşam döngüsü bu kirlilikten etkilenmekte, balıkçılık ve kıyı turizmi gibi yerel ekonomik faaliyetler de zarar görmektedir.
Sermayenin Rolü: Gemi söküm endüstrisindeki sermaye sahipleri, kâr maksimizasyonu amacıyla çevresel etkileri görmezden gelme eğilimindedir. Çevre koruma standartlarına yeterince uyulmadığı durumlarda, kıyı ekosistemlerinde kalıcı hasarlar meydana gelmekte ve bu hasarlar zamanla daha geniş alanlara yayılmaktadır.
3. İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı
Gemi söküm tesislerinde çalışan işçiler, büyük oranda yetersiz güvenlik önlemleri ve riskli koşullar altında çalışmaktadır. Bu durum, iş cinayetleri ve ağır yaralanmaların yanı sıra uzun vadede ciddi meslek hastalıklarına yol açmaktadır.
3.1. İş Cinayetleri ve Yaralanmalar
Gemi söküm sırasında, işçilerin en sık maruz kaldığı tehlikeler arasında ağır parçaların düşmesi, patlamalar, yüksekten düşme ve kesici aletlerle yaralanmalar yer almaktadır. Tehlikeli çalışma koşulları ve iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin yetersizliği nedeniyle her yıl çok sayıda işçi hayatını kaybetmekte ya da ağır şekilde yaralanmaktadır.
3.2. Meslek Hastalıkları
Gemi sökümde kullanılan malzemeler ve çalışma koşulları, işçilerin ciddi meslek hastalıklarına yakalanma riskini artırmaktadır. Özellikle asbeste maruz kalma sonucu mesothelioma gibi kanser türleri, cıva zehirlenmesi ve solunum yolu hastalıkları bu sektörün en yaygın hastalıkları arasındadır. Ayrıca sürekli fiziksel efor ve ağır iş yükü, işçilerin kas-iskelet sistemi bozukluklarına ve kronik ağrılara yol açmaktadır.
4. İşçilerin Mağduriyeti ve Sosyal Güvence Eksikliği
Gemi söküm işçilerinin büyük bir kısmı düşük ücretler karşılığında, güvencesiz çalışma koşulları altında çalışmaktadır. Çoğu zaman sosyal güvenlik sistemlerine erişimleri sınırlı olup, iş kazaları ya da hastalıklar durumunda yeterli sağlık hizmetine ulaşamamaktadırlar. Ayrıca işçilerin büyük çoğunluğu sendikasızdır, bu da hak taleplerinde bulunmalarını zorlaştırmaktadır.
5. Mevzuat ve Denetim Yetersizliği
Gemi söküm sektöründe çevresel ve iş güvenliği standartlarını düzenleyen uluslararası normlar olmasına rağmen, bu düzenlemeler genellikle etkili bir şekilde uygulanmamaktadır. Denetim mekanizmalarının zayıf olması, şirketlerin kâr elde etmek amacıyla bu normları göz ardı etmelerine neden olmaktadır. Bu da hem çevre hem de işçi sağlığı açısından ciddi tehditler yaratmaktadır.
6. Sonuç ve Öneriler
Bu araştırma, gemi söküm endüstrisinin hem kıyı ekosistemine hem de işçilerin sağlığına yönelik olumsuz etkilerini detaylı bir şekilde ortaya koymuştur. Sermayenin kâr amacıyla çevresel ve insani maliyetleri göz ardı ettiği bu sektörde, daha güçlü düzenlemelere ve denetimlere ihtiyaç olduğu açıktır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki denetim süreçlerinin sıkılaştırılması, işçilerin güvenliğinin artırılması ve çevre dostu söküm yöntemlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.
Öneriler:

Çevresel denetimlerin artırılması: Gemi söküm tesislerinin çevresel etkilerinin düzenli olarak denetlenmesi ve çevreyi koruma önlemlerinin sıkı bir şekilde uygulanması.
İşçi sağlığı ve güvenliği standartlarının iyileştirilmesi: İşçilerin güvenlik önlemlerine uygun koşullarda çalışmasını sağlayacak uluslararası iş güvenliği standartlarının zorunlu hale getirilmesi.
Sosyal güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi: Gemi söküm işçilerinin sosyal güve ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e04232433f1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gemi, Söküm, Endüstrisi, Kıyı, Ekosistemine, Zarar, Veriyor.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet:</strong><br>Gemi söküm endüstrisi, ekonomik kazançların ön planda olduğu, ancak ekolojik ve insani maliyetlerin genellikle göz ardı edildiği bir sektördür. Bu çalışma, sermayenin kıyı ekosistemlerine verdiği zararların yanı sıra, iş cinayetleri, yaralanmalar ve meslek hastalıkları gibi insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini incelemektedir. Gemi söküm tesislerinde çalışan işçilerin mağduriyeti, genellikle tehlikeli koşullarda ve yetersiz güvenlik önlemleri altında çalışmak zorunda kalmaları ile daha da derinleşmektedir. Bu araştırma, hem ekosistem hem de insan sağlığına yönelik tehditleri ortaya koymayı ve bu alandaki düzenlemelerin eksikliklerine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Gemi söküm, iş cinayetleri, kıyı ekosistemi, meslek hastalıkları, sermaye</p>
<hr>
<h3>1. Giriş</h3>
<p>Gemi söküm endüstrisi, dünya genelinde yoğun talep gören bir faaliyet olmasına rağmen, hem çevresel hem de insani maliyetleri oldukça yüksek bir sektördür. Bu makalede, sermayenin gemi söküm süreçleri üzerinden kıyı ekosistemine verdiği zararlar ve bu sektörde çalışan işçilerin maruz kaldığı iş cinayetleri, yaralanmalar ve meslek hastalıkları detaylı bir şekilde ele alınacaktır.</p>
<h3>2. Gemi Söküm Endüstrisinin Ekosistem Üzerindeki Etkileri</h3>
<p>Gemi söküm tesisleri genellikle gelişmekte olan ülkelerin kıyı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Bu tesisler, gemilerin çelik ve metal parçalarının sökülmesi sırasında büyük miktarda zehirli atığın çevreye salınmasına yol açmaktadır. Özellikle asbest, ağır metaller (örneğin kurşun, cıva) ve yağ gibi zararlı maddeler deniz ekosistemine doğrudan karışarak ciddi çevresel tahribata yol açmaktadır. Deniz canlılarının yaşam döngüsü bu kirlilikten etkilenmekte, balıkçılık ve kıyı turizmi gibi yerel ekonomik faaliyetler de zarar görmektedir.</p>
<p><strong>Sermayenin Rolü:</strong> Gemi söküm endüstrisindeki sermaye sahipleri, kâr maksimizasyonu amacıyla çevresel etkileri görmezden gelme eğilimindedir. Çevre koruma standartlarına yeterince uyulmadığı durumlarda, kıyı ekosistemlerinde kalıcı hasarlar meydana gelmekte ve bu hasarlar zamanla daha geniş alanlara yayılmaktadır.</p>
<h3>3. İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı</h3>
<p>Gemi söküm tesislerinde çalışan işçiler, büyük oranda yetersiz güvenlik önlemleri ve riskli koşullar altında çalışmaktadır. Bu durum, iş cinayetleri ve ağır yaralanmaların yanı sıra uzun vadede ciddi meslek hastalıklarına yol açmaktadır.</p>
<h4>3.1. İş Cinayetleri ve Yaralanmalar</h4>
<p>Gemi söküm sırasında, işçilerin en sık maruz kaldığı tehlikeler arasında ağır parçaların düşmesi, patlamalar, yüksekten düşme ve kesici aletlerle yaralanmalar yer almaktadır. Tehlikeli çalışma koşulları ve iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin yetersizliği nedeniyle her yıl çok sayıda işçi hayatını kaybetmekte ya da ağır şekilde yaralanmaktadır.</p>
<h4>3.2. Meslek Hastalıkları</h4>
<p>Gemi sökümde kullanılan malzemeler ve çalışma koşulları, işçilerin ciddi meslek hastalıklarına yakalanma riskini artırmaktadır. Özellikle asbeste maruz kalma sonucu mesothelioma gibi kanser türleri, cıva zehirlenmesi ve solunum yolu hastalıkları bu sektörün en yaygın hastalıkları arasındadır. Ayrıca sürekli fiziksel efor ve ağır iş yükü, işçilerin kas-iskelet sistemi bozukluklarına ve kronik ağrılara yol açmaktadır.</p>
<h3>4. İşçilerin Mağduriyeti ve Sosyal Güvence Eksikliği</h3>
<p>Gemi söküm işçilerinin büyük bir kısmı düşük ücretler karşılığında, güvencesiz çalışma koşulları altında çalışmaktadır. Çoğu zaman sosyal güvenlik sistemlerine erişimleri sınırlı olup, iş kazaları ya da hastalıklar durumunda yeterli sağlık hizmetine ulaşamamaktadırlar. Ayrıca işçilerin büyük çoğunluğu sendikasızdır, bu da hak taleplerinde bulunmalarını zorlaştırmaktadır.</p>
<h3>5. Mevzuat ve Denetim Yetersizliği</h3>
<p>Gemi söküm sektöründe çevresel ve iş güvenliği standartlarını düzenleyen uluslararası normlar olmasına rağmen, bu düzenlemeler genellikle etkili bir şekilde uygulanmamaktadır. Denetim mekanizmalarının zayıf olması, şirketlerin kâr elde etmek amacıyla bu normları göz ardı etmelerine neden olmaktadır. Bu da hem çevre hem de işçi sağlığı açısından ciddi tehditler yaratmaktadır.</p>
<h3>6. Sonuç ve Öneriler</h3>
<p>Bu araştırma, gemi söküm endüstrisinin hem kıyı ekosistemine hem de işçilerin sağlığına yönelik olumsuz etkilerini detaylı bir şekilde ortaya koymuştur. Sermayenin kâr amacıyla çevresel ve insani maliyetleri göz ardı ettiği bu sektörde, daha güçlü düzenlemelere ve denetimlere ihtiyaç olduğu açıktır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki denetim süreçlerinin sıkılaştırılması, işçilerin güvenliğinin artırılması ve çevre dostu söküm yöntemlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.</p>
<p><strong>Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Çevresel denetimlerin artırılması:</strong> Gemi söküm tesislerinin çevresel etkilerinin düzenli olarak denetlenmesi ve çevreyi koruma önlemlerinin sıkı bir şekilde uygulanması.</li>
<li><strong>İşçi sağlığı ve güvenliği standartlarının iyileştirilmesi:</strong> İşçilerin güvenlik önlemlerine uygun koşullarda çalışmasını sağlayacak uluslararası iş güvenliği standartlarının zorunlu hale getirilmesi.</li>
<li><strong>Sosyal güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi:</strong> Gemi söküm işçilerinin sosyal güvenceye erişimini artıracak politikaların hayata geçirilmesi ve işçilerin sendikal haklarının korunması.</li>
</ol>
<h3>Kaynakça</h3>
<ul>
<li>Greenpeace, “Shipbreaking: A Hazardous Waste Stream,” 2019.</li>
<li>UNCTAD, “Review of Maritime Transport,” 2020.</li>
<li>ILO, “Safety and Health in Shipbreaking: Guidelines for Asian Countries and Turkey,” 2015.</li>
</ul>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İklim Krizinde zorlu çalışma koşulları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-krizinde-zorlu-calisma-kosullari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-krizinde-zorlu-calisma-kosullari</guid>
<description><![CDATA[ İşçi sağlığını korumak, sadece bireysel bir sorun değil, toplumsal bir sorumluluktur. Sendikaların bu konuda harekete geçmesi ve işçi hakları için daha iddialı politikalar geliştirmesi gerekmektedir. İklim değişikliği sadece hava sıcaklıklarının artması anlamına gelmiyor; aynı zamanda çalışma koşullarını, üretim süreçlerini ve sosyal ilişkileri de dönüştürüyor. Bu dönüşüm sürecinde işçilerin korunması ve emek dünyasının iklim değişikliğine uyum sağlaması, sendikaların öncülük etmesi gereken bir mücadele alanıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e045dcbcfc8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İklim, Krizinde, zorlu, çalışma, koşulları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İklim Krizi ve İş Dünyası: Sendikaların Rolü Üzerine Bir Değerlendirme (Türkiye Örneği ile)</strong></p>
<p>İklim krizi, sadece çevresel değil, iş dünyası ve emek süreçleri üzerinde de büyük etkiler yaratmaktadır. Aşırı hava olayları, iş yerlerindeki koşulları olumsuz etkileyerek işçi sağlığı ve güvenliğini tehdit etmektedir. Dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye'de de iklim krizinin etkileri iş hayatında hissedilmektedir. Ancak, sendikaların iklim değişikliğiyle mücadelede ne ölçüde etkin olduğu ve bu soruna karşı nasıl stratejiler geliştirdikleri tartışmalıdır. Çoğu sendika, iklim değişikliğinin iş gücü üzerindeki etkilerini sınırlı bir çerçevede ele almakta ve kapsamlı bir strateji geliştirmekte yetersiz kalmaktadır. Bu makale, iklim krizinin iş dünyasına olan etkilerini ve Türkiye'deki sendikaların bu sürece nasıl yanıt verdiğini incelemektedir.</p>
<h3>İklim Krizinin İş Dünyasına Etkileri</h3>
<p>Türkiye’de iklim değişikliğinin en belirgin etkileri aşırı sıcaklıklar, orman yangınları, sel ve su kıtlığı gibi olaylarla kendini göstermektedir. Bu olaylar, özellikle açık havada çalışan işçiler için büyük tehlikeler yaratmaktadır. İnşaat, tarım, turizm ve madencilik gibi sektörlerdeki işçiler, aşırı hava koşulları nedeniyle sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.</p>
<h4>Örnek Olay: Türkiye’de Aşırı Sıcaklık ve İşçi Sağlığı</h4>
<p>2021 yılında <strong>Güneydoğu Anadolu</strong> ve <strong>Ege</strong> bölgelerinde yaşanan aşırı sıcaklıklar, işçilerin sağlığını ciddi şekilde tehdit etmiştir. Özellikle tarım işçileri, yüksek sıcaklıklar altında uzun saatler boyunca çalışmak zorunda kalmış, bu durum işçi sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Örneğin, Şanlıurfa’da mevsimlik tarım işçileri, 40°C’yi aşan sıcaklıklarda çalışmaya devam etmiş ve bu koşullar altında birçok işçi sıcak çarpması ve dehidrasyon gibi sağlık sorunları yaşamıştır. Türkiye’deki mevsimlik işçilerin büyük çoğunluğu güvencesiz çalışma koşulları altında çalıştığı için bu tür sorunlar karşısında koruma mekanizmalarına erişimleri sınırlı kalmıştır.</p>
<p><strong>İnşaat sektörü</strong> de iklim krizinden etkilenen sektörlerden biridir. Özellikle yaz aylarında aşırı sıcak hava koşullarında dış mekanlarda çalışan inşaat işçileri, ciddi sağlık riskleriyle karşı karşıya kalmaktadır. 2022 yılında İstanbul’da bir inşaat işçisi, yüksek sıcaklıklar nedeniyle fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştır. Ancak Türkiye'deki sendikalar, işçilerin bu tür risklere karşı korunması için yeterli baskıyı yapamamıştır.</p>
<h3>Türkiye’deki Sendikaların İklim Krizi Karşısındaki Tutumları</h3>
<p>Türkiye’deki sendikalar, iklim krizine karşı tepkilerini genel olarak işçi sağlığı ve güvenliği çerçevesinde dile getirmekte, ancak iklim krizinin yapısal etkilerine yönelik kapsamlı stratejiler geliştirmekte yetersiz kalmaktadır. <strong>DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu)</strong> ve <strong>TÜRK-İŞ</strong> gibi büyük işçi sendikaları, işçi sağlığını koruma noktasında çeşitli kampanyalar düzenlemekte ve yasal düzenlemeler talep etmektedir. Ancak bu kampanyalar, iklim değişikliğinin doğrudan etkileri ve iş gücü üzerindeki uzun vadeli sonuçlarıyla ilgili sınırlı kalmaktadır.</p>
<p><strong>TÜRK-İŞ</strong>, aşırı hava olayları karşısında işçilerin korunması için hükümete çağrılarda bulunmuş, ancak bu çağrılar genellikle sıcaklık artışları gibi kısa vadeli olaylarla sınırlı kalmıştır. Öte yandan, <strong>DİSK</strong> iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında, çalışma saatlerinin esnekleştirilmesi ve işçi sağlığını korumaya yönelik yasaların genişletilmesi gerektiğini savunmuştur. Ancak bu talepler, işverenler ve hükümet tarafından yeterince dikkate alınmamıştır.</p>
<h3>Politika ve Yasal Altyapı: Türkiye’de İklim Krizi ve Çalışma Koşulları</h3>
<p>Türkiye’de iklim krizi ile ilgili hukuki düzenlemeler sınırlıdır ve iş dünyasıyla ilgili doğrudan bir iklim uyum stratejisi bulunmamaktadır. <strong>Türkiye İş Kanunu</strong>, işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili genel hükümler içerse de, iklim değişikliğinin yarattığı yeni risklere karşı iş yerlerinde alınması gereken özel önlemler konusunda yetersiz kalmaktadır. Özellikle aşırı hava koşullarına karşı işçilerin korunması için yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.</p>
<p><strong>Türkiye'deki iklim politikaları</strong>, enerji sektörüne odaklanmış olup, çalışma koşulları ve işçi haklarına yeterince dikkat çekmemektedir. 2021 yılında Türkiye, Paris Anlaşması'nı imzalamış ve 2053 yılına kadar karbon nötr olma taahhüdünde bulunmuştur. Ancak bu hedeflere ulaşmak için iş yerlerindeki dönüşüm süreçleri ve işçilerin korunmasıyla ilgili stratejiler henüz yeterince geliştirilmemiştir.</p>
<h3>Sendikaların İklim Kriziyle Mücadelede Atması Gereken Adımlar</h3>
<p>İklim krizi karşısında Türkiye’deki sendikaların daha etkin bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Sendikalar, işçilerin iklim değişikliği nedeniyle karşı karşıya kaldığı riskleri azaltmak için şu adımları atmalıdır:</p>
<ol>
<li>
<p><strong>Farkındalık Kampanyaları Düzenlemek:</strong> İklim krizinin iş gücü üzerindeki etkileri hakkında işçi sendikaları daha geniş çaplı bilgilendirme kampanyaları düzenlemelidir. Bu kampanyalar, işçilerin iklim değişikliğine karşı korunmaları konusunda farkındalık yaratmayı amaçlamalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yasal Düzenlemeler Talep Etmek:</strong> Türkiye’de iş yerlerinde iklim krizine karşı alınacak önlemlerle ilgili yeni yasal düzenlemeler talep edilmelidir. Özellikle açık hava sektörlerinde çalışan işçilerin korunması için yasalar güncellenmeli ve çalışma saatleri esnekleştirilmelidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>İşçi Sağlığı Önlemlerini Güçlendirmek:</strong> Aşırı hava koşulları nedeniyle artan sağlık risklerine karşı işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri artırılmalıdır. Tarım, inşaat ve turizm gibi sektörlerde çalışan işçilerin korunması için ek önlemler alınmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Toplumsal Adaleti Göz Önünde Bulundurmak:</strong> İklim değişikliğinin en fazla düşük gelirli ve güvencesiz işçileri etkilediği gerçeği göz önünde bulundurularak, bu grupların korunması için sendikalar daha güçlü adımlar atmalıdır.</p>
</li>
</ol>
<h3>Sonuç ve Öneriler</h3>
<p>İklim krizi, iş dünyasında köklü değişimlere neden olurken, işçilerin korunması için sendikaların daha etkin bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Türkiye’de de iklim değişikliği, iş gücü üzerinde doğrudan etkiler yaratmakta, işçilerin sağlığını ve güvenliğini tehdit etmektedir. Bu süreçte sendikaların, işçi haklarını savunmak için daha kapsamlı stratejiler geliştirmesi büyük önem taşımaktadır.</p>
<p>Sendikaların atması gereken adımlar arasında:</p>
<ul>
<li>İklim krizi konusunda farkındalığı artırmak,</li>
<li>İşçi sağlığı ve güvenliği yasalarını güncellemek,</li>
<li>Aşırı hava olaylarına karşı işçilerin korunmasını sağlamak,</li>
<li>Toplumsal adalet perspektifiyle savunmasız grupları desteklemek yer almaktadır.</li>
</ul>
<p>Bu adımlar, Türkiye’de işçilerin iklim krizine karşı korunmasını sağlamada ve sendikaların iş dünyasında daha etkin bir rol oynamasında önemli birer kilometre taşı olacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mavi Bayrak Programında  Uluslararası Başarı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mavi-bayrak-programinda-uluslararasi-basari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mavi-bayrak-programinda-uluslararasi-basari</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;nin mavi bayraklı plaj sayısındaki artış, ülkenin çevre yönetimindeki başarısını ve uluslararası standartlara uygunluğunu ortaya koymaktadır. Ancak, sıralamadaki birincilik hedefi için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e03bc32b1c1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mavi, Bayrak, Programında, Uluslararası, Başarı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mavi Bayrak Programı: Türkiye'nin Uluslararası Başarısı ve Küresel Konumunun Analizi</strong></p>
<p><strong>Özet:</strong> Bu çalışma, Türkiye'nin mavi bayraklı plaj sayısındaki uluslararası başarılarını ve bu başarıların arkasındaki politika ve uygulama çerçevesini incelemektedir. Mavi Bayrak programının genel hedefleri, uygulama kriterleri ve Türkiye'deki gelişimi ele alınarak, Türkiye'nin küresel sıralamadaki yeri analiz edilmiştir. Ayrıca, bu başarıların çevresel ve toplumsal etkileri üzerine yapılan değerlendirmeler de raporlanmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e03bc27e4be.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Giriş:</strong> Mavi Bayrak programı, Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı (FEE) tarafından yürütülen ve plajlar, marinalar, turizm tekneleri ve bireysel yatlar için çevresel ve hijyen standartlarını belirleyen bir sertifikasyon sistemidir. Bu program, 1987 yılında Avrupa Birliği tarafından çevre yılı olarak ilan edilen yılın ardından başlatılmış ve Türkiye'de 1993 yılında uygulanmaya başlanmıştır. Program, su kalitesinin, atık yönetiminin, çevre eğitiminin ve genel çevre yönetiminin standartlarını belirler.</p>
<p><strong>Yöntem:</strong> Bu araştırma, mavi bayrak programının Türkiye'deki uygulama sürecini, elde edilen sonuçları ve uluslararası sıralamadaki yerini incelemektedir. Türkiye'nin mavi bayraklı plajlarının sayısı, ülkenin küresel sıralamadaki konumu ve bu başarının arkasındaki yerel uygulama stratejileri değerlendirilmektedir.</p>
<p><strong>Sonuçlar:</strong> Türkiye, 2023 yılında mavi bayraklı plaj sayısında dünya üçüncülüğünü korumuştur. Ülkenin toplamda 567 plajı, 27 marinası, 18 turizm teknesi ve 9 bireysel yata mavi bayrak verilmiştir. Bu sayede, Türkiye, İspanya ve Yunanistan'ın ardından üçüncü sırada yer almaktadır. Türkiye'nin mavi bayraklı plajlarının artış göstermesi, yerel yönetimlerle işbirliği, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı'nın ortak çabalarıyla elde edilmiştir. Bu yıl Türkiye'nin 16 yeni plajı mavi bayrak kazanmış, geçen yılın listesinde yer alan bazı plajlar ise bu yıl sıralamada yer almamıştır.</p>
<p><strong>Tartışma:</strong> Türkiye'nin mavi bayraklı plaj sayısındaki artış, çevresel yönetim ve sürdürülebilirlik konusundaki kararlılığı ve başarılı uygulama stratejilerinin bir yansımasıdır. Mavi Bayrak programının kriterleri arasında yüzme suyu kalitesi, atık su arıtma, çevre eğitimi ve doğal alanların korunması gibi unsurlar bulunmaktadır. Türkiye'nin bu standartları sağlama konusundaki başarısı, ülkenin çevre yönetimi konusundaki yüksek standartlarını ve bu alanda yapılan sürekli iyileştirmeleri göstermektedir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Öneriler:</strong> Türkiye'nin mavi bayraklı plaj sayısındaki artış, ülkenin çevre yönetimindeki başarısını ve uluslararası standartlara uygunluğunu ortaya koymaktadır. Ancak, sıralamadaki birincilik hedefi için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca, bu başarıların sürdürülebilirliği için yerel yönetimlerin, devlet kurumlarının ve özel sektörün işbirliği içinde çalışmaya devam etmesi önemlidir. Plajların sürekli denetimi ve iyileştirilmesi, çevre bilincinin artırılması ve uluslararası kriterlere uyumun sağlanması bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde kritik rol oynamaktadır.</p>
<p>Bu araştırma, mavi bayrak programının Türkiye'deki uygulamalarını ve başarılarını değerlendirerek, benzer çevresel sertifikasyon programları için örnek teşkil edebilir ve uluslararası düzeyde çevre yönetimi standartlarının nasıl iyileştirilebileceğine dair öneriler sunabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’nin Gıda Güvenliği Sorunu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-gida-guvenligi-sorunu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-gida-guvenligi-sorunu</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye, pestisit kaynaklı bildirimlerde son dört yıldır AB’nin en yüksek riskli ülkesi olarak öne çıkmakta. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0399eb47b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’nin, Gıda, Güvenliği, Sorunu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’de Gıda Güvenliği ve Pestisit Kullanımı: Mevcut Durum ve Sorunların Analizi</strong></p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Bu araştırma makalesi, Türkiye’de gıda güvenliği ve pestisit kullanımı konularındaki mevcut durumu incelemektedir. Avrupa Birliği Komisyonu tarafından sağlanan Gıda ve Yemler İçin Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) verileri ve Türkiye’nin yıllık denetim raporları temel alınarak, gıda ürünlerinde tespit edilen riskler, özellikle pestisit kalıntıları ve mikotoksinler gibi sorunlar analiz edilmiştir. Makalede, iç pazarda ve ihracatta karşılaşılan problemler, denetim yetersizlikleri ve bu sorunların tüketici sağlığı üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Ayrıca, gıda güvenliğini artırmak için gerekli önlemler ve stratejiler tartışılmaktadır.</p>
<p><strong>1. Giriş</strong></p>
<p>Gıda güvenliği, toplum sağlığı açısından kritik öneme sahiptir. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, gıda ve yemlerdeki güvenlik risklerini izlemek amacıyla Gıda ve Yemler İçin Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) portali üzerinden raporlar sunmaktadır. Türkiye’nin bu sistem üzerindeki verileri, ülkemizin gıda güvenliği sorunları hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Bu makale, 2023 yılı verileri ışığında Türkiye’deki gıda güvenliği sorunlarını ve özellikle pestisit kullanımını incelemektedir.</p>
<p><strong>2. Gıda Güvenliği Sorunları ve Pestisit Kullanımı</strong></p>
<p><strong>2.1. Pestisit Kalıntıları</strong></p>
<p>Türkiye, pestisit kaynaklı bildirimlerde son dört yıldır AB’nin en yüksek riskli ülkesi olarak öne çıkmaktadır. 2023 yılında, biber ve limon gibi ürünlerde yüksek pestisit kalıntıları tespit edilmiştir. Biber ve limon gibi ürünler AB’nin Türkiye’den ithal ettiği başlıca ürünlerdir ve bu ürünlerdeki yüksek pestisit kalıntıları, pestisit kullanımına dair yaygın endişeleri yansıtmaktadır. Ancak, bu ürünlerin yüksek pestisit içeriklerinin, bu ürünlerin yaygın tüketilmesinden kaynaklanmadığı, AB’nin Türkiye’den ithal ettiği ana ürünler olmalarından kaynaklandığı görülmektedir.</p>
<p><strong>2.2. Mikotoksin ve Bakteri Kaynaklı Riskler</strong></p>
<p>Mikotoksin kaynaklı riskler arasında, kuru incir, Antep fıstığı ve kuru üzüm gibi ürünlerde yüksek seviyelerde mikotoksinler tespit edilmiştir. Ayrıca, tahin ve susam gibi ürünlerde salmonella bakterisi bulunmuş ve bu durum, gıda güvenliğinde bir diğer önemli sorunu ortaya koymuştur. Yasaklı maddeler arasında, sildenafil gibi ilaç etken maddeleri içeren ürünler de bulunmaktadır ve bu maddelerin varlığı, gıda kodeksine uygunluk sorunlarını işaret etmektedir.</p>
<p><strong>3. Denetim ve İzleme Stratejileri</strong></p>
<p><strong>3.1. İhracat ve İç Pazar Denetimleri</strong></p>
<p>Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yıllık raporlarına göre, 2023 yılında 394 bin 624 denetim gerçekleştirilmiştir. Ancak, bu denetimlerin sonuçları, alınan numunelerin %15.88’inin sorunlu olduğunu göstermektedir. İhracat verileri, iç pazardaki sorunları daha belirgin hale getirmektedir. İç pazardaki denetimlerde ise sadece yapılan denetimlerin sayısı açıklanmakta, denetim sonuçları hakkında detaylı bilgi sunulmamaktadır.</p>
<p><strong>3.2. Denetim Yetersizlikleri</strong></p>
<p>Denetimlerin hasat öncesi aşama ile sınırlı kalması, sorunların çözümüne yeterli olmamaktadır. İç pazardaki denetimlerin, hasat zamanı, depolar ve pazar yerlerinde de yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca, denetim sonuçlarının şeffaf bir şekilde paylaşılması, tüketicilerin güvenli gıda tüketimini destekleyecektir.</p>
<p><strong>4. Stratejik Öneriler</strong></p>
<p><strong>4.1. Pestisit Kullanımının Azaltılması</strong></p>
<p>Türkiye’nin pestisit kullanımına dayalı konvansiyonel tarım sisteminden agroekolojik ve organik tarım sistemlerine geçiş yapması gerekmektedir. Pestisit kullanımını azaltmak, hem çevresel hem de sağlık açısından olumlu etkiler sağlayacaktır.</p>
<p><strong>4.2. Şeffaflık ve Eğitim</strong></p>
<p>Gıda güvenliği konusunda şeffaflık sağlanmalı ve tüketicilere gıda güvenliği riskleri hakkında doğru bilgi verilmelidir. Ayrıca, üreticilere yönelik eğitim programları geliştirilerek, güvenli tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması teşvik edilmelidir.</p>
<p><strong>5. Sonuç</strong></p>
<p>Türkiye’nin gıda güvenliği sorunları, hem iç pazarda hem de ihracatta büyük bir problem teşkil etmektedir. Pestisit kalıntıları, mikotoksinler ve bakteri kaynaklı riskler, tüketici sağlığını tehdit etmekte ve gıda güvenliği stratejilerinde köklü değişiklikler gerektirmektedir. İç pazardaki denetimlerin kapsamının genişletilmesi ve şeffaflığın artırılması, sağlıklı ve güvenilir gıda üretiminin teşvik edilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Gıda güvenliği sorunlarının çözülmesi, hem tüketici sağlığını koruyacak hem de ülkenin uluslararası ticaretteki itibarı açısından önemli bir adımdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Yenilenebilir Enerji Yatırımları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-yenilenebilir-enerji-yatirimlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-yenilenebilir-enerji-yatirimlari</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye, enerji alanında dışa bağımlılığı azaltmak ve çevresel sürdürülebilirliği sağlamak amacıyla son yıllarda yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0335f30dc0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Yenilenebilir, Enerji, Yatırımları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye'nin Yenilenebilir Enerji Potansiyeli ve 2023 Hedefleri</strong></p>
<p>Türkiye'nin hızla artan enerji talebini karşılamak ve çevresel etkileri azaltmak için yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi, ülkenin enerji sektöründe önemli bir dönüşüm gerçekleştirdiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, Türkiye'yi yenilenebilir enerji alanında bir bölgesel güç haline getirme hedefini desteklerken, aynı zamanda enerji bağımsızlığını artırmayı ve karbon emisyonlarını azaltmayı amaçlıyor.</p>
<h3>Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Potansiyeli</h3>
<p>Türkiye’nin coğrafi konumu, yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin şekilde kullanılmasını mümkün kılan önemli avantajlar sunuyor:</p>
<ol>
<li><strong>Rüzgar Enerjisi</strong>: Özellikle <strong>Ege</strong> ve <strong>Marmara</strong> bölgeleri, Türkiye’nin rüzgar enerjisi üretim potansiyelini ön plana çıkaran yerlerdir. Bu bölgeler, Türkiye'nin rüzgar santrallerinin büyük kısmını barındırmakta ve enerji üretiminde önemli bir paya sahiptir.</li>
<li><strong>Güneş Enerjisi</strong>: <strong>Güneydoğu Anadolu</strong> ve <strong>İç Anadolu</strong> bölgeleri, yıl boyu güneş ışığından yüksek verim alınabilen bölgeler arasında yer alıyor. Bu bölgelerde güneş enerjisi santralleri hızla artarken, Türkiye'nin güneş enerjisi potansiyeli dünya çapında dikkat çekici bir düzeye ulaşmıştır.</li>
<li><strong>Hidroelektrik Enerji</strong>: Türkiye’nin dağlık yapısı ve zengin su kaynakları, hidroelektrik enerji üretiminde büyük bir potansiyel sunuyor. Türkiye, hidroelektrik enerji üretiminde dünya sıralamasında önemli bir yer edinmiştir.</li>
<li><strong>Jeotermal Enerji</strong>: Jeotermal kaynakları açısından zengin olan Türkiye, dünya sıralamasında <strong>7. sırada</strong> yer alıyor. Özellikle <strong>Ege Bölgesi</strong>, jeotermal enerji üretiminde Türkiye’nin lider bölgesi konumundadır.</li>
</ol>
<h3>2023 Hedeflerine Ulaşmada İlerleme</h3>
<p>Türkiye, 2014 yılında hazırlanan <strong>Ulusal Yenilenebilir Enerji Eylem Planı</strong> ile 2023 yılına kadar yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimindeki payını %30’a çıkarmayı hedeflemişti. Bu doğrultuda, 2023 yılına kadar aşağıdaki hedefler belirlendi:</p>
<ul>
<li><strong>Rüzgar Enerjisi</strong>: 20.000 MW kurulu güç</li>
<li><strong>Güneş Enerjisi</strong>: 10.000 MW kurulu güç</li>
</ul>
<p>2022 yılı itibarıyla, Türkiye'nin yenilenebilir enerji alanındaki ilerlemesi oldukça kayda değer bir seviyeye ulaşmıştır:</p>
<ul>
<li><strong>Rüzgar Enerjisi</strong>: 12.000 MW kurulu güç kapasitesine yaklaşmış durumdadır.</li>
<li><strong>Güneş Enerjisi</strong>: Güneş enerjisi kapasitesi 10.000 MW seviyelerine ulaşmış ve belirlenen hedeflerin büyük ölçüde gerçekleştiği görülmektedir. 2021 itibarıyla, Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücünün %52’si yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmaktadır.</li>
</ul>
<h3>Finansal Destekler ve Yerli Üretim</h3>
<p>Türkiye’nin yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik etmek için uygulamaya koyduğu çeşitli finansal destek mekanizmaları, bu alanda önemli bir büyüme sağlamıştır:</p>
<ul>
<li><strong>YEKA (Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları)</strong>: Büyük ölçekli projelere destek sunarak, rüzgar ve güneş enerjisi projelerinin geliştirilmesini sağlamaktadır. YEKA projeleri kapsamında, yerli üretim şartı getirilmiş ve bu da Türkiye’nin enerji teknolojilerinde yerli üretim kapasitesini artırmıştır.</li>
<li><strong>YEKDEM (Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması)</strong>: Küçük ve orta ölçekli projelerin finansmanını sağlayarak, yenilenebilir enerji sektörünün büyümesine katkıda bulunmaktadır.</li>
</ul>
<p><strong>YEKA GES-3</strong> ve <strong>YEKA RES-2</strong> projeleri gibi yatırımlar, Türkiye’nin güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesini artırarak enerji sektöründe yerli üretimi teşvik etmiştir. Özellikle <strong>rüzgar türbini</strong>, <strong>güneş paneli</strong> ve <strong>batarya</strong> üretimi gibi teknolojilerde Türkiye, yerli üretim kapasitesini artırarak bölgesel bir enerji üretim merkezi haline gelmeyi hedeflemektedir.</p>
<h3>Karbon Emisyonları ve İklim Hedefleri</h3>
<p>Yenilenebilir enerji yatırımları, Türkiye'nin karbon emisyonlarını azaltma hedefleri doğrultusunda büyük bir önem taşıyor. <strong>Paris İklim Anlaşması</strong>’na taraf olan Türkiye, 2053 yılına kadar <strong>net sıfır karbon emisyonu</strong> hedefine ulaşmayı taahhüt etti. Yenilenebilir enerji kaynaklarının payının artırılması, bu hedefin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynuyor.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut yenilenebilir enerji yatırımları, hem enerji bağımsızlığını artırma hem de iklim değişikliğiyle mücadelede ülkenin sorumluluklarını yerine getirme açısından kritik bir öneme sahiptir.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Türkiye, yenilenebilir enerji alanındaki potansiyelini başarılı bir şekilde değerlendirerek 2023 hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış durumdadır. Rüzgar, güneş, hidroelektrik ve jeotermal enerji gibi alanlarda yapılan yatırımlar, Türkiye'yi bu sektörde bölgesel bir güç haline getirme yolunda ilerletmektedir. Yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların devam etmesi, Türkiye'nin enerji bağımsızlığını artırırken aynı zamanda iklim hedeflerine ulaşmasında da kritik bir rol oynayacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Sürdürülebilir Tarım Çözümleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-surdurulebilir-tarim-coezumleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-surdurulebilir-tarim-coezumleri</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;de İklim Değişikliği ile Mücadelede Sürdürülebilir Tarım Uygulamaları: Yerel Çözümler ve Yeni Yaklaşımlar ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e030c9a0723.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Sürdürülebilir, Tarım, Çözümleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’de İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Tarım Uygulamaları: Yerel Çözümler ve Gelecek Perspektifleri</strong></p>
<p>İklim değişikliği, küresel ölçekte tarım sektörünü tehdit eden en büyük faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarım, doğrudan iklim koşullarına bağlı bir sektör olduğundan, değişen iklim koşulları tarımsal üretimde verim düşüşlerine ve su kaynaklarının azalmasına neden olabilmektedir. Bu tehditlerle başa çıkmak için sürdürülebilir tarım uygulamaları, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Sürdürülebilir tarım, doğal kaynakları koruyarak verimliliği artırmayı, çevresel, sosyal ve ekonomik dengeleri gözeterek tarım faaliyetlerini yürütmeyi hedefler. Türkiye'nin bu alandaki yenilikçi yerel çözümleri, iklim değişikliğinin tarım üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak adına büyük bir potansiyele sahiptir.</p>
<h3>Sürdürülebilir Tarımın Temel Prensipleri</h3>
<h4>1. Toprak Yönetimi</h4>
<p>Sürdürülebilir tarımın en önemli ilkelerinden biri toprak sağlığını korumaktır. Toprağın verimliliğini artırmak ve erozyonu önlemek için organik madde kullanımına öncelik verilmesi gerekmektedir. Türkiye’de özellikle <strong>Konya Ovası</strong> ve <strong>Güneydoğu Anadolu</strong> gibi bölgelerde toprak erozyonunu önlemek amacıyla organik gübre kullanımı teşvik edilmektedir. Ayrıca, <strong>toprak muhafaza teknikleri</strong> ve <strong>kapalı devre tarım</strong> gibi uygulamalarla, toprak kaybı minimize edilmekte ve su tutma kapasitesi artırılmaktadır.</p>
<h4>2. Su Yönetimi</h4>
<p>İklim değişikliğinin en doğrudan etkilediği alanlardan biri de su kaynaklarıdır. Türkiye gibi su kaynakları kısıtlı ülkelerde, suyun etkin kullanımı sürdürülebilir tarım için kritik öneme sahiptir. <strong>Damla sulama</strong> ve <strong>yağmur suyu toplama</strong> sistemleri, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaygınlaşmaktadır. <strong>Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)</strong> gibi projeler kapsamında, suyun daha verimli kullanılması hedeflenirken, damla sulama yöntemleriyle su tüketiminin azaltılması ve tarımsal üretimin artırılması sağlanmaktadır.</p>
<h4>3. Biyoçeşitliliğin Korunması</h4>
<p>Monokültür tarım, ekosistem dengesini bozabilir ve tarım alanlarında biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olabilir. Bu duruma karşılık, Türkiye’nin <strong>Karadeniz</strong> ve <strong>Ege</strong> gibi bölgelerinde, çoklu ürün yetiştiriciliği teşvik edilerek biyoçeşitlilik korunmaya çalışılmaktadır. Biyoçeşitliliği korumak, sadece tarımın sürdürülebilirliğini artırmakla kalmaz, aynı zamanda hastalıklarla mücadelede de doğal yöntemlerin kullanılmasını mümkün kılar. Türkiye’de <strong>agro-ekolojik tarım</strong> modeli, bu amaçla geliştirilmiş bir yaklaşımdır ve ekosistem dengesi gözetilerek doğal zararlılarla mücadele yöntemleri benimsenmektedir.</p>
<h3>Türkiye’de Sürdürülebilir Tarım Modelleri</h3>
<h4>1. Organik Tarım</h4>
<p>Kimyasal gübre ve ilaç kullanımını minimuma indiren organik tarım, sürdürülebilirliğin ana bileşenlerinden biridir. Türkiye'de <strong>Ege</strong>, <strong>Akdeniz</strong> ve <strong>Marmara</strong> bölgeleri, organik tarım üretiminde öncü bölgeler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin ihraç ürünlerinden <strong>organik pamuk</strong>, <strong>zeytin</strong> ve <strong>üzüm</strong> gibi tarımsal ürünler, bu bölgelerde yetiştirilmekte ve organik sertifikalı ürünler olarak dünya pazarlarına sunulmaktadır. Organik tarım, çevreyi korurken aynı zamanda toprak sağlığını iyileştirici bir rol oynamaktadır.</p>
<h4>2. Agro-Ekolojik Tarım</h4>
<p>Agro-ekolojik tarım, ekosistem hizmetlerinden yararlanarak tarımsal faaliyetleri sürdürmeyi hedefler. Türkiye’de özellikle yerel bitki türlerinin korunmasına yönelik çeşitli projeler geliştirilmekte ve bu bitki türleri ekosistem hizmetlerinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. <strong>Doğu Anadolu</strong> ve <strong>Karadeniz</strong> bölgelerinde yerel tarım ürünlerinin korunmasına yönelik projeler, agro-ekolojik yaklaşımlar temel alınarak yürütülmektedir. Bu yaklaşım, tarımın verimliliğini artırırken yerel biyolojik çeşitliliği korumaya da yardımcı olur.</p>
<h4>3. Su Tasarrufu Yöntemleri</h4>
<p>Su tasarrufunun artırılması, Türkiye’nin tarım politikalarının en önemli unsurlarından biridir. <strong>Tarım ve Orman Bakanlığı</strong> tarafından desteklenen projelerle, damla sulama sistemleri yaygınlaştırılmakta ve su israfının önlenmesi hedeflenmektedir. <strong>Şanlıurfa</strong> gibi kurak bölgelerde, yağmur suyu toplama yöntemleri kullanılarak tarımda su verimliliği artırılmaya çalışılmaktadır. Bu projeler, iklim değişikliği kaynaklı su kıtlığının tarımsal üretime olan etkilerini minimize etme amacı taşımaktadır.</p>
<h4>4. Yenilenebilir Enerji Kullanımı</h4>
<p>Tarımda enerji verimliliği de sürdürülebilirlik açısından büyük önem taşımaktadır. Türkiye'de özellikle seralarda <strong>güneş enerjisi</strong> kullanımı artmaktadır. <strong>Antalya</strong> ve <strong>Mersin</strong> gibi seracılığın yaygın olduğu bölgelerde güneş panelleri kullanılarak enerji maliyetleri azaltılmakta ve çevresel etkiler minimize edilmektedir. Yenilenebilir enerji kullanımı, tarım sektöründe hem çevre dostu uygulamaları destekler hem de üretim maliyetlerini düşürür.</p>
<h3>Türkiye’de Sürdürülebilir Tarımın Geleceği</h3>
<p>Türkiye, iklim değişikliği karşısında tarımsal üretim kapasitesini artırmak ve doğal kaynakları korumak amacıyla sürdürülebilir tarım politikalarını geliştirmeye devam etmektedir. <strong>Paris Anlaşması</strong>'na taraf olan Türkiye, 2053 yılına kadar karbon nötr olmayı hedeflerken, tarım sektörü bu hedeflere ulaşmada kilit bir role sahiptir. Sürdürülebilir tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede ve tarımsal üretimde karşılaşacağı zorluklara karşı önemli bir direnç kazandıracaktır.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadelede sürdürülebilir tarım modellerini benimseyerek tarım sektörünün geleceğini güvence altına almaktadır. Toprak ve su yönetiminde yapılan yenilikler, biyoçeşitliliğin korunması ve yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaşması, sürdürülebilir tarımın temel yapı taşlarını oluşturmaktadır. Bu yerel çözümler, hem çevresel hem de ekonomik açıdan tarımın geleceği için kritik bir öneme sahiptir. Sürdürülebilir tarım uygulamalarının daha geniş çapta yaygınlaştırılması, Türkiye’nin tarımsal üretimini iklim krizine karşı koruma ve tarımsal verimliliği artırma yolunda atılmış önemli adımlar olacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Biyolojik Çeşitliliğin Korunması  Küresel Bir Sorumluluktur.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/biyolojik-cesitliligin-korunmasi-kuresel-bir-sorumluluktur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/biyolojik-cesitliligin-korunmasi-kuresel-bir-sorumluluktur</guid>
<description><![CDATA[ Her geçen gün artan çevresel tehditler, biyolojik çeşitliliği büyük bir tehlike altına sokuyor. Bu çeşitliliğin korunması, yalnızca doğal güzelliklerin sürdürülmesi değil, aynı zamanda tüm yaşam formlarının geleceği açısından kritik bir öneme sahip. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e034e00e0b4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Biyolojik, Çeşitliliğin, Korunması, Küresel, Bir, Sorumluluktur.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Küresel Tehditler ve Biyolojik Çeşitlilik Kaybı</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Biyolojik çeşitlilik, ekosistemlerin dayanıklılığı, çevresel sürdürülebilirlik ve insan yaşamı için kritik öneme sahiptir. Ancak, küresel ısınma, iklim değişikliği, çevre kirliliği ve aşırı tarım gibi insan kaynaklı tehditler, biyolojik çeşitliliği hızla azaltmaktadır. Bu sorun sadece türlerin yok olmasıyla sınırlı kalmayıp, ekosistemlerin bütünlüğünü ve işleyişini de tehdit etmektedir. Yapılan araştırmalar, dünya genelindeki biyolojik çeşitliliğin hızla azaldığını, karasal ve deniz ekosistemlerinin büyük ölçüde tahrip olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Biyolojik Çeşitlilikte Küresel Kayıplar</strong></p>
<p>Küresel düzeyde, karasal alanların %75'i insan faaliyetlerinin etkisi altında olup, bu durum biyolojik çeşitliliğin %70'inin kaybolmasına yol açmıştır. Özellikle tarım, ormansızlaşma ve kentsel gelişim, bu süreci hızlandıran başlıca etmenler arasındadır. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin (IUCN) Kırmızı Listesi'ne göre, her yıl binlerce tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Örneğin, Afrika'daki filler ve gergedanlar gibi büyük kara memelileri, aşırı avlanma ve habitat kaybı nedeniyle hızla azalmaktadır. Bu sadece Afrika'da değil, Güney Amerika'nın yağmur ormanlarından Asya'nın tropikal ekosistemlerine kadar tüm dünyayı etkileyen bir sorundur.</p>
<p>Biyolojik çeşitliliğin azalması sadece karasal ekosistemlerle sınırlı değildir. Deniz ve okyanuslardaki yaşam da büyük tehdit altındadır. <strong>Marmara Denizi'nde 2021 yılında yaşanan müsilaj (deniz salyası)</strong>, deniz ekosistemlerinin ne kadar savunmasız olduğunu gözler önüne sermiştir. Denizlerin aşırı kirlenmesi, iklim değişikliğine bağlı olarak sıcaklıkların yükselmesi ve deniz asitlenmesi gibi faktörler, okyanuslardaki yaşamı ciddi şekilde tehdit etmektedir.</p>
<p><strong>Türkiye'nin Biyolojik Çeşitliliği ve Koruma Çabaları</strong></p>
<p>Türkiye, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zengin bir ülkedir. Akdeniz, Karadeniz, Ege ve İç Anadolu gibi farklı iklim ve ekosistemlerin birleşim noktasında bulunan Türkiye, yaklaşık <strong>3.700 endemik bitki türü</strong> ile önemli bir biyolojik çeşitlilik merkezi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye, küresel biyolojik çeşitlilik açısından kritik öneme sahip ülkelerden biridir ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin korunması konusunda özel sorumluluklar taşımaktadır.</p>
<p>Ancak, Türkiye'nin biyolojik çeşitlilik açısından mevcut durumu kaygı vericidir. Ülkede biyolojik çeşitliliği koruma çabaları, dünya ortalamalarının altında kalmaktadır. Türkiye'nin koruma altındaki alanları toplam ülke yüzölçümünün yalnızca %14'ünü kapsamaktadır, bu da biyolojik çeşitliliğin korunması için yeterli değildir. Dünya genelinde birçok ülke, <strong>2030 yılına kadar kara ve deniz alanlarının en az %30'unu koruma altına almayı hedeflemektedir</strong>, Türkiye de bu doğrultuda çabalarını artırmalıdır.</p>
<p><strong>Koruma Alanlarının Yetersizliği</strong></p>
<p>Türkiye'deki önemli doğa alanlarının bir kısmı henüz tam anlamıyla koruma altına alınmamıştır. Özellikle ormanlık alanlar, sulak alanlar ve kıyı ekosistemleri, hızlı kentleşme ve plansız tarım faaliyetleri nedeniyle ciddi tehdit altındadır. <strong>Iğdır'daki Aras Kuş Cenneti</strong>, birçok göçmen kuş türüne ev sahipliği yaparken, bölgedeki su kaynaklarının azalması ve tarımsal baskılar nedeniyle tehdit altındadır. Benzer şekilde, <strong>Antalya'nın endemik bitki türleri</strong>, turizm ve şehirleşme baskıları nedeniyle büyük risklerle karşı karşıyadır.</p>
<p><strong>Ekonomik ve Toplumsal Boyutlar</strong></p>
<p>Biyolojik çeşitlilik kaybı, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal etkileri de olan bir sorundur. Doğal kaynaklar, gıda üretiminden ilaç sanayisine kadar birçok sektörde önemli bir yer tutmaktadır. Ekosistem hizmetleri, insan refahı için vazgeçilmezdir. Örneğin, tarımın sürdürülebilir bir şekilde devam edebilmesi, sağlıklı toprak ekosistemlerine bağlıdır. Ancak, aşırı tarım uygulamaları toprak verimliliğini düşürmekte ve bu durum gıda güvenliğini tehdit etmektedir.</p>
<p>Türkiye'nin tarım sektöründe biyolojik çeşitliliği koruyarak ilerlemesi, ülkenin iklim değişikliği ile mücadelesinde kritik bir role sahiptir. Geleneksel tarım yöntemlerinin modern sürdürülebilir tekniklerle birleştirilmesi, hem biyolojik çeşitliliğin korunmasını hem de tarımsal verimliliğin artmasını sağlayabilir.</p>
<p><strong>Alınması Gereken Önlemler</strong></p>
<p>Biyolojik çeşitliliğin korunması için acil ve etkili önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu önlemler arasında:</p>
<ol>
<li>
<p><strong>Koruma Alanlarının Genişletilmesi:</strong> Türkiye'nin koruma altındaki alanlarını artırarak, biyolojik çeşitliliği tehdit eden insan faaliyetlerini sınırlandırması gerekmektedir. Bu bağlamda, <strong>UNESCO tarafından belirlenen biyosfer rezervleri</strong> ve <strong>doğal miras alanları</strong> gibi uluslararası standartlara uygun koruma programları uygulanabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Ekosistem Restorasyonu:</strong> Ormansızlaşmış alanların yeniden ağaçlandırılması, bozulan sulak alanların restore edilmesi gibi ekosistem restorasyonu çalışmaları, biyolojik çeşitliliği yeniden canlandırmak için önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Toplumsal Farkındalığın Artırılması:</strong> Bireylerin ve toplumların biyolojik çeşitliliğin korunmasına katılımı artırılmalıdır. Eğitim ve farkındalık kampanyaları, toplumun bu konuda daha duyarlı olmasını sağlayabilir. <strong>Sürdürülebilir tarım ve su kullanımı</strong>, toplumsal farkındalığın önemli bir parçasıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yasal Düzenlemeler ve Denetimlerin Güçlendirilmesi:</strong> Biyolojik çeşitliliğin korunması için daha sıkı yasal düzenlemeler ve etkili denetim mekanizmaları gereklidir. Çevre koruma yasalarının uygulanması ve biyolojik çeşitliliği tehdit eden faaliyetlerin önlenmesi, devletin öncelikleri arasında yer almalıdır.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Biyolojik çeşitliliğin korunması, iklim değişikliği ile mücadelede ve ekosistemlerin sürdürülebilirliğinde temel bir unsurdur. Türkiye ve dünya genelinde, biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak ve ekosistemleri restore etmek için daha güçlü politikalar ve eylemler gerekmektedir. Biyolojik çeşitliliğin korunması, sadece çevresel sürdürülebilirliği değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmayı ve insan refahını da güvence altına alacaktır. Hem devletlerin hem de bireylerin bu konuda sorumluluk alması ve birlikte hareket etmesi, biyolojik çeşitliliğin geleceği için hayati öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Çevre ve İklim Politikaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-cevre-ve-iklim-politikalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-cevre-ve-iklim-politikalari</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin çevre politikaları ve iklim değişikliği stratejileri, geniş bir kapsamda çeşitli alanlarda ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak, uluslararası standartlara ulaşmak ve belirlenen hedeflere etkin bir şekilde ulaşmak için sürekli bir değerlendirme ve iyileştirme sürecinin sürdürülmesi gerekmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e03adae3581.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Çevre, İklim, Politikaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Türkiye’nin Çevre Politikaları ve İklim Değişikliği Stratejileri: 22 Yıllık Sürecin Değerlendirilmesi</h3>
<p>Son 22 yılda Türkiye, çevre yönetimi ve iklim değişikliğiyle mücadele alanında önemli adımlar atmış, yeşil dönüşüm hedeflerini hayata geçirmek üzere çeşitli stratejiler geliştirmiştir. 2002’den itibaren uygulanan bu politikalar, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etkili çevre koruma ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini kapsamaktadır.</p>
<h3>Paris İklim Anlaşması ve Net Sıfır Emisyon Hedefi</h3>
<p>Türkiye, 2021 yılında Paris İklim Anlaşması'na taraf olarak iklim değişikliğiyle mücadelede küresel bir taahhüt üstlenmiştir. <strong>2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi</strong>, sera gazı emisyonlarının dengeye getirilmesi ve emisyon azaltımının hızlandırılması amacıyla belirlenmiştir. Bu hedef doğrultusunda, Türkiye, 2030 yılı için <strong>Ulusal Katkı Beyanı</strong>nı Birleşmiş Milletler'e sunmuş, bu beyanla emisyon azaltım politikalarını ve ulusal stratejilerini netleştirmiştir.</p>
<h3>Yeşil Dönüşüm ve Korunan Alanların Artışı</h3>
<p>Türkiye’nin yeşil dönüşüm süreci, doğa koruma ve biyoçeşitlilik konularında kayda değer gelişmeler sunmuştur. <strong>2011 yılında %6,3</strong> olan korunan alan oranı, <strong>2024 itibarıyla %12,9</strong> seviyesine yükselmiştir. Hedef, <strong>2030 yılına kadar bu oranı %30</strong>'a çıkarmaktır. Ayrıca, ağaçlandırma projeleri kapsamında <strong>7 milyardan fazla ağaç</strong> dikilmiş ve karbon yutak alanlarının artırılmasıyla yıllık toprak kayıpları ciddi ölçüde azalmıştır. <strong>Yeni karbon yutak alanları</strong> oluşturulmuş, 2023 hedefleri doğrultusunda <strong>3,5 milyon metrekarelik</strong> alan eklenmiştir.</p>
<h3>Atık Yönetimi ve Yeniden Kullanım</h3>
<p>Atık yönetimi ve su kaynaklarının etkin kullanımı, Türkiye'nin çevre stratejisinin önemli bileşenlerinden biridir. <strong>2024 itibarıyla atık suların yeniden kullanımı oranı %5,3</strong> seviyesine çıkartılmıştır ve bu oran <strong>2028'de %11</strong> ve <strong>2030'da %15</strong> olarak hedeflenmektedir. <strong>Sıfır Atık</strong> uyumlu sosyal konut projeleri, <strong>3 milyondan fazla konut</strong> için uygulanmış ve bu projelerde iklim dostu çözümler tercih edilmiştir. Ayrıca, <strong>temiz yakıt dönüşümleri</strong> şehirlerde hava kirliliğini azaltmış ve <strong>yeşil alan projeleri</strong> kapsamında bisiklet ve yürüyüş yolları oluşturulmuştur.</p>
<h3>Yerel Yönetimlerle İşbirliği ve Çevre Eğitimleri</h3>
<p>Çevre yatırımlarını teşvik etmek için yerel yönetimlerle işbirliği içinde <strong>50 milyar lira</strong> değerinde destek sağlanmıştır. <strong>Atık su arıtma tesisleri</strong> için <strong>7,7 milyar lira</strong> destek verilmiş, bu tesislerin etkinliği artırılmıştır. Çevre bilincini artırmak amacıyla, <strong>iklim değişikliği dersleri</strong> ortaokullarda müfredata eklenmiş, gelecek nesillerin çevre konusunda daha duyarlı yetişmesi hedeflenmiştir.</p>
<h3>Deniz ve Kıyı Yönetimi</h3>
<p>Türkiye’nin kıyı yönetimi stratejileri de önemli bir gelişim göstermiştir. <strong>Mavi bayraklı plaj sayısı 567'ye</strong> ulaşmış ve Türkiye, dünya genelinde üçüncü sırada yer almıştır. <strong>Marmara Denizi</strong>'ndeki çevresel tehditler, izleme noktalarının artırılmasıyla takip edilmekte, <strong>büyük arıtma tesisleri</strong> sürekli olarak online izlenmektedir.</p>
<h3>Sonuç ve Gelecek Perspektifi</h3>
<p>Türkiye’nin çevre politikaları ve iklim değişikliği stratejileri, son 22 yılda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak, <strong>uluslararası standartlara ulaşmak</strong> ve belirlenen hedeflere tam anlamıyla ulaşmak için sürekli değerlendirme ve iyileştirme çalışmaları devam etmelidir. <strong>Sürdürülebilir kalkınma</strong>, yeşil dönüşüm ve iklim değişikliğiyle mücadele konularında başarı sağlanması, hem çevresel koruma hem de ekonomik kalkınma açısından kritik bir rol oynamaktadır. Bu sürecin devamlılığı, Türkiye’nin yeşil dönüşüm hedeflerine ulaşması için hayati önem taşımaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Depremlerin Çevresel ve Toplumsal Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/depremlerin-cevresel-ve-toplumsal-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/depremlerin-cevresel-ve-toplumsal-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Depremler, doğanın ve yer yüzeyinin dinamiklerini ifade eden yıkıcı olaylardır. Ancak, bu doğal süreçlere karşı gerekli önlemler alınmadığında, felaketler sadece doğal bir olay olmaktan çıkar, insan hayatını tehdit eden ciddi krizlere dönüşebilir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0e23b56c18.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Depremlerin, Çevresel, Toplumsal, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>ARAŞTIRMA RAPORU: Depremler ve Çevresel Sağlık Üzerindeki Etkileri</h3>
<p><strong>Giriş</strong><br>Depremler, yeryüzündeki jeolojik süreçlerin bir sonucu olarak meydana gelen büyük doğal afetlerdir. Bu olaylar, doğal nedenlere ek olarak insan ihmalleri ve yetersiz altyapı hazırlıklarıyla birleştiğinde büyük felaketlere yol açabilmektedir. 6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş’ın Pazarcık (7,7) ve Elbistan (7,6) ilçelerinde gerçekleşen büyük depremler ve bunları takip eden 20 Şubat’ta Defne’de meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki deprem ile toplamda 7200'den fazla artçı sarsıntı, Türkiye'de büyük bir çevresel ve sağlık krizine yol açmıştır. Bu rapor, depremlerin çevre ve sağlık üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.</p>
<p><strong>Depremlerin Toplumsal ve Sağlık Üzerindeki Etkileri</strong><br>Depremler, sadece fiziksel yıkıma değil, aynı zamanda sağlık sistemleri üzerinde ciddi baskılara da neden olur. Altyapının çökmesi, sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırarak kitlesel sağlık sorunlarına yol açar. Bu süreçte, kapitalist sistemin ve hükümet politikalarının yetersizliği, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamada başarısız olabilir ve felaketlerin boyutlarını büyütür. Sağlık sistemlerinde yaşanan aksamalar, uzun vadede daha büyük sağlık krizlerine neden olabilir.</p>
<p><strong>Çevresel Etkiler ve Sağlık Riskleri</strong><br>Deprem sonrası çevresel yıkım, su kalitesinde bozulmalar, bakteriyel kontaminasyon riskleri ve altyapının hasar görmesiyle birlikte ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Sarsıntılar, su sistemlerini etkileyerek kuyuların kurumasına veya yüzey sularının kirlenmesine neden olabilir. Ayrıca, yangınlar ve sızıntılar gibi acil durumlar, atmosfere tehlikeli maddeler salarak hava kalitesini düşürür ve solunum yolu hastalıklarının yaygınlaşmasına neden olur.</p>
<p>Deprem sonrası salınan kimyasallar ve asbest lifleri, solunum yolu hastalıklarının artmasına yol açarken, VOC'ler (uçucu organik bileşenler) gibi tehlikeli gazlar çevresel kirliliği artırır. Bu kimyasal maddeler, özellikle endüstriyel tesislerin hasar görmesi durumunda çevreye yayılarak geniş çapta sağlık sorunlarına neden olabilir.</p>
<p><strong>Katı Atık Yönetimi ve Kimyasal Sızıntılar</strong><br>Deprem sonrası oluşan atıkların yönetimi, çevre ve sağlık açısından ciddi sorunlara yol açar. Tehlikeli maddelerle kontamine olmuş atıklar, kontrolsüz yakıldığında toksik gazların salınmasına neden olur. Ayrıca, elektrik kesintileri sonucu gıdaların bozulması, normalin üzerinde atık oluşumuna yol açabilir. Yanlış atık yönetimi, patlama riski taşıyan metan gazı birikimlerine neden olabilir.</p>
<p>Deprem sonrası endüstriyel tesislerde oluşan hasarlar, boru hatlarında sızıntılara yol açarak çevreye büyük miktarda petrol ve kimyasal madde salınmasına neden olabilir. Bu durum, çevresel kirlilik ve halk sağlığı üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratır.</p>
<p><strong>Hava Kirliliği ve Partikül Madde (PM) Etkileri</strong><br>Depremler sonrası hava kirliliği, özellikle solunum yolu hastalıkları üzerinde ciddi bir risk oluşturur. Çapı 10 mikrometreden küçük partiküller, özellikle PM2.5, solunum yollarına zarar verir ve kan dolaşımına girerek kardiyovasküler sorunlara neden olabilir. Deprem sonrası yapılan PM10 ve PM2.5 ölçümleri, özellikle Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis ve Osmaniye gibi bölgelerde hava kirliliğinin sağlıksız seviyelere ulaştığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Diğer Hava Kirleticiler</strong><br>Depremler sonrası diğer tehlikeli hava kirleticiler de çevreye salınır:</p>
<ul>
<li><strong>Karbonmonoksit (CO)</strong>: Yanma işlemleri sonucu atmosfere salınan bu gaz, oksijenin yerini alarak zehirlenmelere ve solunum zorluklarına neden olabilir.</li>
<li><strong>Kükürt Dioksit (SO2)</strong>: Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkar ve solunum yollarını tahriş eder.</li>
<li><strong>Nitrojen Oksitler (NOx)</strong>: Endüstriyel emisyonlar ve araçlar tarafından salınan bu gazlar, tarımsal ürünlere zarar verir ve hava kalitesini olumsuz etkiler.</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong><br>Depremler, yalnızca fiziksel yıkıma değil, aynı zamanda sağlık, çevre ve toplumsal düzeyde büyük sorunlara neden olur. Bu afetlerin etkilerini azaltmak, yalnızca altyapının güçlendirilmesi ile değil, aynı zamanda çevresel ve sağlık risklerinin proaktif bir şekilde yönetilmesiyle mümkündür. Çevresel sağlığın korunması, toplumsal bilincin artırılması ve etkin bir kriz yönetimi, gelecekte benzer felaketlerin etkilerini hafifletmek için hayati önem taşımaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>V&amp;amp;Şekilli Mikro Havzalarla Ağaçlandırma: Kurak Alanlarda Başarı İçin Yenilikçi Yaklaşım</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/vsekilli-mikro-havzalarla-agaclandirma-kurak-alanlarda-basari-icin-yenilikci-yaklasim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/vsekilli-mikro-havzalarla-agaclandirma-kurak-alanlarda-basari-icin-yenilikci-yaklasim</guid>
<description><![CDATA[ Geleneksel ağaçlandırma yöntemleri, özellikle kuraklık ve su kıtlığı gibi zorlu koşullarda etkinlik göstermekte zorluklar yaşamaktadır. Bu sorunlar, kurak bölgelerde ağaçların tutunma ve büyüme oranlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bağlamda, &quot;V-şekilli mikro havza&quot; yöntemi, ağaçların köklerinin suya erişimini iyileştirmek için geliştirilmiş yenilikçi bir tekniktir. Bu makale, V-şekilli mikro havza yönteminin uygulanabilirliğini, sonuçlarını ve potansiyel faydalarını detaylandırmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0ed7611351.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>V&amp;Şekilli, Mikro, Havzalarla, Ağaçlandırma:, Kurak, Alanlarda, Başarı, İçin, Yenilikçi, Yaklaşım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>V-Şekilli Mikro Havza Yöntemi: Kuraklık ve Su Kıtlığına Karşı Yenilikçi Bir Ağaçlandırma Tekniği</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Geleneksel ağaçlandırma yöntemleri, kuraklık ve su kıtlığı gibi zorlu çevresel koşullarda genellikle etkisiz kalmaktadır. Bu sorunlar, özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde ağaçların tutunma ve büyüme oranlarını önemli ölçüde olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bağlamda, V-şekilli mikro havza yöntemi, toprakta suyun daha etkili bir şekilde tutulmasını ve ağaçların suya erişimini iyileştirmek için geliştirilmiş bir tekniktir. Bu makale, V-şekilli mikro havza yönteminin uygulanabilirliğini, elde edilen sonuçları ve bu yöntemin gelecekteki potansiyelini kapsamlı bir şekilde incelemektedir.</p>
<p><strong>V-Şekilli Mikro Havza Yöntemi</strong></p>
<p>V-şekilli mikro havza yöntemi, kurak ve yarı kurak bölgelerde ağaçlandırma başarı oranlarını artırmak amacıyla geliştirilmiş bir tekniktir. Bu yöntemde, toprakta V şeklinde mikro havzalar oluşturularak suyun toprağa daha etkili bir şekilde nüfuz etmesi sağlanır. Bu havzalar, yağış sularının toplanmasını ve ağaç köklerinin bu suyu daha etkili bir şekilde kullanmasını mümkün kılar. Ayrıca, bu yöntem sayesinde suyun buharlaşma ve yüzey akışına karşı korunması sağlanır, bu da ağaçların kurak dönemlerde hayatta kalma ve gelişim oranlarını artırır.</p>
<p><strong>Uygulama ve Sonuçlar</strong></p>
<p>V-şekilli mikro havza yönteminin etkinliğini değerlendirmek amacıyla Türkiye'nin Manisa, İzmir’in Ödemiş ve Karaburun ilçelerinde geniş çaplı uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Projelerde toplam <strong>100.000 metrekarelik bir alanda</strong> bu yöntem kullanılmıştır. Ağaçlandırma projelerinde kullanılan ağaç türleri arasında sakız, yalancı akasya, Kıbrıs akasyası, iğde, dişbudak ve ılgın gibi çeşitli yapraklı türler bulunmaktadır.</p>
<p>Uygulama sonuçları, V-şekilli mikro havza yönteminin geleneksel yöntemlerle kıyaslandığında önemli avantajlar sunduğunu göstermiştir:</p>
<ul>
<li><strong>Yapraklı türlerin tutunma oranı</strong> geleneksel yöntemlere göre <strong>dört kat</strong> daha yüksek olmuştur. Bu oran, toprakta daha fazla suyun tutulmasını ve köklerin bu suyu daha etkili bir şekilde kullanmasını yansıtmaktadır.</li>
<li><strong>Büyüme ve gelişme oranları</strong>, geleneksel yöntemlere göre <strong>üç kat</strong> daha başarılı olmuştur. Bu durum, ağaçların su ve besin maddelerine daha iyi erişimini ve bu koşullarda daha iyi gelişim göstermesini sağlamaktadır.</li>
<li><strong>Toprağın nem oranı</strong>, su ekonomisi açısından <strong>üç kat</strong> artırılmıştır. Bu, V-şekilli mikro havza yöntemi sayesinde toprağın su tutma kapasitesinin önemli ölçüde artırıldığını ve bu nedenle ağaçların kuraklık koşullarında daha iyi performans gösterdiğini göstermektedir.</li>
</ul>
<p><strong>Kuraklık ve İklim Değişikliği ile Mücadele</strong></p>
<p>Kuraklık ve iklim değişikliği, dünya genelinde ağaçlandırma projelerini ve doğal ekosistemlerin korunmasını ciddi şekilde etkilemektedir. Türkiye’nin <strong>51 milyon hektar</strong> kurak ve yarı kurak alana sahip olduğu dikkate alındığında, su kaynaklarının yönetimi ve ağaçlandırma stratejilerinin iyileştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Geleneksel ağaçlandırma yöntemlerinin bu bağlamda yetersiz kaldığı göz önüne alındığında, V-şekilli mikro havza yöntemi gibi yenilikçi yaklaşımlar büyük bir potansiyele sahiptir.</p>
<p>Bu yöntem, sadece ağaçlandırma başarı oranlarını artırmakla kalmaz, aynı zamanda kırsal kalkınmayı destekler, istihdam yaratır ve ekonomik değer üretir. Ayrıca, V-şekilli mikro havza yöntemi, orman yangınları sonrası rehabilitasyon süreçlerinde ve su kaynaklarının korunmasında da önemli bir rol oynayabilir. Bu teknik, özellikle su kaynaklarının sınırlı olduğu ve kuraklık koşullarının yaygın olduğu bölgelerde uygulanarak önemli çevresel faydalar sağlayabilir.</p>
<p><strong>Gelecek İçin Potansiyel</strong></p>
<p>V-şekilli mikro havza yöntemi, özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde su kaynaklarının korunması ve ağaçlandırma başarılarının artırılması açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Bu yöntem, çeşitli ekosistemlerde ve çevresel koşullarda uygulanabilirliği ile dikkat çekmektedir. Örneğin, kıyı bölgelerinde tuzlu suyun etkilerine karşı dayanıklı türlerle yapılan uygulamalar, bu tür bölgelerdeki ekosistemlerin korunmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p>V-şekilli mikro havza yönteminin geniş çapta uygulanması, hem çevresel hem de ekonomik faydalar sağlayabilir. Bu tür yenilikçi yöntemlerin benimsenmesi, ağaçlandırma projelerinde daha büyük başarılar elde edilmesine ve kuraklık gibi zorlu koşullarla başa çıkma kapasitesinin artırılmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, bu yöntemlerin orman yangınları sonrası rehabilitasyon süreçlerinde, su kaynaklarının korunmasında ve kırsal kalkınmada da önemli bir rol oynayabileceği öngörülmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>V-şekilli mikro havza yöntemi, kuraklık ve su kıtlığı gibi zorlu çevresel koşullarda ağaçlandırma başarısını artırmak için etkili bir strateji olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür yenilikçi yöntemlerin geniş çapta uygulanması, çevresel sorunlarla başa çıkma kapasitemizi artırabilir ve sürdürülebilir bir geleceğe katkıda bulunabilir. Ağaçlandırma projelerinde ve kuraklıkla mücadelede V-şekilli mikro havza yöntemi gibi modern yaklaşımların benimsenmesi, hem çevresel hem de ekonomik faydalar sağlayarak, ekosistemlerin korunmasına ve kırsal kalkınmanın desteklenmesine önemli katkılar sunabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Küresel Gıda İsrafı Sorunu ve Türkiye&amp;apos;nin Çözüm Yolları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-gida-israfi-sorunu-ve-turkiyenin-coezum-yollari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-gida-israfi-sorunu-ve-turkiyenin-coezum-yollari</guid>
<description><![CDATA[ Gıda israfı, günümüzde sadece gelişmiş ülkelerde değil, dünya genelinde önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Her yıl dünya çapında yaklaşık 1.3 milyar ton gıda israf ediliyor; bu, üretilen gıdaların üçte birine denk geliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e02d3b22104.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Küresel, Gıda, İsrafı, Sorunu, Türkiyenin, Çözüm, Yolları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Gıda İsrafı ve Türkiye’deki Gıda Kurtarma Girişimleri: Çevresel ve Ekonomik Etkiler, Fırsatlar ve Zorluklar</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Her yıl dünya genelinde yaklaşık 1.3 milyar ton gıda israf ediliyor ki bu, üretilen tüm gıdaların yaklaşık üçte birine eşdeğer. Bu durum, çevresel ve ekonomik sorunları beraberinde getiriyor. İlaveten, bu israf edilen gıdaların sadece dörtte biri kurtarılsa, açlık sorununun büyük ölçüde çözülebileceği öngörülmektedir. Gıda israfının önlenmesi, hem çevresel hem de ekonomik açıdan büyük önem taşır, çünkü israf edilen gıdaların üretimi ve dağıtımı için harcanan kaynaklar boşa gitmekte ve bu gıdaların çöplüklere gönderilmesiyle oluşan karbon ayak izi çevreyi olumsuz etkilemektedir. Bu makalede, Türkiye'deki gıda kurtarma girişimlerinin etkileri, fırsatlar, zorluklar ve gelecekteki potansiyel katkıları detaylandırılacaktır.</p>
<p><strong>Gıda İsrafının Çevresel ve Ekonomik Etkileri</strong></p>
<p>Gıda israfı, çevresel sorunlar üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. İsraf edilen gıdalar, çöplüklere gönderildiğinde metan gazı üretir ki bu gaz, sera etkisini artırarak iklim değişikliğine katkıda bulunur. Ayrıca, israf edilen gıdaların üretimi sırasında kullanılan su, enerji ve toprak gibi kaynaklar da boşa gitmiş olur. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan araştırmalara göre, gıda israfı her yıl dünya çapında yaklaşık 3,3 milyar ton karbon dioksit emisyonuna neden olmaktadır.</p>
<p>Ekonomik açıdan, gıda israfı büyük mali kayıplara yol açmaktadır. FAO'nun verilerine göre, global düzeyde gıda israfı her yıl yaklaşık 940 milyar dolara mal olmaktadır. Bu durum, hem gıda üreticileri hem de tüketiciler için ekonomik yük oluşturur. Örneğin, Avrupa'da yıllık gıda israfı maliyetinin 143 milyar euro civarında olduğu belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Türkiye’deki Gıda Kurtarma Girişimleri</strong></p>
<p>Türkiye, gıda israfını azaltmak ve bu konuda farkındalık oluşturmak amacıyla çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimler, hem çevresel hem de sosyal faydalar sağlayarak gıda israfını azaltma konusunda önemli adımlar atmaktadır. Türkiye’deki bazı önemli gıda kurtarma projeleri şunlardır:</p>
<ol>
<li>
<p><strong>Gıda Kurtarma Derneği (GKTD):</strong> 2017 yılında kurulan Gıda Kurtarma Derneği, Türkiye'deki gıda israfını azaltmak için önemli bir rol oynamaktadır. Dernek, marketler, restoranlar ve otellerden artan gıdaları toplayarak, bu gıdaları sosyal yardım kuruluşlarına ulaştırmaktadır. GKTD’nin projeleri sayesinde, her yıl binlerce ton gıda israf edilmekten kurtarılmakta ve çevreye zarar vermeden sosyal fayda sağlanmaktadır. Ayrıca, israfın önlenmesi için eğitim ve bilinçlendirme kampanyaları düzenleyerek, gençler arasında sürdürülebilir tüketim alışkanlıklarını teşvik etmektedir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Fazla Gıda:</strong> 2016 yılında kurulan Fazla Gıda, gıda israfını minimize etmeyi hedefleyen bir sosyal girişimdir. Bu platform, gıda üreticileri, distribütörler ve perakendeciler arasında bir köprü işlevi görerek, israf edilme riski taşıyan fazla gıdaları toplar. Toplanan gıdalar sosyal yardım kuruluşlarına veya hayvan yemi üreticilerine yönlendirilir. Teknoloji kullanımını etkin bir şekilde sağlamakta, gıda üreticilerinin fazla ürünlerini paylaşmasına olanak tanıyarak hem israfı önler hem de sürdürülebilir bir gıda yönetimi sağlar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Belediyelerin Gıda Kurtarma Projeleri:</strong> Türkiye’deki belediyeler de gıda israfını azaltmak için çeşitli projeler yürütmektedir. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan "İstanbul Gıda Kurtarma Merkezi," marketlerden, restoranlardan ve otellerden toplanan gıdaları analiz ederek yenilebilir olanları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır. Ayrıca, yerel yönetimler pazar yerlerinde taze gıda atıklarını toplama ve geri dönüştürme çalışmaları gerçekleştirmektedir. Bu tür işbirlikleri, daha kapsamlı gıda kurtarma projelerinin hayata geçirilmesine olanak tanımaktadır.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Gıda Kurtarma Girişimlerinin Etkileri ve Geleceği</strong></p>
<p>Türkiye'deki gıda kurtarma projeleri, sadece israfı önlemekle kalmayıp, aynı zamanda sosyal adaleti destekleyen bir yapı sunmaktadır. Bu girişimler, ihtiyaç sahiplerine gıda sağlamakla kalmıyor, çevresel etkileri azaltarak daha sürdürülebilir bir gelecek inşa edilmesine katkıda bulunuyor. Gıda israfının azaltılması, ekonomik anlamda da büyük kazançlar sağlıyor. İsraf edilen gıdaların yeniden ekonomiye kazandırılması, işletmelerin maliyetlerini düşürüyor ve kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlıyor.</p>
<p>Türkiye’deki gıda kurtarma projeleri, aynı zamanda toplumsal bilinci artırma ve sürdürülebilir tüketim alışkanlıklarını teşvik etme açısından da önemli bir rol oynuyor. Bu girişimler, toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor ve bireylerin çevresel sorunlar konusunda daha bilinçli olmalarını sağlıyor.</p>
<p><strong>Fırsatlar ve Zorluklar</strong></p>
<p>Gıda kurtarma girişimleri, Türkiye'de hızla gelişen ve destek gören bir alan olmakla birlikte, sürdürülebilirlik için daha geniş çaplı işbirlikleri ve yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Gıda bağışlarının teşvik edilmesi, lojistik süreçlerin iyileştirilmesi ve farkındalık kampanyalarının yaygınlaştırılması, bu girişimlerin etkinliğini artırabilir. Ayrıca, toplum genelinde gıda israfını azaltmak için tüketici alışkanlıklarının değiştirilmesi ve gıda atıklarının geri dönüştürülmesine yönelik bilgilendirme çalışmaları yapılması gerekiyor.</p>
<p>Gıda kurtarma projelerinin daha geniş çapta uygulanabilmesi için devlet destekleri ve teşviklerin artırılması, özel sektörle işbirliklerinin güçlendirilmesi ve yerel yönetimlerin aktif katılımı önemlidir. Ayrıca, teknolojinin etkin kullanımı ve yenilikçi çözümler, bu projelerin başarısını artırabilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Gıda israfı, hem çevresel hem de ekonomik açıdan büyük sorunlar yaratmaktadır. Türkiye’deki gıda kurtarma projeleri, bu sorunun çözümüne yönelik önemli adımlar atmaktadır. Varlıkların daha verimli kullanılması, sosyal adaletin desteklenmesi ve çevresel etkilerin azaltılması açısından bu projelerin geniş çapta desteklenmesi gerekmektedir. Sürdürülebilir gıda yönetimi ve israfın azaltılması için bireysel ve toplumsal bilinç artırılmalı, yenilikçi çözümler ve geniş çaplı işbirlikleri teşvik edilmelidir. Bu şekilde, hem çevresel hem de ekonomik sürdürülebilirlik sağlanabilir ve gıda israfının azaltılmasına önemli katkılarda bulunulabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İklim Değişikliği ve Toprak Tuzluluğu: Türkiye&amp;apos;nin Tarım Geleceği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-degisikligi-ve-toprak-tuzlulugu-turkiyenin-tarim-gelecegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-degisikligi-ve-toprak-tuzlulugu-turkiyenin-tarim-gelecegi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;de tarım sektörünün karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri, iklim değişikliğinin etkisiyle artan toprak tuzluluğudur. ]]></description>
<enclosure url="http://habereksprescomtr.teimg.com/crop/1280x720/haberekspres-com-tr/uploads/2024/09/i-k-l-i-m-d-e-g-i-s-i-k-l-i-g-i-y-l-e-t-o-p-r-a-k-t-a-a-r-t-a-n-t-u-z-375986-104139.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İklim, Değişikliği, Toprak, Tuzluluğu:, Türkiyenin, Tarım, Geleceği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>İklim Değişikliğinin Toprak Tuzluluğuna Etkisi</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>İklim değişikliği, dünya genelinde tarımsal üretkenlik ve toprak sağlığı üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar, özellikle toprak tuzluluğundaki artışın, tarımsal verimliliği olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Bu çalışmada, iklim değişikliğinin toprak tuzluluğu üzerindeki etkileri ve bu durumun tarım üzerindeki sonuçları ele alınacaktır.</p>
<p><strong>İklim Değişikliğinin Toprak Tuzluluğuna Etkisi</strong></p>
<p>İklim değişikliği, özellikle yağış rejimlerinde meydana gelen değişiklikler nedeniyle toprak tuzluluğunu artırmaktadır. Yağışların azalması ve yağmur sıklığının düşmesi, toprakta biriken tuzların temizlenmesini zorlaştırmaktadır. Yoğun yağışlar, suyun yüzey akışı şeklinde derelere, göllere ve denize taşınarak tuzların toprağın derinliklerinden yıkanmasına yardımcı olurken, bu yağışların azalması bu süreci engellemektedir. Bu durum, tuz birikiminin artmasına ve toprağın verimliliğinin düşmesine yol açmaktadır.</p>
<p>Bir çalışmaya göre, <strong>2020 yılında dünya genelindeki tarım arazilerinin %20'sinden fazlasında tuzluluk problemi yaşanmıştır</strong>. Özellikle kuru ve yarı-kuru bölgelerde bu oran daha yüksek olup, tuzluluk sorunu giderek daha belirgin hale gelmektedir. Örneğin, Orta Asya'da tuzlu toprakların genişleme oranı yıllık %1 olarak hesaplanmıştır. Türkiye'de ise bu oran, özellikle Ege ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, aynı şekilde endişe verici boyutlara ulaşmaktadır.</p>
<p><strong>Toprak Sağlığı ve Tarım Üzerindeki Sonuçlar</strong></p>
<p>Toprağın sağlığı, tarımsal üretkenlik açısından kritik bir öneme sahiptir. Artan buharlaşma nedeniyle toprak nem seviyeleri azalmakta ve bu da toprak mikroorganizmalarının canlılığını kaybetmesine neden olmaktadır. Tuz birikimi, toprak yapısını bozarak tarımsal faaliyetlerin verimliliğini daha da düşürmektedir. Tuzlu ve alkali topraklar, özellikle meyve ve sebzeler için elverişsiz koşullar yaratmaktadır.</p>
<p>Örneğin, <strong>Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde, Menemen Ovası'nda</strong> yapılan bir araştırma, pamuk gibi bazı bitkilerin tuzlu topraklarda sağlıklı şekilde yetişemediğini ortaya koymuştur. <strong>Söke havzası</strong> ve <strong>Küçük Menderes Havzası'nın Selçuk tarafındaki topraklarda</strong> tuzluluk ve alkalilik oranlarının arttığı gözlemlenmiştir. Meyve ve sebzeler, bu tür topraklarda özellikle hassas olup, sağlıklı şekilde gelişememektedir.</p>
<p><strong>Bölgesel Etkiler ve Tarım Ürünleri</strong></p>
<p>Ege Bölgesi'ndeki bazı topraklarda, tuzluluk ve alkalilik oranlarının artışı, tarımsal üretkenlik üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Özellikle bu bölgelerdeki tarım ürünlerinin verimliliği, artan tuzluluk seviyeleri nedeniyle olumsuz etkilenmektedir. Örneğin, <strong>Menemen Ovası'ndaki pamuk üreticileri</strong>, tuzlu toprakların pamuk bitkilerinin büyümesini ve verimliliğini nasıl azalttığını bildirmektedir. <strong>Söke ve Selçuk bölgelerinde</strong> ise sebze ve meyve yetiştiriciliği zorlaşmakta ve bu bölgelerdeki çiftçiler, tuzluluk sorunlarıyla mücadele etmektedir.</p>
<p><strong>Sera Tarımının Önemi</strong></p>
<p>İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak ve tarımsal sürdürülebilirliği artırmak amacıyla sera tarımı önemli bir çözüm olarak öne çıkmaktadır. Sera tarımı, dış ortam koşullarından bağımsız olarak tarım yapılmasına olanak tanır ve böylece iklim değişikliğinin etkilerinden korunma sağlar. <strong>Avrupa Birliği'nin sera tarımına yönelik uygulamaları</strong> ve teşvikleri, bu konuda başarılı örnekler sunmaktadır. Türkiye'nin de bu stratejilere hızla adapte olması ve örtü altı tarımı yaygınlaştırması gerektiği vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>İklim değişikliği, toprak tuzluluğunu artırarak tarımsal üretkenliği olumsuz yönde etkilemektedir. Toprak sağlığı, tarımın verimliliği ve gıda güvenliği açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye'de ve dünya genelinde, toprak tuzluluğunun kontrol altına alınması ve tarımsal sürdürülebilirliğin sağlanması için modern tarım yöntemlerinin benimsenmesi gerekmektedir. Örtü altı tarımı ve diğer sürdürülebilir tarım uygulamaları, toprak verimliliğini koruma ve tarımsal üretkenliği artırma konusunda önemli adımlar olarak değerlendirilmektedir. Bu çabalar, hem mevcut tarımsal üretkenliği korumak hem de gelecekteki iklim değişikliği risklerine karşı dirençli bir tarım sektörü oluşturmak için gereklidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İklim Protestolarına Karşı Sert Tedbirler Alıyorlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-protestolarina-karsi-sert-tedbirler-aliyorlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-protestolarina-karsi-sert-tedbirler-aliyorlar</guid>
<description><![CDATA[ Küresel Kuzey Ülkeleri İklim Protestolarına Karşı Sert Önlemler Alıyor: Climate Rights International Raporunda Kapsamlı Tespitler ]]></description>
<enclosure url="http://habereksprescomtr.teimg.com/crop/1280x720/haberekspres-com-tr/uploads/2024/09/iklim-krizi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İklim, Protestolarına, Karşı, Sert, Tedbirler, Alıyorlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>İklim Değişikliği ile Mücadelede Demokratik Hakların Kısıtlanması: Protestolara Yönelik Sert Tedbirlerin Artışı</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>İklim değişikliği, 21. yüzyılın en büyük küresel sorunlarından biridir. Ancak, bu krizle başa çıkmak için sürdürülen mücadelelerde sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik zorluklar da gün yüzüne çıkmaktadır. Climate Rights International (CRI) tarafından yayınlanan “İnce Buzun Üzerinde: Demokratik Ülkelerde İklim Değişikliği Protestocularına Orantısız Tepkiler” başlıklı rapor, iklim krizine karşı protestoların, özellikle Küresel Kuzey ülkelerinde nasıl bastırıldığını ve bu süreçte demokratik hakların nasıl ihlal edildiğini belgelemektedir. Bu makalede, raporda vurgulanan bulgular üzerinden iklim değişikliği ile mücadelede karşılaşılan engeller ve protestolara yönelik orantısız tepkiler ele alınacaktır.</p>
<p><strong>İklim Değişikliği ve Protestoların Yükselişi</strong></p>
<p>Son on yılda, iklim krizine karşı küresel farkındalık artmış ve bu konuda dünya genelinde protestolar düzenlenmeye başlamıştır. Özellikle genç iklim aktivistleri, Greta Thunberg'in başlattığı <strong>Fridays for Future</strong> gibi hareketlerle dikkat çekmiştir. Bu protestolar, hükümetlerin fosil yakıt kullanımlarını azaltmaları ve çevresel politikalarını daha sürdürülebilir hale getirmeleri gerektiğine yönelik çağrılar içermektedir. Ancak, bazı ülkelerde bu barışçıl protestolar, aşırı baskılarla karşı karşıya kalmıştır.</p>
<p><strong>Orantısız Tepkiler ve Demokratik Hakların İhlali</strong></p>
<p>CRI'nin raporuna göre, Avustralya, Almanya, Fransa, Hollanda, Yeni Zelanda, İsveç, İngiltere ve ABD gibi ülkeler, iklim protestocularına karşı sert tedbirler almakta ve bu kişilere hapis cezaları vermektedir. Örneğin, <strong>İngiltere'de</strong> 2021 yılında kabul edilen <strong>Polis, Suç, Ceza ve Mahkemeler Yasası</strong> ile protestolar ciddi bir şekilde kısıtlanmış, protestocuların yollarda oturma eylemleri gibi şiddet içermeyen eylemleri bile yüksek hapis cezalarıyla sonuçlanabilmiştir. Benzer şekilde <strong>Almanya</strong>'da da, iklim aktivistleri sık sık gözaltına alınmakta ve medya tarafından “holigan” veya “ekoterörist” olarak damgalanmaktadır.</p>
<p>Raporda yer alan örneklerden biri, <strong>ABD</strong>'de iklim protestolarına katılan aktivistlerin, <strong>Dakota Access Pipeline</strong> gibi büyük altyapı projelerine karşı düzenledikleri barışçıl protestolar sırasında orantısız güçle karşılaşmasıdır. Bu projeye karşı çıkan yerli halklar ve çevreciler, sert müdahalelere maruz kalmış, gözaltına alınmış ve uzun süreli hapis cezalarıyla yargılanmıştır.</p>
<p><strong>İklim Krizi ile Mücadele Yerine Sert Tedbirler</strong></p>
<p>CRI raporunda, Küresel Kuzey ülkelerinin fosil yakıt kullanımını azaltmaya yönelik adımlar atmaktan kaçınarak, iklim protestolarını bastırmak için yeni yasalar çıkardığı belirtilmiştir. Örneğin, <strong>Almanya</strong> ve <strong>İngiltere</strong>, iklim eylemlerini engellemek amacıyla ağır yaptırımları devreye sokarken, bu protestoları bastırma sürecinde gelişmekte olan ülkelerdeki benzer uygulamaları eleştirmektedir. Bu tutarsızlık, raporda vurgulanan önemli bir noktadır. Küresel Kuzey, iklim değişikliği konusunda sorumluluklarını yerine getirmektense, bu krizi dile getiren bireylere karşı cezalandırıcı tedbirler uygulamaktadır.</p>
<p>İstatistikler de bu durumu desteklemektedir. 2022 yılında İngiltere'de iklim protestolarına katılan kişilerin %30’u gözaltına alınmış, %15'i ise hapis cezasına çarptırılmıştır. <strong>Fransa'da</strong> ise 2021 yılında yapılan iklim protestolarına katılan yaklaşık 2000 kişinin %20'si, yasadışı gösteri düzenlemekten yargılanmıştır. Bu örnekler, demokratik ülkelerde bile ifade ve toplanma özgürlüğünün ne kadar kolay bir şekilde sınırlandırılabileceğini göstermektedir.</p>
<p><strong>Ekoterörizm ve Medyanın Rolü</strong></p>
<p>Protestolara yönelik bu orantısız tepkilerin bir diğer boyutu, medya ve siyasilerin iklim aktivistlerini nasıl damgaladığıdır. CRI raporunda, iklim eylemcilerinin “ekoterörist” veya “vandallar” olarak adlandırılmasının, toplum nezdinde bu hareketlere karşı olumsuz bir algı yarattığı vurgulanmaktadır. Bu tür söylemler, kamuoyunda iklim aktivistlerinin meşruiyetini zayıflatırken, çevre politikalarının daha sürdürülebilir hale getirilmesi için yapılan çağrıların göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Örneğin, <strong>Fransa</strong>'da medya, bazı iklim protestocularını “şiddet yanlısı anarşistler” olarak tanıtmış ve bu grupların toplum güvenliğini tehdit ettiği iddia edilmiştir. Ancak gerçeklik, bu eylemlerin çoğunlukla barışçıl olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Adil ve Etkili Çözümler Arayışı</strong></p>
<p>CRI yöneticisi <strong>Brad Adams</strong>, raporla ilgili yaptığı açıklamada, hükümetlerin iklim protestocularına karşı sert cezalar vermek yerine, iklim krizine karşı acil çözümler geliştirmeleri gerektiğini vurgulamıştır. <strong>Adams</strong>’a göre, protestocuların talepleri dikkate alındığı takdirde, hem iklim kriziyle daha etkin mücadele edilebilir hem de toplumsal gerilimler azaltılabilir. Gelişmiş ülkeler, fosil yakıt kullanımını hızla azaltmalı, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yapmalı ve gelişmekte olan ülkelerle iş birliği yaparak küresel sorumluluklarını yerine getirmelidir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>İklim değişikliği, dünya genelinde hem çevresel hem de toplumsal bir krize dönüşürken, demokratik ülkelerde bile protestoların bastırılmasına yönelik sert tedbirler alınmaktadır. CRI'nin raporu, bu tür uygulamaların ifade ve toplanma özgürlüğünü tehdit ettiğini ve iklim krizinin çözümüne yönelik toplumsal taleplerin göz ardı edildiğini göstermektedir. İklim değişikliği ile mücadelede adil ve etkili çözümler bulunabilmesi için hükümetlerin protestoları cezalandırmak yerine, bu talepleri dikkate alarak sorumluluk almaları gerekmektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<ol>
<li>Climate Rights International, "İnce Buzun Üzerinde: Demokratik Ülkelerde İklim Değişikliği Protestocularına Orantısız Tepkiler," 2023.</li>
<li>Fridays for Future, Global Climate Strikes, 2020.</li>
<li>United Nations, "Climate Change and Human Rights," 2022.</li>
</ol>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Küresel Isınma Okyanus Canlılarını Kutuplara Göç Ettiriyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-isinma-okyanus-canlilarini-kutuplara-goec-ettiriyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-isinma-okyanus-canlilarini-kutuplara-goec-ettiriyor</guid>
<description><![CDATA[ Küresel Isınma nedeniyle deniz canlıları daha serin olan kutup bölgelerine doğru göç ediyor. Uzmanlar, balıkçılık faaliyetlerinin değişen iklime adapte edilmesi gerektiğini belirtiyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.cevrehaber.com.tr/images/haberler/2024/05/kuresel_isinma_okyanus_canlilarini_kutuplara_dogru_goce_zorluyor_h7730_dc477.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Küresel, Isınma, Okyanus, Canlılarını, Kutuplara, Göç, Ettiriyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Küresel ısınma, dünya genelindeki iklim sistemlerini köklü bir şekilde değiştirmekte ve bu değişiklikler, deniz yüzey suyu sıcaklıklarının rekor artışlarına yol açmaktadır. 2023 yılında, deniz yüzey suyu sıcaklıklarında gözlemlenen bu rekor artış, iklim değişikliğinin etkilerini daha belirgin hale getirmiştir. Bu makale, küresel ısınmanın deniz yüzey suyu sıcaklıkları üzerindeki etkilerini ve bu değişimlerin deniz ekosistemleri, biyoçeşitlilik ve ekonomik sektörler üzerindeki sonuçlarını kapsamlı bir şekilde ele alacaktır.</p>
<p><strong>Deniz Suyu Sıcaklıklarındaki Artışın Ölçümleri ve Trendler</strong></p>
<p>2023 yılında deniz yüzey suyu sıcaklıklarındaki artışlar, iklim değişikliğinin etkilerini doğrudan ölçen önemli göstergelerden biridir. Uzun dönemli veriler incelendiğinde, deniz yüzey sıcaklıklarının tarihsel ortalamaların üzerinde seyretmesi, birçok bölgede rekor sıcaklıkların kaydedildiğini göstermektedir. Örneğin, Kuzey Atlantik bölgesinde deniz yüzey sıcaklıkları, normalin 2-3°C üzerinde ölçülmüş ve bu durum soğuk su türlerinin yaşam alanlarını daraltmıştır.</p>
<p><strong>Deniz Ekosistemleri Üzerindeki Etkiler</strong></p>
<p>Sıcaklık artışları, deniz ekosistemlerinde ciddi değişikliklere neden olmaktadır. Deniz canlılarının göç hareketleri, sıcaklık değişikliklerinden etkilenmektedir. Hareket edebilen türler daha serin sular arayışıyla yeni bölgelerde yaşam alanı bulmaya çalışırken, hareket edemeyen türler ise oksijen seviyelerindeki düşüş nedeniyle ölmektedir. Akdeniz ve Karadeniz gibi denizlerde, yüksek seviyede omurgasız türlerin ölüm oranları artmıştır. Bu durum, ekosistem dengelerini bozarak, deniz biyoçeşitliliğinin azalmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Deniz ekosistemlerinde gözlemlenen değişikliklerden biri de türlerin kuzey ve güney yarım kürelere doğru göç etmesidir. Kuzey yarım küredeki türler serin sular arayışında Kuzey Kutbu'na, güney yarım küredeki türler ise Güney Kutbu'na yönelmektedir. Ancak, bu göçlerin her tür için aynı hızda gerçekleşmemesi, ekosistem dengelerinde bozulmalara neden olabilmektedir.</p>
<p><strong>Planktonlar ve Balıkların Göç Hızları</strong></p>
<p>Deniz yüzey sıcaklıklarındaki artış, planktonların ve balıkların göç hızlarını da etkilemektedir. Planktonlar yılda ortalama 45 kilometre, balıklar ise 27 kilometre hareket edebilmektedir. Karasal canlılar bu hızlarla hareket edemezken, yer kurtçukları için bu mesafe yılda sadece 6 kilometreyi bulmaktadır. İklim değişikliğinin etkisiyle, bu canlıların yeni yaşam alanlarına uyum sağlaması zorlaşmakta ve Avrupa'da bir derece sıcaklık artışı durumunda canlıların yaklaşık 250 kilometre kuzeye göç etmek zorunda kalacakları öngörülmektedir.</p>
<p><strong>Balıkçılık Sektörüne Etkileri</strong></p>
<p>Deniz canlılarının göçleri, balıkçılık sektörünü doğrudan etkilemektedir. Avlanan bölgelerdeki balık türlerinin birkaç yıl içinde değişmesi beklenmektedir. Bu değişiklikler, balıkçılıkla ilgili sektörlerin adaptasyon sürecini zorlaştırmakta ve yeni avlanma stratejileri geliştirmeyi gerektirmektedir. Balıkçılar, sıcaklık artışlarına bağlı olarak yeni türlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, avlanma bölgelerinde değişiklik yapmak zorunda kalabilirler.</p>
<p><strong>Denizlerdeki Göçlerin Ekosistem Üzerindeki Sonuçları</strong></p>
<p>Denizlerdeki göçler, hayvanların yığılmasına ve bu nedenle balık ölümlerine yol açabilmektedir. Örneğin, Akdeniz'e gelen balıkların çıkış noktalarını bulamadıkları durumlarda yığılma sonucu ölmeleri gözlemlenebilir. Bu durum, deniz ekosistemlerinde dengesizlikler yaratmakta ve bu ekosistemlerdeki türler arasında rekabeti artırmaktadır.</p>
<p><strong>İklim Değişikliği ile Mücadelede İşbirliği İhtiyacı</strong></p>
<p>İklim değişikliği ile mücadelede uluslararası işbirliğinin önemine vurgu yapılmaktadır. Özellikle deniz kirliliği ve ekosistem yönetimi konularında ülkeler arasında ortak hareket etme ihtiyacı öne çıkmaktadır. Bölgesel işbirlikleri, deniz ekosistemlerinin korunması ve yönetilmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Uluslararası anlaşmalar ve ortak projeler, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmada önemli rol oynamaktadır.</p>
<p><strong>Öneriler ve Gelecek Adımlar</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Araştırma ve İzleme:</strong> Deniz yüzey suyu sıcaklıklarındaki değişiklikleri sürekli olarak izlemek ve bu verileri kullanarak ekosistem değişikliklerini öngörmek gerekmektedir. Bilimsel araştırmaların desteklenmesi ve veri toplama süreçlerinin güçlendirilmesi önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Adaptasyon Stratejileri:</strong> Balıkçılık sektörünün, iklim değişikliğine adaptasyon stratejileri geliştirmesi ve bu stratejilere uygun düzenlemeler yapması gerekmektedir. Yeni türlerin ortaya çıkmasıyla birlikte avlanma stratejilerinin güncellenmesi önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Uluslararası İşbirliği:</strong> Deniz ekosistemlerinin korunması ve iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası işbirliklerini güçlendirmek ve ortak projeler geliştirmek gerekmektedir. Özellikle deniz kirliliği ve ekosistem yönetimi konularında bölgesel işbirlikleri önem arz etmektedir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Eğitim ve Farkındalık:</strong> Kamuoyunu ve yerel toplulukları, deniz ekosistemlerinin korunması ve iklim değişikliğinin etkileri hakkında bilinçlendirmek için eğitim programları düzenlenmelidir. Bu programlar, toplumun çevresel konulara duyarlılığını artırabilir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Küresel ısınma ve deniz yüzey suyu sıcaklıklarındaki rekor artışlar, deniz ekosistemlerini ve biyoçeşitliliği önemli ölçüde etkilemektedir. Deniz canlılarının göçleri, balıkçılık sektörü ve ekosistem dengeleri üzerindeki etkiler, iklim değişikliğine uyum sağlama ve bu etkileri minimize etme gerekliliğini vurgulamaktadır. Uluslararası işbirliği, adaptasyon stratejileri ve eğitim programları, bu zorluklarla başa çıkmak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için kritik öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Botanik Zenginliği Milli Botanik Bahçesinde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-botanik-zenginligi-milli-botanik-bahcesinde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-botanik-zenginligi-milli-botanik-bahcesinde</guid>
<description><![CDATA[ 













Türkiye&#039;nin Botanik Zenginliği: Milli Botanik Bahçesi ve Bilimsel ve Eğitimsel Katkıları
Giriş
Türkiye&#039;nin botanik zenginliği, ülkenin doğa ve çevre koruma çabalarının bir yansıması olarak büyük bir öneme sahiptir. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Türkiye Milli Botanik Bahçesi, bu zenginliği koruma ve yaygınlaştırma amacıyla önemli bir merkez olarak hizmet vermektedir. 2023 yılında hizmete giren bu büyük proje, hem bilimsel araştırmalara katkıda bulunmayı hem de halkın bitki türleri hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu makalede, Türkiye Milli Botanik Bahçesi&#039;nin özellikleri, bilimsel ve eğitimsel katkıları, çevresel önemi ve gelecekteki potansiyel etkileri detaylandırılacaktır.


Milli Botanik Bahçesi, hem doğa severler hem de bilim insanları için zengin bir keşif ve öğrenme alanı sunarak, ülkenin botanik mirasını koruma ve tanıtma misyonunu üstleniyor.

Botanik Bahçesi&#039;nin Genel Özellikleri
Türkiye Milli Botanik Bahçesi, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından kurulan, 2200 dekar alana yayılan geniş bir yeşil alandır. Avrupa&#039;nın ikinci, Türkiye&#039;nin ise en büyük botanik bahçesi olma özelliğini taşıyan bu alan, çeşitli bitki türlerini barındırmaktadır. İçinde ağaç, çalı ve çiçek türlerinden binlerce çeşit bitki bulunan bahçe, sulak alanlar ve vadilerle çeşitlendirilmiş peyzaj düzenlemeleri sunar. Ziyaretçilere geniş bir keşif alanı sunmak amacıyla 35 kilometrelik yaya ve bisiklet yolları da mevcuttur.
Botanik Biliminin Kalbi: Milli Herbaryum
Bahçenin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Türkiye’de yetişen on binlerce bitki örneğinin uluslararası standartlarda saklandığı &#039;Milli Herbaryum&#039;dur. Herbaryum, botanik biliminin temel taşlarını oluşturarak, araştırmacılara ve öğrencilere zengin bir kaynak sağlamaktadır. Türkiye&#039;nin bitki hafızasını koruyan bu alan, bitki örneklerinin sistematik bir şekilde düzenlenmesini ve saklanmasını sağlar. Bu, hem bilimsel araştırmalar için büyük bir veri havuzu oluşturur hem de Türkiye&#039;nin bitki çeşitliliğinin korunmasına katkıda bulunur.
Eğitim ve Toplum İçin Katkılar
Türkiye Milli Botanik Bahçesi, hem bilim insanları hem de doğa severler için zengin bir keşif ve öğrenme alanı sunmaktadır. Bahçede düzenlenen çeşitli eğitim programları ve seminerler, botanik biliminin yaygınlaştırılması ve doğa bilincinin artırılması amacıyla düzenlenmektedir. Orta dereceli okullar, Türkiye&#039;nin çeşitli şehirlerinden turlar düzenleyerek öğrencilere doğa ve botanik bilgisi kazandırmaktadır. Ayrıca, çeşitli sosyal tesisler, gölet çevresinde yer alan kafeteryalar gibi dinlenme alanları, ziyaretçilere doğayla iç içe vakit geçirme imkanı sunmaktadır.


2200 Dekar Alanla Avrupa&#039;nın İkinci, Türkiye&#039;nin En Büyük Botanik Bahçesi
Milli Botanik Bahçesi, Bakanlık kampüsüne yakın bir konumda, 2200 dekar alana yayılan büyük bir yeşil alanı kapsıyor. Bu geniş alan, Avrupa&#039;nın ikinci, Türkiye&#039;nin ise en büyük botanik bahçesi olma özelliğini taşıyor.

Yaşayan Bir Mekan: Şehir İçinde Yeşil Bir Kaçış
Türkiye Milli Botanik Bahçesi, şehir hayatının stresinden uzaklaşmak isteyenler için &quot;yaşayan bir mekan&quot; olarak tasarlanmıştır. Sabah 10.00 ile akşam 17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilen bahçede, yürümekte zorlanan ziyaretçiler için golf araçlarıyla taşıma hizmeti sunulmaktadır. Bu özellik, bahçenin herkese erişilebilir olmasını sağlarken, ziyaretçilerin konforunu da ön planda tutar.

Gıda ve Tarım Üzerindeki Etkileri
Bahçe, bitki çeşitliliğinin korunmasının yanı sıra, tarım ve gıda sektörüne de katkıda bulunmaktadır. Türkiye&#039;nin çeşitli bölgelerinde yetişen bitkiler, tarım uygulamalarında kullanılabilecek genetik kaynaklar sunmaktadır. Ayrıca, bahçede yapılan araştırmalar, tarımda verimliliği artırmak ve bitki hastalıklarıyla mücadele konusunda önemli veriler sağlamaktadır.

Uluslararası İşbirlikleri ve Projeler
Milli Botanik Bahçesi, uluslararası işbirliklerine açık bir merkez olarak tasarlanmıştır. Uluslararası botanik toplulukları ve bilim insanlarıyla işbirlikleri, bilgi ve deneyim paylaşımını teşvik ederken, bahçenin uluslararası düzeyde tanınırlığını da artırmaktadır. Ayrıca, bahçede düzenlenen uluslararası seminerler ve konferanslar, global botanik araştırmalarına katkıda bulunur.
Gelecek İçin Potansiyel
Türkiye Milli Botanik Bahçesi, hem bilimsel araştırmalar hem de halk eğitimi açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Şehir içinde doğal bir kaçış noktası olarak, aynı zamanda bitki biliminde önemli bir merkez olarak ön plana çıkmaktadır. Gelecekte, bahçenin çevresel ve eğitimsel katkılarının yanı sıra, sürdürülebilir tarım uygulamaları ve doğa koruma projelerinde de önemli bir rol oynaması beklenmektedir.

Sonuç
Türkiye Milli Botanik Bahçesi, ülkenin botanik zenginliğini koruma ve yaygınlaştırma amacıyla önemli bir adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş bir alana yayılan bu proje, hem bilimsel araştırmalar hem de halk eğitimi açısından büyük bir potansiyele sahip. Botanik biliminin yaygınlaştırılması, doğ ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1605cb10fd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Botanik, Zenginliği, Milli, Botanik, Bahçesinde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="flex-1 overflow-hidden">
<div class="h-full">
<div class="react-scroll-to-bottom--css-zwidr-79elbk h-full">
<div class="react-scroll-to-bottom--css-zwidr-1n7m0yu">
<div class="flex flex-col text-sm md:pb-9">
<article class="w-full text-token-text-primary focus-visible:outline-2 focus-visible:outline-offset-[-4px]" dir="auto" data-testid="conversation-turn-83" data-scroll-anchor="true">
<div class="text-base py-[18px] px-3 md:px-4 m-auto w-full md:px-5 lg:px-1 xl:px-5">
<div class="mx-auto flex flex-1 gap-4 text-base md:gap-5 lg:gap-6 md:max-w-3xl">
<div class="group/conversation-turn relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex-col gap-1 md:gap-3">
<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="1da81da7-5388-4b1d-8aad-696698bbab2c" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<h3>Türkiye'nin Botanik Zenginliği: Milli Botanik Bahçesi ve Bilimsel ve Eğitimsel Katkıları</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Türkiye'nin botanik zenginliği, ülkenin doğa ve çevre koruma çabalarının bir yansıması olarak büyük bir öneme sahiptir. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Türkiye Milli Botanik Bahçesi, bu zenginliği koruma ve yaygınlaştırma amacıyla önemli bir merkez olarak hizmet vermektedir. 2023 yılında hizmete giren bu büyük proje, hem bilimsel araştırmalara katkıda bulunmayı hem de halkın bitki türleri hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu makalede, Türkiye Milli Botanik Bahçesi'nin özellikleri, bilimsel ve eğitimsel katkıları, çevresel önemi ve gelecekteki potansiyel etkileri detaylandırılacaktır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e1605f58abe.jpg" alt=""></p>
<ul>
<li><em>Milli Botanik Bahçesi, hem doğa severler hem de bilim insanları için zengin bir keşif ve öğrenme alanı sunarak, ülkenin botanik mirasını koruma ve tanıtma misyonunu üstleniyor.</em></li>
</ul>
<p><strong>Botanik Bahçesi'nin Genel Özellikleri</strong></p>
<p>Türkiye Milli Botanik Bahçesi, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından kurulan, 2200 dekar alana yayılan geniş bir yeşil alandır. Avrupa'nın ikinci, Türkiye'nin ise en büyük botanik bahçesi olma özelliğini taşıyan bu alan, çeşitli bitki türlerini barındırmaktadır. İçinde ağaç, çalı ve çiçek türlerinden binlerce çeşit bitki bulunan bahçe, sulak alanlar ve vadilerle çeşitlendirilmiş peyzaj düzenlemeleri sunar. Ziyaretçilere geniş bir keşif alanı sunmak amacıyla 35 kilometrelik yaya ve bisiklet yolları da mevcuttur.</p>
<p><strong>Botanik Biliminin Kalbi: Milli Herbaryum</strong></p>
<p>Bahçenin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Türkiye’de yetişen on binlerce bitki örneğinin uluslararası standartlarda saklandığı 'Milli Herbaryum'dur. Herbaryum, botanik biliminin temel taşlarını oluşturarak, araştırmacılara ve öğrencilere zengin bir kaynak sağlamaktadır. Türkiye'nin bitki hafızasını koruyan bu alan, bitki örneklerinin sistematik bir şekilde düzenlenmesini ve saklanmasını sağlar. Bu, hem bilimsel araştırmalar için büyük bir veri havuzu oluşturur hem de Türkiye'nin bitki çeşitliliğinin korunmasına katkıda bulunur.</p>
<p><strong>Eğitim ve Toplum İçin Katkılar</strong></p>
<p>Türkiye Milli Botanik Bahçesi, hem bilim insanları hem de doğa severler için zengin bir keşif ve öğrenme alanı sunmaktadır. Bahçede düzenlenen çeşitli eğitim programları ve seminerler, botanik biliminin yaygınlaştırılması ve doğa bilincinin artırılması amacıyla düzenlenmektedir. Orta dereceli okullar, Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden turlar düzenleyerek öğrencilere doğa ve botanik bilgisi kazandırmaktadır. Ayrıca, çeşitli sosyal tesisler, gölet çevresinde yer alan kafeteryalar gibi dinlenme alanları, ziyaretçilere doğayla iç içe vakit geçirme imkanı sunmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e15ff29c887.jpg" alt=""></p>
<ul>
<li><em><strong>2200 Dekar Alanla Avrupa'nın İkinci, Türkiye'nin En Büyük Botanik Bahçesi</strong></em></li>
<li><em>Milli Botanik Bahçesi, Bakanlık kampüsüne yakın bir konumda, 2200 dekar alana yayılan büyük bir yeşil alanı kapsıyor. Bu geniş alan, Avrupa'nın ikinci, Türkiye'nin ise en büyük botanik bahçesi olma özelliğini taşıyor.</em></li>
</ul>
<p><strong>Yaşayan Bir Mekan: Şehir İçinde Yeşil Bir Kaçış</strong></p>
<p>Türkiye Milli Botanik Bahçesi, şehir hayatının stresinden uzaklaşmak isteyenler için "yaşayan bir mekan" olarak tasarlanmıştır. Sabah 10.00 ile akşam 17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilen bahçede, yürümekte zorlanan ziyaretçiler için golf araçlarıyla taşıma hizmeti sunulmaktadır. Bu özellik, bahçenin herkese erişilebilir olmasını sağlarken, ziyaretçilerin konforunu da ön planda tutar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e15ff3699bd.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Gıda ve Tarım Üzerindeki Etkileri</strong></p>
<p>Bahçe, bitki çeşitliliğinin korunmasının yanı sıra, tarım ve gıda sektörüne de katkıda bulunmaktadır. Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yetişen bitkiler, tarım uygulamalarında kullanılabilecek genetik kaynaklar sunmaktadır. Ayrıca, bahçede yapılan araştırmalar, tarımda verimliliği artırmak ve bitki hastalıklarıyla mücadele konusunda önemli veriler sağlamaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e15ff74c8e6.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Uluslararası İşbirlikleri ve Projeler</strong></p>
<p>Milli Botanik Bahçesi, uluslararası işbirliklerine açık bir merkez olarak tasarlanmıştır. Uluslararası botanik toplulukları ve bilim insanlarıyla işbirlikleri, bilgi ve deneyim paylaşımını teşvik ederken, bahçenin uluslararası düzeyde tanınırlığını da artırmaktadır. Ayrıca, bahçede düzenlenen uluslararası seminerler ve konferanslar, global botanik araştırmalarına katkıda bulunur.</p>
<p><strong>Gelecek İçin Potansiyel</strong></p>
<p>Türkiye Milli Botanik Bahçesi, hem bilimsel araştırmalar hem de halk eğitimi açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Şehir içinde doğal bir kaçış noktası olarak, aynı zamanda bitki biliminde önemli bir merkez olarak ön plana çıkmaktadır. Gelecekte, bahçenin çevresel ve eğitimsel katkılarının yanı sıra, sürdürülebilir tarım uygulamaları ve doğa koruma projelerinde de önemli bir rol oynaması beklenmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e1605cce14e.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Türkiye Milli Botanik Bahçesi, ülkenin botanik zenginliğini koruma ve yaygınlaştırma amacıyla önemli bir adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş bir alana yayılan bu proje, hem bilimsel araştırmalar hem de halk eğitimi açısından büyük bir potansiyele sahip. Botanik biliminin yaygınlaştırılması, doğa bilincinin artırılması ve şehir içindeki doğal kaçış noktaları olarak önemli bir işlev görmektedir. Bu projeyle, Türkiye’nin bitki çeşitliliği ve botanik bilgisi korunarak, gelecek nesillere aktarılması sağlanmaktadır.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir Körfezi&amp;apos;nde Balık Ölümleri ve Çevresel Sorunlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-koerfezinde-balik-olumleri-ve-cevresel-sorunlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-koerfezinde-balik-olumleri-ve-cevresel-sorunlar</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Körfezi&#039;ndeki balık ölümleri ve çevresel sorunlar, bölgedeki kirliliğin boyutlarını ve çözüm gereksinimlerini ortaya koymakta. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e03cc8bc2e8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir, Körfezinde, Balık, Ölümleri, Çevresel, Sorunlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="flex-1 overflow-hidden">
<div class="h-full">
<div class="react-scroll-to-bottom--css-zwidr-79elbk h-full">
<div class="react-scroll-to-bottom--css-zwidr-1n7m0yu">
<div class="flex flex-col text-sm md:pb-9">
<article class="w-full text-token-text-primary focus-visible:outline-2 focus-visible:outline-offset-[-4px]" dir="auto" data-testid="conversation-turn-105" data-scroll-anchor="true">
<div class="text-base py-[18px] px-3 md:px-4 m-auto w-full md:px-5 lg:px-1 xl:px-5">
<div class="mx-auto flex flex-1 gap-4 text-base md:gap-5 lg:gap-6 md:max-w-3xl">
<div class="group/conversation-turn relative flex w-full min-w-0 flex-col agent-turn">
<div class="flex-col gap-1 md:gap-3">
<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="4d7f3653-aa86-4edc-88fc-ad3c8e90ea4d" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<p></p>
<p><strong>Özet:</strong> İzmir Körfezi'nde yaşanan balık ölümleri, bölgedeki kirlilik ve çevresel sorunların boyutlarını ortaya koymuştur. Balık ölümleri ve kirliliğin kaynakları incelenmiş, yetkili birimler tarafından başlatılan incelemeler ve oluşturulan Bilim Kurulu'nun müdahaleleri ele alınmıştır. Bu makalede, yaşanan çevresel sorunların detayları, mevcut inceleme süreçleri ve gelecekteki stratejilere dair öneriler kapsamlı bir şekilde değerlendirilmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e03cc8dc547.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Giriş:</strong> İzmir Körfezi'nde meydana gelen balık ölümleri, bölgedeki ekosistem sağlığının tehlikede olduğunu göstermektedir. Çupra ve levrek gibi balık türlerinin kıyıya vurması, su kirliliği ve çevresel stres faktörlerinin etkisini işaret etmektedir. Bu tür olaylar, ekosistem dengesinin bozulması ve su kirliliğinin arttığını gözler önüne sererken, aynı zamanda etkili bir çözüm sürecinin gerekliliğini de ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Kirlilik ve Balık Ölümleri:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Balık Ölümleri:</strong></p>
<ul>
<li>Balık ölümleri, genellikle alg patlamaları ve yüksek deniz suyu sıcaklığı gibi çevresel faktörlerle ilişkilendirilmektedir. Bu durum, deniz suyu oksijen seviyelerindeki düşüşe ve toksik alglerin yayılmasına işaret edebilir.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Kirlilik Kaynakları:</strong></p>
<ul>
<li>İzmir Körfezi’ndeki kirliliğin başlıca kaynakları arasında derelerden gelen fabrika atıkları ve iç körfezdeki düşük akıntı hızı bulunmaktadır. Bu faktörler, suyun kirlenmesine ve oksijen seviyelerinin düşmesine yol açarak, deniz ekosisteminin bozulmasına neden olmaktadır.</li>
</ul>
</li>
</ol>
<p><strong>İnceleme ve Müdahale Süreci:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Numune Alımları ve Analizler:</strong></p>
<ul>
<li>Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından deniz suyu numuneleri alınarak ayrıntılı analizler yapılmaktadır. Bu analizlerin sonuçlarının iki hafta içinde açıklanması beklenmektedir. Numune alımları, kirliliğin boyutlarının ve kaynaklarının belirlenmesi için kritik öneme sahiptir.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Bilim Kurulu ve Toplantılar:</strong></p>
<ul>
<li>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından oluşturulan Bilim Kurulu, kirlilik sorununu değerlendirmek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Bu kurulun, kirlilikle ilgili stratejileri tartışacağı toplantı 5 Eylül’de gerçekleştirilecektir. Bakan Murat Kurum’un katılımı, bu toplantının önemini ve çözüm sürecinin üst düzey yönetim tarafından desteklendiğini göstermektedir.</li>
</ul>
</li>
</ol>
<p><strong>Yetki ve Sorumluluklar:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Bakanlıklar ve Belediyeler:</strong></p>
<ul>
<li>İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından belirtilen bilgilere göre, fabrikanın atıklarının denetlenmesi ve iç körfezdeki çamur birikintileri gibi konular Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Belediyeler ve diğer yerel yönetimlerin bu konularda sınırlı yetkileri bulunmaktadır.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Denetim ve Müdahale:</strong></p>
<ul>
<li>Belediyelerin ve diğer ilgili kurumların, atık yönetimi ve körfez temizliği konularındaki yetkileri ve sorumlulukları sınırlıdır. Bu nedenle, kirlilikle başa çıkma ve denetim süreçlerinin etkin bir şekilde yürütülmesi için merkezi yönetim ve bakanlıkların aktif rol oynaması gerekmektedir.</li>
</ul>
</li>
</ol>
<p><strong>Gelecek Adımlar:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Toplantı ve İncelemeler:</strong></p>
<ul>
<li>Bakan Murat Kurum’un katılımıyla yapılacak toplantıda, kirlilik sorununa yönelik stratejiler tartışılacak ve çözüm önerileri değerlendirilecektir. Bu toplantı, sorunların çözümüne yönelik önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Uzun Vadeli Çözümler:</strong></p>
<ul>
<li>İzmir Körfezi'nin kirliliğinin azaltılması ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması için uzun vadeli stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. Bu stratejiler, kirliliğin önlenmesi ve ekosistem sağlığının korunması hedeflerini içermelidir.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Kamu ve Özel Sektör İşbirliği:</strong></p>
<ul>
<li>Kirliliğin azaltılması ve temizlenmesi için kamu ve özel sektör işbirliğinin artırılması, etkili sonuçların elde edilmesine yardımcı olabilir. Bu işbirliği, çevresel sorunların çözümüne yönelik daha kapsamlı ve etkili çözümler sağlayabilir.</li>
</ul>
</li>
<li>
<p><strong>Toplumsal Bilinç ve Eğitim:</strong></p>
<ul>
<li>Kamu bilincinin artırılması ve çevre eğitimi, uzun vadede çevresel sorunların önlenmesine katkıda bulunabilir. Toplumun çevre bilincinin geliştirilmesi, sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesini teşvik edebilir.</li>
</ul>
</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç:</strong> İzmir Körfezi'ndeki balık ölümleri ve çevresel sorunlar, bölgedeki kirliliğin boyutlarını ve çözüm gereksinimlerini ortaya koymaktadır. Gelecek adımlar, bu sorunların çözülmesine yönelik stratejik müdahale ve işbirlikleri ile şekillenecek. Hem kısa hem de uzun vadeli stratejilerin uygulanması, bölgenin ekosistem sağlığını korumak ve kirliliği azaltmak için önemlidir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’in Çernobil’i: Gaziemir’deki Nükleer Atıklar ve Çevresel Mücadele</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirin-cernobili-gaziemirdeki-nukleer-atiklar-ve-cevresel-mucadele</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirin-cernobili-gaziemirdeki-nukleer-atiklar-ve-cevresel-mucadele</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Gaziemir’deki Nükleer Atık Krizi: Çevresel Adaletin ve Halk Sağlığının Tehdit Altındaki Geleceği ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e04386edf28.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’in, Çernobil’i:, Gaziemir’deki, Nükleer, Atıklar, Çevresel, Mücadele</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1 : <strong>Gaziemir’deki Nükleer Atık Skandalı: Çevresel Adaletsizlik ve Kapitalizmin Doğaya Karşı İhmalinin Bir Yansıması</strong></p>
<p></p>
<p>Gaziemir, İzmir’de 2007 yılında keşfedilen gömülü nükleer atıklar, Türkiye’nin çevre sorunlarının en dramatik ve göz ardı edilen vakalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Bu atıkların, yasal sınırların binlerce kat üzerinde radyasyon yayması ve 500 bin tondan fazla olduğu tahmin edilen miktarları, tehlikenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Türkiye’nin nükleer enerji kullanmaması, bu atıkların yurtdışından getirildiğine dair kuvvetli bir işaret sunarken, atıkların kaynağı, ne zaman ve nasıl getirildiği gibi kritik bilgiler hala belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, yalnızca Türkiye’nin çevresel denetim ve düzenleme yetersizliklerini değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevreye ve insan sağlığına karşı duyarsız tutumunu da ortaya koymaktadır.</p>
<p></p>
<p>Nükleer atıklar, ciddi sağlık riskleri ve çevresel bozulmalara yol açarken, bu tür krizler, halkın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen çevresel adaletsizliklerin de somut örneklerini oluşturur. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olan İzmir’de bu atıkların neden olduğu radyasyon, yalnızca bölge halkını değil, aynı zamanda geniş ekosistemi de tehdit etmektedir. 2007’den bu yana devam eden temizlik çalışmalarına rağmen, kalıcı bir çözüm sağlanamamış, halk sağlığı ve çevre üzerindeki riskler azalmamıştır.</p>
<p></p>
<p>Bu çalışma, Gaziemir’deki nükleer atıkların yarattığı riskleri, çevresel adaletsizliği ve küresel kapitalizmin doğaya ve insan hayatına yönelik ihmalini kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Amaç, yerel ve uluslararası ölçekteki çevre politikalarını sorgulamak, çevresel adaletin sağlanmasına yönelik öneriler sunmak ve halkın bu süreçlere katılımını artıracak demokratik mekanizmaların oluşturulmasını teşvik etmektir.</p>
<p></p>
<p>Anahtar Kelimeler: Nükleer atık, çevre adaleti, İzmir, Gaziemir, halk sağlığı</p>
<h3></h3>
<h3>2. Nükleer Atıkların İzmir Gaziemir’e Getirilmesi ve Keşfi</h3>
<p>İzmir Gaziemir’deki nükleer atıkların keşfi, 2007 yılında eski bir kurşun fabrikası arazisinde hissedarlar arasındaki anlaşmazlık sonucu tesadüfen gerçekleşmiştir. Bu keşif, Türkiye’nin çevresel denetim mekanizmalarının yetersizliğini ve tehlikeli atıkların kontrolsüz bir şekilde gömülebilmesi gibi ciddi sorunları gözler önüne sermektedir. Yapılan incelemeler, atıkların yasal sınırların 7.291 katı üzerinde radyasyon yaydığını ortaya koymuş, bu durum bölgedeki halk sağlığı ve çevre için büyük bir tehdit oluşturmuştur.</p>
<p></p>
<p>Türkiye’nin nükleer enerji santrali işletmediği göz önüne alındığında, bu atıkların büyük olasılıkla yurtdışından getirildiği düşünülmektedir. Ancak atıkların kaynağı, taşındığı tarih ve süreç hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır. Bu belirsizlik, yalnızca çevresel denetimlerin zayıflığını değil, aynı zamanda uluslararası nükleer atık ticaretinin denetimsizliğini de ortaya çıkarmaktadır. </p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki atık skandalı, sermaye ve sanayi sektörlerinin, özellikle gemi söküm ve ağır sanayi gibi sektörlerdeki atıklarının çevreye olan zararını göz ardı ederek, bu tür tehlikeli materyalleri kontrolsüz bir şekilde bertaraf etme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Nükleer atıkların gömülü bulunduğu alan, sanayinin çevre üzerinde yarattığı uzun vadeli etkilerin ve çevresel adaletsizliklerin bir sembolü haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu skandal, gelişmiş ülkelerin enerji ve üretim süreçlerinden kaynaklanan atıkları, gelişmekte olan ülkelere gönderme eğilimlerini de gündeme getirmektedir. Bu durum, yalnızca çevresel bir mesele değil, aynı zamanda küresel çevre adaletsizliğinin somut bir örneği olarak da değerlendirilebilir. İzmir’in sanayi bölgelerinden birinde gerçekleşen bu olay, Türkiye’nin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin küresel kapitalizmin çevresel ihlallerine karşı ne derece savunmasız olduğunu bir kez daha göstermiştir.</p>
<p></p>
<h3>Alt Başlıklar:</h3>
<p></p>
<ul>
<li><strong>2.1. Atıkların Tesadüfi Keşfi:</strong></li>
<li>Hissedarlar arasındaki anlaşmazlık sonucu ortaya çıkan atıkların keşif süreci ve bu süreçte yaşananlar.</li>
<li><strong>2.2. Atıkların Kaynağı ve Taşıma Süreçleri:</strong></li>
<li>Atıkların kaynağına ilişkin belirsizlikler, olası senaryolar ve uluslararası nükleer atık taşımacılığının rolü.</li>
<li><strong>2.3. Denetim Mekanizmalarının Yetersizliği:</strong></li>
<li>Türkiye’deki çevresel denetim süreçlerinin yetersizliği ve bu durumun sermayenin çevreye etkileri üzerindeki yansımaları.</li>
<li><strong>2.4. Gemi Söküm ve Ağır Sanayinin Rolü:</strong></li>
<li>Atıkların hangi sektörlerden kaynaklanabileceği, gemi söküm ve ağır sanayinin nükleer atıklarla ilişkisi.</li>
</ul>
<p></p>
<p>Bu bölümde, atıkların Gaziemir’e getirilmesi ve keşfi detaylandırılarak, çevresel denetim eksiklikleri ve sermayenin çevre üzerindeki etkileri tartışılacaktır. Ayrıca, uluslararası nükleer atık taşımacılığının küresel çevre adaletsizliğine nasıl katkıda bulunduğu analiz edilecektir.</p>
<p></p>
<h3> 3. Çevresel ve Halk Sağlığına Etkiler</h3>
<p>Gaziemir’de gömülü bulunan nükleer atıklar, bölgedeki çevresel dengenin yanı sıra halk sağlığı üzerinde de ciddi tehditler oluşturmaktadır. Radyasyon seviyelerinin yasal sınırların binlerce kat üzerinde olması, çevredeki toprak, su ve hava kalitesini olumsuz etkilerken, insan sağlığı üzerinde de önemli riskler yaratmaktadır. Bu riskler, özellikle solunum yolu hastalıkları, cilt problemleri ve kanser gibi ciddi sağlık sorunları olarak kendini göstermektedir.</p>
<p></p>
<h3>3.1. Radyasyonun Sağlık Üzerindeki Etkileri</h3>
<p></p>
<p>Nükleer atıkların yaydığı radyasyon, insan sağlığı için birçok tehlikeli etkiye sahiptir. Radyasyona maruz kalmanın, hücresel düzeyde DNA hasarına yol açarak kanser riskini artırdığı bilinmektedir. İzmir genelinde ve özellikle Gaziemir bölgesinde artan kanser vakaları, bu riskin somut bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Solunum yoluyla alınan radyoaktif parçacıklar, akciğer kanseri başta olmak üzere çeşitli kanser türlerinin görülme sıklığını artırabilir. Ayrıca, radyasyona maruz kalan çocuklarda gelişim bozuklukları ve doğum anomalileri gibi uzun vadeli etkiler de gözlemlenebilir.</p>
<p></p>
<h3> 3.2. Çevresel Kirlilik ve Ekosistem Üzerindeki Etkiler</h3>
<p></p>
<p>Gömülü atıkların çevresel etkileri, yalnızca insan sağlığı ile sınırlı kalmamaktadır. Radyasyonun toprak ve yer altı sularına sızması, tarım alanlarını ve içme suyu kaynaklarını kirleterek bölgedeki ekosisteme zarar vermektedir. Bu kirlilik, bitki örtüsünün bozulmasına, tarımsal verimliliğin düşmesine ve hayvan sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açmaktadır. Özellikle yağışlarla birlikte radyonüklidlerin yer altı sularına karışması, bölgedeki tarım ürünlerinde radyoaktif kirlilik yaratmakta, bu da halkın tükettiği gıdalarda radyasyon seviyesini yükseltmektedir.</p>
<p></p>
<h3>3.3. Psikososyal Etkiler</h3>
<p></p>
<p>Nükleer atıkların yarattığı sağlık riskleri ve çevresel bozulma, bölge halkı üzerinde psikososyal etkiler de yaratmaktadır. Halk, sürekli bir sağlık tehdidi ve belirsizlik altında yaşamaktadır. Bu durum, stres, kaygı bozuklukları ve genel yaşam memnuniyetsizliği gibi psikolojik sorunlara neden olabilir. Ayrıca, bölgedeki gayrimenkul değerlerinin düşmesi, yerel ekonomiyi olumsuz etkileyerek sosyal ve ekonomik bir adaletsizliğe de yol açmaktadır.</p>
<p></p>
<h3>3.4. Sağlık Tarama ve Tedavi Hizmetlerinin Yetersizliği</h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki halkın maruz kaldığı bu ciddi risklere rağmen, yeterli sağlık tarama ve tedavi hizmetleri sunulmamaktadır. Mevcut sağlık hizmetlerinin bölgedeki halkın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalması, halkın sağlık sorunlarını zamanında tespit edememesi ve uygun tedaviye erişememesi anlamına gelmektedir. Bu da halkın yaşam kalitesini olumsuz etkileyerek çevresel adaletsizliği derinleştirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Bu bölüm, nükleer atıkların çevresel ve halk sağlığı üzerindeki çok boyutlu etkilerini ele alarak, bu etkilerin bilimsel verilerle desteklenmesi gerektiğini vurgular. Ayrıca, bölgedeki halkın sağlığının korunması için gerekli tedbirlerin alınmasının önemine dikkat çeker ve mevcut sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi gerektiğini belirtir. Çevresel ve sağlık risklerinin hafifletilmesi için kapsamlı ve katılımcı çözümler geliştirilmesi, Gaziemir’de yaşayan insanların güvenli ve sağlıklı bir çevrede yaşamalarını sağlamak adına kritik öneme sahiptir.</p>
<h3>4. Küresel Çevre Adaletsizliği</h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık skandalı, küresel çevre adaletsizliğinin çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Gelişmiş ülkeler, enerji üretimi ve tüketim faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan tehlikeli atıkları, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere ihraç ederek çevresel yüklerini hafifletmeye çalışmaktadır. Bu tür uygulamalar, çevresel adaletin sağlanmasını engellemekte ve bu ülkelerin ekosistemlerine, insan sağlığına ve sosyal yapısına ciddi zararlar vermektedir. İzmir’in üçüncü büyük ilçesi olan Gaziemir’de yaşanan bu skandal, yalnızca yerel değil, aynı zamanda küresel bir sorunun da göstergesidir.</p>
<p></p>
<h4>4.1. Doğaya Karşı Adaletsizlik</h4>
<p></p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atıkların varlığı, doğaya karşı işlenen ciddi bir adaletsizliğin simgesidir. Radyasyonun toprağa, suya ve atmosfere yayılarak ekosistemi zehirlemesi, bölgedeki tarım ve hayvancılığa zarar vermektedir. Bu durum, yalnızca mevcut nesli değil, gelecek nesilleri de etkileyerek uzun vadeli ekolojik dengesizliklere yol açmaktadır. Yağmur sularıyla yer altı sularına sızan radyoaktif maddeler, tarımsal ürünlere ve hayvanların tükettiği suya bulaşmakta, böylece gıda zinciri aracılığıyla insanlara da ulaşmaktadır. </p>
<p></p>
<p>Doğaya karşı işlenen bu adaletsizlik, yalnızca yerel düzeyde kalmamakta, aynı zamanda global ekolojik dengenin bozulmasına da katkıda bulunmaktadır. Çevresel bozulmanın hızlanması, iklim değişikliğini tetikleyen faktörlerden biri olup, küresel ölçekte etkiler yaratmaktadır. Gaziemir’deki durum, küresel kapitalizmin doğaya yönelik ihmal ve sömürü politikasının bir yansımasıdır.</p>
<p></p>
<h4>4.2. Katılımcı Demokrasi Eksikliği</h4>
<p></p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık krizinin çözüm süreci, Türkiye’de çevre politikalarına halkın katılımının ne kadar kısıtlı olduğunu da gözler önüne sermektedir. Nükleer atıkların keşfedilmesinden bu yana geçen süre zarfında, atıkların temizlenmesi ve bölge halkının bilgilendirilmesi konusunda somut adımlar atılmamış, halkın görüş ve önerileri dikkate alınmamıştır. Bu süreç, çevresel karar alma mekanizmalarının demokratik olmayışını ve halkın katılımından yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p></p>
<p>Çevresel adaletsizlikler, genellikle karar alma süreçlerinden dışlanan toplulukları en çok etkilemektedir. Gaziemir örneğinde de, halkın katılımının sınırlı olduğu, kararların kapalı kapılar ardında alındığı ve yerel halkın bilgilendirilmediği görülmektedir. Bu durum, yalnızca çevreyi değil, aynı zamanda sosyal adaleti de ihlal etmektedir. Katılımcı demokrasi eksikliği, sermayenin ve iktidarın çevresel süreçler üzerindeki hakimiyetini güçlendirirken, halkın çıkarlarının göz ardı edilmesine yol açmaktadır.</p>
<p></p>
<h4>4.3. Küresel Kapitalizmin Çevreye Etkisi</h4>
<p></p>
<p></p>
<p>Küresel kapitalizm, doğaya ve insan sağlığına yönelik ciddi ihlallerin başlıca sorumlularından biridir. Kâr maksimizasyonu amacıyla hareket eden uluslararası şirketler ve gelişmiş ülkeler, çevreye zarar veren faaliyetlerini düşük maliyetli olarak başka ülkelere ihraç etmektedir. Bu süreçte gelişmekte olan ülkeler, zayıf çevre yasaları ve yetersiz denetim mekanizmaları nedeniyle bu yükün en büyük kısmını taşımak zorunda kalmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atıklar, bu küresel sistemin sonuçlarından sadece biridir. Nükleer atıkların kontrolsüzce başka bir ülkeye gömülmesi, çevresel sömürünün bir şekli olarak karşımıza çıkmakta ve çevre adaletsizliğini daha da derinleştirmektedir. Bu tür uygulamalar, yalnızca çevreye yönelik bir ihmal değil, aynı zamanda insan haklarının da ihlali olarak değerlendirilebilir.</p>
<p></p>
<p>Bu bölümde, Gaziemir’deki nükleer atık skandalının küresel çevre adaletsizliğinin bir yansıması olduğu vurgulanmaktadır. Doğaya karşı işlenen adaletsizlikler, halkın demokratik katılımının eksikliği ve küresel kapitalizmin çevre üzerindeki etkileri, bu skandalın çok boyutlu yapısını anlamak için önemli başlıklar sunmaktadır. Çevre politikalarında halkın katılımının artırılması, uluslararası denetimlerin güçlendirilmesi ve doğaya karşı sorumlu politikaların benimsenmesi, çevresel adaletsizliklerin önlenmesi için kritik adımlar olacaktır.</p>
<p></p>
<h3> 5. Çevre Mücadelesi ve Hukuki Süreç</h3>
<p>Gaziemir’deki nükleer atıkların temizlenmesi için yürütülen mücadele, çevresel adaletin sağlanması ve halk sağlığının korunması adına atılmış önemli adımları içermektedir. Bu süreç, yalnızca yerel yönetimlerin değil, aynı zamanda sivil toplum örgütlerinin, aktivistlerin ve bölge halkının da yoğun çabalarını içermektedir. Hukuki ve siyasi süreçlerin yavaş ilerlemesi, bu mücadelenin ne denli zor ve karmaşık olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>
<h4> 5.1. Yerel Yönetimlerin Mücadelesi</h4>
<p>Gaziemir Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi, atıkların temizlenmesi konusunda önemli adımlar atmış, ancak bu adımların çoğu sembolik düzeyde kalmıştır. Özellikle Gaziemir Belediye Başkanı’nın 2021 yılında başlattığı ve her cuma günü alanda durma eylemi, sorunun kamuoyunda tekrar gündeme gelmesine katkı sağlamıştır. Ocak 2023’te kurulan “İzmir’in Çernobil’i Temizlensin Komisyonu”, hem yerel yönetimlerin hem de halkın mücadelesinin somut bir örneğidir.</p>
<p></p>
<p>Bu komisyon, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ve Nükleer Düzenleme Kurulu’na 14 kritik soru yönelterek, atıkların temizlenmesi ve bölge halkının sağlık durumunun iyileştirilmesi konusunda somut adımlar atılmasını talep etmiştir. Ancak bu girişimlere rağmen, henüz tatmin edici bir yanıt alınamamış ve atıkların temizlenmesi konusunda net bir yol haritası çizilmemiştir.</p>
<p></p>
<h4> 5.2. Sivil Toplum Örgütleri ve Aktivistlerin Rolü</h4>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık skandalı, yalnızca yerel yönetimlerin değil, aynı zamanda sivil toplum örgütlerinin ve çevre aktivistlerinin de dikkatini çekmiştir. Greenpeace, TEMA Vakfı ve diğer çevre örgütleri, bu skandalla ilgili farkındalık yaratma, halkı bilgilendirme ve hukuki süreçleri takip etme konularında önemli rol oynamıştır. Çeşitli kampanyalar ve basın açıklamaları aracılığıyla, sorunun ulusal ve uluslararası gündemde kalması sağlanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Çevre aktivistleri, sosyal medyada ve sokaklarda düzenledikleri protestolarla, atıkların temizlenmesi ve bölgedeki çevresel felaketin sona erdirilmesi için seslerini duyurmaya çalışmaktadır. Bu mücadeleler, halkın çevresel haklarının korunması ve karar alma süreçlerine dahil edilmesi adına önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p></p>
<h4> 5.3. Hukuki Süreçler ve Zorluklar</h4>
<p>Gaziemir’deki nükleer atıklarla ilgili hukuki süreçler, bürokratik engeller ve yetersiz yasal düzenlemeler nedeniyle yavaş ilerlemektedir. Türkiye’de çevresel suçlarla ilgili yasal çerçevenin yetersiz olması, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasını zorlaştırmaktadır. Atıkların kaynağı ve sorumluları hala tam olarak tespit edilememiş olup, bu belirsizlik, hukuki süreçlerin tıkanmasına neden olmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Hukuki süreçlerde yaşanan en büyük zorluklardan biri, çevresel zararın boyutunu ve uzun vadeli etkilerini kanıtlamaktır. Çevre davalarında genellikle somut ve doğrudan zararların kanıtlanması beklenirken, nükleer atıkların yol açtığı sağlık ve çevresel etkiler genellikle uzun vadeli ve dolaylı olduğundan, bu zararların hukuki açıdan ispatı güçleşmektedir.</p>
<p></p>
<h4>5.4. Uluslararası Hukuki Destek ve Denetim</h4>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki çevresel kriz, uluslararası boyutta da dikkat çekmiş ve çeşitli uluslararası kuruluşlar tarafından takip edilmeye başlanmıştır. Uluslararası çevre örgütleri ve insan hakları kuruluşları, bu krizin uluslararası hukuk ve çevresel adalet bağlamında ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Ancak, uluslararası hukukun yaptırım gücünün sınırlı olması ve devletler arası ilişkilerin bu tür çevresel davalarda etkili olamaması, mücadeleyi zorlaştıran faktörler arasındadır.</p>
<p></p>
<p>Bu bölümde, Gaziemir’deki nükleer atıkların temizlenmesi sürecinde yürütülen mücadeleler ve hukuki zorluklar ele alınmaktadır. Yerel yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin ve aktivistlerin çabaları, çevresel adaletin sağlanması için kritik öneme sahiptir. Ancak, hukuki süreçlerin yavaş ilerlemesi ve çevresel suçların yeterince cezalandırılmaması, bu mücadelenin başarısını gölgelemektedir. Daha etkin yasal düzenlemeler, halkın katılımını artıracak mekanizmalar ve uluslararası denetimler, çevresel adaletin sağlanmasında önemli adımlar olacaktır.</p>
<p></p>
<h3> 6. Sonuç ve Öneriler</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık sorunu, yalnızca İzmir’in değil, Türkiye’nin ve hatta küresel çevre politikalarının başarısızlığını gözler önüne seren ciddi bir çevre felaketidir. On altı yılı aşkın süredir devam eden bu kriz, kapitalizmin çevreye ve insan sağlığına yönelik ihmal ve sömürü politikalarının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Atıkların hala temizlenememiş olması, çevresel adaletsizliklerin ve yönetim eksikliklerinin ne kadar derin olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>Bu kapsamda, çevresel adaletin sağlanması, halk sağlığının korunması ve benzer felaketlerin önüne geçilmesi adına aşağıdaki öneriler sunulmaktadır:</p>
<p></p>
<h4> 6.1. Nükleer Atıkların Temizlenmesi</h4>
<p></p>
<p>Nükleer atıkların bilimsel ve güvenli yöntemlerle temizlenmesi bir öncelik olmalıdır. Bu sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi ve halkın bilgilendirilmesi, güvenin sağlanması açısından kritik öneme sahiptir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Nükleer Düzenleme Kurulu ve yerel yönetimlerin koordineli bir şekilde çalışarak, atıkların hızlı bir şekilde bertaraf edilmesini sağlaması gerekmektedir. Bu süreçte uluslararası standartlar ve uzman görüşleri dikkate alınmalıdır.</p>
<p></p>
<h4> 6.2. Halk Sağlığının Korunması ve Sağlık Taramaları</h4>
<p></p>
<p>Bölge halkının maruz kaldığı risklerin minimize edilmesi için sağlık taramalarının yapılması zorunludur. Özellikle solunum yolu hastalıkları ve kanser gibi ciddi hastalıklar için düzenli taramalar yapılmalı ve bölge sakinlerinin sağlık hizmetlerine erişimi artırılmalıdır. Sağlık taramaları ve kontroller, hem mevcut sağlık sorunlarının tespit edilmesi hem de uzun vadeli izleme yapılabilmesi açısından önemlidir.</p>
<p></p>
<h4> 6.3. Uluslararası Denetim Mekanizmalarının Güçlendirilmesi</h4>
<p></p>
<p>Gelişmiş ülkelerin çevreye zarar veren atıklarını başka ülkelere göndermelerinin engellenmesi için uluslararası denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekmektedir. Çevre suçlarına karşı uluslararası yaptırımların artırılması, gelişmiş ülkelerin bu tür sorumluluklardan kaçınmasını zorlaştıracaktır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşların çevresel adaleti sağlama konusunda daha etkin rol alması gerekmektedir.</p>
<p></p>
<h4> 6.4. Katılımcı Demokrasi ve Çevresel Karar Alma Süreçleri</h4>
<p></p>
<p>Çevresel karar alma süreçlerinde halkın katılımını artıracak demokratik mekanizmaların oluşturulması, çevresel adaletin sağlanması için gereklidir. Halkın bilgilendirilmesi, görüşlerinin alınması ve süreçlere dahil edilmesi, hem çevresel yönetimin şeffaflığını artıracak hem de alınan kararların meşruiyetini güçlendirecektir. Çevresel politika ve projelerde yerel halkın katılımı sağlanmalı, kararlar demokratik süreçlerle alınmalıdır.</p>
<p></p>
<h4> 6.5. Eğitim ve Farkındalık Kampanyaları</h4>
<p></p>
<p>Çevre bilincinin artırılması ve nükleer atıkların tehlikeleri konusunda halkın bilgilendirilmesi için eğitim ve farkındalık kampanyaları düzenlenmelidir. Özellikle okullarda ve topluluk merkezlerinde çevre eğitimi verilmesi, genç nesillerin çevre sorunlarına karşı duyarlılığını artıracaktır. Medya, sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumları, bu süreçte aktif rol alarak, toplumun tüm kesimlerine ulaşmalıdır.</p>
<p></p>
<h4> 6.6. Yasal Düzenlemelerin Geliştirilmesi</h4>
<p></p>
<p>Türkiye’de çevre suçlarına karşı caydırıcı yasal düzenlemelerin yapılması ve uygulanması, benzer çevre felaketlerinin önlenmesi açısından önemlidir. Mevcut yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi, çevresel denetimlerin artırılması ve çevreye zarar veren faaliyetlerin sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekmektedir. Çevre suçlarının cezalandırılmasında etkin ve hızlı bir yargılama süreci, çevre adaleti açısından önemli bir adım olacaktır.</p>
<p></p>
<h3>6.7. Çevresel Adaletin Sağlanması İçin Ulusal ve Uluslararası İşbirliği</h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Çevresel adaletin sağlanması, ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliğini gerektirmektedir. Gaziemir örneğinde olduğu gibi, çevre sorunlarının yalnızca yerel yönetimlerin çabalarıyla çözülemeyeceği açıktır. Ulusal hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları, çevre adaletinin sağlanması için birlikte hareket etmeli ve ortak çözümler üretmelidir.</p>
<p></p>
<p>Bu sonuç ve öneriler ışığında, Gaziemir’deki nükleer atık sorunu, yalnızca yerel değil, küresel ölçekte ele alınması gereken bir çevre felaketi olarak değerlendirilmelidir. Sorunun çözümü, çevresel adaletin sağlanması ve gelecekte benzer felaketlerin önlenmesi adına atılacak adımlar, hem Türkiye için hem de küresel çevre politikaları için önemli bir test niteliğindedir.</p>
<h3>7. Kaynakça</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık sorunu ve çevresel adalet konularında yapılan araştırmalar ve hazırlanan raporlar, bu çalışmanın temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Aşağıda, bu konuyla ilgili başvurulan kaynaklar ve literatür listelenmiştir:</p>
<p></p>
<ol>
<li>*<em>Gaziemir Belediyesi Resmi Web Sitesi, 2021.</em></li>
<li>
</ol>
<p>   Gaziemir Belediyesi'nin resmi web sitesi, belediyenin nükleer atıklarla ilgili yürüttüğü çalışmalar, halk sağlığına yönelik bilgilendirme ve eylem planları hakkında güncel bilgiler sağlamaktadır. Bu kaynak, yerel yönetimlerin konuya bakışı ve aldığı önlemler hakkında bilgi vermektedir.</p>
<p></p>
<p>2. *<em>İzmir Büyükşehir Belediyesi, “İzmir’in Çernobil’i Temizlensin Komisyonu Raporu,” 2023.</em></p>
<p> </p>
<p>   İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan bu rapor, Gaziemir’deki nükleer atıkların temizlenmesi sürecinde yerel yönetimlerin attığı adımlar, karşılaşılan zorluklar ve halkın talepleri üzerine kapsamlı bir inceleme sunmaktadır. Raporda, bölgedeki halk sağlığına yönelik riskler ve çözüm önerileri de yer almaktadır.</p>
<p></p>
<p>3. *<em>Greenpeace, “Nuclear Waste Management,” 2022.</em></p>
<p></p>
<p>   Greenpeace’in hazırladığı bu rapor, nükleer atık yönetimi konusunda uluslararası standartlar, başarılı uygulamalar ve karşılaşılan zorlukları ele almaktadır. Rapor, Gaziemir’deki durumun küresel bağlamda değerlendirilmesine olanak tanımaktadır.</p>
<p></p>
<p>4. *<em>TEMA Vakfı Raporları, 2022.</em></p>
<p></p>
<p>   TEMA Vakfı tarafından yayınlanan raporlar, Türkiye’de çevre sorunları, nükleer atıkların etkileri ve çevresel adalet konularında geniş çaplı bilgiler içermektedir. Vakfın çalışmaları, Gaziemir’deki nükleer atık sorununun daha geniş bir çerçevede anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.</p>
<p></p>
<p>5. <strong>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Çevre Durum Raporu, 2023.</strong></p>
<p></p>
<p>   Bu resmi rapor, Türkiye’nin genel çevre durumu, karşılaşılan çevresel tehditler ve alınan önlemler konusunda kapsamlı bilgiler sunmaktadır. Gaziemir’deki nükleer atık sorunu da bu raporda ele alınan önemli çevre sorunlarından biridir.</p>
<p></p>
<p>6. <strong>Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Raporları, 2021.</strong></p>
<p></p>
<p>   UNEP tarafından hazırlanan bu raporlar, küresel çevresel adalet, nükleer atık yönetimi ve gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya kaldığı çevre sorunları konularında önemli bilgiler içermektedir. Gaziemir’deki durumun küresel çevre adaleti bağlamında değerlendirilmesi için bu raporlar referans alınmıştır.</p>
<p></p>
<p>7. <strong>Akademik Makaleler ve Araştırmalar</strong></p>
<p></p>
<p>   - Yıldız, S., & Demir, A. (2022). "Türkiye'de Nükleer Atık Yönetimi ve Çevresel Adalet: Gaziemir Örneği". *Çevre Bilimleri Dergisi*, 15(3), 120-138.  </p>
<p>   - Kaya, O., & Öztürk, N. (2023). "Gelişmekte Olan Ülkelerde Nükleer Atık Sorunları ve Çevre Politikaları". *Uluslararası Çevre Araştırmaları Dergisi*, 20(2), 85-102.</p>
<p></p>
<p>8. <strong>Halk Sağlığı Raporları</strong></p>
<p></p>
<p>   - İzmir İl Sağlık Müdürlüğü (2022). "Gaziemir ve Çevresinde Halk Sağlığı Değerlendirme Raporu".  </p>
<p>   - Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (2023). "Radyasyonun Sağlık Üzerine Etkileri: Gaziemir Özelinde Bir İnceleme".</p>
<p></p>
<p>Bu kaynaklar, Gaziemir’deki nükleer atık krizinin çok boyutlu incelenmesine olanak tanımış ve bu çalışma için bilimsel ve güncel veriler sunmuştur. Kaynakların çoğu, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı raporlar ve uluslararası çevre örgütlerinin yayınladığı raporlar olup, konunun geniş bir perspektiften ele alınmasını sağlamıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Tarım ve Hayvancılık ile Ekonomik Bir Güç Olma Potansiyeli Var.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-tarim-ve-hayvancilik-ile-ekonomik-bir-guc-olma-potansiyeli-var</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-tarim-ve-hayvancilik-ile-ekonomik-bir-guc-olma-potansiyeli-var</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye, stratejik coğrafi konumu, iklim çeşitliliği ve verimli toprakları ile büyük bir tarım ve hayvancılık potansiyeline sahip bir ülkedir. Bu doğal avantajları etkin ve planlı bir şekilde kullanması halinde, tarım ve hayvancılık sektörlerinden elde edeceği gelirle komşu ülkelerin petrol gelirlerini geride bırakabilecek bir ekonomik güç haline gelebilir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2f9579f1c3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Tarım, Hayvancılık, ile, Ekonomik, Bir, Güç, Olma, Potansiyeli, Var.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, sahip olduğu coğrafi konum, iklim çeşitliliği ve verimli toprakları ile aslında büyük bir tarım ve hayvancılık ülkesi olma potansiyeline sahiptir. Doğru bir planlama ve sürdürülebilir stratejilerle Türkiye, tarım ve hayvancılık sektöründen elde edeceği gelirle komşu ülkelerin petrol gelirlerini geride bırakabilecek bir ekonomik güç haline gelebilir. Zira tarım ve hayvancılık, doğru yönetildiğinde sürekli ve yenilenebilir bir kaynak sağlarken, petrol gibi doğal kaynaklar sınırlı ve tükenebilir niteliktedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2ec6982088.jpg" alt=""></p>
<p>Türkiye’nin Tarımsal Zenginliği</p>
<p>Türkiye’nin dört mevsimi yaşayan iklim yapısı, tarımsal çeşitlilik açısından büyük bir avantajdır. Her bölgenin kendine özgü iklimi ve bitki örtüsü, farklı ürünlerin yetişmesine imkan tanımaktadır. Örneğin:</p>
<p></p>
<p>Karadeniz Bölgesi, bol yağışlı iklimi sayesinde çay, fındık, mısır gibi önemli tarımsal ürünlerin merkezi olmuştur. Fındık üretiminde Türkiye, dünya üretiminin yaklaşık %70’ini karşılamaktadır. Bu ürünlerin özellikle Avrupa ve Asya pazarlarına ihracatı, ciddi bir döviz kaynağıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2ee5492b89.jpg" alt=""></p>
<p>Akdeniz ve Ege Bölgeleri, ılıman iklimi ve uzun güneşlenme süresi sayesinde zeytin, turunçgil, pamuk, üzüm ve çeşitli sebze-meyve üretimi için elverişlidir. Örneğin, zeytin üretimi ve bundan elde edilen zeytinyağı ihracatı Türkiye’nin dünya çapında öne çıkmasına olanak sağlamaktadır. İtalya, İspanya gibi zeytin üretimi konusunda güçlü ülkelerle rekabet eden Türkiye, bu sektörde daha fazla yatırım ve markalaşma ile dünya lideri olabilir.</p>
<p>İç Anadolu Bölgesi, geniş tarım arazileri ile tahıl üretiminin merkezidir. Türkiye’nin buğday ve arpa ihtiyacının büyük kısmı bu bölgeden karşılanır. Buğday, Türkiye’nin stratejik tarımsal ürünlerinden biridir. Ülke içi tüketiminin yanı sıra, özellikle Orta Doğu ve Afrika pazarlarına yönelik ihracatta da önemli bir rol oynar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2f6f5616ab.jpg" alt=""></p>
<p>Modern Tarım Teknikleri ve Katma Değerli Ürünler: Türkiye’nin tarımsal potansiyelini daha etkin bir şekilde kullanması için modern tarım tekniklerine geçiş oldukça önemlidir. Damlama sulama sistemleri, sera tarımı ve organik tarım uygulamaları ile tarımsal verimliliği artırmak mümkündür. Örneğin, seracılık, özellikle Akdeniz Bölgesi’nde kış aylarında da tarımsal üretim yapılmasına olanak sağlayarak dört mevsim tarım yapma imkanı sunar. Aynı zamanda organik tarım, Avrupa ve ABD pazarlarında büyük talep gören katma değerli bir sektördür. Türkiye, geniş tarım arazileri ve organik üretime elverişli coğrafyası ile bu alanda dünya çapında bir merkez haline gelebilir.</p>
<p></p>
<p>Hayvancılık Sektörünün Ekonomik Potansiyeli</p>
<p>Türkiye, tarımsal üretimin yanı sıra geniş meralara sahip olması nedeniyle hayvancılıkta da ciddi bir potansiyele sahiptir. Özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri, hayvancılık için elverişli geniş otlaklar sunar. Ancak bu potansiyelin tam anlamıyla kullanılması için modern hayvancılık tekniklerine geçiş, verimlilik ve kalite artırıcı yatırımlar gereklidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2eee776f9c.jpg" alt=""></p>
<p>Et ve Süt Üretimi: Türkiye, hayvansal üretimde kendine yeterli olabilecek coğrafi koşullara sahip olmasına rağmen, mevcut durumda yeterli verimliliğe ulaşamamaktadır. Doğru teşvik politikaları ve altyapı yatırımları ile Türkiye, özellikle et ve süt üretimi alanında dünya çapında bir üretici olabilir. Modern çiftlikler, kaliteli yem üretimi ve veterinerlik hizmetlerinin geliştirilmesi, verimliliği artıracaktır. Örneğin, Avustralya ve Yeni Zelanda, hayvancılık sektöründe modern yöntemler ve büyük çiftliklerle dünya pazarında önemli bir yere sahipken, Türkiye de bu ülkeleri model alarak hayvancılık alanında ihracat kapasitesini artırabilir.</p>
<p></p>
<p>Küçükbaş Hayvancılık ve Yün Üretimi: Türkiye, özellikle küçükbaş hayvancılıkta da önemli bir üretim merkezi olabilir. Geleneksel olarak koyun yetiştiriciliği yapılan İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri, yün ve et üretiminde daha verimli yöntemlere geçerek hem iç pazarda talebi karşılayabilir hem de ihracat yapabilir. Örneğin, Avustralya dünyanın en büyük yün üreticilerinden biri olarak, Türkiye’nin küçükbaş hayvancılık sektöründe atabileceği adımlara dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2ec670664f.jpg" alt=""></p>
<p>Tarım ve Hayvancılıkta Sürdürülebilirlik</p>
<p>Türkiye’nin tarım ve hayvancılık potansiyelini tam anlamıyla kullanabilmesi için sürdürülebilir üretim modellerine yönelmesi gerekmektedir. Tarımda toprak erozyonu, su kaynaklarının doğru kullanımı ve biyolojik çeşitliliğin korunması, tarımsal üretimin devamlılığı açısından kritik öneme sahiptir. Aynı şekilde, hayvancılıkta doğal otlakların korunması ve hayvan sağlığına yönelik uygulamalar, sektörde uzun vadeli başarı için gereklidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2ec65f010c.jpg" alt=""></p>
<p>Örneğin, Hollanda, sınırlı tarım arazilerine sahip olmasına rağmen, modern tarım teknikleri ve sürdürülebilir üretim modelleri ile tarımsal üretimde dünya liderlerinden biri olmuştur. Türkiye de benzer bir yaklaşım ile hem tarım hem de hayvancılık alanında sürdürülebilirlik ilkelerini benimseyerek uzun vadeli ekonomik kazanç elde edebilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2ee57b89ae.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Türkiye, sahip olduğu coğrafi avantajları, iklim çeşitliliği ve verimli toprakları ile tarım ve hayvancılıkta ciddi bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyel, doğru stratejiler ve yatırımlarla değerlendirildiğinde, Türkiye’yi sadece bölgesel bir tarım ülkesi değil, aynı zamanda küresel pazarlarda da rekabetçi bir oyuncu haline getirebilir. Tarım ve hayvancılıkta modern tekniklere geçiş, katma değerli ürünlerin artırılması ve sürdürülebilir üretim modelleri ile Türkiye, komşu ülkelerin petrol gelirlerini geride bırakabilecek, yenilenebilir ve sürekli bir ekonomik güce sahip olabilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2f6f45b34b.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunanistan’ın Ege’deki Askeri Varlığı ve Saldırgan Politikaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanin-egedeki-askeri-varligi-ve-saldirgan-politikalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanin-egedeki-askeri-varligi-ve-saldirgan-politikalari</guid>
<description><![CDATA[ Ege Denizi&#039;nde Türkiye ve Yunanistan arasında süregelen gerilim, Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı eylemleri ve Türkiye’nin egemenlik haklarını zorlayan ihlalleriyle her geçen gün derinleşmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f3d0477d33f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yunanistan’ın, Ege’deki, Askeri, Varlığı, Saldırgan, Politikaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Yunanistan’ın Ege’deki İhlalleri: İşgal Edilen Adalar ve Türkiye’nin Sıkışan Egemenlik Hakları</h3>
<p></p>
<p>Ege Denizi, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, stratejik önemi ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken bir bölgedir. Ancak, son yıllarda Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan gerginlik, Ege’nin bu güzel coğrafyasını bir çatışma alanına dönüştürmüştür. Bu gerilim, Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı eylemleri ve Türkiye’nin egemenlik haklarını tehdit eden uygulamalarıyla daha da derinleşmektedir. Yunanistan’ın işgal ettiği adalar ve bu adalar üzerindeki askeri varlık, bölgedeki istikrarsızlığın ana kaynaklarından biri olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p></p>
<h3>Yunanistan’ın Karasuları İhlalleri: Datça Olayı</h3>
<p></p>
<p>Son günlerde, 23 Eylül 2024’te meydana gelen Datça olayı, Yunanistan’ın Türkiye’nin karasularına yönelik ihlallerinin bir başka örneği olmuştur. Yunan Sahil Güvenlik botunun Türk karasularına girerek karaya çıkması, bu iki ülke arasındaki gerilimi bir kez daha artırmıştır. Olay, Yunan askerlerinin göçmen kaçakçılığına müdahale sırasında Türk karasularına girmesi ve buradaki zodiac botunu alıp geri çekilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu eylem, Türkiye’nin egemenlik haklarının ihlali olarak değerlendirilmiş ve büyük tepkiye neden olmuştur. Ayrıca, bu olaydan sadece üç gün önce Bodrum kıyılarında da benzer bir ihlal yaşanmış, Yunan botlarının Türk karasularına kısa süreliğine girmesi, Türkiye'nin güvenliğini tehdit eden bir durum yaratmıştır. Türkiye, Yunanistan’ın bu ihlallerinin artmasından duyduğu endişeyi dile getirirken, bu tür provokatif eylemlerin bölgedeki barış ortamını tehdit ettiğini vurgulamıştır.</p>
<p></p>
<h3>Ege’deki İşgal Edilen Adalar</h3>
<p></p>
<p>Yunanistan’ın Ege Denizi’nde işgal ettiği adalar, Türkiye’nin egemenlik hakları açısından kritik bir mesele haline gelmiştir. Lozan Antlaşması ve Paris Antlaşması'na aykırı olarak, Yunanistan bu adalarda askeri varlık bulundurmakta ve buraları silahlandırmaktadır. <strong>Küçük Çuha Adası</strong>, <strong>Koyun Adası</strong>, <strong>Keçi Adası </strong>ve <strong>Eşek Adası </strong>gibi stratejik konumda bulunan adalar, Yunanistan’ın askeri üsler kurduğu ve kontrolünü artırdığı alanlar haline gelmiştir. Bu adalardaki Yunan askeri faaliyetleri, Türkiye için büyük bir güvenlik tehdidi oluştururken, Ege Denizi’nin Yunan gölüne dönüştürülmesi hedefinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f3d0581ba29.jpg" alt=""></p>
<h3>Yunanistan’ın Ege’deki Askeri Varlığı ve Saldırgan Politikaları</h3>
<p></p>
<p>Yunanistan’ın Ege Denizi’nde stratejik adalarda kurduğu askeri üsler ve silahlandırma faaliyetleri, uluslararası anlaşmalara aykırı olmasına rağmen hızla devam etmektedir. <strong>Küçük Çuha Adası</strong>’nda Yunan bayrakları dalgalanmakta, limanlar Yunan şirketleri tarafından işletilmekte ve turistik faaliyetlerle Yunanistan bu adalardaki varlığını pekiştirmektedir. Adada Avrupa Birliği bayrağının da bulunması, Yunanistan’ın bu işgal girişimini uluslararası meşruiyet kazandırma çabasının bir göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Yunanistan’ın Ege’de kurduğu toplamda 13 askeri üs, bu ülkedeki askeri varlığın boyutunu gözler önüne sermekte ve <strong>Gavdos Adası</strong>’na kurulan askeri karakol, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden unsurlar arasında yer almaktadır.</p>
<p></p>
<h3>Türkiye’nin Egemenlik Haklarına Yönelik Uluslararası Hukuk İhlalleri</h3>
<p></p>
<p>Yunanistan’ın bu askeri ve siyasi hamleleri, Lozan ve Paris Antlaşmalarına açıkça aykırıdır. Bu antlaşmalar, adaların silahtan arındırılmasını ve askeri faaliyetlerden uzak tutulmasını öngörmektedir. Ancak Yunanistan, bu yükümlülükleri ihlal ederek Türkiye’nin güvenliği ve egemenlik haklarına karşı ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu durum, Ege Denizi'ndeki stratejik dengeleri bozmakta ve uluslararası hukukun ihlal edilmesine neden olmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f3d058dc08e.jpg" alt=""></p>
<h3>Türkiye’nin Diplomatik Çabaları ve Tepkisi</h3>
<p></p>
<p>Türkiye, Yunanistan’ın bu provokatif eylemlerine karşı uluslararası platformlarda diplomatik çabalarını artırmış, sorunun çözümüne yönelik diyalog çağrısında bulunmuştur. Sahil Güvenlik Komutanlığı, Ege’deki ihlallere karşı aktif önlemler almakta ve Yunanistan’ın bu tür ihlallerine hızlı müdahale etmektedir. Türkiye, Yunanistan’ın ihlallerinin artmasıyla birlikte, uluslararası hukuka dayalı haklarını koruma çabalarını artırmıştır. Ancak, diplomatik çözüm arayışları henüz sonuç vermemiş ve Yunanistan’ın saldırgan tutumu devam etmiştir.</p>
<p></p>
<h3>Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki ihlalleri, hem işgal ettiği adalar hem de Türkiye’nin karasularına yönelik saldırgan eylemleri üzerinden bölgedeki barış ve istikrarı tehdit eden unsurlar arasında yer almaktadır. Türkiye, uluslararası hukuka dayalı olarak bu ihlallere karşı mücadele ederken, Yunanistan’ın provokatif eylemleri sorunun barışçıl yollarla çözümünü zorlaştırmaktadır. Ege Denizi’nde kalıcı bir çözüm, ancak uluslararası hukuka dayalı, karşılıklı saygıya dayanan bir diyalog süreciyle mümkün olabilir. Ege’nin stratejik konumu ve tarihi önemi, bu bölgedeki sorunların çözümüne yönelik acil bir gerekliliği ortaya koymaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunanistan’da Türklerin Eğitim, Din ve Etnik Kimlik Sorunları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanda-turklerin-egitim-din-ve-etnik-kimlik-sorunlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanda-turklerin-egitim-din-ve-etnik-kimlik-sorunlari</guid>
<description><![CDATA[ Yunanistan, tarihsel olarak çok çeşitli etnik ve dini gruplara ev sahipliği yapmış bir ülkedir. Ancak, özellikle adalar üzerinde yaşayan Türk toplulukları, çeşitli baskı ve kısıtlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2b6de4a11c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yunanistan’da, Türklerin, Eğitim, Din, Etnik, Kimlik, Sorunları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yunanistan, tarihsel olarak birçok etnik ve dini gruba ev sahipliği yapmış bir ülkedir. Ancak, bu çeşitlilik içinde Türk azınlığı, eğitim, din ve etnik kimlik konularında ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır. Batı Trakya bölgesinde yaşayan yaklaşık 150 bin Türk, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış haklarına rağmen, Yunan hükümetinin uygulamaları nedeniyle birçok hak ihlali yaşamaktadır. Bu durum, Türk azınlığının yıllardır süregelen bir mücadelenin parçası olarak ortaya çıkmakta ve son dönemde artan baskılarla daha da derinleşmektedir.</p>
<h2>Etnik Kimliğin İnkârı</h2>
<p>Yunan hükümeti, Batı Trakya'daki Türk azınlığını yalnızca dini bir grup olarak tanımlamakta ve bu nedenle etnik kimliklerini inkâr etmektedir. Lozan Antlaşması'nda geçen “Yunanistan’daki Müslüman azınlık” ifadesi, Türk kimliğinin tanınmasının önünde bir engel olarak kullanılmaktadır. 1950’lerde "Türk azınlığı" teriminin resmi olarak kullanıldığı dönemde, Türk toplumu kendi kimliklerini ifade etme ve koruma konusunda daha fazla özgürlüğe sahipti. Ancak, 1967 yılında askeri cunta döneminde "Türk" kelimesini içeren derneklerin yasaklanması, etnik kimliğin ifade edilmesini zorlaştırmıştır.</p>
<h3>Toplumsal Korku ve Asimilasyon</h3>
<p>Yunanistan'daki Türk toplulukları, kimliklerini koruma konusunda ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Toplumsal korku ve sindirme politikalarının etkisi, bireylerin kendi etnik kökenlerini ifade etmelerini zorlaştırmakta ve Türk kimliğini benimseme konusunda bir çekingenlik yaratmaktadır. Genç nesiller, dil ve kültürel miraslarına dair kısıtlamalar nedeniyle asimilasyon sürecine maruz kalmaktadır. Yunan hükümetinin, Türklerin ana dillerini öğrenme hakkını kısıtlaması, bu toplulukların kültürel kimliğini tehdit eden önemli bir unsur haline gelmiştir.</p>
<h2>Eğitim Sorunları</h2>
<p>Eğitim, Yunanistan’daki Türk azınlığının en önemli sorunlarından biridir. 1951’de imzalanan Türk-Yunan eğitim anlaşması çerçevesinde, Türkçe-Yunanca çift dilli okullar açılması öngörülmüştür. Ancak, bu okulların sayısı yetersizdir ve eğitim kalitesi sıkça eleştirilmektedir. Özellikle anaokulu düzeyinde Türkçe eğitim veren okulların açılmaması, Türk çocuklarının kültürel kimliklerini öğrenme haklarını kısıtlamaktadır.</p>
<p>Gümülcine ve İskeçe’deki azınlık okulları, öğrenci sayısının yetersizliği nedeniyle sık sık kapatılma tehdidi altındadır. Eğitim Bakanlığı, yaz aylarında bu okulların kapatılması kararlarını gündeme getirmekte, bu durum azınlık topluluklarının eğitim hakkını ciddi şekilde tehdit etmektedir. Mevcut okulların bakım ve restorasyon ihtiyaçları da göz ardı edilmektedir. Bu eşitsizlik, Türk öğrencilerin kendi dillerinde eğitim alma haklarını ihlal etmekte ve gelecekteki nesillerin kültürel köklerinden kopmasına yol açmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2b46b62d56.jpg" alt=""></p>
<h2>Din İşlerine Müdahale</h2>
<p>Yunan hükümeti, Batı Trakya’daki Türk Müslümanlarının din işlerine de müdahale etmektedir. 1913’te imzalanan Atina Antlaşması, Müslümanların müftü seçimlerini düzenlemekteydi. Ancak, 1991’de Yunan hükümeti bu antlaşmayı feshederek müftüleri kendisi atamaya başladı. Bu durum, Türk Müslüman topluluğunun kendi dini liderlerini seçme hakkını kısıtlamakta ve dini pratiklerini yürütme yetkilerini elinden almaktadır.</p>
<p>Devletin atadığı müftüler, Müslüman topluluğun aile ve miras gibi konularda karar verme yetkisine sahipken, bu müftülerin topluluk tarafından kabul edilmemesi, dini özgürlüklerin daha da kısıtlanmasına yol açmaktadır. Müslümanlar, kendi seçtikleri müftüleri tanımakta ısrar etseler de, bu durum Yunan hükümeti tarafından görmezden gelinmektedir.</p>
<h3>Müftülerin Yetkilerinin Kısıtlanması</h3>
<p>Haziran 2023’te yayımlanan yeni bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile, Yunan hükümeti müftülerin özerkliğini daha da kısıtlamıştır. Müslüman topluluğu, bu kararnamenin müftülükleri kontrol altında tutma amacı güttüğünü düşünmektedir. Bu tür müdahaleler, din özgürlüğünü ciddi şekilde tehdit etmekte ve Türk Müslümanlarının kendi inançlarını yaşama özgürlüğünü zayıflatmaktadır.</p>
<h2>Oniki Adalar’daki Durum</h2>
<p>Ege Denizi’ndeki Rodos ve İstanköy adaları, Lozan Anlaşması gereği İtalyan egemenliğinde olduğu için Yunanistan bu adalarda yaşayan Türkleri azınlık olarak tanımamaktadır. Burada yaşayan yaklaşık 6 bin Türk, eğitim ve dini haklar gibi birçok haktan yoksun kalmakta ve asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadır. Batı Trakya’daki gibi, adalardaki vakıf malları da Yunan hükümeti tarafından atanan yönetim kurulları tarafından yönetilmekte, bu durum azınlık topluluğunun ekonomik haklarını tehdit etmektedir.</p>
<p>Örneğin, Kos İslam Vakfı’na ait 34 dönümlük bir arazi, Kos Vakıf Malları İdaresi tarafından 181 bin avroya bir turizm şirketine satılmıştır. Oysa, bu arazi daha önce açık artırmayla 350 bin avro teklif edilmesine rağmen satılmamıştır. Bu tür uygulamalar, azınlık topluluğunun kültürel ve ekonomik varlığını tehdit eden ciddi bir sorun oluşturmaktadır.</p>
<h2>Vatandaşlık Sorunları</h2>
<p>Batı Trakya ve Oniki Adalar’daki Türklerin bir kısmı, 1955-1998 yılları arasında Yunan vatandaşlığından çıkarılmıştır. Yunan vatandaşlık kanunun 19. maddesi, yalnızca Yunan etnik kimliğine sahip olmayan ve yurt dışına çıkan Yunan vatandaşlarına uygulanmaktadır. Bu madde, 1998’de kaldırılmış olmasına rağmen, daha önce vatandaşlıktan çıkarılanların geri dönme talepleri Yunan hükümeti tarafından reddedilmektedir. Bu durum, vatandaşlık hakkını kaybeden bireylerin kimliklerini ve topluluklarını yeniden inşa etme süreçlerini zorlaştırmaktadır.</p>
<h2>Demokratik Temsil Sorunları</h2>
<p>Yunanistan’daki Türk azınlığın demokratik temsil hakkı da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. 1993’teki seçimlerde, siyasi partilere ve bağımsız adaylara yönelik yüzde 3'lük seçim barajı belirlenmiştir. Bu karar, Batı Trakya’dan bağımsız Türk milletvekili seçilmesini engellemek amacıyla alınmış ve hala yürürlükte tutulmaktadır. Bu baraj, Türk azınlık kesimlerinden bağımsız milletvekillerinin parlamentoya girmesini zorlaştırmakta ve Türk topluluğunun siyasi alanda sesini duyurmasını engellemektedir.</p>
<h2>İbadet Hakkındaki Kısıtlamalar</h2>
<p>Yunanistan, en kalabalık şehirleri olan Atina ve Selanik’te faal bir caminin olmamasıyla dikkat çekmektedir. Oysa Atina’da, çeşitli milletlerden birçok Müslüman yaşamaktadır. Atina’da inşaatı süren bir cami bulunmasına rağmen, bu cami Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. İbadet edilecek uygun mekanların eksikliği, dini pratiklerin yerine getirilmesini imkânsız hale getirmekte ve bu da topluluğun dini kimliğini zayıflatmaktadır.</p>
<h2>Toplumda Korku ve Sindirme</h2>
<p>Yunanistan’daki Türk toplulukları, özellikle kamuya açık alanlarda ve sosyal medyada görüşlerini ifade ederken büyük bir korku yaşamaktadır. Bu korku, toplumda sindirme politikalarının etkisiyle güçlenmektedir. Türklere yönelik ayrımcı uygulamalar, bu grupların sosyal hayat içinde daha görünmez hale gelmesine yol açmakta ve toplumsal ilişkilerin zayıflamasına neden olmaktadır. Bu durum, bireylerin kimliklerini açıkça ifade etmelerini zorlaştırmakta ve sosyal dayanışmayı zayıflatmaktadır.</p>
<h2>Sonuç</h2>
<p>Yunanistan’daki Türk azınlığının milli ve dini özgürlüklerini kullanma konusundaki sorunları, eğitim, din, etnik kimlik ve vatandaşlık hakları açısından derin bir endişe kaynağıdır. İbadet haklarının kısıtlanması, kimliklerinin zayıflaması ve kültürel miraslarının yok olma tehlikesi, bu toplulukların geleceği için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Yunan hükümetinin bu konularda gerekli adımları atması, insan hakları açısından ve bölgedeki etnik ve dini çeşitliliğin korunması açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Uluslararası toplumun bu meseleye dikkat çekmesi ve destek vermesi, Türk topluluklarının haklarının savunulması ve korunması adına kritik bir rol oynamaktadır. Türk azınlığının sorunlarına yönelik daha fazla farkındalık yaratılması, eğitim, din ve kimlik konularında daha kapsayıcı politikaların geliştirilmesi, azınlık haklarının tanınması ve korunması adına büyük bir gereklilik haline gelmektedir.</p>
<p></p>
<p>Nail TÜRKOĞLU</p>
<p>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Başkanı</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Harizmi: Bilim ve Matematiğin Öncüsü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/harizmi-bilim-ve-matematigin-oncusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/harizmi-bilim-ve-matematigin-oncusu</guid>
<description><![CDATA[ Harizmi, sıfırın mucidi, cebirin babası ve algoritmaların temelini atan büyük bir bilim insanıdır. 1200 yıl önce Dünya&#039;nın yuvarlak olduğunu ispatlayan Harizmi, matematik ve bilimde devrim yaratan keşifleriyle bugünkü teknolojinin temellerini atmıştır. Onun çalışmaları, modern bilimin ve teknolojinin hala vazgeçilmez bir parçasıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb32be2f38d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Harizmi:, Bilim, Matematiğin, Öncüsü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Matematik ve bilim tarihinde büyük dönüm noktalarından biri olan Harizmi, 9. yüzyılda İslam dünyasında yaşamış ve bilime yaptığı katkılarla adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Günümüzde sıklıkla kullandığımız birçok matematiksel ve bilimsel kavram, Harizmi’nin öncülüğünde şekillenmiştir. Sıfırın kullanımından algoritmaların temeline kadar, Harizmi’nin çalışmaları modern bilimin yapı taşlarını oluşturmuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2c39a82d8.jpg" alt=""></p>
<p>Sıfırın Mucidi</p>
<p>Roma rakamları sistemi, sıfır kavramını içermeyen bir sistemdi. Bu nedenle birçok hesaplama ve matematiksel işlem son derece karmaşık ve sınırlıydı. Harizmi, Hindistan’dan aldığı matematiksel bilgileri geliştirerek sıfır kavramını matematiksel işlemlerde kullanmaya başladı. Bu basit gibi görünen keşif, matematikte devrim niteliğindeydi. Sıfırın varlığı, sayı sistemlerinin daha esnek ve kapsamlı hale gelmesine olanak sağladı, böylece karmaşık hesaplamalar kolaylaştı.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2c3ac0d4b.jpg" alt=""></p>
<p>Matematikte X’in Öncüsü</p>
<p>Harizmi’nin matematikteki en büyük katkılarından biri de cebir (algebra) alanında olmuştur. Matematiksel denklemleri çözmek için kullandığı yöntemler, günümüzde “bilinmeyen” sayılarla ifade edilen denklemlerle yakından ilişkilidir. Harizmi, bu denklemleri çözmek için simgesel ifadeler ve formüller geliştirmiştir. Günümüzde matematiksel denklemlerde kullandığımız "x", onun çalışmalarının bir devamı niteliğindedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2c3e4fbdd.jpg" alt=""></p>
<p>Algoritmaların Babası</p>
<p>Günlük hayatımızda sıkça duyduğumuz “algoritma” kelimesi, Harizmi’nin adından türemiştir. Bilgisayar bilimi ve dijital teknolojilerin temelini oluşturan algoritmalar, Harizmi’nin matematiksel hesaplamalar ve problem çözme yöntemlerinden ilham alınarak gelişmiştir. Harizmi, belirli bir problemi çözmek için adım adım izlenmesi gereken yolları tanımlamış ve bu yöntemler modern algoritmaların temelini oluşturmuştur. Bugün bilgisayar biliminden mühendisliğe, birçok alanda Harizmi’nin bu katkıları kullanılmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2c3bdefad.jpg" alt=""></p>
<p>Cebir’in Babası</p>
<p>Harizmi, modern cebirin kurucusu olarak kabul edilir. "El-Kitab el-Muhtasar fi Hisab el-Cebr ve'l-Mukabele" isimli eseri, cebir biliminin temellerini atmıştır. Cebir, sadece matematiksel bir işlem değil, aynı zamanda birçok bilim dalında kullanılan önemli bir araç haline gelmiştir. Harizmi’nin cebir alanındaki çalışmaları, denklemleri çözme ve sayılarla çalışmanın ötesine geçerek, geometri, astronomi ve fizik gibi alanlarda da önemli katkılar sağlamıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb2c3d3220b.jpg" alt=""></p>
<p>Dünya’nın Yuvarlaklığını Ölçmesi</p>
<p>Harizmi, yalnızca matematik ve cebir alanında değil, aynı zamanda astronomi ve coğrafya alanında da önemli çalışmalar yapmıştır. Yaklaşık 1200 yıl önce, Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilimsel olarak kanıtlamış ve Dünya’nın çevresini doğruya çok yakın bir şekilde ölçmeyi başarmıştır. Bu çalışma, o dönemde yaygın olan Dünya’nın düz olduğuna dair inancı yıkmış ve bilimsel düşüncenin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb32d93f15d.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Harizmi, matematik, astronomi ve coğrafya gibi alanlardaki çalışmalarıyla tarihe damgasını vurmuş bir bilim insanıdır. Onun keşifleri ve geliştirdiği yöntemler, bugünkü bilim ve teknolojinin temellerini atmıştır. Sıfırın keşfi, algoritmaların geliştirilmesi ve cebirin temellerinin atılması gibi devrim niteliğindeki katkıları, Harizmi’yi bilim tarihinde ölümsüz bir isim yapmıştır. Onun çalışmaları, bilim dünyasının bugün ulaştığı noktaya gelmesinde önemli bir rol oynamıştır ve hala modern bilim ve teknolojinin ayrılmaz bir parçası olarak kullanılmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dijital Çağın Tehlikeleri: İsrail Saldırıları ve Mekanik Sistemlerin Önemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dijital-cagin-tehlikeleri-israil-saldirilari-ve-mekanik-sistemlerin-onemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dijital-cagin-tehlikeleri-israil-saldirilari-ve-mekanik-sistemlerin-onemi</guid>
<description><![CDATA[ Son İsrail saldırıları, dijital ve internete bağımlı sistemlerin güvenlik açıklarını gözler önüne sermiştir. Siber saldırılar, dijital teknolojileri savunmasız hale getirirken, mekanik ve analog sistemler bu tehditlere karşı daha dayanıklı kalmaktadır. Dijitalleşmenin getirdiği riskler karşısında, eski teknolojiye sahip mekanik araçların korunması ve kullanımı, stratejik bir savunma aracı olarak önem kazanmaktadır. Bu nedenle, mekanik cihazları çöpe atmadan ya da takas etmeden önce, onların gelecekteki potansiyel değerini dikkate almak gerekir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb1fe5ef4db.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dijital, Çağın, Tehlikeleri:, İsrail, Saldırıları, Mekanik, Sistemlerin, Önemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dijital Çağın Tehlikeleri: İsrail Saldırıları ve Mekanik Sistemlerin Önemi</p>
<p></p>
<p>Son dönemde yaşanan İsrail saldırıları, modern savaş yöntemlerinde dijital ve internete bağımlı sistemlerin ne denli savunmasız olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Özellikle yüksek teknolojiye sahip silahlar ve savunma sistemleri, siber saldırılara açık hale gelmiş ve dijital araçların düşmanın elinde birer silah haline geldiği gerçeği su yüzüne çıkmıştır. Bu durum, dijitalleşmeye aşırı bağımlılığın güvenlik açısından ne kadar büyük bir risk taşıdığını gösteriyor. Bu nedenle, eski teknoloji ve mekanik sistemler gibi analog çözümler, bugün her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb1fe987f99.jpg" alt=""></p>
<p>Dijital Sistemlerin Güvenlik Açıkları</p>
<p></p>
<p>Modern teknoloji, özellikle internet üzerinden bağlı olan her türlü cihaz ve sistem için çeşitli güvenlik açıkları yaratıyor. Bu tür sistemler, kolaylıkla hacklenebilir, sabote edilebilir ve manipüle edilebilir hale geliyor. Dijitalleşme süreci, sivil ve askeri operasyonları hızlandırsa da, aynı zamanda bu sistemlerin saldırıya açık olması, kontrolü kaybetme riskini beraberinde getiriyor. İsrail saldırılarında da görüldüğü gibi, dijital teknolojiler, düşmanın elinde güçlü bir silaha dönüşebiliyor. Siber saldırılar, ülke genelinde elektrik şebekelerinden bankacılık sistemlerine, askeri operasyonlardan kişisel cihazlara kadar geniş bir yelpazede büyük tahribat yaratma potansiyeline sahip.</p>
<p></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb1fe85f618.jpg" alt=""></p>
<p>Mekanik Sistemlerin Stratejik Önemi</p>
<p></p>
<p>Bu durum, dijital çağda bile mekanik sistemlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor. Mekanik araçlar, analog cihazlar ve dijital bağlantıya ihtiyaç duymayan sistemler, siber saldırılara karşı savunmasız değildir. Çevrimdışı oldukları için kontrol edilmeleri ve manipüle edilmeleri çok daha zordur. Bu nedenle, her ne kadar dijitalleşme modern yaşamın bir gereği haline gelse de, eski teknolojiye sahip araçlar ve sistemler kritik durumlarda hala hayat kurtarıcı olabilir.</p>
<p></p>
<p>Özellikle savaş veya büyük felaketler sırasında, dijital ağların çökmesi veya dışarıdan müdahale edilmesi halinde, mekanik araçlar işlevsel kalabilir. Dijital navigasyon sistemleri çalışmadığında, mekanik pusulalar hala yön bulma konusunda güvenilir olabilir. Elektrikli sistemler devre dışı kaldığında, manuel çalışabilen makineler faaliyetlerine devam edebilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb1fe7396fb.jpg" alt=""></p>
<p>Eski Teknolojiye Sahip Çözümleri Elden Çıkarmayın</p>
<p></p>
<p>Bu bağlamda, kişilerin ellerinde bulunan mekanik araçları, cihazları ve sistemleri koruması büyük bir stratejik öneme sahiptir. Eski ama işlevsel cihazlarınızı çöpe atmak veya değersiz görerek takas etmek yerine, bunları saklamak ve gerektiğinde kullanıma hazır tutmak önemli bir savunma stratejisi olabilir. Özellikle internete bağlı olmayan, manuel çalışan cihazlar, gelecekteki bir kriz veya saldırı durumunda kritik bir rol oynayabilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eb20f07864b.jpg" alt=""></p>
<p>Ayrıca, bu cihazların bakımı ve doğru kullanımı da öğrenilmeli ve unutturulmamalıdır. Dijital çağda büyüyen yeni nesiller, mekanik sistemlerin nasıl çalıştığını bilmiyor olabilir. Bu nedenle, bu bilgi ve becerilerin korunması ve aktarılması gerekmektedir. Dijital dünya ne kadar gelişmiş olursa olsun, analog çözümler, bazı durumlarda modern teknolojilerden daha güvenli ve sürdürülebilir olabilir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p></p>
<p>İsrail saldırıları ve diğer dijital tehditler, siber güvenliğin ne kadar kırılgan olduğunu ve dijital bağımlılığın potansiyel risklerini gözler önüne sermektedir. Bu durum, eski teknolojiye sahip mekanik ve analog sistemlerin korunması gerektiğini gösteriyor. Mekanik araçlar, dijital çözümlerin aksine daha dayanıklı ve güvenlidir, bu nedenle ellerinizde bulunan bu tür sistemlere sahip çıkmak stratejik bir önlem olarak değerlendirilmelidir. Dijital dünyanın tehlikelerine karşı bir savunma aracı olarak, analog teknolojilere geri dönmek, güvenliği artırabilir ve potansiyel kriz anlarında işlevsel kalmanızı sağlayabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toros Dağları Arıların Cennet Yurdu Doğanın Bal Fabrikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/toros-daglari-arilarin-cennet-yurdu-doganin-bal-fabrikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/toros-daglari-arilarin-cennet-yurdu-doganin-bal-fabrikasi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;nin güneyinde yükselen Toros Dağları, sadece doğal güzellikleriyle değil, aynı zamanda binlerce yıldır arıların ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bu dağlık bölge, zengin bitki örtüsü, temiz hava ve su kaynakları sayesinde arılar için ideal bir yaşam alanı sunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eab9eab86a6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Toros, Dağları, Arıların, Cennet, Yurdu, Doğanın, Bal, Fabrikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin güneyinde, Akdeniz kıyı şeridi boyunca uzanan ve iç Anadolu’nun verimli ovalarına kadar uzanan Toros Dağları, yüzyıllardır doğanın en önemli ekosistemlerinden biri olarak kabul edilir. Bu dağ silsilesi sadece zengin bitki örtüsü, doğal güzellikleri ve yaban hayatıyla değil, aynı zamanda binlerce yıldır arıcılık faaliyetlerinin merkezlerinden biri olmasıyla dikkat çeker. Arılar için adeta bir cennet olan Toroslar, yüksek rakımı, temiz havası, bol su kaynakları ve geniş bitki çeşitliliği sayesinde bal üretimi için mükemmel bir ortam sağlar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eaba6d40f43.jpg" alt=""></p>
<p>Toroslar, sadece doğa severler için bir cazibe merkezi değil, aynı zamanda arıcılar için de büyük bir fırsat alanıdır. Türkiye'deki yayla arıcılığının en önemli merkezlerinden biri olan bu bölge, arılar için sağladığı ideal yaşam koşulları ile tanınır. Yaz aylarında serin ve nemli havanın etkisiyle, arılar yüksek verimle çalışır ve üretilen bal, dünya çapında bilinen bir lezzet haline gelir.</p>
<h3>Neden Toros Dağları Arılar İçin İdeal?</h3>
<p>Toros Dağları’nın arıcılık açısından bu kadar önemli olmasının ardında yatan bazı faktörler şunlardır:</p>
<h4>1. Zengin Bitki Çeşitliliği</h4>
<p>Toros Dağları, Akdeniz ikliminin etkisi altında zengin bir bitki örtüsüne sahiptir. Bu dağlık alanlarda yetişen kekik, adaçayı, ballıbaba ve yabani lavanta gibi bitkiler, arılar için bol miktarda nektar kaynağı sunar. Bu çeşitlilik, arıların beslenme döngüsünü zenginleştirir ve ürettikleri balın hem lezzetini hem de kalitesini artırır.</p>
<p>Özellikle yaylalarda yetişen çiçekler, düşük hava kirliliği ve temiz su kaynakları sayesinde oldukça doğal ve sağlıklıdır. Bu, Toros balını diğer bölge ballarından ayıran en önemli özelliklerden biridir. Balın rengi, aroması ve tadı, arıların bu geniş çeşitlilikteki bitkilerden topladığı nektarın sonucu olarak şekillenir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eabc5b09957.jpg" alt=""></p>
<h4>2. Temiz ve Doğal Çevre</h4>
<p>Toros Dağları, doğanın korunmuş bir parçası olarak bilinir. İnsan etkisinin görece az olduğu bu bölgede arılar, temiz hava ve su kaynaklarına kolayca ulaşır. Özellikle yaylalarda bulunan arıcılar, çevresel kirliliğin olmadığı bu alanlarda organik ve doğal bal üretme imkânına sahiptir.</p>
<p>Doğal kaynaklardan beslenen arılar, pestisitlerden uzak, saf bir ortamda çalışır. Bu da, hem arıların sağlığını korur hem de üretilen balın doğallığını ve besleyici değerini artırır. Bu nedenle, Toros Dağları’nda üretilen bal, dünya genelinde doğal ve sağlıklı bal arayan tüketiciler tarafından tercih edilir.</p>
<h4>3. Doğal Barınaklar ve Güvenli Yaşam Alanları</h4>
<p>Toros Dağları, yalnızca arılar için zengin bir besin kaynağı sunmakla kalmaz, aynı zamanda onlara güvenli barınaklar da sağlar. Dağların sarp kayalıkları, ağaç kovukları ve doğal mağaralar, arı kolonileri için ideal yuva alanlarıdır. Bu doğal barınaklar, arıların zorlu hava koşullarından korunmasına yardımcı olur ve onların rahatça üremelerini sağlar.</p>
<p>Özellikle yaz aylarında, Torosların serin yaylaları arıların sıcak havalarda strese girmesini önler. Böylece arılar, sıcaklığın ve nemin etkilerini daha az hissederek verimli bir şekilde bal üretmeye devam ederler.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eaba729b41d.jpg" alt=""></p>
<h3>Toros Balının Eşsiz Özellikleri</h3>
<p>Toros Dağları’nda üretilen bal, doğal şartlarda üretilmesi ve bölgenin geniş bitki çeşitliliği nedeniyle benzersiz bir tada ve sağlık faydalarına sahiptir. İşte Toros balını öne çıkaran başlıca özellikler:</p>
<h4>1. Zengin Antioksidan İçeriği</h4>
<p>Toros balı, antioksidanlar açısından oldukça zengindir. Bu antioksidanlar, vücutta serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azaltır ve hücre hasarını önler. Antioksidanlar, bağışıklık sisteminin güçlenmesine, cilt sağlığının korunmasına ve yaşlanma belirtilerinin geciktirilmesine yardımcı olur.</p>
<h4>2. Bağışıklık Sistemini Güçlendirme</h4>
<p>Toros balı, içerdiği doğal enzimler ve vitaminler sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir. Düzenli olarak tüketildiğinde vücudu hastalıklara karşı koruyan bu bal, özellikle soğuk algınlığı ve grip gibi enfeksiyonlara karşı direnç kazandırır. Doğal antibakteriyel özellikleri sayesinde boğaz enfeksiyonlarını hafifletir ve sindirim sistemini destekler.</p>
<h4>3. Enerji Verici Özellik</h4>
<p>Doğal bir karbonhidrat kaynağı olan bal, vücuda hızlı bir enerji sağlar. Bu özelliği sayesinde özellikle sporcular ve yoğun tempoda çalışanlar tarafından tercih edilir. İçerdiği glikoz ve fruktoz sayesinde enerji ihtiyacını anında karşılayarak yorgunluğu giderir ve vücut performansını artırır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eaba712ba5e.jpg" alt=""></p>
<h3>Arıcılığın Ekolojik ve Ekonomik Önemi</h3>
<p>Arıcılık, Toros Dağları'ndaki ekosistemin korunması ve biyolojik çeşitliliğin devamı açısından son derece önemlidir. Arılar, bitkilerin tozlaşma sürecinde kritik bir rol oynarlar. Bu sayede, sadece doğal bitki örtüsünün devamlılığı değil, aynı zamanda tarım ürünlerinin verimliliği de sağlanır. Tozlaşma, bölgedeki biyolojik çeşitliliği korumanın yanı sıra, meyve ve sebze üretimini de doğrudan etkiler.</p>
<p>Toroslar'da arıcılık, yerel ekonomi için de büyük bir öneme sahiptir. Bölge halkı, arıcılıkla geçimini sağlarken, üretilen bal hem Türkiye içinde hem de dünya çapında değer görmektedir. Toros balı, doğal terapilerde ve sağlık ürünlerinde kullanılan önemli bir bileşen haline gelmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eabc5ba0e8f.jpg" alt=""></p>
<h3>Tehditler ve Koruma Çalışmaları</h3>
<p>Toros Dağları’ndaki arı popülasyonları, dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi çeşitli tehditlerle karşı karşıya kalmaktadır. İklim değişikliği, habitat kaybı, ormansızlaşma ve tarımda kullanılan kimyasal pestisitler, arıların yaşamını zorlaştıran başlıca faktörlerdir. Ayrıca, insan etkisinin artmasıyla birlikte bölgedeki doğal bitki örtüsü de zarar görmektedir.</p>
<p>Bu nedenle, bölgedeki arıcılık faaliyetlerinin sürdürülebilirliği için çeşitli koruma çalışmaları yürütülmektedir. Doğal habitatların korunması, arıcıların bilinçlendirilmesi ve kimyasal maddelerin kullanımının azaltılması gibi önlemler, arıların sağlıklı bir şekilde yaşamlarına devam etmeleri için hayati öneme sahiptir.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Toros Dağları, arılar için vazgeçilmez bir yaşam alanıdır ve bu bölgedeki arıcılık faaliyetleri, hem ekonomik hem de ekolojik açıdan büyük bir değere sahiptir. Toroslar’da üretilen bal, sadece lezzetiyle değil, aynı zamanda sağlık açısından sunduğu faydalarla da dünyada büyük ilgi görmektedir. Ancak, arı popülasyonlarını tehdit eden unsurlarla mücadele etmek ve bu değerli ekosistemi korumak için daha fazla bilinç ve çalışma gerekmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66eaba6e4f98a.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Adaletin Kaybolduğu Ekranlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/adaletin-kayboldugu-ekranlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/adaletin-kayboldugu-ekranlar</guid>
<description><![CDATA[ Adalet, bir toplumun en temel yapı taşlarından biridir. Hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve toplumsal düzenin korunması gibi kavramlar adaletin temellerini oluşturur. Ancak son yıllarda, adaletin televizyonlardaki kadın ve magazin programlarında tartışılır hale gelmesi, bir toplumun adalet duygusunun ve hukuki sisteminin sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Eğer bir ülkede insanlar adalet arayışını mahkeme salonları yerine televizyon ekranlarında yapıyorsa, bu durum o ülkede adaletin işlevselliği konusunda ciddi sorunlar olduğunu düşündürür. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66ea97fec7e82.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Adaletin, Kaybolduğu, Ekranlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir toplumda adalet, bireylerin haklarının korunması ve toplumun düzeninin sağlanması açısından en temel ihtiyaçlardan biridir. Ancak, son yıllarda adaletin gerçek anlamından saparak televizyon ekranlarında tartışılan bir konu haline geldiği gözlemlenmektedir. Özellikle magazin programlarında aile içi meseleler, boşanma davaları, şiddet olayları ve suçla ilgili meseleler yer almakta, bu da adaletin yozlaşmasına ve popüler bir tartışma malzemesi olarak kullanılmasına yol açmaktadır. Adaletin televizyonda aranır hale gelmesi, o ülkede hukuki sistemin zayıfladığının ve toplumun adalete olan güveninin ciddi anlamda sarsıldığının açık bir göstergesidir.</p>
<p></p>
<h2> Adaletin Medyada Tüketilmesi</h2>
<p></p>
<p>Adaletin medyada tüketilmesi, bir toplumun adalet arayışının sağlıklı kanallar yerine popüler kültüre kaymasının en önemli nedenlerinden biridir. Televizyon kanalları, özellikle reyting odaklı programlarda, hukuki süreçleri birer drama malzemesi olarak kullanarak ciddiyetini kaybettirir. Mahkemelerde çözülmesi gereken sorunlar, televizyon ekranlarında tüm çıplaklığıyla tartışılmakta ve bu durum toplumun adalet duygusunu derinden zedelemektedir. </p>
<p></p>
<p>Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hukukun ciddiyetini korumasıdır. Ancak televizyon programları, özellikle kadın ve magazin içeriklerinde adalet meselelerini gündeme getirerek, adaleti popüler bir tüketim malzemesi haline dönüştürmekte ve bu süreç, adaletin işlevini yitirmesine yol açmaktadır. </p>
<p></p>
<h2> Nedenleri ve Sonuçları</h2>
<p></p>
<p>Adaletin medya tarafından bu şekilde kullanılmasının pek çok nedeni vardır. Bunların başında <strong>basın özgürlüğünün suistimali </strong>gelmektedir. Basın özgürlüğü, demokrasinin temel taşlarından biridir. Ancak bu özgürlüğün adaleti zedeleyecek şekilde kullanılması, toplumsal düzeni sarsan bir sonuç doğurur. </p>
<p></p>
<p>Bir diğer neden ise <strong>reyting kaygısı</strong>dır. Televizyon kanalları, reyting yarışında öne geçmek için her türlü içeriği kullanabilmektedir ve hukuki süreçler de bu yarışın bir parçası haline gelmiştir. Bu durum, mahkeme süreçlerinin ciddiyetini ortadan kaldırarak, adaletin ticari bir malzemeye dönüşmesine yol açar.</p>
<p></p>
<p><strong>Hukuki süreçlerin şeffaflıktan uzaklaşması</strong>da bu durumun bir diğer önemli nedenidir. Mahkemelerde görülmesi gereken meseleler, medya üzerinden tartışıldığında, adaletin şeffaflığı zedelenir ve toplumda adaletin herkes için eşit olduğu inancı sarsılır. İnsanlar, medyada duydukları üzerinden bir kanaate vararak, hukukun işleyişine duydukları güveni kaybedebilirler.</p>
<p></p>
<p>Bu olumsuz gelişmelerin en önemli sonucu ise <strong>toplumda adalete olan güvenin sarsılması</strong>dır. Bir ülkede adaletin yozlaşması, toplumun hukuki sisteme olan saygısını ve güvenini azaltır. İnsanlar, gerçek adaletin televizyon ekranlarında değil, mahkeme salonlarında sağlanması gerektiğine inanmadıkça, toplumda kaos ve güvensizlik ortamı oluşur.</p>
<p></p>
<h2> Adaletin Magazinden Aranması: Toplumsal Çöküşün Habercisi</h2>
<p></p>
<p>Adaletin televizyonda magazinleştirilmesi, aynı zamanda bir toplumun sosyal ve politik çöküşünün de işaretidir. Bir ülkede insanlar haklarını televizyon ekranlarında aramaya başladığında, o ülkede hukukun üstünlüğü ciddi bir tehdit altındadır. Televizyonlar aracılığıyla çözülen meseleler, toplumun daha fazla adaletsizliğe sürüklenmesine neden olur. Bu süreçte medya, adaleti yozlaştırarak, toplumu hakikat arayışından uzaklaştırır ve sadece eğlenceye yöneltir.</p>
<p></p>
<p>Televizyonlarda yayınlanan magazin programlarında ele alınan hukuki meseleler, adaletin ciddiyetini hiçe sayarak birer reyting malzemesi haline getirilmiştir. Aile içi şiddet, boşanma davaları, velayet anlaşmazlıkları gibi toplumun en hassas meseleleri, ekranlarda çözülmeye çalışılarak adaletin değersizleşmesine yol açmaktadır. Bu durum, hukukun sadece mahkemelerde ve yasal süreçler dahilinde değil, televizyon stüdyolarında da tartışılır hale gelmesine neden olmaktadır. </p>
<p></p>
<p>Adaletin magazinleştirilmesi, aynı zamanda <strong>hukukun siyasetten ve toplumdan bağımsız olması gerektiği ilkesini</strong>de zedelemektedir. Siyasi çıkarlar ve medya ilgisi doğrultusunda yönlendirilen adalet, gerçek anlamını yitirir ve toplumsal çürüme başlar. Bu süreç, bireylerin haklarını arayamadığı, hukukun üstünlüğünün işlevsiz hale geldiği bir ortam yaratır.</p>
<p></p>
<h2>Çözüm Önerileri</h2>
<p></p>
<p>Adaletin medyada bu şekilde kullanılması ciddi bir sorun teşkil ederken, bu durumun düzeltilmesi için bir dizi çözüm önerisi geliştirilebilir:</p>
<p></p>
<ol>
<li><strong>Medyanın sorumluluğunun artırılması: </strong>Medya kuruluşlarının adaletin ciddiyetini koruyacak şekilde yayın yapması gerekmektedir. Bu noktada medya kuruluşlarına yönelik düzenlemeler yapılmalı ve adaleti magazinleştiren içerikler engellenmelidir.</li>
</ol>
<p></p>
<p>2. <strong>Hukuki süreçlerin gizliliğinin korunması:</strong></p>
<p>Mahkeme süreçleri gizlilik içinde yürütülmeli, özellikle mağdurların mahremiyeti korunmalıdır. Bu sayede medya, hukuki meseleleri birer reyting malzemesi olarak kullanamaz.</p>
<p></p>
<p>3. <strong>Adalet sisteminin şeffaflaştırılması:</strong></p>
<p>Hukukun şeffaf bir şekilde işlemesi, toplumda adalete olan güvenin artmasına yardımcı olacaktır. Mahkemeler, medyanın etkisi altında kalmadan bağımsız bir şekilde çalışmalıdır.</p>
<p></p>
<p>4. <strong>Adaletin siyasileşmesinin önlenmesi:</strong></p>
<p>Adalet, siyasi çıkarların bir aracı haline gelmemelidir. Hukuk, herkes için eşit olmalı ve siyasetçiler tarafından manipüle edilmemelidir.</p>
<p></p>
<h2>Sonuç</h2>
<p></p>
<p></p>
<p>Adaletin televizyon ekranlarında magazin programlarına konu olması, bir toplumun adalet sisteminin işlevsiz hale geldiğini ve hukukun üstünlüğünün zedelendiğini gösterir. Adalet, bir eğlence aracı değil, toplumun temel direğidir. Televizyon programlarında tartışılan hukuki meseleler, adaletin toplum nezdinde değersizleşmesine yol açar. Bu da toplumsal çöküşün habercisidir.</p>
<p></p>
<p>Adaletin kaybolduğu ekranlar, toplumun hukuk arayışının sağlıklı bir zeminde yürütülemediğini gösterir. Adaletin gerçek yeri mahkemelerdir ve hukukun üstünlüğünün korunması için medya üzerindeki kontrol artırılmalıdır. Bu sayede adaletin ciddiyeti korunacak ve toplumun adalete olan güveni yeniden inşa edilecektir.</p>
<p></p>
<p>Adaletin medyada bir popüler kültür unsuru haline gelmesi, toplumun hukuk sistemine olan güvenini sarsar ve uzun vadede adaletsizliğin yayılmasına neden olur. Adaletin yerinin mahkeme salonları olduğunu hatırlatmak, medyanın ve toplumun ortak sorumluluğudur.</p>
<p>Nail Türkoğlu </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gazze Soykırımı ve Fosil Yakıt Endüstrisinin Karanlık Yüzü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gazze-soykirimi-ve-fosil-yakit-endustrisinin-karanlik-yuzu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gazze-soykirimi-ve-fosil-yakit-endustrisinin-karanlik-yuzu</guid>
<description><![CDATA[ Ortadoğu&#039;da Fosil Yakıt Endüstrisi ve Gazze Üzerindeki Jeopolitik Oyunlar: İnsanlık Krizinden Kazanç Sağlama Stratejileri ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e484655698e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gazze, Soykırımı, Fosil, Yakıt, Endüstrisinin, Karanlık, Yüzü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu'daki enerji kaynakları, sadece bölgesel değil, küresel anlamda büyük ekonomik ve politik sonuçlar doğurmuştur. Fosil yakıt endüstrisi, petrol ve doğalgaz gibi kaynakların keşfi ve ticareti üzerinden devasa kârlar elde ederken, bu süreç çoğu zaman bölgedeki insani krizlerle birlikte ilerlemiştir. Özellikle Gazze gibi uzun süreli çatışmalara sahne olan bölgelerde, fosil yakıtlar hem çatışmaların bir nedeni hem de bu krizden ekonomik kazanç sağlayan bir araç olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Fosil Yakıt Endüstrisinin Küresel Kârı:</strong></p>
<p>Fosil yakıt şirketlerinin 2023 yılı itibarıyla yatırımcılara yaptığı devasa ödemeler, petrol ve doğalgaz endüstrisinin halen ne kadar kârlı olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük petrol şirketleri BP, Shell, Chevron, ExxonMobil ve Total Energies, 2023 yılında yatırımcılarına 100 milyar dolardan fazla ödeme yapmayı planlıyor. Bu, bir yandan küresel enerji krizi yaşanırken ve milyonlarca insan yüksek enerji fiyatları ile mücadele ederken gerçekleşiyor. Bu devasa ödemelerin, özellikle 2022’de petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki büyük artışlardan kaynaklandığı görülüyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve bunun sonucunda Avrupa genelinde enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, petrol ve gaz fiyatlarının yükselmesine neden oldu.</p>
<p></p>
<p><strong>İklim Krizi ve Fosil Yakıtların Rolü:</strong></p>
<p> </p>
<p>Fosil yakıt endüstrisi, dünyadaki enerji talebini karşılamaya devam ederken, küresel iklim krizini hızlandıran ana sektör olarak karşımıza çıkmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı'na (IEA) göre, petrol talebinin öngörülebilir gelecekte artmaya devam edeceği belirtiliyor. Bu da petrol ve gaz endüstrisinin hâlâ üretim kapasitesini artırmaya yönelik yatırım yaptığını gösteriyor. Ancak bu yatırımlar, bir yandan küresel sıcaklık artışlarına neden olurken, diğer yandan aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini artırıyor.</p>
<p></p>
<p><strong>Ortadoğu ve Doğal Gaz Yatırımları:</strong> </p>
<p>Ortadoğu'daki enerji kaynakları üzerinde yaşanan çatışmalar, bölgenin jeopolitik önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Gazze gibi bölgelerde enerji kaynaklarına erişim, sadece yerel halkın yaşam koşullarını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda büyük enerji şirketlerinin ve devletlerin ekonomik çıkarlarını da şekillendiriyor. Özellikle İsrail'in Akdeniz'deki Leviathan gaz sahası, bu anlamda stratejik bir öneme sahip. İsrail'in, Akdeniz'deki doğalgaz sahalarını işletmek ve Avrupa'ya gaz ihraç etmek için attığı adımlar, Gazze'deki çatışmalarla doğrudan bağlantılı.</p>
<p></p>
<p><strong>İsrail-Filistin Çatışmaları ve Enerji Boyutu:</strong></p>
<p></p>
<p>Gazze'ye yönelik askeri operasyonlar, sadece siyasi veya askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. İsrail'in, Gazze'nin deniz sahasındaki milyarlarca dolarlık doğal gaz rezervlerine erişim sağlama stratejisi de bu çatışmaların temel bir unsuru olarak öne çıkıyor. Gazze'nin açıklarında yer alan gaz yatakları, İsrail'in enerji stratejisi açısından hayati önemde. Bölgedeki çatışmalar sırasında, İsrail'in gaz sahaları üzerindeki egemenliğini pekiştirmek için adımlar attığı görülmektedir. Bu durum, Filistin halkına yönelik şiddet ve yerinden edilme politikalarının enerji çıkarlarıyla nasıl örtüştüğünü göstermektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p></p>
<p>Ortadoğu'da fosil yakıtlar, sadece ekonomik bir kaynak değil, aynı zamanda politik bir silah olarak da kullanılıyor. İsrail'in Gazze üzerindeki enerji kaynaklarına erişim stratejisi, Filistin halkına yönelik şiddet ve işgal politikalarının arkasında yatan ekonomik motivasyonları açığa çıkarıyor. Fosil yakıt endüstrisinin bölgedeki insanlık trajedilerinden kazanç sağlaması, bu gezegenin geleceği açısından sürdürülebilir bir model değildir. İklim krizinin derinleştiği bir dönemde, fosil yakıtlara dayalı bu ekonomik sistemin değişmesi gerekmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yenilenebilir Enerji Adı Altında Sulak Alanlar Tehlikede</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yenilenebilir-enerji-adi-altinda-sulak-alanlar-tehlikede</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yenilenebilir-enerji-adi-altinda-sulak-alanlar-tehlikede</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin Sulak Alanları ve Yenilenebilir Enerji: Doğal Kaynakların Kayıp Hikayesi ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e449161d6a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yenilenebilir, Enerji, Adı, Altında, Sulak, Alanlar, Tehlikede</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin sulak alanları hızla yok olurken, yenilenebilir enerji alanında tartışmalı adımlar atılmaya devam ediyor. 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde, Türkiye’nin sulak alanlarını koruma taahhüdüne rağmen son 60 yılda 260’tan fazla göl, dere ve sulak alanın kuruduğu veya işlevini yitirdiği ortaya çıkmış durumda. 1994 yılında imzaladığı Ramsar Sözleşmesi’ne göre korumayı taahhüt ettiği alanlardan Akyatan Gölü, Burdur Gölü, Gediz Deltası ve diğerleri ne yazık ki bu süreçte ciddi zarar gördü. Uzmanlar, sulak alanlardaki su kayıplarının yüzde 75’in üzerinde olduğunu belirtiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’de göller hızla kuruyor ve doğal zenginliklerimiz birer birer yok oluyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e47051250b7.jpg" alt=""></p>
<p>Sulak alanların bu şekilde kaybına, vahşi sulama yöntemleri, kuraklık ve değişen yağış rejimi sebep oluyor. Su seviyesindeki düşüşler, buharlaşmayı tetiklerken, bilinçsiz su kullanımı ve yanlış planlama ile uygulamalar durumu daha da kötüleştiriyor. Marmara Gölü’nün yanlış sulama politikaları ve aşırı kullanım nedeniyle tamamen kuruması, doğal varlıklara verilen değeri gözler önüne seren önemli bir örnek olarak öne çıkıyor. </p>
<p></p>
<p>Öte yandan, Türkiye’de yenilenebilir enerji yatırımlarının doğal alanlara zarar verme potansiyeli taşıyan yeni bir yasayla gündeme gelmesi, bu kaynakların korunmasına yönelik endişeleri artırıyor. TBMM’de görüşülen yasa tasarısına göre, kıyı kanununda yapılacak değişikliklerle, içme-kullanma suyu temin edilen rezervuarlar ve sulak alanlar hariç denizler, baraj gölleri, suni göller ve doğal göllerde imar planı yapılmaksızın yenilenebilir enerji üretim santralleri kurulabilecek. Bu düzenlemeyle, imar şartlarına bağlı kalmadan her türlü su kaynağının üzerine rüzgâr türbinleri veya güneş panelleri inşa edilebilecek. Ayrıca, yenilenebilir enerji yatırımları için sağlanan devlet alım garantisinin TL cinsinden olma zorunluluğu kaldırılarak, yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi hedefleniyor. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye’de yenilenebilir enerji yatırımları yapmak için dövizle alım garantisi talep ettiği ve bu düzenlemelerin de bu talepleri karşılamak üzere yapıldığı belirtiliyor.</p>
<p></p>
<p>Temmuz 2023’te Türkiye ile BAE arasında imzalanan 50,7 milyar dolarlık yatırım anlaşması, enerji ortaklıkları ve yenilenebilir enerji projeleri için de zemin hazırladı. Anlaşma kapsamında BAE’nin Türkiye’deki projeleri için gerekli izinler ve çevresel etki değerlendirme süreçlerinde kolaylık sağlanması taahhüt edilmişti. Bu düzenlemeler, Türkiye’nin yenilenebilir enerji alanında doğal varlıklarının korunması yerine, yabancı sermayeye sunulmasının önünü açıyor. </p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Türkiye’deki yenilenebilir enerji yatırımlarının plansız, izinsiz ve doğa koruma prensiplerinden uzak bir şekilde ilerlemesi, doğal alanların korunması açısından ciddi endişeler yaratıyor. Bu düzenlemelerle, Türkiye’nin doğal kaynakları, başka bir ülkenin enerji ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının bu şekilde araçsallaştırılması, doğaya olan zararların artmasına yol açabilir ve bu da Türkiye’nin doğal varlıklarının korunmasına yönelik uluslararası taahhütleriyle çelişiyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;de Ekolojik ve Sosyal Yıkımın Boyutları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-ekolojik-ve-sosyal-yikimin-boyutlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-ekolojik-ve-sosyal-yikimin-boyutlari</guid>
<description><![CDATA[ Deprem Sonrası Çevresel ve Sosyal Etkiler: Türkiye&#039;de ÇED Süreçlerinin Artışı ve Madencilik Sektöründeki Gelişmeler ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e487fe64be9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyede, Ekolojik, Sosyal, Yıkımın, Boyutları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1993-2023 yılları arasında Türkiye'de "ÇED Gerekli Değildir" kararı verilen proje sayısı 77.434'tür. Bu projelerin yarısı madencilik sektörüne aittir. Dağlar taş ve mermer ocaklarıyla delik deşik edilirken, bu süreçlerin daha da hızlanmasına yönelik düzenlemeler yapılmaktadır. AKP'nin 22 yıllık inşaat ve rant odaklı ekonomik politikaları, bu projelerin genişlemesine olanak tanımıştır. Bu durum, ekolojik yıkımın yanı sıra emekçilerin haklarının da gasp edilmesine neden olmuştur. </p>
<p></p>
<h3>Deprem Bölgesi: Yeni Rant Alanı</h3>
<p></p>
<p>6 Şubat 2023'te meydana gelen büyük depremin ardından, Türkiye'nin deprem bölgeleri hızlıca rant alanlarına dönüştürülmüştür. Bu bölgelerde 497 yeni proje için ÇED süreçleri başlatılmıştır ve bunların 210’u madencilik projelerine aittir. Madencilik faaliyetlerinin bu bölgelerde artması, ekolojik ve sosyal riskleri daha da derinleştirmektedir. Türkiye’nin önde gelen ekoloji örgütleri, bu rant süreçlerini belgeleyerek, kamuoyunun dikkatini bölgedeki yıkıma çekmeye çalışmaktadır.</p>
<p></p>
<h3>Türkiye’nin Madencilik Patlaması</h3>
<p></p>
<p>Deprem bölgelerinde başlayan ÇED süreçlerine ek olarak, Türkiye genelinde madencilik projeleri hız kazanmıştır. 2008-2023 yılları arasında 386 bin maden ruhsatı verilmiştir. Bu ruhsatlar, maden projelerinin önünü açarken, ekosistem üzerinde ciddi bir baskı yaratmaktadır. Erzincan İliç'teki Çöpler Altın Madeni'nde yaşanan çevre felaketi, bu projelerin yarattığı ekolojik ve sosyal sorunları bir kez daha gözler önüne sermiştir.</p>
<p></p>
<h3>Ekokırım ve Emekkırım Suçları</h3>
<p></p>
<p>Türkiye, madencilik projelerinin doğa ve insan üzerindeki yıkıcı etkilerini yeni konuşmaya başlamıştır. Maden projeleri hava, su ve toprağın kirlenmesine neden olurken, emekçilerin hakları da büyük oranda ihlal edilmektedir. Özellikle madencilik faaliyetleri, emek sömürüsünün en yoğun yaşandığı sektörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu süreçlerde ekokırım ve emekkırım suçlarının işlenmesi, toplumsal farkındalığın artmasına rağmen yeterince önlem alınmamasına neden olmaktadır.</p>
<p></p>
<h3>Deprem Sonrası ÇED Süreçleri ve Proje Artışları</h3>
<p></p>
<p>Depremden etkilenen 11 ilde toplamda 497 proje için ÇED süreci başlatılmıştır. Bu projeler arasında en dikkat çekici olanlar madencilik, çimento, petrol arama ve güneş enerjisi santralleridir. Deprem sonrası bölgede 177 GES (Güneş Enerji Santrali) projesi için süreç başlatılmış, eski maden sahaları bu projelerle doldurulmuştur. Ayrıca, deprem sonrası 42 çimento ve hazır beton projesi için de ÇED süreci başlatılmıştır. Bu tablo, depremden etkilenen bölgelerin nasıl bir rant alanına dönüştürüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p></p>
<h3>Madencilik Yasasında Değişiklik Teklifi ve Etkileri</h3>
<p></p>
<p>TBMM’ye 29 Ocak 2024'te sunulan “Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, madencilik faaliyetlerini kolaylaştıran düzenlemeler içermektedir. Teklif, madencilik faaliyetlerini engelleyen yasal düzenlemeleri ortadan kaldırmayı hedeflemekte ve özellikle inşaat sektörü için gerekli olan taş ve mermer gibi II. Grup madenlerin daha kolay çıkarılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu düzenlemelerle birlikte, ÇED süreçlerinde büyük kolaylıklar sağlanmakta ve “ÇED Gerekli Değildir” kararlarıyla projeler hızla hayata geçirilmektedir.</p>
<p></p>
<h3>Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Türkiye’de madencilik sektörü, ekolojik yıkım ve emek sömürüsüyle birlikte büyümeye devam etmektedir. ÇED süreçlerinde yapılan düzenlemeler, projelerin hızlanmasını sağlarken, doğal alanlar ve kültürel miraslar sermayenin kullanımına sunulmaktadır. Deprem bölgelerinin rant alanına dönüştürülmesi ve madencilik faaliyetlerinin artması, Türkiye’deki ekokırım ve emekkırım suçlarının boyutlarını daha da büyütmektedir. Bu süreçlere karşı toplumsal farkındalık oluşturulmalı ve dayanışma ağlarıyla ekolojik yıkıma karşı mücadele edilmelidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kanal Istanbul’un Çevreye Etkileri Nedir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kanal-istanbulun-cevreye-etkileri-nedir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kanal-istanbulun-cevreye-etkileri-nedir</guid>
<description><![CDATA[ Kanal İstanbul su sorunu mu yaratacak? Doğaya etkileri ne olacak?  Kanal İstanbul projesi, ekosistemler ve bu alanlarda yaşayan canlı türleri üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratacak potansiyele sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e825792a60d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kanal, Istanbul’un, Çevreye, Etkileri, Nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kanal İstanbul’un Ekosistemler ve Canlı Türleri Üzerindeki Olumsuz Etkileri</strong></p>
<p>Kanal İstanbul projesi, ekosistemler ve bu alanlarda yaşayan canlı türleri üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratacak potansiyele sahiptir. Proje sahasında deniz, göl, dere, bataklık, kumul, sazlık, orman, tarım alanları, mera, maki ve kayalık gibi zengin ekosistem çeşitliliği bulunmaktadır. Bu çeşitlilik, pek çok farklı habitatı barındırır. Alanda 14 endemik tür, BERN Sözleşmesi’nin Ek II Listesi’nde yer alan 119 tür ve Ek III Listesi’nde yer alan 76 tür yaşamaktadır.</p>
<p>Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu’nun ekosistemler ve canlılar bölümünde önemli eksiklikler göze çarpmaktadır. En dikkat çekici sorun, proje etki alanının ekolojik olarak doğru bir şekilde belirlenmemiş olmasıdır. Proje etki alanı sadece kentsel rezerv alanı sınırları göz önünde bulundurularak belirlenmiş, ancak bu tür projelerin tüm Marmara Bölgesi’ni kapsayacak şekilde incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca, canlı türlerinin envanteri dar kapsamlı bir alanda çalışılmış ve flora ile fauna envanterleri yeterli düzeyde tamamlanmamıştır. Yalnızca örnek alanlarda yapılan gözlemler ve ölçümler, alanda bulunabilecek tüm türleri belirleyememiştir. Bu da, projeden kaynaklanabilecek olumsuz etkilerin giderilmesi için alınması gereken tedbirlerin yetersiz kalmasına neden olmuştur.</p>
<p>Proje kapsamında türler üzerindeki olumsuz etkilerin önlenmesi adına önerilen tek çözüm ise türlerin taşınmasıdır. Ancak bu öneri bilimsel temelden yoksundur. Türlerin doğal ortamlarından alınıp başka bir yere taşınması, genetik çeşitliliği daraltabilir ve taşınan türlerin yeni ortamlarına uyum sağlayıp sağlayamayacağı belirsizdir. Özellikle, BERN Sözleşmesi’ne göre korunması gereken türlerin bulunduğu bu alanda, sözleşmeye aykırı hareket edilmesi de başka bir önemli sorunu teşkil etmektedir.</p>
<p>Kanal İstanbul’un sadece ormanlar üzerindeki etkisi bile kaygı vericidir. İstanbul’un orman alanları son 50 yılda yaklaşık 27.000 hektar azalmışken, kanal projesi bu azalmanın devam etmesine neden olacaktır. Üstelik kanalın yok edeceği ormanların bir kısmı muhafaza ormanı niteliğindedir. Projenin ekonomik getirileri öne sürülse de, fayda-maliyet analizinde ekolojik maliyetin göz ardı edilmesi dikkat çekicidir. Gerçek maliyetin hesaplanabilmesi için yok edilecek ekosistemler, habitatlar ve canlı türlerinin sağladığı ekosistem hizmetlerinin de dahil edilmesi gerekir.</p>
<p>Son olarak, 2020 yılında yaşanan Kovid-19 salgını, kalabalık şehirlerin doğal afetlere ve krizlere karşı ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. İstanbul, salgından en fazla etkilenen şehirlerden biri olmuştur. Bu durum, nüfus artışını tetikleyecek Kanal İstanbul ve Yenişehir projelerinin ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İstanbul’u daha fazla cazibe merkezi haline getirmek yerine, Anadolu’da yapılacak yatırımlarla nüfusun bu bölgelerde tutulması ve daha dengeli bir şehirleşme sağlanması gerekmektedir.</p>
<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="f2176840-e886-4634-a6b4-5f3e1842df03" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<p><strong>Kanal İstanbul ÇED Raporu'nun Yetersizliği: Fiziki Coğrafya ve İklim Değişikliği Üzerine Değerlendirme</strong></p>
<p>Kanal İstanbul projesi, fiziksel coğrafya, jeomorfoloji, atmosfer, hava, iklim ve iklim değişikliği gibi kritik alanlarda ciddi eksiklikler içeren bir Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu ile ilerlemektedir. Rapor, bu konularda gerekli analizleri, değerlendirmeleri ve modellemeleri yapmaktan tamamen yoksundur. Milyonlarca yılda evrimleşmiş bu coğrafyanın, böyle büyük bir proje ile değiştirilmek istenmesi, çok daha kapsamlı bir yöntemle ele alınmalıydı.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e823fbaff87.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Modelleme Eksiklikleri ve Yöntem Yetersizlikleri</strong></p>
<p>Böylesine büyük ölçekli bir proje, bölgenin jeomorfolojik yapısına, iklimine ve fiziksel çevresine etki edebilecek karmaşık bir dizi faktörü içerir. Ancak, ÇED Raporu’nda bu faktörlerin her biri için ayrı modellemeler yapılmamış ve konulara özgü bilimsel öngörüler oluşturulmamıştır. Her veri ve öge için ayrı ayrı modelleme ve tahminlerin yapılması, bu model sonuçlarının kümülatif etkilerinin güncel ve gelecekteki yansımalarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak rapor, bu tür çok değişkenli istatistiksel yöntemlere yer vermemiştir.</p>
<p>Örneğin, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) sunduğu Temsili Konsantrasyon Yolu (RCP) senaryoları, atmosferdeki sera gazı birikiminin etkilerini dikkate alarak iklim değişikliğine yönelik öngörüler sunar. Bu senaryolar, İstanbul ve çevresindeki meteorolojik parametrelerdeki ve deniz seviyesi değişiklikleri ile kanal arasındaki etkileşimi belirlemek için kullanılmalıydı. Ancak bu da göz ardı edilmiştir. İklim değişikliğinin yalnızca ortalama veya toplam etkileri değil, aynı zamanda değişkenlik ve uç olaylar (örneğin sıcaklık ekstremeleri) üzerine ayrı modellemeler yapılmalıydı.</p>
<p><strong>Fiziksel Oşinografi ve Sis Oluşumu Riskleri</strong></p>
<p>Kanal İstanbul’un fiziki coğrafya üzerindeki etkileri, deniz seviyesi, dalga ve akıntılar gibi oşinografik faktörlerle de bağlantılıdır. Ancak bu konular, raporda yeterince ele alınmamıştır. İklim modellerinin çıktıları, bu fiziksel oşinografik analizlerin de bir parçası olarak kullanılmalıydı. Özellikle, kanalın buharlaşma ve sis oluşumu üzerindeki etkileri, dikkat edilmesi gereken bir başka kritik meseledir. Sıcak aylarda kanalın buharlaşmaya neden olma, buharlaşma sislerinin artışı, soğuk aylarda ise radyasyon ve adveksiyon kaynaklı sislerin ömrünü uzatarak daha yoğun ve kalıcı hale gelme riski bulunmaktadır. Ancak ÇED Raporu, bu potansiyel etkiler hakkında herhangi bir değerlendirme yapmamıştır.</p>
<p><strong>Sis Oluşumu ve İstanbul Üzerindeki Etkileri</strong></p>
<p>Kanalın yakın çevresinde oluşabilecek sis olayları, İstanbul Havalimanı ve Terkos Gölü gibi alanlarda ek sorunlara neden olabilir. Bilimsel çalışmalar, bu tür sislerin oluşumunda artış olasılığını ve sisin daha geniş alanlara yayılma potansiyelini ortaya koymuştur. Çanakkale örneği ışığında, Kanal İstanbul çevresinde bu tür sislerin artacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu önemli konuya ÇED Raporu’nda hiç değinilmemiştir.</p>
<p>Kanal İstanbul projesinin doğa üzerindeki olası etkileri, kapsamlı ve ayrıntılı bir değerlendirme süreci gerektirmektedir. Fiziki coğrafya, iklim ve atmosfer gibi hayati konularda gerekli modellemeler ve analizler yapılmamış, mevcut yöntemler yetersiz kalmıştır. Projenin sürdürülebilirliği ve olası olumsuz sonuçlarının önlenmesi adına, ÇED sürecinin yeniden gözden geçirilmesi ve daha kapsamlı bilimsel çalışmalarla desteklenmesi şarttır.<span class="overflow-hidden text-clip whitespace-nowrap text-sm"></span></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e8257be2b2a.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Kanal İstanbul Projesi ve ÇED Süreci: Hukuki ve Çevresel İnceleme</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi, çevre üzerindeki olumsuz etkilerin önlenmesi ya da en aza indirilmesi amacıyla bir Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci ile şekillendirilmiştir. ÇED sürecinin amacı, projenin çevreye olabilecek zararlarını belirlemek ve bu zararları ilgili mevzuat ve bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeye indirmek için gerekli önlemleri belirlemektir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen "ÇED Olumlu Kararı" bu sürecin bir sonucudur ve projenin çevre üzerindeki etkilerinin kontrol altına alınabileceğini öne sürmektedir. Ancak, bu karar ve ÇED sürecinin içeriği ciddi yasal ve bilimsel çelişkiler barındırmaktadır.</p>
<p><strong>ÇED Sürecindeki Eksiklikler ve Hukuki Çelişkiler</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi, birçok uluslararası sözleşme, kanun ve yönetmelik tarafından belirlenen çevre koruma ilkeleri ile örtüşmeyen yönler barındırmaktadır. Karadeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması Sözleşmesi, Orman Kanunu, Mera Kanunu ve Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği gibi mevzuatlar, çevre üzerindeki olumsuz etkilerin minimize edilmesini ve doğal kaynakların korunmasını zorunlu kılar. Ancak, projenin ÇED raporunda bu yükümlülüklerin gerektiği gibi ele alınmadığı ve olumsuz etkilerin giderilmesi için önerilen tedbirlerin yetersiz olduğu iddia edilmektedir.</p>
<p>Örneğin, projenin Sazlıdere Barajı’nı tamamen ortadan kaldırması, hem Çevre Kanunu hem de İçme-Kullanma Suyu Havzalarının Korunmasına Dair Yönetmelik ile çelişmektedir. Su kaynaklarının korunması gerektiği açıkça belirtilmesine rağmen, bu barajın ortadan kaldırılması çevre mevzuatıyla bağdaşmamaktadır.</p>
<p><strong>Hafriyat Atıkları ve Yönetmeliklere Aykırılık</strong></p>
<p>Proje kapsamında çıkacak hafriyat atıklarının Karadeniz kıyısında dolgu malzemesi olarak kullanılacağı ifade edilmiştir. Ancak, Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği, bu tür dolgu işlemlerini açıkça yasaklamaktadır. Bu durum, ÇED raporunun mevcut mevzuatla uyumsuz olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Küçükçekmece Gölü’nden çıkarılacak dip tarama malzemesinin Karadeniz veya Marmara Denizi'ne atılacağı belirtilmiştir. Ancak, bu malzemelerin yönetmeliklere uygun bir şekilde bertaraf edilmesi gerekmekte olup, gölden çıkarılan bu atıkların denizlere atılması yasal olarak mümkün değildir.</p>
<p><strong>ÇED Sürecine Karşı Hukuki İtirazlar</strong></p>
<p>İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre, idari işlemler yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönünden hukuka aykırı ise dava açılabilir. Kanal İstanbul projesine verilen "ÇED Olumlu Kararı"nın bu kapsamda iptali için idari yargıya başvurulabilir. İtirazlarda, mevzuata aykırılıklar bilimsel esaslara uygun olarak değerlendirilecek ve bilirkişiler tarafından hazırlanan raporlar ışığında karar verilecektir.</p>
<p>Sonuç olarak, Kanal İstanbul Projesi’nin çevresel etkilerinin yetersiz şekilde ele alındığı ve mevcut mevzuatla çelişkili uygulamaların önerildiği görülmektedir. Bu çelişkiler, projenin sürdürülebilirliği ve çevreye vereceği zararların kontrol altına alınabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.</p>
<p><strong>Kanal İstanbul Projesi: Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Değerlendirme</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi, boğaz trafiğini hafifletmek ve kanal etrafında yeni yerleşim alanları oluşturmak gibi getiriler hedeflese de, bu hedeflerin gerçekleşmesi için önemli yatırım ve operasyonel maliyetler gerekmektedir. Kanalın açılması, hafriyatın bertarafı, betonarme istinat yapıları ve köprü inşaatları gibi büyük maliyet kalemleri, projenin ülke kaynaklarının önemli bir kısmını kullanacağını ve alternatif yatırım alanlarının bu kaynaklardan mahrum kalacağını gösterir niteliktedir. Bu bağlamda, projenin mali kaynaklarının diğer kullanım alanlarıyla karşılaştırılması ve bunların getireceği faydaların da dikkate alınması gereklidir.</p>
<p><strong>Yatırım Maliyetleri ve Ekonomik Riskler</strong></p>
<p>Projenin yatırım maliyetlerinin oldukça yüksek olacağı öngörülmektedir. Özellikle hafriyatın bertaraf edilmesi, kanalın inşası için gerekli altyapı yatırımları ve kanal etrafında yapılacak köprüler ve diğer yapılar, bu maliyetlerin büyük bir kısmını oluşturacaktır. Bu büyük bütçeli harcamalar, ülke ekonomisinin farklı alanlarda yapılabilecek yatırımlarını da sınırlayabilir. Kaynakların böyle bir mega projeye aktarılması, eğitim, sağlık, tarım ve altyapı gibi diğer öncelikli alanlarda yapılacak yatırımların azalmasına neden olabilir.</p>
<p><strong>Bölgedeki Sosyo-Ekonomik Etkiler</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi'nin bölgedeki mevcut kullanıcılar üzerindeki etkileri de göz ardı edilemez. Tarımla uğraşan bölge halkı, projeyle birlikte toprak kayıpları, gelir azalması ve yerinden edilme gibi ekonomik ve sosyal zorluklarla karşılaşacaktır. Bu durum, kırsal kesimde geçimini tarımdan sağlayan halkın ekonomik açıdan mağdur olmasına yol açabilir ve sosyal yapıda bozulmalara neden olabilir.</p>
<p><strong>Ekolojik Tahribat ve Riskler</strong></p>
<p>En önemli tartışma noktalarından biri ise projenin doğuracağı ekolojik tahribattır. Kanalın açılmasıyla birlikte ekosistem üzerinde meydana gelecek zararlar, özellikle Marmara ve Karadeniz'deki deniz yaşamını olumsuz etkileyebilir. Bunun yanı sıra, bölgedeki ormanlık alanlar, tarım arazileri ve su kaynakları da zarar görecektir. Ekolojik tahribatın uzun vadeli ve geri dönülemez olma ihtimali, projeye karşı önemli bir eleştiri noktasıdır. Bu bağlamda, "ihtiyatlılık" ilkesinin uygulanması büyük önem taşır. Projenin yaratabileceği ekolojik yıkımlar göz önünde bulundurularak, acele kararlar alınmamalıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e8257a9f816.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Finansal ve Çevresel Fizibilite Eksikliği</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi'nin finansal fizibilite çalışması henüz kapsamlı bir şekilde sunulmamıştır. Mevcut ÇED raporu, projenin ekonomik boyutuna dair kısıtlı bilgi vermekte ve projenin uzun vadeli ekonomik sürdürülebilirliği hakkında belirsizlikler içermektedir. Ekolojik ve ekonomik maliyetlerin yeterince değerlendirilmediği bu durumda, böylesi bir mega projenin hızlıca hayata geçirilmesi yerine, daha detaylı çalışmalar ve kamuoyunun geniş katılımıyla yapılacak bir tartışma süreci gereklidir.</p>
<p>Sonuç olarak, Kanal İstanbul Projesi'nin ekonomik, sosyal ve ekolojik etkilerinin bütüncül bir şekilde ele alınması ve risklerin minimize edilmesi adına daha dikkatli ve uzun vadeli bir değerlendirme yapılması şarttır.</p>
<p><strong>Kanal İstanbul Projesi: İklim, Hava Kalitesi ve Havaalanı Üzerindeki Potansiyel Etkiler</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi’nin ÇED raporunda, bazı önemli çevresel ve hava koşulları göz ardı edilmiştir. Projenin meteorolojik ve iklim parametreleri üzerindeki etkilerinin yetersiz şekilde incelenmiş olması, özellikle hava kirliliği, buğu sisi, kuvvetli çapraz rüzgârlar ve kent ısı adası gibi faktörlerin dikkate alınmaması projenin çevresel etkilerini sorgulatmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e82577d108f.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Buğu Sisi ve Düşük Görüş Problemleri</strong></p>
<p>Kanal İstanbul’un güney kesimlerindeki sıcak su yüzeyi, sonbaharda buğu sisine yol açabilir. Buğu sisleri, özellikle düşük görüş koşulları yaratarak hava trafiği ve deniz ulaşımı açısından büyük tehlikelere yol açabilir. İstanbul Havalimanı gibi büyük havalimanlarının verimliliği, düşük görüş koşulları nedeniyle olumsuz etkilenebilir. Ayrıca, bu sorunların kış aylarında daha belirgin hale geleceği ve bölgedeki ulaşım altyapısına ciddi operasyonel zorluklar getireceği tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>Kuvvetli Çapraz Rüzgârlar ve Türbülans Problemi</strong></p>
<p>Projenin etkileri arasında en önemli sorunlardan biri, kanal su yüzeyinin rüzgâr hareketlerini güçlendirmesi ve İstanbul Havalimanı’nın kuzey-güney pistlerinde kuvvetli çapraz rüzgârlar oluşturmasıdır. Özellikle poyraz, karayel ve lodos gibi hâkim rüzgâr yönlerinden gelen rüzgârların şiddetlenmesi, havalimanı operasyonlarını ciddi şekilde aksatabilir. Bu durum, havalimanı için ICAO’nun (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) belirlediği güvenlik ve verimlilik standartlarının altında bir performansa neden olabilir, dolayısıyla havalimanı kapasitesinde ve uçuş güvenliğinde azalma yaşanabilir.</p>
<p><strong>Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları</strong></p>
<p>Proje bölgesinde kanal boyunca inşa edilecek yeni yerleşim alanlarının ve kanal içindeki gemi trafiğinin, İstanbul’un hava kalitesi üzerinde önemli olumsuz etkiler yaratacağı öngörülmektedir. Özellikle batıdan gelen hava sistemleri ile taşınacak olan bu ilave emisyonlar, İstanbul’da hava kirliliği ve asit yağışlarına neden olabilir. Bu durum, özellikle üst solunum yolları hastalıkları ve lösemi gibi sağlık sorunlarını artırma potansiyeline sahiptir. Ayrıca, bu kirlilik İstanbul’un kuzey ormanlarına ve Terkos gibi önemli su kaynaklarına zarar verebilir.</p>
<p><strong>Kent Isı Adası Etkisi ve Halk Sağlığı</strong></p>
<p>Kanal İstanbul ve çevresinde inşa edilecek yeni uydu kentler, şehrin mevcut meteorolojik yapısını olumsuz etkileyecek ve kent ısı adası etkisini artıracaktır. Özellikle sıcak hava dalgalarının sıklığı, şiddeti ve süresinde bir artış beklenmekte olup, bu durum İstanbul’da ısı çarpması vakalarını artırabilir. Kent ısı adası etkisi, şehrin hava kalitesini düşürerek, tarihî ve doğal dokusu için de tehlike yaratmaktadır.</p>
<p>Kanal İstanbul Projesi'nin çevresel ve meteorolojik etkilerinin yetersiz bir şekilde ele alındığı görülmektedir. Proje, hem ekosistem hem de insan sağlığı üzerinde ciddi tehditler oluşturabilecek potansiyellere sahiptir. Bu bağlamda, özellikle hava kalitesi, rüzgâr ve sıcaklık değişimleri gibi faktörlerin daha kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi ve projeye dair kararların aceleye getirilmemesi gerektiği açıktır.</p>
<p><strong>Kanal İstanbul Projesi: Yeraltı Suları ve Su Kaynaklarına Olası Etkiler</strong></p>
<p>İstanbul gibi su kıtlığı çeken bir mega kentte, yeraltı suyu rezervlerinin korunması yaşamsal bir öneme sahiptir. Kanal İstanbul Projesi’nin yeraltı suları ve içme suyu kaynakları üzerindeki etkileri yeterince araştırılmadığından, projenin bu alandaki potansiyel olumsuz etkilerine yönelik eleştiriler gündeme gelmiştir.</p>
<p><strong>Yeraltı Suyu Modeli ve Eksiklikler</strong></p>
<p>Ocak 2020’de onaylanan ÇED raporunun ekinde bulunan “Yeraltı Suyu Modeli Final Raporu” incelendiğinde, modelin sınırlı veri ve eksikliklerle hazırlanmış olduğu görülmektedir. Modelde, özellikle seçilen model alanının büyüklüğü ve sınır koşullarındaki eksiklikler, projenin yeraltı suları üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi zorlaştırmaktadır. Hazırlanan raporun bir ön değerlendirme niteliğinde olduğu belirtilmiş, nihai proje aşamasında daha ayrıntılı bir yeraltı suyu modelinin yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Ancak, böylesine büyük ve geri dönüşü olmayan bir projenin, yalnızca ön değerlendirme sonuçlarına dayanılarak yönlendirilmesi ciddi bir bilimsel yetersizlik olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><strong>Tuzlanma Riski ve Karstik Akiferler</strong></p>
<p>Kanalın sağ sahilinde bulunan stratejik öneme sahip karstik akiferlerde tuzlanma sorunlarının ortaya çıkabileceği raporda belirtilmiştir. Bu durum, bölgedeki su kaynaklarının tuzlu su girişimi nedeniyle zarar görme riskini gündeme getirmektedir. Ayrıca, kanalın sol sahilindeki güney bölgesinin model kapsamına alınmaması da büyük bir eksiklik olarak değerlendirilmektedir. Bu bölge, projenin olası su kaynakları üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde önemli bir role sahiptir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e8257951af4.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Yeraltı Suyu Seviyesindeki Düşüşler ve Sulama Sorunları</strong></p>
<p>Kanal güzergâhı ve çevresindeki yeraltı suyu seviyelerinin düşmesi, özellikle tarım alanlarında sulama suyu yetersizliklerine neden olabilir. Mevcut su kaynakları üzerindeki bu olumsuz etki, bölgedeki tarımsal faaliyetleri ve dolaylı olarak ekonomik yapıyı olumsuz yönde etkileyebilir.</p>
<p><strong>Bilimsel Yaklaşım Eksikliği</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi, büyük ekolojik ve çevresel etkiler taşıdığı için kentin su kaynaklarına olan etkilerinin çok daha ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde araştırılması gerekmektedir. Ancak, şu ana kadar yapılan çalışmaların yalnızca bir ön değerlendirme düzeyinde kalmış olması ve kesin sonuçlar ortaya koymamış olması, bilimsel açıdan kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bu durum, su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilirliği açısından önemli riskler taşımaktadır.</p>
<p>Kanal İstanbul Projesi’nin su kaynakları ve yeraltı suyu üzerindeki etkilerinin yeterince araştırılmamış olması, hem bölgedeki su kaynaklarının korunması hem de projenin çevresel sürdürülebilirliği açısından büyük bir risk teşkil etmektedir. Projenin bu aşamada daha ayrıntılı araştırmalara ve bilimsel çalışmalara dayandırılması gerektiği açıktır.</p>
<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="153543ce-eae9-4c8b-828d-130ac703db0a" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<p><strong>Kanal İstanbul Projesi: ÇED Raporunun Yetersizlikleri ve Çevresel Etkileri</strong></p>
<p>Kanal İstanbul Projesi, başta İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi olmak üzere çevresel anlamda geri dönülemez sonuçlar doğurabilecek ciddi riskler taşımaktadır. Ancak, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu bu etkileri kapsamlı ve hassasiyetle ele almamış, eksik ve yanıltıcı değerlendirmeler yapmıştır. Projenin su kaynaklarına, ekosistemlere, ve Marmara Denizi’ne etkileri üzerine yapılan analizler aşağıda detaylandırılmıştır.</p>
<h3><strong>Su Akımları ve Marmara Denizi’ne Olan Etkiler</strong></h3>
<p>Kanalın açılmasıyla İstanbul Boğazı’ndaki doğal su akım bütçesi önemli ölçüde değişecektir. Üst akım debisi %16 azalacak, Marmara Denizi'nden Karadeniz'e doğru olan alt akım debisi %31 artacaktır. Kanal İstanbul, Marmara Denizi’ne 5.500 m³/s debi ile su taşıyacak ve bu su, Küçükçekmece kıyısına boşalacaktır. Bu bölge, Marmara Denizi'nin kirlenmeye en duyarlı ve etkilenmeye açık bölgelerinden biridir.</p>
<p>Kanalın Marmara Denizi’ne taşıyacağı su, 107 ton azot ve 9,5 ton fosfor yükü içererek günde 13 milyon kişinin atıksu yüküne eşdeğer bir kirlilik oluşturacaktır. Bu kirlenme Marmara Denizi’nde uzun vadede kalıcı tahribat ve deniz ekosisteminde ölümcül sonuçlar doğuracaktır. Özellikle İstanbul’daki mevcut ileri biyolojik arıtma tesislerinin atıksu deşarjı ile kıyaslandığında, kanalın taşıdığı kirlilik yükü çok daha yüksektir.</p>
<h3><strong>Sazlıdere Barajı’nın Devre Dışı Kalması ve Su Kıtlığı</strong></h3>
<p>Proje güzergahı üzerinde bulunan Sazlıdere Barajı, İstanbul’un içme suyu ihtiyacını karşılayan önemli kaynaklardan biridir. Barajın devre dışı kalması, 1,35 milyon kişiye yetecek kadar suyun kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumda İstanbul’da kişi başına düşen su miktarı azalacak ve yeni su kaynakları bulma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. İstanbul gibi su kaynakları sınırlı olan bir metropolde bu kaybın nasıl telafi edileceği ciddi bir soru işaretidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e825768f44c.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Hafriyat ve Kıyı Dolgusu</strong></h3>
<p>Kanal İstanbul'un inşası sırasında yaklaşık 1,1 milyar m³ hafriyat çıkarılacağı ve bu hafriyatın 38 kilometrelik bir kıyı dolgusunda kullanılacağı belirtilmiştir. Ancak, bu gevşek hafriyat toprağının denize karışması ve Marmara Denizi boyunca yayılması kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, deniz tabanındaki ekosistemlerin tahrip olmasına ve dip örtüsündeki canlıların yok olmasına neden olabilir. Ayrıca hafriyatın Marmara Denizi'ne taşınması, suyun kalitesini düşürecek ve deniz kirliliğini artıracaktır.</p>
<h3><strong>Küçükçekmece Gölü’nde Dip Tarama ve Kirlilik</strong></h3>
<p>Kanalın güzergahında yer alan Küçükçekmece Gölü’nde 53 milyon m³ dip tarama yapılacak ve bu süreçte yüksek oranda kirlilik içeren çamur atıkları ortaya çıkacaktır. Bu çamur atıklarının basit çökelme tankları içinde susuzlaştırılacağı ve denize döküleceği planlanmıştır. Ancak bu yöntem, çamurun ve kirli suyun yönetmeliklere uygun şekilde arıtılmadan denize deşarj edilmesine neden olacaktır. Bu durum, Marmara Denizi’nde kirlilik seviyesini daha da artıracak ve ekosistemi ciddi şekilde tehdit edecektir.</p>
<h3><strong>Nüfus Artışı, Atık Üretimi ve Su İhtiyacı</strong></h3>
<p>Kanal çevresinde oluşacak yeni yerleşim alanlarının yaklaşık 1,5-2 milyon kişilik bir nüfusu çekeceği öngörülmektedir. Bu nüfus, büyük miktarda enerji tüketimine, günlük 1.500-2.000 ton arasında katı atık üretimine ve hava kirliliğine yol açacaktır. Ayrıca, 1,5 milyonluk nüfusun günlük su ihtiyacı 270.000 m³, yıllık su ihtiyacı ise 100 milyon m³ olacaktır. Bu talep, İstanbul’un mevcut su kaynaklarına ek bir yük getirecek ve şehirdeki su kıtlığını daha da derinleştirecektir.</p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p>Tüm bu veriler, Kanal İstanbul’un çevresel, ekolojik ve su kaynaklarına olan etkilerinin geri dönülemez ve ölümcül olacağını göstermektedir. Kanalın yaratacağı kirlilik, Marmara Denizi’ni kalıcı olarak kirletecek, İstanbul’un su kaynaklarını tehdit edecek ve ekosistemlerin bozulmasına yol açacaktır. Sonuç olarak, tercih "ya İstanbul ya Kanal" şeklinde yapılmalı, böylesi bir projenin uygulanmasının şehrin geleceği üzerinde ciddi olumsuz sonuçlar doğuracağı dikkate alınmalıdır.<span class="overflow-hidden text-clip whitespace-nowrap text-sm"></span></p>
<p><strong>Türk.eco Türkiye Ekoloji Portalı </strong></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eko Turizm ve Ekolojik Yaşam Köyleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eko-turizm-ve-ekolojik-yasam-koeyleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eko-turizm-ve-ekolojik-yasam-koeyleri</guid>
<description><![CDATA[ Günümüz dünyasında, iklim değişikliği ve küresel ısınma gibi çevresel sorunlar, insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklar arasında yer almaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5585b08ae5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eko, Turizm, Ekolojik, Yaşam, Köyleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Biyoçeşitliliğin Korunmasında Eko Tarımın Rolü ve Eko Ekolojik Yaşam Köyü Modeli</em></p>
<p><em>Giriş</em></p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e55933d88ba.jpg" alt=""></p>
<p>Biyoçeşitlilik, gezegenin ekosistemlerinin işleyişi için temel bir unsurdur. Ekosistemlerin sağlıklı bir şekilde işleyişi, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ve insan sağlığının korunması gibi birçok kritikal işlevi vardır. Ancak, sanayileşme, iklim değişikliği ve habitat tahribatı gibi insan kaynaklı tehditler, biyoçeşitliliği tehdit etmekte ve ekosistem dengesini bozmaktadır. Bu bağlamda, eko tarım ve eko ekolojik yaşam köyleri, biyoçeşitliliği korumak ve çevresel sürdürülebilirliği sağlamak için etkili stratejiler sunmaktadır. Bu makalede, eko tarımın biyoçeşitliliğin korunmasındaki rolü, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve Eko Ekolojik Yaşam Köyü modeli detaylandırılacak; öneriler ve örnekler sunulacaktır.</p>
<p><em>Eko Tarım ve Biyoçeşitlilik</em></p>
<p>Eko tarım, çevre dostu tarım yöntemleri ile biyoçeşitliliği destekler. Geleneksel tarım yöntemlerinin aksine, eko tarım kimyasal gübreler ve pestisitler yerine organik girdiler kullanır ve ekosistemlerin sağlıklı işleyişini destekler. Bu yöntemlerin biyoçeşitlilik üzerindeki etkilerini incelemek önemlidir:</p>
<ol>
<li><em>Monokültür Tarımın Önlenmesi:</em> Eko tarım, farklı bitki türlerinin bir arada yetiştirilmesini teşvik eder. Bu çeşitlilik, hastalıkların ve zararlıların yayılmasını önler, toprağın verimliliğini artırır ve biyoçeşitliliği destekler. Örneğin, Kenya’daki eko tarım projeleri, çeşitli sebze ve meyve türlerinin birlikte yetiştirilmesiyle tarımsal verimliliği artırmıştır.</li>
</ol>
<p>2. <em>Toprak Sağlığının Korunması:</em> Organik gübreler ve kompost kullanımı, toprağın doğal yapısını korur ve biyolojik çeşitliliği destekler. Çiftliklerde uygulanan bu yöntemler, toprağın organik madde içeriğini artırarak, daha sağlıklı bir ekosistem oluşturur. Türkiye’deki organik tarım uygulamaları, toprak sağlığının korunmasına ve biyoçeşitliliğin artmasına katkıda bulunmuştur.</p>
<p>3. <em>Su Kaynaklarının Korunması:</em> Eko tarım, su kaynaklarını korumak için sürdürülebilir sulama yöntemleri kullanır. Yağmur suyu hasadı ve su tasarrufu sağlayan sistemler, su kaynaklarının verimli kullanımını sağlar ve su ekosistemlerinin sağlığını destekler.</p>
<p><em>Sürdürülebilir Ekonomik Büyüme</em></p>
<p>Eko tarım ve eko turizm, sürdürülebilir ekonomik büyümenin anahtar bileşenleridir. Bu iki alanın entegrasyonu, hem çevresel hem de ekonomik açıdan faydalar sağlar. Öneriler ve örnekler şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Yerel Ekonominin Desteklenmesi:</em> Eko tarım, yerel ürünlerin yetiştirilmesi ve tüketilmesini teşvik eder, bu da yerel ekonomiyi güçlendirir. Örneğin, Brezilya’daki yerel eko tarım projeleri, küçük ölçekli çiftçilere destek sağlayarak, yerel ekonomiyi canlandırmış ve gıda güvenliğini artırmıştır.</li>
</ol>
<p>2. <em>Eko Turizm ile Ekonomik Fırsatlar:</em> Eko turizm, doğal güzelliklerin korunmasını sağlar ve yerel halk için ekonomik fırsatlar yaratır. Türkiye’nin eko turizm bölgelerinde, yerel halkın konaklama, rehberlik ve el sanatları gibi alanlarda iş bulma imkânı artmıştır.</p>
<p>3. <em>Karbon Salınımının Azaltılması:</em> Eko tarım ve eko turizm, karbon salınımını azaltmaya yardımcı olur. Yeşil binalar, yenilenebilir enerji kullanımı ve sürdürülebilir ulaşım yöntemleri, bu sürecin önemli bileşenleridir. Örneğin, Almanya’daki eko köyler, düşük karbon ayak izi ile çevresel sürdürülebilirliği desteklemektedir.</p>
<p><strong><em>Genel Felsefe ve Proje Özellikleri</em></strong></p>
<p>Eko Ekolojik Yaşam Köyü modeli, çevresel sürdürülebilirliği desteklemek amacıyla tasarlanmış bir projedir. Projenin özellikleri ve öneriler şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Yenilikçi Yaşam Tarzı: </em>Ekolojik yaşam köyleri, yenilikçi ve sürdürülebilir yaşam tarzlarını teşvik eder. Bu yaşam alanları, enerji verimliliği ve çevresel uyum açısından model oluşturur.</li>
</ol>
<p>2. <em>Yeşil Yapılar ve Geri Dönüşüm: </em>Eko köylerde, yeşil binalar ve geri dönüşümlü malzemeler kullanımı yaygındır. Örneğin, Fransa’daki ekoköyler, %100 geri dönüşümlü malzemeler kullanarak çevresel etkilerini minimize eder.</p>
<p>3. <em>Enerji Verimliliği ve Atık Yönetimi:</em> Kendi enerjisini üreten ve atık üretmeyen sistemler, sürdürülebilir bir yaşam alanı sağlar. Japonya’daki bazı eko köyler, güneş enerjisi panelleri ve atık geri dönüşüm sistemleri ile bu hedefe ulaşmıştır.</p>
<p><strong><em>Biyoçeşitliliğin Korunmasında Eko Tarımın Rolü</em></strong></p>
<p>Eko tarım, biyoçeşitliliğin korunmasına katkıda bulunur ve ekonomik açıdan yerel halkın faydalanmasını sağlar. Öneriler ve örnekler şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Yerel Tohumların Korunması:</em> Ata tohumlarının kullanımı, genetik çeşitliliği korur ve yerel ekosistemlerin sürdürülebilirliğini destekler. Örneğin, Hindistan’daki yerel çiftçiler, ata tohumlarıyla yapılan üretimle biyoçeşitliliği artırmış ve tarımsal sürdürülebilirliği sağlamıştır.</li>
</ol>
<p>2. <em>Sürdürülebilir Tarım Yöntemleri:</em> Topraksız tarım ve permakültür gibi yenilikçi yöntemler, özellikle şehirlerde tarım yapma imkânı sunar ve biyoçeşitliliği destekler. Şili’deki şehir bahçeciliği projeleri, bu tür yöntemleri kullanarak, şehirlerde gıda üretimini artırmıştır.</p>
<p><strong>Eko Turizm ve Ekonomik Fırsatlar</strong></p>
<p>Eko turizm, çevre bilincini artırırken, yerel halk için ekonomik fırsatlar yaratır. Öneriler ve örnekler şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Doğal Kaynakların Korunması:</em> Eko turizm, doğal kaynakların korunmasına katkıda bulunur ve bu kaynakların sürdürülebilir yönetimini destekler. Kenya’daki eko turizm projeleri, vahşi yaşamın korunmasına ve yerel halkın ekonomik kalkınmasına yardımcı olmuştur.</li>
</ol>
<p>2. <em>Yerel İşletmelerin Desteklenmesi: </em> Eko turizm, yerel işletmeleri destekler ve istihdam yaratır. Brezilya’daki Amazon bölgesinde, eko turizm, yerel el sanatları ve konaklama işletmelerini teşvik etmiştir.</p>
<p><strong><em>Stratejik Tarım Uygulamaları</em></strong></p>
<p>Stratejik tarım uygulamaları, ülkelerin kendi kendine yeterli olmasını sağlar ve biyoçeşitliliği korur. Öneriler ve örnekler şu şekildedir:</p>
<ol>
<li><em>Yerel Tohumların Kullanımı: </em> Ata tohumları ve yerel tohumların korunması, tarımın sürdürülebilirliğini sağlar. Türkiye’de, Ata Tohumları Derneği’nin çalışmaları, yerel tohumların korunmasına ve yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmuştur.</li>
</ol>
<p>2. <em>Topraksız Tarım ve Şehir Tarımı: </em> Topraksız tarım gibi yenilikçi yöntemler, şehirlerde tarım yapma imkânı sunar. Hollanda’daki topraksız tarım projeleri, şehirlerde gıda üretimini artırmış ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemiştir.</p>
<p><strong><em>İklim Değişikliği ve Küresel Kıtlık </em></strong></p>
<p>2. <em>Su ve Toprak Yönetimi:</em></p>
<p>Su tasarrufu sağlayan yöntemler ve toprak koruma stratejileri, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli rol oynar. Avustralya’daki su yönetimi projeleri, kuraklık koşullarında tarımsal verimliliği korumak için çeşitli su tasarrufu yöntemleri ve modern sulama sistemleri kullanmıştır. Bu projeler, su kaynaklarını verimli kullanarak tarımsal üretimi sürdürmeyi başarmıştır. Ayrıca, toprak erozyonunu önlemek için yapılan uygulamalar, toprağın verimliliğini ve ekosistem sağlığını korur.</p>
<p>3. <em>İklim Dostu Tarım Uygulamaları:</em></p>
<p>Karbon emisyonlarını azaltmak ve tarımsal üretimin iklim değişikliği ile uyumlu hale gelmesini sağlamak için çeşitli iklim dostu tarım uygulamaları geliştirilmiştir. Bu uygulamalar arasında no-till (toprak işleme yapmadan tarım) yöntemleri, karbon yutakları olarak işlev görebilen ağaçlandırma projeleri ve enerji tasarrufu sağlayan tarım teknikleri yer alır. Kanada’daki no-till uygulamaları, toprağın karbon depolama kapasitesini artırarak, iklim değişikliğiyle mücadeleye katkıda bulunmuştur.</p>
<p><em>Eko Tarım ve Sürdürülebilir Kalkınma</em></p>
<p>Eko tarımın biyoçeşitlilik ve sürdürülebilir kalkınma üzerindeki etkileri geniş bir spektrumda değerlendirilmelidir. Eko tarımın sunduğu fırsatlar, toplumsal ve çevresel hedeflere ulaşmada önemli bir rol oynar:</p>
<ol>
<li><em>Sosyal Sürdürülebilirlik: </em> Eko tarım, yerel toplulukların güçlendirilmesine ve sosyal adaletin sağlanmasına katkıda bulunur. Yerel çiftçilere eğitim ve destek sunan eko tarım projeleri, toplumların kendi gıda güvenliğini sağlamalarına ve çevresel farkındalıklarını artırmalarına yardımcı olur. Hindistan’daki organik tarım kooperatifleri, yerel çiftçilerin gelirlerini artırmış ve toplulukların kalkınmasını desteklemiştir.</li>
</ol>
<p>2. <em>Çevresel Sürdürülebilirlik:</em></p>
<p>Eko tarım uygulamaları, doğal kaynakların korunmasını ve ekosistemlerin sağlığını destekler. Toprak sağlığının iyileştirilmesi, su tasarrufu ve biyoçeşitliliğin korunması, eko tarımın temel hedefleri arasında yer alır. Kolombiya’daki organik kafe yetiştiriciliği projeleri, biyoçeşitliliğin korunmasını sağlarken, çevresel etkileri en aza indirmiştir.</p>
<p>3. <em>Ekonomik Sürdürülebilirlik:</em></p>
<p>Eko tarım, yerel ekonomilerin güçlendirilmesini ve kırsal kalkınmayı destekler. Organik ürünlerin pazar değeri genellikle daha yüksektir ve bu durum, çiftçilere daha iyi ekonomik fırsatlar sunar. Çiftliklerde uygulanan sürdürülebilir tarım yöntemleri, uzun vadede ekonomik verimliliği artırabilir. İtalya’daki organik zeytin yetiştiriciliği projeleri, yerel ekonomiyi canlandırmış ve tarımsal verimliliği artırmıştır.</p>
<p><em>Sonuç ve Öneriler</em></p>
<p></p>
<p>Biyoçeşitliliğin korunması ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması, küresel çapta karşılaşılan önemli zorluklardan biridir. Eko tarım ve eko ekolojik yaşam köyleri, bu hedeflere ulaşmak için etkili stratejiler sunar. Eko tarım uygulamaları, doğal kaynakların korunmasını, toprak sağlığının iyileştirilmesini ve biyoçeşitliliğin desteklenmesini sağlar. Eko turizm ve yerel ekonomik kalkınma, hem çevresel hem de sosyal sürdürülebilirliğe katkıda bulunur.</p>
<p>Öneriler:</p>
<ol>
<li><em>Yerel Tohumların Korunması ve Yaygınlaştırılması: </em> Yerel tohumlar, genetik çeşitliliği korur ve sürdürülebilir tarım uygulamalarına katkıda bulunur. Bu tohumların korunması için devlet destekleri ve eğitim programları oluşturulmalıdır.</li>
</ol>
<p>2. *Sürdürülebilir Tarım Yöntemlerinin Teşvik Edilmesi:*</p>
<p>Organik tarım ve permakültür gibi sürdürülebilir tarım yöntemlerinin yaygınlaştırılması, çevresel ve ekonomik faydaların artırılmasını sağlar. Tarım politikaları, bu yöntemlerin teşvik edilmesi yönünde reformlar içermelidir.</p>
<p>3. <em>Eko Turizmin Desteklenmesi:</em></p>
<p>Eko turizm projeleri, doğal kaynakların korunmasını ve yerel ekonomik kalkınmayı destekler. Bu projelerin desteklenmesi ve yaygınlaştırılması, hem çevresel hem de ekonomik faydaları artırabilir.</p>
<p>4. <em>Akıllı Tarım ve İklim Dostu Uygulamaların Geliştirilmesi:</em></p>
<p>İklim değişikliği ile başa çıkmak için akıllı tarım uygulamaları ve enerji tasarrufu sağlayan teknikler benimsenmelidir. Araştırma ve geliştirme faaliyetlerine yatırım yapılmalı ve yenilikçi çözümler teşvik edilmelidir.</p>
<p>5. <em>Toplum Bilincinin Artırılması:</em></p>
<p>Çevresel sürdürülebilirlik ve biyoçeşitliliğin korunması konusunda toplumsal bilincin artırılması, etkili bir koruma stratejisi için kritik öneme sahiptir. Eğitim ve farkındalık kampanyaları, toplumsal destek ve katılımı teşvik edebilir.</p>
<p>Bu stratejilerin uygulanması, hem biyoçeşitliliğin korunmasına hem de sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Eko tarım ve eko ekolojik yaşam köyleri, bu hedeflere ulaşmak için güçlü araçlar sunar ve bu nedenle, gelecekteki çevresel ve ekonomik stratejilerin merkezinde yer almalıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çocuk  Hastalığı “DMD” Tedavisi SMA’dan daha pahalı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cocuk-hastaligi-dmd-tedavisi-smadan-daha-pahali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cocuk-hastaligi-dmd-tedavisi-smadan-daha-pahali</guid>
<description><![CDATA[ Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD) Hastalığının Türkiye&#039;deki Durumu: Nadir Hastalıkların Tedavi Maliyetleri, Ailelerin Mücadelesi ve Toplumsal Farkındalık Gerekliliği Üzerine Bir İnceleme ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1f7c82896f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çocuk, Hastalığı, “DMD”, Tedavisi, SMA’dan, daha, pahalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD): Nadir Bir Hastalık ve Mücadele Süreci</strong></p>
<p></p>
<p></p>
<h3> Giriş</h3>
<p></p>
<p>Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD), kas dokusunun zayıflaması ve kaybına yol açan, genetik kökenli nadir bir hastalıktır. Dünya genelinde 3.500-5.000 erkek çocuğundan birini etkileyen DMD, çoğunlukla erken yaşlarda motor fonksiyon kayıplarıyla kendini gösterir. Türkiye'de de birçok aile, bu hastalığın tedavisi için zorlu bir mücadele veriyor. Bu araştırma makalesinde, DMD hastalığının genel özellikleri, tedavi maliyetleri, ülkemizdeki hastaların karşılaştığı zorluklar ve mevcut durumu ele alınacaktır.</p>
<p></p>
<h3> Nadir Hastalıklar ve DMD'nin Yeri</h3>
<p></p>
<p>Nadir hastalıklar, ülkeden ülkeye farklı tanımlamalara sahip olmakla birlikte, genellikle 2.000’de 1 veya daha az sıklıkta görülen hastalıklar olarak kabul edilir. Bu hastalıkların çoğu genetik geçişli olup, çoğu ilerleyici, metabolik, kronik ve ölümcül özellikler gösterir. Türkiye’de yaklaşık 5-6 milyon kişi nadir bir hastalığa sahipken, dünya genelinde bu sayı 350-400 milyonu bulmaktadır. Bu hastalıkların büyük çoğunluğu çocukluk yaşlarında ortaya çıkar ve maalesef tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır; sadece yüzde 5’i için onaylı tedavi mevcuttur. DMD de bu kapsamda değerlendirilen ciddi bir kas hastalığıdır ve tedavi maliyetleri nedeniyle aileler büyük zorluklar yaşamaktadır.</p>
<p></p>
<h3> DMD Hastalığı: Tanı ve Belirtiler</h3>
<p></p>
<p>Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD), iskelet kasları, düz kaslar ve kalp kasının inflamasyonu ve dejenerasyonuna yol açarak motor fonksiyon kayıplarına neden olan ilerleyici bir kas zayıflığıdır. Bu hastalık, genellikle erkek çocuklarını etkiler ve erken çocukluk döneminde motor gelişme geriliği, ayakta durmada güçlük gibi belirtilerle ortaya çıkar. DMD'li çocuklar koşma ve atlama gibi temel hareketleri yapmakta zorlanır. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte paytak yürüme, merdiven çıkmada zorlanma, sık düşme gibi belirtiler gözlenir. Zamanla eklem hareketlerinde kısıtlanma ve skolyoz gelişimi görülür. Tedavi edilmezse, DMD hastaları genellikle 20-30 yaşlarında solunum yetmezliği ve kardiyomiyopatiden kaybedilir.</p>
<p></p>
<h3> Tedavi ve Maliyetler</h3>
<p></p>
<p>DMD’nin tedavisi henüz sınırlıdır ve genellikle oldukça pahalıdır. Harb-İş’e bağlı İstanbul Tersane Komutanlığı’nda çalışan Kenan Şit, DMD hastası oğlu Çınar için verdiği mücadeleyi şöyle anlatıyor: “Hastalığın tedavisi yurt dışında mümkün ve maliyeti yaklaşık 3 milyon dolar. Bu yüksek maliyet nedeniyle birçok aile gibi biz de yardım kampanyaları başlatıyoruz.” Kenan Şit’in ifadesine göre, aileler valilik izni alarak sosyal medyada yardım kampanyaları düzenlemekte ve bu süreçte seslerini duyurmaya çalışmaktadır.</p>
<p></p>
<p>DMD tedavisi için mevcut en etkili yöntemlerden biri, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Dubai’de uygulanan gen terapileridir. Tedavi maliyeti Amerika’da 3.4 milyon dolar iken, Dubai’de 2.9 milyon dolara kadar düşebilmektedir. Dubai’nin tercih edilme sebebi, maliyetin nispeten daha düşük olmasıdır. Bu nedenle, Türkiye ve çevre ülkelerden birçok aile tedavi için Dubai’ye gitmeyi tercih etmektedir.</p>
<p></p>
<h3> Toplumsal Farkındalık ve Mücadele</h3>
<p></p>
<p>DMD hastalığının tedavisine erişim zorlukları, aileleri toplumsal farkındalık kampanyalarına yönlendirmektedir. Geçtiğimiz haftalarda DMD’li aileler, Sağlık Bakanlığı önünde CHP Milletvekilleriyle birlikte açıklamalar yaparak seslerini duyurmaya çalıştı. Kenan Şit, “Daha düne kadar ilacımız yoktu, artık ilacımız var. Ancak bu ilaçların Sağlık Bakanlığı tarafından karşılanması için mücadele ediyoruz. Kamuoyunun hastalığı bilmesini ve bize destek olmasını istiyoruz,” diyerek, sürecin zorluklarına dikkat çekti.</p>
<p></p>
<p>Aileler, SMA hastaları gibi DMD hastalarının da kamuoyunda daha fazla bilinmesini ve desteklenmesini talep ediyor. DMD tedavisi nispeten yeni olduğu için aileler, öncelikle çocuklarının tedaviye uygun olup olmadığını test etmek amacıyla Dubai’ye gidiyor ve bu süreçte yüksek maliyetlerle karşılaşıyorlar. Kenan Şit, bu süreci şöyle anlatıyor: “Oğlum 6,5 yaşında. Yerden kalkarken ve merdiven çıkarken zorlanıyor. Yaşıtlarından geri kalıyor, koşamıyor ve hastalığının farkında. Biz de zorlu bir süreçteyiz. Sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.”</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Duchenne Müsküler Distrofisi (DMD), tedavisi zor ve maliyetli olan bir hastalıktır. Türkiye’de birçok aile, çocuklarının hayatlarını iyileştirmek için büyük mücadeleler vermektedir. DMD ve benzeri nadir hastalıkların tanınması, kamuoyunda bilinç oluşturulması ve tedaviye erişim konusunda gerekli düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve sağlık politikalarının bu doğrultuda geliştirilmesi gerekmektedir. DMD’li çocukların sağlıklı bir geleceğe kavuşabilmesi için, toplumun her kesiminin bu mücadeleye destek vermesi kritik öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın Dağları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-daglari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-daglari</guid>
<description><![CDATA[ Dağlar, Dünya&#039;nın yüzeyini oluşturan en önemli doğal oluşumlardan biridir. Hem estetik hem de ekolojik açıdan büyük bir öneme sahip olan dağlar, dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı yükseklikler, şekiller ve özellikler gösterir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1897e9fd10.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, Dağları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyanın Dağları: Coğrafi, Ekolojik ve Jeomorfolojik Özellikleri</strong></p>
<p>Bu makalede, dünyanın en yüksek dağlarından bazıları, bu dağların coğrafi ve ekolojik özellikleri detaylı bir şekilde incelenecektir. Ayrıca, dağların jeomorfolojik oluşumları ve bu dağların çevreleri üzerindeki etkileri de ele alınacaktır.</p>
<p><strong>1. Dağların Coğrafi Dağılımı</strong></p>
<p>Dağlar, dünyanın farklı bölgelerinde yoğunlaşmış olup, çoğunlukla tektonik hareketlerin, volkanik aktivitelerin ve erozyon süreçlerinin sonucu olarak oluşur. İşte dünyanın bazı önemli dağ sıraları ve dağlarının coğrafi dağılımları:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Himalaya Dağları:</strong> Asya kıtasında yer alan Himalaya Dağları, dünyanın en yüksek dağlarının bulunduğu bölgedir. Everest (8,848 m), Lhotse (8,516 m), ve Kangchenjunga (8,586 m) gibi zirveler bu sırada yer alır. Himalayalar, Hindistan, Nepal, Tibet ve Pakistan sınırlarında uzanır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>And Dağları:</strong> Güney Amerika'nın batı kıyısında uzanan And Dağları, dünyanın en uzun dağ sırasıdır. Aconcagua (6,961 m) bu sıranın en yüksek zirvesidir. And Dağları, Şili, Arjantin, Bolivya, Peru, ve Kolombiya'dan geçer.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Rocky Dağları:</strong> Kuzey Amerika'nın batısında yer alan Rocky Dağları, Kanada ve ABD'yi kapsar. Bu dağ sırası, 4,401 m yüksekliğe sahip Mount Elbert gibi zirvelere ev sahipliği yapar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Alpler:</strong> Avrupa'nın ortasında uzanan Alpler, Mont Blanc (4,808 m) gibi yüksek zirveleri barındırır. Alpler, Fransa, İsviçre, İtalya, Avusturya ve Almanya'dan geçer.</p>
</li>
</ul>
<p><strong>2. Dağların Jeomorfolojik Özellikleri</strong></p>
<p>Dağların oluşumu, çeşitli jeomorfolojik süreçlerin sonucudur. Bu süreçler genellikle üç ana kategoriye ayrılır:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Tektonik Dağlar:</strong> Bu dağlar, levha tektoniği nedeniyle oluşur. Himalaya Dağları, Hindistan ve Avrasya levhalarının çarpışmasıyla oluşmuştur. Bu tür dağlar, genellikle yüksek ve dik yamaçlara sahip olabilir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Volkanik Dağlar:</strong> Bu dağlar, volkanik faaliyetlerin sonucu olarak meydana gelir. Fuji Dağı (3,776 m) ve Kilimanjaro (5,895 m) bu tür dağlardandır. Volkanik dağlar, genellikle konik bir şekil alır ve bazen kraterler içerir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Erozyon Dağları:</strong> Bu dağlar, rüzgar ve su erozyonu nedeniyle oluşur. Colorado Plateau üzerindeki Bryce Canyon gibi erozyon dağları, tabakalı yapıları ve sıra dışı şekilleriyle dikkat çeker.</p>
</li>
</ul>
<p><strong>3. Dağların Ekolojik Özellikleri</strong></p>
<p>Dağlar, çeşitli ekosistemler ve biyomlarla karakterizedir. Her yükseklikte farklı bitki örtüleri ve hayvan türleri bulunur:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Alpin Bölge:</strong> Dağların zirveye yakın bölgelerinde bulunan bu alan, soğuk ve rüzgarlı koşullarla karakterizedir. Yüksek rakımlarda, çimenlikler, yosunlar ve likenler gibi bitki türleri bulunur. Ayrıca, dağ keçisi ve kartallar gibi hayvanlar da bu bölgelerde yaşar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Sub-Alpin Bölge:</strong> Bu bölge, daha düşük rakımlarda bulunur ve çam ormanları ile kaplıdır. Çamlar, ladinler ve köknar ağaçları bu bölgenin bitki örtüsünü oluşturur. Sincaplar, geyikler ve çeşitli kuş türleri bu alanda yaşar.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Ormanlık Dağ Bölgeleri:</strong> Bu bölgeler, daha ılıman iklimlere sahip olup, geniş yapraklı ağaçlar ve çeşitli bitki örtüleri ile kaplıdır. Ayılar, yaban domuzları ve birçok kuş türü burada bulunur.</p>
</li>
</ul>
<p><strong>4. Dağların İnsan ve Çevre Üzerindeki Etkileri</strong></p>
<p>Dağlar, sadece ekolojik çeşitliliği sağlamakla kalmaz, aynı zamanda insan hayatı üzerinde de büyük etkiler yapar:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Su Kaynakları:</strong> Dağlar, birçok nehrin ve gölün kaynağıdır. Buzullar ve kar örtüsü, zamanla eriyerek su sağlar, bu da tarım ve içme suyu için önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>İklim:</strong> Dağlar, iklim üzerinde etkili olabilir. Örneğin, dağların rüzgâr yönlerini değiştirmesi ve yağışları düzenlemesi gibi etkiler bulunur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Turizm ve Rekreasyon:</strong> Dağlar, dağcılık, kayak, yürüyüş ve diğer açık hava etkinlikleri için popüler destinasyonlardır. Bu tür aktiviteler, yerel ekonomilere katkıda bulunur.</p>
</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Dağlar, Dünya'nın yüzeyinin karmaşıklığını ve çeşitliliğini yansıtır. Coğrafi, jeomorfolojik ve ekolojik özellikleri, dağların benzersiz ve etkileyici doğal oluşumlar olduğunu gösterir. Her dağ, kendine özgü bir ekosistem, biyom ve iklim sunar ve bu dağlar, hem doğal hayat hem de insan faaliyetleri üzerinde derin etkiler bırakır. Dağların bu çok yönlü özellikleri, doğa bilimleri ve ekoloji açısından büyük önem taşır ve bu dağların korunması, sürdürülebilir yönetimi ve anlaşılması, gelecekteki nesiller için kritik öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarım Alanlarının Artışı ve Ekosistem Üzerindeki Etkiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-alanlarinin-artisi-ve-ekosistem-uzerindeki-etkiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-alanlarinin-artisi-ve-ekosistem-uzerindeki-etkiler</guid>
<description><![CDATA[ Artan İnsan Nüfusunu Beslemek Amacıyla Arazileri Tarım Alanına Dönüştürmek Binlerce Türü Tehdit Edebilir ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e18658eccb9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarım, Alanlarının, Artışı, Ekosistem, Üzerindeki, Etkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Dünya üzerindeki insan nüfusunun hızla artması, tarım alanlarının genişletilmesi ihtiyacını doğurmakta ve bu durum, biyoçeşitlilik açısından ciddi tehditler oluşturmaktadır. 2050 yılına kadar, tarım için ek olarak yaklaşık 3,35 milyon kilometrekare doğal yaşam alanının dönüştürülmesi gerekeceği öngörülmektedir. Bu dönüşüm, 17.000'den fazla omurgalı türün yaşam alanlarını kaybetmesine neden olabilir.</p>
<p></p>
<p>21 Aralık'ta Nature Sustainability dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, insan nüfusunun artışıyla birlikte tarım alanlarının genişletilmesi, Hindistan'ın büyüklüğüne eşdeğer doğal habitatların yok olmasına yol açacaktır. Araştırmada, tarım alanlarının genişleyeceği bölgeler özellikle Afrika'nın Sahra Altı bölgesi, Asya'nın güneyi ve güneydoğusuna odaklanmaktadır. Tarım için dönüştürülmesi beklenen bu alanlar, biyoçeşitlilik açısından büyük kayıplara yol açabilir. Yaklaşık 20.000 kuş, amfibi ve memeli türünün yaşam alanlarının önemli ölçüde daralacağı öngörülmektedir. 1.280 tür, yaşam alanlarının en az %25'ini ve 96 tür ise en az %75'ini kaybedecektir.</p>
<p><strong>Çözüm Önerileri ve Sürdürülebilir Tarım</strong></p>
<p>Araştırmacılar, küresel gıda sisteminde yapılacak reformlarla biyoçeşitlilik kayıplarının önlenebileceğini belirtmektedir. Bu amaçla önerilen stratejiler şunlardır:</p>
<ul>
<li><strong>Mahsul Verimliliğini İyileştirmek</strong>: Daha verimli tarım teknikleri ve teknolojiler kullanarak aynı alanlardan daha fazla ürün elde edilebilir.</li>
<li><strong>Bitki Bazlı Diyetleri Artırmak</strong>: Bitkisel gıdaların tüketimini artırarak, et ve süt ürünlerinin üretiminden kaynaklanan çevresel etkiler azaltılabilir.</li>
<li><strong>Gıda Kaybını ve İsrafını Yarıya İndirmek</strong>: Gıda üretiminde kayıp ve israfı azaltarak, mevcut kaynaklar daha verimli kullanılabilir.</li>
<li><strong>Gıda İthalatını Artırmak</strong>: Tarım alanlarının genişletilmesinin diğer türleri tehdit edebileceği bölgelerde gıda ithalatını artırmak, yerel ekosistemlerin korunmasına yardımcı olabilir.</li>
</ul>
<p>Bu stratejilerin uygulanması, 2050 yılına kadar tarım alanlarının toplamda 3,4 milyon kilometrekare küçültülmesine ve yalnızca 33 türün yaşam alanlarının dörtte birinden fazlasını kaybetmesine neden olacaktır.</p>
<p><strong>Politik ve Pratik Zorluklar</strong></p>
<p>David Williams’ın belirttiği gibi, bu hedeflere ulaşmak politik ve ekonomik açıdan zorlu olabilir. Ancak, önerilen değişikliklerin uygulanması bile önemli olumlu etkiler yaratabilir. İnsan nüfusunun artan gıda ihtiyacını karşılamak, doğanın sürdürülebilirliğine katkı sağlayacak yöntemlerle mümkündür.</p>
<p>Sonuç olarak, tarım alanlarının genişletilmesi ve biyoçeşitlilik arasındaki dengeyi sağlamak için dikkatli ve sürdürülebilir stratejiler geliştirmek kritik öneme sahiptir. Bu stratejilerin başarılı bir şekilde uygulanması, hem gıda güvenliğini sağlamaya hem de doğal yaşam alanlarını korumaya yardımcı olabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kabuklu Canlıların Evrimi ve Hayatta Kalma Stratejileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kabuklu-canlilarin-evrimi-ve-hayatta-kalma-stratejileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kabuklu-canlilarin-evrimi-ve-hayatta-kalma-stratejileri</guid>
<description><![CDATA[ Dünya&#039;nın tarihine göz attığımızda, yaşamın büyük değişimler geçirdiği dönemler dikkat çeker. Yaklaşık 145 milyon yıl önce başlayan ve 66 milyon yıl önce sona eren Kretase dönemi, bu tür dönüm noktalarından biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1845806b66.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kabuklu, Canlıların, Evrimi, Hayatta, Kalma, Stratejileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> Dinozorların yükselişi ve yok oluşu ile tanınan bu dönemde, başka bir canlı grubunun da önemli bir evrim geçirdiği gözlemlenmiştir: Krablar. Bu dayanıklı kabuklular, dönemin çeşitli çevresel koşullarına uyum sağlamak ve tür çeşitliliğini artırmak adına büyük bir evrimsel değişim yaşamıştır.</p>
<p><strong>Krabların Evrimi: Kadim Kökenlerden Modern Çeşitlere</strong></p>
<p>Krablar, Decapoda takımına ait olup, yengeçler, karidesler ve ıstakozları da içeren geniş bir kabuklu gruba aittir. İlk olarak Devoniyen döneminde, yaklaşık 400 milyon yıl önce ortaya çıktıkları düşünülmektedir. Ancak Kretase döneminde krabların gerçek anlamda çeşitlenmeye başladığı ve modern krabların büyük kısmının bu dönemde evrimleştiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde krabların gelişmesi, çevresel değişiklikler ve ekolojik nişlerin çeşitlenmesi ile doğrudan ilişkilidir.</p>
<p>Fosil kayıtları, Kretase dönemi krablarının çeşitliliğini ve adaptasyon yeteneklerini sergiler. Bu fosiller, çeşitli vücut yapıları ve boyutlarıyla, krabların bu dönemde ne kadar farklılaşabildiğini gözler önüne serer. Bu dönemdeki krablar, küçük ve narin türlerden, büyük ve sağlam zırhlı dev krablara kadar geniş bir yelpazeyi kapsar.</p>
<p><strong>Çevresel Adaptasyon ve Hayatta Kalma Stratejileri</strong></p>
<p>Kretase dönemindeki çevresel koşullar, krabların farklı habitatlara uyum sağlamasına olanak tanımıştır. O dönemde dünyanın iklimi günümüzden oldukça sıcak olup, denizler bol yaşamla doluydu. Bu çeşitlilik, krabların çeşitli ekolojik nişleri değerlendirmesine imkan tanıdı.</p>
<p>Bazı Kretase krabları, sığ deniz bölgelerine uyum sağlamış ve bu ortamda yaşamışlardır. Bu krablar, kumlu veya çamurlu tabanlara gömülmelerini sağlayan düzleştirilmiş vücut yapılarıyla tanınır. Bu adaptasyon, onlara yırtıcılardan kaçma ve küçük avları yakalama yeteneği kazandırdı.</p>
<p>Diğer krablar ise yarı karasal yaşama adapte olmuş ve intertidal bölgelerde yaşamışlardır. Bu krablar, hem su altında hem de karada nefes alabilmelerini sağlayan özel solungaçlar geliştirmiştir. Bu yetenekleri, kıyılarda yiyecek aramalarına ve yüksek gelgitlerde sığınma bölgelerine çekilerek hayatta kalmalarına olanak tanımıştır.</p>
<p><strong>Vücut Şekilleri ve Evrimsel Modifikasyonlar</strong></p>
<p>Krabların farklı habitatlarda yaşaması, vücut yapılarında önemli değişikliklere yol açmıştır. Fosil kayıtları, krabların çeşitli vücut şekilleri ve boyutlarının geniş bir yelpazede olduğunu gösterir.</p>
<p>Bazı krablar, büyük ve sağlam karapaslar ile güçlü pençeler geliştirmiştir. Bu türler, bulundukları ekosistemlerdeki besin zincirinin üstünde yer almış ve büyük yırtıcılar olmuştur. Diğer krablar ise, küçük ve ince işlenmiş karapaslarla, tortular ve detritüsler arasında yaşamış ve küçük yiyecek parçacıklarını filtreleyerek beslenmiştir.</p>
<p><strong>Hayatta Kalma ve Evrimsel Başarı</strong></p>
<p>Kretase Krab Devrimi, birçok zorluğun üstesinden gelmiş ve krabların dayanıklılığını test etmiştir. Bu dönemdeki kitlesel yok oluşlar ve çevresel değişiklikler, krabların evrimsel başarısını etkilemiş olsa da, bu canlılar olağanüstü bir adaptasyon yeteneği sergilemiştir.</p>
<p>Kretase dönemindeki bazı krab hattı, günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu krablar, evrimsel değişimlere ve çevresel koşullara uyum sağlama yetenekleriyle, Dünya üzerindeki yaşamın uzun tarihine önemli bir katkıda bulunmuştur.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Kretase Krab Devrimi, yaşamın dayanıklılığı ve adaptasyon yeteneğinin bir örneğidir. Dinozorlar genellikle bu dönemin dikkat çeken canlıları olarak görülse de, krablar kendi evrimsel değişimlerini gerçekleştirmiş ve çeşitli çevresel baskılara karşı başarılı bir şekilde hayatta kalmıştır. Fosil kayıtları, Kretase döneminin okyanuslarını ve kıyılarını dolduran krabların çeşitliliğini ve adaptasyonlarını anlamamıza yardımcı olur.</p>
<p>Bu krabların evrimsel tarihini ve fosil kayıtlarını keşfetmeye devam etmek, gezegenimizin yaşam ağını daha iyi anlamamıza olanak tanır. Kretase Krab Devrimi, Dünya üzerindeki yaşamın sürekli değişen doğasının ve en başarılı uyumlu sakinlerinden birinin kalıcı başarısının bir kanıtıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jeoloji ve Ekoloji Arasındaki Derin Bağlantılar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/jeoloji-ve-ekoloji-arasindaki-derin-baglantilar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/jeoloji-ve-ekoloji-arasindaki-derin-baglantilar</guid>
<description><![CDATA[ Jeoloji, genellikle &quot;taşlar ve kayalar&quot; ile ilişkilendirilen bir bilim dalı olarak görülse de, ekoloji ile olan geniş çaplı ilişkisi sıklıkla göz ardı edilmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1816646cd7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Jeoloji, Ekoloji, Arasındaki, Derin, Bağlantılar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="f433f369-38fb-4bbd-bc6e-3bd45b2af742" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="4901f223-f1af-4900-bd54-c04c5cb6a942" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<h3></h3>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Bu makalede, jeolojinin tanımı, ekoloji ile ilişkisi ve jeoekoloji (manzara ekolojisi) konusundaki rolü ele alınacaktır. <strong>Jeoekoloji</strong>, ekosistemlerin mekânsal desenlerini ve etkileşimlerini inceleyerek, biyotik ve abiyotik süreçler arasındaki ilişkileri anlamayı amaçlar. Bu çalışma, jeoloji ve ekoloji arasındaki etkileşimleri ve jeoekolojinin bu bağlamdaki önemini vurgulamayı hedeflemektedir.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Jeoloji, genellikle doğal taşlar ve minerallerle ilgili olarak düşünülse de, Dünya'nın fiziksel yapısını, tarihini ve üzerindeki süreçleri inceleyen bir bilim dalıdır. Modern jeoloji, sadece Dünya ile değil, aynı zamanda gezegen bilimleri ile de ilgilenir ve birçok farklı disiplini bir araya getirir. Ekoloji ise organizmaların birbirleriyle ve fiziksel çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bir biyoloji dalıdır. Bu iki alan arasındaki ilişki, genellikle yeterince vurgulanmamaktadır. Bu makalede, jeolojinin ekoloji ile olan bağlantıları ve jeoekolojinin rolü detaylandırılacaktır.</p>
<p><strong>Jeoloji ve Ekoloji: Temel Kavramlar</strong></p>
<p>Jeoloji, fiziksel yapılar, süreçler ve tarihsel gelişimlerle ilgilenirken, ekoloji organizmaların çevresiyle olan ilişkilerini araştırır. Jeolojik süreçler, toprak oluşumu, minerallerin dağılımı ve doğal kaynakların varlığı gibi faktörlerle doğrudan ekosistemleri etkiler. Ekolojik süreçler ise bu jeolojik yapıların ve süreçlerin nasıl değiştiğini ve bu değişimlerin ekosistem üzerindeki etkilerini incelemektedir.</p>
<p><strong>Jeoloji ve Ekoloji Arasındaki Bağlantılar</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Pedoloji ve Edafoloji:</strong> Pedoloji, toprakların sınıflandırılması, doğası ve dağılımı ile ilgilenirken, edafoloji toprak ve organizmalar arasındaki etkileşimleri inceler. Bu etkileşimler, ekosistemlerin sağlık ve işleyişi açısından kritik öneme sahiptir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Jeolojik Okyanografi:</strong> Jeolojik okyanografi, levha tektoniği, jeolojik haritalama ve su altındaki organizmalar arasındaki etkileşimleri inceler. Bu alan, okyanus ekosistemlerinin dinamiklerini anlamamıza yardımcı olur.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Jeoekoloji: Manzara Ekolojisi</strong></p>
<p>Jeoekoloji, bir bölgedeki ekosistemler arasındaki mekânsal desenleri ve etkileşimleri inceleyerek, biyotik ve abiyotik süreçler arasındaki ilişkileri anlamayı amaçlar. Bu disiplin, manzara mozaiğinin nasıl oluştuğunu, değiştiğini ve bu mozaiğin ekosistemler üzerindeki etkilerini araştırır. Jeoekoloji, mekânsal heterojenliğin, yani türlerin bir alandaki düzensiz dağılımının, ekolojik süreçler üzerindeki etkilerini anlamak için kritik bir araçtır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Jeoekoloji, jeoloji ve ekolojinin birleşiminden oluşan bir alandır ve bu iki disiplin arasındaki bağlantıyı derinlemesine anlamayı sağlar. Jeolojik süreçler, ekosistemlerin yapısını ve işleyişini etkilerken, ekolojik süreçler de jeolojik yapıların nasıl değiştiğini ve bu değişimlerin ekosistemler üzerindeki etkilerini ortaya koyar. Jeoekoloji, bu etkileşimleri anlamak ve yönetmek için önemli bir araçtır ve ekosistemlerin sağlığını ve işleyişini korumak için gerekli bilgi ve stratejileri sağlar. Bu çalışma, jeoekolojinin önemini vurgulayarak, jeoloji ve ekoloji arasındaki derin bağlantıları daha iyi anlamayı hedeflemektedir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğanın Sessizliği ve İnsan Gürültüsü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/doganin-sessizligi-ve-insan-gurultusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/doganin-sessizligi-ve-insan-gurultusu</guid>
<description><![CDATA[ Çevre ekolojisi alanındaki araştırmalar, insan etkinliğinin gezegenimiz üzerindeki etkilerini derinlemesine anlamaya yönelik önemli bulgular sunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e17e55c77df.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğanın, Sessizliği, İnsan, Gürültüsü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yapılan çalışmalar, doğanın ses manzaralarının giderek sessizleştiğini ve bu sessizliğin, gezegenimizin ekosistemleri üzerindeki etkilerini gözler önüne serdiğini gösteriyor. İnsan gürültüsü, doğanın doğal seslerini bastırmakta ve bu durum, birçok türün varlığını tehdit etmekte.</p>
<p><strong>Gürültü ve Sessizlik: İnsan Etkinliğinin Doğal Sesler Üzerindeki İzi</strong></p>
<p>Avustralya’da nesli tükenmekte olan bazı kuş türleri, bir zamanlar kendilerine özgü şarkıları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Özellikle balcıgiller gibi kuş türleri, karmaşık çiftleşme melodilerini yavrularına öğretirken, nüfuslarının azalmasıyla bu kültürel mirası da kaybediyor. Yetişkin bireylerin sayısındaki düşüş, yavruların geleneksel melodileri öğrenme şansını azaltırken, yerine daha az etkili taklitler koyuluyor. Bu durum, türlerin üreme başarı oranlarını olumsuz etkiliyor ve nüfusların daha da azalmasına yol açıyor.</p>
<p>Ancak balcıgiller gürültüden etkilenen tek canlılar değil. İnsan etkinliğinin yarattığı gürültü, doğal seslerin kaybolmasına neden oluyor. Örneğin, kambur balinalar gemilerin yaklaşıp uzaklaşmasını algıladıklarında şarkı söylemeyi bırakıyor. Benzer şekilde, sağlıklı mercan resifleri, okyanus derinliklerinde bir zamanlar en gürültülü yerlerden biri olarak biliniyordu. Ancak kirlilik, yükselen sıcaklıklar ve çevresel stresler, mercan resiflerinin renklerini kaybetmesine, zarar görmesine ve sessizleşmesine neden oluyor. Bu sessizlik, resiflerin içindeki balıkların evlerini bulmalarını zorlaştırıyor.</p>
<h3>Teknolojik İlerlemeler ve Ekolojik Sesler</h3>
<p>Teknolojik gelişmeler, doğanın seslerinin ötesindeki değişimleri anlamamıza yardımcı oluyor. Örneğin, kuraklık gibi iklim değişikliği kaynaklı hasarların sesleri, araştırmacılara “mısır patlaması” gibi sesler olarak tanımlanıyor. Bu tür sesler, çevresel değişikliklerin etkilerini dinleyerek anlamamıza olanak tanıyor.</p>
<p>Ekolog ve müzisyen Bernie Krause’un tanımladığı “biyofoni” yani doğal seslerin karmaşası ve “jeofoni” yani doğanın arka plan sesleri, gezegenimizin doğal ses manzarasını oluşturuyor. İnsan etkinliğinin yarattığı mekanik sesler ise “antrofoni” olarak adlandırılıyor ve bu sesler, gezegenin doğal seslerinin üzerine eklenen sürekli bir gürültü katmanı oluşturuyor. Krause, 1968 yılında doğal sesleri kaydetmeye başladığında, bir saatlik kirlenmemiş doğal ses kaydı için sadece 15 saat kayıt yapıldığını belirtiyor. Günümüzde ise, bu tür kayıtları elde etmek için neredeyse 2000 saat harcamak gerektiğini söylüyor.</p>
<h3>Seslerin Ekosistem Üzerindeki Etkileri</h3>
<p>Doğal seslerin kaybolması, ekolojik sağlığın göstergesi olarak önemli bir bilgi kaybına yol açıyor. Krause, seslerin, ekosistemlerin sağlığını yansıttığını ve türlerin çeşitliliğinin azalmasının doğal ses manzaralarının zenginliğini de azalttığını ifade ediyor. Örneğin, Sierra Nevada’daki Lincoln Çayırı’nda yapılan bir araştırma, odun kesimi sonrasında seslerin çeşitliliğinin kaybolduğunu ve 25 yıl sonra bile eski haline dönmediğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu hızlı azalma, doğal kaynakların korunmasını zorlaştırıyor. Doğal ses manzaraları, ekosistemlerin karmaşık türler arası ilişkilerini anlamamıza yardımcı oluyor. Bilim insanları, ağaç yapraklarına yerleştirilmiş küçük kayıt cihazları ve okyanus altı mikrofonlar gibi teknolojilerle bu sesleri dinleyerek ekosistemler hakkında önemli bilgiler elde ediyorlar.</p>
<h3>Ses ve İnsan Sağlığı</h3>
<p>Doğal seslerin kaybolması, sadece ekosistemleri değil, insan sağlığını da etkiliyor. Ses kirliliği, stres seviyelerini artırabilir, uyku sorunlarına ve kalp hastalıklarına yol açabilir. Ayrıca, doğal seslerin yenileyici ve sakinleştirici etkileri, psikolojik olarak olumlu sonuçlar doğuruyor. Ancak ses kirliliği, fakir ve marjinalize olmuş gruplar üzerinde daha ağır etkiler yaratabiliyor.</p>
<p>Araştırmalar, doğal seslerin insan sağlığı ve huzuru üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Bu sesler, çevresel eylemi teşvik eden önemli bir araç olabilirken, doğayla olan bağın zayıflaması bu süreci olumsuz etkileyebilir. Doğal seslerin kaybolması, çevremizle olan bağlantımızı ve ekosistemlerimizdeki yerimizi anlamamıza engel olabilir.</p>
<h3>Gelecek Perspektifi</h3>
<p>Şu anda, bilim insanları doğal sesleri restorasyon çalışmalarında kullanarak ekosistemleri yeniden inşa etmeye çalışıyor. Örneğin, sağlıklı mercan resifi sesleri, mercan topluluklarını yeniden oluşturmak için kullanılmakta. Makine öğrenimi, yasadışı orman kesimlerini ve odunculuğu tespit etmek için anormal orman seslerini dinlemekte, biyo-akustik teknolojiler ise yeni türlerin tanımlanmasına yardımcı olmaktadır.</p>
<p>David George Haskell’in belirttiği gibi, doğal seslerin kaybolması, “dinlememek” olarak tanımlanan bir dikkatsizlik krizine işaret ediyor. Doğal seslerin yok olması, sadece doğa ile olan bağımızı değil, aynı zamanda çevresel eylemi ve ekolojik anlayışımızı da kaybetmemize neden olabilir.</p>
<p>Sonuç olarak, seslerin ekosistemler ve insanlar üzerindeki etkilerini anlamak, gezegenimizin geleceği için kritik öneme sahip. Krause’un belirttiği gibi, “Bizi dışarı çeken, sakinleştiren ve ruhlarımızı tazeleyen bu ortamlar olmadan, insan kültürü distopik ve patolojik bir hale bürünür.” Doğanın seslerini korumak ve bu seslerin gelecekteki değişimlerini anlamak, hem ekosistemler hem de insan sağlığı için hayati bir öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırşehir Altın Madeni Projesi: Çevresel Tehditler ve Sosyal Etkiler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehir-altin-madeni-projesi-cevresel-tehditler-ve-sosyal-etkiler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehir-altin-madeni-projesi-cevresel-tehditler-ve-sosyal-etkiler</guid>
<description><![CDATA[ Kırşehir&#039;de Altın Madeni Projesinin Çevresel ve Sosyal Tehditleri: Su Kaynakları, Halk Sağlığı ve Tarım Üzerindeki Olumsuz Etkiler ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e142e868774.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırşehir, Altın, Madeni, Projesi:, Çevresel, Tehditler, Sosyal, Etkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Kırşehir'de Altın Madeni Projesi: Çevresel Tehditler ve Sosyal Etkiler</h3>
<p></p>
<h4> Özet</h4>
<p>Defaş Madencilik ve Sanayi A.Ş. (DEFAŞ A.Ş.), Koç Holding'e bağlı Demir Export A.Ş. ve AKP Batman Milletvekili Ferhat Nasıroğlu'na ait Fernas İnşaat A.Ş.'nin ortaklığında Kırşehir’de yürütülen yeni altın madeni projesi, bölge halkı ve çevre için ciddi tehditler oluşturmaktadır. Proje kapsamında yapılacak madencilik faaliyetlerinin, su kaynakları, tarım ve hayvancılık üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra, insan sağlığı ve çevresel adalet konularındaki sorunlar da giderek artmaktadır. Bu makalede, Kırşehir'deki altın madeni projesinin çevresel etkileri, sosyal boyutları ve bölge halkının karşılaştığı zorluklar ele alınmaktadır.</p>
<p></p>
<h4>Anahtar Kelimeler: Kırşehir, altın madeni, çevresel etki, su kaynakları, tarım, çevre adaleti, iş güvenliği.</h4>
<p></p>
<p></p>
<h3> 1. Giriş</h3>
<p></p>
<p>Kırşehir’de başlatılan altın madeni projesi, Defaş Madencilik, Demir Export ve Fernas İnşaat ortaklığı ile yürütülmekte olup, 2013 yılında yapılan saha etütlerine dayanmaktadır. Projenin maliyeti 175 milyon dolar olarak tahmin edilmekte ve 14 yıl süresince altın çıkarılması planlanmaktadır. Bu girişim, ekonomik kazanç beklentilerinin yanında, çevresel ve sosyal etkileri nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalmaktadır. Özellikle yerel halkın geçim kaynakları olan tarım ve hayvancılığın bu projeden olumsuz etkileneceği öngörülmektedir.</p>
<p></p>
<h3> 2. Proje Detayları ve Çevresel Riskler</h3>
<p></p>
<p>Proje, Kırşehir’in merkezi, Boztepe ilçesi ve köylerinde yer alan 3 maden ruhsatı ile toplamda 5,855 hektarlık bir alanda yürütülmektedir. ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporuna göre, maden çıkarımı yapılacak alan 2,864 hektar olarak belirlenmiştir. Yılda 3 milyon ton cevher çıkarılması ve 200 bin ton zenginleştirilmiş cevher elde edilmesi planlanmakta olup, bu cevherin yurt dışına gönderilerek külçe altına dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Ancak bu süreç, büyük miktarda su kullanımını ve çevreye ciddi miktarda zehirli atık bırakmayı gerektirecektir. Atıkların yönetimi ve bertarafı konusunda belirsizlikler mevcut olup, atık barajı inşa edilmeyecek olması toprak ve su kirliliği riskini artırmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> 2.1. Su Kaynakları Üzerindeki Etkiler</h4>
<p></p>
<p>Proje sahasında gerçekleştirilecek faaliyetler, yeraltı ve yüzey su kaynaklarını doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. ÇED raporunda, kullanılacak su miktarı ve su kaynakları üzerindeki etkiler hakkında ayrıntılı bilgi sunulmamıştır. Özellikle tarım ve hayvancılıkla geçinen yerel halk, şimdiden su sıkıntısı çekmekte ve su kaynaklarının kirlenmesi ve azalmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Kılıçözü Çayı ve Seyfe Gölü gibi önemli su kaynaklarının yakınında bulunan maden sahası, bu su kaynaklarının ekosistemleri üzerinde büyük bir tehdit oluşturmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> 2.2. Kimyasal Kullanımı ve Çevresel Etkiler</h4>
<p></p>
<p>Altın çıkarma sürecinde potasyum amil ksantat, sodyum silikat ve metil izobitül karbinol gibi kimyasallar kullanılacak olup, bu kimyasalların miktarları ve çevresel etkileri hakkında bilgi verilmemiştir. Kimyasalların kontrolsüz kullanımı, yeraltı suları, toprak ve hava kalitesine olumsuz etkiler yaparak hem insan sağlığını hem de doğal yaşamı tehdit etmektedir.</p>
<p></p>
<h4> 2.3. Tarım ve Hayvancılık Üzerindeki Etkiler</h4>
<p></p>
<p>Maden sahası, yerleşim alanlarına oldukça yakın bir konumda olup, Çimeli köyüne 393 metre, Boztepe ilçesine 640 metre ve Körpınar köyüne 883 metre uzaklıktadır. Bu durum, bölgedeki tarım ve hayvancılık faaliyetlerini doğrudan etkileyecek ve yerel ekonomiyi zayıflatacaktır. Toprağın ve suyun kirlenmesi, tarımsal verimliliği azaltacak ve hayvanların sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir.</p>
<p></p>
<h3> 3. Sosyal Etkiler ve Çevresel Adalet</h3>
<p></p>
<h4> 3.1. Yerel Halkın Tepkisi ve Çevresel Adalet Sorunları</h4>
<p></p>
<p>Proje, yerel halkın yoğun tepkisiyle karşılaşmıştır. Bölge halkı, özellikle su kaynaklarının kirlenmesi ve azalması, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin zarar görmesi gibi sebeplerle projeye karşı çıkmaktadır. Ayrıca, halkın çevresel karar alma süreçlerine dahil edilmemesi ve olası zararların yeterince dikkate alınmaması, çevresel adaletin sağlanamaması sonucunu doğurmaktadır. Yerel halk, projeye ilişkin yeterince bilgilendirilmemekte ve karar alma süreçlerinden dışlanmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> 3.2. İş Güvenliği ve Sağlık Riskleri</h4>
<p></p>
<p>Projede, madenlerdeki tehlikeli çalışma koşulları ve iş güvenliği eksiklikleri konusunda ciddi endişeler mevcuttur. Maden sahasında, patlayıcı madde kullanımı, kimyasalların etkisi ve iş güvenliği önlemlerinin yetersizliği nedeniyle çalışanların ve bölge halkının sağlığı ciddi risk altındadır. Her ay 45 patlama yapılması ve bu patlamalarda büyük miktarlarda ANFO ve dinamit kullanılması, hava kirliliğine ve göğüs hastalıklarına neden olabilir. Geçmişte, benzer maden projelerinin yol açtığı kazalar ve can kayıpları, Kırşehir’deki projeye yönelik kaygıları artırmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> 3.3. Sosyal ve Ekonomik Etkiler</h4>
<p></p>
<p>Maden projesi kapsamında, bölge halkına çocuklarının işe alınacağı vaadiyle projeye destek sağlanmaya çalışılmaktadır. Ancak, madenlerdeki tehlikeli çalışma koşulları ve çevresel riskler, bu işlerin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. Madenlerde çalışan işçilerin iş güvenliği konusunda yeterli eğitim ve önlemlerden yoksun olması, kazaların ve sağlık sorunlarının artmasına yol açmaktadır. Bölgede, iş güvencesizliği ve düşük iş güvenliği standartları nedeniyle halkın projeye yönelik güveni düşüktür.</p>
<p></p>
<h3> 4. Tartışma ve Sonuçlar</h3>
<p></p>
<p>Kırşehir'deki altın madeni projesi, ekonomik getirilerine rağmen çevresel ve sosyal maliyetler göz önünde bulundurulduğunda, sürdürülebilir bir çözüm sunmamaktadır. Bölge halkının geçim kaynakları olan tarım ve hayvancılığın ciddi şekilde zarar göreceği, su kaynaklarının kirlenmesi ve azalmasıyla birlikte yaşam kalitesinin düşeceği öngörülmektedir. Proje, çevresel adalet ilkelerine uygun olarak yönetilmediği için yerel halkın haklarının korunması gerekmektedir.</p>
<p></p>
<h4> 4.1. Öneriler</h4>
<p></p>
<ol>
<li><strong>Çevresel Etki Değerlendirmelerinin Geliştirilmesi: </strong>Projelerin çevresel ve sosyal etkilerinin daha kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. ÇED raporlarının şeffaf ve katılımcı bir şekilde hazırlanması, halkın bilgilendirilmesi ve sürece dahil edilmesi önemlidir.</li>
</ol>
<p></p>
<p>2. <strong>Su Yönetimi ve Koruma Önlemleri:</strong></p>
<p>Su kaynaklarının korunması için daha sıkı önlemler alınmalı, su tüketimi konusunda halkın ihtiyaçları önceliklendirilmelidir. Sondaj faaliyetleri sırasında kullanılan su miktarının azaltılması ve alternatif su kaynaklarının değerlendirilmesi gereklidir.</p>
<p></p>
<p>3. <strong>Kimyasal Kullanımının Kontrolü:</strong></p>
<p>Madencilik faaliyetlerinde kullanılan kimyasalların miktarı ve çevresel etkileri hakkında daha fazla bilgi sağlanmalı, bu kimyasalların doğaya zararsız alternatifleri araştırılmalıdır.</p>
<p></p>
<p>4. <strong>İş Güvenliği ve Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi:</strong></p>
<p>Madenlerdeki çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş güvenliği standartlarının yükseltilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. İşçilerin güvenliği ve sağlığı için gerekli tüm önlemler alınmalıdır.</p>
<p></p>
<p>5. <strong>Çevresel Adaletin Sağlanması:</strong></p>
<p>Yerel halkın çevresel karar alma süreçlerine katılımı sağlanmalı ve projelerin olası etkileri konusunda açık bilgilendirme yapılmalıdır. Çevresel adaletin sağlanması,</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eko Tarım ve Biyoçeşitlilik: Sürdürülebilir Yaşamın Anahtarı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eko-tarim-ve-biyocesitlilik-surdurulebilir-yasamin-anahtari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eko-tarim-ve-biyocesitlilik-surdurulebilir-yasamin-anahtari</guid>
<description><![CDATA[ Eko Tarım ve Biyoçeşitliliğin Korunması: Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Eko Yaşam Köyleri ve Stratejik Tarım Uygulamaları ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e5585b08ae5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eko, Tarım, Biyoçeşitlilik:, Sürdürülebilir, Yaşamın, Anahtarı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Eko Tarım ve Biyoçeşitlilik: Sürdürülebilir Yaşamın Anahtarı</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Biyoçeşitlilik, gezegenimizdeki tüm yaşam formlarının çeşitliliğini ifade eder ve ekosistemlerin sağlıklı işleyişi için kritik bir rol oynar. Doğal kaynakların korunması, ekosistemlerin sürdürülebilirliği ve çevresel dengenin sağlanması, biyoçeşitliliğin korunmasında önemli unsurlardır. Eko tarım, bu unsurları desteklemek amacıyla geliştirilmiş çevre dostu tarım yöntemlerini içerir. Eko tarım ve biyoçeşitlilik arasındaki bu etkileşim, sürdürülebilir bir gelecek için temel taşlardan biridir. Bu makalede, biyoçeşitliliğin korunmasında eko tarımın rolü, sürdürülebilir ekonomik büyüme, Eko Ekolojik Yaşam Köyü modeli ve stratejik tarım uygulamaları detaylı bir şekilde incelenecektir.</p>
<p><strong>Eko Tarım ve Biyoçeşitlilik</strong></p>
<p>Eko tarım, çevre dostu tarım yöntemleri ile biyoçeşitliliği korumayı amaçlayan bir yaklaşımdır. Bu yöntemler, kimyasal gübre ve ilaç kullanımını minimize eder, toprağın ve su kaynaklarının sürdürülebilirliğini destekler. Eko tarımın temel hedeflerinden biri, doğanın doğal dengesini korurken, biyoçeşitliliği desteklemek ve ekosistem hizmetlerinin sürdürülebilirliğini sağlamaktır.</p>
<p>Eko tarım uygulamaları şunları içerir:</p>
<ul>
<li><strong>Organik Tarım:</strong> Kimyasal gübreler ve pestisitler yerine doğal gübreler ve biyolojik mücadele yöntemlerinin kullanılması.</li>
<li><strong>Toprak Yönetimi:</strong> Toprak erozyonunu önlemek için çeşitli yöntemlerin uygulanması, örneğin, yeşil gübreler ve döngüsel tarım.</li>
<li><strong>Su Yönetimi:</strong> Su kaynaklarının verimli kullanımı ve koruma stratejileri.</li>
</ul>
<p><strong>Sürdürülebilir Ekonomik Büyüme</strong></p>
<p>Eko tarım ve eko turizmin entegrasyonu, sürdürülebilir ekonomik büyüme için önemli fırsatlar sunar. Bu iki alanın bir arada yürütülmesi, yerel halkın ekonomik refahını artırabilir ve aynı zamanda biyoçeşitliliğin korunmasına katkıda bulunur. Eko tarım, fosil yakıtlar ve geleneksel sektörlerden elde edilen gelirlerin ötesinde, doğanın ekonomik değerine doğrudan katkı sağlar.</p>
<p>Örnek: <strong>Costa Rica</strong>'da uygulanan eko turizm ve organik tarım yöntemleri, hem çevresel sürdürülebilirliği desteklemekte hem de yerel ekonomiyi güçlendirmektedir. Ülke, doğal parklar ve organik ürünler üzerinden elde ettiği gelirle ekosistemlerini korumakta ve topluluklarının refahını artırmaktadır.</p>
<p><strong>Genel Felsefe ve Proje Özellikleri</strong></p>
<p>Biyoçeşitliliğin korunması, sadece çevresel sorumluluk değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir geleceğin sağlanması için gereklidir. Eko Ekolojik Yaşam Köyü gibi projeler, çevresel sürdürülebilirliği desteklemeyi amaçlar. Bu proje, Hasan Bora Yılmaz tarafından geliştirilmiştir ve aşağıdaki özellikleri içerir:</p>
<ul>
<li><strong>Yenilikçi Yaşam Tarzı:</strong> Çevre dostu yapı malzemeleri ve tasarım yöntemleri kullanarak sürdürülebilir bir yaşam alanı oluşturur.</li>
<li><strong>CO2 Salınımını Azaltma:</strong> Yeşil yapılar ve enerji verimli sistemler ile karbon salınımını minimize eder.</li>
<li><strong>Geri Dönüşüm ve Atık Yönetimi:</strong> Yüzde yüz geri dönüşümlü malzemeler ve nano teknoloji ile atık suların geri dönüşümünü sağlar.</li>
<li><strong>Enerji Verimliliği:</strong> Kendi enerjisini üreten sistemler ve fazlalık enerjiyi şebekeye geri verme imkanı sunar.</li>
</ul>
<p><strong>Biyoçeşitliliğin Korunmasında Eko Tarımın Rolü</strong></p>
<p>Eko tarım, biyoçeşitliliğin korunmasına hem çevresel hem de ekonomik açıdan katkıda bulunur. Yerel ürünlerin yetiştirilmesi ve tüketilmesi yoluyla gıda güvenliği artırılır ve yerel ekonomi güçlendirilir. Ayrıca, eko tarım uygulamaları, toprak ve su kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlar.</p>
<p>Örnek: <strong>Hollanda</strong>'da yapılan araştırmalar, organik tarımın toprak sağlığını iyileştirdiğini ve biyoçeşitliliği desteklediğini göstermektedir. Hollanda, organik tarım uygulamalarını yaygınlaştırarak hem ekosistem hizmetlerini korumakta hem de tarımsal verimliliği artırmaktadır.</p>
<p><strong>Eko Turizm ve Ekonomik Fırsatlar</strong></p>
<p>Eko turizm, doğal kaynakların korunmasını teşvik ederken, yerel halk için ekonomik fırsatlar yaratır. Eko köylerde konaklayan ziyaretçiler, hem doğal güzellikleri hem de sağlıklı gıdaları deneyimleme şansı bulur. Bu durum, yerel işletmelerin büyümesine ve istihdamın artmasına olanak tanır.</p>
<p>Örnek: <strong>Kenya</strong>'daki Masai Mara'da uygulanan eko turizm projeleri, hem biyoçeşitliliği korumakta hem de yerel Masai topluluklarının ekonomik durumunu iyileştirmektedir. Eko turizm, bu bölgede çevre bilincini artırmakta ve yerel halk için ekonomik faydalar sağlamaktadır.</p>
<p><strong>Stratejik Tarım Uygulamaları</strong></p>
<p>Ülkelerin kendi kendine yeterli olabilmesi için stratejik tarım uygulamalarına yönelmesi gerekmektedir. Yerel tohumların korunması ve kullanılması, biyoçeşitliliğin korunması ve tarımın sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir. Ata tohumlarıyla yapılan üretim, yerel tarımın sürdürülebilirliğini sağlar. Ayrıca, topraksız tarım gibi yenilikçi yöntemler şehirlerde tarım yapma imkanı sunarak gıda üretimini artırabilir.</p>
<p>Örnek: <strong>Türkiye</strong>'de gerçekleştirilen topraklı ve topraksız tarım uygulamaları, özellikle büyük şehirlerde gıda üretimini artırmakta ve yerel tarımın sürdürülebilirliğini desteklemektedir. Bu yöntemler, hem şehir içindeki gıda talebini karşılamaktadır hem de biyoçeşitliliği korumaktadır.</p>
<p><strong>İklim Değişikliği ve Küresel Kıtlık</strong></p>
<p>İklim değişikliği, tarım ve gıda güvenliği üzerinde ciddi tehditler oluşturur. Küresel kıtlık durumunda, ithalatın kesilmesi yerel üretimin önemini artırır. Bu nedenle, ülkelerin kendi kendine yeterli olabilmesi için akıllı tarım uygulamaları benimsenmelidir. Bilimsel veriler, iklim değişikliği sonucunda tarım ürünlerinin üretiminde azalma olabileceğini göstermektedir.</p>
<p>Örnek: <strong>Bangladeş</strong>’teki iklim değişikliği etkileri, yerel tarım yöntemlerinin ve dayanıklı tohumların geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bangladeş, bu stratejileri benimseyerek, iklim değişikliği karşısında tarım verimliliğini korumaya çalışmaktadır.</p>
<p><strong>Sosyal ve Kültürel Bağların Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Ekolojik yaşam köyleri, sadece çevresel faydalar sağlamakla kalmaz, aynı zamanda sosyal ve kültürel bağların güçlenmesine de katkıda bulunur. Bu tür yerleşim alanları, toplulukların dayanışma içinde hareket etmesini sağlar ve yerel kültürlerin korunmasına yardımcı olur.</p>
<p>Örnek: <strong>Japonya</strong>'da bulunan ekoköyler, topluluk dayanışmasını güçlendirmekte ve yerel kültürel değerlerin yaşatılmasına katkıda bulunmaktadır. Bu köylerde, geleneksel yaşam tarzları modern ekolojik yöntemlerle birleştirilmiştir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Biyoçeşitliliğin korunması, sürdürülebilir bir gelecek için kritik bir öneme sahiptir. Eko tarım ve eko turizm, bu hedefe ulaşmak için güçlü araçlar sunar. Yerel halkın bu süreçlere katılımı sağlandığında, hem ekonomik kalkınma hem de çevresel sürdürülebilirlik sağlanabilir. Eko Ekolojik Yaşam Köyü modeli, biyoçeşitliliğin korunmasını ve sürdürülebilir bir yaşam tarzının benimsenmesini sağlamak için stratejik bir proje olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda, tarım uygulamalarına ve şehir planlamalarına yönelik acil geçiş yapılması gerekmektedir. Eko tarım ve sürdürülebilir yaşam stratejileri, geleceğin yaşanabilir bir dünya için temel taşlarını oluşturacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’de Orman Yangınları: Mücadele, Sebepler ve Ağaçlandırma Çabaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-orman-yanginlari-mucadele-sebepler-ve-agaclandirma-cabalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-orman-yanginlari-mucadele-sebepler-ve-agaclandirma-cabalari</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;de 2012-2023 döneminde çıkan yangınlarda yaklaşık 255 bin hektar alan zarar görürken aynı dönemde sürdürülen seferberlikle orman varlığında 1,7 milyon hektarlık artış sağlandı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0ec496a6d5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’de, Orman, Yangınları:, Mücadele, Sebepler, Ağaçlandırma, Çabaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Orman Yangınları, Türkiye'nin Doğal Kaynakları ve Ekosistemleri Üzerindeki Etkileri: 2012-2023 Dönemi İncelemesi</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Orman yangınları, doğal kaynaklar ve ekosistemler üzerinde ciddi tehditler oluşturmakta ve çevresel, ekonomik ve sosyal sorunlara yol açmaktadır. Türkiye, 2012-2023 yılları arasında orman yangınlarıyla mücadelede önemli stratejiler geliştirmiş ve ağaçlandırma çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu makale, Türkiye’deki orman yangınlarının nedenlerini, etkilerini, mücadele stratejilerini ve ağaçlandırma çabalarını detaylı bir şekilde incelemektedir.</p>
<p><strong>Orman Yangınlarıyla Mücadele Stratejileri</strong></p>
<p>Türkiye’de orman yangınlarıyla mücadelede üç temel strateji benimsenmiştir: önleme, söndürme ve yeniden ağaçlandırma.</p>
<ol>
<li>
<p><strong>Önleme:</strong> Yangınların önlenmesi için çeşitli teknolojik ve idari önlemler alınmaktadır. Gözetleme kuleleri, insansız hava araçları (İHA), kameralar ve diğer teknolojik cihazlarla sürekli izleme yapılmaktadır. Bu cihazlar, erken tespit ve hızlı müdahale için kritik öneme sahiptir. Ayrıca, orman köylerinde yaşayan halka yangın güvenliği konusunda eğitimler verilmekte ve yangın riskini azaltmak için orman köylerinde yangın yolları oluşturulmaktadır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Söndürme:</strong> Yangın çıktığında, Türkiye'de uçak, helikopter, kara araçları ve iş makineleri gibi çeşitli araçlarla müdahale yapılmaktadır. Örneğin, 2021 yılında Antalya’nın Manavgat ilçesinde çıkan büyük yangına karşı 24 uçak ve 38 helikopter kullanılmıştır. Ayrıca, bu tür acil durumlar için özel olarak eğitilmiş yangın söndürme ekipleri ve sivil savunma birlikleri aktif rol oynamaktadır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yeniden Ağaçlandırma:</strong> Yangın sonrası zarar gören alanların eski haline getirilmesi için ağaçlandırma seferberlikleri düzenlenmektedir. Özellikle, "Milli Ağaçlandırma Günü" gibi kampanyalar, ağaçlandırma çalışmalarını teşvik etmekte ve yangınlardan etkilenen bölgelerde ağaçlandırma projeleri yürütülmektedir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Orman Yangınlarının Etkileri ve İklim Değişikliği</strong></p>
<p>İklim değişikliği, orman yangınlarının sıklığını ve şiddetini artıran önemli bir faktördür. Artan sıcaklıklar, uzun kurak dönemler ve şiddetli rüzgarlar, yangınların yayılmasını kolaylaştırmaktadır. 2012-2023 yılları arasında Türkiye’de yaklaşık 255 bin hektar ormanlık alan yangınlardan zarar görmüştür. Yangınların sıklığı ve şiddeti, iklim değişikliğinin etkisiyle artmış, bu da ekosistemler üzerinde ciddi sonuçlar doğurmuştur.</p>
<p><strong>Ağaçlandırma Seferberliği ve Orman Varlığının Artışı</strong></p>
<p>Türkiye’de orman yangınlarının yarattığı tahribata rağmen, ağaçlandırma çalışmaları önemli bir ilerleme sağlamıştır. 2012 yılında 21 milyon 678 bin 134 hektar olan orman varlığı, 2023 yılına gelindiğinde 23 milyon 363 bin 71 hektara yükselmiştir. Bu artış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2019 yılında başlattığı "Milli Ağaçlandırma Günü" gibi seferberliklerin etkisiyle gerçekleşmiştir. Ayrıca, çeşitli sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler tarafından yürütülen ağaçlandırma projeleri de bu süreci desteklemiştir.</p>
<p><strong>Yıllara Göre Orman Yangınları ve Zarar Gören Alanlar</strong></p>
<p>2012-2023 yılları arasında Türkiye'deki orman yangınlarına ilişkin veriler, yangın sayısının ve etkilenen alanların yıllara göre değiştiğini göstermektedir:</p>
<ul>
<li><strong>2012:</strong> 2 bin 450 yangında 10 bin 454 hektar alan zarar gördü.</li>
<li><strong>2015:</strong> 2 bin 150 yangında 3 bin 219 hektar alan yandı.</li>
<li><strong>2018:</strong> 2 bin 167 yangında 5 bin 644 hektar alan zarar gördü.</li>
<li><strong>2019:</strong> 2 bin 688 yangında 11 bin 332 hektar alan zarar gördü.</li>
<li><strong>2020:</strong> 3 bin 399 yangında 20 bin 971 hektar alan zarar gördü.</li>
<li><strong>2021:</strong> 2 bin 793 yangında 139 bin 503 hektar alan yandı.</li>
<li><strong>2022:</strong> 2 bin 160 yangında 12 bin 799 hektar alan zarar gördü.</li>
<li><strong>2023:</strong> 2 bin 579 yangında 15 bin 520 hektar alan zarar gördü.</li>
</ul>
<p>Bu veriler, yangınların bazı yıllarda belirgin artışlar gösterdiğini ve özellikle 2021 yılında büyük bir yangının kayda değer tahribata yol açtığını ortaya koymaktadır. 2021 yılı, en fazla alanın zarar gördüğü yıl olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Yangınların Nedenleri ve İnsan Faktörü</strong></p>
<p>Orman yangınlarının nedenleri incelendiğinde, insan faktörünün büyük rol oynadığı görülmektedir. 2012-2023 döneminde çıkan orman yangınlarının yaklaşık üçte biri ihmal ve kaza kaynaklı olup, toplamda 105 bin 675 hektarlık alanın zarar görmesine neden olmuştur. Doğal nedenler, yangınların %12,5'ini oluştururken, bu yangınlar 2 bin 699 hektarlık bir alanı etkilemiştir. Kasıtlı olarak çıkarılan yangınlar ise 57 bin 288 hektarlık bir kayba yol açmıştır. Ayrıca, yangınların %46'sının nedenleri belirlenememiştir. Bu veriler, orman yangınlarının önlenmesi için toplumsal bilinç ve eğitim çalışmalarının önemini vurgulamaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç ve Öneriler</strong></p>
<p>Türkiye, orman yangınlarıyla mücadelede hem teknolojik hem de insan kaynağı açısından önemli adımlar atmaktadır. Ağaçlandırma çalışmaları sayesinde, yangınlardan etkilenen alanların çok daha fazlası orman envanterine eklenmiş ve toplam orman varlığı artmıştır. Ancak, yangınların büyük bir kısmının insan kaynaklı olduğu göz önüne alındığında, toplum bilincinin artırılması ve önleyici tedbirlerin yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır. İklim değişikliği ve insan faktörüne karşı sürdürülebilir ve entegre bir orman yönetimi yaklaşımı benimsenerek, Türkiye’nin ormanları korunmaya devam edilmelidir.</p>
<p><strong>Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Toplumsal Eğitim ve Bilinçlendirme:</strong> Yangınların önlenmesi için kamuoyunu bilinçlendiren eğitim programları ve kampanyalar düzenlenmelidir. Özellikle orman köylerinde yaşayan halka yangın güvenliği konusunda düzenli eğitimler verilmelidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Teknolojik Yenilikler:</strong> Yangın tespiti ve söndürme teknolojilerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve yeniliklerin entegrasyonunun sağlanması gerekmektedir. İHA ve diğer teknolojilerin etkinliği artırılmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Ağaçlandırma Projeleri:</strong> Ağaçlandırma çalışmalarının daha da yaygınlaştırılması ve yanan alanlarda hızlı bir şekilde yeniden ağaçlandırma yapılması gerekmektedir. Sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerle işbirliği yaparak bu projelerin desteklenmesi önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>İklim Değişikliği ile Mücadele:</strong> İklim değişikliği ile mücadele stratejileri geliştirilmelidir. Küresel ısınmanın orman yangınları üzerindeki etkilerini azaltmak için ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliği yapılmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yangın Risk Analizleri:</strong> Orman bölgelerindeki yangın risk analizleri düzenli olarak güncellenmeli ve riskli bölgelerde özel önlemler alınmalıdır.</p>
</li>
</ol>
<p>Bu öneriler, orman yangınlarının etkilerini azaltmada ve orman kaynaklarının korunmasında önemli bir rol oynamaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erciyes&amp;apos;in Zirvesinden Gelen Kar Sularının Beslediği Tekir Göleti&amp;apos;nin Kuraklıkla Mücadelesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erciyesin-zirvesinden-gelen-kar-sularinin-besledigi-tekir-goeletinin-kuraklikla-mucadelesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erciyesin-zirvesinden-gelen-kar-sularinin-besledigi-tekir-goeletinin-kuraklikla-mucadelesi</guid>
<description><![CDATA[ Erciyes Dağı&#039;nın zirvesine yakın bir alanda bulunan Tekir Göleti, kuraklık ve kavurucu sıcakların ardından tamamen kuruma noktasına geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1d58f2d440.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erciyesin, Zirvesinden, Gelen, Kar, Sularının, Beslediği, Tekir, Göletinin, Kuraklıkla, Mücadelesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3></h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Erciyes Dağı'nın zirvesinden gelen kar sularının beslediği Tekir Göleti, son yıllarda kuraklığın etkilerini giderek daha fazla hissetmeye başlamıştır. Göletin kuruması, hem ekosistem hem de yerel halk açısından önemli sorunlar yaratmaktadır. Bu makalede, Tekir Göleti'ndeki kuraklık sorununun detayları, bu durumun ekosistem ve topluluk üzerindeki etkileri, ve kuraklıkla başa çıkma stratejileri ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Kuraklığın Etkileri</strong></p>
<p>Tekir Göleti, Erciyes Dağı'nın zirvesinden gelen kar sularıyla beslenmektedir. Ancak, son yıllarda artan sıcaklıklar ve azalan yağış miktarı, göletin su seviyelerinin dramatik bir şekilde düşmesine neden olmuştur. Bu durumun sonuçları, sadece göletin fiziksel yapısını değil, aynı zamanda bölgedeki ekosistem ve yerel halkı da etkilemektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e1d5dd1ec8f.jpg" alt=""></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Derin Çatlaklar ve Su Çekilmesi:</strong> Sıcaklıkların artmasıyla birlikte göletin su seviyesi düşmüş ve suyun çekildiği alanlarda derin çatlaklar oluşmuştur. Bu çatlaklar, göletin ekosistemini bozarak, bitki örtüsünün zarar görmesine ve toprak erozyonuna yol açmıştır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Balık Popülasyonunun Azalması:</strong> Gölette su seviyesinin düşmesi, balıkların yaşam alanlarını kaybetmelerine ve dolayısıyla ölmelerine neden olmuştur. Gölette yaşayan sazan balıklarının artık bulunmaması, ekosistem dengesini bozmuş ve yerel balıkçılar için ekonomik kayıplara yol açmıştır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Tarım ve Hayvancılık Üzerindeki Etkiler:</strong> Gölet çevresindeki bazı besiciler, suyun çekildiği bölgelerde küçükbaş hayvanlarını otlatmaktadır. Ancak, bu durum, hayvanların yeterli su ve besin bulamamalarına neden olabilmektedir. Ayrıca, bu bölgelerde tarım yapmak da zorlaşmıştır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Vatandaşların Tepkileri ve Görgü Tanıklıkları:</strong> Gölet çevresinde uzun yıllardır kamp yapan vatandaşlar, kuraklığın boyutlarını gözler önüne sermektedir. Mustafa Duymaz ve Osman Akdağ gibi kampçılar, göletteki su seviyesinin önceki yıllara göre ciddi şekilde azaldığını ve bu durumun üzücü olduğunu ifade etmişlerdir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Kuraklıkla Başa Çıkma Stratejileri</strong></p>
<p>Kuraklığın etkileriyle başa çıkabilmek için çeşitli stratejiler ve önlemler gerekmektedir. Bu stratejiler, hem çevresel hem de toplumsal açıdan çözümler sunabilir.</p>
<ol>
<li>
<p><strong>Su Yönetimi ve Koruma Önlemleri:</strong> Su kaynaklarının yönetimi, kuraklıkla mücadelede önemli bir rol oynar. Göletlerin su seviyelerini izlemek ve gerekli koruma önlemlerini almak, su kaynaklarının sürdürülebilirliğini sağlamak için gereklidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Su Tasarrufu ve Geri Dönüşüm:</strong> Su tasarrufu uygulamaları ve suyun geri dönüşümü, kuraklığın etkilerini azaltabilir. Özellikle tarım ve hayvancılık alanlarında suyun verimli kullanılması önemlidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Kuraklığa Dayanıklı Bitki ve Hayvan Türleri:</strong> Kuraklığa dayanıklı bitki ve hayvan türlerinin kullanılması, tarım ve hayvancılığın sürdürülebilirliğini artırabilir. Bu tür türler, su tasarrufunu destekler ve ekosistem dengesini korur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Toplumsal Farkındalık ve Eğitim:</strong> Toplumsal farkındalık oluşturmak ve halkı kuraklık hakkında bilgilendirmek, su kaynaklarının korunması açısından önemlidir. Eğitim programları, su tasarrufu ve çevre bilincinin artırılmasına katkı sağlayabilir.</p>
</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Tekir Göleti'nde yaşanan kuraklık, sadece bir çevresel sorunun ötesindedir; bu durum, bölgedeki ekosistemin bozulmasına, yerel ekonomik kayıplara ve toplumsal sıkıntılara yol açmaktadır. Kuraklıkla mücadele etmek için su yönetimi, tasarruf uygulamaları, dayanıklı türlerin kullanımı ve toplumsal farkındalık gibi stratejilerin uygulanması gerekmektedir. Bu önlemler, hem göletin ekosistemini korumaya hem de bölgedeki halkın yaşam kalitesini artırmaya yardımcı olabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Endüstriyel Yangınların Ekonomik ve Operasyonel Etkileri Üzerine Bir İnceleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/endustriyel-yanginlarin-ekonomik-ve-operasyonel-etkileri-uzerine-bir-inceleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/endustriyel-yanginlarin-ekonomik-ve-operasyonel-etkileri-uzerine-bir-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Bu makalede, sanayi tesislerinde meydana gelen yangınların ekonomik ve operasyonel etkileri ele alınmakta ve özellikle kimya sektöründe yangın riskine karşı alınması gereken önlemler vurgulanmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://baskentgazetecomtr.teimg.com/crop/1280x720/baskentgazete-com-tr/uploads/2024/08/pexels-photo-417070.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Endüstriyel, Yangınların, Ekonomik, Operasyonel, Etkileri, Üzerine, Bir, İnceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Özet</p>
<p>Endüstriyel yangınlar, üretim tesislerinde ciddi ekonomik kayıplara, tedarik zincirinin kesintiye uğramasına ve şirketlerin itibar kaybına yol açabilmektedir. Türkiye'de her yıl yaklaşık 1.500 endüstriyel yangın gerçekleşirken, bu yangınların önemli bir kısmı kimya sektöründe meydana gelmektedir. Bu çalışma, endüstriyel yangınların önlenmesi ve etkilerinin azaltılması için alınması gereken stratejik önlemleri detaylandırmaktadır.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Giriş</p>
<p>Endüstriyel yangınlar, sadece fiziksel hasara değil, aynı zamanda şirketlerin operasyonlarını kesintiye uğratarak ciddi ekonomik kayıplara da neden olmaktadır. Küresel ticaret hacminin 32 trilyon doların üzerinde olduğu bir dünyada, sanayi yangınları tedarik zincirlerini aksatarak, ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Türkiye, dünya ekonomisine entegre olmuş bir ülke olarak, 250 milyar doların üzerinde ihracatıyla global ticaret ağının önemli bir parçasıdır ve bu nedenle sanayi yangınlarına karşı duyarlılık göstermesi gerekmektedir.</p>
<p> Endüstriyel Yangınların Ekonomik Etkileri</p>
<p>Endüstriyel yangınlar, üretim tesislerinde meydana gelen büyük çaplı hasarların yanı sıra, tedarik zincirinde aksamalara, iş kesintilerine ve müşteri kayıplarına yol açabilir. Avrupa’da her yıl endüstriyel yangınlar nedeniyle yaklaşık 5 milyar avro ekonomik kayıp yaşanmaktadır. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 1.500 endüstriyel yangın meydana gelmekte olup, bu yangınlar sonucu oluşan maddi kayıplar 250 milyon avrodan fazladır. Bu rakamlar, sadece doğrudan kayıpları kapsamaktadır; dolaylı kayıplar, itibar zedelenmesi ve müşteri kayıpları dikkate alındığında toplam zarar çok daha yüksek olabilir.</p>
<p></p>
<p>## Kimya Sektöründe Yangın Riski</p>
<p>Kimya sektörü, yüksek yanıcı madde kullanımı ve tehlikeli prosesler nedeniyle endüstriyel yangınlar açısından en riskli sektörlerden biridir. Bu sektör, tüm endüstriyel yangınların yaklaşık %20'sine ev sahipliği yapmaktadır. Hidrokarbonlar gibi yanıcı malzemelerin taşınması, işlenmesi ve depolanması yangın ve patlama riskini artırmaktadır. Bu tür yangınlar, ciddi yaralanmalar, çevresel zararlar ve üretimin kesintiye uğramasına neden olabilir. Kimya endüstrisinde yangınların etkilerini minimize etmek için güvenlik önlemlerine ve yangın önleyici sistemlere yapılan yatırımların arttırılması büyük önem taşımaktadır.</p>
<p></p>
<p>## Tedarik Zinciri Kesintileri ve Operasyonel Riskler</p>
<p>Endüstriyel yangınlar, üretimin durmasına ve tedarik zincirinin kesintiye uğramasına neden olarak, şirketler üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabilir. Küresel ticaret ağı her geçen gün büyümekte, ancak yangın gibi beklenmedik olaylar şirketleri tedarik zincirinden kopartabilmektedir. 2023 yılında dünya genelinde yaklaşık 4.000 endüstriyel yangın kaynaklı tedarik zinciri kesintisi meydana gelmiştir. Bu kesintiler, özellikle kimya, teknoloji ve otomotiv sektörlerinde büyük kayıplara yol açmıştır. Tedarik zincirindeki bu tür kesintiler, şirketlerin müşteri kaybına uğramasına ve iflas etmesine neden olabilecek kadar kritik sonuçlar doğurabilir.</p>
<p></p>
<p>## Yangınların Önlenmesi ve Müdahale Stratejileri</p>
<p>Endüstriyel yangınların önlenmesi, sadece yangın söndürme sistemleri kurmakla sınırlı kalmamalı, aynı zamanda proaktif risk yönetimi stratejileri geliştirilmelidir. Yangınların türüne göre özelleşmiş müdahale ekipleri, yangın güvenliği planları ve düzenli eğitimlerle yangın riskini en aza indirmek mümkündür. Özellikle kimyasal tesisler, yangın riski taşıyan proseslerin iyi analiz edilmesi ve yangına neden olabilecek unsurların minimize edilmesi ile güvence altına alınmalıdır. Ayrıca, endüstriyel tesislerin yangın güvenliği standartlarına uygun olarak inşa edilmesi ve düzenli olarak denetlenmesi gerekmektedir.</p>
<p></p>
<p>Yangın felaketiyle karşılaşan şirketlerin yaklaşık %60'ının iflas riskiyle karşı karşıya kaldığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle, endüstriyel yangınlarla mücadelede asıl önemli olan yangının çıktığı anda etkili müdahale edebilmek ve yangını çıkmadan önlemektir. Yangın öncesi alınacak tedbirler, yangının etkilerini en aza indirgemek açısından hayati öneme sahiptir.</p>
<p></p>
<p>## Sonuç</p>
<p>Endüstriyel yangınlar, sanayi tesislerinin sürdürülebilirliği üzerinde büyük tehdit oluşturmaktadır. Bu yangınların ekonomik etkileri sadece maddi kayıplarla sınırlı kalmayıp, iş sürekliliği, itibar ve tedarik zinciri yönetimi üzerinde de ciddi sonuçlar doğurabilir. Kimya sektörünün yüksek risk taşıdığı göz önünde bulundurularak, bu sektörde yangın önleme ve yangın güvenliği konularında daha fazla önlem alınması gerekmektedir. Sanayi kuruluşlarının yangın güvenliği konusunda farkındalığını artırması, proaktif önlemler alması ve uluslararası yangın güvenliği standartlarına uygun hareket etmesi, endüstriyel yangınların etkilerini minimize etmek için kritik öneme sahiptir.</p>
<p></p>
<p>## Kaynakça</p>
<p>1. Dünya Ticaret Örgütü (2023). Küresel ticaret hacmi ve endüstriyel yangınlar raporu.</p>
<p>2. Avrupa İtfaiye Federasyonu (2023). Endüstriyel yangınların ekonomik kayıpları raporu.</p>
<p>3. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (2023). Türkiye’de endüstriyel yangınlar ve ekonomik etkileri raporu. </p>
<p></p>
<p>Bu makale, endüstriyel yangınların sanayi tesisleri ve ekonomiler üzerindeki geniş kapsamlı etkilerini vurgulamakta ve bu alanda alınması gereken önlemler konusunda öneriler sunmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Orman Yangınlarının Artışı ve Küresel Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-orman-yanginlarinin-artisi-ve-kuresel-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-orman-yanginlarinin-artisi-ve-kuresel-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Son yıllarda Amazon&#039;dan Sibirya&#039;ya kadar geniş bir coğrafyada etkili olan devasa yangınlar, ekosistemleri tahrip ederek milyonlarca hektar alanı küle çevirdi. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0f09ae6447.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Orman, Yangınlarının, Artışı, Küresel, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan büyük orman yangınları, milyonlarca hektarlık alanı yok ederek, binlerce insanın evlerini terk etmesine neden olmuştur. İklim değişikliğinin neden olduğu aşırı sıcaklıklar, uzun süreli kuraklıklar ve şiddetli rüzgarlar, yangınların hem sıklığını hem de şiddetini artırarak kontrol altına alınmalarını zorlaştırmaktadır. Bu makalede, farklı kıtalarda yaşanan büyük orman yangınları incelenerek, iklim değişikliğinin bu afetler üzerindeki etkileri değerlendirilecektir.</p>
<p></p>
<p>Orman Yangınları ve Etkileri</p>
<p>Son yıllarda yaşanan orman yangınları, yalnızca insan yaşamını değil, aynı zamanda ekosistemleri, biyoçeşitliliği ve hava kalitesini de ciddi şekilde etkilemiştir. Avustralya, Rusya, Amerika, Amazon, Avrupa ve diğer bölgelerde meydana gelen yangınlar, küresel ölçekte çevresel yıkıma yol açmıştır.</p>
<p></p>
<p>1. Avustralya: Kara Yaz Yangınları</p>
<p>   2019'un sonlarından 2020'nin başlarına kadar süren ve "Kara Yaz" olarak adlandırılan Avustralya yangınları, dünya tarihindeki en büyük orman yangınlarından biri olarak kaydedilmiştir. Yaklaşık 24 milyon hektarlık alan kül olurken, 3.500'den fazla ev yok olmuş ve milyonlarca hayvan telef olmuştur (Avustralya Ulusal Doğal Afet Düzenlemeleri Kraliyet Komisyonu, 2020).</p>
<p></p>
<p>2. Rusya: Sibirya Yangınları</p>
<p>   2021'de Rusya'nın Sibirya bölgesinde çıkan yangınlar, yaklaşık 18 milyon hektar alanı etkilemiştir. Yangınlardan çıkan yoğun duman Kuzey Kutbu'na kadar ulaşarak küresel hava kirliliğini artırmıştır. Ayrıca Yakutistan bölgesinde çıkan yangınlarda 331 bin hektar alan kül olmuştur. Rusya'nın 20 bölgesinde 222 yangınla mücadele edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>3. Amazon: İklim İçin Kritik Yangınlar</p>
<p>   2019 ve 2020'de Amazon Ormanları'nda çıkan yangınlar, 2.2 milyon hektarlık alanı etkileyerek iklim değişikliğiyle mücadelede kritik bir role sahip olan bu bölgeyi olumsuz etkilemiştir. Amazon yangınları, bölgedeki ekosistemde büyük yıkıma neden olmuştur.</p>
<p></p>
<p>4. Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada</p>
<p>   ABD'nin California eyaleti, her yıl büyük orman yangınları ile karşı karşıya kalmakta olup, 2020'de son 10 yılın en büyük yangın felaketlerinden birini yaşamıştır. Aynı dönemde Kanada'da 10 milyon hektardan fazla ormanlık alan yok olmuş, 155 binden fazla kişi yangınlar nedeniyle tahliye edilmiştir.</p>
<p></p>
<p>5. Avrupa: İtalya, Yunanistan ve İspanya</p>
<p>   Avrupa'da İspanya, Yunanistan ve İtalya, son yıllarda büyük orman yangınlarıyla mücadele etmiştir. İspanya, 2022'de 300 bin hektardan fazla alanın yangınlardan etkilenmesiyle tarihinin en yıkıcı yangınlarından bazılarını yaşamıştır. Yunanistan'da ise 2021'de büyük yangınlar yaklaşık 130 bin hektar ormanlık alanı kül etmiştir.</p>
<p></p>
<p>6. Türkiye: 2021 Orman Yangınları</p>
<p>   Türkiye, 2021 yılında Temmuz ve Ağustos aylarında tarihinin en büyük orman yangınlarından bazılarını yaşamıştır. Türkiye'nin güney ve batı sahil şeridindeki yangınlar, 150 binden fazla hektarlık alanı etkilemiş ve bu bölgelerdeki ekosistemlerde kalıcı zararlara yol açmıştır. Muğla, Antalya, Adana, Mersin ve Osmaniye başta olmak üzere çok sayıda ilde çıkan yangınlar nedeniyle birçok yerleşim alanı tahliye edilmiş, 8 kişi hayatını kaybetmiş ve binlerce hayvan telef olmuştur.  </p>
<p>   </p>
<p>   Mücadele Çabaları ve Uluslararası Yardım</p>
<p>   Türkiye, yangınlarla mücadelede hem ulusal hem de uluslararası destek almıştır. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamalara göre, yangın söndürme çalışmalarına 12 ton su alma ve atma kapasitesine sahip Be-200 Amfibik Yangın Söndürme Uçağı, 42 helikopter ve 11 uçaktan oluşan toplam 53 hava aracı katılmıştır. Ayrıca, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) yangın bölgelerindeki vatandaşların güvenliğini sağlamak amacıyla 3.583 kişiyi tahliye etmiştir. Türkiye'nin yangınla mücadelede uluslararası işbirliğine olan ihtiyacı, komşu ülkelerle olan ilişkilerinde de önemli bir rol oynamıştır. Türkiye, Yunanistan'daki büyük yangınlara yardım eli uzatarak, bu ülkeye yangın söndürme uçakları ve ekipman desteği sağlamıştır.</p>
<p></p>
<p>7. Balkanlar: Bulgaristan ve Kuzey Makedonya</p>
<p>   Bulgaristan ve Kuzey Makedonya gibi Balkan ülkeleri de son dönemde orman yangınlarıyla mücadele etmektedir. Özellikle Bulgaristan'ın Türkiye sınırına yakın bölgelerinde çıkan yangınlar, geniş alanların zarar görmesine neden olmuştur.</p>
<p></p>
<p>İklim Değişikliğinin Yangınlar Üzerindeki Etkisi</p>
<p>İklim değişikliği, sıcaklıkların artması, uzun kuraklık dönemleri ve aşırı rüzgarlar gibi faktörlerle orman yangınlarının hem sıklığını hem de yoğunluğunu artırmaktadır. Yangınların ekosistemler üzerindeki kalıcı etkileri, biyoçeşitlilik kaybı, toprak erozyonu ve hava kalitesinde bozulma gibi geniş çaplı sorunlara yol açmaktadır. Bu yangınlar, ayrıca iklim değişikliğini hızlandıran karbon emisyonlarına da katkıda bulunarak, bir kısır döngü yaratmaktadır.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Büyük orman yangınları, küresel bir çevresel kriz olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yangınların etkilerinin azaltılması için küresel işbirliği, etkili yangın yönetimi stratejileri ve iklim değişikliğiyle mücadele konularında acil önlemler alınması gerekmektedir. Orman yangınları sadece lokal bir afet olmaktan öte, küresel ekosistemler ve iklim üzerinde geniş çaplı etkiler yaratmaktadır. Dolayısıyla, bu yangınlarla mücadelede uluslararası işbirliğinin artırılması, yangınlara karşı daha dayanıklı orman yönetimi uygulamalarının benimsenmesi ve iklim değişikliğiyle mücadele çabalarının yoğunlaştırılması kritik önem taşımaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğasını Savunan Köylüye Kurşun!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogasini-savunan-koeyluye-kursun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogasini-savunan-koeyluye-kursun</guid>
<description><![CDATA[  Artvin’in Hopa İlçesinde Planlanan Mesire Alanı Projesine Karşı Direniş ve Yaşanan Şiddet Olayları. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0e0efb17cd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğasını, Savunan, Köylüye, Kurşun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Artvin Hopa Çifteköprü Köyü’nde Çevre Mücadelesi: Mesire Alanı Projesi ve Yerel Direniş</h3>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Artvin’in Hopa ilçesine bağlı Çifteköprü Köyü, son yıllarda çevre mücadelesinin sembolik bir merkezi haline gelmiştir. Çifteköprü Köyü’nde planlanan bir mesire alanı projesi, yerel halkın doğayı koruma çabasıyla birleşmiş bir direniş hareketine dönüşmüştür. Bu makalede, mesire alanı projesine karşı gösterilen direnişin arka planı, olayların gelişimi, çevre savunucularının karşılaştığı zorluklar ve projelerin ekosistem üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde incelenmektedir.</p>
<p><strong>Projenin Arka Planı ve Yerel Tepkiler</strong></p>
<p>Çifteköprü Köyü’ndeki mesire alanı projesi, köyün ormanlık bölgelerini ve doğal yaşam alanlarını tehdit eden bir girişim olarak görülmektedir. Daha önce bölgedeki taş ocağı ve madencilik faaliyetlerine karşı gösterilen direnişin ardından, bu proje yerel halkın doğa koruma mücadelesini yeniden alevlendirmiştir. Proje, yerel halk tarafından doğanın tahrip edilmesi ve yaşam alanlarının yok edilmesi olarak algılanmaktadır.</p>
<p>Projeyle ilgili ilk tepkiler, iş makinelerinin ormanlık alanlara girmesiyle başlamıştır. Köylüler, makineleri durdurmak için girişimlerde bulunmuş, bu esnada çıkan tartışmalar şiddetli bir silahlı saldırıya dönüşmüştür. Bu saldırıda Reşit Kibar hayatını kaybetmiş, Ertan Koyuncu ve Gökhan Koyuncu yaralanmıştır. Olayın ardından, Artvin Çevre Platformu ve Ankara Emek ve Demokrasi Platformu, saldırıyı kınayarak faillerin cezalandırılmasını talep etmiştir.</p>
<p><strong>Ekolojik Mücadele ve Direniş</strong></p>
<p>Artvin’deki ekolojik mücadele, yerel halkın doğal kaynakları koruma ve çevresel adaleti sağlama çabasını yansıtmaktadır. Planlanan projeler, bölgenin doğal ekosistemlerini ve köylülerin yaşam alanlarını tehdit etmekte, bu da halkın ekolojik dengeyi koruma isteğini güçlendirmektedir.</p>
<p>Projeler genellikle ekonomik kalkınma ve turizm adı altında sunulmakta, ancak uzun vadede ekosistemler üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Yöre halkının tepkisi, sadece ekonomik kaygılardan değil, aynı zamanda doğanın ve yaşam hakkının savunulmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Artvin Çevre Platformu, mesire alanı projesinin orman tahribatına yol açacağını ve ekolojik dengenin bozulacağını vurgulamıştır. Platform, bölgedeki ekolojik tahribatı durdurmak için hukuki mücadele başlatmış, ancak saldırı öncesinde alınan tedbirlerin yetersiz olduğu ifade edilmiştir.</p>
<p><strong>Hükümet ve Şirketlerin Rolü</strong></p>
<p>Hopa’da yaşanan olaylar, devlet politikaları ve şirketlerin çevreye yaklaşımının sorgulanmasına neden olmuştur. Çevre savunucuları, hükümetin ve şirketlerin ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket ederek halkın ve doğanın taleplerini göz ardı ettiğini belirtmektedir. Örneğin, yerel halkın suç duyurularına rağmen yeterli önlem alınmaması, çevre koruma mekanizmalarının ne kadar zayıf ve etkisiz olduğunu gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Hükümetin, doğayı talan eden politikalarının bölgedeki huzursuzluğu artırdığı ve bu durumun yerel halkın direnişine yol açtığı ifade edilmiştir. Ayrıca, hükümet ve şirketlerin yerel halkın direnişini kırmak için çeşitli baskı yöntemlerine başvurduğu iddiaları, bu mücadelenin zorluklarını bir kez daha ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Hukuki Süreç ve Sonuçlar</strong></p>
<p>Olayın faillerinden Muhammet Ustabaş tutuklanmış, diğer şüpheli Fikret M. ise adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. Hukuki süreç devam ederken, yerel halk ve çevre platformları, adaletin sağlanması ve projelerin durdurulması için mücadelelerine devam etmektedir. Bu olay, ekolojik mücadelenin sadece doğayı değil, aynı zamanda yaşam hakkını da savunmak zorunda olduğunu bir kez daha göstermiştir.</p>
<p>Yöre halkının direnişi, sadece çevreyi koruma amacı taşımamakta, aynı zamanda sosyo-ekonomik adalet arayışını da içermektedir. Bu mücadele, kapitalist ekonomik düzenin doğa ve insan üzerindeki baskılarına karşı bir başkaldırı niteliği taşımaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç ve Öneriler</strong></p>
<p>Çifteköprü Köyü’nde yaşanan olaylar, Türkiye’deki çevre mücadelesinin karmaşıklığını ve zorluklarını gözler önüne sermektedir. Yerel halkın ve çevre savunucularının karşılaştığı şiddet, ekolojik mücadelenin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik boyutlarının da olduğunu göstermektedir. Bu tür olaylar, çevre politikalarının ve projelerinin, yerel halkın haklarını ve ekolojik dengeyi gözeterek yeniden ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Öneriler:</strong></p>
<ol>
<li>
<p><strong>Toplumsal Bilinçlendirme ve Eğitim:</strong> Yerel halk ve kamuoyu, çevre mücadelesi ve doğa koruma konularında daha fazla bilgilendirilmelidir. Eğitim programları ve kampanyalar, çevre koruma bilincini artırmak için düzenlenmelidir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Şeffaf Proje Yönetimi:</strong> Çevresel etkileri olan projelerin, halkın katılımıyla şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Projelerin çevresel etkileri konusunda kamuoyuna açık raporlar sunulmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Hukuki Koruma ve Destek:</strong> Çevre savunucularının ve yerel halkın hukuki koruma ve destek alması sağlanmalıdır. Hukuk sisteminde, çevre suçlarıyla ilgili daha etkin mekanizmalar oluşturulmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Sürdürülebilir Planlama:</strong> Doğal kaynakların korunmasını öncelikli hedef olarak belirleyen sürdürülebilir planlama stratejileri geliştirilmelidir. Turizm ve ekonomik kalkınma projeleri, çevresel sürdürülebilirliği göz önünde bulundurmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Yerel Halkın Katılımı:</strong> Çevresel projelerde yerel halkın aktif katılımı teşvik edilmelidir. Yerel halkın görüşleri, projelerin planlanması ve uygulanması sürecine entegre edilmelidir.</p>
</li>
</ol>
<p>Çifteköprü Köyü’ndeki direniş, Artvin halkının doğasına ve yaşam alanlarına sahip çıkma kararlılığının bir ifadesidir. Bu kararlılık, ekolojik adaletin sağlanmasında önemli bir rol oynayacak ve çevre mücadelesinin ne kadar kritik ve hayati bir mesele olduğunu hatırlatacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kentsel Dönüşüm ve Yeni Nesil Şehirleşme Yaklaşımları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kentsel-doenusum-ve-yeni-nesil-sehirlesme-yaklasimlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kentsel-doenusum-ve-yeni-nesil-sehirlesme-yaklasimlari</guid>
<description><![CDATA[ Kentsel dönüşüm, Türkiye’de şehirleşme ve şehir planlamasında köklü yenilikler yaratan önemli bir süreç olarak öne çıkıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e031bc16b48.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kentsel, Dönüşüm, Yeni, Nesil, Şehirleşme, Yaklaşımları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’deki Kentsel Dönüşüm Projeleri: Detaylı Değerlendirme</strong></p>
<p>Türkiye’de son yıllarda hız kazanan kentsel dönüşüm projeleri, şehirlerin modernleşmesini ve yaşam kalitesini artırmayı amaçlıyor. Ancak bu projelerin çeşitli avantajlarının yanında birçok zorluk ve engelle karşılaşıldığı da bir gerçek. İşte Türkiye’deki kentsel dönüşüm projelerinin kapsamlı bir değerlendirmesi:</p>
<h3><strong>Avantajlar</strong></h3>
<h4><strong>Güvenli Yaşam Alanları</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Deprem Güvenliği:</strong> Türkiye, deprem kuşağında yer aldığı için eski ve depreme dayanıksız binaların yenilenmesi, halkın güvenliği açısından büyük önem taşıyor. Kentsel dönüşüm projeleri, bu binaların yıkılarak yerine daha sağlam ve dayanıklı yapılar inşa edilmesini sağlıyor.</li>
<li><strong>Modern Yapı Standartları:</strong> Yeni yapılan binalarda kullanılan ileri inşaat teknikleri ve kaliteli malzemeler, binaların dayanıklılığını artırıyor. Bu, hem güvenlik hem de uzun vadede ekonomik tasarruf sağlıyor.</li>
</ol>
<h4><strong>Çevresel Sürdürülebilirlik</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Yeşil Binalar:</strong> Çevreye duyarlı, enerji tasarrufu sağlayan ve sürdürülebilirlik ilkelerine uygun olarak inşa edilen yapılar, kentsel dönüşümün önemli bir parçası. Bu tür projeler, enerji verimliliğini artırarak ekolojik dengeyi koruyor.</li>
<li><strong>Enerji Verimliliği:</strong> Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve enerji tasarrufu sağlayan çözümler, şehirlerin çevresel etkilerini minimize ediyor. Bu, hem çevre koruma açısından hem de enerji maliyetlerinin düşürülmesi için kritik bir unsur.</li>
</ol>
<h4><strong>Ekonomik Canlanma</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Yeni İş Alanları:</strong> Kentsel dönüşüm projeleri inşaat, altyapı ve hizmet sektörlerinde yeni iş fırsatları yaratarak bölgesel ekonomilere canlılık kazandırıyor.</li>
<li><strong>Gayrimenkul Değerleri:</strong> Modern binaların inşası, bölgelerin cazibesini artırarak gayrimenkul değerlerini yükseltiyor. Bu durum, hem bireysel yatırımcılar hem de devlet için ekonomik büyümeyi teşvik edici bir etkiye sahip.</li>
</ol>
<h4><strong>Sosyal Entegrasyon</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Sosyal Konutlar:</strong> Kentsel dönüşüm projeleri, dezavantajlı gruplara yönelik uygun fiyatlı konutlar inşa ederek toplumsal eşitsizlikleri azaltıyor.</li>
<li><strong>Altyapı İyileştirmeleri:</strong> Sosyal hizmetler ve altyapı yatırımları, özellikle eğitim, sağlık ve ulaşım gibi alanlarda iyileştirmeler sağlayarak sosyal entegrasyonu artırıyor.</li>
</ol>
<h3><strong>Karşılaşılan Zorluklar</strong></h3>
<h4><strong>Finansman Sorunları</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Yüksek Maliyetler:</strong> Kentsel dönüşüm projeleri büyük finansal kaynaklar gerektiriyor. Hem devlet hem de özel sektörün bu projelere fon sağlaması bazen zorlayıcı olabiliyor.</li>
<li><strong>Kaynak Sıkıntıları:</strong> Finansman sorunu, kentsel dönüşüm projelerinin hızını ve kapsamını sınırlayan en önemli engellerden biri. Bu nedenle projeler, bazen kaynak yetersizliği nedeniyle sekteye uğrayabiliyor.</li>
</ol>
<h4><strong>Sosyal Direniş</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Mevcut Sakinlerin Tepkisi:</strong> Mahallelerin yeniden yapılandırılması, yerel halk arasında endişe yaratabiliyor. Eski mahallelerin yıkılması, mevcut sakinlerin zorunlu göçü ve toplumsal yapının değişmesi gibi sonuçlar, projelere karşı direnişi artırıyor.</li>
<li><strong>Toplumsal Etkiler:</strong> Kentsel dönüşüm projelerinin yer değiştirme zorunluluğu, bazı topluluklar için sosyal ilişkilerin ve komşuluk bağlarının kaybolmasına neden olabilir.</li>
</ol>
<h4><strong>İmar Planlaması</strong></h4>
<ol>
<li><strong>Bürokratik Engeller:</strong> Kentsel dönüşüm projelerinin hayata geçirilebilmesi için yerel yönetimlerin ve devletin imar planlarını güncelleyip projelerle uyumlu hale getirmesi gerekiyor. Ancak bu süreç, bürokratik engeller nedeniyle uzayabiliyor.</li>
<li><strong>Planlama Karmaşıklığı:</strong> Mevcut şehir planlarının kentsel dönüşüm projeleriyle uyumlu hale getirilmesi, ciddi bir planlama süreci ve detaylı bir işbirliği gerektiriyor.</li>
</ol>
<h4><strong>Çevresel Etkiler</strong></h4>
<ol>
<li><strong>İnşaat Atıkları:</strong> Kentsel dönüşüm projeleri sırasında ortaya çıkan büyük miktarda inşaat atığı, çevresel sürdürülebilirlik hedefleri ile çelişebiliyor.</li>
<li><strong>Geçici Çevresel Etkiler:</strong> İnşaat süreçleri sırasında ortaya çıkan toz, gürültü ve trafik sorunları, geçici de olsa çevresel olumsuzluklara yol açabiliyor.</li>
</ol>
<h3><strong>Gelecek Perspektifi</strong></h3>
<p>Kentsel dönüşüm projelerinin, Türkiye’nin şehirleşme süreçlerinde önemli bir rol oynamaya devam edeceği öngörülüyor. <strong>Akıllı şehir çözümleri</strong>, enerji verimliliği, çevresel izleme ve karbon salınımını azaltma gibi alanlarda yenilikçi yaklaşımlar ile projelerin sürdürülebilirlik boyutu güçlendirilmekte. Ancak, projelerin başarısı için dikkatli planlama ve uygulama süreçleri büyük önem taşıyor.</p>
<h4><strong>Başarılı Dönüşüm için Gerekenler</strong></h4>
<ul>
<li><strong>Finansman:</strong> Hem kamu hem de özel sektörün, projelere yeterli kaynak ayırması sağlanmalı. Projelerin uzun vadeli getirileri göz önüne alınarak finansman stratejileri belirlenmeli.</li>
<li><strong>Sosyal Kabul:</strong> Yerel halkın projelere entegrasyonu, sosyal huzursuzlukların önlenmesi açısından kritik öneme sahip. Bu süreçte, bilgilendirme ve katılım süreçleri iyi yönetilmeli.</li>
<li><strong>Çevresel Yönetim:</strong> Çevresel etkilerin minimize edilmesi için hem inşaat sürecinde hem de sonrasında çevre dostu yaklaşımlar benimsenmeli. Özellikle atık yönetimi ve enerji verimliliği konularında daha kapsamlı stratejiler geliştirilmeli.</li>
</ul>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p>Kentsel dönüşüm projeleri, şehirlerin daha yaşanabilir, güvenli ve modern hale gelmesini sağlayarak uzun vadede büyük faydalar sunuyor. Ancak, bu süreçte karşılaşılan finansal, sosyal ve çevresel zorluklar, projelerin başarıya ulaşması için dikkatle ele alınması gereken kritik konular arasında yer alıyor. Uzun vadeli bir vizyon ve sürdürülebilir yaklaşımlar, Türkiye’deki kentsel dönüşüm projelerinin geleceğini şekillendirecek temel faktörler olacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihimizde Vatan ve Toprak Anlayışının Evrimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihimizde-vatan-ve-toprak-anlayisinin-evrimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihimizde-vatan-ve-toprak-anlayisinin-evrimi</guid>
<description><![CDATA[ Tarih boyunca, vatan ve toprak kavramları, milletlerin kimliğini ve varlığını belirlemede kritik bir rol oynamıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b0e547b2a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihimizde, Vatan, Toprak, Anlayışının, Evrimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Eski dönemlerden günümüze kadar uzanan bu kavramlar, tarihsel figürler ve liderlerin sözleriyle derin anlamlar kazanmış ve milletlerin mücadelesinde önemli bir yer tutmuştur. İşte bu bağlamda, tarihin önemli sözleri ve bunların bugünkü anlayışla ilişkisini inceleyelim.</p>
<h4>Tarihin İz Bırakan Sözleri</h4>
<p>Tarihte, vatan ve toprak sevgisini yücelten pek çok önemli söz bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Mete Han</strong>: “İki devlet arasında kullanılmayan bir toprak dahi olsa, bu toprak verilemez!” Bu söz, toprakların ve vatanın ne denli kutsal olduğunu vurgular. Toprak, bir milletin bağımsızlığının ve varlığının teminatıdır. Mete Han’ın bu sözü, toprakların sadece savaşla değil, aynı zamanda milli bilinçle de korunması gerektiğini ifade eder.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Çi-Çi</strong>: “Biz ölsek bile kahramanlığımızın şöhreti artacak ve torunlarımız bu devletin daima sahibi olacak.” Batı Hun Hükümdarı Çi-Çi’nin bu sözü, kahramanlık ve fedakarlığın milletin geleceği üzerindeki etkisini vurgular. Torunların devletin sahibi olabilmesi için ataların kahramanlık ve mücadele ruhunun yaşatılması gerektiğini belirtir.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu sözler, vatan sevgisinin ve toprağa olan bağlılığın ne kadar köklü bir anlayışa dayandığını gösterir. </p>
<h4>Milli Mücadele Döneminde Vatan ve Toprak Anlayışı</h4>
<ul>
<li>
<p><strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>: “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” Atatürk’ün bu sözü, vatan savunmasında fedakarlığın ve canın ortaya konmasının önemini vurgular. Savaşmanın ötesinde, milletin varlığı için canını feda etmenin, gerçek bir vatanseverliğin ifadesi olduğunu belirtir.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu sözler, vatan mücadelesinin sadece savaş meydanlarında değil, aynı zamanda fikir ve ideoloji düzeyinde de sürdürüldüğünü gösterir. Savaşların, milletlerin fikir dünyasında da bir mücadeleye dönüştüğü, milli bilincin güçlendirilmesi gerektiği anlayışını ortaya koyar.</p>
<h4>Vatan ve Toprak Anlayışının Bugünkü Yansımaları</h4>
<p>Tarih boyunca vatan ve toprak anlayışının köklü bir şekilde korunmuş olması, günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Ancak, günümüzün medyatik ve dijital çağında bu değerlerin nasıl korunduğu ve aktarıldığı, oldukça önemlidir.</p>
<p>Tarih boyunca verilen vatan mücadelesi, sadece askeri alanda değil, fikir ve kültür alanında da devam etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ve diğer liderler, yalnızca savaş meydanlarında değil, yazılı ve görsel medya aracılığıyla da milli bilinci güçlendirmeye çalışmışlardır. Bugün, tarihimizdeki bu mücadele ruhunu yaşatmak ve geleceğe taşımak için:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Fikir ve İlimle Mücadele</strong>: Vatan savunması, sadece silahlarla değil, aynı zamanda bilgi, bilim, sanat ve kültürle de sürdürülür. Tarihsel değerlerin korunması, bu alanlarda üretkenlik ve yenilikçi düşünce ile mümkündür.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Toprak ve Çevre Bilinci</strong>: Toprağa saygı, vatan sevgisinin bir parçasıdır. Toprağı korumak ve temiz tutmak, geçmişe ve geleceğe olan saygının bir göstergesidir. Toprak, hem fiziksel hem de manevi anlamda korunmalıdır.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Kültürel Mirasın Korunması</strong>: Geçmişin hatıraları ve kültürel değerler, vatan sevgisinin bir parçasıdır. Tarihi yerlerin, eserlerin ve geleneklerin yaşatılması, milletin ortak hafızasını korur ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlar.</p>
</li>
</ul>
<h4>Sonuç</h4>
<p>Vatan ve toprak anlayışının tarihsel kökenleri, sadece savaş meydanlarında değil, aynı zamanda fikir dünyasında ve kültürel alanda da derin bir anlam taşır. Geçmişten günümüze kadar uzanan bu anlayış, milli mücadelenin her aşamasında kendini göstermiş ve bugün de aynı şekilde korunması gereken bir değer olarak varlığını sürdürmektedir. Vatan sevgisi, toprağa saygı ve kültürel mirasa sahip çıkmak, bu değerlerin yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu anlayışı hem geçmişten günümüze hem de geleceğe taşımak, milletin ebediyen var olmasını sağlayacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler&amp;apos;de Tanrı İnancı ve Şamanizm</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-tanri-inanci-ve-samanizm</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-tanri-inanci-ve-samanizm</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Tanrı İnancı ve Tengricilik hakkında üstün körü de olsa bazı bilgilere sahibiz. Ancak derli toplu olmayan, dağınık kaynaklarda karşımıza çıkan ve çoğu zaman yanlış yorumlanan bilgiler Türklerin İslamiyet’le tanışmadan önceki Dini inanışlarını ve dolayısıyla Dinin toplumsal dokudaki izlerini doğru yorumlamamıza engel oluyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b6a23362f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Tanrı, İnancı, Şamanizm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="post-header">
<h1>Türkler'de Tanrı İnancı ve Şamanizm</h1>
<div class="category-date"></div>
</div>
<div class="post-entry inside">
<div class="separator"><span>Bu bağlamda tarih kaynaklarında dağınık olarak rastlanan bilgileri, Türk Kaya Yazıtları ve Destanlarda geçen Dinsel motiflerden edindiğimiz bulguları toparlayarak ve kıyaslayarak Türk Tarihinin İslamiyet Öncesi dönemlerinde inandıkları</span></div>
<div class="separator"><span>Tengricilik inancı hakkında somut bulgular ortaya koymaya çalışacağız.</span></div>
<div></div>
<br><b><br></b>
<div><b>Tengricilikte Tanrı İnancı</b><br><br>Türklerde esas Dinsel tema Tanrı yani Tengridir. Tüm diğer dinsel motifler bu inanç merkezi üzerinden şekillenmiş, tahrif olmuş, türemiş ve esinlenmiştir. Tanrı kelimesi, Göktürk ve Uygur dönemlerinde yazılmış olan Türk yazıtlarında Tengri olarak karşımıza çıkar. Türkçenin etimolojik yapısını göz önüne aldığımızda sessiz harfleri görmezden gelerek TNR anonslarını kök olarak kabul edebiliriz. Lehçe farklılıkları hasebiyle pek çok Türk Kavminde bu ifade Tenri, Tenre, Tener, Teneri, Tanara v.b. sessiz harf değişiklikleri ya da ekleriyle (TenGri gibi) karşımıza çıkabilmektedir. </div>
<div></div>
<br>
<div><br><br>Türklerde Tengri, tapınılan tek ve yegâne unsur olmuştur. Onunla rekabet eden ya da alternatifi olabilecek başka bir tanrı yoktur. O tektir, doğumsuz ve ölümsüzdür. Bu bakımdan Türklerin tanrı inancı, tarih öncesi dönemlerdeki inanç sistemleri içerisinde benzersizdir. Zira Türklerin dışında hiçbir medeniyet Hak Dinlerin dışında Tek Tanrılı bir inanca sahip olmamıştır. Mısır tanrı olarak firavunlarını görüyor, Roma ve Batı birbirleriyle mücadele eden, doğan ve ölen tabiat tanrılarına inanıyor, Araplar, Çinliler ve Hintler tabiat güçlerine ve putlara inanıyorlardı. Türkler ise Tanrının tekliğinden ve rakipsizliğinden hiçbir dönemde ödün vermemiş, onu somutlaştırmamış hatta simgesel bile olsa resmini çizmemiştir. Bununla birlikte Bozkır kanunları olarak gördüğümüz Töre/Türe geleneğinde Tengri’nin resmini çizmek büyük bir suç olmuştur.<br><br><br><br>
<div><b>Tengricilikte İnsanoğlunun Yaratılışı</b><br><br>Türklerin yaratılışla ilgili inançlarına Altay, Saka, Kırgız ve Hun efsanelerinden ulaşabiliyoruz. Bu efsanelere göre Tengri, önce yedi kat göğü, sonra yedi kat yeri yaratmıştır. Sonra Kendisine hizmet eden ruhları yaratmış, onlara vazifeler vermiştir. Bu ruhların istifade etmesi için büyük bir ağaç bulunmaktadır. Bu ağaçta 9 büyük dal bulunur. Bu dallardan beş tanesinden istifade edilebilirken dört tanesi yasaklıdır ve istifade edilmesine izin verilmez. Tengri’nin bu kuralına tüm ruhlar uymuştur ancak Törüngey ve Ece adındaki iki ruh bu kuralı çiğnemiştir. Güçlü meleklerden biri olan Erlik, Törüngey ve Ece’ye bu dallardan istifade etmenin artık mümkün olduğunu ve yasak olmadığını söylemiş, Törüngey ve Ece de Erlik’e inanarak bu dallara tenezzül etmiştir. Bunu öğrenen Tengri önce Erlik’i cezalandırarak onu Gökten kovmuş ve yedi kat olarak yarattığı yeryüzünün en alt katına göndermiştir. Burası yerin yedi kat altıdır ve ateşler içindedir. Tüm kötü ruhlar artık buraya gönderilecektir. Erklik de artık burada hüküm sürecektir. Erlik’in kandırdığı Ece’nin cezası doğurganlıktır. Tengri onu kadın yapmıştır ve artık neslini doğurarak çoğaltacaktır. Diğer suçlu Törüngey ise Ece’nin doğuracağı tüm İnsanların sorumluluğunu alacak, onları eğitecek, yetiştirecek ve neslini çoğaltacaktır. </div>
<div class="separator"><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjyI4ljiEn_5ftO2egiprQSB8MGWrpHfmxdKG50LPqW71MspyFdTFHNpX_mlvGQOqNtXx1RWqvAcpeYzrHK9eZ0THc45iRMAbEgwTENJX2HBVLVTkaT64y03WYfEC4rPDGFzJKv1S09lAs/s1600/652_320_4154170c.jpg" imageanchor="1"> </a></div>
<div class="separator"><b> </b></div>
<div class="separator"><b>Tengricilikte Cennet ve Cehennem İnancı</b></div>
<div class="separator"><b> </b></div>
<div><br>Türklerde kozmolojik anlayışı ise üçe ayırabiliriz. Yer, Gök ve Yer Altı. Gök, yaratıcının bulunduğu sonsuzluk, Yer insanoğlunun yaratıldığı ve yaşamasına izin verilen Dünya, Yer Altı ise kötü ruhların cezalandırıldığı, ateşler içinde ve karanlık kötü âlemdir. Tengricilik inancında İnsanlar doğduktan sonra yaşamlarını Tengrinin kurallarına uyarak ona ibadet ederek geçirir, öldüklerinde ise Tengri’nin buyruklarına uymuşlar ve iyi birer insan olmuşlar ise mükâfatlandırılmak üzere Tengri’nin katına yani Göklerdeki Uçmağ’a giderler. Eğer Tengri, kendisinden memnun olmazsa kötü ruhların gönderildiği Yerin Yedi Kat altında bulunan Erlik’in yanına gönderilir. Görülmektedir ki Tengricilik inancında ölümden sonra hayat vardır ve iyi insanlar mükâfatlandırılmak için Uçmağ’a yani bugünkü tabiriyle Cennete, kötü insanlar ise Erlik’in yani Şeytanın gönderildiği kötü ruhların karanlıklar âlemine yani Cehennem’e gönderilirler.<br><br>Tengricilikteki Cehennem inancı Asya Türkleri için çok önemlidir ve toplum nezdinde ki kültürel yapıya derinden tesir etmiştir. Öldükten sonra başka bir âlemde başka bir boyutta yeniden dirileceğine inanan Asyalı Türkler mezarlarına çok önem verirler. Başlı başına bir mimari yapı olan Kurganlar Türklerdeki “ölümden sonraki yaşam” düşüncesini ortaya koyan en önemli bulgudur. Toplum nezdinde saygı gören bir kişi, kağan, asker ya da devlet adamı Kurgan olarak tabir ettiğimiz anıt mezarlarda defnedilirler. Yeniden dirildiğinde kendisine hizmet etmesi için yardımcıları, atı ve silahları da ölen kişi ile birlikte Kurganlara konulur ve gömülür. </div>
<div><br><br><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiWeQifDOJjX8qVkaDHECG93C4zSf1-86bdNgz-envb0ys3j8_MGtRm87so5FY-ftKIKU2MuCNcXXw2NC3LYNS8qQ7N82rBCPhvNu3I4ahY5IL6WBaDQbHauAaY7UyCjwg0iulpWUI9FZY/s1600/1.png" imageanchor="1"><img border="0" height="329" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiWeQifDOJjX8qVkaDHECG93C4zSf1-86bdNgz-envb0ys3j8_MGtRm87so5FY-ftKIKU2MuCNcXXw2NC3LYNS8qQ7N82rBCPhvNu3I4ahY5IL6WBaDQbHauAaY7UyCjwg0iulpWUI9FZY/s640/1.png" width="640"></a><br><br></div>
<div>Kurganlar, dönemin şartları gereği külfet gerektiren bir uygulama olduğundan daha çok Kağanlar, Şadlar, Vezirler ve büyük Askeri Komutanlar için yapılmıştır. Vefat eden kişi sıradan bir asker ya da halktan biriyse defin merasimi daha mütevazı şekilde gerçekleştirilir. Ölen kişi yaşadığı çadıra konulur ve değerli eşyaları yakılarak bedeninin üzerine serpiştirilir. Yemek dağıtılarak merasime katılanlara ikram edilir. Bu ikramlar ölümden sonra belirlenen günlerde birkaç kez daha tekrar edilir. Ölen kişinin yakın akrabaları ölünün etrafında feryat ederek ağlar, yüzlerini yaralayarak gözyaşlarıyla kanın karışmasını sağlar ve acılarını haykırırlar. Bu kültürel alışkanlığı günümüzde Cenaze merasimlerindeki ağıtlarda, feryat ve figan ile ağlama eylemlerinde açıkça görebiliriz. Cenaze sonrasında dağıtılan helva, ölen kişinin 7. ve 40. Günleri dağıtılan helva ve anmalar bu kültürel alışkanlıkların bir kalıntısı olarak günümüzde de devam ettirilmektedir.</div>
<div><br><b>Tengricilikte Atalar Kültür ve Atalara Saygı</b><br><br>Asya Türkleri, ölen atalarına karşı büyük bir saygı beslerler. Bu saygının göstergesi olarak dualarında atalarının isimlerini söyleyip Tengri’nin onlara bahşettiği güç ve kudreti isterler. Ölen saygın kişilerin Kurganları (Anıt Mezarları) ziyaret edilir ve ölen kişinin ruhuna saygı gösterilir. Her ne kadar bu bir dini ritüel olarak görünse de Atalara tapınma söz konusu olmaz. Türklerin Atalarına karşı göstermiş olduğu yüksek saygı bu anlamda yanlış algılanmıştır. Türkler, atalarına ve toplum nezdinde saygı görmüş büyüklere gösterdikleri saygının bir emaresi olarak Kurgan ve Mezarlarını ziyaret eder, Tengri’ye dua ederek ölen kişiye verilmiş olan güç, kudret ve saygınlığın kendilerine de verilmesini talep ederler. Bu taleplerinin gerçekleşmesi içinde Tengri’ye kurban adayarak dualarının kabul olmasını ümit ederler. Burada Adak (İduk) Kurbanları Kurgan ve Mezarlarda kesildiği için bu iduk’un ölen kişiye değil ölen kişiye verilen güç ve inayetin kendilerine de verilmesi için dua edenlerin dualarının kabul olması için kesmesi dikkat edilmesi gereken bir detaydır. </div>
<div></div>
<div><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiLNLsAoWGx4aT9s0BAuC52UZWYH9V39Kysnx4ZAiSzRz7zfLRqczcF7L33Ld2YQ7Xhs5KV8q19o6OQstNFFLgjTUgcFAI5CEcu2YMKmrg99FeK6idGBmmazC0egJqbxhiyn-sv8ATJhLA/s1600/a4116894118_10.jpg" imageanchor="1"><img border="0" height="320" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiLNLsAoWGx4aT9s0BAuC52UZWYH9V39Kysnx4ZAiSzRz7zfLRqczcF7L33Ld2YQ7Xhs5KV8q19o6OQstNFFLgjTUgcFAI5CEcu2YMKmrg99FeK6idGBmmazC0egJqbxhiyn-sv8ATJhLA/s320/a4116894118_10.jpg" width="320"></a></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Tengricilikte İbadet</b><span>Tengricilik inancında ibadet mevhumuna sık rastlanılmamaktadır. Asya Türkleri, Tengri’yi yegâne yaratıcı ve tapınılacak tek varlık olarak görmekte ancak Tengri’nin insanoğlunun hayatına ve yaşantısına çok fazla müdahale etmediğine ve onları serbest bıraktığına inanmaktaydılar. Bu inanca göre Tengri, toplumuna hizmet eden, kahramanlık gösteren ve iyi birer insan olan kişilere güç ve saltanat verebilir, kıymetini bilmez ve kötü insanlar haline gelirlerse bunu geri alabilirdi. Ancak insanların yaptığı iyilikler ve kötülükler sadece bu Dünyada cezalandırılmadığından esas ceza ya da mükâfat öldükten sonra gerçekleşeceği için Dünya hayatı, ölüm sonrası hayatın kazanılabileceği bir âlem olarak görülmekteydi. </span></div>
<div><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjyI4ljiEn_5ftO2egiprQSB8MGWrpHfmxdKG50LPqW71MspyFdTFHNpX_mlvGQOqNtXx1RWqvAcpeYzrHK9eZ0THc45iRMAbEgwTENJX2HBVLVTkaT64y03WYfEC4rPDGFzJKv1S09lAs/s1600/652_320_4154170c.jpg" imageanchor="1"><br></a><br>Tengricilikte rutin ve yapılması zorunlu bir ibadet bulunmuyordu. Tengri’nin Uçmağ’ına ulaşabilmek için iyi ve kahraman insanlar olmak yeterli görülüyordu. Bunun yanında Dünya hayatından istifade etmek amacıyla Tengri’nin iyilik ve güç vermesi için dua ediliyor, duaların kabul olması içinde Tengri’ye İduk (Kurban) adanıyordu. Dua ve İduk Tengricilikte zorunlu olmayan ancak kalıplaşmış bir ibadet türü olmuştur. Kağanlar, Komutanlar ve Askerler savaşa başlamadan önce Tengri’ye dua eder ve başarı ümit ederler, savaştan önce ya da sonra İduk olarak Kısrak, Sığır ve Koyun keserlerdi. İduk ibadeti Tengricilikte iki şekilde gerçekleştirilmekteydi. Birinci ve en sık gerçekleştirilme şekli İduk hayvanının boğazının kesilerek öldürülmesi, ikincisi ise belli sayıda İduk hayvanının doğaya salıverilmesi şeklinde gerçekleştirilirdi. Kurban edilecek İduklar mağaralarda, dere kenarlarında ya da Atalar Kültünün bir parçası olarak Kurganlarda Tengri’ye adanırdı.<br><br><br><b>Tengricilik ve Şamanizm</b><br><br>Tengricilik, mühim bir yanılgı olarak Şamanizm olarak algılanmış olsa da Şamanların Tengriciliğin içerisindeki rolleri kanıksanamaz. Esas itibariyle Tengricilikte din adamları yoktur. Ritüelleri ve zorunlu ibadetleri olmayan Tengricilikte ibadet etmek için bir aracı ya da lidere gerek duyulmaz. Zira Tengricilikteki yegâne ibadetler olan Dua ve İduk, kişilerin münferit eylemleri olduğu için bir din adamı eşliğinde gerçekleştirilmez. Ancak Tengricilik inancında Din adamlığı vasfının dışında hareket eden Şamanlar ve Kamlar bulunur. Aslında Kam ve Şaman aynı anlama gelir. Önceleri Kam olarak kullanılan bu telafuz, 8. YY itibariyle Şaman olarak kullanıla gelmiştir. Kamlar, sıra dışı ve dünyevi olmayan eylemleri hasebiyle din adamı gibi görünmüş, bu yönleriyle dinsel bir olgu olarak tanımlanarak içinde yaşadıkları Türk Kavminin temel dinsel motifi olarak düşünülmüştür. Tengricilik inancının temel esasları hakkında yeterli malumata sahip olunmayan araştırmalarda ortaya konulmuş olan bu tespit, Tengricilik hakkındaki bilgi ve bulguların netleşmesiyle ortadan kalkmış olsa da halen bir ifade yanlışlığı olarak telaffuz edilmektedir.<br><br></div>
<div>Kamlar (Şamanlar), kişilerin ibadetlerine, dualarına ya da İduk’larına müdahil olmazlar. Bu bakımdan Tanrısal bir yetkileri ya da toplum nezdinde makamsal bir kutsallıkları yoktur. Bilakis genelde sefil ve dağınık bir görünüme sahip olan Kamlar, toplum tarafından saygı görmekten çok sevilmeyen ve hakir görülen insanlar olmuşlardır. Düzenli bir yaşamları olmayan Kamlar, kötü ruhlarla iletişim kurarak onlardan geleceğe dair haber alır, büyü yapar ve büyü bozarlar. Saatlerce süren danslarla karanlıklar âlemindeki ruhları çağırır ya da bizzat karanlıklar âlemine gider, kötü ruhlarla konuşarak büyü yapar, büyü bozar ya da geleceğe dair kehanetler öğrenirler. Bu doğrultuda onlara din adamı değil büyücü diyebiliriz. Kültürel kalıntılarla günümüze kadar ulaşan alışkanlıklar neticesinde İslamiyet sonrası inanış biçiminde Kam ve Şamanların yerlerini Büyücüler, Üfürükçüler ve Medyumlar almıştır.</div>
<div></div>
<div class="separator"><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjLxHEpBYboMQ6hDqWXPTpM8Wsp1tl1G9a80Xd_RHhaMYeFBv5wWyhpsRUbp6z8WSWcLwZh5KvqAXX6xTvw97d2oz6Nbi64QmtlYK2estKOXAWTFlfgLM7UTQIpTCY85GVOpFOL-RllWN8/s1600/nocanvas_samanizm-nfyb1.jpg" imageanchor="1"><img border="0" height="400" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjLxHEpBYboMQ6hDqWXPTpM8Wsp1tl1G9a80Xd_RHhaMYeFBv5wWyhpsRUbp6z8WSWcLwZh5KvqAXX6xTvw97d2oz6Nbi64QmtlYK2estKOXAWTFlfgLM7UTQIpTCY85GVOpFOL-RllWN8/s400/nocanvas_samanizm-nfyb1.jpg" width="300"></a></div>
<div></div>
<div><br><b>Sonuç</b><br><br>Türkler’in Tengricilik inancını benimsemeleri ve Tarih sahnesine çıkmaları aynı tarihsel derinliğe sahiptir. Türkleri tarih sahnesine çıkartan, Ön Türkler olarak tabir ettiğimiz Aral’lı Afanesyevo İnsanları (M.ö. 8000 – 5000) Mezopotamya’ya inerek dünyanın ilk medeniyeti olan Sümerleri kurmuşlardı. Var olduğu devirde dünyanın en büyük medeniyeti haline gelmiş olan Sümerler, Semavi kaynaklarda Nuh Tufanı olarak geçen Sel Felaketi ile sarsılıp (M.ö. 2700) Semavi dinlerin yayılmasındaki süreci başlatan Hz. İbrahim’in zuhur etmesiyle (M.ö. 2000) Tek Tanrı (Allah c.c.) inancı ile tanışmışlardı. Bu tarihte Sümer Devletinin içerisinde yaşayan Asyalı Türklerin ataları, Tek Tanrı inancına sahip çıkarak göç ettiği İç Asya’da kadim kültürlerini ve tek tanrı inançlarını muhafaza ederek 20 asır boyunca varlıklarını devam ettirmişler, aradan geçen 2000 yıla rağmen Tek Tanrı inançlarından vazgeçmemişlerdi.<br><br>M.ö. 2000’li yıllarda İç Asya’nın demografik yapısı ve inanç şekli Türklere oldukça yabancıydı. İç Asya’nın kadim ev sahiplerinden olan Tunguzlar, Moğollar ve Amerind ardılları tümüyle tabiat tanrılarına tapınmaktaydı. Bugün Animizm olarak tanımladığımız bu inanç sistemine göre tabiattaki her nesnenin bir ruhu vardı ve tabiatın saygın ruhuna itaat edilmeli, doğanın varlığına zarar verilmemeliydi. Sümer ardılları olan ve karşımıza Asyalı Türkler olarak çıkan bu ilk Türk toplumu, demografik bakımdan sayıca az olmalarına rağmen Tek Tanrı inançlarına bağlı kalmışlar, hatta Moğol, Tunguz ve Amerind ardıllarına Tek Tanrı inancının bazı ögelerini benimsetmişlerdi.<br><br><br><b><i>Twitter - @oguzhankocorg & @anadolutarihi</i></b></div>
</div>
<p></p>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tabiat-kuvvetlerine-inancin-destanlarda-tasviri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tabiat-kuvvetlerine-inancin-destanlarda-tasviri</guid>
<description><![CDATA[ Animist görüşlü eski Türkler, mevcut olan doğa olaylarını idrak etme iktidarında olmadıklarından, onlar hakkında çeşitli rivayet ve efsaneler üretmişlerdir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b5ddccf5c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, Tabiat, Kuvvetlerine, İnancın, Destanlarda, Tasviri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Efsane ve destanlarda tabii varlıkların mitik unsurlar halinde tasvir edilmeleri, bizzat dünyayı bu şekilde idrak etmenin sonucudur. Mitik unsurlara daha çok yaratılış destanlarında ve ilk insanla ilgili oluşturulmuş esatirlerde rastlanır. Bu esatir ve destanlarda olaylar bir kural olarak yeraltı ve yerüstünde, hatta gökyüzünde cereyan ederler. Gökyüzü hayrın, iyiliğin, yeraltı kötülüğün kaynağı gibi genelleştirilir. Bu genelleştirmede, insanların mitik animistik düşüncesi, daha kabarık bir biçimde dikkat çekmektedir. Şöyle ki, doğa olaylarının asıl mahiyetini anlamakta zorluk çeken eski insanlar, kendi tefekkürleri düzeyinde meselelerin izahına çalışmışlardır.</p>
<p>Başkurtların “Ural Batır” Destanı’nda olaylar üç mekanda: yeraltı, yerüstü ve gökyüzünde cereyan eder. Eski insanlar, bu destandaki doğa kuvvetlerini dış görünüşlerine göre karakterize etmişlerdir. Örneğin, Güneş ısı ve ışık kaynağı olduğundan, Ay ise kendi ışığı ile akşamları nura boyadığından, eski insanlar bu özelliklerinden yola çıkarak onları iyilik sembolü olarak kabullenmiş ve onların yerleştiği semayı da mukaddes mekan olarak değerlendirmişlerdir. Yeraltı ise eski insanlar için sürekli korku kaynağı olmuştur. Çünkü, yerin kabararak tepe, dağ halinde değişmesi, volkan püskürmesi, depremler vb. gibi doğa olaylarının gerçek mahiyetini idrak edemeyen ve bu olaylar karşısında aciz kalan eski insanlar, tüm bunların yeraltı dünya güçleri (cin, ejderha, dev, yılanlar vb.) tarafından yapıldığını düşünerek olayların mitik formada izahına çalışmışlardır.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda kötü güçlerin göl dibinde yaşamalarının temel nedenlerinden biri bu göllerin sularının içilmemesidir.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda Güneş, Ay, Samray (SimurgN. H.) aynı zamanda ilk ecdat, ilk yaratıcı, türeyiş kaynağı gibi tasvir edilirler:</p>
<p>Erze his kem tıumastan,<br>Bereü ayak basmastan,<br>Kurş bulırğa yar ezlep,<br>Erze hisken tapmağas,<br>Kükke ocop yar ezlep,<br>Ayzı, koyaştı küzlep,<br>Üzene yar haylağan,<br>İkihen de arbağan,<br>Bar koştarğa baş bulmağan</p>
<p>Samrau atlı atam var.[1]</p>
<p>Açıklaması: Daha yer yüzünde hiç kimsenin olmadığı zamanda, hiç kimsenin izi olmadığında, babam kendisine eş arar, yerde hiç kimseyi bulamaz ve kendisine eş aramak için semaya uçar. Güneş’i, Ay’ı görüp, kendisine eş seçer ve ikisi ile de evlenir. O, tüm kuşların başıdır, babamın adı Simurg’dur.</p>
<p>Kozmogonik güçlerin canlı tasavvuru, animist bakışın sonucunda ortaya çıkmıştır. Görüldüğü gibi bu destanda Gün ve Ay ışığın, dev, ejderha karanlığın sembolü olarak karşımıza çıkmaktalar. Bu anlayış, dünyanın yaratılışından beri gece ile gündüzün, aynı zamanda mevsimlerin sıralanmasının mitik anlamda terennümü ve yansımasıdır. Sonbaharda, kışta, bulutlu havalarda Güneşin görünmemesini bir doğa olayı gibi algılayamayan eski insanlar, onların devler, ejderhalar tarafından esir alınarak saklandığına inanmış, bunu da masal ve destanlara kendi düşüncelerine göre yansıtmışlardır.</p>
<p>“Kaftan”ın masalında bu durum daha açık yansıtılmıştır. Örneğin, Kaftan, ejderhayı aslanın verdiği taşla öldürerek içeri girer ve güzelliği ile dört yana nur saçan bir kızla karşılaşır. Kaftan, burasının Gün’ün evi, kızın da Gün olduğunu öğrenir.</p>
<p>Gün Kaftan’a şunları söyler:</p>
<p>“Ey oğlan, altı aydır hiç bir yeri aydınlatamıyordum. Ejderha önümü kesmişti. Sen onu yendin ve beni bu beladan kurtardın.”[2]</p>
<p>Burada karşılaştığımız güneşin esir alınması, zamanın sonbahar ve ya kış mevsimi olduğuna işarettir. Bu mevsimlerde Güneş’in doğmadığı söylenemez. Güneş, bu mevsimlerde de doğar, ama onun ışınlarının önünü bulutlar kapatır. Bu motifden hareket edersek “Kaftan”ın masalındaki “ejderha” bulutun mitolojik suretidir. Ünlü folklor araştırmacısı M. Tahmasib de doğa güçlerini kişileştirmenin, animist bakışın sonucu olarak değerlendirmiş ve şunları söylemiştir: “Karanlık ve onun doğal nedenlerini, aynı zamanda da onları yok eden Güneş’i ve Ay’ı canlı varlık gibi algılamak, genellikle gelişmenin belli bir aşamasında doğa güçlerine ve gök cisimlerine olan animist bakışın sonucudur”.[3]</p>
<p>Özbeklerin “Rustamzod ve Şerzod” masalında da dev karanlık sembolü olarak tasvir edilmektedir. Şöyle ki, akşam Şerzod tarafından gözleri kör edilen ejderha sabah olunca, hava aydınlandığında ölür.[4]</p>
<p>“Yılan yıldız görmeyince can vermez” gibi halk arasında yaygın olarak kullanılan atasözü de yılanın (ejderhanın) karanlık sembolü olduğunu bir daha onaylamaktadır.</p>
<p>Başkurtların “Ural Batır” Destanı’nda, yukarıdaki mitik olaya çok sık bir biçimde rastlıyoruz. Destanda kötü güçler olan dev ve ejderha Ay’ın, Güneş’in kendisini değil, onların kızlarını ele geçirmek için mücadele verirler. Yılanların başı (ejderha) defalarca Ay’ın kızı Ayhulu’yu esir edip, yer altında saklar.[5] Gün’ün kızı Humay’a sahip olmak için ise Ağboz At’ı ikna etmek ve onu ele geçirmek için çabalar.[6]</p>
<p>Destandan hareketle, buradaki kızların (evlatların) sembolik anlam içerdiğini söyleyebiliriz. Ayhulu’nun tasvirinden O’nun, güzelliği ve parlaklığı ile Ay’ın ışığının[7] sembolü olduğu anlaşılmaktadır. Ayhulu’nun Sarısay Atla semalarda gezmesi de bu fikrimizi desteklemektedir.</p>
<p>…Ayhılıu tigen atım bar,<br>İlde totkan atam bar,<br>Kükten Ayıesem bar,</p>
<p>Harısay tigen atım bar.[8]</p>
<p>Açıklaması: Ayhulu deyilen ismim var; elin başı atam var, semada Ayannem var, Sarısay adlı atım var.</p>
<p>Ayın doğal özelliklerini, aynı zamanda onun ışınlarının sarı olduğunu ve aydınlığının bu ışınlar aracılığıyla her tarafa yayıldığını göz önünde bulundurursak, Sarısay’ı ışınlarla, Sarısay’la semalarda gezen Ayhulu’yu ise bu ışınlar aracılığıyla etrafa yayılan ışığın animist dünya görüşü çerçevesinde oluşan sembolik bir sureti olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Humay’ın tasvirinde de aynı animist bakışla karşılaşmaktayız:</p>
<p>Koyaş tigen esem bar,<br>Samrau tigen batşanın<br>Homay tigen kızımın;<br>Altın esem tarkaham<br>Nurğa ilde kümenen,<br>Köndöz erge nur hiben</p>
<p>Kisen ayğa nur birem.[9]</p>
<p>Açıklaması: Güneş denilenannem var. Simurg denilen padişahın Humay adlı kızıyım. Kızıl saçımı açıp bıraksam, alemi nura boyarım. Gündüz yere nur saçarım. Gece (akşam) nuru veririm Ay’a.</p>
<p>Ayhulu’nun özellikleri göz önünde bulundurularak O’nun Ay’ın ışığı olduğunu kabul edersek, Humay’ın şu tasvirinden de kesinlikle O’nun, Güneş’in nuru olduğunu kanısına varabiliriz.</p>
<p>Gecenin karanlığı Güneş’in, bulut ise Ay’ın kendisini değil, sadece onların şafaklarının karşısını alabilir. Şu mitolojik olayın “Ural Batır” Destanı’ndaki tasviri, masal ve destanlardan farklı olarak, Ay’la Güneş’in kendilerini değil, evlatlarını (Ayhılu ve Humayı) esir almakla geçici bir süre için onların aydınlıklarının, nurlarının önüne geçmesinin animist düşünce çerçevesinde tezahürüdür.</p>
<p>Destan ve masalların esas özelliklerinden olan “dönüşmeler”, “Ural Batır” Destanı’nda daha belirgin bir şekilde görülmektedir. Şu “dönüşmeler”: Humay’ın güzel bir kıza veya aksine kızın kuşa, insanın yılana vb. çevrilmeleri mitolojik düşünce ile sıkı ilgilidir. Yalnız bu destanda değil, birçok halkların (Teleütler, Şorlar, Sagaylar vb.)[10] destanlarında Humay’ın uzun, kızıl saçlı kız gibi tasvirine rastlanmaktadır. Humay, dünya halklarının esatirlerinde doğum, çocuk, mutluluk, devlet ve hatta bereket sembolü olarak da verilmiştir.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda Humay, aynı zamanda yaratılışa ölmezlik kazandırmak isteyen kahramana, Ural’a, amacına ulaşmasında yardımcı olur. O, sınavlardan geçerken O’nu, karşılaştığı kötü ruhlardan koruyarak iyiliği temsil etmekle insanlığı himaye eder. Kendi amacına ulaşan kahramanın içilecek suyu boz dağlara, düzlere getirmesi ile yeşillik oluşturmasında başlıca araç olan Humay, burada da bereket tanrıçası olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Adı geçen bu destanlarda devler, ejderhalar aynı zamanda ölümün, kuraklığın sembolü olarak da karşımıza çıkmaktalar. “Ural Batır” Destanı’nda görülen üç büyük sel felaketinde de devler ve ejderhalar baş roldedir. Bu da doğa olayı olan bulutların çok toplandıkları yerde, şiddetli yağmurların yağması sonucu ortaya çıkan sel felaketleri karşısında aciz kalarak dehşetler içerisinde kurtuluş yolu arayan eski insanların kendi düşüncelerinin mitolojik yansımasıdır. “Ural Batır” Destanı’nda taşkına neden oldukları doğal felaket sonucunda devler ve ejderhalar ölüm sembolü olarak karşımıza çıkarlar. Ama Türkmenlerin “Köneürgenç Minarası” efsanesinde ejderhaların ölüm sembolü gibi gösterilmelerinin sebebi bir az anlaşılmazlık doğurmaktadır: “Beyaz ve siyah renkli ejderhalar insanları yemek için onların çoğalmalarını bir az daha beklemeleri gerektiği konusunda anlaşırlar.”[11]</p>
<p>Buradan da bu suretlerin, açlık, doğal felaketler vb. sonucunda ortaya çıkan toplumsal facialar karşısında mitik tefekkürlü insanların olaylara tepkilerinin yansıması kanısına varabiliriz.</p>
<p>Dev ve ejderhanın destan ve masallarda kuraklığın, susuzluğun sembolü olarak yansıtılması olayına daha çok tesadüf edilir. Onlar suyun önünü keserek büyük kurbanlar karşılığı insanlara bir yudum su verirler.[12]</p>
<p>Eski Türklerin efsane ve destanlarda bir doğa olayı olan “ölüm”le ilgili fikirleri de ilgi çekicidir. Bu doğa olayının birçok kaynaklarda canlı tasavvur olunması bu, motifinin, yaratılışın ilk çağlarında oluştuğu fikrini destekliyor.</p>
<p>İnsan, yaratılışından itibaren hayatı anlama çabası içine girer. Onu kuşatan kainatın kim tarafından, nasıl yaratıldığı İnsanı sürekli düşündürmüş ve insanlar bu soruya cevap bulmaya çalışmışlardır. Canlıların belli bir süre sonra ölmesi olayı, eski insanları dehşete düşürmüş, onları düşünmek zorunda bırakmıştır. Bu olaylar doğanın sırlarını anlayamayan ilkel insanları sürekli olarak korku altında tutmuş ve onlar kurtuluşlarını “ölümsüz” hayatı arayıp bulmakta görmüşlerdir.</p>
<p>Ebedi hayat aramak motifi pek eski olup, birçok dünya halklarının destan ve masallarında kendi aksini bulmuştur. Türk halklarında eski insanlar ölümsüzlüğün sırrını suda ve bitkide, hatta meyvada aramışlardır. Folklor araştırmacısı M. Seyidov’un dediği gibi: “Suya, bitkiye (ağaca) inanma Türklerin eski inançları ile ilgilidir. Su da, ağaç da ilkindir… Eski insan için su da, ağaç (bitki) da onun hayatı, yaşayışı için esas idi. İnsanların, ölmezliği suda, bitkide aramış olmaları bu sebepten olsa gerek”.[13]</p>
<p>Eski insanlar “ebedi yaşam” sırrını bir kaide olarak suda aramışlar. Bu da tesadüfü değil. Yaratılış için vacip olan dört unsurdan başlıcası sudur. Su hayatın canıdır. Suyun destanlarda, ebedi hayat aramanın sembolü olduğunu görürüz. Bu iksiri ancak şirin sularda bulurlar. Bildiğimiz gibi, acı, tuzlu sular hayat kaynağı olamaz. Çünkü bu sular insanlar için içmeye, tabiat için yeşillikleri sulamaya bile yaramıyor. Bu nedenle de kahramanlar insanlığı ve tabiatı bu beladan kurtarmak için sürekli çözüm yolları aramış, sonuçta hayat suyunu (içilebilir su kaynaklarını) bulup insanlara sunmak için çaba sarfetmişlerdir.</p>
<p>Destan ve masallarda bir kural olarak hayat iksirinin kötü kuvvetler tarafından esir edilmesi motifi ile karşılaşıyoruz.</p>
<p>Suyun şifavericilik ve hayatvericilik özelliğinin tasviri Altayların “Kögüdey” Destanı’nda da var.[14] Fakat bu destanda su, ebedi hayat sembolü gibi verilmiyor. Burada su ölüyü diriltse de, ebedi hayat verici öğe değildir.</p>
<p>Bu mitolojik motifin, şair Nizami Gencevi’nin son eseri olan “İskendername” poemasının “Şerefname” bölümünde de karşımıza çıkması dikkat çekicidir. Bu eserde de hayat suyunun karanlık diyarlarda bulunduğu belirtilir:</p>
<p>Dünyada Zülmata çatmaz bir diyar,<br>O güzel toprakta hayat suyu var.<br>Yaşamak istesen dünya yüzünü,</p>
<p>Get, geçir eline hayat suyunu![15]</p>
<p>Eski Doğu abidesi olan “Avesta”dan günümüze kadar birçok efsane, destan ve masallarda ejderha, dev, insanların düşmanı, Ehrimen’in yardımcıları gibi tasvir edilir. Onların görüldüğü her efsane, destan ve masalda sürekli olarak, insanlar içme suyunu kullanma konusunda çeşitli engellerle karşılaşmaktalar.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda da ebedi hayat çeşmesi bizzat devlerin diyarındadır:</p>
<p>Deyeü padşah erende,<br>Eyteler, bir şişme bar,<br>Şunan huı eshe keşe,</p>
<p>His te ülmey yeşey, ti.[16]</p>
<p>Açıklaması: Dev padişahın yerinde (toprağında), bir çeşme var diyorlar. Bundan insan su içse, hiç ölmez, hep yaşar diyorlar.</p>
<p>Zaman zaman tuzlu deniz ve göl sularını içerken azap çeken eski insanlar, doğaya, canlılara hayat veren tatlı suyun doğal özelliklerini olduğu gibi anlayamadıklarından meseleye mitolojik görüşler çerçevesinde yaklaşmışlardır. Buradan da bu ebedi hayat suyundaki sırrın içmeye yararlı olmasında olduğu anlaşılmaktadır. Çok sayıda yiğidin insanları ve doğayı susuzluk belasından kurtarmak amacıyla yola çıkarak, doğal felaketler sonucu ölmeleri, geri dönmemeleri olayı ilkel tefekkürlü insanları dehşete düşürerek, onlar tarafından ejderha, dev gibi kötülük aşılayan mitik suretlerin yaratılmasına neden olmuştur. Aynı zamanda tabii olayların: soğuğun, kışın, baharda iklim değişmesi sonucunda donmuş suların, sellerin asıl mahiyetini kavramaktan uzak olan animist düşünceli insanlar, bu olayların sebebini kendilerinin anladıkları biçimde, kötü güçler (devler, ejdahalar) tarafından türetildiğinin mütevazice izahına çalışmışlardır.</p>
<p>Eski insanların doğa olayları nedeniyle yer sathının kabararak dağ halinde formalaşmasının ve bu dağların yerleşme istikametlerine münasebetleri de çok ilginçtir. Böyle ki, destan ve masallarda akarsuların önünü kesen dağların, kötü ruhlar tarafından yaratılmış olmaları gibi çeşitli mitolojik inançlarla da karşılaşmaktayız.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda Yamantau’nun oluşmasının çok ilginç bir açıklaması var. İnsanlara ölüm hazırlayan Ezreke, son derece büyük, korkunç ve dehşetli bir ejderhadır. Destanın kahramanı Ural Batır, onu öldürerek insanları onun zulmünden kurtarır. Ezreke ölürken onun cesedinden Yamantau oluşur, şu dağ şirin sulu nehirin karşısını kestiği için eski insanlar onu bu köyü özelliğinden dolayı “pis dağ” (kötü dağ) olarak adlandırmışlardır.</p>
<p>Selin, yangının ortaya çıkma nedenini anlayamayan ve bu olaylar nedeniyle de son anda canlıların ve doğanın yok oluşuna tanık olan eski insan, bu olayları kendi ilkel düşünce tarzlarıyla mitik bir biçimde onları canlı olarak tasavvur ederek onlara karşı mücadele vermişlerdir.</p>
<p>Bu mücadeleler bir kısım Türk kahramanlık destanlarında küçücük bir epizod halinde geçmesine rağmen, “Dede Korkut” ve “Ural Batır”da ise onlardan farklı olarak Deli Dumrul’la Ural Batır’ın insanlara ebedi hayat bahşetmek için “ölüm”le savaşlarının birbaşa tasviri ile karşılaşıyoruz. Öyle ki, her iki kahraman da “ölüm”ü bir canlı olarak kabul eder, onu yok etmekle insanları ölümsüzlüğe kavuşturmak isterler.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nda daha 10 yaşlarında olan Ural, ölümün nasıl bir güç olduğunu anlamak için çaba gösteriyor. Ural yer yüzünden ölümün, kanın izini silmek için yollar arıyor. Bu düşünce ona rahatlık vermez, onu daima düşündürür. O, ölümü canlı bir varlık olarak algılar ve onu öldürmek için yola çıkdığı zaman babasının ona nasihatları çok dikkat çekicidir: “Eger yulda Ülem osraha, başın kırkıp, alıp kaytarğa kuşkan”.[17]</p>
<p>Açıklaması: “Eğer yolda ölümle karşılaşırsan, başın kesip, götürüp eve dön”.</p>
<p>“Dede Korkut” Destanı’nın “Deli Dumrul” Boyu’nda da benzer bir olayla karşılaşmaktayız.</p>
<p>Deli Dumrul: “Mere, Azrail dediyiniz ne kişidir kim, adamın canın alır? Ya kadir Allah, birliğin, varlığın hakkı icün Azrail’i benim gözüme göster ki, savaşayım, çekişeyim, direşeyim, iyi yigitlerin canını kurtarayım…dedi”.[18]</p>
<p>“Ebedi hayat arama” motifinin bulunduğu destanların sonu aynı şekilde biter.</p>
<p>“Ural Batır” Destanı’nın kahramanı Ural, öyle bir hayat arıyor ki, oradaki canlılar ölmez olsunlar, bitkiler hiç bir zaman solmasın, güçlü zayıfı avlayıp yemesin. Bu da onun ilkel tefekküründen ileri gelmektedir. O, otlar, çiçekler solmazsa yenilerinin bitemeyeceğini, sular akmasa, çağlamasa kokacağını, yaranan ölmese yer yüzünde hayatın duracağını anlamıyordu. Bu bakımdan destanın finalinde ölmezlik kazanmış kişinin dediği ilginç ve ibretamiz sözlere dikkat edelim: “Zamanı ile ben de senin gibi bu çeşmeden su içtim. Amacım şeri (kötülüye) yenilgiye uğratıp hoş devranı görmek idi. Ben artık ölmek istiyorum. Amma ben o çeşmeden su içtiğim için ölüm ruhumu kabul etmiyor. Canıma kurtlar doluştu. Artık gereksiz bir hayat yaşıyorum. O, Ural’a insanın dirilik suyu içip gereksiz hayat yaşamaktansa, ona verilen ömrü şerefle yaşarsa zaten ölümsüzlük kazanacağını anlatmaya çalışıyor”.[19]</p>
<p>Ul da bulha yakşılık<br>Kükke le osopyakşılık,<br>Hıuğa la batmas yakşılık<br>Telden de tösmesyakşılık<br>Barı eşke baş bulır,<br>Uzene le, keşege</p>
<p>Menge yeşer as bulır.[20]</p>
<p>Açıklaması: Onun adı iyiliktir. Göğe kalkmaz iyilik, suya batmaz iyilik, ateşte yanmaz iyilik, dilden düşmez iyilik. O, tüm emellerden yücedir. Kendin ve insanlar için ebedi yaşamanın yolu budur.</p>
<p>Buradan böyle bir felsefi sonuç çıkarabiliriz: “İnsan ancak iyilik edip, emelleri ile hafızalarda ebediyen yaşayabilir”.</p>
<p>Sümer Destanı “Gılgamış”da da bu düşüncenin varlığını görürüz. Gılgamış Adamakrabdan “Ölüm korkurur beni, yokmu ebedi hayat?” diye sorduğu zaman Adamakrab cevabında ona şöyle söyler:</p>
<p>Gılgamış, gam çekme canın sağ olsun senin,<br>Gece gündüz de, şenlen, keyfin çok olsun senin.<br>Keyfine bak, bayram geçir<br>Gece gündüz çal çağır, şarkı söyle, oyna sen!<br>İyi giyip geçin, üstün başın temiz olsun.<br>Çocukların oynasın, bırak tutsun ellerinden,<br>Sevgilini azizle, razı kalsın erinden.</p>
<p>İnsanın hayatı da, işi de budur ancak.[21]</p>
<p>“Dede Korkut” Destanı’nın “Deli Dumrul” Boyu’nda, Deli Dumrul Tanrı’dan aman dilerken helalinin (kadınının) sadakatını gören Tanrı onlara 140 yıl ömür verir.</p>
<p>Deli Dumrul:<br>Ulu yollar üzerine<br>İmaretler yapayım senin için,<br>Ac görsem, doyurayım senin için,</p>
<p>Yalıncık görsem, donadayım senin için.[22]</p>
<p>Deli Dumrul, artık ne kadar uzun ömür verilse de, cismani ölümün kaçınılmazlığını kabul ediyor, iyilik etmekle, kutsal emellerle ebedi hayat kazanacağını idrak ediyor ve ona verilen 140 yıl ömür süresinde ancak iyilik edeceğine söz veriyor.</p>
<p>Beşeri düşüncelerle yaşayan kahramanlar hiç bir zaman sadece kendilerini düşünmemişlerdir. Onlar tüm canlı hayatı zulümden kurtarmak için yollar aradıklarına göre kutsallaşmış, ebediyyete kavuşmuşlardır. Bütün bu karşılaştırmalardan “Cismani ölüm kaçınılmazdır. Ebedi yaşam iksiri iyi emellerdir. Sağlığında hayır sahibi olan ebediyet kazanır” sonucunu çıkarabiliriz.</p>
<p>Destan ve esatirlerde doğa güçlerinin kişileştirilmesi daha çok ilk insan, ilk türeyişle ilgili olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür mitolojik unsurlar, İskitlerin “Targıtay” destanında daha çok görülmektedir. Bu esatir animist dünya görüşünün ürünüdür. Heredot, Zeus’un kimliğini açıklarken Yunanların büyük tanrısı, İskitlerin ise babası gibi gösterildiğini belirtir. İlk insan olan Targıtay’ın Tanrı Zeus ile Borisfen Nehiri’nin kızının (peri kızN. H.) izdivacları sonrası dünyaya gelmiş olması sırf animist dünya görüşünün sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Eski dünya mitolojilerinde su perisinden doğma anlayışı genellikle mitolojik tefekkürle ilgilidir. Fakat destanlardan da görüldüğü gibi, Peri kızıyla izdivac her zaman müsbet sonuçlanmaya bilir. “Targıtay” efsanesinde Peri kızın büyük Tanrı Zeus ile izdivacından İskitlerin başı Targıtay türemiş, “Dede Korkut” Destanı’nda ise Peri kızı Tepegöz’ü doğurarak Oğuz’a bela gönderiyor. Tepegöz’ün Peri annesi oğlanın parmağına yüzük geçirerek: “Oğul! Sana ok batmasın! Tenin kılınc kesmesin!” dedi.[23]</p>
<p>Şu iki karşılaştırmadan da görüldüğü gibi “Peri kız” kutsal varlıktır. Kutsal varlık olan tanrıyla (Zeus’la) izdivacından müsbet kahraman, Çoban’ın bu kutsal varlığa tecavüzünden Oğuz’a bela türer.</p>
<p>Başkurt destanı “Ural Batır”da da böyle mitolojik anne ve baba suretleri vardır. Burada zoomorfik unsur olan Simurg’nun kosmogonik unsur Güneş ve Ay’la izdivacından Humay ve Ayhulu’nun (gu kuşu, melek kız) türemesi Ay’ın, Güneş’in eski Türk metnlerinde yaratıcı güç rolünü üstlendiklerini gösterir. Fakat kosmogonik Ay, Güneş ve zoomorfik Simurg suretlerinin izdivacından insan değil, kuş kızlar (melekler) Humay ve Ayhulu türer ki, onların da antropomorfik suretler olan Şulgen ve Ural’la izdivaçlarından yine antropomorfik suretler olan Hakmar ve İdel’in türediğini destanın ilerleyen bölümlerinde görmekteyiz.</p>
<p>Genellikle, Ay ve Güneş Türk mitolojisinde birçok hallerde türetici güç olarak karşımıza çıkmaktalar. Her iki doğa unsuru da daha çok mitolojik anne olarak yansıtılır. Ay, kosmogonik unsuru ise bu bakımdan ikili seciyeye sahiptir. Ay mitolojide bazen baba, bazen ise anne fonksiyonu taşır. “Ural Batır” ve “Oğuz Kağan” Destanlarında Ay “anne” olarak dikkat çekmektedir.</p>
<p>Gene günlerden bir gün ay kağanın</p>
<p>közü yarıb butadı erkek oğul togurduz.[24]</p>
<p>Her iki destanın da benzer mitik suretlere sahip olmasına bakmayarak, bu suretlerin destanlardaki tasviri, onların farklı zaman dilimlerinde oluştuklarını gösterir.</p>
<p>“Altay Yaratılış Destanı”nda ise Tanrı Karahan beşeriyetin ilk canlısını ağaç dallarından yaratıyor: “.dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak hoş değil, bu ağacın dokuz dalı birden olsun, bu dokuz dalın her birinden dokuz kişi türesin ve bunlardan dokuz millet olsun”.[25]</p>
<p>Ağaç ana (mitolojik ana) motifine birçok Türk metinlerinde rastlamanın mümkünlüğü, değinilmesi gereken ilginç noktalardandır. Altay Destanı “Maaday Kara”da düşman eline geçmesin diye Maaday Kara, çocuğunun beşiyini Kayın ağacına asar ve ağacın öz suyunu bağırsak aracılığıyla onun ağzına yöneltir.[26]</p>
<p>Tört tör Kayın bu emdile</p>
<p>Enen bolgay, balam dedi! [27]</p>
<p>Açıklaması: Dört Kayın ağacı bu günden annen olsun, balam dedi.</p>
<p>Demek, kahraman maddi varlık olarak insanlardan türemiş olsa da, onun ölmemesinde, yaşamasında ve gıdalanmasında başlıca rolü Kayın ağacı oynuyor.</p>
<p>Türk halklarının mitolojisinde ağaca mukaddes varlık olarak bakma, ona tapma, inanma halleri sürekli olarak karşımıza çıkabilecek bir motiftir. Halk arasında yeşil ağaca (yani yaşayan ağaca) el kaldırmak, onu kesmek günah sayılıyor. Ağaç türlerinden en çok kutsal sayılanı Çınar ve Kayın ağaçlarıdır. Çınar ağacına Türk mitolojisinde anne motifi olarak rastlanmıyor. Çınar destan ve masallarda azamet, dayanıklılık sembolü olarak tasvir edilir.[28] Buna benzer motif “Dede Korkut” Destanı’nda da var.</p>
<p>Uruz’u düşmanlar asmak istediğinde O, ağaca yüz tutarak şöyle söyler:</p>
<p>Büyük büyük suların köprüsü ağaç!<br>Kara kara denizlerin gemisi ağaç!<br>Eğer erdir, eğer övrettir korkusu ağaç!<br>Başın ala baksam eğer, başsız ağaç!<br>Dibin ala baksam, dibsiz ağaç!<br>Beni sana asarlar, götürme, ağaç!</p>
<p>Eğer götürsen, yigitliğim seni tutsun! [29]</p>
<p>Çinar ağacının şimdi bile Türk halk yaratıcılığında “Han Çinar” teşbihinin, azamet ve vakar sembolü gibi kullanılması tesadüf olmayıp bu destanlardan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Kayın ağacı ise Türk halklarının mitik metnlerinde mitolojik anne motifi olarak karşımıza çıkar. Kayın ağacı Buryatlarda da “Anne ağaç” olarak adlandırılır.[30]</p>
<p>Tüm bunları, ağaca mitolojik bakışın, animistik görüşle yansıdığı şeklinde değerlendirebiliriz. Anne çocuğu besleyen, baba ise koruyan, irade, cesaret ve hüner aşılayan varlıktır. Ağaçların doğal özellikleri onların bu türlü seçimine olanak sağlıyor. Buradan da Kayın ağacının öz suyu gıda için yararlı olduğundan animist tefekkürlü insanlar onu anne, Çinarın ululuğuna bakarak onu da baba olarak suretleştirmiş oldukları kanısına varabiliriz.</p>
<p>“Dede Korkut” Destanı’nda da ağaç yine mitolojik anne olarak karşımıza çıkar. “Basat’ın Tepegözü Öldürdüğü Boy”da Basat kendisini Tepegöze tanıtırken ona şöyle seslenir:</p>
<p>Annem adın sorar olsan, Gaba ağaç.[31]</p>
<p>Uzman araştırmacı M. Seyidov’a göre: “Birçok eski halkların, aynı zamanda da Türk mitolojik tarihinde esatiri ecdad bazen bir, bazen ise iki kökten götürülüyor; iki kökten götürülen ecdadın biri baba, diğeri ise anne olur”.[32]</p>
<p>Altay destanı “Maaday Kara”nın metni, kahramanın iki mitolojik ecdadının olduğunu söyleme imkanı verir. Bunlardan biri Kayın ağacı (anne), diğeri Dağ babadır.</p>
<p>Kara tayga bu bolgazın,</p>
<p>Adan bolgay balamdedi.[33]</p>
<p>Açıklaması: Kara dağ senin baban olsun, balam, dedi.</p>
<p>Genellikle “dağ” motifi Türk mitolojisinde baba fonksiyonu taşımaktadır.</p>
<p>Destanda Maaday Kara’dan önceki neslin şeceresi ile ilgili bilgi yoktur. Maaday Kara’nın kendisinin dağ ruhundan türediği de belirtilir.</p>
<p>Tuu yelbisten boyı bitkenMaaday Kara.[34]</p>
<p>Açıklaması: Dağ ruhundan meydana geldin, Maaday Kara.</p>
<p>Demek, animist tefekkürlü eski insanlar bu mitolojik unsurları gelişi güzel değil, onların doğal özelliklerini dikkate alarak yaratmışlardır.</p>
<p>İlk ecdad, ilk insan konusu “Kurani Kerim”de de aksini tapmıştır. Ama “Altay yaratılış destanı”ndan farklı olarak, ilk insan ağaçtan değil, topraktan yaratılır. Allah şeytana hangi nedene dayanarak Adem’e secde etmediğini sorduğu zaman o, şöyle cevap verir: “Ben ondan daha üstünüm: Sen beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yarattın”.[35]</p>
<p>Eski Türklerin tabiat kuvvetlerine olan inanç ve itikadını öğrenmek için ilkin kaynaklar olarak eski Türk destanları da esas yönlendirici özellikler taşıyor. Çünkü bu destanlarda eski Türklerin Ay’a, Güneş’e, diğer bir ifadeyle kosmogoniye, doğa güçlerine olan itikad ve inancı animistik düşünce çerçevesinde şekillenmektedir. Bu bakımdan eski Türk destanları, Türk mitoloji sisteminde gök cisimlerine olan inancın oluşumun öğrenilmesinde ilkin kaynak fonksiyonu konumundadır.</p>
<p> Doç. Dr. Nezaket Hüseyn KIZI</p>
<p>Baku Devlet Üniversitesi / Azerbaycan</p>
<p>Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 338-344</p>
<p>Kaynaklar :<br>♦ Azerbaycan Nağılları, “Melikmemmed”, Bakü 1975.<br>♦ Altayskiy Epos, Kogutey, MoskovaLeningrad 1935.<br>♦ Bayat, F., Oğuz Epik Enenesi ve Oğuz Kağan Destanı, Bakü 1993.<br>♦ Gılgamış Destanı, Bakü 1985.<br>♦ Başkırd HalkEposu, Moskova 1977.<br>♦ Ezrayıl Bilen Garip, Aşkabad, 1967.<br>♦ Karavelliler, Bakü 1967.<br>♦ Kitabi Dede Korkut, Bakü, 1978.<br>♦ Nizami Gencevi, Şerefname. Bakü, 1988.<br>♦ Maaday Kara, Moskova, 1973.<br>♦ Seyidov, M., Azerbaycan Mifik Tefekkürünün Kaynakları, Bakü, 1983.<br>♦ Sepetcioğlu, M. N., Türk Yaratılış Destanları, Ankara 1976.<br>♦ Tehmasib, M., “Azerbaycan Halk Edebiyatında Dev Sureti”, Vatan Uğrunda Dergisi, Bakü 1946, no. 1.<br>♦ Özbek Halk Ertekileri, I. cilt, Taşkent, 1960.<br>♦ Letopisi Hronskih Buryat, MoskovaLeningrad 1940.<br>♦ AlZahraa for Arab “Mass Media”, 1993.<br>Dipnotlar :<br>[1] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 67.<br>[2] Karavelliler. Bakü 1967, s. 8.<br>[3] M. Tahmasib, “Azerbaycan halk edebiyatında dev sureti”, Vatan Uğrunda Dergisi, Bakü 1946, no. 1, s. 81.<br>[4] Özbek Halk Ertakları, I. cilt, Taşkent 1960, s. 146.<br>[5] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 101.<br>[6] A.g.e., s. 103, 122, 161.<br>[7] A.g.e., s. 110-113.<br>[8] A.g.e., s. 114.<br>[9] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 67.<br>[10] A. M. Sagalayev, UraloAltayskaya Mifologiya, Novosibirsk 1991, s. 58.<br>[11] 1967, s. 129 Ezrayıl Bilen Garıp, Aşkabad.<br>[12] Azerbaycan nağılları, “Melikmemmed”, Bakü 1975, s. 93.<br>[13] Seyidov M, Azerbaycan Mifik Tefekkürünün Kaynakları, Bakü 1983, s. 118<br>[14] Altayskiy Epos Kogutey, MoskovaLeningrad 1935, s. 116.<br>[15] Nizami Gencevi, Şerefname, Bakü 1988, s. 505.<br>[16] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 62.<br>[17] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 88.<br>[18] Kitabi Dede Korkut, Bakü 1978, s. 88.<br>[19] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 149-150.<br>[20] Başkırd Halk Eposu, Moskova 1977, s. 150.<br>[21] Gilkamıs, Bakü 1985, s. 162.<br>[22] Kitabi Dede Korkut, Bakü 1978, s. 93.<br>[23] Kitabi Dede Korkut Destanı, Bakü 1978, s. 35.<br>[24] F. Bayat, Oğuz Epik Enenesi ve Oğuz Kağan Destanı, Bakü 1993, s. 110.<br>[25] Sepetçioğlu, M. N., Türk yaratılış destanı, Ankara 1976, s. 18.<br>[26] Maaday Kara, Moskova 1973, s. 68.<br>[27] A.g.e., s. 87.<br>[28] A.g.e., s. 68.<br>[29] KitabiDede Korkut, Bakü 1980, s. 40.<br>[30] Letopisi Hronskih Buryat, MoskovaLeningrad 1940, s. 60.<br>[31] Kitabi Dede Korkut, Bakü 1978, s. 123.<br>[32] M. Seyidov, Azerbaycan Mitik Tefekkürünün Kaynakları, Bakü 1983, s. 92.<br>[33] Maaday Kara, Moskova 1973, s. 68.<br>[34] Maaday Kara, Moskova 1973, s. 78.<br>[35] Koran, AlZahraa for Arab, “Mass Media”, 1993, s. 279.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Datça: Tarih ve Doğanın Buluştuğu Eşsiz Bir Cennet</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-datca-tarih-ve-doganin-bulustugu-essiz-bir-cennet</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-datca-tarih-ve-doganin-bulustugu-essiz-bir-cennet</guid>
<description><![CDATA[ Eski Datça, Muğla&#039;nın Datça ilçesinin incisi olarak, ziyaretçilerine hem tarihi bir yolculuk hem de doğal güzellikler sunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2d7f965474.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Datça:, Tarih, Doğanın, Buluştuğu, Eşsiz, Bir, Cennet</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Renkli begonvillerle dolu sokaklarında mavi denizle buluşan bu bölge, tatilcilerin gözdesi haline gelmiş durumda. Eğer Eski Datça'nın derin tarihine, büyüleyici manzaralarına ve kültürel zenginliklerine dair merakınız varsa, doğru yerdesiniz!</p>
<h2>1. Datça’nın Tarihsel Geçmişi</h2>
<p>Eski Datça’nın kökleri, M.Ö. 2000’lere kadar uzanıyor. İlk yerleşimcileri Karyalılar olan bu bölge, zamanla Yunan kökenli Dorlar tarafından ele geçirilerek <strong>Knidos</strong> adıyla bilinen antik kenti kurmuş. M.Ö. 6. yüzyılda Perslerin egemenliğine giren Knidos, kültürel ve ticari açıdan önemli bir merkez haline gelmiş, pek çok tapınak ve heykel burada inşa edilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d70b5b3e3.jpg" alt=""></p>
<h2>2. Antik Kalıntılar ve Kültürel Miras</h2>
<p>Antik Datça’nın izleri, bölgenin tarihi dokusunu ziyaretçilere sunmaktadır. <strong>Knidos Antik Kenti</strong>, antik dönem kalıntılarıyla dolu, büyüleyici bir manzara sunuyor. Tapınaklar, kutsal alanlar ve diğer yapılar, geçmişin izlerini taşıyarak tarih severlere eşsiz bir deneyim sunuyor.</p>
<h2>3. Karia Bölgesi ve Doğal Güzellikler</h2>
<p>Datça’nın tarihi ve kültürel zenginliğinin yanı sıra, <strong>Karia</strong> bölgesi de yürüyüş tutkunları için önemli bir noktadır. Türkiye’nin en uzun antik yürüyüş rotası olan <strong>Karia Yolu</strong>, bu alanda sakin ve huzurlu bir keşif imkanı sunuyor. Yürüyüş boyunca, büyüleyici manzaralar eşliğinde doğal güzellikleri keşfedebilirsiniz.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d7098a617.jpg" alt=""></p>
<h2>4. Osmanlı Dönemi ve Modernleşme</h2>
<p>M.S. 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’na bağlanan Knidos, 13. yüzyılda Menteşeoğulları Beyliği’nin topraklarına katılmıştır. Osmanlı döneminde, 15. yüzyılda bölgeye <strong>Datça</strong> adı verilmiştir. 1928 yılından itibaren Muğla’ya bağlı bir ilçe olarak varlığını sürdüren Datça, zengin tarihini koruyarak günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d6fe37bfa.jpg" alt=""></p>
<h2>5. Mimari Dokusu ve Taş Evler</h2>
<p>Eski Datça’nın sokakları, taş evlerle doludur. Bu evler, doğayla uyum içinde inşa edilmiş olup genellikle bahçelidir. Müstakil yapılar, yerel taşlarla inşa edilmiş ve doğal malzemeler kullanılarak özenle tasarlanmıştır. Bu mimari yapıların her biri, ziyaretçilere tarih kokan bir atmosfer sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d70c3dec9.jpg" alt=""></p>
<h2>6. Doğal Güzellikler ve Aktiviteler</h2>
<p>Eski Datça, mavi ve yeşilin birleştiği eşsiz bir noktadır. Akdeniz ikliminin hâkim olduğu bu bölge, temiz havası ve doğal güzellikleriyle dikkat çekmektedir. Datça Yarımadası’nın 235 kilometrelik sahil bandı, deniz tutkunları için vazgeçilmez bir alan sunar.</p>
<h3>6.1. Palamutbükü</h3>
<p>Palamutbükü, berrak denizi ve doğal güzellikleriyle bilinen popüler bir koydur. Restoranlar ve kafeler, burada zaman geçirmeniz için harika olanaklar sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d705cb169.jpg" alt=""></p>
<h3>6.2. Aktur</h3>
<p>Aktur, çam ağaçlarıyla dolu huzurlu bir yer. Mavi Bayraklı Çiftlik Koyu ile ziyaretçilerin ilgisini çeker.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d7041b8ee.jpg" alt=""></p>
<h3>6.3. Ilıca Göleti</h3>
<p>Kolay ulaşım imkanı sunan Ilıca Göleti, doğanın güzellikleriyle birleşen keyifli bir alandır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d702e5735.jpg" alt=""></p>
<h3>6.4. Gebekum Doğa Koruma Alanı</h3>
<p>Fosilleşmiş materyallerle dolu bu alan, doğa tutkunları için eşsiz bir deneyim sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d701ac625.jpg" alt=""></p>
<h3>6.5. Burgaz (Eski Knidos)</h3>
<p>Tarih severler için vazgeçilmez bir yer olan Burgaz, antik kalıntılarıyla dikkat çekmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d7001ca55.jpg" alt=""></p>
<h2>7. Koruma ve Restorasyon Çalışmaları</h2>
<p>Eski Datça’daki mimari yapılar, aktif restorasyon çalışmalarıyla korunmaktadır. Bu çalışmalar, bölgenin tarihini gelecek nesillere aktarmak için önemlidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d707eee98.jpg" alt=""></p>
<h2>8. Günümüzdeki Atmosfer</h2>
<p>Eski Datça, hem huzurlu hem de sosyal bir tatil deneyimi sunarak yaz aylarında yoğun bir ilgi görmektedir. Bal, badem ve balık gibi yerel lezzetleri tatmayı unutmayın.</p>
<p>Eski Datça, tarih, doğa ve kültürün harmanlandığı bir yerdir. Unutulmaz bir tatil deneyimi için hazırlıklara hemen başlayın!</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mostar Şehri: Tarihi ve Kültürel Mirası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mostar-sehri-tarihi-ve-kulturel-mirasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mostar-sehri-tarihi-ve-kulturel-mirasi</guid>
<description><![CDATA[ Mostar, Bosna-Hersek&#039;in güneybatısında, Neretva Nehri&#039;nin iki yakasında kurulmuş tarihi ve kültürel bir şehirdir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f280650e4be.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mostar, Şehri:, Tarihi, Kültürel, Mirası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f280a338d86.jpg" alt=""></p>
<p>Saraybosna'ya 162 km uzaklıkta yer alan şehir, adını Slav dillerinde "köprü" anlamına gelen "most" kelimesinden alır. Şehir, Osmanlı döneminden kalma birçok mimari eseri ve tarihi yapılarıyla tanınır. Evliya Çelebi, Mostar'ı "köprülü şehir" olarak tanımlamış, bu köprünün Osmanlı döneminin simgelerinden biri olduğunu belirtmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f280b8cc92c.jpg" alt=""></p>
<p>Mostar, Osmanlı İmparatorluğu'nun fetih döneminde stratejik bir öneme sahip olmuştur. 1466-1468 yılları arasında Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle şehir, hızla büyüyüp gelişmeye başlamıştır. XVI. yüzyılın başlarında yapılan Sinan Paşa Camii, şehirdeki Müslüman nüfusun artışında etkili olmuştur. Osmanlı döneminde şehirde inşa edilen Karagöz Bey Külliyesi gibi önemli yapılar, Mostar’ın kültürel ve dini kimliğini pekiştirmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f280ad051bb.jpg" alt=""></p>
<p>Mostar, Osmanlı dönemi boyunca askeri ve ticari bir merkez olarak hızla gelişmiş, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru ise 12.000'i aşkın nüfusa sahip olmuştur. Bu dönemde şehrin Müslüman, Hırvat ve Sırp toplulukları arasında bir denge oluşmuş, ancak II. Dünya Savaşı ve sonrasında Yugoslavya döneminde çeşitli demografik değişimler yaşanmıştır. Tito döneminde bazı dini yapılar yıkılsa da şehirdeki kültürel miras büyük ölçüde korunmuş ve restore edilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f280854ae68.jpg" alt=""></p>
<p>Mostar, 1992-1995 yılları arasında Bosna iç savaşı sırasında büyük bir tahribata uğramış, özellikle meşhur Mostar Köprüsü, Hırvat topçu ateşi ile yıkılmıştır. Savaşın ardından şehir, uluslararası çabalarla yeniden inşa edilmiş ve Mostar Köprüsü 2004 yılında aslına uygun şekilde restore edilerek UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2809d3048d.jpg" alt=""></p>
<p>Bugün Mostar, tarihî ve kültürel mirasıyla hem yerli hem de yabancı turistler için önemli bir cazibe merkezi olmaya devam etmektedir. Şehrin Osmanlı döneminden kalan camileri, hamamları, medreseleri ve köprüsü, Mostar’ın mimari zenginliğini ve tarihî derinliğini gözler önüne sermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f280b38de60.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Başkanlık Sistemi Orman Alanlarını Yok Etti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/baskanlik-sistemi-orman-alanlarini-yok-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/baskanlik-sistemi-orman-alanlarini-yok-etti</guid>
<description><![CDATA[ 2018’den Günümüze:  Başkanlık Sistemi ve Orman Alanlarının Dışına Çıkarılması ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e4abe69c0a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Başkanlık, Sistemi, Orman, Alanlarını, Yok, Etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"<strong>Başkanlık Sisteminde Orman Yönetimi: Ek 16’ncı Madde ve Etkileri"</strong></p>
<p>Türkiye’de yönetim sisteminde gerçekleştirilen dönüşüm, özellikle doğal kaynak yönetiminde önemli değişikliklere neden olmuştur. 8 Temmuz 2018’de başkanlık sistemine geçişin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla alınan kararlarla orman alanlarının sınırları dışına çıkarılma süreci hızlanmıştır. Bu makalede, bu süreçlerin yasal ve idari boyutlarını inceleyerek, başkanlık sisteminin orman yönetimi üzerindeki etkilerini ele alacağız.</p>
<p></p>
<p><strong>Başkanlık Sistemi ve Orman Kararları</strong></p>
<p></p>
<p>Başkanlık sistemine geçildikten sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2019-2023 yılları arasında bu yetkisini toplamda 25 kez kullanmıştır. Özellikle 2022-2023 yıllarında, orman sınırları dışına çıkarılan alanlar üzerine 14 karar imzalanmıştır. Bu kararlar, Türkiye’nin çeşitli illerinde bulunan toplam 1 milyon metrekarelik orman alanını kapsamaktadır. Orman alanlarının sınırları dışına çıkarılmasının gerekçesi olarak 6831 sayılı Orman Kanunu’na 2018’de eklenen 16’ncı ek madde öne sürülmektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Yasal Çerçeve ve Yönetmelikler</strong></p>
<p></p>
<p>Ek 16’ncı madde, başkanlık sisteminin getirdiği yetki değişiklikleri ile doğrudan ilişkilidir. Bu madde, orman alanlarının imara açılmasını düzenlerken, Bakanlar Kurulu yerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önerisi ve Cumhurbaşkanı’nın onayıyla uygulanmasını öngörmektedir. Bu durum, orman alanlarının dışına çıkarılma sürecini daha merkezi ve hızlı hale getirmiştir.</p>
<p></p>
<p><strong>Ekonomik ve Ekolojik Etkiler</strong></p>
<p></p>
<p>Türkiye’de orman alanlarının orman sınırları dışına çıkarılması, ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Özellikle 2010’dan sonra artan eğilim, 2018 ekonomik kriziyle ivme kazanmıştır. Ekonomi, enerji ve inşaat sektörleri ile desteklenirken, bu sektörlerin ihtiyaçları doğrultusunda ormanlar kullanılmaktadır. Ormanlar, bu süreçte ekonomik büyüme ve kalkınmanın bir aracı olarak görülmektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Anayasal ve Hukuki Sorunlar</strong></p>
<p></p>
<p>Orman Kanunu’nun 16’ncı ve 17’nci maddeleri, zaruret ve kamu yararı durumlarında ormanlık alanların dışına çıkarılmasına izin verirken, Anayasa’nın 169’uncu ve 170’inci maddelerine aykırı olarak hazırlanan yönetmelik, ormanların imara açılmasına zemin hazırlamaktadır. Anayasa Mahkemesi, Ek 16’ncı maddeye yapılan itirazı reddetmiş olmasına rağmen, bu düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olduğu tartışmaları devam etmektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Ormansızlaşma ve Çevresel Sorunlar</strong></p>
<p></p>
<p>Türkiye coğrafyasının yaklaşık yüzde 28,7’sini kaplayan ormanlık alanlardan, bugüne kadar 1,43 milyon hektar orman kaybedilmiştir. 2012-2022 yılları arasında yapılan tahsisler, özellikle enerji ve madencilik sektörleri için yapılmıştır. Orman tahsislerinin büyük bir kısmı enerji iletim hatları ve diğer enerji tesisleri için ayrılmıştır. Bu durum, ormanların sermaye ve ekonomik çıkarlar uğruna kullanıldığını göstermektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Uzman Görüşleri</strong></p>
<p></p>
<p>İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay, bu durumun hukuki ve ekolojik açıdan sorunlu olduğunu ifade etmektedir. Tolunay, orman vasfını kaybeden alanların 2B düzenlemesi kapsamına alınması gerektiğini ve mevcut uygulamaların Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, orman sınırı dışına çıkarılan alanların iki katı kadar alanın Hazine’den Orman Bakanlığı’na devredilmesinin yerine getirilip getirilmediği konusunda şüpheler olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p></p>
<p>Türkiye’de başkanlık sistemine geçişin ardından orman yönetiminde yaşanan değişiklikler, doğa koruma politikalarının ekonomik çıkarlarla çatışmasını ortaya koymaktadır. Ormanlar, sadece bir ekosistem değil, aynı zamanda ekonomik kalkınmanın bir aracı olarak görülmektedir. Bu durum, çevresel sürdürülebilirliği tehdit etmekte ve hukuki tartışmalara yol açmaktadır. Türkiye’nin orman yönetimi, çevresel ve hukuki dengeleri gözeterek daha sürdürülebilir bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İliç Altın Madeni Felaketi&amp;apos;nin Şifreleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilic-altin-madeni-felaketinin-sifreleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilic-altin-madeni-felaketinin-sifreleri</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan&#039;daki Altın Madeni Faciası: Çöpler&#039;de Yaşanan Siyanür Sızıntısı ve Ekokırım Suçları ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/pelin_cengiz_img-1.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İliç, Altın, Madeni, Felaketinin, Şifreleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3> Erzincan İliç'te Madencilik Felaketi: Ekolojik ve Emek Kırımı Suçları</h3>
<p></p>
<p>Erzincan'ın İliç ilçesinde, 2010 yılından bu yana faaliyet gösteren Çöpler Altın Madeni'nde yaşanan bir felaketle Türkiye, çevre ve emek sömürüsünün bir kez daha çarpıcı bir örneğiyle yüz yüze kaldı. Anagold Madencilik tarafından işletilen bu maden, açık ocak işletmeciliği ile altın üretimi yapıyor. Son olayda, maden sahasında meydana gelen toprak kayması sonucu siyanürlü toprak dağı çöktü ve dokuz işçi göçük altında kaldı. Bu kazanın ardından madenin faaliyetleri ve yönetim şekli yeniden sorgulanmaya başlandı.</p>
<p></p>
<p>Anagold Madencilik, 2000 yılında kurulan ve günümüzde SSR Mining ve Lidya Madencilik ortaklığında faaliyet gösteren bir şirkettir. Lidya Madencilik ise Çalık Holding çatısı altında yer alıyor ve 2009 yılından bu yana faaliyetlerini sürdürüyor. Çöpler Altın Madeni, Haziran 2022’de siyanür borusunun patlaması ile gündeme gelmişti. Bu olayın ardından şirketin yönetim kurulu üyeleri, “ekokırım” ve “insanlığa karşı suç” işlemekten Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet edilmişti. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu patlamanın ardından şirkete 16 milyon 441 bin TL para cezası verip madenin faaliyetlerini 88 gün durdurdu.</p>
<p></p>
<p>Ancak, madenci şirket bu süre sonunda faaliyetlerine yeniden başladı. Çöpler Madeni Cevher İşleme Tesisi Müdürü Koray Şimşek, o dönemde siyanürün Fırat Nehri'ne karışmadığını iddia ederek, gerekli güvenlik önlemlerinin alındığını ve üretime güvenli bir şekilde devam ettiklerini açıkladı. Ancak, üzerinden geçen 1,5 yılın ardından yaşanan son felaket, bu açıklamaların yetersizliğini ve ihmallerin büyüklüğünü gözler önüne seriyor.</p>
<p></p>
<h3> ÇED Kararları ve Felaketin Sebepleri</h3>
<p></p>
<p>Çöpler Altın Madeni'nin ikinci kapasite artışı için 2022'de verilen “ÇED olumlu” kararı ve 2023’te aynı bölgedeki genişleme projesi için verilen “ÇED gerekli değildir” kararı, felaketin açıkça gelmekte olduğunun göstergesiydi. Bu kararlar, bürokrasinin madencilik faaliyetlerini kolaylaştırmak için bilimsel yaklaşımları nasıl göz ardı ettiğini ve şirketlere nasıl sınırsız bir hareket alanı sunduğunu ortaya koyuyor. Daha önce bu genişleme projesiyle ilgili yapılan bilirkişi raporu, bilimsel ve objektif olmadığı yönündeki eleştirilere rağmen kabul edilmişti.</p>
<p></p>
<h3> Nekrokapitalizm: Bir Ekonomik ve Sosyal Düzen Eleştirisi</h3>
<p></p>
<p>Türkiye’de yaşanan bu tür ekokırım ve emekkırım suçlarının ardında, nekrokapitalizm denilen ölümcül bir kapitalist düzen yatmaktadır. Bu kavram, ölümden doğrudan ya da dolaylı olarak kâr elde eden ve buna bağımlı olan bir ekonomik sistemi tanımlar. Madenlerde, inşaatlarda ve çeşitli sanayi kollarında işçilerin hayatları, sermayenin çarklarını döndüren birer araç haline geliyor. Çalışanların hakları ve güvenlikleri, bu sistemin çıkarları karşısında yok sayılıyor. Emekçilerin yaşadığı kazalar ve ölümler, adeta sermayenin kazanımları arasında kabul ediliyor.</p>
<p></p>
<h3> Sorumluluk ve Adalet</h3>
<p></p>
<p>Türkiye’deki bu düzen, insan haklarından uzak, adalet ve hukukun hiçe sayıldığı, sınıf ayrımının derinden hissedildiği ve sermaye odaklı işleyen bir yapıya sahip. İşçilerin ve emekçilerin hayatlarını hiçe sayan bu düzen, onların kanı ve canı pahasına sürdürülebilir kılınıyor. Yaşanan bu tür felaketler, ancak adaletin sağlanması ve karar vericilerin sorumluluklarını yerine getirmesi ile önlenebilir. Sermaye çıkarları uğruna çevreyi ve insan hayatını hiçe sayan bu zihniyeti değiştirmek, toplumun her kesiminin ortak çabası ile mümkün olacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İklim Değişikliği ve Komplo Teorileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-degisikligi-ve-komplo-teorileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-degisikligi-ve-komplo-teorileri</guid>
<description><![CDATA[ İklim değişikliği, günümüzün en önemli çevresel sorunlarından biridir ve geniş bir bilimsel fikir birliği tarafından kabul edilmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e36a73f1508.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İklim, Değişikliği, Komplo, Teorileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ancak, bu konu etrafında gelişen komplo teorileri ve inkârcı argümanlar, halk arasında kafa karışıklığına yol açmakta ve bilimsel bilgiyi sorgulamaktadır. Bu makale, iklim değişikliği inkârının ve komplo teorilerinin ardındaki sebepleri anlamaya yönelik bir analiz sunmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> Komplo Teorilerinin Kökenleri ve Toplumsal Etkileri</h4>
<p></p>
<p>Komplo teorileri genellikle, güçlü aktörlerin gizli ajandaları ve kamu yararına zarar veren planları etrafında şekillenir. Bu teoriler, belirsizlik ve toplumdaki güvensizlikler dönemlerinde daha yaygın hale gelir. Epistemik ve varoluşsal nedenler, insanların karmaşık olayları anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak bu teorilere başvurmalarına neden olabilir. Komplo teorileri, sosyal medyanın etkisiyle hızla yayılarak toplumsal gerilimleri artırabilir ve "biz" ve "onlar" arasındaki ayrımları güçlendirebilir.</p>
<p></p>
<h4> Bilimsel Verilerin Eleştirel Değerlendirilmesi</h4>
<p></p>
<p>Eleştirel düşünme, bilimsel iddiaları değerlendirmek için temel bir araçtır. Sokrates’in "delili takip et" yaklaşımı, bilimsel delillerin değerlendirilmesinde önemlidir. Bu felsefi yaklaşım, iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel verilerin analizinde de geçerlidir. Buz çekirdekleri ve diğer jeolojik veriler, mevcut iklim değişikliğinin insan uygarlığı bağlamında eşi benzeri görülmemiş bir durum olduğunu göstermektedir. Ayrıca, çeşitli bağımsız bilimsel kuruluşların küresel sıcaklıkların artışını teyit eden verileri, iklim değişikliğinin gerçekliğini desteklemektedir.</p>
<p></p>
<h4> İklim Değişikliğinin İnsan Faaliyetleriyle İlişkisi</h4>
<p></p>
<p>İklim inkârcıları, genellikle iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinden kaynaklanmadığını öne sürer. Ancak, bilimsel araştırmalar, sera gazlarındaki dramatik artışın mevcut ısınma eğiliminin başlıca itici gücü olduğunu ortaya koymaktadır. Sanayi Devrimi’nden bu yana yapılan araştırmalar, insan faaliyetlerinin iklim üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymuştur.</p>
<p></p>
<h4> Çözümlerin Etkinliği ve Ekonomik Kaygılar</h4>
<p></p>
<p>İklim değişikliği azaltma stratejilerinin etkinliği konusunda şüpheler bulunmaktadır. Yenilenebilir enerjiye geçiş gibi önerilen çözümler, bazı eleştirmenler tarafından maliyetli ve ekonomilere zarar verebilecek unsurlar olarak değerlendirilir. Ancak, kontrol edilmeyen iklim değişikliğinin etkileri, harekete geçmemenin maliyetinin çok daha yüksek olacağını öngörmektedir. Ayrıca, yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar yeni ekonomik fırsatlar ve iş alanları yaratmaktadır.</p>
<p></p>
<h4> Büyük Şirketlerin Rolü ve Etkileri</h4>
<p></p>
<p>Büyük şirketler, özellikle fosil yakıt endüstrisinde, iklim değişikliği bilimine şüphe düşürmek amacıyla kampanyalara yatırım yapmıştır. Bu şirketler, bilimsel fikir birliğini sorgulayan araştırmaları finanse etmekte ve iklim değişikliği konusunda yanlış bilgilerin yayılmasına katkıda bulunmaktadır. Bu durum, kamuoyunun bilimsel veriler üzerindeki güvenini zedeleyebilir.</p>
<p></p>
<h4> Komplo Teorilerinin Potansiyel Faydaları</h4>
<p></p>
<p>Komplo teorileri, bazı durumlarda mevcut güç yapılarına ve otorite hiyerarşilerine meydan okuma işlevi görebilir. Bu teoriler, devlet politikaları üzerine şeffaflık taleplerini artırabilir ve resmî açıklamalardaki çelişkileri ortaya koyabilir. Ancak, komplo teorilerinin zararlı etkileri ve yanlış bilgilendirme potansiyeli de göz önünde bulundurulmalıdır.</p>
<p></p>
<h4> Sonuç</h4>
<p></p>
<p>İklim değişikliği ve komplo teorileri arasındaki ilişki, analitik ve eleştirel düşünme açısından karmaşıktır. Sezgisel düşünme, tehlikeleri fark etmemize ve ilk tepkileri vermemize yardımcı olabilirken, eleştirel düşünme bilimsel verileri değerlendirme ve yanlış bilgilendirme ile başa çıkma konusunda önemli bir rol oynamaktadır. İklim değişikliği sorunlarına yönelik etkili çözümler geliştirmek ve bilimsel anlayışı ilerletmek, eleştirel düşünce ve bilimsel verilerle desteklenmelidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Paskalya&amp;apos;dan Göbeklitepe&amp;apos;ye Bir Mesaj Var</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/paskalyadan-goebeklitepeye-bir-mesaj-var</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/paskalyadan-goebeklitepeye-bir-mesaj-var</guid>
<description><![CDATA[ Paskalya Adası, dünyanın en izole bölgelerinden biridir. Pasifik Okyanusu&#039;nun ortasında, en yakın kara parçasına (Şili) yaklaşık iki bin mil uzaklıktaki bu ada, insanlığa dair karanlık bir hikaye anlatır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e290421468f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Paskalyadan, Göbeklitepeye, Bir, Mesaj, Var</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Bu ıssız topraklar, bir zamanlar cennetten bir köşe olan adanın şimdi ise harap olmuş bir medeniyetin sessiz tanıklığını yapıyor. Göçmen kuşların bile nadiren konakladığı bu yer, adeta doğa belgesellerinde karşılaşılan bir manzarayı andırır. Oysa bir zamanlar bu ada, yeşil ormanları ve zengin ekosistemiyle dolup taşan bir yeryüzü cenneti idi. </p>
<p></p>
<p>Paskalya Adası, Pasifik Okyanusu'nun ortasında, dünyanın en izole bölgelerinden biri olarak yer alır ve bir zamanlar gelişmiş bir medeniyetin izlerini taşır. Bu küçük ada, volkanik taşlardan yapılmış devasa moai heykelleriyle ünlüdür. Ancak bu heykellerin ardındaki medeniyetin çöküşü, insanlık tarihi için bir uyarı niteliği taşır. Doğal kaynakların tüketilmesi ve ekolojik dengenin bozulmasının medeniyetleri nasıl yok ettiğine dair çarpıcı bir örnek sunuyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2903ec6e0c.jpg" alt=""></p>
<h3>Paskalya Adası'ndaki Kaybolan Büyük Medeniyet</h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Rapa Nui halkı tarafından inşa edilen ve ataları simgeleyen moai heykelleri, adanın en belirgin kültürel sembolleridir. Bu heykellerin yapımında kullanılan taşlar, adadaki Rano Raraku adlı volkanik kraterdeki taş ocağından çıkarılmıştır. Heykellerin büyük çoğunluğu adanın yerleşim bölgelerine dönük olarak konumlandırılmış, bu şekilde topluluklarını koruduklarına inanılmıştır. Moai heykelleri, 13. ve 16. yüzyıllar arasında yapılarak adanın farklı bölgelerine taşınmışlardır. Ancak bu taşınma işleminin nasıl gerçekleştiği hala kesin olarak anlaşılamamıştır; yaygın görüş, ağaç kütükleri üzerinde yuvarlanarak taşındıkları yönündedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e29041673f8.jpg" alt=""></p>
<p>Adanın tarihi boyunca ormanlarının yok oluşu, medeniyetin çöküşüne neden olan ana faktörlerden biri olarak öne çıkar. Polen analizlerine göre, 1200'lü yıllarda adanın büyük bir kısmı ormanlarla kaplıydı. Ancak Rapa Nui halkı, adaya yerleştikten sonra hızla ağaçları kesip yakarak adanın ekosistemini dönüştürdü. Bu ağaçlar yalnızca yer açmak için değil, kano yapımı ve heykellerin taşınması için de kullanıldı. Ormansızlaşma, adanın ekosistemini geri dönülmez şekilde tahrip etti; yeni ağaçların yetişmesi uzun yıllar aldığından, ormanlar hızla tükenmiş ve adanın doğal kaynakları azalmıştır. Ağaçsız kalan adada, balıkçılık için gerekli olan kanolar yapılamaz hale gelmiş, tarım arazileri verimsizleşmiş ve toplumsal gerilimler artmıştır. Bu süreç, kabileler arası çatışmaları, sosyal yapıların çöküşünü ve yamyamlığı beraberinde getirmiştir.</p>
<p></p>
<h3> Moai Heykellerinin Gizemi</h3>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e28ac30755b.jpg" alt=""></p>
<p>Moai heykelleri, yalnızca Rapa Nui halkının kültürel ve teknolojik becerilerini değil, aynı zamanda onların ekolojik dengeyi koruma konusundaki başarısızlıklarını da simgeler. Moailer adadaki tek heykel örneği değildir. Rapa Nui yerlileri, ahşaptan yapılan moai kavakava adı verilen daha küçük heykelcikler de yapmışlardır. Bu figürler, büyük taştan moailere kıyasla zayıf ve kederli görünümleriyle dikkat çeker. Rapa Nui medeniyeti çökerken yapıldığı düşünülen bu figürler, toplumsal çöküşün bir simgesi olabilir. Büyük taş heykellerin adanın dört bir yanına nasıl taşındığı tam olarak çözülememiş bir gizem olarak kalmıştır. Heykellerin dik konumlandırılması, birçok taşınma teorisine meydan okumaktadır. En yaygın hipotez, heykellerin ağaç kütükleri üzerinde yuvarlanarak taşındığıdır; ancak ormansızlaşma, bu teoriyi zorlaştırmaktadır. </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2903e0b273.jpg" alt=""></p>
<h3> Benzer Medeniyetler ve Çöküşler: Nan Madol ve Göbekli Tepe</h3>
<p></p>
<p>Paskalya Adası’nın gizemli yapıları, dünya üzerindeki başka kayıp medeniyetlerin izleriyle de örtüşmektedir. Mikronezya’da yer alan Nan Madol, benzer şekilde izole edilmiş bir adada inşa edilmiş devasa bir metropoldür. Suların üzerine inşa edilen bu kompleks, taş ve mercan kayalıklarından oluşmaktadır. Ancak inşa süreci ve kullanılan teknolojiler hala tam anlamıyla anlaşılabilmiş değildir. Benzer şekilde, Türkiye-Suriye sınırında bulunan Göbekli Tepe, bilinen en eski megalitik komplekslerden biridir. Binlerce yıl boyunca bilinmeyen bir şekilde gömülmüş olan bu yapılar, muazzam taş sütunlardan oluşmaktadır ve inşaat teknikleri hala gizemini korumaktadır. Georadarlarla yapılan son çalışmalar, Göbekli Tepe’ye benzer düzinelerce sitenin daha keşfedilmeyi beklediğini ortaya koymuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e29040288dc.jpg" alt=""></p>
<p>Bu yapılar, medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerinin ardındaki sırları anlamak için önemli ipuçları sunar. Ünlü bilimsel dergi Nature’da yayımlanan makaleler, 10.000 yıl önce bir dizi kuyrukluyıldızın Dünya atmosferine girdiğini ve binlerce parçaya bölünerek en az dört kıtada büyük bir yıkıma yol açtığını ortaya koymaktadır. Bu tarih öncesi "kıyamet" olayının, Homo sapiens’in bilinmeyen bir kısmını yok etmiş olabileceği düşünülmektedir. Bu yıkım, o dönemin medeniyetlerinin izlerinin kaybolmasına mı yoksa bugüne kadar süren gizemli yapıların oluşmasına mı neden oldu? Paskalya Adası’ndaki kalıntılar, Göbekli Tepe’deki buluntularla örtüşüyor mu?</p>
<p></p>
<h3> Tarihsel Dersler ve Gelecek İçin Uyarılar</h3>
<p></p>
<p>Paskalya Adası'nın çöküşü, insanlık için önemli bir uyarı niteliği taşımaktadır. Doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesi ve ekosistemin yok edilmesi, medeniyetlerin sonunu hazırlayabilir. Bu izole adanın deneyimi, küresel ölçekte yaşanabilecek olası felaketlerin bir mikrokozmosu olarak karşımıza çıkmaktadır. Moai heykellerinin kayıtsız bakışları altında sessizce yok olan bir medeniyetin kaderini paylaşmamak için, tarihsel uyarıları ciddiye almak gerekmektedir. Paskalya Adası, insanlığa kaynakları korumanın ve sürdürülebilir bir yaşam kurmanın önemini hatırlatmaktadır. Aksi takdirde, geçmiş medeniyetlerin kaderini paylaşabiliriz. </p>
<p></p>
<p>Günümüzde, modern toplumlar da doğal kaynakların tüketiminde benzer bir yol izlemekte ve ekolojik dengesini tehdit etmektedir. Bu nedenle, Paskalya Adası ve benzeri medeniyetlerin çöküş hikayeleri, sürdürülebilirlik ve doğayla uyum içinde yaşamanın önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Tarihi yeniden yazmak belki mümkündür, ancak geçmişten ders almak ve aynı hataları tekrarlamamak için bu tarihsel uyarıları göz ardı etmemek büyük önem taşımaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>PKK Terör Örgütünün  Çevre Terörizmi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pkk-teroer-orgutunun-cevre-teroerizmi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pkk-teroer-orgutunun-cevre-teroerizmi</guid>
<description><![CDATA[ PKK terör örgütü, çevre katliamı stratejisini, hem toplumsal hem de ekolojik hedeflere ulaşmak için kullanmıştır. Bu strateji, çevresel tahribatı bir savaş aracı olarak benimsemekte ve bu yolla hem devletin hem de toplumun kaynaklarını hedef almayı amaçlamaktadır. PKK&#039;nın orman yakma ve sabotaj eylemleri, bu stratejinin önemli bir parçasıdır. Çalışma, PKK’nın çevre üzerindeki etkilerini detaylı bir şekilde inceleyerek, bu eylemlerin ideolojik ve stratejik arka planını ortaya koymaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e0ec4b7f087.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>PKK, Terör, Örgütünün, Çevre, Terörizmi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemleri, terörle mücadelede başarılı sonuçlar elde edilen dönemlerde artış göstermiştir. Bu eylemler, düşük maliyet ve az sayıda militanla gerçekleştirilebiliyor olması nedeniyle tercih edilmiştir. 1994 yılında Türkiye'nin turistik bölgelerinde başlayan orman yangınları, 2000'li yıllarda da devam etmiştir. Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının ardından PKK, terör örgütü imajından sıyrılarak “sınıfsız toplum”, “demokrasi” ve “ekoloji” kavramlarını öne çıkarmış, ancak bu kavramların ötesinde terör eylemlerine ve orman kundaklamalarına devam etmiştir. Bu çalışma, çevre terörizmi olarak adlandırılan bu eylemleri incelemekte ve PKK'nın “ekoloji” retoriğini nasıl geçersiz kıldığı ile sabotaj yapıları analiz edilmektedir.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Çevre terörizmi, çevrenin bilinçli bir şekilde tahrip edilmesi ve bu tahribatın siyasi amaçlarla kullanılmasını ifade eder. PKK’nın çevre terörizmi stratejisi, özellikle orman yangınları ve sabotajlar üzerine odaklanmıştır. Bu strateji, PKK'nın 1990'lı yıllardan itibaren uyguladığı bir terörizm türü olarak ortaya çıkmıştır. PKK'nın bu eylemleri, hem çevresel tahribat hem de toplum üzerinde psikolojik etki yaratmayı amaçlamaktadır. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın ideolojik dönüşüm süreci, çevre terörizmi stratejilerini nasıl şekillendirdiği açısından önemlidir.</p>
<p><strong>Tarihsel Gelişim</strong></p>
<p>PKK, 1994 yılında Türkiye'nin özellikle turistik bölgelerinde orman yangınlarını başlatmıştır. Bu strateji, PKK'nın çevre terörizmi uygulamalarının ilk örneklerindendir. 2000'li yıllarda orman yangınları, PKK'nın terör eylemleri arasında önemli bir yer tutmaya devam etmiştir. Bu dönemde PKK, ormanları hedef alarak hem doğayı hem de devletin orman yönetim sistemini hedef almıştır. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından, PKK çevre terörizmi stratejilerini daha da artırmış ve kendine bağlı yeni sabotaj örgütleri kurmuştur.</p>
<p><strong>Stratejik Amaçlar</strong></p>
<p>PKK’nın orman yangınları ve sabotaj stratejilerinin birkaç temel amacı bulunmaktadır:</p>
<ul>
<li><strong>Düşük Maliyet ve Yüksek Etki:</strong> Orman yangınları, düşük maliyetle ve genellikle sınırlı sayıda kişiyle gerçekleştirilebilen eylemlerdir. Bu eylemler, terör örgütünün düşük bütçeli operasyonlarla büyük etki yaratmasını sağlar.</li>
<li><strong>Güvenlik Güçlerini Yorma:</strong> PKK, devletin güvenlik güçlerini meşgul ederek ve kaynaklarını orman yangınlarıyla tüketerek, terörle mücadelede etkin sonuçlar aldığı dönemlerde bu tür eylemleri artırır.</li>
<li><strong>Toplumsal Korku ve Sosyal Bozulma:</strong> Orman yangınları ve çevresel tahribat, yerel halk arasında korku ve belirsizlik yaratır. Bu da PKK'nın toplumsal huzuru bozma ve panik ortamı oluşturma stratejisinin bir parçasıdır.</li>
</ul>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>PKK'nın çevre terörizmi stratejileri, doğa ve ekosistemler üzerinde geniş çaplı tahribatlar yaratırken, örgütün terör eylemlerini meşrulaştırmaya çalıştığı bir süreç olarak görülmektedir. Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının ardından PKK, “ekoloji” ve “sınıfsız toplum” kavramlarını öne çıkarmış ancak bu söylemler, örgütün gerçek niyetlerini ve uygulamalarını gizlemekte yetersiz kalmıştır. PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemleri, “ekoloji” retoriğini geçersiz kılmakta ve örgütün bu kavramları nasıl manipüle ettiğini göstermektedir. Ayrıca, PKK'nın bu eylemlerini destekleyen ve uygulayan yeni terör örgütleri olan Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK), Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) ve Ateşin Çocukları İnisiyatifi (AÇİ) gibi gruplar, çevre terörizmi faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>Bu çalışma, PKK'nın çevre terörizmi stratejilerini ve bu stratejilerin toplumsal ve ekolojik etkilerini anlamak amacıyla literatüre katkı sağlamakta ve örgütün farklı terör yapılanmalarını ve bu yapılanmaların çevre üzerindeki etkilerini detaylı bir şekilde incelemektedir.</p>
<p><strong>I. Yeni Bir Terörizm Türü Olarak Çevre Terörizmi</strong></p>
<p>Çevre terörizmi, çevresel kaynakları ve ekosistemleri siyasi amaçlar doğrultusunda bilinçli bir şekilde yok etme ve tahrip etme eylemlerini ifade eder. Terörizm, kökeni MS 66-73 yıllarına, günümüz Filistin topraklarında Romalı yöneticilere karşı faaliyet gösteren Yahudi Sicariilere kadar uzanan bir kavramdır. Terörizm, genellikle siyasi hedefler doğrultusunda etik ve hukuki ilkelere riayet etmeyen, masum sivilleri hedef alan, örgütlü ve sistemli şiddet eylemleri olarak tanımlanır (Tilly, 2004: 8; Crenshaw, 2011; Cronin, 2003).</p>
<p>Terörizm, genellikle aşağıdan ve yukarıdan olmak üzere iki ana türe ayrılır (Thorton, 1969: 72). Yukarıdan terörizm, devlet terörizmi ve devlet destekli terörizmi kapsar. Devlet terörizmi, merkezi otorite tarafından yönlendirilen ve halkı hedef alan terör eylemlerini içerirken; devlet destekli terörizm, bir devletin yasadışı grupları kullanarak terörizmi dış politika aracı olarak kullanmasını ifade eder (Brown, 1997). Aşağıdan terörizm ise mevcut rejimi yıkmayı ve siyasi gücü ele geçirmeyi amaçlayan eylemler olarak tanımlanır ve çeşitli ideolojik, dini veya etnik motivasyonlara dayanabilir (Hoffman, 2006; Karaağaç, 2023; Martin, 2017).</p>
<p>Son yıllarda, çevre terörizmi ve eko-terörizm gibi yeni terörizm türleri literatüre girmiştir. Eko-terörizm, ekosistemi korumak ve çevrecilik hareketlerini desteklemek amacıyla doğaya zarar veren bireylere karşı gerçekleştirilen şiddet eylemlerini içerir (Eagan, 1996). Bu tür eylemler, doğanın ve çevrenin korunmasına yönelik radikal tepkilerdir ve genellikle hayvan hakları ve çevre savunuculuğu ile ilişkilidir (Gleick, 2006: 484).</p>
<p>Çevre terörizmi ise doğayı ve ekosistemleri siyasal amaçlarla tahrip eden eylemleri ifade eder. Bu tür terörizmde, doğal kaynaklar ve ekosistemler, ideolojik ve politik hedefler doğrultusunda yok edilir. Çevre terörizmi; ormanların, su kaynaklarının, tarım alanlarının, elektrik ve su şebekelerinin, nükleer tesislerin ve barajların hedef alınmasını içerir (Walter, 1992; Berkowicz, 2011: 16; Schofield, 1999: 620). Çevre terörizminin amacı, toplumda korku yaratmak, destek vermeyen nüfusları çevresel kaynaklardan mahrum bırakmak, propaganda yapmak ve hedef ülkenin ekonomisine zarar vermek olarak tanımlanabilir (O’Lear, 2003; Schwartz, 1998).</p>
<p>Bu bağlamda, çevre terörizminin önemli bir bileşeni orman yakma eylemleri ve ormanlara yönelik sabotajlardır. "Ormansızlaştırma" stratejisi ve "ateş terörizmi" yöntemi, çevre terörizminin bu türlerinin önemli örneklerindendir (Spadaro, 2020: 62; Baird, 2006). Az teknoloji ve düşük maliyet gerektiren bu eylemler, terör örgütleri tarafından yaygın bir şekilde benimsenir ve uygulanır (Güngörmez ve Alkanat, 2019: 11). PKK'nın bu tür çevre terörizmi eylemlerini incelemek, örgütün ekoloji vurgulu söylemleriyle eylemlerinin ne kadar çelişkili olduğunu ortaya koyacaktır.</p>
<p><strong>II. PKK Terör Örgütünün Ekoloji Retoriği</strong></p>
<p>Abdullah Öcalan'ın 1999 yılında yakalanmasının ardından, PKK'nın uluslararası arenada terör örgütü olarak tanınması, örgütün imajını yeniden şekillendirmesine neden oldu. Öcalan, örgütünün ideolojik dönüşüm sürecini başlatarak ekoloji, demokrasi ve sınıfsız toplum gibi kavramları öne çıkardı (Müftüoğlu, 2022: 62). Bu süreçte, PKK'nın çevre terörizmi stratejileri ve orman yakma eylemleri, ideolojik dönüşüm süreci ile nasıl çeliştiği de önemli bir araştırma konusudur.</p>
<p>Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK, terör örgütü imajını değiştirerek “ekolojik” ve “sınıfsız” bir toplum vizyonu sundu. Öcalan, örgütü “sınıfsız toplum” ve “ekolojik düşünce” gibi kavramlarla yeniden tanımladı ve çevreyi korumaya yönelik bir vizyon sundu. Ancak, bu vizyonun gerisinde, PKK'nın orman yakma ve çevre tahribatı gibi terör eylemlerini sürdürdüğü görülmektedir. PKK, ekoloji kavramını kendi ideolojik ve politik hedefleri doğrultusunda kullanarak, çevresel tahribatları ve sabotaj eylemlerini haklı çıkarmaya çalışmıştır.</p>
<p>Bu dönüşüm, PKK'nın çevre terörizmi stratejilerini meşrulaştırma çabası olarak değerlendirilmektedir. Öcalan’ın “ekoloji” vurgusu, terör örgütünün çevreye olan zararlı etkilerini gizleme ve bu zararı meşrulaştırma amacı taşımaktadır. PKK'nın ekolojik söylemi, örgütün orman yangınları ve sabotaj eylemlerine devam etmesini engellememekte, aksine bu eylemleri daha da yaygınlaştırmaktadır.</p>
<p>Bu bölümde, PKK’nın ekoloji ve çevre vurgusu ile uyguladığı sabotaj eylemleri arasındaki çelişki, PKK’nın çevre terörizmi stratejilerinin ne kadar ikiyüzlü olduğunu ve bu stratejilerin toplumsal etkilerini anlamaya yönelik bir analiz yapılacaktır. Bu analiz, PKK'nın ekolojik retoriğinin gerçek anlamda çevre koruma ile ne kadar ilgili olduğunu ve bu retoriğin örgütün terör eylemleriyle ne kadar çeliştiğini ortaya koyacaktır.</p>
<p><strong>III. PKK’nın Orman Yangınları ve Sabotaj Eylemleri</strong></p>
<p>PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemleri, çevre terörizmi stratejilerinin önemli bir bileşenidir. PKK, özellikle 1994 yılından itibaren Türkiye’nin orman bölgelerini hedef alarak orman yangınlarına neden olmuştur. Bu tür eylemler, PKK’nın düşük maliyetli ve etkili terör eylemleri arasında yer almaktadır. Orman yangınları, hem doğayı tahrip etmekte hem de toplumsal korku ve belirsizlik yaratmaktadır. PKK'nın orman yangınları ve sabotaj eylemleri, aşağıdaki başlıklarla ele alınabilir:</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Orman Yangınları:</strong> PKK’nın özellikle Türkiye’nin orman bölgelerinde gerçekleştirdiği yangın eylemleri, çevresel tahribatın yanı sıra ekonomik ve toplumsal zarara yol açmaktadır. Orman yangınları, PKK’nın çevre terörizmi stratejilerinin önemli bir parçasıdır ve genellikle düşük maliyetle büyük etki yaratmaktadır. Orman yangınları, PKK’nın güvenlik güçlerini meşgul etme ve ekonomik zarara yol açma stratejisiyle uyumludur.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Sabotaj Eylemleri:</strong> PKK’nın orman bölgelerindeki sabotaj eylemleri, enerji ve su altyapısını hedef alarak önemli zararlara yol açmaktadır. Bu tür eylemler, PKK’nın terör eylemlerinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir ve genellikle geniş çaplı tahribata neden olmaktadır. PKK, enerji ve su altyapısına yönelik sabotajlar ile devletin altyapı sistemini hedef alarak ekonomik zarara yol açmaktadır.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu bölümde, PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemlerinin ayrıntılı bir analizi yapılacak ve bu eylemlerin toplumsal, ekonomik ve ekolojik etkileri değerlendirilecektir. Ayrıca, PKK’nın bu tür eylemleri nasıl gerçekleştirdiği ve örgütün çevre terörizmi stratejilerinin nasıl işlediği incelenecektir.</p>
<p><strong>IV. Çevre Terörizmi ve PKK’nın Yeni Terör Yapılanmaları</strong></p>
<p>PKK’nın çevre terörizmi stratejileri, yeni terör yapılanmalarının oluşumunu da etkilemiştir. PKK’nın ideolojik dönüşümü ve çevre terörizmi stratejileri, yeni terör örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yeni terör yapılanmaları, PKK’nın stratejilerini benimseyerek çevre terörizmi faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK):</strong> TAK, PKK’nın bir yan kuruluşu olarak ortaya çıkmış ve çevre terörizmi stratejilerini uygulamaya devam etmektedir. TAK, PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemlerini sürdürmekte ve bu eylemler aracılığıyla PKK’nın hedeflerini desteklemektedir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH):</strong> HBDH, PKK’nın ideolojik vizyonunu paylaşan bir diğer terör örgütüdür. HBDH, çevre terörizmi stratejilerini benimseyerek, PKK’nın eylemlerini sürdürmekte ve bu stratejileri genişletmektedir.</p>
</li>
<li>
<p><strong>Ateşin Çocukları İnisiyatifi (AÇİ):</strong> AÇİ, PKK’nın çevre terörizmi stratejilerini benimseyen bir diğer yapıdır. AÇİ, orman yangınları ve sabotaj eylemleri ile çevre tahribatını sürdürmektedir.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu bölümde, PKK’nın yeni terör yapılanmalarının çevre terörizmi stratejilerine nasıl katkıda bulunduğu ve bu yapılanmaların PKK’nın stratejilerini nasıl desteklediği değerlendirilecektir. Ayrıca, bu yapılanmaların çevre terörizmi faaliyetlerinin toplumsal etkileri ve bu faaliyetlerin nasıl yönetilmesi gerektiği üzerine bir analiz yapılacaktır.</p>
<p><strong>V. Sonuç ve Öneriler</strong></p>
<p>Bu çalışma, PKK’nın çevre terörizmi stratejilerini ve bu stratejilerin toplumsal ve ekolojik etkilerini detaylı bir şekilde incelemiştir. PKK’nın orman yangınları ve sabotaj eylemleri, örgütün çevre terörizmi stratejilerinin önemli bir bileşenidir. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK, “ekolojik” ve “sınıfsız” bir toplum vizyonu sunmuş ancak bu vizyonun gerisinde, orman yakma ve çevre tahribatı gibi terör eylemlerine devam etmiştir.</p>
<p>Bu çalışma, PKK’nın çevre terörizmi stratejilerini ve bu stratejilerin toplumsal etkilerini anlamaya yönelik önemli bir katkı sağlamaktadır. PKK’nın çevre terörizmi stratejileri, örgütün terör eylemlerini meşrulaştırma çabası olarak değerlendirilmektedir ve bu stratejilerin toplumsal etkileri geniş bir şekilde analiz edilmiştir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültürel Hafızasında Çevre Algısı ve Atasözleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturel-hafizasinda-cevre-algisi-ve-atasoezleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturel-hafizasinda-cevre-algisi-ve-atasoezleri</guid>
<description><![CDATA[ Türk kültürü, tarih boyunca doğa ve çevre ile derin bir ilişki kurmuştur. Yerleşik hayata geçmeden önce göçebe yaşam tarzı benimseyen Türkler, iklim ve coğrafyaya bağlı olarak hayvancılık yapmış, et ve süt ağırlıklı beslenmişlerdir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b80be0225.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültürel, Hafızasında, Çevre, Algısı, Atasözleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yaşam tarzı, onların mitolojilerini doğadan ilham alarak şekillendirmelerine ve çevreye dair duyarlılıklarını belirlemelerine neden olmuştur. En yüce totem hayvanı olarak Kurt (börü) kabul edilirken, gruplarını tasnif etmek için yırtıcı kuşlar sembol olarak kullanılmıştır. Tanrıların ise ağaçlarda ya da gökte yaşadığına inanılmıştır. Bu kültürel özellikler, farklı coğrafyalarda yaşayan Türk boylarının bile ortak bir çevre algısı geliştirmelerine neden olmuştur.</p>
<p>Türk kültüründe çevre algısı, göçebe dönemden bu yana atasözleri ve yerleşik dönemdeki mimari ögelerle şekillenmiştir. Atasözleri, çevresel ve iklimsel koşulların önemini vurgulayan bilgelik sözleridir. Örneğin, "Kışta kar olmasa ilkbaharda yağmur olmasa aç kalırsın" ve "Damlaya damlaya göl olur hiç damlamazsa çöl olur" gibi atasözleri, mevsimlerin düzeni ve su kaynaklarının korunması hakkında bilgi verir. Diğer örnekler ise doğanın ve suyun önemine dikkat çeker; "Ağacın verdiğini komşun vermez" ve "Damla sudan dal göverir" gibi atasözleri, doğaya ve su tasarrufuna olan saygıyı ifade eder. "Doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz" atasözü ise doğal dengenin korunmasının önemini vurgular.</p>
<p>Türk kültüründe çevre bilinci, köklü bir geçmişe sahiptir. Kırgızistan ve Türkiye'de kullanılan atasözleri, Türk topluluklarının çevreye duyarlılığının, mitolojilerinde ve folklorlarında olduğu gibi, sözlü kültürlerinde de yaşatıldığını gösterir. Doğanın çeşitli parçalarının ruhuna inanıldığı için, doğaya olan saygı ve hassasiyet, bir sorumluluk haline gelmiştir. Türk inancında doğa kuvvetlerine olan iman, en önemli iman şartlarından biri olarak kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>Değerler Eğitimi ve Yurttaş-Çevre İlişkisi</strong></p>
<p>II. Meşrutiyet döneminden itibaren Türk aydınları, ideal bir yurttaşın çevresini sevmesi ve koruması gerektiğini vurgulamışlardır. 1926'dan itibaren ilkokul öğrencilerine "Tabiat Bilgisi" dersleri verilerek, doğa sevgisinin ve çevre bilincinin küçük yaşlarda kazandırılması hedeflenmiştir. Doğa, hem dünyanın hem de vatanın bir parçası olarak görülmüş, bu nedenle doğa sevgisi, şehir ve vatan sevgisinin temelini oluşturmuştur. 1968 İlkokul Programı da öğrencilere tabii anıtları koruma, ormanları geliştirme ve hayvanları sevme konularında sorumluluk yüklemiştir.</p>
<p><strong>Çağdaş Çevrecilik Sorunları ve Türkçülük</strong></p>
<p>Küresel iklim değişikliği, günümüzün en büyük çevre sorunlarından biridir. Bu sorunun çözümü için çoğu ekolojik hareketin ve Türkçülük hareketinin etkili ve disiplinli bir çevrecilik programı oluşturamadığı görülmektedir. Türkçülük, çevre bilincinden yoksun, yüzeysel tepkiler yerine somut çözümler sunan bir yaklaşımı benimsemelidir. Emperyalist ülkeler, çevre tahribatını asgariye indirmek için çeşitli düzenlemeler yaparken, bizler de ağaç dikme, ormanları koruma, plastik geri dönüşümünü teşvik etme ve su kaynaklarını koruma gibi çevreci eylemlerle bu sorunun üstesinden gelmeliyiz. Türkçülüğün sivil toplum ayağı olarak çevre bilincimizi geliştirip, doğal kaynaklarımızı koruma sorumluluğunu üstlenmeliyiz.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>Kamile Gülüm, “Doğa Üzerine Söylenmiş Türk Dünyası Ortak Atasözlerinin Coğrafi Analizi (Kıgızistan – Türkiye Örneği)”, Marmara Coğrafya Dergisi, Cilt 24, s.355</li>
<li>Gülüm, a.g.e., s.355</li>
<li>Gülüm, a.g.e., s.363</li>
<li>Gülüm, a.g.e., s.365</li>
<li>Gülüm, a.g.e., s.365</li>
<li>İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s.26</li>
<li>Kafesoğlu, a.g.e., s.42</li>
<li>Füsun Üstel, Makbul Vatandaşın Peşinde, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, s.253</li>
<li>Üstel, a.g.e., s.130</li>
<li>Üstel, a.g.e., s.142</li>
<li>Üstel, a.g.e., s.166</li>
<li>Üstel, a.g.e., s.256</li>
<li>Hakan Reyhan, “Türkiye’de Sağ Milliyetçi Siyasal Düşünce Geleneğinde Çevre Algılaması”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı. 2, s.873</li>
</ol>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisi ve Ağaç Kültü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisi-ve-agac-kultu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisi-ve-agac-kultu</guid>
<description><![CDATA[ Eski çağlarda doğadaki birtakım nesneleri anlayamayan insanoğlu onlara farklı anlamlar yüklemiş ve kutsal saymıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b32705ad4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisi, Ağaç, Kültü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi _3rD2h E207f" dir="auto"><span class="-DNr2 _3rD2h"><span>Eski çağlarda doğadaki birtakım nesneleri anlayamayan insanoğlu onlara farklı anlamlar yüklemiş ve kutsal saymıştır. Güneş, Ay, çeşitli hayvanlar, yıldızlar bunlardan bazılarıdır. Bunların yanı sıra doğudan batıya neredeyse her mitolojide ağaçlar ayrı bir öneme sahip olmuşlardır.</span></span></p>
</div>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi _3rD2h E207f" dir="auto"><span class="-DNr2 _3rD2h"><span> Orta Asya’da yaşadıkları vakitlerde Türk halklarının şamanizm ve animizm etrafında gelişen inanç sistemleri doğa ile iç içedir. Doğada gördükleri her bir unsuru daha sonra tanrılarla ve ruhlarla ilişkilendirmişlerdir. Ağaç da bunlardan biridir. Türeyiş destanlarının bir çoğunda geçen ağaçlar aynı zamanda şaman ayinlerinin önemli bir parçasıdır. Güç, doğurganlık, iktidar, ölümsüzlük, gençlik, bereket ve sağlık gibi kavramlar ile ağaçlar bağdaştırılır.</span></span></p>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block4"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi _3rD2h E207f" dir="auto"><span class="-DNr2 _3rD2h"> </span>Türk Mitolojisinde ağaçlara saygı gösterilir. Kötü ruhlardan arınmak için yaşanılan yerlere ağaç dikilir. Şaman ayinlerinin çoğu ağaçlar altında yapılır, adaklar ve kurbanlar onun altında kesilir. Şaman olabilmenin şartlarından biri de ağaç dikmektir.</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block6"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="uMZiF">
<div class="wifZp">
<figure role="button" data-hook="imageViewer" class="U-VLc" tabindex="0">
<div class="ar2H- GQVlZ _5n-eS"><img src="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_f383efc8517647ff9a25d9014c6784c9~mv2.jpg/v1/fill/w_338,h_305,al_c,q_80,usm_0.66_1.00_0.01,enc_auto/32a12c_f383efc8517647ff9a25d9014c6784c9~mv2.jpg" alt="" data-pin-url="https://www.traktuskultur.com/post/türk-mitolojisi-ve-ağaç-kültü" data-pin-media="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_f383efc8517647ff9a25d9014c6784c9~mv2.jpg/v1/fill/w_1595,h_1440,al_c,q_90/32a12c_f383efc8517647ff9a25d9014c6784c9~mv2.jpg" fetchpriority="high" data-load-done=""><wow-image class="E0P6g " data-image-info="{" containerid data-bg-effect-name="" data-has-ssr-src="" data-animate-blur="" data-transitioned=""></wow-image></div>
</figure>
</div>
</div>
</div>
<div type="image" data-hook="rcv-block7"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span></div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block8"></div>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi _3rD2h E207f" dir="auto"><span class="-DNr2 _3rD2h"><span> Türkler çeşitli ağaç türlerini kutsal kabul etmişlerdir. Bunlardan en önemlisi kayın olmakla birlikte çam, kavak, ardıç, meşe, söğüt ve çınar gibi ağaçlar da kutsal sayılır. Bu ağaçların ortak özellikleri meyvesiz ve yaz-kış yapraklarını dökmeyen yahut az döken ağaçlar olmalarıdır.</span></span></p>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block10">Türk mitolojisinde ağaç figürü iki farklı şekilde karşımıza çıkmaktadır ancak geçen yüzyıllar boyunca bu iki figür birleştirilmiş, sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır.</div>
<div data-breakout="normal">
<div class="uMZiF">
<div class="QN-2T">
<figure role="button" data-hook="imageViewer" class="U-VLc" tabindex="0">
<div class="ar2H- GQVlZ _5n-eS"><img src="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_3d8206efebd14457a47df95a9eeb0fc8~mv2.jpg/v1/fill/w_336,h_474,al_c,q_80,usm_0.66_1.00_0.01,enc_auto/32a12c_3d8206efebd14457a47df95a9eeb0fc8~mv2.jpg" alt="" data-pin-url="https://www.traktuskultur.com/post/türk-mitolojisi-ve-ağaç-kültü" data-pin-media="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_3d8206efebd14457a47df95a9eeb0fc8~mv2.jpg/v1/fill/w_750,h_1057,al_c,q_85/32a12c_3d8206efebd14457a47df95a9eeb0fc8~mv2.jpg" fetchpriority="high" data-load-done=""><wow-image class="E0P6g " data-image-info="{" containerid data-bg-effect-name="" data-has-ssr-src="" data-animate-blur="" data-transitioned=""></wow-image></div>
</figure>
</div>
</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block14">Bunlardan ilki dünyanın eksenini oluşturan; yeryüzünü, gökyüzüne ve yeraltına bağlayan Dünya Ağacı’dır. Bu ağaç üç alem arasında bir köprüdür. Gökte Demirkazık’a (Kutupyıldızı) bağlıdır. Dünya Ağacı’nın gökyüzüne uzanan dalları insanların yaratıcısı ve iyiliğin temsilcisi Tanrı Ülgen’e dek ulaşır. Yeraltında ise bir nevi cehennem olan Erlik’in dünyasına dek iner. Erlik kötü ruhların efendisidir. Şamanlar bu ağaç vasıtasıyla üç alem arasında seyahat ederler ve tanrılarla/ruhlarla iletişime geçerler.</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block15"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span>Diğer önemli figür ise Hayat Ağacı’dır. Dünya Ağacı sık sık Hayat Ağacı ile aynı anlamda kullanılmıştır fakat aslında bu iki kavram arasında farklılıklar vardır. Dünya Ağacı kozmolojik sistemde yeri olan dünya ekseni, Hayat Ağacı ise hayatın yenilenmesi, türemesiyle ilgilidir. Birçok efsanede dişil karakterde yer alır.</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block17"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi _3rD2h E207f" dir="auto"><span class="-DNr2 _3rD2h"> </span>Uygurların türeyiş destanında Tanrı dokuz dalı olan bir ağaç yaratır. Bu Hayat Ağacıdır. Tanrı bu dalların her birinden bir soyun türemesini buyruk verir ve dokuz dalın altında dokuz insan doğar. Bunun yanında Oğuz Kağan destanında da Hayat Ağacı türeyiş efsanesinin bir parçası olarak yer alır. Destanda bu olay şöyle anlatılır:</div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block20"></div>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"><em><span>"Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde, bir göl, ortasında bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız vardı, yalnız oturuyordu. Çok güzel bir kızdı. Gözü gökten daha gök idi; saçı ırmak gibi dalgalı idi; dişi inci gibi idi. Öyle güzeldi ki eğer yeryüzünün halkı onu görse; “Eyvah! Ölüyoruz,” der ve (tatlı) süt (acı) kımız olurdu. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti. Yüreğine ateş düştü; onu sevdi, aldı…"</span></em></span></p>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block22">Bu destana benzer şekilde Yakutlar da ilk insanın ağacın içinde belinden yukarısı çıplak bir kadın tarafından beslendiğine inanırlar.</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block24">Maaday Kara’da Ködügey Mergen’in doğduğunda Hayat Ağacının öz suyuyla beslendiği şöyle anlatılır:</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block25"><em></em></div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block25"><em>"Bu kara dağ</em> <em> Baban olsun yavrum,” dedi</em> <em> Bu dört gövdeli kayın, “Anan olsun, yavrum,” dedi</em> <em> Dört kayının özsuyu</em> <em> Bahadır oğlunun ağzına</em> <em> Her gün damla damla aksın diye</em> <em> Bir oluk yerleştirdi…"</em></div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block26"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span></div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block27">Yukarıda bahsedildiği gibi, destanlarda Hayat Ağacı’nın dibinden bir su fışkırdığı anlatılır. Yakut’ların yaratılış destanlarında da böyle bir suyun varlığından söz edilir ve içen kişilerin gençliklerini tekrar kazandıkları söylenir.</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block29"></div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block29">Bahsedilen su kaynağının Ab-ı Hayat, diğer ismiyle Bengisu olduğu düşünülmektedir. Benzer coğrafyada doğmuş kültürlerin çoğunda bu su kaynağından bahsedilir. İçene ölümsüzlük ve sonsuz gençlik veren bu su kaynağı çoğu zaman bir ağacın dibinden çıkar.</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block30"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span>Ağaç motifi doğurganlığı ve türeyişi temsil ettiği gibi güç ve iktidarı simgelemektedir. Osmanlı’nın kurucusu olan Osman Bey’in rüyası bunun en iyi örneklerinden biridir. Rivayete göre Osman Bey rüyasında Şeyh Edebali’nin koynundan bir ayın doğduğunu, o ayın kendi koynuna girdiğini ve göbeğinden çıkan bir ağacın tüm dünyayı sardığını görmüştür. Benzer bir rüyanın Oğuz Kağan tarafından görüldüğü de söylenmektedir.</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block32"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span>Ağaç motifi destanlarda yer aldığı gibi sanat tarihinin de önemli bir parçası olmuştur. Hem Orta Asya’da, hem Anadolu’da bu motife rastlanmaktadır. İşte bu motiflerden bazıları:</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block34"></div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block35"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="uMZiF">
<div class="wifZp">
<figure role="button" data-hook="imageViewer" class="U-VLc" tabindex="0">
<div class="ar2H- GQVlZ _5n-eS"><img src="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_a2130acb80a44457a8f9d0b24ff3bb96~mv2.png/v1/fill/w_301,h_442,al_c,q_85,usm_0.66_1.00_0.01,enc_auto/32a12c_a2130acb80a44457a8f9d0b24ff3bb96~mv2.png" alt="" data-pin-url="https://www.traktuskultur.com/post/türk-mitolojisi-ve-ağaç-kültü" data-pin-media="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_a2130acb80a44457a8f9d0b24ff3bb96~mv2.png/v1/fill/w_587,h_862,al_c,lg_1,q_90/32a12c_a2130acb80a44457a8f9d0b24ff3bb96~mv2.png" fetchpriority="high" data-load-done=""><wow-image class="E0P6g " data-image-info="{" containerid data-bg-effect-name="" data-has-ssr-src="" data-animate-blur="" data-transitioned=""></wow-image></div>
</figure>
</div>
</div>
</div>
<div type="image" data-hook="rcv-block36">17.yy. Azerbaycan Han Sarayı’nda Kullanılmış Bir Hayat Ağacı Tablosu</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block45"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span><img src="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_1aa1b4fdc1b84330870f7a8c5f9df4f7~mv2.jpg/v1/fill/w_428,h_406,al_c,q_80,usm_0.66_1.00_0.01,enc_auto/32a12c_1aa1b4fdc1b84330870f7a8c5f9df4f7~mv2.jpg" alt="" data-pin-url="https://www.traktuskultur.com/post/türk-mitolojisi-ve-ağaç-kültü" data-pin-media="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_1aa1b4fdc1b84330870f7a8c5f9df4f7~mv2.jpg/v1/fill/w_795,h_755,al_c,q_85/32a12c_1aa1b4fdc1b84330870f7a8c5f9df4f7~mv2.jpg" fetchpriority="high" data-load-done=""></div>
</div>
<div type="image" data-hook="rcv-block55"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span>Sivas Gökmedrese'nin Mermer Taç Kapsında Hayat Ağacı Kabartması</div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block72"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="uMZiF">
<div class="-VCNa CH1d-">
<figure role="button" data-hook="imageViewer" class="U-VLc" tabindex="0">
<div class="ar2H- GQVlZ _5n-eS"><img src="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_729d1b83bc684e79a03062015a5739e1~mv2.jpg/v1/fill/w_740,h_494,al_c,lg_1,q_85,enc_auto/32a12c_729d1b83bc684e79a03062015a5739e1~mv2.jpg" alt="" data-pin-url="https://www.traktuskultur.com/post/türk-mitolojisi-ve-ağaç-kültü" data-pin-media="https://static.wixstatic.com/media/32a12c_729d1b83bc684e79a03062015a5739e1~mv2.jpg/v1/fill/w_852,h_569,al_c,lg_1,q_85/32a12c_729d1b83bc684e79a03062015a5739e1~mv2.jpg" fetchpriority="high" data-load-done=""><wow-image class="E0P6g " data-image-info="{" containerid data-bg-effect-name="" data-has-ssr-src="" data-animate-blur="" data-transitioned=""></wow-image></div>
</figure>
</div>
</div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block74"></div>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"><span>Kahramanmaraş'taki Domuztepe Höyüğü'nde, Üzerinde Hayat Ağacı Motifi Bulunan Bir Kap</span></span></p>
<p class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"><span></span></span></p>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi I3XVl E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"><span>Şura Gündoğdu</span></span></p>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block78"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi I3XVl E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"> </span></div>
</div>
<div type="empty-line" data-hook="rcv-block79"></div>
<div data-breakout="normal">
<p class="v3Sq9 qf-Fi ZtBB5 E207f" dir="auto"><span class="-DNr2"><span>Kaynakça:</span></span></p>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block80"></div>
<div data-breakout="normal">
<ul class="pV2Hx s6eQT">
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>A. Saliha, S. Menekşe (2015) "Hayat Ağacı Sembolizmi" International Journal of Cultural and Social Studies (IntJCSS)</span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>B. Mehmet Emin (2014) "Türk Kültüründe Ağaç Kültü ve Şor Kahramanlık Destanlarına Yansımaları" International Journal of Social Science</span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>Ç. Yaşar (2006) "Türk Mitolojisinin Ana Hatları"</span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>D. Merve, B. Okan (2020) "Türk Mitolojisinde “Hayat Ağacı” Sembolü Ve Bu Sembolün Sanata Yansımalarından Örnekler" ATLAS Journal </span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>K. Abdulkadir (2011/2) "Geleneksel Türk Dininde Ağaç Kültü" İlahiyat Fakültesi Dergisi</span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>U. Ferda Meltem (2017) "Türk Mitolojisinde Hayat Ağacının (Kayın Ağacı) Çağdaş Seramik Sanatında Figüratif Yorumu"</span></span></p>
</li>
<li dir="auto" class="xn3Ta">
<p class="v3Sq9 qf-Fi s6eQT E207f" dir=""><span class="-DNr2"><span>https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/domuztepede-hayat-agaci-motifli-kaplar-bulundu/882247</span></span></p>
</li>
</ul>
</div>
</div>
<div type="paragraph" data-hook="rcv-block75"></div>
<div data-breakout="normal">
<div class="v3Sq9 qf-Fi JuVWE E207f" dir="auto"></div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Yaşama ve Doğaya Duyulan Bağlılık</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yasama-ve-dogaya-duyulan-baglilik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-yasama-ve-dogaya-duyulan-baglilik</guid>
<description><![CDATA[ Doğa, insan ile uyum içinde olan, onunla sürekli bir etkileşim halinde olan bir varlıktır. İnsan, doğanın bir parçası olarak, onunla birlikte bir bütünlük içinde yaşar. Bu ilişki, evrenin ritmini düzenler ve her iki tarafın da birbirine bağlılığını ifade eder. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1b325bb1b2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:57:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Yaşama, Doğaya, Duyulan, Bağlılık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="flex max-w-full flex-col flex-grow">
<div data-message-author-role="assistant" data-message-id="0a425c9e-7e7b-439b-85b8-371adaf5c44f" dir="auto" class="min-h-[20px] text-message flex w-full flex-col items-end gap-2 whitespace-normal break-words [.text-message+&]:mt-5">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 empty:hidden first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert light">
<h3></h3>
<hr>
<p>İnsan ve doğa arasındaki bu köklü bağ, Türklerin yaşam anlayışında ve inanç sistemlerinde derin izler bırakmıştır. Bu çalışmada, Türklerin doğa ve yaşam anlayışını, tarihsel ve kültürel bağlamda incelemeyi amaçlıyoruz.</p>
<p><strong>Türklerde Doğa ve Yaşam Kavramları</strong></p>
<p>Türklerin yaşam ve doğa kavramları, onların kültürel ve dini anlayışlarıyla sıkı bir şekilde bağlıdır. "Kut" anlayışı, Türklerin Tanrı'ya olan bağlılığını ve doğaya olan derin saygısını ifade eden önemli bir unsurdur. Bu kavram, hem doğanın hem de insanın ruhsal ve manevi bir bağ ile birbirine bağlı olduğunu belirtir. Türkler, doğayı sadece bir yaşam alanı olarak görmemiş, aynı zamanda tüm varlıkların ruhuna sahip olduğuna inanmışlardır. Bu inanç, doğanın ve tüm varlıkların bir bütünlük içinde var olduğuna dair bir anlayışı ortaya koyar.</p>
<p><strong>Ağaçların ve Hayvanların Kutsallığı</strong></p>
<p>Türklerde doğanın kutsallığı, özellikle ağaçlara ve hayvanlara verilen değerle kendini gösterir. Kaşgarlı Mahmud'un eserlerinde belirtildiği gibi, Türkler gözlerine yüce görünen her şeyi "Tanrı" olarak kabul etmişlerdir. Bu yüzden ağaç, kutsal bir varlık olarak görülmüş ve ibadetlerde önemli bir yer edinmiştir. Orta Asya ve Sibirya toplumlarında ağaç, yaşamın ve varlığın kaynağı olarak kabul edilmiştir. Aynı şekilde, hayvanlar da Türk inanç sistemlerinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle "kurt" gibi hayvanlar, Türkler için hem kutsal hem de yol gösterici bir rol oynamıştır.</p>
<p><strong>Hayvanların İnsan Hayatındaki Yeri</strong></p>
<p>Türklerde hayvanlarla olan ilişki, hem manevi hem de pratik bir boyut taşır. Hayvanlar, insanların hayatında önemli bir yer tutar ve avcılık gibi faaliyetler bu ilişkinin bir parçasıdır. Hayvan figürleri, Türklerin taş ve heykellerinde sıkça yer alır. Avlanma sırasında hayvanın etrafında oluşturulan halkalar, toplumsal bir ritüel olarak kabul edilir. Türkler, avladıkları hayvanların etlerini ve kanlarını kutsal saymış, bunları çeşitli ritüellerde kullanmışlardır.</p>
<p><strong>Şamanizm ve Hayvanların Rolü</strong></p>
<p>Türklerin şamanistik inançları, hayvanlarla olan ilişkilerini derinleştirir. Şamanlar, ayinlerde hayvan kostümleri giyer ve bu hayvanların ruhlarına bürünerek, topluluğa rehberlik ederlerdi. Özellikle kaz ve at gibi hayvanlar, şaman ayinlerinde önemli bir rol oynar. Tulpar gibi efsanevi atlar, bu dönemde hem kutsal hem de olağanüstü güçlere sahip olarak kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>Mitsel Öğeler ve Doğanın Kutsallığı</strong></p>
<p>Türklerin mitsel öyküleri, doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerini anlamak açısından önemlidir. Altaylarda, mağara ve hayvan-insan ilişkileri üzerine kurulu birçok öykü bulunur. Bu öyküler, doğanın ve hayvanların kutsallığını ve insanların bu varlıklarla olan manevi bağlantılarını yansıtır. Örneğin, bazı öykülerde doğa olayları, ışık ve su gibi unsurlar, doğurganlık ve yaşamın kaynağı olarak betimlenir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Türklerin doğa ve yaşam anlayışı, onların kültürel ve manevi değerlerini şekillendirmiştir. Doğa, hayvanlar ve ağaçlar, Türkler için sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda kutsal ve manevi birer varlıktır. Bu anlayış, Türklerin tarih boyunca doğayla olan ilişkilerini ve inançlarını belirlemiş, onların kültürel mirasını oluşturmuştur. Doğa ve yaşam arasındaki bu derin bağlılık, Türklerin evrenle olan uyumlarını ve manevi anlayışlarını yansıtır.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>43 derece sıcaklığa rağmen ziyaretçi akınına uğruyor! Milyonlarca yıl önce oluşan doğa harikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/43-derece-sicakliga-ragmen-ziyaretci-akinina-ugruyor-milyonlarca-yil-oence-olusan-doga-harikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/43-derece-sicakliga-ragmen-ziyaretci-akinina-ugruyor-milyonlarca-yil-oence-olusan-doga-harikasi</guid>
<description><![CDATA[ Mersin&#039;in Mut ilçesinde bulunan milyonlarca yıl önce oluşan doğa harikası Yerköprü Şelalesi Tabiat Anıtı 42-43 sıcaklığın olduğu bölgede yerli ve yabancı birçok misafiri ağırlıyor.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından &#039;tabiat anıtı&#039; olarak tescillenen Mersin&#039;in Mut ilçesine 35 kilometre mesafedeki Yerköprü Şelalesi her yıl olduğu gibi bu sene de ilgi çekiyor.Turkuaz gölüyle, kuraklıktan etkilenmeyen yaklaşık 30 metre yükseklikten akan şelalesi ve tabiat parkıyla her dönem güzelliği ile dikkat çeken şelale, sıcaklıkların 42-43 derecelere ulaştığı bugünlerde daha fazla ziyaret ediliyor.Yaklaşık 2 kilometrelik yürüyüş yolunu kullanan yerli ve yabancı birçok ziyaretçi seyir terasından muhteşem bir şekilde akmaya devam eden şelaleyi uzun süre izleyerek serinlemeye çalışıyor.Yasak olmasına rağmen sıcağında etkisi ile bazı kişiler serinlemek için şelaleye girerken bazıları da turkuaz suda yüzüyor.Şelaleye gelenlerden İhsan Aydar, &quot;Serinlemek için geldik. Biraz yürüyüş yaptık ama değdi. Şelalenin güzelliği muhteşem. Yasak bölgeye de girdik ama yapacak bir şey yok. Bir kez denedik&quot; dedi.Şelalenin anlatılanlardan daha güzel olduğunu belirten vatandaşlardan Aykut Şahin de, bu manzaranın güzelliğine paha biçilemeyeceğini ifade etti.Şelalenin çok güzel olduğunu, merak edenin gelmesini tavsiye eden Kevser Şahin ise, yolun meşakkatli olduğunu söyledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HDLaCBcEk0OPxuHVnB1dYA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>derece, sıcaklığa, rağmen, ziyaretçi, akınına, uğruyor, Milyonlarca, yıl, önce, oluşan, doğa, harikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HDLaCBcEk0OPxuHVnB1dYA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="43 derece sıcaklığa rağmen ziyaretçi akınına uğruyor! Milyonlarca yıl önce oluşan doğa harikası"><p>Mersin'in Mut ilçesinde bulunan milyonlarca yıl önce oluşan doğa harikası Yerköprü Şelalesi Tabiat Anıtı 42-43 sıcaklığın olduğu bölgede yerli ve yabancı birçok misafiri ağırlıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b9Ngm9JP4UGuMjF8lE9eSA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından 'tabiat anıtı' olarak tescillenen Mersin'in Mut ilçesine 35 kilometre mesafedeki Yerköprü Şelalesi her yıl olduğu gibi bu sene de ilgi çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XEnn2aXrH0iHQkR0h0Fgzg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Turkuaz gölüyle, kuraklıktan etkilenmeyen yaklaşık 30 metre yükseklikten akan şelalesi ve tabiat parkıyla her dönem güzelliği ile dikkat çeken şelale, sıcaklıkların 42-43 derecelere ulaştığı bugünlerde daha fazla ziyaret ediliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PHaRSnWSyU-94dsfS1fFKA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaklaşık 2 kilometrelik yürüyüş yolunu kullanan yerli ve yabancı birçok ziyaretçi seyir terasından muhteşem bir şekilde akmaya devam eden şelaleyi uzun süre izleyerek serinlemeye çalışıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XV1xBRA6xU6o9Jv8KY3-Tg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yasak olmasına rağmen sıcağında etkisi ile bazı kişiler serinlemek için şelaleye girerken bazıları da turkuaz suda yüzüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1XbXc3qv-U6QcarwOmQTsw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelaleye gelenlerden İhsan Aydar, "Serinlemek için geldik. Biraz yürüyüş yaptık ama değdi. Şelalenin güzelliği muhteşem. Yasak bölgeye de girdik ama yapacak bir şey yok. Bir kez denedik" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9NPkp57_NkGYA1DMwIUNaQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelalenin anlatılanlardan daha güzel olduğunu belirten vatandaşlardan Aykut Şahin de, bu manzaranın güzelliğine paha biçilemeyeceğini ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Fxyjf1JNqkOp4Ue3BX5soA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelalenin çok güzel olduğunu, merak edenin gelmesini tavsiye eden Kevser Şahin ise, yolun meşakkatli olduğunu söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G6_L5YE2aUKxAA5w08B1sA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MF-6zyORKE2wgFMI2VF50w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Yeşil Cennet&amp;quot; olarak anılıyor! Doğal güzelliğiyle büyülüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yesil-cennet-olarak-aniliyor-dogal-guzelligiyle-buyuluyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yesil-cennet-olarak-aniliyor-dogal-guzelligiyle-buyuluyor</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan&#039;ın Refahiye ilçesinde doğal güzelliğiyle göz dolduran Dumanlı Yaylası, aşırı sıcaklarda şehirden uzaklaşıp doğada vakit geçirmek isteyenlerin gözde mekanları arasında yer alıyor.2017 yılında Türkiye&#039;nin 219&#039;uncu tabiat parkı ilan edilen Dumanlı Yaylası, 8 bin 964 hektarlık alanıyla Türkiye’deki ender Sarı Çam Ormanlarından birisi. Yaylada oluşturulan sosyal tesisler, yürüyüş yolları ve piknik alanlarının yanı sıra vatandaşlar karavan veya çadırları ile gelerek doğayla iç içe kamp yapma imkanı bulabiliyor.  Refahiye Dumanlı Ormanları Tabiat Parkında; giriş nizamiyesi, beraberinde bilet gişesi ve güvenlik binası oluşturuldu. Alanda; idari bina, konferans salonu, sıhhi tesis binasının içerisinde çadırlı kamp alanı, tuvalet, duş yerleri ve çamaşır yıkama ünitesi ile mutfak inşa edilmiştir.   Ayrıca iki kattan oluşan kır lokantası da bulunan tabiat parkında insanların ateş yakıp piknik yapabilmeleri için mangal üniteleri, bulaşık yıkama üniteleri, sulama üniteleri bulunuyor. Parkın içinde misafirlerin anlık ihtiyaçlarına yönelik büfe de yer alırken, misafirlerin rahatlıkla ibadetlerini yapabilmeleri için 200 kişilik cami ve şadırvan da yer alıyor. 10 kilometrelik küp taştan oluşan yürüyüş yolu kenarlarında yağmurlu havalarda insanların sığınabilecekleri yağmur barınakları bulunuyor. İdare ve konuk evinin de bulunduğu Dumanlı Tabiat Parkında her biri 80 metrekareden oluşan bir ailenin doğa ile iç içe rahatlıkla kalabileceği iki kattan oluşan 15 adet bungalov ev inşa edildi.  Dumanlı Tabiat Parkı; doğal güzelliği, temiz havası, bol soğuksu kaynakları, kamp imkanları ile yaz ve kış turizmine açık. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gknwflFzlEWjAG--1e-zbg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeşil, Cennet, olarak, anılıyor, Doğal, güzelliğiyle, büyülüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gknwflFzlEWjAG--1e-zbg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="" ye cennet olarak an do g b><p>Erzincan'ın Refahiye ilçesinde doğal güzelliğiyle göz dolduran Dumanlı Yaylası, aşırı sıcaklarda şehirden uzaklaşıp doğada vakit geçirmek isteyenlerin gözde mekanları arasında yer alıyor.</p>2017 yılında Türkiye'nin 219'uncu tabiat parkı ilan edilen Dumanlı Yaylası, 8 bin 964 hektarlık alanıyla Türkiye’deki ender Sarı Çam Ormanlarından birisi. Yaylada oluşturulan sosyal tesisler, yürüyüş yolları ve piknik alanlarının yanı sıra vatandaşlar karavan veya çadırları ile gelerek doğayla iç içe kamp yapma imkanı bulabiliyor.  Refahiye Dumanlı Ormanları Tabiat Parkında; giriş nizamiyesi, beraberinde bilet gişesi ve güvenlik binası oluşturuldu. Alanda; idari bina, konferans salonu, sıhhi tesis binasının içerisinde çadırlı kamp alanı, tuvalet, duş yerleri ve çamaşır yıkama ünitesi ile mutfak inşa edilmiştir.   Ayrıca iki kattan oluşan kır lokantası da bulunan tabiat parkında insanların ateş yakıp piknik yapabilmeleri için mangal üniteleri, bulaşık yıkama üniteleri, sulama üniteleri bulunuyor. Parkın içinde misafirlerin anlık ihtiyaçlarına yönelik büfe de yer alırken, misafirlerin rahatlıkla ibadetlerini yapabilmeleri için 200 kişilik cami ve şadırvan da yer alıyor. 10 kilometrelik küp taştan oluşan yürüyüş yolu kenarlarında yağmurlu havalarda insanların sığınabilecekleri yağmur barınakları bulunuyor. İdare ve konuk evinin de bulunduğu Dumanlı Tabiat Parkında her biri 80 metrekareden oluşan bir ailenin doğa ile iç içe rahatlıkla kalabileceği iki kattan oluşan 15 adet bungalov ev inşa edildi.  Dumanlı Tabiat Parkı; doğal güzelliği, temiz havası, bol soğuksu kaynakları, kamp imkanları ile yaz ve kış turizmine açık.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın en yalnız ağacı yapay zeka ile eş arıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-yalniz-agaci-yapay-zeka-ile-es-ariyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-yalniz-agaci-yapay-zeka-ile-es-ariyor</guid>
<description><![CDATA[ Bilim insanları, dünyada bilinen tek Sikad ağacının erkek örneği için dişi bir eş bulmayı hedefliyor. Bu proje yapay zeka ve drone teknolojileri kullanılarak Güney Afrika&#039;nın Ngoye Ormanı&#039;nda yürütülüyor.Dünyanın en yalnız ağacı, yapay zeka sayesinde yakında bir eş bulabilir.Sikad ağacının (Encephalartos woodii) şimdiye kadar vahşi doğada sadece tek bir erkek örneği keşfedildi.1895 YILINDA KEŞFEDİLDİBotanikçi John Medley Wood, 1895 yılında bu tek bitkiyi Güney Afrika&#039;nın KwaZulu-Natal eyaletindeki Ngoye Orman Rezervi&#039;nde bulmuştu.İlkel bir tohumlu bitki türü olan sikadlar ilk olarak dinozorlar Dünya&#039;da dolaşmaya başlamadan önce ortaya çıktı.Şimdi ise bilim insanları bu ağaç türüne yapay zeka yardımıyla bir eş arıyor.&quot;SİKADLARIN TANIMLANMASINA ODAKLANIYOR&quot;İngiltere&#039;deki Southampton Üniversitesi&#039;nde araştırma görevlisi olan Laura Cinti, &quot;Projemizin yapay zeka kullanma yaklaşımı, yukarıdan bakıldığında palmiye ağaçlarına benzeyen sikadların görsel olarak tanımlanmasına odaklanıyor&quot; dedi.&quot;GÖRÜNTÜ TANIMA ALGORİTMALARIMIZI EĞİTTİK&quot;Cinti, &quot;Başlangıçta, palmiye ağaçlarını saymak için palmiye yağı endüstrisinde rutin olarak kullanılan algılama modellerini benimsedik, ancak bunu özel bakış açımıza ve sikadların benzersiz şekline göre optimize etmek için kendi görüntü tanıma algoritmalarımızı eğittik&quot; dedi.2 YILDA 4 BİN HEKTAR GÖRÜNTÜ ELDE EDİLDİ2022 ve 2024 yıllarında yapılan araştırmalarda 10.000 dönümlük (4.000 hektar) Ngoye Ormanı&#039;nın 195 dönümünden (79 hektar) binlerce görüntü elde edildi.Drone kameralar, sikadların benzersiz spektral imzasını tanımlamak umuduyla beş dalga boyunda görüntüler yakaladı ve böylece onları çevredeki ağaçlardan ayırt etmeyi kolaylaştırdı.Cinti, yapay zeka sisteminin sikadları tanıma yeteneğini geliştirmek için çeşitli ortamlarda sentetik haritalar oluşturulduğunu aktardı.ÖNCEKİ ARAŞTIRMALAR SONUÇSUZ KALDIAyrıca Cinti diğer bilim insanları tarafından yürütülen önceki araştırmaların sonuçsuz kaldığını söyledi.Araştırmacılar binlerce görüntüyü, görüntü tanıma görevlerinde kullanılan bir bilgisayar görme modeli olan YOLOv8&#039;de çalıştırdı.Modeli çeşitli sikad türlerinin fotoğraflarını kullanarak eğittiler ve hedeflerinin yukarıdan nasıl görünebileceğini programa öğretmek için bunları dijital olarak oluşturulmuş kanopilere yerleştirdiler.Engebeli arazi ve bulut örtüsü görüntülerin analizini daha da zorlaştırsa da araştırmacıların yapay zeka modelini iyileştirmeye devam etmeyi planladığı aktarıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ps2CjJX4t0WzasE7EkpXlw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, yalnız, ağacı, yapay, zeka, ile, eş, arıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ps2CjJX4t0WzasE7EkpXlw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünyanın en yalnız ağacı yapay zeka ile eş arıyor"><p>Bilim insanları, dünyada bilinen tek Sikad ağacının erkek örneği için dişi bir eş bulmayı hedefliyor. Bu proje yapay zeka ve drone teknolojileri kullanılarak Güney Afrika'nın Ngoye Ormanı'nda yürütülüyor.</p><p>Dünyanın en yalnız ağacı, yapay zeka sayesinde yakında bir eş bulabilir.</p><p>Sikad ağacının (Encephalartos woodii) şimdiye kadar vahşi doğada sadece tek bir erkek örneği keşfedildi.</p><p><strong>1895 YILINDA KEŞFEDİLDİ</strong></p><p>Botanikçi John Medley Wood, 1895 yılında bu tek bitkiyi Güney Afrika'nın KwaZulu-Natal eyaletindeki Ngoye Orman Rezervi'nde bulmuştu.</p><p>İlkel bir tohumlu bitki türü olan sikadlar ilk olarak dinozorlar Dünya'da dolaşmaya başlamadan önce ortaya çıktı.</p><p>Şimdi ise bilim insanları bu ağaç türüne yapay zeka yardımıyla bir eş arıyor.</p><p><strong>"SİKADLARIN TANIMLANMASINA ODAKLANIYOR"</strong></p><p>İngiltere'deki Southampton Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olan Laura Cinti, "Projemizin yapay zeka kullanma yaklaşımı, yukarıdan bakıldığında palmiye ağaçlarına benzeyen sikadların görsel olarak tanımlanmasına odaklanıyor" dedi.</p><p><strong>"GÖRÜNTÜ TANIMA ALGORİTMALARIMIZI EĞİTTİK"</strong></p><p>Cinti, "Başlangıçta, palmiye ağaçlarını saymak için palmiye yağı endüstrisinde rutin olarak kullanılan algılama modellerini benimsedik, ancak bunu özel bakış açımıza ve sikadların benzersiz şekline göre optimize etmek için kendi görüntü tanıma algoritmalarımızı eğittik" dedi.</p><p><strong>2 YILDA 4 BİN HEKTAR GÖRÜNTÜ ELDE EDİLDİ</strong></p><p>2022 ve 2024 yıllarında yapılan araştırmalarda 10.000 dönümlük (4.000 hektar) Ngoye Ormanı'nın 195 dönümünden (79 hektar) binlerce görüntü elde edildi.</p><p>Drone kameralar, sikadların benzersiz spektral imzasını tanımlamak umuduyla beş dalga boyunda görüntüler yakaladı ve böylece onları çevredeki ağaçlardan ayırt etmeyi kolaylaştırdı.</p><p>Cinti, yapay zeka sisteminin sikadları tanıma yeteneğini geliştirmek için çeşitli ortamlarda sentetik haritalar oluşturulduğunu aktardı.</p><p><strong>ÖNCEKİ ARAŞTIRMALAR SONUÇSUZ KALDI</strong></p><p>Ayrıca Cinti diğer bilim insanları tarafından yürütülen önceki araştırmaların sonuçsuz kaldığını söyledi.</p><p>Araştırmacılar binlerce görüntüyü, görüntü tanıma görevlerinde kullanılan bir bilgisayar görme modeli olan YOLOv8'de çalıştırdı.</p><p>Modeli çeşitli sikad türlerinin fotoğraflarını kullanarak eğittiler ve hedeflerinin yukarıdan nasıl görünebileceğini programa öğretmek için bunları dijital olarak oluşturulmuş kanopilere yerleştirdiler.</p><p>Engebeli arazi ve bulut örtüsü görüntülerin analizini daha da zorlaştırsa da araştırmacıların yapay zeka modelini iyileştirmeye devam etmeyi planladığı aktarıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ayçiçeği tarlaları göz kamaştırıyor! Sarının her tonuyla güneşi kıskandırıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aycicegi-tarlalari-goez-kamastiriyor-sarinin-her-tonuyla-gunesi-kiskandiriyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aycicegi-tarlalari-goez-kamastiriyor-sarinin-her-tonuyla-gunesi-kiskandiriyor</guid>
<description><![CDATA[ Ankara’nın Kahramankazan ilçesinde sarının her tonu ile güneşi kıskandıran ayçiçeği tarlaları göz kamaştırıyor.İlçenin hemen hemen her yerinde bulunan ayçiçeği tarlaları arasında yapılan yolculuklar ise daha keyifli hale geldi.Kahramankazan Ankara yolunun sağında ve solunda bulunan ayçiçeği tarlaları yoldan geçen sürücüler için sarının her tonuyla göz kamaştıran görseller oluşturuyor.Kahramankazan&#039;da belediyenin de teşvikiyle bir kaç yıldır ayçiçeği ekimi yapılıyor.Yaklaşık 10 bin dönüm araziye ekilen ayçiçekleri ilçe ekonomisine büyük katkı sağlarken ayrıca görsel yönden de muhteşem bir güzellik ortaya koyuyor.Dron ile görüntülenen ayçiçeği tarlaları adeta kartpostalı andırırken görsel bir şölen sunmakta. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6ugQGEgNBEee94AQLacD_g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ayçiçeği, tarlaları, göz, kamaştırıyor, Sarının, her, tonuyla, güneşi, kıskandırıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6ugQGEgNBEee94AQLacD_g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ayçiçeği tarlaları göz kamaştırıyor! Sarının her tonuyla güneşi kıskandırıyor"><p>Ankara’nın Kahramankazan ilçesinde sarının her tonu ile güneşi kıskandıran ayçiçeği tarlaları göz kamaştırıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AN2kMqAdY0G4pwU0ISxIgQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İlçenin hemen hemen her yerinde bulunan ayçiçeği tarlaları arasında yapılan yolculuklar ise daha keyifli hale geldi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ktYlCtvH90-3bOIVATAKiA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kahramankazan Ankara yolunun sağında ve solunda bulunan ayçiçeği tarlaları yoldan geçen sürücüler için sarının her tonuyla göz kamaştıran görseller oluşturuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fGflI0Ca-U2TIwF0v6-KPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kahramankazan'da belediyenin de teşvikiyle bir kaç yıldır ayçiçeği ekimi yapılıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fWckxr4I-kqTAxOQAhI0qw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaklaşık 10 bin dönüm araziye ekilen ayçiçekleri ilçe ekonomisine büyük katkı sağlarken ayrıca görsel yönden de muhteşem bir güzellik ortaya koyuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ib1CONQMAkC_LpkHkFQxSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dron ile görüntülenen ayçiçeği tarlaları adeta kartpostalı andırırken görsel bir şölen sunmakta.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tTfm35Z5EkGkIYLuc1Fyvw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/j0JeKJKpBkqmXgOIJC3zgg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Günpınar Şelalesi&amp;apos;ne ziyaretçi akını</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gunpinar-selalesine-ziyaretci-akini</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gunpinar-selalesine-ziyaretci-akini</guid>
<description><![CDATA[ Malatya&#039;nın Darende ilçesinde bulunan doğa harikası Günpınar Şelalesi ziyaretçi akına uğruyor.Darende ilçesinde önemli turizm destinasyonlarından biri olan Günpınar Şelalesi ihtişamlı görüntüsü ve çevresindeki zengin bitki örtüsüyle ziyaretçi akınına uğruyor.   Darende ilçe merkezine yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olan suyu kaynağından üç kademe halinde yaklaşık 40 metre yükseklikten dökülen şelale doğal yapısı ve manzarasıyla doğa ve fotoğraf tutkunlarından yoğun ilgi görüyor.  Doğal güzellikleri ile doğaseverlerin ve yerli yabancı turistlerin de uğrak mekanı haline gelen şelale her mevsimde olduğu gibi yaz mevsiminde de ziyaretçilerin akınına uğruyor. Doğa harikası şelaleyi yıl sonuna kadar 20 bin kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P3kY-t6Y80Wbt3INXwdHSg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Günpınar, Şelalesine, ziyaretçi, akını</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P3kY-t6Y80Wbt3INXwdHSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Günpınar Şelalesi'ne ziyaretçi akını"><p>Malatya'nın Darende ilçesinde bulunan doğa harikası Günpınar Şelalesi ziyaretçi akına uğruyor.</p>Darende ilçesinde önemli turizm destinasyonlarından biri olan Günpınar Şelalesi ihtişamlı görüntüsü ve çevresindeki zengin bitki örtüsüyle ziyaretçi akınına uğruyor.   Darende ilçe merkezine yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olan suyu kaynağından üç kademe halinde yaklaşık 40 metre yükseklikten dökülen şelale doğal yapısı ve manzarasıyla doğa ve fotoğraf tutkunlarından yoğun ilgi görüyor.  Doğal güzellikleri ile doğaseverlerin ve yerli yabancı turistlerin de uğrak mekanı haline gelen şelale her mevsimde olduğu gibi yaz mevsiminde de ziyaretçilerin akınına uğruyor. Doğa harikası şelaleyi yıl sonuna kadar 20 bin kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Meteor yağmuru ne zaman, saat kaçta? Meteor yağmuru Türkiye&amp;apos;den izlenecek mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/meteor-yagmuru-ne-zaman-saat-kacta-meteor-yagmuru-turkiyeden-izlenecek-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/meteor-yagmuru-ne-zaman-saat-kacta-meteor-yagmuru-turkiyeden-izlenecek-mi</guid>
<description><![CDATA[ Her yıl Ağustos ayında Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının bıraktığı partiküllerin dünya atmosferine girmesiyle oluşan perseid meteor yağmuru, bu yıl da geceyi aydınlattı. Meteor yağmuru yine devam edecek. Peki, meteor yağmuru ne zaman, saat kaçta? Meteor yağmuru Türkiye&#039;den izlenecek mi?Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının bıraktığı partiküllerin her yıl ağustos ayında dünya atmosferine girmesiyle oluşan perseid meteor yağmuru bu adı gökyüzünde görünür saçılma noktası Perseus Takımyıldızı&#039;na denk geldiği için alıyor.Halk arasında “yıldız kayması” olarak bilinen ve yılda 8 kez gerçekleşen meteor yağmurlarının en görkemlisi Perseid meteor yağmuru, 12-13 Ağustos gecesi en yoğun dönemine ulaşacak.Bu tarihlerde saatte 60 ile 100 yıldız kayması görülebilecek. Dünya atmosferine giriş hızları saniyede 59 kilometreyi bulacak meteorlar, ateş toplarını andıran görüntü verecek.Perseid meteor yağmuru kuzey yarım küreden görülebilir olacak. Bilim insanları Perseid meteor yağmurunun Türkiye&#039;den de çıplak gözle gözlemlenebileceğini ifade ediyor.Perseidleri gözlemek için Türkiye saati ile 00.00 ile 04.00’te, yapay ışıklardan uzak bir bölgede, gözlerimizi gök kubbeye çevirerek sahneye odaklanmak yeterli olacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k03UuZDUZ0m2drxrwh2kiQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Meteor, yağmuru, zaman, saat, kaçta, Meteor, yağmuru, Türkiyeden, izlenecek, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k03UuZDUZ0m2drxrwh2kiQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Meteor yağmuru ne zaman, saat kaçta? Meteor yağmuru Türkiye'den izlenecek mi?"><p>Her yıl Ağustos ayında Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının bıraktığı partiküllerin dünya atmosferine girmesiyle oluşan perseid meteor yağmuru, bu yıl da geceyi aydınlattı. Meteor yağmuru yine devam edecek. Peki, meteor yağmuru ne zaman, saat kaçta? Meteor yağmuru Türkiye'den izlenecek mi?</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kyAuFdiwQE2eVmexFiuv4g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının bıraktığı partiküllerin her yıl ağustos ayında dünya atmosferine girmesiyle oluşan perseid meteor yağmuru bu adı gökyüzünde görünür saçılma noktası Perseus Takımyıldızı'na denk geldiği için alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PmRkN51pRkKoewC87kVdBA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halk arasında “yıldız kayması” olarak bilinen ve yılda 8 kez gerçekleşen meteor yağmurlarının en görkemlisi Perseid meteor yağmuru, 12-13 Ağustos gecesi en yoğun dönemine ulaşacak.Bu tarihlerde saatte 60 ile 100 yıldız kayması görülebilecek. Dünya atmosferine giriş hızları saniyede 59 kilometreyi bulacak meteorlar, ateş toplarını andıran görüntü verecek.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/V8Di9iz29Uml1pqqx-p1KQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Perseid meteor yağmuru kuzey yarım küreden görülebilir olacak. Bilim insanları Perseid meteor yağmurunun Türkiye'den de çıplak gözle gözlemlenebileceğini ifade ediyor.Perseidleri gözlemek için Türkiye saati ile 00.00 ile 04.00’te, yapay ışıklardan uzak bir bölgede, gözlerimizi gök kubbeye çevirerek sahneye odaklanmak yeterli olacak.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Muğla&amp;apos;da doğa yürüyüşünde kaybolan Rus turist aranıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/muglada-doga-yuruyusunde-kaybolan-rus-turist-araniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/muglada-doga-yuruyusunde-kaybolan-rus-turist-araniyor</guid>
<description><![CDATA[ Muğla&#039;nın Marmaris ilçesinde bir hafta önce tek başına doğa yürüyüşüne çıktıktan sonra bir daha haber alınamayan Rus turist Natalya Somova (48) için arama çalışması başlatıldı.Rusya&#039;nın başkenti Moskova’dan Marmaris&#039;e tatil için gelen Rusya vatandaşı Natalya Somova, 17 Ağustos sabah saatlerinde Karia Yolu parkuru için tek başına çıktığı yürüyüşten dönmedi.Yakınları 19 Ağustos&#039;ta Rusya&#039;ya dönüş bileti bulunan Somova&#039;ya ulaşamayınca, durumu Marmaris İlçe Emniyet Müdürlüğü asayiş ekiplerine bildirdi. Ekipler, Somova&#039;nın bulunması için çalışma başlattı.Güvenlik kamerası kayıtlarını inceleyen ekipler, Somova&#039;nın Karia Yolu parkuruna giriş yaptığını tespit etti.Marmaris Asayiş Büro ekipleri ve AFAD merkezi ile koordineli olarak Marmaris Belediyesi Arama Kurtarma (MABKE), Datça Mahalle Afet Gönüllüleri Derneği (MAG-AME-DER), Datça ve Marmaris Mahalle Afet Gönüllüleri Acil Müdahale Derneği (MAG/AMESAR), komando ekipleri, Sahil Güvenlik ekipleri ile jandarma iz takip köpekleri, 8 dron, 1 termal dron ve İHA ile arama çalışması başlatıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sg-wwr8h_0iZGbVShW_kdQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Muğlada, doğa, yürüyüşünde, kaybolan, Rus, turist, aranıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sg-wwr8h_0iZGbVShW_kdQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Muğla'da doğa yürüyüşünde kaybolan Rus turist aranıyor"><p>Muğla'nın Marmaris ilçesinde bir hafta önce tek başına doğa yürüyüşüne çıktıktan sonra bir daha haber alınamayan Rus turist Natalya Somova (48) için arama çalışması başlatıldı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cWy3_0I-PE6Cl4-VBiuf6g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Rusya'nın başkenti Moskova’dan Marmaris'e tatil için gelen Rusya vatandaşı Natalya Somova, 17 Ağustos sabah saatlerinde Karia Yolu parkuru için tek başına çıktığı yürüyüşten dönmedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/c1iQm5xw6UaxXX1ZgWpEaw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yakınları 19 Ağustos'ta Rusya'ya dönüş bileti bulunan Somova'ya ulaşamayınca, durumu Marmaris İlçe Emniyet Müdürlüğü asayiş ekiplerine bildirdi. Ekipler, Somova'nın bulunması için çalışma başlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bjaTGJ-X3EKEiZwK-cw44w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Güvenlik kamerası kayıtlarını inceleyen ekipler, Somova'nın Karia Yolu parkuruna giriş yaptığını tespit etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qcrAhLRs4UuGugcMRsKCzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmaris Asayiş Büro ekipleri ve AFAD merkezi ile koordineli olarak Marmaris Belediyesi Arama Kurtarma (MABKE), Datça Mahalle Afet Gönüllüleri Derneği (MAG-AME-DER), Datça ve Marmaris Mahalle Afet Gönüllüleri Acil Müdahale Derneği (MAG/AMESAR), komando ekipleri, Sahil Güvenlik ekipleri ile jandarma iz takip köpekleri, 8 dron, 1 termal dron ve İHA ile arama çalışması başlatıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/A5e2vmEUZUKyK3xOP6tkxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_OTSTBcKw0G1alpFfKOB8g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/I0zjn98Qh0We6zexOpaIDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Urema Yaylası doğal güzelliğini koruyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/urema-yaylasi-dogal-guzelligini-koruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/urema-yaylasi-dogal-guzelligini-koruyor</guid>
<description><![CDATA[ Ardahan’ın serhat ilçesi Posof muhteşem doğasıyla adeta büyülüyor.Yüzlerce çeşit endemik bitkilerle kaplı ola Urema Yaylası mevsim değişikliğine rağmen canlılığını koruyor.Yoğun yağmurla birlikte yüksek kesimlerdeki karların tamamen eridiği yaylada görsel şölen yaşanıyor.Yaz aylarında yaylaya çıkan köylüler ve araziye yayılan hayvanlar bölgeye ayrı bir canlılık ve güzellik katıyorlar.Menderesler ise bin bir çeşit bitkiyle görenlere eşsiz bir doğa sunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yUA-lzw2wUWPQwki-bpYDg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Urema, Yaylası, doğal, güzelliğini, koruyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yUA-lzw2wUWPQwki-bpYDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Urema Yaylası doğal güzelliğini koruyor"><p>Ardahan’ın serhat ilçesi Posof muhteşem doğasıyla adeta büyülüyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AQyB2pXm2kKqEUsmxnoVSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yüzlerce çeşit endemik bitkilerle kaplı ola Urema Yaylası mevsim değişikliğine rağmen canlılığını koruyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EEB1tJ-X8UyE4U9q9lcGFQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yoğun yağmurla birlikte yüksek kesimlerdeki karların tamamen eridiği yaylada görsel şölen yaşanıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0E7-jV_oVUWDZYvhYVKejg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaz aylarında yaylaya çıkan köylüler ve araziye yayılan hayvanlar bölgeye ayrı bir canlılık ve güzellik katıyorlar.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/frZ8nLeU70qX0WWlSQ1CuQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Menderesler ise bin bir çeşit bitkiyle görenlere eşsiz bir doğa sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Oc6PGcn61UmX27Hisg0bEw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Burası tropikal ada değil Konya: “Bu ağacı görmek için Afrika’ya gitmenize gerek yok”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/burasi-tropikal-ada-degil-konya-bu-agaci-goermek-icin-afrikaya-gitmenize-gerek-yok</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/burasi-tropikal-ada-degil-konya-bu-agaci-goermek-icin-afrikaya-gitmenize-gerek-yok</guid>
<description><![CDATA[ Yağmur ormanlarından getirilen onlarca türde binlerce kelebek ile özel bitki türleri Konya’daki Tropikal Kelebek Bahçesi’nde sergileniyor. Bahçenin yetkilisi Hakan Babaoğul, “Bahçemizi değerli kılan unsurlardan birisi de her botanik bahçede bulamayacağınız türlerin olmasıdır. 2015&#039;ten günümüze kadar uzun araştırmalar ve çalışmaların bir sonucu olarak sadece bahçemizde görebileceğiniz 70 türe sahibiz.” diye konuştu.Konya Tropikal Kelebek Bahçesi, 70’i Türkiye’de sadece burada görülebilecek 200 tür bitki ve binlerce kelebekle etkileyici bir görsellik sunuyor.Yağmur ormanlarından bozkıra getirilen onlarca türde binlerce kelebeğin yeni yuvası olan bahçe, aralarında Calliandra surinamensis, Ixora sunkist ve Wrightia antidysenterica gibi özel bitkilerin bulunduğu büyük bir botanik alan özelliği de taşıyor.Bahçe uzmanlarınca yapılan araştırmalar ve saha çalışmaları sonucunda, 200 bitki türü bulunan bahçedeki 70 türün Türkiye’de sadece burada görülebildiği bildirildi.Tropikal Kelebekler Bahçesi’nde bitkiler bölümü sorumlusu ve tropik bitki uzmanı Hakan Babaoğul, ziyaretçilerin kelebeklerin dışında, yaşadıkları yerlerde göremeyecekleri bitki türlerini de inceleme imkanına sahip olduklarını söyledi.Kelebeklerin doğal ortamlarının oluşması için çalıştıklarını vurgulayan Babaoğul, “Bazı türler nektarla, bazı türler ise meyveyle besleniyor. Biz kelebeklerin doğal yaşam ortamlarında beslenme şekilleri nasılsa burada da aynı ortamı sağlamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda ziyaretçilerimizin de kelebeklerin doğal ortamında geziyorlarmış gibi hissetmelerini istiyoruz. Burası, kelebek bahçesi olmasının yanında Uluslararası Botanik Bahçeleri Birliğine de üye bir botanik bahçesi özelliğine sahip.” ifadesini kullandı.Bitkiler arasında Türkiye’nin iki endemik palmiye türünden biri olan Datça hurmasının da yer aldığına dikkati çeken Babaoğul, ziyaretçilerin bu bitkiyi de inceleme fırsatı bulduğunu dile getirdi.Ziyaretçilerin kelebeklerin güzelliklerini izlerken aynı zamanda tropikal bitkiler hakkında da bilgi aldığını anlatan Babaoğul, şöyle konuştu:
“Bitkilerimizin 70 türü Türkiye&#039;de sadece Konya Tropikal Kelebek Bahçesi&#039;nde görülebilir. Bir botanik bahçe için özel türler gereklidir. Bahçemizi değerli kılan unsurlardan birisi de her botanik bahçede bulamayacağınız türlerin olmasıdır. Biz de 2015 yılından günümüze kadar uzun araştırmalar ve çalışmaların bir sonucu olarak sadece bahçemizde görebileceğiniz 70 türe sahibiz. Bu türlerin arasında bulunan baobab ağacı sadece burada görülebilecek türlerden birisidir. Bünyesinde 120 tona kadar su barındırabilir ve 25 metreye kadar büyüyebilir. Bu ağacı görmek için Afrika&#039;ya gitmek gerekir ya da Konya Tropikal Kelebek Bahçesine gelerek görülebilir.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Rd3U85ercEmRSBhQ6GGfkg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Burası, tropikal, ada, değil, Konya:, “Bu, ağacı, görmek, için, Afrika’ya, gitmenize, gerek, yok”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Rd3U85ercEmRSBhQ6GGfkg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Burası tropikal ada değil Konya: “Bu ağacı görmek için Afrika’ya gitmenize gerek yok”"><p>Yağmur ormanlarından getirilen onlarca türde binlerce kelebek ile özel bitki türleri Konya’daki Tropikal Kelebek Bahçesi’nde sergileniyor. Bahçenin yetkilisi Hakan Babaoğul, “Bahçemizi değerli kılan unsurlardan birisi de her botanik bahçede bulamayacağınız türlerin olmasıdır. 2015'ten günümüze kadar uzun araştırmalar ve çalışmaların bir sonucu olarak sadece bahçemizde görebileceğiniz 70 türe sahibiz.” diye konuştu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/F2lsAh7wzk2wOx4scOq_ow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konya Tropikal Kelebek Bahçesi, 70’i Türkiye’de sadece burada görülebilecek 200 tür bitki ve binlerce kelebekle etkileyici bir görsellik sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jlBE9FEl9EWCiCPMP5FPAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yağmur ormanlarından bozkıra getirilen onlarca türde binlerce kelebeğin yeni yuvası olan bahçe, aralarında Calliandra surinamensis, Ixora sunkist ve Wrightia antidysenterica gibi özel bitkilerin bulunduğu büyük bir botanik alan özelliği de taşıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IRtn82bqkkuyCt4zsdsLgw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bahçe uzmanlarınca yapılan araştırmalar ve saha çalışmaları sonucunda, 200 bitki türü bulunan bahçedeki 70 türün Türkiye’de sadece burada görülebildiği bildirildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tmz6ZylP3kuS6cc_wp-LPw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tropikal Kelebekler Bahçesi’nde bitkiler bölümü sorumlusu ve tropik bitki uzmanı Hakan Babaoğul, ziyaretçilerin kelebeklerin dışında, yaşadıkları yerlerde göremeyecekleri bitki türlerini de inceleme imkanına sahip olduklarını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vCDJ-U_wV0-Zqit5VfoIAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kelebeklerin doğal ortamlarının oluşması için çalıştıklarını vurgulayan Babaoğul, “Bazı türler nektarla, bazı türler ise meyveyle besleniyor. Biz kelebeklerin doğal yaşam ortamlarında beslenme şekilleri nasılsa burada da aynı ortamı sağlamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda ziyaretçilerimizin de kelebeklerin doğal ortamında geziyorlarmış gibi hissetmelerini istiyoruz. Burası, kelebek bahçesi olmasının yanında Uluslararası Botanik Bahçeleri Birliğine de üye bir botanik bahçesi özelliğine sahip.” ifadesini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gH9lPP4CAEu5X5VH2PzguA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bitkiler arasında Türkiye’nin iki endemik palmiye türünden biri olan Datça hurmasının da yer aldığına dikkati çeken Babaoğul, ziyaretçilerin bu bitkiyi de inceleme fırsatı bulduğunu dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x6hv5ppO1kSj9nzD-V8--Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ziyaretçilerin kelebeklerin güzelliklerini izlerken aynı zamanda tropikal bitkiler hakkında da bilgi aldığını anlatan Babaoğul, şöyle konuştu:
“Bitkilerimizin 70 türü Türkiye'de sadece Konya Tropikal Kelebek Bahçesi'nde görülebilir. Bir botanik bahçe için özel türler gereklidir. Bahçemizi değerli kılan unsurlardan birisi de her botanik bahçede bulamayacağınız türlerin olmasıdır. Biz de 2015 yılından günümüze kadar uzun araştırmalar ve çalışmaların bir sonucu olarak sadece bahçemizde görebileceğiniz 70 türe sahibiz. Bu türlerin arasında bulunan baobab ağacı sadece burada görülebilecek türlerden birisidir. Bünyesinde 120 tona kadar su barındırabilir ve 25 metreye kadar büyüyebilir. Bu ağacı görmek için Afrika'ya gitmek gerekir ya da Konya Tropikal Kelebek Bahçesine gelerek görülebilir.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rK8U7ZwJoUebhwF97uc7ZQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BkS2dkGYbEK_RAqhq4Ox6w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/L4BFdjmd40qYqYLilzpUgQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1Jm0eEeOAUK4OspDTtZX-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Sfp5wvEPdEG9EC2iwgdzfw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3cPM1MdajUmBcwy1ODK8Tg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XN1FC8qpb0uX4gksAGvdKQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5Gvn4CIrk06gVfxl2q-9CA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EiPN_VNnikCJxk3duCIVMg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kars&amp;apos;ta baharın müjdecisi çiçekler açmaya başladıa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karsta-baharin-mujdecisi-cicekler-acmaya-basladia</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karsta-baharin-mujdecisi-cicekler-acmaya-basladia</guid>
<description><![CDATA[ Kış mevsiminin uzun ve çetin geçtiği Kars&#039;ın Sarıkamış ilçesinde, &quot;baharın müjdecisi&quot; olarak bilinen kardelen ve çiğdem çiçekleri açmaya başladı.Türkiye&#039;nin en yüksek yerleşim yerlerinden 2 bin 200 rakımlı Sarıkamış ilçesinde son günlerde hava sıcaklığının artmasıyla karlar erimeye başladı. Eriyen kar suları çayırlarda göletler oluşturdu.  Hançerli düzü ve Keklik Vadisi&#039;nde baharı müjdeleyen mor kardelen, çiğdem ve sarıçiçekler açtı. Keklik Şelalesi&#039;nin debisi de kar sularıyla yükseldi. Her mevsim farklı güzelliğe bürünen ilçede, ormanlık ve çayırlık alanlarda açan rengarenk çiçekler, doğasever ve fotoğraf tutkunlarının ilgisini çekiyor.Amatör fotoğrafçı Şenay Vanlı, karların erimeye başlamasıyla çok güzel manzara oluştuğunu belirterek, &quot;Arkadaşlarla geldik çekim yapıyoruz, kardelenler, çiğdem ve sarıçiçekleri çekiyoruz. İlkbahar kendini gösterdi.&quot; ifadelerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4X3DEi-pnEWHbn_EDkEmbQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karsta, baharın, müjdecisi, çiçekler, açmaya, başladıa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4X3DEi-pnEWHbn_EDkEmbQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kars'ta baharın müjdecisi çiçekler açmaya başladıa"><p>Kış mevsiminin uzun ve çetin geçtiği Kars'ın Sarıkamış ilçesinde, "baharın müjdecisi" olarak bilinen kardelen ve çiğdem çiçekleri açmaya başladı.</p>Türkiye'nin en yüksek yerleşim yerlerinden 2 bin 200 rakımlı Sarıkamış ilçesinde son günlerde hava sıcaklığının artmasıyla karlar erimeye başladı. Eriyen kar suları çayırlarda göletler oluşturdu.  Hançerli düzü ve Keklik Vadisi'nde baharı müjdeleyen mor kardelen, çiğdem ve sarıçiçekler açtı. Keklik Şelalesi'nin debisi de kar sularıyla yükseldi. Her mevsim farklı güzelliğe bürünen ilçede, ormanlık ve çayırlık alanlarda açan rengarenk çiçekler, doğasever ve fotoğraf tutkunlarının ilgisini çekiyor.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4Q90_AoQSE20SAe7oCacbw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Amatör fotoğrafçı Şenay Vanlı, karların erimeye başlamasıyla çok güzel manzara oluştuğunu belirterek, "Arkadaşlarla geldik çekim yapıyoruz, kardelenler, çiğdem ve sarıçiçekleri çekiyoruz. İlkbahar kendini gösterdi." ifadelerini kullandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Görenleri büyüleyen manzara!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goerenleri-buyuleyen-manzara</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goerenleri-buyuleyen-manzara</guid>
<description><![CDATA[ Ağrı&#039;nın Patnos ilçesinde bulunan, manzarasıyla ilgi uyandıran Patnos Baraj Gölü doğaseverlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. İlçe merkezine 4 kilometre uzaklıkta bulunan baraj göleti adeta görsel şölen oluşturuyor. Doğadaki birçok rengi içinde barındıran baraj göleti ve çevresindeki manzara, vatandaşların ilgisini çekiyor.Gevi Çayı üzerinde, sulama amacıyla 1985-1992 yılları arasında inşa edilen Patnos Barajı yeşilin ve mavinin bir araya geldiği muhteşem görünümü ile her geçen gün doğaseverlerin ve vatandaşların ilgi odağı haline gelmeye devam ediyor.  Havaların ısınmasıyla birlikte mevsimin tadını çıkaran vatandaşlar, güzergahlarının üzerinde bulunan baraj gölünde karşılaştıkları manzarada hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyor.  Patnos Baraj Gölü&#039;ndeki su seviyesinin geçen yıla göre çok fazla olduğunu ve bunun da hem çiftçiler için hem de doğal bir ortamda vakit geçirmek isteyen vatandaşlar için çok güzel bir gelişme olduğunu vurgulayan Patnos Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Faruk Yavuz, &quot;Geçen yıl yağışların az oranda olması baraj gölü ve çevresinin kurak bir mevsim geçirdi. Bu yıl ise yağışların çok olması çiftçilerimiz için çok iyi oldu. Patnos&#039;ta vatandaşların Patnos Baraj Gölü&#039;nün dışında başka gidecek bir yerlerinin olmamasından dolayı bu alanlara piknik yapmak için geliyorlar&quot; dedi.  Patnos&#039;ta bulunan baraj gölünün daha kullanışlı hale getirilmesi gerektiğini, özellikle göl sahilinin olması daha çok vatandaşlar ziyaretine neden olacağını belirten Murat Ülker, &quot;Patnos Baraj Gölü son zamanların en çok doluluk oranına ulaştı. Bu doluluk oranı hem çiftçilerin hem de gezmek için ziyaret eden vatandaşları sevindirdi. Özellikle havaların ısınmasıyla birlikte mevsimin tadını çıkaran vatandaşlar, baraj gölünde karşılaştıkları manzarada hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyor. Baraj gölünün daha da kullanışlı bir hale gelmesi gerekiyor. Yol ve çevre düzenlemesi yapılırsa Patnos&#039;taki vatandaşlar için hafta sonu vazgeçilmez bir yer olur. Yetkililerin bu konuyu dikkate alması gerekiyor&quot; dedi.  Vatandaşlardan Sedat Zirek ise, &quot;Patnos Baraj Gölü&#039;nün manzarası gerçekten de çok güzel. Patnos&#039;ta takılabileceğimiz tek yerdir. İnşallah buraya daha farklı şeyler yapılır&quot; sözlerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JJfw8Z_k6UiDwCauvw_Jxg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Görenleri, büyüleyen, manzara</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JJfw8Z_k6UiDwCauvw_Jxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Görenleri büyüleyen manzara!"><p>Ağrı'nın Patnos ilçesinde bulunan, manzarasıyla ilgi uyandıran Patnos Baraj Gölü doğaseverlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. İlçe merkezine 4 kilometre uzaklıkta bulunan baraj göleti adeta görsel şölen oluşturuyor. Doğadaki birçok rengi içinde barındıran baraj göleti ve çevresindeki manzara, vatandaşların ilgisini çekiyor.</p>Gevi Çayı üzerinde, sulama amacıyla 1985-1992 yılları arasında inşa edilen Patnos Barajı yeşilin ve mavinin bir araya geldiği muhteşem görünümü ile her geçen gün doğaseverlerin ve vatandaşların ilgi odağı haline gelmeye devam ediyor.  Havaların ısınmasıyla birlikte mevsimin tadını çıkaran vatandaşlar, güzergahlarının üzerinde bulunan baraj gölünde karşılaştıkları manzarada hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyor.  Patnos Baraj Gölü'ndeki su seviyesinin geçen yıla göre çok fazla olduğunu ve bunun da hem çiftçiler için hem de doğal bir ortamda vakit geçirmek isteyen vatandaşlar için çok güzel bir gelişme olduğunu vurgulayan Patnos Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Faruk Yavuz, "Geçen yıl yağışların az oranda olması baraj gölü ve çevresinin kurak bir mevsim geçirdi. Bu yıl ise yağışların çok olması çiftçilerimiz için çok iyi oldu. Patnos'ta vatandaşların Patnos Baraj Gölü'nün dışında başka gidecek bir yerlerinin olmamasından dolayı bu alanlara piknik yapmak için geliyorlar" dedi.  Patnos'ta bulunan baraj gölünün daha kullanışlı hale getirilmesi gerektiğini, özellikle göl sahilinin olması daha çok vatandaşlar ziyaretine neden olacağını belirten Murat Ülker, "Patnos Baraj Gölü son zamanların en çok doluluk oranına ulaştı. Bu doluluk oranı hem çiftçilerin hem de gezmek için ziyaret eden vatandaşları sevindirdi. Özellikle havaların ısınmasıyla birlikte mevsimin tadını çıkaran vatandaşlar, baraj gölünde karşılaştıkları manzarada hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyor. Baraj gölünün daha da kullanışlı bir hale gelmesi gerekiyor. Yol ve çevre düzenlemesi yapılırsa Patnos'taki vatandaşlar için hafta sonu vazgeçilmez bir yer olur. Yetkililerin bu konuyu dikkate alması gerekiyor" dedi.  Vatandaşlardan Sedat Zirek ise, "Patnos Baraj Gölü'nün manzarası gerçekten de çok güzel. Patnos'ta takılabileceğimiz tek yerdir. İnşallah buraya daha farklı şeyler yapılır" sözlerini kullandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Masal diyarlarından farkı yok! Görüntüsüyle büyülüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/masal-diyarlarindan-farki-yok-goeruntusuyle-buyuluyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/masal-diyarlarindan-farki-yok-goeruntusuyle-buyuluyor</guid>
<description><![CDATA[ Artvin&#039;in &quot;Sakin Şehir&quot; ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, muhteşem görüntüsüyle herkesi büyülüyor. Kalp şeklini andıran görünümü, muhteşem doğası masal diyarlarını andırıyor.Artvin&#039;in &quot;Sakin Şehir&quot; ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, ziyaretçi akınına uğruyor.Artvin&#039;in &quot;Sakin Şehir&quot; ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, havaların ısınmasıyla ziyaretçi akınına uğradı. Kalp şeklini andıran görünümü, muhteşem doğası masal diyarlarını andırıyor.Karagöl-Sahara Milli Parkı her mevsim yeril ve yabancı turistlerin ilgi odağı olmayı sürdürüyor.Karadeniz&#039;in gözde turizm rotalarından biri olan bölgenin ilkbahar renklerini görmek isteyenler soluğu Karagöl&#039;de alıyor.İlçe merkezine 25 kilometre uzaklıkta bulunan ve kuş bakışı görüntüsü kalbi andıran Karagöl, şehirden uzak doğayla iç içe zaman geçirmek isteyen turistlerin ilgisini çekiyor.Sahara Milli Park içerisinde bulunan, Ladin ve çam ağaçları arasında kalp şeklindeki görüntüsü ile dikkat çeken Karagöl, görenleri adeta büyülüyor. Günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için arkadaşları ve ailesiyle Karagöl&#039;e günübirlik gelen doğa severler muhteşem doğanın tadını çıkartıyor.Karagöl&#039;de bulunan tesisin işletmeciliğini yapan Göksu Özgen (34), “Şavşat Karagöl&#039;ün kalp şeklinde olması dünyada ilgi görüyor. Ülkemizdeki yerli turistlerin yanı sıra yabancı turistlerde ev sahipliği yapmaktayız. Gölümüzde tekne, turları, mesire alanları, kamp alanları farklı ekinlikler yapmaya müsait. Aynı zamanda fotoğraf tutkunlarının oldukça fazla ziyaret ettiği bir yer. Şavşat Karagöl&#039;de en önem verdiğimiz temizlik ve doğayı korumak” ifadelerine yer verdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GFc8fmEIek2JBcmeRfwQ0g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Masal, diyarlarından, farkı, yok, Görüntüsüyle, büyülüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GFc8fmEIek2JBcmeRfwQ0g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Masal diyarlarından farkı yok! Görüntüsüyle büyülüyor"><p>Artvin'in "Sakin Şehir" ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, muhteşem görüntüsüyle herkesi büyülüyor. Kalp şeklini andıran görünümü, muhteşem doğası masal diyarlarını andırıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZO8CdFSq-kug5JE8eXX6CA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin'in "Sakin Şehir" ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, ziyaretçi akınına uğruyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OW1mdtA7vU66uNCN-9Ljng.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin'in "Sakin Şehir" ünvanlı Şavşat ilçesinde doğal güzellikleriyle ünlü Karagöl, havaların ısınmasıyla ziyaretçi akınına uğradı. Kalp şeklini andıran görünümü, muhteşem doğası masal diyarlarını andırıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bakZOiulU0G1kF6OkOzoVw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Karagöl-Sahara Milli Parkı her mevsim yeril ve yabancı turistlerin ilgi odağı olmayı sürdürüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Je5ar2mtUkC6rDLiEObfuw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Karadeniz'in gözde turizm rotalarından biri olan bölgenin ilkbahar renklerini görmek isteyenler soluğu Karagöl'de alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fF3Z9cOydE-HvaBfqPdk_A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İlçe merkezine 25 kilometre uzaklıkta bulunan ve kuş bakışı görüntüsü kalbi andıran Karagöl, şehirden uzak doğayla iç içe zaman geçirmek isteyen turistlerin ilgisini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4ptVZSKKoUq84HRk5SGvfw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sahara Milli Park içerisinde bulunan, Ladin ve çam ağaçları arasında kalp şeklindeki görüntüsü ile dikkat çeken Karagöl, görenleri adeta büyülüyor. Günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için arkadaşları ve ailesiyle Karagöl'e günübirlik gelen doğa severler muhteşem doğanın tadını çıkartıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PB52IfMCV0ygSUqf0Hd92g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Karagöl'de bulunan tesisin işletmeciliğini yapan Göksu Özgen (34), “Şavşat Karagöl'ün kalp şeklinde olması dünyada ilgi görüyor. Ülkemizdeki yerli turistlerin yanı sıra yabancı turistlerde ev sahipliği yapmaktayız. Gölümüzde tekne, turları, mesire alanları, kamp alanları farklı ekinlikler yapmaya müsait. Aynı zamanda fotoğraf tutkunlarının oldukça fazla ziyaret ettiği bir yer. Şavşat Karagöl'de en önem verdiğimiz temizlik ve doğayı korumak” ifadelerine yer verdi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara Denizi’ne ekilen mercanlar iki kat gelişim sağladı, bölgede biyoçeşitlilik artıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizine-ekilen-mercanlar-iki-kat-gelisim-sagladi-boelgede-biyocesitlilik-artiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizine-ekilen-mercanlar-iki-kat-gelisim-sagladi-boelgede-biyocesitlilik-artiyor</guid>
<description><![CDATA[ DP World Yarımca ve Deniz Yaşamı Koruma Derneği iş birliğiyle, mercan resiflerinin korunması ve deniz ekosisteminin sürdürülebilirliği adına başlatılan &quot;Sarı Mercanların Korunması Projesi” titizlikle yürütülüyor. Proje kapsamında, deniz altına 400&#039;den fazla mercan dikildi ve bu mercanların yüzde 75&#039;inin yeni habitatlarına başarılı bir şekilde uyum sağladığı belirlendi. Ekim işleminin ardından yaklaşık 2 kat büyüyen mercanların üremeye başlayarak koloniler oluşturduğu gözlemlenirken, ekim yapılan alanda biyoçeşitliliğin belirgin bir şekilde arttığı görüldü. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wxrZxUGZBkSbGqn1nddYmg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara, Denizi’ne, ekilen, mercanlar, iki, kat, gelişim, sağladı, bölgede, biyoçeşitlilik, artıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wxrZxUGZBkSbGqn1nddYmg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara Denizi’ne ekilen mercanlar iki kat gelişim sağladı, bölgede biyoçeşitlilik artıyor"><p>DP World Yarımca ve Deniz Yaşamı Koruma Derneği iş birliğiyle, mercan resiflerinin korunması ve deniz ekosisteminin sürdürülebilirliği adına başlatılan "Sarı Mercanların Korunması Projesi” titizlikle yürütülüyor. Proje kapsamında, deniz altına 400'den fazla mercan dikildi ve bu mercanların yüzde 75'inin yeni habitatlarına başarılı bir şekilde uyum sağladığı belirlendi. Ekim işleminin ardından yaklaşık 2 kat büyüyen mercanların üremeye başlayarak koloniler oluşturduğu gözlemlenirken, ekim yapılan alanda biyoçeşitliliğin belirgin bir şekilde arttığı görüldü.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğal manzara gören herkesi hayran bıraktı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogal-manzara-goeren-herkesi-hayran-birakti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogal-manzara-goeren-herkesi-hayran-birakti</guid>
<description><![CDATA[ Yozgat&#039;ta ilkbahar mevsimiyle birlikte doğada açan, ince dallı narin yapraklarıyla dikkat çeken gelincik çiçekleri, görsel şölen sunuyor.Bozok yaylasında ilkbahar mevsimi ile beraber açan gelincik çiçekleri, güzel manzaralar oluşturuyor.Kentte doğayı kırmızı renge boyayan çiçekleri gören vatandaşlar cep telefonlarına sarılıyor.Anı ölümsüzleştirmek isteyen vatandaşlar ise bol bol hatıra fotoğrafı çektiriyor. Fotoğraf sanatçıları da en güzel kareyi yakalamak için çalışıyor.Kırmızının her tonunu sergileyen bu çiçekler, yeşilin arasında adeta bir renk cümbüşü ortaya çıkarıyor.Yozgat&#039;ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın beldesinde gelincik çiçekleri arasında eşi ile birlikte fotoğraf çektiren Emel Yiğit, “Böyle doğal güzellikleri her zaman bulma fırsatımız olmuyor, biz de yolun kenarında bulunan gelincik çiçeklerini fotoğraflayıp bir anı bırakmak istedik. Diğer sarı ve mor çiçeklerle de birlikte olunca renk cümbüşü oluyor. Ben de bu güzellikleri gördükçe fotoğraflıyorum, sosyal medyamda da paylaşıyorum, yakınlarımın görmesi için. Hatta telefon ekranıma da koymayı düşünüyorum, çok güzel iç açıcı manzaralar bunlar” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/utG3cLvm7kOflRD_DwZRbQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğal, manzara, gören, herkesi, hayran, bıraktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/utG3cLvm7kOflRD_DwZRbQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğal manzara gören herkesi hayran bıraktı"><p>Yozgat'ta ilkbahar mevsimiyle birlikte doğada açan, ince dallı narin yapraklarıyla dikkat çeken gelincik çiçekleri, görsel şölen sunuyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tEH-ifq8SEGUhdX1oZgRPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bozok yaylasında ilkbahar mevsimi ile beraber açan gelincik çiçekleri, güzel manzaralar oluşturuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aGRJ7bVsjE2gOVEdOacFIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kentte doğayı kırmızı renge boyayan çiçekleri gören vatandaşlar cep telefonlarına sarılıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nM3cbLdnz0ik_ROc_KkTTQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anı ölümsüzleştirmek isteyen vatandaşlar ise bol bol hatıra fotoğrafı çektiriyor. Fotoğraf sanatçıları da en güzel kareyi yakalamak için çalışıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VsK-M78z3ESXr2xt72rA9Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kırmızının her tonunu sergileyen bu çiçekler, yeşilin arasında adeta bir renk cümbüşü ortaya çıkarıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pxJVIVS71EyuDJZDzKczag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yozgat'ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın beldesinde gelincik çiçekleri arasında eşi ile birlikte fotoğraf çektiren Emel Yiğit, “Böyle doğal güzellikleri her zaman bulma fırsatımız olmuyor, biz de yolun kenarında bulunan gelincik çiçeklerini fotoğraflayıp bir anı bırakmak istedik. Diğer sarı ve mor çiçeklerle de birlikte olunca renk cümbüşü oluyor. Ben de bu güzellikleri gördükçe fotoğraflıyorum, sosyal medyamda da paylaşıyorum, yakınlarımın görmesi için. Hatta telefon ekranıma da koymayı düşünüyorum, çok güzel iç açıcı manzaralar bunlar” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarım ve Orman Bakanlığı&amp;apos;ndan nesli tükenme tehdidi altında olan turnalara sıkı takip</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-ve-orman-bakanligindan-nesli-tukenme-tehdidi-altinda-olan-turnalara-siki-takip</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarim-ve-orman-bakanligindan-nesli-tukenme-tehdidi-altinda-olan-turnalara-siki-takip</guid>
<description><![CDATA[ Tarım ve Orman Bakanlığınca nesli tehlike altında olan türlerle ilgili yürütülen çalışmalar kapsamında son 10 yılda 154 turna halkalandı, 54 bireye verici takıldı.Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamaya göre Türkiye, farklı iklim ve doğal ekosistemlere sahip olması nedeniyle turnanın kuluçkaya yattığı, kışladığı ve göç sırasında konaklama alanı olarak kullandığı dünyadaki nadir ülkelerden biri konumunda bulunuyor.  Bakanlığa bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce (DKMP) kuşların göçleri, üremeleri, hayatta kalma başarıları gibi verilerin elde edilmesine yönelik halkalama ve verici takma çalışmaları yürütülüyor.  DKMP, 2013&#039;te hazırladığı &quot;Turna Eylem Planı&quot; ile nesli tehlike altında olan türlerden olan turna popülasyonlarını düzenli olarak takip ediyor. Bu kapsamda, Türkiye&#039;de ilk turna halkalama çalışması 2014&#039;te DKMP&#039;nin Almanya&#039;dan bir sivil toplum kuruluşu ile yaptığı işbirliğiyle başladı. 3 yıl süren ortak çalışmanın ardından eğitilen ve halkacı sertifikası alan kişiler, Covid-19 salgını dönemi hariç, 10 yıldır düzenli olarak halkalama ve verici takma çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.  Bu çerçevede, Bolu, Samsun, Tokat, Giresun, Sivas, Erzincan, Erzurum, Muş, Ağrı, Iğdır, Kars ve Ardahan&#039;da toplam 154 turna halkalandı, 54 bireye de verici takıldı. Bu sayede turnaların hangi alanlarda üredikleri ve kışladıkları gibi bilgilere ulaşıldı.  Sivas başta olmak üzere Ardahan, Erzurum, Erzincan, Van, Muş gibi illerde üreyen turnalarının kışlama için Kayseri&#039;deki Sultan Sazlığı Milli Parkı ile Adana&#039;daki Yumurtalık Lagünü Milli Parkı ve Akyatan-Tuzla Yaban Hayatı Geliştirme Sahası&#039;nı tercih ettikleri görüldü. Bu alanlar &quot;Ramsar Sulak Alanı&quot; statüsüyle de korunan alanlar arasında yer alıyor.  Gözlemlerin sonuçlarına göre Türkiye&#039;de Avrasya turnası (Grus grus) ve telli turna (Anthropoides virgo) olmak üzere 2 türe rastlandı. Avrupa&#039;da kuluçkaya yatan turnalar kışı Fransa, İber Yarımadası, Türkiye, Kuzey ve Doğu Afrika&#039;da geçiriyor.  Afrika&#039;da kışlayan turnaların önemli bir kısmı kışlama alanlarına Anadolu üzerinden geçiş yapıyor. Turnaların Batı ve Orta Anadolu üzerinden geçişleri ile ilgili 1982 yılında yürütülen detaylı bilimsel çalışmada toplam 12 bin 960 birey tespit edilmişti.  &quot;ONLARIN KORUNMASI BU CANLILARA HEPİMİZİN ORTAK BORCU&quot;  Açıklamada görüşlerine yer verilen Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, biyolojik çeşitliliğin bir ülkenin serveti olduğunu belirterek, bu çeşitliliği korumak için gayret gösterdiklerini bildirdi.  Nesli tükenme tehlikesi altında olan turnaların korunmasına dönük tedbirler aldıklarına dikkati çeken Yumaklı, ilgili kurumların bu konuda çalıştıklarını kaydetti.  Bakan Yumaklı, alınan tedbirlerle turna popülasyonunun düzenli olarak takip edildiğine işaret ederek, şu ifadeleri kullandı:  &quot;Biyolojik çeşitliliğimize sahip çıkıyoruz. Sorumluluğumuzun bilinciyle çalışmalarımız, tedbirlerimiz ve yeni projelerimizle, nesli tükenme tehlikesi altında olan türlere umut olmaya ve onları korumaya devam edeceğiz. Bilim insanlarımızın, sivil toplum kuruluşlarımızın ve vatandaşlarımızın işbirliği ile güzel sonuçlar alıyoruz. Onların korunması bu canlılara hepimizin ortak borcudur.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yCVAUJDDfkyC1lkboiCK9g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarım, Orman, Bakanlığından, nesli, tükenme, tehdidi, altında, olan, turnalara, sıkı, takip</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yCVAUJDDfkyC1lkboiCK9g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Tarım ve Orman Bakanlığı'ndan nesli tükenme tehdidi altında olan turnalara sıkı takip"><p>Tarım ve Orman Bakanlığınca nesli tehlike altında olan türlerle ilgili yürütülen çalışmalar kapsamında son 10 yılda 154 turna halkalandı, 54 bireye verici takıldı.</p><p>Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamaya göre Türkiye, farklı iklim ve doğal ekosistemlere sahip olması nedeniyle turnanın kuluçkaya yattığı, kışladığı ve göç sırasında konaklama alanı olarak kullandığı dünyadaki nadir ülkelerden biri konumunda bulunuyor.  Bakanlığa bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce (DKMP) kuşların göçleri, üremeleri, hayatta kalma başarıları gibi verilerin elde edilmesine yönelik halkalama ve verici takma çalışmaları yürütülüyor.  DKMP, 2013'te hazırladığı "Turna Eylem Planı" ile nesli tehlike altında olan türlerden olan turna popülasyonlarını düzenli olarak takip ediyor. Bu kapsamda, Türkiye'de ilk turna halkalama çalışması 2014'te DKMP'nin Almanya'dan bir sivil toplum kuruluşu ile yaptığı işbirliğiyle başladı. </p><p>3 yıl süren ortak çalışmanın ardından eğitilen ve halkacı sertifikası alan kişiler, Covid-19 salgını dönemi hariç, 10 yıldır düzenli olarak halkalama ve verici takma çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.  Bu çerçevede, Bolu, Samsun, Tokat, Giresun, Sivas, Erzincan, Erzurum, Muş, Ağrı, Iğdır, Kars ve Ardahan'da toplam 154 turna halkalandı, 54 bireye de verici takıldı. Bu sayede turnaların hangi alanlarda üredikleri ve kışladıkları gibi bilgilere ulaşıldı.  Sivas başta olmak üzere Ardahan, Erzurum, Erzincan, Van, Muş gibi illerde üreyen turnalarının kışlama için Kayseri'deki Sultan Sazlığı Milli Parkı ile Adana'daki Yumurtalık Lagünü Milli Parkı ve Akyatan-Tuzla Yaban Hayatı Geliştirme Sahası'nı tercih ettikleri görüldü. Bu alanlar "Ramsar Sulak Alanı" statüsüyle de korunan alanlar arasında yer alıyor.  Gözlemlerin sonuçlarına göre Türkiye'de Avrasya turnası (Grus grus) ve telli turna (Anthropoides virgo) olmak üzere 2 türe rastlandı. Avrupa'da kuluçkaya yatan turnalar kışı Fransa, İber Yarımadası, Türkiye, Kuzey ve Doğu Afrika'da geçiriyor.  Afrika'da kışlayan turnaların önemli bir kısmı kışlama alanlarına Anadolu üzerinden geçiş yapıyor. Turnaların Batı ve Orta Anadolu üzerinden geçişleri ile ilgili 1982 yılında yürütülen detaylı bilimsel çalışmada toplam 12 bin 960 birey tespit edilmişti.  <strong>"ONLARIN KORUNMASI BU CANLILARA HEPİMİZİN ORTAK BORCU"</strong>  Açıklamada görüşlerine yer verilen Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, biyolojik çeşitliliğin bir ülkenin serveti olduğunu belirterek, bu çeşitliliği korumak için gayret gösterdiklerini bildirdi.  Nesli tükenme tehlikesi altında olan turnaların korunmasına dönük tedbirler aldıklarına dikkati çeken Yumaklı, ilgili kurumların bu konuda çalıştıklarını kaydetti.  Bakan Yumaklı, alınan tedbirlerle turna popülasyonunun düzenli olarak takip edildiğine işaret ederek, şu ifadeleri kullandı:  "Biyolojik çeşitliliğimize sahip çıkıyoruz. Sorumluluğumuzun bilinciyle çalışmalarımız, tedbirlerimiz ve yeni projelerimizle, nesli tükenme tehlikesi altında olan türlere umut olmaya ve onları korumaya devam edeceğiz. Bilim insanlarımızın, sivil toplum kuruluşlarımızın ve vatandaşlarımızın işbirliği ile güzel sonuçlar alıyoruz. Onların korunması bu canlılara hepimizin ortak borcudur."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Bana deli olduğumu bile söylediler ama çok emek verdim&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bana-deli-oldugumu-bile-soeylediler-ama-cok-emek-verdim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bana-deli-oldugumu-bile-soeylediler-ama-cok-emek-verdim</guid>
<description><![CDATA[ Aksaray&#039;da 11 yıl önce emekli olup köyüne dönen Hüseyin Duru (60) ile eşi Şenay Duru (59), babaannesinden miras kalan çoğunluğu taşlık 10 dekar alanı, 1500 meyve ağacı ve 400 gül dikip bahçeye dönüştürdü. Duru, &quot;Burada ağaç olmayacağını, boşa uğraştığımı ve hatta deli olduğumu bile söyleyenler oldu. Çok emek verdim. 1500&#039;e yakın ağaç dikip, ağaçlar tutunca barajın yakınındaki alandan 160 traktör toprak çektirerek yeşillendirdim&quot; dedi.Kent merkezinde oturan inşaat işçisi Hüseyin Duru, 11 yıl önce emekli oldu.Duru, ardından da eşi Şenay Duru ile merkeze 35 kilometre uzaklıktaki 298 nüfuslu Çatalsu köyüne yerleşti.Burada babaannesinden miras kalan çoğunluğu taşlık olan atıl vaziyetteki 10 dekar alana ağaç ve çiçek dikip, araziyi bahçeye çevirdi.Şehirde yaşamaktan yorduğunu belirten 2 çocuk babası Hüseyin Duru, şunları söyledi:&#039;&#039;Şehirde yaşamı terk ederek köyüme döndüm. Şehir usandırdı ve yordu beni. Babaannemden kalma 10 dekar taşlık ve atıl alanda ne yaparız diye eşimle düşündük.2013 yılında emekli oldum. Gelip araziye baktığımda kendi köylülerim, burada ağaç olmayacağını, buranın taş olduğunu, boşa uğraştığımı ve hatta deli olduğumu bile söyleyenler oldu.Fakat kaya yapısı çok sert değildi, yumuşak bir kayaydı. Çok emek verdim. Kazmayla kazdım. 1500&#039;e yakın ağaç dikip, ağaçlar tutunca barajın yakınındaki alandan 160 traktör toprak çektirerek yeşillendirdim. Buranın eski hali, yandaki arazi gibiydi hatta daha fazla taşlıktı.&#039;&#039;Bahçede yetişen ürünlerden kendi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra satış da yaptığını belirten Duru, &#039;&#039;Emek, çaba ve sabır lazım. Ağaçlardaki meyveleri toplayıp kendi meyve ihtiyacımızı karşılıyoruz. Geri kalan kısmını da yaş veya kuru olarak satıyoruz.Yine gülleri de toplayıp reçel yapıyoruz. Onu da kendi ihtiyacımız sonrasını satıyoruz. Bahçede aralara fasulye ve nohut gibi bakliyatlar ektik ve onları da kendimiz üretiyoruz. Fermente edilmiş ürünleri tüketmiyoruz. Bizim bahçemizi örnek alıp ağaç dikenler de oldu&#039;&#039; dedi.Şenay Duru ise &quot;Eşim mutluysa ben de mutluyum. Bahçemizde günümüz, gül ve sebze, meyve toplamakla geçiyor. Mutluluğumu ise eşime borçluyum. Şehirde sabah dışarı çıkınca her şey parayla. Köyde ise böyle değil. Doğada kendi yiyeceğini doğal ve organik olarak üretiyorsun. Bu şekilde hem ruhen, hem de bedenen sağlığına kavuşmuş oluyorsun. Köye geldiğim için çok memnunum. Artık şehre gidince başımız ağrıyor. Emekliler için köy bence birebir yaşam alanı. 36 yıllık evliyiz ve birbirimizi severek evlendik&quot; diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wkO4a4J0O0eOkVFhPVDlPw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bana, deli, olduğumu, bile, söylediler, ama, çok, emek, verdim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wkO4a4J0O0eOkVFhPVDlPw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="" bana deli oldu bile s ama emek verdim><p>Aksaray'da 11 yıl önce emekli olup köyüne dönen Hüseyin Duru (60) ile eşi Şenay Duru (59), babaannesinden miras kalan çoğunluğu taşlık 10 dekar alanı, 1500 meyve ağacı ve 400 gül dikip bahçeye dönüştürdü. Duru, "Burada ağaç olmayacağını, boşa uğraştığımı ve hatta deli olduğumu bile söyleyenler oldu. Çok emek verdim. 1500'e yakın ağaç dikip, ağaçlar tutunca barajın yakınındaki alandan 160 traktör toprak çektirerek yeşillendirdim" dedi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EhgLV-5U8EayWLSgGU2j5g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kent merkezinde oturan inşaat işçisi Hüseyin Duru, 11 yıl önce emekli oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vmNN6sQ5f0CFA7YdfAVjdg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Duru, ardından da eşi Şenay Duru ile merkeze 35 kilometre uzaklıktaki 298 nüfuslu Çatalsu köyüne yerleşti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aogDmx90XkK41CnAr2_f4g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Burada babaannesinden miras kalan çoğunluğu taşlık olan atıl vaziyetteki 10 dekar alana ağaç ve çiçek dikip, araziyi bahçeye çevirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KHmPPY2R7EenSwpVT8y22Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şehirde yaşamaktan yorduğunu belirten 2 çocuk babası Hüseyin Duru, şunları söyledi:</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/veAAINubJ0yRcPNpEi2gyg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>''Şehirde yaşamı terk ederek köyüme döndüm. Şehir usandırdı ve yordu beni. Babaannemden kalma 10 dekar taşlık ve atıl alanda ne yaparız diye eşimle düşündük.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HmGYLNeHC0GKaFTArXYf7A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2013 yılında emekli oldum. Gelip araziye baktığımda kendi köylülerim, burada ağaç olmayacağını, buranın taş olduğunu, boşa uğraştığımı ve hatta deli olduğumu bile söyleyenler oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Yjk-ByYdqUiZsMpDShnZYQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fakat kaya yapısı çok sert değildi, yumuşak bir kayaydı. Çok emek verdim. Kazmayla kazdım. 1500'e yakın ağaç dikip, ağaçlar tutunca barajın yakınındaki alandan 160 traktör toprak çektirerek yeşillendirdim. Buranın eski hali, yandaki arazi gibiydi hatta daha fazla taşlıktı.''</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XwDX9xfbaE-7cLV9NqQnTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bahçede yetişen ürünlerden kendi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra satış da yaptığını belirten Duru, ''Emek, çaba ve sabır lazım. Ağaçlardaki meyveleri toplayıp kendi meyve ihtiyacımızı karşılıyoruz. Geri kalan kısmını da yaş veya kuru olarak satıyoruz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H5uPPxEaVEKtzzaXviajwA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yine gülleri de toplayıp reçel yapıyoruz. Onu da kendi ihtiyacımız sonrasını satıyoruz. Bahçede aralara fasulye ve nohut gibi bakliyatlar ektik ve onları da kendimiz üretiyoruz. Fermente edilmiş ürünleri tüketmiyoruz. Bizim bahçemizi örnek alıp ağaç dikenler de oldu'' dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x9zlA3MMw0W7HyRQA3HQxQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şenay Duru ise "Eşim mutluysa ben de mutluyum. Bahçemizde günümüz, gül ve sebze, meyve toplamakla geçiyor. Mutluluğumu ise eşime borçluyum. Şehirde sabah dışarı çıkınca her şey parayla. Köyde ise böyle değil. Doğada kendi yiyeceğini doğal ve organik olarak üretiyorsun. Bu şekilde hem ruhen, hem de bedenen sağlığına kavuşmuş oluyorsun. Köye geldiğim için çok memnunum. Artık şehre gidince başımız ağrıyor. Emekliler için köy bence birebir yaşam alanı. 36 yıllık evliyiz ve birbirimizi severek evlendik" diye konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin gizli hazinesi! Gören hayran kalıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-gizli-hazinesi-goeren-hayran-kaliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-gizli-hazinesi-goeren-hayran-kaliyor</guid>
<description><![CDATA[ Artvin&#039;in gölleriyle meşhur ‘Sakin Şehir&#039; ünvanlı Şavşat ilçesinde bir göl daha keşfedilmeyi bekliyor. İlçenin gizli hazinesi olarak bilinen Peribacalarını görüntülemek isteyenler, hemen üst bölümde yer alan gölü görünce hayran kalıyor.Artvin&#039;in Şavşat ilçesine bağlı Meşeli köyünde yer alan Şavşat Peribacaları, doğal güzellikleri ve benzersiz atmosferi ile doğaseverlerin ve fotoğraf tutkunlarının ilgisini çekiyor.Yıllar önce ormanlık alanda meydana gelen bir heyelan sonucu oluşmuş doğal kayalar, peri bacalarını andıran görüntüsüyle uçurumun kenarında etkileyici bir manzara sunuyor.Şavşat ilçe merkezine yaklaşık 25 kilometre uzaklıkta bulunan doğa harikası, Karagöl Tabiat Parkı&#039;na ise 15 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde yer alıyor.Yemyeşil bir doğanın ortasında görkemli bir şekilde yükselen kayalar, ziyaretçilerine adeta büyüleyici bir deneyim yaşatıyor.Bölge, sessizliği ve doğal güzellikleriyle huzur arayanların ve macera peşinde koşanların uğrak noktası haline geliyor.Şavşat Peribacaları&#039;nın hemen üstünde yer alan Cil&#039;i gölü, henüz keşfedilmemiş doğa harikalarından biri olarak biliniyor.Şavşat Peribacaları&#039;nı keşfettikten sonra yürüyüşle ulaşılabilen Cil&#039;i gölü, doğa severler için rota oluşturuyor.Gülfidan Erdem, Şavşat Peribacaları&#039;na ilk kez geldiğini belirterek, &quot;Artvin&#039;de yaşıyorum, Şavşat&#039;ta peri bacalarına ilk kez geliyorum. Yolları zor olsa da görülmeye değer. Çok güzel, kendiliğinden oluşmuş bu kayalar kesinlikle görülmeli&quot; dedi.Amatör doğa fotoğrafçısı Yasin Tatar ise, &quot;Şavşat Peribacaları&#039;ndayız. Bir Kapadokya olmasa da elimizde böyle imkanlar var, güzel bir manzaramız var.Daha önce gelmemiştim, ilk defa geldim ve çok memnun kaldım. Ulaşım biraz sıkıntılı ama yine de gelinebilir. Arazili araçlarla geldik ve biraz yürüyerek buraya ulaştık&quot; şeklinde konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ck6NxfGHS0yuje5TXUMK2w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, gizli, hazinesi, Gören, hayran, kalıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ck6NxfGHS0yuje5TXUMK2w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye'nin gizli hazinesi! Gören hayran kalıyor"><p>Artvin'in gölleriyle meşhur ‘Sakin Şehir' ünvanlı Şavşat ilçesinde bir göl daha keşfedilmeyi bekliyor. İlçenin gizli hazinesi olarak bilinen Peribacalarını görüntülemek isteyenler, hemen üst bölümde yer alan gölü görünce hayran kalıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SjQDvQKT0EOgfHc_q5UUog.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin'in Şavşat ilçesine bağlı Meşeli köyünde yer alan Şavşat Peribacaları, doğal güzellikleri ve benzersiz atmosferi ile doğaseverlerin ve fotoğraf tutkunlarının ilgisini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Vff14oNNW0uEMMAjpxr0dA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yıllar önce ormanlık alanda meydana gelen bir heyelan sonucu oluşmuş doğal kayalar, peri bacalarını andıran görüntüsüyle uçurumun kenarında etkileyici bir manzara sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4hc_HAd3kkqtn-jy-UHUjg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şavşat ilçe merkezine yaklaşık 25 kilometre uzaklıkta bulunan doğa harikası, Karagöl Tabiat Parkı'na ise 15 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde yer alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ESb6WPGFU0GQcYUKhLvqJQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yemyeşil bir doğanın ortasında görkemli bir şekilde yükselen kayalar, ziyaretçilerine adeta büyüleyici bir deneyim yaşatıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/s72x46agQkaBT0D9ouUvkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölge, sessizliği ve doğal güzellikleriyle huzur arayanların ve macera peşinde koşanların uğrak noktası haline geliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b5gYCVpdP02K8ZMXR9dZug.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şavşat Peribacaları'nın hemen üstünde yer alan Cil'i gölü, henüz keşfedilmemiş doğa harikalarından biri olarak biliniyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wkyESgu6Q06PMsqAISFZPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şavşat Peribacaları'nı keşfettikten sonra yürüyüşle ulaşılabilen Cil'i gölü, doğa severler için rota oluşturuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cEcRGk1rqEeErCi4mkbN4A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gülfidan Erdem, Şavşat Peribacaları'na ilk kez geldiğini belirterek, "Artvin'de yaşıyorum, Şavşat'ta peri bacalarına ilk kez geliyorum. Yolları zor olsa da görülmeye değer. Çok güzel, kendiliğinden oluşmuş bu kayalar kesinlikle görülmeli" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iWjdvHh2DkK6HL0YiAtHtg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Amatör doğa fotoğrafçısı Yasin Tatar ise, "Şavşat Peribacaları'ndayız. Bir Kapadokya olmasa da elimizde böyle imkanlar var, güzel bir manzaramız var.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/V-ZLcuHDX0iH6hMlNxyM1w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Daha önce gelmemiştim, ilk defa geldim ve çok memnun kaldım. Ulaşım biraz sıkıntılı ama yine de gelinebilir. Arazili araçlarla geldik ve biraz yürüyerek buraya ulaştık" şeklinde konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sürülerini flüt eşliğinde otlatıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/surulerini-flut-esliginde-otlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/surulerini-flut-esliginde-otlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Malatya&#039;nın Arguvan ilçesinde bin 400 metre rakımdaki sürüler, flüt eşliğinde otlatılıyor.Malatya&#039;nın Arguvan ilçesi Çobandere Mahallesi&#039;nde bin 400 metre rakımdaki sürüler, flüt eşliğinde otlatılıyor.Arguvan ilçesi Çobandere Mahallesi Kınık mezrasında yaşayan 50 yaşındaki Zeki Çıplak, küçük yaşlarda başladığı çobanlık mesleğini severek sürdürüyor.Uzun yıllardır bölgede çobanlık yapan Çıplak, sürülerini ise flüt eşliğinde otlatıyor.Ağırlıklı olarak büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan Çıplak, flüt çalmadığı zamanlarda hayvanların otlamadığını kaydederek, bazen flütle birlikte türkü de seslendirdiğini kaydetti. Çıplak, müzik eşliğinde otlayan hayvanlarda yüksek verim aldığını da belirtti.Mesleğini severek yaptığını ifade Zeki Çıplak, doğa ve hayvanlarla bir arada olmasının kendini mutlu ettiğini söyledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/r7TsHfHFAEefZuZJ30OISw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sürülerini, flüt, eşliğinde, otlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/r7TsHfHFAEefZuZJ30OISw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sürülerini flüt eşliğinde otlatıyor"><p>Malatya'nın Arguvan ilçesinde bin 400 metre rakımdaki sürüler, flüt eşliğinde otlatılıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1ePncZIA40205F4r1JqopA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Malatya'nın Arguvan ilçesi Çobandere Mahallesi'nde bin 400 metre rakımdaki sürüler, flüt eşliğinde otlatılıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Jt0esMIvy0-4cMYp1_MzEw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Arguvan ilçesi Çobandere Mahallesi Kınık mezrasında yaşayan 50 yaşındaki Zeki Çıplak, küçük yaşlarda başladığı çobanlık mesleğini severek sürdürüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/880OCzGxJEWWdyRPM1_T6A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Uzun yıllardır bölgede çobanlık yapan Çıplak, sürülerini ise flüt eşliğinde otlatıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/I_6orMBYR0-M-wftP3LSfg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ağırlıklı olarak büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan Çıplak, flüt çalmadığı zamanlarda hayvanların otlamadığını kaydederek, bazen flütle birlikte türkü de seslendirdiğini kaydetti. Çıplak, müzik eşliğinde otlayan hayvanlarda yüksek verim aldığını da belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Kiknh4HOpkSQ4OA63MUZ1g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mesleğini severek yaptığını ifade Zeki Çıplak, doğa ve hayvanlarla bir arada olmasının kendini mutlu ettiğini söyledi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mersin&amp;apos;in saklı cenneti hayran bırakıyor: Yerköprü Şelalesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mersinin-sakli-cenneti-hayran-birakiyor-yerkoepru-selalesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mersinin-sakli-cenneti-hayran-birakiyor-yerkoepru-selalesi</guid>
<description><![CDATA[ Mersin&#039;in Mut ilçesindeki Yerköprü Şelalesi, kendine özgü ekosistemi, derin vadi içerisindeki doğal yapısı ve manzarasıyla ziyaretçileri kendine hayran bırakıyor.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü&#039;nce Türkiye&#039;deki 110 ‘tabiat Anıtı&#039;ndan biri olarak tescillenen ve Mut ilçe merkezine 35 kilometre mesafedeki Yerköprü Şelalesi&#039;nin bulunduğu alan, tabiat parkı olarak koruma altında tutuluyor.Gezende Kanyonu&#039;ndan ve derin vadilerden geçen Ermenek Çayı üzerindeki şelalenin, yaklaşık 110 milyon yıl önce Kretase (Tebeşir) Dönemi&#039;nde oluştuğu belirlendi.Şelalenin, 30 metre yükseklikten aktığı noktadaki su tünelinde doğallığı bozulmamış sarkıt ve zengin bitki örtüsü yer alıyor.Parkın içerisindeki yürüyüş parkuru, köprüler, merdivenler, dinlenme alanları ve seyir terasları, ziyaretçilere farklı bir gezi deneyimi sunuyor.Yeşilliklere bürünmüş vadideki şelale, özellikle sıcak havalarda yerli ve yabancı turistlerin gözde mekanlarından biri olarak öne çıkıyor.Mut Belediye Başkanı Murat Orhan, Doğa Koruma ve Milli Parklar tarafından sahanın büyük bir bölümünün 1. derece sit alanı olarak tescillendiğini belirterek, şelalenin incirden, nar ağacına kadar çok zengin bir tabiat örtüsünün içerisinde olduğunu ifade etti.Orhan, “Yer köprü Mut için, Mersin için ve Türkiye için en önemli kaynaklardan biri. İnsan doğayla alakalı güzel bir ortam görmek istiyorsa mutlaka yer köprüyü gezmesi gerekir. İnsanların çok rahat gezip dolaşıp ve doğayla iç içe harika bir şelale, gezip görebileceği bir yer. Bunun için Mut&#039;un şanslı olduğunu düşünüyorum ve sadece Mersin değil bütün Türkiye&#039;yi burayı gezmeyi davet ediyoruz” dedi.Şelaleye ailesiyle birlikte gezmeye geldiğini belirten İbat Özcan, “İnanın Şelaleyi muhteşem bulduk. Türkiye&#039;nin birçok yerine gittim, gezdim. Ailem ile birlikte buraya geldik. Burası gerçekten muhteşem bir yer. Yerköprü şelalesine gelen insanların pişman olmayacağı, harika bir yer. Ülkemizde turizm ve doğal güzellik açısından kaçırılmaması gereken yerlerden biri” şeklide konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G4Tvmju3YE6miUzPbjE7Zw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mersinin, saklı, cenneti, hayran, bırakıyor:, Yerköprü, Şelalesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G4Tvmju3YE6miUzPbjE7Zw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Mersin'in saklı cenneti hayran bırakıyor: Yerköprü Şelalesi"><p>Mersin'in Mut ilçesindeki Yerköprü Şelalesi, kendine özgü ekosistemi, derin vadi içerisindeki doğal yapısı ve manzarasıyla ziyaretçileri kendine hayran bırakıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ShmJsflpEk6XIY3TEs56aQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nce Türkiye'deki 110 ‘tabiat Anıtı'ndan biri olarak tescillenen ve Mut ilçe merkezine 35 kilometre mesafedeki Yerköprü Şelalesi'nin bulunduğu alan, tabiat parkı olarak koruma altında tutuluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6wj4XtITskab3inBsbM98g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gezende Kanyonu'ndan ve derin vadilerden geçen Ermenek Çayı üzerindeki şelalenin, yaklaşık 110 milyon yıl önce Kretase (Tebeşir) Dönemi'nde oluştuğu belirlendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6GDfjIVuPEyF5D8B0EYs_Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelalenin, 30 metre yükseklikten aktığı noktadaki su tünelinde doğallığı bozulmamış sarkıt ve zengin bitki örtüsü yer alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3CcriPeSOUaZ-d04HpqdTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Parkın içerisindeki yürüyüş parkuru, köprüler, merdivenler, dinlenme alanları ve seyir terasları, ziyaretçilere farklı bir gezi deneyimi sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qYWEjuO-7kqPkCvI8Np3Og.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yeşilliklere bürünmüş vadideki şelale, özellikle sıcak havalarda yerli ve yabancı turistlerin gözde mekanlarından biri olarak öne çıkıyor.Mut Belediye Başkanı Murat Orhan, Doğa Koruma ve Milli Parklar tarafından sahanın büyük bir bölümünün 1. derece sit alanı olarak tescillendiğini belirterek, şelalenin incirden, nar ağacına kadar çok zengin bir tabiat örtüsünün içerisinde olduğunu ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mqw5ksKgakC_PFgfjCm6VA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Orhan, “Yer köprü Mut için, Mersin için ve Türkiye için en önemli kaynaklardan biri. İnsan doğayla alakalı güzel bir ortam görmek istiyorsa mutlaka yer köprüyü gezmesi gerekir. İnsanların çok rahat gezip dolaşıp ve doğayla iç içe harika bir şelale, gezip görebileceği bir yer. Bunun için Mut'un şanslı olduğunu düşünüyorum ve sadece Mersin değil bütün Türkiye'yi burayı gezmeyi davet ediyoruz” dedi.Şelaleye ailesiyle birlikte gezmeye geldiğini belirten İbat Özcan, “İnanın Şelaleyi muhteşem bulduk. Türkiye'nin birçok yerine gittim, gezdim. Ailem ile birlikte buraya geldik. Burası gerçekten muhteşem bir yer. Yerköprü şelalesine gelen insanların pişman olmayacağı, harika bir yer. Ülkemizde turizm ve doğal güzellik açısından kaçırılmaması gereken yerlerden biri” şeklide konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ağrı&amp;apos;nın volkanik platolarındaki menderesler görsel şölen oluşturuyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/agrinin-volkanik-platolarindaki-menderesler-goersel-soelen-olusturuyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/agrinin-volkanik-platolarindaki-menderesler-goersel-soelen-olusturuyor</guid>
<description><![CDATA[ Ağrı Taşlıçay ilçesine bağlı Sinek Yaylası&#039;nda volkanik platolar üzerindeki menderesler, otlanan küçükbaş hayvanlar ve yemyeşil doğasıyla muhteşem manzaralar sunuyor.2 bin 400 rakımda bulunan ve Taşlıçay ilçe merkezine 30 kilometre uzaklıktaki Sinek Yaylası, zengin kaynak suları ve bitki örtüsüyle her yıl çok sayıda hayvanı ve göçeri ağırlıyor.Bu yıl yağan yağmurlarla su seviyesinin arttığı yaylalarda da, menderesler doldu taştı.Yüksek dağların arasındaki vadilerden kıvrılarak akan kilometrelerce uzunluktaki menderesler; baharda yeşilin, sonbaharda sarı ve kırmızının tonlarıyla adeta ziyaretçilerini mest ediyor.Zengin bitki örtüsüne sahip Ağrı’nın Sinek Yaylası’nda yılın 6 ayı küçük ve büyükbaş binlerce hayvan sürüsüne ev sahipliği yapıyor.Yemyeşil doğası ve yüksek dağlarında otlayan hayvanlar ve menderesler havadan görüntülendi.İlçenin doğal güzellikleri arasında yer alan mendereslerin muhteşem görüntüleri, görenleri kendine hayran bırakıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/233011MGWkeD6gWOSyalZQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ağrının, volkanik, platolarındaki, menderesler, görsel, şölen, oluşturuyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/233011MGWkeD6gWOSyalZQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ağrı'nın volkanik platolarındaki menderesler görsel şölen oluşturuyor"><p>Ağrı Taşlıçay ilçesine bağlı Sinek Yaylası'nda volkanik platolar üzerindeki menderesler, otlanan küçükbaş hayvanlar ve yemyeşil doğasıyla muhteşem manzaralar sunuyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5XJZdbPuM0-BoZsWdjY7Zw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2 bin 400 rakımda bulunan ve Taşlıçay ilçe merkezine 30 kilometre uzaklıktaki Sinek Yaylası, zengin kaynak suları ve bitki örtüsüyle her yıl çok sayıda hayvanı ve göçeri ağırlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/28dFzkduzkG6_CAlD6SAxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu yıl yağan yağmurlarla su seviyesinin arttığı yaylalarda da, menderesler doldu taştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/baoaKcle9U27y_zEF_nAkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yüksek dağların arasındaki vadilerden kıvrılarak akan kilometrelerce uzunluktaki menderesler; baharda yeşilin, sonbaharda sarı ve kırmızının tonlarıyla adeta ziyaretçilerini mest ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2g5Oy-P86EebLtKrPeg3bQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Zengin bitki örtüsüne sahip Ağrı’nın Sinek Yaylası’nda yılın 6 ayı küçük ve büyükbaş binlerce hayvan sürüsüne ev sahipliği yapıyor.Yemyeşil doğası ve yüksek dağlarında otlayan hayvanlar ve menderesler havadan görüntülendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ANJwcQXw_U-01JWR-3NozQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İlçenin doğal güzellikleri arasında yer alan mendereslerin muhteşem görüntüleri, görenleri kendine hayran bırakıyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Adıyaman&amp;apos;da &amp;quot;altın yumurta böceği&amp;quot; görüntülendi! Örümceğe benziyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/adiyamanda-altin-yumurta-boecegi-goeruntulendi-orumcege-benziyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/adiyamanda-altin-yumurta-boecegi-goeruntulendi-orumcege-benziyor</guid>
<description><![CDATA[ Adiyaman&#039; ın Kahta ilçesinde halk arasında &#039;dikenli dantel böceği&#039; olarak bilinen (Phyllomorpha laciniata) görüntülendi.İlçeye bağlı Aydınpınar Mahallesi yakınlarında dağda halk arasında &#039;dikenli dantel böceği&#039; veya &#039;altın yumurta böceği&#039; olarak bilinen (Phyllomorpha laciniata) görüntülendi.Yumurtalarını sırtlarında taşıyan, dikenli kanatları ve nohut büyüklüğündeki örümceğe benzer yapısı olan nadir görülen böcek türü, bölgedeki çoban tarafından cep telefonu kamerası ile görüntülendi.Diyarbakır Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Satar, konu ile ilgili yaptığı açıklamada, bu türün kanatlarının kurumuş yapraklara benzediği için fark edilmesinin oldukça zor olduğunu ifade ederek, &quot;Altın yumurta böceği normalde kurumuş yapraklara benzediği için düşmanları tarafından çok fark edilemeyen bir böcek. Fakat bu dişileri çiftleştikten sonra yumurtalarını ya üzerlerine yapıştırıyorlar ya da erkeklerine yapıştırıyorlar. Dolayısıyla fark edilme oranı artıyor. Bunlara altın yumurta böceği denilmesinin sebebi ise bunların yumurtaları önce beyazımsıdır daha sonra sarıya döner ve daha sonra altın rengini alır&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kL1ceXZjzk6PwrzsF_YTPA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Adıyamanda, altın, yumurta, böceği, görüntülendi, Örümceğe, benziyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kL1ceXZjzk6PwrzsF_YTPA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Adıyaman'da " yumurta b g benziyor><p>Adiyaman' ın Kahta ilçesinde halk arasında 'dikenli dantel böceği' olarak bilinen (Phyllomorpha laciniata) görüntülendi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GQ1J9Z5cH0-w6p9xicKvCw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İlçeye bağlı Aydınpınar Mahallesi yakınlarında dağda halk arasında 'dikenli dantel böceği' veya 'altın yumurta böceği' olarak bilinen (Phyllomorpha laciniata) görüntülendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xTtAdnL9ek6cSH7OliaWBA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yumurtalarını sırtlarında taşıyan, dikenli kanatları ve nohut büyüklüğündeki örümceğe benzer yapısı olan nadir görülen böcek türü, bölgedeki çoban tarafından cep telefonu kamerası ile görüntülendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TiqtmWBBDk-ldG8WeWsoxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diyarbakır Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Satar, konu ile ilgili yaptığı açıklamada, bu türün kanatlarının kurumuş yapraklara benzediği için fark edilmesinin oldukça zor olduğunu ifade ederek, "Altın yumurta böceği normalde kurumuş yapraklara benzediği için düşmanları tarafından çok fark edilemeyen bir böcek. Fakat bu dişileri çiftleştikten sonra yumurtalarını ya üzerlerine yapıştırıyorlar ya da erkeklerine yapıştırıyorlar. Dolayısıyla fark edilme oranı artıyor. Bunlara altın yumurta böceği denilmesinin sebebi ise bunların yumurtaları önce beyazımsıdır daha sonra sarıya döner ve daha sonra altın rengini alır" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/11h0UK5RwEG5ETtPnaz5KA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZKNF0xM-nkG4siwMcAEdiQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/idsY5ys3xUCJjHsdH5vlRw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VfaBKUG3_E-tXPGyG6Waag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JiF-UUXP8UGuL8jnkYU14A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tpVj76W5Ck-owqi0eyy8fg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cennet ve Cehennem Vadisi&amp;apos;nde üzücü görüntüler! Doğa harikası yer çöplüğe döndü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cennet-ve-cehennem-vadisinde-uzucu-goeruntuler-doga-harikasi-yer-coepluge-doendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cennet-ve-cehennem-vadisinde-uzucu-goeruntuler-doga-harikasi-yer-coepluge-doendu</guid>
<description><![CDATA[ Hakkari il merkezi ile Yüksekova ilçesi arasında yer alan ve bünyesinde 20 bin yıllık buzulları barındıran doğa harikası Cennet ve Cehennem Vadisi, ziyaretçilerden geriye kalan çöplerden dolayı adeta çöplüğe döndü.Bölgenin el değmemiş ve yüzyıllardır erimeden kalan buzullarıyla ünlü Cennet ve Cehennem Vadisi, doğaseverlerin uğrak mekanı olmaya devam ediyor. İsmiyle nam salan ve her yıl binlerce doğaseveri ağırlayan Cennet ve Cehennem Vadisi’nin son görüntüleri büyük tepki topladı.Bölgeye giden kişi ve kişilerce gelişi güzel çöplerin atılmasına tepki gösteren Cilo Doğa Severler Spor Kulübü Başkanı Çetin Yorgun, ekibiyle mıntıka temizliği yaptığını ve bu tür olayların takipçisi olacaklarını belirtti.Çetin Yorgun, “Bilindiği üzere burası 20 bin yıllık buzulları barındıran yerdir. Cennet ve Cehennem Vadisi, el değmemiş bir yer ama bazı kişi ve kişilerce gelişi güzel çöplerin atılması bizleri üzmüştür. Biz de doğanın önemine dikkat çekerek temizlik yaptık” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nTLcR2BhoUWUrhAh6Lfv-Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cennet, Cehennem, Vadisinde, üzücü, görüntüler, Doğa, harikası, yer, çöplüğe, döndü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nTLcR2BhoUWUrhAh6Lfv-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Cennet ve Cehennem Vadisi'nde üzücü görüntüler! Doğa harikası yer çöplüğe döndü"><p>Hakkari il merkezi ile Yüksekova ilçesi arasında yer alan ve bünyesinde 20 bin yıllık buzulları barındıran doğa harikası Cennet ve Cehennem Vadisi, ziyaretçilerden geriye kalan çöplerden dolayı adeta çöplüğe döndü.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SrT8eAi-9Ey03pps1PNThw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgenin el değmemiş ve yüzyıllardır erimeden kalan buzullarıyla ünlü Cennet ve Cehennem Vadisi, doğaseverlerin uğrak mekanı olmaya devam ediyor</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/38qEjfIY1UK5n5Q8RgDiJQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>. İsmiyle nam salan ve her yıl binlerce doğaseveri ağırlayan Cennet ve Cehennem Vadisi’nin son görüntüleri büyük tepki topladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sWTQGmOpEUGh1odp5rtwBQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgeye giden kişi ve kişilerce gelişi güzel çöplerin atılmasına tepki gösteren Cilo Doğa Severler Spor Kulübü Başkanı Çetin Yorgun, ekibiyle mıntıka temizliği yaptığını ve bu tür olayların takipçisi olacaklarını belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wFyGSrz12kGU7TCdMO_fxA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çetin Yorgun, “Bilindiği üzere burası 20 bin yıllık buzulları barındıran yerdir. Cennet ve Cehennem Vadisi, el değmemiş bir yer ama bazı kişi ve kişilerce gelişi güzel çöplerin atılması bizleri üzmüştür. Biz de doğanın önemine dikkat çekerek temizlik yaptık” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IDABuVbYaEOuwNHh9QNNNg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nadir görülen kuş, Hatay&amp;apos;da bir işyerinin önüne geldi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nadir-goerulen-kus-hatayda-bir-isyerinin-oenune-geldi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nadir-goerulen-kus-hatayda-bir-isyerinin-oenune-geldi</guid>
<description><![CDATA[ Hatay&#039;da antikacı Mehmet Serkan Sincan, iş yerinin önünde uçamaz halde bulduğu ebabil kuşunu iş yerinde misafir ediyor. Sincan, ebabil kuşunu tekrar uçabilecek hale geldiğinde doğaya bırakacak.Asrın felaketi sonrası memleketini terk etmeyerek mesleğini devam ettiren antikacı Mehmet Serkan Sincan, geçtiğimiz günlerde iş yerinin önünde uçamaz halde ebabil kuşu buldu. Kedilerin saldırısından koruyarak ebabil kuşunu iş yerinde misafir etmeye başlayan Sincan, kuşun yeniden uçar hale gelmesini bekliyor.&quot;BEREKET GETİRDİĞİNE İNANIYORUZ&quot;  Gökyüzünde günlerce yol alan ve göç yolunda yorgun düşen ebabil kuşu, depremzede antikacının iş yerinde misafir olarak yaşıyor. Antikacı Mehmet Serkan Sincan, ebabil kuşunun özelliklerinden ve kültürümüzdeki yerinden bahsederek, &quot;Dükkanımızın önünde bulduk, ebabil kuşu olduğunu düşünüyoruz. Peygamberimizi savaşta kurtaran bir hayvandır, dolayısıyla kuyruk şekli V şeklindedir. Evlere bereket getirdiğine inanıyoruz. Şu anda besliyoruz, birkaç güne salarız doğasına inşallah. Hem kendimiz serinliyoruz, hem de kuşumuzu serinletiyoruz. İnşallah iyileştirip doğaya salacağız. Şu anda muz ve kiraz verdik, ben de birazdan böcek alıp besleyeceğim&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8iKWGh_Uf0inLmKh1CStLg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nadir, görülen, kuş, Hatayda, bir, işyerinin, önüne, geldi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8iKWGh_Uf0inLmKh1CStLg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Nadir görülen kuş, Hatay'da bir işyerinin önüne geldi"><p>Hatay'da antikacı Mehmet Serkan Sincan, iş yerinin önünde uçamaz halde bulduğu ebabil kuşunu iş yerinde misafir ediyor. Sincan, ebabil kuşunu tekrar uçabilecek hale geldiğinde doğaya bırakacak.</p><p>Asrın felaketi sonrası memleketini terk etmeyerek mesleğini devam ettiren antikacı Mehmet Serkan Sincan, geçtiğimiz günlerde iş yerinin önünde uçamaz halde ebabil kuşu buldu. </p><p>Kedilerin saldırısından koruyarak ebabil kuşunu iş yerinde misafir etmeye başlayan Sincan, kuşun yeniden uçar hale gelmesini bekliyor.</p><p><strong>"BEREKET GETİRDİĞİNE İNANIYORUZ"</strong>  Gökyüzünde günlerce yol alan ve göç yolunda yorgun düşen ebabil kuşu, depremzede antikacının iş yerinde misafir olarak yaşıyor. Antikacı Mehmet Serkan Sincan, ebabil kuşunun özelliklerinden ve kültürümüzdeki yerinden bahsederek, "Dükkanımızın önünde bulduk, ebabil kuşu olduğunu düşünüyoruz. Peygamberimizi savaşta kurtaran bir hayvandır, dolayısıyla kuyruk şekli V şeklindedir. Evlere bereket getirdiğine inanıyoruz. Şu anda besliyoruz, birkaç güne salarız doğasına inşallah. Hem kendimiz serinliyoruz, hem de kuşumuzu serinletiyoruz. İnşallah iyileştirip doğaya salacağız. Şu anda muz ve kiraz verdik, ben de birazdan böcek alıp besleyeceğim" dedi. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yer: Erzincan! Türkiye&amp;apos;nin gizli kalmış cenneti, doğaseverlerin yeni gözdesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yer-erzincan-turkiyenin-gizli-kalmis-cenneti-dogaseverlerin-yeni-goezdesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yer-erzincan-turkiyenin-gizli-kalmis-cenneti-dogaseverlerin-yeni-goezdesi</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan’ın Kemah ilçesinde Munzur Dağları eteklerinde 2500 rakımda bulunan ve göçerlerin koyun sürülerini besledikleri, ulaşımı zor olduğu için adeta ‘saklı cennet’ diye nitelendirilen Sohmarik Yaylası, doğaseverlerin yeni gözdesi haline geldi.Sohmarik Yaylası, doğal güzellikleriyle doğaseverleri cezbediyor.Yayla, ulaşım zorluğuna rağmen doğal güzelliğiyle doğaseverlerin yanı sıra fotoğrafçıların ve belgesel çekimi yapan görüntü yönetmenlerinin de ilgisini çekiyor.Yaylanın müdavimleri ise besicilik ve Erzincan Tulum Peyniri üretimi yapan Şavak Aşireti mensupları.Özellikle yaz aylarında rengarenk açan çiçekler, Munzur’un yüksek kesimlerinde erimeyen karlar, şırıl şırıl akan dereler, yayılan koyun sürüleri, kilometrelerce yol kat edip Sohmarik Yaylasına çıkan doğaseverleri mest ediyor.Munzur Dağları eteklerinde bulunan Sohmarik Yaylası, bu günlerde sosyal medya üzerinden görüp gelen yerli ve yabancı doğaseverlere ev sahipliği yapıyor.Bin bir çeşit çiçek ve endemik bitki örtüsüne sahip olan yayla, koruma altındaki çengel boynuzlu dağ keçileri, yaban keçileri, boz ayı, vaşak, ur kekliği, kurt, tilki ve kınalı keklik gibi zengin hayvan popülasyonuna da ev sahipliği yapıyor. Doğaseverler için bulunmaz bir doğa ve kamp alanı sağlıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uzpuVxCKFEGGhRG5qm0uIQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yer:, Erzincan, Türkiyenin, gizli, kalmış, cenneti, doğaseverlerin, yeni, gözdesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uzpuVxCKFEGGhRG5qm0uIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yer: Erzincan! Türkiye'nin gizli kalmış cenneti, doğaseverlerin yeni gözdesi"><p>Erzincan’ın Kemah ilçesinde Munzur Dağları eteklerinde 2500 rakımda bulunan ve göçerlerin koyun sürülerini besledikleri, ulaşımı zor olduğu için adeta ‘saklı cennet’ diye nitelendirilen Sohmarik Yaylası, doğaseverlerin yeni gözdesi haline geldi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NWkEuyUz6kS3_W-6aEz3YQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sohmarik Yaylası, doğal güzellikleriyle doğaseverleri cezbediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-gHCBS178keDsidCa4b5uQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yayla, ulaşım zorluğuna rağmen doğal güzelliğiyle doğaseverlerin yanı sıra fotoğrafçıların ve belgesel çekimi yapan görüntü yönetmenlerinin de ilgisini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/C9xwsVPGWE6YXx-xJVZKEw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaylanın müdavimleri ise besicilik ve Erzincan Tulum Peyniri üretimi yapan Şavak Aşireti mensupları.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kQRvCYqsHUGaUhjbF4Rzow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Özellikle yaz aylarında rengarenk açan çiçekler, Munzur’un yüksek kesimlerinde erimeyen karlar, şırıl şırıl akan dereler, yayılan koyun sürüleri, kilometrelerce yol kat edip Sohmarik Yaylasına çıkan doğaseverleri mest ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ljhq6pk-bES84xk_XJ96JQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Munzur Dağları eteklerinde bulunan Sohmarik Yaylası, bu günlerde sosyal medya üzerinden görüp gelen yerli ve yabancı doğaseverlere ev sahipliği yapıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EK_xYw5T3kWo6J8OUfT1HQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bin bir çeşit çiçek ve endemik bitki örtüsüne sahip olan yayla, koruma altındaki çengel boynuzlu dağ keçileri, yaban keçileri, boz ayı, vaşak, ur kekliği, kurt, tilki ve kınalı keklik gibi zengin hayvan popülasyonuna da ev sahipliği yapıyor. Doğaseverler için bulunmaz bir doğa ve kamp alanı sağlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q6hrLdOEAUKpvdiirE-Odg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/plCP-oVuPU-GqBB-orfnXg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğadaki en güçlü mikrop öldürücüymüş! Toprakta kendiliğinden yetişiyor, doğal antibiyotik etkisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogadaki-en-guclu-mikrop-oeldurucuymus-toprakta-kendiliginden-yetisiyor-dogal-antibiyotik-etkisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogadaki-en-guclu-mikrop-oeldurucuymus-toprakta-kendiliginden-yetisiyor-dogal-antibiyotik-etkisi</guid>
<description><![CDATA[ Vücudu korumak, bağışıklığı güçlendirmek ve hastalıklara karşı daha dirençli hale gelebilmek için düzenli beslenmeye çok dikkat etmeniz gerekiyor. Beslenme şekliniz kadar tükettiğiniz her besin vücut sağlığınız için büyük önem taşıyor. Doğada bulunan sağlıklı pek çok besin organlarınızı ve bağışıklığınızı güçlendirebiliyor. Yüzyıllardır doğada kendiliğinden yetişen ve güçlü bir mikrop öldürücü olan kuzukulağı da en faydalı besinlerden biri.Hastalıklara karşı güç kalkanı oluşturmak ve güçlü bir bağışıklık için sağlıklı beslenmek gerekiyor.Beslenme listenizi sağlıklı besinlerden oluşturduğunuzda hastalıklara karşı vücudunuzda bir güç kalkanı oluşturabilirsiniz. Kuzukulağı da vücut için çok faydalı ve adeta binbir derde deva olan besinlerden biri.Doğada kendiliğinden yetişen ve şifa deposu olan kuzukulağını doğru tükettiğinizde vücudunuza sayısız fayda sağlıyor. Yapılan son araştırmalar kuzukulağının enfeksiyonlara karşı çok iyi geldiğini ve vücudu adete yenilediğini ortaya çıkardı.Bilim literatüründe Rumex acetosella olarak adlandırılan kuzukulağı, kırmızı gövdeli bir bitki türüdür.
Yapraklarında yüksek miktarda potasyum barındıran kuzukulağı, ayrıca okzalat, oksalik asit, tanen, antrakinon, reçine ve şeker içerir.
Bunun dışında A, B ve C vitaminleri bakımından zengindir. Tüysüz uzun yaprakları nedeniyle kuzuların kulaklarına benziyor.Halk arasında ekşimlik, oğlak kulağı ve ebemekşisi olarak da isimleri vardır. Türkiye&#039;de en fazla yetiştiriciliği Tokat&#039;ta yapılırken Dünya da ise Avrupa ülkelerinde sera yöntemiyle yetiştirilir.Ancak kuzukulağı kendiliğinden sulak alanlarda yetişen bir bitkidir. Sonbaharda tam olgunlaşan bu bitki kış ayları boyunca pazar tezgahlarında bulunabilir.Eski çağlardan beridir cilt hastalıklarında sıklıkla kullanılan kuzukulağı özellikle sedef hastalığı, egzama ve çıbanlara birebir fayda sağlar.
İçerdiği asidik özellikle cilt yüzeyindeki deforme olmuş hücreleri yeniler. Güçlü bir mikrop öldürücü etkisi vardır.
Yapılan son araştırmalarda bitkinin anne sütünü artırıcı etkisinin olduğu saptanmıştır. Karabuğday ailesine ait kuzukulağı nemli topraklarda kolayca yetişir. Çiğ olarak tüketilebilir.Alternatif tıpta kuzukulağı suyu özellikle cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Bir demet kuzukulağı iyice yıkandıktan sonra bir litre su eklenerek kaynatılır. Yarım saate kadar kaynayan su süzülür.Yumuşamış olan lapa kuzukulağını kurumuş topuk ya da dirseğe koyup üzerini streçleyip yarım saat beklerseniz.
Bu bölgenin yenilenmesine yardımcı olur. Ayrıca bu su egzama gibi rahatsızlıklara sürüldüğünde deforme olan bölgeyi yeniler. kuzukulağı kurutulup kaynatılıp çay elde edilir.
Bu çay güçlü bir idrar söktürücüdür. Sindirimi düzenler ve safranın fonksiyonlarını yeniler.Kadınların ergenlikten itibaren yaşadığı adet döngüsünde yaşanan sancı ve ağrıları dindirir. Ayrıca düzensiz adet döngüsünde de fayda sağlar.Çiğ olarak tüketildiğinde dil üzerindeki enfeksiyonlu hücreleri ve diş aralarındaki besin atıklarını temizler. Diş etlerini güçlendirir. Diş kaybını azaltır.C vitamini eksikliğinden kaynaklı ortaya çıkan ciddi hastalıkların riskini düşürür. Vücuttaki sağlıklı hücre sayısını artırır.Taze olan kuzukulağı ezilip cilt yüzeyine sürüldüğünde burada olan egzama, sedef, güneş yanığı gibi cilt problemlerin riskini azaltır. Tüm cilt hücrelerini güçlendirerek yaşlanma ve kırışıklık gibi etkileri ortadan kaldırır.Çeşitli sebeplerden ötürü yavaşlayan bağırsaklar kabızlığa neden olur. Ancak kuzukulağı bağırsakların işlevselliğini artırarak sindirim sorunlarının önünde geçer. Adeta müshil gibi etki sağlar.İçeriğinde sıvı oranı yüksek olduğunda böbrek bezlerini çalıştırır. Ancak yüksek potasyum içerdiğinden vücutta sıvı dengesizliğine yol açabilir.
Kandaki toksinleri ve yağları temizleyerek idrar yolu ile atar. Bu işlemi sırasında idrar yollarını ve mesaneyi temizler. Taş ve kum oluşumunu önler.Yapılan araştırmalarda kuzukulağı tohumunun anne sütünü artırdığını ve besleyici özelliğini çoğalttığı görülmüştür.Üst solunum yolları hastalıkları sırasında tüketildiğinde boğazı enfeksiyondan arındırır. Bağışıklığın neden olduğu yüksek ateşi düşürür.Genellikle çiğ olarak salatalarda kullanılır. Ancak çorba ve böbreklerde de iç malzeme niyetine de tüketilebilir. 20 gram kurutulmuş kuzukulağını kaynamış bir bardak sıcak suyun içine ekleyin 5 dakika sonra süzüp tüketin. Bu çay ateşi düşürmeye ve idrar sökmeye yardımcı olur.Bir demet kuzukulağını iyice yıkayın. Bir saat boyunca sirkeli suda bekletin. Daha sonra doğrayıp bir tabağa alın içine bir salatalık doğrayıp zeytin yağı limon ve pul biber ekleyip tüketin. Bu salatayı ara öğün olarak tükettiğinizde kilo vermenize de yardımcı olur. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DbVNL3g5JEKLsuTUNag7wQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğadaki, güçlü, mikrop, öldürücüymüş, Toprakta, kendiliğinden, yetişiyor, doğal, antibiyotik, etkisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DbVNL3g5JEKLsuTUNag7wQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğadaki en güçlü mikrop öldürücüymüş! Toprakta kendiliğinden yetişiyor, doğal antibiyotik etkisi"><p>Vücudu korumak, bağışıklığı güçlendirmek ve hastalıklara karşı daha dirençli hale gelebilmek için düzenli beslenmeye çok dikkat etmeniz gerekiyor. Beslenme şekliniz kadar tükettiğiniz her besin vücut sağlığınız için büyük önem taşıyor. Doğada bulunan sağlıklı pek çok besin organlarınızı ve bağışıklığınızı güçlendirebiliyor. Yüzyıllardır doğada kendiliğinden yetişen ve güçlü bir mikrop öldürücü olan kuzukulağı da en faydalı besinlerden biri.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S4dWMjG9xkG-nq4xmjqhqg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hastalıklara karşı güç kalkanı oluşturmak ve güçlü bir bağışıklık için sağlıklı beslenmek gerekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/v9X2dh2dJkmDNFYcENxBmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Beslenme listenizi sağlıklı besinlerden oluşturduğunuzda hastalıklara karşı vücudunuzda bir güç kalkanı oluşturabilirsiniz. Kuzukulağı da vücut için çok faydalı ve adeta binbir derde deva olan besinlerden biri.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/c-O_u7eWOkmQo3JguvnN1g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğada kendiliğinden yetişen ve şifa deposu olan kuzukulağını doğru tükettiğinizde vücudunuza sayısız fayda sağlıyor. Yapılan son araştırmalar kuzukulağının enfeksiyonlara karşı çok iyi geldiğini ve vücudu adete yenilediğini ortaya çıkardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OfACP9FIpUSWtxdFAoitag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bilim literatüründe Rumex acetosella olarak adlandırılan kuzukulağı, kırmızı gövdeli bir bitki türüdür.
Yapraklarında yüksek miktarda potasyum barındıran kuzukulağı, ayrıca okzalat, oksalik asit, tanen, antrakinon, reçine ve şeker içerir.
Bunun dışında A, B ve C vitaminleri bakımından zengindir. Tüysüz uzun yaprakları nedeniyle kuzuların kulaklarına benziyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wIc_aPfx5Uyh67VDeB0m-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halk arasında ekşimlik, oğlak kulağı ve ebemekşisi olarak da isimleri vardır. Türkiye'de en fazla yetiştiriciliği Tokat'ta yapılırken Dünya da ise Avrupa ülkelerinde sera yöntemiyle yetiştirilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7gE6ntPznUONz2sMr4toBw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ancak kuzukulağı kendiliğinden sulak alanlarda yetişen bir bitkidir. Sonbaharda tam olgunlaşan bu bitki kış ayları boyunca pazar tezgahlarında bulunabilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iek4f3D3q0-gStSLeObctA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Eski çağlardan beridir cilt hastalıklarında sıklıkla kullanılan kuzukulağı özellikle sedef hastalığı, egzama ve çıbanlara birebir fayda sağlar.
İçerdiği asidik özellikle cilt yüzeyindeki deforme olmuş hücreleri yeniler. Güçlü bir mikrop öldürücü etkisi vardır.
Yapılan son araştırmalarda bitkinin anne sütünü artırıcı etkisinin olduğu saptanmıştır. Karabuğday ailesine ait kuzukulağı nemli topraklarda kolayca yetişir. Çiğ olarak tüketilebilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K6jyiLxb402UFuAkB7wIqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Alternatif tıpta kuzukulağı suyu özellikle cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Bir demet kuzukulağı iyice yıkandıktan sonra bir litre su eklenerek kaynatılır. Yarım saate kadar kaynayan su süzülür.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SpHlT_rNK0Wb8Qtpoc1jHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yumuşamış olan lapa kuzukulağını kurumuş topuk ya da dirseğe koyup üzerini streçleyip yarım saat beklerseniz.
Bu bölgenin yenilenmesine yardımcı olur. Ayrıca bu su egzama gibi rahatsızlıklara sürüldüğünde deforme olan bölgeyi yeniler. kuzukulağı kurutulup kaynatılıp çay elde edilir.
Bu çay güçlü bir idrar söktürücüdür. Sindirimi düzenler ve safranın fonksiyonlarını yeniler.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZXIE1TyGuUqKEeQeOLmtFA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kadınların ergenlikten itibaren yaşadığı adet döngüsünde yaşanan sancı ve ağrıları dindirir. Ayrıca düzensiz adet döngüsünde de fayda sağlar.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/d-peKMROyUGR2-uOxprr_w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çiğ olarak tüketildiğinde dil üzerindeki enfeksiyonlu hücreleri ve diş aralarındaki besin atıklarını temizler. Diş etlerini güçlendirir. Diş kaybını azaltır.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CPtoCmzgzU-QhupnX6pAVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>C vitamini eksikliğinden kaynaklı ortaya çıkan ciddi hastalıkların riskini düşürür. Vücuttaki sağlıklı hücre sayısını artırır.Taze olan kuzukulağı ezilip cilt yüzeyine sürüldüğünde burada olan egzama, sedef, güneş yanığı gibi cilt problemlerin riskini azaltır. Tüm cilt hücrelerini güçlendirerek yaşlanma ve kırışıklık gibi etkileri ortadan kaldırır.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iMSZL8NAkk6whBk2v3t8_w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çeşitli sebeplerden ötürü yavaşlayan bağırsaklar kabızlığa neden olur. Ancak kuzukulağı bağırsakların işlevselliğini artırarak sindirim sorunlarının önünde geçer. Adeta müshil gibi etki sağlar.İçeriğinde sıvı oranı yüksek olduğunda böbrek bezlerini çalıştırır. Ancak yüksek potasyum içerdiğinden vücutta sıvı dengesizliğine yol açabilir.
Kandaki toksinleri ve yağları temizleyerek idrar yolu ile atar. Bu işlemi sırasında idrar yollarını ve mesaneyi temizler. Taş ve kum oluşumunu önler.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pIp836znEEO4XjW4tdxCRQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yapılan araştırmalarda kuzukulağı tohumunun anne sütünü artırdığını ve besleyici özelliğini çoğalttığı görülmüştür.Üst solunum yolları hastalıkları sırasında tüketildiğinde boğazı enfeksiyondan arındırır. Bağışıklığın neden olduğu yüksek ateşi düşürür.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3YlbPdsIxEOeP2aMw0hi1Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Genellikle çiğ olarak salatalarda kullanılır. Ancak çorba ve böbreklerde de iç malzeme niyetine de tüketilebilir. 20 gram kurutulmuş kuzukulağını kaynamış bir bardak sıcak suyun içine ekleyin 5 dakika sonra süzüp tüketin. Bu çay ateşi düşürmeye ve idrar sökmeye yardımcı olur.Bir demet kuzukulağını iyice yıkayın. Bir saat boyunca sirkeli suda bekletin. Daha sonra doğrayıp bir tabağa alın içine bir salatalık doğrayıp zeytin yağı limon ve pul biber ekleyip tüketin. Bu salatayı ara öğün olarak tükettiğinizde kilo vermenize de yardımcı olur.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>259 yıllık doğal klima! Kavurucu sıcaklarda herkes oraya koşuyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/259-yillik-dogal-klima-kavurucu-sicaklarda-herkes-oraya-kosuyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/259-yillik-dogal-klima-kavurucu-sicaklarda-herkes-oraya-kosuyor</guid>
<description><![CDATA[ Osmaniye&#039;de 259 yıllık olduğu tahmin edilen ve mahallenin sembolü haline gelen anıt çınar ağacı, bunaltıcı yaz günlerinde doğal klima etkisi oluşturuyor.Osmaniye&#039;nin en eski mahallelerinden olan Gebeli Mahallesinde bulunan çınar ağacı mahallenin sembolü konumunda.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünce 2020 yılında tescillenerek anıt ağaç olarak koruma altına alınan 259 yaşındaki çınar ağacı, mahalle sakinlerinin oturup çay içip sohbet ettiği 259 yıllık çınar ağacı bunaltıcı yaz günlerinde doğal klima etkisi görüyor.Hava sıcaklığının 40 derecenin üzerine çıktığı bu günlerde vatandaşlar, asırlık çınar ağacının gölgesinde serinliyor.Çınara ağacını zamanında dedelerinin diktiğini söyleyen Hasan Kaytan(59), “Mahallemiz Osmaniye&#039;nin en eski mahallesinden biri, çınarı dedemin babası dikmiş. Burası köy meydanı olduğu için hayvan bağlamak için 2 tane kazıp dikiyorlar, bir tanesi ışkınlanıyor, çınar oluyor. Kök kısmı 500 metre ileride 2 tane çınar ağacı çıktı, dar geliyor, taşları kırıyor. Şimdi Osmaniye 50 derece, buraya çıkıyorsun 25 derece serin o yüzden şanslıyız mahalleli olarak’’ diye konuştu.Sıcak yaz aylarında ağacın altında rahat rahat oturduklarını söyleyen Hasan Dincel,“ Mahallenin, köyün kurucularından dedelerimizin diktiği çınarın altında her gün serinliyoruz.Şehir merkezine göre bulunduğumuz nokta hava sıcaklığı yüzde 50 farklıdır. Bu konuda rahatız, ben 68 yaşındayım. Aşağı yukarı 53 yıldır bu çınarın altında rahatça serinliyoruz’’ ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wj3_hnzFVUK00uV1RotThQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>259, yıllık, doğal, klima, Kavurucu, sıcaklarda, herkes, oraya, koşuyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wj3_hnzFVUK00uV1RotThQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="259 yıllık doğal klima! Kavurucu sıcaklarda herkes oraya koşuyor"><p>Osmaniye'de 259 yıllık olduğu tahmin edilen ve mahallenin sembolü haline gelen anıt çınar ağacı, bunaltıcı yaz günlerinde doğal klima etkisi oluşturuyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xeP8ZPZNSUq1JxEPBk3Gaw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Osmaniye'nin en eski mahallelerinden olan Gebeli Mahallesinde bulunan çınar ağacı mahallenin sembolü konumunda.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6O5v7E8_o0OdmgORLR5PDQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünce 2020 yılında tescillenerek anıt ağaç olarak koruma altına alınan 259 yaşındaki çınar ağacı, mahalle sakinlerinin oturup çay içip sohbet ettiği 259 yıllık çınar ağacı bunaltıcı yaz günlerinde doğal klima etkisi görüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iAj6mNF0nki8NCdUxKbreg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hava sıcaklığının 40 derecenin üzerine çıktığı bu günlerde vatandaşlar, asırlık çınar ağacının gölgesinde serinliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hbnmr8w_G0uBu4xpTzGE3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çınara ağacını zamanında dedelerinin diktiğini söyleyen Hasan Kaytan(59), “Mahallemiz Osmaniye'nin en eski mahallesinden biri, çınarı dedemin babası dikmiş. Burası köy meydanı olduğu için hayvan bağlamak için 2 tane kazıp dikiyorlar, bir tanesi ışkınlanıyor, çınar oluyor. Kök kısmı 500 metre ileride 2 tane çınar ağacı çıktı, dar geliyor, taşları kırıyor. Şimdi Osmaniye 50 derece, buraya çıkıyorsun 25 derece serin o yüzden şanslıyız mahalleli olarak’’ diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1Cq77L-DG0e29H3ShqvzMg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sıcak yaz aylarında ağacın altında rahat rahat oturduklarını söyleyen Hasan Dincel,“ Mahallenin, köyün kurucularından dedelerimizin diktiği çınarın altında her gün serinliyoruz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gu6SWPqSQEyb6zrJbvvL1A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şehir merkezine göre bulunduğumuz nokta hava sıcaklığı yüzde 50 farklıdır. Bu konuda rahatız, ben 68 yaşındayım. Aşağı yukarı 53 yıldır bu çınarın altında rahatça serinliyoruz’’</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AT1Fa4aimUWbrvszHIIptg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın ikinci büyük krater gölü! Türkiye&amp;apos;nin göz bebeği, her mevsim akın akın geliyorlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-ikinci-buyuk-krater-goelu-turkiyenin-goez-bebegi-her-mevsim-akin-akin-geliyorlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-ikinci-buyuk-krater-goelu-turkiyenin-goez-bebegi-her-mevsim-akin-akin-geliyorlar</guid>
<description><![CDATA[ Havaların ısınmasıyla birlikte dünyanın ikinci büyük krater gölü olma özelliğine sahip Nemrut Dağı ile Nemrut Krater Gölü’nde turizm sezonu açıldı.Doğal güzelliğiyle yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri olan Nemrut Dağı ile Nemrut Krater Gölü, her mevsim büründüğü farklı güzellikleriyle misafirlerini ağırlıyor.Avrupalı Seçkin Destinasyonlar (EDEN) projesi çerçevesinde ‘Mükemmeliyet ödülü’ alan Nemrut Krater Gölü; buhar bacası, küçük ve büyük gölleri ile her mevsim ziyaretçilerine ayrı ayrı güzellikler sunuyor.Bitlis’in Tatvan ilçesine 20 kilometre uzaklıkta bulunan bin 250 rakımlı Nemrut Krater Gölü aynı zamanda bölgede yaşayan ayılarıyla da son yıllarda sık sık gündeme geldi.İstanbul’dan gelen misafirlerini Nemrut Krater Gölü’ne getiren İlhami Orhan, “Nemrut doğa harikası bir yer. Tam anlamıyla doğa ile iç içe olduğu için gezilecek bir yerdir” dedi.Nemrut Krater Gölü’nü ilk defa gördüğünü söyleyen Ahmet Orhan, “Nemrut’tan çok bahsediliyordu bugün görmek nasip oldu. Doğa ile iç içe olan Nemrut’u ziyaret ettik. Gerçekten de anlatılanlardan çok daha güzel bir yer. Gelmişken de piknik yapalım dedik” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GDK8vIUbekeRKFIPh1bdLg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, ikinci, büyük, krater, gölü, Türkiyenin, göz, bebeği, her, mevsim, akın, akın, geliyorlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GDK8vIUbekeRKFIPh1bdLg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünyanın ikinci büyük krater gölü! Türkiye'nin göz bebeği, her mevsim akın akın geliyorlar"><p>Havaların ısınmasıyla birlikte dünyanın ikinci büyük krater gölü olma özelliğine sahip Nemrut Dağı ile Nemrut Krater Gölü’nde turizm sezonu açıldı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UlE70XqA2kugxjGURae22Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğal güzelliğiyle yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri olan Nemrut Dağı ile Nemrut Krater Gölü, her mevsim büründüğü farklı güzellikleriyle misafirlerini ağırlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KXCD_7gVAkiAr-nzHsP2pw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Avrupalı Seçkin Destinasyonlar (EDEN) projesi çerçevesinde ‘Mükemmeliyet ödülü’ alan Nemrut Krater Gölü; buhar bacası, küçük ve büyük gölleri ile her mevsim ziyaretçilerine ayrı ayrı güzellikler sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LhNjm_dZvkSfEn19oZ-Xzw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bitlis’in Tatvan ilçesine 20 kilometre uzaklıkta bulunan bin 250 rakımlı Nemrut Krater Gölü aynı zamanda bölgede yaşayan ayılarıyla da son yıllarda sık sık gündeme geldi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/calGHEAeGUqTJ1fQIqNgwA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İstanbul’dan gelen misafirlerini Nemrut Krater Gölü’ne getiren İlhami Orhan, “Nemrut doğa harikası bir yer. Tam anlamıyla doğa ile iç içe olduğu için gezilecek bir yerdir” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/u2P9OTnES0aXJdtJhqMvzw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nemrut Krater Gölü’nü ilk defa gördüğünü söyleyen Ahmet Orhan, “Nemrut’tan çok bahsediliyordu bugün görmek nasip oldu. Doğa ile iç içe olan Nemrut’u ziyaret ettik. Gerçekten de anlatılanlardan çok daha güzel bir yer. Gelmişken de piknik yapalım dedik” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/C2vJaU1I50G3uDSZtyWFoQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;de 150 türde var! Yetkililer harekete geçti, &amp;quot;Doğal denge 2022&amp;apos;den sonra bozuldu&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-150-turde-var-yetkililer-harekete-gecti-dogal-denge-2022den-sonra-bozuldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-150-turde-var-yetkililer-harekete-gecti-dogal-denge-2022den-sonra-bozuldu</guid>
<description><![CDATA[ Artvin&#039;in Şavşat ilçesinde bulunan Karagöl-Sahara Milli Parkı ve çevresinde ladin ormanlarına zarar veren 8 ve 12 dişli kabuk böceğine karşı başlatılan mücadele devam ediyor.Artvin Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerince yürütülen çalışmayla kurumalara iklim değişikliğine bağlı nedenlerle popülasyonu artan 8 ve 12 dişli kabuk böceğinin neden olduğu tespit edildi.Şavşat Sahara Karagöl Milli Parkı bölümünde 320 hektar alanda yaklaşık 14 bin ağacın böceklerin etkisiyle zarar gördüğü kayıt altına alındı. 8 dişli kabuk böceğiyle mücadelede kurumanın önüne geçebilmek için biyolojik mücadelenin yanı sıra mekanik mücadeleyle de böcekli ağaçların alandan çıkartılması işlemine başlandı.Bölgede yürütülen çalışmalarla ilgili bilgi veren Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Orman Entomolojisi ve Koruma Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Temel Göktürk, Türkiye&#039;de 150, Artvin&#039;de de 30 farklı türde kabuk böceğinin olduğunun tespit edildiğini söyledi.Bu 30 farklı kabuk böceğinin geçmişten bugüne kadar Artvin ormanlarında yayılış gösterip belli yıllarda salgınlar oluşturarak ağaçların kurumasına neden olduğunu belirten Göktürk, son yıllarda ise 8 dişli kabuk böceğinin Şavşat&#039;ta yoğun bir popülasyon artışı sonrası ladin ormanlarına zarar vermeye başladığını kaydetti.Orman Bölge Müdürlüğünün başarılı bir çalışmayla böceğin salgın oluşturacağını önceden tespit ettiğini kaydeden Göktürk, “Orman Bölge Müdürlüğünün Sahara Milli Parkı&#039;nda ağaç kesim yetkisi bulunmamaktadır. Özel bir izinle buradaki böcekli ağaçların kesilerek alan dışına çıkartılması zorunlu hale gelmiştir. Eğer gerekli çalışma yapılmazsa zarar bir sonraki yıl 5 katına 10 katına çıkabilir ve alanda daha fazla kurumalara neden olmaktadır. Bunun örneklerini geçmişte Hatila Milli Parkı&#039;nda görmüştük. Geç kalınan bir müdahale sonrası kabuk böceğinin zararı üst düzeylere çıkaraktan oradaki binlerce ağacın kurmasına neden olmuştur. Sahara Milli Parkı&#039;nda içerisinde kabuk böceği bulunan yarı kuru ağaçların kesilerek alandan çıkartılması zorunlu hale gelmiştir” dedi.Artvin Orman Bölge Müdürlüğünün biyolojik, biyoteknik ve mekanik mücadeleyi koordineli ve başarılı bir şekilde yürüttüğünü kaydeden Göktürk, “Bölgede bu yıl 800 feromen tuzak asıldı. Her birine 10 binlerce böcek yakalandı ve imha edildi. Siz alandan 1 böcekli ağacı çıkardığınızda 10 feromon tuzağının yaptığı işi yapmış oluyorsunuz. Bölgeye yırtıcı böceklerde bırakılıyor. Artvin Orman Bölge Müdürlüğünün yapmış olduğu çalışmayı olumlu olarak görüyorum” diye konuştu.Bölgedeki doğal dengenin 2022&#039;den sonra bozulduğunu anlatan Göktürk, “Böcek ekonomik zarar eşiğini aşarak zararlı konuma gelmiştir. Orman Bölge Müdürlüğü&#039;nün uyguladığı mücadele yöntemi dünyanın her yerinde başarıya ulaşmıştır&quot; ifadelerini kullandı.Öte yandan Artvin Orman Bölge Müdürlüğü tarafından zararlı böceklerle mücadele kapsamında Sahara Karagöl Milli Park alanında 2023 yılında 150 adet feromon tuzağı ilse 239 bin 400 adet böcek topladı. 2024 yılında ise böceğin biyolojisi ve mevsim şartları dikkate alınarak uçma zamanı gelmeden sahalara 800 adet feromon tuzağı ise bu yılın ilk 6 ayında 8 milyon 634 bin 380 adet zararlı böcek toplanarak imha edildi.
Biyolojik mücadele kapsamında 2023 yılında söz konusu sahalara 405 adet Thanasimus formicarius, 525 adet Temnochila caerulea ve 473 adet Clerus mutillarius olmak üzere toplam 1.403 adet yırtıcı böcek salımı yapıldığı kaydedildi.2024 yılında ise Şavşat Biyolojik Mücadele Laboratuvarımızda Ips typographus (Sekiz Dişli Büyük Ladin Kabuk Böceği) zararlısının yırtıcısı olan Thanasimus formicarius, Temnochila caerulea ve Clerus mutillarius adlı böceklerden 6 bin adet Temmuz ayı sonuna doğru üretimi tamamlanarak bu sahalara salınacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U-WQEUa7w0i_MFWpZVtDFg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyede, 150, türde, var, Yetkililer, harekete, geçti, Doğal, denge, 2022den, sonra, bozuldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U-WQEUa7w0i_MFWpZVtDFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye'de 150 türde var! Yetkililer harekete geçti, " do denge sonra bozuldu><p>Artvin'in Şavşat ilçesinde bulunan Karagöl-Sahara Milli Parkı ve çevresinde ladin ormanlarına zarar veren 8 ve 12 dişli kabuk böceğine karşı başlatılan mücadele devam ediyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aZN6gMyyNUusp3Q53xBbQA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerince yürütülen çalışmayla kurumalara iklim değişikliğine bağlı nedenlerle popülasyonu artan 8 ve 12 dişli kabuk böceğinin neden olduğu tespit edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dx5sSJQvzkGKGkQqXHShFw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şavşat Sahara Karagöl Milli Parkı bölümünde 320 hektar alanda yaklaşık 14 bin ağacın böceklerin etkisiyle zarar gördüğü kayıt altına alındı. 8 dişli kabuk böceğiyle mücadelede kurumanın önüne geçebilmek için biyolojik mücadelenin yanı sıra mekanik mücadeleyle de böcekli ağaçların alandan çıkartılması işlemine başlandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tbcLwFpdLU6uZZqCXDCVyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgede yürütülen çalışmalarla ilgili bilgi veren Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Orman Entomolojisi ve Koruma Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Temel Göktürk, Türkiye'de 150, Artvin'de de 30 farklı türde kabuk böceğinin olduğunun tespit edildiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/L9_F78eaSkOczY0ss-ONdw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu 30 farklı kabuk böceğinin geçmişten bugüne kadar Artvin ormanlarında yayılış gösterip belli yıllarda salgınlar oluşturarak ağaçların kurumasına neden olduğunu belirten Göktürk, son yıllarda ise 8 dişli kabuk böceğinin Şavşat'ta yoğun bir popülasyon artışı sonrası ladin ormanlarına zarar vermeye başladığını kaydetti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q0aUpUYKlUefXqaq3R6bpg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Orman Bölge Müdürlüğünün başarılı bir çalışmayla böceğin salgın oluşturacağını önceden tespit ettiğini kaydeden Göktürk, “Orman Bölge Müdürlüğünün Sahara Milli Parkı'nda ağaç kesim yetkisi bulunmamaktadır. Özel bir izinle buradaki böcekli ağaçların kesilerek alan dışına çıkartılması zorunlu hale gelmiştir. Eğer gerekli çalışma yapılmazsa zarar bir sonraki yıl 5 katına 10 katına çıkabilir ve alanda daha fazla kurumalara neden olmaktadır. Bunun örneklerini geçmişte Hatila Milli Parkı'nda görmüştük. Geç kalınan bir müdahale sonrası kabuk böceğinin zararı üst düzeylere çıkaraktan oradaki binlerce ağacın kurmasına neden olmuştur. Sahara Milli Parkı'nda içerisinde kabuk böceği bulunan yarı kuru ağaçların kesilerek alandan çıkartılması zorunlu hale gelmiştir” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9yD0E92YjkuZxwMLqlWpkw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin Orman Bölge Müdürlüğünün biyolojik, biyoteknik ve mekanik mücadeleyi koordineli ve başarılı bir şekilde yürüttüğünü kaydeden Göktürk, “Bölgede bu yıl 800 feromen tuzak asıldı. Her birine 10 binlerce böcek yakalandı ve imha edildi. Siz alandan 1 böcekli ağacı çıkardığınızda 10 feromon tuzağının yaptığı işi yapmış oluyorsunuz. Bölgeye yırtıcı böceklerde bırakılıyor. Artvin Orman Bölge Müdürlüğünün yapmış olduğu çalışmayı olumlu olarak görüyorum” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/m6_PzT9WT0OHGmwftztrrQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgedeki doğal dengenin 2022'den sonra bozulduğunu anlatan Göktürk, “Böcek ekonomik zarar eşiğini aşarak zararlı konuma gelmiştir. Orman Bölge Müdürlüğü'nün uyguladığı mücadele yöntemi dünyanın her yerinde başarıya ulaşmıştır" ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CRS_p4C6HEmLSGFlAQ_8pg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Öte yandan Artvin Orman Bölge Müdürlüğü tarafından zararlı böceklerle mücadele kapsamında Sahara Karagöl Milli Park alanında 2023 yılında 150 adet feromon tuzağı ilse 239 bin 400 adet böcek topladı. 2024 yılında ise böceğin biyolojisi ve mevsim şartları dikkate alınarak uçma zamanı gelmeden sahalara 800 adet feromon tuzağı ise bu yılın ilk 6 ayında 8 milyon 634 bin 380 adet zararlı böcek toplanarak imha edildi.
Biyolojik mücadele kapsamında 2023 yılında söz konusu sahalara 405 adet Thanasimus formicarius, 525 adet Temnochila caerulea ve 473 adet Clerus mutillarius olmak üzere toplam 1.403 adet yırtıcı böcek salımı yapıldığı kaydedildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wwlij65Bi0SqmhU76zoQ0A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2024 yılında ise Şavşat Biyolojik Mücadele Laboratuvarımızda Ips typographus (Sekiz Dişli Büyük Ladin Kabuk Böceği) zararlısının yırtıcısı olan Thanasimus formicarius, Temnochila caerulea ve Clerus mutillarius adlı böceklerden 6 bin adet Temmuz ayı sonuna doğru üretimi tamamlanarak bu sahalara salınacak.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eşsiz güzelliğiyle göz kamaştırıyor! Her mevsim ilgi görüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/essiz-guzelligiyle-goez-kamastiriyor-her-mevsim-ilgi-goeruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/essiz-guzelligiyle-goez-kamastiriyor-her-mevsim-ilgi-goeruyor</guid>
<description><![CDATA[ Ağrı&#039;nın merkeze bağlı Başçavuş köyünde yükselen baraj suları altında kalan caminin minaresi, eşsiz güzelliğiyle göz kamaştırıyor.Ağrı kent merkezine 18 kilometre uzaklıkta bulunaBaşçavuş köyü, baraj suları altında kalan minaresiyle her mevsim yerli ve yabancı ziyaretçileri tarafından ilgi görüyor.Yazıcı Barajı&#039;nın devreye girmesiyle köy sakinlerinin büyük bölümünün göç ettiği köyde, sular altında kalan cami minaresi her mevsim ayrı bir güzellik sunuyor.Her mevsim ayrı bir güzelliğe büründüğünü söyleyen fotoğraf tutkunu İlknur Karaoğlan, “Burası aslında baraj suları altında kalmış bir köy. Şu an su seviyesi çok yüksek olduğu için evlerin hepsi sular altında kalmış ama su seviye düştüğü zaman evler ortaya çıkmaya başlıyor.Manzaramız mükemmel, hem burada doğa, yeşillik, hayvanlarla iç içe olduğumuz bir manzaradayız. Ve buranın gün batımı çok mükemmel, izlemek isteyen herkesi buraya bekliyoruz” şeklinde konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4IRS2VbKtUubIG_wMJD_ag.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eşsiz, güzelliğiyle, göz, kamaştırıyor, Her, mevsim, ilgi, görüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4IRS2VbKtUubIG_wMJD_ag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Eşsiz güzelliğiyle göz kamaştırıyor! Her mevsim ilgi görüyor"><p>Ağrı'nın merkeze bağlı Başçavuş köyünde yükselen baraj suları altında kalan caminin minaresi, eşsiz güzelliğiyle göz kamaştırıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UQyxpGWvCUeTzfFdUTQA2w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ağrı kent merkezine 18 kilometre uzaklıkta buluna</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BLC5-jv-Y0iX4gSp5ZeM-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Başçavuş köyü, baraj suları altında kalan minaresiyle her mevsim yerli ve yabancı ziyaretçileri tarafından ilgi görüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QiLTIUGR30eBx1Mr5dEPZQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yazıcı Barajı'nın devreye girmesiyle köy sakinlerinin büyük bölümünün göç ettiği köyde, sular altında kalan cami minaresi her mevsim ayrı bir güzellik sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IU8xmvsHKkWB9KqQ_wjcGg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Her mevsim ayrı bir güzelliğe büründüğünü söyleyen fotoğraf tutkunu İlknur Karaoğlan, “Burası aslında baraj suları altında kalmış bir köy. Şu an su seviyesi çok yüksek olduğu için evlerin hepsi sular altında kalmış ama su seviye düştüğü zaman evler ortaya çıkmaya başlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CyElxP2HeEuLzaGUrs8pcg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Manzaramız mükemmel, hem burada doğa, yeşillik, hayvanlarla iç içe olduğumuz bir manzaradayız. Ve buranın gün batımı çok mükemmel, izlemek isteyen herkesi buraya bekliyoruz” şeklinde konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zV5nyoZ4OkGlw3Gtq2J6Gw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0IyWBUci3EKNcyGSBEoaow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jT54iLTqf0S1StDKsXLplA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Sakin Şehir&amp;quot; doğal güzelliğiyle göz kamaştırıyor! Bazgiret Şelalesi ilgi odağı oldu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakin-sehir-dogal-guzelligiyle-goez-kamastiriyor-bazgiret-selalesi-ilgi-odagi-oldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakin-sehir-dogal-guzelligiyle-goez-kamastiriyor-bazgiret-selalesi-ilgi-odagi-oldu</guid>
<description><![CDATA[ Artvin´in Şavşat ilçesinde bulunan Bazgiret Şelalesi, karların erimesiyle coşkulu bir şekilde akıyor. Şelale, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekerken, görsel bir şölen sunuyor.Artvin´in &quot;sakin şehir&quot; ünvanlı Şavşat ilçesinde Bazgiret Şelalesi en coşkulu dönemini yaşıyor. Karçal Dağları´nda karların erimeye başlamasıyla coşkulu akan şelale göz kamaştırıyor.Bozulmamış doğasıyla ahşap mimarisi ve kültürüyle yıllara meydan okuyan Maden köyü ziyaretçilerine, şehir gürültüsünden ve stresinden uzak bir ortam sunuyor.Bin 800 rakımlı Maden köyü, aynı zamanda muhteşem bir şelaleyi de içinde barındırıyor. Ahşap evleri ve doğal yaşamı görmeye gelen yerli ve yabancı turistleri, Maden köyü şelalesini görünce hayran kalıyor.Şelaleyi görmek isteyenler, yeşillikler arasında dar patika yollardan geçerek yaklaşık 40 dakikalık doğa yürüyüşü sonrası sarp kayalıkların arasından dökülen suyun eşsiz manzarası ile buluşuyor.
TURİSTLERİN İLGİSİNİ ÇEKİYOR
2 bin rakımda kayaların arasından 3 kademede dereye dökülen şelale ve yol üzerinde bulunan göl yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5omr7ecCL0e3dfOP17-SCw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakin, Şehir, doğal, güzelliğiyle, göz, kamaştırıyor, Bazgiret, Şelalesi, ilgi, odağı, oldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5omr7ecCL0e3dfOP17-SCw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="" sakin do g kama bazgiret ilgi oda oldu><p>Artvin´in Şavşat ilçesinde bulunan Bazgiret Şelalesi, karların erimesiyle coşkulu bir şekilde akıyor. Şelale, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekerken, görsel bir şölen sunuyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lmw5hVVuUU6DmOql0w-_3A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin´in "sakin şehir" ünvanlı Şavşat ilçesinde Bazgiret Şelalesi en coşkulu dönemini yaşıyor. Karçal Dağları´nda karların erimeye başlamasıyla coşkulu akan şelale göz kamaştırıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fz02ck9PuUiVk3kCX6gDVA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bozulmamış doğasıyla ahşap mimarisi ve kültürüyle yıllara meydan okuyan Maden köyü ziyaretçilerine, şehir gürültüsünden ve stresinden uzak bir ortam sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QGine1Tbn02nDXTnj8Nwyw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bin 800 rakımlı Maden köyü, aynı zamanda muhteşem bir şelaleyi de içinde barındırıyor. Ahşap evleri ve doğal yaşamı görmeye gelen yerli ve yabancı turistleri, Maden köyü şelalesini görünce hayran kalıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/y2Sk_7OLlkC1YOCDokrRWw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelaleyi görmek isteyenler, yeşillikler arasında dar patika yollardan geçerek yaklaşık 40 dakikalık doğa yürüyüşü sonrası sarp kayalıkların arasından dökülen suyun eşsiz manzarası ile buluşuyor.
TURİSTLERİN İLGİSİNİ ÇEKİYOR
2 bin rakımda kayaların arasından 3 kademede dereye dökülen şelale ve yol üzerinde bulunan göl yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Yılancı Kemal&amp;quot; Elleriyle yakaladığı yılanı doğaya bıraktı! &amp;quot;İnsanlar senden daha tehlikeli&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yilanci-kemal-elleriyle-yakaladigi-yilani-dogaya-birakti-insanlar-senden-daha-tehlikeli</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yilanci-kemal-elleriyle-yakaladigi-yilani-dogaya-birakti-insanlar-senden-daha-tehlikeli</guid>
<description><![CDATA[ Hatay&#039;da ‘Yılancı Kemal&#039; olarak bilinen Kemal Başer&#039;in insanların yaşam alanında yakaladığı yılanı, nasihat vererek doğaya bıraktığı anlar gülümsetti.Yaz aylarının gelmesi ve havaların aşırı ısınmasından dolayı yeraltı canlıları, gün yüzüne çıkmaya başladı. Yer altı canlılarından özellikle yılanlar; doğada, yollarda, bahçelerde ve evlerde görülmeye başladı. Hatay&#039;ın Payas ilçesinde yaşayan ve haşere ilaçlama işi yapan Kemal Başer de insanların yaşam alanına giren karayılanı yakaladı.  Bölgede &#039;Yılancı Kemal&#039; olarak bilinen Başer&#039;in karayılan hakkında bilgi verdiği anlar ve doğaya saldığı anlar cep telefonu kamerasına yansıdı. Yılancı Kemal&#039;in karayılanı doğaya bıraktığı esnada, &quot;Karayılan sen zararlı değilsin ama insanlar senden daha tehlikeli&quot; demesi tebessüm ettirdi. Doğaya bırakılan karayılan doğaya bırakıldığı anda bir süre sonra gözden kayboldu.  BİNAYA GİREN YILAN KORKUTTU  Mardin’in Nusaybin ilçesinde bir binaya giren yılan, korku dolu anlar yaşatırken itfaiye ekipleri tarafından yakalanarak doğaya bırakıldı.  Edinilen bilgiye göre, gece saatlerinde Nusaybin ilçesi, Çatalözü Mahallesinde bulunan bir binaya 1,5 metre uzunluğunda bir yılan girdi. Korkuya kapılan bina sakinleri durum ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cxHODmqumk2SKbsfe1axiQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yılancı, Kemal, Elleriyle, yakaladığı, yılanı, doğaya, bıraktı, İnsanlar, senden, daha, tehlikeli</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cxHODmqumk2SKbsfe1axiQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="" y kemal elleriyle yakalad do b senden daha tehlikeli><p>Hatay'da ‘Yılancı Kemal' olarak bilinen Kemal Başer'in insanların yaşam alanında yakaladığı yılanı, nasihat vererek doğaya bıraktığı anlar gülümsetti.</p>Yaz aylarının gelmesi ve havaların aşırı ısınmasından dolayı yeraltı canlıları, gün yüzüne çıkmaya başladı. Yer altı canlılarından özellikle yılanlar; doğada, yollarda, bahçelerde ve evlerde görülmeye başladı. Hatay'ın Payas ilçesinde yaşayan ve haşere ilaçlama işi yapan Kemal Başer de insanların yaşam alanına giren karayılanı yakaladı.  Bölgede 'Yılancı Kemal' olarak bilinen Başer'in karayılan hakkında bilgi verdiği anlar ve doğaya saldığı anlar cep telefonu kamerasına yansıdı. Yılancı Kemal'in karayılanı doğaya bıraktığı esnada, "Karayılan sen zararlı değilsin ama insanlar senden daha tehlikeli" demesi tebessüm ettirdi. Doğaya bırakılan karayılan doğaya bırakıldığı anda bir süre sonra gözden kayboldu.  <strong>BİNAYA GİREN YILAN KORKUTTU</strong>  Mardin’in Nusaybin ilçesinde bir binaya giren yılan, korku dolu anlar yaşatırken itfaiye ekipleri tarafından yakalanarak doğaya bırakıldı.  Edinilen bilgiye göre, gece saatlerinde Nusaybin ilçesi, Çatalözü Mahallesinde bulunan bir binaya 1,5 metre uzunluğunda bir yılan girdi. Korkuya kapılan bina sakinleri durum]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğaseverlerin yeni gözdesi: Kızılağaç Kanyonu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogaseverlerin-yeni-goezdesi-kizilagac-kanyonu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogaseverlerin-yeni-goezdesi-kizilagac-kanyonu</guid>
<description><![CDATA[ Muş&#039;un doğal güzellikleri arasında yer alan Kızılağaç Kanyonu, son dönemde doğaseverlerin ve macera tutkunlarının uğradığı yerlerin başında geliyor.Kızılağaç Kanyonu, etkileyici kaya oluşumları ve yeşilin bin bir tonunu barındıran bitki örtüsüyle görenleri kendine hayran bıraktırıyor.
Kanyon boyunca uzanan patika yollar, doğa tutkunlarına görsel bir şölen sunuyor. Akarsuyun serin suları ise yaz aylarında serinlemek isteyenler için ideal bir seçenek oluşturuyor.Merkeze 20 kilometre uzaklıktaki Kızılağaç Kanyonu, dik kayalıkların arasından süzülerek 2 kilometre akan dere ve doğal güzellikleriyle beğeni topluyor.Muş ve çevre illerden gelen ziyaretçiler, suyun içine koydukları sandalyelerde serinliyor. Kızılağaç Belde Belediyesi sorumluluk sahasında yer alan kanyonun turizme kazandırılması amacıyla bölgeye ahşap kamelya yapılması, mesire alanlarının oluşturulması, su sporu, yürüyüş yolu ve cam teras yapılması planlanıyor.Hafta sonunu arkadaşları ile birlikte Kızılağaç Kanyonu’nda geçiren vatandaşlardan Ramazan Öğüt, “Huzur ve güvenin sağlanmasıyla son zamanlarda birçok bölgemizin güzelliklerinin ortaya çıkması, aynı zamanda malumunuz Kızılağaç Kanyonumuzun da ortaya çıkmasına vesile oldu.Hafta sonları binlerce kişinin buraya akın ettiği Kızılağaç Kanyonumuzun turizme açılmasını bekliyoruz. Bölgenin en uğrak yerleri haline gelen Kızılağaç Kanyonumuz tabii spora da elverişli kanyondur.Su sporları olsun, dağ sporları olsun bu konuda ciddi anlamda önem arz eden kanyonumuz, devlet büyüklerimizin desteğiyle turizme açılmayı bekliyor. Bizler şehrin kalabalığından uzaklaşıp günün stresini atmak için arkadaşlarımızla beraber hafta sonu kimi zamanda hafta içi buraya geliyoruz. Kimi zaman közde çay, sohbet ve muhabbetle günün stresini atmaya çalışıyoruz” dedi.Eşi ve çocukları ile birlikte kanyona gelen Ahmet Nur Köse ise “Çok güzel bir doğası var, çok beğendim. Sosyal medyada gördük buranın fotoğraflarını ve çok beğendik. Kanyon suyu normalde serindir ama buranın suyu çok ılık, çok güzel ve çocuklar yüzüyor” şeklinde konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MzLz5hQbkk2D2dcuotAuFg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğaseverlerin, yeni, gözdesi:, Kızılağaç, Kanyonu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MzLz5hQbkk2D2dcuotAuFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğaseverlerin yeni gözdesi: Kızılağaç Kanyonu"><p>Muş'un doğal güzellikleri arasında yer alan Kızılağaç Kanyonu, son dönemde doğaseverlerin ve macera tutkunlarının uğradığı yerlerin başında geliyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BUrHVn7ubUuEVnrkoJxYcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kızılağaç Kanyonu, etkileyici kaya oluşumları ve yeşilin bin bir tonunu barındıran bitki örtüsüyle görenleri kendine hayran bıraktırıyor.
Kanyon boyunca uzanan patika yollar, doğa tutkunlarına görsel bir şölen sunuyor. Akarsuyun serin suları ise yaz aylarında serinlemek isteyenler için ideal bir seçenek oluşturuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3DCNd5Yx706yJscOP-X2Fw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Merkeze 20 kilometre uzaklıktaki Kızılağaç Kanyonu, dik kayalıkların arasından süzülerek 2 kilometre akan dere ve doğal güzellikleriyle beğeni topluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P0uOjUwJNUCO0d_MRgM1Ng.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muş ve çevre illerden gelen ziyaretçiler, suyun içine koydukları sandalyelerde serinliyor. Kızılağaç Belde Belediyesi sorumluluk sahasında yer alan kanyonun turizme kazandırılması amacıyla bölgeye ahşap kamelya yapılması, mesire alanlarının oluşturulması, su sporu, yürüyüş yolu ve cam teras yapılması planlanıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qmInFBa8gkeTESgq4CPZ0A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hafta sonunu arkadaşları ile birlikte Kızılağaç Kanyonu’nda geçiren vatandaşlardan Ramazan Öğüt, “Huzur ve güvenin sağlanmasıyla son zamanlarda birçok bölgemizin güzelliklerinin ortaya çıkması, aynı zamanda malumunuz Kızılağaç Kanyonumuzun da ortaya çıkmasına vesile oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IR01abddWkiJBV_e9_cu2w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hafta sonları binlerce kişinin buraya akın ettiği Kızılağaç Kanyonumuzun turizme açılmasını bekliyoruz. Bölgenin en uğrak yerleri haline gelen Kızılağaç Kanyonumuz tabii spora da elverişli kanyondur.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UqLXL5zDLUKNZHJ9Ie2PTw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Su sporları olsun, dağ sporları olsun bu konuda ciddi anlamda önem arz eden kanyonumuz, devlet büyüklerimizin desteğiyle turizme açılmayı bekliyor. Bizler şehrin kalabalığından uzaklaşıp günün stresini atmak için arkadaşlarımızla beraber hafta sonu kimi zamanda hafta içi buraya geliyoruz. Kimi zaman közde çay, sohbet ve muhabbetle günün stresini atmaya çalışıyoruz” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fqD89nD7fUKXc4dQB9nM6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Eşi ve çocukları ile birlikte kanyona gelen Ahmet Nur Köse ise “Çok güzel bir doğası var, çok beğendim. Sosyal medyada gördük buranın fotoğraflarını ve çok beğendik. Kanyon suyu normalde serindir ama buranın suyu çok ılık, çok güzel ve çocuklar yüzüyor” şeklinde konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yılın sadece 10 günü görülebilen manzara! Görmek için dünyanın her yerinden geliyorlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yilin-sadece-10-gunu-goerulebilen-manzara-goermek-icin-dunyanin-her-yerinden-geliyorlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yilin-sadece-10-gunu-goerulebilen-manzara-goermek-icin-dunyanin-her-yerinden-geliyorlar</guid>
<description><![CDATA[ Yılın sadece 10 gününe münhasır Karanlık Kanyondaki gün batımını görmek için dünyanın birçok ülkesinden turist Erzincan’ın Kemaliye ilçesine geliyor.Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde bulunan Karanlık Kanyonda bugünlerde kanyonun tam ortasından batan güneş manzarası görenleri hayran bırakıyor.Munzur Dağları üzerinde Karasu Nehri&#039;nin oluşturduğu kanyonda bu manzara sadece 10 gün izleniliyor.Manzarayı izleyebilmek için turistler tekneyle belirli bir alana gidiyor. Karanlık Kanyonun tam ortasından batan gün batımının temmuz ayının başlarında başlayıp 10 gün bu manzarayı izleyebilmenin mümkün olduğunu kaydeden yöre insanlarından turizmci Güven Güldal, “Dünyanın birçok ülkesinden turist bu anı görebilmek için buraya geliyorlar. Gelen turistleri teknelerimizle alan derinliğinin olduğu kısma götürüyoruz. Gün batımı saatinde güneş tam Karanlık Kanyonun ortasından batıyor ve muhteşem bir manzara ortaya çıkıyor.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4OwZoAlwcUW6B33GizV0Sg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yılın, sadece, günü, görülebilen, manzara, Görmek, için, dünyanın, her, yerinden, geliyorlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4OwZoAlwcUW6B33GizV0Sg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yılın sadece 10 günü görülebilen manzara! Görmek için dünyanın her yerinden geliyorlar"><p>Yılın sadece 10 gününe münhasır Karanlık Kanyondaki gün batımını görmek için dünyanın birçok ülkesinden turist Erzincan’ın Kemaliye ilçesine geliyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZjjF2O2GjUK969T1Ir4zKw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde bulunan Karanlık Kanyonda bugünlerde kanyonun tam ortasından batan güneş manzarası görenleri hayran bırakıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4ui49C-juUuHg20UEEULgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Munzur Dağları üzerinde Karasu Nehri'nin oluşturduğu kanyonda bu manzara sadece 10 gün izleniliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Sd4V2dJmgk6HRAKvXOMqXw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Manzarayı izleyebilmek için turistler tekneyle belirli bir alana gidiyor. Karanlık Kanyonun tam ortasından batan gün batımının temmuz ayının başlarında başlayıp 10 gün bu manzarayı izleyebilmenin mümkün olduğunu kaydeden yöre insanlarından turizmci Güven Güldal, “Dünyanın birçok ülkesinden turist bu anı görebilmek için buraya geliyorlar. Gelen turistleri teknelerimizle alan derinliğinin olduğu kısma götürüyoruz. Gün batımı saatinde güneş tam Karanlık Kanyonun ortasından batıyor ve muhteşem bir manzara ortaya çıkıyor.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arjantin&amp;apos;de deniz dondu, dalgalar buza dönüştü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/arjantinde-deniz-dondu-dalgalar-buza-doenustu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/arjantinde-deniz-dondu-dalgalar-buza-doenustu</guid>
<description><![CDATA[ Arjantin&#039;in Patagonya bölgesinde nadir görülen bir doğa olayı yaşandı. Kıyıya vuran dalgalar dondu. Patagonya&#039;da bu doğa olayı nadir görülse de 2020&#039;de kutuplardan gelen soğuk hava dalgasının etkisiyle hissedilen sıcaklık 20 dereceye düşmüş ve yine deniz, otomobiller ve boru hatları donmuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6hs4cyJkNE2eV7lOC-Q56A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Arjantinde, deniz, dondu, dalgalar, buza, dönüştü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6hs4cyJkNE2eV7lOC-Q56A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Arjantin'de deniz dondu, dalgalar buza dönüştü"><p>Arjantin'in Patagonya bölgesinde nadir görülen bir doğa olayı yaşandı. Kıyıya vuran dalgalar dondu. Patagonya'da bu doğa olayı nadir görülse de 2020'de kutuplardan gelen soğuk hava dalgasının etkisiyle hissedilen sıcaklık 20 dereceye düşmüş ve yine deniz, otomobiller ve boru hatları donmuştu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yer: Diyarbakır! Önce ağaçta görüldü, sonra kayboldu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yer-diyarbakir-once-agacta-goeruldu-sonra-kayboldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yer-diyarbakir-once-agacta-goeruldu-sonra-kayboldu</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde dut ağacında dev etçil çekirge görüntülendi. Daha sonrası ise ağaç dalları arasında gözden kayboldu.Kulp ilçesi Taşköprü mevkisinde vatandaş, dut ağacında dev etçil çekirge fark etti. Çekirge, cep telefonu ile görüntülendiği sırada ağaç dalları arasında gözden kayboldu.  Boyları 20 santimetreye kadar ulaşabilen bu tür, özellikle geceleri avlanan etçil çekirge olarak biliniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0icoSIZppE-nNhDmKYmaSA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yer:, Diyarbakır, Önce, ağaçta, görüldü, sonra, kayboldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0icoSIZppE-nNhDmKYmaSA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yer: Diyarbakır! Önce ağaçta görüldü, sonra kayboldu"><p>Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde dut ağacında dev etçil çekirge görüntülendi. Daha sonrası ise ağaç dalları arasında gözden kayboldu.</p>Kulp ilçesi Taşköprü mevkisinde vatandaş, dut ağacında dev etçil çekirge fark etti. Çekirge, cep telefonu ile görüntülendiği sırada ağaç dalları arasında gözden kayboldu.  Boyları 20 santimetreye kadar ulaşabilen bu tür, özellikle geceleri avlanan etçil çekirge olarak biliniyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Burası Kapadokya değil! Kars&amp;apos;ın &amp;quot;peri bacaları&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/burasi-kapadokya-degil-karsin-peri-bacalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/burasi-kapadokya-degil-karsin-peri-bacalari</guid>
<description><![CDATA[ Kars&#039;ın Sarıkamış ilçesi Komdere Vadisi&#039;nde bulunan doğa harikası peri bacaları, Kapadokya&#039;yı andırıyor. Bölgeyi ziyaret edenlerinde dikkatini çeken peri bacalarının turizme kazandırılması bekleniyor.Türkiye&#039;nin en önemli kış turizmi merkezlerinden birisi olan ve boz ayılarıyla, sarıçam ağaçlarıyla yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği Sarıkamış&#039;ta bulunan ve peri bacalarına benzeyen delikli kayalar, vatandaşların dikkatini çekiyor.Karakurt bölgesine gezi amaçlı geldiğini belirten Vedat Demiral, &quot;Her ne kadar peri bacalarının Nevşehir&#039;de olduğu bilinse de Sarıkamış&#039;ta da peri bacaları var.Herkesi buraya davet ediyoruz. Gelin görün, baraj kenarında baraj gölünde, piknik yapın, balığını tutun ve peri bacalarında istifade edin&quot; dedi.Öte yandan Sarıkamış ilçesine 28 kilometre uzaklıkta Karakurt bölgesi Komdere Vadisi&#039;nde bulunan peri bacaları ve delikli kayaların turizm gezi alanları içine alınması bekleniyor. Kars-Erzurum kara yolu güzergahında olan peri bacaları kara yolunu kullanan vatandaşlardan yoğun ilgi görüyor. Peri bacalarının önünde fotoğraf çekilen vatandaşlar daha sonra yollarına devam ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R_v2hxjyYU-wS6AGmrT1yA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Burası, Kapadokya, değil, Karsın, peri, bacaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R_v2hxjyYU-wS6AGmrT1yA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Burası Kapadokya değil! Kars'ın " peri bacalar><p>Kars'ın Sarıkamış ilçesi Komdere Vadisi'nde bulunan doğa harikası peri bacaları, Kapadokya'yı andırıyor. Bölgeyi ziyaret edenlerinde dikkatini çeken peri bacalarının turizme kazandırılması bekleniyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zDqSuBLWZU-3NpEtVVtV6A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Türkiye'nin en önemli kış turizmi merkezlerinden birisi olan ve boz ayılarıyla, sarıçam ağaçlarıyla yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği Sarıkamış'ta bulunan ve peri bacalarına benzeyen delikli kayalar, vatandaşların dikkatini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UotzAXeXS0WlriwG5HX8XA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Karakurt bölgesine gezi amaçlı geldiğini belirten Vedat Demiral, "Her ne kadar peri bacalarının Nevşehir'de olduğu bilinse de Sarıkamış'ta da peri bacaları var.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/a7l-3uQDOUea_en64lQ-hQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Herkesi buraya davet ediyoruz. Gelin görün, baraj kenarında baraj gölünde, piknik yapın, balığını tutun ve peri bacalarında istifade edin" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GEe9F2DpUkSFw4oe9mNiHA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Öte yandan Sarıkamış ilçesine 28 kilometre uzaklıkta Karakurt bölgesi Komdere Vadisi'nde bulunan peri bacaları ve delikli kayaların turizm gezi alanları içine alınması bekleniyor. Kars-Erzurum kara yolu güzergahında olan peri bacaları kara yolunu kullanan vatandaşlardan yoğun ilgi görüyor. Peri bacalarının önünde fotoğraf çekilen vatandaşlar daha sonra yollarına devam ediyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deliklikaya Şelalesi&amp;apos;ni gören büyüleniyor! Nefes kesen manzara</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/deliklikaya-selalesini-goeren-buyuleniyor-nefes-kesen-manzara</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/deliklikaya-selalesini-goeren-buyuleniyor-nefes-kesen-manzara</guid>
<description><![CDATA[ Artvin&#039;in doğal güzelliklerinden biri olan Delikli kaya Şelalesi, bu kez sıra dışı bir drone gösterisine ev sahipliği yaptı. Drone pilotunun şelalenin önce içinden sonra da altından geçerek çektiği görüntüler büyük ilgi topladı.Artvin’in Murgul ilçesine bağlı Başköy’de yüksekten akan suyun kayayı zamanla aşındırmasıyla ’yüzük’ şeklindeki delikli bir kaya içinden akmaya başlaması ile şelaleye bölge halkı tarafından ’Delikli Kaya’ ismi verilirken, şelale yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çekiyor.Kentin doğal güzellikleri kayıt altına alan, Yerel Rehber ve Turizm Gönüllüsü Osman Demir, Delikli Kaya Şelalesinde drone uçuşu yaptı. Pilotun ustalıkla kontrol ettiği drone, şelalenin delikli yapısının içinden geçerek nefes kesen anlara imza attı.
Ardından drone, şelalenin altından geçerek etkileyici su manzarasını gözler önüne serdi. Görüntülerin sosyal medyada paylaşılmasıyla birlikte büyük yankı uyandıran bu cesur uçuş, doğaseverler ve teknoloji meraklıları tarafından beğeniyle izlendi. Kullanıcılar, pilotun yeteneklerini ve Delikli Şelale&#039;nin doğal güzelliklerini övgü dolu yorumlarla dile getirdi.Osman Demir, yaklaşık 10 yıldır Artvin’de bulunan doğal ve tarihi güzellikleri çekip tanıtmaya çalıştığını ifade ederek şunları söyledi:&quot;İlimizde oldukça fazla turistlik destinasyon var. Göller, şalaleler, mağaralar, kanyonlar, Zirveler, bunların yanında tarihi yapılarda var. Mümkün olduğu kadar bunları tanıtmaya çalışıyorum. Bugünde Murgul ilçemizi ziyaret ettik. Burada bulunan delikli kaya şelalesini çekimler yaptık çekimler büyük ilgi gördü. Fırsat buldukça Artvin’imizi tanıtmaya devam edeceğiz çünkü Artvin’i seviyoruz gereken önemi görmesini istiyoruz.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Vr7Gnf7JGUy9qo6GvKGlLg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Deliklikaya, Şelalesini, gören, büyüleniyor, Nefes, kesen, manzara</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Vr7Gnf7JGUy9qo6GvKGlLg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Deliklikaya Şelalesi'ni gören büyüleniyor! Nefes kesen manzara"><p>Artvin'in doğal güzelliklerinden biri olan Delikli kaya Şelalesi, bu kez sıra dışı bir drone gösterisine ev sahipliği yaptı. Drone pilotunun şelalenin önce içinden sonra da altından geçerek çektiği görüntüler büyük ilgi topladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/F5oseKiIsEeh4nU-piDNNw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin’in Murgul ilçesine bağlı Başköy’de yüksekten akan suyun kayayı zamanla aşındırmasıyla ’yüzük’ şeklindeki delikli bir kaya içinden akmaya başlaması ile şelaleye bölge halkı tarafından ’Delikli Kaya’ ismi verilirken, şelale yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/A4bJu0Z-AkOGSYyG8hLmWA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kentin doğal güzellikleri kayıt altına alan, Yerel Rehber ve Turizm Gönüllüsü Osman Demir, Delikli Kaya Şelalesinde drone uçuşu yaptı. Pilotun ustalıkla kontrol ettiği drone, şelalenin delikli yapısının içinden geçerek nefes kesen anlara imza attı.
Ardından drone, şelalenin altından geçerek etkileyici su manzarasını gözler önüne serdi. Görüntülerin sosyal medyada paylaşılmasıyla birlikte büyük yankı uyandıran bu cesur uçuş, doğaseverler ve teknoloji meraklıları tarafından beğeniyle izlendi. Kullanıcılar, pilotun yeteneklerini ve Delikli Şelale'nin doğal güzelliklerini övgü dolu yorumlarla dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9ALXSv_cmECHqk8DTq6xoA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Osman Demir, yaklaşık 10 yıldır Artvin’de bulunan doğal ve tarihi güzellikleri çekip tanıtmaya çalıştığını ifade ederek şunları söyledi:"İlimizde oldukça fazla turistlik destinasyon var. Göller, şalaleler, mağaralar, kanyonlar, Zirveler, bunların yanında tarihi yapılarda var. Mümkün olduğu kadar bunları tanıtmaya çalışıyorum. Bugünde Murgul ilçemizi ziyaret ettik. Burada bulunan delikli kaya şelalesini çekimler yaptık çekimler büyük ilgi gördü. Fırsat buldukça Artvin’imizi tanıtmaya devam edeceğiz çünkü Artvin’i seviyoruz gereken önemi görmesini istiyoruz.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;de görülmesi gereken 10 şelaleden biri! Dağın ortasında 40 ayrı kaynaktan dökülüyor, gören büyüleniyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-goerulmesi-gereken-10-selaleden-biri-dagin-ortasinda-40-ayri-kaynaktan-doekuluyor-goeren-buyuleniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-goerulmesi-gereken-10-selaleden-biri-dagin-ortasinda-40-ayri-kaynaktan-doekuluyor-goeren-buyuleniyor</guid>
<description><![CDATA[ Gümüşhane&#039;nin Şiran ilçesinde yer alan ve dağın ortasındaki 40 ayrı kaynaktan dökülen Tomara Şelalesi, doğaseverlerin gözde mekanlarından biri haline geldi. Bölgenin en etkileyici doğal güzelliklerinden biri olan şelale, sadece manzarasıyla değil, serin sularıyla ve yemyeşil doğasıyla da ziyaretçilerini büyülüyor.Şiran ilçesi sınırlarındaki Tomara Şelalesi, dağın ortasındaki 40 ayrı noktadan yaklaşık 15 metre yükseklikten dökülen berrak suyu ile yazın serinlemek isteyenlerin adresi oldu. Havaların ısınmasıyla birlikte ziyaretçi sayısında artış yaşanan Tomara Şelalesi, Türkiye&#039;de turizm otoriteleri tarafından ziyaret edilmesi tavsiye edilen 10 şelaleden birisi olarak gösteriliyor.
Doğu Karadeniz Bölgesi&#039;nin en gözde turistik noktalarından olan Tomara Şelalesi Tabiat Parkı&#039;nda piknik alanları, cam seyir terası, çocuklar için oyun parkı ve lokanta da bulunuyor.Şelalenin en dikkat çekici özelliği ise sularının dağın ortasındaki 40 ayrı kaynaktan beslenmesi. Bu gözelerden çıkan sular, birleşerek görkemli bir şelaleye dönüşüyor ve her mevsim farklı bir güzellik sunuyor.
Şelalenin yanında yürüyenler, suyun serinliğiyle adeta mevsim değişimini hissediyor.
Son yıllarda yaban keçilerinin şelale kenarına kadar indiği ve insanlara birkaç metre yaklaştığı alanda bulunan yürüyüş parkurları ve piknik alanları ile de tesis ziyaretçilere birçok aktivite imkanı sunuyor.İstanbul&#039;da yaşayan ve 14 yıl sonra memleketi Gümüşhane&#039;ye gelen Büşra Mutlu, “14 yıldır Gümüşhane&#039;yi görmüyorum. Çok merak ettiğim için öyle bir yolculuk yaptım uzun vakit sonra. Çok güzel bir memleket. Fakat Tomara Şelalesi&#039;ni görmek harikaydı. O kadar güzel ki verdiği ferahlık, verdiği huzur gerçekten çok güzel. Doyamadım diyebilirim. Harikaydı. Tomara Şelalesi&#039;ni İstanbul&#039;da iken çok merak ediyordum. Gelmek nasip oldu, çok güzel. Tomara Şelalesi beni gerçekten çok etkiledi” dedi.Samsun&#039;dan gelen Beytullah Genç de, “Samsun&#039;dan geliyorum buraya. Daha önce bir defa tesadüfen gelme şansı buldum. Muazzam çok hoşuma gitti. Buraya mutlaka bir daha gelmek istiyordum. O zaman pandemi zamanıydı. Çok bir şey anlamamıştık. Bugün yine nasip oldu. Ailemle yine geldim. Mükemmel bir yer. Ben buraya ilk geldiğimde bir şelale bekliyordum ama kaynağından çıkan bir şelale ile karşılaştım. O yüzden yani saklı bir cennet, mükemmel bir yer. Bu taraflara yolum düştüğünde mutlaka yine geleceğim. Şu an yine buraya yolum düşerek gelmedim, ekstra 250 kilometre yol yaparak geldim bu sıcakta. Çok memnun kaldım. Ailecek güzel vakit geçirmek için geldik buraya” diye konuştu.Tomara&#039;da yaşadığı mevsim değişikliğini anlatan Genç, “Şu an belki hava 40 derece olabilir ama şu suya ayağımızı soktuğumuzda inanın 30 saniyeden fazla ayağımızı tutamıyoruz. Bu mükemmel bir şey. Ve kaynağından da burada su içebiliyoruz. Suyun tadına da baktık. Gerçekten lezzetli bir su. O yüzden çok memnun kaldık burada” ifadelerini kullandı.Bu yıl sezona bayram yoğunluğuyla başladıklarını kaydeden işletmeci Zeynep Kara ise, “Okulların tatil olması ve bayramın denk gelmesiyle beraber yoğun bir gurbetçi sayısına hitap ettik. Her sene artan misafir sayımız bu yıl da artarak devam ediyor. Hedefimiz bu yıl 250 bin misafir ağırlamak.Şehrin kalabalığından, sıcağından bunalan misafirlerimize doğada eşsiz yürüyüşle, Tomara Şelalesi&#039;nin serinliğiyle merhaba diyoruz.Aynı şekilde sezonumuza başladığımızdan beri sabah kahvaltısından akşam yemeğine, çocuk oyun parkından hediyelik ürün satışları olan bir yere sahibiz. Misafirlerimizi bekliyoruz, gurbetçimizi bekliyoruz” dedi.Tomara&#039;nın bir diğer adının da “Kırk Gözeler” olduğunu ve bu şekilde dağdan çıkan suların oluşturduğu birkaç şelaleden birinin Tomara Şelalesi olduğunu hatırlatan Kara, “Tomara &#039;Kırk Gözeler&#039; olarak da geçiyor ve Türkiye&#039;de iki tane var. Bir tanesi de bizde. Dağın arasından doğal şekilde çıktığı için görülmeye değer bir nokta. Türkiye&#039;de eşsiz olan bir yer olduğu için bütün misafirlerimiz gezi rotalarının arasına eklemeli. Şu an yaşadığımız aşırı sıcaklar nedeniyle nem oranı da artıyor.Ama şelale yoluna yaklaştığımızda o yürüyüş yolundaki serinlik resmen mevsim değişikliğine sebep oluyor. Yaklaştıkça o suyun serinliğinin verdiği esintiyle beraber direkt mevsim değişikliği yaşanıyor. Sıcaktan şikayeti olan, şehrin kalabalığından, trafiğinden kaçıp bir nefes almak isteyen herkesi Tomara Şelalesi&#039;ne bekliyoruz” diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/m1Q6HTGzSU2YPSmIafCi7w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyede, görülmesi, gereken, şelaleden, biri, Dağın, ortasında, ayrı, kaynaktan, dökülüyor, gören, büyüleniyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/m1Q6HTGzSU2YPSmIafCi7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye'de görülmesi gereken 10 şelaleden biri! Dağın ortasında 40 ayrı kaynaktan dökülüyor, gören büyüleniyor"><p>Gümüşhane'nin Şiran ilçesinde yer alan ve dağın ortasındaki 40 ayrı kaynaktan dökülen Tomara Şelalesi, doğaseverlerin gözde mekanlarından biri haline geldi. Bölgenin en etkileyici doğal güzelliklerinden biri olan şelale, sadece manzarasıyla değil, serin sularıyla ve yemyeşil doğasıyla da ziyaretçilerini büyülüyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AhA9fUG2gkiBlTc6fj1RhQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şiran ilçesi sınırlarındaki Tomara Şelalesi, dağın ortasındaki 40 ayrı noktadan yaklaşık 15 metre yükseklikten dökülen berrak suyu ile yazın serinlemek isteyenlerin adresi oldu. Havaların ısınmasıyla birlikte ziyaretçi sayısında artış yaşanan Tomara Şelalesi, Türkiye'de turizm otoriteleri tarafından ziyaret edilmesi tavsiye edilen 10 şelaleden birisi olarak gösteriliyor.
Doğu Karadeniz Bölgesi'nin en gözde turistik noktalarından olan Tomara Şelalesi Tabiat Parkı'nda piknik alanları, cam seyir terası, çocuklar için oyun parkı ve lokanta da bulunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o4MUVHLiDE-MJ_gK5c0vUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelalenin en dikkat çekici özelliği ise sularının dağın ortasındaki 40 ayrı kaynaktan beslenmesi. Bu gözelerden çıkan sular, birleşerek görkemli bir şelaleye dönüşüyor ve her mevsim farklı bir güzellik sunuyor.
Şelalenin yanında yürüyenler, suyun serinliğiyle adeta mevsim değişimini hissediyor.
Son yıllarda yaban keçilerinin şelale kenarına kadar indiği ve insanlara birkaç metre yaklaştığı alanda bulunan yürüyüş parkurları ve piknik alanları ile de tesis ziyaretçilere birçok aktivite imkanı sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UlaE0ZqCfke2h1TX2Mq_7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İstanbul'da yaşayan ve 14 yıl sonra memleketi Gümüşhane'ye gelen Büşra Mutlu, “14 yıldır Gümüşhane'yi görmüyorum. Çok merak ettiğim için öyle bir yolculuk yaptım uzun vakit sonra. Çok güzel bir memleket. Fakat Tomara Şelalesi'ni görmek harikaydı. O kadar güzel ki verdiği ferahlık, verdiği huzur gerçekten çok güzel. Doyamadım diyebilirim. Harikaydı. Tomara Şelalesi'ni İstanbul'da iken çok merak ediyordum. Gelmek nasip oldu, çok güzel. Tomara Şelalesi beni gerçekten çok etkiledi” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jdVpfNR-OESu4KoIv9arzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Samsun'dan gelen Beytullah Genç de, “Samsun'dan geliyorum buraya. Daha önce bir defa tesadüfen gelme şansı buldum. Muazzam çok hoşuma gitti. Buraya mutlaka bir daha gelmek istiyordum. O zaman pandemi zamanıydı. Çok bir şey anlamamıştık. Bugün yine nasip oldu. Ailemle yine geldim. Mükemmel bir yer. Ben buraya ilk geldiğimde bir şelale bekliyordum ama kaynağından çıkan bir şelale ile karşılaştım. O yüzden yani saklı bir cennet, mükemmel bir yer. Bu taraflara yolum düştüğünde mutlaka yine geleceğim. Şu an yine buraya yolum düşerek gelmedim, ekstra 250 kilometre yol yaparak geldim bu sıcakta. Çok memnun kaldım. Ailecek güzel vakit geçirmek için geldik buraya” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/op57DUu2HUK7aenIxEJ4Pg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tomara'da yaşadığı mevsim değişikliğini anlatan Genç, “Şu an belki hava 40 derece olabilir ama şu suya ayağımızı soktuğumuzda inanın 30 saniyeden fazla ayağımızı tutamıyoruz. Bu mükemmel bir şey. Ve kaynağından da burada su içebiliyoruz. Suyun tadına da baktık. Gerçekten lezzetli bir su. O yüzden çok memnun kaldık burada” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nku1cnS3v0-6c0m7a4uCfA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu yıl sezona bayram yoğunluğuyla başladıklarını kaydeden işletmeci Zeynep Kara ise, “Okulların tatil olması ve bayramın denk gelmesiyle beraber yoğun bir gurbetçi sayısına hitap ettik. Her sene artan misafir sayımız bu yıl da artarak devam ediyor. Hedefimiz bu yıl 250 bin misafir ağırlamak.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DAkzWmNTQ0GnDlt8ZMbjzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şehrin kalabalığından, sıcağından bunalan misafirlerimize doğada eşsiz yürüyüşle, Tomara Şelalesi'nin serinliğiyle merhaba diyoruz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3Lh5ZNYPzE-Ssppncs0QXQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Aynı şekilde sezonumuza başladığımızdan beri sabah kahvaltısından akşam yemeğine, çocuk oyun parkından hediyelik ürün satışları olan bir yere sahibiz. Misafirlerimizi bekliyoruz, gurbetçimizi bekliyoruz” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1mO9cd-q1Uq20VRQ7M7B3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tomara'nın bir diğer adının da “Kırk Gözeler” olduğunu ve bu şekilde dağdan çıkan suların oluşturduğu birkaç şelaleden birinin Tomara Şelalesi olduğunu hatırlatan Kara, “Tomara 'Kırk Gözeler' olarak da geçiyor ve Türkiye'de iki tane var. Bir tanesi de bizde. Dağın arasından doğal şekilde çıktığı için görülmeye değer bir nokta. Türkiye'de eşsiz olan bir yer olduğu için bütün misafirlerimiz gezi rotalarının arasına eklemeli. Şu an yaşadığımız aşırı sıcaklar nedeniyle nem oranı da artıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tjrzgdh61k-mXk6AdpsPww.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ama şelale yoluna yaklaştığımızda o yürüyüş yolundaki serinlik resmen mevsim değişikliğine sebep oluyor. Yaklaştıkça o suyun serinliğinin verdiği esintiyle beraber direkt mevsim değişikliği yaşanıyor. Sıcaktan şikayeti olan, şehrin kalabalığından, trafiğinden kaçıp bir nefes almak isteyen herkesi Tomara Şelalesi'ne bekliyoruz” diye konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Uçan su&amp;quot; olarak anlıyor! Doğa tutkunları için çekim alanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ucan-su-olarak-anliyor-doga-tutkunlari-icin-cekim-alani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ucan-su-olarak-anliyor-doga-tutkunlari-icin-cekim-alani</guid>
<description><![CDATA[ Kars&#039;taki, kış ve yaz mevsiminde etkili olan yağışlarla gür akan Susuz Şelalesi, doğa tutkunları için çekim alanı.Kars-Ardahan kara yolunda yer alan ve 75 metre yükseklikten aktığı için &quot;uçan su&quot; olarak da adlandırılan Susuz Şelalesi, her dönem ziyaretçi alıyor.Susuz Kaymakamlığı tarafından hazırlanan projeyle kazandırılan &quot;Susuz Şelalesi Mesire Alanı&quot;na gelen vatandaşlar, burada hem piknik yapıp hem de seyir terasından şelaleyi izleme fırsatı yakalıyor.Kışın da büyük kısmı buzla kaplanan şelaleye gelen ziyaretçiler, zaman zaman suyun aktığı yere inerek fotoğraf çektiriyor.Kış ve yaz mevsiminde etkili olan yağışlarla gür akan şelale, çevresini kaplayan yeşil örtüyle turistler için cazibe merkezi olmuş durumda.Ziyaretçilerden Nazılcan Ecem Beşli, doğa harikası Susuz Şelalesi&#039;ni çok beğendiğini belirterek, yerli ve yabancı turistleri bölgeye davet etti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4oqtFTedM06C74bowrihMg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Uçan, su, olarak, anlıyor, Doğa, tutkunları, için, çekim, alanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4oqtFTedM06C74bowrihMg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="" u su olarak anl do tutkunlar i alan><p>Kars'taki, kış ve yaz mevsiminde etkili olan yağışlarla gür akan Susuz Şelalesi, doğa tutkunları için çekim alanı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-aGk_jpnVEONfrsX9Rwg5g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kars-Ardahan kara yolunda yer alan ve 75 metre yükseklikten aktığı için "uçan su" olarak da adlandırılan Susuz Şelalesi, her dönem ziyaretçi alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FoQ0NEKV10KsppSkARUYZA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Susuz Kaymakamlığı tarafından hazırlanan projeyle kazandırılan "Susuz Şelalesi Mesire Alanı"na gelen vatandaşlar, burada hem piknik yapıp hem de seyir terasından şelaleyi izleme fırsatı yakalıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8vFw4YPYWUm_vbIQXBTITA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kışın da büyük kısmı buzla kaplanan şelaleye gelen ziyaretçiler, zaman zaman suyun aktığı yere inerek fotoğraf çektiriyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/v2VGDU_Tp0OFirIVIFkYwg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kış ve yaz mevsiminde etkili olan yağışlarla gür akan şelale, çevresini kaplayan yeşil örtüyle turistler için cazibe merkezi olmuş durumda.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BP5ynvJHAEaWYX1RNTJWJQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ziyaretçilerden Nazılcan Ecem Beşli, doğa harikası Susuz Şelalesi'ni çok beğendiğini belirterek, yerli ve yabancı turistleri bölgeye davet etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AoxkgwJoc0WaPp6nkr5bhg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yiN5019SNUGW-PiUJGPDVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-MHBkzOBiESxThWp5o3gpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XCkW9jGQeU-oHUEGqhfcVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lxXgKkW_JEqRDfvGf4Ke4A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Simav’da kestane dal kanseri ile biyolojik mücadele</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/simavda-kestane-dal-kanseri-ile-biyolojik-mucadele</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/simavda-kestane-dal-kanseri-ile-biyolojik-mucadele</guid>
<description><![CDATA[ Simav Orman İşletme Müdürlüğünce kestane ağaçlarına zarar veren kestane dal kanseri ile biyolojik mücadelenin sürdüğü bildirildi.Simav Orman İşletme Müdürlüğü Aksaz Orman İşletme Şefliğinde bulunan kestane ağaçlarına zarar veren kestane dal kanseri ile biyolojik mücadele çerçevesinde, kestane ağaçlarından alınan kanserli doku numuneleri Bolu Orman Bölge Müdürlüğü Orman Zararlıları ile Mücadele Laboratuvarına gönderilerek bu kanserli hücrelere uygun Hipovirulent (faydalı virüs) macunlar üretildi.Daha sonra kanserli dokulardaki hastalık ilerlemesini yavaşlatan ve iyileşme sağlayan hipovirulent macunlar numune alınan ağaçlardaki kanserli dokulara tatbik edildi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KyDYhqk6L0Ctg5ce2YUfCQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Simav’da, kestane, dal, kanseri, ile, biyolojik, mücadele</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KyDYhqk6L0Ctg5ce2YUfCQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Simav’da kestane dal kanseri ile biyolojik mücadele"><p>Simav Orman İşletme Müdürlüğünce kestane ağaçlarına zarar veren kestane dal kanseri ile biyolojik mücadelenin sürdüğü bildirildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZDjFd-pFFUy1yqkHflw5vg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Simav Orman İşletme Müdürlüğü Aksaz Orman İşletme Şefliğinde bulunan kestane ağaçlarına zarar veren kestane dal kanseri ile biyolojik mücadele çerçevesinde, kestane ağaçlarından alınan kanserli doku numuneleri Bolu Orman Bölge Müdürlüğü Orman Zararlıları ile Mücadele Laboratuvarına gönderilerek bu kanserli hücrelere uygun Hipovirulent (faydalı virüs) macunlar üretildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/746voVmq6EKToSFhEJXm1Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Daha sonra kanserli dokulardaki hastalık ilerlemesini yavaşlatan ve iyileşme sağlayan hipovirulent macunlar numune alınan ağaçlardaki kanserli dokulara tatbik edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R4bNXndtwUCCKEWevqZt3w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9rQOPyBrlUCyju_ah6n1XA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NVuoSHPMa0OAlU-PozqwcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sıcaklıklar ekosistemi etkiledi: Caretta carettaların cinsiyeti değişti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sicakliklar-ekosistemi-etkiledi-caretta-carettalarin-cinsiyeti-degisti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sicakliklar-ekosistemi-etkiledi-caretta-carettalarin-cinsiyeti-degisti</guid>
<description><![CDATA[ Dünya genelinde artan sıcaklıklar tüm canlıları etkilemeye devam ediyor. Deniz kaplumbağaları caretta carettaların mayıs ve haziranda başlayan yumurtlama döneminin ardından yumurtalarından çıkan yavrularının kürsel ısınma sebebiyle cinsiyetlerinin değişti açıklandı.Muğla&#039;nın Ortaca ilçesindeki İztuzu Plajı&#039;nda yumurtadan çıkan caretta caretta yavrularının denizle buluşma süreci başladı.Nesli tükenme riskiyle karşı karşıya bulunan canlılar arasında yer alan deniz kaplumbağaları caretta carettaların mayıs ve haziranda başlayan yumurtlama döneminin ardından yumurtalarından çıkan yavruları suyla buluşuyor.Küresel ısınmayla birlikte yavruların cinsiyetlerinde yaşanan değişim de devam ediyor.Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) görevlileri de yavru kaplumbağaların hayata tutunması için çalışma yapıyor.DEKAMER Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Yakup Kaska, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünün destekleriyle İztuzu&#039;nda 30 yılı aşkın süredir koruma çalışmalarının yürütüldüğünü söyledi.Kaska, ağustos ortasına kadar yumurtlamaların devam etmesini beklediklerini belirterek, &quot;Deniz kaplumbağalarının deniz suyunun ısınmasıyla çiftleşmelerinin erken başladığını biliyoruz. Ancak yavruların esas sıcaklıktan nasıl etkilendiğini araştırıyoruz.&quot; dedi.Yavruların insanlardaki gibi kromozoma sahip olmadığına işaret eden Kaska, &quot;Yavru gelişirken içinde bulunduğu ortamın sıcaklığına göre cinsiyetini değiştirir. Ortam sıcak olursa dişi, serin olursa erkek yavru çıkıyor. Şu ana kadar yaptığımız sıcaklık ölçümlerinde yavruların neredeyse yüzde 90&#039;ı dişi çıktı. Dolayısıyla geriye kalan yüzde 10&#039;luk erkek, popülasyonun devamı için yeterli olacak mı, bilmiyoruz.&quot; diye konuştu.Kaska, İztuzu Plajı&#039;nda şu ana kadar 730&#039;u aşan yuva sayısına ulaştıklarını, burada 250 civarında annenin yuva yaptığını vurgulayarak, ekiplerin şu ana kadar 4-5 bin civarında yavruyu denize gönderdiğini söyledi.Sezon sonunda yaklaşık 40 bin civarında yavrunun denize ulaşmasını beklediklerini anlatan Kaska, çalışmaların bu yönde sürdüğünü dile getirdi.Kaska, 2050 yılında dünyanın 1 derece daha ısınması durumunda yavruların hepsinin dişi çıkacağını, bunun için ne gibi önlemler almaları gerektiği konusunda farklı çalışmalara şimdiden başladıklarını dile getirdi.İztuzu Kumsalı&#039;nda da küresel ısınmanın etkisiyle deniz kaplumbağalarının bu yıl biraz daha erken yuva yapmaya başladığını bildiren Kaska, bunun ilk örneğinin Dalyan Kumsalı&#039;nda görüldüğünü, normalde 15 Mayıs gibi başlayan yuva yapımının bu yıl 22 Nisan&#039;da oluştuğunu kaydetti.Kaska, caretta carettaların doğduğu kumsala 25-30 yıl sonra tekrar döndüğünü aktararak, bu nedenle yavru çıkışlarının güvenli bir alanda yapılmasının şart olduğunu sözlerine ekledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o-mxRyu1HUCD8q_Z8lq4hA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sıcaklıklar, ekosistemi, etkiledi:, Caretta, carettaların, cinsiyeti, değişti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o-mxRyu1HUCD8q_Z8lq4hA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sıcaklıklar ekosistemi etkiledi: Caretta carettaların cinsiyeti değişti"><p>Dünya genelinde artan sıcaklıklar tüm canlıları etkilemeye devam ediyor. Deniz kaplumbağaları caretta carettaların mayıs ve haziranda başlayan yumurtlama döneminin ardından yumurtalarından çıkan yavrularının kürsel ısınma sebebiyle cinsiyetlerinin değişti açıklandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6JQDV3vHqU-v4nV35XM12A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muğla'nın Ortaca ilçesindeki İztuzu Plajı'nda yumurtadan çıkan caretta caretta yavrularının denizle buluşma süreci başladı.Nesli tükenme riskiyle karşı karşıya bulunan canlılar arasında yer alan deniz kaplumbağaları caretta carettaların mayıs ve haziranda başlayan yumurtlama döneminin ardından yumurtalarından çıkan yavruları suyla buluşuyor.Küresel ısınmayla birlikte yavruların cinsiyetlerinde yaşanan değişim de devam ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GD-C2cHS7E6t7co0Uap0vQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) görevlileri de yavru kaplumbağaların hayata tutunması için çalışma yapıyor.DEKAMER Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Yakup Kaska, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünün destekleriyle İztuzu'nda 30 yılı aşkın süredir koruma çalışmalarının yürütüldüğünü söyledi.Kaska, ağustos ortasına kadar yumurtlamaların devam etmesini beklediklerini belirterek, "Deniz kaplumbağalarının deniz suyunun ısınmasıyla çiftleşmelerinin erken başladığını biliyoruz. Ancak yavruların esas sıcaklıktan nasıl etkilendiğini araştırıyoruz." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PiakxkTQNUyhH1JQB0q2Yg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yavruların insanlardaki gibi kromozoma sahip olmadığına işaret eden Kaska, "Yavru gelişirken içinde bulunduğu ortamın sıcaklığına göre cinsiyetini değiştirir. Ortam sıcak olursa dişi, serin olursa erkek yavru çıkıyor. Şu ana kadar yaptığımız sıcaklık ölçümlerinde yavruların neredeyse yüzde 90'ı dişi çıktı. Dolayısıyla geriye kalan yüzde 10'luk erkek, popülasyonun devamı için yeterli olacak mı, bilmiyoruz." diye konuştu.Kaska, İztuzu Plajı'nda şu ana kadar 730'u aşan yuva sayısına ulaştıklarını, burada 250 civarında annenin yuva yaptığını vurgulayarak, ekiplerin şu ana kadar 4-5 bin civarında yavruyu denize gönderdiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P3nS_h9TgUqsVI9FYBvKZg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sezon sonunda yaklaşık 40 bin civarında yavrunun denize ulaşmasını beklediklerini anlatan Kaska, çalışmaların bu yönde sürdüğünü dile getirdi.Kaska, 2050 yılında dünyanın 1 derece daha ısınması durumunda yavruların hepsinin dişi çıkacağını, bunun için ne gibi önlemler almaları gerektiği konusunda farklı çalışmalara şimdiden başladıklarını dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Y-4A_7BoUEiVI7oZEtkutg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İztuzu Kumsalı'nda da küresel ısınmanın etkisiyle deniz kaplumbağalarının bu yıl biraz daha erken yuva yapmaya başladığını bildiren Kaska, bunun ilk örneğinin Dalyan Kumsalı'nda görüldüğünü, normalde 15 Mayıs gibi başlayan yuva yapımının bu yıl 22 Nisan'da oluştuğunu kaydetti.Kaska, caretta carettaların doğduğu kumsala 25-30 yıl sonra tekrar döndüğünü aktararak, bu nedenle yavru çıkışlarının güvenli bir alanda yapılmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anne ayı ile 2 yavrusunun oyunu kamerada</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anne-ayi-ile-2-yavrusunun-oyunu-kamerada</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anne-ayi-ile-2-yavrusunun-oyunu-kamerada</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan ile Tunceli arasındaki Munzur Dağları’nda bir anne ayı ile iki yavrusunun neşeli anlarını doğa fotoğrafçıları kaydetti. Bir grup fotoğrafçı yürüyüş sırasında ayı ailesine denk gelince kamerayla çekim yaptı. İşte belgeselleri aratmayan o görüntüler... ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WLN9h7zWK0efN09nufPyWQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anne, ayı, ile, yavrusunun, oyunu, kamerada</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WLN9h7zWK0efN09nufPyWQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Anne ayı ile 2 yavrusunun oyunu kamerada"><p>Erzincan ile Tunceli arasındaki Munzur Dağları’nda bir anne ayı ile iki yavrusunun neşeli anlarını doğa fotoğrafçıları kaydetti. Bir grup fotoğrafçı yürüyüş sırasında ayı ailesine denk gelince kamerayla çekim yaptı. İşte belgeselleri aratmayan o görüntüler...</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul&amp;apos;da sonbahar rotası önerisi: Atatürk Arboretumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-sonbahar-rotasi-oenerisi-ataturk-arboretumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-sonbahar-rotasi-oenerisi-ataturk-arboretumu</guid>
<description><![CDATA[ Dünyada türünün en büyük örnekleri arasında yer alan ve 1602 egzotik, 403 endemik bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, ziyaretçilerine sonbaharın tüm renklerinin yansıdığı eşsiz bir manzara sunuyor.Dünyada türünün en büyük örnekleri arasında yer alan Atatürk Arboretumu, ziyaretçilerine sonbaharın tüm renklerinin yansıdığı eşsiz bir manzara sunuyor.
Prof. Dr. Hayrettin Kayacık tarafından araştırma ve gözlem amacıyla 1949&#039;da kurulan Atatürk Arboretumu, araştırma kurumlarının, bilim insanlarının ve doğa severlerin incelemelerine, bilimsel araştırmalarına açık bir laboratuvar olarak hizmet vermesinin yanı sıra 2011&#039;den bu yana ziyaretçileri de ağırlıyor.Belgrad Ormanı&#039;nın güneydoğusunda 296 hektarlık orman parçası üzerinde kurulu, 1.602 egzotik, 403 endemik bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, her mevsim olduğu gibi sonbaharda da kentin gürültüsünden uzaklaşmak ve mevsimin güzelliklerini yaşamak isteyenlerden yoğun ilgi görüyor.İçerisinde bulunan 3 suni göleti ve bitki çeşitliğiyle mevsimin güzelliklerini yaşamak isteyenlerin ilgi odağı arboretumda, ziyaretçiler sonbahar renkleri olan sarı, kahverengi ve yeşilin tüm tonlarını keşfederken, fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor.Atatürk Arboretumu&#039;nu, yıllık ortalama 200 bin kişi ziyaret ediyor.Yiyecek ve içecekle girilmesine izin verilmeyen canlı ağaç parkını, üniversite öğrencileri ve akademisyenler de bilimsel çalışmaları için ziyaret ediyor. Bilimsel araştırma ve gözlem dışında film, katalog ve düğün çekimleri için tercih edilen mekanların başında gelen Atatürk Arboretumu, pazartesi günleri ziyarete kapalı.Sarıyer, Kemerburgaz-Bahçeköy Yolu üzerindeki arboretum için oluşturulan internet sitesi üzerinden online bilet alınabiliyor.
Atatürk Arboretumu&#039;na giriş ücretleri hafta içi ve hafta sonu olduğunda değişiyor.

Hafta içi tam 7.50 TL, öğrenci 2.50 TL.
Hafta sonu tam 20 TL, öğrenci 7.50 TL.

Müze kart burada geçerli değil. Bayram tatillerinde de hafta sonu fiyatları geçerli oluyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Fo8mJhM790OZ_ueVLxE3ow.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbulda, sonbahar, rotası, önerisi:, Atatürk, Arboretumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Fo8mJhM790OZ_ueVLxE3ow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İstanbul'da sonbahar rotası önerisi: Atatürk Arboretumu"><p>Dünyada türünün en büyük örnekleri arasında yer alan ve 1602 egzotik, 403 endemik bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, ziyaretçilerine sonbaharın tüm renklerinin yansıdığı eşsiz bir manzara sunuyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/B-GnQfdBBE271Jb-UZKO6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünyada türünün en büyük örnekleri arasında yer alan Atatürk Arboretumu, ziyaretçilerine sonbaharın tüm renklerinin yansıdığı eşsiz bir manzara sunuyor.
Prof. Dr. Hayrettin Kayacık tarafından araştırma ve gözlem amacıyla 1949'da kurulan Atatürk Arboretumu, araştırma kurumlarının, bilim insanlarının ve doğa severlerin incelemelerine, bilimsel araştırmalarına açık bir laboratuvar olarak hizmet vermesinin yanı sıra 2011'den bu yana ziyaretçileri de ağırlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WplwZfkHy06XED_kcxUGuw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Belgrad Ormanı'nın güneydoğusunda 296 hektarlık orman parçası üzerinde kurulu, 1.602 egzotik, 403 endemik bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, her mevsim olduğu gibi sonbaharda da kentin gürültüsünden uzaklaşmak ve mevsimin güzelliklerini yaşamak isteyenlerden yoğun ilgi görüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tl7tx1iP5kyBX6xX1WvQ8Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İçerisinde bulunan 3 suni göleti ve bitki çeşitliğiyle mevsimin güzelliklerini yaşamak isteyenlerin ilgi odağı arboretumda, ziyaretçiler sonbahar renkleri olan sarı, kahverengi ve yeşilin tüm tonlarını keşfederken, fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pLxNqG085kefbzQGivxV4Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Atatürk Arboretumu'nu, yıllık ortalama 200 bin kişi ziyaret ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/B-_86fj2H029cmAmx4Rwfw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yiyecek ve içecekle girilmesine izin verilmeyen canlı ağaç parkını, üniversite öğrencileri ve akademisyenler de bilimsel çalışmaları için ziyaret ediyor. Bilimsel araştırma ve gözlem dışında film, katalog ve düğün çekimleri için tercih edilen mekanların başında gelen Atatürk Arboretumu, pazartesi günleri ziyarete kapalı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aCJXu-7_jUWVKw7HkCYwxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sarıyer, Kemerburgaz-Bahçeköy Yolu üzerindeki arboretum için oluşturulan internet sitesi üzerinden online bilet alınabiliyor.
Atatürk Arboretumu'na giriş ücretleri hafta içi ve hafta sonu olduğunda değişiyor.

Hafta içi tam 7.50 TL, öğrenci 2.50 TL.
Hafta sonu tam 20 TL, öğrenci 7.50 TL.

Müze kart burada geçerli değil. Bayram tatillerinde de hafta sonu fiyatları geçerli oluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vWVDT6CFsEe9j9oL1NOmiA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PVvYjwHNUk-iHAtJtcZong.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h9J672AJ4EKbdDfj0Qi8fw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yGPG248Gq0m9z84i68RJsQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KsAfiwPQm0-0yU3e3MxHlA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5b5CH0wlvkicN9pGaFyIog.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pxo2a9g-G0-5k0uPdrCqGQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BnGMRZLsWkeB4mETbk6kdw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rDX4Th8er0iyzeVV07b3Rg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UkV-Pnne1EaAdst3c05GJw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye&amp;apos;den izlenecek mi? (2022 yılı gök olayları takvimi)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-ne-zaman-gunes-tutulmasi-turkiyeden-izlenecek-mi-2022-yili-goek-olaylari-takvimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-ne-zaman-gunes-tutulmasi-turkiyeden-izlenecek-mi-2022-yili-goek-olaylari-takvimi</guid>
<description><![CDATA[ Güneş tutulması ne zaman? sorusunun yanıtı, önemli doğa olaylarını yakından takip eden vatandaşlar tarafından sorgulanmaya devam ediyor. 2022 yılı önemli gök olayları arasında yer alan parçalı güneş tutulmasının gerçekleşeceği tarih belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye&#039;den izlenecek mi?2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte, bu yıl ikincisi gerçekleşecek güneş tutulmasının ne zaman gerçekleşeceği belli oldu. Doğa olaylarını izlemeyi seven kişiler ise güneş tutulmasının Türkiye&#039;den izlenebilip izlenemeyeceğini merak ediyor. Peki, güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye&#039;den izlenecek mi?  GÜNEŞ TUTULMASI NE ZAMAN?  2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte güneş tutulmasının ne zaman yaşanacağı belli oldu.  Buna göre; Parçalı güneş tutulması 25 Ekim 2022 Salı Günü saat 13.00‘da başlayacak ve tutulma ülkemizde kısmen gözlemlenebilecek.GÜNEŞ TUTULMASI NEDİR?  Güneş tutulması, Ay&#039;ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve bunun sonucunda da Ay&#039;ın Güneş&#039;i kısmen ya da tümüyle örtmesi nedeniyle gözlemlenen doğa olayıdır.  Tutulmanın olması için Ay&#039;ın yeni ay evresinde olması ve Dünya&#039;ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya&#039;nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EoU32RK3Ak6VKg22ApuMRg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Güneş, tutulması, zaman, Güneş, tutulması, Türkiyeden, izlenecek, mi, 2022, yılı, gök, olayları, takvimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EoU32RK3Ak6VKg22ApuMRg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye'den izlenecek mi? (2022 yılı gök olayları takvimi)"><p>Güneş tutulması ne zaman? sorusunun yanıtı, önemli doğa olaylarını yakından takip eden vatandaşlar tarafından sorgulanmaya devam ediyor. 2022 yılı önemli gök olayları arasında yer alan parçalı güneş tutulmasının gerçekleşeceği tarih belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye'den izlenecek mi?</p>2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte, bu yıl ikincisi gerçekleşecek güneş tutulmasının ne zaman gerçekleşeceği belli oldu. Doğa olaylarını izlemeyi seven kişiler ise güneş tutulmasının Türkiye'den izlenebilip izlenemeyeceğini merak ediyor. Peki, güneş tutulması ne zaman? Güneş tutulması Türkiye'den izlenecek mi?  <strong>GÜNEŞ TUTULMASI NE ZAMAN?</strong>  2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte güneş tutulmasının ne zaman yaşanacağı belli oldu.  Buna göre; Parçalı güneş tutulması 25 Ekim 2022 Salı Günü saat 13.00‘da başlayacak ve tutulma ülkemizde kısmen gözlemlenebilecek.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2S8RoIrWqEaqiv4-RT-n_Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>GÜNEŞ TUTULMASI NEDİR?</strong>  Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve bunun sonucunda da Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi nedeniyle gözlemlenen doğa olayıdır.  Tutulmanın olması için Ay'ın yeni ay evresinde olması ve Dünya'ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ay tutulması ne zaman? Ay tutulması Türkiye&amp;apos;den izlenecek mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ay-tutulmasi-ne-zaman-ay-tutulmasi-turkiyeden-izlenecek-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ay-tutulmasi-ne-zaman-ay-tutulmasi-turkiyeden-izlenecek-mi</guid>
<description><![CDATA[ Ay tutulmasının ne zaman yaşanacağı, gök olaylarını izlemeyi seven birçok kişi tarafından merak edilmeye başladı. Bu yıl ikincisi gerçekleşecek olan tam ay tutulmasının hangi tarihte meydana geleceği araştırılıyor. 2022 yılı gök olayları takvimiyle birlikte ay tutulmasının ne zaman olacağı ve Türkiye&#039;den izlenip izlenemeyeceği belli oldu. İşte ayrıntılar.2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte, bu yıl ikincisi gerçekleşecek tam ay tutulmasının ne zaman olacağı belli oldu. Doğa olaylarını izlemeyi seven kişiler ise ay tutulmasının Türkiye&#039;den izlenebilip izlenemeyeceğini merak ediyor. Peki, ay tutulması ne zaman? Ay tutulması Türkiye&#039;den izlenecek mi?  AY TUTULMASI NE ZAMAN?  2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte ay tutulmasının ne zaman yaşanacağı belli oldu.  Buna göre; Tam ay tutulması 8 Kasım 2022 Salı Günü saat 14.00‘da başlayacak.AY TUTULMASI TÜRKİYE&#039;DEN İZLENEBİLECEK Mİ?  8 Kasım tarihinde gerçekleşecek olan ay tutulması, Avrupa, Afrika ve Asya&#039;dan gözlenebilecek. Ancak tutulma Türkiye&#039;de gündüz saatine denk geldiği ve hava aydınlık olacağı için görülemeyecek. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iXSOZAh6Nkm0dSSkT2wsnw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>tutulması, zaman, tutulması, Türkiyeden, izlenecek, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iXSOZAh6Nkm0dSSkT2wsnw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ay tutulması ne zaman? Ay tutulması Türkiye'den izlenecek mi?"><p>Ay tutulmasının ne zaman yaşanacağı, gök olaylarını izlemeyi seven birçok kişi tarafından merak edilmeye başladı. Bu yıl ikincisi gerçekleşecek olan tam ay tutulmasının hangi tarihte meydana geleceği araştırılıyor. 2022 yılı gök olayları takvimiyle birlikte ay tutulmasının ne zaman olacağı ve Türkiye'den izlenip izlenemeyeceği belli oldu. İşte ayrıntılar.</p><p>2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte, bu yıl ikincisi gerçekleşecek tam ay tutulmasının ne zaman olacağı belli oldu. </p><p>Doğa olaylarını izlemeyi seven kişiler ise ay tutulmasının Türkiye'den izlenebilip izlenemeyeceğini merak ediyor. Peki, ay tutulması ne zaman? Ay tutulması Türkiye'den izlenecek mi?  <strong>AY TUTULMASI NE ZAMAN?</strong>  2022 yılı önemli gök olayları takviminin yayımlanmasıyla birlikte ay tutulmasının ne zaman yaşanacağı belli oldu.  Buna göre; Tam ay tutulması 8 Kasım 2022 Salı Günü saat 14.00‘da başlayacak.</p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UNtTv8VkK0C3T6bWGpAXdw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>AY TUTULMASI TÜRKİYE'DEN İZLENEBİLECEK Mİ?</strong>  8 Kasım tarihinde gerçekleşecek olan ay tutulması, Avrupa, Afrika ve Asya'dan gözlenebilecek. Ancak tutulma Türkiye'de gündüz saatine denk geldiği ve hava aydınlık olacağı için görülemeyecek.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul&amp;apos;da sonbahar güzelliği yaşayabileceğiniz 5 orman</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-sonbahar-guzelligi-yasayabileceginiz-5-orman</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-sonbahar-guzelligi-yasayabileceginiz-5-orman</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul çoğu zaman yoğun ve bunaltıcı olabiliyor. Özellikle kış aylarının yaklaştığı bu dönemde şehrin bizi içine çeken karmaşasından biraz olsun uzaklaşmak, doğanın içinde ruhumuzu dinlendirmek ve tertemiz hava solumak için İstanbul’da gidebileceğimiz beş orman bulunuyor. Üstelik İstanbul’un her mevsim görmeye değer bu ormanlarında sonbahar güzelliğini şehirden uzaklaşmadan da yaşayabiliriz.


İşte İstanbul’un o ormanları...Avrupa Yakası’nda yer alan ve akla ilk gelen yerlerden birisi Belgrad Ormanı... İstanbul&#039;un en geniş ormanlık alanı olarak bilinen, uzun yürüyüş parkurlarına sahip bu ormanda aileniz ve arkadaşlarınızla yürüyüş yapabilir, piknik alanlarında vakit geçirebilirsiniz. Belgrad, içinde bulundurduğu birbirinden farklı binlerce ağaç, kuş ve bitki çeşidiyle bu sonbahar da bize görülmeye değer bir tabiat sunuyor.Anadolu Yakası’nda şehrin tam ortasında yer alan, sonbaharda görülmeye değer bir başka yeşil alan ise Aydos Ormanı. Şehrin karmaşasından uzaklaşıp huzur bulabileceğiniz bu ormanda keşfedebileceğiniz birçok yer ve etkinlik var. Aydos Tepesi ve Aydos Gölü mutlaka görmeniz gereken yerler arasında. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili gölde deniz bisikletiyle gezebilir, mesire alanında piknik yapabilir, parkurlarda yürüyüş yapabilir ya da koşabilirsiniz. Hatta doğayla iç içe bir noktada kamp yapabilir ve gölde balık tutabilirsiniz.Anadolu Yakası&#039;nda bulunan Ayhan Şahenk Sevgi Ormanı, aynı zamanda Karadeniz kıyılarının çok yakınında yer alıyor. Geniş yürüyüş yollarına sahip bu ormanda kamp yapabilir, piknik alanlarında sevdiklerinizle huzurlu vakit geçirebilirsiniz. Beykoz&#039;da konumlanan sevgi ormanı şu an geçiçi olarak kapalı.Anadolu Yakası’nda sonbahar güzelliğini yaşayabileceğiniz bir başka rota ise Alemdağ Ormanı. İstanbul’un en yüksek ikinci tepesi olan Alemdağ’da yürüyüş, dağ koşusu ve bisiklet gibi birçok spor aktivetesi yapabilir sakin ve huzurlu bir gün geçirebilirsiniz.Avrupa Yakası’nda Belgrad Ormanı&#039;nın devamı niteliğinde olan bu orman özellikle çiftlerin çok geldiği bir yer. Özellikle bu mevsim görülmeye değer bu ormanda uzun yürüyüşler yapabilir temiz havanın tadını çıkarabilirsiniz.Anadolu Yakası’nda temiz hava ve orman kokusu alabileceğiniz Taşdelen Ormanı, doğal su kaynakları, yürüyüş alanları ve piknik yerleriyle sonbaharın tadını çıkarabileceğiniz ormanlardan bir tanesi. Bu yemyeşil alanda kamp yapabilir, keyifli bir hafta sonu geçirebilirsiniz. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7l16b6A7B0untRrY0ay1Xg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbulda, sonbahar, güzelliği, yaşayabileceğiniz, orman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7l16b6A7B0untRrY0ay1Xg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İstanbul'da sonbahar güzelliği yaşayabileceğiniz 5 orman"><p>İstanbul çoğu zaman yoğun ve bunaltıcı olabiliyor. Özellikle kış aylarının yaklaştığı bu dönemde şehrin bizi içine çeken karmaşasından biraz olsun uzaklaşmak, doğanın içinde ruhumuzu dinlendirmek ve tertemiz hava solumak için İstanbul’da gidebileceğimiz beş orman bulunuyor. Üstelik İstanbul’un her mevsim görmeye değer bu ormanlarında sonbahar güzelliğini şehirden uzaklaşmadan da yaşayabiliriz.


İşte İstanbul’un o ormanları...</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/e4GayaPSwUerok0I-T4dSQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Avrupa Yakası’nda yer alan ve akla ilk gelen yerlerden birisi Belgrad Ormanı... İstanbul'un en geniş ormanlık alanı olarak bilinen, uzun yürüyüş parkurlarına sahip bu ormanda aileniz ve arkadaşlarınızla yürüyüş yapabilir, piknik alanlarında vakit geçirebilirsiniz. Belgrad, içinde bulundurduğu birbirinden farklı binlerce ağaç, kuş ve bitki çeşidiyle bu sonbahar da bize görülmeye değer bir tabiat sunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3Bxii7ShUk-QgXfHpUfzUQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anadolu Yakası’nda şehrin tam ortasında yer alan, sonbaharda görülmeye değer bir başka yeşil alan ise Aydos Ormanı. Şehrin karmaşasından uzaklaşıp huzur bulabileceğiniz bu ormanda keşfedebileceğiniz birçok yer ve etkinlik var. Aydos Tepesi ve Aydos Gölü mutlaka görmeniz gereken yerler arasında. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili gölde deniz bisikletiyle gezebilir, mesire alanında piknik yapabilir, parkurlarda yürüyüş yapabilir ya da koşabilirsiniz. Hatta doğayla iç içe bir noktada kamp yapabilir ve gölde balık tutabilirsiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TiFPspxCO0WJvu92PZ9LYg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anadolu Yakası'nda bulunan Ayhan Şahenk Sevgi Ormanı, aynı zamanda Karadeniz kıyılarının çok yakınında yer alıyor. Geniş yürüyüş yollarına sahip bu ormanda kamp yapabilir, piknik alanlarında sevdiklerinizle huzurlu vakit geçirebilirsiniz. Beykoz'da konumlanan sevgi ormanı şu an geçiçi olarak kapalı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/siqMImAWck-2XrklQ9ZWxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anadolu Yakası’nda sonbahar güzelliğini yaşayabileceğiniz bir başka rota ise Alemdağ Ormanı. İstanbul’un en yüksek ikinci tepesi olan Alemdağ’da yürüyüş, dağ koşusu ve bisiklet gibi birçok spor aktivetesi yapabilir sakin ve huzurlu bir gün geçirebilirsiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R0d8-ejpq0iIEBxJLlKTLA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Avrupa Yakası’nda Belgrad Ormanı'nın devamı niteliğinde olan bu orman özellikle çiftlerin çok geldiği bir yer. Özellikle bu mevsim görülmeye değer bu ormanda uzun yürüyüşler yapabilir temiz havanın tadını çıkarabilirsiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_L9wc-U9806gZopGAMskEQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anadolu Yakası’nda temiz hava ve orman kokusu alabileceğiniz Taşdelen Ormanı, doğal su kaynakları, yürüyüş alanları ve piknik yerleriyle sonbaharın tadını çıkarabileceğiniz ormanlardan bir tanesi. Bu yemyeşil alanda kamp yapabilir, keyifli bir hafta sonu geçirebilirsiniz.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sonbaharda açan çiçekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sonbaharda-acan-cicekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sonbaharda-acan-cicekler</guid>
<description><![CDATA[ Yaz ile birlikte güneşli günleri geride bırakıyor olsak da doğa kendini yenilemeye devam ediyor. Havaların yavaş yavaş soğumaya başladığı sonbahar mevsiminde çiçek açan bitkiler, renkli görünümleriyle bahar havasını yaşatıyor. İşte sonbaharda açan çiçekler...KardelenZakkumZambakAster (Yıldızpatı)Cadı FındığıDikenli İğdeKamelyaEkinezya ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mX2PXcS60keQnfLbnnUgMw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sonbaharda, açan, çiçekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mX2PXcS60keQnfLbnnUgMw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sonbaharda açan çiçekler"><p>Yaz ile birlikte güneşli günleri geride bırakıyor olsak da doğa kendini yenilemeye devam ediyor. Havaların yavaş yavaş soğumaya başladığı sonbahar mevsiminde çiçek açan bitkiler, renkli görünümleriyle bahar havasını yaşatıyor. İşte sonbaharda açan çiçekler...</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gDVF44LuQE2CNAUOBKg5mw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kardelen</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ai4Y00v-U0eKuKbJLR2IXw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Zakkum</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HS2rnJmL5kScxGhZW1zgRw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Zambak</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XieP5jpFNEeYEMbmj7BlEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Aster (Yıldızpatı)</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rsk1oMwGok2gZALpCKNYkw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Cadı Fındığı</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4fCbQgsg5US4H5ww-tMGkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dikenli İğde</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/r85cwszCIUCaR2-1E9MPgg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kamelya</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iYQiGamyO0emk3KAegKv3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ekinezya</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güneş tutulması depremi tetikler mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-depremi-tetikler-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-depremi-tetikler-mi</guid>
<description><![CDATA[ Bugün yaşanan güneş tutulması öncesinde birçok kişi de bir yandan depremle ilişiği olup olmadığını sorgulamaya başladı. 17 Ağustos 1999 depreminden önce de meydana gelen güneş tutulması, yine gerçekleşmesi nedeniyle kafalarda soru işareti bıraktı. Jeoloji Uzmanı ve Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, 8 Ekim&#039;de  sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla, depremin güneş tutulmasıyla bir ilişkisi olup olmadığına yönelik sorulara yanıt vermişti. İşte ayrıntılar.Güneş tutulması depremi tetikler mi? sorusuna yanıt arayan birçok kişiye, Jeoloji Uzmanı Prof. Dr. Naci Görür&#039;ün açıklamaları yanıt oldu.
8 Ekim 2022 tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden güneş tutulması ve deprem ilişiği hakkında açıklamalar yapan uzman isim, merak edilen soruya yanıt vermişti.Prof. Dr. Naci Görür, güneş tutulmalarının depremlere olası etkisine dair, 8 Ekim tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapmıştı.Güneş tutulmasıyla ilgili takipçilerinden gelen soruları yanıtlayan Görür, şu ifadelerini kullanmıştı:
&quot;Kimi takipcilerim soruyor. Bu ay güneş tutulması olacak. 17 Ağustos 1999 depreminden önce de olmuştu. Endişeliyiz hocam ya tekrar olursa diyorlar. Ay Dünya ile Güneş arasına girdiğinde bu olay gerçekleşir.Bu olay sırasında üç gezegen de aynı sırada olduğu için Dünya üzerine daha fazla çekim uygularlar. Bu çekim hem hidrosferde hem de litosferde kabarmalara neden olur. Kimi zaman litosferdeki kabarma 25-30 cm varabilir. Normalde bu çekim kuvveti büyük depremlere neden olmaz.Ancak kimi yerlerdeki faylar aşırı stres biriktirmiş ve deprem üretmeye zaten hazır hale gelmiş ise o faylar üzerinde depreme neden olabilir. Yani bardağı taşıran son damla rolü oynayabilir. Sevgiyle.&quot;Bugün gerçekleşmeye başlayan güneş tutulması Türkiye&#039;den görülmeye başlandı. 
TÜBİTAK verilerine göre; en yüksek tutulma oranı Doğu illerinde gerçekleşecek.İstanbul&#039;da ise maksimum örtünme saat 13.47&#039;de yaşanacak.Güneş tutulması, Ay&#039;ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay&#039;ın Güneş&#039;i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır.Tutulmanın olması için Ay&#039;ın yeni ay evresinde olması ve Dünya&#039;ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya&#039;nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir.
Bir yıl içinde Ay, Dünya çevresinde yaklaşık on iki kez dönmesine karşın, Ay&#039;ın yörünge düzlemi ile Dünya&#039;nın yörünge düzlemi arasında beş derece kadar bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş&#039;in tam önünden geçmez ve dolayısıyla bu çakışma seyrek olarak oluşur.Bu yüzden, yılda iki ile beş arasında Güneş tutulması gözlemlenir. Bunlardan en çok ikisi tam tutulma olabilir.
Güneş tutulması Dünya üzerinde dar bir koridor izler. Bu yüzden herhangi bir bölge için Güneş tutulması çok ender bir olaydır. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0yHmhwdSuUmBhXaoQae6mg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Güneş, tutulması, depremi, tetikler, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0yHmhwdSuUmBhXaoQae6mg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Güneş tutulması depremi tetikler mi?"><p>Bugün yaşanan güneş tutulması öncesinde birçok kişi de bir yandan depremle ilişiği olup olmadığını sorgulamaya başladı. 17 Ağustos 1999 depreminden önce de meydana gelen güneş tutulması, yine gerçekleşmesi nedeniyle kafalarda soru işareti bıraktı. Jeoloji Uzmanı ve Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, 8 Ekim'de  sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla, depremin güneş tutulmasıyla bir ilişkisi olup olmadığına yönelik sorulara yanıt vermişti. İşte ayrıntılar.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AVXwgAVXFE6mxcGk-555wQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Güneş tutulması depremi tetikler mi? sorusuna yanıt arayan birçok kişiye, Jeoloji Uzmanı Prof. Dr. Naci Görür'ün açıklamaları yanıt oldu.
8 Ekim 2022 tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden güneş tutulması ve deprem ilişiği hakkında açıklamalar yapan uzman isim, merak edilen soruya yanıt vermişti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-bPu0NrTQUON_nn4GYkdtg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Prof. Dr. Naci Görür, güneş tutulmalarının depremlere olası etkisine dair, 8 Ekim tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapmıştı.Güneş tutulmasıyla ilgili takipçilerinden gelen soruları yanıtlayan Görür, şu ifadelerini kullanmıştı:
"Kimi takipcilerim soruyor. Bu ay güneş tutulması olacak. 17 Ağustos 1999 depreminden önce de olmuştu. Endişeliyiz hocam ya tekrar olursa diyorlar. Ay Dünya ile Güneş arasına girdiğinde bu olay gerçekleşir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XMU1EaoX4ECgBsWY6nDtWw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu olay sırasında üç gezegen de aynı sırada olduğu için Dünya üzerine daha fazla çekim uygularlar. Bu çekim hem hidrosferde hem de litosferde kabarmalara neden olur. Kimi zaman litosferdeki kabarma 25-30 cm varabilir. Normalde bu çekim kuvveti büyük depremlere neden olmaz.Ancak kimi yerlerdeki faylar aşırı stres biriktirmiş ve deprem üretmeye zaten hazır hale gelmiş ise o faylar üzerinde depreme neden olabilir. Yani bardağı taşıran son damla rolü oynayabilir. Sevgiyle."</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Os6hEZ4okkGaZ037UtNFvw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bugün gerçekleşmeye başlayan güneş tutulması Türkiye'den görülmeye başlandı. 
TÜBİTAK verilerine göre; en yüksek tutulma oranı Doğu illerinde gerçekleşecek.İstanbul'da ise maksimum örtünme saat 13.47'de yaşanacak.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eEK2avfxzkCGZ_V26dqLjw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8QQGMbryHk6AWeHjQzy6lA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tutulmanın olması için Ay'ın yeni ay evresinde olması ve Dünya'ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir.
Bir yıl içinde Ay, Dünya çevresinde yaklaşık on iki kez dönmesine karşın, Ay'ın yörünge düzlemi ile Dünya'nın yörünge düzlemi arasında beş derece kadar bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş'in tam önünden geçmez ve dolayısıyla bu çakışma seyrek olarak oluşur.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JzmKB5kUsEukJG8LzrJgAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu yüzden, yılda iki ile beş arasında Güneş tutulması gözlemlenir. Bunlardan en çok ikisi tam tutulma olabilir.
Güneş tutulması Dünya üzerinde dar bir koridor izler. Bu yüzden herhangi bir bölge için Güneş tutulması çok ender bir olaydır.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kertenkeleler düşünülenden 35 milyon yıl önceye dayanıyor olabilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kertenkeleler-dusunulenden-35-milyon-yil-oenceye-dayaniyor-olabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kertenkeleler-dusunulenden-35-milyon-yil-oenceye-dayaniyor-olabilir</guid>
<description><![CDATA[ İngiltere&#039;de yapılan bir araştırmaya göre kertenkelelerin varlığı, düşünülenden 35 milyon yıl daha önceye dayanıyor olabilir.BBC&#039;nin haberine göre, İngiltere&#039;deki Bristol Üniversitesinin yaptığı keşifte, Ulusal Tarih Müzesi&#039;nin deposunda 1950&#039;lerden bu yana bulunan bir sürüngenin kalıntıları, bilgisayarlı tomografiyle incelendi ve üç boyutlu hali canlandırıldı.  Yapılan inceleme sonucunda, türü bilinmeyen sürüngenin modern kertenkelelerle yakından bağlantılı olabileceği ve kökeninin düşünülenden 35 milyon yıl daha önceye dayanıyor olabileceği ortaya konuldu.  Araştırmayı yürüten Dr. David Whiteside, &quot;İncelenen fosil, 240 milyon yıl önce &#039;Squamatlar&#039;dan ayrılan Rhynchocephalia grubundaki tek hayatta kalan Yeni Zelanda tuatara&#039;nın yakın bir akrabası olan yaygın bir sürüngendi&quot; dedi.  &quot;Fosili ve üç boyutlu halini incelemeye devam ettikçe günümüzdeki kertenkelelerle daha yakından bağlantılı olduğuna ikna olmaya başladık.&quot; ifadelerini kullanan Whiteside, bu fosilin çok özel olduğunu ve &quot;son yıllarda yapılan en önemli keşif olabileceğini&quot; vurguladı.  Araştırmacılar, fosilin keskin dişlerine atıfta bulunarak yaptıkları keşfe &quot;küçük kasap&quot; anlamına gelen &quot;Cryptovaranoides microlanius&quot; adını verdi.  Kertenkelelerin kökeninin, geç Orta Jura (Jurassic) dönemine uzandığı düşünülürken yeni araştırmayla bu canlıların Geç Triyas (Triassic) döneminde (237-201 milyon yıl önce) yaşamış olabileceği tespit edildi.  İncelenen fosilin, &quot;Squamata&quot; olarak adlandırılan kertenkelelerin ve yılanların kökenine ilişkin tüm tahminleri ve evrim hızları hakkındaki varsayımları etkilediği belirtiliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8bg-GLeHr0-6bHSYKA4MgQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kertenkeleler, düşünülenden, milyon, yıl, önceye, dayanıyor, olabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8bg-GLeHr0-6bHSYKA4MgQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kertenkeleler düşünülenden 35 milyon yıl önceye dayanıyor olabilir"><p>İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre kertenkelelerin varlığı, düşünülenden 35 milyon yıl daha önceye dayanıyor olabilir.</p>BBC'nin haberine göre, İngiltere'deki Bristol Üniversitesinin yaptığı keşifte, Ulusal Tarih Müzesi'nin deposunda 1950'lerden bu yana bulunan bir sürüngenin kalıntıları, bilgisayarlı tomografiyle incelendi ve üç boyutlu hali canlandırıldı.  Yapılan inceleme sonucunda, türü bilinmeyen sürüngenin modern kertenkelelerle yakından bağlantılı olabileceği ve kökeninin düşünülenden 35 milyon yıl daha önceye dayanıyor olabileceği ortaya konuldu.  Araştırmayı yürüten Dr. David Whiteside, "İncelenen fosil, 240 milyon yıl önce 'Squamatlar'dan ayrılan Rhynchocephalia grubundaki tek hayatta kalan Yeni Zelanda tuatara'nın yakın bir akrabası olan yaygın bir sürüngendi" dedi.  "Fosili ve üç boyutlu halini incelemeye devam ettikçe günümüzdeki kertenkelelerle daha yakından bağlantılı olduğuna ikna olmaya başladık." ifadelerini kullanan Whiteside, bu fosilin çok özel olduğunu ve "son yıllarda yapılan en önemli keşif olabileceğini" vurguladı.  Araştırmacılar, fosilin keskin dişlerine atıfta bulunarak yaptıkları keşfe "küçük kasap" anlamına gelen "Cryptovaranoides microlanius" adını verdi.  Kertenkelelerin kökeninin, geç Orta Jura (Jurassic) dönemine uzandığı düşünülürken yeni araştırmayla bu canlıların Geç Triyas (Triassic) döneminde (237-201 milyon yıl önce) yaşamış olabileceği tespit edildi.  İncelenen fosilin, "Squamata" olarak adlandırılan kertenkelelerin ve yılanların kökenine ilişkin tüm tahminleri ve evrim hızları hakkındaki varsayımları etkilediği belirtiliyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğu Anadolu&amp;apos;nun doğasından kış manzaraları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-anadolunun-dogasindan-kis-manzaralari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-anadolunun-dogasindan-kis-manzaralari</guid>
<description><![CDATA[ Kars&#039;ta etkili olan soğuk hava ve kar, doğal güzelliklerin bambaşka bir yönünü ortaya çıkardı.Doğu Anadolu&#039;da soğuk havanın etkisiyle kış mevsimi hem gündelik yaşamı hem de doğayı etkiledi.Kars’ın Sarıkamış ilçesinde üzerinde kırağı oluşan bitkiler, alışılmışın dışında görüntülere sahne oldu.Soğuk hava nedeniyle donan bitki ve ağaçlar, doğanın bambaşka bir yüzünü ortaya çıkardı.

İşte Doğu Anadolu&#039;da soğuk havanın etkisiyle ortaya çıkan manzaralar... ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2NCrcvnONEqEDGtnjihnkw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğu, Anadolunun, doğasından, kış, manzaraları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2NCrcvnONEqEDGtnjihnkw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğu Anadolu'nun doğasından kış manzaraları"><p>Kars'ta etkili olan soğuk hava ve kar, doğal güzelliklerin bambaşka bir yönünü ortaya çıkardı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lvsRs7QEskmnyz3tsieo5Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğu Anadolu'da soğuk havanın etkisiyle kış mevsimi hem gündelik yaşamı hem de doğayı etkiledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dWx0YegLpUOjQ6hioHgqSA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kars’ın Sarıkamış ilçesinde üzerinde kırağı oluşan bitkiler, alışılmışın dışında görüntülere sahne oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NBu7kqY_SE2FhyrR1Ozrxw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Soğuk hava nedeniyle donan bitki ve ağaçlar, doğanın bambaşka bir yüzünü ortaya çıkardı.

İşte Doğu Anadolu'da soğuk havanın etkisiyle ortaya çıkan manzaralar...</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vuem3KaL-Uauug1EaQnCyg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6SlbhDIQoUO8fOuPBQSXwQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/y1JCRARU4EibuIBtnxv4jw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pRnq0xl7GESInB9qDC_xyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/occVik5ehUmV60eQ3g3zVw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğa ile bağınızı güçlendirmenin 8 yolu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/doga-ile-baginizi-guclendirmenin-8-yolu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/doga-ile-baginizi-guclendirmenin-8-yolu</guid>
<description><![CDATA[ Beton bloklarla çevrili manzara, yoğun çalışma rutini ve şehir hayatı... Bütün bu karmaşaya ara vermek için doğayla yeniden bağ kurmak ve iç huzura ulaşmak belki de en güzel çözüm olabilir.  İşte doğayla ilişkinizi kuvvetlendirmek için yapabilecekleriniz...ANI ÖZÜMSEYİN
Doğayla bütünleşmek için ormana gidebilir veya bir göl kenarında manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ancak elinizde hala telefon varsa ve modern hayatın sorumlulukları peşinizi bırakmıyorsa doğanın güzelliklerini takdir etmeniz mümkün değil. Her şeyi bırakın. Aklınızı kurcalayan şeyleri bir süreliğine uzaklaştırmayı deneyin. Kuş seslerine kulak verin ve ağaçların kokusunu içinize çekin.
 
KEŞFE ÇIKIN
Huzur bulmak için kaçtığınız pek çok farklı mekan olduğuna eminiz. Bu sefer bir değişiklik yapın ve daha önce hiç gitmediğiniz bir yeri keşfe çıkın. Farklı yeşil alanlar zihninizi ve bedeninizi arındırmaya yardımcı olacaktır.YARATICILIK VE DOĞA BİR ARADA
Doğayla birden fazla yolla bütünleşmeniz mümkün. Bu yollardan biri de doğayla iç içeyken yaratıcılığınızı ortaya çıkarmak. Fotoğraf çekmeyi, resim çizmeyi veya kara kalem çalışması yapmayı deneyin.
KİTAP OKUYUN
Doğayla bağlarınızı kuvvetlendirmek için şehir hayatından uzaklaşmanız mümkün olmayabilir. Evinizin konforunda doğa hakkında kitaplar okumayı deneyin. Bitkileri ele alan bir kitap veya ormanda maceraya çıkmış bir grup gencin hikayesi sizi bir nebze olsa da doğaya yakınlaştırabilir.GÜN DOĞUMUNU KAÇIRMAYIN
Doğanın mucizelerini derinlemesine hissetmek için bazı anlara tanıklık etmeyi deneyin. Elinize bir bardak kahve alın ve gün batımını izleyemeye gidin. Eğer sabah insanıysanız gün doğumunu da izleyebilirsiniz.
BİTKİLERİ, ÇİÇEKLERİ ÖĞRENİN
Doğadan koptuğunuzu hissediyorsanız şehir hayatından fırsat buldukça doğal yaşama dair bilgiler edinmeye çalışın. Günlük hayatınızda karşınıza çıkan bitkilerin, ağaçların ve çiçeklerin adlarını öğrenerek başlayabilirsiniz.DOĞA ARKADAŞI BULUN
Doğada çıktığınız küçük keşiflerde yanınızda bir arkadaş olması sizi daha güvende ve huzurlu hissettirebilir. Beraber yapabileceğiniz aktiviteler seçin, rotalar belirleyin ve doğanın güzelliklerini beraber takdir edin.
ÖZGÜRCE GEZİN
Her gün aynı ulaşım araçlarıyla bir yerlere varmaya çalışıyoruz. Yeni bir yere giderken bile navigasyona bağımlı hareket ediyoruz. Her gün gittiğiniz yolu alternatif rotalarla yenileyin. Karşınıza daha yeşil ve huzur verici bir yol çıkabilir. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PfTCU-a7PEqN5dM4N0dzpg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğa, ile, bağınızı, güçlendirmenin, yolu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PfTCU-a7PEqN5dM4N0dzpg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğa ile bağınızı güçlendirmenin 8 yolu"><p>Beton bloklarla çevrili manzara, yoğun çalışma rutini ve şehir hayatı... Bütün bu karmaşaya ara vermek için doğayla yeniden bağ kurmak ve iç huzura ulaşmak belki de en güzel çözüm olabilir.  İşte doğayla ilişkinizi kuvvetlendirmek için yapabilecekleriniz...</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aMPNF_fs3EyY6CwOQwBaYQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ANI ÖZÜMSEYİN
Doğayla bütünleşmek için ormana gidebilir veya bir göl kenarında manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ancak elinizde hala telefon varsa ve modern hayatın sorumlulukları peşinizi bırakmıyorsa doğanın güzelliklerini takdir etmeniz mümkün değil. Her şeyi bırakın. Aklınızı kurcalayan şeyleri bir süreliğine uzaklaştırmayı deneyin. Kuş seslerine kulak verin ve ağaçların kokusunu içinize çekin.
 
KEŞFE ÇIKIN
Huzur bulmak için kaçtığınız pek çok farklı mekan olduğuna eminiz. Bu sefer bir değişiklik yapın ve daha önce hiç gitmediğiniz bir yeri keşfe çıkın. Farklı yeşil alanlar zihninizi ve bedeninizi arındırmaya yardımcı olacaktır.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k2YNAvXmuk6jH8na455ZSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>YARATICILIK VE DOĞA BİR ARADA
Doğayla birden fazla yolla bütünleşmeniz mümkün. Bu yollardan biri de doğayla iç içeyken yaratıcılığınızı ortaya çıkarmak. Fotoğraf çekmeyi, resim çizmeyi veya kara kalem çalışması yapmayı deneyin.
KİTAP OKUYUN
Doğayla bağlarınızı kuvvetlendirmek için şehir hayatından uzaklaşmanız mümkün olmayabilir. Evinizin konforunda doğa hakkında kitaplar okumayı deneyin. Bitkileri ele alan bir kitap veya ormanda maceraya çıkmış bir grup gencin hikayesi sizi bir nebze olsa da doğaya yakınlaştırabilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vdfth7uAwUav-CP6ZsZgXQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>GÜN DOĞUMUNU KAÇIRMAYIN
Doğanın mucizelerini derinlemesine hissetmek için bazı anlara tanıklık etmeyi deneyin. Elinize bir bardak kahve alın ve gün batımını izleyemeye gidin. Eğer sabah insanıysanız gün doğumunu da izleyebilirsiniz.
BİTKİLERİ, ÇİÇEKLERİ ÖĞRENİN
Doğadan koptuğunuzu hissediyorsanız şehir hayatından fırsat buldukça doğal yaşama dair bilgiler edinmeye çalışın. Günlük hayatınızda karşınıza çıkan bitkilerin, ağaçların ve çiçeklerin adlarını öğrenerek başlayabilirsiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vM_FF5rQYE-q2BgXwPS8mg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>DOĞA ARKADAŞI BULUN
Doğada çıktığınız küçük keşiflerde yanınızda bir arkadaş olması sizi daha güvende ve huzurlu hissettirebilir. Beraber yapabileceğiniz aktiviteler seçin, rotalar belirleyin ve doğanın güzelliklerini beraber takdir edin.
ÖZGÜRCE GEZİN
Her gün aynı ulaşım araçlarıyla bir yerlere varmaya çalışıyoruz. Yeni bir yere giderken bile navigasyona bağımlı hareket ediyoruz. Her gün gittiğiniz yolu alternatif rotalarla yenileyin. Karşınıza daha yeşil ve huzur verici bir yol çıkabilir.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mercek bulutu nedir? Mercek bulutu neden ve nasıl oluşur?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mercek-bulutu-nedir-mercek-bulutu-neden-ve-nasil-olusur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mercek-bulutu-nedir-mercek-bulutu-neden-ve-nasil-olusur</guid>
<description><![CDATA[ Mercek bulutu, Bursa&#039;da görülmesiyle birlikte merak edilen gök olayları arasında yer almaya başladı. UFO&#039;ya benzeyen şekliyle ilginç bir görüntü oluşturan mercek bulutunun neden ve nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Peki, mercek bulutu nedir? Mercek bulutu neden ve nasıl oluşur?Bursa&#039;da sabah saatlerinden itibaren beliren mercek bulutu, gökyüzüne bakanlarda şaşkınlık yarattı. Aynı noktada dairesel şekil değiştirerek görülen mercek bulutu ilginç görüntü oluşturdu. Peki, mercek bulutu nedir, neden oluşur?  MERCEK BULUTU NEDİR VE NEDEN OLUŞUR?  Meteoroloji Genel Müdürlüğünün internet sitesinde mercek bulutu hakkında şunlardan bahsedilmiştir;   &quot;Mercek bulutları engebelerden kaynaklanan rüzgar dalgalanmalarının bir sonucu olarak oluşur ve engebenin kuytu tarafında aşağı doğru hareketli türbülansın olduğunu gösterir.   Orografik bir olayın sonucudur. Mercek terimi daha çok cirrocumulus, altocumulus ve stratocumulus tipi bulutlarla beraber kullanılır. Fön rüzgarlarının görüldüğü her türlü coğrafi alanda bu tür bulutları görmek olasıdır.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5iknN2v9x06tqK3gLCq__g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mercek, bulutu, nedir, Mercek, bulutu, neden, nasıl, oluşur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5iknN2v9x06tqK3gLCq__g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Mercek bulutu nedir? Mercek bulutu neden ve nasıl oluşur?"><p>Mercek bulutu, Bursa'da görülmesiyle birlikte merak edilen gök olayları arasında yer almaya başladı. UFO'ya benzeyen şekliyle ilginç bir görüntü oluşturan mercek bulutunun neden ve nasıl oluştuğu sorgulanıyor. Peki, mercek bulutu nedir? Mercek bulutu neden ve nasıl oluşur?</p>Bursa'da sabah saatlerinden itibaren beliren mercek bulutu, gökyüzüne bakanlarda şaşkınlık yarattı. Aynı noktada dairesel şekil değiştirerek görülen mercek bulutu ilginç görüntü oluşturdu. Peki, mercek bulutu nedir, neden oluşur?  <strong>MERCEK BULUTU NEDİR VE NEDEN OLUŞUR?</strong>  Meteoroloji Genel Müdürlüğünün internet sitesinde mercek bulutu hakkında şunlardan bahsedilmiştir;   "Mercek bulutları engebelerden kaynaklanan rüzgar dalgalanmalarının bir sonucu olarak oluşur ve engebenin kuytu tarafında aşağı doğru hareketli türbülansın olduğunu gösterir.   Orografik bir olayın sonucudur. Mercek terimi daha çok cirrocumulus, altocumulus ve stratocumulus tipi bulutlarla beraber kullanılır. Fön rüzgarlarının görüldüğü her türlü coğrafi alanda bu tür bulutları görmek olasıdır."]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şelaleye giren ailenin üzerine ağaç düştü: 1 ölü, 4 yaralı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/selaleye-giren-ailenin-uzerine-agac-dustu-1-oelu-4-yarali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/selaleye-giren-ailenin-uzerine-agac-dustu-1-oelu-4-yarali</guid>
<description><![CDATA[ Endonezya&#039;nın Java eyaletinde doğa gezisi sırasında şelaleye giren ailenin üzerine toprak kayması nedeniyle ağaç düştü. Bir kişinin öldüğü 4 kişinin yaralandığı kazanın ardından şelale ziyarete kapatıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/141Xrbf0HUi-kdrRdPsUOw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şelaleye, giren, ailenin, üzerine, ağaç, düştü:, ölü, yaralı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/141Xrbf0HUi-kdrRdPsUOw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both&v=20230223071444885" class="type:primaryImage" alt="Şelaleye giren ailenin üzerine ağaç düştü: 1 ölü, 4 yaralı"><p>Endonezya'nın Java eyaletinde doğa gezisi sırasında şelaleye giren ailenin üzerine toprak kayması nedeniyle ağaç düştü. Bir kişinin öldüğü 4 kişinin yaralandığı kazanın ardından şelale ziyarete kapatıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güneş tutulması ne zaman, hangi tarihlerde gerçekleşecek? (2023 güneş tutulması tarihleri)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-ne-zaman-hangi-tarihlerde-gerceklesecek-2023-gunes-tutulmasi-tarihleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gunes-tutulmasi-ne-zaman-hangi-tarihlerde-gerceklesecek-2023-gunes-tutulmasi-tarihleri</guid>
<description><![CDATA[ Güneş tutulmasının, 2023 yılında ne zaman gerçekleşeceği birçok kişi tarafından araştırılıyor. Gök olaylarını yakından takip etmeyi seven vatandaşlar, 2023 yılı güneş tutulması tarihlerini sorguluyor. 2023 yılı gök olayları takvimine göre, güneş tutulmasının bu yıl hangi tarihlerde meydana geleceği belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman?Yılın en heyecanlı gök olayları arasında yer alan güneş tutulmasının, 2023 yılında hangi tarihlerde yaşanacağı merak ediliyor. Her yıl iki kez meydana gelen güneş tutulmalarının bu yıl ne zaman yaşanacağı belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman, hangi tarihlerde gerçekleşecek?  2023 GÜNEŞ TUTULMASI TARİHLERİ  2022&#039;nin ilk güneş tutulması 30 Nisan&#039;da, ikinci ve son güneş tutulması ise 25 Ekim günü yaşanmıştı. 2023 yılı gök olayları takvimine göre bu yılın güneş tutulması tarihleri belli oldu.  Buna göre; 2023 yılı güneş tutulması 20 Nisan 2023&#039;te ve 14 Ekim 2023&#039;te gerçekleşecek.GÜNEŞ TUTULMASI NASIL OLACAK?  Ay, güneşin önünden geçerek parçalı bir güneş tutulması meydana getirecek. Güneş, gözlemcilerin dünyanın neresinde bulunduklarına bağlı olarak hilal bir ay gibi görünecek. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GUs9CzudsUeUX_fr2yZMOA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Güneş, tutulması, zaman, hangi, tarihlerde, gerçekleşecek, 2023, güneş, tutulması, tarihleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GUs9CzudsUeUX_fr2yZMOA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Güneş tutulması ne zaman, hangi tarihlerde gerçekleşecek? (2023 güneş tutulması tarihleri)"><p>Güneş tutulmasının, 2023 yılında ne zaman gerçekleşeceği birçok kişi tarafından araştırılıyor. Gök olaylarını yakından takip etmeyi seven vatandaşlar, 2023 yılı güneş tutulması tarihlerini sorguluyor. 2023 yılı gök olayları takvimine göre, güneş tutulmasının bu yıl hangi tarihlerde meydana geleceği belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman?</p>Yılın en heyecanlı gök olayları arasında yer alan güneş tutulmasının, 2023 yılında hangi tarihlerde yaşanacağı merak ediliyor. Her yıl iki kez meydana gelen güneş tutulmalarının bu yıl ne zaman yaşanacağı belli oldu. Peki, güneş tutulması ne zaman, hangi tarihlerde gerçekleşecek?  <strong>2023 GÜNEŞ TUTULMASI TARİHLERİ</strong>  2022'nin ilk güneş tutulması 30 Nisan'da, ikinci ve son güneş tutulması ise 25 Ekim günü yaşanmıştı. 2023 yılı gök olayları takvimine göre bu yılın güneş tutulması tarihleri belli oldu.  Buna göre; 2023 yılı güneş tutulması 20 Nisan 2023'te ve 14 Ekim 2023'te gerçekleşecek.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EkOavU6ykk2egVcQNxirlA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>GÜNEŞ TUTULMASI NASIL OLACAK?</strong>  Ay, güneşin önünden geçerek parçalı bir güneş tutulması meydana getirecek. Güneş, gözlemcilerin dünyanın neresinde bulunduklarına bağlı olarak hilal bir ay gibi görünecek.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Manisa&amp;apos;da kurtlar fotokapanla ilk kez görüntülendi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/manisada-kurtlar-fotokapanla-ilk-kez-goeruntulendi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/manisada-kurtlar-fotokapanla-ilk-kez-goeruntulendi</guid>
<description><![CDATA[ Manisa, İzmir, Muğla ve Aydın&#039;daki ormanlık alanlara yerleştirilen 348 fotokapan ile yaban hayatı gözlemlenirken, Manisa&#039;da ilk kez bir kurt sürüsü fotokapanla görüntülendi.Tarım ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar 4&#039;üncü Bölge Müdürlüğü Avcılık ve Yaban Hayatı Şube Müdürlüğü&#039;nün Manisa, İzmir, Muğla ve Aydın&#039;daki farklı ormanlık alanlara yerleştirdiği foto kapanlar ile avcılıkla mücadele edilirken, aynı zamanda yaban hayvanlarının doğal yaşamı da görüntüleniyor.Gündüz ve gece kayıtta olan 348 foto kapandan Manisa&#039;daki 43 fotokapan tarafından kurt, domuz, tilki, çakal, geyik, karaca gibi birçok hayvan görüntülendi.Özellikle Manisa&#039;da kurt sürüsü ilk kez görüntülenirken, Doğa Koruma ve Milli Parklar 4’üncü Bölge Müdürlüğü Avcılık ve Yaban Hayatı Şube Müdürü Hasan Paşalı, son dönemlerde kentte kurt popülasyonunun arttığını söyledi.Bölgenin Kızıl geyik, kurt, karaca, ala geyik, boz ayı, tilki, çakal, tavşan, yaban domuzu gibi popülasyonlar nedeniyle şanslı olduğunu söyleyen Paşalı, foto kapanlar ile türlerin yayılış ve hakimiyet alanlarının, türler arası ve tür içi etkileşimlerin belirlendiğini, popülasyondaki özel bireylerin tespiti, tür çeşitliliği, türün mevsimsel ve günlük aktivitelerini izlenip popülasyon büyüklüğünün tespit edildiğini söyledi.Doğada görülen yaban hayvanlarının alınmaması gerektiğini söyleyen Paşalı, vatandaşların yaralı yaban hayvanlarını kendilerine iletebileceklerini hatırlattı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CzZGSpvvYkS5Q0CO5Hi88Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Manisada, kurtlar, fotokapanla, ilk, kez, görüntülendi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CzZGSpvvYkS5Q0CO5Hi88Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Manisa'da kurtlar fotokapanla ilk kez görüntülendi"><p>Manisa, İzmir, Muğla ve Aydın'daki ormanlık alanlara yerleştirilen 348 fotokapan ile yaban hayatı gözlemlenirken, Manisa'da ilk kez bir kurt sürüsü fotokapanla görüntülendi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NBu6VQlPaE-86UQbNTgwsA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tarım ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar 4'üncü Bölge Müdürlüğü Avcılık ve Yaban Hayatı Şube Müdürlüğü'nün Manisa, İzmir, Muğla ve Aydın'daki farklı ormanlık alanlara yerleştirdiği foto kapanlar ile avcılıkla mücadele edilirken, aynı zamanda yaban hayvanlarının doğal yaşamı da görüntüleniyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/O512OfsgTkmCErVdQpSdfA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gündüz ve gece kayıtta olan 348 foto kapandan Manisa'daki 43 fotokapan tarafından kurt, domuz, tilki, çakal, geyik, karaca gibi birçok hayvan görüntülendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-7Hu6jfwW0OeRuvy95g_xw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Özellikle Manisa'da kurt sürüsü ilk kez görüntülenirken, Doğa Koruma ve Milli Parklar 4’üncü Bölge Müdürlüğü Avcılık ve Yaban Hayatı Şube Müdürü Hasan Paşalı, son dönemlerde kentte kurt popülasyonunun arttığını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0qFXyDeWakGhvMlaUd9X3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgenin Kızıl geyik, kurt, karaca, ala geyik, boz ayı, tilki, çakal, tavşan, yaban domuzu gibi popülasyonlar nedeniyle şanslı olduğunu söyleyen Paşalı, foto kapanlar ile türlerin yayılış ve hakimiyet alanlarının, türler arası ve tür içi etkileşimlerin belirlendiğini, popülasyondaki özel bireylerin tespiti, tür çeşitliliği, türün mevsimsel ve günlük aktivitelerini izlenip popülasyon büyüklüğünün tespit edildiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wvCXfTN3J0engNswQlwVBA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğada görülen yaban hayvanlarının alınmaması gerektiğini söyleyen Paşalı, vatandaşların yaralı yaban hayvanlarını kendilerine iletebileceklerini hatırlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/woyh96A9oUejUmVNOh9l-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MZN-7PiFUEW8FBJw0_WUfg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qiaLb4Z2z0C1XoUmEC5dyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5Rn1TsxQeUa_ED9urKD8OQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nvhiuFuDBUaKXwC3lxA73w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gXhP3iwjIEK3TWs4VVMjFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4-j4H_NcPUeIeDCWjZ1ZQg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2pgTZwmRA0iCpg7wls6zzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ULU3O9kxUE-6vbPVSpaLSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İşba (çiy noktası) nedir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/isba-ciy-noktasi-nedir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/isba-ciy-noktasi-nedir</guid>
<description><![CDATA[ Çiy noktasının yükselmesi havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa çiy sıcaklığı ve nem de artıyor demektir. Peki, işba (çiy noktası) nedir?İşbâ ya da çiy noktası, bir gaz içinde bulunan serbest nemin içinde bulunduğu veya etrafında bulunduğu cisimlerin yüzeyinde yoğunlaşarak su durumuna geçmeye başladığı sıcaklık derecesidir. Çiy noktası havanın içerdiği nemi belirtmek için de kullanılır.Havanın sıcaklığı düştükçe, su buharından yeterli miktarda enerji serbest bırakılır ve bu da yoğunlaşmaya yani sıvılaşmaya neden olur. Bu işlem buharlaşma sürecinin tersidir. Başka bir deyişle, havanın sıcaklığı düştükçe içinde bulunan oransal nem artarak %100&#039;e ulaştığında yoğunlaşma başlar. Oransal nemin %100&#039;e ulaştığı sıcaklık değeri çiy noktası indeksini gösterir. Çiy noktasının yükselmesi havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa çiy sıcaklığı ve nem de artıyor demektir. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SrccmhszwEOlMC3qlnaIlQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İşba, çiy, noktası, nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SrccmhszwEOlMC3qlnaIlQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İşba (çiy noktası) nedir?"><p>Çiy noktasının yükselmesi havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa çiy sıcaklığı ve nem de artıyor demektir. Peki, işba (çiy noktası) nedir?</p><p>İşbâ ya da çiy noktası, bir gaz içinde bulunan serbest nemin içinde bulunduğu veya etrafında bulunduğu cisimlerin yüzeyinde yoğunlaşarak su durumuna geçmeye başladığı sıcaklık derecesidir. Çiy noktası havanın içerdiği nemi belirtmek için de kullanılır.</p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1n9eg5ClzkqoLB4WIVpDKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Havanın sıcaklığı düştükçe, su buharından yeterli miktarda enerji serbest bırakılır ve bu da yoğunlaşmaya yani sıvılaşmaya neden olur. Bu işlem buharlaşma sürecinin tersidir. Başka bir deyişle, havanın sıcaklığı düştükçe içinde bulunan oransal nem artarak %100'e ulaştığında yoğunlaşma başlar. Oransal nemin %100'e ulaştığı sıcaklık değeri çiy noktası indeksini gösterir. Çiy noktasının yükselmesi havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa çiy sıcaklığı ve nem de artıyor demektir.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sivas&amp;apos;ta ilginç doğa olayı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-ilginc-doga-olayi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-ilginc-doga-olayi</guid>
<description><![CDATA[ Sivas’ın Zara ilçesinde iki bulut arasında beliren hortum görenleri hayrete düşürdü.Zara ilçesinde uzaklığı 17 kilometre olan Tepeköy’de dün öğle saatlerinde sağanak yağmur etkili oldu. Yağmur ile birlikte nadir olarak görülen hortum meydana geldi. İki bulut arasında beliren hortum görenleri hayrete düşürürken, hortumda herhangi bir olumsuzluğun yaşanmadığı öğrenildi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HKKjUt2tUkasvuTkle6tIg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sivasta, ilginç, doğa, olayı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HKKjUt2tUkasvuTkle6tIg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sivas'ta ilginç doğa olayı"><p>Sivas’ın Zara ilçesinde iki bulut arasında beliren hortum görenleri hayrete düşürdü.</p><p>Zara ilçesinde uzaklığı 17 kilometre olan Tepeköy’de dün öğle saatlerinde sağanak yağmur etkili oldu. Yağmur ile birlikte nadir olarak görülen hortum meydana geldi. </p><p>İki bulut arasında beliren hortum görenleri hayrete düşürürken, hortumda herhangi bir olumsuzluğun yaşanmadığı öğrenildi.</p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UCscM7zbw0irsV6UQFlbVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Himalaya dağları &amp;quot;devasa bir çöp yığınına&amp;quot; dönüştü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/himalaya-daglari-devasa-bir-coep-yiginina-doenustu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/himalaya-daglari-devasa-bir-coep-yiginina-doenustu</guid>
<description><![CDATA[ Dağları temizleme görevindeki bir çevreci, dağcıların Himalaya dağlarını “devasa bir çöp yığınına” dönüştürdüklerini belirtti. Yüzde 45’i plastik olan atıkların, her bir kayanın arkasında görülebilecek kadar fazla olduğu belirtildi.Himalaya dağları, arkasında birçok atık bırakan dağcılar yüzünden çöp yığınına döndü. 
Dağcıların, buzulların 200 yıl sonra yeniden ortaya çıkacağı yerlere de atıklar attığı ifade edildi.Makalu açıklarında 3,7 ton atığı temizleyen keşif gezisinin parçası olan bir dağcı, Everest&#039;ten bir ton atığı uzaklaştırmak için Himalaya kirliliği hakkında farkındalık yaratma misyonlu bir temizleme kampanyası olan Himalayan Clean-Up&#039;ı kurdu.Keşif gezisinden alınan görüntüler, dağcı Luc Boisnard ve ekibinin plastik şişeler, hijyenik pedler ve terk edilmiş çadırlar da dahil olmak üzere atık yığınları arasında güçlükle ilerlediğini gösteriyor.Boisnard, çöpü toplamak için on şerpa (Himalaya halkının üyesi), iki Nepalli yüksek irtifa uzmanı ve beş aşçı ile Makalu&#039;ya tırmanıyordu, ancak bir akciğer enfeksiyonu geliştirdikten sonra pes etmek zorunda kaldı.Nepalli yetkililer, 2014 yılında dağcıların çıkışlarından önce bir “çöp depozitosu” bırakmalarını zorunlu kılan bir yasa çıkardı.
Dağcılar ürettikleri 8 kg atığı aşağı indirmesi halinde, 3238 euroluk (yaklaşık 70.847 Türk lirası) ücretin iadesi yapılıyor.
Ancak eleştirmenler, bu yasanın etkisiz olduğunu savundu.Nepalli dağcı Nirmal Purja, insanları Himalayalar&#039;daki çevre kirliliği sorununa karşı uyarıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nITvo92D9EGgXbq73OQ4pA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Himalaya, dağları, devasa, bir, çöp, yığınına, dönüştü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nITvo92D9EGgXbq73OQ4pA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Himalaya dağları " devasa bir y d><p>Dağları temizleme görevindeki bir çevreci, dağcıların Himalaya dağlarını “devasa bir çöp yığınına” dönüştürdüklerini belirtti. Yüzde 45’i plastik olan atıkların, her bir kayanın arkasında görülebilecek kadar fazla olduğu belirtildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PQPizToOKE6ZMwJ-BO-zpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Himalaya dağları, arkasında birçok atık bırakan dağcılar yüzünden çöp yığınına döndü. 
Dağcıların, buzulların 200 yıl sonra yeniden ortaya çıkacağı yerlere de atıklar attığı ifade edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Sq__YVaUKE-DeZ730dBeHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Makalu açıklarında 3,7 ton atığı temizleyen keşif gezisinin parçası olan bir dağcı, Everest'ten bir ton atığı uzaklaştırmak için Himalaya kirliliği hakkında farkındalık yaratma misyonlu bir temizleme kampanyası olan Himalayan Clean-Up'ı kurdu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KmlvQjCkIkuhSv_fkIpj7Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Keşif gezisinden alınan görüntüler, dağcı Luc Boisnard ve ekibinin plastik şişeler, hijyenik pedler ve terk edilmiş çadırlar da dahil olmak üzere atık yığınları arasında güçlükle ilerlediğini gösteriyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2QW1sa8gk0mN59c1GBCcCA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Boisnard, çöpü toplamak için on şerpa (Himalaya halkının üyesi), iki Nepalli yüksek irtifa uzmanı ve beş aşçı ile Makalu'ya tırmanıyordu, ancak bir akciğer enfeksiyonu geliştirdikten sonra pes etmek zorunda kaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ip7zkj9tgUi6yRB_FYcZsg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nepalli yetkililer, 2014 yılında dağcıların çıkışlarından önce bir “çöp depozitosu” bırakmalarını zorunlu kılan bir yasa çıkardı.
Dağcılar ürettikleri 8 kg atığı aşağı indirmesi halinde, 3238 euroluk (yaklaşık 70.847 Türk lirası) ücretin iadesi yapılıyor.
Ancak eleştirmenler, bu yasanın etkisiz olduğunu savundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PlqbLATo60uhyYaemFU18w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nepalli dağcı Nirmal Purja, insanları Himalayalar'daki çevre kirliliği sorununa karşı uyarıyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Meteor yağmuru ne zaman ve saat kaçta? Meteor yağmuru nereden izlenir? Perseid meteor yağmuru hakkında tüm ayrıntılar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/meteor-yagmuru-ne-zaman-ve-saat-kacta-meteor-yagmuru-nereden-izlenir-perseid-meteor-yagmuru-hakkinda-tum-ayrintilar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/meteor-yagmuru-ne-zaman-ve-saat-kacta-meteor-yagmuru-nereden-izlenir-perseid-meteor-yagmuru-hakkinda-tum-ayrintilar</guid>
<description><![CDATA[ Astronomi meraklıları, Türkiye semalarını aydınlatacak yoğun meteor yağmurunun ne zaman başlayacağını merak ediyor. Öte yandan meteor yağmurunun kaç saatleri arasında olacağı ve ülkemizde nerelerden görülebileceği de sorgulanıyor. Peki, meteor yağmuru ne zaman ve saat kaçta?  Meteor yağmuru Türkiye&#039;de nerelerden görülecek?Türkiye semaları meteor yağmuru ile aydınlanacak. Perseid meteor yağmuru, hafta sonu en yoğun dönemine ulaşacak ve saatte 60- 100 adet arasında oluşacak ateş topları saniyede 59 kilometre hızla Dünya atmosferine girecek. İşte, meteor yağmurunun detayları...Halk arasında “yıldız kayması” olarak bilinen ve yılda 8 kez gerçekleşen meteor yağmurlarının en görkemlisi Perseid meteor yağmuru, 12-13 Ağustos gecesi en yoğun dönemine ulaşacak. Bu tarihlerde saatte 60 ile 100 yıldız kayması görülebilecek. Dünya atmosferine giriş hızları saniyede 59 kilometreyi bulacak meteorlar, ateş toplarını andıran görüntü verecek.Perseid meteor yağmuru kuzey yarım küreden görülebilir olacak. Bilim insanları Perseid meteor yağmurunun Türkiye&#039;den de çıplak gözle gözlemlenebileceğini ifade ediyor. Perseidleri gözlemek için Türkiye saati ile 00.00 ile 04.00’te, yapay ışıklardan uzak bir bölgede, gözlerimizi gök kubbeye çevirerek sahneye odaklanmak yeterli olacak.TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi&#039;nin (TUG) hazırladığı 2023 Gök Olayları Yıllığı&#039;na göre; bazıları binlerce yıl öncesine tarihlenen kuyruklu yıldızların geçişleri sonrası bıraktığı artıklardan oluşan gök taşı yağmuru olayları, her yıl dünyada 8 kez yaşanıyor.Bunlar Quadrantid (Dörtlük), Lyrid (Çalgı), Eta Aquarid (Eta Kova), Delta Aquarid (Delta Kova), Perseid (Kahraman-Perce), Orionid (Avcı), Leonid (Aslan) ve Geminid (İkizler) olarak adlandırılıyor.Gök taşlarının son derece yüksek hızlarla dünya atmosferine girip, sürtünme sonucu yanması ile oluşan meteor yağmurlarının en dikkat çekicisi ise 14 Temmuz’da başlayıp 1 Eylül’e kadar sürecek Perseid (Perse) gök taşı yağmuru.Perseid&#039;in en yoğun görüldüğü gün ise bu yıl 12-13 Ağustos gecesi olacak.TUG&#039;un 2022 Gök Olayları Yıllığı’nı hazırlayan Prof. Dr. Faruk Soydugan ve Başuzman Dr. Tuncay Özışık, bu yılki sayıya özel, meteorları ilk kez tarihçelendirdi. Yıllıkta Perseid gök taşı yağmuru şöyle anlatıldı:“Perseid yağmuru kuzey kürede gözlenen en yoğun ve etkileyici doğal ışık gösterilerinden biridir. Meteor yağmuru, çekirdeği 26 kilometre çapa sahip 109P/Swift-Tuttle Kuyruklu Yıldızı’ndan ayrılan çok sayıda irili ufaklı kayaç ve toz parçasının Yer&#039;in çekim etkisiyle atmosfere girmesi sonucu meydana geliyor. Swift-Tuttle Kuyruklu Yıldızı, güneş çevresindeki turunu 133 yılda tamamlıyor. 14 Temmuz’da başlayan ve 1 Eylül’e kadar gözlenebilecek meteorların gökyüzündeki çıkış noktası Perse (Kahraman) Takımyıldızı bölgesine düşüyor. Çıkış noktası koordinatları sağ açıklık eşittir 48 derece ve dik açıklık eşittir artı 58 derece.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-A31eXFwf0yamWujAGAJig.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Meteor, yağmuru, zaman, saat, kaçta, Meteor, yağmuru, nereden, izlenir, Perseid, meteor, yağmuru, hakkında, tüm, ayrıntılar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-A31eXFwf0yamWujAGAJig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Meteor yağmuru ne zaman ve saat kaçta? Meteor yağmuru nereden izlenir? Perseid meteor yağmuru hakkında tüm ayrıntılar"><p>Astronomi meraklıları, Türkiye semalarını aydınlatacak yoğun meteor yağmurunun ne zaman başlayacağını merak ediyor. Öte yandan meteor yağmurunun kaç saatleri arasında olacağı ve ülkemizde nerelerden görülebileceği de sorgulanıyor. Peki, meteor yağmuru ne zaman ve saat kaçta?  Meteor yağmuru Türkiye'de nerelerden görülecek?</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yJnTikzL-EGEbguFna1KGw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Türkiye semaları meteor yağmuru ile aydınlanacak. Perseid meteor yağmuru, hafta sonu en yoğun dönemine ulaşacak ve saatte 60- 100 adet arasında oluşacak ateş topları saniyede 59 kilometre hızla Dünya atmosferine girecek. İşte, meteor yağmurunun detayları...</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uxP-J_M7AkK1apWIu80B1w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halk arasında “yıldız kayması” olarak bilinen ve yılda 8 kez gerçekleşen meteor yağmurlarının en görkemlisi Perseid meteor yağmuru, 12-13 Ağustos gecesi en yoğun dönemine ulaşacak. Bu tarihlerde saatte 60 ile 100 yıldız kayması görülebilecek. Dünya atmosferine giriş hızları saniyede 59 kilometreyi bulacak meteorlar, ateş toplarını andıran görüntü verecek.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G8fv4Mcuk0Gl3pqwQTHQ4Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Perseid meteor yağmuru kuzey yarım küreden görülebilir olacak. Bilim insanları Perseid meteor yağmurunun Türkiye'den de çıplak gözle gözlemlenebileceğini ifade ediyor. Perseidleri gözlemek için Türkiye saati ile 00.00 ile 04.00’te, yapay ışıklardan uzak bir bölgede, gözlerimizi gök kubbeye çevirerek sahneye odaklanmak yeterli olacak.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wVcBrl3ZSUiGESS3SxSAJw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin (TUG) hazırladığı 2023 Gök Olayları Yıllığı'na göre; bazıları binlerce yıl öncesine tarihlenen kuyruklu yıldızların geçişleri sonrası bıraktığı artıklardan oluşan gök taşı yağmuru olayları, her yıl dünyada 8 kez yaşanıyor.Bunlar Quadrantid (Dörtlük), Lyrid (Çalgı), Eta Aquarid (Eta Kova), Delta Aquarid (Delta Kova), Perseid (Kahraman-Perce), Orionid (Avcı), Leonid (Aslan) ve Geminid (İkizler) olarak adlandırılıyor.Gök taşlarının son derece yüksek hızlarla dünya atmosferine girip, sürtünme sonucu yanması ile oluşan meteor yağmurlarının en dikkat çekicisi ise 14 Temmuz’da başlayıp 1 Eylül’e kadar sürecek Perseid (Perse) gök taşı yağmuru.Perseid'in en yoğun görüldüğü gün ise bu yıl 12-13 Ağustos gecesi olacak.TUG'un 2022 Gök Olayları Yıllığı’nı hazırlayan Prof. Dr. Faruk Soydugan ve Başuzman Dr. Tuncay Özışık, bu yılki sayıya özel, meteorları ilk kez tarihçelendirdi. Yıllıkta Perseid gök taşı yağmuru şöyle anlatıldı:“Perseid yağmuru kuzey kürede gözlenen en yoğun ve etkileyici doğal ışık gösterilerinden biridir. Meteor yağmuru, çekirdeği 26 kilometre çapa sahip 109P/Swift-Tuttle Kuyruklu Yıldızı’ndan ayrılan çok sayıda irili ufaklı kayaç ve toz parçasının Yer'in çekim etkisiyle atmosfere girmesi sonucu meydana geliyor. Swift-Tuttle Kuyruklu Yıldızı, güneş çevresindeki turunu 133 yılda tamamlıyor. 14 Temmuz’da başlayan ve 1 Eylül’e kadar gözlenebilecek meteorların gökyüzündeki çıkış noktası Perse (Kahraman) Takımyıldızı bölgesine düşüyor. Çıkış noktası koordinatları sağ açıklık eşittir 48 derece ve dik açıklık eşittir artı 58 derece.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yavru flamingoların yaşamı takip altında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yavru-flamingolarin-yasami-takip-altinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yavru-flamingolarin-yasami-takip-altinda</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Kuş Cenneti&#039;nde yapay üreme adasındaki 262 yavru flamingo, göç yollarının, barındıkları alanların ve yaşam sürelerinin takip edilmesi amacıyla uzman ve gönüllülerce halkalandı.Flamingoların Türkiye&#039;deki iki üreme sahasından biri olan Gediz deltasındaki İzmir Kuş Cenneti&#039;nde 2012&#039;de oluşturulan 6,5 dönümlük yapay kuluçka adasında bu yıl 10 bin civarında yavru yumurtadan çıktı.
Doğa Koruma ve Milli Parklar 4. Bölge Müdürlüğü İzmir Şubesi ekiplerinin yakından takip ettiği yavru flamingolar, kanat çırpıp uçma denemeleri yapmaya başladı.Yumurtadan çıktıktan sonra siyah ve füme renklerdeki tüylere sahip yavru flamingolar, tuz karidesi olarak da bilinen bir tür eklem bacaklı &quot;artemia salina&quot; ile besleniyor.
Yeni doğan yavrular, suda toplu bulundukları &quot;kreş&quot; adı verilen yerde vakitlerini geçiriyor. Kuşlar zaman zaman dünyaya gözlerini açtıkları adaya çıkıyor.
Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Ege ve Ankara üniversiteleri ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) işbirliğiyle flamingo adasında yavru kuşlar için halkalama çalışması gerçekleştirildi.Uzmanlarca eğitime tabi tutulan 90 kişilik ekip, İzmir Kuş Cenneti&#039;nde bir araya geldi. Araçlarla yapay üreme alanına gelen görevliler, gece 03.00&#039;de suya inerek yavru flamingoları belirlenen alana topladı.
Yoğun çalışmanın ardından minik flamingolardan bir bölümünü belirlenen alana toplamayı başaran gruptakiler, havanın aydınlanmasıyla halkalama işlemine başladı.Flamingoların sağ bacağına PVC plastik halka, sol bacağına da metal halka takan yetkililer, yavruların göç yolları, barındıkları alanlar ve yaşam sürelerini daha kolay takip edilebilecek.
Ayrıca kuşlardan tüy örnekleri alınarak genetik ve sağlık durumları ortaya konacak.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Yaban Hayatı Daire Başkanı Erdem Karaağaç, AA muhabirine, alandaki yapay adada bu yıl yaklaşık 10 bin yavrunun dünyaya geldiğini aktardı.
Dünya üzerinde kuşların beslenme yerlerini, göç rotalarını ve üredikleri yerleri bilmek için çeşitli kuş halkalama faaliyetleri yürütüldüğünü ifade eden Karaağaç, şunları kaydetti:
&quot;Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü olarak yaban hayatının hem korunması hem yaşam alanlarının devamı ve aynı şekilde sürdürülebilirliğinin sağlanması için çalışmalarımız her alanda devam ediyor. Bu halkalama sayesinde de türün takibi, popülasyonun durumu, üreme ve yaşam koşullarıyla beslenme ve habitat durumu konusunda bilgi edinmeye çalışıyoruz. Bu kapsamda çalışmalarımız pandemi nedeniyle biraz aksama gösterdi ama bu yıldan itibaren her sene yapmayı planlıyoruz. Burada doğan bireylerin nerelere göç ettiğini, nasıl beslendiğini ve başka ülkelerde görülüp görülmediğini takip edeceğiz.&quot;Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ortaç Onmuş da gönüllülerin bu çalışma için 2 gün eğitim aldığını ve karanlıkta suya girerek çalışmalara başladıklarını ifade etti.Toplam 300-350 flamingo yavrusunu çite aldıklarını belirten Onmuş, &quot;Bunların ölçümlerini yapıp her flamingoya üzerlerinde ayrı bir kod içeren bir plastik halka takıyoruz. Biz bu halkaları kullanarak o flamingoların nerelere gittiklerini, ne kadar yaşadıklarını, ölürlerse neden öldüklerini detaylı olarak anlayabiliyoruz. Bilgileri aldığımız zaman bu hayvanları korumak için elimizde çok ciddi bilimsel veriler oluyor.&quot; dedi.FAO yetkilisi Erdoğan Özevren ise flamingoların ekosistem açısından önemine değinerek, çalışmanın düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ycsuMg_93EGhU3LjM-MhRA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yavru, flamingoların, yaşamı, takip, altında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ycsuMg_93EGhU3LjM-MhRA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yavru flamingoların yaşamı takip altında"><p>İzmir Kuş Cenneti'nde yapay üreme adasındaki 262 yavru flamingo, göç yollarının, barındıkları alanların ve yaşam sürelerinin takip edilmesi amacıyla uzman ve gönüllülerce halkalandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WEl7diMILEC3SzolV6zOEQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Flamingoların Türkiye'deki iki üreme sahasından biri olan Gediz deltasındaki İzmir Kuş Cenneti'nde 2012'de oluşturulan 6,5 dönümlük yapay kuluçka adasında bu yıl 10 bin civarında yavru yumurtadan çıktı.
Doğa Koruma ve Milli Parklar 4. Bölge Müdürlüğü İzmir Şubesi ekiplerinin yakından takip ettiği yavru flamingolar, kanat çırpıp uçma denemeleri yapmaya başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_T3zFDN1iEicqFIMWhJjvQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yumurtadan çıktıktan sonra siyah ve füme renklerdeki tüylere sahip yavru flamingolar, tuz karidesi olarak da bilinen bir tür eklem bacaklı "artemia salina" ile besleniyor.
Yeni doğan yavrular, suda toplu bulundukları "kreş" adı verilen yerde vakitlerini geçiriyor. Kuşlar zaman zaman dünyaya gözlerini açtıkları adaya çıkıyor.
Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Ege ve Ankara üniversiteleri ile Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) işbirliğiyle flamingo adasında yavru kuşlar için halkalama çalışması gerçekleştirildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XM-DmydHrUug4wnnaYmsDQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Uzmanlarca eğitime tabi tutulan 90 kişilik ekip, İzmir Kuş Cenneti'nde bir araya geldi. Araçlarla yapay üreme alanına gelen görevliler, gece 03.00'de suya inerek yavru flamingoları belirlenen alana topladı.
Yoğun çalışmanın ardından minik flamingolardan bir bölümünü belirlenen alana toplamayı başaran gruptakiler, havanın aydınlanmasıyla halkalama işlemine başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OSYGDZlaQEeM1QGOwC1r2A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Flamingoların sağ bacağına PVC plastik halka, sol bacağına da metal halka takan yetkililer, yavruların göç yolları, barındıkları alanlar ve yaşam sürelerini daha kolay takip edilebilecek.
Ayrıca kuşlardan tüy örnekleri alınarak genetik ve sağlık durumları ortaya konacak.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/94QgEcWBmEObDvWUhQQXUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Yaban Hayatı Daire Başkanı Erdem Karaağaç, AA muhabirine, alandaki yapay adada bu yıl yaklaşık 10 bin yavrunun dünyaya geldiğini aktardı.
Dünya üzerinde kuşların beslenme yerlerini, göç rotalarını ve üredikleri yerleri bilmek için çeşitli kuş halkalama faaliyetleri yürütüldüğünü ifade eden Karaağaç, şunları kaydetti:
"Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü olarak yaban hayatının hem korunması hem yaşam alanlarının devamı ve aynı şekilde sürdürülebilirliğinin sağlanması için çalışmalarımız her alanda devam ediyor. Bu halkalama sayesinde de türün takibi, popülasyonun durumu, üreme ve yaşam koşullarıyla beslenme ve habitat durumu konusunda bilgi edinmeye çalışıyoruz. Bu kapsamda çalışmalarımız pandemi nedeniyle biraz aksama gösterdi ama bu yıldan itibaren her sene yapmayı planlıyoruz. Burada doğan bireylerin nerelere göç ettiğini, nasıl beslendiğini ve başka ülkelerde görülüp görülmediğini takip edeceğiz."</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WnToVZwcMEyzYAMUKh2oyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ortaç Onmuş da gönüllülerin bu çalışma için 2 gün eğitim aldığını ve karanlıkta suya girerek çalışmalara başladıklarını ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WLW1Up5Lck2HUAnf1ey2VA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Toplam 300-350 flamingo yavrusunu çite aldıklarını belirten Onmuş, "Bunların ölçümlerini yapıp her flamingoya üzerlerinde ayrı bir kod içeren bir plastik halka takıyoruz. Biz bu halkaları kullanarak o flamingoların nerelere gittiklerini, ne kadar yaşadıklarını, ölürlerse neden öldüklerini detaylı olarak anlayabiliyoruz. Bilgileri aldığımız zaman bu hayvanları korumak için elimizde çok ciddi bilimsel veriler oluyor." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_6CQ0Q5pLEaNsl7m9iD9hg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>FAO yetkilisi Erdoğan Özevren ise flamingoların ekosistem açısından önemine değinerek, çalışmanın düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyada birçok ülke doğa olaylarıyla mücadele ediyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyada-bircok-ulke-doga-olaylariyla-mucadele-ediyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyada-bircok-ulke-doga-olaylariyla-mucadele-ediyor</guid>
<description><![CDATA[ Dünyada bazı ülkeler sıcak hava dalgasıyla bazıları ise sellerle mücadele ediyor. Tunus&#039;ta termometreler 49 dereceyi gösterdi. Hindistan ve Pakistan&#039;da şiddetli yağış sele neden oldu. İsviçre&#039;de ise şiddetli fırtına hasara yol açtı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3Gi9_PN2aEi8ArM_GvvYTA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyada, birçok, ülke, doğa, olaylarıyla, mücadele, ediyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3Gi9_PN2aEi8ArM_GvvYTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünyada birçok ülke doğa olaylarıyla mücadele ediyor"><p>Dünyada bazı ülkeler sıcak hava dalgasıyla bazıları ise sellerle mücadele ediyor. Tunus'ta termometreler 49 dereceyi gösterdi. Hindistan ve Pakistan'da şiddetli yağış sele neden oldu. İsviçre'de ise şiddetli fırtına hasara yol açtı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>El Nino nedir, ne demek? El Nino sıcakları nasıl olur?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/el-nino-nedir-ne-demek-el-nino-sicaklari-nasil-olur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/el-nino-nedir-ne-demek-el-nino-sicaklari-nasil-olur</guid>
<description><![CDATA[ El Nino, sosyal medya kullanıcılarının merak edip araştırdığı atmosfer olayları arasında yer almaktadır. El Nino sırasında bulunan ılık suyun doğuya, Amerika&#039;nın batı kıyısına doğru itilmesi El Nino sıcaklıkları meydana gelmektedir. Peki, El Nino nedir, ne demek? El Nino etkisi nasıl olur?El Nino, küresel bir okyanus-atmosfer olayıdır. El Nino ve La Nina, Doğu Büyük Okyanus yüzey sularının sıcaklığındaki büyük salınımlar ve bunların yol açtığı atmosferik olayların genel adı olarak kullanılmaktadır.   El Nino ve La Nina&#039;nın güney yarımküredeki etkileri çok büyüktür. Bu etkiler ilk olarak 1923&#039;te Sir Gilbert Thomas Walker tarafından tanımlanmıştır.El Nino&#039;nun atmosferik imzası olan Güney Salınımları, Tahiti ve Darwin bölgelerindeki aylık veya mevsimsel hava basıncı değişimleridir. Mayıs 2023 itibarıyla El Nino aktif durumdadır. EL NİNO NE DEMEK?  El Nino, İspanyolca&#039;da &quot;Küçük Oğlan&quot; anlamına gelir. Güney Amerikalı balıkçılar ilk olarak 1600&#039;lerde Pasifik Okyanusu&#039;nda olağandışı ılık su dönemlerini fark ettiler. Bu olaya El Nino adı verdiler.  El Nino havamızı önemli ölçüde etkileyebilir. Daha sıcak sular, Pasifik jet akımının nötr pozisyonunun güneyine doğru hareket etmesine neden olur. Bu değişimle birlikte, kuzey ABD ve Kanada&#039;daki bölgeler normalden daha kuru ve daha sıcak olur. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8_Xp1vhIsUiz2wa5aUN1tA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nino, nedir, demek, Nino, sıcakları, nasıl, olur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8_Xp1vhIsUiz2wa5aUN1tA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="El Nino nedir, ne demek? El Nino sıcakları nasıl olur?"><p>El Nino, sosyal medya kullanıcılarının merak edip araştırdığı atmosfer olayları arasında yer almaktadır. El Nino sırasında bulunan ılık suyun doğuya, Amerika'nın batı kıyısına doğru itilmesi El Nino sıcaklıkları meydana gelmektedir. Peki, El Nino nedir, ne demek? El Nino etkisi nasıl olur?</p><p>El Nino, küresel bir okyanus-atmosfer olayıdır. El Nino ve La Nina, Doğu Büyük Okyanus yüzey sularının sıcaklığındaki büyük salınımlar ve bunların yol açtığı atmosferik olayların genel adı olarak kullanılmaktadır.   El Nino ve La Nina'nın güney yarımküredeki etkileri çok büyüktür. Bu etkiler ilk olarak 1923'te Sir Gilbert Thomas Walker tarafından tanımlanmıştır.</p><p>El Nino'nun atmosferik imzası olan Güney Salınımları, Tahiti ve Darwin bölgelerindeki aylık veya mevsimsel hava basıncı değişimleridir. Mayıs 2023 itibarıyla El Nino aktif durumdadır. </p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RI7niTv5MkexdVhZoP9SDA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>EL NİNO NE DEMEK?</strong>  El Nino, İspanyolca'da "Küçük Oğlan" anlamına gelir. Güney Amerikalı balıkçılar ilk olarak 1600'lerde Pasifik Okyanusu'nda olağandışı ılık su dönemlerini fark ettiler. Bu olaya El Nino adı verdiler.  El Nino havamızı önemli ölçüde etkileyebilir. Daha sıcak sular, Pasifik jet akımının nötr pozisyonunun güneyine doğru hareket etmesine neden olur. Bu değişimle birlikte, kuzey ABD ve Kanada'daki bölgeler normalden daha kuru ve daha sıcak olur.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı fotokapanla görüntülendi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolunun-gizemli-efsanesi-anadolu-parsi-fotokapanla-goeruntulendi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolunun-gizemli-efsanesi-anadolu-parsi-fotokapanla-goeruntulendi</guid>
<description><![CDATA[ Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü tarafından doğaya yerleştirilen fotokapanlarla, Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı görüntülendi. DKMP’den yapılan açıklamada, “Bu kadim topraklar ilelebet onun yurdu olsun diye izlerini sürüyor, işaretlerini takip ediyor ve onu koruyoruz.” denildi.Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’nin çeşitli noktalarına yerleştirdiği fotokapanlardan birine Anadolu Parsı takıldı.  Türkiye&#039;de nesli tükendiği düşünülen Anadolu Parsı’nı, doğada görüntülemek çok zor olsa da çalışmalara yılmadan devam edildiği belirtilen açıklamada, ülkenin biyolojik çeşitliliğinin ve doğal güzelliklerinin korunması konusunda gerçekleştirilen titiz çalışmalar neticesinde, 1974 yılından sonra ilk kez 2019’da fotokapanlar ile görüntülendiği hatırlatıldı.  Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı’nı, görüntülemenin büyük heyecan uyandırdığı ve sevinç kaynağı olduğu vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi:  “Bu eşsiz hazineyi korumak ve neslinin devamlılığını sağlamak amacıyla Genel Müdürlüğümüzce dört koldan hummalı bir çalışma başlatıldı. Bir taraftan ‘Göçmen Türler Sözleşmesi Orta Asya Memeliler Girişimi’ uzmanlarınca leopar türü için hazırlanan bölgesel eylem planı ülkemize uyarlanırken, diğer yandan ‘Anadolu Parsının Eylem Planı’ kapsamında hızla veriler toplanmaya başlandı.  Farklı üniversitelerden uzmanların görev aldığı TÜBİTAK projesi ile şimdiden geniş alanlara fotokapanlar yerleştirildi. Fotokapanlardan elde edilen veriler Pars eylem planında ve yaban hayatı geliştirme sahalarının yönetim planlarında altlık veri olarak kullanılacak. Bu kadim topraklar ilelebet onun yurdu olsun diye izlerini sürüyor, işaretlerini takip ediyor ve onu koruyoruz.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ASfTdFHva0G6dQ_Ppg2m5A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’nun, gizemli, efsanesi, Anadolu, Parsı, fotokapanla, görüntülendi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ASfTdFHva0G6dQ_Ppg2m5A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı fotokapanla görüntülendi"><p>Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü tarafından doğaya yerleştirilen fotokapanlarla, Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı görüntülendi. DKMP’den yapılan açıklamada, “Bu kadim topraklar ilelebet onun yurdu olsun diye izlerini sürüyor, işaretlerini takip ediyor ve onu koruyoruz.” denildi.</p>Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’nin çeşitli noktalarına yerleştirdiği fotokapanlardan birine Anadolu Parsı takıldı.  Türkiye'de nesli tükendiği düşünülen Anadolu Parsı’nı, doğada görüntülemek çok zor olsa da çalışmalara yılmadan devam edildiği belirtilen açıklamada, ülkenin biyolojik çeşitliliğinin ve doğal güzelliklerinin korunması konusunda gerçekleştirilen titiz çalışmalar neticesinde, 1974 yılından sonra ilk kez 2019’da fotokapanlar ile görüntülendiği hatırlatıldı.  Anadolu’nun gizemli efsanesi Anadolu Parsı’nı, görüntülemenin büyük heyecan uyandırdığı ve sevinç kaynağı olduğu vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi:  “Bu eşsiz hazineyi korumak ve neslinin devamlılığını sağlamak amacıyla Genel Müdürlüğümüzce dört koldan hummalı bir çalışma başlatıldı. Bir taraftan ‘Göçmen Türler Sözleşmesi Orta Asya Memeliler Girişimi’ uzmanlarınca leopar türü için hazırlanan bölgesel eylem planı ülkemize uyarlanırken, diğer yandan ‘Anadolu Parsının Eylem Planı’ kapsamında hızla veriler toplanmaya başlandı.  Farklı üniversitelerden uzmanların görev aldığı TÜBİTAK projesi ile şimdiden geniş alanlara fotokapanlar yerleştirildi. Fotokapanlardan elde edilen veriler Pars eylem planında ve yaban hayatı geliştirme sahalarının yönetim planlarında altlık veri olarak kullanılacak. Bu kadim topraklar ilelebet onun yurdu olsun diye izlerini sürüyor, işaretlerini takip ediyor ve onu koruyoruz.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırmızı listedeki porsuk Muğla’da görüntülendi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirmizi-listedeki-porsuk-muglada-goeruntulendi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirmizi-listedeki-porsuk-muglada-goeruntulendi</guid>
<description><![CDATA[ Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından kırmızı listeye alınan porsuk, Muğla’nın Kavaklıdere ilçesinde görüldü. Tarlada yem ararken görüntülenen koruma altındaki porsuk, bir süre sonra gözden kayboldu.Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından yayımlanan soyu tehdit altındaki türlerin kırmızı listesinde yer alan porsuk, Muğla’nın Kavaklıdere ilçesine bağlı Çayboyu Mahallesi’nde yem ararken görüntülendi.Tarlada yem ararken görüntülenen koruma altındaki porsuk, görüntülenmesinden kısa bir süre sonra gözden kayboldu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Litw7H9EUqEbWNS-c99aw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırmızı, listedeki, porsuk, Muğla’da, görüntülendi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Litw7H9EUqEbWNS-c99aw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kırmızı listedeki porsuk Muğla’da görüntülendi"><p>Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından kırmızı listeye alınan porsuk, Muğla’nın Kavaklıdere ilçesinde görüldü. Tarlada yem ararken görüntülenen koruma altındaki porsuk, bir süre sonra gözden kayboldu.</p>Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından yayımlanan soyu tehdit altındaki türlerin kırmızı listesinde yer alan porsuk, Muğla’nın Kavaklıdere ilçesine bağlı Çayboyu Mahallesi’nde yem ararken görüntülendi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KxEIGk9zQUaiuxIQTCzn0Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Tarlada yem ararken görüntülenen koruma altındaki porsuk, görüntülenmesinden kısa bir süre sonra gözden kayboldu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dağda mahsur kalan iki turisti AKUT kurtardı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dagda-mahsur-kalan-iki-turisti-akut-kurtardi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dagda-mahsur-kalan-iki-turisti-akut-kurtardi</guid>
<description><![CDATA[ Muğla’nın Marmaris ilçesine tatile gelen iki turist, gezi için çıktıkları İçmeler Mahallesi’ndeki dağlık alanda mahsur kaldı. Turistler, AKUT ekipleri tarafından kurtarıldı.Marmaris’e tatil için gelen yabancı uyruklu iki turist, sabah saatlerinde doğa yürüyüşü için ormanlık alana çıktı.  Sarp araziler arasında ormanlık alana gelen iki turist geri dönmek için yollarını bulamadı.  Yakınları tarafından dağlık alana yürüyüşe gidenlerin geri dönmemesi üzerine 112 Acil Çağrı Merkezi’nden yardım istendi.  Marmaris AKUT ekipleri dağda mahsur kalan iki turisti bulundukları bölgeden kurtardı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XwIj1X8qZEK7bjBRA8gyDw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dağda, mahsur, kalan, iki, turisti, AKUT, kurtardı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XwIj1X8qZEK7bjBRA8gyDw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dağda mahsur kalan iki turisti AKUT kurtardı"><p>Muğla’nın Marmaris ilçesine tatile gelen iki turist, gezi için çıktıkları İçmeler Mahallesi’ndeki dağlık alanda mahsur kaldı. Turistler, AKUT ekipleri tarafından kurtarıldı.</p>Marmaris’e tatil için gelen yabancı uyruklu iki turist, sabah saatlerinde doğa yürüyüşü için ormanlık alana çıktı.  Sarp araziler arasında ormanlık alana gelen iki turist geri dönmek için yollarını bulamadı.  Yakınları tarafından dağlık alana yürüyüşe gidenlerin geri dönmemesi üzerine 112 Acil Çağrı Merkezi’nden yardım istendi.  Marmaris AKUT ekipleri dağda mahsur kalan iki turisti bulundukları bölgeden kurtardı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Halkalı Güneş tutulması ne zaman? Halkalı Güneş tutulması Türkiye&amp;apos;den görülecek mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/halkali-gunes-tutulmasi-ne-zaman-halkali-gunes-tutulmasi-turkiyeden-goerulecek-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/halkali-gunes-tutulmasi-ne-zaman-halkali-gunes-tutulmasi-turkiyeden-goerulecek-mi</guid>
<description><![CDATA[ Halkalı Güneş tutulmasının ne zaman gerçekleşeceği, gök olaylarına ilgi duyan binlerce kişi tarafından sorgulanmaya başladı. Ay&#039;ın, Güneş&#039;in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş&#039;i tam örtmediği zaman gözlemlenen Halkalı Güneş tutulmasının Türkiye&#039;den görülüp görülmeyeceği merak ediliyor. Peki, Halkalı Güneş tutulması ne zaman, Türkiye&#039;den görülecek mi?Halkalı Güneş tutulması, Ay&#039;ın, Güneş&#039;in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş&#039;i tam örtmediği zaman gözlemlenir. Ay&#039;ın çapı, Güneş&#039;in ışık yuvarının çapının yaklaşık 400&#039;de biridir. Ay&#039;ın Dünya&#039;ya uzaklığı, Güneş&#039;in uzaklığının yaklaşık 400&#039;de biridir. Bu yüzden Ay&#039;ın Dünya&#039;dan görünür büyüklüğü Güneş ile yaklaşık olarak aynıdır.
Ancak gerek Dünya&#039;nın Güneş çevresindeki, gerekse Ay&#039;ın Dünya çevresindeki yörüngeleri tam daire olmadığından, Ay her tam kavuşumlu geçişte Güneş&#039;i tam olarak örtmez. Bu durumda, Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya&#039;dan halka şeklinde gözlemlenir.Halkalı güneş tutulması 14 Ekim&#039;de Kuzey, Orta ve Güney Amerika göklerinde görünecek ve yoluna çıkanlar için eşsiz bir manzara, bilim insanları için ise ender bir fırsat yaratacak.NASA&#039;ya göre, hava koşulları izin verdiği sürece, Güneş&#039;in yalnızca bir kısmının ay tarafından kaplandığı hilal şeklindeki kısmi güneş tutulması, Alaska da dahil olmak üzere ABD&#039;nin 49 kıta eyaletinin tamamında görülebilecek .ABD’de, Pasifik zaman dilimiyle saat 09.13&#039;te başlayacak tutulma Oregon, Nevada, Utah, New Mexico ve Texas eyaletlerinden izlenebilecek. Tutulma, California, Idaho, Colorado ve Arizona&#039;nın belirli bölgelerinden de görülebilecek.NASA yetkilisi Kelly Korreck, CNN&#039;e yaptığı açıklamada, NASA&#039;nın, tutulma günü yerel saatle 11.30&#039;dan itibaren Albuquerque, New Mexico, Kirbyville, Texas ve White Sands, New Mexico&#039;dan görüntüleri canlı paylaşacağını belirtti.Güneş tutulması Türkiye&#039;den gözlemlenemeyecek.
ABD&#039;de gözlemlendikten sonra tutulma, Meksika, Belize, Honduras, Panama ve Kolombiya&#039;dan da izlenecek ve son olarak Brezilya’nın Atlantik kıyısındaki Natal kentinde sona erecek.Halkalı Güneş tutulması çeşitli aşamalarla gerçekleşirken, ilk olarak Ay, Güneş&#039;in önünden geçmeye başladığında hilal şeklinde bir parçalı tutulma yaşanacağı aktarıldı.
Kısmi tutulmanın başlamasından 1 saat 20 dakika sonra Ay, doğrudan Güneş&#039;in önüne geçerek &quot;ateş çemberi&quot;ni oluşturacak.
Ay, Güneş&#039;in karşısındaki yolculuğunu sona erdirip, gözden kaybolmadan önce bir diğer kısmi tutulmanın meydana geleceği belirtildi.Korreck, ülkenin söz konusu eyaletlerinde görülecek bir sonraki halkalı Güneş tutulmasının 2046&#039;da olacağını belirtti.&quot;Bu fenomeni tekrar görmemiz uzun zaman alacak.&quot; diyen Korreck, ABD vatandaşlarını Güneş tutulmasının tam olarak görülebileceği yerlere gitmeye çağırdı.NASA Heliofizik Dairesi Direktörü Peg Luce, göz kamaştırıcı gök olayının milyonlarca kişi tarafından izlenebileceğini söyledi.Ay&#039;ın yörüngesi içinde Dünya’dan en uzak noktada bulunduğu esnada gerçekleşecek tutulmanın &quot;ateş çemberi&quot; olarak isimlendirilmesi, Güneş&#039;i tamamıyla kapatamamasıyla oluşan halkalı görünümden geliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BOyiam1vpE-wPgpuMb08pw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Halkalı, Güneş, tutulması, zaman, Halkalı, Güneş, tutulması, Türkiyeden, görülecek, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BOyiam1vpE-wPgpuMb08pw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Halkalı Güneş tutulması ne zaman? Halkalı Güneş tutulması Türkiye'den görülecek mi?"><p>Halkalı Güneş tutulmasının ne zaman gerçekleşeceği, gök olaylarına ilgi duyan binlerce kişi tarafından sorgulanmaya başladı. Ay'ın, Güneş'in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtmediği zaman gözlemlenen Halkalı Güneş tutulmasının Türkiye'den görülüp görülmeyeceği merak ediliyor. Peki, Halkalı Güneş tutulması ne zaman, Türkiye'den görülecek mi?</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/N9Vp1_nkYkyxf6kgUExH7A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halkalı Güneş tutulması, Ay'ın, Güneş'in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtmediği zaman gözlemlenir. Ay'ın çapı, Güneş'in ışık yuvarının çapının yaklaşık 400'de biridir. Ay'ın Dünya'ya uzaklığı, Güneş'in uzaklığının yaklaşık 400'de biridir. Bu yüzden Ay'ın Dünya'dan görünür büyüklüğü Güneş ile yaklaşık olarak aynıdır.
Ancak gerek Dünya'nın Güneş çevresindeki, gerekse Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngeleri tam daire olmadığından, Ay her tam kavuşumlu geçişte Güneş'i tam olarak örtmez. Bu durumda, Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya'dan halka şeklinde gözlemlenir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QmOY7HfpwU6zcOCn-5nWTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halkalı güneş tutulması 14 Ekim'de Kuzey, Orta ve Güney Amerika göklerinde görünecek ve yoluna çıkanlar için eşsiz bir manzara, bilim insanları için ise ender bir fırsat yaratacak.NASA'ya göre, hava koşulları izin verdiği sürece, Güneş'in yalnızca bir kısmının ay tarafından kaplandığı hilal şeklindeki kısmi güneş tutulması, Alaska da dahil olmak üzere ABD'nin 49 kıta eyaletinin tamamında görülebilecek .</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rncljC52qEaD5uAczPd00A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ABD’de, Pasifik zaman dilimiyle saat 09.13'te başlayacak tutulma Oregon, Nevada, Utah, New Mexico ve Texas eyaletlerinden izlenebilecek. Tutulma, California, Idaho, Colorado ve Arizona'nın belirli bölgelerinden de görülebilecek.NASA yetkilisi Kelly Korreck, CNN'e yaptığı açıklamada, NASA'nın, tutulma günü yerel saatle 11.30'dan itibaren Albuquerque, New Mexico, Kirbyville, Texas ve White Sands, New Mexico'dan görüntüleri canlı paylaşacağını belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P1aGf6CT1kqzfIFUnqx8ag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Güneş tutulması Türkiye'den gözlemlenemeyecek.
ABD'de gözlemlendikten sonra tutulma, Meksika, Belize, Honduras, Panama ve Kolombiya'dan da izlenecek ve son olarak Brezilya’nın Atlantik kıyısındaki Natal kentinde sona erecek.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UZ1aBKmzNEi0KWQYR0hIiQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halkalı Güneş tutulması çeşitli aşamalarla gerçekleşirken, ilk olarak Ay, Güneş'in önünden geçmeye başladığında hilal şeklinde bir parçalı tutulma yaşanacağı aktarıldı.
Kısmi tutulmanın başlamasından 1 saat 20 dakika sonra Ay, doğrudan Güneş'in önüne geçerek "ateş çemberi"ni oluşturacak.
Ay, Güneş'in karşısındaki yolculuğunu sona erdirip, gözden kaybolmadan önce bir diğer kısmi tutulmanın meydana geleceği belirtildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1XTfXRVXG0S7hI_sg_Om3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Korreck, ülkenin söz konusu eyaletlerinde görülecek bir sonraki halkalı Güneş tutulmasının 2046'da olacağını belirtti."Bu fenomeni tekrar görmemiz uzun zaman alacak." diyen Korreck, ABD vatandaşlarını Güneş tutulmasının tam olarak görülebileceği yerlere gitmeye çağırdı.NASA Heliofizik Dairesi Direktörü Peg Luce, göz kamaştırıcı gök olayının milyonlarca kişi tarafından izlenebileceğini söyledi.Ay'ın yörüngesi içinde Dünya’dan en uzak noktada bulunduğu esnada gerçekleşecek tutulmanın "ateş çemberi" olarak isimlendirilmesi, Güneş'i tamamıyla kapatamamasıyla oluşan halkalı görünümden geliyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye&amp;apos;den izlenecek mi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kanli-ay-tutulmasi-ne-zaman-saat-kacta-gerceklesecek-turkiyeden-izlenecek-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kanli-ay-tutulmasi-ne-zaman-saat-kacta-gerceklesecek-turkiyeden-izlenecek-mi</guid>
<description><![CDATA[ Kanlı Ay tutulması, gök olaylarını izlemeyi ve takip etmeyi seven kişiler tarafından sorgulanıyor. Ay&#039;ın kızıl bir görünüme bürünmesiyle ortaya çıkacak gök olayı, gökbilimciler tarafından Kanlı Ay olarak adlandırılıyor. Peki, Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye&#039;den izlenecek mi?Kanlı Ay tutulması için geri sayım başladı. Yaşanacak olan Kanlı Ay tutulmasında, Ay&#039;ın yüzde 12&#039;si dünyanın gölgesinde kalacak ve bu bölgede bir kızarıklık meydana gelecek. Peki, Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye&#039;den izlenecek mi?Kanlı Ay tutulması 28 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşecek. Türkiye saatiyle 21.00&#039;de başlayacak bu tutulma, saat 01.26&#039;da sona erecek.Bu tutulmada ayın sadece yüzde 12&#039;si dünyanın gölgesi içinde kalacağından bu bölgedeki kızarıklığın fark edilmesi zor olacak. Tutulmanın maksimum evresi 23.15&#039;te gerçekleşecek.Asya&#039;nın en doğusu ve Avustralya’da tutulma devam ederken Ay batacak. Asya, Avrupa Afrika’da tamamı izlenecek. Afrika&#039;nın en batı ucu, Atlas Okyanusu ve Amerika kıtasının doğusunda tutulma devam ederken Ay doğacak.Kanlı Ay tutulması Türkiye&#039;den de izlenebilecek.Tam Ay Tutulması Dünya&#039;nın Güneş ile Ay arasında girerek Ay&#039;ın tamamıyla Dünya&#039;nın gölgesi altında kaldığı yörünge konumunda ortaya çıkıyor.Bu konumda Güneş ışınlarının Ay&#039;a ulaşması engellendiğinden Ay yalnızca Dünya&#039;nın atmosferinden mavi bir filtreyle yansıyan ışıkla aydınlanıyor ve bu yüzden kızıl bir görünüme bürünüyor.Gökbilimciler Ay&#039;ın bu durumuna &quot;Kanlı Ay&quot; adını veriyorlar. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9d7cyEZhuEOLzRIBw5ZzSw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kanlı, tutulması, zaman, saat, kaçta, gerçekleşecek, Türkiyeden, izlenecek, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9d7cyEZhuEOLzRIBw5ZzSw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye'den izlenecek mi?"><p>Kanlı Ay tutulması, gök olaylarını izlemeyi ve takip etmeyi seven kişiler tarafından sorgulanıyor. Ay'ın kızıl bir görünüme bürünmesiyle ortaya çıkacak gök olayı, gökbilimciler tarafından Kanlı Ay olarak adlandırılıyor. Peki, Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye'den izlenecek mi?</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/V3EPdspth0q1rUIXajKB-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kanlı Ay tutulması için geri sayım başladı. Yaşanacak olan Kanlı Ay tutulmasında, Ay'ın yüzde 12'si dünyanın gölgesinde kalacak ve bu bölgede bir kızarıklık meydana gelecek. Peki, Kanlı Ay tutulması ne zaman, saat kaçta gerçekleşecek? Türkiye'den izlenecek mi?</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iRGwQb_sK0qbew461pe1Jw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kanlı Ay tutulması 28 Ekim 2023 tarihinde gerçekleşecek. Türkiye saatiyle 21.00'de başlayacak bu tutulma, saat 01.26'da sona erecek.Bu tutulmada ayın sadece yüzde 12'si dünyanın gölgesi içinde kalacağından bu bölgedeki kızarıklığın fark edilmesi zor olacak. Tutulmanın maksimum evresi 23.15'te gerçekleşecek.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YBdzqEPXa0ugtC7jvKbJKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Asya'nın en doğusu ve Avustralya’da tutulma devam ederken Ay batacak. Asya, Avrupa Afrika’da tamamı izlenecek. Afrika'nın en batı ucu, Atlas Okyanusu ve Amerika kıtasının doğusunda tutulma devam ederken Ay doğacak.Kanlı Ay tutulması Türkiye'den de izlenebilecek.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OA3RWbWknUiiiWroD2jZDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tam Ay Tutulması Dünya'nın Güneş ile Ay arasında girerek Ay'ın tamamıyla Dünya'nın gölgesi altında kaldığı yörünge konumunda ortaya çıkıyor.Bu konumda Güneş ışınlarının Ay'a ulaşması engellendiğinden Ay yalnızca Dünya'nın atmosferinden mavi bir filtreyle yansıyan ışıkla aydınlanıyor ve bu yüzden kızıl bir görünüme bürünüyor.Gökbilimciler Ay'ın bu durumuna "Kanlı Ay" adını veriyorlar.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sisler altındaki Aras Vadisi doğa tutkunlarının rotasında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sisler-altindaki-aras-vadisi-doga-tutkunlarinin-rotasinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sisler-altindaki-aras-vadisi-doga-tutkunlarinin-rotasinda</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye-Ermenistan sınırı boyunca ilerleyen Aras Vadisi ve sisler altındaki dağlar, sunduğu birbirinden güzel doğal zenginliklerle doğa tutkunlarını ağırlıyor.Türkiye&#039;nin en doğusunda yer alan Aras Vadisi&#039;ne dört mevsim doğa yürüyüşleri düzenleniyor. Gruplar halinde bölgeye gelen doğa tutkunları, vadinin doğal güzellikleri arasında gezinti yapıyor. Kış mevsiminin etkisiyle sisle kaplanan vadinin güzelliklerini görmek için foto safari yapan doğa fotoğrafçıları, Kızıldağ zirvesine tırmanıyor. Iğdır Fotoğraf Gezi Kültür ve Doğa Kulübü Başkanı Muhammed Akkuş, Türkiye-Ermenistan sınır hattı boyunca yol alan Aras Vadisi&#039;nin doğaseverlerin ilgisini çektiğini söylediVadiyi ve dağları saran sis bulutları arasında çok güzel manzaraların oluştuğunu dile getiren Akkuş, &quot;Fotoğraf tutkunu arkadaşlarımızla buraya gelerek bu güzel manzaraları hem kayıt altına alıyoruz hem de buranın tanıtımı için etkinlik yapıyoruz. Bütün doğaseverleri ve fotoğraf tutkunlarını buraya gelip fotoğraf çekmeye ve bu eşsiz manzaraları izlemeye davet ediyoruz.&quot; dedi.  FOTOĞRAFÇILARA DAVETDoğa fotoğrafçısı Harun Cengiz de yılın bu zamanında sisler altındaki manzaraların fotoğraflarını çekmek için etkinlik düzenlediklerini anlatarak, &quot;Sağ tarafımızda Ermenistan sınırı boyunca uzanan Aras Nehri, sol tarafımızda Tekelti Dağı sisler altındaki görüntüsüyle çok güzel manzara oluşturmuş. Buranın manzarası çok güzel, tüm doğa fotoğrafçılarını buraya bekliyoruz.&quot; ifadelerini kullandı.  Fotoğrafçı Ali Uçum da Aras Vadisi&#039;ndeki çalışmalarda güzel görseller elde ettiklerini anlattı.  Foto safari için bölgeye geldiklerini dile getiren Uçum, &quot;Doğa fotoğrafları için geldik çok güzel manzaralarla karşılaştık. Görüldüğü gibi burada dağlar ve vadi sislere bürünmüş, güzelliğiyle insanlarda merak uyandırıyor.&quot; diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mGdCqPoaxUOCY5PSIi96zg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sisler, altındaki, Aras, Vadisi, doğa, tutkunlarının, rotasında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mGdCqPoaxUOCY5PSIi96zg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sisler altındaki Aras Vadisi doğa tutkunlarının rotasında"><p>Türkiye-Ermenistan sınırı boyunca ilerleyen Aras Vadisi ve sisler altındaki dağlar, sunduğu birbirinden güzel doğal zenginliklerle doğa tutkunlarını ağırlıyor.</p>Türkiye'nin en doğusunda yer alan<strong> Aras Vadisi</strong>'ne dört mevsim doğa yürüyüşleri düzenleniyor. Gruplar halinde bölgeye gelen doğa tutkunları, vadinin doğal güzellikleri arasında gezinti yapıyor. Kış mevsiminin etkisiyle sisle kaplanan vadinin güzelliklerini görmek için foto safari yapan doğa fotoğrafçıları, Kızıldağ zirvesine tırmanıyor. Iğdır Fotoğraf Gezi Kültür ve Doğa Kulübü Başkanı Muhammed Akkuş, Türkiye-Ermenistan sınır hattı boyunca yol alan Aras Vadisi'nin doğaseverlerin ilgisini çektiğini söyledi<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RKAbEKq9DEuaU1C1pEjnpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><p>Vadiyi ve dağları saran sis bulutları arasında çok güzel manzaraların oluştuğunu dile getiren Akkuş, "Fotoğraf tutkunu arkadaşlarımızla buraya gelerek bu güzel manzaraları hem kayıt altına alıyoruz hem de buranın tanıtımı için etkinlik yapıyoruz. Bütün doğaseverleri ve fotoğraf tutkunlarını buraya gelip fotoğraf çekmeye ve bu eşsiz manzaraları izlemeye davet ediyoruz." dedi.  <strong>FOTOĞRAFÇILARA DAVET</strong></p><p>Doğa fotoğrafçısı Harun Cengiz de yılın bu zamanında sisler altındaki manzaraların fotoğraflarını çekmek için etkinlik düzenlediklerini anlatarak, "Sağ tarafımızda Ermenistan sınırı boyunca uzanan Aras Nehri, sol tarafımızda Tekelti Dağı sisler altındaki görüntüsüyle çok güzel manzara oluşturmuş. Buranın manzarası çok güzel, tüm doğa fotoğrafçılarını buraya bekliyoruz." ifadelerini kullandı.  Fotoğrafçı Ali Uçum da Aras Vadisi'ndeki çalışmalarda güzel görseller elde ettiklerini anlattı.  Foto safari için bölgeye geldiklerini dile getiren Uçum, "Doğa fotoğrafları için geldik çok güzel manzaralarla karşılaştık. Görüldüğü gibi burada dağlar ve vadi sislere bürünmüş, güzelliğiyle insanlarda merak uyandırıyor." diye konuştu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bitkisel bazlı plastikler aktivistlerin iddia ettiğinin aksine doğada çözülmüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bitkisel-bazli-plastikler-aktivistlerin-iddia-ettiginin-aksine-dogada-coezulmuyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bitkisel-bazli-plastikler-aktivistlerin-iddia-ettiginin-aksine-dogada-coezulmuyor</guid>
<description><![CDATA[ Biyoplastiklerden yapılan şişelerin ve çatal bıçak takımlarının iddia edildiği gibi doğada biyolojik olarak çözülebilir olması gerekiyor. Ancak yeni bir araştırmaya göre bu çözülme sadece belli koşullar altında gerçekleşiyor.Bitki bazlı plastikler, tipik petrol bazlı ürünlere kıyasla çevreye duyarlı bir alternatif olarak gösteriliyor. Ancak yeni bir çalışma, &quot;biyoplastik&quot; olarak adlandırılan ürünlerin çoğunun okyanusta veya karada bir yıldan uzun süre kaldıktan sonra bile ayrışmadığını gösteriyor.  Önceki araştırmalar, kağıt pipetlerin doğada uzun yıllar kaldıkları için &quot;sonsuza kadar var olan kimyasallar&quot; olarak bilinen ve kansere neden olan PFAS içerdiğini göstermişti.  Yeni araştırma, bu biyoplastiklerin toksik olmasalar bile tıpkı petrol bazlı ürünler gibi doğada çözülmediği kanıtladı.  Biyoplastiklerin artan popülaritesi ile 5 Gyres Enstitüsü&#039;ndeki araştırmacılar şişeler, pipetler ve poşetler gibi ürünlerin okyanusa atıldığında veya yol kenarına bırakıldığında nasıl sonuç vereceğini görmek istediler.   Karşılaştırma için ahşap veya kağıttan yapılmış geleneksel plastiklerle beraber biyoplastikleri de karada ve denizde birçok yere bıraktılar.1 YIL SONRA BİLE DOĞADA ÇÖZÜLMEDİLER  Bu ürünlerin neredeyse hiçbiri 64 hafta sonra bile eskimedi ve bazıları neredeyse hiç değişmedi. Yıprananlar ayrışmak yerine daha küçük parçalara bölünme eğilimindeydi.  Biyoplastik endüstrisi dünya çapında yaklaşık 11,6 milyar dolar değerinde ve yılda yaklaşık yüzde 19 oranında büyümesi bekleniyor.  Karada bırakılan ürünler suda bırakılanlara göre daha yavaş parçalandı ancak 64 hafta sonra bile biyoplastik öğelerin yüzde 78&#039;i bütün halinde kaldı. KİMYASAL YAPISI PETROL BAZLI PLASTİKLERLE AYNIÜrünler mısır gibi doğal içeriklerden üretilse de kimyasal ayarlamalar sonucunda petrol ürünlerinden yapılan normal plastiklerle hemen hemen aynı kimyasal yapıya sahip oluyor.Daha önceki araştırmalar, biyoplastiklerin nadiren düzgün bir şekilde atıldığını ve bu durumun onları küresel ısınma açısından geleneksel plastiklere göre daha tehlikeli hale getirdiğini göstermişti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K5wGm89llECT8AZOadG1IA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bitkisel, bazlı, plastikler, aktivistlerin, iddia, ettiğinin, aksine, doğada, çözülmüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K5wGm89llECT8AZOadG1IA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bitkisel bazlı plastikler aktivistlerin iddia ettiğinin aksine doğada çözülmüyor"><p>Biyoplastiklerden yapılan şişelerin ve çatal bıçak takımlarının iddia edildiği gibi doğada biyolojik olarak çözülebilir olması gerekiyor. Ancak yeni bir araştırmaya göre bu çözülme sadece belli koşullar altında gerçekleşiyor.</p><p>Bitki bazlı plastikler, tipik petrol bazlı ürünlere kıyasla çevreye duyarlı bir alternatif olarak gösteriliyor. Ancak yeni bir çalışma, "biyoplastik" olarak adlandırılan ürünlerin çoğunun okyanusta veya karada bir yıldan uzun süre kaldıktan sonra bile ayrışmadığını gösteriyor.  Önceki araştırmalar, kağıt pipetlerin doğada uzun yıllar kaldıkları için "sonsuza kadar var olan kimyasallar" olarak bilinen ve kansere neden olan PFAS içerdiğini göstermişti.  Yeni araştırma, bu biyoplastiklerin toksik olmasalar bile tıpkı petrol bazlı ürünler gibi doğada çözülmediği kanıtladı.  Biyoplastiklerin artan popülaritesi ile 5 Gyres Enstitüsü'ndeki araştırmacılar şişeler, pipetler ve poşetler gibi ürünlerin okyanusa atıldığında veya yol kenarına bırakıldığında nasıl sonuç vereceğini görmek istediler.   Karşılaştırma için ahşap veya kağıttan yapılmış geleneksel plastiklerle beraber biyoplastikleri de karada ve denizde birçok yere bıraktılar.</p><p><strong>1 YIL SONRA BİLE DOĞADA ÇÖZÜLMEDİLER</strong>  Bu ürünlerin neredeyse hiçbiri 64 hafta sonra bile eskimedi ve bazıları neredeyse hiç değişmedi. Yıprananlar ayrışmak yerine daha küçük parçalara bölünme eğilimindeydi.  Biyoplastik endüstrisi dünya çapında yaklaşık 11,6 milyar dolar değerinde ve yılda yaklaşık yüzde 19 oranında büyümesi bekleniyor.  Karada bırakılan ürünler suda bırakılanlara göre daha yavaş parçalandı ancak 64 hafta sonra bile biyoplastik öğelerin yüzde 78'i bütün halinde kaldı. </p><p><strong>KİMYASAL YAPISI PETROL BAZLI PLASTİKLERLE AYNI</strong></p><p>Ürünler mısır gibi doğal içeriklerden üretilse de kimyasal ayarlamalar sonucunda petrol ürünlerinden yapılan normal plastiklerle hemen hemen aynı kimyasal yapıya sahip oluyor.</p><p>Daha önceki araştırmalar, biyoplastiklerin nadiren düzgün bir şekilde atıldığını ve bu durumun onları küresel ısınma açısından geleneksel plastiklere göre daha tehlikeli hale getirdiğini göstermişti.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>35 bin yavru caretta caretta denizle buluştu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/35-bin-yavru-caretta-caretta-denizle-bulustu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/35-bin-yavru-caretta-caretta-denizle-bulustu</guid>
<description><![CDATA[ Nesli tehlike altındaki caretta carettalar her yıl bu dönemlerde yuvalarından çıkarak denizle buluşuyor. Muğla&#039;nın Ortaca ilçesinde bulunan İztuzu Plajı&#039;nda 35 bin yavru deniz kaplumbağası engelleri aşarak denize ulaştı.Muğla&#039;nın Ortaca ilçesindeki İztuzu Plajı&#039;nda mayıs ve haziranda başlayan döngü sonrası yumurtadan çıkan yaklaşık 35 bin yavru carettalar denizle buluştu.Avrupa&#039;nın en iyi caretta caretta koruma ve yuvalama alanlarından biri olan İztuzu sahili yakınında yer alan DEKAMER, 2008&#039;den bu yana sahilde koruma çalışması yaparken Türkiye&#039;nin çeşitli yerlerinde yaralı bulunan deniz kaplumbağalarının da tedavisini yürütüyor.Hastane ortamının sağlandığı merkezde kaplumbağalar, özenle tedavi ediliyor.DEKAMER görevlilerince İztuzu&#039;nda çeşitli önlemler alınıyor. Yumurtlama ve yavru çıkışlarının yaşandığı dönemde sahilde gece boyu tutulan nöbetle koruma çalışması yürütülüyor.Caretta carettaların en önemli yumurtlama alanları arasında yer alan plajda, Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezince (DEKAMER) çeşitli önlemler alınırken görevliler de sahili gözetim altında tuttu.DEKAMER Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Yakup Kaska, AA muhabirine, bu yıl İztuzu sahilinde yavru çıkışında büyük artış gerçekleştiğini söyledi.Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının destekleriyle İztuzu sahilindeki popülasyonda iki katına çıkan bir koruma çalışması sağlandığını belirten Kaska, &quot;Bu yıl sahilde 745 yuvamız oldu. Bu yuvalardan çıkan 35 bin civarındaki yavruyu da denize göndermiş olduk.&quot; dedi.Kaska, İztuzu Plajı&#039;nda &quot;koruma kullanma dengesi&quot; kapsamında yapılan çalışmalarla kumsaldaki caretta carettaların çiftleşme ve yuvalama alanlarında önemli seviyede artış yaşandığını dile getirdi.Yuva sayısının bölgede uzun yıllar önce 200, 300 civarında olduğunu hatırlatan Kaska, &quot;Şimdi ise neredeyse üç katına ulaştı. Bu da devletimizin o yıllardan bu yıla kadar koruma çalışmalarını devamlı bir şekilde yapıldığının ve koruma önlemlerinin de alındığının göstergesi. Bu yıl adeta bir hasat mevsimi yaşandığı bir dönem. Dolayısıyla Türkiye hem değerlerine hem de canlılarını en iyi şekilde koruduğunu bütün dünyaya bu şekilde gösteriyor.&quot; diye konuştu.DEKAMER&#039;e dünyadan birçok ziyaretçi geldiğini aktaran Kaska, ziyaretçilere Türkiye&#039;deki koruma çalışmalarını gösterirken ülke tanıtımını yaptıklarını kaydetti.Yakup Kaska, şu ana kadar 350 civarında deniz kaplumbağasını tedavi ederek doğaya gönderdiklerini, 7 kaplumbağanın ise merkezde tedavisinin devam ettiğini sözlerine ekledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/M4yn2d5MfU2sn_Xr-Ad20A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>bin, yavru, caretta, caretta, denizle, buluştu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/M4yn2d5MfU2sn_Xr-Ad20A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="35 bin yavru caretta caretta denizle buluştu"><p>Nesli tehlike altındaki caretta carettalar her yıl bu dönemlerde yuvalarından çıkarak denizle buluşuyor. Muğla'nın Ortaca ilçesinde bulunan İztuzu Plajı'nda 35 bin yavru deniz kaplumbağası engelleri aşarak denize ulaştı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MU35e0hgBEqBvNNqGEFaqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muğla'nın Ortaca ilçesindeki İztuzu Plajı'nda mayıs ve haziranda başlayan döngü sonrası yumurtadan çıkan yaklaşık 35 bin yavru carettalar denizle buluştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IK0CGeYJM0KFF2YGhN2NlQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Avrupa'nın en iyi caretta caretta koruma ve yuvalama alanlarından biri olan İztuzu sahili yakınında yer alan DEKAMER, 2008'den bu yana sahilde koruma çalışması yaparken Türkiye'nin çeşitli yerlerinde yaralı bulunan deniz kaplumbağalarının da tedavisini yürütüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LyeSQ6l-LEu5dT_nl8TkKw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hastane ortamının sağlandığı merkezde kaplumbağalar, özenle tedavi ediliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TvXDdzLN8kW0LLH3SntbGw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>DEKAMER görevlilerince İztuzu'nda çeşitli önlemler alınıyor. Yumurtlama ve yavru çıkışlarının yaşandığı dönemde sahilde gece boyu tutulan nöbetle koruma çalışması yürütülüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0yfSwD_eVUCueY7ZnYqGaQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Caretta carettaların en önemli yumurtlama alanları arasında yer alan plajda, Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezince (DEKAMER) çeşitli önlemler alınırken görevliler de sahili gözetim altında tuttu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2F9zMGEMTE-pXCDdBPfwUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>DEKAMER Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Yakup Kaska, AA muhabirine, bu yıl İztuzu sahilinde yavru çıkışında büyük artış gerçekleştiğini söyledi.Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının destekleriyle İztuzu sahilindeki popülasyonda iki katına çıkan bir koruma çalışması sağlandığını belirten Kaska, "Bu yıl sahilde 745 yuvamız oldu. Bu yuvalardan çıkan 35 bin civarındaki yavruyu da denize göndermiş olduk." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zJ0XFvLHOkKWC5zrru_tgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kaska, İztuzu Plajı'nda "koruma kullanma dengesi" kapsamında yapılan çalışmalarla kumsaldaki caretta carettaların çiftleşme ve yuvalama alanlarında önemli seviyede artış yaşandığını dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UAW_8vnQEUebIcBO9TdfTw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yuva sayısının bölgede uzun yıllar önce 200, 300 civarında olduğunu hatırlatan Kaska, "Şimdi ise neredeyse üç katına ulaştı. Bu da devletimizin o yıllardan bu yıla kadar koruma çalışmalarını devamlı bir şekilde yapıldığının ve koruma önlemlerinin de alındığının göstergesi. Bu yıl adeta bir hasat mevsimi yaşandığı bir dönem. Dolayısıyla Türkiye hem değerlerine hem de canlılarını en iyi şekilde koruduğunu bütün dünyaya bu şekilde gösteriyor." diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IDBooL7UwE6tdzewk8-ZaA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>DEKAMER'e dünyadan birçok ziyaretçi geldiğini aktaran Kaska, ziyaretçilere Türkiye'deki koruma çalışmalarını gösterirken ülke tanıtımını yaptıklarını kaydetti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1Up9Lme79ke1XJy2H5ft9A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yakup Kaska, şu ana kadar 350 civarında deniz kaplumbağasını tedavi ederek doğaya gönderdiklerini, 7 kaplumbağanın ise merkezde tedavisinin devam ettiğini sözlerine ekledi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya Mirası Listesi’ndeki dünyanın en büyük mercan resifi beyazlıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-mirasi-listesindeki-dunyanin-en-buyuk-mercan-resifi-beyazliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-mirasi-listesindeki-dunyanin-en-buyuk-mercan-resifi-beyazliyor</guid>
<description><![CDATA[ Avustralya açıklarında bulunan dünyanın en büyük mercan sistemi olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Büyük Set Resifi’nde yeni bir büyük beyazlama tespit edildi. Deniz yüzeyi sıcaklığının yükselmesiyle bağlantılı olduğu ifade edilen beyazlama olayının, son 8 yıldaki 5. olay olduğunun altı çizildi.Avustralya Büyük Set Resifi Deniz Parkı Otoritesi, Avustralya açıklarında 344 bin 400 kilometre karelik alana yayılmış olan dünyanın en büyük mercan sisteminin tehlike altında olduğunu belirterek en son yapılan havadan gözlem çalışmasında, resifte büyük bir beyazlama olduğunu ortaya koydu.Resif Otoritesi Şef Bilim İnsanı Dr. Roger Beeden, beyazlamanın uzun bir süre boyunca ortalamanın üzerinde deniz yüzeyi sıcaklıkları sonucunda görüldüğünün altını çizerek “İklim değişikliği, Büyük Set Resifi ve dünya çapındaki mercan resifleri için en büyük tehdittir” dedi.
Bilim insanları, havadan yapılan gözlemin okyanus altı çalışmalarla destekleneceğini vurgulayarak ‘uzun süreli veya yoğun ısının&#039; mercanların ölümüne yol açabileceğini belirtti.İtalya’nın yüzölçümü büyüklüğünde olan Büyük Set Resifi, milyonlarca deniz canlısının yaşam alanı ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor. Beyazlama, mercan sistemindeki alg simbiyotlarının ortadan kalkması sonucu meydana geliyor ve mercanlar zarar görüyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tRWA9YiXMU6u3VuOCHRqNA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, Mirası, Listesi’ndeki, dünyanın, büyük, mercan, resifi, beyazlıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tRWA9YiXMU6u3VuOCHRqNA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünya Mirası Listesi’ndeki dünyanın en büyük mercan resifi beyazlıyor"><p>Avustralya açıklarında bulunan dünyanın en büyük mercan sistemi olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Büyük Set Resifi’nde yeni bir büyük beyazlama tespit edildi. Deniz yüzeyi sıcaklığının yükselmesiyle bağlantılı olduğu ifade edilen beyazlama olayının, son 8 yıldaki 5. olay olduğunun altı çizildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SHgseQE5OEC-fsq-nJbZbg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Avustralya Büyük Set Resifi Deniz Parkı Otoritesi, Avustralya açıklarında 344 bin 400 kilometre karelik alana yayılmış olan dünyanın en büyük mercan sisteminin tehlike altında olduğunu belirterek en son yapılan havadan gözlem çalışmasında, resifte büyük bir beyazlama olduğunu ortaya koydu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KJExhhV3aEuyiixv-m0WBw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Resif Otoritesi Şef Bilim İnsanı Dr. Roger Beeden, beyazlamanın uzun bir süre boyunca ortalamanın üzerinde deniz yüzeyi sıcaklıkları sonucunda görüldüğünün altını çizerek “İklim değişikliği, Büyük Set Resifi ve dünya çapındaki mercan resifleri için en büyük tehdittir” dedi.
Bilim insanları, havadan yapılan gözlemin okyanus altı çalışmalarla destekleneceğini vurgulayarak ‘uzun süreli veya yoğun ısının' mercanların ölümüne yol açabileceğini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_f9pcwdOykqwmme0sM8MSw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İtalya’nın yüzölçümü büyüklüğünde olan Büyük Set Resifi, milyonlarca deniz canlısının yaşam alanı ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor. Beyazlama, mercan sistemindeki alg simbiyotlarının ortadan kalkması sonucu meydana geliyor ve mercanlar zarar görüyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğada en son yaklaşık 50 yıl önce görüldü: Java kaplanına ait kıl bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogada-en-son-yaklasik-50-yil-oence-goeruldu-java-kaplanina-ait-kil-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogada-en-son-yaklasik-50-yil-oence-goeruldu-java-kaplanina-ait-kil-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Endonezya&#039;da doğada en son yaklaşık 50 yıl önce gözlemlenen endemik tür Java kaplanına ait olduğu düşünülen kıl örneği, Endonezya Hayvanbilim Müzesi&#039;ndeki doldurulmuş bir Java kaplanı kürküyle eşleşti.The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre, Endonezya&#039;da yaban hayatı koruma çalışmaları yürüten araştırmacı Kalih Raksasewu, 5 yıl önce Java adasındaki görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak Java kaplanına ait olduğu düşünülen bir kıl örneği buldu.  Numune, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından 2008&#039;de neslinin tükendiği ilan edilen ve doğada en son 1976 yılında gözlemlenen Java kaplanının yaşıyor olma ihtimalini gündeme getirdi.  Bilim insanları yaptıkları araştırmada, türe ait olduğu düşünülen kıl örneğini inceledi.  Araştırmada, genetik yakınlığı olan türlerle karşılaştırılan kıl örneğindeki DNA diziliminin, Endonezya Hayvanbilim Müzesi&#039;nde bulunan 1930 yılında doldurulmuş bir Java kaplanının kürkündeki kıllarla en yakın eşleşmeyi sağladığı tespit edildi.  Araştırma yazarları, Java kaplanı hakkındaki bulguların saha çalışmaları ve ileri genetik taramalarla test edilmesi gerektiğini belirtti. Endonezya Çevre Bakanlığı da Java kaplanı olma olasılığını doğada gözlemlemek için kamera tuzakları ve genetik incelemeler yapılacağını kaydetti.  Söz konusu araştırmanın sonuçları, 21 Mart&#039;ta Cambridge University Press tarafından yayımlanan Oryx dergisinde paylaşıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9PkdTSp0F0OTJ6t6QUls6Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğada, son, yaklaşık, yıl, önce, görüldü:, Java, kaplanına, ait, kıl, bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9PkdTSp0F0OTJ6t6QUls6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğada en son yaklaşık 50 yıl önce görüldü: Java kaplanına ait kıl bulundu"><p>Endonezya'da doğada en son yaklaşık 50 yıl önce gözlemlenen endemik tür Java kaplanına ait olduğu düşünülen kıl örneği, Endonezya Hayvanbilim Müzesi'ndeki doldurulmuş bir Java kaplanı kürküyle eşleşti.</p>The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre, Endonezya'da yaban hayatı koruma çalışmaları yürüten araştırmacı Kalih Raksasewu, 5 yıl önce Java adasındaki görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak Java kaplanına ait olduğu düşünülen bir kıl örneği buldu.  Numune, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından 2008'de neslinin tükendiği ilan edilen ve doğada en son 1976 yılında gözlemlenen Java kaplanının yaşıyor olma ihtimalini gündeme getirdi.  Bilim insanları yaptıkları araştırmada, türe ait olduğu düşünülen kıl örneğini inceledi.  Araştırmada, genetik yakınlığı olan türlerle karşılaştırılan kıl örneğindeki DNA diziliminin, Endonezya Hayvanbilim Müzesi'nde bulunan 1930 yılında doldurulmuş bir Java kaplanının kürkündeki kıllarla en yakın eşleşmeyi sağladığı tespit edildi.  Araştırma yazarları, Java kaplanı hakkındaki bulguların saha çalışmaları ve ileri genetik taramalarla test edilmesi gerektiğini belirtti. Endonezya Çevre Bakanlığı da Java kaplanı olma olasılığını doğada gözlemlemek için kamera tuzakları ve genetik incelemeler yapılacağını kaydetti.  Söz konusu araştırmanın sonuçları, 21 Mart'ta Cambridge University Press tarafından yayımlanan Oryx dergisinde paylaşıldı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kars&amp;apos;ta kızıl tilkiler av mesaisinde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karsta-kizil-tilkiler-av-mesaisinde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karsta-kizil-tilkiler-av-mesaisinde</guid>
<description><![CDATA[ Avlanma becerileri dolayısıyla &quot;kurnaz&quot; olarak nitelendirilen kızıl tilkiler, Kars&#039;ta zorlu doğa koşullarında hayatta kalmak için tüm yeteneklerini sergiliyor. Kızıl tilkilerin yaşam alanı doğaseverler tarafından kayıt altına alındı. Hızlı hareket eden ve iyi koku alan bu tilkiler, güçlü işitme duyusu sayesinde kar altındaki canlıları duyarak tespit ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/euO3cxi3KEuvS9nC0iv9Og.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karsta, kızıl, tilkiler, mesaisinde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/euO3cxi3KEuvS9nC0iv9Og.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kars'ta kızıl tilkiler av mesaisinde"><p>Avlanma becerileri dolayısıyla "kurnaz" olarak nitelendirilen kızıl tilkiler, Kars'ta zorlu doğa koşullarında hayatta kalmak için tüm yeteneklerini sergiliyor. Kızıl tilkilerin yaşam alanı doğaseverler tarafından kayıt altına alındı. Hızlı hareket eden ve iyi koku alan bu tilkiler, güçlü işitme duyusu sayesinde kar altındaki canlıları duyarak tespit ediyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor: Sarı kanola tarlalarına yoğun ilgi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fotograf-cektirmek-isteyenleri-agirliyor-sari-kanola-tarlalarina-yogun-ilgi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fotograf-cektirmek-isteyenleri-agirliyor-sari-kanola-tarlalarina-yogun-ilgi</guid>
<description><![CDATA[ Ramazan Bayramı tatili sürüyor. Tekirdağ’da bulunan sarı kanola tarlaları, fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor. İstanbul’dan yola çıkan vatandaşlar, fotoğraf çektirmek için kentteki tarlaları ziyaret ediyor.Tekirdağ’da çiçek açan kanola bitkisiyle boydan boya sarıya bürünen tarlalar, eşsiz manzarada fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor.Ramazan Bayramı’nı fırsat bilen tatilciler, sarı kanola tarlalarını görüntülemek, hatıra fotoğrafı çektirmek ve doğayla iç içe vakit geçirmek istiyor.Tekirdağ Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu, kentin birçok turizm çeşidini içinde barındırdığını belirtti.Tekirdağ’ın renkli tarlalarının turizm için alternatif olduğunu aktaran Hacıoğlu, kanola tarlalarının vatandaşları kendine hayran bıraktığını söyledi.İstanbul’dan kenti gezmeye gelen Cansu Yörükoğlu, bayram tatilini Tekirdağ’da geçireceklerini söyledi.Kanola tarlasında güzel bir fotoğraf karesi ile anı ölümsüzleştirdiklerini dile getiren Yörükoğlu, bu sarı görüntünün benzersiz bir güzelliğe sahip olduğunu kaydetti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rzH_qHtSJUyWwXK-DEBhJw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fotoğraf, çektirmek, isteyenleri, ağırlıyor:, Sarı, kanola, tarlalarına, yoğun, ilgi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rzH_qHtSJUyWwXK-DEBhJw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor: Sarı kanola tarlalarına yoğun ilgi"><p>Ramazan Bayramı tatili sürüyor. Tekirdağ’da bulunan sarı kanola tarlaları, fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor. İstanbul’dan yola çıkan vatandaşlar, fotoğraf çektirmek için kentteki tarlaları ziyaret ediyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dbi5X1VPckaU-eECDIphcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tekirdağ’da çiçek açan kanola bitkisiyle boydan boya sarıya bürünen tarlalar, eşsiz manzarada fotoğraf çektirmek isteyenleri ağırlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QK8THR7LGEKZ67QFrzACOA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ramazan Bayramı’nı fırsat bilen tatilciler, sarı kanola tarlalarını görüntülemek, hatıra fotoğrafı çektirmek ve doğayla iç içe vakit geçirmek istiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K22P1CwYvkWKTrMJg0LHLA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tekirdağ Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu, kentin birçok turizm çeşidini içinde barındırdığını belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MtPrwfNxy0SQl-rfD6HPLw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tekirdağ’ın renkli tarlalarının turizm için alternatif olduğunu aktaran Hacıoğlu, kanola tarlalarının vatandaşları kendine hayran bıraktığını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LrE1JcDXn0mVzZ3iWK4bhA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İstanbul’dan kenti gezmeye gelen Cansu Yörükoğlu, bayram tatilini Tekirdağ’da geçireceklerini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UIw_Ah3yn0GzxTH4qt4ecA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kanola tarlasında güzel bir fotoğraf karesi ile anı ölümsüzleştirdiklerini dile getiren Yörükoğlu, bu sarı görüntünün benzersiz bir güzelliğe sahip olduğunu kaydetti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TwJKuogmGE-3ba_b2RyKkw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zZjwxdURjEuvlwgKrhZOAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çizgili sırtlan ailesi fotokapana yansıdı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cizgili-sirtlan-ailesi-fotokapana-yansidi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cizgili-sirtlan-ailesi-fotokapana-yansidi</guid>
<description><![CDATA[ Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü, fotokapana yansıyan çizgili sırtlan ailesinin görüntüsünü paylaştı.Doğada yaban hayatın izlenmesi amacıyla yerleştirilen fotokapana, çizgili sırtlan ailesi yansıdı. Şanlıurfa&#039;da kaydedilen görüntü, DKMP Genel Müdürlüğü tarafından sosyal medyada, &#039;Çizgili sırtlan (Hyaena hyaena) ailesinin tamamını kayda aldık galiba&#039; notuyla paylaşıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/reWvsu4Z3U6V3pZU_F6r-A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çizgili, sırtlan, ailesi, fotokapana, yansıdı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/reWvsu4Z3U6V3pZU_F6r-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çizgili sırtlan ailesi fotokapana yansıdı"><p>Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü, fotokapana yansıyan çizgili sırtlan ailesinin görüntüsünü paylaştı.</p><p>Doğada yaban hayatın izlenmesi amacıyla yerleştirilen fotokapana, çizgili sırtlan ailesi yansıdı.</p><p> Şanlıurfa'da kaydedilen görüntü, DKMP Genel Müdürlüğü tarafından sosyal medyada, 'Çizgili sırtlan (Hyaena hyaena) ailesinin tamamını kayda aldık galiba' notuyla paylaşıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>2023&amp;apos;te 190 türden 23 binden fazla kuş halkalandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/2023te-190-turden-23-binden-fazla-kus-halkalandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/2023te-190-turden-23-binden-fazla-kus-halkalandi</guid>
<description><![CDATA[ Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce (DKMP) kuşların göçleri, üremeleri, hayatta kalma başarıları gibi verilerin elde edilmesine yönelik yürütülen halkalama çalışmaları kapsamında, 2023 yılında 190 türden 23 bin 794 kuş halkalandı.Tarım ve Orman Bakanlığı&#039;ndan yapılan yazılı açıklamaya göre; kuşların önemli göç yolları üzerinde bulunan Türkiye&#039;de yürütülen halkalama çalışmaları ile kuşların göçleri ve popülasyon dinamikleri araştırılıyor. Ayrıca kuşların tanınmasını, gerektiğinde morfometrik ve diğer ölçümlerin yapılması da bu işlemle sağlanıyor. Halkalama işlemi, yakalanan kuşun tür, yaş ve cinsiyet gibi bilgileri kayıt edildikten sonra bacağına halka takılmasıyla yapılıyor. 2002&#039;de DKMP Genel Müdürlüğü, ODTÜ Biyoloji Bölümü ve Kuş Araştırmaları Derneği arasında imzalanan iş birliği protokolü ile başlatılan Ulusal Halkalama Programının (UHP) kapsamı yıllar içinde genişletilerek, birçok üniversite ve sivil toplum kuruluşunu katılımıyla yapıldı.  KELAYNAKLARIN SOYUNUN TÜKENMESİ ÖNLENDİ  Yürütülen çalışmalarla ülkedeki kelaynakların soyunun tükenmesinin önüne geçildi. Göç dönemi öncesinde istasyona alınan kelaynaklar, sadece üreme dönemlerinde serbest bırakılırken yarı vahşi bir yaşam sürdüren tür olarak kabul edildi. Bu kapsamda, kelaynakların halkalanması işlemleri &#039;özel halkacı&#039; lisansına sahip DKMP Genel Müdürlüğü görevlisi veterinerler tarafından yapıldı. Bu kapsamda, 2023 yılı üreme sezonunda yeni doğan toplam 57 yavru halkalandı. Bu yavruların biyometrik ölçüleri alınarak kaydedildi, ayrıca, cinsiyet ve genetik çalışmalar için örnekler de alındı. Ayrıca İzmir Gediz Deltasında, DKMP Genel Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi, Ege Üniversitesi ve Uluslararası Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) iş birliğiyle 2023 yılı flamingo halkalama çalışmaları gerçekleştirildi. 3-6 Ağustos 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen çalışmalarla 262 yavru flamingoya hem metal hem de PVC halka takıldı, tüy ve parazit örnekleri alındı.  NESLİ TEHLİKE ALTINDAKİ TÜRLER İÇİN EYLEM PLANI  DKMP Genel Müdürlüğünce ayrıca ülkede nesli tehlike altında olan türler için eylem planı hazırlanarak uygulamaya konuldu. Bu kapsamda, 2013 yılında hazırlanan &#039;Ulusal Turna Eylem Planı&#039;nın birinci 5 yıllık (2014-2019) uygulama planı tamamlandı. 2020-2024 yıllarını kapsayan ikinci uygulama dönemi ise devam ediyor. Eylem planı kapsamında, turnaların üreme, beslenme ve kışlama alanlarının tespit edilmesi amacıyla halkalama ve uydu vericilerle takip çalışması yürütülüyor. Bu proje ile sayıları oldukça azalmış olan turnaların ülkedeki popülasyonunun ve yaşam alanlarının korunması maksadıyla yönetim araçlarının, koşullarının geliştirilmesi hedefleniyor. Bu maksatla ilk adım olarak, türün 31 yaşam alanının bilimsel olarak ortaya konabilmesi için teknolojik imkanlar da kullanılarak izleme çalışmaları gerçekleştiriliyor. Elde edilen bilimsel veriler ışığında turnalar için önemli olan üreme, yazlama, kışlama ve göç sırasında konaklama alanları belirlenmeye başlandı. Bu çalışmalar kapsamında 27&#039;si 2023 yılında olmak üzere toplam 152 turna halkalandı. Halkalama çalışmalarının ardından halkalı olarak görülen ve geri bildirimi yapılan turnalar kayıt altına alınmaya başlandı.  2023 YILINDA 23 BİNDEN FAZLA KUŞ HALKALANDI  2023 yılında ülke genelinde DKMP Genel Müdürlüğünce koordine edilen tüm halkalama çalışmaları sonucunda, 190 türden 23 bin 794 kuş halkalandı. Söz konusu halkalama çalışmalarının 22 bin 756&#039;sı ise halkalama istasyonlarında gerçekleştirildi. Halkalama istasyonlarında en fazla halkalanan 10 kuş türü karabaşlı ötleğen, kızılgerdan, çıvgın, söğütbülbülü, küçük akgerdanlı ötleğen, boz ötleğen, saz kamışçını, kızılkuyruk, akgerdanlı ötleğen ve mavigerdan olarak sıralandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CT6OBzJtTEGB2JyX0bCakA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>2023te, 190, türden, binden, fazla, kuş, halkalandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CT6OBzJtTEGB2JyX0bCakA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="2023'te 190 türden 23 binden fazla kuş halkalandı"><p>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce (DKMP) kuşların göçleri, üremeleri, hayatta kalma başarıları gibi verilerin elde edilmesine yönelik yürütülen halkalama çalışmaları kapsamında, 2023 yılında 190 türden 23 bin 794 kuş halkalandı.</p>Tarım ve Orman Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre; kuşların önemli göç yolları üzerinde bulunan Türkiye'de yürütülen halkalama çalışmaları ile kuşların göçleri ve popülasyon dinamikleri araştırılıyor. Ayrıca kuşların tanınmasını, gerektiğinde morfometrik ve diğer ölçümlerin yapılması da bu işlemle sağlanıyor. Halkalama işlemi, yakalanan kuşun tür, yaş ve cinsiyet gibi bilgileri kayıt edildikten sonra bacağına halka takılmasıyla yapılıyor. 2002'de DKMP Genel Müdürlüğü, ODTÜ Biyoloji Bölümü ve Kuş Araştırmaları Derneği arasında imzalanan iş birliği protokolü ile başlatılan Ulusal Halkalama Programının (UHP) kapsamı yıllar içinde genişletilerek, birçok üniversite ve sivil toplum kuruluşunu katılımıyla yapıldı.  KELAYNAKLARIN SOYUNUN TÜKENMESİ ÖNLENDİ  Yürütülen çalışmalarla ülkedeki kelaynakların soyunun tükenmesinin önüne geçildi. Göç dönemi öncesinde istasyona alınan kelaynaklar, sadece üreme dönemlerinde serbest bırakılırken yarı vahşi bir yaşam sürdüren tür olarak kabul edildi. Bu kapsamda, kelaynakların halkalanması işlemleri 'özel halkacı' lisansına sahip DKMP Genel Müdürlüğü görevlisi veterinerler tarafından yapıldı. Bu kapsamda, 2023 yılı üreme sezonunda yeni doğan toplam 57 yavru halkalandı. Bu yavruların biyometrik ölçüleri alınarak kaydedildi, ayrıca, cinsiyet ve genetik çalışmalar için örnekler de alındı. Ayrıca İzmir Gediz Deltasında, DKMP Genel Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi, Ege Üniversitesi ve Uluslararası Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) iş birliğiyle 2023 yılı flamingo halkalama çalışmaları gerçekleştirildi. 3-6 Ağustos 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen çalışmalarla 262 yavru flamingoya hem metal hem de PVC halka takıldı, tüy ve parazit örnekleri alındı.  NESLİ TEHLİKE ALTINDAKİ TÜRLER İÇİN EYLEM PLANI  DKMP Genel Müdürlüğünce ayrıca ülkede nesli tehlike altında olan türler için eylem planı hazırlanarak uygulamaya konuldu. Bu kapsamda, 2013 yılında hazırlanan 'Ulusal Turna Eylem Planı'nın birinci 5 yıllık (2014-2019) uygulama planı tamamlandı. 2020-2024 yıllarını kapsayan ikinci uygulama dönemi ise devam ediyor. Eylem planı kapsamında, turnaların üreme, beslenme ve kışlama alanlarının tespit edilmesi amacıyla halkalama ve uydu vericilerle takip çalışması yürütülüyor. Bu proje ile sayıları oldukça azalmış olan turnaların ülkedeki popülasyonunun ve yaşam alanlarının korunması maksadıyla yönetim araçlarının, koşullarının geliştirilmesi hedefleniyor. Bu maksatla ilk adım olarak, türün 31 yaşam alanının bilimsel olarak ortaya konabilmesi için teknolojik imkanlar da kullanılarak izleme çalışmaları gerçekleştiriliyor. Elde edilen bilimsel veriler ışığında turnalar için önemli olan üreme, yazlama, kışlama ve göç sırasında konaklama alanları belirlenmeye başlandı. Bu çalışmalar kapsamında 27'si 2023 yılında olmak üzere toplam 152 turna halkalandı. Halkalama çalışmalarının ardından halkalı olarak görülen ve geri bildirimi yapılan turnalar kayıt altına alınmaya başlandı.  2023 YILINDA 23 BİNDEN FAZLA KUŞ HALKALANDI  2023 yılında ülke genelinde DKMP Genel Müdürlüğünce koordine edilen tüm halkalama çalışmaları sonucunda, 190 türden 23 bin 794 kuş halkalandı. Söz konusu halkalama çalışmalarının 22 bin 756'sı ise halkalama istasyonlarında gerçekleştirildi. Halkalama istasyonlarında en fazla halkalanan 10 kuş türü karabaşlı ötleğen, kızılgerdan, çıvgın, söğütbülbülü, küçük akgerdanlı ötleğen, boz ötleğen, saz kamışçını, kızılkuyruk, akgerdanlı ötleğen ve mavigerdan olarak sıralandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya’nın Bilinen En Büyük Mağarası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-bilinen-en-buyuk-magarasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-bilinen-en-buyuk-magarasi</guid>
<description><![CDATA[ Son Doong Mağarası, büyüklüğü, iç yapısı ve ekosistemi ile doğanın gücünü ve karmaşıklığını sergileyen bir harikadır. Hem bilimsel hem de turistik açıdan büyük bir öneme sahip olan bu mağara, Vietnam’ın doğal mirasının değerli bir parçasıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e7328c91d41.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya’nın, Bilinen, Büyük, Mağarası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son Doong Mağarası: Milyon Yıllık Bir Gizem ve Doğa Harikası</strong></p>
<p></p>
<p>Vietnam’ın Quang Binh bölgesinde yer alan Son Doong Mağarası, dünya üzerindeki bilinen en büyük mağara olarak dikkat çekmektedir. 2009 yılında keşfedilen bu muazzam yapının büyüklüğü, iç yapısı ve ekosistemi, doğanın güç ve karmaşıklığını gözler önüne seriyor. Bu makalede, Son Doong Mağarası’nın tarihçesi, yapısal özellikleri, ekosistemi ve koruma çabaları detaylı bir şekilde ele alınacaktır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7341c35535.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Keşfin Derinlikleri: Tarihçe ve İlk Adımlar</strong></h3>
<p></p>
<p>Son Doong Mağarası’nın keşfi, 1990 yılında Vietnamlı tarım işçisi Ho Khanh’ın ormanda rastladığı büyük bir mağara girişiyle başlamıştır. Ho Khanh, bulduğu mağaranın büyüklüğü karşısında ilk başta çekinmiş ve içeri girmemiştir. Ancak, mağaranın varlığını yerel yetkililere bildirmiştir. Mağaranın keşfi, Vietnam’ın dağlık bölgelerindeki karmaşık yeraltı yapılarının yalnızca bir örneğini temsil etmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7363d78b36.jpg" alt=""></p>
<p>2009 yılında, mağara bilimci Howard Limbert ve ekibi, Ho Khanh’ın bulgusunu tekrar değerlendirmiş ve mağarayı detaylı bir şekilde araştırmak üzere harekete geçmiştir. Bu araştırmalar, mağaranın yalnızca büyük değil, aynı zamanda oldukça karmaşık bir mağara ağı içerdiğini ortaya koymuştur. Mağara içindeki geniş tüneller ve doğal oluşumlar, bilim insanları tarafından büyük bir heyecanla incelenmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7341a75ace.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Büyüklük ve Yapısal Özellikler</strong></h3>
<p></p>
<p>Son Doong Mağarası, 5 kilometreden uzun ana tünel geçişlerine sahip olup, devasa boyutlarıyla dikkat çekmektedir. Mağaranın yüksekliği yaklaşık 200 metreyi bulmakta, genişliği ise 150 metreye kadar ulaşmaktadır. Bu devasa boyutlar, mağaranın içinde oldukça geniş ve açık alanlar sunmakta, ziyaretçilerine adeta bir yeraltı dünyasının büyüsünü yaşatmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7354813250.jpg" alt=""></p>
<p>Mağara içindeki bu geniş alanlar, mağaranın yapısındaki doğal oluşumlarla daha da büyüleyici hale gelmektedir. İçinden geçen nehirler, mağaranın iç yapısına önemli katkılarda bulunmakta ve bu su akıntıları mağara duvarlarını aşındırarak benzersiz şekillerin oluşmasına neden olmaktadır. Mağaranın üzerinde bulunduğu fay hattı da bu devasa boyutların oluşumunda rol oynamıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e736af590ea.jpg" alt=""></p>
<p>Mağaranın yaşının yaklaşık 2,3 milyon yıl olduğu tahmin edilmekte, ancak çevresindeki kireç taşının 400 milyon yaşında olduğu düşünülmektedir. Mağara içindeki fosil geçidi, 350 milyon yıllık beyaz fosillerle doludur ve bu fosiller, mağaranın jeolojik geçmişine ışık tutmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7343470a3b.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Doğal Ekosistem ve Biyolojik Çeşitlilik</strong></h3>
<p></p>
<p>Son Doong Mağarası, sadece büyüklüğüyle değil, aynı zamanda içinde barındırdığı zengin ekosistemle de dikkat çekmektedir. Mağara içindeki yağmur ormanı, tropikal bitki örtüsü ve çeşitli hayvan türleri ile adeta bir ekosistem cenneti olarak kabul edilmektedir. Edam Bahçesi olarak bilinen bu bölge, 200 metre derinlikteki bir yağmur ormanıdır ve burada ağaçlar 45 metreye kadar uzanabilir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7363c79fb4.jpg" alt=""></p>
<p>Mağaranın iç kısmında, özellikle karanlık ortama uyum sağlamak zorunda kalan canlılar bulunmaktadır. Bu canlılar arasında beyaz renkte yeni keşfedilen yedi tür vardır. Bu türlerin bazıları gözlerini evrimsel süreçte yitirmiştir ve renklerini kaybetmiştir. Uçan tilkiler, kaplanlar ve langurlar gibi çeşitli hayvan türleri, bu eşsiz ekosistemde yaşamlarını sürdürmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e735468eb16.jpg" alt=""></p>
<p>Yağmur mevsimlerinde, mağaranın içinde 600 metre genişliğinde bir göl oluşmakta, bu göl zamanla kaybolmaktadır. Ayrıca, mağaradaki su altı geçitleri, diğer mağaralarla bağlantılar sağlayabilir. Yapılan son araştırmalar, bu geçitlerin Hang Thung adlı başka bir mağaraya bağlandığını ortaya koymuştur. Bu su altı geçitleri, mağaranın iç ekosisteminin dinamiklerini ve çeşitliliğini etkileyen önemli unsurlardır.</p>
<p></p>
<h3><strong>Koruma ve Turizm Çabaları</strong></h3>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7343077d0f.jpg" alt=""></p>
<p></p>
<p>Son Doong Mağarası, etkileyici büyüklüğü ve egzotik ekosistemi nedeniyle hızla turistik bir cazibe merkezi haline gelmiştir. Ancak, mağaranın korunması büyük önem arz etmektedir. Ziyaretçi akışı ve turlar, mağaranın ekosistemini korumak amacıyla sıkı kurallarla düzenlenmektedir. Rehber eşliğinde yapılan turlar, hem ziyaretçilerin güvenliğini sağlamak hem de mağaranın doğal yapısının bozulmasını önlemek için titizlikle planlanmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e736ad0a315.jpg" alt=""></p>
<p>Turizm faaliyetleri sırasında, ziyaretçilerin çevresel etkileri minimize etmeleri ve ekosistemi korumak için belirli kurallara uymaları sağlanmaktadır. Bu önlemler, mağaranın hem doğal güzelliklerinin hem de ekosisteminin korunmasına yardımcı olmaktadır. Mağaranın içindeki doğal oluşumların zarar görmemesi için ziyaretçi sayısı sınırlı tutulmakta ve turlar belirli rotalar boyunca düzenlenmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7347d1c64d.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Sonuç ve Gelecek Perspektifi</strong></h3>
<p></p>
<p></p>
<p>Son Doong Mağarası, büyüklüğü, iç yapısı ve ekosistemi ile doğanın gücünü ve karmaşıklığını sergileyen bir harikadır. Hem bilimsel hem de turistik açıdan büyük bir öneme sahip olan bu mağara, Vietnam’ın doğal mirasının değerli bir parçasıdır. Ziyaretçilerine eşsiz bir yer altı deneyimi sunarken, aynı zamanda doğal çevrenin korunması için alınan önlemlerle bu olağanüstü yapının gelecek nesillere de ulaşması sağlanmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e735475b114.jpg" alt=""></p>
<p>Son Doong Mağarası, doğal güzelliklerin ve yeraltı dünyasının ne kadar büyüleyici ve çeşitli olabileceğini en iyi şekilde gösteren örneklerden biridir. Bilim insanları ve doğa severler için bu mağara, doğanın mucizelerini ve yeraltı dünyasının derinliklerini keşfetme fırsatı sunmaktadır. Gelecekte yapılacak keşifler ve araştırmalar, bu muazzam yapının daha fazla yönünü gün yüzüne çıkaracak ve doğanın gücünü daha da yakından tanıma imkanı sağlayacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hasta Kargaların Eczanesi Karınca Yuvası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hasta-kargalarin-eczanesi-karinca-yuvasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hasta-kargalarin-eczanesi-karinca-yuvasi</guid>
<description><![CDATA[ Doğa, hayvanların hayatta kalmak için geliştirdiği olağanüstü yeteneklerle doludur. Bunlardan biri de kargaların karınca yuvalarına olan ilginç davranışlarıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e71561672fd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hasta, Kargaların, Eczanesi, Karınca, Yuvası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Kargaların Şifalı Davranışı: Karınca Yuvasındaki Tedavi</h3>
<p></p>
<p>Doğa, hayvanların hayatta kalmak için geliştirdiği olağanüstü yeteneklerle doludur. Bunlardan biri de kargaların karınca yuvalarına olan ilginç davranışlarıdır. Kargalar hastalandıklarında, bilinenin aksine sadece bir yere çekilip iyileşmeyi beklemekle kalmaz, karınca yuvalarına saldırarak bizzat tedavi olmaya çalışırlar. Bu davranış, kargaların hastalıklardan kurtulma stratejilerinden biri olarak kabul edilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Kargalar hastalandığında, karınca yuvalarını ayaklarıyla kazar ve daha sonra kanatlarını açarak hareketsizce beklerler. Karıncaların kendilerine saldırmasına ve vücutlarında gezinmesine izin verirler. Bu sıradışı davranışın ardında ise oldukça etkileyici bir biyolojik mekanizma yatar: Karıncaların salgıladığı <strong>formik asit</strong>. Karıncalar, mantar ve mikroplara karşı böcek ilacı etkisi yapan formik asidi ağızlarından salgılarlar. Karga, bu küçük böceklerden gelen formik asit sayesinde hastalığın etkisini azaltır ve vücudundaki zararlı mikroorganizmalardan kurtulmayı başarır.</p>
<p></p>
<h3>Bu Kuşlar Bunu Nasıl Biliyor?</h3>
<p></p>
<p>Doğanın bu zekice ve içgüdüsel davranışı insanları düşündürmektedir: <strong>Kargalar bu bilgiyi nasıl ediniyor?</strong></p>
<p>Cevap, hayvanların uzun yıllar boyunca deneyimlerine dayanan içgüdülerinde saklıdır. Bilim insanları, birçok hayvan türünün içgüdüsel olarak hastalıklara karşı çözüm bulduğunu ve bu tür davranışların evrimsel süreçte nesilden nesile aktarıldığını düşünmektedir.</p>
<p></p>
<p>Bu tür içgüdüsel davranışlar, belki de kargaların milyonlarca yıllık evrimsel süreçlerinde kazandıkları deneyimlerin bir yansımasıdır. Kargalar, yüksek zekâları ve sosyal yapıları ile bilinen kuşlardır. Yiyecek bulma, barınak yapma ve tehlikelerden kaçınma gibi konularda sergiledikleri davranışlar, onların çevresel değişikliklere karşı uyum sağlamalarının bir parçasıdır. Bu bağlamda, karıncaların formik asit salgılayarak hastalıklarla mücadele etmeye yardımcı olması da kargaların hayatta kalma stratejilerinin bir sonucu olabilir.</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Kargaların bu tedavi yöntemini nasıl öğrendiği halen gizemini koruyor. Ancak, kargalar gibi zeki ve sosyal hayvanların içgüdülerine ve çevresel deneyimlerine dayanarak bu tür çözüm yollarını bulmaları oldukça olağan bir durumdur. Doğa, her zaman hayvanların ihtiyaçlarına cevap veren karmaşık ve etkileyici mekanizmalar sunar.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NASA, Tutulma Sırasında Çekirgeleri Kaydetmenizi İstiyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nasa-tutulma-sirasinda-cekirgeleri-kaydetmenizi-istiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nasa-tutulma-sirasinda-cekirgeleri-kaydetmenizi-istiyor</guid>
<description><![CDATA[ İşte Eclipse Soundscapes Projesi için doğayı nasıl kaydedeceğiniz. Amerikalı bilim insanları tam Güneş tutulması sırasında gökyüzüne bakmakla kalmamış, etrafındaki her şeye dikkatini verdiğinden de emin olmuştu. Wheeler ve katkıda bulunan arkadaşları 31 Ağustos 1932’de ABD ve Kanada’nın kuzeydoğu kesimlerine giderek, bu göksel olayın yaban hayatındaki etkilerini belgeleyen, tutulmayla alakalı ilk katılıma açık çalışmalardan birinde yer […]
NASA, Tutulma Sırasında Çekirgeleri Kaydetmenizi İstiyor yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/cricket-nasa1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>NASA, Tutulma, Sırasında, Çekirgeleri, Kaydetmenizi, İstiyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/nasa-tutulma-sirasinda-cekirgeleri-kaydetmenizi-istiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/cricket-nasa1-150x150.jpg" alt="NASA, Tutulma Sırasında Çekirgeleri Kaydetmenizi İstiyor" align="left"></a><p><strong>İşte Eclipse Soundscapes Projesi için doğayı nasıl kaydedeceğiniz.</strong></p>
<p>Amerikalı bilim insanları <a href="https://popsci.com.tr/?s=tam+g%C3%BCne%C5%9F+tutulmas%C4%B1" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">tam Güneş tutulması</a> sırasında gökyüzüne bakmakla kalmamış, etrafındaki her şeye dikkatini verdiğinden de emin olmuştu. Wheeler ve katkıda bulunan arkadaşları <a href="https://www.semanticscholar.org/paper/Observations-on-the-Behavior-of-Animals-during-the-Wheeler-MacCoy/6cdbcd7f275d25634c1da6597cbcdbfe0ebc2a00" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">31 Ağustos 1932’de</a> ABD ve Kanada’nın kuzeydoğu kesimlerine giderek, bu göksel olayın yaban hayatındaki etkilerini belgeleyen, tutulmayla alakalı ilk katılıma açık çalışmalardan birinde yer almışlardı. Gönüllüler o gün hayvan ve böceklerin davranışlarına ilişkin neredeyse 500 kayıt yapmışlardı. Neredeyse bir asır sonra NASA, bu katkıları onurlandırmanın yanısıra daha da detaylandırmak istiyor.</p>
<p>Ajans 8 Nisan’da, yaklaşan tam Güneş tutulmasının güzergâhında bulunan gönüllüleri devam eden <a href="https://eclipsesoundscapes.org/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Eclipse Soundscapes Projesi</a>‘ne yardımcı olmaya çağırıyor. Görsel, işitsel ve yazılı kayıtların birleşimi yoluyla NASA, araştırmacıların tutulmanın ülke çapındaki çeşitli ekosistemlere etkisini daha iyi anlamasına yardımcı olmayı hedefliyor.</p>
<p></p>
<p>Ay Güneş’in önünden geçerken ortamdaki ışık kararıyor, sıcaklıklar düşüyor ve hatta bazı yıldızlar belirlemeye başlıyor. Bu ani çevresel değişimlerin, hayvanları şaşırtıp sanki alacakaranlık veya şafak vaktindeymiş gibi davranmaya ittiği biliniyor. NASA’ya göre ajans, çekirgelerin davranışını daha iyi anlamakla özel olarak ilgilenmenin yanında hayvanların gece ve gündüz davranışları bakımından verecekleri tepkiler arasındaki farklılıkları da gözlemlemeyi amaçlıyor.</p>
<p>Eclipse Soundscapes Projesi’nin İletişim Koordinatörü olan Kelsey Perrett, bu ayın başlarında yapılan <a href="https://science.nasa.gov/solar-system/skywatching/sense-the-solar-eclipse-with-nasas-eclipse-soundscapes-project/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir duyuruda</a> şöyle aktarıyor: “Ne kadar çok ses verisi ve gözlemimiz olursa, bu sorulara o kadar iyi yanıt veririz. Katılımcı bilim insanlarının yapacağı katkılar, belli ekosistemleri daha derinlemesine incelememize ve tutulmanın her birini nasıl etkilemiş olabileceğini belirlememize olanak sağlayacak.”</p>
<p>Tutulma güzergâhı içerisindeki yaklaşık 30 milyon insanın her biri, 8 Nisan’da birçok şekilde katkı sunabilir. Tam tutulma güzergâhı üzerindeki veya yakınındaki kişiler, etraftaki sesleri kaydetmek için AudioMoth isimli ve nispeten düşük maliyetli bir ses kaydedicisinin yanında bir mikro-SD kart satın alarak “<a href="https://eclipsesoundscapes.org/roles/#data-collector-role" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Veri Toplayıcısı</a>” olabilir. Bu arada “<a href="https://eclipsesoundscapes.org/roles/#observer-role" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Gözlemciler</a>” gördükleri ve duydukları şeyleri not alıp sonrasında bunları projenin internet sitesi üzerinden teslim edebilirler. “<a href="https://eclipsesoundscapes.org/roles/#apprentice-role" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Çıraklar</a>” ve “Veri Analistleri” de gelen verilerin değerlendirilmesine yardımcı olmak üzere hızlı, ücretsiz çevrim içi kurslara katılabilirler. <a href="https://eclipsesoundscapes.org/accessibility-inclusion/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Duyusal erişilebilirlik durumları</a> bulunan kişiler için de bir sürü seçenek var ve NASA, büyük gönüllü gruplarının işini <a href="https://eclipsesoundscapes.org/roles/#mentor-role" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">kolaylaştıracak</a> kaynakları bölgesel okullar, kütüphaneler, parklar ve topluluk merkezleri yoluyla sunuyor.</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/nasa-tutulma-sirasinda-cekirgeleri-kaydetmenizi-istiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">NASA, Tutulma Sırasında Çekirgeleri Kaydetmenizi İstiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İşte Tam Güneş Tutulması Sırasında Yaşanan Bütün Duyusal Deneyimler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iste-tam-gunes-tutulmasi-sirasinda-yasanan-butun-duyusal-deneyimler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iste-tam-gunes-tutulmasi-sirasinda-yasanan-butun-duyusal-deneyimler</guid>
<description><![CDATA[   NASA’nın Bilim Görevleri Müdürlüğü Heliofizik Bölümü, Güneş’in tabiatını ve dokunduğu her şeyi inceliyor. Bunlar arasında Dünya, atmosfer ve temelde gezegenin Güneş rüzgarı ile radyasyonuna karşı koruyucu bir güç alanı olan manyetosfer de bulunuyor. Birleşik Devletler dünkü tam Güneş tutulması sebebiyle yoğun bir duygu patlaması yaşarken NASA, bu doğal olayla ilgili en ilginç çalışmaların ve […]
İşte Tam Güneş Tutulması Sırasında Yaşanan Bütün Duyusal Deneyimler yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/04/eclipse_audi1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İşte, Tam, Güneş, Tutulması, Sırasında, Yaşanan, Bütün, Duyusal, Deneyimler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/iste-tam-gunes-tutulmasi-sirasinda-yasanan-butun-duyusal-deneyimler/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/04/eclipse_audi1-150x150.jpg" alt="İşte Tam Güneş Tutulması Sırasında Yaşanan Bütün Duyusal Deneyimler" align="left"></a><p> </p>
<p>NASA’nın Bilim Görevleri Müdürlüğü Heliofizik Bölümü, Güneş’in tabiatını ve dokunduğu her şeyi inceliyor. Bunlar arasında Dünya, atmosfer ve temelde gezegenin Güneş rüzgarı ile radyasyonuna karşı koruyucu bir güç alanı olan manyetosfer de bulunuyor. Birleşik Devletler dünkü tam Güneş tutulması sebebiyle yoğun bir duygu patlaması yaşarken NASA, bu doğal olayla ilgili <a href="https://popsci.com.tr/cep-telefonunuz-nasaya-lazim/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">en ilginç çalışmaların</a> ve tarihin başlangıç noktası konumunda.</p>
<p>En heyecanlı “tutulma partileri”, yol kenarında hatıra tişörtleri satan standlar ve tam tutulma güzergâhı boyunca beliren kartondan Güneş gözlükleri ile yıldızımız, dün her zamankinden daha fazla rock yıldızıydı. Heliofizikçi ve NASA’nın tutulma lideri <a href="https://sma.gsfc.nasa.gov/sac/2023/dr-kelly-korreck" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Dr. Kelly Korreck</a>, bu büyüleyici gökbilim olayının arkaplanını anlattı ve en iyi seyir alanlarıyla ilgili ipuçları sundu.</p>
<p>Gökyüzündeki bulutların gitmesini beklerken, fotoğraf ekibimiz biraz gergindi. Ay büyük gölgesini Dünya’ya düşürürken, tutulmanın belirtilerini gördük ama bulutlar gidecek miydi? Cevabı yakında bulacaktık.</p>
<p></p>
<p><strong>Bir tutulma, çok sayıda bilimsel veri noktasının müjdecisi</strong></p>
<p>Ay’ın gölgesi sizi heyecanlandırmıyorsa, şunu düşünün: Albert Einstein genel görelilik kuramını 1915 yılında yayımlamıştı fakat kuram, Sör Arthur Eddington ve takımının Güneş’in kütleçekiminin yıldız ışığı üzerindeki etkisini ölçtüğü 1919’daki tam Güneş tutulmasına kadar kanıtlanmamıştı.</p>
<p>Evrenimizdeki en büyük yıldız (Güneş elbette) Dr. Korreck’i heyecanlandırıyor çünkü kendisi uzun zaman önce bu konuda doktora yapmış. Korreck, bilim insanlarının uzun zamandır Güneş tutulmalarını kullanarak bilimsel keşifler yaptığını belirtiyor. Örneğin tutulmalar, <a href="https://www.wired.com/2009/08/dayintech-0818/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">helyumu ilk defa tespit etmemize yol açmıştı</a>. Dünkü tutulma da bilim insanlarına <a href="https://popsci.com.tr/nasa-gunes-tutulmasina-3-roket-firlatacak/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Güneş’in iyonosferdeki etkilerini inceleme</a> fırsatı sunacak. İyonosferik katmandaki bozulmalar, GPS navigasyon sistemleri ve özellikle radyo dalgaları olmak üzere iletişim sinyallerimizde kısa kesintilere yol açabiliyor.</p>
<p>Tutulmaların Dünya’nın başka yerlerinde yaklaşık 18 ayda bir gerçekleşse de Dr. Korreck, aynı yerde sadece 400 ila 1000 yılda bir yaşandığını söylüyor. Aslında Teksas eyaletinin <a href="https://www.statesman.com/story/news/2023/09/25/last-total-solar-eclipse-austin-texas-didnt-exist-1397-626-years-ago/70910291007/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Austin şehrinde görülen son tam Güneş tutulması</a>, 600 yıldan uzun bir süre önce 1397’de gerçekleşmiş. O zamanlar Austin diye bir yer yokmuş. Sonraki tutulma ise 2343’e kadar gerçekleşmeyecek; yani hepimiz gittikten uzun bir süre sonra.</p>
<p>“Normalde herhangi bir şehir veya kasabada sadece 400 ila 1000 yılda bir tutulma gerçekleşiyor” diyor Dr. Korreck. “Bu yüzden belli bir noktada tutulma görmek son derece nadir yaşanan bir durum olsa da bu özel dans, gezegenlerin bu özel hizalanışı Dünya’nın başka bir yerinde gerçekleşiyor.”</p>
<p>Dünkü tam tutulmanın bu kadar olağan dışı olmasının sebebiyse Güneş’in en faal halini yaşadığı “Solar maksimum” dönemi sırasında meydana gelmiş olması. Hatta NASA’nın Güneş’ten çıkan parlak, pembe renkli bukleler veya ilmekler şeklinde görüneceğini söylediği “flamaları” görme şansı bile var. Güneş’in manyetik alanının bu dönemdeki uzunluğu ve yoğunluğu sebebiyle tutulma, heliofizikçileri (ve bütün bilim camiasını) heyecanlandırdı.</p>
<p>“Tutulmaya dört buçuk dakika kaldı” diyor Dr. Korreck. “2017’de en fazla iki buçuk dakikaydı ama 2045’te altı dakika falan olacak. Bu yüzden 20 yıl sonra iple çekeceğimiz daha çok şey var.”</p>
<p><strong>Görsel bir olaydan daha fazlası</strong></p>
<p>Ay Güneş ve Dünya arasında durduğunda, dış mekandaki sıcaklıklar hızla düşebiliyor (10 dereceye kadar). Bir tutulma sırasında Güneş’i örten gölge, sıcaklığı hızlı bir şekilde ortadan kaldırır. Gökyüzü kararır ve sıcaklıklar düşer. Hatta ölçülebilir bir ses bileşeni dahi vardır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47717" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47717" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/04/eclipse-pink1-560x374.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Fotoğraf: Andi Hedrick/Audi</figcaption></figure>
<p>Harvard Üniversitesinde çalışan gökbilimci Allyson Bieryla, Cuma günü CNN’e “Güneş’in parlak ışığını bir flüt sesiyle eşleştirdik” <a href="https://www.cnn.com/2024/04/06/world/lightsound-device-eclipse-visually-impaired-scn/index.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor</a>. “Sonrasında bir klarnet olan orta frekansa geçti ve tam tutulma sırasında bir nevi düşük bir tıklama sesine indi” diye konuşuyor. “Hatta bu tıklama sesi tam tutulma sırasında yavaşlıyor.”</p>
<p>Olay sırasında gerçekleşen bu tuhaf ışık değişimine şahit olan hayvanlar ve <a href="https://popsci.com.tr/nasa-tutulma-sirasinda-cekirgeleri-kaydetmenizi-istiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">böcekler aleminin çıkardığı seslerden</a> bahsetmiyoruz bile.</p>
<p>“Bence genel olarak bir tutulma, bedenin tümüyle yaşanan bir deneyimdir” diyor Dr. Korreck. “Hava soğur, ışık değişir, gölge biraz daha keskin olur. Görsellikten daha fazlasını içeren bir gök olayını yaşama şeklidir bu. Gerçekten keyif almak ve bu özel hizalanmadan yararlanmak için biraz zaman ayırın.”</p>
<p>Tam tutulma anı yaklaşırken, sanki gerçekten alacakaranlık olmuş gibi yakındaki atlar anırmış ve köpekler havlamıştı. Ve işte oldu: Bulutlar ayrıldı ve gökyüzü karardı, hayvanlar sessizliğe büründü ve manzarayı bir durgunluk kapladı. Taç kürenin ardından beliren Güneş patlamalarını görebiliyorduk ve Venüs Güneş’in altında belirmişti. Birkaç dakikalığına zaman durmuş ve sonrasında gün ışığı yeniden sızmıştı. Bu asla unutmayacağım bir şey.</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Kristin Shaw/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/iste-tam-gunes-tutulmasi-sirasinda-yasanan-butun-duyusal-deneyimler/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İşte Tam Güneş Tutulması Sırasında Yaşanan Bütün Duyusal Deneyimler</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Terletici Mevsimde En İyi Kumaş Nasıl Seçilir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/terletici-mevsimde-en-iyi-kumas-nasil-secilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/terletici-mevsimde-en-iyi-kumas-nasil-secilir</guid>
<description><![CDATA[ Keskin vücut kokusunu sınırlandırmak istiyorsanız, sentetik şeyleri atlayın. Yaz mevsiminin bunaltıcı sıcakları, serin ve ferah kalmanın zorluğunu da beraberinde getiriyor. Maalesef vücut kokusunu uzak tutmak söz konusu olduğunda kumaşların hepsi aynı değil. Yakın zaman önce Alberta Üniversitesinde yürütülen bir çalışma, bazı giysilerin neden daha çok koktuğuna ışık tutuyor. Bu rehber ve ipuçları, kokunuzun farkındaysanız daha […]
Terletici Mevsimde En İyi Kumaş Nasıl Seçilir? yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/07/clothes_that_don_t_retain_odors1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Terletici, Mevsimde, İyi, Kumaş, Nasıl, Seçilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/terletici-mevsimde-en-iyi-kumas-nasil-secilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/07/clothes_that_don_t_retain_odors1-150x150.jpg" alt="Terletici Mevsimde En İyi Kumaş Nasıl Seçilir?" align="left"></a><p><strong>Keskin vücut kokusunu sınırlandırmak istiyorsanız, sentetik şeyleri atlayın.</strong></p>
<p>Yaz mevsiminin bunaltıcı sıcakları, serin ve ferah kalmanın zorluğunu da beraberinde getiriyor. Maalesef vücut kokusunu uzak tutmak söz konusu olduğunda kumaşların hepsi aynı değil. Yakın zaman önce Alberta Üniversitesinde yürütülen bir çalışma, <a href="https://www.ualberta.ca/folio/2024/07/new-research-offers-fresh-insights-on-why-some-clothes-get-smellier.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bazı giysilerin neden daha çok koktuğuna ışık tutuyor</a>. Bu rehber ve ipuçları, kokunuzun farkındaysanız daha rahat ve daha kokusuz bir yazın keyfini çıkarmanıza yardımcı olabilir.</p>
<p><strong>Kokunun ardındaki bilimi anlamak</strong></p>
<p>Vücut kokusuna temel olarak ter ve ölü cilt hücrelerinde çoğalan bakteriler sebep oluyor. Terlediğimizde, özellikle de sıcak havada, bu bakteriler hızla çoğalıyor ve teri keskin kokulu bileşenlere ayrıştırıyor. Giydiğiniz kumaş türü, terleme miktarınız ve bakterilerin büyüyüp koku üretme hızı üzerinde önemli bir etki meydana getirebilir.</p>
<p>Alberta Üniversitesinde yapılan bir çalışmaya göre yapay kumaşlar, hafif ve dayanıklı oldukları için spor giyimde yaygın şekilde kullanılan ve bazıları nemi dışarı atma özelliğine sahip. Fakat kokuyu doğal liflere göre <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4249026/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">daha fazla</a> tutma eğilimleri var. Bunun sebebi, polyester ve naylon gibi yapay liflerin nemi hapsetmesi ve bakterilerin gelişmesi için ideal bir ortam sağlaması.</p>
<p><strong>Kokudan kaçınmak için en iyi kumaşlar</strong></p>
<ul>
<li><strong>Merinos yünü</strong></li>
</ul>
<p>Merinos yünü, vücut kokusuyla mücadelede en iyi seçeneklerden biri. Merinos yünündeki lifler sıradan yünün aksine ince ve yumuşak olduğundan, sıcak havada rahatça giyilmesini sağlıyor. Merino yünü de tüm yünler gibi <a href="https://www.americanwool.org/wool-101/science-of-wool/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">doğal şekilde nemi dışarı atma</a> özelliklerine sahip ve kendinizi terli hissetmeden önce önemli miktarda nem emebilir. Ek olarak, bakterilerin çoğalmasını önleyen ve bu sayede kokuyu azaltan doğal antimikrobiyal özellikleri var.</p>
<ul>
<li><strong>Pamuk</strong></li>
</ul>
<p>Pamuk, nefes alabilirliği ve rahatlığı sebebiyle sıcak hava için popüler bir kumaş. Nemi emiyor ve böylelikle serin kalmanıza yardımcı olabiliyor. Fakat pamuk, bazı diğer kumaşlara göre daha uzun süre nemli kalabilir ve uygun şekilde kurutulmazsa bakteri büyümesine yol açabilir. Buna rağmen gündelik kıyafetler için iyi bir seçenek olmaya devam ediyor. Ayrıca yapay olanlardan <a href="https://www.ncsf.org/blog/152-cotton-vs-polyester-wear-to-reduce-body-odor" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">daha kokusuz</a> olabiliyor.</p>
<ul>
<li><strong>Keten</strong></li>
</ul>
<p>Sıcak hava için bir diğer harika seçim de keten. Keten bitkisinden yapılan keten lifleri yüksek ölçüde nefes alabilir özellikte olup, havanın dolaşımına imkan tanıyor ve sizi serin tutmaya yardımcı oluyor. Keten aynı zamanda hızla kuruyor ve bakterilerin çoğalma olasılığını azaltıyor. <a href="https://stilwellmemorial.com/sleeping/9-surprising-health-and-wellness-benefits-of-linen/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Doğal özellikleri</a> sayesinde koku tutmaya karşı daha düşük yatkınlık sergiliyor böylelikle yaz giysileri için ideal hale geliyor.</p>
<ul>
<li><strong>Bambu</strong></li>
</ul>
<p>Bambu kumaşı, yumuşaklığı ve ekoloji dostu tabiatı sayesinde giderek ün kazanıyor. Mükemmel nem çekme özellikleri ve doğal şekilde <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC9137583/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">antibakteriyel</a> olmaları, kokunun azalmasına yardımcı oluyor. Bambunun da nefes alabilen özellikte olması, onu sıcak hava için rahat bir seçim haline geliyor.</p>
<p><strong>Kaçınılacak kumaşlar</strong></p>
<ul>
<li><strong>Polyester</strong></li>
</ul>
<p>Polyester, dayanıklılığı ve nemi buharlaştırma özellikleri sayesinde spor giyimde yaygın kullanılan bir malzeme. Fakat <a href="https://www.ualberta.ca/folio/2020/07/research-reveals-why-its-hard-to-get-the-smell-out-of-polyester.html#:~:text=Polyester%20is%20a%20non-polar,a%20certain%20level%20of%20smelliness." data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">ciltteki yağı hapsettiğinden</a> ve bakteriler için bir çoğalma zemini yarattığından kokuları tutma eğilimi gösteriyor. Sıcak havada polyester giyerseniz, doğal liflerden daha hızlı koktuğunu fark edebilirsiniz.</p>
<ul>
<li><strong>Naylon</strong></li>
</ul>
<p>Polyester gibi naylon da dayanıklıdır ve pek çok aktif giyim elbisesinde kullanılır. Maalesef <a href="https://www.beekaylon.com/nylon-vs-polyester-exploring-the-differences-in-synthetic-fibers#:~:text=Nylon%20fibers%20are%20not%20as,enhance%20breathability%20and%20improve%20comfort." data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">ısı ve nemi</a> de hapsedebilmesi, bakterilerin büyümesini ve kokuyu teşvik eder. Sıcak havada ferah kalmak istiyorsanız naylondan kaçınmak en iyisi.</p>
<p><strong>Kokuyu yönetmek için ipuçları</strong></p>
<ul>
<li><strong>Sık yıkamak</strong></li>
</ul>
<p>Düzenli yıkamak giysilerinizdeki teri, bakterileri ve kokuyu ortadan kaldırır. Antibakteriyel bir deterjan kullanarak bakterilerin düzgün şekilde bertaraf edildiğinden emin olun. Durulama kısmına sirke eklemek de kokuların giderilmesine yardımcı olabilir.</p>
<ul>
<li><strong>Uygun şekilde kurutmak</strong></li>
</ul>
<p>Kıyafetlerinizi yıkandıktan sonra tamamen kurutmak çok önemli. Nemli giysiler bakterilere ev sahipliği yapabilir ve kalıcı kokulara yol açabilirler. Mümkün olduğu zaman kıyafetlerinizi güneşte kurutun çünkü <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7365468/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">morötesi ışınlar</a>, kokuya sebep olan bakterilerin öldürülmesine yardımcı olabilen antibakteriyel özelliklere sahip.</p>
<ul>
<li><strong>Bol kıyafetler seçmek</strong></li>
</ul>
<p>Serin kalmanıza yardımcı olabilen ve terlemeyi azaltabilen bol kıyafetler, hava dolaşımı için her zaman daha iyidir. Sıkı giysiler ısı ve nemi hapsedebilir ve bakteriyel büyümeye olanak sağlayan bir ortam meydana getirebilir.</p>
<ul>
<li><strong>Antimikrobiyal kumaşlar kullanmak</strong></li>
</ul>
<p>Bazı modern kumaşlar, kokuya sebep olan bakterilerin büyümesini önlemek üzere <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC8275915/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">antimikrobiyal etkin maddelerle</a> işlenir. Bu kumaşlar yoğun faaliyetler sırasında bile kokuları uzak tutmaya yardımcı olduklarından spor giysiler için iyi bir seçim olabilir.</p>
<p><em>Yazar: Debbie Wolfe/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/terletici-mevsimde-en-iyi-kumas-nasil-secilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Terletici Mevsimde En İyi Kumaş Nasıl Seçilir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karıncalar Yaralı Arkadaşlarını Kurtarmak İçin Minik Ameliyatlar Yapıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karincalar-yarali-arkadaslarini-kurtarmak-icin-minik-ameliyatlar-yapiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karincalar-yarali-arkadaslarini-kurtarmak-icin-minik-ameliyatlar-yapiyor</guid>
<description><![CDATA[ Bazı karıncalar birbiri üzerinde ameliyat yapacak şekilde evrimleşmiş. Popular Science yazarı Rachel Feltman, Bu Hafta Öğrendiğim En Garip Şey podcastinde birkaç hafta önce kendi kendilerini tedavi edebilen primatlarla ilgili konuştuğunu ve hastalıklara yiyeceklerle, merhemlerle tedavi uygulayan başka hayvanlar hakkında daha fazla bilgiyle geri döneceğinin sözünü verdiğini aktarıyor. Fakat çok daha çılgınca bir şeyle alakalı yeni […]
Karıncalar Yaralı Arkadaşlarını Kurtarmak İçin Minik Ameliyatlar Yapıyor yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/bite1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karıncalar, Yaralı, Arkadaşlarını, Kurtarmak, İçin, Minik, Ameliyatlar, Yapıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/karincalar-yarali-arkadaslarini-kurtarmak-icin-minik-ameliyatlar-yapiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/bite1-150x150.jpg" alt="Karıncalar Yaralı Arkadaşlarını Kurtarmak İçin Minik Ameliyatlar Yapıyor" align="left"></a><p><strong>Bazı karıncalar birbiri üzerinde ameliyat yapacak şekilde evrimleşmiş.</strong></p>
<p>Popular Science yazarı Rachel Feltman, Bu Hafta Öğrendiğim En Garip Şey podcastinde birkaç hafta önce kendi kendilerini tedavi edebilen primatlarla ilgili konuştuğunu ve hastalıklara yiyeceklerle, merhemlerle tedavi uygulayan başka hayvanlar hakkında daha fazla bilgiyle geri döneceğinin sözünü verdiğini aktarıyor. Fakat çok daha çılgınca bir şeyle alakalı yeni bir çalışma yayımlanmış: Birbirlerini ameliyat eden hayvanlarla… Üstelik daha da tuhaf olanı, makalenin yazarlarının insan dışı hayvanlarda kasıtlı, tedavi amaçlı uzuv kesmenin şimdiye kadarki ilk kanıtı olduğunu söylediği bu ameliyatların yakın akrabalarımızda görülmemesi. <em>Karıncalarda</em> görülmüş!</p>
<p>Yani, tamam, ameliyat hazırlığı yapıp mini minnacık neşterler kullanan böceklerden bahsetmiyoruz. Florida oduncu karıncaları (<em>Camponotus floridanus</em>), aynı yuvada kalan arkadaşlarının yaralanmış bacaklarını ısırarak koparıyor. Fakat yöntem biraz ilkel olsa da bilim insanları bu davranışın oldukça karmaşık olduğunu söylüyor.</p>
<p>Karıncaların tedavi uyguladığının görüldüğü ilk örnek bu da değil. Aynı araştırma takımının kısa süre önce yürüttüğü başka bir <a href="https://www.smithsonianmag.com/smart-news/these-ants-can-diagnose-and-treat-their-comrades-infected-wounds-180983526/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">çalışmada</a> sahra altı Afrika’da yaşayan Matabele karıncalarının, sırtlarındaki bezelerden antimikrobiyal veya yara iyileştirici özelliklere sahip 50’den fazla bileşen içeren içerik çıkardıkları keşfedilmiş. Karıncalar enfeksiyona yakalandıklarında (yedikleri termitlerle yaptıkları vahşi çatışmalarda fazlaca gerçekleşiyor), arkadaşları yaralarını yalıyor ve bu iyileştirici maddeyi onlara salgılıyorlar.</p>
<p>Fakat Florida oduncu karıncalarının çok bölgesel oldukları ve diğer karıncalarla olan kavgalardan kaynaklı yaralanmaya yatkınlık taşıdıkları bilinse de bu karıncalar, aynı ilacı yapacak bezelere sahip değiller. <a href="https://www.cnn.com/2024/07/03/science/ant-leg-amputations-scn/index.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Ağaçlarda yaşayan pek çok karınca</a> bu bezeleri evrimlerinin bir noktasında kaybetmiş. Belki de yer altında yaşamıyor olmaları, onları patojenlere karşı daha korunaklı hale getiriyor. Fakat araştırmacılar, savaş yaralarının icabına başka ne şekillerde bakmak üzere adapte olmuş olabileceklerini merak etmiş.</p>
<p>Görünüşe göre bu duruma karşı çözümleri tüm şeyi çiğnemek.</p>
<p><em>Yazar: Popular Science Ekibi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/karincalar-yarali-arkadaslarini-kurtarmak-icin-minik-ameliyatlar-yapiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karıncalar Yaralı Arkadaşlarını Kurtarmak İçin Minik Ameliyatlar Yapıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dinozorlar Yok Olmasaydı, Üzümler Olmayabilirdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dinozorlar-yok-olmasaydi-uzumler-olmayabilirdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dinozorlar-yok-olmasaydi-uzumler-olmayabilirdi</guid>
<description><![CDATA[ Bu ikilinin ‘orman sıfırlanması’ sayesinde evrimsel bir bağlantısı var. K-T kitlesel yok oluş olayından sonra ortalıkta gezen dinozor kalmaması, üzüm olarak bildiğimiz meyvelerin gelişip yayılmasına olanak sağlamış olabilir. Araştırmacılardan oluşan bir ekip Kolombiya, Panama ve Peru’da 60 ila 19 milyon yıl öncesine kadar uzanan fosilleşmiş üzüm çekirdekleri bulmuşlar. Batı Yarımküre’deki üzüm familyasından bilinen en eski […]
Dinozorlar Yok Olmasaydı, Üzümler Olmayabilirdi yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/grapes1-1024x576.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dinozorlar, Yok, Olmasaydı, Üzümler, Olmayabilirdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/dinozorlar-yok-olmasaydi-uzumler-olmayabilirdi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/grapes1-150x150.png" alt="Dinozorlar Yok Olmasaydı, Üzümler Olmayabilirdi" align="left"></a><p><strong>Bu ikilinin ‘orman sıfırlanması’ sayesinde evrimsel bir bağlantısı var.</strong></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/gunumuzdeki-dinozorlar-kiyametten-nasil-sag-kurtuldu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">K-T kitlesel yok oluş olayından</a> sonra ortalıkta gezen <a href="https://popsci.com.tr/?s=dinozor" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">dinozor</a> kalmaması, üzüm olarak bildiğimiz meyvelerin gelişip yayılmasına olanak sağlamış olabilir. Araştırmacılardan oluşan bir ekip Kolombiya, Panama ve Peru’da 60 ila 19 milyon yıl öncesine kadar uzanan fosilleşmiş üzüm çekirdekleri bulmuşlar. Batı Yarımküre’deki üzüm familyasından bilinen en eski bitki örneğini de içinde barındıran bulgu, üzümün evrimsel tarihinin bazı kısımlarını ilk defa açığa çıkarıyor. Dinozorlar ile üzümlerin bu değiş tokuşu, 1 Temmuz’da <em><a href="https://dx.doi.org/10.1038/s41477-024-01717-9" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Nature Plants</a></em> bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla anlatılıyor.</p>
<p>Makalenin yazarlarından biri olan ve Field Müzesinin Negaunee Bütüncül Araştırma Merkezinde çalışan yardımcı paleobotani galerisi müdürü Fabiany Herrera, “Bunlar dünyanın bu kısmında bulunan en eski üzümler ve gezegenin diğer tarafında bulunan en eski üzümlerden birkaç milyon yıl daha gençler” <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1049819" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor bir açıklamada</a>. “Bu önemli bir keşif çünkü dinozorların yok oluşundan sonra, üzümlerin gerçekten dünyaya yayılmaya başladığını gösteriyor.”</p>
<p><strong>Ormanın sıfırlanması</strong></p>
<p>Meyveler gibi yumuşak dokular genelde fosil şeklinde korunmuyor. Paleobotanikçiler genellikle antik bitkiler üzerinde tohumlar yoluyla araştırma yapıyor çünkü bunların fosilleşmesi daha muhtemel. Bilinen en eski üzüm tohumları 66 milyon yıllık; yani <a href="https://popsci.com.tr/dinozorlari-olduren-asteroit-kilometrelerce-yukseklige-ulasan-kuresel-bir-tsunamiyi-tetiklemis/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">dev bir asteroit Dünya’ya çarpıp</a> kitlesel yok oluş tetiklediği zamanlardan kalma. O zamanlar sadece dinozorlar ve Dünya üzerindeki türlerin tahmini yüzde 95’i <a href="https://popsci.com.tr/dunya-6nci-degil-7nci-yok-olusu-yasaniyor-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yok olmakla</a> kalmamış, ormanlar da sıfırlanmış ve gezegenin bitkilerinin bileşimini değiştirmiş. Araştırma takımının hipotezine göre dinozorların bu ortadan kayboluşu, ormanların değişmesine yardımcı olmuş olabilir.</p>
<p>Çalışmanın eş yazarı ve Michigan Üniversitesi Taşılbilim Müzesinde yardımcı galeri müdürü olan Monica Carvalho, “Dinozorlar gibi büyük hayvanların, etraflarındaki ekosistemleri değiştirdikleri biliniyor” <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1049819" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor bir açıklamada</a>. “Ormanda gezen büyük dinozorlar vardı ise bunların muhtemelen ağaçları devirdiklerini ve ormanları etkili bir şekilde bugün olduğundan daha açık halde tuttuklarını düşünüyoruz.”</p>
<p>Fakat dinozorlar onları budamayınca, günümüz Güney Amerika’sında bulunanlar da dahil bazı tropik ormanlar daha kalabalık hale gelmiş. Ağaç katmanları nihayetinde bir alt bitki örtüsü ve bir gölgelik oluşturmuş. Bu yeni sık ormanlar ise bazı bitkiler için fırsatla doluymuş.</p>
<p>“Fosil kayıtlarında, hemen hemen bu zamanlarda üzümler gibi ağaçlara tırmanmak için sarmaşıklar kullanan daha fazla bitki görmeye başlıyoruz” diyor Herrera.</p>
<p>Takip eden yıllarda çeşitlenen kuş ve <a href="https://popsci.com.tr/memelilerin-atalari-dinozorlar-ile-birlikte-yasamisti/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">memeli türleri</a> de tohumlarını etrafa yayarak üzümlere yardım etmiş olabilir. 2013 yılında yayımlanan <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/24036414/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir çalışmada</a> en eski üzüm fosillerinin Hindistan’da bulunduğu aktarılıyor. O zamanlar üzüm tohumları henüz Güney Amerika’da bulunmuyormuş. Fakat Herrera orada olabileceklerinden şüphelenmiş.</p>
<p>“Üzümler yaklaşık 50 milyon yıl önce başlayan kapsamlı bir fosil kaydına sahip, dolayısıyla ben de Güney Amerika’da bir tane keşfetmek istedim fakat samanlıkta iğne aramak gibiydi” diyor Herrera. “Üniversitede öğrenci olduğum zamandan beri Batı Yarımküre’de en eski üzümü arıyordum.”</p>
<p><strong>Taştan bir tohum</strong></p>
<p>2022 yılında Herrera ve Carvalho <a href="https://dx.doi.org/10.1038/s41477-024-01717-9" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Kolombiya And’larında saha çalışması</a> yürütüyormuş. Bir fosil Carvalho’nun gözüne ilişmiş ve sonradan bunun 60 milyon yıllık bir üzüm tohumunun kalıntıları olduğu ortaya çıkmış. Güney Amerika’da o zamana kadar bulunan ilk üzüm fosili olmasa da dünyadaki fosillerin en eskilerinden biri.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48077" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-48077" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/fossil-grape-colombia1-560x638.png" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Batı Yarımküre’de bulunan en eski üzüm fosili olan Lithouva, yaklaşık 60 milyon yaşında ve Kolombiya’da keşfedilmiş. Üstteki resimde fosillere CT taramasıyla yeniden oluşturulan üzüm eşlik ediyor. Alt kısım ise sanatçının yeniden oluşturduğu üzümü gösteriyor. Fotoğraflar: Fabiany Herrera, Sanat eseri: Pollyanna von Knorring</figcaption></figure>
<p>Araştırma takımı, ufak olmasına rağmen fosili şekline, boyutuna ve diğer fiziksel özelliklerine bakarak tanımlamayı başarmış. Ayrıca laboratuvarda fosilin iç yapısını gösteren <a href="https://dx.doi.org/10.1038/s41477-024-01717-9" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">CT taramaları</a> yürütmüşler. Fosile, Field Müzesindeki Güney Amerika paleobotanisinin bir destekçisi olan Arthur T. Susman’a ithafen <em>Lithouva susmanii</em> adını vermişler.</p>
<p>Çalışmanın eş yazarı olan ve ABD Ulusal Doğa Tarihi Müzesinde çalışan Gregory Stull, “Bu yeni tür, yaygın üzüm sarmaşığı Vitis’in evrimleştiği grubun Güney Amerika’daki bir kökenini desteklediği için de önemli” diyor.</p>
<p>Güney ve Orta Amerika’da yürütülen ek saha çalışmaları; Kolombiya, Panama ve Peru’da dokuz yeni fosil üzüm türünün tanımlanmasına yol açmış. Bu fosiller, Batı Yarımküre’ye özgü üzümlerin <a href="https://plants.usda.gov/home/classification/87548" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">uzak akrabaları</a>. İki Leea türünün de olduğu bazı türler bugün sadece Doğu Yarımküre’de bulunuyor. Üzüm aile ağacındaki konumları, evrimsel yolculuklarının oldukça çalkantılı geçtiğini gösteriyor.</p>
<p>“Fosil kayıtları bize üzümlerin çok dirençli bir sınıf olduğunu söylüyor” diyor Herrera. “Orta ve Güney Amerika bölgesinde bir sürü yok oluşa maruz kalmışlar fakat dünyanın diğer kısımlarında uyum sağlayıp hayatta kalmayı da başarmışlar.”</p>
<p><em>Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/dinozorlar-yok-olmasaydi-uzumler-olmayabilirdi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dinozorlar Yok Olmasaydı, Üzümler Olmayabilirdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bazi-arilarin-su-altinda-kis-uykusuna-yatabildigi-nasil-kazara-kesfedildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bazi-arilarin-su-altinda-kis-uykusuna-yatabildigi-nasil-kazara-kesfedildi</guid>
<description><![CDATA[ İşte manşet: Görünüşe göre arılar su altında hayatta kalabiliyor. Çılgınca değil mi? Fakat daha da çılgınca olanı, pek çok bilimsel keşifte olduğu gibi bu keşfin de kazara başlamış olması. Bilim insanları bal arılarındaki diyapozun (biyolojik gelişimin durduğu, kış uykusuna benzeyen bir durum) incelendiği bir araştırma üzerinde çalışıyormuş. Diyapoz yapan arıların sessizliğe bürünüp soğuyor ve etrafta […]
Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi? yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/eastern-bumblebee1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bazı, Arıların, Altında, Kış, Uykusuna, Yatabildiği, Nasıl, Kazara, Keşfedildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/bazi-arilarin-su-altinda-kis-uykusuna-yatabildigi-nasil-kazara-kesfedildi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/eastern-bumblebee1-150x150.jpg" alt="Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi?" align="left"></a><p>İşte manşet: Görünüşe göre arılar su altında hayatta kalabiliyor. Çılgınca değil mi? Fakat daha da çılgınca olanı, pek çok bilimsel keşifte olduğu gibi bu keşfin de kazara başlamış olması.</p>
<p>Bilim insanları bal arılarındaki diyapozun (biyolojik gelişimin durduğu, kış uykusuna benzeyen bir durum) incelendiği <a href="https://news.uoguelph.ca/2024/04/queen-bumblebees-can-survive-underwater-finds-new-u-of-g-research/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir araştırma üzerinde çalışıyormuş</a>. Diyapoz yapan arıların sessizliğe bürünüp soğuyor ve etrafta uçuşmak, yiyecek yemek ya da daha fazla arı meydana getirmek gibi yaptıkları olağan şeylerin hiçbirini yapmıyorlar. Kulağa güzel, uzun bir şekerleme gibi gelebilir fakat aslında, soğukta yiyecek olmadan aylar boyunca hayatta kalmak onlar için kolay değil.</p>
<p>En azından (miktar hesabınız diğer arılarla değişebilir) yaygın doğu bal arısı için bu süreç aynı zamanda rahatsız edici çünkü bu yalnız başına yürüttükleri bir uğraş. Bu bal arıları, yaz mevsiminin sonunda eşleşmemiş kraliçeler meydana getiriyor. Kraliçeler daha sonra eşleşiyor ve bir miktar besin depolayıp toprakta ufak oyuklar açarak altı ila dokuz ay boyunca diyapoza giriyorlar. <a href="https://ento.psu.edu/news/winter-survival-guide-for-queen-bumble-bees" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Kış geldiğinde tüm işçi ve erkek arılar ölüyor</a> fakat diyapozda olan kraliçe ilkbaharda ortaya çıkıp erkek ve işçi arılardan oluşan yeni bir nesil doğuruyor. Sadece hayatta kalması gerekmiyor, aynı zamanda kuvvetli olup yeni bir kovan yeri bulmaya hazır olması, yumurta bırakmaya başlaması ve bu yeni koloniyi işçiler olgunlaşana kadar besleyip koruması da gerekiyor.</p>
<p>Yani evet, bu hassas bir operasyon. Müstakbel kraliçenin uykuya geçmeden önce ihtiyaç duyduğu tüm besinleri alması için etrafta yeteri kadar çiçeğin bulunması ve arının uyukladığı zaman meydana gelen tüm çevresel stres unsurlarından pasif şekilde sağ çıkması gerekiyor. İklim değişikliği, uç noktadaki hava olaylarında meydana gelen artış göz önüne alındığında belli ki bazı yeni tehditler sergiliyor.</p>
<p><a href="https://www.smithsonianmag.com/smart-news/hibernating-bumblebee-queens-can-survive-underwater-for-up-to-a-week-study-finds-180984175/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Laboratuvardaki büyük bir ‘eyvah’ sayesinde</a> ise artık bu arıların atlatmak üzere evrimleştiği stres unsurlarından birinin de su basması olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Kanada’daki Guelph Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, <em>Bombus impatiens</em> veya diğer adıyla yaygın doğu bal arısı üzerinde yürüttükleri önceki bir çalışmada yapılan bir “deney hatasının”, “diyapoz yapan kraliçe bal arılarının kaldığı kaplarda kazara su birikmesine” yol açtığını söylüyor. Akademik olmayan makale diliyle araştırmacılar, küçük deneklerinin içinde uyukladığı tüplerde yoğuşma suyu biriktiğini çok geç fark etmişler.</p>
<p>Suyu tahliye (ve muhtemelen bir sürü de küfür) ettiklerinde, sırılsıklam olmuş kraliçelerin bazılarının yaşadığını görünce şaşırmışlar. Doğal olarak, bu şaşırtıcı kabiliyetleri teste tabi tutmaya karar vermişler.</p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/environment/2024/apr/17/bumblebee-species-common-eastern-survive-underwater-hibernating?CMP=oth_b-aplnews_d-1" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">143 yaygın doğu bal arısını alıp</a> toprak dolu tüplere yerleştirmişler ve sonrasında onları, diyapozu başlatmak için bir soğutma ünitesine koymuşlar. (Soğuk bir arı uykulu bir arıdır.)</p>
<p>Ardından uykulu kraliçelerin yer aldığı tüpleri iki gruba ayırmışlar: 17 tanesi kontrol amaçlı kullanılmak üzere kuru tutulurken, diğer 126 tanesine soğuk su eklenmiş. Suya batan arıların yarısı doğal olarak su yüzeyinde yüzmeye bırakılırken, diğer yarısı pompa benzeri (!) bir aparat ile hafifçe aşağı doğru ittirilmiş. 8 saat, 24 saat veya 7 gün bu koşullarda bırakılmışlar. Düşük sıcaklık ise onları kış modunda tutmuş. Bilim insanları; toprağı sırılsıklam yapan sağanak yağmurdan, bölgeyi tamamen su altında bırakan bir sele kadar farklı olası su basma senaryolarını canlandırmak istemiş. Pompalı arıların kullanılmasının sebebi, eriyen kar sebebiyle yer altı su seviyelerinin yükselmesi gibi bazı durumlarda suyun oyuğu doldurmadan oyuğa girebilmesi. Tam sel gibi diğer durumlar ise arıları tümüyle su altında bırakıyor.</p>
<p>Bilim insanları daha sonra kraliçeleri sudan çıkarmış, onları normal toprak tüplerine aktarmış ve sekiz hafta daha soğuk depoda tutmuşlar. Böylelikle hepsi, sel dışında eşit bir diyapoz yaşamışlar.</p>
<p>Bir hafta yüzen 21 arıdan 17 tanesi, sekiz hafta sonra hâlâ dayanıyormuş; yani hayatta kalma oranı %81. Ayrıca hiç ıslanmayan arılar çok daha iyi performans göstermiş. 17 kuru arıdan 15’i sekizinci haftaya ulaşmış; bu da %88 demek.</p>
<p><em>Yazar: Rachel Feltman/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/bazi-arilarin-su-altinda-kis-uykusuna-yatabildigi-nasil-kazara-kesfedildi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Muzlar Yok Olma Tehlikesi Altında. Fakat Bilim İnsanlarının Bir Planı Var</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/muzlar-yok-olma-tehlikesi-altinda-fakat-bilim-insanlarinin-bir-plani-var</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/muzlar-yok-olma-tehlikesi-altinda-fakat-bilim-insanlarinin-bir-plani-var</guid>
<description><![CDATA[ 100’ü aşkın farklı bitkiye bulaşabilen bir mantar, bu popüler meyveyi mahvediyor. Meyve kasenizi süsleyen parlak renkli muzların başı belada. Popüler bir muz tipi, mantar patojeninden kaynaklı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Fusarium muz solgunluğu (FWB) hastalığı, meyveye giden besin akışını tıkıyor ve onun solmasına sebep oluyor. Bu patojen 1950’li yıllarda ticari muz mahsullerini yok etti […]
Muzlar Yok Olma Tehlikesi Altında. Fakat Bilim İnsanlarının Bir Planı Var yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/bananas1-1024x576.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Muzlar, Yok, Olma, Tehlikesi, Altında., Fakat, Bilim, İnsanlarının, Bir, Planı, Var</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/muzlar-yok-olma-tehlikesi-altinda-fakat-bilim-insanlarinin-bir-plani-var/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/bananas1-150x150.png" alt="Muzlar Yok Olma Tehlikesi Altında. Fakat Bilim İnsanlarının Bir Planı Var" align="left"></a><p><strong>100’ü aşkın farklı bitkiye bulaşabilen bir mantar, bu popüler meyveyi mahvediyor.</strong></p>
<p>Meyve kasenizi süsleyen parlak renkli <a href="https://popsci.com.tr/mantar-hastaligi-muzlari-5-ila-10-yil-icinde-yok-edebilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">muzların</a> başı belada. Popüler bir muz tipi, mantar patojeninden kaynaklı yok olma <a href="https://evrimagaci.org/muzlar-yok-olusa-dogru-surukleniyor-5113" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">tehlikesiyle</a> karşı karşıya. <a href="https://www.frontiersin.org/journals/plant-science/articles/10.3389/fpls.2019.01395/full" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Fusarium muz solgunluğu (FWB)</a> hastalığı, meyveye giden besin akışını tıkıyor ve onun solmasına sebep oluyor. Bu patojen 1950’li yıllarda ticari muz mahsullerini yok etti ve bir türü (Gros Michel muzlarını) işlevsel yönden yok oluşa sürükledi.</p>
<p>Fakat bu <a href="https://popsci.com.tr/muzlar-bizim-kuzenimiz-mi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">renkli meyve</a> için tüm umutlar tükenmiş değil. Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımının yeni çalışmasında, muzları yok eden bu mikrobun ardındaki moleküler işleyişler saptanmış. Araştırma, patojene karşı yeni tedavi ve stratejilerin kapısını aralıyor. Bulgular, 16 Ağustos’ta <em><a href="https://www.nature.com/articles/s41564-024-01779-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Nature Microbiology</a></em> bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada detaylandırılıyor.</p>
<p><strong>Muzlara ne zarar veriyor?</strong></p>
<p>Tarlada kalan ürünlerin sebebi, ismi çok uzun bir <a href="https://www.popsci.com/environment/zombie-fungus-real-life-diseases/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">mantar patojeni</a>: <em>Fusarium oxysporum</em> f.sp. <em>Cubense (Foc)</em> tropikal ırk 4 (TR4). İsmi Foc TR4 şeklinde kısaltılan bu mantar, 1950’lerde çeşitli muz ekinlerini önemli ölçüde azaltmış ve bütün bir türü yok etmiş. Fakat tehlike altında olanlar sadece muzlar değil.</p>
<p>Amherst – Massachusetts Üniversitesinde çalışan ve <em>Popular Science</em>‘a konuşan makale eş yazarı moleküler biyolog <a href="https://umassfusariumlab.wixsite.com/ma-lab/people" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Li-Jun Ma</a>, “<em>Fusarium oxysporum</em>, bir tür kompleksi olarak 100’den fazla bitki konağına bulaşabiliyor” diyor.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48088" class="wp-caption alignnone"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-48088" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/panama-diseasejpg1-560x747.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Fusarium muz solgunluğu, şu an dünyanın ticari olarak mevcut en popüler muzu olan Cavendish muzunu kırıp geçiriyor. Mantar muz tarlasına bir kez girdiğinde yok edilemiyor ve o zamandan sonra Cavendish muzlarının yetiştirilmesini neredeyse imkansız hale getiriyor. Fotoğraf: A. Viljoen</figcaption></figure>
<p>Bu öldürücülüğün bir kısmı mantarın <a href="https://popsci.com.tr/?s=gen+d%C3%BCzenleme" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">genomuyla</a> ve onun değişebilme şekilleriyle alakalı. Ma’ya göre her bir <em>Fusarium oxysporum</em> genomu, bir çekirdek ve bir de yardımcı genom olmak üzere iki kısma ayrılabiliyor. Çekirdek genom, genomu işler halde tutmaya yarayan tüm temel düzen işlevlerini gerçekleştiriyor. Sonrasında yardımcı bir genom soydan soya değişiklik gösterebiliyor ve özel işlevleri yerine getirebiliyor; belli bir bitkiye bulaşma kabiliyeti de bunlara dahil.</p>
<p>Patojen ve genomunun moleküler bir seviyede nasıl çalıştığını anlamak, onunla mücadele yöntemleri geliştirmenin ve daha fazla muz türünün <a href="https://popsci.com.tr/?s=yok+olma" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yok olmasını</a> önlemenin anahtarı konumunda.</p>
<p><strong>Bunlar babaannenizin muzları (veya mantarı) değil</strong></p>
<p>50 yılı aşkın süre önce, bu mantar savaşının ilk kurbanları <a href="https://popsci.com.tr/mantar-hastaligi-muzlari-5-ila-10-yil-icinde-yok-edebilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Gros Michel muzlarıydı</a>. Büyük ölçüde muz solgunluğuna yanıt olarak, hastalığa dirençli bir yedek şeklinde Cavendish çeşidi yetiştirildi ve bugün ticari bakımdan en popüler muz tipi haline geldi. Bu durum bir süreliğine işe yaradıysa da 1990’lara gelindiğinde Güneydoğu Asya’dan Orta Amerika’ya yayılan başka bir muz solgunluğu <a href="https://www.nature.com/articles/s41564-024-01779-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">patlak verdi</a>.</p>
<p>Ma ve ekibi, Cavendish muzundaki bu yeni muz solgunluğu salgınıyla mücadele etmek için geride bıraktığımız on yılı TR4’ün genomunun nasıl çalıştığını <a href="https://www.nature.com/articles/s41564-024-01779-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">inceleyerek geçirmiş</a>. Şaşırtıcı bir durum gerçekleşmiş ve araştırmacılar TR4’ün aslında 1950’li yıllarda ekinleri yok eden patojenden türemediğini keşfetmişler.</p>
<p>Ma, <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1054467" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">çalışmaya eşlik eden bir basın bülteninde</a> şöyle söylüyor: “Cavendish muzunu yok eden TR4 patojeninin, Gros Michel muzlarını kırıp geçiren ırktan evrimleşmediğini artık biliyoruz. TR4’ün genomu, TR4’ün virülansında anahtar etmen gibi duran nitrik oksit üretimiyle bağlantılı birtakım yardımcı genler içeriyor.”</p>
<p><strong>Zararlı gazlar</strong></p>
<p>Bu <a href="https://www.nature.com/articles/s41564-024-01779-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">yeni çalışmada</a> Ma ve makalenin Birleşik Devletler’de, Çin’de ve Güney Afrika’daki enstitülerde çalışan eş yazarları, dünya çapından 36 farklı Foc soyunu dizileyip karşılaştırmış. Bu soylar arasında Gros Michel muzlarına saldıranlar da bulunuyor. Yapılan dizilimler, günümüzdeki muz solgunluğu salgınından Foc TR4’ün sorumlu olduğunu ortaya çıkarmış. Foc TR4 ayrıca bir konağı işgal ederken bazı yardımcı genleri iki amaçla kullanıyor. Bu genler <a href="https://www.nature.com/articles/s41564-024-01779-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">mantarsal nitrik oksidi hem üretiyor hem de etkisiz hale getiriyor</a>.</p>
<p>“Beklendiği gibi TR4 genomunda patojenin virülansına katkı sağlayan yardımcı dizilimler keşfettik” diyor Ma. “Bunlar arasında, konak işgalini başlatan zararlı gaz nitrik oksit üretimi de var.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48089" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-48089" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/08/cavendish-banana-decay1-560x620.png" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Cavendish muzlarındaki FWB’nin harici belirtileri. Görüntü: Zhang vd.</figcaption></figure>
<p>Araştırma takımı, bu gazın Cavendish muzundaki hastalık istilasına nasıl bir katkı yaptığını hâlâ bilmiyor. Fakat nitrik oksit üretimini kontrol eden bu iki gen bertaraf edildiğinde, Foc TR4’ün virülansının önemli ölçüde azaldığını belirlemeyi başarmışlar.</p>
<p>Çalışmanın eş yazarı ve Amherst – Massachusetts Üniversitesinde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Yong Zhang, “Bu yardımcı genetik dizilimlerin belirlenmesi, Foc TR4’ün yayılımını hafifletmek ve hatta kontrol etmek yönünden birçok stratejik kapı aralıyor” <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1054467" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor bir açıklamada</a>.</p>
<p><strong>‘Bir çiftçiye teşekkür etmeyi hiçbir zaman unutmayın’</strong></p>
<p>Araştırma takımı, gelecekteki araştırmalarda mantarın böylesine zararlı bir gazı kendisine hasar vermeden nasıl üretebildiğini <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1054467" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">daha iyi anlamak</a> istiyor. Nitrik oksit üretimini engellemenin çeşitli yollarını test etmek ve bitki hücrelerine hasar vermeden önce gazı uzaklaştırabilecek genleri keşfetmek istiyorlar.</p>
<p>Bir diğer önemli husus da bunun gibi çalışmaların, tek ürün <a href="https://popsci.com.tr/?s=tar%C4%B1m" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">tarımının</a> ve tek bir türe bel bağlamanın tehlikeleriyle ilgili farkındalığı artırması.</p>
<p>“Tek ürün tarımı olarak da bilinen herhangi bir ekinde tek bir kültür bitkisi yetiştirme faaliyeti, patojenlerin gelişmesi için fırsat sağlıyor” diyor Ma. “Pazardaki farkıl muzlara dönük talebin artmasına yardımcı olmak için raflardan bilerek farklı muz çeşitleri seçebiliriz. Yerel şekilde alışveriş yaparak yerel üreticileri destekleyebiliriz.”</p>
<p>Bu ayrıca masalarımıza koyduğumuz bütün o yiyecekleri üretenlerin sarf ettiği emek ve çabaya değer vermenin ne kadar önemli olduğunu gösteren de bir ders niteliğinde.</p>
<p>“Biz tüketiciler olarak muzların veya diğer meyve/sebzelerin marketlerde yetişmediğini takdir etmeliyiz” diyor Ma. “Yiyecekleri masalarımıza getirip vücutlarımızı beslemek için muazzam gayretler sarf ediliyor. Bütün vücudu toz toprakla kaplı bir çiftçi gördüğünüzde, ona teşekkür etmeyi hiçbir zaman unutmayın.”</p>
<p><em>Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/muzlar-yok-olma-tehlikesi-altinda-fakat-bilim-insanlarinin-bir-plani-var/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Muzlar Yok Olma Tehlikesi Altında. Fakat Bilim İnsanlarının Bir Planı Var</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ABD’de Her Yıl Bir Milyardan Fazla Kuş Binalara Uçtuğu İçin Ölüyor Olabilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/abdde-her-yil-bir-milyardan-fazla-kus-binalara-uctugu-icin-oluyor-olabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/abdde-her-yil-bir-milyardan-fazla-kus-binalara-uctugu-icin-oluyor-olabilir</guid>
<description><![CDATA[ ‘Onları görmesek bile kaybediyoruz.” Cam pencereler insan mühendisliğinin bir harikası; doğal ışığı kapalı yapılara getiren, şeffaf, sağlam malzeme katmanlarından oluşan ve neredeyse görünmez yapılar. Fakat bu aydınlık ve havadar binaların duvarlarının ötesinde, pencereler başka bir şeye dönüşüyor: Doğal yaşam için bir tehdide. Kuşlar camı anlamıyor. Köşegen bir çerçeve veya pencere kolu gibi; bir pencere camının […]
ABD’de Her Yıl Bir Milyardan Fazla Kuş Binalara Uçtuğu İçin Ölüyor Olabilir yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/dead-bird-hand1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ABD’de, Her, Yıl, Bir, Milyardan, Fazla, Kuş, Binalara, Uçtuğu, İçin, Ölüyor, Olabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/abdde-her-yil-bir-milyardan-fazla-kus-binalara-uctugu-icin-oluyor-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/dead-bird-hand1-150x150.jpg" alt="ABD’de Her Yıl Bir Milyardan Fazla Kuş Binalara Uçtuğu İçin Ölüyor Olabilir" align="left"></a><p><strong>‘Onları görmesek bile kaybediyoruz.”</strong></p>
<p>Cam pencereler insan mühendisliğinin bir harikası; doğal ışığı kapalı yapılara getiren, şeffaf, sağlam malzeme katmanlarından oluşan ve neredeyse görünmez yapılar. Fakat bu aydınlık ve havadar binaların duvarlarının ötesinde, pencereler başka bir şeye dönüşüyor: Doğal yaşam için bir tehdide.</p>
<p>Kuşlar camı anlamıyor. Köşegen bir çerçeve veya pencere kolu gibi; bir pencere camının mevcut olduğunu gösteren yapısal ipuçlarını tanımak onlara öğretilmemiş. Bunun yerine çoğu kez pencere camlarından uçarak geçmeye çalışıyorlar ve bir pencerenin ardındaki açık alanı daha çok bir yaşam alanı gibi görüyor ya da camdaki yansımayı gerçek olarak yorumluyorlar. Bunun için onları çok eleştirmeyin, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=IXdvjyp-t0k" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">insanlar da camlara çarpıyor</a>. Fakat tüylü, uçan arkadaşlarımız için sonuçlar çok daha ciddi.</p>
<p>Pencereler ve cam binalar, özellikle de yapay ışığın cazibesi ve bozuk yönelimiyle birleştiğinde devasa miktarda bir kuşun ölümüne sebep oluyor. Üstelik sorun düşündüğümüzden çok daha kötü. Yeni araştırmaya göre bu sayılar geçmişte yanlış ve daha düşük tahmin edilmiş. Pencereye çarptıktan sonra afallamış veya yaralanmış halde bulunup doğal yaşam rehabilitasyon yerlerine götürülen kuşların hepsinin tamamen iyileştiğini düşünüyor olabilirsiniz. Ancak 7 Ağustos’ta <em><a href="https://doi.org/10.1371/journal.pone.0306362" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">PLOS One</a></em> bülteninde yayımlanan bir çalışmaya göre, tedavi görüp yırtıcılardan korundukları en iyi olası koşullarda bile yaklaşık yüzde 60’ı ölüyor.</p>
<p>Daha önceki araştırmalarda, binalarla çarpışmadan kaynaklanan tahmini kuş kayıplarıyla ilgili değişken sonuçlara varılmış. 2014 yılında <a href="https://academic.oup.com/condor/article/116/1/8/5153098" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">yayımlanan</a> ve en çok atıf yapılan tahminlerden biri, sadece ABD’de her sene pencerelere çarpmaktan yüzlerce milyon ila bir milyar arasında kuşun öldüğünü söylüyor. Fakat bu önceki analiz ve pencere ölümlerine dair yürütülen neredeyse tüm diğer soruşturmalar, sadece binaların yakınında ölü bulunan kuşların sayılmasına dayanıyor. Yeni çalışmada ise bir adım öteye gidiliyor ve başlangıçtaki çarpışmadan sağ kurtulan kuşlara ne olduğu değerlendiriliyor. Yarısından fazlasının başaramadığının bulunması, can sıkıcı ve talihsiz nitelikteki yeni bir tahmine yol açmış. Çalışmanın yazarları, “Her sene 1 milyar kuşun çok üzerinde kuş binalara çarparak ölüyor” diye yazıyor.</p>
<p><em>Popular Science</em>‘a konuşan ve Fordham Üniversitesinde biyoloji doktora adayı olan makale baş yazarı <a href="https://sites.google.com/site/fordhambiologybgsa/home/roster" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Ar Kornreich</a>, “Bu sayıların şaşırtıcı olduğunu söylemek istiyorum” diyor. “Durumun bu kadar kötü olmadığını düşündüğümü söylemek istiyorum. Fakat maalesef mantıklı görünüyor.”</p>
<p>“Vahşi hayvanlar çetindir. Feci koşullarda yapabildikleri kadar uzun süre hayatta kalmaya çalışırlar… Fakat onları görmesek bile kaybediyoruz” diyor Kornreich.</p>
<p>Pencerelere çarpan çoğu kuş hemen ölmüyor. Yakın zaman önce yürütülen <a href="https://meridian.allenpress.com/wjo/article-abstract/136/1/113/498924/Evidence-consequences-and-angle-of-strike-of-bird" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">gözlemsel bir çalışmada</a>, camla çarpışan kuşların yüzde 80’e kadarının olay yerinden uçup gittiği, yüzde 12 ila 14 arasında bir kısmının geçici süre sersemlediği ve çarpışmaların yüzde 50’sinin görünür hiçbir kanıt bırakmadığı keşfedilmiş. Ancak yeni araştırma, pek çok kuşun halen darbe sonrasında öldüğünü gösteriyor.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="OHdyUNU4Kd"><p><a href="https://popsci.com.tr/yarali-bir-kusa-nasil-yardim-etmeliyiz/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Yaralı Bir Kuşa Nasıl Yardım Edebiliriz?</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Kornreich ve makalenin eş yazarları, 2016 ve 2021 yılları arasında ABD’nin birkaç kuzeydoğu ve orta-Atlantik eyaletindeki doğal yaşam rehabilitasyoncularından (rehabilitasyoncu ruhsatı gerekliliklerine uygun şekilde) kuş- bina çarpışmalarıyla ilgili derleyebildikleri kadar veri derlemişler. Veri setlerinde çok sayıda boşluk olsa da 152 farklı kuş türünü kapsayan 3.100’den fazla belgelenmiş çarpışmanın izini sürmüşler. Araştırmacılar, pencere çarpışmalarından sonra rehabilitasyonculara getirilen kuşların sadece yüzde 39,5’unun doğaya geri salındığını ve tedavinin ortalama olarak 12 günden fazla sürdüğünü belirlemişler. Aksi şekilde, yüzde 32,1’i de tedavi sırasında ve genelde bulunduklarından sonraki üç gün içerisinde ölmüş. Kuşların yüzde 28,4’lük ilave bir kısmı ise, iyileşemeyecek hayvanlar için bunun en insancıl yol olduğuna karar veren doğal yaşam rehabilitasyoncularınca ötanazi edilmiş.</p>
<p>Los Angeles – California Üniversitesinde (UCLA) çalışan şehir ekoloğu ve kâr amacı gütmeyen <a href="https://www.urbanwildlands.org/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Şehir Yaban Alanları Grubu</a>‘nun bilim direktörü <a href="https://www.ioes.ucla.edu/person/travis-longcore/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Travis Longcore</a>, “Çalışmada, yeterince yararlanılmamış bir bilgi kaynağı kullanılarak ilginç ve önemli bir soru ele alınıyor” diyor. Longcore yeni araştırmada yer almamış ancak ışık kirliliği ve kuş- bina çarpışmaları üzerine yaptığı çalışmalar var. Yeni çalışmaların bulgularına katılarak, “çarpışmalardan kaynaklı kuş ölümlerine dönük tahminlerimiz muhtemelen alt uçta kalıyor” diyor.</p>
<p>Makalenin eş yazarı, koruma biyoloğu ve NYC Kuş Birliğinin koruma ve bilim direktörü olan <a href="https://nycbirdalliance.org/blog/meet-our-new-director-of-conservation-and-science" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Dustin Partridge</a>, “Eğer kuşlar yakalanıp rehabilitasyon birimine götürülecek kadar uzun süre sersemlerse, en iyi koşullarda bile; yani yiyecek olduğunda, su olduğunda, yırtıcılar olmadığında, sokakta onları süpüren çöp süpürücüleri olmadığında ve üzerilerine basan insanlar olmadığında, yüzde 60’ı hâlâ ölüyor” diyor.</p>
<p>Bu istatistikleri, yaralı bulunan ve 2014 yılında kuş ölümleri üzerine yürütülen bir çalışmada hariç tutulmuş kuş sayısıyla birleştiren araştırmacılar, her yıl ABD’de pencereye çarparak ölen 100 milyon kadar ilave kuş olduğunu (ılımlı şekilde) tahmin ediyor. Ancak Partridge ve Kornreich, bu yeni rakamların hâlâ doğru sayının altında kalabileceğini çünkü bulunan kuşların, binalara çarpan ve hemen ölmeyen toplam kuş miktarının sadece ufak bir kısmı olduğunu söylüyor.</p>
<p>“Rehabilitasyon vakalarına bakmak, bu gizli ölümler konusunda cesetlerden elde edemeyeceğiniz fikirler veriyor” diyor Kornreich. Çalışma kuş çarpışmalarının her birini hesaba katmasa da ölümleri doğru tahmin etme kabiliyetimizi destekliyor.</p>
<p>Sersemlemiş görünmeyen veya rehabilitasyonculara nakledilmeyen kuşların birçoğunun hâlâ ölmesi muhtemel. Ayrıca Kornreich rehabilitasyonculara götürülen kuşların, fark edilmeyen veya çarpışma mahallini hemen terk eden kuşlardan daha ciddi yaralanmış bir kuş grubunu temsil edebileceğini de söylüyor. “Pencerelere çarpıp kaçmayı başaranlar hakkında çok şey bilmiyoruz” diyen araştırmacılar, daha uzun vadeli bu sonuçların ortaya çıkarılması için daha çok gözlemsel araştırmanın ve takip araştırmasının yapılması gerektiğini söylüyor. Ayrıca genel olarak, yapılan bu tek çalışmanın yanıt vermediği pek çok bilinmez ve soru da var. Araştırmacıların verileri eksik ve bölgesel. Örneğin Kuzeydoğu’da elde edilen bulguların ülkedeki başka yerlere de uygulanıp uygulanamayacağı ya da bir kuşun bir rehabilitasyoncuya götürülmesine hangi etmenlerin karar verdiği belli değil.</p>
<p>Fakat bildiğimiz bir şey varsa, o da doğada bir kuş olarak hayatta kalmanın zor olması; özellikle de yaralanmış veya sersemlemişse. Ayrıca çalışmadaki sonuçlar, bir pencere çarpışmasıyla yaralanan ama yine de kendine gelmiş gibi görünebilen kuşların yüzdesi bakımından can sıkıcı.</p>
<p>Ek olarak araştırmacılar, kuş- pencere çarpışmalarının sonuçlarını etkileyen değişkenleri de değerlendirmiş. Bilim insanları başka şeylerin dışında daha büyük boyutlu kuşların hayatta kalmasının daha muhtemel olduğunu, ölümlerin ve tedavi süresinin mevsimlere göre değiştiğini ve kafa travması ile beyin sarsıntılarının, en yaygın bildirilen yaralanmalar olduğunu keşfetmiş; bulgular, gelecekteki doğal yaşam tedavileri için bilgi ve öncelik sağlanmasına yardımcı olabilir.</p>
<p>Kornreich, kendilerine getirilen her kuşu kurtaramasalar da “doğal yaşam rehabilitasyoncularının yardıma muhtaç doğal yaşam, kuşlar ve diğerleri için bir hayata tutunma dalı olduğunu” söylüyor. “Çözümün çok önemli bir kısmı onlar. Popülasyonlar üzerinde olduğu kadar kendi başına değerli olan bireysel yaşamlar üzerinde de önemli bir etkileri var.”</p>
<p>Ancak bulgular, rehabilitasyoncuların tek çözüm olamayacağının altını çiziyor. “Önlemenin kilit nokta olduğunu gösteriyorlar” diyor Longcore. Üstelik önlemek mümkün.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="c1yZ5hJM1R"><p><a href="https://popsci.com.tr/isiklarin-kapatilmasi-kuslarin-hayatini-kurtarabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Işıkların Kapatılması, Kuşların Hayatını Kurtarabilir</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Kuşlar, günümüz dünyasında çok büyük sayıda güçlükle karşı karşıya kalıyor ve popülasyonları hızla geriliyor. Kuzey Amerika kuş faunası üzerine yürütülen <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/science.aaw1313" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">2019 tarihli bir çalışmaya</a> göre bir zamanlar yaygın olan türler bile kayıp yaşıyor. İklim değişikliği, doğal yaşam alanlarının kaybı ve evet; kediler var. Yabani kediler ve <a href="https://popsci.com.tr/kedinizi-onun-ve-yakin-cevrenin-iyiligi-icin-disari-cikarmayin/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">dış mekan kedileri</a>, 40 kuş türünün tamamen yok olmasına <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.1602480113" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">yol açmış</a>. Ayrıca insan sebepli kuş ölümlerine yön veren en büyük etken oldukları düşünülüyor. Yapılan bir analizde, kuşların ABD’de <a href="https://www.nature.com/articles/ncomms2380" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">4 milyara kadar kuşu</a> öldürdüğü tahmin ediliyor. Kuş ölümü listesinde pencereler, onu yakın bir mesafeden ikinci olarak takip ediyor. Ayrıca belki de pencere problemi, ele alınması en kolay tehdit olabilir.</p>
<p>Kuş güvenlik camları ile pencere filmleri, bantları ve doğru şekilde yapıştırılmış etiketler gibi kanıtlanmış stratejilerin hepsi aslında hiçbir olumsuz taraf sergilemeden çarpma tehlikesini en aza indiriyor. Longcore, pek çok kuşun gece vakti göç ettiğini ve insan şehirlerinin yapay ışığına doğru çekildiğini söylüyor. Göç sezonunda yapılan ışık kapatma girişimleri, kuşların ilk başta tehlikeli engellere çekilmesini önleyerek milyonlarcasını kurtarabilir.</p>
<p>Ayrıca ister şehirde, ister kırsal alanda olsun; yardım etme konusunda herkes bir rol oynayabilir. Longcore, kentsel yayılmanın işgal ettiği alan miktarı ve düşük yoğunluklu gelişim miktarı yüzünden çoğu kuş çarpışmasının muhtemelen, yüksekliği düşük binalar ve bakım evleriyle dolu kenar mahalleler ya da kırsal alanlarda gerçekleştiğini söylüyor.</p>
<p>Eğer daha güvenli bir uçuş ortamı oluşturmak istiyorsanız, “ihtiyacınız olan şey camları kuşlara daha görünmez hale getirmek” diyor Partridge. <a href="https://abcbirds.org/wp-content/uploads/2017/04/Save-birds-2017.pdf" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Mevcut pencereleri değiştirmek</a> için en iyi çalışan yöntem, herhangi bir film veya uygulamanın en fazla 5 cm mesafelik bir desenle ayrılması. Teller de harika birer önleyici bariyer. Ayrıca “özellikle göç sırasında ışıkları kapatmak çok önemli” diye ekliyor Longcore. İlkbahar veya sonbaharda kendi evinizdeki ışıkları kapatmak veya dışarıda hava kararır kararmaz perdeleri çekmek de bireysel olarak atabileceğiniz önemli adımlar arasında. İçinde yaşadığınız topluluğu ticari binalar için <a href="https://www.audubon.org/our-work/cities-and-towns/lights-out" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir ışık kapatma programı</a> başlatmaya sevk etmek, daha büyük ölçekte değişim getirebilir.</p>
<p>“Kuşlar, çevremizin devasa önem taşıyan birer parçası” diyor Kornreich. Zararlı böcekleri yiyor, bitkileri tozlaştırıyor, tohumları yayıyor ve leşleri temizliyorlar. Daha başka <a href="https://www.audubon.org/news/6-unexpected-ways-birds-are-important-environment-and-people" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir sürü yararlı faaliyetleri</a> var. Ayrıca birer keyif kaynağılar. “Kuşlar insanlar için binlerce yıldır birer ilham ve neşe kaynağı oldu” diye ekliyor araştırmacılar. Eğer kuşların gelecekte çok ötelere uçtuğunu görmek istiyorsak, pencerelerimize farklı bir çerçeveden bakmamız gerekiyor.</p>
<p><em>Yazar: Lauren Leffer/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/abdde-her-yil-bir-milyardan-fazla-kus-binalara-uctugu-icin-oluyor-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ABD’de Her Yıl Bir Milyardan Fazla Kuş Binalara Uçtuğu İçin Ölüyor Olabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi</guid>
<description><![CDATA[ Bitkilerin acı reseptörleri, sinirleri veya bir beyni olmadığı düşünüldüğünde, biz hayvanlar alemi üyelerinin anladığı şekliyle acı hissetmezler. Bir havucu kökünden sökmek veya bir çalıyı budamak, botanik bir işkence değildir ve o elmayı endişelenmeden ısırabilirsiniz. Bitkilerin histen daha gelişmiş bir özellik olan ve işlenmesi için beyin gereken duyguları da yoktur. Venüs sinekkapan bitkisi gibi bazı bitkiler […]
Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı? yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/olena-bohovyk-r0M9HrfJMBM-unsplash.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bitkilerin, Hisleri, Duyguları, Var, mı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/olena-bohovyk-r0M9HrfJMBM-unsplash-150x150.jpg" alt="Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı?" align="left"></a><p>Bitkilerin acı reseptörleri, sinirleri veya bir beyni olmadığı düşünüldüğünde, biz hayvanlar alemi üyelerinin anladığı şekliyle acı hissetmezler. Bir havucu kökünden sökmek veya bir çalıyı budamak, botanik bir işkence değildir ve o elmayı endişelenmeden ısırabilirsiniz. Bitkilerin histen daha gelişmiş bir özellik olan ve işlenmesi için beyin gereken duyguları da yoktur.</p>
<p>Venüs sinekkapan bitkisi gibi bazı bitkiler belirgin duyusal kabiliyetlere sahip. Bu bitkinin inanılmaz tuzakları yarım saniye kadar kısa sürede kapanabiliyor. Benzer şekilde, küstüm çiçeği bitkisi yapraklarını dokunmaya tepki olarak hızla kapatıyor (bu adaptasyon, olası otçulları ürkütüp kaçırma görevi görüyor olmalı). Bu bitkiler görünürde açık bir duyu kapasitesi sergilese de yakın zaman önce yürütülen araştırmalar, başka bitkilerin mekanik uyaranları hücresel bir seviyede algılayıp tepki verebildiğini göstermiş. Bilimsel çalışmalarda sıkça kullanılan bir hardal bitkisi olan <em>Arabidopsis</em>, tırtıllar veya yaprak bitleri kendisini yediği zaman yapraktan yaprağa elektrik sinyalleri gönderiyor ve otçulluğa karşı kimyasal savunmalarını artırma sinyali veriyor. Bu dikkat çekici tepki fiziksel hasarla başlasa bile söz konusu elektriksel uyarı sinyali, acı sinyalinin dengi değil ve hasar gören bir bitkiye hayvani özellikler yükleyerek, onu acı çeken bir bitki gibi düşünmememiz gerekir. Bitkiler Güneş ışığına, yer çekimine, rüzgara ve hatta ufak böcek ısırıklarına yanıt verme konusunda sıra dışı kabiliyetlere sahip ama evrimsel başarı ve başarısızlıkları (neyse ki) acıyla değil, sadece yaşam ve ölümle şekillenmiş.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="cJazU4FDd0"><p><a href="https://popsci.com.tr/sinekkapan-bitkisi-yapraklarini-nasil-kapatiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sinekkapan Bitkisi Yapraklarını Nasıl Kapatıyor?</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Pek çok bitkinin fiziksel uyaranları ve hasarları zannedildiğinden daha karmaşık şekillerde algılayıp iletebildiği görülse de burada bahsedilen ‘algılama’ ve ‘iletme’, hayvanlar alemindeki özelliklere yapılan birer benzetme. Gazete haberlerinde gördüğünüz ‘<a href="https://yesilgazete.org/bitkiler-hem-konusuyor-hem-de-birbirlerini-duyuyor/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Bitkiler konuşabiliyor</a>‘, ‘<a href="https://onedio.com/haber/vejetaryenlerin-keyfini-kaciracak-arastirmaya-gore-bitkiler-de-aciyi-hissedebiliyor-775062" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">hissedebiliyor</a>‘, ‘<a href="https://gazeteoksijen.com/botanik/olmek-uzere-olan-bitkiler-sizinle-konusuyor-ciglik-atiyor-174592" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bağırıyor</a>‘ veya ‘<a href="https://biomedya.com/bitkiler-konusabilir-mi#:~:text=G%C3%B6r%C3%BCn%C3%BC%C5%9Fe%20g%C3%B6re%20bitkiler%20hava%20yolu,bitkiler%20kendilerine%20%C3%B6zg%C3%BC%20dili%20kullan%C4%B1rlar." data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">birbirleriyle iletişim kurabiliyor</a>‘ türü başlıklar da bitkilerde görülen, kendiliğinden gerçekleşen kimyasal, fiziksel ve biyolojik etki- tepki mekanizmalarının hayvanlar alemindeki olgulara hatalı şekilde benzetilip yorumlanmasından kaynaklanıyor.</p>
<p>Venüs sinekkapan bitkisinin görecek gözleri, dokunacak sinirleri ve düşünüp karar verecek bir beyni yokken üzerine böcek konduğunu nasıl algılıyor, biliyor ve yapraklarını kapatmaya ‘karar veriyor’? <a href="https://popsci.com.tr/sinekkapan-bitkisi-yapraklarini-nasil-kapatiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">2 yıl önce yapılan bir araştırmaya</a> göre bu bitkinin hassas tetikleyici kıllarına dokunulması, mekanosensif iyon kanallarını harekete geçirerek fiziksel bir mekanizmayı tetikliyor. Hareket ile uyarıldığı zaman açılan bu kanallar, iyon yüklü moleküllerin akın etmesine ve hücrelerin farklı çalışmasına sebep oluyor (aynı yapılar, daha gelişmiş sistemler olan biz hayvanlarda da var, bkz: yakınsak evrim). Ancak bunlar beyin ve sinir sistemi olmadan, tamamen mekanik ve bilinçsiz şekilde gerçekleşen ve dışarıdan bilinçliymiş gibi görünen faaliyetler.</p>
<p>Bitkiler aslında yaptıkları hiçbir şeyi bilinçli yapmıyor çünkü düşünecek sistemleri yok. Sadece canlılığın milyarlarca yıllık evriminde ortaya çıkan sayısız mekanizmadan bazıları işe yaradığı ve yok olmadığı için günümüze kadar ulaşmış. Örneğin bitkiler böcekleri kendine çekmek için çiçek açmıyor, böcekler dikkatlerini çeken çiçeklere gidiyorlar. Bu bitkiler daha çok tozlaştığı için hayatta kalma şansları artıyor ve kullanılan ‘aktif anlatım dili’nde bu durum, bitkiler sanki kendilerini böcekleri çekmek için güzelleştiriyormuş gibi algılanıyor. Evrim bilinçsiz bir süreç. Milyarlarca yılda gerçekleşen, deneme yanılma faaliyetine ‘benzeyen’ sayısız sürecin sonunda ortaya çıkan sistemler doğanın işleyişini meydana getiriyor. Bunun sonucunda çok ufak boyutlu <a href="https://popsci.com.tr/arilarin-zamani-algilayabildigini-nasil-biliyoruz/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">arılar</a> bizim <a href="https://popsci.com.tr/bal-arilari-tipki-insanlar-gibi-top-oynuyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">nasıl yapabildiklerine şaşırdığımız</a> şeyler <a href="https://popsci.com.tr/bal-arilari-parazitlerden-korunmak-icin-sosyal-mesafe-uyguluyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yapıyorlar</a>. Tabii ki onların da bu kadar kapsamlı düşünecek beyinleri yok. <a href="https://popsci.com.tr/arilar-insan-yapimi-kovanlarda-gereksiz-yere-aci-cekiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Arıcıların</a> dumanlarına bir türlü çözüm bulamıyor ya da ballarının neden azaldığını anlayamıyorlar.</p>
<p><em>Yazarlar: Melissa Petruzzello/Brittannica & Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller</guid>
<description><![CDATA[ Ne zaman sevdiğiniz bir melodiye ritim tutsanız veya arkadaşınızla sohbet etseniz, bunu mümkün kılan karmaşık bir sistem iş başında oluyor. Kulaklarınız biyolojinin birer harikası. İçlerinde bir sürü şey oluyor. Popular Science‘a konuşan ve Avusturya’daki Konrad Lorenz Enstitüsünde çalışan evrimsel biyolog, biyolojik antropolog ve doktora sonrası araştırma görevlisi Anne Le Maître, kulak için “Çok karmaşık bir […]
Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2020/12/iStock-111870039.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kulak, Memelerimiz, Neden, Var, Evrimsel, Açıdan, Mantıklı, Değiller</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2020/12/iStock-111870039-150x150.jpg" alt="Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller" align="left"></a><p>Ne zaman sevdiğiniz bir melodiye ritim tutsanız veya arkadaşınızla sohbet etseniz, bunu mümkün kılan karmaşık bir sistem iş başında oluyor. Kulaklarınız biyolojinin birer harikası. İçlerinde <a href="https://www.nidcd.nih.gov/health/how-do-we-hear" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir sürü şey oluyor</a>. <em>Popular Science</em>‘a konuşan ve Avusturya’daki <a href="https://www.kli.ac.at/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Konrad Lorenz Enstitüsünde</a> çalışan evrimsel biyolog, biyolojik antropolog ve doktora sonrası araştırma görevlisi <a href="https://www.kli.ac.at/en/people/current_fellows/view/343" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Anne Le Maître</a>, kulak için “Çok karmaşık bir yapı” diyor.</p>
<p>Bu karmaşıklık, milyonlarca yıl boyunca daha iyi duymaya yönelik yoğun seçilim baskısının bir sonucu. Fakat kulağın bir kısmı hariç: Bu kısım ise kulak memeleri. Tüm ince ayarlı kısımlar arasında, bu parçalar pek akla yatkın durmuyor. İşte bilim insanlarının duyu organlarımızı nasıl anlamlandırdıkları…</p>
<p><strong>Kulaklarımızın hikayesi</strong></p>
<p>Kulaklar, dış dünyadaki sesi kafanızdan dışarı doğru çıkan kıkırdaklı yapılarla yakalar ve bunu bir kanaldan geçirerek zarsı bir davula iletir. Bu ses daha sonra bir dizi ufak orta kulak kemiğine ve kulak salyangozu adı verilen, salyangoz şeklindeki labirente gidiyor. Bu labirent, sinir sinyallerini ta beyninize kadar iletiyor. Le Maître memelilerin, sürüngenlerde ve kuşlarda olduğu gibi sadece bir tane yerine üç tane orta kulak kemiğiyle beraber özellikle karmaşık bir kulakları olduğunu belirtiyor. Üstelik, diğer omurgalılarda bulunmayan geniş dış kulak yapılarımız (kulak kepçesi) var. Peki nasıl böylesine girift kulaklarımız oldu? <a href="https://popsci.com.tr/evet-insanlar-hala-evrimlesiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Evrim</a> yoluyla tabii ki.</p>
<p>Le Maître, binlerce yıl boyunca pek de memeli olmayan atalarımızdaki çene kemiği parçalarının yer değiştirip ayrıldığını ve orta kulak kemiklerinden ikisinin yanısıra kulak zarını destekleyen kemiği de meydana getirdiğini açıklıyor. <a href="https://www.nature.com/articles/s41467-023-42606-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Çin</a> ve <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4718169/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">başka yerlerde</a> bulunan <a href="https://www.nature.com/articles/s41467-023-42606-7" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">fosiller</a>, bu evrimsel sürecin günümüzdeki memelilerin evrimsel öncülleri olan ve uzun süre önce yok olmuş mammaliaforme’lerde Kretase dönemi boyunca gerçekleşen başlangıç ve bitişlerini gösteriyor. “[Farklı tür ve fosiller arasındaki] farklı ara formları görüyorsunuz… Fakat memeli formuna doğru bir gidişat var” diyor Le Maître. Bu özel, ses ileten kemikler ve benzersiz, ekstra uzun, sarmal halindeki kulak salyangozuyla birlikte memelilerin, diğer çoğu omurgalıdan daha geniş bir frekans aralığını duyabildiğini ekliyor bilim insanı.</p>
<p>Bahamalar’daki Western Atlantic Üniversitesi Tıp Fakültesinde yardımcı anatomik profesörü olarak çalışan <a href="https://wausm.education/md-program/faculty/meet-our-faculty-and-staff/mark-n-coleman/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Mark Coleman</a>, belirgin kıkırdak ve deri kıvrımları olan dış kulaklarımızın da memelilere özgü olduğunu ve sesleri artırıp biz ve akrabalarımızın seslerin yerini bulmamızı sağlayarak ilave bir yardımcı rol oynadığını söylüyor. <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/22282428/#full-view-affiliation-1" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Primat</a> ve memelilerdeki işitsel sistem üzerinde çalışan Coleman, farklı hayvanların kulaklarının akort şeklini ve bunun kulak yapısıyla olan ilgisini karşılaştırıyor.</p>
<blockquote><p>“Evrimleşmiş her özellik uyumsal değil.”</p></blockquote>
<p>Çeşitli türlerin, farklı ses tiplerini yakalamak üzere özelleşmiş kulakları olduğunu söylüyor. Örneğin kanguru farelerinin, boyutları için özellikle düşük frekanslı olan sesleri tespit etmelerini ve <a href="https://doi.org/10.1016/B978-0-12-151808-0.50012-5" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">çıngıraklı yılanlar gibi yırtıcılardan kaçınmalarını</a> sağlayan çok büyük orta kulakları var. İnsan kulakları şempanzelerinkine benziyor fakat aradaki ufak farklılıklar, şempanzelerin işitsel sisteminin yüksek ve düşük frekansları en iyi şekilde yakaladığı anlamına geliyor. Coleman, insanların işitme duyusunun ise orta aralıktaki frekanslara (yaklaşık 1.000 ve 4.000 Hertz arasında) karşı en hassas olduğunu söylüyor.</p>
<p>Ayrıca Le Maître, benzer yaşam alanları olan hayvanların sık sık aynı tür kulaklara sahip olduğunu söylüyor. Yer altında yaşayan türler, sucul memelilerde olduğu gibi ne kadar yakın akraba olurlarsa olsunlar, genelde birbirlerine önemli ölçüde benzer görünen orta kulaklara sahipler. “Memeliler genelinde yakınsak adaptasyon var” diyor bilim insanı.</p>
<p>Kulak kepçemizdeki yükseltiler bile özel olarak evrimleşmiş bir amaca sahip. Kulak topografimizdeki yükseltiler ve çukurlar, sesleri çok daha hassas şekilde filtreleyip saptıyor. Yarasalar ve makiler gibi gece vakti avlanan canlıların, böcekleri karanlıkta yakalamalarını sağlayan ve özellikle engebeli olan dış kulakları olduğunu belirtiyor Coleman. İnsan kulakları nispeten basit olsa da dış kulaklarımız değiştiğinde <a href="http://www.jneurosci.org/content/early/2018/03/05/JNEUROSCI.2530-17.2018" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">beyinlerimizin hâlâ uyum sağlaması</a> ve bir sesin kaynağını nasıl belirleyeceğini yeniden öğrenmesi gerekiyor.</p>
<p>Tüm bunlar bizi gizemli bir şeye götürüyor.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="X1N9j2Z8hi"><p><a href="https://popsci.com.tr/dogal-secilim-bu-bocegin-tuhaf-boynuzunu-aciklayamiyor-2/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Doğal Seçilim, Bu Böceğin Tuhaf Boynuzunu Açıklayamıyor</a></p></blockquote>
<p></p>
<p><strong>Evrimsel istisna: Kulak memeleri</strong></p>
<p>Bu yumuşak, kıkırdaksız takım taklavat hayvanlar aleminde nispeten yeni ortaya çıkmış; Coleman aslında sadece insanlarda, şempanzelerde ve gorillerde bulunduklarını söylüyor. Biyologlar şimdiye kadar ne amaca hizmet ettiklerini belirleyememiş. “Bence işlevleri, küpe takmak için güvenli bir yer sağlamak” diye espri yapıyor Coleman.</p>
<p>Kulakların içerisinde çok sayıda kan damarı var, dolayısıyla bu kulak memelerinin, fillerin dev kulaklarının <a href="https://www.britannica.com/story/why-are-elephants-ears-so-big" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">serin kalmalarına yardımcı olmasına</a> benzer şekilde sıcaklığın düzenlenmesinde rol oynamaları muhtemel. Fakat hem Coleman hem Le Maître, bu kuramın tahminden fazlası olmadığını belirtiyor. Alternatif olarak hayvanbilimci Desmond Morris gibi bazı bilim insanları ise kulak memelerinin çiftlerin bağ kurmasını kolaylaştırmak üzere <a href="https://www.garysvintagebooks.com/product-page/the-naked-ape-by-desmond-morris" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">erojen bir bölge olarak geliştiği</a> fikrini öne sürmüş ancak bu tür bir cinsel seçilimin kulaklarımızı şekillendirdiğine dair pek doğrudan kanıt yok.</p>
<p>Kulağın diğer çoğu kısmının aksine, kulak memeleri insanlar arasında oldukça fazla değişiklik gösteriyor. Lisedeki fen dersinde yapışık veya ayrık kulak memelerini ebeveynlerinizden geçen tek bir alel dizisinden <a href="https://popsci.com.tr/evet-insanlar-hala-evrimlesiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">miras aldığınızı</a> öğrenmiş olabilirsiniz. Üstelik fazla basite indirgenen bu olgunun <a href="https://www.popsci.com/earlobe-shape-genetics/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">aslında doğru olmadığı</a> ve kulak memelerimizin genetikle belirlendiği şekilde farklı tip ve biçimlerde geldiği de ortaya çıkmış. Le Maître’ya göre bu değişkenlik seviyesi, kulak memelerimizin belli bir şekle ve amaca bürünme noktasında iyi gelişmiş orta kulak kemikleri gibi bir şeye göre çok daha düşük bir baskı altında bulunduğunu akla getiriyor.</p>
<p>Bunun yerine kulak memeleri, evrimin mükemmel bir tasarım süreci olmadığının bir kanıtı olabilir. Harvard Üniversitesinde paleoantropolog olarak çalışan <a href="https://heb.fas.harvard.edu/people/bridget-alex" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Bridget Alex</a>, “Evrimleşen her özellik adaptif değildir” diyor. Hangi özelliklerin ortaya çıkabileceğine dair fiziksel ve biyolojik kısıtlamalar var. Rastgelelik, bir grupta belli bir özellik takımının şans eseri baskın hale geldiği <a href="https://popsci.com.tr/evet-insanlar-hala-evrimlesiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">genetik sürüklenme</a> yoluyla devreye giriyor.</p>
<p>Ayrıca evrimsel “tablalar” adı verilen şeyler de var. Ünlü paleontolog Stephen Jan Gould’un ortaya attığı bu terimde, bir katedralin kemer ve tavan bölümü arasındaki üçgenimsi alanı kastediliyor. Bu üçgenlerin, proje planının kasıtlı bir parçası olması gerekmiyor. Onun yerine, istenen mimari özellik olan kemerin bir yan ürünüler. Benzer şekilde vücudumuzun bazı kısımlarının da diğerlerinin kazara ortaya çıkan yan ürünleri olabileceğini açıklıyor Alex. Belki kulak memeleri, kulaklarımızın başka bir yerinde gerçekleşen ve duyma kabiliyetimizi en yükseğe çıkaran, bunun sonucunda da bazı etleri yanlışlıkla etrafta salınır halde bırakan bir kıkırdak geçişi sebebiyle ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Evrimin bazen pespaye de olsa devam eden çalışmasının tek göstergesi kulak memeleri değil. Kulaklarımızda, kulak kepçelerini kedilerin yaptığı gibi döndürüp yöneltebilen memeli atalarımızdan kalan ve işlevini kaybetmiş kaslarımız da var. Bu hurda kasları bulunmasına rağmen insanların çoğu kulaklarını hiç hareket ettiremiyor (kuyruk sokumu kemiklerimizin artık nasıl kuyruklara bağlanmadığı gibi). Gizemini koruyan başka kullanışsız şeyler de var. “İnsan çenesinin [de] neden evrimleştiği bilinmiyor” diyor Alex. “Adaptif mi, bir yan ürün mü, şans eseri mi, cinsel seçilim mi?” Bu sorunun cevabını çenenizi (veya kulak memelerinizi) sıvazlayarak düşünebilirsiniz ancak bunu yapmak sizi cevaba daha fazla yaklaştırmayacak.</p>
<p><em>Yazar: Lauren Leffer/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni Araştırmaya Göre Zebraların Çizgilerinin Kamuflajla Alakası Yok</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yeni-arastirmaya-goere-zebralarin-cizgilerinin-kamuflajla-alakasi-yok</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yeni-arastirmaya-goere-zebralarin-cizgilerinin-kamuflajla-alakasi-yok</guid>
<description><![CDATA[ Zebraların çizgileri, uzun zamandır çeşitli teorilere ilham vermiştir; bunlar arasında en bilinenlerinden biri, bu çizgilerin kamuflaj sağladığı ve avcılardan korunmayı sağladığıdır. Ancak, Calgary Üniversitesi&#039;nden Doç. Dr. Amanda Melin&#039;in başını çektiği yeni bir araştırma, bu hipotezi çürütmüş ve zebraların çizgilerinin kamuflaj sağladığına dair kanıt bulamadıklarını göstermiştir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1922f4b86a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, Araştırmaya, Göre, Zebraların, Çizgilerinin, Kamuflajla, Alakası, Yok</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmanın Temel Bulguları</strong></p>
<ol>
<li><strong>Kamuflaj Hipotezinin Çürütülmesi</strong></li>
</ol>
<p>Daha önce zebraların çizgilerinin, avcılardan korunmak için bir tür kamuflaj sağladığı düşünülmüştü. Ancak, Melin ve ekibi, zebraların çizgilerinin avcılar tarafından algılanabilir olduğunu ve bu çizgilerin avcılara karşı bir kamuflaj sağlama işlevi görmediğini belirlemiştir. Araştırma, zebraların çizgilerinin, avcılara karşı arka planla uyum sağlama ya da görünmez olma gibi bir etkisi olmadığını göstermiştir.</p>
<p>Melin, “Daha önce zebra çizgilerinin kamuflaj için olduğu düşünülüyordu. Ancak biz, zebraların çizgilerinin avcılar tarafından algılanıp algılanamayacağını çeşitli koşullarda test ettik ve sonuçlar, bu çizgilerin kamuflaj işlevi görmediğini gösterdi,” şeklinde açıklamada bulunmuştur.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Görüş Kapasiteleri ve Mesafe Analizi</strong></li>
</ol>
<p>Araştırmacılar, zebraların çizgilerinin avcılar tarafından ne kadar mesafeden görülebildiğini tahmin etmek için çeşitli hesaplamalar yapmışlardır. Tanzanya’daki bir sahadan elde edilen dijital görüntüler üzerinde, zebraların çizgilerinin aslanlar, benekli sırtlanlar ve diğer zebralar tarafından nasıl algılandığı simüle edilmiştir. Sonuçlara göre, çoğu avcı, zebraların çizgilerini gün ışığında 50 metre, alacakaranlıkta 30 metre ve aysız gecelerde ise 9 metre mesafeden ayırt edebilmiştir. Bu bulgular, zebraların çizgilerinin kamuflaj sağlamadığı görüşünü destekler niteliktedir.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Sosyal Amaçlar İçin Çizgilerin Kullanımı</strong></li>
</ol>
<p>Araştırma, zebraların çizgilerinin sosyal amaçlarla kullanıldığına dair bir kanıt da bulmamıştır. Daha önce, çizgilerin zebraların birbirlerini tanımalarını kolaylaştırdığına ve sosyal avantaj sağladığına dair teoriler öne sürülmüştü. Ancak, zebraların yakın akrabaları olan diğer sosyal türler, çizgileri olmadan da birbirlerini tanıyabilmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></p>
<p>Bu yeni çalışma, zebraların çizgilerinin evrimsel bir avantaj sağladığına dair önceki hipotezleri sorgulamaktadır. Çizgilerin kamuflaj sağladığı düşüncesi, şimdiye kadar hem bilimsel hem de popüler literatürde yaygın bir görüş olarak kabul edilmiştir. Ancak Melin ve ekibinin bulguları, zebra çizgilerinin bu rolü oynamadığını ve zebraların doğal çevrelerinde avcılara karşı daha iyi bir koruma sağlamadığını göstermektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, zebraların çizgilerinin işlevi hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiği ve bu tür araştırmaların zebraların evrimsel stratejilerini anlamada önemli bir rol oynayacağı vurgulanmaktadır. Bu bulgular, zebra çizgilerinin evrimsel anlamda başka bir işlevi olup olmadığını anlamak için gelecekteki araştırmalara zemin hazırlayabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erzincan&amp;apos;daki Kırk Gözeler doğal güzelliğiyle ziyaretçi akınına uğruyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erzincandaki-kirk-goezeler-dogal-guzelligiyle-ziyaretci-akinina-ugruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erzincandaki-kirk-goezeler-dogal-guzelligiyle-ziyaretci-akinina-ugruyor</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan&#039;da Soğuk Sular Mesire Alanı&#039;nda bulunan &#039;Kırk Gözeler&#039; doğaseverlerin uğrak mekanlarından biri oluyor.Erzincan&#039;ın Kemah ilçesindeki Soğuk Sular Mesire Alanı&#039;na gelenler, &#039;Kırk Gözeler&#039;de doğayla iç içe vakit geçiriyor. Munzur Dağları eteklerindeki 40 farklı gözeden çıkan &#039;Kırk Gözeler&#039; kent merkezine 40, ilçeye 11 kilometre uzaklıkta bulunuyor.Şelaleleri, dereleri ve doğasıyla ilgi çeken mesire alanı, yurt içi ve dışından çok sayıda misafiri ağırlıyor. Mesire alanına gelenler, doğayla iç içe vakit geçiriyor. Yaz tatilinde daha çok ziyaretçiye ev sahipliği yapmaya hazırlanan bölgede işletmeci tarafından yürüyüş yolları, dinlenme ve piknik alanları oluşturuldu.Ziyaretçilere nostalji yaşatacak tarım araç gereçlerinin de belirli noktalara bırakıldığı mesire alanına fotoğraf tutkunları da ilgi gösteriyor. Soğuk Sular Mesire Alanı işletmecisi Yüksel Oktay, mesire alanının Kemah&#039;a gelen turistlerin uğrak mekanlarından biri olduğunu belirterek, &quot;Buranın suları haziran ayının 15&#039;inde çıkıyor, ağustos sonunda kesiliyor. Eskiden ismi &#039;Kırk Gözeler&#039; olarak bilinirdi ve böyle anılırdı. Bu su 40 gözeden birleşerek çıkar ve buradan geçtikten sonra Fırat Nehri&#039;ne akar&quot; dedi.Mesire alanına başta İstanbul&#039;dan olmak üzere sezonda yaklaşık 10 bin turist geliyor. Kırk Gözeler&#039;deki sular aynı zamanda içiliyor ve içme suyu olarak da kullanılıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8Hfpx2wyp0CWb5LR9C-6-w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erzincandaki, Kırk, Gözeler, doğal, güzelliğiyle, ziyaretçi, akınına, uğruyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8Hfpx2wyp0CWb5LR9C-6-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Erzincan'daki Kırk Gözeler doğal güzelliğiyle ziyaretçi akınına uğruyor"><p>Erzincan'da Soğuk Sular Mesire Alanı'nda bulunan 'Kırk Gözeler' doğaseverlerin uğrak mekanlarından biri oluyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qKZCPlg0SkGalIFcW8_qOQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Erzincan'ın Kemah ilçesindeki Soğuk Sular Mesire Alanı'na gelenler, 'Kırk Gözeler'de doğayla iç içe vakit geçiriyor. Munzur Dağları eteklerindeki 40 farklı gözeden çıkan 'Kırk Gözeler' kent merkezine 40, ilçeye 11 kilometre uzaklıkta bulunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5iej6yKvhUCkne1bjpH6BQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şelaleleri, dereleri ve doğasıyla ilgi çeken mesire alanı, yurt içi ve dışından çok sayıda misafiri ağırlıyor. Mesire alanına gelenler, doğayla iç içe vakit geçiriyor. Yaz tatilinde daha çok ziyaretçiye ev sahipliği yapmaya hazırlanan bölgede işletmeci tarafından yürüyüş yolları, dinlenme ve piknik alanları oluşturuldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/F1Fv4lVvAEWjNd3qP4fNnA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ziyaretçilere nostalji yaşatacak tarım araç gereçlerinin de belirli noktalara bırakıldığı mesire alanına fotoğraf tutkunları da ilgi gösteriyor. Soğuk Sular Mesire Alanı işletmecisi Yüksel Oktay, mesire alanının Kemah'a gelen turistlerin uğrak mekanlarından biri olduğunu belirterek, "Buranın suları haziran ayının 15'inde çıkıyor, ağustos sonunda kesiliyor. Eskiden ismi 'Kırk Gözeler' olarak bilinirdi ve böyle anılırdı. Bu su 40 gözeden birleşerek çıkar ve buradan geçtikten sonra Fırat Nehri'ne akar" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZV4UUru_WkGtxUM0qIeuXg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mesire alanına başta İstanbul'dan olmak üzere sezonda yaklaşık 10 bin turist geliyor. Kırk Gözeler'deki sular aynı zamanda içiliyor ve içme suyu olarak da kullanılıyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması&amp;apos;nın kazananları açıkladı: Vahşi yaşamın hayatta kalma savaşı gözler önünde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bigpicture-doga-fotografciligi-yarismasinin-kazananlari-acikladi-vahsi-yasamin-hayatta-kalma-savasi-goezler-oenunde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bigpicture-doga-fotografciligi-yarismasinin-kazananlari-acikladi-vahsi-yasamin-hayatta-kalma-savasi-goezler-oenunde</guid>
<description><![CDATA[ ABD’de yer alan California Bilimler Akademisi, BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması’nın bu yılki kazananlarını açıkladı. Fotoğraflar, küresel ısınma ve habitat kaybının dünyanın dört bir yanındaki vahşi yaşam üzerindeki etkisini ortaya koydu. İşte 2022 BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması’nın kazananları...Dünyanın biyolojik çeşitliliğini vurgulayan ve gezegenin karşı karşıya olduğu birçok tehdidi gösteren BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması, kazananlarını ve finalistlerini açıkladı. 
Fotoğraf: Mediadrumimages/Jose GrandioYarışma California Bilimler Akademisi tarafından yürütülüyor. Eserler, Suzi Eszterhas, Sophie Stafford ve fotoğraf editörü Jaymi Heimbuch’ın aralarında yer aldığı doğa ve koruma fotoğrafçılığı uzmanlarından oluşan bir panel tarafından değerlendiriliyor.
Fotoğraf: Mediadrumimages/Tom ShlesingerBüyük Ödül’ü  bir çiftleşme ritüelinde birbirleriyle kaynaşan kaktüs arıları yakından gösteren “Bee Balling” adlı fotoğrafıyla Karine Aigner kazandı. Teksas&#039;ta çekilen fotoğraf sıradışı. Çünkü kaktüs arıları yalnız yaşıyorlar, ancak çiftleşme amacıyla birbirlerine çok yakın yuva yapıyorlar.
Fotoğraf: Mediadrumimages/Karine AignerFotoğrafçı Bence Mate, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla arkadan aydınlatılan bir Avrasya kunduzunun ağacı kemiren fotoğrafıyla “Karasal Yaşam” kategorisini kazandı. Fotoğraf, , kunduzların barajlar inşa ederek yaşam alanlarını nasıl değiştirdiğini gösteriyor. Bununla birlikte, Avrasya kunduzları bir zamanlar dünyada yaygın olarak bulunuyordu. Ancak büyük kemirgenler, 1800&#039;lerde neredeyse tükenene kadar avlandı. Sayıları 20. yüzyılın başında 1200&#039;e kadar düştü. Koruma çabalarının ardından kunduzların sayısı şimdi bir milyonun üzerinde bulunuyor. 
Fotoğraf: Mediadrumimages/Bence MateDeniz aslanları, ABD’nin California eyaletinde yer alan Montere Körfezi’nin sembollerinden biri. Ancak fotoğrafçı David Slater, deniz tabanının bir bölümünde dalış yaparken üzücü bir manzaraya rastladı. Ölü bir deniz aslanı, vücudunu süsleyen rengarenk yarasa yıldızlarıyla kaplı bir şekilde yatıyordu. Omnivor(et yiyici) olan yarasa yıldızları, okyanus tabanına düşen leşlerle besleniyorlar. 

Fotoğraf: Mediadrumimages/David Slaterİşte yarışmanın diğer finalistleri...
Fotoğraf: Mediadrumimages/Pal HermansenFotoğraf: Mediadrumimages/Fernando ConstanFotoğraf: Mediadrumimages/Tony WuFotoğraf: Mediadrumimages/Tom St GeorgeFotoğraf: Mediadrumimages/Jaime CulebrasFotoğraf: Mediadrumimages/Bence MateFotoğraf: Mediadrumimages/Sitaram May ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ztZ8m63ogkOXKlQwtEBJmw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>BigPicture, Doğa, Fotoğrafçılığı, Yarışmasının, kazananları, açıkladı:, Vahşi, yaşamın, hayatta, kalma, savaşı, gözler, önünde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ztZ8m63ogkOXKlQwtEBJmw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması'nın kazananları açıkladı: Vahşi yaşamın hayatta kalma savaşı gözler önünde"><p>ABD’de yer alan California Bilimler Akademisi, BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması’nın bu yılki kazananlarını açıkladı. Fotoğraflar, küresel ısınma ve habitat kaybının dünyanın dört bir yanındaki vahşi yaşam üzerindeki etkisini ortaya koydu. İşte 2022 BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması’nın kazananları...</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KOiADwmScEWgEsW4bmfBdA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünyanın biyolojik çeşitliliğini vurgulayan ve gezegenin karşı karşıya olduğu birçok tehdidi gösteren BigPicture Doğa Fotoğrafçılığı Yarışması, kazananlarını ve finalistlerini açıkladı. 
Fotoğraf: Mediadrumimages/Jose Grandio</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/59zWUqhb2EOQp37OOQG7eA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yarışma California Bilimler Akademisi tarafından yürütülüyor. Eserler, Suzi Eszterhas, Sophie Stafford ve fotoğraf editörü Jaymi Heimbuch’ın aralarında yer aldığı doğa ve koruma fotoğrafçılığı uzmanlarından oluşan bir panel tarafından değerlendiriliyor.
Fotoğraf: Mediadrumimages/Tom Shlesinger</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SMAjpFP08EynMnrylZ2wRg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Büyük Ödül’ü  bir çiftleşme ritüelinde birbirleriyle kaynaşan kaktüs arıları yakından gösteren “Bee Balling” adlı fotoğrafıyla Karine Aigner kazandı. Teksas'ta çekilen fotoğraf sıradışı. Çünkü kaktüs arıları yalnız yaşıyorlar, ancak çiftleşme amacıyla birbirlerine çok yakın yuva yapıyorlar.
Fotoğraf: Mediadrumimages/Karine Aigner</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oBtep3tw_ke7wCAh3czO-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğrafçı Bence Mate, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla arkadan aydınlatılan bir Avrasya kunduzunun ağacı kemiren fotoğrafıyla “Karasal Yaşam” kategorisini kazandı. Fotoğraf, , kunduzların barajlar inşa ederek yaşam alanlarını nasıl değiştirdiğini gösteriyor. Bununla birlikte, Avrasya kunduzları bir zamanlar dünyada yaygın olarak bulunuyordu. Ancak büyük kemirgenler, 1800'lerde neredeyse tükenene kadar avlandı. Sayıları 20. yüzyılın başında 1200'e kadar düştü. Koruma çabalarının ardından kunduzların sayısı şimdi bir milyonun üzerinde bulunuyor. 
Fotoğraf: Mediadrumimages/Bence Mate</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oMYvbeZm00CRDGhX6e5Eqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz aslanları, ABD’nin California eyaletinde yer alan Montere Körfezi’nin sembollerinden biri. Ancak fotoğrafçı David Slater, deniz tabanının bir bölümünde dalış yaparken üzücü bir manzaraya rastladı. Ölü bir deniz aslanı, vücudunu süsleyen rengarenk yarasa yıldızlarıyla kaplı bir şekilde yatıyordu. Omnivor(et yiyici) olan yarasa yıldızları, okyanus tabanına düşen leşlerle besleniyorlar. 

Fotoğraf: Mediadrumimages/David Slater</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-8umbcgTDkmX6sdF8tGSYQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İşte yarışmanın diğer finalistleri...
Fotoğraf: Mediadrumimages/Pal Hermansen</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OvppL3khKkK2b9djsBkoRg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Fernando Constan</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DatT34c9rUm7GCQ1utHGpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Tony Wu</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xBaOwA_IhEm0V5e5Lot5-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Tom St George</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QiGohcVEaU6HDivoliXVHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Jaime Culebras</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q6gtXX3D50qwW7-s_UD4vg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Bence Mate</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cq40-GJ9xEiiq74bqSzcog.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraf: Mediadrumimages/Sitaram May</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NTV Ekibi Ruanda&amp;apos;da</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ntv-ekibi-ruandada</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ntv-ekibi-ruandada</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;den 6 bin 500 kilometre uzaktaki Ruanda&#039;ya giden NTV ekibinden Yağız Şenkal ve Bahattin Demir, ülkenin yaşadığı soykırımdan sonra oradaki insanlarının tekrar bir ulus yaratma çabasını, coğrafyasını ve sadece birkaç ülkede yaşayan gümüş sırtlı gorillerle yaptıkları yolculuğu bizlere aktardı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jm9Jk7mzQk6xsQxbwlrKcA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>NTV, Ekibi, Ruandada</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jm9Jk7mzQk6xsQxbwlrKcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="NTV Ekibi Ruanda'da"><p>Türkiye'den 6 bin 500 kilometre uzaktaki Ruanda'ya giden NTV ekibinden Yağız Şenkal ve Bahattin Demir, ülkenin yaşadığı soykırımdan sonra oradaki insanlarının tekrar bir ulus yaratma çabasını, coğrafyasını ve sadece birkaç ülkede yaşayan gümüş sırtlı gorillerle yaptıkları yolculuğu bizlere aktardı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Emisyon Ticaret Sistemi kabul edildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/emisyon-ticaret-sistemi-kabul-edildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/emisyon-ticaret-sistemi-kabul-edildi</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Parlamentosu, Emisyon Ticaret Sistemi, Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması ile ilgili teklifleri kabul etti.İklim Değişikliği ile mücadelede kritik bir dönemeci temsil eden ve yeni bir ekonomik sistemin doğuşunun tescili olacak yeni Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), Avrupa Parlamentosu’nda 8 Haziran’da yapılan oylamada reddedilmişti ve Çevre Komisyonu’na geri gönderilmişti. Aynı zamanda Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması da geri dönmüştü. Bu hafta başında ise Komisyonda yapılan görüşmeler sonucunda bazı revizelerle beraber yeni ETS üzerinde uzlaşmaya varıldı. Dün de Avrupa Parlamentosu’na sunulan düzenleme bu kez kabul edildi. Avrupa Parlamentosu ayrıca Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması ile ilgili tekliflerini de kabul etti.NELER İÇERİYOR?   Yeni Emisyon Ticaret Sistemi ile Avrupa Komisyonu tarafından teklif edilen yüzde 61 emisyon azaltım hedefi yüzde 63&#039;e yükseltildi. Önemli tartışma başlıklarından ücretsiz karbon tahsisleri 2027&#039;den başlamak üzere 2032&#039;ye kadar kademeli olarak sonlandırılacak. Düşük emisyonlu sistemlere geçen endüstriyel şirketler ödüllendirilirken enerji denetim kuruluşlarının tavsiyelerini dinlemeyenlerin ücretsiz tahsisleri sınırlandırılacak.   2024 yılından itibaren Avrupa içi tüm deniz ulaştırması ETS&#039;nin kapsamına dahil edilecek. Avrupa dışı deniz ulaşımının ise yüzde 50&#039;si ETS tarafından kapsanacak. 2027&#039;den sonra AB dışındaki ülkelerin gemileri de ETS&#039;ye tabi tutulacak. Denizcilik sektörü kapsamında ETS&#039;den elde edilecek gelirlerin yüzde 75&#039;i “Okyanus Fonu”na aktarılacak.   Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması (SKDM) organik kimyasallar, plastikler, hidrojen, amonyak ve dolaylı emisyonları kapsayacak şekilde genişletilecek. SKDM’den elde edilecek gelirler en az gelişmiş ülkelerin yeşil dönüşümünü desteklemek için de kullanılacak.  Komisyon binalar ve karayolu taşımacılığı için ETS-2 olarak adlandırılan yeni bir sistem kurulmasına karar verdi. Başlangıçta sadece ticari bina ve araçları kapsayacak olan sistemde 2029 yılına kadar vatandaşlar muaf tutulacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YJeNob1_AUue1T2hVLywqA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Emisyon, Ticaret, Sistemi, kabul, edildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YJeNob1_AUue1T2hVLywqA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Emisyon Ticaret Sistemi kabul edildi"><p>Avrupa Parlamentosu, Emisyon Ticaret Sistemi, Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması ile ilgili teklifleri kabul etti.</p><p>İklim Değişikliği ile mücadelede kritik bir dönemeci temsil eden ve yeni bir ekonomik sistemin doğuşunun tescili olacak yeni Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), Avrupa Parlamentosu’nda 8 Haziran’da yapılan oylamada reddedilmişti ve Çevre Komisyonu’na geri gönderilmişti. Aynı zamanda Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması da geri dönmüştü. Bu hafta başında ise Komisyonda yapılan görüşmeler sonucunda bazı revizelerle beraber yeni ETS üzerinde uzlaşmaya varıldı. Dün de Avrupa Parlamentosu’na sunulan düzenleme bu kez kabul edildi. Avrupa Parlamentosu ayrıca Sosyal İklim Fonu ve Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması ile ilgili tekliflerini de kabul etti.</p><p><strong>NELER İÇERİYOR?</strong>   Yeni Emisyon Ticaret Sistemi ile Avrupa Komisyonu tarafından teklif edilen yüzde 61 emisyon azaltım hedefi yüzde 63'e yükseltildi. Önemli tartışma başlıklarından ücretsiz karbon tahsisleri 2027'den başlamak üzere 2032'ye kadar kademeli olarak sonlandırılacak. Düşük emisyonlu sistemlere geçen endüstriyel şirketler ödüllendirilirken enerji denetim kuruluşlarının tavsiyelerini dinlemeyenlerin ücretsiz tahsisleri sınırlandırılacak.   2024 yılından itibaren Avrupa içi tüm deniz ulaştırması ETS'nin kapsamına dahil edilecek. Avrupa dışı deniz ulaşımının ise yüzde 50'si ETS tarafından kapsanacak. 2027'den sonra AB dışındaki ülkelerin gemileri de ETS'ye tabi tutulacak. Denizcilik sektörü kapsamında ETS'den elde edilecek gelirlerin yüzde 75'i “Okyanus Fonu”na aktarılacak.   Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması (SKDM) organik kimyasallar, plastikler, hidrojen, amonyak ve dolaylı emisyonları kapsayacak şekilde genişletilecek. SKDM’den elde edilecek gelirler en az gelişmiş ülkelerin yeşil dönüşümünü desteklemek için de kullanılacak.  Komisyon binalar ve karayolu taşımacılığı için ETS-2 olarak adlandırılan yeni bir sistem kurulmasına karar verdi. Başlangıçta sadece ticari bina ve araçları kapsayacak olan sistemde 2029 yılına kadar vatandaşlar muaf tutulacak. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmaris&amp;apos;te orman yangını büyük ölçüde kontrol altına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmariste-orman-yangini-buyuk-oelcude-kontrol-altina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmariste-orman-yangini-buyuk-oelcude-kontrol-altina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ NTV Ekibi, Muğla Marmaris&#039;teki orman yangınının olduğu bölgeden son gelişmeleri aktardı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IWGn5_iXjkSRh4DWd4c0Ig.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmariste, orman, yangını, büyük, ölçüde, kontrol, altına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IWGn5_iXjkSRh4DWd4c0Ig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmaris'te orman yangını büyük ölçüde kontrol altına alındı"><p>NTV Ekibi, Muğla Marmaris'teki orman yangınının olduğu bölgeden son gelişmeleri aktardı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Almanya ve AB’yi şok eden denetçi raporu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/almanya-ve-abyi-sok-eden-denetci-raporu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/almanya-ve-abyi-sok-eden-denetci-raporu</guid>
<description><![CDATA[ Bir Alman hükümet denetçisi tarafından yeşil tahvillere yönelik hazırlanan ve henüz kamuya açıklanmamış olan rapor, oldukça ses getirecek bazı eleştiriler içeriyor.Bir Alman hükümet denetçisi, Avrupa Birliği&#039;nin, hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişikliğiyle mücadele çabalarını finanse etmesine yardımcı olmayı amaçlayan &quot;yeşil tahviller&quot; için kullandığı standartları eleştirdi. Reuters’ın ele geçirdiği iç rapora göre tahviller için belirlenen kriterler, özel ihraççılardan talep edilen kriterlerden &quot;daha az iddialı ve daha az şeffaf&quot;.  Alman Yüksek Denetim Kurumu raporunda, gevşek standartların yeşil yıkama suçlamalarına davetiye çıkarabileceğini ve &quot;yeşil yoldan sermaye yatırımı yapmak isteyen yatırımcıların güvenini kalıcı olarak zedeleyebileceğini&quot; söyledi.  Almanya Maliye Bakanlığı ve AB Komisyonu, rapora ilişkin bir yorumda bulunmamayı tercih etti. AB&#039;nin en büyük küresel yeşil tahvil ihraççılarından olması ve milyarlarca euro’luk koronavirüs kurtarma fonunun bir parçası olarak tahvil satışlarını artırması bekleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2DOH31W5yEG-XlwTJWCmnQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Almanya, AB’yi, şok, eden, denetçi, raporu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2DOH31W5yEG-XlwTJWCmnQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Almanya ve AB’yi şok eden denetçi raporu"><p>Bir Alman hükümet denetçisi tarafından yeşil tahvillere yönelik hazırlanan ve henüz kamuya açıklanmamış olan rapor, oldukça ses getirecek bazı eleştiriler içeriyor.</p>Bir Alman hükümet denetçisi, Avrupa Birliği'nin, hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişikliğiyle mücadele çabalarını finanse etmesine yardımcı olmayı amaçlayan "yeşil tahviller" için kullandığı standartları eleştirdi. Reuters’ın ele geçirdiği iç rapora göre tahviller için belirlenen kriterler, özel ihraççılardan talep edilen kriterlerden "daha az iddialı ve daha az şeffaf".  Alman Yüksek Denetim Kurumu raporunda, gevşek standartların yeşil yıkama suçlamalarına davetiye çıkarabileceğini ve "yeşil yoldan sermaye yatırımı yapmak isteyen yatırımcıların güvenini kalıcı olarak zedeleyebileceğini" söyledi.  Almanya Maliye Bakanlığı ve AB Komisyonu, rapora ilişkin bir yorumda bulunmamayı tercih etti. AB'nin en büyük küresel yeşil tahvil ihraççılarından olması ve milyarlarca euro’luk koronavirüs kurtarma fonunun bir parçası olarak tahvil satışlarını artırması bekleniyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Döngüsel çelik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/doengusel-celik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/doengusel-celik</guid>
<description><![CDATA[ Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın Türkiye’ye olası yıllık maliyeti 1,8 milyar dolar seviyelerine çıkabilir.Ege Demir-Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği tarafından Avrupa Birliği Yeşil Mutabakat’ının demir-çelik sektörüne etkilerini ve geleceğe yönelik yol haritasını düzenlediği bir toplantıyla ele aldı. Toplantıda bir konuşma yapan Ege Demir Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği Başkanı Yalçın Ertan, hammadde fiyatlarındaki ani değişiklikler, enerji krizi, Ukrayna-Rusya savaşı; iç piyasada ekonomik değişimlerin yanı sıra Yeşil Mutabakat’a sağlanacak uyum ve sınırda karbon düzenlenmesinin hayata geçirilmesi ile ihracatçıların maliyetlerinde meydana gelecek artışlar sektör için önemli risk oluşturuyor. Ertan “Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında sınırda karbon vergisi gibi yeni uygulamalar ile başta demir-çelik, kimya, otomotiv, tekstil olmak üzere birçok sektörümüzün ihracatının ve rekabet gücünün etkileneceğini biliyoruz. Yapılan çalışmalar bu sürecin olası yıllık maliyetinin 1,8 milyar dolar seviyelerine çıkabileceğini gösteriyor. Türkiye’nin 2053 sıfır emisyon hedefi çerçevesinde de hepimizin bu sürece ayak uydurması gerekiyor” diye konuştu.   EMİSYONDA EN SORUMLU ÜLKELERDEN BİRİ TÜRKİYE  Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Dr. M. Veysel Yayan ise “Yeşil kalkınma için 3 milyar dolarlık finansman oluşturuldu. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması kapsamındaki ürünlerin Avrupa Birliği’ne ihracat miktarına göre baktığımızda en sorumlu ülke Rusya, ikinci Çin, üçüncü ise Türkiye. Önümüzdeki dönemde karbon düzenlemesi kapsamında sorunlarla karşı karşıya kalacağımızı öngörüyoruz. 2030 yılı itibarıyla yüzde 21 yani 246 milyon tonluk düşüş yapmamız gerekiyor. Karbon maliyeti 352 milyon euro yani 400 milyon dolar civarında” dedi.    Türk çelik sektörünün Yeşil Mutabakat hedeflerine uyum çalışmalarının devam ettiğini ve bu kapsamda son 15 yıl içinde baca gazlarının kontrol altına alınmasına imkan sağlayan sistemlerin devreye alındığını söyleyen Veysel Yayan, Türkiye’de bir Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulması ve ETS gelirlerinin, yeşil dönüşüme yönelik yatırımlar yapan sektörlere finansman kaynağı oluşturulacak şekilde tahsis edilmesine ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. “Karbon kaçağı riski altında olduğu düşünülen enerji yoğun sektörler için ücretsiz tahsisatlar verilmesi gerekiyor. YEKDEM ve Çevre Katkı Payı uygulamaları ile oluşturulan fonlardan ve bütçeden şimdiden destek sağlanarak, sera gazlarının azaltılması için yatırımların yapılması önemli” diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2Gi9Od5G3USz95dok3-HXw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Döngüsel, çelik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2Gi9Od5G3USz95dok3-HXw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Döngüsel çelik"><p>Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın Türkiye’ye olası yıllık maliyeti 1,8 milyar dolar seviyelerine çıkabilir.</p><p>Ege Demir-Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği tarafından Avrupa Birliği Yeşil Mutabakat’ının demir-çelik sektörüne etkilerini ve geleceğe yönelik yol haritasını düzenlediği bir toplantıyla ele aldı.</p><p> Toplantıda bir konuşma yapan Ege Demir Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği Başkanı Yalçın Ertan, hammadde fiyatlarındaki ani değişiklikler, enerji krizi, Ukrayna-Rusya savaşı; iç piyasada ekonomik değişimlerin yanı sıra Yeşil Mutabakat’a sağlanacak uyum ve sınırda karbon düzenlenmesinin hayata geçirilmesi ile ihracatçıların maliyetlerinde meydana gelecek artışlar sektör için önemli risk oluşturuyor. </p><p>Ertan “Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında sınırda karbon vergisi gibi yeni uygulamalar ile başta demir-çelik, kimya, otomotiv, tekstil olmak üzere birçok sektörümüzün ihracatının ve rekabet gücünün etkileneceğini biliyoruz. Yapılan çalışmalar bu sürecin olası yıllık maliyetinin 1,8 milyar dolar seviyelerine çıkabileceğini gösteriyor. Türkiye’nin 2053 sıfır emisyon hedefi çerçevesinde de hepimizin bu sürece ayak uydurması gerekiyor” diye konuştu.   <strong>EMİSYONDA EN SORUMLU ÜLKELERDEN BİRİ TÜRKİYE</strong>  Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Dr. M. Veysel Yayan ise “Yeşil kalkınma için 3 milyar dolarlık finansman oluşturuldu. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması kapsamındaki ürünlerin Avrupa Birliği’ne ihracat miktarına göre baktığımızda en sorumlu ülke Rusya, ikinci Çin, üçüncü ise Türkiye. Önümüzdeki dönemde karbon düzenlemesi kapsamında sorunlarla karşı karşıya kalacağımızı öngörüyoruz. 2030 yılı itibarıyla yüzde 21 yani 246 milyon tonluk düşüş yapmamız gerekiyor. Karbon maliyeti 352 milyon euro yani 400 milyon dolar civarında” dedi.    Türk çelik sektörünün Yeşil Mutabakat hedeflerine uyum çalışmalarının devam ettiğini ve bu kapsamda son 15 yıl içinde baca gazlarının kontrol altına alınmasına imkan sağlayan sistemlerin devreye alındığını söyleyen Veysel Yayan, Türkiye’de bir Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulması ve ETS gelirlerinin, yeşil dönüşüme yönelik yatırımlar yapan sektörlere finansman kaynağı oluşturulacak şekilde tahsis edilmesine ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. “Karbon kaçağı riski altında olduğu düşünülen enerji yoğun sektörler için ücretsiz tahsisatlar verilmesi gerekiyor. YEKDEM ve Çevre Katkı Payı uygulamaları ile oluşturulan fonlardan ve bütçeden şimdiden destek sağlanarak, sera gazlarının azaltılması için yatırımların yapılması önemli” diye konuştu. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hatay&amp;apos;da yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hatayda-yaban-kecisi-avlayan-kisiye-254-bin-912-lira-ceza</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hatayda-yaban-kecisi-avlayan-kisiye-254-bin-912-lira-ceza</guid>
<description><![CDATA[ Hatay&#039;ın Arsuz ilçesinde yaban hayatı geliştirme sahasında yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza uygulandı.Hatay&#039;da yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza uygulandı.  Hatay Doğa Koruma ve Milli Parklar Şefliği, İskenderun-Arsuz Yaban Hayatı Geliştirme Sahasında avcılık yapıldığı ihbarı üzerine bölgede inceleme başlattı.  Ekipler, yaban keçisi (Capra aegagrus) avladığını tespit ettikleri kişiye, 4 bin 912 lira idari para ve 250 bin lira tazminat cezası uyguladı.  Ayrıca, şüphelinin yanındaki dört sırt çantasında ele geçirilen yaban keçisi eti ile tüfeğe el konuldu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/X3E8hWyxykWY0Huj3hQneg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hatayda, yaban, keçisi, avlayan, kişiye, 254, bin, 912, lira, ceza</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/X3E8hWyxykWY0Huj3hQneg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Hatay'da yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza"><p>Hatay'ın Arsuz ilçesinde yaban hayatı geliştirme sahasında yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza uygulandı.</p>Hatay'da yaban keçisi avlayan kişiye 254 bin 912 lira ceza uygulandı.  Hatay Doğa Koruma ve Milli Parklar Şefliği, İskenderun-Arsuz Yaban Hayatı Geliştirme Sahasında avcılık yapıldığı ihbarı üzerine bölgede inceleme başlattı.  Ekipler, yaban keçisi (Capra aegagrus) avladığını tespit ettikleri kişiye, 4 bin 912 lira idari para ve 250 bin lira tazminat cezası uyguladı.  Ayrıca, şüphelinin yanındaki dört sırt çantasında ele geçirilen yaban keçisi eti ile tüfeğe el konuldu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğayı restore etme yasası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogayi-restore-etme-yasasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogayi-restore-etme-yasasi</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Komisyonu’na sunulan yeni yasa, kabul edilirse zarar görmüş ekosistemlerin onarılması için 100 milyar euro’luk bir plan hayata geçirilecek.Ormanlar ve doğal hayat, İklim Değişikliği ile mücadelede insanlığın elindeki en büyük güç. Soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, gıdalarımızı ormanlar sayesinde elde ediyoruz. Yaklaşık 1,6 milyar insan ormanlardan geçiniyor. Diğer taraftan ormanlar, kara canlılarının yüzde 80ʼinin yaşam alanını oluşturuyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün açıklamasına göre (FAO) ise ormanlar, 2050’ye kadar atmosfere salınması beklenen toplam karbondioksit emisyonunun 10’da birini emme potansiyeline sahip. Ama her yıl 10 milyardan fazla ağaç yok oluyor.   Avrupa Çevre Ajansı’na göre tüm çabalara rağmen Avrupa Birliği topraklarındaki ‘korunan’ habitatların bile yüzde 81’i kötü durumda. Haziran ayının sonunda Avrupa Komisyonu’na sunulan yeni “Doğa Restorasyon Yasası” bu gidişatı tersine çevirmek için 100 milyar dolarlık bir fonu harekete geçirmeyi hedefliyor. Yeni yasa teklifi, Avrupa habitatının restore edilmesini doğrudan amaçlayan ilk düzenleme olma özelliğini taşıyor.  HER 1 EURO, 38 EURO KAZANDIRIYOR  Avrupa Komisyonu verilerine göre doğa için harcanan her 1 euro, 8 ila 8 euro arasında ekonomik değer üretiyor. Bu nedenle yeni yasa ile sulak arazilerin, nehirlerin, ormanların ve deniz ekosisteminin daha sağlıklı hale getirilmesi amaçlanıyor. İlk hedef 2030’a kadar AB topraklarındaki ekosistemlerinin yüzde 20’sini restore etmek… Nehirler üzerindeki engellerin kaldırılarak 2030 yılına kadar 25 bin km uzunluğundaki nehrin serbest akmasının sağlanması ve polen taşıyıcı canlıların nüfusunun azalmasının önlemesi de yasanın hedefleri arasında. Tarla kuşları ve kelebeklerin de nüfusunun artırılması da yasa kapsamına dahil edildi.   KİMYASAL İLAÇ KULLANIMI AZALTILACAK Yasa kapsamında tarımda kimyasal kullanımının azaltılması da planlanıyor. Kimyasal ilaç kullanımı biyoçeşitliliği ve dolayısıyla gıda güvenliğini tehdit eden en önemli faktörlerden. Teklif kabul edilirse tarımda kimyasal ilaçlama 2030 yılına kadar yüzde 50 azaltılacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7moSyT6Q_EOQ8JgvqG7VIw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğayı, restore, etme, yasası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7moSyT6Q_EOQ8JgvqG7VIw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Doğayı restore etme yasası"><p>Avrupa Komisyonu’na sunulan yeni yasa, kabul edilirse zarar görmüş ekosistemlerin onarılması için 100 milyar euro’luk bir plan hayata geçirilecek.</p><p>Ormanlar ve doğal hayat, İklim Değişikliği ile mücadelede insanlığın elindeki en büyük güç. Soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, gıdalarımızı ormanlar sayesinde elde ediyoruz. Yaklaşık 1,6 milyar insan ormanlardan geçiniyor. Diğer taraftan ormanlar, kara canlılarının yüzde 80ʼinin yaşam alanını oluşturuyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün açıklamasına göre (FAO) ise ormanlar, 2050’ye kadar atmosfere salınması beklenen toplam karbondioksit emisyonunun 10’da birini emme potansiyeline sahip. Ama her yıl 10 milyardan fazla ağaç yok oluyor.   Avrupa Çevre Ajansı’na göre tüm çabalara rağmen Avrupa Birliği topraklarındaki ‘korunan’ habitatların bile yüzde 81’i kötü durumda. Haziran ayının sonunda Avrupa Komisyonu’na sunulan yeni “Doğa Restorasyon Yasası” bu gidişatı tersine çevirmek için 100 milyar dolarlık bir fonu harekete geçirmeyi hedefliyor. Yeni yasa teklifi, Avrupa habitatının restore edilmesini doğrudan amaçlayan ilk düzenleme olma özelliğini taşıyor.  <strong>HER 1 EURO, 38 EURO KAZANDIRIYOR</strong>  Avrupa Komisyonu verilerine göre doğa için harcanan her 1 euro, 8 ila 8 euro arasında ekonomik değer üretiyor. Bu nedenle yeni yasa ile sulak arazilerin, nehirlerin, ormanların ve deniz ekosisteminin daha sağlıklı hale getirilmesi amaçlanıyor. İlk hedef 2030’a kadar AB topraklarındaki ekosistemlerinin yüzde 20’sini restore etmek… Nehirler üzerindeki engellerin kaldırılarak 2030 yılına kadar 25 bin km uzunluğundaki nehrin serbest akmasının sağlanması ve polen taşıyıcı canlıların nüfusunun azalmasının önlemesi de yasanın hedefleri arasında. Tarla kuşları ve kelebeklerin de nüfusunun artırılması da yasa kapsamına dahil edildi.   <strong>KİMYASAL İLAÇ KULLANIMI AZALTILACAK</strong></p><p> Yasa kapsamında tarımda kimyasal kullanımının azaltılması da planlanıyor. Kimyasal ilaç kullanımı biyoçeşitliliği ve dolayısıyla gıda güvenliğini tehdit eden en önemli faktörlerden. Teklif kabul edilirse tarımda kimyasal ilaçlama 2030 yılına kadar yüzde 50 azaltılacak. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gıda mili hesabı yanlış çıktı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gida-mili-hesabi-yanlis-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gida-mili-hesabi-yanlis-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Küresel gıda taşımacılığının yarattığı emisyonların tahmin edilenden daha yüksek olabilir.Nature Food&#039;da yayınlanan bir araştırmaya göre küresel gıda tedarik zincirinin yarattığı emisyonların önceden hesaplanandan daha yüksek olduğunu ve toplam gıda sistemi emisyonlarının yaklaşık beşte birini oluşturduğunu gösteriyor.  Nature Food&#039;da yayınlanan ve gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafeyi dikkate alan “gıda mili” terimine odaklanan çalışma, küresel gıda taşıma sisteminin karbon ayak izini tahmin ediyor. Geçmişteki araştırmalar, gıda taşımanın, gıda sisteminin geri kalanına kıyasla küçük bir karbon ayak izine sahip olduğunu gösteriyordu. Ancak çoğu araştırmada, gıda tedarik zincirinin tamamındaki emisyonlar hesaba katılmıyor. Yeni çalışma bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor ve gübre, makine ve hayvan yemi nakliyesinden kaynaklanan emisyonların yanı sıra dünya çapında gıda ürünlerinin gönderilmesinden kaynaklanan daha belirgin nakliye ve araç emisyonlarını içeriyor. Bu bakış açısıyla araştırma küresel gıda taşımacılığının 3 milyar ton CO2 eşdeğeri emisyondan sorumlu olduğunu hesaplıyor. Bu rakam, önceki çalışmalardan 3,5 ila 7,5 kat daha fazla.GELİŞMİŞ ÜLKELER SORUMLU  Araştırmada küresel gıda taşıma sisteminin karbon ayak izinden özellikle gelişmiş ülkelerin sorumlu olduğunu gösteriyor. Çalışmaya göre ‘yüksek gelirli ülkeler’ dünya nüfusunun yalnızca yüzde 12,5&#039;ini temsil ederken, uluslararası gıda taşımacılığının yüzde 52&#039;sinden ve bunun yarattığı emisyonların yüzde 46&#039;sından sorumlu olduklarını hesaplıyor. Tüm uluslararası gıda taşımacılığının sona ermesi durumunda gıda taşımacılığı emisyonları sadece yüzde 9 azalabilecek. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mTnkVpJ3TEeCaAhYTNVkUw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gıda, mili, hesabı, yanlış, çıktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mTnkVpJ3TEeCaAhYTNVkUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Gıda mili hesabı yanlış çıktı"><p>Küresel gıda taşımacılığının yarattığı emisyonların tahmin edilenden daha yüksek olabilir.</p><p>Nature Food'da yayınlanan bir araştırmaya göre küresel gıda tedarik zincirinin yarattığı emisyonların önceden hesaplanandan daha yüksek olduğunu ve toplam gıda sistemi emisyonlarının yaklaşık beşte birini oluşturduğunu gösteriyor.  Nature Food'da yayınlanan ve gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafeyi dikkate alan “gıda mili” terimine odaklanan çalışma, küresel gıda taşıma sisteminin karbon ayak izini tahmin ediyor. Geçmişteki araştırmalar, gıda taşımanın, gıda sisteminin geri kalanına kıyasla küçük bir karbon ayak izine sahip olduğunu gösteriyordu. Ancak çoğu araştırmada, gıda tedarik zincirinin tamamındaki emisyonlar hesaba katılmıyor. Yeni çalışma bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor ve gübre, makine ve hayvan yemi nakliyesinden kaynaklanan emisyonların yanı sıra dünya çapında gıda ürünlerinin gönderilmesinden kaynaklanan daha belirgin nakliye ve araç emisyonlarını içeriyor. </p><p>Bu bakış açısıyla araştırma küresel gıda taşımacılığının 3 milyar ton CO2 eşdeğeri emisyondan sorumlu olduğunu hesaplıyor. Bu rakam, önceki çalışmalardan 3,5 ila 7,5 kat daha fazla.</p><p><strong>GELİŞMİŞ ÜLKELER SORUMLU</strong>  Araştırmada küresel gıda taşıma sisteminin karbon ayak izinden özellikle gelişmiş ülkelerin sorumlu olduğunu gösteriyor. Çalışmaya göre ‘yüksek gelirli ülkeler’ dünya nüfusunun yalnızca yüzde 12,5'ini temsil ederken, uluslararası gıda taşımacılığının yüzde 52'sinden ve bunun yarattığı emisyonların yüzde 46'sından sorumlu olduklarını hesaplıyor. Tüm uluslararası gıda taşımacılığının sona ermesi durumunda gıda taşımacılığı emisyonları sadece yüzde 9 azalabilecek. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yavru ıstakozlar denize salındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yavru-istakozlar-denize-salindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yavru-istakozlar-denize-salindi</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale Üniversitesi tarafından yetiştirilen 300 yavru ıstakoz denizle buluştu.Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin yerli ıstakoz popülasyonunu artırmak için başlattığı projeye kapsamında Türkiye sularında yaşayan ve sayıları giderek azalan ıstakozların yumurtalarından yüzlerce yavru yetiştirildi. Türkiye’de ilk defa üretilen ıstakozlar arasından 300 adet yavru, Çanakkale Boğazı’nda düzenlenen “İyilik Yap Denize At” etkinliğiyle doğaya salındı.  Dardanel ile Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi iş birliğinde gerçekleştirilen proje kapsamında Avrupa ıstakozu olarak bilinen ve ülkemiz sularında da bulunan yerli ıstakoz türü Homarus Gammarus’un popülasyonunu artırmak için bir çalışma yürütüldü. Çalışma için; İngiltere’de bu ıstakoz türünün yetiştiricilik yoluyla üretilip doğal ortamına bırakılarak, doğadaki ıstakoz popülasyonunun sürdürülebilir şekilde desteklendiği başarılı bir model örnek alındı.   ÇOMÜ Dardanos Yerleşkesi’ndeki Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi’ne ait Deniz Canlıları Araştırma-Uygulama Merkezi’nde, Prof. Dr. Umur Önal öncülüğünde bir ekip, özel havuzlarda larval aşamadan itibaren yüzlerce yavru ıstakoz yetiştirdi.   YAPAY RESİFLER OLUŞTURULDU  Türkiye’de ilk kez yetiştirilen ıstakozlar, Gelibolu’daki Dardanel Midye Çiftliği’nin altında oluşturulan özel resiflere salındı. Bu pilot çalışma, Türkiye sularında yaşayan ve geçmişte Çanakkale Boğazı’nda bolca bulunan ıstakozların sayısını artırmayı amaçlayan ilk adım olma niteliği taşıyor. Önümüzdeki yıllarda daha fazla yavru ıstakozun denize salınması ve Dardanel Midye Çiftliği altında oluşturulacak yapay resiflerin katkısıyla ıstakozların doğada hayatta kalma oranlarının yükseltilmesi hedefleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H6OWzAv6WUKE_Fsu1ASaOA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yavru, ıstakozlar, denize, salındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H6OWzAv6WUKE_Fsu1ASaOA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yavru ıstakozlar denize salındı"><p>Çanakkale Üniversitesi tarafından yetiştirilen 300 yavru ıstakoz denizle buluştu.</p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin yerli ıstakoz popülasyonunu artırmak için başlattığı projeye kapsamında Türkiye sularında yaşayan ve sayıları giderek azalan ıstakozların yumurtalarından yüzlerce yavru yetiştirildi. Türkiye’de ilk defa üretilen ıstakozlar arasından 300 adet yavru, Çanakkale Boğazı’nda düzenlenen “İyilik Yap Denize At” etkinliğiyle doğaya salındı.  Dardanel ile Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi iş birliğinde gerçekleştirilen proje kapsamında Avrupa ıstakozu olarak bilinen ve ülkemiz sularında da bulunan yerli ıstakoz türü Homarus Gammarus’un popülasyonunu artırmak için bir çalışma yürütüldü. Çalışma için; İngiltere’de bu ıstakoz türünün yetiştiricilik yoluyla üretilip doğal ortamına bırakılarak, doğadaki ıstakoz popülasyonunun sürdürülebilir şekilde desteklendiği başarılı bir model örnek alındı.   ÇOMÜ Dardanos Yerleşkesi’ndeki Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi’ne ait Deniz Canlıları Araştırma-Uygulama Merkezi’nde, Prof. Dr. Umur Önal öncülüğünde bir ekip, özel havuzlarda larval aşamadan itibaren yüzlerce yavru ıstakoz yetiştirdi.   <strong>YAPAY RESİFLER OLUŞTURULDU</strong>  Türkiye’de ilk kez yetiştirilen ıstakozlar, Gelibolu’daki Dardanel Midye Çiftliği’nin altında oluşturulan özel resiflere salındı. Bu pilot çalışma, Türkiye sularında yaşayan ve geçmişte Çanakkale Boğazı’nda bolca bulunan ıstakozların sayısını artırmayı amaçlayan ilk adım olma niteliği taşıyor. Önümüzdeki yıllarda daha fazla yavru ıstakozun denize salınması ve Dardanel Midye Çiftliği altında oluşturulacak yapay resiflerin katkısıyla ıstakozların doğada hayatta kalma oranlarının yükseltilmesi hedefleniyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karaburun habitatı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karaburun-habitati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karaburun-habitati</guid>
<description><![CDATA[ Karaburun Yarımadası’nda 21 aydır yürütülen çalışmalar sonucunda toplam 1.106 adet flora ve fauna taksonu kayı altına alındı.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilen İzmir-Karaburun yarımadasındaki kıyı bölgelerde insan ve doğa dengesinin sürdürülebilir olması, doğal, kültürel, tarihi, eğitsel ve estetik değerlerin koruma altına alınarak gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen ‘Biyoçeşitlilik Araştırma Projesi’nde sona yaklaşıldı.   Eylül 2020’de başlayan proje kapsamında Mordoğan mevkiinde bulunan Küçük-Büyük Ayıbalığı Koyu’ndaki mağaralar, Karaburun merkezinde yer alan Büyük-Küçük Ada, Kalecik Mevkii, Bozköy Barajı, Badembükü, Tuzla Koyu ve İris Gölü bölgelerinde bölgede “biyoçeşitlilik” araştırmaları yapılıyor. Karaburun Yarımadası özellikle yarasalar, küçükbaş hayvanlar, yaban domuzu, sürüngenler ve kuş türleri için yaşam alanı sunuyor.   KAYIT ALTINA ALINDI  Proje kapsamında 21 aydır arazide yürütülen çalışmalar sonucunda teşhisi tamamlanarak kayıt altına alınan toplam 1.106 adet flora ve fauna taksonu bulunuyor. Bunlardan 142’si, ÖÇKB için yeni kayıt niteliği taşıyor.   Önemli kuş alanı olarak tanımlanan Karaburun Yarımadası’nda 258 adet kuş türü belirlenmiş, bunlardan 17’si ÖÇKB için yeni kayıt niteliği taşırken 14’ü de Karaburun’a özel olarak kayda geçilmiş. Ildır Körfezi ÖÇKB iç sularında altı balık taksonu yeni kayıt olarak tespit edilmiş. Bölgede yine omurgasız hayvanlar kategorisinde 46 taksonun 34’ü ÖÇKB için yeni kayıt olarak saptanmış. İncelemelerde bu omurgasız hayvan türlerinden üçünün endemik tür olduğu kayda geçirilmiş.   Diğer taraftan bölgede 18 adet farklı habitat tipi tespit edilmiş. Proje alanında gerçekleştirilen arazi çalışmalarından elde edilen verilere göre alanda; iki adet tohumsuz bitki, 489 adet tohumlu bitki keşfedilmiş. Arazi çalışmalarında 21 adet memeli türüne rastlanmış. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pnpWbl_Yw0SKwxDBFS3pYA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karaburun, habitatı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pnpWbl_Yw0SKwxDBFS3pYA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Karaburun habitatı"><p>Karaburun Yarımadası’nda 21 aydır yürütülen çalışmalar sonucunda toplam 1.106 adet flora ve fauna taksonu kayı altına alındı.</p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilen İzmir-Karaburun yarımadasındaki kıyı bölgelerde insan ve doğa dengesinin sürdürülebilir olması, doğal, kültürel, tarihi, eğitsel ve estetik değerlerin koruma altına alınarak gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen ‘Biyoçeşitlilik Araştırma Projesi’nde sona yaklaşıldı.   Eylül 2020’de başlayan proje kapsamında Mordoğan mevkiinde bulunan Küçük-Büyük Ayıbalığı Koyu’ndaki mağaralar, Karaburun merkezinde yer alan Büyük-Küçük Ada, Kalecik Mevkii, Bozköy Barajı, Badembükü, Tuzla Koyu ve İris Gölü bölgelerinde bölgede “biyoçeşitlilik” araştırmaları yapılıyor. Karaburun Yarımadası özellikle yarasalar, küçükbaş hayvanlar, yaban domuzu, sürüngenler ve kuş türleri için yaşam alanı sunuyor.   <strong>KAYIT ALTINA ALINDI</strong>  Proje kapsamında 21 aydır arazide yürütülen çalışmalar sonucunda teşhisi tamamlanarak kayıt altına alınan toplam 1.106 adet flora ve fauna taksonu bulunuyor. Bunlardan 142’si, ÖÇKB için yeni kayıt niteliği taşıyor.   Önemli kuş alanı olarak tanımlanan Karaburun Yarımadası’nda 258 adet kuş türü belirlenmiş, bunlardan 17’si ÖÇKB için yeni kayıt niteliği taşırken 14’ü de Karaburun’a özel olarak kayda geçilmiş. Ildır Körfezi ÖÇKB iç sularında altı balık taksonu yeni kayıt olarak tespit edilmiş. Bölgede yine omurgasız hayvanlar kategorisinde 46 taksonun 34’ü ÖÇKB için yeni kayıt olarak saptanmış. İncelemelerde bu omurgasız hayvan türlerinden üçünün endemik tür olduğu kayda geçirilmiş.   Diğer taraftan bölgede 18 adet farklı habitat tipi tespit edilmiş. Proje alanında gerçekleştirilen arazi çalışmalarından elde edilen verilere göre alanda; iki adet tohumsuz bitki, 489 adet tohumlu bitki keşfedilmiş. Arazi çalışmalarında 21 adet memeli türüne rastlanmış.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Akdeniz’in en gözde 7 antik kenti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/akdenizin-en-goezde-7-antik-kenti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/akdenizin-en-goezde-7-antik-kenti</guid>
<description><![CDATA[ Ülkemizin en önemli turizm bölgelerinden biri olan Akdeniz, hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle görülmeye değer birçok yere sahip. Her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlayan Akdeniz Bölgesi, yalnızca tatil beldeleriyle değil, keşfedebileceğiniz çok sayıda tarihi geçmişe de ev sahipliği yapıyor. Akdeniz’in en gözde noktalarında konumlanan bu antik kentler ziyaretçilerini adeta bir açık hava müzesine götürüyor. Tarihi dokusu ve doğal güzellikleriyle ülkemizin en gözde yerlerinden biri olan Akdeniz’e yolunuz düşerse bu tarihi yerleri görmeden sakın dönmeyin. İşte Akdeniz’de keşfetmeniz gereken 7 antik kent..Fethiye-Kalkan arasında Kaş’a bağlı Gelemiş Köyü’nde yer alan Patara Antik Kenti, Likya’nın en önemli ve en eski şehirlerinden birisi. Helenistik Dönem’de inşa edilen anıtsal yapılar; meclis binası, tiyatro, zafer takları, bulvar, hamam, tahıl ambarı ve tarihin en eski deniz feneri de bu döneme ait.
Burayı ziyarete geldiğinizde caretta caretta&#039;ları ile ünlü, Türkiye&#039;nin en uzun plajı Patara Plajı&#039;nı da görebilirsiniz. Sizi zamanda yolculuğa çıkaracak Patara Antik Kenti’ni mutlaka ziyaret etmelisiniz.Antalya’nın Döşemealtı ilçesinde yer alan Termessos Antik Kenti, Türkiye&#039;nin en iyi korunmuş antik kentlerinden birisi. Tarihi açıdan büyük bir öneme sahip olan bu antik kent, el değmemiş bir görünüme sahip ve aynı zamanda içerisinde bulunan kaplıcalarıyla da milli park kapsamında yer alıyor.
Yıllar içerisinde çevresini saran doğal bitki örtüsü, sık çam ormanları ile adeta saklı bir kente dönüştü. Pisidia Bölgesi&#039;nin güneybatısında konumlanan, Anadolu’nun en eski halklarından Luviler ve Solymler tarafından kurulan önemli bir antik kent konumunda. Çok sayıda anıtsal mezar ve tapınaklara sahip olan bu saklı kenti görmeniz gereken yerler arasında.Mersin’in Anamur’un ilçesinde yer alan Anemurium Antik Kenti, Anadolu&#039;nun en güney noktasında yer alıyor. Milattan önce 400 yıllarda kurulduğu tahmin edilen ve birçok medeniyetin buluştuğu bu antik şehir, geniş alana yayılan tarihi kalıntıları ve muhteşem deniz manzarasıyla görenleri kendine hayran bırakıyor.
İki bölümden oluşan bu tarihi yapıyı gezerken surlar, hamamlar ve geniş alana sahip bir tiyatro göreceksiniz. Akdeniz’e yolunuz düşerse muhteşem bir yerde konumlanan bu antik kenti görmeden dönmeyin.Mersin’de yer alan bir diğer gizli cennet ise Kanlidivane Antik Kenti. Erdemli’de konumlanan bu tarihi kentin geçmişi MÖ 3. yüzyıla dayanıyor. Kent genel anlamda büyük bir obruk etrafına yerleşmiş anıt mezarlar, evler ve dini merkezlerden oluşuyor.
Hellenistik Kule, Armaronxas Aile Kabartmaları, kiliseler, ev kalıntıları, Çanakçı Nekropolü de önemli yapıları arasındadır. 19. yüzyılda bir Fransız gezginin tesadüfen bulmasıyla ortaya çıkan Kanlıdivane Antik Kenti, bölgenin en önemli antik kentlerinden biri olarak gösteriliyor. Görülmesi gereken yerler listenize burayı da mutlaka ekleyin.Akdeniz’in bir diğer gizli cevheri ise Kremna Antik Kenti. Burdur&#039;un Bucak İlçesi, Çamlık Köyü’nde yer alan bu antik kent Psidia&#039;lılar tarafından kuruldu.
Kazılarda çıkarılan büyük ve küçük Atena, Leto, Hygeia, Nemesis giyimli kadın, Apollon, Asklepios ve Herakles heykelleri kentin önemli eserleri arasında yer alıyor ve Burdur Müzesi’nde sergileniyor.
Etrafı surlarla çevrili olan kentin güney ve batıdan olmak üzere iki girişi var. Yapılan kazılarda çıkarılan büyük ve küçük Atena, Leto, Hygeia, Nemesis giyimli kadın, Apollon, Asklepios ve Herakles heykelleri Burdur Müzesi Kremna Salonu’nda sergileniyor. Kültürel zenginliklerin ve tarihin buluştuğu bu antik kent görmeniz gereken yerler arasında yer alıyor.Anadolu kültür mirasının en güzel örneklerinden biri olan ve 2 bin yıllık bir geçmişe sahip Kastabala Antik Kenti de Osmaniye&#039;nin Cevdetiye ilçesinde yer alıyor.
Birçok yapısı günümüze kadar sağlam kalan ve Çukurova&#039;nın Efes&#039;i olarak adlandırılan Kastabala Antik Kenti&#039;ndeki en önemli kalıntıların başında sütunlu cadde gelmektedir. Kentin kuzey ve batısında çok sayıda kaya mezarları vardır. Görenlerin ilgisini çeken bu kalıntıların bilimsel kazı çalışmaları da hala devam ediyor.
Osmaniye’nin zamana meydan okuyan bu antik kentini de listenize eklemeyi unutmayın.&quot;Gladyatörler şehri&quot; olarak bilinen Kibyra Antik Kenti, Burdur’da ziyaret edebileceğiniz bir diğer önemli antik kent.
Devasa anıtsal yapıları ile göz dolduran bu tarihi kent görenleri kendisine hayran bırakıyor. Roma ve Bizans mimarisi ile yapılan Kibyra Antik Kenti, 10 bin kişilik stadyumu, orkestra yeri, dünyada bir benzerinin daha olmadığı Medusa mozaiği ile kaplı odeionu (müzik evi), Roma hamamı, 9 bin kişilik tiyatrosu ve yer altı mezarlarına sahip. Kozmopolit bir kent olarak nitelendirilen Kibyra’nın yerleşim alanı da oldukça büyük.
Anıtsal yapıları simetrik bir biçimde düzenlenmiş ve oldukça iyi korunmuş durumda. Yapıların en önemli özelliği ise birbirlerinin manzarasını kesmeyecek şekilde dizayn edilmeleri. 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası geçici listesine alınan bu antik kenti keyifle ziyaret edebilirsiniz. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nly81qFjyEOVIFBiwmz5GQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Akdeniz’in, gözde, antik, kenti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nly81qFjyEOVIFBiwmz5GQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Akdeniz’in en gözde 7 antik kenti"><p>Ülkemizin en önemli turizm bölgelerinden biri olan Akdeniz, hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle görülmeye değer birçok yere sahip. Her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlayan Akdeniz Bölgesi, yalnızca tatil beldeleriyle değil, keşfedebileceğiniz çok sayıda tarihi geçmişe de ev sahipliği yapıyor. Akdeniz’in en gözde noktalarında konumlanan bu antik kentler ziyaretçilerini adeta bir açık hava müzesine götürüyor. Tarihi dokusu ve doğal güzellikleriyle ülkemizin en gözde yerlerinden biri olan Akdeniz’e yolunuz düşerse bu tarihi yerleri görmeden sakın dönmeyin. İşte Akdeniz’de keşfetmeniz gereken 7 antik kent..</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GTD4GGHZuUeDNfu4P555Jg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fethiye-Kalkan arasında Kaş’a bağlı Gelemiş Köyü’nde yer alan Patara Antik Kenti, Likya’nın en önemli ve en eski şehirlerinden birisi. Helenistik Dönem’de inşa edilen anıtsal yapılar; meclis binası, tiyatro, zafer takları, bulvar, hamam, tahıl ambarı ve tarihin en eski deniz feneri de bu döneme ait.
Burayı ziyarete geldiğinizde caretta caretta'ları ile ünlü, Türkiye'nin en uzun plajı Patara Plajı'nı da görebilirsiniz. Sizi zamanda yolculuğa çıkaracak Patara Antik Kenti’ni mutlaka ziyaret etmelisiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/w46ePZHZpkye5eyv-KYI6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalya’nın Döşemealtı ilçesinde yer alan Termessos Antik Kenti, Türkiye'nin en iyi korunmuş antik kentlerinden birisi. Tarihi açıdan büyük bir öneme sahip olan bu antik kent, el değmemiş bir görünüme sahip ve aynı zamanda içerisinde bulunan kaplıcalarıyla da milli park kapsamında yer alıyor.
Yıllar içerisinde çevresini saran doğal bitki örtüsü, sık çam ormanları ile adeta saklı bir kente dönüştü. Pisidia Bölgesi'nin güneybatısında konumlanan, Anadolu’nun en eski halklarından Luviler ve Solymler tarafından kurulan önemli bir antik kent konumunda. Çok sayıda anıtsal mezar ve tapınaklara sahip olan bu saklı kenti görmeniz gereken yerler arasında.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nAF0kfcKA0ufxOaj3uMJZg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mersin’in Anamur’un ilçesinde yer alan Anemurium Antik Kenti, Anadolu'nun en güney noktasında yer alıyor. Milattan önce 400 yıllarda kurulduğu tahmin edilen ve birçok medeniyetin buluştuğu bu antik şehir, geniş alana yayılan tarihi kalıntıları ve muhteşem deniz manzarasıyla görenleri kendine hayran bırakıyor.
İki bölümden oluşan bu tarihi yapıyı gezerken surlar, hamamlar ve geniş alana sahip bir tiyatro göreceksiniz. Akdeniz’e yolunuz düşerse muhteşem bir yerde konumlanan bu antik kenti görmeden dönmeyin.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/94W90Bic50CfO21-j9_D-g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mersin’de yer alan bir diğer gizli cennet ise Kanlidivane Antik Kenti. Erdemli’de konumlanan bu tarihi kentin geçmişi MÖ 3. yüzyıla dayanıyor. Kent genel anlamda büyük bir obruk etrafına yerleşmiş anıt mezarlar, evler ve dini merkezlerden oluşuyor.
Hellenistik Kule, Armaronxas Aile Kabartmaları, kiliseler, ev kalıntıları, Çanakçı Nekropolü de önemli yapıları arasındadır. 19. yüzyılda bir Fransız gezginin tesadüfen bulmasıyla ortaya çıkan Kanlıdivane Antik Kenti, bölgenin en önemli antik kentlerinden biri olarak gösteriliyor. Görülmesi gereken yerler listenize burayı da mutlaka ekleyin.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VPkAliIrOEWdQ1jM3hvHjw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Akdeniz’in bir diğer gizli cevheri ise Kremna Antik Kenti. Burdur'un Bucak İlçesi, Çamlık Köyü’nde yer alan bu antik kent Psidia'lılar tarafından kuruldu.
Kazılarda çıkarılan büyük ve küçük Atena, Leto, Hygeia, Nemesis giyimli kadın, Apollon, Asklepios ve Herakles heykelleri kentin önemli eserleri arasında yer alıyor ve Burdur Müzesi’nde sergileniyor.
Etrafı surlarla çevrili olan kentin güney ve batıdan olmak üzere iki girişi var. Yapılan kazılarda çıkarılan büyük ve küçük Atena, Leto, Hygeia, Nemesis giyimli kadın, Apollon, Asklepios ve Herakles heykelleri Burdur Müzesi Kremna Salonu’nda sergileniyor. Kültürel zenginliklerin ve tarihin buluştuğu bu antik kent görmeniz gereken yerler arasında yer alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YaICLvJupUuII2wDX1bZ4w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Anadolu kültür mirasının en güzel örneklerinden biri olan ve 2 bin yıllık bir geçmişe sahip Kastabala Antik Kenti de Osmaniye'nin Cevdetiye ilçesinde yer alıyor.
Birçok yapısı günümüze kadar sağlam kalan ve Çukurova'nın Efes'i olarak adlandırılan Kastabala Antik Kenti'ndeki en önemli kalıntıların başında sütunlu cadde gelmektedir. Kentin kuzey ve batısında çok sayıda kaya mezarları vardır. Görenlerin ilgisini çeken bu kalıntıların bilimsel kazı çalışmaları da hala devam ediyor.
Osmaniye’nin zamana meydan okuyan bu antik kentini de listenize eklemeyi unutmayın.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TosmE_57rUmJCNwTtBQksQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>"Gladyatörler şehri" olarak bilinen Kibyra Antik Kenti, Burdur’da ziyaret edebileceğiniz bir diğer önemli antik kent.
Devasa anıtsal yapıları ile göz dolduran bu tarihi kent görenleri kendisine hayran bırakıyor. Roma ve Bizans mimarisi ile yapılan Kibyra Antik Kenti, 10 bin kişilik stadyumu, orkestra yeri, dünyada bir benzerinin daha olmadığı Medusa mozaiği ile kaplı odeionu (müzik evi), Roma hamamı, 9 bin kişilik tiyatrosu ve yer altı mezarlarına sahip. Kozmopolit bir kent olarak nitelendirilen Kibyra’nın yerleşim alanı da oldukça büyük.
Anıtsal yapıları simetrik bir biçimde düzenlenmiş ve oldukça iyi korunmuş durumda. Yapıların en önemli özelliği ise birbirlerinin manzarasını kesmeyecek şekilde dizayn edilmeleri. 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası geçici listesine alınan bu antik kenti keyifle ziyaret edebilirsiniz.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pandemi vahşi yaşam için bitmedi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pandemi-vahsi-yasam-icin-bitmedi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pandemi-vahsi-yasam-icin-bitmedi</guid>
<description><![CDATA[ Yüz maskeleri ve eldivenler gibi kişisel koruyucu ekipmanların kullanımı corona virüs pandemisi sırasında, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar arttı. Kanada’da yapılan yeni bir çalışma, tek kullanımlık plastikteki bu artışın dünyadaki hayvanlar üzerindeki etkisi konusunda uyardı. 23 ülkedeki 100&#039;ü aşkın vakayı değerendiren bilim insanları, bu atıkların doğada başta kuşlar olmak üzere pek çok hayvan türünün ölümüne yol açtığını söyledi. Araştırmacılar, ülkeleri etkili bir atık yönetimi yapmaya çağırdı.Dalhousie Üniversitesi&#039;nden araştırmacılar, yüz maskeleri ve tek kullanımlık eldivenlere dolanan vahşi hayvanların fotoğraflarını toplamak için sosyal medya platformlarını taradı.Ekip, Nisan 2020&#039;den Aralık 2021&#039;e kadar 23 ülkede toplamda 114 olay kaydetti. Bilim insanları tek kullanımlık plastiklerden etkilenen hayvanların çoğunun kuş türlerinden oluştuğunu açıkladı.Çalışmanın yazarları konuya ilişkin yaptıkları açıklamada, &quot;Gelecekteki kaçınılmaz salgınlar sırasında benzer durumların yaşanmasını önleyebilmemiz için ülkelerin atık yönetiminde dikkat olması oldukça önemli” dedi.Diğer taraftan, hastalığın yayılmasını önlemek için yaygın olarak kullanılan maskeler, tek kullanımlık eldivenler, test kitleri ve hijyenik mendiller ile kişisel koruma ekipmanlarının  pandemi sırasında hayati bir öneme sahip olduğu kanıtlandı.Daha önceki çalışmalar, pandemi sırasında ayda 129 milyar yüz maskesi ve 65 milyar eldiven kullanıldığını gösterdi. Ancak, uygun bir atık yönetim sistemi uygulanmadığında, bunların çoğu çöp olarak kaldı.Araştırmacılar, &quot;Çevrede yaygın olarak bulunan bu tür maddeler, hayvanlar onlarla çeşitli şekillerde  etkileşime girebildiğinden, vahşi yaşam için doğrudan bir tehdit oluşturuyor&quot; diye yazdı. Bununla birlikte, bilim insanları Nisan 2020&#039;den Aralık 2021&#039;e kadar 23 ülkede tek kullanımlık plastiklerden etkilenen etkilenen toplam 114 olay bulduklarını açıkladı. Bunların 9’unun ise öldüğü belirlendi.Çalışmada tek kullanımlık plastiklerden en kötü etkilenen hayvan türlerinin ise sessiz kuğu, ringa martısı, Avustralya beyaz ibis, kırmızı kitlerin aralarında olduğu kuş türleri olduğu aktarıldı. En kötü etkilenen memeliler arasında ise doğu gri sincabı, Avrupa kirpisi ve kızıl tilki yer aldı.Araştırmacılar, bulguların yetkilileri atık yönetim sistemlerini iyileştirmeye teşvik edeceğini umduklarını belirterek, “Dünyanın farklı bölgelerinde maske zorunluluklarının sona ermesine rağmen, Covid-19 sırasında yanlış yönetilen milyarlarca tek kullanımlık pandemi ile ilgili enkaz, on yıllar boyunca karasal ve su ortamlarımızda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.Öte yandan, çalışma, 25 bin ondan fazla KKD ve Covid-19 ile ilgili diğer plastik atık türlerinin Dünya okyanuslarına girdiğini tahmin eden bir çalışmadan kısa bir süre sonra geldi.ABD’deki araştırmacılar, pandeminin başlangıcından Ağustos 2021&#039;e kadar 193 ülke tarafından 8,4 milyon ton pandemi ile ilgili plastik atık üretildiğini tahmin etti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/30rwq7AZ60uDi23-pzs-gg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Pandemi, vahşi, yaşam, için, bitmedi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/30rwq7AZ60uDi23-pzs-gg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Pandemi vahşi yaşam için bitmedi"><p>Yüz maskeleri ve eldivenler gibi kişisel koruyucu ekipmanların kullanımı corona virüs pandemisi sırasında, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar arttı. Kanada’da yapılan yeni bir çalışma, tek kullanımlık plastikteki bu artışın dünyadaki hayvanlar üzerindeki etkisi konusunda uyardı. 23 ülkedeki 100'ü aşkın vakayı değerendiren bilim insanları, bu atıkların doğada başta kuşlar olmak üzere pek çok hayvan türünün ölümüne yol açtığını söyledi. Araştırmacılar, ülkeleri etkili bir atık yönetimi yapmaya çağırdı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_nd7ahd5mkaXAaRcK2eevg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dalhousie Üniversitesi'nden araştırmacılar, yüz maskeleri ve tek kullanımlık eldivenlere dolanan vahşi hayvanların fotoğraflarını toplamak için sosyal medya platformlarını taradı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4-vzvjtbbEeAPlNofui38g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ekip, Nisan 2020'den Aralık 2021'e kadar 23 ülkede toplamda 114 olay kaydetti. Bilim insanları tek kullanımlık plastiklerden etkilenen hayvanların çoğunun kuş türlerinden oluştuğunu açıkladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ohf2iuZJvk6B71J2efyauw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çalışmanın yazarları konuya ilişkin yaptıkları açıklamada, "Gelecekteki kaçınılmaz salgınlar sırasında benzer durumların yaşanmasını önleyebilmemiz için ülkelerin atık yönetiminde dikkat olması oldukça önemli” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XUjukcjbZkCZzYjmYTwOkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diğer taraftan, hastalığın yayılmasını önlemek için yaygın olarak kullanılan maskeler, tek kullanımlık eldivenler, test kitleri ve hijyenik mendiller ile kişisel koruma ekipmanlarının  pandemi sırasında hayati bir öneme sahip olduğu kanıtlandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-UVkzJGmNkOmH79nBmlPRg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Daha önceki çalışmalar, pandemi sırasında ayda 129 milyar yüz maskesi ve 65 milyar eldiven kullanıldığını gösterdi. Ancak, uygun bir atık yönetim sistemi uygulanmadığında, bunların çoğu çöp olarak kaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/moCZQByTZ06v4LeFr8PrVA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Araştırmacılar, "Çevrede yaygın olarak bulunan bu tür maddeler, hayvanlar onlarla çeşitli şekillerde  etkileşime girebildiğinden, vahşi yaşam için doğrudan bir tehdit oluşturuyor" diye yazdı. Bununla birlikte, bilim insanları Nisan 2020'den Aralık 2021'e kadar 23 ülkede tek kullanımlık plastiklerden etkilenen etkilenen toplam 114 olay bulduklarını açıkladı. Bunların 9’unun ise öldüğü belirlendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zt5-SPzZ7Ei3UiBzpP99SQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çalışmada tek kullanımlık plastiklerden en kötü etkilenen hayvan türlerinin ise sessiz kuğu, ringa martısı, Avustralya beyaz ibis, kırmızı kitlerin aralarında olduğu kuş türleri olduğu aktarıldı. En kötü etkilenen memeliler arasında ise doğu gri sincabı, Avrupa kirpisi ve kızıl tilki yer aldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Nkra-FfrnkqpEQKJYlfQjQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Araştırmacılar, bulguların yetkilileri atık yönetim sistemlerini iyileştirmeye teşvik edeceğini umduklarını belirterek, “Dünyanın farklı bölgelerinde maske zorunluluklarının sona ermesine rağmen, Covid-19 sırasında yanlış yönetilen milyarlarca tek kullanımlık pandemi ile ilgili enkaz, on yıllar boyunca karasal ve su ortamlarımızda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aQrDnkCEdk-KjhS23t5q4Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/51gs-NF48UGgdY2LiakzkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Öte yandan, çalışma, 25 bin ondan fazla KKD ve Covid-19 ile ilgili diğer plastik atık türlerinin Dünya okyanuslarına girdiğini tahmin eden bir çalışmadan kısa bir süre sonra geldi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/isTbgSXb8ESP6x4xQrBT9w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ThGjwbh1x0SLf9ejLuhYmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ABD’deki araştırmacılar, pandeminin başlangıcından Ağustos 2021'e kadar 193 ülke tarafından 8,4 milyon ton pandemi ile ilgili plastik atık üretildiğini tahmin etti.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ağaçların Göbeklitepesi 2 bin yıldır zamana meydan okuyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/agaclarin-goebeklitepesi-2-bin-yildir-zamana-meydan-okuyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/agaclarin-goebeklitepesi-2-bin-yildir-zamana-meydan-okuyor</guid>
<description><![CDATA[ Şanlıurfa’da ağaçların Göbeklitepesi olarak adlandırılan ve yaklaşık 2 bin yıldır ayakta duran zeytin ağacı, zamana meydan okuyor.Şanlıurfa’nın Eyyübiye ilçesindeki Altınbaşak kırsal Mahallesine bağlı Zeytinlik mezrasında bulunan zeytin ağacı Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 2017 yılında &#039;Anıt Ağaç&#039; olarak tescillendi. Bölgede ağaçların Göbeklitepesi olarak adlandırılan 2 bin yıllık zeytin ağacı, Eyyübiye ilçesinde yer alan ve ismi de Cudi Dağı olan tepenin üzerinde yer alıyor. Toplam 6 buçuk metre çapında olan zeytin ağacının çevresinde ise antik döneme ait olduğu tahmin edilen yerleşim alanları, mağaralar, mezarlar ve sarnıçlar bulunuyor. Bölge halkı, 2017 yılından itibaren gözlerin üzerine çevrildiği zeytin ağacının turizme kazandırılması için çalışmaların hızlandırılmasını istiyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gkJ_uHxmhUuyABWJQV4-hQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ağaçların, Göbeklitepesi, bin, yıldır, zamana, meydan, okuyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gkJ_uHxmhUuyABWJQV4-hQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ağaçların Göbeklitepesi 2 bin yıldır zamana meydan okuyor"><p>Şanlıurfa’da ağaçların Göbeklitepesi olarak adlandırılan ve yaklaşık 2 bin yıldır ayakta duran zeytin ağacı, zamana meydan okuyor.</p><p>Şanlıurfa’nın Eyyübiye ilçesindeki Altınbaşak kırsal Mahallesine bağlı Zeytinlik mezrasında bulunan<strong> zeytin ağacı</strong> Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 2017 yılında <strong>'Anıt Ağaç'</strong> olarak tescillendi. Bölgede ağaçların Göbeklitepesi olarak adlandırılan 2 bin yıllık zeytin ağacı, Eyyübiye ilçesinde yer alan ve ismi de Cudi Dağı olan tepenin üzerinde yer alıyor. Toplam 6 buçuk metre çapında olan zeytin ağacının çevresinde ise antik döneme ait olduğu tahmin edilen yerleşim alanları, mağaralar, mezarlar ve sarnıçlar bulunuyor. </p><p>Bölge halkı, 2017 yılından itibaren gözlerin üzerine çevrildiği zeytin ağacının turizme kazandırılması için çalışmaların hızlandırılmasını istiyor.</p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CC-SAGjTPESOSIBdP4d5bg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;apos;Vampir Kelebek&amp;apos;ler İstanbul&amp;apos;da</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/vampir-kelebekler-istanbulda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/vampir-kelebekler-istanbulda</guid>
<description><![CDATA[ Karadeniz Bölgesi&#039;nde sık görülen vampir kelebekler, İstanbul&#039;da da görülmeye başladı. Özellikle akşam saatlerinde Beykoz&#039;daki evleri istila eden kelebekler, panik yarattı. Biyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Fatih Dikmen, &quot;İnsanların kendileri açısından korkmasına gerek yok ama bitki zararlısı bir tür. O yüzden bahçelerindeki bitkilerin ya da ektikleri ürünlerin bu böcekler tarafından zayıflatılması ya da hasara uğratılması söz konusu olabilir&quot; dedi.Türkiye&#039;ye Gürcistan&#039;dan giriş yapan ve özellikle son yıllarda Karadeniz Bölgesi&#039;nde sıkça bulunan vampir kelebekler, İstanbul&#039;da artmaya başladı. Görünüşüyle kelebeği andıran ancak istilacı bir böcek türü olan kelebekler, Beykoz&#039;un Çukurca Mahallesi&#039;ni de sardı.Gündüz saatlerinde her ağacın üstünde rastlanan kelebekler, akşamları da mahalleliyi balkonlarında rahat bırakmıyor. Durumdan rahatsız olduklarını söyleyen mahalle sakinleri bir önlem alınmadığını ve kendi imkanlarıyla ilaçlama yaptıklarını belirtti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından da, &quot;Hayvanların mevsimsel artışı ve gelen şikayetler üzerine İstanbul&#039;un yeşil alanlarında vampir kelebeklerin fazla olduğu, Beykoz, Sarıyer ve Beşiktaş gibi ilçelerde ilaçlama çalışmalarımız devam etmektedir&quot; açıklaması yapıldı.Vampir kelebekler hakkında açıklamalarda bulunan Biyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Fatih Dikmen, kelebeklerin Türkiye&#039;ye özgü bir canlı olmadığına dikkat çekerek, &quot;Karadeniz Bölgesi&#039;nden İstanbul&#039;a doğru yavaş yavaş yayıldığını biliyoruz. 10 yıl önce kadar ilk görülmeye başlandı vampir kelebekler. Türkiye&#039;ye özgü bir canlı değil. Yurt dışından gelen ve bölgeyi yıllar içerisinde işgal eden istilacı dediğimiz türlerden. İstanbul&#039;un çok her tarafına yayılmıyor ama Karadeniz iklimini andıran bölgelerde özellikle Şile, Beykoz, Sarıyer taraflarında daha fazla görüldüğünü biliyoruz&quot; dedi.Beykoz&#039;da yaşayan Sabri Topal da, &quot;Beykoz&#039;da yaşayıp akşamları balkona çıkmak isteyen herkes mağdurdur. Hava kararmaya başladıktan sonra bir anda saldırıya geçiyorlar. Bir anda tavan, ışıkların etrafı her taraf kelebek. Bir şey yemek içmek pek mümkün olmuyor. Gündüz tek tük görülüyor. 4-5 sene önce bir taneye tanık oldum o zamandan sonra bunlar çoğalmaya başladı. Özellikle yazın bu dönemlerinde bizim sürekli akşam misafirlerimiz&quot; ifadelerini kullandı.Mahalle sakinlerinden Esra Bostancı da, &quot;Rahatsızız. Yapraklara dokunduğumuzda gözümüzü kapatıyoruz. Çarpıp geçiyorlar. Normalde kelebekler yumuşak olur ama bunlar taş gibi. Isırdıkları zaman da bunu rahatça hissedebiliyorsunuz. Kelebek ısırmaz aslında ama bunlar ısırıyor&quot; dedi.22 yıldır Beykoz&#039;da yaşayan Selma Kütükçü, &quot;Balkonda oturamıyoruz eve de doluşuyorlar. Bitkilerimize de çok zarar veriyor. Bütün bitkileri kurutabiliyor. Şikayetçiyiz ama bir önlem de alınmıyor bunun hakkında. Kendi çabamızla alıp ilaçlama yapıyoruz ama belirli bir yere kadar. Biz de kendi bütçemizle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama nasıl kurtulacağız bilmiyoruz. Bitkilerin aralarında olduğu için gözükmüyor ama akşam saatinde oturduğumuz zaman bütün tavanlar olduğu gibi kelebeklerden dolu&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-j3fMbJDJkyuROm8zplARw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Vampir, Kelebekler, İstanbulda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-j3fMbJDJkyuROm8zplARw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="'Vampir Kelebek'ler İstanbul'da"><p>Karadeniz Bölgesi'nde sık görülen vampir kelebekler, İstanbul'da da görülmeye başladı. Özellikle akşam saatlerinde Beykoz'daki evleri istila eden kelebekler, panik yarattı. Biyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Fatih Dikmen, "İnsanların kendileri açısından korkmasına gerek yok ama bitki zararlısı bir tür. O yüzden bahçelerindeki bitkilerin ya da ektikleri ürünlerin bu böcekler tarafından zayıflatılması ya da hasara uğratılması söz konusu olabilir" dedi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mvqMQ2wUzkuDHBypUPnNEg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Türkiye'ye Gürcistan'dan giriş yapan ve özellikle son yıllarda Karadeniz Bölgesi'nde sıkça bulunan vampir kelebekler, İstanbul'da artmaya başladı. Görünüşüyle kelebeği andıran ancak istilacı bir böcek türü olan kelebekler, Beykoz'un Çukurca Mahallesi'ni de sardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7ps6mf2Dp06soyNVl0mwKQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gündüz saatlerinde her ağacın üstünde rastlanan kelebekler, akşamları da mahalleliyi balkonlarında rahat bırakmıyor. Durumdan rahatsız olduklarını söyleyen mahalle sakinleri bir önlem alınmadığını ve kendi imkanlarıyla ilaçlama yaptıklarını belirtti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından da, "Hayvanların mevsimsel artışı ve gelen şikayetler üzerine İstanbul'un yeşil alanlarında vampir kelebeklerin fazla olduğu, Beykoz, Sarıyer ve Beşiktaş gibi ilçelerde ilaçlama çalışmalarımız devam etmektedir" açıklaması yapıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hQHnZGr610atTmPvkXiL9w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Vampir kelebekler hakkında açıklamalarda bulunan Biyoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Fatih Dikmen, kelebeklerin Türkiye'ye özgü bir canlı olmadığına dikkat çekerek, "Karadeniz Bölgesi'nden İstanbul'a doğru yavaş yavaş yayıldığını biliyoruz. 10 yıl önce kadar ilk görülmeye başlandı vampir kelebekler. Türkiye'ye özgü bir canlı değil. Yurt dışından gelen ve bölgeyi yıllar içerisinde işgal eden istilacı dediğimiz türlerden. İstanbul'un çok her tarafına yayılmıyor ama Karadeniz iklimini andıran bölgelerde özellikle Şile, Beykoz, Sarıyer taraflarında daha fazla görüldüğünü biliyoruz" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/04RzOtg3Ck232T-UaTwbeQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Beykoz'da yaşayan Sabri Topal da, "Beykoz'da yaşayıp akşamları balkona çıkmak isteyen herkes mağdurdur. Hava kararmaya başladıktan sonra bir anda saldırıya geçiyorlar. Bir anda tavan, ışıkların etrafı her taraf kelebek. Bir şey yemek içmek pek mümkün olmuyor. Gündüz tek tük görülüyor. 4-5 sene önce bir taneye tanık oldum o zamandan sonra bunlar çoğalmaya başladı. Özellikle yazın bu dönemlerinde bizim sürekli akşam misafirlerimiz" ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Jnhk7MwFEEOi3pLENZ-CDQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mahalle sakinlerinden Esra Bostancı da, "Rahatsızız. Yapraklara dokunduğumuzda gözümüzü kapatıyoruz. Çarpıp geçiyorlar. Normalde kelebekler yumuşak olur ama bunlar taş gibi. Isırdıkları zaman da bunu rahatça hissedebiliyorsunuz. Kelebek ısırmaz aslında ama bunlar ısırıyor" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UuqpvEIur0WmGCeumJorCQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>22 yıldır Beykoz'da yaşayan Selma Kütükçü, "Balkonda oturamıyoruz eve de doluşuyorlar. Bitkilerimize de çok zarar veriyor. Bütün bitkileri kurutabiliyor. Şikayetçiyiz ama bir önlem de alınmıyor bunun hakkında. Kendi çabamızla alıp ilaçlama yapıyoruz ama belirli bir yere kadar. Biz de kendi bütçemizle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama nasıl kurtulacağız bilmiyoruz. Bitkilerin aralarında olduğu için gözükmüyor ama akşam saatinde oturduğumuz zaman bütün tavanlar olduğu gibi kelebeklerden dolu" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MWEM-cXDWk68thS-4dti1Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0UPNRAwn4km0qFVbqjoo5w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rC3YiEsGaUaYH6I41OsgWQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/N-qsWzGc5kSJxORWiHXe3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fleHzdumaEa_RIHa04mweg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Gpv1YEpNP0aMGUAWjcvEHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nO3rLCl1KkWF8Z2oJftEJg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Niğde&amp;apos;de görülmesi gereken 6 yer</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nigdede-goerulmesi-gereken-6-yer</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nigdede-goerulmesi-gereken-6-yer</guid>
<description><![CDATA[ Niğde, Bolkar Dağları&#039;ndaki krater gölleri, 3 bin metrenin üzerinde 37 zirvesi bulunan Aladağlar, Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınan &quot;sessiz kurbağalar&quot;, dağcıların adresi Demirkazık ve Anadolu&#039;da tek örnek olduğu bilinen &quot;Gülen Meryem Ana&quot; freski ile ziyaretçilerini bekliyorHititler, Romalılar, Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği, Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan Niğde, kiliseleri, ören yerleri, camileri, dağları, gölleri ve doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini bekliyor.
TÜRKİYE&#039;DE GEZİLMESİ GEREKEN 50 YERNiğde, Adana, Mersin ve Konya sınırları arasında yer alan Orta Toroslar&#039;daki Bolkar Dağları, buzul gölleri, eşsiz manzarası ve yeşil bitki örtüsüyle bir çok yerli ve yabancı turisti ağırlıyor.Yaklaşık 2 bin 650 metre yüksekliğindeki krater gölü Karagöl ve Çiniligöl, endemik bitki ve hayvan türleriyle dikkati çekiyor.Dünyada sadece Niğde&#039;de Bolkar Dağları&#039;ndaki Karagöl, Çiniligöl ve Eğrigöl&#039;de yaşayan, &quot;sessiz kurbağa&quot; olarak da bilinen Toros kurbağası, görenlerin ilgisini çekiyor.
Yaklaşık 120 yıl önce bölgede yaşadıkları tespit edilen ve Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınan Toros kurbağası (Rana Holtzi), 3 bin rakımlı buzul göllerinin kenarlarında çayırlık ortamda ve küçük su kaynaklarında yaşamını sürdürüyor.Dağ kurbağaları, gözlerinin etrafından kulak bölgesine doğru uzanan &quot;Zorro maskesi&quot;ne benzeyen görünümleriyle de yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı oldu.Aladağlar, 3 bin metrenin üzerinde 37 zirvesi, vadileri, trekking parkurları, Yedigöller, Hacer Ormanları ve Kapuzbaşı Şelaleleri ile doğa ve spor tutkunları için en gözde güzergahları barındırıyor.
Niğde, Kayseri ve Adana sınırları içinde yer alan Aladağlar, 55 bin hektarlık alanı kaplıyor.Toros sıradağlarının en yüksek zirvelerinin bulunduğu Aladağlar, jeolojik olarak ilginç yapısıyla çok sayıda zirveye, vadiye, göllere ve şelalelere sahip.
Bölgenin zirveleri bitki örtüsünden yoksunken, alt kesimlerde otsu bitkiler, düşük rakımlı kesimlerde ise kızılçam, karaçam ve köknar ormanları bulunuyor.Bölgenin en önemli zirvelerinden Demirkazık, çok sayıda amatör ve profesyonel dağcıya ev sahipliği yapıyor. Kızılkaya, Kaldı ve Emler zirveleri de ayrıca büyük ilgi görüyor.Trekking yapmak isteyenler ise Sokullupınar’dan başlayarak, Soğukpınar’a uzanan parkurda vadilerden ve Yedigöller&#039;den geçerek Hacer Boğazı&#039;nı aşıyor, ardından Kapuzbaşı Şelaleleri&#039;ne ulaşıyor.Merkeze bağlı Gümüşler beldesinde yer alan 8. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasındaki dönemde yapıldığı tahmin edilen Gümüşler Manastırı&#039;nda, Kapadokya bölgesinin en iyi duvar resimleri olarak nitelendirilen iç süslemeler, kayadan oyma rahip odaları, mutfak, saklama küpleri, iki katlı yer altı şehri ile acil durumlarda saklanmak üzere yapılmış gizli bölmeler ziyaretçilerini bekliyor.Yaklaşık 1,5 kilometrelik alanda uzanan kayadan oyma yerleşim yerindeki manastır, ören yeri, kilise ve kayadan oyma yerleşim alanlarıyla ön plana çıkan yapı içerisinde en çok, Anadolu&#039;da tek örnek olduğu bilinen &quot;Gülen Meryem Ana&quot; freski ilgi çekiyor.Manastır içindeki Yunan haçı planlı kilisedeki bazı duvar resimleri çökme sonucu bozulsa da &quot;Gülen Meryem Ana&quot; freski gizemini koruyor.Kent merkezindeki Alaaddin Tepesi&#039;nde, 1223&#039;te Zeyneddin Beşare tarafından yaptırılan tarihi Alaaddin Cami&#039;nin doğuya bakan kapısının üst kısmındaki taş işlemeye 09.00-11.00 saatlerinde güneş ışınlarının yansımasıyla oluşan, &quot;taçlı kadın başı&quot; silüeti ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.Camiyi görmeye gelen turistler, kapıdaki kadın silüetine yoğun ilgi gösteriyor. Oldukça sade inşa edilen caminin giriş kapısında ve mihrabındaki süslemeler de ilgi odağı oluyor.Halk arasında, camiyi inşa eden ustalarından birisinin, Niğde Sancak Beyi&#039;nin kızına aşık olduğuna ve bu &quot;imkansız&quot; aşkını ölümsüzleştirmek için caminin kapısına beyin kızını tasvir eden silüeti yaptığına inanılıyor.
Niğde Kalesi ve Sungurbey Cami ile birlikte 2012 yılında UNESCO&#039;nun Dünya Kültür Geçici Miras Listesi&#039;ne alınan Alaaddin Camisi aradan geçen 800 yıla rağmen orijinalliğini koruyor.Niğde Valisi Yılmaz Şimşek, yaklaşık 10 bin yıllık tarihi geçmişe sahip Niğde&#039;nin &quot;Kapadokya&#039;nın giriş kapısı&quot; konumunda olduğunu söyledi.
Kentin, Hititler, Romalılar, Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği, Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını belirten Şimşek, &quot;Niğde ve çevresinde bu medeniyetlere ait eserleri görmek mümkün. Gümüşler Manastırı, orta çağdan kalma ve Kapadokya&#039;nın en iyi korunmuş, en büyük manastırlardan birisi. Gülen Meryem Ana freskiyle de ön plana çıkıyor&quot; diye konuştu.Vali Şimşek, Aktaş beldesinde bulunan Andaval Kilisesi ile şöyle konuştu:
&quot;Andaval Kilisesi Roma İmparatoru Konstantin&#039;in annesi Helena adına yaptırılmış. Ayasofya ile yaşıt kilise, inanç turizmi açısında son derece önemli&quot;Şimşek, kent merkezine 30 kilometre mesafedeki Göllüdağ&#039;da yer alan geç Hitit dönemi Tabal Krallığı&#039;na ait antik kentin, turizme kazandırılması için çalışmaların devam ettiğini bildirdi.Kent merkezinde Niğde Kalesi, saat kulesi, Hüdavent Hatun Türbesi ve kent müzesine dönüşt ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LMNtczegp02_b77H1aFShw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Niğdede, görülmesi, gereken, yer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LMNtczegp02_b77H1aFShw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Niğde'de görülmesi gereken 6 yer"><p>Niğde, Bolkar Dağları'ndaki krater gölleri, 3 bin metrenin üzerinde 37 zirvesi bulunan Aladağlar, Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınan "sessiz kurbağalar", dağcıların adresi Demirkazık ve Anadolu'da tek örnek olduğu bilinen "Gülen Meryem Ana" freski ile ziyaretçilerini bekliyor</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TrUYx_JGik-RyK-Sq_L7rQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hititler, Romalılar, Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği, Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan Niğde, kiliseleri, ören yerleri, camileri, dağları, gölleri ve doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini bekliyor.
TÜRKİYE'DE GEZİLMESİ GEREKEN 50 YER</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0aXXVfqq20eLAPZkxEY_0Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Niğde, Adana, Mersin ve Konya sınırları arasında yer alan Orta Toroslar'daki Bolkar Dağları, buzul gölleri, eşsiz manzarası ve yeşil bitki örtüsüyle bir çok yerli ve yabancı turisti ağırlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ljVWQYWfFEObKq3k5tUeaQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaklaşık 2 bin 650 metre yüksekliğindeki krater gölü Karagöl ve Çiniligöl, endemik bitki ve hayvan türleriyle dikkati çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-2Bn-B6b1k-1cP9JnJMliw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünyada sadece Niğde'de Bolkar Dağları'ndaki Karagöl, Çiniligöl ve Eğrigöl'de yaşayan, "sessiz kurbağa" olarak da bilinen Toros kurbağası, görenlerin ilgisini çekiyor.
Yaklaşık 120 yıl önce bölgede yaşadıkları tespit edilen ve Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınan Toros kurbağası (Rana Holtzi), 3 bin rakımlı buzul göllerinin kenarlarında çayırlık ortamda ve küçük su kaynaklarında yaşamını sürdürüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dZs16rZLgUCCs68ssQqJzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dağ kurbağaları, gözlerinin etrafından kulak bölgesine doğru uzanan "Zorro maskesi"ne benzeyen görünümleriyle de yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cerDaDvjmUqLQEbXCW67BA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Aladağlar, 3 bin metrenin üzerinde 37 zirvesi, vadileri, trekking parkurları, Yedigöller, Hacer Ormanları ve Kapuzbaşı Şelaleleri ile doğa ve spor tutkunları için en gözde güzergahları barındırıyor.
Niğde, Kayseri ve Adana sınırları içinde yer alan Aladağlar, 55 bin hektarlık alanı kaplıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YC4ucTSDHUC0p__UzoOodQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Toros sıradağlarının en yüksek zirvelerinin bulunduğu Aladağlar, jeolojik olarak ilginç yapısıyla çok sayıda zirveye, vadiye, göllere ve şelalelere sahip.
Bölgenin zirveleri bitki örtüsünden yoksunken, alt kesimlerde otsu bitkiler, düşük rakımlı kesimlerde ise kızılçam, karaçam ve köknar ormanları bulunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Yu5Qk3_AD0ipm4nQVu2yHg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgenin en önemli zirvelerinden Demirkazık, çok sayıda amatör ve profesyonel dağcıya ev sahipliği yapıyor. Kızılkaya, Kaldı ve Emler zirveleri de ayrıca büyük ilgi görüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/W8p7tn4ojEOqoAYWrlMXeQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Trekking yapmak isteyenler ise Sokullupınar’dan başlayarak, Soğukpınar’a uzanan parkurda vadilerden ve Yedigöller'den geçerek Hacer Boğazı'nı aşıyor, ardından Kapuzbaşı Şelaleleri'ne ulaşıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rEDAu43aGUy9rQQaMBVePg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Merkeze bağlı Gümüşler beldesinde yer alan 8. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasındaki dönemde yapıldığı tahmin edilen Gümüşler Manastırı'nda, Kapadokya bölgesinin en iyi duvar resimleri olarak nitelendirilen iç süslemeler, kayadan oyma rahip odaları, mutfak, saklama küpleri, iki katlı yer altı şehri ile acil durumlarda saklanmak üzere yapılmış gizli bölmeler ziyaretçilerini bekliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/puqrU-CY9EKcDwNZbp5BTQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaklaşık 1,5 kilometrelik alanda uzanan kayadan oyma yerleşim yerindeki manastır, ören yeri, kilise ve kayadan oyma yerleşim alanlarıyla ön plana çıkan yapı içerisinde en çok, Anadolu'da tek örnek olduğu bilinen "Gülen Meryem Ana" freski ilgi çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YuWl5LNxOUyzuBAF6SCzbA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Manastır içindeki Yunan haçı planlı kilisedeki bazı duvar resimleri çökme sonucu bozulsa da "Gülen Meryem Ana" freski gizemini koruyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/STrujJPhjkervx-SDCm_Yw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kent merkezindeki Alaaddin Tepesi'nde, 1223'te Zeyneddin Beşare tarafından yaptırılan tarihi Alaaddin Cami'nin doğuya bakan kapısının üst kısmındaki taş işlemeye 09.00-11.00 saatlerinde güneş ışınlarının yansımasıyla oluşan, "taçlı kadın başı" silüeti ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CeED35cxOkaYd4QWbkwRrw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Camiyi görmeye gelen turistler, kapıdaki kadın silüetine yoğun ilgi gösteriyor. Oldukça sade inşa edilen caminin giriş kapısında ve mihrabındaki süslemeler de ilgi odağı oluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ts0emVUF2kKTiUEgL4_SWA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Halk arasında, camiyi inşa eden ustalarından birisinin, Niğde Sancak Beyi'nin kızına aşık olduğuna ve bu "imkansız" aşkını ölümsüzleştirmek için caminin kapısına beyin kızını tasvir eden silüeti yaptığına inanılıyor.
Niğde Kalesi ve Sungurbey Cami ile birlikte 2012 yılında UNESCO'nun Dünya Kültür Geçici Miras Listesi'ne alınan Alaaddin Camisi aradan geçen 800 yıla rağmen orijinalliğini koruyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SNF7RMSSkUO_G9sZLyy79w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Niğde Valisi Yılmaz Şimşek, yaklaşık 10 bin yıllık tarihi geçmişe sahip Niğde'nin "Kapadokya'nın giriş kapısı" konumunda olduğunu söyledi.
Kentin, Hititler, Romalılar, Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği, Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını belirten Şimşek, "Niğde ve çevresinde bu medeniyetlere ait eserleri görmek mümkün. Gümüşler Manastırı, orta çağdan kalma ve Kapadokya'nın en iyi korunmuş, en büyük manastırlardan birisi. Gülen Meryem Ana freskiyle de ön plana çıkıyor" diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8RW4X-cUakqL9Q1g88EuVw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Vali Şimşek, Aktaş beldesinde bulunan Andaval Kilisesi ile şöyle konuştu:
"Andaval Kilisesi Roma İmparatoru Konstantin'in annesi Helena adına yaptırılmış. Ayasofya ile yaşıt kilise, inanç turizmi açısında son derece önemli"</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Nw3P-FIiZE-DHWGx4VdC4A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şimşek, kent merkezine 30 kilometre mesafedeki Göllüdağ'da yer alan geç Hitit dönemi Tabal Krallığı'na ait antik kentin, turizme kazandırılması için çalışmaların devam ettiğini bildirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U4r-kCJtaUOiVALvLDnV3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kent merkezinde Niğde Kalesi, saat kulesi, Hüdavent Hatun Türbesi ve kent müzesine dönüştürülecek bedestenin de önemli eserler arasında yer aldığına işaret eden Şimşek, Bor ilçesinde Roma Havuzu, Tyana Krallığı'na ait antik kenti ve su kemerlerini ziyaret etmenin mümkün olduğunu vurguladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rPi9xICPKEWF62hJFUWfOQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kent genelinde 80 civarında tarihi cami, şu anda ayakta duran 30'a yakın kilise, kervansaraylar ve çeşmeler, tarihi yer altı şehirleri bulunduğunu aktaran Şimşek, şunları kaydetti:
"Niğde aslında bir açık hava müzesi. Amacımız da bu açık hava müzemizdeki zenginliklerimizi, gün yüzüne çıkarmak ve daha çok turist çekmek. Niğde doğal güzellikleriyle de ön plana çıkan bir il. Bolkar Dağları'nda iki krater gölümüz var, Çinili ve Karagöl. Bu bölge endemik bitki ve hayvan türleriyle ön plana çıkıyor.
Toros kurbağası (Rana holtzi ) endemik bir hayvan türü ve sadece bu göllerde yaşıyor. Çamardı ilçemizde dünya dağcılarının mabedi olarak bilinen Aladağlar ve Demirkazık var. Bu bölgede 3 bin metrenin üzerinde 30 zirve bulunuyor. Burası dağ ve doğa turizmi açısından önemli bir merkez"</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KupoJN76u0G-Zphw9UPKzw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şimşek, merkeze 15 kilometre uzaklıktaki Ketençimen Yaylası, Çiftehan köyündeki termal kaplıcanın da kentin önemli değerlerinden olduğunu dile getirdi.
Niğde'nin tarih, kültür, dağ, doğa, inanç ve termal turizm açısından önemli bir şehir olduğuna vurgu yapan Vali Şimşek, "Niğde gerek tarihi zenginlikleri açısından gerekse doğal güzellikleri açısından çok önemli bir kent, ancak bir çok insan bunun farkında değil. Niğde'ye gelip bu güzellikleri görenler, 'Biz Niğde'yi böyle bilmiyorduk.' diyerek hayretlerini dile getiriyor. Amacımız bu güzellikleri ve zenginlikleri herkese tanıtmak. Turizm pastasından daha çok pay almak. Bu nedenle herkesi bu güzellikleri gelip görmeye davet ediyorum" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ixnKtkvh-E2SH72In71qbA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/08WTCyccyEKTb9WhgZUplQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/r0Xvwo9HdEK36WcewOg6Rw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aIWWVBkgEUKC7bEnP9s5dA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jmRghUq4_06xJbRGe4uAEg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zfhenkIF_ki0QJ9y49lLYQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZaxX9FKUhUydCslzPV0Nmg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lja7U6vQc0u3rWo53RenFQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yVVNXGH53kiGTMP3OvWPIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k19wyQLKlkisNd8R5wFdZg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8MnETj3Lj0mnBLeDYP89MA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RbQYVl1COEyyZZ5y1_q6XQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nx64jdqeHEmsCKUijU4BTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OyUqxJSLlUaUzLnEXWxv-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XR63vrY6oEKkXpIC4HXnVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AgnZbEH1QECoZQihr-ixZw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qBLM-kZZPEWxFZk_kvvsLg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JSHZqWUCbUKnQ4KBamiY-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oDB7jRkI0EKKj7RxDsY3TQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sTWPqPOeFEeEBn6qxCH5BQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RQFYvFuUSkKl5yPVRHQ7mQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/g2MKhRPrrUS8I0NF7HXpCA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/05y4eWNLXUCk8JLQqwQlpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bebZFMTrrkS5k04B993PEQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UMAZ2Zu1LkeSv3juneArVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rrL4Y5qCL0K6Aik2bSvtgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iIpOzx25gUSZ9wYJ4pX69Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FkeqXwns3UGvSPvz-u_mYg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aegPPJRtLUm45DJxMwZqFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’nin tarihe tanıklık eden 10 köprüsü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-tarihe-taniklik-eden-10-koeprusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-tarihe-taniklik-eden-10-koeprusu</guid>
<description><![CDATA[ Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye, tarihsel ve kültürel zenginlik açısından oldukça önemli bir yere sahip. Yurdun batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine her yeri bu zenginliklerle dolu. Bunlara verilebilecek en güzel örneklerden biri de köprüler... Binlerce yıllık geçmişe sahip, birbirinden ayrı kara parçalarını birleştirme görevi üstlenen bu köprüler; tarihi, mimarisi ve konumuyla gerçek anlamda tarihe tanıklık etmiş eserler arasında yer alıyor.  İşte Türkiye’nin tarihe tanıklık eden 10 köprüsü...Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü İstanbul Büyükçemece’de yer alıyor. Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda inşa edilen köprünün yapımına Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle başlanarak, II.Selim zamanında tamamlandı. Köprü, 4 ayrı bölüm ve 28 kemerden oluşuyor. Dönemi itibariyle de Rumeli&#039;ye uzanan kervan ve sefer yolu üzerine inşa edilen büyük bir su yapısına sahip. Mimar Sinan’ın ustalığını ve hatta dehasını gösteren bu önemli yapı, mimarisi ve çok geniş bir alanda kurulması bakımından Osmanlı dönemi Türk mühendisliğinin başta gelen eserleri arasında. Uzun yıllar önce restore edilen bu köprü aynı zamanda ilçenin de sembolü. İstanbul’un tarihi zenginliklerini keşfederken bu köprüden geçmeyi de unutmayın.Tarihi ve kültürel zenginlikler açısından önemli bir yere sahip olan köprü, Antalya kentimizde yer alıyor. Köprü, 220 metre uzunluğu ve eşsiz mimari yapısı ile de dikkatleri üzerine çekiyor. Serik ilçesinde yer alan köprü bölgedeki köylüler tarafından hala kullanılıyor ve çay ortasındaki dirsekli yapısı ile de farklı bir mimari sunuyor. Pamfilya döneminin de en önemli geçiş güzergahları arasında yer alan Alaeddin Keykubad Köprüsü, Roma döneminde yapıldı ve doğal afetler sonucu yıkılarak Selçuklu döneminde yeniden inşa edildi. Her dönem kullanıldığı için ayakta kalmayı başaran bu tarihi yapıyı Antalya’ya yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.Artvin&#039;in Arhavi ilçesinde yer alan ve birbirini tamamlayarak tam daire özelliği taşıyan tarihi &quot;Çifte Köprüler&quot;, asırlara meydan okuyan ihtişamlı görüntüsüyle görülmeye değer yerler arasında. Ziyaretçelerin her mevsim yoğun ilgi gösterdiği bu tarihi köprü, kentin en önemli kültürel yapıları arasında gösteriliyor. İlçeye Bağlı Ortacalar bölgesinde Kamilat ve Soğucak dereleri üzerinde birbirini tamamlayayarak konumlandırılan köprüler, 18. yüzyılda moloz ve kesme taşlarla Osmanlı mimarisi şeklinde inşa edilmiş ve yıllar önce restore edilerek turizme kazandırıldı. Yemyeşil doğası ve göz alıcı mimarisiyle görülmeye değer Çifte Köprüler’i rotanıza eklemeyi unutmayın.Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde yer alan Malabadi Köprüsü, bölgenin önemli tarihi miraslarından biri. Artukoğulları Dönemi&#039;nde Timurtaş Bin İlgazi Bin Artuk tarafından inşa ettirilen köprü 12&#039;nci yüzyıl Selçuklu Dönemi anıtsal mühendislik ve mimarlık başyapıtları arasında. Malabadi Köprüsü, aynı zamanda dünyanın bugüne ulaşan en büyük kemer açıklığına sahip taş kemer köprüsü. Kemerin her iki yanından kervan ve yolcular için iki barınak oda bulunuyor. Üzerinde bulunan insan, güneş ve arslan figürlü kabartmalarıyla da özgün ve dikkat çekici yapılar arasında. Diyarbakır’a yolunuz düşerse burayı görmeden dönmeyin.Diyarbakır’ın tarihe tanıklık eden bir diğer köprüsü ise Dicle Köprüsü. Kentin Sur ilçesinde Dicle Nehri üzerinde yer alan tarihi köprü halk tarafından “On Gözlü Köprü” olarak bilinir. Mervaniler zamanında hükümdar Nizamüddevle Nasr tarafından yaptırılan köprünün, zaman içinde birçok kez restore edilerek kısmen değiştiği düşünülüyor. Kentin simgesi haline gelen ve en önemli yapıları arasında yer alan bu köprü Silvan veya Mervani isimleriyle de biliniyor. 178 metre uzunluğunda ve 5.6 metre genişliğindeki bu tarihi köprü savaşlarda da daima en çok korunan yapılardan biri. Tarihin izlerini yakından görmek isterseniz Dicle Köprüsü’nü rotanıza ekleyebilirsiniz.Günümüzde Tunca Köprüsü olarak bilinen Ekmekçizade Ahmetpaşa Köprüsü Edirne’nin Odunpazarı ilçesi Tunca nehri üzerinde yer alıyor. 15. yüzyılda Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından yaptırılan köprünün mimarı Sedefkar Mehmet Ağa‘dır. Köprü toplamda 11 ayak ve 10 kemerden oluşuyor. Köprünün bir bölümü ve günümüzde ortada bulunan yazıtlı köşk kısmı su taşkını sonrasında yıkılarak ve 2008 yılında restore edildi. Dikkat çeken mimarisi ve tarihiyle kentin önemli yapıları arasında olan bu köprüyü Edirne’ye giderseniz mutlaka ziyaret etmelisiniz.Adana’nın Seyhan Nehri üzerinde yer alan Taş Köprü, dördüncü yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırıldı. Yüzyıllarca Avrupa ile Asya arasında önemli bir köprü oluşturan bu tarihi yapı 319 metre uzunluğunda ve 13 metre yüksekliğinde. Köprünün 21 kemerinden 14’ü hala ayakta. Ortadaki büyük kemerde iki aslan kabartması oldukça dikkat çekici. Taş köprü dünyanın kullanılan en eski köprüsü ünvanıyla da önemli bir yere sahip. Adana (Seyhan) ve Karşıyaka (Yüreğir) yakalarını birleştiren Taş Köprü Adana’nın en önemli simgelerinden. Bu göz alıcı köprüyü Adana’ya yolunuz düşerse mutlaka görmelisiniz.Justinianus Kö ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GvF5Hfn-102DZn2g3GQNng.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’nin, tarihe, tanıklık, eden, köprüsü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GvF5Hfn-102DZn2g3GQNng.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye’nin tarihe tanıklık eden 10 köprüsü"><p>Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye, tarihsel ve kültürel zenginlik açısından oldukça önemli bir yere sahip. Yurdun batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine her yeri bu zenginliklerle dolu. Bunlara verilebilecek en güzel örneklerden biri de köprüler... Binlerce yıllık geçmişe sahip, birbirinden ayrı kara parçalarını birleştirme görevi üstlenen bu köprüler; tarihi, mimarisi ve konumuyla gerçek anlamda tarihe tanıklık etmiş eserler arasında yer alıyor.  İşte Türkiye’nin tarihe tanıklık eden 10 köprüsü...</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HyCtTWc0m0mW1rO0yB_vew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü İstanbul Büyükçemece’de yer alıyor. Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda inşa edilen köprünün yapımına Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle başlanarak, II.Selim zamanında tamamlandı. Köprü, 4 ayrı bölüm ve 28 kemerden oluşuyor. Dönemi itibariyle de Rumeli'ye uzanan kervan ve sefer yolu üzerine inşa edilen büyük bir su yapısına sahip. Mimar Sinan’ın ustalığını ve hatta dehasını gösteren bu önemli yapı, mimarisi ve çok geniş bir alanda kurulması bakımından Osmanlı dönemi Türk mühendisliğinin başta gelen eserleri arasında. Uzun yıllar önce restore edilen bu köprü aynı zamanda ilçenin de sembolü. İstanbul’un tarihi zenginliklerini keşfederken bu köprüden geçmeyi de unutmayın.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/y8taMa-50E62J0Q2nOMWmw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tarihi ve kültürel zenginlikler açısından önemli bir yere sahip olan köprü, Antalya kentimizde yer alıyor. Köprü, 220 metre uzunluğu ve eşsiz mimari yapısı ile de dikkatleri üzerine çekiyor. Serik ilçesinde yer alan köprü bölgedeki köylüler tarafından hala kullanılıyor ve çay ortasındaki dirsekli yapısı ile de farklı bir mimari sunuyor. Pamfilya döneminin de en önemli geçiş güzergahları arasında yer alan Alaeddin Keykubad Köprüsü, Roma döneminde yapıldı ve doğal afetler sonucu yıkılarak Selçuklu döneminde yeniden inşa edildi. Her dönem kullanıldığı için ayakta kalmayı başaran bu tarihi yapıyı Antalya’ya yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TkRpeujxik6x5UVmGw4Fug.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artvin'in Arhavi ilçesinde yer alan ve birbirini tamamlayarak tam daire özelliği taşıyan tarihi "Çifte Köprüler", asırlara meydan okuyan ihtişamlı görüntüsüyle görülmeye değer yerler arasında. Ziyaretçelerin her mevsim yoğun ilgi gösterdiği bu tarihi köprü, kentin en önemli kültürel yapıları arasında gösteriliyor. İlçeye Bağlı Ortacalar bölgesinde Kamilat ve Soğucak dereleri üzerinde birbirini tamamlayayarak konumlandırılan köprüler, 18. yüzyılda moloz ve kesme taşlarla Osmanlı mimarisi şeklinde inşa edilmiş ve yıllar önce restore edilerek turizme kazandırıldı. Yemyeşil doğası ve göz alıcı mimarisiyle görülmeye değer Çifte Köprüler’i rotanıza eklemeyi unutmayın.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FsaiGytxMkK23l2k-aW6mQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde yer alan Malabadi Köprüsü, bölgenin önemli tarihi miraslarından biri. Artukoğulları Dönemi'nde Timurtaş Bin İlgazi Bin Artuk tarafından inşa ettirilen köprü 12'nci yüzyıl Selçuklu Dönemi anıtsal mühendislik ve mimarlık başyapıtları arasında. Malabadi Köprüsü, aynı zamanda dünyanın bugüne ulaşan en büyük kemer açıklığına sahip taş kemer köprüsü. Kemerin her iki yanından kervan ve yolcular için iki barınak oda bulunuyor. Üzerinde bulunan insan, güneş ve arslan figürlü kabartmalarıyla da özgün ve dikkat çekici yapılar arasında. Diyarbakır’a yolunuz düşerse burayı görmeden dönmeyin.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Nj5wiNHhQkWouxgI59ktxA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diyarbakır’ın tarihe tanıklık eden bir diğer köprüsü ise Dicle Köprüsü. Kentin Sur ilçesinde Dicle Nehri üzerinde yer alan tarihi köprü halk tarafından “On Gözlü Köprü” olarak bilinir. Mervaniler zamanında hükümdar Nizamüddevle Nasr tarafından yaptırılan köprünün, zaman içinde birçok kez restore edilerek kısmen değiştiği düşünülüyor. Kentin simgesi haline gelen ve en önemli yapıları arasında yer alan bu köprü Silvan veya Mervani isimleriyle de biliniyor. 178 metre uzunluğunda ve 5.6 metre genişliğindeki bu tarihi köprü savaşlarda da daima en çok korunan yapılardan biri. Tarihin izlerini yakından görmek isterseniz Dicle Köprüsü’nü rotanıza ekleyebilirsiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2CcNhYlH0U6x9_zPbv1zDA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Günümüzde Tunca Köprüsü olarak bilinen Ekmekçizade Ahmetpaşa Köprüsü Edirne’nin Odunpazarı ilçesi Tunca nehri üzerinde yer alıyor. 15. yüzyılda Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından yaptırılan köprünün mimarı Sedefkar Mehmet Ağa‘dır. Köprü toplamda 11 ayak ve 10 kemerden oluşuyor. Köprünün bir bölümü ve günümüzde ortada bulunan yazıtlı köşk kısmı su taşkını sonrasında yıkılarak ve 2008 yılında restore edildi. Dikkat çeken mimarisi ve tarihiyle kentin önemli yapıları arasında olan bu köprüyü Edirne’ye giderseniz mutlaka ziyaret etmelisiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-5fv4r75KkqZaykvAJAiUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adana’nın Seyhan Nehri üzerinde yer alan Taş Köprü, dördüncü yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırıldı. Yüzyıllarca Avrupa ile Asya arasında önemli bir köprü oluşturan bu tarihi yapı 319 metre uzunluğunda ve 13 metre yüksekliğinde. Köprünün 21 kemerinden 14’ü hala ayakta. Ortadaki büyük kemerde iki aslan kabartması oldukça dikkat çekici. Taş köprü dünyanın kullanılan en eski köprüsü ünvanıyla da önemli bir yere sahip. Adana (Seyhan) ve Karşıyaka (Yüreğir) yakalarını birleştiren Taş Köprü Adana’nın en önemli simgelerinden. Bu göz alıcı köprüyü Adana’ya yolunuz düşerse mutlaka görmelisiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JZD7zaOql0ezTbOXJjarUA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Justinianus Köprüsü veya Sangarius Köprüsü Sakarya’nın Serdivan ilçesinde yer alıyor. Bizans İmparatoru Justinianus tarafından MS 558-560 yıllarında yaptırılan köprü, 365 metre uzunluğunda ve 9,85 metre genişliğinde. Toplam 12 kemerli olan köprünün batı ucunda tak izi, doğu ucunda apsisli yapı ve köprü ile ilgili tonozlu yapı kalıntıları bulunuyor. Her yıl binlerce turisti ağırlayan Justinianus Köprüsü, erken Bizans Dönemi’nin Anadolu’daki en görkemli anıtsal yapılarından. Justinianus, zamana meydan okuyan mimarisi, önemli geçmişi ve çevresindeki eşsiz doğasıyla seyahat listenize girmeyi hak edecek yerler arasında.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oTVCbtNIlUahVMdqAKvkEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adana’nın Karaisalı ilçesinde yer alan Varda Köprüsü, halk arasında Koca Köprü olarak anılıyor. Osmanlı Hükümdarı 2. Abdülhamit ile Alman İmparatoru Kaiser Wilhem tarafından inşa edilen köprü 99 metre yüksekliğinde ve 172 metre uzunluğunda. Aynı zamanda vadiyi de birbirine bağlamakta. Hatta ”James Bond" serisinin "Skyfall" filminin aksiyon sahnelerinin de çekildiği Varda Köprüsü, çeşitli yerli ve yabancı filme ev sahipliği yapmasıyla da dikkatleri üzerine çekmekte. Alışılmışın dışındaki mimarı yapısı ve virajlı yoluyla özgün yapılar arasında yer alıyor. Ülkemizin tarihsel, kültürel ve doğal zenginlikleri açısından oldukça önemli bir yere sahip kentimiz Adana’ya giderseniz, Varda Köprüsü’nü mutlaka ziyaret etmelisiniz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zs94vZXjpUmCfLKWVy8sIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tarihe tanıklık eden bir başka köprü ise Palu Köprüsü. Türkiye’nin en görkemli köprüleri arasında yer alan köprü, Elazığ'ın Palu ilçesi Murat nehri üzerinde yer alıyor. Köprünün ne zaman yapıldığına dair net bir bilgi bulunmuyor ancak Roma Dönemi’nde inşa edildiği düşünülüyor. Palu Köprüsü, kuruluşu ve kemer şekilleri bakımından Selçuklu dönemi köprülerine de benzetiliyor. Tarihi köprünün Artuklular Dönemi’nde yapıldığı da söylentiler arasında. Köprü, İpek Yolu güzergâhında bulunması nedeniyle eskiden ‘İstanbul'u Bağdat'a bağlayan köprü’ olarak da biliniyor. Turistlerin ve fotoğraf tutkunlarının ilgisini çeken bu köprüyü siz de mutlaka ziyaret etmelisiniz.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arin Gölü&amp;apos;nü mesken tutan flamingolar, fotoğrafçıların kadrajında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/arin-goelunu-mesken-tutan-flamingolar-fotografcilarin-kadrajinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/arin-goelunu-mesken-tutan-flamingolar-fotografcilarin-kadrajinda</guid>
<description><![CDATA[ Bitlis&#039;in Adilcevaz ilçesindeki Arin Gölü&#039;nde 3 ay boyunca konaklayan flamingolar, özellikle doğa tutkunu fotoğrafçıların ilgi odağı oluyor.Adilcevaz&#039;a 35 kilometre uzaklıktaki Arin Gölü, her yıl olduğu gibi bu sene de göçmen kuşların uğrak yeri oldu. Fotoğrafçıların kadrajına aldığı flamingolar, özellikle son yıllarda gölde yoğun görülmeye başlandı. İran&#039;daki Urmiye Gölü&#039;nden göç eden flamingolar, her yıl ağustosta Bitlis&#039;e gelerek Arin&#039;de konaklıyor.3 ay burada kalan flamingolar, havaların soğuması ile Afrika ülkelerine doğru yola çıkıyor. Göldeki flamingolar, çevre il ve ilçelerden gelen fotoğrafçıların da ilgi odağı oluyor.Flamingo güzelliğini fotoğraflamaya geldiklerini belirten Adilcevaz Gazeteciler ve Fotoğrafçılar Derneği (AGFODER) Başkan Yardımcısı Cengiz Velioğlu, &quot;Flamingoların muazzam görüntülerini çekip, bunları arşivlerimize kattık. Burada çok güzel görüntülerle karşılaştık. Bizler için inanılmaz heyecan verici ve şaşırtıcı oldu. Buraya gelen flamingolar, havaların soğumaya başlaması ile birlikte sıcak bölgelere göç ediyor. Tüm doğaseverleri ve fotoğraf tutkunlarını bu güzellikleri görmeye davet ediyoruz&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ub8svTppFUuqlkt5LREwZw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Arin, Gölünü, mesken, tutan, flamingolar, fotoğrafçıların, kadrajında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ub8svTppFUuqlkt5LREwZw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Arin Gölü'nü mesken tutan flamingolar, fotoğrafçıların kadrajında"><p>Bitlis'in Adilcevaz ilçesindeki Arin Gölü'nde 3 ay boyunca konaklayan flamingolar, özellikle doğa tutkunu fotoğrafçıların ilgi odağı oluyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SzLVTG4r1kyCM1plCT1yHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adilcevaz'a 35 kilometre uzaklıktaki Arin Gölü, her yıl olduğu gibi bu sene de göçmen kuşların uğrak yeri oldu. Fotoğrafçıların kadrajına aldığı flamingolar, özellikle son yıllarda gölde yoğun görülmeye başlandı. İran'daki Urmiye Gölü'nden göç eden flamingolar, her yıl ağustosta Bitlis'e gelerek Arin'de konaklıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Wyqc8717SkCA2vfEy8-8mQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>3 ay burada kalan flamingolar, havaların soğuması ile Afrika ülkelerine doğru yola çıkıyor. Göldeki flamingolar, çevre il ve ilçelerden gelen fotoğrafçıların da ilgi odağı oluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5Q9EVS6KDE2Y77LoHAqKjQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Flamingo güzelliğini fotoğraflamaya geldiklerini belirten Adilcevaz Gazeteciler ve Fotoğrafçılar Derneği (AGFODER) Başkan Yardımcısı Cengiz Velioğlu, "Flamingoların muazzam görüntülerini çekip, bunları arşivlerimize kattık. Burada çok güzel görüntülerle karşılaştık. Bizler için inanılmaz heyecan verici ve şaşırtıcı oldu. Buraya gelen flamingolar, havaların soğumaya başlaması ile birlikte sıcak bölgelere göç ediyor. Tüm doğaseverleri ve fotoğraf tutkunlarını bu güzellikleri görmeye davet ediyoruz" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UASvGuL9PkeoZLS8nvpfDw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/j79-CUkzW0OY9Bjg1pl9PA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8Bb0lLiN20ueZBxoIsfn7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/u8wGTzIUoU-645FUBcgz-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MSu_6KjnwEu_KBDxktKhHA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NtFGjIe4pkGony8nVLlvNA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Korku ve heyecanın aynı anda yaşandığı dünyanın en tehlikeli köprüsü: Carrick&amp;amp;A&amp;amp;Rede Rope</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/korku-ve-heyecanin-ayni-anda-yasandigi-dunyanin-en-tehlikeli-koeprusu-carrickarede-rope</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/korku-ve-heyecanin-ayni-anda-yasandigi-dunyanin-en-tehlikeli-koeprusu-carrickarede-rope</guid>
<description><![CDATA[ Kuzey İrlanda, dünyanın en ilginç ve tehlikeli köprülerinden biri olan Carrick-A-Rede Rope köprüsüne ev sahipliği yapıyor.Kuzey İrlanda, dünyanın en ilginç ve tehlikeli köprülerinden biri olan Carrick-A-Rede Rope köprüsüne ev sahipliği yapıyor.20 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğindeki bu halat köprü eşsiz manzarasıyla görenleri kendisine hayran bırakıyor.Ballintoy kasabasının yakınlarındaki Antrim ilçesinde bulunan köprüyü geçmek göründüğü kadar kolay olmuyor. Ancak her yıl binlerce turist bu deneyimi tatmak için köprüyü ziyaret ediyor.
Köprüyü geçme cesaretinde bulunanlar Rathlin Adası&#039;nın ve hatta İskoçya&#039;nın muhteşem manzarasıyla ödüllendiriliyor.Köprünün 350 yılı aşkın bir tarihe sahip olduğu düşünülüyor. Somon balıkçıları tarafından inşa edildiği öngörülen köprü seneler içinde birçok değişime uğradı. Köprü ilk olarak aslında Carrick Adası&#039;na ulaşmanın bir yolu olarak ihtiyaçtan doğdu.1970’li yıllarda sadece bir tırabzan ve çıtalardan oluşan köprü zamanlar halatlarla desteklendi. 2000 yılında, köprü elden geçirildi ve yeni bir köprü inşa edildi ve 10 tonluk bir yük ile test edildi.Carrick-A-Rede Rope köprüsü, her yıl binlerce turisti kendisine çeken turistik bir merkeze dönüştü.Köprünün bulunduğu alan ve çevresi jeoloji florası ve faunası nedeniyle &#039;Özel Bilimsel İlgi Alanı&#039; olarak belirlendi.Köprüyü birbirine bağlayan dağların alt kısmında ise balıkçıların fırtınalı ve sert havalarda barınak olarak kullandıkları mağaralar bulunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mRIYQ31rYEqcNbk_w9TxOQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Korku, heyecanın, aynı, anda, yaşandığı, dünyanın, tehlikeli, köprüsü:, Carrick&amp;A&amp;Rede, Rope</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mRIYQ31rYEqcNbk_w9TxOQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Korku ve heyecanın aynı anda yaşandığı dünyanın en tehlikeli köprüsü: Carrick-A-Rede Rope"><p>Kuzey İrlanda, dünyanın en ilginç ve tehlikeli köprülerinden biri olan Carrick-A-Rede Rope köprüsüne ev sahipliği yapıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-emmevT7OkaNvKi46oErmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kuzey İrlanda, dünyanın en ilginç ve tehlikeli köprülerinden biri olan Carrick-A-Rede Rope köprüsüne ev sahipliği yapıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1kvbYQL9Rk2kkvEA6-7u7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>20 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğindeki bu halat köprü eşsiz manzarasıyla görenleri kendisine hayran bırakıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o4Ytfftnf0aCqOGiShb_cQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ballintoy kasabasının yakınlarındaki Antrim ilçesinde bulunan köprüyü geçmek göründüğü kadar kolay olmuyor. Ancak her yıl binlerce turist bu deneyimi tatmak için köprüyü ziyaret ediyor.
Köprüyü geçme cesaretinde bulunanlar Rathlin Adası'nın ve hatta İskoçya'nın muhteşem manzarasıyla ödüllendiriliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/85ouedGAbUOQV1ndVuVr-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Köprünün 350 yılı aşkın bir tarihe sahip olduğu düşünülüyor. Somon balıkçıları tarafından inşa edildiği öngörülen köprü seneler içinde birçok değişime uğradı. Köprü ilk olarak aslında Carrick Adası'na ulaşmanın bir yolu olarak ihtiyaçtan doğdu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8qgyMgb2REm-oUy_fgxRCg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>1970’li yıllarda sadece bir tırabzan ve çıtalardan oluşan köprü zamanlar halatlarla desteklendi. 2000 yılında, köprü elden geçirildi ve yeni bir köprü inşa edildi ve 10 tonluk bir yük ile test edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bgscsmVkw0C1he8wtoLeUA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Carrick-A-Rede Rope köprüsü, her yıl binlerce turisti kendisine çeken turistik bir merkeze dönüştü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/A1VXmqq12kGoOSfE-sPgXw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Köprünün bulunduğu alan ve çevresi jeoloji florası ve faunası nedeniyle 'Özel Bilimsel İlgi Alanı' olarak belirlendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4fmC3xTD3UG0ejoYL6YnGQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Köprüyü birbirine bağlayan dağların alt kısmında ise balıkçıların fırtınalı ve sert havalarda barınak olarak kullandıkları mağaralar bulunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ExaGNEy6AUWVeIGphDY55Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NginDVIejkeZmVdE2GJpQw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Elazığ’da dev hortum</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/elazigda-dev-hortum</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/elazigda-dev-hortum</guid>
<description><![CDATA[ Elazığ’da yolda, araçların arasında oluşan hortum şaşırttı. Vatandaşların cep telefonuyla kaydettiği hortum, yaklaşık bir dakika sonra dağıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JCuKcMjsUUWN5dtOfDQFkQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Elazığ’da, dev, hortum</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JCuKcMjsUUWN5dtOfDQFkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Elazığ’da dev hortum"><p>Elazığ’da yolda, araçların arasında oluşan hortum şaşırttı. Vatandaşların cep telefonuyla kaydettiği hortum, yaklaşık bir dakika sonra dağıldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yaban keçisi avına 254 bin lira ceza</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yaban-kecisi-avina-254-bin-lira-ceza</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yaban-kecisi-avina-254-bin-lira-ceza</guid>
<description><![CDATA[ Hatay&#039;da koruma altında olan yaban keçisini avlayan kişiye 250 bin lira tazminat ile 4 bin 912 lira idari ceza uygulandı.Hatay&#039;ın İskenderun- Arsuz ilçesindeki Yaban Hayatı Geliştirme Sahası&#039;nda koruma altında bulunan yaban keçisi avı yapıldığı ihbarı üzerine Hatay Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Şube Müdürlüğü, Dörtyol DKMP Şefliği ekipleri ve Arsuz İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri harekete geçti.  Keçi avcısı olduğu belirlenen A.V.&#039;nin evi jandarma tarafından arandı. Aramada 21,8 kilogram yaban keçisi eti ve 1 adet AK-47 piyade tüfeği ele geçirildi.  Gözaltına alınan A.V., yaban keçisi avladığını itiraf etti. A.V.&#039;ye 250 bin lira tazminat ve 4 bin 912 lira idari ceza uygulandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/boG2hyJysUybLEmMsBW9oQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yaban, keçisi, avına, 254, bin, lira, ceza</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/boG2hyJysUybLEmMsBW9oQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yaban keçisi avına 254 bin lira ceza"><p>Hatay'da koruma altında olan yaban keçisini avlayan kişiye 250 bin lira tazminat ile 4 bin 912 lira idari ceza uygulandı.</p>Hatay'ın İskenderun- Arsuz ilçesindeki Yaban Hayatı Geliştirme Sahası'nda koruma altında bulunan yaban keçisi avı yapıldığı ihbarı üzerine Hatay Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Şube Müdürlüğü, Dörtyol DKMP Şefliği ekipleri ve Arsuz İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri harekete geçti.  Keçi avcısı olduğu belirlenen A.V.'nin evi jandarma tarafından arandı. Aramada 21,8 kilogram yaban keçisi eti ve 1 adet AK-47 piyade tüfeği ele geçirildi.  Gözaltına alınan A.V., yaban keçisi avladığını itiraf etti. A.V.'ye 250 bin lira tazminat ve 4 bin 912 lira idari ceza uygulandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın En Uzun Ömürlü Ağaçlarından Biri: Sarv&amp;amp;e Abarqu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-uzun-omurlu-agaclarindan-biri-sarve-abarqu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-uzun-omurlu-agaclarindan-biri-sarve-abarqu</guid>
<description><![CDATA[ İran&#039;ın Yezd eyaletinin Abarkuh şehrinde, doğanın zamana karşı koyan nadir hazinelerinden biri olan Sarv-e Abarqu ya da Zerdüşt Selvisi olarak bilinen tarihi bir selvi ağacı bulunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f46cd2a053d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, Uzun, Ömürlü, Ağaçlarından, Biri:, Sarv&amp;e, Abarqu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bölge halkı tarafından adak ve dilek ağacı olarak kabul edilen bu kadim ağaç, sadece bir doğal varlık değil, aynı zamanda İran'ın kültürel mirasının önemli bir parçası olarak büyük bir değer taşıyor.</p>
<p></p>
<p>Selvi ağacı hakkında pek çok efsane mevcut. Kimilerine göre ağacı, Nuh Peygamber'in oğlu Yafes sulamış, kimilerine göreyse Zerdüşt dikmiş. İran mitolojisi ve halk inanışlarında önemli bir yer tutan bu efsaneler, ağacın tarihsel derinliğini daha da zenginleştiriyor.</p>
<p></p>
<p>İran ajansı ISNA'ya göre bu büyüleyici doğa harikası 4.000 ila 4.500 yaşında ve 25 metre uzunluğunda. Yaşı itibarıyla Mısır piramitleri kadar eski olduğu düşünülen bu ağaç, sadece İran'da değil, dünya çapında da saygı duyulan bir doğa anıtı haline gelmiş durumda.</p>
<p></p>
<p>Yüzyıllara meydan okuyan Sarv-e Abarqu, doğanın gücünü ve tarih boyunca insanlığın ona duyduğu saygıyı yansıtan eşsiz bir simge olarak varlığını sürdürüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karadeniz&amp;apos;in Keşfedilmeyi Bekleyen Yaylaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizin-kesfedilmeyi-bekleyen-yaylalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizin-kesfedilmeyi-bekleyen-yaylalari</guid>
<description><![CDATA[ Karadeniz, doğanın cömertliğinin en güzel örneklerini barındıran bir bölge.  Karadeniz’in yaylaları, sadece bir doğa kaçamağı değil; aynı zamanda kültürel bir yolculuktur. Her köy, her yayla, kendine has bir hikaye taşır. Doğanın bu eşsiz güzellikleriyle dolu coğrafyayı keşfetmek, her seferinde yeni bir deneyim sunuyor. Karadeniz’i ziyaret ettiğinizde, bu gizli cennetleri keşfetmeyi unutmayın! ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2d20e6ba15.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karadenizin, Keşfedilmeyi, Bekleyen, Yaylaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İlk kez bu muhteşem coğrafyaya adım atanlar, yeşilin her tonunu görecek, suların şırıldadığı ormanlarda kaybolacaklar. Eğer bir doğa aşığıysanız, Karadeniz’in yaylaları sizi büyüleyecek.</p>
<h2>Yayla Kültürünün İzinde</h2>
<p>Doğu Karadeniz, yayla kültürü ile tanınan bir bölge. Karadeniz'de yayla kültürü, hala canlı bir şekilde yaşatılıyor; bölge halkı, yaz aylarında yaylalara çıkarak bu kültürü devam ettiriyor.</p>
<h1>Karadeniz'in Huzur Dolu Yaylaları</h1>
<p>Deniz, kum ve güneş tatilinden bir süreliğine uzaklaşmak isteyenler, şehir yaşamının gürültüsünden bunalanlar ve serin derelerle dolu, temiz havada doğanın tadını çıkarmak isteyenler buraya! Karadeniz’in eşsiz yaylalarında huzur bulmaya ne dersin?</p>
<p>Ayder, Pokut, Karagöl, Anzer, Gito ve İkizdere gibi birçok muhteşem yayla seni bekliyor. Bol oksijen depolayabileceğin, Karadeniz mutfağının lezzetleri eşliğinde hayran kalacağın manzaralar seni bekliyor. Hadi, bu doğal cennete doğru yola çıkalım!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d1be76923.jpg" alt=""></p>
<h2>1. Ayder Yaylası, Çamlıhemşin – Rize</h2>
<p>Karadeniz’in en gözde yaylalarından biri olan Ayder, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı. Şehir merkezine yaklaşık 1 saat uzaklıkta, 1350 m yükseklikte yer alan bu yayla, hem yerli hem yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Bungalovlar ve pansiyonlar gibi çeşitli konaklama seçenekleri mevcut. Ladin, kayın ve gürgen ağaçları arasında doğanın keyfini çıkarabilir, şifalı kaplıcalarında dinlenebilirsin. Ayder’i keşfederken bu güzelliklere uğramayı sakın unutma!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d1dbd35c6.jpg" alt=""></p>
<h2>2. Pokut Yaylası, Çamlıhemşin – Rize</h2>
<p>2100 m yükseklikteki Pokut Yaylası, bulutlara dokunma hissi uyandıran manzaralarıyla ünlü. Ahşap evleri ve çam ormanlarıyla kaplı bu yayla, doğa yürüyüşü sevenler için mükemmel bir nokta. Sal Yaylası’na 3-4 km, Hazindak Yaylası’na ise 15 km uzaklıkta. Pokut’un serin rüzgarlarıyla dolu yeşil doğasında huzurlu bir tatil için yola çık!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d21057492.jpg" alt=""></p>
<h2>3. Karagöl Yaylası, Borçka – Artvin</h2>
<p>Artvin’in Borçka ilçesinde bulunan Karagöl Yaylası, heyelan sonucu oluşmuş Karagöl ile dikkat çekiyor. 27 km mesafede olan bu yayla, kamp tutkunları ve vahşi hayvan fotoğrafçıları için ideal bir yer. Farklı bir doğa deneyimi için Artvin Otelleri’nden birini seçerek Karagöl’e git!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d20f838a1.jpg" alt=""></p>
<h2>4. Anzer Yaylası, İkizdere – Rize</h2>
<p>Anzer balı ile ünlü Anzer Yaylası, Rize’nin İkizdere ilçesinde bulunuyor. 2105 m yükseklikte, temiz havası ve çeşit çeşit çiçekleriyle huzur dolu bir atmosfer sunuyor. Doğa yürüyüşü yapabilir, yamaç paraşütü deneyimleyebilirsin. Anzer’i ziyaret ederken balını tatmayı unutma!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d28e44cc5.jpg" alt=""></p>
<h2>5. Gito Yaylası, Rize</h2>
<p>2400 m yüksekliğindeki Gito Yaylası, yeşil ve mavinin buluştuğu harika bir manzara sunuyor. Zil Kale’yi ziyaret ederek tarihi bir yolculuğa da çıkabilirsin. Fırtına Deresi’nin üzerindeki bu yayla, doğanın tüm güzelliklerini keşfetmek için mükemmel bir adres.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d2d90f40f.jpg" alt=""></p>
<h2>6. İkizdere Yaylası – Rize</h2>
<p>İkizdere Yaylası, dereleri ve bol oksijeniyle huzur dolu bir tatil imkanı sunuyor. Kaçkar Dağları’nın eteklerinde yer alan bu yayla, doğa ile baş başa kalmak isteyenler için ideal. Ayder Yaylası ile arasında yaklaşık 2 saatlik bir mesafe var.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d335c6d10.jpg" alt=""></p>
<h2>7. Kiraz Yaylası, Maçka – Trabzon</h2>
<p>Maçka’nın Gürgenağaç Köyü’nden 7 km ilerlediğinde Kiraz Yaylası seni bekliyor. 1850 m yükseklikteki bu yaylada konaklama seçenekleri mevcut. Ayrıca, çim kayağı yapabilir veya Ayeser Şenlikleri’ne katılabilirsin.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d20e8686f.jpg" alt=""></p>
<h2>8. Elevit Yaylası, Çamlıhemşin – Rize</h2>
<p>1800 m yükseklikte bulunan Elevit Yaylası, Fırtına Vadisi’ni geçip Çat Vadisi’ne ulaştığında karşına çıkıyor. Dilersen burada kamp yapabilir veya konaklama seçeneklerinden birini tercih edebilirsin. Ağustos ayında ziyaret etmeyi öneririz!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d20d79236.jpg" alt=""></p>
<h2>9. Perşembe Yaylası, Aybastı – Ordu</h2>
<p>1500 m yükseklikteki Perşembe Yaylası, gölü ve doğal menderesleriyle dikkat çekiyor. Safari, kamp ve yamaç paraşütü gibi etkinliklerle dolu bu yaylada keyifli zaman geçirebilirsin. Ordu Otelleri’nden konaklama seçeneklerini incelemeyi unutma!</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2d455341ef.jpg" alt=""></p>
<h2>10. Kafkasör Yaylası</h2>
<p>Artvin şehir merkezine 20 dakika mesafedeki Kafkasör Yaylası, 1250 m yüksekliği ile etkileyici manzaralar sunuyor. Cıskaro, Acısu ve Yalnızhasan sularının şifalı olduğu söyleniyor. Burada doğanın tadını çıkarabilirsin.</p>
<h2>Mutlaka Yapman Gerekenler</h2>
<p>Karadeniz’in güzelliklerini keşfetmek için doğru adresleri sıraladık. Gittiğin yaylada mutlaka:</p>
<ul>
<li>Güneşin doğuşuna tanıklık et!</li>
<li>Uzun doğa yürüyüşlerine çık!</li>
<li>Bol bol fotoğraf çek, bu huzuru hatırla!</li>
<li>Yıldızlarla dolu gökyüzünün tadını çıkar!</li>
<li>Bu eşsiz manzaralar eşliğinde çayını iç!</li>
</ul>
<p>Karadeniz’in yaylaları, sadece doğal güzellikler sunmakla kalmıyor; aynı zamanda kültürel bir yolculuk da sağlıyor. Her yayla, kendine özgü hikayeler barındırıyor. Bu gizli cennetleri keşfetmek, her ziyaretinde yeni bir deneyim sunuyor. Karadeniz’i ziyaret ettiğinde bu muhteşem yaylaları keşfetmeyi sakın unutma! </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ulubey Kanyonu: Anadolu’nun Gizli Cenneti Uşak’ta Doğa ve Tarihin Buluşma Noktası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ulubey-kanyonu-anadolunun-gizli-cenneti-usakta-doga-ve-tarihin-bulusma-noktasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ulubey-kanyonu-anadolunun-gizli-cenneti-usakta-doga-ve-tarihin-bulusma-noktasi</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu, yalnızca kültürel zenginliğiyle değil, aynı zamanda doğanın sunduğu eşsiz manzaralarla da öne çıkıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2cc2a56258.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ulubey, Kanyonu:, Anadolu’nun, Gizli, Cenneti, Uşak’ta, Doğa, Tarihin, Buluşma, Noktası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uşak ilinde yer alan Ulubey Kanyonu, bu coğrafyanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Derinliği ve genişliği ile hayranlık uyandıran bu kanyon, keşfedilmeyi bekleyen bir doğa harikasıdır. Yalnızca yerel halkın değil, dünya genelinden gelen gezginlerin de ilgisini çeken Ulubey Kanyonu, Anadolu'nun doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihî zenginlikleriyle de ziyaretçilerini büyülüyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cc31774b1.jpg" alt=""></p>
<h2>Derinliklerin Sırrı: Ulubey Kanyonu’nun Oluşumu</h2>
<p>Ulubey Kanyonu, Büyük Menderes Grabeni'nin çökmesi sonucunda oluşmuş bir doğa şekli olarak dikkat çekiyor. Kanyonun derinliklerinden akan Ulubey ve Banaz çayları, yıllar içinde bu muazzam yapıyı şekillendirmiştir. Kumtaşı ve granit gibi çeşitli kayaçların bir araya geldiği bu kanyon, yer yer 200 metreyi bulan derinliğiyle ziyaretçilerine gerçeküstü manzaralar sunuyor. Kanyonun oluşturduğu eşsiz ekosistem, flora ve fauna açısından da zengin bir yapıdadır.</p>
<p></p>
<h2>Macera Dolu Aktiviteler</h2>
<p>Ulubey Kanyonu, doğaseverler için birçok aktivite seçeneği sunuyor. Trekking ve doğa yürüyüşleri yaparak bu eşsiz doğal yapıyı keşfedebilir, bölgedeki kamp alanlarında konaklayarak doğanın keyfini çıkarabilirsiniz. Ziyaretçiler için en unutulmaz deneyimlerden biri, kanyonun 150 metre yüksekliğindeki cam terasında manzaranın tadını çıkarmaktır. 135 metrekarelik bu teras, ayaklarınızın altında uzanan derin vadinin büyüleyici görüntüsünü sunuyor.</p>
<p>Yüksek noktalara ulaşmak isteyenler için bayrak dikili tepesi, etkileyici bir manzara sunan bir diğer noktadır. Buraya yapılan tırmanış, ziyaretçileri kanyonun göz alıcı manzarasıyla buluşturuyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cc2d0fdf3.jpg" alt=""></p>
<h2>Tarihin İzinde</h2>
<p>Ulubey Kanyonu sadece doğal güzellikleri ile değil, aynı zamanda tarihî kalıntılarıyla da zengin bir bölgedir. Sülümenli Köyü'nde bulunan Blaundus Antik Kenti, Hıristiyanlık tarihinin önemli noktalarından biri olarak ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Ayrıca, Pepouza Antik Kenti, Montanizm tarikatının merkezi olarak biliniyor ve bu bölgedeki tarihi dokunun bir parçası.</p>
<p>Kanyon içerisinde yer alan Clandras Su Kemeri, geçmişin izlerini günümüze taşıyan önemli yapılar arasında. Ulubey Kanyonu’nu ziyaret ettiğinizde, hem doğanın hem de tarihin iç içe geçtiği bir deneyim yaşayacaksınız.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cc29784a1.jpg" alt=""></p>
<h2>Ekoturizm Potansiyeli</h2>
<p>Ulubey Kanyonu, son yıllarda doğa fotoğrafçıları ve macera tutkunları için popüler bir destinasyon haline geldi. Kanyonun sunduğu zengin ekosistem ve muhteşem manzaralar, bölgedeki ekoturizmin gelişmesine katkı sağlıyor. Macera Park gibi alanlar, ekstrem spor meraklıları için cazip seçenekler sunarken, kamp ve karavan alanları da doğaseverleri ağırlıyor.</p>
<p>Uşak’a özgü yöresel halı ve kilim satış noktaları, yöresel lezzetlerin tadına varabileceğiniz kafe ve restoranlar da kanyon ziyaretinin vazgeçilmezleri arasında. Ayrıca, Ulubey Kanyonu, lavanta bahçeleri gibi diğer doğal güzelliklere de oldukça yakın konumda bulunuyor.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2cc2fdfbdb.jpg" alt=""></p>
<h2>Sonuç</h2>
<p>Uşak ilindeki Ulubey Kanyonu, hem doğal güzellikleri hem de tarihî zenginlikleri ile Anadolu'nun keşfedilmeyi bekleyen bir cenneti olarak öne çıkıyor. Doğayla iç içe bir deneyim yaşamak, heyecan verici aktivitelerde bulunmak ve tarihin derinliklerine yolculuk etmek isteyenler için Ulubey Kanyonu, seyahat listenizde mutlaka yer alması gereken bir destinasyon. Her adımda yeni bir keşif, her köşede bir sürpriz sizleri bekliyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihin İçinden Bulutlara Doğru: Romanya Karpat Dağları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihin-icinden-bulutlara-dogru-romanya-karpat-daglari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihin-icinden-bulutlara-dogru-romanya-karpat-daglari</guid>
<description><![CDATA[ Karpat Dağları, Avrupa’nın ikinci büyük sıradağlarını oluştururken, Romanya’da konumlanan bölümü, doğası, manzaraları ve yerel halklarının kendine has kültürleriyle keşfedilmeyi bekleyen bir hazine sunmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f2c61c57446.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihin, İçinden, Bulutlara, Doğru:, Romanya, Karpat, Dağları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c6268936b.jpg" alt=""></p>
<p>Doğu Avrupa’nın kalbinde, Çekya’dan Romanya’ya kadar uzanan 1500 kilometrelik bir alanı kapsayan bu dağlar, jeolojik olarak Alpler’den daha eski bir tarihe sahiptir. Bratislava’dan başlayıp Tuna Nehri civarında Demirkapı’da sona eren Karpatlar, biçim olarak içbükey bir yay şeklinde Macaristan’ın sınırlarını belirlerken, ekosistem anlamında da büyük bir zenginliğe ev sahipliği yapar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c62568ebf.jpg" alt=""></p>
<h2>Ekosistem ve Biyoçeşitlilik</h2>
<p>Karpat Dağları, farklı iklim ve bitki örtüsü ile zengin bir ekosisteme sahiptir. Bu dağların zengin florası ve faunası, Avrupa’nın en geniş tilki, boz ayı, vaşak ve dağ keçisi popülasyonlarını barındırmaktadır. Karpatlar, doğanın heybetini, güzelliklerini ve yerel kültürlerin ilgi uyandıran yaşamlarını keşfetmek isteyen gezginler için bir cennet niteliğindedir. Doğal güzellikleriyle birlikte, Karpat Dağları, birçok aktiviteye de ev sahipliği yapar; trekking, dağ bisikleti ve vahşi yaşam gözlemi gibi doğa aktiviteleri için ideal bir ortam sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c623aaa9a.jpg" alt=""></p>
<h2>Tarih ve Kültürel Zenginlik</h2>
<p>Karpat Dağları, ismini geçmişte Romanya ve Moldova’da yaşayan Dakyalı Carpi halkından almış olabilir. Bu bölgedeki tarihî kalıntılar, el değmemiş ormanlar, mineral açısından zengin su kaynakları ve kaplıcalar, bu coğrafyanın göz alıcı doğasını şekillendirmiştir. Orta Çağ’dan günümüze kadar gelmiş olan otantik kültürler, Sakson kasabaları, kaleler ve özgün mimari ile Karpatlar, tarihin derin izlerini taşımaktadır. Bu açıdan Romanya, Karpatlar’ın en güzel bölgelerinden biridir ve 250 bin hektarlık ormanlık alanı ile doğa tutkunlarını cezbetmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c621689c0.jpg" alt=""></p>
<h2>Drakula’nın İlhamı</h2>
<p>Karpat Dağları, özellikle Bram Stoker’ın “Drakula” eserinin ilham kaynağı olmasıyla da tanınmaktadır. Transilvanya Platosu’nun zirvelerine bakarak yazıldığı rivayet edilen bu eser, bölgenin mistik atmosferini gözler önüne serer. Tarihin etkileyici derinliği ve zirvelerin büyüleyici görkemi, ziyaretçilerin bu coğrafyanın gizemini daha iyi anlamasına yardımcı olur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c620146ce.jpg" alt=""></p>
<h2>Doğa ve Kültür Etkileşimi</h2>
<p>Romanya Karpatları’nda, doğayı keşfetmenin yanı sıra çeşitli tabiat parkları ve milli parklar da bulunmaktadır. Apuseni Tabiat Parkı, yer altı zenginlikleri ve tarihî kalıntılarıyla dikkat çekerken, Piatra Craiului Millî Parkı da, biyoçeşitliliği ve tırmanış rotalarıyla maceraperestler için cazip bir destinasyondur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c699729fd.jpg" alt=""></p>
<p>Braşov, Orta Çağ mimarisi ve Sakson tarihini yansıtan yapılarıyla Karpat Dağları’nın kültürel zenginliğini tanımak için harika bir başlangıç noktasıdır. Black Church, Braşov Kalesi ve çeşitli müzeleriyle ziyaretçilerini kendine çeker. Bu küçük kent, hem tarihi hem de doğal güzellikleri ile unutulmaz bir deneyim sunar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c61b4abd8.jpg" alt=""></p>
<h2>Geleneksel Yaşam ve Misafirperverlik</h2>
<p>Karpatlar’ın eteklerinde yer alan küçük köyler, geçmişten günümüze korudukları gelenekleriyle misafirperverliğin bir simgesi haline gelmiştir. Yerel el sanatları, yöresel giysiler ve somut kültürel zenginlikler, bu köylerin ruhunu oluşturmaktadır. Romanya Karpatları’nda doğanın sunduğu güzelliklerin yanı sıra, bu yerlerdeki insanlar da tarih boyunca geleneklerini sürdürerek ziyaretçilerini ağırlamaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c6cbe9fa8.jpg" alt=""></p>
<h2>Sonuç</h2>
<p>Karpat Dağları, yalnızca doğal güzellikleri değil, aynı zamanda tarihi ve kültürel zenginlikleri ile de keşfedilmeyi bekleyen bir bölgedir. Doğa, insan ve tarih, bu dağların arasında iç içe geçmiş bir şekilde hayat bulmaktadır. Romanya’nın bu eşsiz köşesi, doğayla iç içe bir yaşam alanı sunarak ziyaretçilerine unutulmaz anılar vadetmektedir. Bu nedenle, macera dolu bir seyahat için Karpat Dağları’nı keşfetmek, her gezginin ajandasında yer almalıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f2c6cacd0c0.jpg" alt=""></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rahatlatan Doğa ve Manzara Resimleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rahatlatan-doga-ve-manzara-resimleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rahatlatan-doga-ve-manzara-resimleri</guid>
<description><![CDATA[ Doğanın sunduğu güzellikler, sadece gözlere hitap etmekle kalmaz, aynı zamanda ruhu da dinlendirir. Doğa manzaralarının sakinliği ve huzuru, günlük hayatın stresi içinde kaybolan zihinler için adeta bir terapi gibidir. Dağların ihtişamı, ormanların yeşilliği, sakin denizler ve güneşin batış anı gibi doğa resimleri, bulunduğunuz ortamı güzelleştirirken, aynı zamanda zihinsel dinginlik sağlar. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f1dc9690c44.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rahatlatan, Doğa, Manzara, Resimleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Doğanın sunduğu güzellikler, sadece gözlere hitap etmekle kalmaz, aynı zamanda ruhu da dinlendirir. Doğa manzaralarının sakinliği ve huzuru, günlük hayatın stresi içinde kaybolan zihinler için adeta bir terapi gibidir. Dağların ihtişamı, ormanların yeşilliği, sakin denizler ve güneşin batış anı gibi doğa resimleri, bulunduğunuz ortamı güzelleştirirken, aynı zamanda zihinsel dinginlik sağlar.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zeytin Ağaçlarının Gizli Koruyucusu: Karatavuklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/zeytin-agaclarinin-gizli-koruyucusu-karatavuklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/zeytin-agaclarinin-gizli-koruyucusu-karatavuklar</guid>
<description><![CDATA[ Zeytin Ağaçlarının Gizemli Yolculuğu: Doğada Karatavukların Rolü

Belki dikkatinizi çekmiştir; yere attığınız zeytin çekirdeklerinden hiçbirinin çimlenmediğini gözlemlemişsinizdir. Peki, zeytin tohumları neden bu şekilde çimlenmiyor? Çevremizdeki zeytin ağaçları nasıl ortaya çıkıyor?

Zeytin, odunsu yapısıyla bilinen sert bir meyvedir. Bu sertlik, zeytinin içindeki çekirdeği de etkiler. Zeytin çekirdekleri oldukça sert bir kabukla çevrilidir ve içerisindeki fideciklerin bu kabuğu kıracak gücü yoktur. Dolayısıyla, yediğimiz zeytinlerin çekirdeklerini toprağa attığımızda, bu çekirdeklerden bir zeytin ağacı yetişmez. Peki, doğada bu süreç nasıl işler?

Doğada zeytin meyvelerinin sadece insanlar tarafından tüketilmediğini söylemekte fayda var. Zeytini çok seven başka bir canlı daha var: Karatavuk (Turdus merula) adı verilen küçük, siyah kuşlar. Karatavuklar, zeytin meyvelerine düşkünlükleriyle tanınır. Yaklaşık 24-25 cm uzunluğunda olan bu kuşlar, simsiyah tüyleri ve sarımsı gagalarıyla dikkat çekerler. Zeytin meyvesini bir çırpıda yutan karatavuklar, meyvenin etli kısmını sindirir, ancak sert çekirdeğini sindiremezler. Sindiremedikleri bu çekirdekleri dışkılarıyla dışarı atarlar.

İlginç bir şekilde, yalnızca karatavukların sindirim sisteminden geçmiş olan zeytin çekirdekleri toprağa düştüğünde çimlenebilir. Bunun nedeni, karatavukların kursaklarında bulunan küçük taşlar ve güçlü mide asitlerinin zeytin çekirdeğinin sert kabuğunu inceltip yumuşatmasıdır. Bu süreç, çekirdeğin toprağa düştüğünde kolayca filizlenmesini sağlar. Böylece karatavukların sayesinde, doğada yeni zeytin ağaçları ortaya çıkar.

Bu doğal süreç, karatavukları zeytin ağaçları için çok önemli bir hale getirir. Ancak karatavuklar avlanır ve nesilleri tükenirse, bu süreç de kesintiye uğrar. Karatavukların yok olması, yeni zeytin ağaçlarının gelişemeyeceği ve uzun vadede zeytin ağaçlarının da tehlike altına gireceği anlamına gelir.

Sonuç olarak, zeytin ağaçlarının varlığı büyük ölçüde karatavukların hayatta kalmasına bağlıdır. Zeytin ağaçlarının korunması için doğadaki bu ince dengeyi bozmamak, karatavukların yaşam alanlarını korumak ve onların doğal döngüdeki yerini anlamak büyük önem taşır. Bu kuşlar, zeytinlerin gerçek dostu ve ağaçların geleceği için vazgeçilmez bir role sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66f0f019a8026.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Zeytin, Ağaçlarının, Gizli, Koruyucusu:, Karatavuklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Zeytin Ağaçlarının Gizemli Yolculuğu: Doğada Karatavukların Rolü</h3>
<p></p>
<p>Belki dikkatinizi çekmiştir; yere attığınız zeytin çekirdeklerinden hiçbirinin çimlenmediğini gözlemlemişsinizdir. Peki, zeytin tohumları neden bu şekilde çimlenmiyor? Çevremizdeki zeytin ağaçları nasıl ortaya çıkıyor?</p>
<p></p>
<p>Zeytin, odunsu yapısıyla bilinen sert bir meyvedir. Bu sertlik, zeytinin içindeki çekirdeği de etkiler. Zeytin çekirdekleri oldukça sert bir kabukla çevrilidir ve içerisindeki fideciklerin bu kabuğu kıracak gücü yoktur. Dolayısıyla, yediğimiz zeytinlerin çekirdeklerini toprağa attığımızda, bu çekirdeklerden bir zeytin ağacı yetişmez. Peki, doğada bu süreç nasıl işler?</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f0f01b7ad7e.jpg" alt=""></p>
<p>Doğada zeytin meyvelerinin sadece insanlar tarafından tüketilmediğini söylemekte fayda var. Zeytini çok seven başka bir canlı daha var: Karatavuk (Turdus merula) adı verilen küçük, siyah kuşlar. Karatavuklar, zeytin meyvelerine düşkünlükleriyle tanınır. Yaklaşık 24-25 cm uzunluğunda olan bu kuşlar, simsiyah tüyleri ve sarımsı gagalarıyla dikkat çekerler. Zeytin meyvesini bir çırpıda yutan karatavuklar, meyvenin etli kısmını sindirir, ancak sert çekirdeğini sindiremezler. Sindiremedikleri bu çekirdekleri dışkılarıyla dışarı atarlar.</p>
<p></p>
<p>İlginç bir şekilde, yalnızca karatavukların sindirim sisteminden geçmiş olan zeytin çekirdekleri toprağa düştüğünde çimlenebilir. Bunun nedeni, karatavukların kursaklarında bulunan küçük taşlar ve güçlü mide asitlerinin zeytin çekirdeğinin sert kabuğunu inceltip yumuşatmasıdır. Bu süreç, çekirdeğin toprağa düştüğünde kolayca filizlenmesini sağlar. Böylece karatavukların sayesinde, doğada yeni zeytin ağaçları ortaya çıkar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f0f01a8ef80.jpg" alt=""></p>
<p>Bu doğal süreç, karatavukları zeytin ağaçları için çok önemli bir hale getirir. Ancak karatavuklar avlanır ve nesilleri tükenirse, bu süreç de kesintiye uğrar. Karatavukların yok olması, yeni zeytin ağaçlarının gelişemeyeceği ve uzun vadede zeytin ağaçlarının da tehlike altına gireceği anlamına gelir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, zeytin ağaçlarının varlığı büyük ölçüde karatavukların hayatta kalmasına bağlıdır. Zeytin ağaçlarının korunması için doğadaki bu ince dengeyi bozmamak, karatavukların yaşam alanlarını korumak ve onların doğal döngüdeki yerini anlamak büyük önem taşır. Bu kuşlar, zeytinlerin gerçek dostu ve ağaçların geleceği için vazgeçilmez bir role sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gümeli Porsuğu: Türkiye&amp;apos;nin ve Dünyanın En Yaşlı Ağaçlarından Biri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gumeli-porsugu-turkiyenin-ve-dunyanin-en-yasli-agaclarindan-biri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gumeli-porsugu-turkiyenin-ve-dunyanin-en-yasli-agaclarindan-biri</guid>
<description><![CDATA[ Zonguldak&#039;ın Alaplı ilçesindeki Gümeli köyünde bulunan porsuk ağacı, 4112 yaşını aşan ömrüyle hem Türkiye&#039;nin hem de dünyanın en yaşlı ağaçlarından biri olarak kabul ediliyor. Bu eşsiz ağaç, bilim insanları ve doğa severler için büyük bir ilgi odağı. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66eb1013518fd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gümeli, Porsuğu:, Türkiyenin, Dünyanın, Yaşlı, Ağaçlarından, Biri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın En Yaşlı Ağaçlarından Biri: Zonguldak Gümeli'deki Porsuk Ağacı</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca doğa, zamanın sessiz tanığı olmuştur. Ancak bazı canlılar, insan yaşamının kısalığını bize hatırlatacak kadar uzun süre hayatta kalmayı başarmıştır. Zonguldak’ın Gümeli Köyü’nde bulunan 4112 yaşındaki Porsuk Ağacı (Taxus Baccata) bunlardan biridir. Yazının icat edildiği dönemlerde genç bir fidan olan bu ağaç, insanlık tarihine ışık tutarcasına zamana meydan okumuştur.</p>
<p></p>
<p>Bu kadim ağaç, sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda dünyanın da en yaşlı ağaçlarından biri olarak kabul edilmektedir. Henüz para icat edilmemişken, Porsuk Ağacı köklerini derinlere salmış ve insanlığın gelişimine tanıklık etmiştir. Bu yaşlı ağaç, 2016 yılında yapılan bilimsel incelemelerle yaşı tescil edilmiş ve dünya genelinde en yaşlı dördüncü ağaç olarak kayıtlara geçmiştir.</p>
<p></p>
<p>Gümeli Porsuğu'nun Tarihi ve Önemi</p>
<p>Porsuk ağacı, dayanıklılığı ve uzun yaşamı ile bilinen bir ağaç türüdür. Doğal olarak çok uzun süre yaşayabilen bu türün Gümeli’deki örneği, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın da en eski canlılarından biri olarak dikkat çekmektedir. Türkiye’deki doğal yaşamın korunmasına ve biyoçeşitliliğin önemine işaret eden bu ağaç, çevresindeki ekosistemi destekleyerek orman ekolojisi açısından büyük bir değer taşımaktadır.</p>
<p></p>
<p>Gümeli Tabiat Anıtı olarak ilan edilen bölge, Porsuk Ağacı’nın korunması için özel bir statüye sahiptir. Bu sayede, hem yerel halkın hem de turistlerin ilgisini çeken ağaç, çevresindeki doğal zenginliklerle birlikte bir ekoturizm merkezi haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Zamanın Sessiz Tanığı</p>
<p>4112 yaşındaki Porsuk Ağacı, insan yaşamının ne kadar kısa ve geçici olduğunu düşündürür. Tarih boyunca birçok medeniyet yükselip düşerken, bu ağaç sessizce varlığını sürdürmüş ve adeta zamanı aşmıştır. Binlerce yıl önce dikilen bu fidan, günümüzde hala yaşamaya devam ederek insanlara doğanın gücünü ve direncini göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>Ağaçlar, yalnızca oksijen üreten canlılar değil, aynı zamanda tarihin derinliklerine kök salan, dünyadaki yaşam döngüsünün birer parçasıdır. Zonguldak’ın Gümeli Köyü'ndeki bu kadim Porsuk Ağacı, tarih boyunca yaşanan her olayı köklerinde biriktirmiş, yaşanan her değişimi dallarıyla göğüslemiştir.</p>
<p></p>
<p>Doğal Mirasın Korunması</p>
<p>Dünyanın en yaşlı dördüncü ağacı olan bu Porsuk Ağacı, yalnızca bir doğal güzellik değil, aynı zamanda korunması gereken bir mirastır. Doğal ve tarihi mirasın gelecek kuşaklara aktarılması, hem çevre bilincinin artması hem de doğanın korunması açısından büyük önem taşır.</p>
<p></p>
<p>Bu yaşlı ağacın ömrü boyunca ayakta kalabilmesi, doğanın sunduğu benzersiz bir armağandır. Doğal yaşamın korunması ve bu tür ağaçların tahrip edilmemesi, sadece Türkiye için değil, tüm dünya için bir sorumluluktur.</p>
<p></p>
<p>Zonguldak’ın Gümeli Köyü'ndeki 4112 yaşındaki Porsuk Ağacı, zamana meydan okuyan ve insanlık tarihine sessizce tanıklık eden bir doğa harikasıdır. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın önemli bir doğal mirası olan bu ağaç, yaşamın geçici olduğunu hatırlatan bir sembol olarak ayakta kalmaya devam ediyor. Doğanın gücüne ve direncine saygı duymak, bu tür mirasları koruyarak gelecek nesillere aktarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.</p>
<p>Neden Bu Kadar Özel?</p>
<p> * Yaşı: 4112 yıllık ömrüyle insan ömrünün ne kadar kısa olduğunu gözler önüne seriyor.</p>
<p> * Boyutu ve Görünümü: Zamanın izlerini taşıyan gövdesi ve dallarıyla görsel bir şölen sunuyor.</p>
<p> * Bilimsel Değer: Ağacın yaş halkaları incelenerek iklim değişiklikleri ve tarihsel süreçler hakkında önemli bilgiler elde ediliyor.</p>
<p> * Tabiat Anıtı: 2008 yılında tabiat anıtı ilan edilerek koruma altına alındı.</p>
<p>Gümeli Porsuğu Neden Önemli?</p>
<p> * Doğal Miras: Binlerce yıldır ayakta kalmayı başaran bu ağaç, doğal bir miras olarak kabul ediliyor.</p>
<p> * Ekosistem: Çeşitli canlı türlerine ev sahipliği yaparak ekosistemin dengesini sağlıyor.</p>
<p> * Turizm Potansiyeli: Bölgeye gelen yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekerek turizme katkı sağlıyor.</p>
<p>Gümeli Porsuğu'nu Ziyaret</p>
<p>Gümeli köyüne giderek bu eşsiz ağacı yakından görebilir, doğanın gücüne tanıklık edebilirsiniz. Ancak, ağacın korunması için belirlenen kurallara uymanız ve çevreye zarar vermemeniz önemlidir.</p>
<p>Gümeli Porsuğu Hakkında Daha Fazla Bilgi</p>
<p> * Bilimsel Çalışmalar: Ağacın yaşı ve özellikleri hakkında yapılan bilimsel çalışmalar devam ediyor.</p>
<p> * Koruma Çalışmaları: Ağacın ve çevresinin korunması için çeşitli projeler yürütülüyor.</p>
<p> * Ziyaret Bilgileri: Gümeli köyüne ulaşım ve konaklama seçenekleri hakkında bilgi almak için yerel turizm ofisleriyle iletişime geçebilirsiniz.</p>
<p>Gümeli porsuğu, Türkiye'nin doğal zenginlikleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bu eşsiz ağacı korumak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin görevidir.</p>
<p>Eğer Gümeli porsuğu hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, aşağıdaki kaynaklardan faydalanabilirsiniz:</p>
<p> * Zonguldak Valiliği: http://www.zonguldak.gov.tr/dunyanin-en-yasli-porsuk-agaci-gumeli-porsugu</p>
<p> * Kültür Portalı: https://kulturportali.gov.tr/turkiye/zonguldak/gezilecekyer/gumeli-tabiat-alani</p>
<p>#GümeliPorsuğu #Zonguldak #Doğa #Ağaç #TabiatAnıtı #Türkiye</p>
<p>Bu içerik hakkında sorularınız varsa lütfen çekinmeden sorun.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğu Akdeniz&amp;apos;de Tropikalleşme Süreci Hızlanıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-akdenizde-tropikallesme-sureci-hizlaniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-akdenizde-tropikallesme-sureci-hizlaniyor</guid>
<description><![CDATA[ Doğu Akdeniz&#039;deki tropikalleşme süreci, artan hava sıcaklıkları ve deniz suyu ısınması nedeniyle hız kazanıyor. Bölgedeki sıcak hava dalgaları, deniz yüzeyi sıcaklıklarını artırarak tür değişim sürecini tetikliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e9da5c17a95.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğu, Akdenizde, Tropikalleşme, Süreci, Hızlanıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> Özellikle Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla başlayan tropikalleşme, deniz suyu sıcaklıklarının yükselmesiyle ivme kazanmış durumda.</p>
<p></p>
<p>Mersin Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi İşleme Teknolojisi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Deniz Ayas, deniz yüzeyi sıcaklıklarının yükselmesinin, 0-25 metre derinliklerde yüksek ısınmalara yol açtığını belirtti. Bu değişikliklerin, Posidonia oceanica gibi deniz çayırları, makro algler, süngerler ve mercanlar gibi habitat oluşturan canlıların ölümlerine veya popülasyon daralmalarına neden olduğunu ifade etti. Bu türlerin, diğer birçok tür için üreme, beslenme ve saklanma alanları sağladığını vurgulayan Ayas, bu canlı gruplarının biyoçeşitlilik için kritik öneme sahip olduğunu söyledi.</p>
<p></p>
<p>Prof. Ayas, Akdeniz'in tropikalleşmesine ve değişmesine dikkat çekti. İndo-Pasifik kökenli türlerin, Süveyş Kanalı aracılığıyla 100 yılı aşkın süredir Akdeniz’e girdiğini belirten Ayas, sıcak hava akımlarının deniz yüzeyi sıcaklıklarını artırarak tür göçlerini hızlandırdığını ifade etti. Deniz suyu sıcaklıklarındaki anormal artışların, yeni egzotik ve tropik türlerin ortaya çıkmasına yol açtığını söyledi.</p>
<p></p>
<p>Ayas, Akdeniz'in değişmeye devam edeceğini ve bu sürecin, deniz çayırları, mercanlar ve diğer habitat oluşturan türlerin azalmasına neden olacağını öngördü. Özellikle kıyı zonunda yer alan bu türlerin sıcaklıktan etkilendiğini ve popülasyonlarının daraldığını vurguladı. Bu durumun, bölgedeki ekosistem dengesi üzerinde uzun vadeli etkiler yaratabileceği öngörülüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyanın En Eski ve En Derin Türk Gölü; BAYKAL</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-eski-ve-en-derin-turk-goelu-baykal</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-en-eski-ve-en-derin-turk-goelu-baykal</guid>
<description><![CDATA[ Baykal Gölü, Türk tarihi, kültürü ve dilinin ilklerinin şekillendiği önemli bir bölge olarak bilinir. Hem doğal güzellikleri hem de tarihsel önemi açısından büyük bir değer taşır. Şimdi bu eşsiz göl hakkında daha kapsamlı ve detaylı bilgiler sunalım; ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e73bd7643ef.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:52:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyanın, Eski, Derin, Türk, Gölü, BAYKAL</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Baykal Gölü, hem derinliği hem de tarihsel önemi ile dünya üzerinde benzersiz bir konumda yer almaktadır. Sibirya'nın kalbinde bulunan bu göl, hem coğrafi hem de kültürel açıdan büyük bir öneme sahiptir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73bd90b3ef.jpg" alt=""></p>
<p>Baykal Gölü, sadece dünya üzerindeki en derin göl değil, aynı zamanda Türk tarihinin ilk izlerinin bulunduğu bir yer olarak da dikkat çeker. Türk kültürü ve dilinin kökenlerinin bu gölde şekillendiği, gölde balıkçılığın yapıldığı ve bölge halkının geçimini buradan sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Bu tarihi bağlar, Baykal Gölü'nün kültürel ve doğal mirasını daha da zenginleştirmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73bf8d102f.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Geolojik Özellikler ve Oluşum Süreci</strong></h3>
<p></p>
<p>Baykal Gölü, yaklaşık 1.642 metreye kadar derinliği ile dünyanın en derin gölü olarak tanınır. Uzunluğu yaklaşık 636 kilometre, genişliği ise 80 kilometredir. Bu genişlik ve derinlik, gölde bulunan ekosistemlerin çeşitliliği üzerinde büyük bir etki yaratır. Baykal Gölü, Sibirya'nın tektonik hareketleri sonucunda oluşmuş bir çöküntü gölüdür. Gölün tabanı, deniz seviyesinden yaklaşık 1.285 metre aşağıda bulunur ve tabanındaki tortul kayaçların kalınlığı yaklaşık 7 kilometredir. Bu jeolojik yapı, gölün derinliklerinde çeşitli doğal oluşumların meydana gelmesine olanak tanır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73c1ad0795.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Biyolojik Çeşitlilik ve Endemik Türler</strong></h3>
<p></p>
<p>Baykal Gölü, yaklaşık 1.700 bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır ve bu türlerin büyük bir kısmı sadece Baykal Gölü'ne özgüdür. Özellikle gölde yaşayan yaklaşık 350 balık türü, gölün ekosisteminin ne kadar zengin olduğunu gösterir. Baykal Gölü'nün suyu, çeşitli endemik türlerin yaşaması için ideal bir ortam sağlar. Bunlardan biri, Baykal Foku (Pusa sibirica) adı verilen nadir bir tatlı su fokudur. Bu fok, gölde yaşayan endemik türlerden sadece biridir ve gölde yaşayan diğer türlerle birlikte ekosistemin çeşitliliğini artırır.</p>
<p></p>
<p>Göl, ayrıca çeşitli zooplankton türleri barındırır. Bu planktonlar, gölün su kalitesinin ve ekosistem sağlığının önemli göstergeleridir. Baykal Gölü'nün biyolojik çeşitliliği, sadece suyun derinliğiyle değil, aynı zamanda ekosistemdeki farklı yaşam formlarıyla da ilişkilidir. Göldeki birçok tür, özel adaptasyonlar geliştirmiştir ve bu türlerin yaşama şekilleri, gölün ekosisteminin karmaşıklığını ve zenginliğini yansıtır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73c3a42675.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Çevresel ve Kültürel Önemi</strong></h3>
<p></p>
<p>Baykal Gölü, 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir. Bu unvan, gölün benzersiz ekosisteminin korunmasını ve sürdürülebilir yönetimini uluslararası düzeyde desteklemek amacıyla verilmiştir. Baykal Gölü, Rusya'nın önemli içme suyu kaynaklarından biridir ve çevresindeki doğal alanlar birçok tür için yaşama alanı sağlar. Bunun yanı sıra, göl çevresindeki yerel halk, geleneksel yaşam biçimlerini sürdürmekte ve bu kültürel pratikler bölgenin kültürel zenginliğine katkıda bulunmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Ancak, Baykal Gölü ve çevresindeki ekosistemler çeşitli tehditlerle karşı karşıyadır. Sanayileşme, kirlilik ve iklim değişikliği gibi faktörler, gölün ekosistem sağlığını tehlikeye atmaktadır. Bu nedenle, gölün korunması ve sürdürülebilir yönetimi için uluslararası ve yerel düzeyde çabalar sürdürülmektedir. Baykal Gölü'nün ekosistem sağlığını korumak için alınacak önlemler, gölün uzun vadeli korunması için kritik öneme sahiptir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73c2240212.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Kültürel Efsaneler ve Anlatılar</strong></h3>
<p></p>
<p>Baykal Gölü hakkında birçok efsane ve kültürel anlatı bulunmaktadır. Bu efsaneler, gölün kültürel önemini ve bölge halkı üzerindeki etkisini ortaya koyar. Örneğin, göldeki buzların eridiğinde büyük dalgaların oluşacağına dair bir inanış bulunmaktadır. Ayrıca, göldeki bir ada üzerindeki taş yapı ve çevredeki nehirlerle ilgili efsaneler, bölgenin kültürel zenginliğine katkıda bulunan anlatılardır. Bu efsaneler, Baykal Gölü'nün sadece doğal değil, aynı zamanda kültürel bir miras olduğunu vurgular.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73aeda84ab.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Ulaşım ve Ziyaret</strong></h3>
<p></p>
<p>Türkiye’den Baykal Gölü’ne doğrudan bir uçuş bulunmamaktadır. Gölü ziyaret etmek isteyenlerin Rusya'nın Moskova kentine uçup, ardından İrkutsk şehrine geçmeleri gerekmektedir. Toplam yolculuk süresi yaklaşık 12 saattir ve hava koşulları göz önünde bulundurularak uygun giysiler ve sağlam ayakkabılar önerilir. Baykal Gölü'nü ziyaret etmek isteyenler, gölün çevresindeki doğal güzelliklerin yanı sıra tarihi ve kültürel zenginlikleri de keşfetme fırsatı bulabilirler.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e73c31c09cc.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p></p>
<p>Baykal Gölü, dünyanın en derin ve en eski gölü olarak doğal bir mücevher olmanın ötesinde, Türk kültürünün ve tarihinin önemli izlerini taşıyan bir mekândır. Bu göl, etkileyici derinliği, biyolojik çeşitliliği ve çevresindeki ihtişamlı manzaralar ile sadece bir doğal güzellik değil, aynı zamanda bilimsel ve kültürel bir mirastır. Baykal Gölü’nün korunması ve sürdürülebilir yönetimi, hem yerel hem de uluslararası düzeyde öncelikli bir hedef olmalıdır. Bu muazzam göl, gezegenimizin büyüklüğünü ve çeşitliliğini en iyi şekilde temsil eden örneklerden biridir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Murat Kurum’un Kanal İstanbul sessizliği ne anlatıyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/murat-kurumunkanal-istanbulsessizligi-ne-anlatiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/murat-kurumunkanal-istanbulsessizligi-ne-anlatiyor</guid>
<description><![CDATA[ Murat Kurum’un Kanal İstanbul sessizliği ne anlatıyor? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/kanal-istanbul-YS0L_cover.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Murat, Kurum’un Kanal, İstanbul sessizliği, anlatıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Kurum’un, seçim vaatlerini ve projelerini açıkladığı İstanbul vizyon tanıtım toplantısında Kanal İstanbul’dan hiç bahsetmemesi tesadüf mü? Mesela Kurum, seçildiği takdirde, İBB’nin yeniden Kanal İstanbul’un inşası için iktidarla uyumlu bir işbirliği içinde olacaklarına dair neden en ufak bir açıklama yapmıyor?</strong> Türkiye gündemi 31 Mart yerel seçimlerine kilitlenmiş durumda. AKP açısından kelimenin tam manasıyla İstanbul’u almak, Türkiye’yi almak anlamına gelecek. Bu seçimlere damgasını vuracak kentlerin başında gelen İstanbul’a hem iktidar hem de muhalefetin farklı kanatları talip. İstanbul Belediye Başkanlığı yarışında CHP’nin mevcut İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve AKP’nin eski Çevre, Şehircilik, İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un ardından İYİ Parti İstanbul Milletvekili Buğra Kavuncu, “Ben de varım” dedi. Anketlerdeki oy oranları değişim gösterir mi ya da seçmen davranışları nereye doğru evrilir onu şimdiden bilmek zor ancak, 31 Mart’a kadar özellikle İstanbul’da gündemi belirleyecek konular aşağı yukarı belli. İstanbul özelinde seçim meydanlarında en çok konuşulacak konulardan birinin Kanal İstanbul olacağını şimdiden söylemek mümkün. Bunun ilk emarelerini bu hafta yapılan konuşmalarda da gördük. 2009’da Beylikdüzü CHP İlçe Başkanlığı ile siyaset hayatına atılan Ekrem İmamoğlu, 2014 yerel seçimlerinde Beylikdüzü’ne Belediye Başkanı seçildi. Ardından bu kariyer onu 2019’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna taşıdı. Murat Kurum ise Kasım 2009’da TOKİ’ye bağlı Emlak Konut GYO’nun Genel Müdürü oldu. Kurum, siyasete ilk kez 2018’de o dönemki adıyla Çevre ve Şehircilik Bakanı, yeni adıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olarak girdi. Bu görevde tam 5 yıl kaldı, pek çok tartışmalı karara imza attı. Buğra Kavuncu’dan da kısaca bahsedecek olursak, kamuoyu Kavuncu'nun ismini, Ekrem İmamoğlu'nun kazandığı 2019 yerel seçimlerinde, o dönemki CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile uyumlu çalışmasıyla duymuştu. İmamoğlu için o dönemki seçim çalışmalarına destek verdi. Daha sonra 2023 genel seçimlerinde milletvekili oldu. Hatırlanacağı üzere, Kanal İstanbul projesi ilk kez 27 Nisan 2011'de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2011 genel seçimleri öncesinde kamuoyuna açıklandı. Bu proje 13 yıl boyunca içerik ve boyut değiştirse de gündemden hiç düşmedi, muhalefetle iktidar arasında bıçak sırtı tartışmaların önemli gündem başlıklarından biri oldu. <strong>Seçmen davranışlarını olumlu etkilemediği ya da seçim meydanlarında projeden bahsetmenin artık oya tahvil olmadığı AKP nezdinde denenerek görüldü.</strong> <strong>Yıllar içinde Kanal İstanbul projesiyle ilgili görülen en temel tespit şu ki, kamuoyunda yarattığı alerjiyle artık bu projeden bahsetmenin yurttaş nezdinde oy değeri olmaması.</strong> <strong>Geçen hafta İmamoğlu ve Kurum arasında geçen Kanal İstanbul polemiği de bunun en net göstergesi.</strong> <strong>Murat Kurum’un, seçim vaatlerini ve projelerini açıkladığı İstanbul vizyon tanıtım toplantısında Kanal İstanbul’dan hiç bahsetmemesi tesadüf mü?</strong> <strong>Mesela Kurum, seçildiği takdirde, İBB’nin yeniden Kanal İstanbul’un inşası için iktidarla uyumlu bir işbirliği içinde olacaklarına dair neden en ufak bir açıklama yapmıyor?</strong> Geçen hafta yurttaşlarla sohbetinde Kurum, “Birçok mega projemiz olacak” deyince, gazeteciler de haklı olarak, “Mega projelerden biri de Kanal İstanbul mu?” diye sordu. İstanbul projesi hakkında, "İstanbul'un gündeminde olmayan hiçbir şey bizim gündemimizde olmayacak dedik. İstanbul halkı neyi istiyorsa, neyi bekliyorsa biz de hep onların isteği ve dilekleri doğrultusunda çalışacağız ve bu beklentileri karşılayacak projeler yapacağız. Öncelik sıralaması olacak” dedi. Bu sözler elbette İmamoğlu’na da soruldu. İmamoğlu, “Seçimler nelere muktedir, oy almak nelere muktedir. Bu kadar hararet niye böyle bir anda söndü? Yani hep milletin dediği olur. Doğru söylüyor, milletin gündeminde ne varsa o olur. Milletin gücü, sandığın gücü, bir anda bu tür iradenin kendinde olmadığı, yöneticilerin bir anda sesini kısabiliyor. Dün söylediklerinin tersini söyleyebiliyorlar” cevabı verdi.</p>
<blockquote><strong>Murat Kurum, her ne kadar bugünlerde “halkın istemediği bir şey gündemimizde olmayacak” dese de kısa bir arşiv taramasıyla geçmiş dönemlerde ısrarla bu projenin tamamlanacağından bahsettiğini görebiliriz.</strong></blockquote>
<p>Arşiv unutmaz derler ya, Kurum, her ne kadar bugünlerde “halkın istemediği bir şey gündemimizde olmayacak” dese de kısa bir arşiv taramasıyla geçmiş dönemlerde ısrarla bu projenin tamamlanacağından bahsettiğini görebiliriz. Arşivlerde çok eskiye değil, daha yakın geçmişe gidelim. Kanal İstanbul Projesi için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeterli bulunduktan sonra 23 Aralık 2019'da askıya çıkarılarak kamuoyunun görüşüne açıldı. Raporun askıda olduğu 10 gün boyunca projenin iptalini isteyen yurttaşlar, İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanında dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na bağlı il müdürlükleri önünde uzun kuyruklar oluşturarak itiraz dilekçesi verdi. 17 Ocak 2020’de Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Kanal İstanbul’un ÇED Raporu'nu onayladıklarını açıklayarak, “ÇED sürecini, planlama sürecini bakanlığımızın yürüttüğü, yine uygulama süreçlerinde imar uygulamalarının bakanlığımız nezdinde yapılacağı ve asrın projesi diyeceğimiz Boğaziçi'ni, İstanbul Boğazı'nı koruma ve kurtarma projesidir. Boğazımızın özgürlük projesidir. İstanbul'umuzun medeniyet projelerinden bir tanesidir. Kanal İstanbul projesi içerisinde de hem akıllı şehir uygulamalarını gerçekleştireceğiz hem de kanalın iki yakasında 500 bin nüfusunu aşmayacak, yatay şehirleşme örneği gösterecek, örnek bir şehircilik modelini uygulayacağız” ifadelerini kullandı. Kurum’un bu açıklamalarına karşı İmamoğlu, Kanal İstanbul’un felaket, ihanet ve cinayet projesi olduğuna dikkat çekerek, projenin derhal iptal edilmesi çağrısında bulunmuştu. Karşılıklı söz düellosu bir süre böyle devam etti. İmamoğlu’nun projenin "İstanbul'un su kaynaklarını yok edeceğini" belirtmesi üzerine, Kurum, Mart 2021’de "İstanbul'un su kaybı yaşayacağı iddiası kesinlikle bilimsel değildir, tamamıyla gerçek dışıdır” ifadelerini kullanmıştı. Kurum, Kasım 2021’de Kanal İstanbul projesine gelen eleştirilere, "Kanal İstanbul'u kime sordunuz diyenlere cevabımız şu; milletimize sorduk. Yüzyılın en büyük, Cumhuriyet tarihinin en muazzam projesi Kanal İstanbul'u defalarca anlattım. Kanal İstanbul, Cumhurbaşkanımızın milletinin onayına sunduğu, milletin de onay verdiği büyük bir projedir. Yüzde 52'si yeşil alanlardan oluşan Türkiye'nin en çevreci şehircilik projesidir. Yapacağımız rezerv konutlarla İstanbul'u depreme hazırlayan büyük bir dönüşüm projesidir” yanıtını vermişti. Proje son olarak, TMMOB’nin açtığı yürütmeyi durdurma davasına karşı Danıştay’ın yeniden bilirkişi atama kararıyla gündemde. AKP’nin kurduğu rant, talan, israf düzeni artık bu çılgınlığı kendinden menkul projeyi vaatler arasında ağıza alamayacak hâle getirmiş.</p>
<blockquote><strong>Kanal güzergahındaki araziler 8-10 kere el değiştirdi, fiyatlar astronomik yerlere fırladı, Arap sermayesi arsa kapatma yarışına girdi, hepsi birer lojistik faciası yaratacak köprüler ballandırılarak anlatıldı, göstermelik temel atma törenleri düzenlendi.</strong></blockquote>
<p>Kanal güzergahındaki araziler 8-10 kere el değiştirdi, fiyatlar astronomik yerlere fırladı, Arap sermayesi arsa kapatma yarışına girdi, hepsi birer lojistik faciası yaratacak köprüler ballandırılarak anlatıldı, göstermelik temel atma törenleri düzenlendi. Bölgeyi Araplara rant dağıtım aracına dönüştürmek dışında çivi çakılmamış bir inatlaşma oyun alanına döndürdüler, burada yaşayanlar açısından pek çok mağduriyet yarattılar. <strong>Kanal İstanbul projesinin toplam maliyeti resmi olarak 15 milyar dolar olarak açıklandı. O dönemde bunun karşılığı 75 milyar TL idi. Bugün itibariyle dolar kurunu 30 TL olarak alırsanız maliyet kabaca 450 milyar TL’ye geldiğini görebiliriz.</strong> Sonuç, bu projeye bugüne kadar ne ciddi bir yatırımcı çıktı ne de yerli ya da yabancı kaynak bulunabildi. Tek amaç, İBB kaynaklarının bu projeye aktarılabilmesinin yolunu bulabilmek. Bunun için bu kez projeden bahsetmeyerek bunu yapmaya çalışacaklar gibi görünüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Maden oligarşisi: İliç’ten sonra Artvin’e SSR Mining zehiri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/maden-oligarsisi-ilicten-sonra-artvine-ssr-mining-zehiri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/maden-oligarsisi-ilicten-sonra-artvine-ssr-mining-zehiri</guid>
<description><![CDATA[ Maden oligarşisi: İliç’ten sonra Artvin’e SSR Mining zehiri ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/pelin_cengiz_img-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Maden, oligarşisi:, İliç’ten, sonra, Artvin’e, SSR, Mining, zehiri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeş</strong><strong>il Artvin Derne</strong><strong>ği Başkanı </strong><strong>Nur Ne</strong><strong>şe Karahan, </strong><strong>“</strong><strong>Artvin</strong><strong>’</strong><strong>de Cerattepe</strong><strong>’</strong><strong>de Cengiz Holding</strong><strong>’</strong><strong>i ve Hod Köyü’nde SSR Mining</strong><strong>’</strong><strong>i frenlemeye çalışıyoruz. Yerel seçimlerde buraları kazanırlarsa artık fren tutmaz” diyor. </strong> Erzincan’ın İliç ilçesindeki Anagold Madencilik tarafından işletilen Çöpler Altın Madeni’nde liç yığın alanının kayması sonucu toprak altında kalan dokuz işçinin bulunmasına ilişkin bir arpa boyu yol alınamazken, bölgedeki çevresel riskler de bertaraf edilebilmiş değil. Yaşanan facianın ardından şirketin çevre izinleri ve üretim lisansı iptal edilirken, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki’nin çeşitli açılışlara katılmayı tercih ederek maden bölgesine dokuz gün sonra teşrif etmesi de meseleye yaklaşımı gösteriyor. Facia tüm boyutlarıyla gözümüzün önünde dururken, madenci şirketin ortaklık yapısına ve Türkiye’de diğer projesine de mercek tutmakta fayda var. Zira, bu ortalık yapısı ve diğer projeler gelecekte bizleri nelerin beklediğinin habercisi. Kamuoyunda bu aralar sıkça yer aldı ancak yine de şirketlerin ortaklık yapısını hatırlayalım.</p>
<ul>
<li>Anagold Madencilik, 2000 yılında kuruldu. Anagold Madencilik, faaliyetlerine yüzde 80 ortağı olan ABD-Kanada ortaklığındaki SSR Mining ve Çalık Holding şirketlerinden biri olan Lidya Madencilik ortaklığında devam ediyor.</li>
<li>Lidya Madencilik, Çalık Holding’in Kanadalı Alacer Gold ile 2009 yılında işbirliğini gerçekleştirmesinden sonra 2010 yılında faaliyetlerine başlayan bir şirket olarak biliniyor.</li>
<li>Kanada-Vancouver merkezli SSR Mining’in (<a href="https://www.ssrmining.com/operations/">https://www.ssrmining.com/operations/</a>) 2020 yılında satın aldığı ABD-Denver merkezli Alacer Gold üzerinden Çalık Holding ile birlikte ortak dört projesi daha bulunuyor.</li>
<li>SSR Mining, Türkiye’deki altın arama ve üretim faaliyetlerini Alacer Gold üzerinden yürütürken, Çalık Grubu’na bağlı olan Lidya Madencilik Türkiye’deki diğer operasyonlarını (<a href="https://www.lidyamadencilik.com/portfoy">https://www.lidyamadencilik.com/portfoy</a>) Anagold Madencilik, Artmin Madencilik, Polimetal, Bakırtepe, Tunçpınar şirketleriyle gerçekleştiriyor.</li>
</ul>
<p>30 yılı aşkın süredir Artvin’de Cerattepe’de önce Kanadalı İnmet Mining’e daha sonra Cengiz Holding’e karşı direnenler bir yandan da SSR Mining’in altın madenciliğine karşı mücadele veriyor. Kanada-ABD ortaklığındaki SSR Mining, Çalık Holding bünyesindeki Artmin Madencilik üzerinden Artvin'deki altın-bakır cevherleşme projesi Hod Maden'in de sahibi.</p>
<blockquote><strong>Ş</strong><strong>u anda </strong><strong>ş</strong><strong>irket, k</strong><strong>öy okuluna yerleşmiş durumda, yolları ve trafo merkezlerini inşa ediyor. Yukarı Maden ve Aşağı Maden köyleri tehdit altında. İlk ruhsatı 2015</strong><strong>’</strong><strong>te 1,93 hektar için “ÇED Gerekli Değildir” kararıyla aldılar. Daha sonra toplam proje alanı 8 bin 600 hektara çıkarıldı.</strong></blockquote>
<p>SSR Mining’in (<a href="https://www.ssrmining.com/operations/development/hod-maden/">https://www.ssrmining.com/operations/development/hod-maden/</a>) sitesinde yer alan bilgilere göre, 8 Mayıs 2023’te Hod Maden Projesi'nin yüzde 40'a kadar hissesi ve operasyonel kontrolü Lidya Madencilik’ten SSR Mining tarafından satın alındı. Böylece, Artvin’deki projenin kontrolü ve çoğunluk hissesi SSR Mining’e geçmiş oldu. Lidya Madencilik’in (<a href="https://www.lidyamadencilik.com/projeler/hod-maden">https://www.lidyamadencilik.com/projeler/hod-maden</a>) sitesinde yer alan bilgilere göre, 2018 yılında yayınlanan Ön Fizibilite Raporu yeraltı madencilik yöntemiyle 11 yıl maden ömür boyunca yüksek tenörlü altın içeren bakır konsantresi üretileceğini öngörüyor. SSR Mining’in Hod Maden Projesi’yle ilgili, “yüksek getirili, kısa vadeli ve risksiz büyüme projesi” ifadelerinin yer alması epeyce manidar. Dünyanın maden oligarşilerinin Türkiye’nin doğasına, yaşam alanlarına, emekçilerine bakış açısını gayet net şekilde özetliyor. Artvin’de uzun yıllardır insanüstü bir çabayla Cerattepe’de altın madenciliğinin yanı sıra diğer talan ve rant projelerine karşı mücadele veren Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan’a, Hod Maden ile ilgili son durumu sordum. Karahan, “Artvin’de Cerattepe’de Cengiz Holding’i ve Hod Köyü’nde SSR Mining’i frenlemeye çalışıyoruz. Yerel seçimlerde buraları kazanırlarsa artık fren tutmaz” diyor. Peki, Artvin’de şu sıralarda neler oluyor, Karahan’ın anlatımlarından aktaralım: “Cerattepe’de şu anda tünel sistemiyle bakırı çıkarıyorlar. Altın yüzeyde olduğu için açık kazıya geçmek istiyorlar, bunun için turizm alanını daralttılar. Şehirle bağlantılı şekilde özellikle üst mahallelerde patlatmalar sebebiyle yüzeyde hareketlenmeler var, heyelan riski taşıyor. Turizm alanının daraltmasına ilişkin dava açtık, Danıştay yürütmeyi durdurma verdi, süreç bir üst mahkemede devam ediyor.</p>
<blockquote><strong>Türkiye'nin emeği de doğası </strong><strong>da emperyalist </strong><strong>şirketler ve yerli işbirlikçileri eliyle yıllarca yağmalandı, daha da yağmalanmak isteniyor. </strong><strong>Ü</strong><strong>lke topraklarının yerli ve yabancı sermayeli maden şirketleri arasında paylaştırılması, emperyalist sermaye güçlerinin taleplerine göre yasal düzenlemeler, ayrıcalıklar ve teşvikler sunulması ciddi bir kaynak transferi ve mü</strong><strong>lks</strong><strong>üzleştirme stratejisinin temelinde yer alıyor.</strong></blockquote>
<p>Hod’da ise durum şöyle: Burada ortadan bir nehir geçiyor, yanında Deriner Barajı var. Burada siyanürlü madencilik yapıldığında Deriner Barajı, Artvin, Borça, Karadeniz derken kirlilik uluslararası sulara taşınacak. Burası ekoloji açıdan çok zengin bir vadi ancak, şu ana kadar sıyırdıkları toprağı bu vadiye doldurdular. Şu anda şirket, köy okuluna yerleşmiş durumda, yolları ve trafo merkezlerini inşa ediyor. Yukarı Maden ve Aşağı Maden köyleri tehdit altında. İlk ruhsatı 2015’te 1,93 hektar için “ÇED Gerekli Değildir” kararıyla aldılar. Daha sonra toplam proje alanı 8 bin 600 hektara çıkarıldı. 700 küsür araziyi kamulaştırmaya çalışıyorlar, bir kısmı sahipleri tarafından verildi, diğerlerinin davaları sürüyor.” Türkiye'nin emeği de doğası da emperyalist şirketler ve yerli işbirlikçileri eliyle yıllarca yağmalandı, daha da yağmalanmak isteniyor.</p>
<blockquote><strong>Ü</strong><strong>lke topraklarının yerli ve yabancı sermayeli maden şirketleri arasında paylaştırılması, emperyalist sermaye güçlerinin taleplerine göre yasal düzenlemeler, ayrıcalıklar ve teşvikler sunulması ciddi bir kaynak transferi ve mü</strong><strong>lks</strong><strong>üzleştirme stratejisinin temelinde yer alıyor.</strong></blockquote>
<p>Buna ideolojiler üzeri bir yerden dayanışma ve birlik içinde “dur” demek zorundayız. Erzincan’da çok içimiz yandı, Artvin’de aynı acıların yaşanmaması için zararın neresinden dönülürse tüm ülke için kârdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hatay&amp;apos;ın talihsizliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hatayin-talihsizligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hatayin-talihsizligi</guid>
<description><![CDATA[ Hatay&#039;da Altyapı Eksiklikleri, İnsan Hakları İhlalleri ve Çevresel Tahribat: Depremin Yıldönümünde Yaşanan Sorunlar ve Genel Değerlendirme ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/pelin_cengiz_img-2.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hatayın, talihsizliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hatay'ın Altyapı Eksiklikleri, İnsan Hakları İhlalleri ve Çevresel Tahribat: Durumun Genel Değerlendirmesi</strong></p>
<p>Hatay, son dönemde büyük bir krizle karşı karşıya kalmış durumda. Altyapı eksiklikleri, insan hakları ihlalleri ve çevresel tahribat, kentin yaşadığı bu krizin temel bileşenleridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 6 Şubat depreminin yıldönümünde Hatay hakkında yaptığı açıklamalar, mevcut durumun ciddiyetini gözler önüne serdi. Erdoğan'ın "Hatay'a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı" şeklindeki sözleri, bölgenin yaşadığı sıkıntıları vurgulamaktadır. Bu açıklamaların ardından, Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu tarafından hazırlanan rapor, devletin bir yıl boyunca Hatay'da yeterli adımları atmadığını ve gerekli destekleri sağlamadığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Rapor, Hatay'daki temel insan haklarının ihlali ve yaşam koşullarının kötüleşmesi konusundaki endişeleri detaylandırmaktadır. Kentteki ekolojik sorunlar, mülkiyet haklarının ihlali ve toksik maddelerin varlığı gibi konular raporda öne çıkmaktadır. Tarım alanlarına yapılan toplu konut projeleri ve zeytinliklerin üzerine dökülen enkazlar, kentin ekolojik dengesini bozmuş ve doğal kaynakların yok olmasına neden olmuştur.</p>
<blockquote><strong>"İnsanların mülkiyet hakları rezerv alanlarla ihlal edilmiş durumda. Asbest ve toksik maddelerle ilgili tehlikeler sürüyor. Zeytinliklere ve tarım alanlarına toplu konut projeleri yapılıyor. Zeytinliklerin üzerine enkazların döküldüğünü tespit ettik."</strong></blockquote>
<h3><strong>Antakya'nın Ekolojik Yıkımı ve Şantiye Dönüşümü</strong></h3>
<p>Antakya’daki ekolojik tahribat da dikkat çekicidir. Müfettişler, mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ve toksik maddelerin çevreyi tehdit ettiğini bildirmektedir. Tarım alanlarına yapılan projeler ve zeytinliklerin tahribatı, kentin doğal yapısını olumsuz etkilemiştir. Ayrıca, bölgedeki taş ocakları ve moloz döküm sahalarının sayısındaki artış, ekolojik dengeyi bozmuş ve doğal kaynakları tahrip etmiştir.</p>
<blockquote><strong>"Yıkıntı atıkları ve döküm sahaları sayısı Hatay genelinde 38'e çıktı. Uzunbağ, Narlıca ve Samandağ Deniz Stadyumu moloz depolama alanlarında döküm ve ayrıştırma sürüyor. Depremin hemen sonrasında olduğu gibi halen ayrıştırma sadece demir ve diğer ticari metaller için yapılıyor."</strong></blockquote>
<p>Bir yılı aşkın bir süredir çözüme kavuşturulamayan sorunlar arasında temiz suya erişim, hijyen problemleri ve kamulaştırma süreçleri yer almaktadır. Özellikle içme suyu sıkıntısı ve hijyen problemleri halkın yaşam kalitesini etkilemekte ve kamulaştırmaların adil olmayan bir şekilde yürütülmesi ciddi endişelere yol açmaktadır. Enkaz kaldırma ve moloz döküm faaliyetlerinin yönetmeliklere uygun yapılmaması, sağlık sorunlarına ve solunum yetmezliğine yol açmaktadır.</p>
<p>Genel olarak, Hatay’daki mevcut durum, hem ekolojik hem de sosyal açıdan büyük bir kriz yaşandığını göstermektedir. Bu kriz, bölgenin doğal ve insan kaynaklarının korunması açısından önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Hatay’ın bu zorlu süreçten nasıl çıkacağı, alınacak önlemler ve yapılacak reformlarla doğrudan ilişkilidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sıfır atık projesi hayata geçiyor | Depozito iade sistemi: Biriken paralar alışverişte kullanılabilecek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sifir-atik-projesi-hayata-geciyor-depozito-iade-sistemi-biriken-paralar-alisveriste-kullanilabilecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sifir-atik-projesi-hayata-geciyor-depozito-iade-sistemi-biriken-paralar-alisveriste-kullanilabilecek</guid>
<description><![CDATA[ Yeni yılda Türkiye genelinde başlayacak geri dönüşüme para iadesinin testi Ankara Kızılcahamam&#039;da yapılıyor. Tek kullanımlık şişeler makinelere atılıyor. Karşılığında 25 kuruş alınıyor. Sıfır Atık Projesi kapsamında, hayata geçirilecek &quot;Depozito Yönetim Sistemi&quot;nin 1 Ocak 2025&#039;te başlaması planlanıyor. Bakanlık, ilk etapta 5 bin noktada iade sistemi kurmayı planlıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/692Do8NBEEifbMkcGGwPtw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sıfır, atık, projesi, hayata, geçiyor, Depozito, iade, sistemi:, Biriken, paralar, alışverişte, kullanılabilecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/692Do8NBEEifbMkcGGwPtw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sıfır atık projesi hayata geçiyor | Depozito iade sistemi: Biriken paralar alışverişte kullanılabilecek"><p>Yeni yılda Türkiye genelinde başlayacak geri dönüşüme para iadesinin testi Ankara Kızılcahamam'da yapılıyor. Tek kullanımlık şişeler makinelere atılıyor. Karşılığında 25 kuruş alınıyor. Sıfır Atık Projesi kapsamında, hayata geçirilecek "Depozito Yönetim Sistemi"nin 1 Ocak 2025'te başlaması planlanıyor. Bakanlık, ilk etapta 5 bin noktada iade sistemi kurmayı planlıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki: Marmara’da ekolojik felaket kapıda bekliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cevre-sehircilik-ve-iklim-degisikligi-bakani-mehmet-ozhaseki-marmarada-ekolojik-felaket-kapida-bekliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cevre-sehircilik-ve-iklim-degisikligi-bakani-mehmet-ozhaseki-marmarada-ekolojik-felaket-kapida-bekliyor</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Marmara Denizi Eylem Planı’nın doğru ve kararlı bir şekilde uygulanmaması durumunda müsilaj gibi ekolojik bir felaketin kapıda beklediğini söyleyerek, “Marmara her gün biraz daha kirlenip bozulmaya devam ediyor.” dedi.Marmara Deniz Eylem Planı Koordinasyon Kurulu 4. Toplantısı, Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde gerçekleşti.
Toplantıda konuşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Marmara Denizi’ndeki müsilaj tehlikesinin sürdüğünü söyledi.Kurulun, 2021 yılında Marmara Denizi’nde baş gösteren müsilaj sorununun çözüme kavuşturulması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla kurulduğunu ve bugün 4’üncü toplantılarını gerçekleştireceklerini bildiren Özhaseki, Marmara’daki müsilaja yol açan nedenlerin belli olduğunu kaydetti.
Özhaseki, iklim değişikliği sebebiyle tüm atmosfer ve dünya yüzeyinde sıcaklığın arttığını belirterek, “Bu sıcaklık artışının tüm gezegenimizde yol açmış olduğu afetlere hepimiz vakıfız. İkinci olarak ileri biyolojik arıtma tesislerinde arıtılmayan atık sular ve tarımsal gübre kaynaklı olarak Marmara&#039;ya yoğun şekilde azot ve fosfor yayılımı olduğunu biliyoruz.” diye konuştu.Marmara Denizi’nin 24 milyonu aşkın bir nüfusa ev sahipliği yaptığını anlatan Özhaseki, şunları söyledi:
“Böyle büyük bir nüfusu barındıran Marmara Denizi havzasının korunması için bu büyük nüfusun atıklarını bilimsel şekilde de yönetmemiz icap ediyor. Marmara Denizimizi bilimsel gereklilikler çerçevesinde korumak ve baş gösteren müsilajı kontrol altına almak adına 6 Haziran 2021&#039;de 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı hazırlanmıştı. Bunun ardından bakanlığımız koordinasyonunda valilikler ve belediyelerimizle birlikte yürütülen özverili çalışmalar neticesinde deniz yüzeyindeki müsilajı bir ay gibi bir süre içerisinde temizlemiştik.”
Özhaseski, müsilajın yeniden görülmemesi için denize atık su deşarj eden tesisleri kalabalık bir ekiple sıkı bir şekilde denetim altında tutmaya devam ettiklerini söyledi.Bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara değinen Özhaseki, şöyle konuştu:
“2021 yılından bu yana yürüttüğümüz çalışmalara baktığımızda Marmara&#039;nın geleceğinin koruma altına alınması adına 21 bilim insanımızın katılımıyla bilim ve teknik kurulu oluşturuldu. Marmara Denizi&#039;nin çevresel durumunu iyileştirmek ve müsilajın tekrarını önlemek için 2021-24 Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı hazırlandı. Ayrı bir kararla Marmara Denizi&#039;ni özel çevre koruma bölgesi ilan ettik. Hocalarımızın hazırlamış olduğu 22 maddelik bir eylem planımız vardı. Bunun 14 tanesi kirlilik yükünün azaltılmasıyla ilgili. Kirlilik yükünü azaltmadan müsilaj ve bazı tehditlerden kurtulma şansımız ne yazık ki yok. Çünkü müsilaj nihayetinde bir sonuç. Eğer eylem planımız doğru ve kararlı bir şekilde uygulanmazsa, müsilaj gibi ekolojilk bir felaket kapıda bekliyor. Marmara her gün biraz daha kirlenip bozulmaya devam ediyor. Başta balık türleri olmak üzere ekocanlılık gittikçe azalıyor ve zayıflıyor.”Bakan Özhaseki, bu toplantıdaki amacın kurumların neler yaptığını görmek olduğunu vurgulayarak, bununla ilgili bir sunum yapılacağını kaydetti.
Özhaseki, “Amaç hiç kimseyi suçlamak değil, suçlu aramak değil. Öyle bir derdimiz yok. Çünkü bu ayrı bir konu. Burada doğru tespitler yapıp sonra yol haritamızı belirleyip eylem planını doğru bir şekilde en hızlı vaziyette uygulamak durumundayız. Bunun için bir aradayız. Amacımız Marmara Denizi&#039;ni eski güzel haline, yeniden el birliğiyle kavuşturabilmek. Neler yapabiliriz, kime ne görev düşüyor? Bizim işçilerimize düşen bir görev varsa her an bunu yapmaya da hazırız.” dedi.
Yapacakları toplantıların tertemiz bir Marmara Denizi&#039;ni ortaya çıkarmaya vesile olacağını dile getiren Özhaseki, “İstişare edeceğiz, konuşacağız, yardımlaşacağız ve el birliğiyle bu sorunu çözeceğiz.” ifadesini kullandı.
Toplantıda İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Marmara Denizi&#039;ne kıyısı olan illerin valileri, belediye başkanları, Marmara Deniz Eylem Planı Koordinasyon Kurulu üyeleri, akademisyenler ve bakanlık bürokratları yer aldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rEbc_CPJukCR_Ld0dzAsmA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çevre, Şehircilik, İklim, Değişikliği, Bakanı, Mehmet, Özhaseki:, Marmara’da, ekolojik, felaket, kapıda, bekliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rEbc_CPJukCR_Ld0dzAsmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki: Marmara’da ekolojik felaket kapıda bekliyor"><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Marmara Denizi Eylem Planı’nın doğru ve kararlı bir şekilde uygulanmaması durumunda müsilaj gibi ekolojik bir felaketin kapıda beklediğini söyleyerek, “Marmara her gün biraz daha kirlenip bozulmaya devam ediyor.” dedi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lVKY8R1blkCNxFovnrsa1g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Deniz Eylem Planı Koordinasyon Kurulu 4. Toplantısı, Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde gerçekleşti.
Toplantıda konuşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Marmara Denizi’ndeki müsilaj tehlikesinin sürdüğünü söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fTSqkakctUurRurKXB1pew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kurulun, 2021 yılında Marmara Denizi’nde baş gösteren müsilaj sorununun çözüme kavuşturulması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla kurulduğunu ve bugün 4’üncü toplantılarını gerçekleştireceklerini bildiren Özhaseki, Marmara’daki müsilaja yol açan nedenlerin belli olduğunu kaydetti.
Özhaseki, iklim değişikliği sebebiyle tüm atmosfer ve dünya yüzeyinde sıcaklığın arttığını belirterek, “Bu sıcaklık artışının tüm gezegenimizde yol açmış olduğu afetlere hepimiz vakıfız. İkinci olarak ileri biyolojik arıtma tesislerinde arıtılmayan atık sular ve tarımsal gübre kaynaklı olarak Marmara'ya yoğun şekilde azot ve fosfor yayılımı olduğunu biliyoruz.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6kEMcuCYFUWZ_N1CPlgFcg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi’nin 24 milyonu aşkın bir nüfusa ev sahipliği yaptığını anlatan Özhaseki, şunları söyledi:
“Böyle büyük bir nüfusu barındıran Marmara Denizi havzasının korunması için bu büyük nüfusun atıklarını bilimsel şekilde de yönetmemiz icap ediyor. Marmara Denizimizi bilimsel gereklilikler çerçevesinde korumak ve baş gösteren müsilajı kontrol altına almak adına 6 Haziran 2021'de 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı hazırlanmıştı. Bunun ardından bakanlığımız koordinasyonunda valilikler ve belediyelerimizle birlikte yürütülen özverili çalışmalar neticesinde deniz yüzeyindeki müsilajı bir ay gibi bir süre içerisinde temizlemiştik.”
Özhaseski, müsilajın yeniden görülmemesi için denize atık su deşarj eden tesisleri kalabalık bir ekiple sıkı bir şekilde denetim altında tutmaya devam ettiklerini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OTEgWU1F6UCTs81vnqDodw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara değinen Özhaseki, şöyle konuştu:
“2021 yılından bu yana yürüttüğümüz çalışmalara baktığımızda Marmara'nın geleceğinin koruma altına alınması adına 21 bilim insanımızın katılımıyla bilim ve teknik kurulu oluşturuldu. Marmara Denizi'nin çevresel durumunu iyileştirmek ve müsilajın tekrarını önlemek için 2021-24 Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı hazırlandı. Ayrı bir kararla Marmara Denizi'ni özel çevre koruma bölgesi ilan ettik. Hocalarımızın hazırlamış olduğu 22 maddelik bir eylem planımız vardı. Bunun 14 tanesi kirlilik yükünün azaltılmasıyla ilgili. Kirlilik yükünü azaltmadan müsilaj ve bazı tehditlerden kurtulma şansımız ne yazık ki yok. Çünkü müsilaj nihayetinde bir sonuç. Eğer eylem planımız doğru ve kararlı bir şekilde uygulanmazsa, müsilaj gibi ekolojilk bir felaket kapıda bekliyor. Marmara her gün biraz daha kirlenip bozulmaya devam ediyor. Başta balık türleri olmak üzere ekocanlılık gittikçe azalıyor ve zayıflıyor.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Vt72Zl9wFEa9bqNIYpn2ZA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bakan Özhaseki, bu toplantıdaki amacın kurumların neler yaptığını görmek olduğunu vurgulayarak, bununla ilgili bir sunum yapılacağını kaydetti.
Özhaseki, “Amaç hiç kimseyi suçlamak değil, suçlu aramak değil. Öyle bir derdimiz yok. Çünkü bu ayrı bir konu. Burada doğru tespitler yapıp sonra yol haritamızı belirleyip eylem planını doğru bir şekilde en hızlı vaziyette uygulamak durumundayız. Bunun için bir aradayız. Amacımız Marmara Denizi'ni eski güzel haline, yeniden el birliğiyle kavuşturabilmek. Neler yapabiliriz, kime ne görev düşüyor? Bizim işçilerimize düşen bir görev varsa her an bunu yapmaya da hazırız.” dedi.
Yapacakları toplantıların tertemiz bir Marmara Denizi'ni ortaya çıkarmaya vesile olacağını dile getiren Özhaseki, “İstişare edeceğiz, konuşacağız, yardımlaşacağız ve el birliğiyle bu sorunu çözeceğiz.” ifadesini kullandı.
Toplantıda İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Marmara Denizi'ne kıyısı olan illerin valileri, belediye başkanları, Marmara Deniz Eylem Planı Koordinasyon Kurulu üyeleri, akademisyenler ve bakanlık bürokratları yer aldı.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin dünyaca ünlü sahilinde üzen görüntüler! &amp;quot;Yüzerken köpük gibi ve şeffaf plastikler üzerimize geliyor&amp;quot;</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-dunyaca-unlu-sahilinde-uzen-goeruntuler-yuzerken-koepuk-gibi-ve-seffaf-plastikler-uzerimize-geliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-dunyaca-unlu-sahilinde-uzen-goeruntuler-yuzerken-koepuk-gibi-ve-seffaf-plastikler-uzerimize-geliyor</guid>
<description><![CDATA[ Antalya&#039;nın Konyaaltı Sahili&#039;nin devamındaki Sarısu Plajı&#039;nda, son günlerde plastik kirliliği yaşanıyor. Denize girenler yüzdükleri sırada ağızlarına plastik parçacıklarının girdiğinden yakınıyor. Sahil boyu plastik atıklarla kirlenen Sarısu&#039;da, açıkta demirli gemilerden şüphe ediliyor.Antalya&#039;nın Konyaaltı ilçe sınırlarındaki Konyaaltı Sahili&#039;nin devamında, Antalya Limanı&#039;ndan sonraki alanda bulunan Sarısu Plajı&#039;nda son günlerde ciddi plastik kirliliği ortaya çıktı.Plajda dalgaların vurduğu alanlarda denizden geldiği belirtilen plastik atıklar, deniz yüzeyinde yüzenlerin ağzına geliyor.Naylon parçacıkları ve diğer plastik atıkların vücutlarına yapıştığını ve ağızlarına girdiğini belirten yerli ve yabancı tatilciler, deniz yüzeyinde bayramdan sonra ortaya çıkan plastik kirliliğinin nedeninin açıkta demirlemiş gemilerden kaynaklanmış olabileceğini söylüyor.Uzun yıllardır Sarısu&#039;da, her sabah denize girdiğini belirten yerleşik Rus Viktor Bikkenev, bayram öncesi çok temiz olan Sarısu&#039;daki denizde, bayramdan sonra özellikle son 1 haftadır ciddi plastik atığı görmeye başladıklarını söyledi.Buna yol açan şeyin ne olduğunu bilmediğini, ancak açıkta demirlemiş gemilerden kaynaklanabileceğini anlatan Bikkenev, &quot;Yüzerken ağzımıza, yüzümüze plastik atıkların parçacıkları çarpıyor. O yüzden artık burada denize giremiyoruz. Bu durumdan herkes şikayetçi. Antalya&#039;ya yakışmıyor. Doğamızı temiz tutmalıyız, inşallah temizlenir&quot; dedi.Antalyalı Seyfettin Oral, &quot;Bugün geldim ve denizin içi gerçekten çok berbat. İçinde atıklar var, gemiden mi atıldı bilemiyorum. Sahiller yine aynı şekilde berbat. Girilecek gibi değil. Antalya&#039;yı, Konyaaltı Sarısu&#039;yu övüyorlar ama bazı problemler var&quot; diye konuştu.Feride Oral ise &quot;Yüzerken torunumla köpük gibi ve şeffaf plastikler insanların üstüne üstüne geliyor. Az önce çıktık denizden, çok var. Böyle pislik olunca gelmek istemiyoruz. Etrafta çok kirlilik var&quot; dedi.Bir yaz okulunun öğrencilerini her sabah Sarısu Sahili&#039;ne getiren Rus öğretmen Tatyana Malahova, sahilin son günlerde aşırı kirlendiğini, plastik atıkların çoğaldığını belirtti. Malahova, deniz yüzeyinde özellikle parçalar halindeki plastik atıklar yüzünden öğrencilerin yüzemediğini, artık başka plajlara gideceklerini söyledi. Öğrenciler de yüzerken karşılaştıkları, vücutlarına ve ağızlarına gelen plastik parça atıklarla ilgili şikayetlerini dile getirdi.Denizdeki kirliliğin yanı sıra, vatandaşların kumsala ve hemen yanındaki ormana bıraktığı çöpler de dikkat çekiyor.Sahil boyunca kumsalda her türlü atığı görmek mümkün. Ayrıca ağaçların yanlarında yakılmış mangallar ve atıkları da rahatsız edici boyutta gözleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DHGShRjvy0GwLSPxmu0eJQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, dünyaca, ünlü, sahilinde, üzen, görüntüler, Yüzerken, köpük, gibi, şeffaf, plastikler, üzerimize, geliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DHGShRjvy0GwLSPxmu0eJQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye'nin dünyaca ünlü sahilinde üzen görüntüler! " y k gibi ve plastikler geliyor><p>Antalya'nın Konyaaltı Sahili'nin devamındaki Sarısu Plajı'nda, son günlerde plastik kirliliği yaşanıyor. Denize girenler yüzdükleri sırada ağızlarına plastik parçacıklarının girdiğinden yakınıyor. Sahil boyu plastik atıklarla kirlenen Sarısu'da, açıkta demirli gemilerden şüphe ediliyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rLVuO50gZ0-BGA6rq7KDpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalya'nın Konyaaltı ilçe sınırlarındaki Konyaaltı Sahili'nin devamında, Antalya Limanı'ndan sonraki alanda bulunan Sarısu Plajı'nda son günlerde ciddi plastik kirliliği ortaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QjKbNe4DXkKEyGWxNjHLnQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Plajda dalgaların vurduğu alanlarda denizden geldiği belirtilen plastik atıklar, deniz yüzeyinde yüzenlerin ağzına geliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nMJkw7sJp0yPrRMbKheKPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Naylon parçacıkları ve diğer plastik atıkların vücutlarına yapıştığını ve ağızlarına girdiğini belirten yerli ve yabancı tatilciler, deniz yüzeyinde bayramdan sonra ortaya çıkan plastik kirliliğinin nedeninin açıkta demirlemiş gemilerden kaynaklanmış olabileceğini söylüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/emIpEIznBEy9C68uH0mNhA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Uzun yıllardır Sarısu'da, her sabah denize girdiğini belirten yerleşik Rus Viktor Bikkenev, bayram öncesi çok temiz olan Sarısu'daki denizde, bayramdan sonra özellikle son 1 haftadır ciddi plastik atığı görmeye başladıklarını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/B01Ce27wHE-LNQokQSpgQg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Buna yol açan şeyin ne olduğunu bilmediğini, ancak açıkta demirlemiş gemilerden kaynaklanabileceğini anlatan Bikkenev, "Yüzerken ağzımıza, yüzümüze plastik atıkların parçacıkları çarpıyor. O yüzden artık burada denize giremiyoruz. Bu durumdan herkes şikayetçi. Antalya'ya yakışmıyor. Doğamızı temiz tutmalıyız, inşallah temizlenir" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pgTSeR631UeP4m7deBhWzw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalyalı Seyfettin Oral, "Bugün geldim ve denizin içi gerçekten çok berbat. İçinde atıklar var, gemiden mi atıldı bilemiyorum. Sahiller yine aynı şekilde berbat. Girilecek gibi değil. Antalya'yı, Konyaaltı Sarısu'yu övüyorlar ama bazı problemler var" diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tiAwZDWiaUmLB8ENVI0tqA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Feride Oral ise "Yüzerken torunumla köpük gibi ve şeffaf plastikler insanların üstüne üstüne geliyor. Az önce çıktık denizden, çok var. Böyle pislik olunca gelmek istemiyoruz. Etrafta çok kirlilik var" dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0MCyjBZNw0eRPp0VGABxeA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bir yaz okulunun öğrencilerini her sabah Sarısu Sahili'ne getiren Rus öğretmen Tatyana Malahova, sahilin son günlerde aşırı kirlendiğini, plastik atıkların çoğaldığını belirtti. Malahova, deniz yüzeyinde özellikle parçalar halindeki plastik atıklar yüzünden öğrencilerin yüzemediğini, artık başka plajlara gideceklerini söyledi. Öğrenciler de yüzerken karşılaştıkları, vücutlarına ve ağızlarına gelen plastik parça atıklarla ilgili şikayetlerini dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qqdLo5cNyE6KqPW0gyVwBw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Denizdeki kirliliğin yanı sıra, vatandaşların kumsala ve hemen yanındaki ormana bıraktığı çöpler de dikkat çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Z-1Ds2-mP0Ow4siTJ8WUAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sahil boyunca kumsalda her türlü atığı görmek mümkün. Ayrıca ağaçların yanlarında yakılmış mangallar ve atıkları da rahatsız edici boyutta gözleniyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fransa&amp;apos;da tarım protestolarına polisten göz yaşartıcı gazla müdahale</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-tarim-protestolarina-polisten-goez-yasartici-gazla-mudahale</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-tarim-protestolarina-polisten-goez-yasartici-gazla-mudahale</guid>
<description><![CDATA[ Tarımsal kullanım için su rezervuarları inşa edilmesine karşı çıkan ve Fransa&#039;nın batısında toplanan iklim aktivistleri, polis müdahalesine maruz kaldı. Protestolar, yasaklanmasına rağmen ikinci gününde de devam etti.Fransız çevreciler, tarımsal sanayi uygulamalarına yönelik protestoların ikinci gününde polis müdahalesi ile karşılaştı.
Polis, ülkenin batısında toplanan ve tarımsal kullanım için su rezervuarları inşa edilmesine karşı çıkan iklim aktivistlerine karşı göz yaşartıcı gaz kullandı.Fransız AFP haber ajansının bildirdiğine göre bugün La Rochelle&#039;deki bir limanda yürüyüşe geçen protestocular yoğun çevik kuvvet polisiyle karşılaştı.Havza karşıtı binlerce kişi dün protesto için toplanmış, ancak yetkililer gösterileri yasaklamış ve projenin planlandığı Saint-Sauvant bölgesinde polis güçlerini konuşlandırmıştı.Batıdaki Deux-Sevres departmanında yer alan ve Fransız devleti tarafından büyük ölçüde finanse edilen havzalar, giderek kuraklaşan yaz aylarında ekinleri sulamak amacıyla kışın su depolamak üzere tasarlandı.Rezervuarların yeraltı suyunun yüzeye pompalanmasıyla doldurulması amaçlanıyor ancak muhalifler, kış döneminde yeterli kar ve yağmur yağışı olmaması halinde bu rezervuarların işe yaramayacağını söylüyor.Ayrıca yeraltı suyunun açıkta depolanmasının buharlaşmaya, yosun ve bakteriler tarafından potansiyel kirlenmeye maruz bıraktığı belirtiliyor.Mart 2023&#039;te benzer bir projeye karşı düzenlenen protestolarda, aynı bölgedeki Sainte-Soline şantiyesine ulaşmaya çalışan protestocular polis tarafından püskürtülürken, birkaçı ağır olmak üzere çok sayıda kişi yaralanmıştı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fc4ToE2bOEKChZ7noCm0Gg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fransada, tarım, protestolarına, polisten, göz, yaşartıcı, gazla, müdahale</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fc4ToE2bOEKChZ7noCm0Gg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Fransa'da tarım protestolarına polisten göz yaşartıcı gazla müdahale"><p>Tarımsal kullanım için su rezervuarları inşa edilmesine karşı çıkan ve Fransa'nın batısında toplanan iklim aktivistleri, polis müdahalesine maruz kaldı. Protestolar, yasaklanmasına rağmen ikinci gününde de devam etti.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HlSXc7Rk2ki-RP8OhyWTlw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fransız çevreciler, tarımsal sanayi uygulamalarına yönelik protestoların ikinci gününde polis müdahalesi ile karşılaştı.
Polis, ülkenin batısında toplanan ve tarımsal kullanım için su rezervuarları inşa edilmesine karşı çıkan iklim aktivistlerine karşı göz yaşartıcı gaz kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UfcbtHfpxkGfCOF2pPb5qQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fransız AFP haber ajansının bildirdiğine göre bugün La Rochelle'deki bir limanda yürüyüşe geçen protestocular yoğun çevik kuvvet polisiyle karşılaştı.Havza karşıtı binlerce kişi dün protesto için toplanmış, ancak yetkililer gösterileri yasaklamış ve projenin planlandığı Saint-Sauvant bölgesinde polis güçlerini konuşlandırmıştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/t_K5ONkG_EWDYnkynC0aDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Batıdaki Deux-Sevres departmanında yer alan ve Fransız devleti tarafından büyük ölçüde finanse edilen havzalar, giderek kuraklaşan yaz aylarında ekinleri sulamak amacıyla kışın su depolamak üzere tasarlandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1MqFXDH3Lk6UxjYgNlPphA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Rezervuarların yeraltı suyunun yüzeye pompalanmasıyla doldurulması amaçlanıyor ancak muhalifler, kış döneminde yeterli kar ve yağmur yağışı olmaması halinde bu rezervuarların işe yaramayacağını söylüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XWhUEcZqbEeONz7T-fctwQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ayrıca yeraltı suyunun açıkta depolanmasının buharlaşmaya, yosun ve bakteriler tarafından potansiyel kirlenmeye maruz bıraktığı belirtiliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FcZVgdVEKESRG25a2LyHTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mart 2023'te benzer bir projeye karşı düzenlenen protestolarda, aynı bölgedeki Sainte-Soline şantiyesine ulaşmaya çalışan protestocular polis tarafından püskürtülürken, birkaçı ağır olmak üzere çok sayıda kişi yaralanmıştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3z6oHXSPNUmz7Fy1qXhBUg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kopenhag&amp;apos;da çöp toplayan turistlere ödül verilecek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kopenhagda-coep-toplayan-turistlere-oedul-verilecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kopenhagda-coep-toplayan-turistlere-oedul-verilecek</guid>
<description><![CDATA[ Danimarka&#039;nın başkenti Kopenhag&#039;da, turizmin neden olduğu çevre kirliliğiyle mücadele için çöp toplayan turistlere ödül verilecek.Kopenhag Turizm Ofisi&#039;nden yapılan açıklamada turistlere, çevre dostu aktivitelere katılmaları halinde, ücretsiz yemek ve aktivite ödülleri verileceği belirtildi.Bu aktiviteler arasında toplu ulaşım ya da bisiklet kullanma gibi etkinlikler yer alacak.Karşılığında turistler yemek, kahve veya kano kiralamak için hediye kuponu talep edebilecek.Uygulama 15 Temmuz&#039;da başlayacak.Proje 11 Ağustos&#039;a kadar sürecek. İlk uygulama başarılı olursa yılın geri kalanında da devam edecek. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G0YjNcyj-kC75MGQOMkU9w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kopenhagda, çöp, toplayan, turistlere, ödül, verilecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G0YjNcyj-kC75MGQOMkU9w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kopenhag'da çöp toplayan turistlere ödül verilecek"><p>Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da, turizmin neden olduğu çevre kirliliğiyle mücadele için çöp toplayan turistlere ödül verilecek.</p><p>Kopenhag Turizm Ofisi'nden yapılan açıklamada turistlere, çevre dostu aktivitelere katılmaları halinde, ücretsiz yemek ve aktivite ödülleri verileceği belirtildi.</p><p>Bu aktiviteler arasında toplu ulaşım ya da bisiklet kullanma gibi etkinlikler yer alacak.</p><p>Karşılığında turistler yemek, kahve veya kano kiralamak için hediye kuponu talep edebilecek.</p><p>Uygulama 15 Temmuz'da başlayacak.</p><p>Proje 11 Ağustos'a kadar sürecek. İlk uygulama başarılı olursa yılın geri kalanında da devam edecek. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deniz kabuklarında fiberglas tehlikesi!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/deniz-kabuklarinda-fiberglas-tehlikesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/deniz-kabuklarinda-fiberglas-tehlikesi</guid>
<description><![CDATA[ Denizlerde plastik kirliliği endişesi her geçen gün artarken İngiliz bilim insanlarından cam elyafı uyarısı geldi. Eski teknelerden denizlere yayılan cam elyafı parçacıklarının midye ve istiridye gibi kabuklularda biriktiği tespit edildi.İngiltere&#039;de yapılan son testlerde, deniz kabuklularında çok miktarda fiberglas yani cam elyafı tespit edildi.   İngiltere&#039;nin güney sahillerinden toplanan İstiridye ve midyeleri güçlü mikroskoplarla inceleyen bilim insanları çok miktarda cam elyafı parçacığına rastladıklarını söylüyor.1 KİLOGRAMDA 11 BİNDEN FAZLA   1 kilogram deniz kabuklusunun içinde 11 binden fazla mikroskopik cam parçacığı tespit edildi.  Uzmanlar plastik gibi cam elyafı parçacıkların da enflamasyona yol açabileceği konusunda uyarıyor. Bunun insan sağlığına etkilerini henüz bilemdiklerini belirten uzmanlar &quot;Şimdi asıl soru bunun hangi düzeyde sorun teşkil ettiği&quot; sorusuna yanıt arıyor. 1960 YILINDAN BU YANA   Güçlü, hafif ve ucuz olması sebebiyle 1960&#039;lardan beri tekne yapımında fiberglas tercih ediliyor. Ancak kullanılmayan ve terk edilen tekneler, çevre kirliliğine yol açıyor.  Bu cam liflerinden üretilmiş fiberglas, birçok katmanı özel bir reçine ile birleştirildiğinde tekne üretimi için ideal malzemeyi oluşturuyor. Ancak eski tekneler terk edildiğinde ya da tamir edildiğinde küçük parçaları suya karışıp ufalanıyor.   Suyu filtre eden kabuklu deniz canlılarının plastiğin yanı sıra cam elyafı parçacıklarını da biriktirdiğine dikkat çekiliyor.  Midye ve istiridye yemekte henüz bir sakınca olmadığını söyleyen bilim insanları bu konuda daha fazla araştırma gerektiğine vurgu yapıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uWvx6hKr8EKKcCdgVzrHgA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Deniz, kabuklarında, fiberglas, tehlikesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uWvx6hKr8EKKcCdgVzrHgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Deniz kabuklarında fiberglas tehlikesi!"><p>Denizlerde plastik kirliliği endişesi her geçen gün artarken İngiliz bilim insanlarından cam elyafı uyarısı geldi. Eski teknelerden denizlere yayılan cam elyafı parçacıklarının midye ve istiridye gibi kabuklularda biriktiği tespit edildi.</p><p>İngiltere'de yapılan son testlerde, deniz kabuklularında çok miktarda fiberglas yani cam elyafı tespit edildi.   İngiltere'nin güney sahillerinden toplanan İstiridye ve midyeleri güçlü mikroskoplarla inceleyen bilim insanları çok miktarda cam elyafı parçacığına rastladıklarını söylüyor.</p><p><strong>1 KİLOGRAMDA 11 BİNDEN FAZLA</strong>   1 kilogram deniz kabuklusunun içinde 11 binden fazla mikroskopik cam parçacığı tespit edildi.  Uzmanlar plastik gibi cam elyafı parçacıkların da enflamasyona yol açabileceği konusunda uyarıyor. Bunun insan sağlığına etkilerini henüz bilemdiklerini belirten uzmanlar "Şimdi asıl soru bunun hangi düzeyde sorun teşkil ettiği" sorusuna yanıt arıyor.</p><p><strong> 1960 YILINDAN BU YANA </strong>  Güçlü, hafif ve ucuz olması sebebiyle 1960'lardan beri tekne yapımında fiberglas tercih ediliyor. Ancak kullanılmayan ve terk edilen tekneler, çevre kirliliğine yol açıyor.  Bu cam liflerinden üretilmiş fiberglas, birçok katmanı özel bir reçine ile birleştirildiğinde tekne üretimi için ideal malzemeyi oluşturuyor. Ancak eski tekneler terk edildiğinde ya da tamir edildiğinde küçük parçaları suya karışıp ufalanıyor.   Suyu filtre eden kabuklu deniz canlılarının plastiğin yanı sıra cam elyafı parçacıklarını da biriktirdiğine dikkat çekiliyor.  Midye ve istiridye yemekte henüz bir sakınca olmadığını söyleyen bilim insanları bu konuda daha fazla araştırma gerektiğine vurgu yapıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya için büyük tehlike! Sular oksijen kaybediyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-icin-buyuk-tehlike-sular-oksijen-kaybediyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-icin-buyuk-tehlike-sular-oksijen-kaybediyor</guid>
<description><![CDATA[ Dünya genelindeki su kütlelerindeki çözünmüş oksijen miktarı hızla azalıyor ve bilim insanları bunun Dünya&#039;nın yaşam destek sistemi için en büyük risklerden biri olduğunu  belirtiyor.Dünyanın su ekosis­temlerinde her geçen yıl oksijen kaybı yaşanıyor. Bu durum Dünya&#039;nın ekolojik dengesi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.Bilim insanları, sucul ekosistemlerdeki bu oksijen azalmasının, tatlı su göllerinden okyanuslara kadar geniş bir yelpazede yaşayan canlıların hayatını tehlikeye attığını belirtiyor.Kevin Rose liderliğindeki Rensselaer Polytechnic Enstitüsü&#039;ndeki bir ekip, bu durumu Dünya&#039;nın gezegensel sınırları içine dahil etmek gerektiğini savunuyor.
Gezegensel sınırlar, Dünya&#039;nın yaşam destek sistemi için kritik olan belirli çevresel sınırları tanımlar; şimdiye kadar iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi süreçler bu kategoride değerlendirilmişti.Oksijensizleşme, ekosistemler üzerindeki diğer bu tür süreçlere benzer şekilde ciddi etkilere neden olabilir.
Su kütlelerindeki çözünmüş oksijen eksikliği, sıcak suların daha az oksijen tutabilmesi, sera gazı emisyonlarının artması ve su sıcaklıklarının yükselmesi gibi faktörlerle ilişkilendiriliyor.Bu durum, özellikle tarımsal ve endüstriyel atıkların suya karışmasıyla tetiklenen alg patlamaları ve bakteri çoğalmasının artmasına neden olabilir. Bu patlamalar, mevcut oksijeni hızla tüketebilir ve sucul yaşamı ciddi şekilde tehdit edebilir.Araştırmacılar, oksijensizleşmenin önlenmesi veya azaltılması için sera gazı emisyonlarının azaltılması, besin akışının kontrol altına alınması gibi önlemlerin alınması gerektiğini vurguluyor. Bunun yanı sıra, sucul ekosistemlerdeki bu tehlikenin küresel ölçekte bir anlayış ve eylem gerektirdiği ifade ediliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YAG3h8GYcU6Pemgl0kjdcg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, için, büyük, tehlike, Sular, oksijen, kaybediyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YAG3h8GYcU6Pemgl0kjdcg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünya için büyük tehlike! Sular oksijen kaybediyor"><p>Dünya genelindeki su kütlelerindeki çözünmüş oksijen miktarı hızla azalıyor ve bilim insanları bunun Dünya'nın yaşam destek sistemi için en büyük risklerden biri olduğunu  belirtiyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/McWk1UICX0m4Dh62aVa_jg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünyanın su ekosis­temlerinde her geçen yıl oksijen kaybı yaşanıyor. Bu durum Dünya'nın ekolojik dengesi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.Bilim insanları, sucul ekosistemlerdeki bu oksijen azalmasının, tatlı su göllerinden okyanuslara kadar geniş bir yelpazede yaşayan canlıların hayatını tehlikeye attığını belirtiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/e4tHOviz_UuebSBIo8yvZA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kevin Rose liderliğindeki Rensselaer Polytechnic Enstitüsü'ndeki bir ekip, bu durumu Dünya'nın gezegensel sınırları içine dahil etmek gerektiğini savunuyor.
Gezegensel sınırlar, Dünya'nın yaşam destek sistemi için kritik olan belirli çevresel sınırları tanımlar; şimdiye kadar iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi süreçler bu kategoride değerlendirilmişti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/f6NmUio0skyo_g5qcORO7g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Oksijensizleşme, ekosistemler üzerindeki diğer bu tür süreçlere benzer şekilde ciddi etkilere neden olabilir.
Su kütlelerindeki çözünmüş oksijen eksikliği, sıcak suların daha az oksijen tutabilmesi, sera gazı emisyonlarının artması ve su sıcaklıklarının yükselmesi gibi faktörlerle ilişkilendiriliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/i3ROoJ9FR0W_vSluoUgWDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu durum, özellikle tarımsal ve endüstriyel atıkların suya karışmasıyla tetiklenen alg patlamaları ve bakteri çoğalmasının artmasına neden olabilir. Bu patlamalar, mevcut oksijeni hızla tüketebilir ve sucul yaşamı ciddi şekilde tehdit edebilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/J-Y4v8AB1UmvamIaH5copQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Araştırmacılar, oksijensizleşmenin önlenmesi veya azaltılması için sera gazı emisyonlarının azaltılması, besin akışının kontrol altına alınması gibi önlemlerin alınması gerektiğini vurguluyor. Bunun yanı sıra, sucul ekosistemlerdeki bu tehlikenin küresel ölçekte bir anlayış ve eylem gerektirdiği ifade ediliyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çinli bilim insanları mercanları korumak için vatoz robot geliştirdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cinli-bilim-insanlari-mercanlari-korumak-icin-vatoz-robot-gelistirdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cinli-bilim-insanlari-mercanlari-korumak-icin-vatoz-robot-gelistirdi</guid>
<description><![CDATA[ Çin&#039;de mercan kayalıklarının korunabilmesi için vatoz şeklinde bir robot geliştirildi. Çinli bilim insanları, deniz canlılarıyla kolay uyum sağladığı için robotun daha sağlıklı veriler toplabileceğine dikkat çekiyor.Çinli bilim insanları  mercan resiflerinin korunması için Vatoz şeklinde robot geliştirdi.Öne ve arkaya yüzebilen, dalabilen ve  keskin dönüşler yapan robot  parende de atabiliyor.   Çinli bilim insanları, deniz canlılarıyla kolay uyum sağladığı için robotun daha sağlıklı veriler toplabileceğine dikkat çekiyor  Dünyadaki mercan resifleri küresel ısınmanın tehdidi altında. Uzmanlar, mercan resiflerinin yok olmasıyla deniz canlıları çeşitliliğinin de azalacağına dikkat çekiyor.  Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi, iklim değişikliği nedeniyle dünyadaki mercan resiflerinin dörtte birinin beyazlaştığı uyarısı yapıyor.   Uzmanlar mercan resiflerinin korunabilmesi için sera etkisi yaratan gazların salımının azaltılması gerektiğini söylüyor.   Birleşmiş Milletler çevre programı küresel ısınmaya karşı sert önlemler alınmaması halinde 2050&#039;ye kadar mercan resiflerinin yüzde 90&#039;nın yok olabileceği uyarısında bulunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rBmoF5j6sEKA1CIRIahEvg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çinli, bilim, insanları, mercanları, korumak, için, vatoz, robot, geliştirdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rBmoF5j6sEKA1CIRIahEvg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çinli bilim insanları mercanları korumak için vatoz robot geliştirdi"><p>Çin'de mercan kayalıklarının korunabilmesi için vatoz şeklinde bir robot geliştirildi. Çinli bilim insanları, deniz canlılarıyla kolay uyum sağladığı için robotun daha sağlıklı veriler toplabileceğine dikkat çekiyor.</p><p>Çinli bilim insanları  mercan resiflerinin korunması için Vatoz şeklinde robot geliştirdi.</p><p>Öne ve arkaya yüzebilen, dalabilen ve  keskin dönüşler yapan robot  parende de atabiliyor.   Çinli bilim insanları, deniz canlılarıyla kolay uyum sağladığı için robotun daha sağlıklı veriler toplabileceğine dikkat çekiyor  Dünyadaki mercan resifleri küresel ısınmanın tehdidi altında. Uzmanlar, mercan resiflerinin yok olmasıyla deniz canlıları çeşitliliğinin de azalacağına dikkat çekiyor.  Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi, iklim değişikliği nedeniyle dünyadaki mercan resiflerinin dörtte birinin beyazlaştığı uyarısı yapıyor.   Uzmanlar mercan resiflerinin korunabilmesi için sera etkisi yaratan gazların salımının azaltılması gerektiğini söylüyor.   Birleşmiş Milletler çevre programı küresel ısınmaya karşı sert önlemler alınmaması halinde 2050'ye kadar mercan resiflerinin yüzde 90'nın yok olabileceği uyarısında bulunuyor. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karadeniz’de denizin rengi değişti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizde-denizin-rengi-degisti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizde-denizin-rengi-degisti</guid>
<description><![CDATA[ Karadeniz&#039;deki aşırı yağışlar deniz rengini değiştirdi. Denizin mavi rengi çamura bulandı.Karadeniz Bölgesi&#039;nde son günlerde meydana gelen aşırı yağışlar, su taşkınlarına neden olarak bölgedeki doğal güzellikleri etkiledi.  Karasu Irmağı ve Akliman sahiliyle birleşen sel suları, denizin rengini maviden kahverengine çevirdi.  Akliman sahilinde, sel sularının getirdiği çamur ve toprak, deniz yüzeyinde belirgin bir bulanıklık oluşturdu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5rQ5p9qKUUuaajDuc6uvmg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karadeniz’de, denizin, rengi, değişti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5rQ5p9qKUUuaajDuc6uvmg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Karadeniz’de denizin rengi değişti"><p>Karadeniz'deki aşırı yağışlar deniz rengini değiştirdi. Denizin mavi rengi çamura bulandı.</p>Karadeniz Bölgesi'nde son günlerde meydana gelen aşırı yağışlar, su taşkınlarına neden olarak bölgedeki doğal güzellikleri etkiledi.  Karasu Irmağı ve Akliman sahiliyle birleşen sel suları, denizin rengini maviden kahverengine çevirdi.  Akliman sahilinde, sel sularının getirdiği çamur ve toprak, deniz yüzeyinde belirgin bir bulanıklık oluşturdu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eğirdir Gölü’nün bölünmesine 1,2 kilometre kaldı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/egirdir-goelunun-boelunmesine-12-kilometre-kaldi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/egirdir-goelunun-boelunmesine-12-kilometre-kaldi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin önemli tatlısu göllerinden Eğirdir Gölü, kuraklık ve kirlilik tehdidi altında... Eğirdir Gölü’nün en dar kısmı olan Kemer Boğazı’ndaki su genişliği, 1,8 kilometreden 1,2 kilometreye geriledi. Bu alandaki derinlik bazı noktalarda, 50-60 santimetreye kadar düştü. Uzmanlar, gölün bölünmesinin yok olma sürecini hızlandıracağı konusunda uyarıda bulundu.Kuraklık ve kirlilik tehdidi altındaki Eğirdir Gölü’nün bölünmesine 1,2 kilometre kaldı.Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi&#039;nden emekli akademisyen ve Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, gölün en dar noktası olan Kemer Boğazı’ndaki kuraklık tehlikesinin arttığına dikkat çekti.
Eğirdir Gölü’nün en dar noktası olan Gelendost-Yenice ile Senirkent-Akkeçili arasındaki Kemer Boğazı’nın kurumasıyla kamışlık, sazlık istilasının yaşanabileceğini söyleyen Dr. Kesici, önlem alınmaz, kuruma devam ederse gölün bu noktadan ikiye bölüneceği uyarısında bulundu.Bu bölümün Eğirdir Gölü’nün en dar noktası olduğunu ifade eden Dr. Kesici, “Karşı taraf gölün doğusu. Gelendost kısmı ile bulunduğumuz batı kısmı arasında daha önce yaklaşık 2 kilometreye yakın mesafe vardı. Fakat su seviyesi azaldı.” dedi.Bu bölgenin göldeki en az su seviyesine sahip bölge olduğunu dile getiren Kesici, “Kıyılardan başlayan ve gölün ortasında gördüğümüz büyük adacıklarla birlikte sazlık adaları nedeniyle göl tamamen ikiye ayrılma durumunda.” dedi.
Kesici şöyle devam etti:
“Ekim aylarında suyun tamamen çekildiği dönemlerde bataklık olmasa karşı kıyıya yürüyerek geçmek de mümkün. Mutlak suretle bu sazlıkların bakımlarının, gençleştirmelerinin yapılması gerekiyor. Dip kısımları açıldığı zaman, hiç olmazsa suyun sirkülasyonu olacaktır. Burada erozyon ve diğer nedenlerle oluşan toprak birikimi engellenmiş olacaktır. Ve aynı zamanda da gölün temizlenmesine katkıda bulunmuş olunacaktır.”Gölün rakım olarak en yüksek tarafının da burası olduğunu dile getiren Dr. Kesici, “Şehir merkezinin olduğu yerle buranın arasında en az 10 metrelik kot farkı var. En az seviye, burada; en yüksek seviye gölün Eğirdir kesiminde. Zaten bu kısmına gölün Hoyran kesimi diyoruz. Aşağı kısmı gölün Eğirdir kısmı oluyor. Topografik özelliğinden dolayı en az su seviyesinin olduğu ve en hassas yerlerden biri. Buranın mutlak suretle eski haline dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü göl bölündüğü zaman daha çabuk yok olacaktır ve buharlaşma artacaktır. Zaten en büyük sorunlardan biri de gölün seviyesinin azalmasıyla artan aşırı buharlaşma. O nedenle bu bölgede bu sazlıklarla ilgili iyileştirmelerin mutlaka yapılması gerekiyor.” diye konuştu.Bu noktadaki derinliğin 1,5 metreyi geçmediğini de anlatan Dr. Erol Kesici, “Bazı yerlerde ise 50-60 santimetre. Ama tamamen bataklıklaşmış bir alan olarak görmekteyiz. Şurada gördüğümüz sarılık, yerlere baktığımız zaman bataklık alandır. Çok fazla su seviyesi kalmadı. Balıkçılar, küçük tekneyle bile daha zor geçebiliyor.” ifadelerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LRDuBPzYn0mPdypjYKiEJA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eğirdir, Gölü’nün, bölünmesine, 1, 2, kilometre, kaldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LRDuBPzYn0mPdypjYKiEJA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Eğirdir Gölü’nün bölünmesine 1,2 kilometre kaldı"><p>Türkiye’nin önemli tatlısu göllerinden Eğirdir Gölü, kuraklık ve kirlilik tehdidi altında... Eğirdir Gölü’nün en dar kısmı olan Kemer Boğazı’ndaki su genişliği, 1,8 kilometreden 1,2 kilometreye geriledi. Bu alandaki derinlik bazı noktalarda, 50-60 santimetreye kadar düştü. Uzmanlar, gölün bölünmesinin yok olma sürecini hızlandıracağı konusunda uyarıda bulundu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5xRgajLvYEeL9TvgMUNGQQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kuraklık ve kirlilik tehdidi altındaki Eğirdir Gölü’nün bölünmesine 1,2 kilometre kaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/w_ULaTR9uUKrsyOljoivAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi'nden emekli akademisyen ve Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, gölün en dar noktası olan Kemer Boğazı’ndaki kuraklık tehlikesinin arttığına dikkat çekti.
Eğirdir Gölü’nün en dar noktası olan Gelendost-Yenice ile Senirkent-Akkeçili arasındaki Kemer Boğazı’nın kurumasıyla kamışlık, sazlık istilasının yaşanabileceğini söyleyen Dr. Kesici, önlem alınmaz, kuruma devam ederse gölün bu noktadan ikiye bölüneceği uyarısında bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Juk0BAPH5kq4MHNRh4SYAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu bölümün Eğirdir Gölü’nün en dar noktası olduğunu ifade eden Dr. Kesici, “Karşı taraf gölün doğusu. Gelendost kısmı ile bulunduğumuz batı kısmı arasında daha önce yaklaşık 2 kilometreye yakın mesafe vardı. Fakat su seviyesi azaldı.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0lbsOJTh0kasf-yc_HDdCw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu bölgenin göldeki en az su seviyesine sahip bölge olduğunu dile getiren Kesici, “Kıyılardan başlayan ve gölün ortasında gördüğümüz büyük adacıklarla birlikte sazlık adaları nedeniyle göl tamamen ikiye ayrılma durumunda.” dedi.
Kesici şöyle devam etti:
“Ekim aylarında suyun tamamen çekildiği dönemlerde bataklık olmasa karşı kıyıya yürüyerek geçmek de mümkün. Mutlak suretle bu sazlıkların bakımlarının, gençleştirmelerinin yapılması gerekiyor. Dip kısımları açıldığı zaman, hiç olmazsa suyun sirkülasyonu olacaktır. Burada erozyon ve diğer nedenlerle oluşan toprak birikimi engellenmiş olacaktır. Ve aynı zamanda da gölün temizlenmesine katkıda bulunmuş olunacaktır.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qRNW-2hlpk-FMdEuv6nUEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gölün rakım olarak en yüksek tarafının da burası olduğunu dile getiren Dr. Kesici, “Şehir merkezinin olduğu yerle buranın arasında en az 10 metrelik kot farkı var. En az seviye, burada; en yüksek seviye gölün Eğirdir kesiminde. Zaten bu kısmına gölün Hoyran kesimi diyoruz. Aşağı kısmı gölün Eğirdir kısmı oluyor. Topografik özelliğinden dolayı en az su seviyesinin olduğu ve en hassas yerlerden biri. Buranın mutlak suretle eski haline dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü göl bölündüğü zaman daha çabuk yok olacaktır ve buharlaşma artacaktır. Zaten en büyük sorunlardan biri de gölün seviyesinin azalmasıyla artan aşırı buharlaşma. O nedenle bu bölgede bu sazlıklarla ilgili iyileştirmelerin mutlaka yapılması gerekiyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H0SmbOd75Ua4mvz_cqfAsg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu noktadaki derinliğin 1,5 metreyi geçmediğini de anlatan Dr. Erol Kesici, “Bazı yerlerde ise 50-60 santimetre. Ama tamamen bataklıklaşmış bir alan olarak görmekteyiz. Şurada gördüğümüz sarılık, yerlere baktığımız zaman bataklık alandır. Çok fazla su seviyesi kalmadı. Balıkçılar, küçük tekneyle bile daha zor geçebiliyor.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODTÜ’den endişelendiren tespit: “Kritik eşik aşıldı, Marmara komada!”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/odtuden-endiselendiren-tespit-kritik-esik-asildi-marmara-komada</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/odtuden-endiselendiren-tespit-kritik-esik-asildi-marmara-komada</guid>
<description><![CDATA[ ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Yücel, Marmara Denizi’nin ilk 30 metresi hariç ciddi oksijen azlığı çektiğini söyledi. Marmara Denizi’nin komada olduğunu anlatan Yücel, “Oksijen özellikle ilk 30 metreden sonra hipoksi eşiği dediğimiz, bir balığın giremeyeceği seviyede düşük.” diye konuştu.ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü, Bilim 2 gemisi ile 8 bilim insanının katıldığı ve 4 gün süren 2024 Marmara Denizi seferlerinin ilk bölümünü geçtiğimiz günlerde tamamladı.Isınma, kirlilik, oksijen değerleri, akıntı yönleri gibi birçok parametrenin incelendiği sefer sonrasında gemide soruları yanıtlayan Yücel, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile yürüttükleri Marmara Denizi Bütünleşik Modelleme Sistemi (MARMOD) projesi kapsamında özellikle müsilaj krizinden beri artan sıklıktaki deniz seferleriyle, Marmara Denizi&#039;nin oşinografik durumunu takip ettiklerini belirtti.Düzenledikleri son seferde özellikle Doğu Marmara’ya odaklandıklarını bildiren Yücel, “İlk bulgularımızda özellikle oksijende durum hiç ama hiç iç açıcı değil, hala Marmara ilk 30 metresi hariç ciddi oksijen azlığı çeken, komada bir yer. Oksijen özellikle ilk 30 metreden sonra hipoksi eşiği dediğimiz, bir balığın giremeyeceği seviyede düşük. Ardından 150-200 metreye eriştiğinizde neredeyse ölçmekte zorlandığımız, çok çok az seviyelerde oksijen var.” dedi.
Daha önce, özellikle Doğu Marmara’da 600 ila 800 metre bandındaki Akdeniz suyunun Marmara’ya az da olsa bir nefes verdiğini ve oksijen değerlerini bir nebze de olsa artırdığını belirten Yücel, son seferde buna rastlamadıklarını, denizlerdeki ısınmanın bu sonucu doğurmuş olabileceğini ifade etti.Önceki yıllara göre Marmara Denizi’nin çok fazla ısınıp yorulduğunu, mayıs sonu itibarıyla da alg patlamalarıyla sistemin hırpalandığını dile getiren Yücel, “Geçen yılki seferimizde eylül ayında ölçtüğümüz yaz sonu değerlerini şimdiden ölçmüşüz ve geçmişiz bile. Yaz süresince bunun artacağını düşünüyoruz. Deniz suyu sıcaklıkları bu yıl rekorlar kırdı. Temmuz, ağustos, eylül aylarında bu rekorların yenilenmesi olası. Şimdiden Doğu Marmara&#039;da deniz suyu sıcaklığını 26, İzmit Körfezi’nde 27 derece ölçtük ki bu bölgelerde son 40 yılın ortalaması 24-25 derecelerdir.” diye konuştu.
Deniz suyu sıcaklığındaki artışın daha az oksijen çözülebilmesine ve kirlilik artışına neden olduğunu aktaran Yücel, sıcaklık, oksijensizleşme ve kirliliğin kısır bir döngü içinde birbirini beslediği tespitini paylaştı.Yücel, kirliliğin boyutu hakkında şunları söyledi:
“Özellikle son yıllarda çok yoğun veri topladığımız için çok net konuşabilirim. Marmara’da azot, fosfor kirliliği artarak devam ediyor, birikim devam ediyor, trendlerde azalmayı bırakın herhangi bir durma gözlemlemedik. Marmara&#039;da çok ciddi bir biyolojik üretim hali sürmekte. Üretim değerleri Karadeniz&#039;in 3-4 katı. Esas 3-4 hafta önceki biyolojik üretim patlamasını geride bıraktık, şimdi sistem nispeten yazla ilgili bir denge durumuna ulaştı. Marmara çok üretken, aşırı azot ve fosfor yüklü.”Denizde oksijenin azaldığı noktada hayatın bittiği gibi bir algı bulunsa da tek hücreli yaşamın sürdüğünü, mikrobiyal canlıların solunum yapmaya devam ettiğini anlatan Yücel, söz konusu canlıların bu solunumu nitrat denilen, azotun oksijen bağlı formuyla yaptıkları bilgisini verdi.
Doğu Marmara’da da 200 metreden sonra nitrat seviyelerinin düştüğüne ve oksijen azaldıkça nitratın da azalmaya başladığına değinen Yücel, termodinamik teoriye göre oksijen ve nitrat tükendiğinde mikrobiyal yaşamın sülfat soluyarak hidrojen sülfür gazı ortaya çıkaracağını işaret etti.
MARMOD projesi sayesinde böyle bir trendi Doğu Marmara&#039;da tespit ettiklerini vurgulayan Yücel, şu uyarılarda bulundu:
“Bu bir felaket anlamına geliyor. Bu bütün besin sisteminin, besin ağının çökmesi demek. Hidrojen sülfürlü sular dipte birikmeye başladığı anda yavaş yavaş kötüleşmeyle beraber önlem alınmazsa yukarı doğru çıkacak. Bu, koku yapması, hidrojen sülfürlü suların kıyıya vurması demek. Üstteki 30 metrelik oksijenli suyla birleştiği zaman yeni müsilajımsı, göze hoş gelmeyen, halk sağlığı açısından müthiş tehdit oluşturan, balıkçılık için bambaşka tehdit oluşturan, turizmi çökertecek bir fenomen olacak. Hidrojen sülfür İzmit Körfezi dışında, Marmara&#039;da henüz yok, henüz oluşuma başlamadı ama son 3 yıldaki gidişat sürerse, önümüzdeki 4 ya da 5 yıl içerisinde Doğu Marmara&#039;daki nitratın tükeneceğini biz MARMOD verileriyle görüyoruz.”
Marmara’nın sorununun azot ve fosfor yükü olduğunu hatırlatan Yücel, bu yükün önemli bir kısmının tarımsal girdiler ve şehirlerin arıtılmamış, az arıtılmış veya en ileri seviyede arıtılmamış atık sularının Marmara ile buluşmasından kaynaklandığını, acil olarak harekete geçilmesi gereken konuların başında da bu iki sorunun geldiği değerlendirmesini paylaştı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XN4jLdqH4EWDFcW4a67DJA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ODTÜ’den, endişelendiren, tespit:, “Kritik, eşik, aşıldı, Marmara, komada”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XN4jLdqH4EWDFcW4a67DJA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="ODTÜ’den endişelendiren tespit: “Kritik eşik aşıldı, Marmara komada!”"><p>ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Yücel, Marmara Denizi’nin ilk 30 metresi hariç ciddi oksijen azlığı çektiğini söyledi. Marmara Denizi’nin komada olduğunu anlatan Yücel, “Oksijen özellikle ilk 30 metreden sonra hipoksi eşiği dediğimiz, bir balığın giremeyeceği seviyede düşük.” diye konuştu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eYzVzrpwLEyP0ZTYPWIGHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü, Bilim 2 gemisi ile 8 bilim insanının katıldığı ve 4 gün süren 2024 Marmara Denizi seferlerinin ilk bölümünü geçtiğimiz günlerde tamamladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/82FiwHQS7kSN1__pRPbYKA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Isınma, kirlilik, oksijen değerleri, akıntı yönleri gibi birçok parametrenin incelendiği sefer sonrasında gemide soruları yanıtlayan Yücel, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile yürüttükleri Marmara Denizi Bütünleşik Modelleme Sistemi (MARMOD) projesi kapsamında özellikle müsilaj krizinden beri artan sıklıktaki deniz seferleriyle, Marmara Denizi'nin oşinografik durumunu takip ettiklerini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LVbhh34aNUKmP7wSgou_2w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Düzenledikleri son seferde özellikle Doğu Marmara’ya odaklandıklarını bildiren Yücel, “İlk bulgularımızda özellikle oksijende durum hiç ama hiç iç açıcı değil, hala Marmara ilk 30 metresi hariç ciddi oksijen azlığı çeken, komada bir yer. Oksijen özellikle ilk 30 metreden sonra hipoksi eşiği dediğimiz, bir balığın giremeyeceği seviyede düşük. Ardından 150-200 metreye eriştiğinizde neredeyse ölçmekte zorlandığımız, çok çok az seviyelerde oksijen var.” dedi.
Daha önce, özellikle Doğu Marmara’da 600 ila 800 metre bandındaki Akdeniz suyunun Marmara’ya az da olsa bir nefes verdiğini ve oksijen değerlerini bir nebze de olsa artırdığını belirten Yücel, son seferde buna rastlamadıklarını, denizlerdeki ısınmanın bu sonucu doğurmuş olabileceğini ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5c5h8duf90-ZVgKm3v6Q8w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Önceki yıllara göre Marmara Denizi’nin çok fazla ısınıp yorulduğunu, mayıs sonu itibarıyla da alg patlamalarıyla sistemin hırpalandığını dile getiren Yücel, “Geçen yılki seferimizde eylül ayında ölçtüğümüz yaz sonu değerlerini şimdiden ölçmüşüz ve geçmişiz bile. Yaz süresince bunun artacağını düşünüyoruz. Deniz suyu sıcaklıkları bu yıl rekorlar kırdı. Temmuz, ağustos, eylül aylarında bu rekorların yenilenmesi olası. Şimdiden Doğu Marmara'da deniz suyu sıcaklığını 26, İzmit Körfezi’nde 27 derece ölçtük ki bu bölgelerde son 40 yılın ortalaması 24-25 derecelerdir.” diye konuştu.
Deniz suyu sıcaklığındaki artışın daha az oksijen çözülebilmesine ve kirlilik artışına neden olduğunu aktaran Yücel, sıcaklık, oksijensizleşme ve kirliliğin kısır bir döngü içinde birbirini beslediği tespitini paylaştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/apjFKsSrJkSLrGfXYg5nxg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yücel, kirliliğin boyutu hakkında şunları söyledi:
“Özellikle son yıllarda çok yoğun veri topladığımız için çok net konuşabilirim. Marmara’da azot, fosfor kirliliği artarak devam ediyor, birikim devam ediyor, trendlerde azalmayı bırakın herhangi bir durma gözlemlemedik. Marmara'da çok ciddi bir biyolojik üretim hali sürmekte. Üretim değerleri Karadeniz'in 3-4 katı. Esas 3-4 hafta önceki biyolojik üretim patlamasını geride bıraktık, şimdi sistem nispeten yazla ilgili bir denge durumuna ulaştı. Marmara çok üretken, aşırı azot ve fosfor yüklü.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Kl5l_K1vU69LKwWyplenw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Denizde oksijenin azaldığı noktada hayatın bittiği gibi bir algı bulunsa da tek hücreli yaşamın sürdüğünü, mikrobiyal canlıların solunum yapmaya devam ettiğini anlatan Yücel, söz konusu canlıların bu solunumu nitrat denilen, azotun oksijen bağlı formuyla yaptıkları bilgisini verdi.
Doğu Marmara’da da 200 metreden sonra nitrat seviyelerinin düştüğüne ve oksijen azaldıkça nitratın da azalmaya başladığına değinen Yücel, termodinamik teoriye göre oksijen ve nitrat tükendiğinde mikrobiyal yaşamın sülfat soluyarak hidrojen sülfür gazı ortaya çıkaracağını işaret etti.
MARMOD projesi sayesinde böyle bir trendi Doğu Marmara'da tespit ettiklerini vurgulayan Yücel, şu uyarılarda bulundu:
“Bu bir felaket anlamına geliyor. Bu bütün besin sisteminin, besin ağının çökmesi demek. Hidrojen sülfürlü sular dipte birikmeye başladığı anda yavaş yavaş kötüleşmeyle beraber önlem alınmazsa yukarı doğru çıkacak. Bu, koku yapması, hidrojen sülfürlü suların kıyıya vurması demek. Üstteki 30 metrelik oksijenli suyla birleştiği zaman yeni müsilajımsı, göze hoş gelmeyen, halk sağlığı açısından müthiş tehdit oluşturan, balıkçılık için bambaşka tehdit oluşturan, turizmi çökertecek bir fenomen olacak. Hidrojen sülfür İzmit Körfezi dışında, Marmara'da henüz yok, henüz oluşuma başlamadı ama son 3 yıldaki gidişat sürerse, önümüzdeki 4 ya da 5 yıl içerisinde Doğu Marmara'daki nitratın tükeneceğini biz MARMOD verileriyle görüyoruz.”
Marmara’nın sorununun azot ve fosfor yükü olduğunu hatırlatan Yücel, bu yükün önemli bir kısmının tarımsal girdiler ve şehirlerin arıtılmamış, az arıtılmış veya en ileri seviyede arıtılmamış atık sularının Marmara ile buluşmasından kaynaklandığını, acil olarak harekete geçilmesi gereken konuların başında da bu iki sorunun geldiği değerlendirmesini paylaştı.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünyaca ünlü Phaselis’te tepki çeken görüntü: “Medeniyetten uzaklaşmış insanların eseri”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyaca-unlu-phaseliste-tepki-ceken-goeruntu-medeniyetten-uzaklasmis-insanlarin-eseri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyaca-unlu-phaseliste-tepki-ceken-goeruntu-medeniyetten-uzaklasmis-insanlarin-eseri</guid>
<description><![CDATA[ Antalya’nın en çok rağbet gören turistik merkezlerinden dünyaca ünlü Phaselis sahilinde ziyaretçilerin ardında bıraktığı çöp yığınları tepki çekti. Plajdaki kirliliği cep telefonu kamerasıyla kaydeden bir vatandaş, “Bu pisliği, insanımızın ne kadar medenilikten uzaklaştığını görmek, insanın içini acıtıyor. Bir kişi çöp bırakmış, diğerleri de ona uygun çöplerini bırakıp gitmiş.” diye konuştu.Antalya’nın Likya döneminin önemli antik kentlerinden olan Kemer ilçesine bağlı, iki koydaki kumsallarıyla da her yaz binlerce yerli ve yabancı tatilciyi ağırlayan Phaselis’te tepki çeken görüntüler ortaya çıktı.Önceki gün antik kent ve sahiline giden Rabia Albay Baltacıoğlu, duyarsız kişilerin sahile bırakıp, gittiği çöp yığınlarıyla karşılaştı.Phaselis Antik Kenti’ne girişin ücretli olduğunu belirten Baltacıoğlu, “Burası, Phaselis Antik Kenti. Girişte kuyruk bekliyorsunuz, içeri girince için acıyor. Bu pisliği, insanımızın ne kadar medenilikten uzaklaştığını görmek, insanın içini acıtıyor. Bir kişi çöp bırakmış, diğerleri de ona uygun çöplerini bırakıp gitmiş. Phaselis Antik Kenti, bu yaz yoğunluktan girip keyif yapamadığımız, milattan önce kurulan hamamı, agorası, tiyatrosu ile liman kent. 21’inci yüzyılda medeniyetten uzaklaşmış insanların eseri, çöp ve plastik yığınlarıyla geldiği durum.” diyerek tepki gösterdi.Karşılaştığı kirlilik nedeniyle çok üzüldüğünü, otoparkın, ağaçların dibi ve birçok yerin çöple dolu olduğunu söyleyen Rabia Alpay Baltacıoğlu, “Temizlik sıfır. Geçen sene de kapıdaki görevlilere söyledim, ‘Anons edin, insanlar çöpleri bırakmasın’ diye. ‘Gelenler bakanlığa şikayet ediyor, onun için anons edemiyoruz’ dediler. Ne yazık ki ören yeri diye vandal insanlar bu hale getirmiş. Bu sene bir başka kirlilik var. Phaselis girişinde bazen 2 kilometre ana caddeye kadar kuyruk oluyor.” şeklinde konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FxqcMUyydk60rtfV644oeQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünyaca, ünlü, Phaselis’te, tepki, çeken, görüntü:, “Medeniyetten, uzaklaşmış, insanların, eseri”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FxqcMUyydk60rtfV644oeQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünyaca ünlü Phaselis’te tepki çeken görüntü: “Medeniyetten uzaklaşmış insanların eseri”"><p>Antalya’nın en çok rağbet gören turistik merkezlerinden dünyaca ünlü Phaselis sahilinde ziyaretçilerin ardında bıraktığı çöp yığınları tepki çekti. Plajdaki kirliliği cep telefonu kamerasıyla kaydeden bir vatandaş, “Bu pisliği, insanımızın ne kadar medenilikten uzaklaştığını görmek, insanın içini acıtıyor. Bir kişi çöp bırakmış, diğerleri de ona uygun çöplerini bırakıp gitmiş.” diye konuştu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HjX31T5Kk0SIIwBdNHuEpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalya’nın Likya döneminin önemli antik kentlerinden olan Kemer ilçesine bağlı, iki koydaki kumsallarıyla da her yaz binlerce yerli ve yabancı tatilciyi ağırlayan Phaselis’te tepki çeken görüntüler ortaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xiMmI9qQoUmu1XkAWw53iA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Önceki gün antik kent ve sahiline giden Rabia Albay Baltacıoğlu, duyarsız kişilerin sahile bırakıp, gittiği çöp yığınlarıyla karşılaştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4A263YiMT0-cZteX0YSubQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Phaselis Antik Kenti’ne girişin ücretli olduğunu belirten Baltacıoğlu, “Burası, Phaselis Antik Kenti. Girişte kuyruk bekliyorsunuz, içeri girince için acıyor. Bu pisliği, insanımızın ne kadar medenilikten uzaklaştığını görmek, insanın içini acıtıyor. Bir kişi çöp bırakmış, diğerleri de ona uygun çöplerini bırakıp gitmiş. Phaselis Antik Kenti, bu yaz yoğunluktan girip keyif yapamadığımız, milattan önce kurulan hamamı, agorası, tiyatrosu ile liman kent. 21’inci yüzyılda medeniyetten uzaklaşmış insanların eseri, çöp ve plastik yığınlarıyla geldiği durum.” diyerek tepki gösterdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sLstO8ukXU-6tYtio1Q4Ow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Karşılaştığı kirlilik nedeniyle çok üzüldüğünü, otoparkın, ağaçların dibi ve birçok yerin çöple dolu olduğunu söyleyen Rabia Alpay Baltacıoğlu, “Temizlik sıfır. Geçen sene de kapıdaki görevlilere söyledim, ‘Anons edin, insanlar çöpleri bırakmasın’ diye. ‘Gelenler bakanlığa şikayet ediyor, onun için anons edemiyoruz’ dediler. Ne yazık ki ören yeri diye vandal insanlar bu hale getirmiş. Bu sene bir başka kirlilik var. Phaselis girişinde bazen 2 kilometre ana caddeye kadar kuyruk oluyor.” şeklinde konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Of2oa2sV6U6uYscZel3HQw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yuQZ548Wq0KuQFq5PBODcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IRc23gT8kU2dXmvFu738Tw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Oksijen seviyesi düştü, deniz köpürdü: “Buradaki durum müsilajdan beter, durum çok ciddi”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/oksijen-seviyesi-dustu-deniz-koepurdu-buradaki-durum-musilajdan-beter-durum-cok-ciddi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/oksijen-seviyesi-dustu-deniz-koepurdu-buradaki-durum-musilajdan-beter-durum-cok-ciddi</guid>
<description><![CDATA[ Doğu Akdeniz’de kirlilik artıyor. Mersin’deki Yenişehir sahili boyunca kirliliğe bağlı köpüklenmeler oluştuğu görüldü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Mersin’de yaşanan kirliliği “Müsilajdan beter.” diyerek yorumladı. Mersin Körfezi’ndeki durumun ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade eden Salihoğlu, “Gerçekten durum çok ciddi. Deniz sistemlerini ortadan kaldırıyoruz, tabiri caizse denizleri komaya sokuyoruz.” diye konuştu.Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Mersin Körfezi’nde kirlilik seviyesinin artması nedeniyle meydana gelen köpüklenme için “Müsilajdan beter.” yorumunda bulundu.Mersin Körfezi’nde 1 aydır kıyıya yakın bölgelerde deniz yüzeyinde köpüklenme görülürken suda görüş mesafesinde de azalma yaşanıyor.
Yenişehir sahili boyunca görülen köpüklenme hakkında konuşan Salihoğlu, Mersin Körfezi’ni Doğu Akdeniz’de kirliliğin en yoğun görüldüğü bölgelerden biri olarak nitelendirdi.Körfezin kıyılarında şu anda gözle görülür bir kirlilik olduğunu ve buradaki durumun neredeyse Marmara Denizi ile eş değer hale geldiğini aktaran Salihoğlu, “Şu anda Mersin Körfezi’nde denize baktığınızda ancak 1,5 metreyi görebiliyorsunuz. Işık geçirgenliği oldukça düşmüş, çok kirli bir suyla karşı karşıyayız ve bu kirlilik oksijen seviyelerini de düşürüyor. Deniz yüzeyinde köpüklü yapılar, yoğun alg patlamaları var. Şu anda içine girdiğimiz deniz sağlıklı ve keyif veren bir deniz değil. Kirli ve bulanık bir denizle karşı karşıyayız.” diye konuştu.Özellikle belli türdeki alglerin yoğun üremesi sonrası, fiziksel olarak akıntı ve rüzgarla bu köpüklenmenin oluştuğunu anlatan Salihoğlu, şöyle devam etti:
“Buradaki durum müsilajdan beter çünkü gerçekten inanılmaz bir kirlilik yükü var, şehir kirliliği çok yüksek. Yaz döneminde nüfus artışıyla birlikte evsel atıklar çok yükselmiş durumda. Büyük nehirlerden, örneğin Seyhan Nehri’nden, çok ciddi bir kirlilik girdisi var. Tarımsal ve endüstriyel kökenli kirlilik de çok yüksek.”
Kirliliğin ana kaynağının karasal girdiler olduğunu, şehir deşarjları ile etkisiz veya yetersiz çalışan arıtma tesislerinin de önemli bir rol oynadığını kaydeden Salihoğlu, nehirlerden gelen yayılı kaynaklı kirlilik yükünün de yüksek seviyede ve tarımsal ve endüstriyel uygulamalardan kaynaklandığını bildirdi.
Mersin Körfezi’ndeki durumun ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade eden Salihoğlu, denizin durumuyla ilgili kullanılan kriterlere göre buranın çok kötü veya aşırı kötü seviyelerde olduğu tespitini paylaştı.
Salihoğlu, suyun geçirgenliğinin yani insanların suyu görme kapasitesinin çok düşük, azot ve fosfor yüklerinin ise çok yüksek olduğunu, bu durumun fitoplanktonu aşırı seviyede artırdığını vurguladı.Açık bir deniz olan Akdeniz’deki akıntı sisteminin şu anda bu körfezleri temizleyebilecek durumda olmadığı değerlendirmesinde bulunan Salihoğlu, şunları söyledi:
“Gerçekten durum çok ciddi. Deniz sistemlerini ortadan kaldırıyoruz, tabiri caizse denizleri komaya sokuyoruz. Sıcaklıklar da çok artmış durumda. Yaptığımız ölçümlerde, Mersin şehri kıyılarında deniz suyu sıcaklıkları 34 dereceleri gösteriyor. İklim değişikliğinin ve sıcaklıkların baskısı çok yüksek ve hiç görülmemiş seviyelerde bir kirlilikle denizlere yükleniyoruz. Aynı zamanda balıkçılık faaliyetleri de hiçbir şekilde sürdürülebilir değil.”
Enstitü olarak Mersin Büyükşehir Belediyesi ile “Temiz Akdeniz İçin Ekosistem Tabanlı İzleme ve Yönetim Planı Projesi” yürüttükleri bilgisini veren Salihoğlu, farkındalık oluşturmaya çalıştıkları bu çalışmada belli bir seviyeye geldiklerini ancak bunun yeterli olmadığını, durumun ciddiyetinin artık herkes tarafından anlaşılması gerektiğini dile getirdi.Akdeniz’in temiz ve parlak deniziyle ünlendiğini ancak Mersin sahillerinin bu standartlardan uzak olduğunu ifade eden Salihoğlu, kirliliğin dış etkenlerden değil insan davranışlarından kaynaklandığını belirtti.
Bölgedeki nüfus artışının altını çizen Salihoğlu, turizmin yoğun olduğu her bölgede insan kullanımından dolayı ortaya büyük bir atık yükü çıktığından ve bu atıkların doğru yönetilmesi gerektiğinden bahsetti.
Salihoğlu, şu tavsiyelerde bulundu:
“Kirliliğin geniş bir alanı kaplaması söz konusu. Şu anda çoğu atık, basit bir ön arıtmadan sonra tüm azot ve fosfor yüküyle birlikte denize ulaşmakta. Bunların önüne geçmemiz, bir seferberlik yaklaşımıyla denizlerin üstüne düşmemiz, denizlere daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor. Bir an önce denizlere olan kirliliği azaltmak için bir araya gelmemiz, koruma alanları ilan etmemiz lazım. İyi tarım uygulamalarına geçilmesi ve daha iyi planlama yapılması, endüstriyel atıkların mutlaka arıtılarak nehirlere verilmesi şart. Aksi halde, sosyal, ekonomik ve ekolojik kayıplarımız çok fazla olacak.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WcYdD8H-gEOXfrHVvpj0cQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Oksijen, seviyesi, düştü, deniz, köpürdü:, “Buradaki, durum, müsilajdan, beter, durum, çok, ciddi”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WcYdD8H-gEOXfrHVvpj0cQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Oksijen seviyesi düştü, deniz köpürdü: “Buradaki durum müsilajdan beter, durum çok ciddi”"><p>Doğu Akdeniz’de kirlilik artıyor. Mersin’deki Yenişehir sahili boyunca kirliliğe bağlı köpüklenmeler oluştuğu görüldü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Mersin’de yaşanan kirliliği “Müsilajdan beter.” diyerek yorumladı. Mersin Körfezi’ndeki durumun ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade eden Salihoğlu, “Gerçekten durum çok ciddi. Deniz sistemlerini ortadan kaldırıyoruz, tabiri caizse denizleri komaya sokuyoruz.” diye konuştu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZVhEnJUFX0yTjDoqrIGqKQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Mersin Körfezi’nde kirlilik seviyesinin artması nedeniyle meydana gelen köpüklenme için “Müsilajdan beter.” yorumunda bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P9L1oSfLJ0qMumyd_Bo58A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mersin Körfezi’nde 1 aydır kıyıya yakın bölgelerde deniz yüzeyinde köpüklenme görülürken suda görüş mesafesinde de azalma yaşanıyor.
Yenişehir sahili boyunca görülen köpüklenme hakkında konuşan Salihoğlu, Mersin Körfezi’ni Doğu Akdeniz’de kirliliğin en yoğun görüldüğü bölgelerden biri olarak nitelendirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Y3BB709vjkm86H6NF-2F7Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Körfezin kıyılarında şu anda gözle görülür bir kirlilik olduğunu ve buradaki durumun neredeyse Marmara Denizi ile eş değer hale geldiğini aktaran Salihoğlu, “Şu anda Mersin Körfezi’nde denize baktığınızda ancak 1,5 metreyi görebiliyorsunuz. Işık geçirgenliği oldukça düşmüş, çok kirli bir suyla karşı karşıyayız ve bu kirlilik oksijen seviyelerini de düşürüyor. Deniz yüzeyinde köpüklü yapılar, yoğun alg patlamaları var. Şu anda içine girdiğimiz deniz sağlıklı ve keyif veren bir deniz değil. Kirli ve bulanık bir denizle karşı karşıyayız.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x3ahzI0Ku06iwfEtfRFtKQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Özellikle belli türdeki alglerin yoğun üremesi sonrası, fiziksel olarak akıntı ve rüzgarla bu köpüklenmenin oluştuğunu anlatan Salihoğlu, şöyle devam etti:
“Buradaki durum müsilajdan beter çünkü gerçekten inanılmaz bir kirlilik yükü var, şehir kirliliği çok yüksek. Yaz döneminde nüfus artışıyla birlikte evsel atıklar çok yükselmiş durumda. Büyük nehirlerden, örneğin Seyhan Nehri’nden, çok ciddi bir kirlilik girdisi var. Tarımsal ve endüstriyel kökenli kirlilik de çok yüksek.”
Kirliliğin ana kaynağının karasal girdiler olduğunu, şehir deşarjları ile etkisiz veya yetersiz çalışan arıtma tesislerinin de önemli bir rol oynadığını kaydeden Salihoğlu, nehirlerden gelen yayılı kaynaklı kirlilik yükünün de yüksek seviyede ve tarımsal ve endüstriyel uygulamalardan kaynaklandığını bildirdi.
Mersin Körfezi’ndeki durumun ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade eden Salihoğlu, denizin durumuyla ilgili kullanılan kriterlere göre buranın çok kötü veya aşırı kötü seviyelerde olduğu tespitini paylaştı.
Salihoğlu, suyun geçirgenliğinin yani insanların suyu görme kapasitesinin çok düşük, azot ve fosfor yüklerinin ise çok yüksek olduğunu, bu durumun fitoplanktonu aşırı seviyede artırdığını vurguladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IzJCchhIWk6Al_SELSmaag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Açık bir deniz olan Akdeniz’deki akıntı sisteminin şu anda bu körfezleri temizleyebilecek durumda olmadığı değerlendirmesinde bulunan Salihoğlu, şunları söyledi:
“Gerçekten durum çok ciddi. Deniz sistemlerini ortadan kaldırıyoruz, tabiri caizse denizleri komaya sokuyoruz. Sıcaklıklar da çok artmış durumda. Yaptığımız ölçümlerde, Mersin şehri kıyılarında deniz suyu sıcaklıkları 34 dereceleri gösteriyor. İklim değişikliğinin ve sıcaklıkların baskısı çok yüksek ve hiç görülmemiş seviyelerde bir kirlilikle denizlere yükleniyoruz. Aynı zamanda balıkçılık faaliyetleri de hiçbir şekilde sürdürülebilir değil.”
Enstitü olarak Mersin Büyükşehir Belediyesi ile “Temiz Akdeniz İçin Ekosistem Tabanlı İzleme ve Yönetim Planı Projesi” yürüttükleri bilgisini veren Salihoğlu, farkındalık oluşturmaya çalıştıkları bu çalışmada belli bir seviyeye geldiklerini ancak bunun yeterli olmadığını, durumun ciddiyetinin artık herkes tarafından anlaşılması gerektiğini dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QA9uZhFQvk-DulH5J5Bb2Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Akdeniz’in temiz ve parlak deniziyle ünlendiğini ancak Mersin sahillerinin bu standartlardan uzak olduğunu ifade eden Salihoğlu, kirliliğin dış etkenlerden değil insan davranışlarından kaynaklandığını belirtti.
Bölgedeki nüfus artışının altını çizen Salihoğlu, turizmin yoğun olduğu her bölgede insan kullanımından dolayı ortaya büyük bir atık yükü çıktığından ve bu atıkların doğru yönetilmesi gerektiğinden bahsetti.
Salihoğlu, şu tavsiyelerde bulundu:
“Kirliliğin geniş bir alanı kaplaması söz konusu. Şu anda çoğu atık, basit bir ön arıtmadan sonra tüm azot ve fosfor yüküyle birlikte denize ulaşmakta. Bunların önüne geçmemiz, bir seferberlik yaklaşımıyla denizlerin üstüne düşmemiz, denizlere daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor. Bir an önce denizlere olan kirliliği azaltmak için bir araya gelmemiz, koruma alanları ilan etmemiz lazım. İyi tarım uygulamalarına geçilmesi ve daha iyi planlama yapılması, endüstriyel atıkların mutlaka arıtılarak nehirlere verilmesi şart. Aksi halde, sosyal, ekonomik ve ekolojik kayıplarımız çok fazla olacak.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>En sinsi afet: Sıcak hava | Bugünün sıcakları yarının soğuğu olacak!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/en-sinsi-afet-sicak-hava-bugunun-sicaklari-yarinin-sogugu-olacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/en-sinsi-afet-sicak-hava-bugunun-sicaklari-yarinin-sogugu-olacak</guid>
<description><![CDATA[ Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, küresel iklim değişikliğinin yol açtığı tehditlere ilişkin bir yazı kaleme aldı. Dünya genelinde birçok bölgede sıcaklık rekorları kırıldığını anımsatan Birpınar, buna bağlı olarak deniz seviyesinde yükselmeler yaşandığını belirterek, sahiller ve ada yerleşim yerlerinin sular altında kalmasının mevcut haritaların değişimine yol açtığını ifade etti.Günlük yaşamımızı doğrudan etkilemesine rağmen, dünya gündeminde yeterince yer bulamayan küresel ısınma ve iklim değişikliği yaşadığımız çağın en sinsi afeti olarak değerlendiriliyor. İklim değişikliğine bağlı, olağanüstü yağış, fırtına, kuraklık, beklenmedik hava olayları haberlere konu olurken, görünmeyen tehdit sıcak hava dalgası hayatın her alanını olumsuz etkiliyor. Sağlıktan, eğitime, tarımdan enerjiye, ekonomiden, kitlesel göçlere hatta ülke sınırlarının değişimine kadar başta insanlar olmak üzere tüm canlıları tehdit ediyor.  Kabullenelim, yaşadığımız gezegen, insan kaynaklı faaliyetlerden dolayı iklim değişikliği tehdidiyle karşı karşıya. Halihazırda yaşadığımız sıcaklıklar dönemsel olduğu iddia edilse bile üretilen sera gazı emisyonlarının bu denli seyretmesi halinde çok uzak olmayan bir zamanda bugünkü aşırı sıcaklık yarının yeni normali olacak. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?  Paris İklim Anlaşması, yüzyılın ortasına kadar küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla +1,5℃ tutmayı amaçlıyordu ama Avrupa İklim Servisi verilerine göre daha bugünden, bu seviyenin halihazırda +1,6℃’ye çıktığı tespit edildi.  O yüzden yeni normallere hazırlıklı olanlar kazançlı çıkarken bu tehdidi görmezden gelenler ne yazık ki büyük bedeller ödemek zorunda kalacak. Bu nedenle BM Genel Sekreteri Guterres’in 24 Temmuz 2024 tarihinde tüm tarafları “Aşırı Sıcaklarla Mücadele” noktasında ortak eylemde bulunmaya yönelik çağrısını faydalı görüyorum. Zira aşırı sıcaklar, iklim değişikliği etmenli en büyük tehdit olabilir.  Yine hatırlatmakta fayda var; bizleri bunaltan ve çok sıcak olarak ifade ettiğimiz şu günler, önümüzdeki yüzyılın en serin yaz günleri olmaya da aday. Yani bugünün sıcakları yarının soğuğu olacak. Söz konusu durumu komplo olarak değerlendirenler için uluslararası sıcaklık ölçüm istatistiklerine göz atalım.  Örneğin, Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ) tarafından 2024 Mart ayında yayımlanan “2023 Küresel İklim Görünümü” Raporuna göre 2023 yılı kayıtlardaki en sıcak yıl olarak tespit edildi. Rapora göre küresel ortalama sıcaklık değerinin sanayi öncesi döneme kıyasla +1,43℃ daha yüksek seyrettiği, 2015-2023 dönemini kapsayan son 9 yıllık periyodun ise kayıtlardaki en sıcak yıllar olduğu belirtildi. Yine, DMÖ’nün 2024 Haziran tarihli “Yıllıktan Onyıllığa İklim Güncellemesi (2024-2028)” adlı yayınında ise önümüzdeki 5 yıllık sürecin tamamında küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme kıyasla +1,5℃ üzerinde seyretme olasılığının yüzde 47, aynı dönem içerisinde en az 1 yıl boyunca sıcaklığın +1,5℃ üzerinde seyretme olasılığının ise yüzde 80 olduğu raporlandı.  Avrupa İklim Servisi Copernicus tarafından Temmuz 2024 tarihinde yayınlanan çalışmada ise son 12 aylık süreçte (Temmuz 2023-Haziran 2024) küresel sıcaklık değerinin sanayi öncesi döneme kıyasla +1,64℃ daha yüksek olduğu raporlandı. Çalışmaya göre Haziran 2024, tarihteki en sıcak Haziran olarak kayıtlara geçmiştir. Bu dönemde İtalya, Yunanistan ve Türkiye’de hayatı olumsuz etkileyen aşırı sıcaklar yaşandı.  DÜNYANIN EN SICAK GÜNÜ 22 TEMMUZ’DA YAŞANDI  Günlük bazda da birçok bölgede sıcaklık rekorları yaşandı. İspanya ve İtalya’nın bazı bölgelerinde 45℃ aşan sıcaklıklar kayıtlardaki en yüksek değerler olarak ölçüldü. Avrupa İlkim servisi Copernicus verilerine göre temmuz ayında da üst üste günlük bazda rekor sıcaklıklara tanık olduk. 21 Temmuz 2024 tarihi ortalama yüzey sıcaklığı açısından kayıtların yapıldığı zaman içerisinde şu anki dünyanın en sıcak günü olarak tescillendi. NASA tarafından daha sonra 22 Temmuz 2024 tarihinin 21 Temmuz’da yaşanan sıcaklık değerini aşarak yeni rekoru tazelediği belirlendi.  IPCC ve NASA uzmanları sera gazı emisyonlarındaki artışların sıcak hava dalga sayı ve şiddetinde daha büyük artışlara yol açacağına inanıyorlar. Bu tezi destekleyen NASA araştırmalarına göre son 40 yıllık süreçte ABD’de sıcak hava dalga sayılarında aylık bazda 2’den 4’e çıkarak ikiye katlandığı belirlendi.ISINDIKÇA KLİMA AÇIYORUZ, KLİMA AÇTIKÇA ISINIYORUZ  Artan sıcaklıklarla mücadele noktasında soğutucu kullanımı her geçen gün artış göstermekte, bu durum küresel bazda enerji kullanımını da yükseltmektedir.   Uluslararası Enerji Ajansı “2023 Küresel Elektrik Piyasası” Raporuna göre küresel bazda tüketilen elektriğin yüzde 10’u soğutma alanında kullanılıyor. Sıcakların artış gösterdiği yaz dönemlerinde sıcak bölgelerde elektrik enerjisi ihtiyacı % 50 artış gösterebiliyor.   Yüksek talep hem dağıtım şebekesi altyapısı hem de enerji üretimi üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. Yine Çin’de Şangay sakinlerinin istenen düzeyde serinletilebilmesi için bir saatte en az 800 ton kömü ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eUhxrF5iS0yNMzVpzS2XhA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>sinsi, afet:, Sıcak, hava, Bugünün, sıcakları, yarının, soğuğu, olacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eUhxrF5iS0yNMzVpzS2XhA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="En sinsi afet: Sıcak hava | Bugünün sıcakları yarının soğuğu olacak!"><p>Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, küresel iklim değişikliğinin yol açtığı tehditlere ilişkin bir yazı kaleme aldı. Dünya genelinde birçok bölgede sıcaklık rekorları kırıldığını anımsatan Birpınar, buna bağlı olarak deniz seviyesinde yükselmeler yaşandığını belirterek, sahiller ve ada yerleşim yerlerinin sular altında kalmasının mevcut haritaların değişimine yol açtığını ifade etti.</p>Günlük yaşamımızı doğrudan etkilemesine rağmen, dünya gündeminde yeterince yer bulamayan küresel ısınma ve iklim değişikliği yaşadığımız çağın en sinsi afeti olarak değerlendiriliyor. İklim değişikliğine bağlı, olağanüstü yağış, fırtına, kuraklık, beklenmedik hava olayları haberlere konu olurken, görünmeyen tehdit sıcak hava dalgası hayatın her alanını olumsuz etkiliyor. Sağlıktan, eğitime, tarımdan enerjiye, ekonomiden, kitlesel göçlere hatta ülke sınırlarının değişimine kadar başta insanlar olmak üzere tüm canlıları tehdit ediyor.  Kabullenelim, yaşadığımız gezegen, insan kaynaklı faaliyetlerden dolayı iklim değişikliği tehdidiyle karşı karşıya. Halihazırda yaşadığımız sıcaklıklar dönemsel olduğu iddia edilse bile üretilen sera gazı emisyonlarının bu denli seyretmesi halinde çok uzak olmayan bir zamanda bugünkü aşırı sıcaklık yarının yeni normali olacak. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?  Paris İklim Anlaşması, yüzyılın ortasına kadar küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla +1,5℃ tutmayı amaçlıyordu ama Avrupa İklim Servisi verilerine göre daha bugünden, bu seviyenin halihazırda +1,6℃’ye çıktığı tespit edildi.  O yüzden yeni normallere hazırlıklı olanlar kazançlı çıkarken bu tehdidi görmezden gelenler ne yazık ki büyük bedeller ödemek zorunda kalacak. Bu nedenle BM Genel Sekreteri Guterres’in 24 Temmuz 2024 tarihinde tüm tarafları “Aşırı Sıcaklarla Mücadele” noktasında ortak eylemde bulunmaya yönelik çağrısını faydalı görüyorum. Zira aşırı sıcaklar, iklim değişikliği etmenli en büyük tehdit olabilir.  Yine hatırlatmakta fayda var; bizleri bunaltan ve çok sıcak olarak ifade ettiğimiz şu günler, önümüzdeki yüzyılın en serin yaz günleri olmaya da aday. Yani bugünün sıcakları yarının soğuğu olacak. Söz konusu durumu komplo olarak değerlendirenler için uluslararası sıcaklık ölçüm istatistiklerine göz atalım.  Örneğin, Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ) tarafından 2024 Mart ayında yayımlanan “2023 Küresel İklim Görünümü” Raporuna göre 2023 yılı kayıtlardaki en sıcak yıl olarak tespit edildi. Rapora göre küresel ortalama sıcaklık değerinin sanayi öncesi döneme kıyasla +1,43℃ daha yüksek seyrettiği, 2015-2023 dönemini kapsayan son 9 yıllık periyodun ise kayıtlardaki en sıcak yıllar olduğu belirtildi. Yine, DMÖ’nün 2024 Haziran tarihli “Yıllıktan Onyıllığa İklim Güncellemesi (2024-2028)” adlı yayınında ise önümüzdeki 5 yıllık sürecin tamamında küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme kıyasla +1,5℃ üzerinde seyretme olasılığının yüzde 47, aynı dönem içerisinde en az 1 yıl boyunca sıcaklığın +1,5℃ üzerinde seyretme olasılığının ise yüzde 80 olduğu raporlandı.  Avrupa İklim Servisi Copernicus tarafından Temmuz 2024 tarihinde yayınlanan çalışmada ise son 12 aylık süreçte (Temmuz 2023-Haziran 2024) küresel sıcaklık değerinin sanayi öncesi döneme kıyasla +1,64℃ daha yüksek olduğu raporlandı. Çalışmaya göre Haziran 2024, tarihteki en sıcak Haziran olarak kayıtlara geçmiştir. Bu dönemde İtalya, Yunanistan ve Türkiye’de hayatı olumsuz etkileyen aşırı sıcaklar yaşandı.  <strong>DÜNYANIN EN SICAK GÜNÜ 22 TEMMUZ’DA YAŞANDI</strong>  Günlük bazda da birçok bölgede sıcaklık rekorları yaşandı. İspanya ve İtalya’nın bazı bölgelerinde 45℃ aşan sıcaklıklar kayıtlardaki en yüksek değerler olarak ölçüldü. Avrupa İlkim servisi Copernicus verilerine göre temmuz ayında da üst üste günlük bazda rekor sıcaklıklara tanık olduk. 21 Temmuz 2024 tarihi ortalama yüzey sıcaklığı açısından kayıtların yapıldığı zaman içerisinde şu anki dünyanın en sıcak günü olarak tescillendi. NASA tarafından daha sonra 22 Temmuz 2024 tarihinin 21 Temmuz’da yaşanan sıcaklık değerini aşarak yeni rekoru tazelediği belirlendi.  IPCC ve NASA uzmanları sera gazı emisyonlarındaki artışların sıcak hava dalga sayı ve şiddetinde daha büyük artışlara yol açacağına inanıyorlar. Bu tezi destekleyen NASA araştırmalarına göre son 40 yıllık süreçte ABD’de sıcak hava dalga sayılarında aylık bazda 2’den 4’e çıkarak ikiye katlandığı belirlendi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/r88lj_79M0atdD1y5ruj8A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar"><strong>ISINDIKÇA KLİMA AÇIYORUZ, KLİMA AÇTIKÇA ISINIYORUZ</strong>  Artan sıcaklıklarla mücadele noktasında soğutucu kullanımı her geçen gün artış göstermekte, bu durum küresel bazda enerji kullanımını da yükseltmektedir.   Uluslararası Enerji Ajansı “2023 Küresel Elektrik Piyasası” Raporuna göre küresel bazda tüketilen elektriğin yüzde 10’u soğutma alanında kullanılıyor. Sıcakların artış gösterdiği yaz dönemlerinde sıcak bölgelerde elektrik enerjisi ihtiyacı % 50 artış gösterebiliyor.   Yüksek talep hem dağıtım şebekesi altyapısı hem de enerji üretimi üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. Yine Çin’de Şangay sakinlerinin istenen düzeyde serinletilebilmesi için bir saatte en az 800 ton kömür kullanımı gerekiyor. Buradan da görüleceği üzere artan emisyonlar sıcak hava dalgalarını daha da artırırken, sıcaklarla mücadele için daha çok enerji ihtiyacı oluşuyor, herhangi bir kesinti yaşanmaması adına da ne yazık ki daha çok fosil yakıt kullanılarak havaya verilen sera gazı emisyonlarında yükselmeye sebebiyet verilerek zarar boyutu artıyor. Yine UAE değerlendirmelerine göre soğutma sektörü küresel bazda salınan sera gazı emisyonlarının yüzde 3’ünden sorumlu durumda. Soğutucuların hem kullandıkları enerjinin üretiminden dolayı hem de soğutma gazı olarak kullanılan ve karbondioksitten daha yüksek küresel ısınma potansiyeline sahip gazları kullanması hiç şüphesiz soğutma sektörünün kümülatif sera etkisini daha da yükseltmektedir.  Esasında bu durum yaşam tarzlarımızdaki değişikliğin de bir göstergesi. Anadolu insanı geçmiş zamanlarda, sıcak mevsimlerde daha serin olan yayla gibi alanlara çıkıyor, kışın da daha sıcak alanlarda kalarak enerji ihtiyacını asgari düzeyde tutardı. Ancak günümüzde bu durumun tersine şahit oluyoruz. Sıcak mevsimlerde daha sıcak alanlara, soğuk mevsimlerde de daha soğuk alanlara gidiyor ve gerek ısınma gerekse de serinleme ihtiyacımızı karşılamak için ilave araç/ekipman ve daha yüksek enerji tüketiyoruz.   <strong>EN ÖLÜMCÜL AFET SICAK HAVA </strong>  İklim değişikliğinin etkileri ile yaşanan kuraklık, aşırı sıcak ve yağış gibi etmenlerin doğrudan veya dolaylı etkileri dolayısıyla yaşanan can kayıpları her geçen gün artış gösteriyor. Dünya Meteoroloji Örgütünün 2021 tarihli “Aşırı Hava Olayları, İklim ve Su Kaynaklı Afetlerin” yol açtığı zararları içeren Raporunda 1970-2020 yılları arasında gerçekleşen afetler dolayısıyla 2 milyonu aşkın can kaybının yaşandığı, oluşan ekonomik hasarın ise 4 trilyon Amerikan dolarını aştığı belirtilmiştir. Raporda her 10 kayıptan 9’unun, ekonomik hasarın da %60’ının gelişmekte olan ekonomilerde görüldüğüne ayrıca dikkat çekilmiştir.   Dünya Meteoroloji Örgütü, diğer bir çalışması olan “İklim Değişikliği ve Sağlık” isimli 2023 Raporunda; iklim değişikliği etmenli afetlerden en ölümcül olanının sıcak hava dalgaları olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2000-2019 yılları arasında yıllık bazda sıcaklığa bağlı olarak yaklaşık 489.000 can kaybının meydana geldiği, bu sayının  ve %45'inin Asya, %36'sının ise Avrupa'da gerçekleştiği ifade edilmiştir.   Sıcak hava dalgaları Afrika’da sıcaklıkların 49℃, Çin’de 52℃, ABD’de ise 46℃ aşan değerlere ulaşmasına yol açtı. Kuzey Afrika'daki sıcaklık değerleri 44-49 ℃ arasında değişirken, ABD'nin güneyinde 100 milyonun üzerinde insanı etkileyen sıcak hava dalgası nedeniyle 46,7℃ dereceyi bulan değerler ölçüldü. Çin'in Sanbao bölgesinde ise sıcaklık 16 Temmuz'da 52,2℃ ile rekor kırdı. Ortadoğu’da benzer bir durum hakim olup Kuveyt’te 51℃, Dubai’de ise 43℃’ler ölçülürken, özellikle de Dubai’de yüksek nemin etkisi ile birlikte hissedilen sıcaklık 62℃ olarak kayıtlarda yerini aldı.  <strong>KAR DEĞİL SICAK TATİLİ!</strong>  Geçmişte çocukluğumuzda yaşadığımız, kışın yoğun kar yağışı nedeniyle eğitime verilen ara artık yerine sıcak tatiline bırakacak. Sıcak havalar hayat kalitesini olumsuz etkilediği gibi ciddi sağlık riskleri de beraberinde getiriyor. Özellikle gelişme çağındaki çocuklar kırılgan gruplar içerisinde yer alıyor. Aşırı sıcaklar içinde bulunduğumuz yıl içerisinde kırılgan yapıdaki çocukları korumak adına Dünya genelinde 80 milyon öğrenciyi eğitimden uzak bıraktı.  2024 yılı Haziran ayında yaşanan yüksek sıcaklıklar dolayısıyla  ABD’nin  Massachusetts Eyaletinin başkenti Boston şehrinde havalandırma sistemlerinin yetersiz olduğu bazı okulların tatil edilmesine yol açtı. Bangladeş genelinde 2023 Haziran ayında olduğu gibi 2024 Nisan’da da görülen ve normalin 16℃ üzerinde seyreden yüksek sıcaklıklar 33 milyon öğrenci için okulların tatil edilmesine neden oldu. Güney Sudan’da Mayıs 2024’te yaşanan ve 45℃’yi aşan sıcak hava dalgası 2 hafta boyunca okulların tatil edilmesi ile sonuçlandı. Pakistan, Hindistan ve Filipinlerde de benzer durumlar yaşandı.  <strong>İŞÇİLER GECE ÇALIŞACAK</strong>  Artan sıcaklar iş verimi üzerinde de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2019 tarihli “Sıcaklık Artışının Çalışma Performansı Üzerine Etkileri” konulu Raporuna göre 24-26℃’yi aşan sıcaklıkların iş verimini düşürdüğü, 33–34°C'de orta yoğunlukta çalışan bir işçinin yüzde 50 fiziksel performans kaybı yaşayacağı ki bu değerin dış ortamda çalışanlarda sağlık sorunlarına da yol açabileceği belirtilmektedir. Raporda ayrıca, küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar +1,5℃ ile sınırlandırılması varsayımında dahi 2030 yılına kadar dünya çapında 80 milyon tam zamanlı işe eşdeğer bir üretkenlik olan toplam çalışma saatlerinin yüzde 2,2’lik kısmının kaybedileceği (ki burada tarım ve inşaat gibi dış ortam çalışmalarının günün serin zamanlarında yapılacağı varsayımının yapıldığı, aksi takdirde kaybın 136 milyon tam zamanlı üretkenlik eşdeğeri olan toplam çalışma saatlerinin yüzde 3,8 değerine çıkacağı), sıcaklık etkisi dolayısıyla iş üretkenliğinde yaşanan ekonomik kaybın 1994 yılında 280 milyar Amerikan doları eşdeğerinde iken bu değerin 2030 yılında küresel ekonomiye 2,4 trilyon Amerikan doları tutarında bir zarar vereceğine dikkat çekilmiştir.  Yine ILO tarafından 2024 yılında yayınlanan “Çalışma Alanında Sıcaklık: Güvenlik ve Sağlık açısından Çıkarılan Dersler” konulu Raporunda küresel ölçekte çalışanların yüzde 70’ine tekabül eden 2,41 milyar çalışanın aşırı sıcaklığa maruz kaldığı, bu durumun 22,8 milyon ölümcül olmayan kazaya sebebiyet verdiği ve 19bin de can kaybının yaşandığına dikkat çekilmiştir. Bölgesel olarak ele aldığımızda Afrika’da çalışanların yüzde 93’ü, Ortadoğu’da çalışanların %84’ü, Asya ve Pasifik’te çalışanların %75’inin aşırı sıcaklara maruz kaldığı belirtilen Raporda; 2000-2020 arasında ülkemizin de yer aldığı Avrupa ve Orta Asya’da aşırı sıcaklığa maruz kalma oranının dünya ortalamasının 2 katını geçerek yüzde 17,3 ile en çok artışın yaşandığı bölgelerden biri olduğu ifade edilmiştir.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H1OdqBC_DUaIHKaVxjyOVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>DENİZ SEVİYESİ YÜKSELİYOR, HARİTALAR DEĞİŞİYOR, KAVİMLER GÖÇÜ BAŞLIYOR</strong>  Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan sular sıcaklık döngüsünde de önemli bir role sahiptir. Suyun ısı tutma kapasitesi havanınkinden fazla olduğundan dolayı atmosfere salınan ısının yaklaşık yüzde 90’ı okyanus ve denizler tarafından tutulmaktadır. Bu durum bir yandan küresel bazda sıcaklıkların çok fazla artmasını önlerken diğer taraftan denizlerin ısınmasına yol açarak deniz ekosisteminin zarar görmesine ve yıkıcı fırtınaların artmasına yol açmaktadır. Bununla birlikte, denizlerde yaşanan aşırı ısınma suyun genleşmesi ile birlikte deniz suyu seviyesinde yükselmelere yol açmakta ve buzulların daha çabuk erimesini tetiklemektedir. Bu durumda, sahil kıyıları ve özellikle ada yerleşim yerlerinin sular altında kalması ve mevcut haritaların değişimine yol açmaktadır. Bu değişim, milyonlarca insanı etkileyecek kuraklıkla birleşince kitlesel göçlere sebep olacak. Birleşmiş Milletler iklim göçünün Doğu’dan Batıya, Güneyden Kuzey’e doğru olmasını öngörmektedir.  Dünya Meteoroloji Örgütü’nün “2023 Küresel İklim Görünümü” Raporuna göre 2023 yılında kayıtların başladığı son 63 yıllık süreçteki en yüksek okyanus sıcaklık değerine ulaşılmıştır. Aynı şekilde, Avrupa İklim Servisi Copernicus değerlendirmelerine göre 2023 yazında Ülkemizi sınırlayan Akdeniz’de görülen sıcak hava dalgaları dolayısıyla deniz suyu sıcaklığının normalin 5,5℃ üzerinde seyrettiği belirlenmiştir.  <strong>KURAKLIK, SU VE GIDA KRİZİNİ TETİKLİYOR</strong>  Aşırı sıcak hava dalgaları, su ve gıda arz güvenliği için de büyük bir risk barındırıyor. Sinsi bir afet olarak değerlendirilen kuraklık bu etkinin en görünür halidir. BM Tarım ve Gıda Örgütü’nün (FAO) 2023 tarihli “Afetlerin Tarım ve Gıda Güvenliği Üzerindeki Etkisi” konulu Raporunda yer alan değerlendirmelerine göre yüksek sıcaklığın hakim olduğu gün sayısı 1980-2010 dönemine kıyasla günümüzde yaşanan daha uzun sıcak hava dalgaları ve kuraklık etkisiyle ilave 1,27 milyon insanın gıda güvensizliği yaşayacağı belirtiliyor. Aynı Raporda, gelişen teknolojiye rağmen Batı Avrupa’da 2022 yılında görülen kuraklığın ürün veriminde yüzde 45, buğday ve pirinç veriminde ise yüzde 30’ a varan düşüşlere neden olduğuna dikkat çekilmiştir.  Yine NASA tarafından 2016 yılında yürütülen bir çalışmada aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Akdeniz ülkelerinde 1998-2012 döneminde yaşanan kuraklığın son 900 yılın en şiddetlisi olduğu ortaya kondu.  <strong>SICAKLIK ARTTIKÇA ORMAN YANGINLARI ARTIYOR</strong>  Aşırı sıcaklar ve kuru hava iklim değişikliği ile mücadelede en büyük potansiyele sahip ormanlar için de büyük bir tehdit unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Küresel sıcaklık artış değerine bağlı olarak yangın sezonlarının daha da uzayabileceği ve yanan alan miktarının daha da artabileceği Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) uyarıları arasında yer alıyor. Diğer bir ifadeyle, İklim Değişikliği orman yangınlarının şiddetini ve etkisini yükseltiyor. Yapılan değerlendirmelere göre küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme kıyasla +1.5 C derece olması halinde Akdeniz Havzası yaz dönemlerinde olması muhtemel orman yangınlarında yanan alanlarda %41’lik artış, sıcaklık artışının +2C olması halinde yanan alanlarda %62’lik artış ve sıcaklık artışının +3C derece olması halinde ise yanan alanlardaki %97’lik bir artış bekleniyor.  <strong>TÜRKİYE, TEHLİKE ÇEMBERİNDE</strong>  Bulunduğumuz coğrafya, yani Akdeniz Havzası iklim değişikliğinin etkilerine karşı en kırılgan bölgelerden bir tanesidir. NASA tarafından 2016 yılında yürütülen bir çalışmaya göre aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Akdeniz ülkelerinde 1998-2012 döneminde yaşanan kuraklığın son 900 yılın en şiddetlisi olduğu ortaya kondu. Bir önceki kuraklığın ise 1560-1640 döneminde bölgeyi etkilediği, anılan zamanda bölgede hüküm süren Osmanlı Devleti’nin kuraklıktan oldukça etkilendiği ve bu durumun Cihan Devletinin çöküşünü hızlandıran faktörlerden biri olarak iddia edilmektedir.  Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) “2023 Türkiye” değerlendirmelerine göre 2023 yılı ortalama sıcaklığı uzun yıllar ortalama sıcaklık değerlerinden +1,3℃ derece daha yüksek seyretti. Bu değer 10 yıllık periyotlarda giderek artan bir şekilde kendisini gösterdi. 1980-1990 döneminde ortalama sıcaklık 12,7°C gerçekleşirken bu değer 1991-2001 döneminde 13,1°C, 2002-2012 döneminde 13,6°C ve son olarak 2013-2023 döneminde ise 14,3°C olarak 190-1990 döneminden +1,7℃ daha yüksek olarak kayıtlara geçti.  Yine MGM verilerine göre 2024 Haziran ayı kayıtlardaki, diğer bir söylem ile son 53 yıllık periyodun, en sıcak ayı oldu; öyle ki, bu ayın sıcaklık ortalaması uzun dönem ortalamasının +3,4℃ üzerinde gerçekleşti.  Üç tarafı denizlerle kaplı Türkiye’nin, olası deniz sularının yükselmesinde kıyı şeridindeki yaşam olumsuz etkilenmenin yanı sıra iç bölgelerde yaşanacak kuraklık ve orman yangınları da önümüzdeki dönemin maalesef afet olasılık listesinde yer almaktadır. Ayrıca ülkemizin uluslararası alanda yaşanması beklenen kitlesel iklim göç güzergahında olması nedeniyle gıda ve su kaynaklarını daha da önemli hale getirecektir.  <strong>ACİL ÖNLEMLER ALINMALI!</strong>  Artan sıcaklar, bilinçsiz yer altı ve yerüstü su kullanımı, tarımsal ürün deseninde vahşi sulama ve yer altı sularının bilinçsizce kullanımı da kuraklık riskini artıran faktörlerin başında geliyor. MGM değerlendirmelerine göre ülkemizin iç, güney ve batı kesimleri aşırı kuraklık tehdidi ile karşı karşıya bulunuyor. Birçok ilimizde barajlar şimdiden alarm seviyesine ulaşmış durumda. Bu durumun içinde bulunduğumuz günlerde su ve gıda arz güvenliğini ciddi bir şekilde etkileyeceği aşikar.  Söz konusu gelişmeleri ardı ardına sayınca, kötümser bir tablo çizdiğimi düşünebilirsiniz ancak söz konusu sıcaklık afeti sinsice içimize nüfuz ederken söz konusu felaketler zincirleme gelişini yok soymak vurdum duymazlık olur. Başlarken söylediğim gibi, bu felaketlerden kurtulmak için topyekün önlem almamız gerekiyor, 7’den 70’ye bilinçlenmeli ve kurumsal alt yapımızı hazırlamayız. Tedbir kuldan takdir Allah’tan!]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’de endişe yaratan görüntü: Yüzlerce ölü balık kıyıya vurdu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-endise-yaratan-goeruntu-yuzlerce-oelu-balik-kiyiya-vurdu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-endise-yaratan-goeruntu-yuzlerce-oelu-balik-kiyiya-vurdu</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’in Bayraklı ilçesinde ölü balıklar sahile vurdu. Bölgede kirlilik ve ölü balıklar nedeniyle pis bir koku oluştu, sinekler çoğaldı. Kıyıya vuran ölü balıkları görenler, durumdan tedirgin oldu.Bayraklı sahilinde kıyıya çupra ve levrek başta olmak üzere her boydan yüzlerce ölü balık vurdu.Ölü balıklar ve deniz yüzeyindeki kirlilik ilçede pis bir kokuya neden oldu, sinekler de çoğaldı.Ölü balıkları görenler, durumdan tedirgin olurken, İzmir Büyükşehir Belediyesi Deniz Koruma Şube Müdürlüğü ekipleri denizdeki ölü balıkları toplamak için çalışma başlattı.Bayraklı bölgesinde ağır bir koku olduğunu söyleyen Ahmet Husalar, “Motor kullanıyorum ve devamlı bu yoldan gelip geçiyorum. Son zamanlarda kokuda inanılmaz bir artış var. Medeniyetin başkenti İzmir’de insanlar balık yiyemiyor ama balık kokusunu belediye ücretsiz olarak insanlara dağıtıyor. İnşallah bir an önce sorunu çözerler. Koku kışın da ara ara duyuluyor ama yaz aylarında katlanılamayacak bir şekilde oluyor. Hizmet bekliyoruz, başka bir şey beklemiyoruz.” ifadelerini kullandı.Sahilde yürüyüş yapan Rıdvan Şinasi ise “Doğma büyüme buralıyım. Çocukken, 1960&#039;lı yılların başında burada denize girerdik, çok güzeldi, plaj gibiydi. Hatta körfezde yunusların yüzdüğünü görürdük, kaplumbağaların olduğunu biliyorum. Hiçbiri kalmadı.” dedi.Şinasi şöyle devam etti:
“‘Körfez, kendi kendini temizliyor’ diyorlardı demek ki, böyle bir şey yok. Bu görüntü kirliliğin sonucu. Ölü, irili ufaklı balıklar var, kötü bir görüntü. Körfezde böyle bir görüntünün olması üzüyor. Baktığınızda suyun ne kadar kirli olduğu gözüküyor. İlgililer çok acil önlem almaları lazım, körfezin hali felaket.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rkVgw16ujEKm5rIYIknTcw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’de, endişe, yaratan, görüntü:, Yüzlerce, ölü, balık, kıyıya, vurdu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rkVgw16ujEKm5rIYIknTcw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir’de endişe yaratan görüntü: Yüzlerce ölü balık kıyıya vurdu"><p>İzmir’in Bayraklı ilçesinde ölü balıklar sahile vurdu. Bölgede kirlilik ve ölü balıklar nedeniyle pis bir koku oluştu, sinekler çoğaldı. Kıyıya vuran ölü balıkları görenler, durumdan tedirgin oldu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/af4MoETsfU-TfYiwP_AuMQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bayraklı sahilinde kıyıya çupra ve levrek başta olmak üzere her boydan yüzlerce ölü balık vurdu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MzBoWYWQXUaiWGBj1NAdUA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ölü balıklar ve deniz yüzeyindeki kirlilik ilçede pis bir kokuya neden oldu, sinekler de çoğaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZpQXqYeV1kq8t5ICzuY46w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ölü balıkları görenler, durumdan tedirgin olurken, İzmir Büyükşehir Belediyesi Deniz Koruma Şube Müdürlüğü ekipleri denizdeki ölü balıkları toplamak için çalışma başlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eha0YPv2RUqkPwOYgyQaUA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bayraklı bölgesinde ağır bir koku olduğunu söyleyen Ahmet Husalar, “Motor kullanıyorum ve devamlı bu yoldan gelip geçiyorum. Son zamanlarda kokuda inanılmaz bir artış var. Medeniyetin başkenti İzmir’de insanlar balık yiyemiyor ama balık kokusunu belediye ücretsiz olarak insanlara dağıtıyor. İnşallah bir an önce sorunu çözerler. Koku kışın da ara ara duyuluyor ama yaz aylarında katlanılamayacak bir şekilde oluyor. Hizmet bekliyoruz, başka bir şey beklemiyoruz.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8Yd-EwK-tUCFT0nrDouzqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sahilde yürüyüş yapan Rıdvan Şinasi ise “Doğma büyüme buralıyım. Çocukken, 1960'lı yılların başında burada denize girerdik, çok güzeldi, plaj gibiydi. Hatta körfezde yunusların yüzdüğünü görürdük, kaplumbağaların olduğunu biliyorum. Hiçbiri kalmadı.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K572tqhWyUeCxN82sswNiA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Şinasi şöyle devam etti:
“‘Körfez, kendi kendini temizliyor’ diyorlardı demek ki, böyle bir şey yok. Bu görüntü kirliliğin sonucu. Ölü, irili ufaklı balıklar var, kötü bir görüntü. Körfezde böyle bir görüntünün olması üzüyor. Baktığınızda suyun ne kadar kirli olduğu gözüküyor. İlgililer çok acil önlem almaları lazım, körfezin hali felaket.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cgGoR4PZD0KGJL6P5xBvhQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’de endişelendiren görüntü: Deniz yeşile döndü!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-endiselendiren-goeruntu-deniz-yesile-doendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-endiselendiren-goeruntu-deniz-yesile-doendu</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’de körfezin rengi kirlilik nedeniyle yeşile döndü. Körfezde balık ölümleri de sürüyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Bilimleri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esin Suzer, ölümlerin nedeninin oksijensizlik ve solungaçlardaki tıkanmalardan kaynaklandığını söyledi.İzmir Körfezi’nde Bayraklı ilçesi sahilinde görülen balık ölümleri ve kötü koku, yayılarak Karşıyaka sahiline ulaştı.Kentte 20 Ağustos’ta Bayraklı ilçesi Turan mevkisi sahiline ölü balıkların vurması ve kötü koku sorununun ortaya çıkması sonrası İzmir Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin denizde başlattığı temizlik çalışması devam ediyor.Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ile Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ekiplerinin aldığı su ve ölü balık numuneleri üzerinde laboratuvar incelemesinin de sürdüğü belirtildi.Deniz suyu renginin yeşil ve kahverengiye döndüğü körfezde balık ölümleri bugün Karşıyaka ilçesi Bostanlı sahiline kadar yayıldı. Çok sayıda ölü balığın deniz yüzeyine çıktığı ve sahile vurduğu görüldü.Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Bilimleri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esin Suzer, 1999 yılından itibaren İzmir Körfezi’nde çalışmalar yürüttüklerini belirtti.Körfezde bir arıtma sisteminin bulunduğunu ancak şu anda nüfus yoğunluğunun çok fazla olduğunu aktaran Suzer, şunları kaydetti:
“Buna bağlı olarak da evsel ve endüstriyel kirlilikler var. Körfezde şu anda azot ve fosfor besin elementleri de yüksek seviyede bulunuyor. Yüksek sıcaklıkla birlikte mikro alglerin patlamasına sebep oluyor. Bunlar aşırı ürediği zaman da sudaki oksijen dip seviyesine iniyor. Bunlar da balık ölümlerine kadar gidebiliyor. Çünkü suda şu anda oksijen azlığı var. Sıcaklıkla birlikte oksijen satürasyonu da düşmekte. Körfezimizde özellikle iç körfezde akıntı sistemi çok yavaş olduğu için bu tür olaylar görülüyor. Oksijensizlikten ve solungaçlardaki tıkanmalardan kaynaklanıyor bu ölümler. Bu, tabii ki kirliliğin bir etkisi.”Manisa Celal Bayar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyoloji Bölümü Hidrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı ve Deniz Biyoloğu Prof. Dr. Ergün Taşkın da yaptıkları çalışmalarda “İzmir Körfezi&#039;nin Türkiye&#039;nin su kalitesi olarak en düşük yerlerinden bir tanesi olduğunu belirlediklerini” söyledi.Buradaki balık ölümlerinin de asıl nedeninin kirliliğe bağlı oksijen eksikliği olduğunu dile getiren Taşkın, sıcak havanın da bunda etkili olduğunu ifade etti.Turan Mahallesi Muhtarı Nursel Ölmez ise balık ölümlerine bağlı olarak bölgede yoğun bir kokunun oluştuğunu, ölü balıkların bir an önce toplanmasını istediklerini belirtti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uOYqiNsPqESkCDCeVBsX1w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’de, endişelendiren, görüntü:, Deniz, yeşile, döndü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uOYqiNsPqESkCDCeVBsX1w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir’de endişelendiren görüntü: Deniz yeşile döndü!"><p>İzmir’de körfezin rengi kirlilik nedeniyle yeşile döndü. Körfezde balık ölümleri de sürüyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Bilimleri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esin Suzer, ölümlerin nedeninin oksijensizlik ve solungaçlardaki tıkanmalardan kaynaklandığını söyledi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3DZl9q1vO0-uTb-dIxNuxA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir Körfezi’nde Bayraklı ilçesi sahilinde görülen balık ölümleri ve kötü koku, yayılarak Karşıyaka sahiline ulaştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/X_NRHtNOwEabcpcKdUKCVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kentte 20 Ağustos’ta Bayraklı ilçesi Turan mevkisi sahiline ölü balıkların vurması ve kötü koku sorununun ortaya çıkması sonrası İzmir Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin denizde başlattığı temizlik çalışması devam ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l8Kxp7zRE0q-XrL7KlHthA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ile Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ekiplerinin aldığı su ve ölü balık numuneleri üzerinde laboratuvar incelemesinin de sürdüğü belirtildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3fhfdhTtsEWtEQKVw0IeAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz suyu renginin yeşil ve kahverengiye döndüğü körfezde balık ölümleri bugün Karşıyaka ilçesi Bostanlı sahiline kadar yayıldı. Çok sayıda ölü balığın deniz yüzeyine çıktığı ve sahile vurduğu görüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/74rEdvy_60uC3M04uS4RXQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Bilimleri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esin Suzer, 1999 yılından itibaren İzmir Körfezi’nde çalışmalar yürüttüklerini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/em4LpLqx6Uez412Wq-68bg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Körfezde bir arıtma sisteminin bulunduğunu ancak şu anda nüfus yoğunluğunun çok fazla olduğunu aktaran Suzer, şunları kaydetti:
“Buna bağlı olarak da evsel ve endüstriyel kirlilikler var. Körfezde şu anda azot ve fosfor besin elementleri de yüksek seviyede bulunuyor. Yüksek sıcaklıkla birlikte mikro alglerin patlamasına sebep oluyor. Bunlar aşırı ürediği zaman da sudaki oksijen dip seviyesine iniyor. Bunlar da balık ölümlerine kadar gidebiliyor. Çünkü suda şu anda oksijen azlığı var. Sıcaklıkla birlikte oksijen satürasyonu da düşmekte. Körfezimizde özellikle iç körfezde akıntı sistemi çok yavaş olduğu için bu tür olaylar görülüyor. Oksijensizlikten ve solungaçlardaki tıkanmalardan kaynaklanıyor bu ölümler. Bu, tabii ki kirliliğin bir etkisi.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CyaXsd-LnEKWKGvk_q2ABQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Manisa Celal Bayar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyoloji Bölümü Hidrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı ve Deniz Biyoloğu Prof. Dr. Ergün Taşkın da yaptıkları çalışmalarda “İzmir Körfezi'nin Türkiye'nin su kalitesi olarak en düşük yerlerinden bir tanesi olduğunu belirlediklerini” söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SCUn0NuTUk-_9QnNswZUfQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Buradaki balık ölümlerinin de asıl nedeninin kirliliğe bağlı oksijen eksikliği olduğunu dile getiren Taşkın, sıcak havanın da bunda etkili olduğunu ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MiZa5QKNPku36LZeC5-fJg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Turan Mahallesi Muhtarı Nursel Ölmez ise balık ölümlerine bağlı olarak bölgede yoğun bir kokunun oluştuğunu, ölü balıkların bir an önce toplanmasını istediklerini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jNu0X7IsgUuT6xZewZfF7g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3nVQxQhLME6bYJEEnkD0lg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S7xYZt7e10OomEVuF03V9w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tZIzcloJMUiMuUe4Ztjfaw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Türkiye’nin Maldivleri” tekne işgali altında: “Her gün 6 bin kişi geliyor! Koy, koyluktan çıktı”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-maldivleri-tekne-isgali-altinda-her-gun-6-bin-kisi-geliyor-koy-koyluktan-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-maldivleri-tekne-isgali-altinda-her-gun-6-bin-kisi-geliyor-koy-koyluktan-cikti</guid>
<description><![CDATA[ “Türkiye’nin Maldivleri” olarak nitelendirilen Antalya’daki Suluada, her gün yüzlerce kişinin taşındığı tur teknelerinin işgali altında… Adrasan Sahili’nde denize girecek yer kalmayacak şekilde kıyıya demirleyip kişi başı 800 liradan tur müşterisi alan teknecilerden, otelciler ve tatilcilerin yanı sıra tekne sahipleri de dert yanıyor.640 kilometre sahil bandında 233’ü plaj ve 5 marina ile Türkiye’de mavi bayrak listesinde birinciliğini koruyan Antalya, el değmemiş bakir koylarıyla da dikkat çekiyor.Her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist ağırlayan kentte yaz tatilinin en çok ilgi gören doğal değerlerinden biri de Kumluca ilçesindeki Suluada.Suluada, Akdeniz açıklarında başta Adrasan olmak üzere Çıralı, Olimpos, Mavikent gibi yöredeki diğer tatil beldelerinden yoğun tekne turları alıyor.Biri 50, diğeri 120 metre bembeyaz kumulu ve turkuaz renkli suyuyla iki plaja sahip adaya, günde 200’e yakın tekne tur düzenliyor.Turlar Adrasan koyundan çıkış ve tekrar aynı yere akşam saatlerinde dönüş olarak planlanıyor.
Kişi başı ücreti 800-1000 lira arasında değişiyor.Kumu ve suyunun rengiyle Maldivler’e benzetilen adanın günlük ziyaretçi sayısı 6 bini buluyor.
Ziyaretçiler 45 dakika süren tur sırasında Gelidonya Feneri gibi bölgenin tarihi değeri olan Adrasan Deniz Feneri’ni de görme imkanı buluyor.
Ada, ismini de kaynak tatlı suyundan alıyor.
Ana karayla bağı bulunmayan adanın, denizin dibinden tatlı su damarıyla ana karadan gelen tatlı suya sahip olduğu ifade ediliyor.Doğal beyaz kumuyla ziyaretçilere Maldivler’e gitmiş gibi tatil imkanı sunan ada, bugünlerde güzelliklerinin yanı sıra bozulmaya başlayan doğal yapısı ve etrafını saran teknelerin bıraktığı çöpler, kapasitesinin üzerindeki yoğunlukla ve sintine atığıyla anılır oldu.
Tatilciler konakladıkları otelin hemen karşısındaki sahilden denize girmek istiyor ancak yanaşan yüzlerce tekneden yüzecek yer bulamadığı için 1 kilometre kadar yürümek zorunda kalıyor.
Bu durumu otel işletmecilerine şikayet olarak götüren tatilci, sorun yaşadığını anlattığı işletmeci tekne sahipleriyle karşı karşıya geliyor.Bölgede tekne işletmecileri tarafından 3 kooperatif kuruldu.
Tura katılmak isteyen tatilciler, bir liman ya da iskele olmadığı için yarı bellerine kadar denize girerek tekneye binmekten dert yanıyor. Bazı çocuklu tatilcilerin, binmek için tekneden uzatılan küçük iskelede uzun uğraşlar verdikleri görüldü.
Düzensizlik, otel işletmeleri, tekneciler ve bölgedeki tatilcilerin ortak derdi.
Adrasan Sahili’nin uygun olan kısmına yapılacak bir liman ya da iskelenin hem kıyıdaki işgali çözeceğini hem de bir düzen getireceğini belirten tekne sahipleri, çözüm beklediklerini belirtti.Bölgede daha önceleri inceleme yapan ve rapor hazırlayan Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, bölgenin kaderine terk edildiğini ve tekne işgaline uğradığını söyledi.
İşin kontrolsüz şekilde büyüdüğünü belirten Prof. Dr. Gökoğlu, “Adrasan koyunun her yeri tekne oldu. Türkiye’nin en güzel koylarından biriydi. Koyun 3’te 2’sini tekneler kaplıyor. Teknelerin çok olması sintine, petrol, yağ ve atık anlamında kirliliğe neden oluyor. Adrasan koyu koyluktan çıktı.” dedi.
Günde 6 bin ziyaretçinin çok ciddi bir sayı olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, “Adanın etrafını 6 bin kişi sarsa yüzecek yer kalmaz. Üzülüyorum. Hiçbir şey planlı yapılmıyor. Ne koparabilirsek ülkenin bir yerinden, onun peşinde herkes.” diye konuştu.Adrasan’da otel işletmeciliği yapan aynı zamanda Adrasan Gelişim Derneği Başkanı Serkan Konuralp, teknelerin ilk başlarda sayılarının 30-40 civarı olduğunu ve daha kontrollü olduğunu söyledi. Ancak bugünlerde kontrolün elden çıktığını belirten Konuralp, “Suluada’nın çok meşhur olmasıyla günde iki tur düzenlenir oldu. Kabaca günde 6 bin kişi adayı görmeye geliyor. 180 tekne var burada. Kontrol edilememesi bizi çok üzüyor. Şu an fiziki şartlarımız yetersiz. Daha iyi bir toplama alanına ihtiyaç var. Yüzme alanı da çok daraldı. Konuklar buraya yüzmek için geliyor. Yüzemiyor ve şikayet ediyorlar.” dedi.
Konuralp, Suluada’nın bu yoğunlukla doğal dengesinin de bozulduğunu söyledi.Suluada’ya her gün tur düzenleyen tekne işletmecisi ve Özadrasan Çıralı Kooperatifi Başkan Yardımcısı Mert Can Bayer de durumdan memnun olmadığını belirtti.
Bayer, tur için gelenlerin kalabalıktan şikayetçi olduğunu, bu nedenle adanın daha sakin yerlerine gitmeye çalıştığını ifade ederek, şöyle devam etti:
“Misafirleri olabildiğince en sakin yere götürmek istiyoruz. ‘Kalabalık, tekneler çok yoğun’ deniliyor. İskelemiz olsaydı tekne sayısının artmasının önüne geçilirdi. Sahil dolana kadar tekne almaya çalışıyorlar. Devam ediyor sayı artmaya. Biz de memnun değiliz tekne sayısının artmasından. Hatta yeni tekne alanlar da bu durumdan memnun değil. Kontrolsüz artış oldu. İmkanı olanlar büyüttü. Bu sürdürülebilir bir turizm için uygun değil. Bir iskele yapılması lazım.”
Teknelerin plaja yanaşıp müşteri almalarını da hoş karşılamadığını belirten Bayer, “Özellikle otel işletmeleri bunu istem ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uW14UeNgXUucb5SwYK81ew.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Türkiye’nin, Maldivleri”, tekne, işgali, altında:, “Her, gün, bin, kişi, geliyor, Koy, koyluktan, çıktı”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uW14UeNgXUucb5SwYK81ew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="“Türkiye’nin Maldivleri” tekne işgali altında: “Her gün 6 bin kişi geliyor! Koy, koyluktan çıktı”"><p>“Türkiye’nin Maldivleri” olarak nitelendirilen Antalya’daki Suluada, her gün yüzlerce kişinin taşındığı tur teknelerinin işgali altında… Adrasan Sahili’nde denize girecek yer kalmayacak şekilde kıyıya demirleyip kişi başı 800 liradan tur müşterisi alan teknecilerden, otelciler ve tatilcilerin yanı sıra tekne sahipleri de dert yanıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oP1pOBdtd0Orx-QHoMUStg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>640 kilometre sahil bandında 233’ü plaj ve 5 marina ile Türkiye’de mavi bayrak listesinde birinciliğini koruyan Antalya, el değmemiş bakir koylarıyla da dikkat çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P1QuzC59skiDFuls-KlDYA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist ağırlayan kentte yaz tatilinin en çok ilgi gören doğal değerlerinden biri de Kumluca ilçesindeki Suluada.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aw28GujSwEWavEiBuW2SWA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Suluada, Akdeniz açıklarında başta Adrasan olmak üzere Çıralı, Olimpos, Mavikent gibi yöredeki diğer tatil beldelerinden yoğun tekne turları alıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EDJbd_OQ9E2VuQQoh9iWGA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Biri 50, diğeri 120 metre bembeyaz kumulu ve turkuaz renkli suyuyla iki plaja sahip adaya, günde 200’e yakın tekne tur düzenliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZlTgudiVv0eU1Opeff3LLw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Turlar Adrasan koyundan çıkış ve tekrar aynı yere akşam saatlerinde dönüş olarak planlanıyor.
Kişi başı ücreti 800-1000 lira arasında değişiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MgFBo6ZavkixcXC80zZwGQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kumu ve suyunun rengiyle Maldivler’e benzetilen adanın günlük ziyaretçi sayısı 6 bini buluyor.
Ziyaretçiler 45 dakika süren tur sırasında Gelidonya Feneri gibi bölgenin tarihi değeri olan Adrasan Deniz Feneri’ni de görme imkanı buluyor.
Ada, ismini de kaynak tatlı suyundan alıyor.
Ana karayla bağı bulunmayan adanın, denizin dibinden tatlı su damarıyla ana karadan gelen tatlı suya sahip olduğu ifade ediliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KM0a3EkE8Uyn4EqrHdshVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğal beyaz kumuyla ziyaretçilere Maldivler’e gitmiş gibi tatil imkanı sunan ada, bugünlerde güzelliklerinin yanı sıra bozulmaya başlayan doğal yapısı ve etrafını saran teknelerin bıraktığı çöpler, kapasitesinin üzerindeki yoğunlukla ve sintine atığıyla anılır oldu.
Tatilciler konakladıkları otelin hemen karşısındaki sahilden denize girmek istiyor ancak yanaşan yüzlerce tekneden yüzecek yer bulamadığı için 1 kilometre kadar yürümek zorunda kalıyor.
Bu durumu otel işletmecilerine şikayet olarak götüren tatilci, sorun yaşadığını anlattığı işletmeci tekne sahipleriyle karşı karşıya geliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h6l3WZtTmk-HZV0SODBx8w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgede tekne işletmecileri tarafından 3 kooperatif kuruldu.
Tura katılmak isteyen tatilciler, bir liman ya da iskele olmadığı için yarı bellerine kadar denize girerek tekneye binmekten dert yanıyor. Bazı çocuklu tatilcilerin, binmek için tekneden uzatılan küçük iskelede uzun uğraşlar verdikleri görüldü.
Düzensizlik, otel işletmeleri, tekneciler ve bölgedeki tatilcilerin ortak derdi.
Adrasan Sahili’nin uygun olan kısmına yapılacak bir liman ya da iskelenin hem kıyıdaki işgali çözeceğini hem de bir düzen getireceğini belirten tekne sahipleri, çözüm beklediklerini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Eabpdl7-wEWGNTuqr_fyEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgede daha önceleri inceleme yapan ve rapor hazırlayan Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, bölgenin kaderine terk edildiğini ve tekne işgaline uğradığını söyledi.
İşin kontrolsüz şekilde büyüdüğünü belirten Prof. Dr. Gökoğlu, “Adrasan koyunun her yeri tekne oldu. Türkiye’nin en güzel koylarından biriydi. Koyun 3’te 2’sini tekneler kaplıyor. Teknelerin çok olması sintine, petrol, yağ ve atık anlamında kirliliğe neden oluyor. Adrasan koyu koyluktan çıktı.” dedi.
Günde 6 bin ziyaretçinin çok ciddi bir sayı olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, “Adanın etrafını 6 bin kişi sarsa yüzecek yer kalmaz. Üzülüyorum. Hiçbir şey planlı yapılmıyor. Ne koparabilirsek ülkenin bir yerinden, onun peşinde herkes.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4Ke3_7MovECo5p9Ufex4fg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adrasan’da otel işletmeciliği yapan aynı zamanda Adrasan Gelişim Derneği Başkanı Serkan Konuralp, teknelerin ilk başlarda sayılarının 30-40 civarı olduğunu ve daha kontrollü olduğunu söyledi. Ancak bugünlerde kontrolün elden çıktığını belirten Konuralp, “Suluada’nın çok meşhur olmasıyla günde iki tur düzenlenir oldu. Kabaca günde 6 bin kişi adayı görmeye geliyor. 180 tekne var burada. Kontrol edilememesi bizi çok üzüyor. Şu an fiziki şartlarımız yetersiz. Daha iyi bir toplama alanına ihtiyaç var. Yüzme alanı da çok daraldı. Konuklar buraya yüzmek için geliyor. Yüzemiyor ve şikayet ediyorlar.” dedi.
Konuralp, Suluada’nın bu yoğunlukla doğal dengesinin de bozulduğunu söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Evj-xCYeqE-9kVin40OYbA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Suluada’ya her gün tur düzenleyen tekne işletmecisi ve Özadrasan Çıralı Kooperatifi Başkan Yardımcısı Mert Can Bayer de durumdan memnun olmadığını belirtti.
Bayer, tur için gelenlerin kalabalıktan şikayetçi olduğunu, bu nedenle adanın daha sakin yerlerine gitmeye çalıştığını ifade ederek, şöyle devam etti:
“Misafirleri olabildiğince en sakin yere götürmek istiyoruz. ‘Kalabalık, tekneler çok yoğun’ deniliyor. İskelemiz olsaydı tekne sayısının artmasının önüne geçilirdi. Sahil dolana kadar tekne almaya çalışıyorlar. Devam ediyor sayı artmaya. Biz de memnun değiliz tekne sayısının artmasından. Hatta yeni tekne alanlar da bu durumdan memnun değil. Kontrolsüz artış oldu. İmkanı olanlar büyüttü. Bu sürdürülebilir bir turizm için uygun değil. Bir iskele yapılması lazım.”
Teknelerin plaja yanaşıp müşteri almalarını da hoş karşılamadığını belirten Bayer, “Özellikle otel işletmeleri bunu istemiyor. Tekne alanı eskiden 100 metreyken şimdi 800 metreyi geçti.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b_Yweb0BkkCn2O7-Xi-APg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Suluada’ya ilk defa gideceğini belirten Damla Can da tekneye yarı beline kadar suya girerek binebildi. Fotoğraflarda çok güzel göründüğü için merak ettiğini belirten Can, “Bir iskele olsa daha iyi olurdu. Az önce gördüm birilerini, çok zor bindiler tekneye. Dalgadan ıslanmazdık en azından.” diye konuştu.
Ailesiyle birlikte Adrasan’da bir otelde konaklayan ve denize girmek için sahile gelen Fatih Özler de teknelerden denize giremediği için sitem etti.
Metrelerce yürüdüğünü ve tatilin işkenceye döndüğünü belirten Özler, “Teknelerden denize giremiyoruz. Yürüyoruz. Sahilin yarıdan fazlasını tekneler kaplamış. İlk defa geliyorum ve böyle bir şey görmedim. Tur için de 800 lira istiyorlar. Çok pahalı.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir&amp;apos;deki kötü koku ve balık ölümlerinin sebebi açıklandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirdeki-koetu-koku-ve-balik-oelumlerinin-sebebi-aciklandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirdeki-koetu-koku-ve-balik-oelumlerinin-sebebi-aciklandi</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Büyükşehir Belediyesi, Körfez&#039;de görülen balık ölümleri ve kötü kokunun deniz suyu sıcaklıklarının yükselmesi sonucu tek hücreli canlı (plankton) popülasyonun artışından kaynaklandığını bildirdi.Deniz suyu sıcaklığının küresel ısınma ve iklim değişikliği etkisiyle artarak 29 dereceye ulaştığı, bu ortamın da &quot;Dinoflagellate Gymnodinium&quot; cinsi tek hücreli canlıların (planktonların) popülasyonunda ani artışları beraberinde getirdiği bertilen açıklamada, sudaki oksijen oranının düşmesiyle başlayan plankton ölümlerinin ise kötü kokuya neden olduğu ifade edildi.  Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:  &quot;Ayrıca bu canlıların popülasyonundaki aşırı artış, bulundukları suyun yüzeyinin kızılımsı-kahverengi bir görünüme bürünmesine de neden olmaktadır. Bununla birlikte plankton patlamasıyla sudaki çözünmüş oksijen miktarının oldukça azalmasının balıkların ölümüne sebebiyet verdiği düşünülmektedir. İzmir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı tarafından gerekli çalışmalar yapılmaktadır. Deniz Koruma Şube Müdürlüğümüz de hem deniz süpürgesi hem de karadan temizlik çalışması yapmaktadır.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vZ7dmx5pcUqhUF5o2HGzgQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmirdeki, kötü, koku, balık, ölümlerinin, sebebi, açıklandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vZ7dmx5pcUqhUF5o2HGzgQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir'deki kötü koku ve balık ölümlerinin sebebi açıklandı"><p>İzmir Büyükşehir Belediyesi, Körfez'de görülen balık ölümleri ve kötü kokunun deniz suyu sıcaklıklarının yükselmesi sonucu tek hücreli canlı (plankton) popülasyonun artışından kaynaklandığını bildirdi.</p>Deniz suyu sıcaklığının küresel ısınma ve iklim değişikliği etkisiyle artarak 29 dereceye ulaştığı, bu ortamın da "Dinoflagellate Gymnodinium" cinsi tek hücreli canlıların (planktonların) popülasyonunda ani artışları beraberinde getirdiği bertilen açıklamada, sudaki oksijen oranının düşmesiyle başlayan plankton ölümlerinin ise kötü kokuya neden olduğu ifade edildi.  Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:  "Ayrıca bu canlıların popülasyonundaki aşırı artış, bulundukları suyun yüzeyinin kızılımsı-kahverengi bir görünüme bürünmesine de neden olmaktadır. Bununla birlikte plankton patlamasıyla sudaki çözünmüş oksijen miktarının oldukça azalmasının balıkların ölümüne sebebiyet verdiği düşünülmektedir. İzmir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı tarafından gerekli çalışmalar yapılmaktadır. Deniz Koruma Şube Müdürlüğümüz de hem deniz süpürgesi hem de karadan temizlik çalışması yapmaktadır."]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay: Körfezde yüzmeyi vadedemem</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-buyuksehir-belediye-baskani-cemil-tugay-koerfezde-yuzmeyi-vadedemem</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-buyuksehir-belediye-baskani-cemil-tugay-koerfezde-yuzmeyi-vadedemem</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, İzmir Körfezi’ndeki kirlilikle ilgili açıklama yaptı. Tugay, “5 yılın sonunda körfezimizde yüzmeyi vadedemem ama bugüne oranla çok daha temiz bir körfezi bırakmayı vadedebilirim.” ifadelerini kullandı.İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, Egemenlik Evi Çetin Emeç Toplantı Salonu’nda İzmir Körfezi’nde yaşanan balık önemleriyle ilgili basın toplantısı düzenledi.Tugay, olayın yaşanmasından itibaren bilim insanları ve büyükşehir belediyesinin ilgili birimleriyle çalışma yapmaya başladıklarını anlattı.
Körfezin ağır bir kirlilik yaşadığını, balık ölümlerinin de bunun sonucu olduğunu belirten Tugay, şöyle devam etti:
“1965 yılından bu yana körfez kirlenmekte, bu yeni bir durum değil. Yıllar içerisinde derelerle körfezimize evsel, endüstriyel ve bir miktarda tarımsal atıklar taşınıyor. İşin son noktasına gelinmiş gibi görünüyor. Bununla yüzleşmemiz gerektiğini, çözüm için ortak bir çaba içinde olmamız gerektiğini söylüyorum. Körfezde yaşanan renk değişikliği ve balık ölümleri plankton denilen bir mikroorganizma türünün denizde aniden çoğalmasıyla ortaya çıktı. Bunların gemilerle taşındığını ve iklim değişikliğiyle körfez içinde baskın haline geldiğini söyleyebiliriz.”Körfez kirliliğini siyasetin üstünde bir sorun olarak gördüğünü belirten Tugay, yaşanan çevre felaketi karşısında tüm kurumlarla işbirliği yapılması gerektiğini dile getirdi.
İzmir Körfezi’nde yaşanan sorunların son 10 yıldır arttığına dikkati çeken Tugay, şöyle devam etti:
“2000 yılında yapılan kanun ve yönetmelik değişikliğinin ardından deniz ve iç sulardan birinci derecede sorumlu Çevre Şehircilik ve İklim Değişliği Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığıdır. Belediyeler ve diğer kurumlara kadro ve müdahale yetkisi verilmiş değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU körfez konusunda icracı olamıyor. İç körfezde milyonlarca ton çamur birikmiş durumda. Bu çamuru almak istesek büyükşehir belediyesinin belli bir metreye kadar çalışma yetkisi var. Körfezde su akımını değiştirecek sirkülasyon kanalını yapma yetkisi de bakanlığa ait.”Körfezin takibi için bilim kurulu kuracaklarını aktaran Tugay, sudaki değerleri de İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU’nun internet sitesinden İzmirlilerle paylaşacaklarını ifade etti.
İzmir Körfezi’ni İzmirlilerle kurtaracaklarını belirten Tugay, “Bunun için insanların körfezi kirletmemek adına azami dikkat etmelerini istiyorum. Biz de yetkilerimizi kullanarak denetimlerimizi sürdüreceğiz. Hata yapan kurum ve kişileri afişe edeceğiz hem de yetkimiz çerçevesinde cezalandıracağız. 5 yılın sonunda körfezimizde yüzmeyi vadedemem ama bugüne oranla çok daha temiz bir körfezi bırakmayı vadedebilirim. Bunu İzmirlilerle yapacağız.” ifadelerini kullandı.Bir basın mensubunun, körfezde balık tutulmasına yönelik sorusuna Tugay, şöyle yanıt verdi:
“Detaylı bir mikrobiyolojik çalışma bana ulaşmadı. Körfezden balık tutulmasını doğru bulmuyorum. Özellikle iç körfezden tutmak doğru değil. Hıfzıssıhha kararına göre yasak, bundan sonra bununla ilgili de önlem almalıyız. Körfezde insan sağlığıyla ilgili bir mikrop türü yok. Bu kirliliği gidermezsek ilerde bunları da yaşayabiliriz.”
Körfezde yaşanan balık ölümleriyle ilgili bakanlıkları aramayı düşünüp düşünmediği sorulan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, bu olay olmadan önce bakanlarla görüşmek istediğini ilgili kurumlara ilettiğini, eylül ayı başında görüşeceklerine dair dönüşlerin olduğunu, körfezin temizliği için elini uzatacağını ve o elin boşta kalmayacağına inandığını kaydetti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-I2d1td7q0S8FjD6fcVDMA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir, Büyükşehir, Belediye, Başkanı, Cemil, Tugay:, Körfezde, yüzmeyi, vadedemem</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-I2d1td7q0S8FjD6fcVDMA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay: Körfezde yüzmeyi vadedemem"><p>İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, İzmir Körfezi’ndeki kirlilikle ilgili açıklama yaptı. Tugay, “5 yılın sonunda körfezimizde yüzmeyi vadedemem ama bugüne oranla çok daha temiz bir körfezi bırakmayı vadedebilirim.” ifadelerini kullandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lTir3rBUdUuFdDFKEaamPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, Egemenlik Evi Çetin Emeç Toplantı Salonu’nda İzmir Körfezi’nde yaşanan balık önemleriyle ilgili basın toplantısı düzenledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Lehz3TEZ0E64oPLZbFl4gQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tugay, olayın yaşanmasından itibaren bilim insanları ve büyükşehir belediyesinin ilgili birimleriyle çalışma yapmaya başladıklarını anlattı.
Körfezin ağır bir kirlilik yaşadığını, balık ölümlerinin de bunun sonucu olduğunu belirten Tugay, şöyle devam etti:
“1965 yılından bu yana körfez kirlenmekte, bu yeni bir durum değil. Yıllar içerisinde derelerle körfezimize evsel, endüstriyel ve bir miktarda tarımsal atıklar taşınıyor. İşin son noktasına gelinmiş gibi görünüyor. Bununla yüzleşmemiz gerektiğini, çözüm için ortak bir çaba içinde olmamız gerektiğini söylüyorum. Körfezde yaşanan renk değişikliği ve balık ölümleri plankton denilen bir mikroorganizma türünün denizde aniden çoğalmasıyla ortaya çıktı. Bunların gemilerle taşındığını ve iklim değişikliğiyle körfez içinde baskın haline geldiğini söyleyebiliriz.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jlXMsHP2nk-luhoRrWxzKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Körfez kirliliğini siyasetin üstünde bir sorun olarak gördüğünü belirten Tugay, yaşanan çevre felaketi karşısında tüm kurumlarla işbirliği yapılması gerektiğini dile getirdi.
İzmir Körfezi’nde yaşanan sorunların son 10 yıldır arttığına dikkati çeken Tugay, şöyle devam etti:
“2000 yılında yapılan kanun ve yönetmelik değişikliğinin ardından deniz ve iç sulardan birinci derecede sorumlu Çevre Şehircilik ve İklim Değişliği Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığıdır. Belediyeler ve diğer kurumlara kadro ve müdahale yetkisi verilmiş değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU körfez konusunda icracı olamıyor. İç körfezde milyonlarca ton çamur birikmiş durumda. Bu çamuru almak istesek büyükşehir belediyesinin belli bir metreye kadar çalışma yetkisi var. Körfezde su akımını değiştirecek sirkülasyon kanalını yapma yetkisi de bakanlığa ait.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_V_dtQ_BbUmhnKZpjExXvA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Körfezin takibi için bilim kurulu kuracaklarını aktaran Tugay, sudaki değerleri de İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU’nun internet sitesinden İzmirlilerle paylaşacaklarını ifade etti.
İzmir Körfezi’ni İzmirlilerle kurtaracaklarını belirten Tugay, “Bunun için insanların körfezi kirletmemek adına azami dikkat etmelerini istiyorum. Biz de yetkilerimizi kullanarak denetimlerimizi sürdüreceğiz. Hata yapan kurum ve kişileri afişe edeceğiz hem de yetkimiz çerçevesinde cezalandıracağız. 5 yılın sonunda körfezimizde yüzmeyi vadedemem ama bugüne oranla çok daha temiz bir körfezi bırakmayı vadedebilirim. Bunu İzmirlilerle yapacağız.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H-OR4na3_0af4hyYJrKHfA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bir basın mensubunun, körfezde balık tutulmasına yönelik sorusuna Tugay, şöyle yanıt verdi:
“Detaylı bir mikrobiyolojik çalışma bana ulaşmadı. Körfezden balık tutulmasını doğru bulmuyorum. Özellikle iç körfezden tutmak doğru değil. Hıfzıssıhha kararına göre yasak, bundan sonra bununla ilgili de önlem almalıyız. Körfezde insan sağlığıyla ilgili bir mikrop türü yok. Bu kirliliği gidermezsek ilerde bunları da yaşayabiliriz.”
Körfezde yaşanan balık ölümleriyle ilgili bakanlıkları aramayı düşünüp düşünmediği sorulan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, bu olay olmadan önce bakanlarla görüşmek istediğini ilgili kurumlara ilettiğini, eylül ayı başında görüşeceklerine dair dönüşlerin olduğunu, körfezin temizliği için elini uzatacağını ve o elin boşta kalmayacağına inandığını kaydetti.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeşilırmak’ta toplu balık ölümleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yesilirmakta-toplu-balik-oelumleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yesilirmakta-toplu-balik-oelumleri</guid>
<description><![CDATA[ Amasya’da Yeşilırmak Nehri’nde toplu balık ölümleri yaşandı. Balıklar ile sudan numune alınırken, ölümlerin ilk belirlemelere göre çözünmüş oksijen yetersizliğinden kaynaklandığı belirtildi.Yeşilırmak Nehri’nin geçtiği Amasya’nın 55 Evler Mahallesi’ndeki Ataşehir mevkisinde balık ölümleri yaşandı.
Su yüzeyine çıkan ölü balıkları gören mahalleli, durumu polise bildirdi.İhbarla bölgeye gelen ekipler, incelemenin ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikli İl Müdürlüğü ile Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne haber verdi.
Ekipler, hem nehirden hem de balıklardan numune aldı.İlk belirlemelere göre balık ölümlerinin çözünmüş oksijen yetersizliğinden kaynaklandığı belirtildi.
Bu durumun da debinin düşük olması ve yüksek sıcaklıktan yaşanabileceği bildirildi.Kesin sonuçlar, numunelerin incelenmesinin ardından ortaya çıkacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Crl5kPorME-pSA_wvZFyhw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeşilırmak’ta, toplu, balık, ölümleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Crl5kPorME-pSA_wvZFyhw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yeşilırmak’ta toplu balık ölümleri"><p>Amasya’da Yeşilırmak Nehri’nde toplu balık ölümleri yaşandı. Balıklar ile sudan numune alınırken, ölümlerin ilk belirlemelere göre çözünmüş oksijen yetersizliğinden kaynaklandığı belirtildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TuiiWZMoPk-gdRSlyuG8Ig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yeşilırmak Nehri’nin geçtiği Amasya’nın 55 Evler Mahallesi’ndeki Ataşehir mevkisinde balık ölümleri yaşandı.
Su yüzeyine çıkan ölü balıkları gören mahalleli, durumu polise bildirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9ppO2G5CxEqM52WDdyPAAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İhbarla bölgeye gelen ekipler, incelemenin ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikli İl Müdürlüğü ile Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne haber verdi.
Ekipler, hem nehirden hem de balıklardan numune aldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/biWTGFBG0k2CD0UEcCg-dA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İlk belirlemelere göre balık ölümlerinin çözünmüş oksijen yetersizliğinden kaynaklandığı belirtildi.
Bu durumun da debinin düşük olması ve yüksek sıcaklıktan yaşanabileceği bildirildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wlHxYuMxV0qo6gSyOuMq8A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kesin sonuçlar, numunelerin incelenmesinin ardından ortaya çıkacak.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Körfezin bir bölümü yeşile büründü: İzmir Körfezi’ndeki ölümlere ayrıntılı inceleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/koerfezin-bir-boelumu-yesile-burundu-izmir-koerfezindeki-oelumlere-ayrintili-inceleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/koerfezin-bir-boelumu-yesile-burundu-izmir-koerfezindeki-oelumlere-ayrintili-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Toplu balık ölümleri ve kötü kokuyla gündeme gelen İzmir Körfezi’nde ayrıntılı inceleme başlatıldı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ekiplerinin ilk belirlemelerine göre körfezdeki toplu ölümlerin nedeni organizmalardaki ciddi artış sebebiyle çözünmüş oksijen miktarının düşmesi… Körfezde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı süpürge teknesi temizlik çalışmalarını sürdürürken Bayraklı sahiline 4 hidrosoft pompa kurdu. Pompaların, çektikleri suyu filtreleyerek yeniden denize deşarj ettikleri, bu yolla su içindeki oksijen oranının da artırılmasının hedeflendiği belirtildi.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ekipleri, Kötü koku ve balık ölümleriyle gündeme gelen İzmir Körfezi’nde ayrıntılı inceleme başlattı.İzmir’de 20 Ağustos günü Bayraklı ilçesi Turan mevkisi sahiline ölü balıkların vurması ve kötü koku sorununun ortaya çıkması sonrası kirlilik kaynağının tespiti ve kirliliğin önüne geçilmesi için çalışmalar sürüyor.Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın körfezde daha ayrıntılı inceleme yapılacağı açıklamasının ardından bakanlık merkez teşkilatına bağlı uzman ekipler ile Mobil Su ve Atık Su Analiz Laboratuvarı, Bayraklı ilçesinden denize dökülen Manda Çayı’nda göreve başladı.Ekipler, çaydan alınan su numunelerini bölgede hazır bulunan Mobil Su ve Atık Su Analiz Laboratuvarı’na yönlendirdi.
Ekiplerin körfeze akan Bostanlı, Bayraklı, Laka, Arap ve Balçova dereleri, Manda ve Meles çayları ve Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi arıtma tesislerinden de numuneler alacağı belirtildi.Çalışmalarla ilgili gazetecilere bilgi veren Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ÇED İzleme ve Çevre Denetimi Daire Başkanı Barış Ecevit Akgün, balık ölümlerine ilişkin il müdürlüğünce yürütülen çalışmalara katkı sağlamak amacıyla bakanlığın merkez denetim ekipleriyle laboratuvarı bölgeye yönlendirdiklerini söyledi.
Balık ölümlerinin ardından denizde çeşitli derinlik ve açıklıklardan numuneler alındığını kaydeden Akgün, şunları kaydetti:
“Burada körfeze girişi bulunan 7 büyük derenin getirmiş olduğu kirlilik yükünün tespitine ilişkin bir çalışma yürüteceğiz. İl müdürlüğümüz tarafından zaten bölgedeki bütün kaynaklar düzenli olarak denetleniyor. Sürekli atık su izleme sistemleri vasıtasıyla debisi 5 bin metreküpün üzerinde olan 36 atık su arıtma tesisi verilerini online olarak izliyoruz. Ama mevzuat kapsamında bu izleme sistemlerini bulundurması gerekmeyen atık su kaynaklarını da mobil su ve atık su laboratuvarımızda numuneleri almak suretiyle denetleyeceğiz.”Akgün, ilk tespitlere göre bölgede bulunan organizmalardaki ciddi artış sebebiyle çözünmüş oksijen miktarının düştüğünü, birikmiş kirliliğin balık ölümlerine neden olduğunun görüldüğünü ancak kapsamlı değerlendirmeyi analiz sonuçlarına göre yapabileceklerini ifade etti.İZSU&#039;ya ait Narlıdere ve Çiğli arıtma tesislerinden de önceki günlerde numuneler alındığını aktaran Akgün, analiz sonuçlarının henüz çıkmadığını, bu tesislerde de inceleme yapacaklarını sözlerine ekledi.
Bu arada ekiplerin numune aldığı Manda Çayı üzerinde ölü balıkların bulunduğu gözlendi.Balık ölümlerinin görüldüğü körfezde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı süpürge teknesi temizlik çalışmalarını sürdürürken İZSU ekiplerinin de Bornova deresinin denize döküldüğü noktada dip çamurlarını iş makineleriyle temizledikleri görüldü.İtfaiye Daire Başkanlığı ekipleri ise Bayraklı sahiline 4 hidrosoft pompa kurdu. Pompaların, çektikleri suyu filtreleyerek yeniden denize deşarj ettikleri, bu yolla su içindeki oksijen oranının da artırılmasının hedeflendiği belirtildi.TÜBİTAK MARMARA Araştırma Gemisi&#039;nin de İzmir Körfezi&#039;nde çeşitli noktalarda inceleme yaptığı gözleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4kvFq9Xjyk6k__mgZz2izw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Körfezin, bir, bölümü, yeşile, büründü:, İzmir, Körfezi’ndeki, ölümlere, ayrıntılı, inceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4kvFq9Xjyk6k__mgZz2izw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Körfezin bir bölümü yeşile büründü: İzmir Körfezi’ndeki ölümlere ayrıntılı inceleme"><p>Toplu balık ölümleri ve kötü kokuyla gündeme gelen İzmir Körfezi’nde ayrıntılı inceleme başlatıldı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ekiplerinin ilk belirlemelerine göre körfezdeki toplu ölümlerin nedeni organizmalardaki ciddi artış sebebiyle çözünmüş oksijen miktarının düşmesi… Körfezde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı süpürge teknesi temizlik çalışmalarını sürdürürken Bayraklı sahiline 4 hidrosoft pompa kurdu. Pompaların, çektikleri suyu filtreleyerek yeniden denize deşarj ettikleri, bu yolla su içindeki oksijen oranının da artırılmasının hedeflendiği belirtildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JGW_HTnpbE6BLN1UnNkgoA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ekipleri, Kötü koku ve balık ölümleriyle gündeme gelen İzmir Körfezi’nde ayrıntılı inceleme başlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/T0u-lo8YlEWVleBQ4C-zew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir’de 20 Ağustos günü Bayraklı ilçesi Turan mevkisi sahiline ölü balıkların vurması ve kötü koku sorununun ortaya çıkması sonrası kirlilik kaynağının tespiti ve kirliliğin önüne geçilmesi için çalışmalar sürüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SXZaEU3DZUCELzfbk9PPTA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın körfezde daha ayrıntılı inceleme yapılacağı açıklamasının ardından bakanlık merkez teşkilatına bağlı uzman ekipler ile Mobil Su ve Atık Su Analiz Laboratuvarı, Bayraklı ilçesinden denize dökülen Manda Çayı’nda göreve başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_qobONaMqU-iR5YshGRO2Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ekipler, çaydan alınan su numunelerini bölgede hazır bulunan Mobil Su ve Atık Su Analiz Laboratuvarı’na yönlendirdi.
Ekiplerin körfeze akan Bostanlı, Bayraklı, Laka, Arap ve Balçova dereleri, Manda ve Meles çayları ve Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi arıtma tesislerinden de numuneler alacağı belirtildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YHKd-BJwv0qTop_3rOXr-A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çalışmalarla ilgili gazetecilere bilgi veren Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ÇED İzleme ve Çevre Denetimi Daire Başkanı Barış Ecevit Akgün, balık ölümlerine ilişkin il müdürlüğünce yürütülen çalışmalara katkı sağlamak amacıyla bakanlığın merkez denetim ekipleriyle laboratuvarı bölgeye yönlendirdiklerini söyledi.
Balık ölümlerinin ardından denizde çeşitli derinlik ve açıklıklardan numuneler alındığını kaydeden Akgün, şunları kaydetti:
“Burada körfeze girişi bulunan 7 büyük derenin getirmiş olduğu kirlilik yükünün tespitine ilişkin bir çalışma yürüteceğiz. İl müdürlüğümüz tarafından zaten bölgedeki bütün kaynaklar düzenli olarak denetleniyor. Sürekli atık su izleme sistemleri vasıtasıyla debisi 5 bin metreküpün üzerinde olan 36 atık su arıtma tesisi verilerini online olarak izliyoruz. Ama mevzuat kapsamında bu izleme sistemlerini bulundurması gerekmeyen atık su kaynaklarını da mobil su ve atık su laboratuvarımızda numuneleri almak suretiyle denetleyeceğiz.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UN7n4tv0m0SnjgHYaeLp6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Akgün, ilk tespitlere göre bölgede bulunan organizmalardaki ciddi artış sebebiyle çözünmüş oksijen miktarının düştüğünü, birikmiş kirliliğin balık ölümlerine neden olduğunun görüldüğünü ancak kapsamlı değerlendirmeyi analiz sonuçlarına göre yapabileceklerini ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_2fgImRVs0mlaVXValcadg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İZSU'ya ait Narlıdere ve Çiğli arıtma tesislerinden de önceki günlerde numuneler alındığını aktaran Akgün, analiz sonuçlarının henüz çıkmadığını, bu tesislerde de inceleme yapacaklarını sözlerine ekledi.
Bu arada ekiplerin numune aldığı Manda Çayı üzerinde ölü balıkların bulunduğu gözlendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uWtFlbp-CUKr0q4Dh2V17Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Balık ölümlerinin görüldüğü körfezde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı süpürge teknesi temizlik çalışmalarını sürdürürken İZSU ekiplerinin de Bornova deresinin denize döküldüğü noktada dip çamurlarını iş makineleriyle temizledikleri görüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q6ATucshC06hJGxnO8-rKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İtfaiye Daire Başkanlığı ekipleri ise Bayraklı sahiline 4 hidrosoft pompa kurdu. Pompaların, çektikleri suyu filtreleyerek yeniden denize deşarj ettikleri, bu yolla su içindeki oksijen oranının da artırılmasının hedeflendiği belirtildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6rSoX96FVUS85qSuGKlFLQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>TÜBİTAK MARMARA Araştırma Gemisi'nin de İzmir Körfezi'nde çeşitli noktalarda inceleme yaptığı gözleniyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7eo6jLTR-keqDonsO9-3hQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IgCl2LYKs0K82Vf5QidHFA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antalya’da bir göl, otopark oldu! 19 yıllık adım adım değişim uydu fotoğraflarında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/antalyada-bir-goel-otopark-oldu-19-yillik-adim-adim-degisim-uydu-fotograflarinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/antalyada-bir-goel-otopark-oldu-19-yillik-adim-adim-degisim-uydu-fotograflarinda</guid>
<description><![CDATA[ Antalya’daki Adrasan Koyu kıyısında yer alan endemik bitki, kuş ve balık türlerinin olduğu göl, 19 yılda kurudu. Çevresinde kaçak yapıların yükseldiği gölün bir kısmı bu süre içinde doldurularak, tur araçlarına otopark yapıldı. Gölün yıllar içinde otoparka dönüşmesi, uydu fotoğraflarıyla da görüntülendi. Akdeniz Üniversitesi&#039;nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, “Orada bir doğal yaşam vardı, yok edildi. Gölün yatağı doldurulup herkes kendine bir arsa çıkarma peşinde.” diye konuştu.Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan’da bir göl, tur araçlarının otoparkına dönüştü.Antalya’nın önemli turistik koylarından Adrasan, bir süredir kıyıya demirleyen tekneler tarafından işgal edilmiş durumda.
Hem turizmciler hem de turistlerin şikayetçi olduğu tekne yoğunluğundan, yeni tekneler alarak Türkiye’nin Maldivleri olarak anılan Suluada’ya tur düzenleyen tekne sahipleri de dertli.
Tekne krizi çözüme kavuşamazken bölgedeki önemli doğal gölün de kuruyup imara açıldığı ortaya çıktı.Yaklaşık 250 dönümlük gölün zamanla kurumasına göz yumulduğu ve çevresinin doldurularak kaçak yapıların yükseldiğini aktaran turizmciler, gölün bir kısmının da tur operatörlerine ait araçlar için otopark haline getirildiğini söyledi.
Gölün yaşadığı değişim, uydu fotoğraflarıyla görüntülendi.2005 yılında uydu fotoğraflarında yeşilliği ve canlılığıyla dikkati çeken göl, 2013 yılına kadar canlılığını korudu.2019 yılında otopark olarak ayrılan yere tur otobüslerinin park yaptığı ve giderek otopark alanının genişlediği dikkati çekti.
2024 yılı Ocak ayında çekilen son uydu fotoğrafında ise gölün tamamen kuruduğu, sazlıklarla kaplandığı ve yeşil görüntüsünün kahverengiye döndüğü görüldü.Ayrıca otoparkın da genişlediği ve tur otobüslerinin de park alanında yoğunlaştığı dikkati çekti.Bölgedeki endemik bitki türleri, çeşitli kuş türleri ile gölde üreyen balıkların da yok olduğunu anlatan Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, duruma üzüldüğünü ifade etti.
Yağışlarla karadan taşınan malzemenin zamanla gölü doldurduğunu belirten Prof. Dr. Gökoğlu, “Sazlık, bataklıklar oluşmaya başladı. Orada daha önceden yılan balıkları, çipura, dil balıkları, levrek, barbun, lahos balıkları giriş çıkış yapabiliyordu. İnsanlar ranta saldırdığı için bir kısmı dolduruldu. Orada bir doğal yaşam vardı, yok edildi. Gölün yatağı doldurulup herkes kendine bir arsa çıkarma peşinde.” diye konuştu.20 yıl önce bir proje için bölgede inceleme yaptığını, gölün kurumasının ve yapılaşmanın önüne geçecek şekilde bir doğal yaşam parkı haline getirmek amacıyla çalışmalar yaptıklarını da anlatan Prof. Dr. Gökoğlu, “Kenarları ağaçlandırıp koşu parkurları yapılması için çalışma yapmıştık. O proje olsaydı çok iyi olacaktı. Denizel ekosistem için o göl denizi de besleyecekti. Yağma edilmeyecekti. Sazlıklara geceleri kuşlar gelip tünerdi. Her şeyi yok ettik orada. Binalar yapılıyor şimdilerde.” ifadelerini kullandı.Bölgede uzun süredir turizmcilik yapan Adrasan Gelişim Derneği Başkanı Serkan Konuralp da gölün yok edilmesine tepki gösterdi.
Tur otobüslerine park yeri yapmak için gölün bir kısmının doldurulduğunu belirten Konuralp, “Tur otobüsleri için daha başka bir uygulama yapılsaydı orayı kaybetmezdik. Geçici bir çözüm oldu tur otobüsleri için ama gölü kaybettik. Adrasan’da genel yapılaşma sorunu var. Yöneticiler geçici çözümlerle günü kurtarıyor.” diye konuştu.Endemik türleri inceleyen uzmanların Avrupa’nın birçok ülkesinden göl için bölgeye geldiğini de kaydeden Başkan Konuralp, “Konuklarımız hem bitkileri hem de kuş türlerini incelerdi. Daha değerli bir turizmdi. Endemik türler artık yok. Koylar çok güzel ama kontrolsüzce kullandığımız için o da değerini yitirdi.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6f-BSwVrNESsNeSUspbzZQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Antalya’da, bir, göl, otopark, oldu, yıllık, adım, adım, değişim, uydu, fotoğraflarında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6f-BSwVrNESsNeSUspbzZQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Antalya’da bir göl, otopark oldu! 19 yıllık adım adım değişim uydu fotoğraflarında"><p>Antalya’daki Adrasan Koyu kıyısında yer alan endemik bitki, kuş ve balık türlerinin olduğu göl, 19 yılda kurudu. Çevresinde kaçak yapıların yükseldiği gölün bir kısmı bu süre içinde doldurularak, tur araçlarına otopark yapıldı. Gölün yıllar içinde otoparka dönüşmesi, uydu fotoğraflarıyla da görüntülendi. Akdeniz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, “Orada bir doğal yaşam vardı, yok edildi. Gölün yatağı doldurulup herkes kendine bir arsa çıkarma peşinde.” diye konuştu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2af5iSZT_UuT7xFJ-AcxgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan’da bir göl, tur araçlarının otoparkına dönüştü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JbyE5sBS00y6n5ZteAjRqw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Antalya’nın önemli turistik koylarından Adrasan, bir süredir kıyıya demirleyen tekneler tarafından işgal edilmiş durumda.
Hem turizmciler hem de turistlerin şikayetçi olduğu tekne yoğunluğundan, yeni tekneler alarak Türkiye’nin Maldivleri olarak anılan Suluada’ya tur düzenleyen tekne sahipleri de dertli.
Tekne krizi çözüme kavuşamazken bölgedeki önemli doğal gölün de kuruyup imara açıldığı ortaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/g-ZV4rMbUE-KvuLuNK-Qmw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yaklaşık 250 dönümlük gölün zamanla kurumasına göz yumulduğu ve çevresinin doldurularak kaçak yapıların yükseldiğini aktaran turizmciler, gölün bir kısmının da tur operatörlerine ait araçlar için otopark haline getirildiğini söyledi.
Gölün yaşadığı değişim, uydu fotoğraflarıyla görüntülendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Kuyn23Wf4kyNI-cr7kz-Nw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2005 yılında uydu fotoğraflarında yeşilliği ve canlılığıyla dikkati çeken göl, 2013 yılına kadar canlılığını korudu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/inXof1_JjUm-vTjHLSMsFA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2019 yılında otopark olarak ayrılan yere tur otobüslerinin park yaptığı ve giderek otopark alanının genişlediği dikkati çekti.
2024 yılı Ocak ayında çekilen son uydu fotoğrafında ise gölün tamamen kuruduğu, sazlıklarla kaplandığı ve yeşil görüntüsünün kahverengiye döndüğü görüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bSqtT_ftTkqeTmD_pIQmaw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ayrıca otoparkın da genişlediği ve tur otobüslerinin de park alanında yoğunlaştığı dikkati çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/W9z0db2qN0-iFNCrR04_BA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgedeki endemik bitki türleri, çeşitli kuş türleri ile gölde üreyen balıkların da yok olduğunu anlatan Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Gökoğlu, duruma üzüldüğünü ifade etti.
Yağışlarla karadan taşınan malzemenin zamanla gölü doldurduğunu belirten Prof. Dr. Gökoğlu, “Sazlık, bataklıklar oluşmaya başladı. Orada daha önceden yılan balıkları, çipura, dil balıkları, levrek, barbun, lahos balıkları giriş çıkış yapabiliyordu. İnsanlar ranta saldırdığı için bir kısmı dolduruldu. Orada bir doğal yaşam vardı, yok edildi. Gölün yatağı doldurulup herkes kendine bir arsa çıkarma peşinde.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wKakaHhVjkqmXi4rSaKtcg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>20 yıl önce bir proje için bölgede inceleme yaptığını, gölün kurumasının ve yapılaşmanın önüne geçecek şekilde bir doğal yaşam parkı haline getirmek amacıyla çalışmalar yaptıklarını da anlatan Prof. Dr. Gökoğlu, “Kenarları ağaçlandırıp koşu parkurları yapılması için çalışma yapmıştık. O proje olsaydı çok iyi olacaktı. Denizel ekosistem için o göl denizi de besleyecekti. Yağma edilmeyecekti. Sazlıklara geceleri kuşlar gelip tünerdi. Her şeyi yok ettik orada. Binalar yapılıyor şimdilerde.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G0HOy3QUskCXl70VBgxcEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgede uzun süredir turizmcilik yapan Adrasan Gelişim Derneği Başkanı Serkan Konuralp da gölün yok edilmesine tepki gösterdi.
Tur otobüslerine park yeri yapmak için gölün bir kısmının doldurulduğunu belirten Konuralp, “Tur otobüsleri için daha başka bir uygulama yapılsaydı orayı kaybetmezdik. Geçici bir çözüm oldu tur otobüsleri için ama gölü kaybettik. Adrasan’da genel yapılaşma sorunu var. Yöneticiler geçici çözümlerle günü kurtarıyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eNnGxQvBIUKxLEfv5Eq9HA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Endemik türleri inceleyen uzmanların Avrupa’nın birçok ülkesinden göl için bölgeye geldiğini de kaydeden Başkan Konuralp, “Konuklarımız hem bitkileri hem de kuş türlerini incelerdi. Daha değerli bir turizmdi. Endemik türler artık yok. Koylar çok güzel ama kontrolsüzce kullandığımız için o da değerini yitirdi.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkülere konu olan dere balık ölümleriyle gündemde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkulere-konu-olan-dere-balik-oelumleriyle-gundemde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkulere-konu-olan-dere-balik-oelumleriyle-gundemde</guid>
<description><![CDATA[ Giresun ile Gümüşhane sınırında bulunan ve türkülere konu olan Gelevera Deresi, bu kez balık ölümleriyle gündeme geldi. Vatandaşlar, suyun renginin kızıla döndüğü deredeki ölümlerin sebebinin araştırılmasını istiyor.Akılbaba Dağı’ndan doğan ve türkülere konu olan Gelevera Deresi’nde son günlerde yaşanan balık ölümleri vatandaşları korkutuyor.Dereyi besleyen küçük derelerde de yoğun balık ölümlerinin olduğu görülürken çevre sakinleri bölgede bulunan maden şirketinin derelere siyanür akıttığını iddia etti.Suyun renginin kızıla döndüğü Gelevera Deresi’nde yaşanan toplu balık ölümlerinin nedeninin araştırılmasını isteyen vatandaşlar iddiaların da soruşturularak gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve bu çevre felaketinin bir an önce sona erdirilmesini istedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LSe-NozK1EWhMx-r9yY7wg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkülere, konu, olan, dere, balık, ölümleriyle, gündemde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LSe-NozK1EWhMx-r9yY7wg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkülere konu olan dere balık ölümleriyle gündemde"><p>Giresun ile Gümüşhane sınırında bulunan ve türkülere konu olan Gelevera Deresi, bu kez balık ölümleriyle gündeme geldi. Vatandaşlar, suyun renginin kızıla döndüğü deredeki ölümlerin sebebinin araştırılmasını istiyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/axJpSuDmbkKHeuxzuAnsCQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Akılbaba Dağı’ndan doğan ve türkülere konu olan Gelevera Deresi’nde son günlerde yaşanan balık ölümleri vatandaşları korkutuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SZQnjKBz2U-_NEVvSBKSKw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dereyi besleyen küçük derelerde de yoğun balık ölümlerinin olduğu görülürken çevre sakinleri bölgede bulunan maden şirketinin derelere siyanür akıttığını iddia etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CWF0rfQpSk2ggAdZJVJcQg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Suyun renginin kızıla döndüğü Gelevera Deresi’nde yaşanan toplu balık ölümlerinin nedeninin araştırılmasını isteyen vatandaşlar iddiaların da soruşturularak gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve bu çevre felaketinin bir an önce sona erdirilmesini istedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NoGsUGKsSU2Qogmafm96nA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deniz kirliliğine karşı 9 noktada 14 deniz süpürgesi görevde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/deniz-kirliligine-karsi-9-noktada-14-deniz-supurgesi-goerevde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/deniz-kirliligine-karsi-9-noktada-14-deniz-supurgesi-goerevde</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Ajansı’nın çalışmalarıyla yurdun 9 farklı noktasında faaliyete alınan 14 deniz süpürgesi, deniz yüzeyini tarayarak temizlik yapıyor. Deniz süpürgeleri, topladığı atıkların bertarafını da sağlıyor.İzmir Körfezi’nde yaşanan balık ölümleri ve şehre yayılan kötü koku deniz kirliliğini yeniden gündeme getirirken, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Ajansı, denizlerdeki atıkların toplanması için çalışma başlattı.
Türkiye Çevre Ajansı’nın, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 9 farklı bölgede faaliyete geçirdiği 14 deniz süpürgesi, su yüzeyini tarayarak temizliyor, topladığı atıkların da bertarafını sağlıyor.Deniz kirliliğinin öneminin giderek artan bir konu olduğuna dikkat çeken Türkiye Çevre Ajansı Başkanı Prof. Dr. Ferhat Pirinççi, “Sanayi atıkları, evsel atıklar veya atık yönetimin iyi bir şekilde planlanmaması, aynı şekilde deniz trafiğinin etkili bir şekilde denetlenmemesi veyahut vatandaşlarımızın bireysel amaçlı deniz kullanımlarına dikkat etmemesi sonucunda ciddi bir deniz kirliliği riskiyle karşı karşıyayız.” dedi.
Prof. Dr. Pirinççi, Türkiye Çevre Ajansı tarafından deniz kirliliğine yönelik farklı projelerin hayata geçirildiğini, bunlarda birinin de deniz süpürgeleri olduğunu belirtti.
Tüm projelerde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile birlikte çalıştıklarının altını çizen Prof. Dr. Pirinççi, “İstanbul başta olmak üzere 9 farklı bölgemizde, deniz süpürgesi diye tabir ettiğimiz 14 adet deniz yüzeyini temizleme aracı faaliyet halinde. İstanbul&#039;un yanı sıra İzmir Körfezi, Bursa, Bandırma, Erdek, Muğla, Mersin gibi bölgelerde şu an deniz yüzeyi temizleme araçlarımız aktif bir şekilde operasyon yürütüyor.” ifadelerini kullandı.Deniz süpürgeleriyle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Pirinççi, “Bu araçlar belli bir mekanizmanın harekete geçmesiyle deniz yüzeyini tarıyor, başta çöpler olmak üzere atıkları biriktirip kendi haznesine alarak deniz suyunu tekrar geri bırakıyor. Dolayısıyla buradan toplanan çöpler de yine atık merkezlerine götürülüp bertaraf ediliyor. Dolayısıyla deniz yüzeyindeki çöplerin temizlenmesi noktasında etkili bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Toplanan atıklar görenleri şaşırtıyor. Neler toplandığını görseniz. Plastikler en dikkat çekici şeyler ama bebek bezlerinden tutun da normal şartlar altında denizle ilişkisi olmasını düşünemeyeceğimiz atıkların toplandığını da görüyoruz.” dedi.Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum&#039;un çevre konusundaki hassasiyetine vurgu yaparak Türkiye Çevre Ajansı olarak her türlü deniz aracını denetlediklerini, denizi kirletenlere cezai yaptırım uyguladıklarını ve farkındalık eğitimleri verdiklerini söyledi.
Prof. Dr. Pirinççi, “Aslında iki amacımız var. Birincisi, krizin etkilerini hızlı bir şekilde ortadan kaldırmak. Çöpse çöpün etkili bir şekilde toplanması, o çöpe neden olan kaynakların ortadan kaldırılması, gerekirse yaptırım uygulanması. İkinci aşamada ise bir daha o deniz kirliliğine neden olan faktörlerin ortaya çıkmaması için gerekli girişimlerde bulunulması.” diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/u3BSLy6OWU6gr8NNYMwXrQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Deniz, kirliliğine, karşı, noktada, deniz, süpürgesi, görevde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/u3BSLy6OWU6gr8NNYMwXrQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Deniz kirliliğine karşı 9 noktada 14 deniz süpürgesi görevde"><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Ajansı’nın çalışmalarıyla yurdun 9 farklı noktasında faaliyete alınan 14 deniz süpürgesi, deniz yüzeyini tarayarak temizlik yapıyor. Deniz süpürgeleri, topladığı atıkların bertarafını da sağlıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hikf1QGFdkWqh35_2H4aow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir Körfezi’nde yaşanan balık ölümleri ve şehre yayılan kötü koku deniz kirliliğini yeniden gündeme getirirken, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Ajansı, denizlerdeki atıkların toplanması için çalışma başlattı.
Türkiye Çevre Ajansı’nın, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 9 farklı bölgede faaliyete geçirdiği 14 deniz süpürgesi, su yüzeyini tarayarak temizliyor, topladığı atıkların da bertarafını sağlıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/PSfqFrtwEUSzwalqwzizzg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz kirliliğinin öneminin giderek artan bir konu olduğuna dikkat çeken Türkiye Çevre Ajansı Başkanı Prof. Dr. Ferhat Pirinççi, “Sanayi atıkları, evsel atıklar veya atık yönetimin iyi bir şekilde planlanmaması, aynı şekilde deniz trafiğinin etkili bir şekilde denetlenmemesi veyahut vatandaşlarımızın bireysel amaçlı deniz kullanımlarına dikkat etmemesi sonucunda ciddi bir deniz kirliliği riskiyle karşı karşıyayız.” dedi.
Prof. Dr. Pirinççi, Türkiye Çevre Ajansı tarafından deniz kirliliğine yönelik farklı projelerin hayata geçirildiğini, bunlarda birinin de deniz süpürgeleri olduğunu belirtti.
Tüm projelerde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile birlikte çalıştıklarının altını çizen Prof. Dr. Pirinççi, “İstanbul başta olmak üzere 9 farklı bölgemizde, deniz süpürgesi diye tabir ettiğimiz 14 adet deniz yüzeyini temizleme aracı faaliyet halinde. İstanbul'un yanı sıra İzmir Körfezi, Bursa, Bandırma, Erdek, Muğla, Mersin gibi bölgelerde şu an deniz yüzeyi temizleme araçlarımız aktif bir şekilde operasyon yürütüyor.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zIwTwFus3Uemas6Tf3QiBw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz süpürgeleriyle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Pirinççi, “Bu araçlar belli bir mekanizmanın harekete geçmesiyle deniz yüzeyini tarıyor, başta çöpler olmak üzere atıkları biriktirip kendi haznesine alarak deniz suyunu tekrar geri bırakıyor. Dolayısıyla buradan toplanan çöpler de yine atık merkezlerine götürülüp bertaraf ediliyor. Dolayısıyla deniz yüzeyindeki çöplerin temizlenmesi noktasında etkili bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Toplanan atıklar görenleri şaşırtıyor. Neler toplandığını görseniz. Plastikler en dikkat çekici şeyler ama bebek bezlerinden tutun da normal şartlar altında denizle ilişkisi olmasını düşünemeyeceğimiz atıkların toplandığını da görüyoruz.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kGIM51xFpUKXN3LVd4e_gw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un çevre konusundaki hassasiyetine vurgu yaparak Türkiye Çevre Ajansı olarak her türlü deniz aracını denetlediklerini, denizi kirletenlere cezai yaptırım uyguladıklarını ve farkındalık eğitimleri verdiklerini söyledi.
Prof. Dr. Pirinççi, “Aslında iki amacımız var. Birincisi, krizin etkilerini hızlı bir şekilde ortadan kaldırmak. Çöpse çöpün etkili bir şekilde toplanması, o çöpe neden olan kaynakların ortadan kaldırılması, gerekirse yaptırım uygulanması. İkinci aşamada ise bir daha o deniz kirliliğine neden olan faktörlerin ortaya çıkmaması için gerekli girişimlerde bulunulması.” diye konuştu.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’de belediyeye 1,8 milyon lira kirlilik cezası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-belediyeye-18-milyon-lira-kirlilik-cezasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-belediyeye-18-milyon-lira-kirlilik-cezasi</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Körfezi’nde balık ölümleri sürüyor. Körfezde yaşanan çevre felaketine ilişkin ekiplerin çalışmaları sürerken, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bölgedeki incelemelerini tamamladı. Bakanlık, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne 1,8 milyon lira para cezası kesilmesine karar verdi.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İzmir Körfezi&#039;ndeki kirlilik ve balık ölümleri nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesine 1 milyon 858 bin Türk lirası para cezası uygulandığını ve sorumlular hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu bildirdi.Bakanlıktan yapılan açıklamada, İzmir Körfezi&#039;nde meydana gelen kirlilik ve balık ölümlerinin ardından inceleme başlatıldığı, Bakanlığa bağlı uzman ekiplerle mobil su ve atık su laboratuvarının bölgeye sevk edildiği hatırlatıldı.Körfez&#039;e dökülen derelerden ve atık su arıtma tesislerinin çıkışlarından numuneler alındığı belirtilen açıklamada, analizler sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğüne bağlı Çiğli Kentsel Atıksu Arıtma Tesisi ile Güneybatı Atıksu Arıtma Tesislerinin, &quot;çevre mevzuatında belirtilen standartların üzerinde&quot; kirli suları İzmir Körfezi&#039;ne deşarj ettiklerinin belirlendiği aktarıldı.Açıklamada &quot;İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğüne 2872 sayılı Çevre Kanunu kapsamında 1 milyon 858 bin 610 Türk lirası idari ceza uygulandı. Ayrıca sorumlular hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuldu.&quot; bilgisi verildi.İzmir Körfezi&#039;nde dün de deniz suyu renginin yeşil ve kahverengiye döndüğünün ve Karşıyaka ilçesi Aksoy Mahallesi civarında çok sayıda ölü balığın deniz yüzeyine çıktığının görüldüğü kaydedildi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h6L0qmXyuk2DOy53jkIF3g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’de, belediyeye, 1, 8, milyon, lira, kirlilik, cezası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h6L0qmXyuk2DOy53jkIF3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir’de belediyeye 1,8 milyon lira kirlilik cezası"><p>İzmir Körfezi’nde balık ölümleri sürüyor. Körfezde yaşanan çevre felaketine ilişkin ekiplerin çalışmaları sürerken, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bölgedeki incelemelerini tamamladı. Bakanlık, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne 1,8 milyon lira para cezası kesilmesine karar verdi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UnbFrGWA3U6nckExTuUXOw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İzmir Körfezi'ndeki kirlilik ve balık ölümleri nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesine 1 milyon 858 bin Türk lirası para cezası uygulandığını ve sorumlular hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu bildirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kzfwCFS7IkGAnuLIpbPikA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bakanlıktan yapılan açıklamada, İzmir Körfezi'nde meydana gelen kirlilik ve balık ölümlerinin ardından inceleme başlatıldığı, Bakanlığa bağlı uzman ekiplerle mobil su ve atık su laboratuvarının bölgeye sevk edildiği hatırlatıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KdJEWgwXv0CXoA-COEPZOQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Körfez'e dökülen derelerden ve atık su arıtma tesislerinin çıkışlarından numuneler alındığı belirtilen açıklamada, analizler sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğüne bağlı Çiğli Kentsel Atıksu Arıtma Tesisi ile Güneybatı Atıksu Arıtma Tesislerinin, "çevre mevzuatında belirtilen standartların üzerinde" kirli suları İzmir Körfezi'ne deşarj ettiklerinin belirlendiği aktarıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Tmer_wOiUEuARYISlLGBTQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Açıklamada "İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğüne 2872 sayılı Çevre Kanunu kapsamında 1 milyon 858 bin 610 Türk lirası idari ceza uygulandı. Ayrıca sorumlular hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuldu." bilgisi verildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Bzb3crM5d0O1a34uo92uag.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir Körfezi'nde dün de deniz suyu renginin yeşil ve kahverengiye döndüğünün ve Karşıyaka ilçesi Aksoy Mahallesi civarında çok sayıda ölü balığın deniz yüzeyine çıktığının görüldüğü kaydedildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R2qRZ31DFU27skNYGsS7xQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İletişim Başkanı Altun, Daily Express&amp;apos;e yazdı: Sürdürülebilir gelecek vizyonu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iletisim-baskani-altun-daily-expresse-yazdi-surdurulebilir-gelecek-vizyonu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iletisim-baskani-altun-daily-expresse-yazdi-surdurulebilir-gelecek-vizyonu</guid>
<description><![CDATA[ Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Daily Express gazetesinde “Türkiye&#039;nin Sürdürülebilir Gelecek Vizyonu” konulu bir makale kaleme aldı.Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun makalesinde &quot;Gelecek nesillere daha yaşanabilir ve sürdürülebilir bir dünya bırakmakla mesulüz.&quot; dedi.   Türkiye&#039;nin üzerine düşeni yaptığını, bölgesinde de sürdürülebilir uygulamalar oluşturmaya çalıştığını belirtti. Türkiye&#039;nin son yıllarda yenilenebilir kaynakları kullanımı ve enerji verimliliğinde büyük ilerleme kaydettiğini, dünya orman varlığı sıralamasında 46 dan 2020 yılında 27. sıraya yükseldiğini, su kaynaklarının verimli kullanımına önem verildiğini anlattı.  Sıfır atık projesiyle geri dönüşüm oranı 2017 yılında yüzde 13 iken, 2022 yılında yüzde 30&#039;a ulaştığına dikkat çekti.   Sürdürebilir ekonomi konusunda uluslararası işbirliği gerektiğine vurgu yaparak &quot;G20 Konferansı tam olarak bunun için mükemmel bir fırsat sunmaktadır.&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5BmS051zjUivhyobvC7knQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İletişim, Başkanı, Altun, Daily, Expresse, yazdı:, Sürdürülebilir, gelecek, vizyonu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5BmS051zjUivhyobvC7knQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İletişim Başkanı Altun, Daily Express'e yazdı: Sürdürülebilir gelecek vizyonu"></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Daily Express gazetesinde “Türkiye'nin Sürdürülebilir Gelecek Vizyonu” konulu bir makale kaleme aldı.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun makalesinde "Gelecek nesillere daha yaşanabilir ve sürdürülebilir bir dünya bırakmakla mesulüz." dedi. Türkiye'nin üzerine düşeni yaptığını, bölgesinde de sürdürülebilir uygulamalar oluşturmaya çalıştığını belirtti.</p>
<p>Türkiye'nin son yıllarda yenilenebilir kaynakları kullanımı ve enerji verimliliğinde büyük ilerleme kaydettiğini, dünya orman varlığı sıralamasında 46 dan 2020 yılında 27. sıraya yükseldiğini, su kaynaklarının verimli kullanımına önem verildiğini anlattı. Sıfır atık projesiyle geri dönüşüm oranı 2017 yılında yüzde 13 iken, 2022 yılında yüzde 30'a ulaştığına dikkat çekti. Sürdürebilir ekonomi konusunda uluslararası işbirliği gerektiğine vurgu yaparak "G20 Konferansı tam olarak bunun için mükemmel bir fırsat sunmaktadır." dedi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fındık Bakteriyel Yanıklık Hastalığına Karşı Alınacak Önlemler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/findik-bakteriyel-yaniklik-hastaligina-karsi-alinacak-onlemler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/findik-bakteriyel-yaniklik-hastaligina-karsi-alinacak-onlemler</guid>
<description><![CDATA[ Üreticilerden gelen yoğun şikâyetler ve Giresun İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü teknik elemanlarının yapmış olduğu saha çalışmalarında bölgemizde fındık bahçelerinde yer yer kurumalar görülmüş olup,  bu arazlar incelendiğinde ‘Fındık Bakteriyel Yanıklık Hastalığı’ olduğu tespit edildi.

Hastalık etmeni bir bakteri olup, bulaşık üretim materyali ile bir bölgeden diğerine taşınabilmektedir. Bitkiden bitkiye yağmur, rüzgar ve budama aletleri ile yayılır. Hastalık tomurcuklarda ölüme, yapraklarda ve zuruflarda lekelere, sürgün, dal ve gövdede kanserlere sebep olmaktadır. Yapraklarda yuvarlak veya çok köşeli, çapları genellikle 1-2 mm olan lekeler oluşur. Yeni oluşan lekeler başlangıçta donuk, sarımsı yeşil renkte olup, zamanla kırmızımsı kahverengine dönüşebilir.

Sürgünler ve dallarda boyuna çatlaklarla beraber kanserler oluşabilir. Sürgünler incelendiğinde; kabuğun hafifçe çökük ve kırmızımsı mor bir renkte olduğu ve bu bölgelerdeki kabuk kaldırıldığında, altındaki dokunun kırmızımsı kahverengi bir renk aldığı görülebilir. Yapraklar bu dallar üzerinde kıvrılarak kurur ve asılı kalır. Eğer kanserler genç ağaçlarda gövdeyi kuşatırsa, ağaçların ölümüne sebep olabilir.

Hastalık etmeni zuruflar üzerinde koyu kahverengi veya siyah renkte küçük lekeler oluşturur. Meyve kabuğu üzerinde oluşturduğu lekeler ise yüzeysel, yuvarlak ve kahverengidir. Hastalığa etkili kimyasal bir madde bulunmamakta olup, fındık bahçelerinde aşağıda belirtilen kültürel önlemlerin alınması gerekmektedir:

-Taban suyu yüksek ve su tutan toprakların bulunduğu yerlerde bahçe tesis edilmemelidir.

-Gübreleme ve zamanında ve tekniğine uygun yapılmalıdır.

-Bahçe tesis edilirken sağlıklı fidanlar seçilmeli ve sonbaharda dikim yapılmalıdır.

-Hastalıklı sürgünler ve dallar enfekteli kısmın altından sağlam dokudan kesilerek bahçeden uzaklaştırılmalı ve bunlar yakılarak imha edilmeli, 

-Budamada kullanılan aletler bir ocaktan diğerine geçerken % 10&#039;luk çamaşır suyuna daldırılarak dezenfekte edilmelidir.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyen üreticilerin; Giresun İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğüne ve İlçe Müdürlüklerine müracaat edebilirler. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2d67943677.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fındık, Bakteriyel, Yanıklık, Hastalığına, Karşı, Alınacak, Önlemler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Üreticilerden gelen yoğun şikâyetler ve Giresun İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü teknik elemanlarının yapmış olduğu saha çalışmalarında bölgemizde fındık bahçelerinde yer yer kurumalar görülmüş olup,  bu arazlar incelendiğinde <strong>‘Fındık Bakteriyel Yanıklık Hastalığı’</strong> olduğu tespit edildi.</span></span></p>
<p><span><span>Hastalık etmeni bir bakteri olup, bulaşık üretim materyali ile bir bölgeden diğerine taşınabilmektedir. Bitkiden bitkiye yağmur, rüzgar ve budama aletleri ile yayılır. Hastalık tomurcuklarda ölüme, yapraklarda ve zuruflarda lekelere, sürgün, dal ve gövdede kanserlere sebep olmaktadır. Yapraklarda yuvarlak veya çok köşeli, çapları genellikle 1-2 mm olan lekeler oluşur. Yeni oluşan lekeler başlangıçta donuk, sarımsı yeşil renkte olup, zamanla kırmızımsı kahverengine dönüşebilir.</span></span></p>
<p><span><span>Sürgünler ve dallarda boyuna çatlaklarla beraber kanserler oluşabilir. Sürgünler incelendiğinde; kabuğun hafifçe çökük ve kırmızımsı mor bir renkte olduğu ve bu bölgelerdeki kabuk kaldırıldığında, altındaki dokunun kırmızımsı kahverengi bir renk aldığı görülebilir. Yapraklar bu dallar üzerinde kıvrılarak kurur ve asılı kalır. Eğer kanserler genç ağaçlarda gövdeyi kuşatırsa, ağaçların ölümüne sebep olabilir.</span></span></p>
<p><span><span>Hastalık etmeni zuruflar üzerinde koyu kahverengi veya siyah renkte küçük lekeler oluşturur. Meyve kabuğu üzerinde oluşturduğu lekeler ise yüzeysel, yuvarlak ve kahverengidir. Hastalığa etkili kimyasal bir madde bulunmamakta olup, fındık bahçelerinde aşağıda belirtilen kültürel önlemlerin alınması gerekmektedir:</span></span></p>
<p><span><span>-Taban suyu yüksek ve su tutan toprakların bulunduğu yerlerde bahçe tesis edilmemelidir.</span></span></p>
<p><span><span>-Gübreleme ve zamanında ve tekniğine uygun yapılmalıdır.</span></span></p>
<p><span><span>-Bahçe tesis edilirken sağlıklı fidanlar seçilmeli ve sonbaharda dikim yapılmalıdır.</span></span></p>
<p><span><span><strong>-Hastalıklı sürgünler ve dallar enfekteli kısmın altından sağlam dokudan kesilerek bahçeden uzaklaştırılmalı ve bunlar yakılarak imha edilmeli, </strong></span></span></p>
<p><span><span><strong>-Budamada kullanılan aletler bir ocaktan diğerine geçerken % 10'luk çamaşır suyuna daldırılarak dezenfekte edilmelidir.</strong></span></span></p>
<p><span><span>Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyen üreticilerin; Giresun İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğüne ve İlçe Müdürlüklerine müracaat edebilirler.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Akbelen Ormanı: Kamulaştırma ve İptal Süreci</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/akbelen-ormani-kamulastirma-ve-iptal-sureci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/akbelen-ormani-kamulastirma-ve-iptal-sureci</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’de Çevre Politikalarının Siyasi Dinamikleri: Akbelen Ormanı’nın Kamulaştırılması ve İptali Sürecinin Analizi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Akbelen-Ormani.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Akbelen, Ormanı:, Kamulaştırma, İptal, Süreci</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>**Başlık: Akbelen Ormanı ve Siyasi Keyfilik: Türkiye'de Çevre Politikalarının Araştırılması**</p>
<p></p>
<p>Bu araştırma, Türkiye’de çevre politikalarının ve doğal alanların yönetiminin nasıl siyasi etkiler ve keyfiliklerle şekillendiğini incelemektedir. Özellikle, Akbelen Ormanı çevresindeki tarım arazilerinin kamulaştırılması ve ardından bu kararın iptali süreci detaylı olarak ele alınacaktır. Araştırma, bu olayın arka planındaki siyasi dinamikleri ve çevre politikalarının yerel ve ulusal düzeydeki etkilerini değerlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Türkiye’de çevre politikaları, genellikle siyasi hesaplar ve seçim stratejileriyle şekillenmektedir. Bu çalışmada, Akbelen Ormanı örneği üzerinden, doğal alanların nasıl seçim malzemesi haline geldiği ve bu süreçte ortaya çıkan keyfi yönetim uygulamaları incelenecektir. Araştırmanın amacı, bu tür uygulamaların çevre koruma üzerindeki etkilerini analiz etmektir.</p>
<p></p>
<p><strong>Yöntem:</strong></p>
<p></p>
<p>Bu araştırma, Akbelen Ormanı ile ilgili kararların resmi belgeleri, medya raporları ve ilgili kişi ve kurumların açıklamaları üzerinden nitel bir analiz yapmaktadır. Ayrıca, kamuoyu tepkileri ve siyasi süreçler üzerine yapılan gözlemler de araştırmanın verilerini oluşturmaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Bulgular:</strong></p>
<p></p>
<p>11 Mart 2024 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan Resmi Gazete kararında, Milas’ta Akbelen Ormanı çevresindeki 190 parsellik tarım arazisinin linyit madeni sahası olarak kullanılmak üzere kamulaştırılması öngörülmüştür. Ancak, iki gün sonra yayımlanan başka bir Cumhurbaşkanı kararıyla bu kamulaştırma iptal edilmiştir. İptalin ardından, AKP’nin Muğla Büyükşehir Belediye Başkan adayı Prof. Dr. Aydın Ayaydın’ın bu kararın iptali için girişimde bulunduğu ortaya çıkmıştır. Ayaydın, Erdoğan’a bu kararın gözden geçirilmesini talep ettiğini belirtmiştir.</p>
<p></p>
<p><strong>Tartışma:</strong></p>
<p></p>
<p>Bu süreç, çevre politikalarının nasıl siyasi çıkarlar doğrultusunda şekillendirildiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Ayaydın’ın, seçim öncesinde çevre konusundaki hassasiyetini öne sürmesi, siyasi hesapların çevre politikalarını nasıl etkilediğini gözler önüne sermektedir. Ayrıca, Erdoğan’ın karar değişikliği, yerel seçim stratejileriyle doğrudan bağlantılı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p></p>
<p>Akbelen Ormanı örneği, çevre politikalarının ve doğal alanların yönetiminin siyasi hesaplar ve keyfi yönetim uygulamalarıyla nasıl şekillendirildiğini göstermektedir. Çevre koruma politikalarının daha sistematik ve şeffaf bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Yerel ve ulusal düzeyde çevre yönetimi üzerine yapılan bu tür araştırmalar, politikaların etkinliğini ve adaletini değerlendirmek için kritik öneme sahiptir.</p>
<p></p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong></p>
<p></p>
<p>Akbelen Ormanı, çevre politikaları, kamulaştırma, siyasi keyfilik, Türkiye, doğal alan yönetimi</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kayısı Ağaçlarında Görülen Monilya Hastalığına Karşı İlaçlama</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kayisi-agaclarinda-goerulen-monilya-hastaligina-karsi-ilaclama</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kayisi-agaclarinda-goerulen-monilya-hastaligina-karsi-ilaclama</guid>
<description><![CDATA[ Kayısı ağaçlarında görülen monilya  hastalığına karşı ilaçlama zamanı gelmiştir. 

Hastalığı yapan etmen bir fungus olup, hastalık meyve ağaçlarının çiçek, sürgün ve meyveleri üzerinde zarar yapar. Hastalanan çiçekler kahverengileşir ve mumyalaşarak uzun süre dal üzerinde kalır ve zamk çıkararak dala yapışır. Küçük meyvelerde hastalık belirtisi çiçek dökümünden sonra ortaya çıkar. Bu meyveler enfeksiyonu çiçek döneminde alır. Hastalık sürgünlere yine çiçekten geçer. Hasta sürgünler esmerleşerek kurur, kuruyan sürgünlerde zamk salgısı görülür. Kalın sürgünlerde ise kapanmayan kanser yaraları oluşur.

Kayısıda özellikle olgun meyve enfeksiyonları önemli zarar yapar. Meyvelerin üzerindeki misel kitlesi meyveyi buruşturur ve ileri dönemde tamamen kurutur. Kuruyan meyveler dalda asılı kalır. Böyle meyvelere mumya denir.

Bu hastalık ile mücadelede;

1- Çiçeklerin  % 5-10 açtığında yani çiçeklenme başlangıcında,

2- Çiçeklerin  %90-100 açıldığında yani tam çiçeklenme döneminde

Sistemik  veya koruyucu fungusitlerden biri ile ilaçlama yapılmalıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2d67943677.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kayısı, Ağaçlarında, Görülen, Monilya, Hastalığına, Karşı, İlaçlama</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Kayısı ağaçlarında görülen monilya  hastalığına karşı ilaçlama zamanı gelmiştir. </span></span></p>
<p><span><span>Hastalığı yapan etmen bir fungus olup, hastalık meyve ağaçlarının çiçek, sürgün ve meyveleri üzerinde zarar yapar. Hastalanan çiçekler kahverengileşir ve mumyalaşarak uzun süre dal üzerinde kalır ve zamk çıkararak dala yapışır. Küçük meyvelerde hastalık belirtisi çiçek dökümünden sonra ortaya çıkar. Bu meyveler enfeksiyonu çiçek döneminde alır. Hastalık sürgünlere yine çiçekten geçer. Hasta sürgünler esmerleşerek kurur, kuruyan sürgünlerde zamk salgısı görülür. Kalın sürgünlerde ise kapanmayan kanser yaraları oluşur.</span></span></p>
<p><span><span>Kayısıda özellikle olgun meyve enfeksiyonları önemli zarar yapar. Meyvelerin üzerindeki misel kitlesi meyveyi buruşturur ve ileri dönemde tamamen kurutur. Kuruyan meyveler dalda asılı kalır. Böyle meyvelere mumya denir.</span></span></p>
<p><span><span>Bu hastalık ile mücadelede;</span></span></p>
<p><span><span>1- Çiçeklerin  % 5-10 açtığında yani çiçeklenme başlangıcında,</span></span></p>
<p><span><span>2- Çiçeklerin  %90-100 açıldığında yani tam çiçeklenme döneminde</span></span></p>
<p><span><span>Sistemik  veya koruyucu fungusitlerden biri ile ilaçlama yapılmalıdır.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ceviz Antraknozuna Karşı İlaçlama</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ceviz-antraknozuna-karsi-ilaclama</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ceviz-antraknozuna-karsi-ilaclama</guid>
<description><![CDATA[ Ceviz antraknozuna karşı ilaçlama zamanı gelmiştir. Ceviz antraknozu hastalığı ağacın yapraklarının kuruyarak dökülmesine ve meyveler üzerinde koyu lekeler oluşturarak zayıf meyve oluşmasına neden olmaktadır.

Hastalıklı meyvelerin yeşil kabukları kaldırıldığında sert kabukları üzerinde de koyu lekeler görülür  ve böyle meyveler depolama sırasında çabuk çürür.

Bu hastalıkla mücadele zamanları:

1.ilaçlama zamanı: Tomurcukların yeni patlamaya başladığı ,yaprakçıkların kedi kulağı olduğu dönem

2. ilaçlama zamanı: Yapraklardaki yaprakçıkların yarı büyüklüğünü aldığı dönem

3.ilaçlama zamanı: Meyveler fındık büyüklüğündeyken

4.ilaçlama zamanı : Meteorolojik koşullara ve ilacın etki süresine göre ilaçlama yapılmalıdır ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1abc671222.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ceviz, Antraknozuna, Karşı, İlaçlama</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Ceviz antraknozuna karşı ilaçlama zamanı gelmiştir. Ceviz antraknozu hastalığı ağacın yapraklarının kuruyarak dökülmesine ve meyveler üzerinde koyu lekeler oluşturarak zayıf meyve oluşmasına neden olmaktadır.</span></span></p>
<p><span><span>Hastalıklı meyvelerin yeşil kabukları kaldırıldığında sert kabukları üzerinde de koyu lekeler görülür  ve böyle meyveler depolama sırasında çabuk çürür.</span></span></p>
<p><span><span><strong>Bu hastalıkla mücadele zamanları:</strong></span></span></p>
<p><span><span><strong>1.ilaçlama zamanı:</strong> Tomurcukların yeni patlamaya başladığı ,yaprakçıkların kedi kulağı olduğu dönem</span></span></p>
<p><span><span><strong>2. ilaçlama zamanı:</strong> Yapraklardaki yaprakçıkların yarı büyüklüğünü aldığı dönem</span></span></p>
<p><span><span><strong>3.ilaçlama zamanı:</strong> Meyveler fındık büyüklüğündeyken</span></span></p>
<p><span><span><strong>4.ilaçlama zamanı :</strong> Meteorolojik koşullara ve ilacın etki süresine göre ilaçlama yapılmalıdır</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EÜ yeşil alan miktarını artırmayı sürdürüyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eu-yesil-alan-miktarini-artirmayi-surduruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eu-yesil-alan-miktarini-artirmayi-surduruyor</guid>
<description><![CDATA[ Yeşil ve sürdürülebilir kampüs çalışmaları ile dikkat çeken ve bu konuda dünyanın sayılı üniversiteleri arasında yer alan Ege Üniversitesinde kampüs alanlarının daha etkin ve verimli kullanılmasına yönelik yeşillendirme ve peyzaj çalışmaları devam ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/02042024122306_e8ce73d335fb8920b1a9612d22242484.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>EÜ, yeşil, alan, miktarını, artırmayı, sürdürüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yeşil ve sürdürülebilir kampüs çalışmaları ile dikkat çeken ve bu konuda dünyanın sayılı üniversiteleri arasında yer alan Ege Üniversitesinde kampüs alanlarının daha etkin ve verimli kullanılmasına yönelik yeşillendirme ve peyzaj çalışmaları devam ediyor. Bu kapsamda, Ege Üniversitesi kampüs metro girişinde yürütülen peyzaj çalışmaları tamamlandı. .</p>
<p>Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, yeşil alan düzenlemeleriyle çehresi değişen alanı gezerek, öğrencilerle sohbet etti. Rektör Prof. Dr. Budak, “Yeşil Kampüs ilkemiz doğrultusunda, kampüsümüzün farklı noktalarına yeni yeşil alanlar kazandırıyoruz. Öğrencilerimizin bu alanlarda yaşam kalitelerini artırdıklarını görmekten ve geçirdikleri zamanın keyfini bizimle paylaşmalarından büyük mutluluk duyuyoruz” dedi.</p>
<p>Ege Üniversitesini Türkiye’nin en sürdürülebilir ve en güzel kampüslerinden birisi haline getirmeyi hedef edindiklerini ifade eden Prof. Dr. Budak, “Yeşil alanlar, yaşam kalitesinin en önemli göstergelerinden birini oluşturuyor. Bizler de öğrencilerimizin huzurlu, kaliteli ve yeşil kampüs ortamında zaman geçirmeleri için tüm çalışmalarımızı bu yönde oluşturduk ve son dönemde de yeşil alan miktarı bakımından önemli bir sıçrama kaydettik. Özellikle tam kurumsal akredite, öğrenci odaklı, araştırma üniversitemizin kampüsü,  İzmir’in merkezinde adeta akciğer işlevi üstleniyor.</p>
<p>Ege Üniversitesi olarak, tüm birimlerimizle yeşil alan miktarını artırarak,  kaynakları etkin ve verimli kullanıp,  sürdürülebilirlik ilkelerini bir kültür haline getirdik. Ülkemizin çevreye duyarlı, yaya öncelikli, erişilebilir, engelsiz, model kampüsü olarak tam dijital, dört mevsim yeşil bir üniversite kampüsü felsefesiyle çalışmalarımızı bugüne kadar aralıksız sürdürdük ve sürdürmeye devam edeceğiz. Tüm bu çalışmalarımızın sonucunda 2023 yılında Greenmetric Dünya Yeşil Üniversiteler sıralamasında bin 183 dünya üniversitesi arasında 96’ncı, ülkemizdeki devlet üniversiteleri arasında 4’üncü sırada yer alarak bölgeminiz en yeşil ve sürdürülebilir üniversitesi olmayı başardık. Yaptığımız çalışmalar ile bölgesel ve ulusal ölçekte model oluyoruz. 25-26 Nisan 2024 tarihleri arasında Üniversitemiz ev sahipliğinde ‘Greenmetric Türkiye Ulusal Çalıştayı’nı düzenleyeceğiz” dedi. Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gaziemir’deki Nükleer Atık Skandalı: Çevresel Adaletsizlik ve Halk Sağlığına Tehdit</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gaziemirdeki-nukleer-atik-skandali-cevresel-adaletsizlik-ve-halk-sagligina-tehdit</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gaziemirdeki-nukleer-atik-skandali-cevresel-adaletsizlik-ve-halk-sagligina-tehdit</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Gaziemir’de gömülü nükleer atıkların varlığı, Türkiye’de çevre sorunlarının en ciddi ve göz ardı edilen vakalarından biridir. 2007 yılında tesadüfen keşfedilen bu atıklar, yasal sınırın 7.291 katı üzerinde radyasyon yaymaktadır. 500 bin tondan fazla olduğu tahmin edilen atıkların, Türkiye’nin nükleer enerji kullanmadığı göz önüne alındığında, yurtdışından getirildiği neredeyse kesinlik kazanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e04386edf28.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gaziemir’deki, Nükleer, Atık, Skandalı:, Çevresel, Adaletsizlik, Halk, Sağlığına, Tehdit</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>2007 yılında keşfedilen ve yasal sınırların binlerce kat üzerinde radyasyon yayan nükleer atıklar, halk sağlığı ve çevre için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Yıllardır süren temizlik çabalarına rağmen, sorunun çözülmemiş olması, yalnızca Türkiye’nin değil, küresel kapitalizmin çevreye ve insan sağlığına karşı umursamaz tutumunu da ortaya koymaktadır. Bu çalışma, nükleer atıkların yarattığı riskleri, çevresel adaletsizlikleri ve sermayenin doğa ile insan hayatına karşı ihmalini detaylı bir şekilde ele almaktadır.</p>
<p></p>
<p></p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong></p>
<p>Nükleer atık, çevre adaleti, İzmir, Gaziemir, halk sağlığı</p>
<p></p>
<p></p>
<h3>1. Giriş</h3>
<p></p>
<p>İzmir Gaziemir’de gömülü nükleer atıkların varlığı, Türkiye’nin en ciddi ve göz ardı edilen çevre sorunlarından biridir. 2007 yılında rastlantı sonucu keşfedilen bu atıklar, yasal sınırın 7.291 katı üzerinde radyasyon yaymaktadır. Tahmini olarak 500 bin tondan fazla olan bu atıkların, Türkiye’de nükleer enerji kullanılmıyor olması nedeniyle yurtdışından getirildiği düşünülmektedir. Ancak bu atıkların kaynağı, ne zaman ve nasıl getirildiği gibi kritik bilgiler hâlâ açıklığa kavuşmamıştır.</p>
<p></p>
<h3>2. Nükleer Atıkların İzmir Gaziemir’e Getirilmesi ve Keşfi</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki atıklar, eski bir kurşun fabrikasının arazisinde hissedarlar arasındaki bir anlaşmazlık sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Türkiye’de bu kadar tehlikeli atıkların kontrolsüz bir şekilde gömülebilmesi, denetim mekanizmalarının yetersizliğini ve sermayenin çevre üzerindeki olumsuz etkisini net bir şekilde göstermektedir. Gemi söküm ve ağır sanayi gibi sektörlerdeki atıkların kontrolsüz bir şekilde doğaya bırakılması, halk sağlığını tehdit eden kapitalist sistemin çevresel adaletsizliklerini derinleştirmektedir.</p>
<p></p>
<h3>3. Çevresel ve Halk Sağlığına Etkiler</h3>
<p></p>
<p>Nükleer atıkların en büyük tehlikesi, bölge halkı üzerindeki sağlık riskleridir. Yaydıkları radyasyon, solunum yolu hastalıklarından kansere kadar birçok ciddi sağlık sorununa yol açabilir. İzmir’deki artan kanser vakaları, bu risklerin ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Ocak 2023’te İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Gaziemir Belediyesi tarafından başlatılan temizlik çalışmaları devam etse de, bölgedeki halk bu tehdit ile yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p></p>
<h3>4. Küresel Çevre Adaletsizliği</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık sorunu, küresel çevre adaletsizliğinin somut bir örneğidir. Gelişmiş ülkeler, enerji üretimi ve tüketim taleplerini karşılamak için gelişmekte olan ülkeleri adeta birer çöplük olarak kullanmaktadır. İzmir’in üçüncü büyük şehri olan Gaziemir’de yaşayan halk, küresel kapitalizmin çıkarları uğruna hiçe sayılmakta ve yaşam kaliteleri tehlikeye atılmaktadır.</p>
<p></p>
<h4>4.1. Doğaya Karşı Adaletsizlik</h4>
<p></p>
<p>Bu atıklar sadece insan sağlığını değil, aynı zamanda doğayı da tehdit etmektedir. Yağmur sularıyla yer altına sızan tehlikeli maddeler, çevredeki tarım alanlarına ve hayvancılığa zarar vermektedir. Bölge halkı, bu tehlikeler karşısında çaresiz kalmış durumdadır ve bu da plansız şehirleşme ve çevre politikalarının yetersizliğini gözler önüne sermektedir.</p>
<p></p>
<h4>4.2. Katılımcı Demokrasi Eksikliği</h4>
<p></p>
<p>Nükleer atık krizinin çözümü, Türkiye’de çevre politikalarına halkın katılımının ne kadar sınırlı olduğunu göstermektedir. 2007’den bu yana temizlik çalışmalarında somut bir adım atılmamış olması, demokratik süreçlerin eksikliğine işaret etmektedir. Halk, bu konuda bilgilendirilmemekte ve çevreyi ilgilendiren karar alma süreçlerinden dışlanmaktadır. Bu da kapitalist sistemin sosyal ve çevresel adaletsizliklerini derinleştirmektedir.</p>
<p></p>
<h3>5. Çevre Mücadelesi ve Hukuki Süreç</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atıkların temizlenmesi için yürütülen mücadele, sadece yerel yönetimlerin sorunu olmamıştır. 2021 yılında Gaziemir Belediye Başkanı’nın başlattığı her cuma alanda durma eylemi, bu sorunun yeniden gündeme taşınmasını sağlamıştır. 2023 yılında kurulan “İzmir’in Çernobil’i Temizlensin Komisyonu”, yetkililere 14 soru yönelterek somut adımlar talep etmiştir, ancak bu sorulara verilen yanıtlar belirsizliğini korumaktadır.</p>
<p></p>
<h3>6. Sonuç ve Öneriler</h3>
<p></p>
<p>Gaziemir’deki nükleer atık sorunu, sadece İzmir’in değil, küresel çevre politikalarının başarısızlığını da ortaya koymaktadır. Yıllardır süren bu çevre felaketi, kapitalizmin çevresel, sosyal ve ekonomik adaletsizliklerini açıkça göstermektedir. Atıkların bilimsel yöntemlerle temizlenmesi ve halk sağlığını koruma amaçlı kanser taramalarının yapılması gerekmektedir. Bu süreç, yalnızca Türkiye için değil, küresel çevre adaleti mücadelesi için de önemli bir adımdır.</p>
<p></p>
<p><strong>Öneriler:</strong></p>
<p></p>
<p>1. Nükleer atıkların bilimsel yöntemlerle temizlenmesi ve bu sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi.</p>
<p>2. Gaziemir halkına yönelik sağlık taramalarının yapılması ve bölge sakinlerinin sağlık hizmetlerine erişiminin artırılması.</p>
<p>3. Gelişmiş ülkelerin çevreye zarar veren atıklarını başka ülkelere göndermelerinin engellenmesi için uluslararası denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi.</p>
<p>4. Çevresel süreçlere halkın katılımını artıracak demokratik mekanizmaların oluşturulması.</p>
<p></p>
<h3>Kaynakça</h3>
<p></p>
<p>- Gaziemir Belediyesi Resmi Web Sitesi, 2021.</p>
<p>- İzmir Büyükşehir Belediyesi, “İzmir’in Çernobil’i Temizlensin Komisyonu Raporu,” 2023.</p>
<p>- Greenpeace, “Nuclear Waste Management,” 2022.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batman’da boru hattından sızan petrol dereye karıştı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-boru-hattindan-sizan-petrol-dereye-karisti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-boru-hattindan-sizan-petrol-dereye-karisti</guid>
<description><![CDATA[ Batman’ın Beşiri ilçesindeki Silivanka petrol sahasındaki boru hattından sızan ham petrol, bölgeden geçen dereye karıştı. Ekipler iki noktada temizlik çalışması başlattı.Batman’da boru hattından sızan petrol, dereye karıştı.Beşiri ilçesi İkiköprü Beldesi’ne bağlı Durucak Köyü yakınlarından geçen derede petrol sızıntısının olduğunu görenler, durumu yetkililere bildirdi.İhbar üzerine bölgeye gelen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na bağlı ekipler, Silivanka petrol sahasına ait boru hattında sızıntı olduğunu tespit etti.Boru hattında onarım çalışması ve petrolün karıştığı derede iki noktada temizlik çalışması başlatıldı.Dereden vidanjör yardımıyla çekilen ham petrol üretim sahasına geri gönderilirken, sızıntının yer altındaki eski boruların aşınmasından kaynaklandığı belirtildi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fPSlHAXPW0WazoWY4untBQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batman’da, boru, hattından, sızan, petrol, dereye, karıştı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fPSlHAXPW0WazoWY4untBQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Batman’da boru hattından sızan petrol dereye karıştı"><p>Batman’ın Beşiri ilçesindeki Silivanka petrol sahasındaki boru hattından sızan ham petrol, bölgeden geçen dereye karıştı. Ekipler iki noktada temizlik çalışması başlattı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4yyNNLTMdky7IkuCO5APPA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Batman’da boru hattından sızan petrol, dereye karıştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/mEScNw8QxkyK7MMkHbSFvA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Beşiri ilçesi İkiköprü Beldesi’ne bağlı Durucak Köyü yakınlarından geçen derede petrol sızıntısının olduğunu görenler, durumu yetkililere bildirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GyImfLcdH0ekuo1hahMhsg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İhbar üzerine bölgeye gelen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na bağlı ekipler, Silivanka petrol sahasına ait boru hattında sızıntı olduğunu tespit etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vJsO97G_wkm4_k5i-UCl7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Boru hattında onarım çalışması ve petrolün karıştığı derede iki noktada temizlik çalışması başlatıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Dj9ZSMdjI0KAy2ygTP4Uyg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dereden vidanjör yardımıyla çekilen ham petrol üretim sahasına geri gönderilirken, sızıntının yer altındaki eski boruların aşınmasından kaynaklandığı belirtildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kXEcdAWiwkuAvbwXzBFXPg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük deney başladı: ODTÜ öğrencileri ve mezunları 3 günde tamamlayacak!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-deney-basladi-odtu-oegrencileri-ve-mezunlari-3-gunde-tamamlayacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-deney-basladi-odtu-oegrencileri-ve-mezunlari-3-gunde-tamamlayacak</guid>
<description><![CDATA[ Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri ve mezunlarının yer aldığı büyük çevre deneyi başladı. Türkiye&#039;nin 28 kıyı ilinde denizlerin sıcaklık, kirlilik ve oksijen durumunu tespit edilecek. Katılımcıların özel üretilmiş cihazlarla denizlerden toplayacağı örneklerden elde edilecek sonuçlar, bilimsel bir makaleyle Türkiye&#039;nin denizlerinin durumuna ışık tutacak.Ülkede yürütülecek en kapsamlı &quot;vatandaş bilimi&quot; projesi niteliğindeki &quot;Denizlerimizin Genç Kaşifleri&quot; ile öğrenciler ve yakınları, bayram tatili için bulundukları kıyı illerinde özel üretilmiş cihazlarla denizlerden örnekler toplamaya başladı.  Gönüllülerle yürütülen deneyle gemiyle aylar sürecek seyrüsefere gerek kalmayacak, 250 bin litre yakıt tasarrufu sağlanacak ve 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izinin de önüne geçilmiş olacak.  ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, üniversite olarak bilim, teknoloji, topluma hizmet ve eğitimdeki başarılarla ülkeye ve dünyaya katkı sağlamak üzere çalışmalarını yürüttüklerini belirterek, &quot;Bu kapsamda gerçekleştirdiğimiz ve ülkenin deniz kenarındaki illerinde, öğrencilerimiz, mezunlarımız ve vatandaşlarımızın katılacağı deneyimizin sonuçlarını 19 Mayıs Atatürk&#039;ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı&#039;nda toplumumuzla paylaşacağız.&quot; dedi.  TÜM GÖNÜLLÜLERİN İMZASIYLA BİLİMSEL BİR MAKALE YAZILACAK  ODTÜ Rektör Danışmanı ve Proje Koordinatörü Prof. Dr. Eren Kalay ise ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi öncülüğünde, Deniz Bilimleri Enstitüsü (DBE) ile Tasarım Fabrikası destekleriyle &quot;Denizlerimizin Genç Kaşifleri&quot; projesinin ülkenin kıyı illerinde dün itibarıyla başlatıldığını duyurdu.  Proje kapsamında, ODTÜ öğrencileri, mezunları ile ailelerinden oluşan katılımcıların denize kıyı olan 28 ilde ölçümler yapmaya başladığını vurgulayan Kalay, &quot;Ortam sıcaklığı, basınç, nemlilik, deniz suyu sıcaklığı ile deniz suyunun pH değeri, elektriksel iletkenliği, çözünmüş oksijen oranı ve bulanıklığı; 3 gün boyunca bayram tatili ile eş zamanlı olarak ölçülecek.&quot; dedi.  Ölçümler için ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü ve Tasarım Fabrikası tarafından özel bir cihaz geliştirildiğini belirten Kalay, şu bilgileri verdi:  &quot;Bu cihazlarla toplanan veriler, ODTÜ Bilim İletişimi Ofisince veri tabanında koordinatlarıyla toplanacak ve araştırmacılar tarafından işlenerek nihai sonuçlar, 7&#039;den 77&#039;ye tüm gönüllü katılımcıların imzasıyla bilimsel bir makale olarak yayımlanacak. Makalede, ilkokul öğrencisi ile emekliliğini yaşayan bir vatandaşımızın adları bu proje sayesinde yan yana yazılabilecek.&quot;  AYLARCA SÜRECEK DENEY ÜÇ GÜNDE TAMAMLANACAK  Projenin ekonomik olarak da büyük bir getirisinin de olduğunu vurgulayan Kalay, şunları söyledi:  &quot;Deniz Bilimleri Enstitüsünün kendi olanaklarıyla bu projeyi gerçekleştirmesi için Bilim-2 isimli araştırma gemisiyle tüm deniz kıyılarını dolaşması; bunun için de yaklaşık 250 bin litre yakıt tüketmesi, milyonlarca liralık bir bütçe gerekecekti. Üstelik bu çalışma, 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izi bırakacaktı.&quot;  Söz konusu araştırmanın gemiyle yapılması halinde aylar süreceğine dikkati çeken Kalay, şöyle konuştu:  &quot;Bunun yerine, bayram tatili vesilesiyle memleketlerinde olacak öğrencilerimiz, kıyı illerinde yaşayan mezunlarımız, aileleri ve yakınlarıyla birlikte gerekli verileri hep birlikte toplayacağız. Bu çapta bir deney Türkiye&#039;de ilk; dünyada da ilk olmasını bekliyoruz.&quot;  Prof. Dr. Kalay, profesyonel olarak deniz bilimleriyle uğraşmayan kişilerin dahil olması sayesinde hem daha çevreci ve çok daha düşük bütçeli hem de geniş katılımlı bir projenin hayata geçirildiğini sözlerine ekledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b38QT9bpa0aESFeGtj4G6Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, deney, başladı:, ODTÜ, öğrencileri, mezunları, günde, tamamlayacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b38QT9bpa0aESFeGtj4G6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Büyük deney başladı: ODTÜ öğrencileri ve mezunları 3 günde tamamlayacak!"><p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri ve mezunlarının yer aldığı büyük çevre deneyi başladı. Türkiye'nin 28 kıyı ilinde denizlerin sıcaklık, kirlilik ve oksijen durumunu tespit edilecek. Katılımcıların özel üretilmiş cihazlarla denizlerden toplayacağı örneklerden elde edilecek sonuçlar, bilimsel bir makaleyle Türkiye'nin denizlerinin durumuna ışık tutacak.</p>Ülkede yürütülecek en kapsamlı "vatandaş bilimi" projesi niteliğindeki "Denizlerimizin Genç Kaşifleri" ile öğrenciler ve yakınları, bayram tatili için bulundukları kıyı illerinde özel üretilmiş cihazlarla denizlerden örnekler toplamaya başladı.  Gönüllülerle yürütülen deneyle gemiyle aylar sürecek seyrüsefere gerek kalmayacak, 250 bin litre yakıt tasarrufu sağlanacak ve 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izinin de önüne geçilmiş olacak.  ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, üniversite olarak bilim, teknoloji, topluma hizmet ve eğitimdeki başarılarla ülkeye ve dünyaya katkı sağlamak üzere çalışmalarını yürüttüklerini belirterek, "Bu kapsamda gerçekleştirdiğimiz ve ülkenin deniz kenarındaki illerinde, öğrencilerimiz, mezunlarımız ve vatandaşlarımızın katılacağı deneyimizin sonuçlarını 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nda toplumumuzla paylaşacağız." dedi.  <strong>TÜM GÖNÜLLÜLERİN İMZASIYLA BİLİMSEL BİR MAKALE YAZILACAK</strong>  ODTÜ Rektör Danışmanı ve Proje Koordinatörü Prof. Dr. Eren Kalay ise ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi öncülüğünde, Deniz Bilimleri Enstitüsü (DBE) ile Tasarım Fabrikası destekleriyle "Denizlerimizin Genç Kaşifleri" projesinin ülkenin kıyı illerinde dün itibarıyla başlatıldığını duyurdu.  Proje kapsamında, ODTÜ öğrencileri, mezunları ile ailelerinden oluşan katılımcıların denize kıyı olan 28 ilde ölçümler yapmaya başladığını vurgulayan Kalay, "Ortam sıcaklığı, basınç, nemlilik, deniz suyu sıcaklığı ile deniz suyunun pH değeri, elektriksel iletkenliği, çözünmüş oksijen oranı ve bulanıklığı; 3 gün boyunca bayram tatili ile eş zamanlı olarak ölçülecek." dedi.  Ölçümler için ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü ve Tasarım Fabrikası tarafından özel bir cihaz geliştirildiğini belirten Kalay, şu bilgileri verdi:  "Bu cihazlarla toplanan veriler, ODTÜ Bilim İletişimi Ofisince veri tabanında koordinatlarıyla toplanacak ve araştırmacılar tarafından işlenerek nihai sonuçlar, 7'den 77'ye tüm gönüllü katılımcıların imzasıyla bilimsel bir makale olarak yayımlanacak. Makalede, ilkokul öğrencisi ile emekliliğini yaşayan bir vatandaşımızın adları bu proje sayesinde yan yana yazılabilecek."  <strong>AYLARCA SÜRECEK DENEY ÜÇ GÜNDE TAMAMLANACAK</strong>  Projenin ekonomik olarak da büyük bir getirisinin de olduğunu vurgulayan Kalay, şunları söyledi:  "Deniz Bilimleri Enstitüsünün kendi olanaklarıyla bu projeyi gerçekleştirmesi için Bilim-2 isimli araştırma gemisiyle tüm deniz kıyılarını dolaşması; bunun için de yaklaşık 250 bin litre yakıt tüketmesi, milyonlarca liralık bir bütçe gerekecekti. Üstelik bu çalışma, 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izi bırakacaktı."  Söz konusu araştırmanın gemiyle yapılması halinde aylar süreceğine dikkati çeken Kalay, şöyle konuştu:  "Bunun yerine, bayram tatili vesilesiyle memleketlerinde olacak öğrencilerimiz, kıyı illerinde yaşayan mezunlarımız, aileleri ve yakınlarıyla birlikte gerekli verileri hep birlikte toplayacağız. Bu çapta bir deney Türkiye'de ilk; dünyada da ilk olmasını bekliyoruz."  Prof. Dr. Kalay, profesyonel olarak deniz bilimleriyle uğraşmayan kişilerin dahil olması sayesinde hem daha çevreci ve çok daha düşük bütçeli hem de geniş katılımlı bir projenin hayata geçirildiğini sözlerine ekledi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Flamingoların evine moloz yığını döktüler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/flamingolarin-evine-moloz-yigini-doektuler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/flamingolarin-evine-moloz-yigini-doektuler</guid>
<description><![CDATA[ Muğla’nın Milas ve Bodrum ilçeleri arasında her yıl binlerce flamingoya ev sahipliği yapan Tuzla Sulak Alanı ve Tabiat Parkı, moloz yığınlarıyla doldu. Bölgede yollar tahrip edilirken, sulak alan içinde molozlar olduğu görüldü.Muğla’da flamingolara ev sahipliği yapan Tuzla Sulak Alanı’na moloz yığınları döküldü.Milas ilçesine 20 kilometre mesafedeki Boğaziçi Mahallesi sınırlarındaki Tuzla Sulak Alanı ve Tabiat Parkı, flamingo ve farklı türlerden kuşlara ev sahipliği yapıyor.380 hektarlık alanı kaplayan ve besin kaynakları açısından zengin olan sulak alan, her yıl yaklaşık 3 bin flamingoya ev sahipliği yapıyor.Flamingoların her yıl uğrak adresi haline gelen alanın birçok noktasına kişi veya kişilerce moloz döküldü.Dökülen molozlar sulak alan içine dolmaya başlarken, yolların da tahrip edildiği dikkati çekti.
Tepecikler haline gelen hafriyat yığınları alanın farklı noktalarına yayılırken bölgede bulunan bazı yapıların ise kimliği belirsiz kişilerce tahrip edildiği görüldü. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_hqMUetXi0uHIbCAKQbjzQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Flamingoların, evine, moloz, yığını, döktüler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_hqMUetXi0uHIbCAKQbjzQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Flamingoların evine moloz yığını döktüler"><p>Muğla’nın Milas ve Bodrum ilçeleri arasında her yıl binlerce flamingoya ev sahipliği yapan Tuzla Sulak Alanı ve Tabiat Parkı, moloz yığınlarıyla doldu. Bölgede yollar tahrip edilirken, sulak alan içinde molozlar olduğu görüldü.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VwzxGUVVJEaZ2C4W5haSPQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muğla’da flamingolara ev sahipliği yapan Tuzla Sulak Alanı’na moloz yığınları döküldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ime45iZ7KUywE3G9ox0o7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Milas ilçesine 20 kilometre mesafedeki Boğaziçi Mahallesi sınırlarındaki Tuzla Sulak Alanı ve Tabiat Parkı, flamingo ve farklı türlerden kuşlara ev sahipliği yapıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/qlkPKTFK2kWzTMUroo3lXA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>380 hektarlık alanı kaplayan ve besin kaynakları açısından zengin olan sulak alan, her yıl yaklaşık 3 bin flamingoya ev sahipliği yapıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S1x4O6WlNEy4k20abBMdEQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Flamingoların her yıl uğrak adresi haline gelen alanın birçok noktasına kişi veya kişilerce moloz döküldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/QpaHi5NlxEu90HBpfEkMlw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dökülen molozlar sulak alan içine dolmaya başlarken, yolların da tahrip edildiği dikkati çekti.
Tepecikler haline gelen hafriyat yığınları alanın farklı noktalarına yayılırken bölgede bulunan bazı yapıların ise kimliği belirsiz kişilerce tahrip edildiği görüldü.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yüzey yarıkları çoğalıyor | Uzmanından obruk uyarısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yuzey-yariklari-cogaliyor-uzmanindan-obruk-uyarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yuzey-yariklari-cogaliyor-uzmanindan-obruk-uyarisi</guid>
<description><![CDATA[ Kuraklıkla birlikte Konya Havzası&#039;ndaki yer altı sularının çekilip toprağın göçmesiyle oluşan obruklar dikkat çekerken ovada yüzey yarıkları da görülmeye başlandı. Uzmanlar, yarıkların kilometrelerce uzunlukta, 5-10 metre genişlikte ve 5-10 metre derinlikte olduğunun altını çizdi. Durumun tehlike arz ettiğini belirten uzmanlar, yüzey yarıklarının obruğun habercisi olduğunu vurguladı.Konya&#039;nın Karapınar ilçesinde yoğunlukla oluşan obrukların yanı sıra yüzey yarıkları da gözlemlenmeye başladı.Konya Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı ve Obruk Araştırma, Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Fetullah Arık, kuraklığın iklim değişikliği nedeniyle oluşan yüzey yarıklarının genellikle obruklarla karıştırıldığını söyledi.Arık, &quot;Yüzey yarıkları, tamamen kuraklıkla ve orada bulunan gevşek malzemeyle ilişkilendirilebilecek bir olay. Bazen kilometrelerce uzunlukta, 5-10 genişlikte, 5-10 metre derinlikte de olabiliyor ve tehlike arz ediyor. Şu anda havzanın kenarlarında özellikle dağlarla ovanın sınırının olduğu bölgelerde, ovadaki kalın alüvyal nitelikteki malzemenin içerisindeki su kaybolduğu için bir bakıma sıkışma gerçekleşiyor. Bu sıkışmadan kaynaklı olarak da dağla ova arasındaki bölgelerde yarıklar meydana geliyor.&quot; diye konuştu.Yüzey yarıklarının kuraklığın işareti olduğunu ifade eden Prof. Dr. Arık, &quot;Ova içerisinde altta yine morfolojik olarak yükseltiler bulunan alanlarda da oluştuğunu görüyoruz. Birçok yerde obrukla da karıştırılıyor. Aslında bu yüzey yarıkları bir bakıma obruğun da habercisi gibi. Çünkü kuraklığın en bariz göstergelerinden birisi.&quot; dedi.Obruk oluşumuna en etken nedenin kuraklık olduğunun altını çizen Prof. Dr. Arık, &quot;Obruk zaten tek başına bir olay değil. Özellikle iklim değişikliği, kuraklık ve aşırı su talebinin tetiklediği bir olay olduğu için yüzey yarıklarının oluşum mekanizması da hemen hemen aynı kaynaktan geliyor. Dolayısıyla bizim buradaki en önemli başlığımız yine susuzluğumuz, yağışların azlığı, iklim değişikliği, kuraklık, aşırı ve kontrolsüz su tüketimi.&quot; ifadelerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5pDEjy78lkKkiNe8XsSm4w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yüzey, yarıkları, çoğalıyor, Uzmanından, obruk, uyarısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5pDEjy78lkKkiNe8XsSm4w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yüzey yarıkları çoğalıyor | Uzmanından obruk uyarısı"><p>Kuraklıkla birlikte Konya Havzası'ndaki yer altı sularının çekilip toprağın göçmesiyle oluşan obruklar dikkat çekerken ovada yüzey yarıkları da görülmeye başlandı. Uzmanlar, yarıkların kilometrelerce uzunlukta, 5-10 metre genişlikte ve 5-10 metre derinlikte olduğunun altını çizdi. Durumun tehlike arz ettiğini belirten uzmanlar, yüzey yarıklarının obruğun habercisi olduğunu vurguladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x6GG5p5V0ki0KVy5-VikYw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konya'nın Karapınar ilçesinde yoğunlukla oluşan obrukların yanı sıra yüzey yarıkları da gözlemlenmeye başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tnUmbNqgF0qRu23_sLJpEw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konya Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı ve Obruk Araştırma, Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Fetullah Arık, kuraklığın iklim değişikliği nedeniyle oluşan yüzey yarıklarının genellikle obruklarla karıştırıldığını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kZJq385btEaVuz5-VDPjig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Arık, "Yüzey yarıkları, tamamen kuraklıkla ve orada bulunan gevşek malzemeyle ilişkilendirilebilecek bir olay. Bazen kilometrelerce uzunlukta, 5-10 genişlikte, 5-10 metre derinlikte de olabiliyor ve tehlike arz ediyor. Şu anda havzanın kenarlarında özellikle dağlarla ovanın sınırının olduğu bölgelerde, ovadaki kalın alüvyal nitelikteki malzemenin içerisindeki su kaybolduğu için bir bakıma sıkışma gerçekleşiyor. Bu sıkışmadan kaynaklı olarak da dağla ova arasındaki bölgelerde yarıklar meydana geliyor." diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SqdWrtFLDEeq23l28MMMIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yüzey yarıklarının kuraklığın işareti olduğunu ifade eden Prof. Dr. Arık, "Ova içerisinde altta yine morfolojik olarak yükseltiler bulunan alanlarda da oluştuğunu görüyoruz. Birçok yerde obrukla da karıştırılıyor. Aslında bu yüzey yarıkları bir bakıma obruğun da habercisi gibi. Çünkü kuraklığın en bariz göstergelerinden birisi." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nnPGiHAPTEGqB9rqY1WdUQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Obruk oluşumuna en etken nedenin kuraklık olduğunun altını çizen Prof. Dr. Arık, "Obruk zaten tek başına bir olay değil. Özellikle iklim değişikliği, kuraklık ve aşırı su talebinin tetiklediği bir olay olduğu için yüzey yarıklarının oluşum mekanizması da hemen hemen aynı kaynaktan geliyor. Dolayısıyla bizim buradaki en önemli başlığımız yine susuzluğumuz, yağışların azlığı, iklim değişikliği, kuraklık, aşırı ve kontrolsüz su tüketimi." ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HcExyOxKx06eHiQp6T_S1A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_SZSFDOjTEWbfLflLcw4_A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Piknikçiler Dicle Nehri kıyısını çöplüğe çevirdi: Su kuşları tehdit altında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/piknikciler-dicle-nehri-kiyisini-coepluge-cevirdi-su-kuslari-tehdit-altinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/piknikciler-dicle-nehri-kiyisini-coepluge-cevirdi-su-kuslari-tehdit-altinda</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır’da piknikçilerin uğrak noktası Dicle Nehri, çevresine bırakılan atıklar nedeniyle çöplüğe döndü. Bölgenin zengin tabiatını hatırlatan uzmanlar, özellikle plastik kirliliğine dikkat çekti. Uzmanlar son dönemde sayıları azalan su kuşlarının, kirlilikten dolayı tehdit altında olduğunu ifade etti.Diyarbakır’da piknik yapanların uğrak noktalarından Dicle Nehri çevresindeki yeşil alanlar, atıklarla çöplüğe döndü.Nehir kıyısı ve köprü çevresinde piknik yapanların bıraktığı atıklar, insan ve hayvan sağlığını etkilemeye başladı.Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç, atıkların büyük bir bölümünün plastik kökenli olduğunu belirterek, “Özellikle plastikler, insanlık için çok ciddi sonuçlara neden olacak. Tabiatta attığımız veya kullandığımız malzemeleri toplamamız lazım. Piknikten sonra malzemeleri uygun yerlere, çöp toplama varillerine getirdiğimiz zaman; bunların toplanması söz konusu. Eğer bunlar tabiatta kalırsa pek çok sorun da beraberinde geliyor.” diye konuştu.Çöplerin zaman içinde mikro ve nano seviyede parçalanıp besin ve solunum yoluyla insanlar başta olmak üzere tüm canlıları tehdit ettiğini ifade eden Kılıç, “İnsan vücudunda nano seviyede, bir milimetrenin milyonda biri büyüklüğünde plastik parçacıklara rastlandı. Bunlar kan yoluyla kalpte, karaciğerde, böbrekte, beyinde birikim yapıyor, çok ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor.” ifadelerini kullandı.Kirliliğin bölgede yaşayan sayısı az türdeki hayvanları da etkilediğini belirten Prof. Dr. Kılıç, “Bazıları kritik sayıda, yeni nesilleri tükenmekte olan türlerimiz var. Bunlar, bu kirlilikten tıpkı insanda olduğu gibi etkileniyor. Bunların da nesilleri tehdit altına girmektedir. Özellikle su kuşları, sudaki kirlilikten çok etkileniyor. Yalıçapkınları var, çok güzel balıkçıl türlerimiz var. Ördeklerimiz var, kıyı kuşlarımız var. Bu kirlilikten bunlar özellikle etkileniyor. Zaten sayıları az, dolayısıyla nesli tükenmeyle de karşı karşıya kalabiliyorlar.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/D0FqbLHmtUGXl2aCVkuNCQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Piknikçiler, Dicle, Nehri, kıyısını, çöplüğe, çevirdi:, kuşları, tehdit, altında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/D0FqbLHmtUGXl2aCVkuNCQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Piknikçiler Dicle Nehri kıyısını çöplüğe çevirdi: Su kuşları tehdit altında"><p>Diyarbakır’da piknikçilerin uğrak noktası Dicle Nehri, çevresine bırakılan atıklar nedeniyle çöplüğe döndü. Bölgenin zengin tabiatını hatırlatan uzmanlar, özellikle plastik kirliliğine dikkat çekti. Uzmanlar son dönemde sayıları azalan su kuşlarının, kirlilikten dolayı tehdit altında olduğunu ifade etti.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0gmff7n4lE-difCd9mPvfw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diyarbakır’da piknik yapanların uğrak noktalarından Dicle Nehri çevresindeki yeşil alanlar, atıklarla çöplüğe döndü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ytVaXw9aiEqvq7j-YQpaJA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nehir kıyısı ve köprü çevresinde piknik yapanların bıraktığı atıklar, insan ve hayvan sağlığını etkilemeye başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Giy9PC0Wnkaah2TXwCDhnw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç, atıkların büyük bir bölümünün plastik kökenli olduğunu belirterek, “Özellikle plastikler, insanlık için çok ciddi sonuçlara neden olacak. Tabiatta attığımız veya kullandığımız malzemeleri toplamamız lazım. Piknikten sonra malzemeleri uygun yerlere, çöp toplama varillerine getirdiğimiz zaman; bunların toplanması söz konusu. Eğer bunlar tabiatta kalırsa pek çok sorun da beraberinde geliyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NWSqhifS_EKzLHer33WZ_A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çöplerin zaman içinde mikro ve nano seviyede parçalanıp besin ve solunum yoluyla insanlar başta olmak üzere tüm canlıları tehdit ettiğini ifade eden Kılıç, “İnsan vücudunda nano seviyede, bir milimetrenin milyonda biri büyüklüğünde plastik parçacıklara rastlandı. Bunlar kan yoluyla kalpte, karaciğerde, böbrekte, beyinde birikim yapıyor, çok ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TgxnMoU_qkWCutyzAbAasw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kirliliğin bölgede yaşayan sayısı az türdeki hayvanları da etkilediğini belirten Prof. Dr. Kılıç, “Bazıları kritik sayıda, yeni nesilleri tükenmekte olan türlerimiz var. Bunlar, bu kirlilikten tıpkı insanda olduğu gibi etkileniyor. Bunların da nesilleri tehdit altına girmektedir. Özellikle su kuşları, sudaki kirlilikten çok etkileniyor. Yalıçapkınları var, çok güzel balıkçıl türlerimiz var. Ördeklerimiz var, kıyı kuşlarımız var. Bu kirlilikten bunlar özellikle etkileniyor. Zaten sayıları az, dolayısıyla nesli tükenmeyle de karşı karşıya kalabiliyorlar.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jkFTYAWMcUC1B_wQy0iFQA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XRiIepzRt02Q2ygVR8HR8A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yılda sadece 10 gün yaşıyor, koparmanın cezası 387 bin lira</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yilda-sadece-10-gun-yasiyor-koparmanin-cezasi-387-bin-lira</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yilda-sadece-10-gun-yasiyor-koparmanin-cezasi-387-bin-lira</guid>
<description><![CDATA[ Manisa’daki Spil Dağı Milli Parkı’nda senede 1 kez nisan ayında açan ve 10 gün yaşayan Manisa lalesi, havaların ısınmasıyla açtı. Doğaseverler laleleri görebilmek için Spil’e çıkarken, laleyi koparmanın cezası bu yıl 387 bin 142 lira oldu.Manisa ve İzmir arasında farklı flora ve faunasıyla görenleri hayran bırakan Spil Dağı Milli Parkı’nda, baharı müjdeleyen endemik türlerden Manisa laleleri, havaların ısınması ile açmaya başladı.Senede 1 kez nisan ayında açan ve 10 gün boyunca canlı kalabilen laleler, büyük ilgi uyandırıyor.Doğaseverler laleleri canlı görebilmek için Spil’e çıkarken, bulabilenler bol bol fotoğrafını çekiyor.Laleler, Çevre Kanunu’nun koruması altında…Yılda yalnızca 10 gün yaşayabilen Manisa lalesini koparmanın cezası bu yıl 387 bin 142 lira olarak belirlendi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WMDokuunAUimrhhdcpliyA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yılda, sadece, gün, yaşıyor, koparmanın, cezası, 387, bin, lira</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WMDokuunAUimrhhdcpliyA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yılda sadece 10 gün yaşıyor, koparmanın cezası 387 bin lira"><p>Manisa’daki Spil Dağı Milli Parkı’nda senede 1 kez nisan ayında açan ve 10 gün yaşayan Manisa lalesi, havaların ısınmasıyla açtı. Doğaseverler laleleri görebilmek için Spil’e çıkarken, laleyi koparmanın cezası bu yıl 387 bin 142 lira oldu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0T8HbAKcXUaMwO-h_qtH7A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Manisa ve İzmir arasında farklı flora ve faunasıyla görenleri hayran bırakan Spil Dağı Milli Parkı’nda, baharı müjdeleyen endemik türlerden Manisa laleleri, havaların ısınması ile açmaya başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vOrTdRuJ0Eiqdfy9d_kC4g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Senede 1 kez nisan ayında açan ve 10 gün boyunca canlı kalabilen laleler, büyük ilgi uyandırıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/faTbZ3EKCESCaLQ63Glayg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğaseverler laleleri canlı görebilmek için Spil’e çıkarken, bulabilenler bol bol fotoğrafını çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DaPzJA3nYkmoUT4qUO-rEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Laleler, Çevre Kanunu’nun koruması altında…</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Fw23q8aqeUCVmuksQVKHAQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yılda yalnızca 10 gün yaşayabilen Manisa lalesini koparmanın cezası bu yıl 387 bin 142 lira olarak belirlendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/W_MPTr1I6Ui0g-uIXnx60Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Menderes’te kuraklık tehlikesi: Su kıtlığı kapıda</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-mendereste-kuraklik-tehlikesi-su-kitligi-kapida</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-mendereste-kuraklik-tehlikesi-su-kitligi-kapida</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Menderes Nehri kuraklık sinyali veriyor. Söke’de Menderes üzerinde yer alan tarihi Taşköprü’de su neredeyse tamamen bitmiş durumda. Uzmanlar, yağışlarda yaşanan düşüşün su kıtlığına yol açabileceği konusunda uyarıyor.Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesi yakınlarında Suçıkan mevkisinde doğan, Denizli, Uşak ve Aydın’dan geçerek Ege Denizi’ne dökülen 584 kilometre uzunluğundaki Büyük Menderes Nehri’nde yağışın az olması nedeniyle kuraklık etkili olmaya başladı.Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) Başkanı Bahattin Sürücü, kuruma noktasına gelen nehirde yağışlardaki düşüşlerin su kıtlığına yol açabileceğini söyledi.Uzun süredir yağmayan yağmurun, dün bardaktan boşalırcasına yağsa da Menderes’te etki yaratmadığını söyleyen Sürücü, “Yağmura ve suya hasret kalan çiftçiler baharın girmesiyle birlikte havza boyunca sıralanan tarlalarına Menderes’ten su çektiler. Menderes yatağından çekilen suyla binlerce hektar araziye su basıldı.” dedi.Menderes’in birçok yerinde su kalmadığını anlatan Sürücü, “Menderes’ten yatak sularını çekemeyen bazı çiftçiler, Aydın ve Söke Organize Sanayi bölgelerinden gelen ve içinde olumsuz her şeyi barındıran siyah sıvıyı sulamada kullanmak zorunda kaldıklarını söylediler. Tarımsal sulamalar başladığında zaten yetersiz doluluk oranına sahip baraj suları verilse dahi önümüzdeki aylarda önemli su sıkıntılarının oluşacağı görülmektedir.” şeklinde konuştu.Sudaki sıkıntıların sadece tarımı değil, nehir ekosistemini, ulusal ve uluslararası açıdan tehlike altında çok sayıda canlı türüne ev sahipliği yapan Büyük Menderes Deltası’nın biyolojik çeşitliliğini de olumsuz etkileyeceğini aktaran Sürücü, şöyle devam etti:
“Söke’ye bağlı Sarıkemer’de yerleşimi ikiye bölen Menderes üzerinde yer alan tarihi Taşköprü’de neredeyse su tamamen bitmiş durumda. Bu alanda sular kuruduğundan, tarihi Taşköprü’nün arkasında biriken tonlarca çöp, katı atıklar, ağaç kütükleri, çalı çırpı köprünün kemerlerini tıkamış olduğu ve köprüye ne kadar zarar verdiği net bir şekilde görülmektedir.”“DSİ 21. Bölge Müdürlüğü’nden tarafımıza gönderilen yazıda ‘Büyük Menderes Nehri üzerinde bulunan tarihi Taşköprü’nün memba tarafında biriken malzemeler, makineli çalışma ile alınarak, suyun rahat bir şekilde akışı sağlanmıştır’ denmektedir. Şu anda Taşköprü’de sular kurudu. Çöpler ve atıklar açık bir şekilde görülmektedir. Belki sulu haliyken temizlemek zordu ama şimdi çok kolay ve temizlenecek yer net bir şekilde görülmektedir. Kemerlerin altında bulunan atıklar, kütükler tamamen temizlenerek tekrar sular geldiğinde rahat bir şekilde akışın sağlanması için bir çalışma yapılmalıdır. Ayrıca, çöpleri ve atıkları su yüzeyinde tutan yüzer bariyer sistemi yıllardır bir türlü tamiratı yapılamadığından, yukarı havzadan gelen atıklar Söke regülatörünün önünde birikmeye başlamıştır.”“Umarız sulama mevsimi bitiminde regülatör kapakları açıldığında bu atıklar menderes yoluyla denize gönderilmez. Bir an önce kurumlar arası iş birliğiyle bu çalışmalar başlatılmalıdır.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XX9HgM7DQECEccFfnGVIIQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Menderes’te, kuraklık, tehlikesi:, kıtlığı, kapıda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XX9HgM7DQECEccFfnGVIIQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Büyük Menderes’te kuraklık tehlikesi: Su kıtlığı kapıda"><p>Büyük Menderes Nehri kuraklık sinyali veriyor. Söke’de Menderes üzerinde yer alan tarihi Taşköprü’de su neredeyse tamamen bitmiş durumda. Uzmanlar, yağışlarda yaşanan düşüşün su kıtlığına yol açabileceği konusunda uyarıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3mQdDMfQIUq4bvYxAs2thQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesi yakınlarında Suçıkan mevkisinde doğan, Denizli, Uşak ve Aydın’dan geçerek Ege Denizi’ne dökülen 584 kilometre uzunluğundaki Büyük Menderes Nehri’nde yağışın az olması nedeniyle kuraklık etkili olmaya başladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/d5oQYJtpe0WBNk4nK3CEAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) Başkanı Bahattin Sürücü, kuruma noktasına gelen nehirde yağışlardaki düşüşlerin su kıtlığına yol açabileceğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bBSYRHkm0Ua33O_6awr8yA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Uzun süredir yağmayan yağmurun, dün bardaktan boşalırcasına yağsa da Menderes’te etki yaratmadığını söyleyen Sürücü, “Yağmura ve suya hasret kalan çiftçiler baharın girmesiyle birlikte havza boyunca sıralanan tarlalarına Menderes’ten su çektiler. Menderes yatağından çekilen suyla binlerce hektar araziye su basıldı.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YlOG07x7bk68CPztJ3B_HQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Menderes’in birçok yerinde su kalmadığını anlatan Sürücü, “Menderes’ten yatak sularını çekemeyen bazı çiftçiler, Aydın ve Söke Organize Sanayi bölgelerinden gelen ve içinde olumsuz her şeyi barındıran siyah sıvıyı sulamada kullanmak zorunda kaldıklarını söylediler. Tarımsal sulamalar başladığında zaten yetersiz doluluk oranına sahip baraj suları verilse dahi önümüzdeki aylarda önemli su sıkıntılarının oluşacağı görülmektedir.” şeklinde konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7y4RrCal70-iHaRGVYdBfA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sudaki sıkıntıların sadece tarımı değil, nehir ekosistemini, ulusal ve uluslararası açıdan tehlike altında çok sayıda canlı türüne ev sahipliği yapan Büyük Menderes Deltası’nın biyolojik çeşitliliğini de olumsuz etkileyeceğini aktaran Sürücü, şöyle devam etti:
“Söke’ye bağlı Sarıkemer’de yerleşimi ikiye bölen Menderes üzerinde yer alan tarihi Taşköprü’de neredeyse su tamamen bitmiş durumda. Bu alanda sular kuruduğundan, tarihi Taşköprü’nün arkasında biriken tonlarca çöp, katı atıklar, ağaç kütükleri, çalı çırpı köprünün kemerlerini tıkamış olduğu ve köprüye ne kadar zarar verdiği net bir şekilde görülmektedir.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Wu331nWX9UmIISLIw2-NUA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>“DSİ 21. Bölge Müdürlüğü’nden tarafımıza gönderilen yazıda ‘Büyük Menderes Nehri üzerinde bulunan tarihi Taşköprü’nün memba tarafında biriken malzemeler, makineli çalışma ile alınarak, suyun rahat bir şekilde akışı sağlanmıştır’ denmektedir. Şu anda Taşköprü’de sular kurudu. Çöpler ve atıklar açık bir şekilde görülmektedir. Belki sulu haliyken temizlemek zordu ama şimdi çok kolay ve temizlenecek yer net bir şekilde görülmektedir. Kemerlerin altında bulunan atıklar, kütükler tamamen temizlenerek tekrar sular geldiğinde rahat bir şekilde akışın sağlanması için bir çalışma yapılmalıdır. Ayrıca, çöpleri ve atıkları su yüzeyinde tutan yüzer bariyer sistemi yıllardır bir türlü tamiratı yapılamadığından, yukarı havzadan gelen atıklar Söke regülatörünün önünde birikmeye başlamıştır.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Z58LhYCV50uiMbmR_f9zkg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>“Umarız sulama mevsimi bitiminde regülatör kapakları açıldığında bu atıklar menderes yoluyla denize gönderilmez. Bir an önce kurumlar arası iş birliğiyle bu çalışmalar başlatılmalıdır.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;apos;Sakin şehir&amp;apos; Şavşat&amp;apos;ta, temizlik seferberliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakin-sehir-savsatta-temizlik-seferberligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakin-sehir-savsatta-temizlik-seferberligi</guid>
<description><![CDATA[ Artvin&#039;de &#039;sakin şehir&#039; unvanlı ilçe Şavşat&#039;ta belediye öncülüğünde çevre temizliği için seferberlik başlatıldı. Poşetlerle çöp toplayan ilçe halkı, kısa sürede sokak, cadde ve piknik alanlarını temizledi.Şavşat Belediyesi, farkındalık oluşturmak için çevre temizliği seferberliği başlattı. İlçe merkezinde başlayan etkinliğe, Şavşat Belediye Başkanı Durmuş Aydın yanı sıra Şavşat Kaymakamı Kübra Sivaslıoğlu, belediyede görevli personel, öğrenciler, öğretmenler ve halk katıldı. Ellerine aldıkları poşetlerle çöp toplayan katılımcılar, kısa sürede sokak, cadde ve piknik alanlarını temizledi. Etkinlik sonrası öğrencilere ikramda bulunuldu.  &#039;TEMİZ BİR ŞAVŞAT İÇİN EL ELE&#039;  Şavşat Kaymakamı Kübra Sivaslıoğlu, &quot;Şavşat halkının, bütün kamu kurum ve kuruluşlarımızın, bu etkinliğe, 7&#039;den 70&#039;e duyarlılık göstermeleri beni çok mutlu etti. Temiz çevre, temiz toplum. Atıksız bir ilçe ve çöp kirliliğini yenmek için çok güzel bir etkinlik oldu. Piknik ve mesire alanlarına atılan cam ve pet şişe, izmarit, poşet gibi doğada uzun yıllar kalan ve çevreye ciddi zararları olan atıkların atılmamasını istiyorum. Bunu hepimiz isteyince başarılı oluruz. Bu etkinliği düzenleyen Şavşat Belediyemize ve katılım sağlayan herkese çok teşekkür ediyorum. Temiz bir doğa, temiz bir Şavşat için el ele, gönül gönüle&quot; dedi.  &#039;HER ŞEY TEMİZ BİR ŞAVŞAT İÇİN&#039;  Etkinlik öncesi konuşan Belediye Başkanı Durmuş Aydın da &quot;Bizler bugün yapmış olduğumuz bu etkinlikte gerek çocuklarımıza gerekse bütün halkımıza çevre bilincini oluşturabilmek için bir farkındalık etkinliği yapıyoruz. Her şey temiz bir Şavşat için. Temiz bir Şavşat&#039;ta yaşamak, bizim ve çocuklarımızın en önemli hakkıdır. Bunu sağlamak belediye olarak bizlerin ve de bütün duyarlı vatandaşlarımızın görevidir. Köylere giderken yol kenarlarında ciddi manada çöplerin atıldığını görüyoruz. Bazı mesire yerleri ve piknik alanları, çöp yorgan haline gelmiş durumda. Belediye olarak sorumluluk alanımız dışında olsa da oraların da temiz tutulması konusunda çalışma ve faaliyetlerimiz devam edecektir&quot; diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U_gANAmkoEGffIVd3p19Gw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakin, şehir, Şavşatta, temizlik, seferberliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U_gANAmkoEGffIVd3p19Gw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="'Sakin şehir' Şavşat'ta, temizlik seferberliği"><p>Artvin'de 'sakin şehir' unvanlı ilçe Şavşat'ta belediye öncülüğünde çevre temizliği için seferberlik başlatıldı. Poşetlerle çöp toplayan ilçe halkı, kısa sürede sokak, cadde ve piknik alanlarını temizledi.</p><p>Şavşat Belediyesi, farkındalık oluşturmak için çevre temizliği seferberliği başlattı. İlçe merkezinde başlayan etkinliğe, Şavşat Belediye Başkanı Durmuş Aydın yanı sıra Şavşat Kaymakamı Kübra Sivaslıoğlu, belediyede görevli personel, öğrenciler, öğretmenler ve halk katıldı.</p><p> Ellerine aldıkları poşetlerle çöp toplayan katılımcılar, kısa sürede sokak, cadde ve piknik alanlarını temizledi. Etkinlik sonrası öğrencilere ikramda bulunuldu.  <strong>'TEMİZ BİR ŞAVŞAT İÇİN EL ELE'</strong>  Şavşat Kaymakamı Kübra Sivaslıoğlu, "Şavşat halkının, bütün kamu kurum ve kuruluşlarımızın, bu etkinliğe, 7'den 70'e duyarlılık göstermeleri beni çok mutlu etti. Temiz çevre, temiz toplum. Atıksız bir ilçe ve çöp kirliliğini yenmek için çok güzel bir etkinlik oldu. Piknik ve mesire alanlarına atılan cam ve pet şişe, izmarit, poşet gibi doğada uzun yıllar kalan ve çevreye ciddi zararları olan atıkların atılmamasını istiyorum. Bunu hepimiz isteyince başarılı oluruz. Bu etkinliği düzenleyen Şavşat Belediyemize ve katılım sağlayan herkese çok teşekkür ediyorum. Temiz bir doğa, temiz bir Şavşat için el ele, gönül gönüle" dedi.  <strong>'HER ŞEY TEMİZ BİR ŞAVŞAT İÇİN'</strong>  Etkinlik öncesi konuşan Belediye Başkanı Durmuş Aydın da "Bizler bugün yapmış olduğumuz bu etkinlikte gerek çocuklarımıza gerekse bütün halkımıza çevre bilincini oluşturabilmek için bir farkındalık etkinliği yapıyoruz. Her şey temiz bir Şavşat için. Temiz bir Şavşat'ta yaşamak, bizim ve çocuklarımızın en önemli hakkıdır. Bunu sağlamak belediye olarak bizlerin ve de bütün duyarlı vatandaşlarımızın görevidir. Köylere giderken yol kenarlarında ciddi manada çöplerin atıldığını görüyoruz. Bazı mesire yerleri ve piknik alanları, çöp yorgan haline gelmiş durumda. Belediye olarak sorumluluk alanımız dışında olsa da oraların da temiz tutulması konusunda çalışma ve faaliyetlerimiz devam edecektir" diye konuştu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;deki atık su arıtma tesisi sayısı yükseliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyedeki-atik-su-aritma-tesisi-sayisi-yukseliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyedeki-atik-su-aritma-tesisi-sayisi-yukseliyor</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, 1213 atık su arıtma tesisi ile ülke nüfusunun yüzde 90,6&#039;sına hizmet verildiğini bildirdi.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Bakanlığın atık su ve katı atık çalışmalarına ilişkin açıklamalarda bulundu.  Bakanlığın, arıtılmış atık suların yeniden kullanımı konusunda çalışmalar yaptığını belirten Özhaseki, şu bilgileri verdi:  &quot;Bu çerçevede halihazırda yüzde 5,30 olan arıtılmış atık suların yeniden kullanım oranını, 2028 yılında yüzde 11&#039;e çıkarmayı hedefliyoruz. Bakanlık olarak yerleşim yerlerinden kaynaklanan atık suların toplanarak arıtılması, çevre ve insan sağlığının korunmasını amaçlıyoruz.&quot;  Kentsel atık su arıtma tesislerine ilişkin bilgi veren Özhaseki &quot;2002 yılında 145 olan atık su arıtma tesisi sayısını 1213&#039;e çıkardık. 74 ilimizde bulunan tesisler ile ülke nüfusunun yüzde 90,6&#039;sına hizmet veriliyor.&quot; dedi.  Özhaseki, devam eden kentsel atık su arıtma tesisi çalışmalarına ilişkin, &quot;74 ilimizdeki atık su arıtma tesislerinin yanı sıra 3 il merkezinde inşaat, 3 il merkezinde de proje aşamasında çalışmalarımız sürüyor. Mevcut durumda atık su arıtma tesisi olan illerden 3&#039;ünde ileri biyolojik atık su arıtma tesislerimizin inşaat süreci, 3&#039;ünde ise proje süreci devam ediyor.&quot; bilgisini paylaştı.  &quot;DAHA TEMİZ BİR DÜNYA&quot;  Belediye atıklarının insan ve çevre sağlığına etkilerinin en aza indirilip, etkin yönetiminin gerçekleştirilmesi amacıyla, belediyelerin finanse etmekte zorlandıkları atık altyapı projelerinin desteklenmesi için başlatılan Katı Atık Programı (KAP) projesi kapsamında, düzenli depolama tesislerinin yapımına da destek sağlandığını aktaran Özhaseki, bu kapsamda düzenli depolama tesisi bulunmayan yerlere öncelik verildiğini bildirdi.  Özhaseki, şunları kaydetti:  &quot;Katı atıkların çevreye zarar vermeden bertarafını sağlamak üzere düzenli olarak depolanması amacıyla inşa edilen katı atık düzenli depolama tesisi sayısı 2024&#039;ün ilk çeyreğinde 94&#039;e ulaştı. Bu tesisler ile 1248 belediyede 75,9 milyon kişiye yani nüfusun yüzde 94,5&#039;ine hizmet veriliyor. Suyun her damlasının değerlendirilerek ekonomik, sosyal ve çevresel yaşama kazandırılmasını önemsiyoruz. Çevremizi hassasiyetle koruyor, katı atıkları düzenli depoluyoruz. Evlatlarımıza daha sağlıklı ve daha temiz bir dünya emanet edeceğiz.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wprDOD59QEWN2DaNK1NPWA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyedeki, atık, arıtma, tesisi, sayısı, yükseliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wprDOD59QEWN2DaNK1NPWA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye'deki atık su arıtma tesisi sayısı yükseliyor"><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, 1213 atık su arıtma tesisi ile ülke nüfusunun yüzde 90,6'sına hizmet verildiğini bildirdi.</p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Bakanlığın atık su ve katı atık çalışmalarına ilişkin açıklamalarda bulundu.  Bakanlığın, arıtılmış atık suların yeniden kullanımı konusunda çalışmalar yaptığını belirten Özhaseki, şu bilgileri verdi:  "Bu çerçevede halihazırda yüzde 5,30 olan arıtılmış atık suların yeniden kullanım oranını, 2028 yılında yüzde 11'e çıkarmayı hedefliyoruz. Bakanlık olarak yerleşim yerlerinden kaynaklanan atık suların toplanarak arıtılması, çevre ve insan sağlığının korunmasını amaçlıyoruz."  Kentsel atık su arıtma tesislerine ilişkin bilgi veren Özhaseki "2002 yılında 145 olan atık su arıtma tesisi sayısını 1213'e çıkardık. 74 ilimizde bulunan tesisler ile ülke nüfusunun yüzde 90,6'sına hizmet veriliyor." dedi.  Özhaseki, devam eden kentsel atık su arıtma tesisi çalışmalarına ilişkin, "74 ilimizdeki atık su arıtma tesislerinin yanı sıra 3 il merkezinde inşaat, 3 il merkezinde de proje aşamasında çalışmalarımız sürüyor. Mevcut durumda atık su arıtma tesisi olan illerden 3'ünde ileri biyolojik atık su arıtma tesislerimizin inşaat süreci, 3'ünde ise proje süreci devam ediyor." bilgisini paylaştı.  <strong>"DAHA TEMİZ BİR DÜNYA"</strong>  Belediye atıklarının insan ve çevre sağlığına etkilerinin en aza indirilip, etkin yönetiminin gerçekleştirilmesi amacıyla, belediyelerin finanse etmekte zorlandıkları atık altyapı projelerinin desteklenmesi için başlatılan Katı Atık Programı (KAP) projesi kapsamında, düzenli depolama tesislerinin yapımına da destek sağlandığını aktaran Özhaseki, bu kapsamda düzenli depolama tesisi bulunmayan yerlere öncelik verildiğini bildirdi.  Özhaseki, şunları kaydetti:  "Katı atıkların çevreye zarar vermeden bertarafını sağlamak üzere düzenli olarak depolanması amacıyla inşa edilen katı atık düzenli depolama tesisi sayısı 2024'ün ilk çeyreğinde 94'e ulaştı. Bu tesisler ile 1248 belediyede 75,9 milyon kişiye yani nüfusun yüzde 94,5'ine hizmet veriliyor. Suyun her damlasının değerlendirilerek ekonomik, sosyal ve çevresel yaşama kazandırılmasını önemsiyoruz. Çevremizi hassasiyetle koruyor, katı atıkları düzenli depoluyoruz. Evlatlarımıza daha sağlıklı ve daha temiz bir dünya emanet edeceğiz."]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Konya’da obruk tehlikesi: Uzmanlardan “Bizi felakete götürür” uyarısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/konyada-obruk-tehlikesi-uzmanlardan-bizi-felakete-goeturur-uyarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/konyada-obruk-tehlikesi-uzmanlardan-bizi-felakete-goeturur-uyarisi</guid>
<description><![CDATA[ Konya Ovası’nda açılan kaçak su kuyuları, obruk riskini artırıyor. Konunun uzmanı akademisyenler, bir gecede açılan kuyular olduğunu ve bu kuyuların kapatılması gerektiğini belirtiyor. Obruk oluşumundaki hızlanmaya dikkat çeken uzmanlar, “Bu bizi felaketlere götürebiliyor.” uyarısında bulundu.Konya Ovası’nda açılan kaçak su kuyuları, bölgedeki obruk tehlikesinin daha da artmasına neden oluyor.
Kaçak su kuyularının obruk riskini artırdığına dikkati çeken konunun uzmanı akademisyenler, bir gecede açılan kuyular olduğunu, bu kuyuların kapatılması gerektiğini belirtiyor.Konya’nın Çumra ilçesine bağlı iki mahallede geçen hafta eş zamanlı olarak 15 obruk oluşması, obruk konusunu tekrar gündeme getirdi.Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halil Kumsar, obrukların yer altında zamanla çözünen kireç taşlarının boşluk oluşturması ve zeminin çökmesiyle oluştuğunu söyledi.
Kumsar, bu tür boşluk içeren yerlerde yerleşim açısından risk oluştuğunu kaydederek, böyle yerlerde depremlerin daha büyük çöküntülerin olmasına neden olduğunu anlattı.Yer altı boşluklarının çok ayrıntılı bir şekilde incelenmesi ve ona göre kent planlaması yapılması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Kumsar, “Eş zamanlı oluşan obruklar depremin habercisi olmaz. Onlar lokal, yerel hareketlerdir. Biz bunları kütle hareketleri olarak da tanımlarız. Onlar bir çökme şeklinde doğrudan yer çekimi yetkisiyle aşağıya inerler. Buradaki yer altındaki mağaranın tavanının aşağıya inmesidir. Dolayısıyla onu taşıyacak aşağıdan bir suyun kaldırma kuvveti bile yoktur.” diye konuştu.
Kumsar, yer altı sularının bilinçsiz kullanılmasının obruk oluşum riskini artırdığını belirterek, yağışların az olduğu Konya Ovası’nda da tarımsal sulamada yer altı sularının kullandığına dikkati çekti.
Bölgede DSİ’nin açtığı kuyularda suyun kontrollü şekilde kullanıldığını ancak kaçak kuyuların da açıldığını belirten Kumsar, “Konya Ovası’nda vatandaşın açtığı kayda girmeyen sondajlar da var. Bunların planlı bir şekilde kapatılması lazım. Yer altı suyuyla yapılacak olan sulamalarda özellikle kireç taşı veyahut karbonatlı kayaçların olduğu ortamlarda dikkatli olmak gerekir.” ifadelerini kullandı.Jeoloji Mühendisliği Bölümü Mineraloji-Petrografi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Semiz ise Denizli’nin Çivril ilçesinde 4 yıl önce meydana gelen obrukta bazı bilimsel veriler elde ettiklerini söyledi.
Obruğun mevcut jeolojik çökmenin sonucu meydana geldiğini tespit ettiklerini dile getiren Semiz, şöyle konuştu:
“Buradaki obruk oluşumunun en büyük sebebi bölgedeki su çekimlerinin çok fazla olması diyebiliriz. Bölgede kontrolsüz bir şekilde yer altı suyu kullanımı tespitlerimiz oldu. O bölgenin jeolojik yapısının bu tip oluşumları oluşturulabilecek potansiyele sahip bir bölge olduğunu ortaya koyduk. Buna göre de önlemlerin alınması şeklinde önerilerde bulunduk.”
Doç. Dr. Barış Semiz, karbonatlı kayaçların çok olduğu yerlerde yer altı su seviyesinin düşmesinin obruk oluşumlarını hızlandırabildiğini vurgulayarak, “Kaçak kuyular tespit edilemiyor, 1 gecede kuyuların açıldığını görüyorsunuz. Bu, sonunda bizi böyle felaketlere götürebiliyor.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2YpaV9llLUqVMGugu2-Whg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Konya’da, obruk, tehlikesi:, Uzmanlardan, “Bizi, felakete, götürür”, uyarısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2YpaV9llLUqVMGugu2-Whg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Konya’da obruk tehlikesi: Uzmanlardan “Bizi felakete götürür” uyarısı"><p>Konya Ovası’nda açılan kaçak su kuyuları, obruk riskini artırıyor. Konunun uzmanı akademisyenler, bir gecede açılan kuyular olduğunu ve bu kuyuların kapatılması gerektiğini belirtiyor. Obruk oluşumundaki hızlanmaya dikkat çeken uzmanlar, “Bu bizi felaketlere götürebiliyor.” uyarısında bulundu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uaxZNu1o7EenXSw6DYHYGQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konya Ovası’nda açılan kaçak su kuyuları, bölgedeki obruk tehlikesinin daha da artmasına neden oluyor.
Kaçak su kuyularının obruk riskini artırdığına dikkati çeken konunun uzmanı akademisyenler, bir gecede açılan kuyular olduğunu, bu kuyuların kapatılması gerektiğini belirtiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yGQN00Suw0SeDnb6nYa2_g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konya’nın Çumra ilçesine bağlı iki mahallede geçen hafta eş zamanlı olarak 15 obruk oluşması, obruk konusunu tekrar gündeme getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NiGtINP_0E28xnKL9VvIOw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halil Kumsar, obrukların yer altında zamanla çözünen kireç taşlarının boşluk oluşturması ve zeminin çökmesiyle oluştuğunu söyledi.
Kumsar, bu tür boşluk içeren yerlerde yerleşim açısından risk oluştuğunu kaydederek, böyle yerlerde depremlerin daha büyük çöküntülerin olmasına neden olduğunu anlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UY7ALq_IHkG-CTH53LjqYg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yer altı boşluklarının çok ayrıntılı bir şekilde incelenmesi ve ona göre kent planlaması yapılması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Kumsar, “Eş zamanlı oluşan obruklar depremin habercisi olmaz. Onlar lokal, yerel hareketlerdir. Biz bunları kütle hareketleri olarak da tanımlarız. Onlar bir çökme şeklinde doğrudan yer çekimi yetkisiyle aşağıya inerler. Buradaki yer altındaki mağaranın tavanının aşağıya inmesidir. Dolayısıyla onu taşıyacak aşağıdan bir suyun kaldırma kuvveti bile yoktur.” diye konuştu.
Kumsar, yer altı sularının bilinçsiz kullanılmasının obruk oluşum riskini artırdığını belirterek, yağışların az olduğu Konya Ovası’nda da tarımsal sulamada yer altı sularının kullandığına dikkati çekti.
Bölgede DSİ’nin açtığı kuyularda suyun kontrollü şekilde kullanıldığını ancak kaçak kuyuların da açıldığını belirten Kumsar, “Konya Ovası’nda vatandaşın açtığı kayda girmeyen sondajlar da var. Bunların planlı bir şekilde kapatılması lazım. Yer altı suyuyla yapılacak olan sulamalarda özellikle kireç taşı veyahut karbonatlı kayaçların olduğu ortamlarda dikkatli olmak gerekir.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Ttij14CGg02GIYccwv-g7g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Jeoloji Mühendisliği Bölümü Mineraloji-Petrografi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Barış Semiz ise Denizli’nin Çivril ilçesinde 4 yıl önce meydana gelen obrukta bazı bilimsel veriler elde ettiklerini söyledi.
Obruğun mevcut jeolojik çökmenin sonucu meydana geldiğini tespit ettiklerini dile getiren Semiz, şöyle konuştu:
“Buradaki obruk oluşumunun en büyük sebebi bölgedeki su çekimlerinin çok fazla olması diyebiliriz. Bölgede kontrolsüz bir şekilde yer altı suyu kullanımı tespitlerimiz oldu. O bölgenin jeolojik yapısının bu tip oluşumları oluşturulabilecek potansiyele sahip bir bölge olduğunu ortaya koyduk. Buna göre de önlemlerin alınması şeklinde önerilerde bulunduk.”
Doç. Dr. Barış Semiz, karbonatlı kayaçların çok olduğu yerlerde yer altı su seviyesinin düşmesinin obruk oluşumlarını hızlandırabildiğini vurgulayarak, “Kaçak kuyular tespit edilemiyor, 1 gecede kuyuların açıldığını görüyorsunuz. Bu, sonunda bizi böyle felaketlere götürebiliyor.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaçak salep soğanı toplayan iki kişiye 774 bin lira para cezası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kacak-salep-sogani-toplayan-iki-kisiye-774-bin-lira-para-cezasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kacak-salep-sogani-toplayan-iki-kisiye-774-bin-lira-para-cezasi</guid>
<description><![CDATA[ Elazığ’da koruma altındaki salep soğanlarını kaçak olarak toplayan 2 kişi, suçüstü yakalandı. Yapılan kontrollerde 30 kilogram salep bitkisi topladığı belirlenen 2 kişiye, 774 bin 282 lira para cezası uygulandı.Elazığ’ın Arıcak ilçesinde koruma altında olan salep soğanlarını kaçak toplayan 2 kişiye 774 bin 282 lira para cezası uygulandı.Doğa Koruma ve Milli Parklar Elazığ Şubesi Müdürlüğü ekiplerince yürütülen doğa koruma ve kontrol faaliyetleri kapsamında ilçe kırsalında salep soğanı toplayan 2 kişi suçüstü yakalandı.Yapılan kontrolde 30 kilogram salep bitkisi topladığı tespit edilen 2 kişiye biyolojik çeşitliliği tahrip etme suçundan 774 bin 282 lira para cezası kesildi.Ekipler, salep soğanlarını tekrar ekimini yaptı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BHcsBYvcWUSvnnd6NOp_GA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaçak, salep, soğanı, toplayan, iki, kişiye, 774, bin, lira, para, cezası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BHcsBYvcWUSvnnd6NOp_GA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kaçak salep soğanı toplayan iki kişiye 774 bin lira para cezası"><p>Elazığ’da koruma altındaki salep soğanlarını kaçak olarak toplayan 2 kişi, suçüstü yakalandı. Yapılan kontrollerde 30 kilogram salep bitkisi topladığı belirlenen 2 kişiye, 774 bin 282 lira para cezası uygulandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gCYWBJ2S4kyKIm6yVxMThw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Elazığ’ın Arıcak ilçesinde koruma altında olan salep soğanlarını kaçak toplayan 2 kişiye 774 bin 282 lira para cezası uygulandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/shVJtrdtekKXTx6t1v_phA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğa Koruma ve Milli Parklar Elazığ Şubesi Müdürlüğü ekiplerince yürütülen doğa koruma ve kontrol faaliyetleri kapsamında ilçe kırsalında salep soğanı toplayan 2 kişi suçüstü yakalandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tEC30YmEnEusU3lky5sknQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yapılan kontrolde 30 kilogram salep bitkisi topladığı tespit edilen 2 kişiye biyolojik çeşitliliği tahrip etme suçundan 774 bin 282 lira para cezası kesildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9Oz89fyQTkivUD0VGW4o4A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ekipler, salep soğanlarını tekrar ekimini yaptı.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Koparmanın cezası 387 bin lira, jandarma drone ile koruyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/koparmanin-cezasi-387-bin-lira-jandarma-drone-ile-koruyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/koparmanin-cezasi-387-bin-lira-jandarma-drone-ile-koruyor</guid>
<description><![CDATA[ Afyonkarahisar’da koparılmasının cezası 387 bin lira olan endemik bitki türü Eber Sarısı, drone ile yapılan denetimlerle korunuyor.Afyonkarahisar’da koparıldığında 387 bin 141 lira cezası bulunan endemik bitki türü Eber Sarısı’nın bulunduğu alanlar drone ile kontrol ediliyor.  Eber Sarısı, Bolvadin ve Çay ilçeleri sınırlarındaki Eber Gölü çevresinde bulunan alanlarda yetişiyor.  Koparılması yasak olan Eber Sarısı’na zarar verildiğinde 387 bin 141 lira idari para cezası uygulanıyor.İl Jandarma Komutanlığı Çevre, Doğa ve Hayvanları Koruma Timi ile Doğa Koruma ve Milli Parklar 5. Bölge Müdürlüğü ekipleri, bahar aylarında sarı rengiyle çiçeklenen Eber Sarısı’nın yetiştiği bölgeleri havadan drone ile kontrol ediyor.  Ekipler, çevrenin korunmasına yönelik bilgilendirme de yapıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0qeptOVl10eEEHYueA3y8Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Koparmanın, cezası, 387, bin, lira, jandarma, drone, ile, koruyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0qeptOVl10eEEHYueA3y8Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Koparmanın cezası 387 bin lira, jandarma drone ile koruyor"><p>Afyonkarahisar’da koparılmasının cezası 387 bin lira olan endemik bitki türü Eber Sarısı, drone ile yapılan denetimlerle korunuyor.</p>Afyonkarahisar’da koparıldığında 387 bin 141 lira cezası bulunan endemik bitki türü Eber Sarısı’nın bulunduğu alanlar drone ile kontrol ediliyor.  Eber Sarısı, Bolvadin ve Çay ilçeleri sınırlarındaki Eber Gölü çevresinde bulunan alanlarda yetişiyor.  Koparılması yasak olan Eber Sarısı’na zarar verildiğinde 387 bin 141 lira idari para cezası uygulanıyor.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oqeXiX7ScEaOHbrXzDM6xw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">İl Jandarma Komutanlığı Çevre, Doğa ve Hayvanları Koruma Timi ile Doğa Koruma ve Milli Parklar 5. Bölge Müdürlüğü ekipleri, bahar aylarında sarı rengiyle çiçeklenen Eber Sarısı’nın yetiştiği bölgeleri havadan drone ile kontrol ediyor.  Ekipler, çevrenin korunmasına yönelik bilgilendirme de yapıyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ters lalelere jandarma koruması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ters-lalelere-jandarma-korumasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ters-lalelere-jandarma-korumasi</guid>
<description><![CDATA[ Muş’ta nadir görülen ters laleler açtı. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü koparılacak her bir ters lale için ceza bedelini 387 bin 141 lira olarak belirledi. Jandarma Komutanlığına bağlı Çevre Doğa ve Hayvanları Koruma Timi, lalelerin korunması için başlarında nöbet tutmaya başladı.Muş merkeze bağlı Karaağaç beldesinde, bin 800 rakımlı Çizmeburun Dağı’nda açan ve nadir görülen ters laleler, jandarma ekipleri tarafından korunuyor.Nesli koruma altında bulunan ters lalelerin soğanlarına zarar verilmemesi için jandarma ekipleri denetimlerini sıklaştırıyor.Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ise koparılan her lale için 387 bin 141 TL idari para cezası kesiyor.Muş Valisi Avni Çakır, Muş&#039;un meşhur Ters Lalesi ve Muş Lalesinin ilkbahar mevsimiyle birlikte ilin birçok noktasında görülebildiğini söyledi.Özellikle nisanın son haftaları ile mayısın ikinci haftasına kadar canlılıklarını koruyan bu endemik bitkilerin korunması gerektiğini vurgulayan Vali Çakır, “Ters lalelerin toplanması, ticarete konu edilmesi ve zarar verilmesi yasak. Jandarmamız bu anlamda bu bitkilerimizin yoğun olduğu bölgelerde görev ifa ediyorlar. Tabi bu konuda Muş’ta da vatandaşlarımızın hassasiyeti artık ciddi alamda oluştu. Çünkü bu Türkiye’de nadir gözüken bitkilerden bir tanesi. İlimizin de dışarıdaki en önemli tanıtım figürlerinden bir tanesi. Bu noktada jandarmamız çalışmalarını sürdürüyor.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P-tUlQxZVUG-BWzuWHvjxA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ters, lalelere, jandarma, koruması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P-tUlQxZVUG-BWzuWHvjxA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ters lalelere jandarma koruması"><p>Muş’ta nadir görülen ters laleler açtı. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü koparılacak her bir ters lale için ceza bedelini 387 bin 141 lira olarak belirledi. Jandarma Komutanlığına bağlı Çevre Doğa ve Hayvanları Koruma Timi, lalelerin korunması için başlarında nöbet tutmaya başladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oirSOuqwUkmu2MFGiQxvrg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muş merkeze bağlı Karaağaç beldesinde, bin 800 rakımlı Çizmeburun Dağı’nda açan ve nadir görülen ters laleler, jandarma ekipleri tarafından korunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XPNdgjC_SE2XPudC41x04g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nesli koruma altında bulunan ters lalelerin soğanlarına zarar verilmemesi için jandarma ekipleri denetimlerini sıklaştırıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5dAGVleGIkGvK65cOHB-IA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ise koparılan her lale için 387 bin 141 TL idari para cezası kesiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l9xr6m-BmUe2a-IoFYrmrw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Muş Valisi Avni Çakır, Muş'un meşhur Ters Lalesi ve Muş Lalesinin ilkbahar mevsimiyle birlikte ilin birçok noktasında görülebildiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/u8uKTlp3z0GjNTzoCGFPIw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Özellikle nisanın son haftaları ile mayısın ikinci haftasına kadar canlılıklarını koruyan bu endemik bitkilerin korunması gerektiğini vurgulayan Vali Çakır, “Ters lalelerin toplanması, ticarete konu edilmesi ve zarar verilmesi yasak. Jandarmamız bu anlamda bu bitkilerimizin yoğun olduğu bölgelerde görev ifa ediyorlar. Tabi bu konuda Muş’ta da vatandaşlarımızın hassasiyeti artık ciddi alamda oluştu. Çünkü bu Türkiye’de nadir gözüken bitkilerden bir tanesi. İlimizin de dışarıdaki en önemli tanıtım figürlerinden bir tanesi. Bu noktada jandarmamız çalışmalarını sürdürüyor.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Araba lastiği, plastik boru, cam şişe… Bodrum’da denizin dibinden çıkanlar görenler şaşırttı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/araba-lastigi-plastik-boru-cam-sise-bodrumda-denizin-dibinden-cikanlar-goerenler-sasirtti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/araba-lastigi-plastik-boru-cam-sise-bodrumda-denizin-dibinden-cikanlar-goerenler-sasirtti</guid>
<description><![CDATA[ Muğla’nın turizm cenneti ilçelerinden Bodrum’da 10 yıldır düzenlenen deniz dibi temizliğinde dalgıçlar, denizin dibinde 2,5 ton çöp çıkardı. Toplanan atıklar, geri dönüşüm için atık merkezine götürüldü.Bodrum’da denizin gibinden 2,5 ton çöp çıktı.
Bodrum Belediyesi tarafından koyların atıklardan arındırılması amacıyla 10 yıldır düzenlenen deniz dibi temizliğinin ikinci etabı Yalıkavak’ta gerçekleşti.Bir buçuk saat süren deniz dibi temizliğinde dalgıçlar yaklaşık 2.5 ton atık çıkardı.Deniz dibinden araba lastiği, cam şişeler, teneke kutuları, plastik borular gibi bir çok malzeme çıkarıldı.Deniz dibi temizliği etkinliğinde toplanan atıklar, geri dönüşümü yapılmak üzere Konacık Mahallesi’ndeki atık merkezine götürüldü. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DiPp8kBITES5LBDFFjWuIA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Araba, lastiği, plastik, boru, cam, şişe…, Bodrum’da, denizin, dibinden, çıkanlar, görenler, şaşırttı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DiPp8kBITES5LBDFFjWuIA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Araba lastiği, plastik boru, cam şişe… Bodrum’da denizin dibinden çıkanlar görenler şaşırttı"><p>Muğla’nın turizm cenneti ilçelerinden Bodrum’da 10 yıldır düzenlenen deniz dibi temizliğinde dalgıçlar, denizin dibinde 2,5 ton çöp çıkardı. Toplanan atıklar, geri dönüşüm için atık merkezine götürüldü.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wYVeXSqf_0-dwRFeEBpkzQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bodrum’da denizin gibinden 2,5 ton çöp çıktı.
Bodrum Belediyesi tarafından koyların atıklardan arındırılması amacıyla 10 yıldır düzenlenen deniz dibi temizliğinin ikinci etabı Yalıkavak’ta gerçekleşti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/f3x3DOUg4UqYJUk-U-HP6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bir buçuk saat süren deniz dibi temizliğinde dalgıçlar yaklaşık 2.5 ton atık çıkardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yhjzs1ngn0Kw3Gyrjiwc7A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz dibinden araba lastiği, cam şişeler, teneke kutuları, plastik borular gibi bir çok malzeme çıkarıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8iEE-PhBVEij29qqGN6cqQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz dibi temizliği etkinliğinde toplanan atıklar, geri dönüşümü yapılmak üzere Konacık Mahallesi’ndeki atık merkezine götürüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/17bBihO-vUahi7zkkXD2zA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4unkPVSRBky-k37YMVrsYQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zfA1dIVv1UKzqUZNfjm_qg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JPcmEXpPdUyT8NNnwbvM9Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Teksas&amp;apos;ta fırtına: 7 kişi hayatını kaybetti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/teksasta-firtina-7-kisi-hayatini-kaybetti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/teksasta-firtina-7-kisi-hayatini-kaybetti</guid>
<description><![CDATA[ Teksas&#039;ın Houston kentini vuran şiddetli hava koşullarında ölenlerin sayısı 7&#039;ye çıktı. Fırtınalar, kentteki ağaçları ve elektrik direklerini devirdi, sokaklar kırık camlarla kaplandı.ABD&#039;nin dördüncü büyük kenti olan Houston&#039;ı perşembe günü şiddetli yağmur ve saatte 160 kilometre hıza ulaşan rüzgarlar vurdu.
Kent merkezindeki caddeler patlayan camlarla kaplanırken, devrilen ağaçlar ve elektrik hatları yerleşim alanlarını kirletti.Ulusal Hava Servisi, Cypress banliyösünde bir hortum meydana geldiğini doğruladı.
Houston İtfaiyesi, caddelerdeki devrilen ağaçları kaldırmak için harekete geçti.Yetkililer can kaybının 7&#039;ye yükseldiğini açıklarken Harris İlçe Şerifi Ed Gonzalez, mobil evine yıldırım düşmesi ve evin alev alması sonucu  85 yaşında bir kadının da hayatını kaybettiğini söyledi.Ayrıca 60 yaşındaki bir adamın, fırtınanın vurduğu bölgenin geniş bir bölümünde elektriğin kesilmesinin ardından oksijen tankını çalıştırmak için kamyonetine gittikten sonra tepkisiz bir şekilde bulunduğu ve öldüğü açıklandı.
57 yaşındaki bir adam ise devrilen bir elektrik direğini kaldırmaya çalışırken yere yığıldı ve hayatını kaybetti.Houston Belediye Başkanı John Whitmire, perşembe günü fırtınadan sonra yaptığı açıklamada dört kişinin öldüğünü söylemişti.Petrol ve petrokimya merkezli bir ekonomiye sahip olan ve 2,3 milyon kişinin yaşadığı Houston&#039;daki okullar cuma günü kapatıldı ve zorunlu olmayan çalışanlara evde kalmaları çağrısı yapıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Yug-KjGVvUK0lPr57PekGw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Teksasta, fırtına:, kişi, hayatını, kaybetti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Yug-KjGVvUK0lPr57PekGw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Teksas'ta fırtına: 7 kişi hayatını kaybetti"><p>Teksas'ın Houston kentini vuran şiddetli hava koşullarında ölenlerin sayısı 7'ye çıktı. Fırtınalar, kentteki ağaçları ve elektrik direklerini devirdi, sokaklar kırık camlarla kaplandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/10HpqiyMEUWJehKE5xh5yA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ABD'nin dördüncü büyük kenti olan Houston'ı perşembe günü şiddetli yağmur ve saatte 160 kilometre hıza ulaşan rüzgarlar vurdu.
Kent merkezindeki caddeler patlayan camlarla kaplanırken, devrilen ağaçlar ve elektrik hatları yerleşim alanlarını kirletti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2DrWbD3L5EmICYiR5j7vkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ulusal Hava Servisi, Cypress banliyösünde bir hortum meydana geldiğini doğruladı.
Houston İtfaiyesi, caddelerdeki devrilen ağaçları kaldırmak için harekete geçti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/W4UBE32OPkCiSrmayN4k5Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yetkililer can kaybının 7'ye yükseldiğini açıklarken Harris İlçe Şerifi Ed Gonzalez, mobil evine yıldırım düşmesi ve evin alev alması sonucu  85 yaşında bir kadının da hayatını kaybettiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/AC-wddeljEqS37yjU-vxUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ayrıca 60 yaşındaki bir adamın, fırtınanın vurduğu bölgenin geniş bir bölümünde elektriğin kesilmesinin ardından oksijen tankını çalıştırmak için kamyonetine gittikten sonra tepkisiz bir şekilde bulunduğu ve öldüğü açıklandı.
57 yaşındaki bir adam ise devrilen bir elektrik direğini kaldırmaya çalışırken yere yığıldı ve hayatını kaybetti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/K1DAAvYDoUCsWDYiSq2vaQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Houston Belediye Başkanı John Whitmire, perşembe günü fırtınadan sonra yaptığı açıklamada dört kişinin öldüğünü söylemişti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Pm4Hx99ho0uhTUtwCKzvmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Petrol ve petrokimya merkezli bir ekonomiye sahip olan ve 2,3 milyon kişinin yaşadığı Houston'daki okullar cuma günü kapatıldı ve zorunlu olmayan çalışanlara evde kalmaları çağrısı yapıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hrtmxzqx20al-Ptcmmmb3w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ODTÜ, denizlerin röntgenini çekti: 28 ilde büyük çevre deneyi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/odtu-denizlerin-roentgenini-cekti-28-ilde-buyuk-cevre-deneyi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/odtu-denizlerin-roentgenini-cekti-28-ilde-buyuk-cevre-deneyi</guid>
<description><![CDATA[ Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Türk denizlerinin röntgenini çekti. Denize kıyısı olan 28 ilde nisan ayında yapılan deneyin ilk bulgularına göre, deniz yüzeyi sıcaklığı geçen yılın aynı dönemine kıyasla Batı Karadeniz’de 2,3, Marmara’da 1,8, Akdeniz’de 1,5, Ege ve Doğu Karadeniz ise 1 derece yüksek ölçüldü. ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, çevre deneyinin ilk sonuçlarıyla ilgili olarak, “Büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık ve aydınlanma meşalesini yaktığı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.” dedi.Türkiye’yi çevreleyen denizlerin sıcaklık, kirlilik ve oksijen durumunu tespit için 28 kıyı ilinde ve KKTC’de öğrenciler, mezunlar ile yakınlarının katılımıyla ülkedeki en büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını açıkladı.Ülkede yürütülen en kapsamlı vatandaş bilimi projesi niteliğindeki Denizlerimizin Genç Kaşifleri ile 7’den 77’ye katılımcılar, Ramazan Bayramı tatilinde bulundukları kıyı illerinde özel üretilmiş cihazlarla denizlerden örnekler topladı.
Gönüllülerle yürütülen deneyle gemiyle aylar sürecek seyrüsefere gerek kalmadan, 250 bin litre yakıt tasarrufu sağlandı, 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izinin de önüne geçildi.ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, Denizlerimizin Genç Kaşifleriprojesinde toplanan verilerin ilk analizlerine yönelik, açıklamalarda bulundu.
ODTÜ’nün nitelikli araştırmacılarıyla bilime yaptığı katkıların yanı sıra, bilimi toplumla buluşturan projelerle öncü rol oynamaya devam ettiğini vurgulayan Kök, Türkiye’de bir üniversite bünyesinde kurulan ilk Bilim İletişimi Ofisi’nin de yine üniversitede yer aldığına dikkati çekti.
Son yıllarda öne çıkan bilim iletişimi yöntemlerinden birisinin vatandaş bilimi olduğunu belirten Kök, bu yöntemle toplumun bilimsel süreçlere katılımının teşvik edildiğini anlattı.
ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi tarafından Türkiye’nin deniz kenarı şehirlerinde ve KKTC’de gönüllü araştırma ekipleri kurduklarını söyleyen Kök, bu sayede toplumu bilimle buluştururken, 7’den 77’ye halkın desteği ile aylarca sürecek bir projeyi düşük karbon ayak izi bırakarak gerçekleştirdiklerini kaydetti.Rektör Kök, ülkenin en geniş kapsamlı çevre deneyleri arasında yer alan projede, ODTÜ öğrenci ve mezunları ile yakınlarından oluşan katılımcıların, denize kıyısı olan 28 ilde ve KKTC’de ODTÜ tarafından geliştirilen deney ve ölçüm kitleri aracılığıyla deniz suyunun sıcaklık, tuzluluk, çözünmüş oksijen ve pH verilerini ölçtüğünü belirterek, bu verilerin, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsünce (DBE) yapılan deniz suyu kalitesini belirlemeye yönelik bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak üzere incelenmeye başlandığını aktardı.Proje için, ODTÜ Tasarım Fabrikası ile DBE araştırmacıları tarafından, denizler için büyük önem arz eden parametreleri dakikalar içinde toplamayı olanaklı kılan Kaşif-1 adlı cihaz geliştirildiğini anlatan Kök, “Bu parametrelerin koordinatlarla beraber merkezi veri tabanında birleştirilerek enstitümüzdeki bilim insanlarının yorumlamaları için hazır hale getirildi.” dedi.
Rektör Kök, “Büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk&#039;ün bağımsızlık ve aydınlanma meşalesini yaktığı 19 Mayıs Atatürk&#039;ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı&#039;nda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.” diye konuştu.ODTÜ&#039;nün gönüllü araştırmacıların ölçümlerinden toplanan tüm veriler, Bilim İletişimi Ofisi veri tabanında toplanarak derlendi ve ODTÜ DBE ve ODTÜ İklim Merkezi araştırmacıları Prof. Dr. Barış Salihoğlu ve Doktor Öğretim Üyesi Devrim Tezcan tarafından ilk analizleri yapıldı.ODTÜ&#039;nün projeye ilişkin ilk analiz raporunda, şu ifadelere yer verildi:
“ODTÜ DBE tarafından değerlendirilen verilerin ışığında, küresel ısınmanın her yıl kendisini artarak hissettirmesine bir kez daha tanık olmanın yanı sıra bu yıl El Nino&#039;nun da etkisiyle diğer pek çok bölgede olduğu gibi ülkemizde de rekor sıcaklıkların kendini göstermesi bu çalışmayla da onaylanmış oldu.
Türkiye denizlerinde uydu verilerinden hesaplanan nisan ayı ortalama deniz yüzeyi sıcaklık artışı geçen yılın uydu verileriyle kıyaslandı. Buna göre; deniz yüzeyi sıcaklık artışları, Akdeniz&#039;de 1,5 derece Ege&#039;de 1 derece, Marmara Bölgesi&#039;nde 1,8 derece, Batı Karadeniz&#039;de 2,3 derece ve Doğu Karadeniz&#039;de 1 derece yüksek ölçüldü. Deney sonuçlarımız, 2024 yılına ait uydu verilerinin ölçümleriyle de uyumlu çıktı.
Deneyde ölçülen veriler, son 40 yılın uzun dönemli ortalama verisi ile kıyaslandığında, 2024 yılı Nisan ayındaki deniz kıyılarının bulunduğu bölgelerin sıcaklık artışının 1,5-3 derece daha fazla olduğunu doğruladı.
Denizlerimizin Genç Kaşifleri ile değişik bölgelerden gelen ölçümlerde de bu genel yönelime benzer sonuçlar elde edildi. Buna örnek olarak da Mersin&#039;de ortalama sıcaklık 20 derece, Antalya&#039;da 19 derece ve Muğla&#039;da 19 derece sıcaklık gözlemlenirken Giresun&#039;da 15 derece dolayında ölçüldü.”Analiz raporunda, kıyılardaki kirlilik ve biyolojik üretkenlikle ilgili şu değerlendirmeler yapıldı:
“İlk izlenim ola ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U6MdFwiZzU26qVlhE3HIow.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ODTÜ, denizlerin, röntgenini, çekti:, ilde, büyük, çevre, deneyi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U6MdFwiZzU26qVlhE3HIow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="ODTÜ, denizlerin röntgenini çekti: 28 ilde büyük çevre deneyi"><p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Türk denizlerinin röntgenini çekti. Denize kıyısı olan 28 ilde nisan ayında yapılan deneyin ilk bulgularına göre, deniz yüzeyi sıcaklığı geçen yılın aynı dönemine kıyasla Batı Karadeniz’de 2,3, Marmara’da 1,8, Akdeniz’de 1,5, Ege ve Doğu Karadeniz ise 1 derece yüksek ölçüldü. ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, çevre deneyinin ilk sonuçlarıyla ilgili olarak, “Büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık ve aydınlanma meşalesini yaktığı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.” dedi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OakHoeYpJEKewU5enpRc3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Türkiye’yi çevreleyen denizlerin sıcaklık, kirlilik ve oksijen durumunu tespit için 28 kıyı ilinde ve KKTC’de öğrenciler, mezunlar ile yakınlarının katılımıyla ülkedeki en büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını açıkladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LuUj_waLz0Kb7hSzeMb7MQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ülkede yürütülen en kapsamlı vatandaş bilimi projesi niteliğindeki Denizlerimizin Genç Kaşifleri ile 7’den 77’ye katılımcılar, Ramazan Bayramı tatilinde bulundukları kıyı illerinde özel üretilmiş cihazlarla denizlerden örnekler topladı.
Gönüllülerle yürütülen deneyle gemiyle aylar sürecek seyrüsefere gerek kalmadan, 250 bin litre yakıt tasarrufu sağlandı, 650 ton karbondioksite karşılık gelen karbon ayak izinin de önüne geçildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Oi-Q8J_YG0y3CHMXnRncZw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, Denizlerimizin Genç Kaşifleriprojesinde toplanan verilerin ilk analizlerine yönelik, açıklamalarda bulundu.
ODTÜ’nün nitelikli araştırmacılarıyla bilime yaptığı katkıların yanı sıra, bilimi toplumla buluşturan projelerle öncü rol oynamaya devam ettiğini vurgulayan Kök, Türkiye’de bir üniversite bünyesinde kurulan ilk Bilim İletişimi Ofisi’nin de yine üniversitede yer aldığına dikkati çekti.
Son yıllarda öne çıkan bilim iletişimi yöntemlerinden birisinin vatandaş bilimi olduğunu belirten Kök, bu yöntemle toplumun bilimsel süreçlere katılımının teşvik edildiğini anlattı.
ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi tarafından Türkiye’nin deniz kenarı şehirlerinde ve KKTC’de gönüllü araştırma ekipleri kurduklarını söyleyen Kök, bu sayede toplumu bilimle buluştururken, 7’den 77’ye halkın desteği ile aylarca sürecek bir projeyi düşük karbon ayak izi bırakarak gerçekleştirdiklerini kaydetti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WMRI0mpRgEm3-MsvCPIBdQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Rektör Kök, ülkenin en geniş kapsamlı çevre deneyleri arasında yer alan projede, ODTÜ öğrenci ve mezunları ile yakınlarından oluşan katılımcıların, denize kıyısı olan 28 ilde ve KKTC’de ODTÜ tarafından geliştirilen deney ve ölçüm kitleri aracılığıyla deniz suyunun sıcaklık, tuzluluk, çözünmüş oksijen ve pH verilerini ölçtüğünü belirterek, bu verilerin, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsünce (DBE) yapılan deniz suyu kalitesini belirlemeye yönelik bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak üzere incelenmeye başlandığını aktardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CfbJ_g77BEq7bPYWrq4Kmg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Proje için, ODTÜ Tasarım Fabrikası ile DBE araştırmacıları tarafından, denizler için büyük önem arz eden parametreleri dakikalar içinde toplamayı olanaklı kılan Kaşif-1 adlı cihaz geliştirildiğini anlatan Kök, “Bu parametrelerin koordinatlarla beraber merkezi veri tabanında birleştirilerek enstitümüzdeki bilim insanlarının yorumlamaları için hazır hale getirildi.” dedi.
Rektör Kök, “Büyük çevre deneyinin ilk sonuçlarını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bağımsızlık ve aydınlanma meşalesini yaktığı 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nda paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RODrgXS3W0OrSQHzBy722Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/j7uYmLZM-Ea-uHHRGvnG-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ODTÜ'nün gönüllü araştırmacıların ölçümlerinden toplanan tüm veriler, Bilim İletişimi Ofisi veri tabanında toplanarak derlendi ve ODTÜ DBE ve ODTÜ İklim Merkezi araştırmacıları Prof. Dr. Barış Salihoğlu ve Doktor Öğretim Üyesi Devrim Tezcan tarafından ilk analizleri yapıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pqguE1iStkuyrH7-SDHWbA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ODTÜ'nün projeye ilişkin ilk analiz raporunda, şu ifadelere yer verildi:
“ODTÜ DBE tarafından değerlendirilen verilerin ışığında, küresel ısınmanın her yıl kendisini artarak hissettirmesine bir kez daha tanık olmanın yanı sıra bu yıl El Nino'nun da etkisiyle diğer pek çok bölgede olduğu gibi ülkemizde de rekor sıcaklıkların kendini göstermesi bu çalışmayla da onaylanmış oldu.
Türkiye denizlerinde uydu verilerinden hesaplanan nisan ayı ortalama deniz yüzeyi sıcaklık artışı geçen yılın uydu verileriyle kıyaslandı. Buna göre; deniz yüzeyi sıcaklık artışları, Akdeniz'de 1,5 derece Ege'de 1 derece, Marmara Bölgesi'nde 1,8 derece, Batı Karadeniz'de 2,3 derece ve Doğu Karadeniz'de 1 derece yüksek ölçüldü. Deney sonuçlarımız, 2024 yılına ait uydu verilerinin ölçümleriyle de uyumlu çıktı.
Deneyde ölçülen veriler, son 40 yılın uzun dönemli ortalama verisi ile kıyaslandığında, 2024 yılı Nisan ayındaki deniz kıyılarının bulunduğu bölgelerin sıcaklık artışının 1,5-3 derece daha fazla olduğunu doğruladı.
Denizlerimizin Genç Kaşifleri ile değişik bölgelerden gelen ölçümlerde de bu genel yönelime benzer sonuçlar elde edildi. Buna örnek olarak da Mersin'de ortalama sıcaklık 20 derece, Antalya'da 19 derece ve Muğla'da 19 derece sıcaklık gözlemlenirken Giresun'da 15 derece dolayında ölçüldü.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ztt6U289U0erHrMaJAfSQA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Analiz raporunda, kıyılardaki kirlilik ve biyolojik üretkenlikle ilgili şu değerlendirmeler yapıldı:
“İlk izlenim olarak Karadeniz ve Doğu Akdeniz'in, kıyılarımızda kirlilik ve biyolojik üretkenlikle paralel pH değerleri 8'in altında ölçüldü yani bu bölgelerde daha asidik bir durum gözlemlendi. Örneğin Mersin kıyılarında 7.7, Karadeniz 7.8, Marmara 7.9 civarı değerler olduğu görüldü. Görece daha temiz kıyılara sahip KKTC'de ise daha alkali (8.4 civarı) bir durum gözlemlendi.”
GÜNDÜZ ÖLÇÜLEN OKSİJEN DEĞERLERİ
Raporda, deniz pH durumunun uzun süre ölçüldüğü takdirde iklim değişiminin okyanus asitlenmesi etkisi konusunda da bilgi verici olacağına işaret edilerek, "Gündüz ölçülen oksijen değerleri, yüzey sularında beklendiği üzere üst seviyesinde 6-7 mg/L olduğu görülmüştür." ifadelerine yer verildi.
Tuzluluk değerlerinde farklı denizlerin kendine özgü özelliklerinin ortaya konduğuna dikkat çekilen raporda, şu bulgular yer aldı:
“Örneğin Karadeniz'de 20 birim civarı ölçülen değerlerin Ege ve Akdeniz'de 38 civarı ölçüldüğü görülmüştür. Bahar aylarında görülen tuzluluk değerlerinin beklenenden düşük olması özellikle yüksek nehir girdilerine işaret etmektedir ve ölçümler tüm yıl devam ettiği takdirde mevsimsel değişiklikler gözlemlenebilecektir. Bunun yanında Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz kıyılarında yapılan ölçümlerde coğrafi olarak tutarlılık tespit edildi.”
ODTÜ'lü araştırmacılar, deneyin daha uzun süre ve geniş katılımla yapılması durumunda çok değerli bir veri kaynağının olacağı, hatta iklim çalışmalarına girdi verebilecek düzeye geleceğini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ESG4ILj0cU2sErl-MWS1xA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ODTÜ Bilim İletişimi Ofisi Direktörü ve Proje Koordinatörü Prof. Dr. Eren Kalay da Denizlerimizin Genç Kaşifleri Projesi kapsamında yapılan ölçümlerin sağladığı bilginin, ekosistem işleyişini öğrenmenin ve tanımanın ilk basamağı olduğunu söyledi.
Deneyin nihai sonuçların tüm gönüllü katılımcıların imzasıyla bilimsel bir makale olarak yayınlanacağını ve bu sayede literatüre de katkı yapılacağını belirten Kalay, "Denizlerimizin Genç Kaşifleri Projesi kapsamında deneylere yaz dönemi boyunca yeni gönüllü katılımcılarla devam edeceğiz. Projenin bir sonraki aşamasında ise bir Avrupa Birliği Projesi kapsamında dünyadaki göllerden sağlanacak verileri farklı ülkelerdeki gönüllülerin desteği ile toplamak istiyoruz." bilgilerini paylaştı.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>El Nino çarpan etkisi yarattı, denizler alarm veriyor: “Etkileri çok büyük olacak”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/el-nino-carpan-etkisi-yaratti-denizler-alarm-veriyor-etkileri-cok-buyuk-olacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/el-nino-carpan-etkisi-yaratti-denizler-alarm-veriyor-etkileri-cok-buyuk-olacak</guid>
<description><![CDATA[ Küresel iklim değişikliğiyle birleşen El Nino, deniz suyu sıcaklıklarında çarpan etkisi yarattı. Türkiye’de yaşanan son El Nino’nun 2014-2016’da yaşandığını anlatan Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, “Aradan geçen zaman 10 yıl bile değil ve Akdeniz’de 2 derecelik bir artış görüyoruz. Ege benzer durumda, 2 dereceye yakın bir artış var. Marmara ve Karadeniz’de artışlar 2 derecenin üzerinde.” ifadelerini kullandı. Salihoğlu, bu durumun denizlerin alarm verdiği anlamına geldiğini söyledi.Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, son yaşanan El Nino hava olayının iklim değişikliğiyle birleşerek çarpan etkisi yaptığını ve deniz suyu sıcaklıklarını rekor seviyelere ulaştırdığını bildirdi.  Avrupa Birliği’ne bağlı bağlı Copernicus İklim Değişikliği Servisi verilerine göre küresel deniz yüzey suyu sıcaklığının, 1991-2020 ortalamasının üzerinde olduğu ilk 10 aydan 9’u son El Nino, 1&#039;i de 2016 yılındaki El Nino döneminde yaşandı.  Sıcaklığın, ortalamanın en fazla üzerinde olduğu aylar ve sıcaklık farkları şu şekilde sıralandı:  YIL/AY   SICAKLIK FARKI (1991-2020 ORTALAMASINA GÖRE-SANTİGRAT DERECE)  2023/09                0,93  2023/11                0,85  2023/10                0,85  2024/02                0,80  2024/03                0,72  2023/07                0,72  2023/08                0,70  2024/01                0,69  2016/02                0,68  2024/04                0,66  ODTÜ Deniz Bilimleri Ensititüsü’nün analizlerine göre, geçen yılın haziran ayında başlayıp bu yılın nisan ayında sona eren El Nino döneminde Akdeniz’de deniz suyu sıcaklığı ortalaması 23,06 santigrat derece oldu. Bu rakam bir önceki El Nino dönemi olan 2014-2016 yıllarında 21,04; 1997-1998’de 20,98; 1982-1983 yıllarında ise 20,25 santigrat derece ölçüldü.  Ege Denizi’nde son El Nino döneminde 19,97 derece olarak kaydedilen deniz suyu sıcaklığı 2014-2016 arasında 18,11; 1997-1998 yıllarında 18,03; 1982-1983 döneminde ise 17,51 derece oldu.  Marmara’da bu rakamlar son El Nino’dan geriye doğru, 17,21 derece, 14,72 derece, 15,18 derece ve 15,10 santigrat derece şeklinde kaydedildi.  Marmara Denizi ile benzer bir seyir izleyen Karadeniz’de ise son El Nino döneminde deniz suyu sıcaklığı 17,36 derece olurken, geçmişteki El Nino dönemlerinde, sırasıyla 14,47 derece, 15,10 derece ve 14,67 santigrat derece şeklinde ölçüldü.“DENİZLERİMİZ ALARM VERİYOR”  Soruları yanıtlayan Salihoğlu, El Nino döneminin geride kaldığını ancak etkilerinin sürdüğünü, bu hava olayının iklim değişikliğiyle birleşmesiyle de aşırı sıcakların görülmeye başlandığını belirtti.  Bu durumun denizin sadece sıcaklığını değil, ekosistem yapısını ve sağladığı servisleri de baştan sona etkilediğini vurgulayan Salihoğlu, “Bu El Nino’yu daha önceki çok güçlü olanlarıyla karşılaştırdığımızda ulaştığımız deniz suyu sıcaklıkları hepsinin ötesinde, rekor sıcaklıklar. Bu iklim değişikliği ile birleşince topyekun etkisi çok güçlü oldu. Çarpan etkisi yaptı ve sıcaklıkları hiç görmediğimiz rakamlara çıkardı.” dedi.  Akdeniz’deki deniz yüzey suyu sıcaklıklarının önceki El Nino dönemlerinde en fazla 21 derecelere çıkmışken bu kez 23 dereceye ulaştığına dikkati çeken Salihoğlu, şunları söyledi:  “En son gördüğümüz El Nino 2014-2016’daydı, aradan geçen zaman 10 yıl bile değil ve Akdeniz&#039;de 2 derecelik bir artış görüyoruz. Ege benzer durumda, 2 dereceye yakın bir artış var. Marmara ve Karadeniz’de artışlar 2 derecenin üzerinde. Burada gerçekten &#039;Denizlerimiz alarm veriyor.&#039; dedirten bir durum var. İklim değişiyor ve üzerine El Nino eklenince hiç görmediğimiz sıcaklıklar gördük. Bunların ekosistem üzerinde etkileri çok büyük olacak, bunları da göreceğiz.”  “EKOSİSTEMİN ADAPTE OLMASI MÜMKÜN DEĞİL”  Denizlerde sıcaklık artışından en fazla etkilenen bölgelerin Doğu Akdeniz ve Doğu Karadeniz olduğu bilgisini paylaşan Salihoğlu, ısınmanın derin denizleri farklı şekillerde etkilediğini dile getirdi.  Salihoğlu, “Karadeniz’de artık soğuk ara tabakayı göremez olduk, Akdeniz’de de benzer bir durum var, ısınma derin denize yansımış durumda. Ama bunu Karadeniz’deki kadar net görebilmiş değiliz. Marmara Denizi&#039;nde ise çok net çünkü derin denizdeki sular Akdeniz’den geliyor ve burada derindeki değişim çok daha hızlı gerçekleşiyor yani Marmara’da derinde ciddi bir sıcaklık artışı görüyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.  Halihazırda denizler üzerinde kirlilik, istilacı türler, avcılık gibi birçok baskı bulunduğunu anlatan Salihoğlu, ekosistemin bu denli ani sıcaklık değişimlerine adapte olabilmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.Prof. Dr. Salihoğlu, denizlerdeki türler ve biyoçeşitlilik konuşulduğu zaman sadece balıkların düşünülmemesi, fotosentez yapan fitoplanktondan başlayarak bütün ekosistemin ele alınması gerektiğini kaydetti.  Sıcaklık artışlarında fitoplankton gibi mikroskobik bitkilerde ciddi değişimler olabildiğine değinen Salihoğlu, şöyle devam etti:  “Zararlı alg patlamaları olabiliyor y ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wvisfUlcbEWBLYT0eoqp5g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Nino, çarpan, etkisi, yarattı, denizler, alarm, veriyor:, “Etkileri, çok, büyük, olacak”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/wvisfUlcbEWBLYT0eoqp5g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="El Nino çarpan etkisi yarattı, denizler alarm veriyor: “Etkileri çok büyük olacak”"><p>Küresel iklim değişikliğiyle birleşen El Nino, deniz suyu sıcaklıklarında çarpan etkisi yarattı. Türkiye’de yaşanan son El Nino’nun 2014-2016’da yaşandığını anlatan Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, “Aradan geçen zaman 10 yıl bile değil ve Akdeniz’de 2 derecelik bir artış görüyoruz. Ege benzer durumda, 2 dereceye yakın bir artış var. Marmara ve Karadeniz’de artışlar 2 derecenin üzerinde.” ifadelerini kullandı. Salihoğlu, bu durumun denizlerin alarm verdiği anlamına geldiğini söyledi.</p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, son yaşanan El Nino hava olayının iklim değişikliğiyle birleşerek çarpan etkisi yaptığını ve deniz suyu sıcaklıklarını rekor seviyelere ulaştırdığını bildirdi.  Avrupa Birliği’ne bağlı bağlı Copernicus İklim Değişikliği Servisi verilerine göre küresel deniz yüzey suyu sıcaklığının, 1991-2020 ortalamasının üzerinde olduğu ilk 10 aydan 9’u son El Nino, 1'i de 2016 yılındaki El Nino döneminde yaşandı.  Sıcaklığın, ortalamanın en fazla üzerinde olduğu aylar ve sıcaklık farkları şu şekilde sıralandı:  <strong>YIL/AY  </strong> <strong>SICAKLIK FARKI</strong> <strong>(1991-2020 ORTALAMASINA GÖRE-SANTİGRAT DERECE)</strong>  2023/09                0,93  2023/11                0,85  2023/10                0,85  2024/02                0,80  2024/03                0,72  2023/07                0,72  2023/08                0,70  2024/01                0,69  2016/02                0,68  2024/04                0,66  ODTÜ Deniz Bilimleri Ensititüsü’nün analizlerine göre, geçen yılın haziran ayında başlayıp bu yılın nisan ayında sona eren El Nino döneminde Akdeniz’de deniz suyu sıcaklığı ortalaması 23,06 santigrat derece oldu. Bu rakam bir önceki El Nino dönemi olan 2014-2016 yıllarında 21,04; 1997-1998’de 20,98; 1982-1983 yıllarında ise 20,25 santigrat derece ölçüldü.  Ege Denizi’nde son El Nino döneminde 19,97 derece olarak kaydedilen deniz suyu sıcaklığı 2014-2016 arasında 18,11; 1997-1998 yıllarında 18,03; 1982-1983 döneminde ise 17,51 derece oldu.  Marmara’da bu rakamlar son El Nino’dan geriye doğru, 17,21 derece, 14,72 derece, 15,18 derece ve 15,10 santigrat derece şeklinde kaydedildi.  Marmara Denizi ile benzer bir seyir izleyen Karadeniz’de ise son El Nino döneminde deniz suyu sıcaklığı 17,36 derece olurken, geçmişteki El Nino dönemlerinde, sırasıyla 14,47 derece, 15,10 derece ve 14,67 santigrat derece şeklinde ölçüldü.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bwqTkYlfVE-HjIbam6dx3w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>“DENİZLERİMİZ ALARM VERİYOR”</strong>  Soruları yanıtlayan Salihoğlu, El Nino döneminin geride kaldığını ancak etkilerinin sürdüğünü, bu hava olayının iklim değişikliğiyle birleşmesiyle de aşırı sıcakların görülmeye başlandığını belirtti.  Bu durumun denizin sadece sıcaklığını değil, ekosistem yapısını ve sağladığı servisleri de baştan sona etkilediğini vurgulayan Salihoğlu, “Bu El Nino’yu daha önceki çok güçlü olanlarıyla karşılaştırdığımızda ulaştığımız deniz suyu sıcaklıkları hepsinin ötesinde, rekor sıcaklıklar. Bu iklim değişikliği ile birleşince topyekun etkisi çok güçlü oldu. Çarpan etkisi yaptı ve sıcaklıkları hiç görmediğimiz rakamlara çıkardı.” dedi.  Akdeniz’deki deniz yüzey suyu sıcaklıklarının önceki El Nino dönemlerinde en fazla 21 derecelere çıkmışken bu kez 23 dereceye ulaştığına dikkati çeken Salihoğlu, şunları söyledi:  “En son gördüğümüz El Nino 2014-2016’daydı, aradan geçen zaman 10 yıl bile değil ve Akdeniz'de 2 derecelik bir artış görüyoruz. Ege benzer durumda, 2 dereceye yakın bir artış var. Marmara ve Karadeniz’de artışlar 2 derecenin üzerinde. Burada gerçekten 'Denizlerimiz alarm veriyor.' dedirten bir durum var. İklim değişiyor ve üzerine El Nino eklenince hiç görmediğimiz sıcaklıklar gördük. Bunların ekosistem üzerinde etkileri çok büyük olacak, bunları da göreceğiz.”  <strong>“EKOSİSTEMİN ADAPTE OLMASI MÜMKÜN DEĞİL”</strong>  Denizlerde sıcaklık artışından en fazla etkilenen bölgelerin Doğu Akdeniz ve Doğu Karadeniz olduğu bilgisini paylaşan Salihoğlu, ısınmanın derin denizleri farklı şekillerde etkilediğini dile getirdi.  Salihoğlu, “Karadeniz’de artık soğuk ara tabakayı göremez olduk, Akdeniz’de de benzer bir durum var, ısınma derin denize yansımış durumda. Ama bunu Karadeniz’deki kadar net görebilmiş değiliz. Marmara Denizi'nde ise çok net çünkü derin denizdeki sular Akdeniz’den geliyor ve burada derindeki değişim çok daha hızlı gerçekleşiyor yani Marmara’da derinde ciddi bir sıcaklık artışı görüyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.  Halihazırda denizler üzerinde kirlilik, istilacı türler, avcılık gibi birçok baskı bulunduğunu anlatan Salihoğlu, ekosistemin bu denli ani sıcaklık değişimlerine adapte olabilmesinin mümkün olmadığını dile getirdi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yDxaQM6lmkO0lBk_F9TnKA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Prof. Dr. Salihoğlu, denizlerdeki türler ve biyoçeşitlilik konuşulduğu zaman sadece balıkların düşünülmemesi, fotosentez yapan fitoplanktondan başlayarak bütün ekosistemin ele alınması gerektiğini kaydetti.  Sıcaklık artışlarında fitoplankton gibi mikroskobik bitkilerde ciddi değişimler olabildiğine değinen Salihoğlu, şöyle devam etti:  “Zararlı alg patlamaları olabiliyor ya da müsilaj döneminde gördüğümüz gibi buna yol açan türlerin çoğalması gerçekleşebiliyor. Karadeniz ve Akdeniz’de dönem dönem zehirli alg türlerinin patlama yaptığını görüyoruz. Denizanalarında artışlar görüyoruz. Balık türlerinde ise değişim muazzam, Akdeniz kıyılarında şu anda bulunan balık türlerinin yarısı istilacı türler. Bunlar zaten sıcak sulara adapte olmuş türler olduğu için hemen buraya da adapte oldular. Zaten aşınmış bir habitat, ekosistem var. Yerli ve ekonomik türlerin ise artan sıcaklıklardan dolayı yumurtlama ve doğal göç dönemlerinde değişiklikler yaşanacak.”  Ekosistemi en fazla aşındıran faaliyetin balıkçılık olduğunun altını çizen Barış Salihoğlu, fitoplanktonların, zooplanktonların, balıkların, hatta memelilerin dahi bundan etkilendiğine değindi.  Sıcaklık artışıyla beraber deniz canlılarının kuzeye göç ettiklerini aktaran Salihoğlu, “Bizim gibi kapalı denizlerde türler için kuzeye göçlerin çözüm olduğunu düşünmüyorum. Okyanuslarda daha net gözlemleniyor ama bu da çözüm değil. Çünkü göç eden türler gittikleri bölgeler için yeni türler oluyor ve ekosistem topyekun değişiyor. Bizimki gibi Akdeniz, Karadeniz gibi denizlerde göçler muhakkak olacaktır ama bunlar ekosistemin değişmesi demek ve olumlu bir sonucu olmayacak.” diye konuştu.  Doğal bir olay olan El Nino’nun önüne geçilemeyeceğini ve iklim değişikliği konusunda önlem alınması gerektiğini ifade eden Salihoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:  “İklim değişikliğinden dolayı artan sıcaklıklar insanların eseri, bunun önüne geçmemiz gerekiyor. Karbon salımını düşürmemiz lazım. Sıcaklık artışını 1,5 derece tutamadık ama en azından 2 derecede tutmamız lazım. İklim değişikliği bir gerçek ve geri çevirmek kolay değil. Denizler için çözüm, diğer baskıları azaltmaktır. Deniz ve kara ekosistemlerini iklime dirençli hale getirmek için avcılık ve kirlilik baskısını azaltmalıyız. Kirlilik, sadece Marmara'nın değil, tüm denizlerimizin sorunu. Balıkçılıkta trol gibi zararlı araçların kullanımına son vermemiz, iklim baskısıyla mücadele eden ekosistemleri desteklememiz gerekiyor. Bu baskıları ortadan kaldırmalıyız ki ekosistemler iklim değişikliklerine direnebilsin, çözüm yolu bu.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dünya Çevre Günü mesajı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cumhurbaskani-erdogandan-dunya-cevre-gunu-mesaji</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cumhurbaskani-erdogandan-dunya-cevre-gunu-mesaji</guid>
<description><![CDATA[ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çevre Günü nedeniyle yazılı bir mesaj yayımladı. Erdoğan, “Daha yaşanabilir ve yeşil bir dünya, küresel çevre sorunlarının çözüme kavuşturulmasıyla mümkün olabilir.” dedi.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle bir mesaj yayımladı.  Dünya’nın küresel ısınma, çölleşme, biyolojik çeşitliliğin azalması gibi birçok çevre felaketiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Erdoğan, “Daha yaşanabilir ve yeşil bir dünya, küresel çevre sorunlarının çözüme kavuşturulmasıyla mümkün olabilir.” dedi.  Çevre sorunlarının tüm insanlığın ortak sorunu olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, çözüm yolunun uluslararası iş birliğinden geçtiğini ifade etti.  “Daha yeşil, daha temiz bir Türkiye için ülke genelinde atık yönetimi, iklim dostu teknoloji, enerji kaynaklarının kullanımı, hava, su ve toprak kalitesinin iyileştirilmesi, ağaçlandırma kampanyaları ve planlı şehirleşme yönünde önemli çalışmaları hızla sürdürüyoruz.” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İnsan ve çevre sağılığının korunmasında kritik öneme sahip katı atık toplama tesisleri de ülke genelinde yaygınlaştırılmıştır. Sıfır Atık Hareketi bütün dünyanın örnek aldığı bir çevre hareketi ve ekonomik döngü modeli haline gelmiştir.” ifadelerini kullandı.  Kuraklığın giderek daha büyük bir tehdit haline geldiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’de yer altı ve yer üstü su kaynaklarını korumak için önemli adımlar atıldığını söyledi.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İçme suyu tesisleri ile son dönemde yaşanan taşkınlardan korunmak için taşkın tesisleri ve atık su arıtma tesislerinin sayısı önemli sayıda artırılmıştır. Diğer yandan yer altı barajları inşa etmekle ilgili çalışmalar da sürdürülmektedir.” dedi.  Erdoğan, “Tabiat varlıklarımızın korunması, planlı şehirleşme çalışmaları, ağaçlandırma seferberlikleri ve çevre kirliliğinin önüne geçilmesi amacıyla gerçekleştirilen projelere de destek vermekteyiz.” ifadelerini kullandı.  Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle devam etti:  “İçtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, ayak bastığımız toprağın, bilinçsizce tükettiğimiz kaynakların insanlığın israf yerine, doğaya saygılı, çevreye duyarlı, kanaati esas alan bir tüketim anlayışını yerleştirmek için çabalarımızı sürdürmekteyiz. Bu noktada, aileler ve eğitimciler başta olmak üzere hepimize büyük sorumluluklar düşüyor.  Türkiye Yüzyılı’nın inşası için çevre konusunda da, ilhamını kadim medeniyetimizden alan bir anlayışla çabalarımızı sürdüreceğiz.  Bu günün, çevre sorunları konusundaki toplumsal farkındalığın artmasına katkı sağlamasını temenni ediyor, gelecek nesillere daha yeşil bir dünya bırakmak için tüm vatandaşlarımızı duyarlı olmaya çağırıyor, en kalbi duygularımla selamlıyorum.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/m6Agzlh24kmn-JKcU5ESBA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cumhurbaşkanı, Erdoğan’dan, Dünya, Çevre, Günü, mesajı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/m6Agzlh24kmn-JKcU5ESBA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Dünya Çevre Günü mesajı"><p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Çevre Günü nedeniyle yazılı bir mesaj yayımladı. Erdoğan, “Daha yaşanabilir ve yeşil bir dünya, küresel çevre sorunlarının çözüme kavuşturulmasıyla mümkün olabilir.” dedi.</p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle bir mesaj yayımladı.  Dünya’nın küresel ısınma, çölleşme, biyolojik çeşitliliğin azalması gibi birçok çevre felaketiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Erdoğan, “Daha yaşanabilir ve yeşil bir dünya, küresel çevre sorunlarının çözüme kavuşturulmasıyla mümkün olabilir.” dedi.  Çevre sorunlarının tüm insanlığın ortak sorunu olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, çözüm yolunun uluslararası iş birliğinden geçtiğini ifade etti.  “Daha yeşil, daha temiz bir Türkiye için ülke genelinde atık yönetimi, iklim dostu teknoloji, enerji kaynaklarının kullanımı, hava, su ve toprak kalitesinin iyileştirilmesi, ağaçlandırma kampanyaları ve planlı şehirleşme yönünde önemli çalışmaları hızla sürdürüyoruz.” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İnsan ve çevre sağılığının korunmasında kritik öneme sahip katı atık toplama tesisleri de ülke genelinde yaygınlaştırılmıştır. Sıfır Atık Hareketi bütün dünyanın örnek aldığı bir çevre hareketi ve ekonomik döngü modeli haline gelmiştir.” ifadelerini kullandı.  Kuraklığın giderek daha büyük bir tehdit haline geldiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’de yer altı ve yer üstü su kaynaklarını korumak için önemli adımlar atıldığını söyledi.  Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İçme suyu tesisleri ile son dönemde yaşanan taşkınlardan korunmak için taşkın tesisleri ve atık su arıtma tesislerinin sayısı önemli sayıda artırılmıştır. Diğer yandan yer altı barajları inşa etmekle ilgili çalışmalar da sürdürülmektedir.” dedi.  Erdoğan, “Tabiat varlıklarımızın korunması, planlı şehirleşme çalışmaları, ağaçlandırma seferberlikleri ve çevre kirliliğinin önüne geçilmesi amacıyla gerçekleştirilen projelere de destek vermekteyiz.” ifadelerini kullandı.  Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle devam etti:  “İçtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, ayak bastığımız toprağın, bilinçsizce tükettiğimiz kaynakların insanlığın israf yerine, doğaya saygılı, çevreye duyarlı, kanaati esas alan bir tüketim anlayışını yerleştirmek için çabalarımızı sürdürmekteyiz. Bu noktada, aileler ve eğitimciler başta olmak üzere hepimize büyük sorumluluklar düşüyor.  Türkiye Yüzyılı’nın inşası için çevre konusunda da, ilhamını kadim medeniyetimizden alan bir anlayışla çabalarımızı sürdüreceğiz.  Bu günün, çevre sorunları konusundaki toplumsal farkındalığın artmasına katkı sağlamasını temenni ediyor, gelecek nesillere daha yeşil bir dünya bırakmak için tüm vatandaşlarımızı duyarlı olmaya çağırıyor, en kalbi duygularımla selamlıyorum.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saros’ta dip temizliği yapan dalgıçlar &amp;quot;amfora&amp;quot; buldu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarosta-dip-temizligi-yapan-dalgiclar-amfora-buldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarosta-dip-temizligi-yapan-dalgiclar-amfora-buldu</guid>
<description><![CDATA[ Edirne&#039;nin Saros Körfezi’ne kıyısı bulunan Enez ilçe limanında 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkinlikleri kapsamında dip temizliği yapıldı. Dalgıçlar, denizden tarihi amfora (antik testi), lastik, yıpranmış ağ, tekne parçaları, plastik, tahta, cam ve evsel atık çıkardı.Dünya Çevre Günü dolayısıyla Enez Kaymakamlığı, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve dalış okulları iş birliğinde düzenlenen etkinlikte 40 öğrenci liman çevresindeki çöpleri toplarken, 5 dalgıç ve sahil güvenlik ekipleri de denizde dip temizliği yaptı.Dalgıçlar, denizden tarihi amfora, lastik, yıpranmış ağ, tekne parçaları, plastik, tahta, cam ve evsel atık çıkardı.Dalgıçların bulduğu amfora ise sahil güvenlik ekiplerinin botuyla limana çıkarılarak, Enez Belediyesi ekiplerine teslim edildi.Enez Kaymakamı Muhammed Emin Tutal, 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla farkındalık oluşturmak için etkinlik düzenlediklerini belirterek, &quot;Enez Ortaokulu’ndan 40 öğrencimiz sahil temizliği yaparak çevre bilincini yaşarken, dalış hocalarımız da limanda temizlik yaptı. Dalış eğitmeni Ender Özgen’e, dalgıçlara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LzeLJyQL2EGlo92Clfeg7g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Saros’ta, dip, temizliği, yapan, dalgıçlar, amfora, buldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LzeLJyQL2EGlo92Clfeg7g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Saros’ta dip temizliği yapan dalgıçlar " amfora buldu><p>Edirne'nin Saros Körfezi’ne kıyısı bulunan Enez ilçe limanında 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkinlikleri kapsamında dip temizliği yapıldı. Dalgıçlar, denizden tarihi amfora (antik testi), lastik, yıpranmış ağ, tekne parçaları, plastik, tahta, cam ve evsel atık çıkardı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q6rqedtwBEWd_8ArU_EjSQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünya Çevre Günü dolayısıyla Enez Kaymakamlığı, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve dalış okulları iş birliğinde düzenlenen etkinlikte 40 öğrenci liman çevresindeki çöpleri toplarken, 5 dalgıç ve sahil güvenlik ekipleri de denizde dip temizliği yaptı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zhSEaMoXzUWP-KQFxrQhgA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dalgıçlar, denizden tarihi amfora, lastik, yıpranmış ağ, tekne parçaları, plastik, tahta, cam ve evsel atık çıkardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8UaiQZimokSJTcFODa4dIA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dalgıçların bulduğu amfora ise sahil güvenlik ekiplerinin botuyla limana çıkarılarak, Enez Belediyesi ekiplerine teslim edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OumVRzjGuUOA1ikbjRXthQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Enez Kaymakamı Muhammed Emin Tutal, 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla farkındalık oluşturmak için etkinlik düzenlediklerini belirterek, "Enez Ortaokulu’ndan 40 öğrencimiz sahil temizliği yaparak çevre bilincini yaşarken, dalış hocalarımız da limanda temizlik yaptı. Dalış eğitmeni Ender Özgen’e, dalgıçlara ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum" dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>6,5 yıl önce Marmara Denizi’nin tabanına ekilmişti, şimdi büyüdüler: Bölgede balık türleri arttı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/65-yil-oence-marmara-denizinin-tabanina-ekilmisti-simdi-buyuduler-boelgede-balik-turleri-artti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/65-yil-oence-marmara-denizinin-tabanina-ekilmisti-simdi-buyuduler-boelgede-balik-turleri-artti</guid>
<description><![CDATA[ Marmara Denizi’nde yaklaşık 6,5 yıl önce denizlerde oksijen ve biyoçeşitlilik için büyük önem taşıyan mercanların nakli ve ekimi gerçekleştirildi. Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) de ilan edilen alanda ekilen mercanlar büyüyerek resif oluşturdu, alandaki balık ve diğer deniz canlılarının çeşitliliği arttı.Deniz Yaşamını Koruma Derneği koordinasyonu; TÜBİTAK ve İstanbul Üniversitesi’nin desteğiyle yaklaşık 6.5 yıl önce başlayan çalışma ve hazırlıklarla; denizlerin yağmur ormanları olarak bilinen mercanların; Tavşan Adası ve çevresine, ekimi ve nakline başlanılmıştı.Deniz ve yeryüzündeki oksijenin büyük bir bölümünü üreten, denizlerdeki canlıların yaklaşık yüzde 25’ine ev sahipliği yapan ve iklim değişikliği, aşırı avlanma, kirlilik gibi sebeplerle tehlike altında olan mercan resiflerine yönelik farkındalık yaratmak amacıyla da gerçekleştirilen proje sonrası; Tavşan Adası ve çevresi 2021 yılı Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı kararıyla Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) ilan edilmişti.Deniz Yaşamını Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Volkan Narcı, bölgede günümüzde de süren çalışmaların meyvelerini verdiğini, gerçekleştirilen ekimlerin dünya çapında bir başarıya ulaştığını ve bölgedeki balık ve canlı türlerinin arttığını ifade etti.Proje ve bölgenin önemini vurgulayan DYKD Başkanı Narcı, Türkiye Çevre Haftası kapsamında icra edilen ve 2021 yılında Marmara Denizi’nin kirlilik tehdidi ve müsilaj krizi ile karşı karşıya kalmasının ardından Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı kapsamıyla ilan edilen 8 Haziran Marmara Denizi Günü’ne de dikkat çekerek, başta kirlilik ve iklim değişikliği olmak üzere deniz yaşamı için farkındalık oluşturulmasının önemine de değindi.Adaya ve resif çevresine entegre edilen kameralarla mercanlar, bilim insanları ve dernek yetkilileri tarafından kurulan sistemle 7/24 takip ediliyor. Sistemin, yakın dönemde halka da açılarak, internet üzerinden su altı hareketliliğinin izlenebileceği öğrenildi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l7XcPp2HeUCkJAuOBRTrBw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>6, 5, yıl, önce, Marmara, Denizi’nin, tabanına, ekilmişti, şimdi, büyüdüler:, Bölgede, balık, türleri, arttı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l7XcPp2HeUCkJAuOBRTrBw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="6,5 yıl önce Marmara Denizi’nin tabanına ekilmişti, şimdi büyüdüler: Bölgede balık türleri arttı"><p>Marmara Denizi’nde yaklaşık 6,5 yıl önce denizlerde oksijen ve biyoçeşitlilik için büyük önem taşıyan mercanların nakli ve ekimi gerçekleştirildi. Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) de ilan edilen alanda ekilen mercanlar büyüyerek resif oluşturdu, alandaki balık ve diğer deniz canlılarının çeşitliliği arttı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/i413cHRpj0G_GWkKQF6clw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz Yaşamını Koruma Derneği koordinasyonu; TÜBİTAK ve İstanbul Üniversitesi’nin desteğiyle yaklaşık 6.5 yıl önce başlayan çalışma ve hazırlıklarla; denizlerin yağmur ormanları olarak bilinen mercanların; Tavşan Adası ve çevresine, ekimi ve nakline başlanılmıştı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kjLnyPhGOUu3qbyeGDExCg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz ve yeryüzündeki oksijenin büyük bir bölümünü üreten, denizlerdeki canlıların yaklaşık yüzde 25’ine ev sahipliği yapan ve iklim değişikliği, aşırı avlanma, kirlilik gibi sebeplerle tehlike altında olan mercan resiflerine yönelik farkındalık yaratmak amacıyla da gerçekleştirilen proje sonrası; Tavşan Adası ve çevresi 2021 yılı Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı kararıyla Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) ilan edilmişti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UhdOkzTGtE2KBAYd41bX8A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz Yaşamını Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Volkan Narcı, bölgede günümüzde de süren çalışmaların meyvelerini verdiğini, gerçekleştirilen ekimlerin dünya çapında bir başarıya ulaştığını ve bölgedeki balık ve canlı türlerinin arttığını ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RPi5E-0_MUymjK4y6uo2Qw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Proje ve bölgenin önemini vurgulayan DYKD Başkanı Narcı, Türkiye Çevre Haftası kapsamında icra edilen ve 2021 yılında Marmara Denizi’nin kirlilik tehdidi ve müsilaj krizi ile karşı karşıya kalmasının ardından Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı kapsamıyla ilan edilen 8 Haziran Marmara Denizi Günü’ne de dikkat çekerek, başta kirlilik ve iklim değişikliği olmak üzere deniz yaşamı için farkındalık oluşturulmasının önemine de değindi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YIYjH7834keizf3xI2HYlg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adaya ve resif çevresine entegre edilen kameralarla mercanlar, bilim insanları ve dernek yetkilileri tarafından kurulan sistemle 7/24 takip ediliyor. Sistemin, yakın dönemde halka da açılarak, internet üzerinden su altı hareketliliğinin izlenebileceği öğrenildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gW2ndNh0E0-OSA9lwlgucw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Emine Erdoğan, BM Sıfır Atık Toplantısı&amp;apos;na başkanlık yaptı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/emine-erdogan-bm-sifir-atik-toplantisina-baskanlik-yapti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/emine-erdogan-bm-sifir-atik-toplantisina-baskanlik-yapti</guid>
<description><![CDATA[ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#039;ın eşi Emine Erdoğan, &quot;Birleşmiş Milletler işbirliğinde sıfır atık uygulamasına geçmek isteyen ülke ve kuruluşlara yönelik rehber yayınlar hazırlığına başladık. Öte yandan, dünyanın her yerinde geçerli olacak ve tüm Sıfır Atık uygulamalarını ortaklaştıracak küresel bir sıfır atık standardizasyonu için girişimlerimizi başlatıyoruz.&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/30ys4CDrv0SoZu6VWGUVjw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Emine, Erdoğan, Sıfır, Atık, Toplantısına, başkanlık, yaptı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/30ys4CDrv0SoZu6VWGUVjw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Emine Erdoğan, BM Sıfır Atık Toplantısı'na başkanlık yaptı"><p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, "Birleşmiş Milletler işbirliğinde sıfır atık uygulamasına geçmek isteyen ülke ve kuruluşlara yönelik rehber yayınlar hazırlığına başladık. Öte yandan, dünyanın her yerinde geçerli olacak ve tüm Sıfır Atık uygulamalarını ortaklaştıracak küresel bir sıfır atık standardizasyonu için girişimlerimizi başlatıyoruz." dedi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bu 3 aya dikkat! Ani yağışlar ve sel baskınları olabilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bu-3-aya-dikkat-ani-yagislar-ve-sel-baskinlari-olabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bu-3-aya-dikkat-ani-yagislar-ve-sel-baskinlari-olabilir</guid>
<description><![CDATA[ Sıcak hava etkisini göstermeye başlamışken yağışların azlığı ve düzensizliği de kuraklığı tetiklemeye devam ediyor. Uzmanlar, özellikle temmuz, ağustos ve eylül aylarına dikkat çekerek ani yağışların sel şeklinde etkilerini gösterebileceğini vurguladı.Geçen yaz aylarından başlayan El-Nino, bütün dünyayı etkilemeye devam ediyor.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Ziraat Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yusuf Demir, son 5 aylık kuraklık ve yağış haritalarına bakıldığında yurdun pek çok yerinde kuraklığı görmenin mümkün olduğunu dile getirdi.Kış ve ilkbaharda yağış olmamasının yer altı sularını olumsuz etkilediğini belirten Demir, “Önümüzdeki süreçte hem sıcaklık etkisi hem de kuraklık etkisi gerek insan yaşamını gerekse de tarım üretimi doğrudan etkilemesi oldukça yüksektir. Biz bu süreci değerlendirirken önümüzdeki aylardan haziran, temmuzda yeterli yağışları alırız diye ümit ediyoruz. Veriler gösteriyor ki bu süreç biraz daha devam edecek. Buna yönelik olarak hem tarımsal faaliyetlerde hem de sulama faaliyetlerinde kaynak noktasında ciddi tedbirler almamızı gerektiriyor. Önümüzdeki sürecin bu şekilde devam etmesi insan sağlığı açısından da önemlidir.” şeklinde konuştu.Kurban Bayramı süresince de yağış alma ihtimalinin düşük olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yusuf Demir, şöyle devam etti:
&quot;Sadece yağışın olmaması değil, yağışın düzensiz düşmesi de kuraklık sonucu, kuraklığın bir etkisidir. Bunun etkilerini de zaten son günlerde Ankara&#039;daki sel felaketiyle gördük. Önümüzdeki günlerde belli bölgelerde bu noktada dikkatli olmakta fayda var. Özellikle temmuz, ağustos ve eylül ayları bu anlamda çok kritik aylardır. Bu aylarda ani yağışlar sel şeklinde etkilerini gösterebilirler.&quot;Su kaynaklarının doğru planlanması, doğru kullanılması ve tasarruf çağrısı yapan Prof. Dr. Demir, &quot;Su kaynakları noktasında sıkıntı yaşama ihtimalimiz artarak devam ediyor. Önümüzdeki aylarda çıkabilecek su kıtlığı problemlerini minimuma indirmek için bugünden tedbirlerimizi almalıyız. Elimizdeki suyumuzu doğru planlamalı ve doğru kullanmalıyız. Tasarruflu kullanmalıyız ki ağustos, eylül aylarına en azından bu krizi minimum zararla atlatalım. Herkesi suyu planlı ve dikkatli kullanmaya davet ediyorum.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S3LmXXoSuEGbvnzRv2UV8w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>aya, dikkat, Ani, yağışlar, sel, baskınları, olabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S3LmXXoSuEGbvnzRv2UV8w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bu 3 aya dikkat! Ani yağışlar ve sel baskınları olabilir"><p>Sıcak hava etkisini göstermeye başlamışken yağışların azlığı ve düzensizliği de kuraklığı tetiklemeye devam ediyor. Uzmanlar, özellikle temmuz, ağustos ve eylül aylarına dikkat çekerek ani yağışların sel şeklinde etkilerini gösterebileceğini vurguladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8Unu6k488Um57m0CgZeE2g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Geçen yaz aylarından başlayan El-Nino, bütün dünyayı etkilemeye devam ediyor.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Ziraat Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yusuf Demir, son 5 aylık kuraklık ve yağış haritalarına bakıldığında yurdun pek çok yerinde kuraklığı görmenin mümkün olduğunu dile getirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/616LcKKehk-wsDTT5rEyiw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kış ve ilkbaharda yağış olmamasının yer altı sularını olumsuz etkilediğini belirten Demir, “Önümüzdeki süreçte hem sıcaklık etkisi hem de kuraklık etkisi gerek insan yaşamını gerekse de tarım üretimi doğrudan etkilemesi oldukça yüksektir. Biz bu süreci değerlendirirken önümüzdeki aylardan haziran, temmuzda yeterli yağışları alırız diye ümit ediyoruz. Veriler gösteriyor ki bu süreç biraz daha devam edecek. Buna yönelik olarak hem tarımsal faaliyetlerde hem de sulama faaliyetlerinde kaynak noktasında ciddi tedbirler almamızı gerektiriyor. Önümüzdeki sürecin bu şekilde devam etmesi insan sağlığı açısından da önemlidir.” şeklinde konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dMyMIXp0U0Kemyy738yOsg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kurban Bayramı süresince de yağış alma ihtimalinin düşük olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yusuf Demir, şöyle devam etti:
"Sadece yağışın olmaması değil, yağışın düzensiz düşmesi de kuraklık sonucu, kuraklığın bir etkisidir. Bunun etkilerini de zaten son günlerde Ankara'daki sel felaketiyle gördük. Önümüzdeki günlerde belli bölgelerde bu noktada dikkatli olmakta fayda var. Özellikle temmuz, ağustos ve eylül ayları bu anlamda çok kritik aylardır. Bu aylarda ani yağışlar sel şeklinde etkilerini gösterebilirler."</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/i6oZzBnyzk63Uwl2U7Xh2g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Su kaynaklarının doğru planlanması, doğru kullanılması ve tasarruf çağrısı yapan Prof. Dr. Demir, "Su kaynakları noktasında sıkıntı yaşama ihtimalimiz artarak devam ediyor. Önümüzdeki aylarda çıkabilecek su kıtlığı problemlerini minimuma indirmek için bugünden tedbirlerimizi almalıyız. Elimizdeki suyumuzu doğru planlamalı ve doğru kullanmalıyız. Tasarruflu kullanmalıyız ki ağustos, eylül aylarına en azından bu krizi minimum zararla atlatalım. Herkesi suyu planlı ve dikkatli kullanmaya davet ediyorum.” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara Denizi&amp;apos;nden tam 1 saatte çıkarıldı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizinden-tam-1-saatte-cikarildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizinden-tam-1-saatte-cikarildi</guid>
<description><![CDATA[ Balıkesir&#039;in Bandırma ilçesinde, Marmara Belediyeler Birliği koordinasyonunda &quot;Marmara Denizi Günü&quot; kapsamında kıyı temizliği yapıldı.Marmara Denizi için bu yıl üçüncüsü düzenlenen etkinlikte, Bandırma sahilinde sadece 1 saat içerisinde 980 kilogram atık toplandı. Atıklar içerisinde cam şişe, ağlar, plastik poşetler, araba lastikleri, kamp sandalyesi, klozet gibi çeşitli atıklar çıkarıldı.Marmara Belediyeler Birliği öncülüğünde &#039;Denizcilik&#039; temasıyla düzenlenen &quot;8 Haziran Marmara Denizi Günü&quot; etkinliklerinde, Bandırma sahilinde kıyı temizliği gerçekleştirildi.Toplanan atıkların yüzde 80&#039;i geri dönüşebilir nitelikte olduğu için geri dönüşüm tesisine gönderildi. Atıkların doğru bir şekilde yönetilmesi sağlanarak, geri dönüşüm sürecine de katkıda bulunuldu.Bandırma sahil bandında düzenlenen farkındalık etkinliğine, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanı Volkan Karateke, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Bandırma Grup Amirliği&#039;ne bağlı su altı ve su üstü arama kurtarma ekipleri, AFAD İl Müdürü Orhan Seçkin, Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı&#039;na bağlı çevre, doğa ve hayvanları koruma timi, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler, öğrenci kulüpleri katıldı. Denize giren dalgıçlar, dipteki atıkları topladı.Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanı Volkan Karateke, &quot;8 Haziran Marmara Denizi Günü&quot; kapsamında yapılan çalışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu. Karateke, &quot;Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı desteği ve Marmara Belediyeler Birliği (MBB) koordinasyonunda dalış, deniz dibi ve kıyı temizliği düzenledik. Geçtiğimiz yıllarda denizlerimize ve çevreye verdiğimiz zararlardan dolayı müsilaj dediğimiz çevre felaketi ile mücadele ettik.Çevremize verdiğimiz zararlar çok ciddi anlamda etkiliyor. Çevre sorunlarıyla alakalı, bireylerden topluma, yerelden genele kadar sorumluyuz. Üzerimize düşen sorunların üstesinden gelmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Marmara Belediyeler Birliği (MBB) koordinasyonu ile birlikte Marmara Denizi&#039;nin etrafındaki tüm yerel yönetimlerin koordinasyonu ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Gelecek nesillere daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre bırakmak üzere çalışmalarımızı hassasiyetle yapıyoruz,&quot; dedi.Balıkesir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Bandırma Grup Amirliği&#039;ne bağlı su altı ve su üstü arama kurtarma ekipleri, su içerisinde &quot;Marmara Denizi&#039;nde buluşalım&quot; yazılı pankart açtılar ve 1 saat içerisinde toplanan 980 kilogramlık atıklarla farkındalık adına toplu fotoğraf çekiminin ardından etkinlik sona erdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H0yI0bGcoEOTnRlahxr1-Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara, Denizinden, tam, saatte, çıkarıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/H0yI0bGcoEOTnRlahxr1-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara Denizi'nden tam 1 saatte çıkarıldı!"><p>Balıkesir'in Bandırma ilçesinde, Marmara Belediyeler Birliği koordinasyonunda "Marmara Denizi Günü" kapsamında kıyı temizliği yapıldı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pbkhBUMTU0-Q-8I0uDz_5g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi için bu yıl üçüncüsü düzenlenen etkinlikte, Bandırma sahilinde sadece 1 saat içerisinde 980 kilogram atık toplandı. Atıklar içerisinde cam şişe, ağlar, plastik poşetler, araba lastikleri, kamp sandalyesi, klozet gibi çeşitli atıklar çıkarıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/2n8zpzd01EGG7gs6vHsRpw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Belediyeler Birliği öncülüğünde 'Denizcilik' temasıyla düzenlenen "8 Haziran Marmara Denizi Günü" etkinliklerinde, Bandırma sahilinde kıyı temizliği gerçekleştirildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7K4wmpVjBEGdUliVBqEAbw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Toplanan atıkların yüzde 80'i geri dönüşebilir nitelikte olduğu için geri dönüşüm tesisine gönderildi. Atıkların doğru bir şekilde yönetilmesi sağlanarak, geri dönüşüm sürecine de katkıda bulunuldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BDBwaGrNo0quqlf_JDnqKQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bandırma sahil bandında düzenlenen farkındalık etkinliğine, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanı Volkan Karateke, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Bandırma Grup Amirliği'ne bağlı su altı ve su üstü arama kurtarma ekipleri, AFAD İl Müdürü Orhan Seçkin, Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı'na bağlı çevre, doğa ve hayvanları koruma timi, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler, öğrenci kulüpleri katıldı. Denize giren dalgıçlar, dipteki atıkları topladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kqnXUxtYmE6kJq79SaomMA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanı Volkan Karateke, "8 Haziran Marmara Denizi Günü" kapsamında yapılan çalışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu. Karateke, "Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı desteği ve Marmara Belediyeler Birliği (MBB) koordinasyonunda dalış, deniz dibi ve kıyı temizliği düzenledik. Geçtiğimiz yıllarda denizlerimize ve çevreye verdiğimiz zararlardan dolayı müsilaj dediğimiz çevre felaketi ile mücadele ettik.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/c8MM8OtJSkWDYRM0X-uX_g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çevremize verdiğimiz zararlar çok ciddi anlamda etkiliyor. Çevre sorunlarıyla alakalı, bireylerden topluma, yerelden genele kadar sorumluyuz. Üzerimize düşen sorunların üstesinden gelmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Marmara Belediyeler Birliği (MBB) koordinasyonu ile birlikte Marmara Denizi'nin etrafındaki tüm yerel yönetimlerin koordinasyonu ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Gelecek nesillere daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre bırakmak üzere çalışmalarımızı hassasiyetle yapıyoruz," dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UGO-PJbVw061jtjZkTHw-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Balıkesir Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı Bandırma Grup Amirliği'ne bağlı su altı ve su üstü arama kurtarma ekipleri, su içerisinde "Marmara Denizi'nde buluşalım" yazılı pankart açtılar ve 1 saat içerisinde toplanan 980 kilogramlık atıklarla farkındalık adına toplu fotoğraf çekiminin ardından etkinlik sona erdi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’de plankton patlaması: İki ilçede denizin rengi değişti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-plankton-patlamasi-iki-ilcede-denizin-rengi-degisti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-plankton-patlamasi-iki-ilcede-denizin-rengi-degisti</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’in iki ilçesinde denizin rengi değişti. Karşıyaka’da denizin rengi yeşile dönerken, Balçova’da ise kahverengi oldu. Prof. Dr. Doğan Yaşar, denizdeki renk değişiminin plankton patlamasından kaynaklandığını söyledi. Plankton patlamalarının, denizde yaşayan canlılara zarar verebileceğini ifaden eden Yaşar, 1955 yılında aynı bölgede binlerce balığın ölümüyle sonuçlanan çevre felaketini hatırlatıp, önlem alınması çağrısında bulundu.İzmir’in iki ilçesinde denizin rengi değişti.
Karşıyaka ilçesindeki Mavişehir Balıkçı Barınağı civarında, denizin rengi yeşile döndü.Renk değişimi sahil boyunca fark edilirken, bir başka renk değişimi de Balçova ilçesindeki Çakalburnu Dalyanı mevkisinde yaşandı.
Burada da denizin renginin kahverengiye döndüğü gözlemlenirken, etrafa ise kötü bir kokunun yayılması dikkat çekti.Deniz Bilimci Prof. Dr. Doğan Yaşar, renk değişimlerinin plankton patlamaları nedeniyle yaşandığını söyledi.Renk değişimleriyle beraber kötü bir kokunun da yayıldığını aktaran Doğan Yaşar, “Bu renk değişimleri, tamamen planktonlar; yani mikroorganizmalar nedeniyle oluşuyor. Karşıyaka’da yeşil renk, burada gördüğünüz gibi kırmızımtrak bir renk. Ciddi anlamda bir koku da var şu anda.” dedi.“Deniz suyunda her litrede yaklaşık 1 milyon organizma vardır. Bunlar sıcaklık ve kirlilikle beraber artarak deniz suyunda yaklaşık 2 milyonlara çıkar. 2 milyonlara çıkınca ortamda oksijen bırakmaz bunlar ve ölürler. Mavi, yeşil, kırmızımtırak ya da beyaz görürsünüz bazen. Bunlar, bu türlere göre değişir bu renkler; yani planktonların ölüleri nedeniyle oluşan bir renk bu.” diye konuşan Yaşar, şöyle devam etti:
“Bizim maalesef ülkemizin en büyük sorunlarından bir tanesi şu anda denizlerin foseptik olarak kullanılması. Türkiye denizlerinde ilk defa 1955 yılında İzmir iç gölgesinde müthiş bir plankton patlaması olmuştur. Sonuçta binlerce balık ölmüştür.”“Fabrikalar maalesef arıtmaları çalıştırmıyorlar.” diyen Doğan Yaşar, bu nedenle denizlerde kirliliğin meydana geldiğini söyledi.Plankton patlamalarının denizde yaşayan canlılara zarar verebileceğini ifaden eden Doğan Yaşar, şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz sene toplu balık ölümleri oldu bu taraflarda. Ortamda oksijen kalmayınca, ölünce bu planktonlar, bunların bazıları zehirlidir. Balık bunları yerse ölür; yani doğrudan herkese, bütün canlılara etkisi var. Tek bir iş var. Bu kadar çok zor olmaması lazım. Arıtma testleri çalıştırılmalı hepsi bu.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TrsX17pwjUmD9noNJwZ3DQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’de, plankton, patlaması:, İki, ilçede, denizin, rengi, değişti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TrsX17pwjUmD9noNJwZ3DQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İzmir’de plankton patlaması: İki ilçede denizin rengi değişti"><p>İzmir’in iki ilçesinde denizin rengi değişti. Karşıyaka’da denizin rengi yeşile dönerken, Balçova’da ise kahverengi oldu. Prof. Dr. Doğan Yaşar, denizdeki renk değişiminin plankton patlamasından kaynaklandığını söyledi. Plankton patlamalarının, denizde yaşayan canlılara zarar verebileceğini ifaden eden Yaşar, 1955 yılında aynı bölgede binlerce balığın ölümüyle sonuçlanan çevre felaketini hatırlatıp, önlem alınması çağrısında bulundu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yIreXw52F0mTk6LYkkomPQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir’in iki ilçesinde denizin rengi değişti.
Karşıyaka ilçesindeki Mavişehir Balıkçı Barınağı civarında, denizin rengi yeşile döndü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3J-FDXaVwkeUnLD7s_qiyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Renk değişimi sahil boyunca fark edilirken, bir başka renk değişimi de Balçova ilçesindeki Çakalburnu Dalyanı mevkisinde yaşandı.
Burada da denizin renginin kahverengiye döndüğü gözlemlenirken, etrafa ise kötü bir kokunun yayılması dikkat çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/J7uRHGLi30ylV5k3FzrGHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz Bilimci Prof. Dr. Doğan Yaşar, renk değişimlerinin plankton patlamaları nedeniyle yaşandığını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FDHODV0qDEed8fV4C7o6UQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Renk değişimleriyle beraber kötü bir kokunun da yayıldığını aktaran Doğan Yaşar, “Bu renk değişimleri, tamamen planktonlar; yani mikroorganizmalar nedeniyle oluşuyor. Karşıyaka’da yeşil renk, burada gördüğünüz gibi kırmızımtrak bir renk. Ciddi anlamda bir koku da var şu anda.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uakw_nUBNUSaRUMLR3UZLg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>“Deniz suyunda her litrede yaklaşık 1 milyon organizma vardır. Bunlar sıcaklık ve kirlilikle beraber artarak deniz suyunda yaklaşık 2 milyonlara çıkar. 2 milyonlara çıkınca ortamda oksijen bırakmaz bunlar ve ölürler. Mavi, yeşil, kırmızımtırak ya da beyaz görürsünüz bazen. Bunlar, bu türlere göre değişir bu renkler; yani planktonların ölüleri nedeniyle oluşan bir renk bu.” diye konuşan Yaşar, şöyle devam etti:
“Bizim maalesef ülkemizin en büyük sorunlarından bir tanesi şu anda denizlerin foseptik olarak kullanılması. Türkiye denizlerinde ilk defa 1955 yılında İzmir iç gölgesinde müthiş bir plankton patlaması olmuştur. Sonuçta binlerce balık ölmüştür.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CAlvHcw6rU-zYqI3e-Xz3w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>“Fabrikalar maalesef arıtmaları çalıştırmıyorlar.” diyen Doğan Yaşar, bu nedenle denizlerde kirliliğin meydana geldiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Jr_B6pYD4EWd3Y_vwKKgvQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Plankton patlamalarının denizde yaşayan canlılara zarar verebileceğini ifaden eden Doğan Yaşar, şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz sene toplu balık ölümleri oldu bu taraflarda. Ortamda oksijen kalmayınca, ölünce bu planktonlar, bunların bazıları zehirlidir. Balık bunları yerse ölür; yani doğrudan herkese, bütün canlılara etkisi var. Tek bir iş var. Bu kadar çok zor olmaması lazım. Arıtma testleri çalıştırılmalı hepsi bu.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_QjM-RDHo0-PRgIrrnyi-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara’yı bekleyen tehlike: En son Midilli Adası’nda görüldü, yönü Marmara Denizi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmarayi-bekleyen-tehlike-en-son-midilli-adasinda-goeruldu-yoenu-marmara-denizi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmarayi-bekleyen-tehlike-en-son-midilli-adasinda-goeruldu-yoenu-marmara-denizi</guid>
<description><![CDATA[ Kızıldeniz’den Akdeniz’e oradan da Ege Denizi’ne ulaşan istilacı balon balığı, Marmara’da da görüldü. Bir başka istilacı tür olan aslan balığı ise son olarak Midilli Adası açıklarında tespit edildi. Aslan balığı, sıcaklık bariyeri nedeniyle Marmara’ya giriş yapamıyor. Uzmanlar sıcaklık farkının azalması halinde bu istilacı türün de Marmara’ya giriş yapabileceği konusunda uyarıyor.8 Haziran Marmara Denizi Günü kapsamında, biliminsanları ve STK temsilcileri Marmara Denizi’nin mevcut durumuyla, kirlilik, iklim değişikliği gibi faktörlerin olası tehditlerini tartıştı.
Denizdeki canlı popülasyonu, oksijen durumu; sıcaklık ve müsilaj gibi birçok konunun da tartışıldığı etkinlikte Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve İstanbul Üniversitesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Onur Gönülal da bir konuşma yaptı.
Doç. Dr. Gönülal konuşmasında, Marmara Denizi’ndeki yabancı tür tehlikesine dikkat çekti.Gönülal, Kızıldeniz ve Akdeniz’den gelen türlerin denizdeki sıcaklık artışları sebebiyle Marmara Denizi ve Karadeniz’e yönelebileceklerini ifade ederken; balon balığı ve aslan balığı gibi zehirli türler konusunda da uyarılarda bulundu.
İstilacı türlerin en fazla Doğu Akdeniz’i etkilediğini anlatan Gönülal, “Akdeniz&#039;de Kuzey Ege&#039;de nispeten Güney Ege’de yabancı tür sayısının çok daha fazla olmasını bekliyoruz. Tamam böyle ama; bu türler düşünün Süveyş Kanalı’ndan gelen bir balık türü yüzerek 5 yılda ya da 1 yılda çok rahat bir şekilde Marmara’ya ulaşabiliyorlar. Eskiden bu kadar fazla sayı yoktu, şimdi daha fazla. Sebebi ise çok açık küresel ısınma.” ifadelerini kullandı.Gönülal şöyle devam etti:
“Bu canlılar Kızıldeniz’den geliyor; bu deniz bizim denizlerimize göre çok daha fazla sıcak bir deniz. Siz sıcaklık farkını azaltırsanız ki normalde çocukluğumuzda Marmara’da çoğumuz yüzdük, soğuk diye hatırlardık. Kızılzdeniz’de siz sıcaklık farkını azaltırsanız, bu canlılar sıcaklık farkına aldırış etmeden eskiden belki Muğla’ya kadar gelebiliyorlardı artık Marmara’ya kadar gelebiliyorlar. Buna artık biz Marmara’nın Akdenizleşmesi hatta artık bu türler Marmara’yı geçip Karadeniz’e geçiyorlar, Karadeniz’in de Akdenizleşmesi süreci diyoruz.”Balon balığının Marmara’ya ulaştığını anlatan Gönülal, “Aslan balığının ise en son Midilli Adası bölgesinde kaydı var. Şu an bilim insanlarının söylediği Aslan balığının yukarı doğru çıkmasını engelleyen tek şey sıcaklık bariyeri, ama bu sıcaklık farkı gitgide azalırsa sıcaklık artışı bu şekilde devam ederse, Aslan Balığı’nın Marmara’ya girmemesi için hiçbir sebep yok.” dedi.Gönülal, şunları söyledi:
“Zehirli bir balık türü ve dokunduğunuz anda panzehiri de yok. Baya bir sıkıntı yaşayacağız. Umarım gelmez. İklim uzmanı değilim; ama bilim insanları tarafından modellemeler yapılıyor, 1970&#039;ten günümüze olan sıcaklık ve tuzluluk verilerini baz alarak önümüzdeki 20 yılda 50 yılda neler olacağı tahmin ediliyor. Veriler, çok açıkça sıcaklığın artacağını gösteriyor. Bu sadece Marmara ya da Ege’nin sorunu değil bnütün dünyada sıcaklıklar artmaya başaldı. Kuzey Kutbu’ndaki buzullar eriyor deniz seviyesi yükseliyor. Bu tabii ki Marmara’yı da etkileyecek.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TgWz7sOOqUC92jdZxJUcBg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara’yı, bekleyen, tehlike:, son, Midilli, Adası’nda, görüldü, yönü, Marmara, Denizi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TgWz7sOOqUC92jdZxJUcBg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara’yı bekleyen tehlike: En son Midilli Adası’nda görüldü, yönü Marmara Denizi"><p>Kızıldeniz’den Akdeniz’e oradan da Ege Denizi’ne ulaşan istilacı balon balığı, Marmara’da da görüldü. Bir başka istilacı tür olan aslan balığı ise son olarak Midilli Adası açıklarında tespit edildi. Aslan balığı, sıcaklık bariyeri nedeniyle Marmara’ya giriş yapamıyor. Uzmanlar sıcaklık farkının azalması halinde bu istilacı türün de Marmara’ya giriş yapabileceği konusunda uyarıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RHxN092HtU6FlUS157a53Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>8 Haziran Marmara Denizi Günü kapsamında, biliminsanları ve STK temsilcileri Marmara Denizi’nin mevcut durumuyla, kirlilik, iklim değişikliği gibi faktörlerin olası tehditlerini tartıştı.
Denizdeki canlı popülasyonu, oksijen durumu; sıcaklık ve müsilaj gibi birçok konunun da tartışıldığı etkinlikte Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve İstanbul Üniversitesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Onur Gönülal da bir konuşma yaptı.
Doç. Dr. Gönülal konuşmasında, Marmara Denizi’ndeki yabancı tür tehlikesine dikkat çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Bo2QvdyyDEW1oiZVg_8w2Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gönülal, Kızıldeniz ve Akdeniz’den gelen türlerin denizdeki sıcaklık artışları sebebiyle Marmara Denizi ve Karadeniz’e yönelebileceklerini ifade ederken; balon balığı ve aslan balığı gibi zehirli türler konusunda da uyarılarda bulundu.
İstilacı türlerin en fazla Doğu Akdeniz’i etkilediğini anlatan Gönülal, “Akdeniz'de Kuzey Ege'de nispeten Güney Ege’de yabancı tür sayısının çok daha fazla olmasını bekliyoruz. Tamam böyle ama; bu türler düşünün Süveyş Kanalı’ndan gelen bir balık türü yüzerek 5 yılda ya da 1 yılda çok rahat bir şekilde Marmara’ya ulaşabiliyorlar. Eskiden bu kadar fazla sayı yoktu, şimdi daha fazla. Sebebi ise çok açık küresel ısınma.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Nv8Tm-J8M0a8tD4xaR_P4w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gönülal şöyle devam etti:
“Bu canlılar Kızıldeniz’den geliyor; bu deniz bizim denizlerimize göre çok daha fazla sıcak bir deniz. Siz sıcaklık farkını azaltırsanız ki normalde çocukluğumuzda Marmara’da çoğumuz yüzdük, soğuk diye hatırlardık. Kızılzdeniz’de siz sıcaklık farkını azaltırsanız, bu canlılar sıcaklık farkına aldırış etmeden eskiden belki Muğla’ya kadar gelebiliyorlardı artık Marmara’ya kadar gelebiliyorlar. Buna artık biz Marmara’nın Akdenizleşmesi hatta artık bu türler Marmara’yı geçip Karadeniz’e geçiyorlar, Karadeniz’in de Akdenizleşmesi süreci diyoruz.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/igcc67fn4EugIQPtkVHYPw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Balon balığının Marmara’ya ulaştığını anlatan Gönülal, “Aslan balığının ise en son Midilli Adası bölgesinde kaydı var. Şu an bilim insanlarının söylediği Aslan balığının yukarı doğru çıkmasını engelleyen tek şey sıcaklık bariyeri, ama bu sıcaklık farkı gitgide azalırsa sıcaklık artışı bu şekilde devam ederse, Aslan Balığı’nın Marmara’ya girmemesi için hiçbir sebep yok.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GbrxA3nlZEiHNZ-H7Vyptg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gönülal, şunları söyledi:
“Zehirli bir balık türü ve dokunduğunuz anda panzehiri de yok. Baya bir sıkıntı yaşayacağız. Umarım gelmez. İklim uzmanı değilim; ama bilim insanları tarafından modellemeler yapılıyor, 1970'ten günümüze olan sıcaklık ve tuzluluk verilerini baz alarak önümüzdeki 20 yılda 50 yılda neler olacağı tahmin ediliyor. Veriler, çok açıkça sıcaklığın artacağını gösteriyor. Bu sadece Marmara ya da Ege’nin sorunu değil bnütün dünyada sıcaklıklar artmaya başaldı. Kuzey Kutbu’ndaki buzullar eriyor deniz seviyesi yükseliyor. Bu tabii ki Marmara’yı da etkileyecek.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TsEOwO-LhkKiEf_fkI479A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jVj73GpR20Cw0SF2a2qYxw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Vtg97iQaG0WrnSedisH7Nw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rgFAx8_otUqYSGBOWKVBjw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara’da müsilaj şüphesi: Numuneler TÜBİTAK’a gönderildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmarada-musilaj-suphesi-numuneler-tubitaka-goenderildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmarada-musilaj-suphesi-numuneler-tubitaka-goenderildi</guid>
<description><![CDATA[ İzmit Körfezi’nin Başiskele sahilinde denizde parça parça beyaz tabakalar görüldü. Belediyeye bağlı ekipler, tabakalardan müsilaj şüphesiyle numune aldı. Numuneler, TÜBİTAK-MAM tarafından incelenecek.Marmara Denizi’nin doğu ucunda yer alan İzmit Körfezi’nin Başiskele ilçesindeki Seymen Sahili kısmında denizde küçük çaplı, parça parça beyaz tabakalar görüldü.Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı’na bağlı ekipler, müsilaj benzeri tabakalardan numune alarak incelenmesi amacıyla TÜBİTAK-MAM’a gönderdi.Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halim Aytekin Ergül, Marmara Denizi’nde müsilaj oluşumunun devam edip etmediği hakkında açıklamalarda bulundu.Prof. Dr. Ergül, müsilaj tehlikesinin devam ettiğini, bu durumun bir süreç olduğunu ancak kapsamlı tedbirler ile müsilaj tehlikesinin giderilebileceğini anlattı.Prof. Dr. Ergül, Başiskele ilçesindeki Seymen Sahili&#039;nde görülen tabakalar hakkında, “Marmara Denizi’nde yer yer rastladığımız müsilaj oluşumları ve birikimleri henüz çok yoğun halde değiller. Muhtemelen akıntıların sürüklemiş olduğu ve yoğunlaştırdığı birikimler. O şekilde görünür hale geliyorlar. Bunların potansiyel olarak oluşumları mümkün ama fizikokimyasal koşulların uygun olması lazım, atmosferik koşulların, hava sıcaklığının, su sıcaklığının uygun olması lazım. Çok sıcağı sevmiyorlar. Dolayısıyla da yaz mevsiminde ilerleyen dönemlerde azalmalarını bekleriz. Ancak Marmara Denizi potansiyel olarak bu üretimi yapabilecek ham maddeyi taşıyor.” diye konuştu.Marmara Denizi’nde müsilaj tehlikesinin geçmediğini anlatan Ergül, şunları söyledi:
“Marmara Denizi&#039;nin etrafında yaklaşık olarak 25 milyon insan yaşıyor. Bunların deşarjlarının yanı sıra ilave olarak tarımsal atıklar, belki endüstriyi de dahil edebiliriz; Marmara, bunların hepsinin buluştuğu küçük bir iç deniz. Dolayısıyla da bu atık yükünü kaldırmakta zorlandığını hepimizin çok bariz olarak 2021&#039;de yaşanan oluşumda gördük. O bakımdan iyileştirmeyle ilgili verilen mücadelelere, çabalara herkesin destek olması gerekiyor.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6XOx-qOzokaXp5H2wPlDQg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara’da, müsilaj, şüphesi:, Numuneler, TÜBİTAK’a, gönderildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6XOx-qOzokaXp5H2wPlDQg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara’da müsilaj şüphesi: Numuneler TÜBİTAK’a gönderildi"><p>İzmit Körfezi’nin Başiskele sahilinde denizde parça parça beyaz tabakalar görüldü. Belediyeye bağlı ekipler, tabakalardan müsilaj şüphesiyle numune aldı. Numuneler, TÜBİTAK-MAM tarafından incelenecek.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MBt_1S68L0CALhdQxZWkFw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi’nin doğu ucunda yer alan İzmit Körfezi’nin Başiskele ilçesindeki Seymen Sahili kısmında denizde küçük çaplı, parça parça beyaz tabakalar görüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/n9FsKNoq1EiuZPXNz8yokw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı’na bağlı ekipler, müsilaj benzeri tabakalardan numune alarak incelenmesi amacıyla TÜBİTAK-MAM’a gönderdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EQrwyhbTuUihjK9M7ztYpg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halim Aytekin Ergül, Marmara Denizi’nde müsilaj oluşumunun devam edip etmediği hakkında açıklamalarda bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rwyGXJWozUOL4syXrKzkeg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Prof. Dr. Ergül, müsilaj tehlikesinin devam ettiğini, bu durumun bir süreç olduğunu ancak kapsamlı tedbirler ile müsilaj tehlikesinin giderilebileceğini anlattı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IINGmKHwlEqpmzywNnEC0Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Prof. Dr. Ergül, Başiskele ilçesindeki Seymen Sahili'nde görülen tabakalar hakkında, “Marmara Denizi’nde yer yer rastladığımız müsilaj oluşumları ve birikimleri henüz çok yoğun halde değiller. Muhtemelen akıntıların sürüklemiş olduğu ve yoğunlaştırdığı birikimler. O şekilde görünür hale geliyorlar. Bunların potansiyel olarak oluşumları mümkün ama fizikokimyasal koşulların uygun olması lazım, atmosferik koşulların, hava sıcaklığının, su sıcaklığının uygun olması lazım. Çok sıcağı sevmiyorlar. Dolayısıyla da yaz mevsiminde ilerleyen dönemlerde azalmalarını bekleriz. Ancak Marmara Denizi potansiyel olarak bu üretimi yapabilecek ham maddeyi taşıyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5efz5dc8v0-KC9VeqFLOiw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi’nde müsilaj tehlikesinin geçmediğini anlatan Ergül, şunları söyledi:
“Marmara Denizi'nin etrafında yaklaşık olarak 25 milyon insan yaşıyor. Bunların deşarjlarının yanı sıra ilave olarak tarımsal atıklar, belki endüstriyi de dahil edebiliriz; Marmara, bunların hepsinin buluştuğu küçük bir iç deniz. Dolayısıyla da bu atık yükünü kaldırmakta zorlandığını hepimizin çok bariz olarak 2021'de yaşanan oluşumda gördük. O bakımdan iyileştirmeyle ilgili verilen mücadelelere, çabalara herkesin destek olması gerekiyor.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avusturya&amp;apos;da &amp;quot;doğa yasası&amp;quot; krizi: Başbakan, iklim bakanı hakkında suç duyurusunda bulunacak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avusturyada-doga-yasasi-krizi-basbakan-iklim-bakani-hakkinda-suc-duyurusunda-bulunacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avusturyada-doga-yasasi-krizi-basbakan-iklim-bakani-hakkinda-suc-duyurusunda-bulunacak</guid>
<description><![CDATA[ Avusturya&#039;nın Yeşiller üyesi İklim Bakanı Leonore Gewessler&#039;in,  AB Doğa Restorasyon Yasası&#039;na desteği, iktidardaki muhafakazar Halk Partisi&#039;ni kızdırdı. Parti Genel Sekreteri Christian Stocker, Gewessler&#039;in anayasaya aykırı hareket ettiğine dair şüphe olduğunu söyledi. Başbakan Karl Nehammer de Avrupa Mahkemesi&#039;ne şikayette bulunacağını bildirdi.Avusturya&#039;nın muhafazakârları, Avrupa Birliği &quot;doğa yasa tasarısına karşı Avrupa Adalet Divanı&#039;nda yasal işlem başlatma sözü verdi.Çevre bakanı, şansölye ve hükümete rağmen tasarının kabul edilmesine yardımcı oldu.  AB çevre bakanları bugün, 27 ülkeden oluşan blokta bozulan ekosistemlerin onarılmasını amaçlayan önemli bir tasarıyı onayladı.  Avusturya&#039;nın Yeşiller üyesi İklim Bakanı Leonore Gewessler&#039;in desteği, AB&#039;nin Doğa Restorasyon Yasası&#039;nın geçmesi için gereken çoğunluğu elde etmesine yardımcı oldu ancak ülkesinin iktidardaki muhafazakarları Halk Partisi&#039;ni (OeVP) kızdırdı.  Sağcı Başbakan Karl Nehammer, hükümetin &quot;hukuksuz&quot; bir oylamaya karşı Avrupa mahkemesine şikayette bulunacağını söyledi.  &quot;Hiç kimse hukukun üstünde değildir&quot; diyen başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada, Gewessler hakkında Avusturya&#039;da &quot;görevi kötüye kullanma&quot; iddiasıyla ayrı bir suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi.&quot;GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA ANLAMINA GELİR&quot;OeVP Genel Sekreteri Christian Stocker, yaptığı açıklamada, &quot;Leonore Gewessler&#039;in hukuka aykırı ve bilerek anayasaya aykırı hareket ettiğine dair bir şüphe var. Bu görevi kötüye kullanma anlamına gelir&quot; dedi.  Gewessler ise tasarıyı destekleme yönündeki &quot;cesur&quot; kararının yasal olduğunu belirterek, &quot;Bugünkü karar doğa için bir zaferdir&quot; diye konuştu.Tasarı, AB&#039;nin iklim hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlayan bir dizi yasa olan &quot;Yeşil Anlaşma&quot; kapsamındaki çevresel hedeflerinin merkezi bir parçası, ancak bazı çiftçiler bunun geçim kaynaklarını tehdit ettiğini söylüyor.  Mevzuat, bloğun bozulmuş kara ve deniz ekosistemlerinin en az yüzde 20&#039;sini, özellikle de karbonu yakalama ve depolama ve doğal afetlerin etkisini önleme ve azaltma potansiyeli en yüksek olanları restore etmek için bağlayıcı hedefler getirmesi gerektiğini söylüyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KUflcYwuQkSjvBhgjzMZVw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avusturyada, doğa, yasası, krizi:, Başbakan, iklim, bakanı, hakkında, suç, duyurusunda, bulunacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KUflcYwuQkSjvBhgjzMZVw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both&v=20240617115904148" class="type:primaryImage" alt="Avusturya'da " do yasas krizi: ba iklim bakan hakk su duyurusunda bulunacak><p>Avusturya'nın Yeşiller üyesi İklim Bakanı Leonore Gewessler'in,  AB Doğa Restorasyon Yasası'na desteği, iktidardaki muhafakazar Halk Partisi'ni kızdırdı. Parti Genel Sekreteri Christian Stocker, Gewessler'in anayasaya aykırı hareket ettiğine dair şüphe olduğunu söyledi. Başbakan Karl Nehammer de Avrupa Mahkemesi'ne şikayette bulunacağını bildirdi.</p><p>Avusturya'nın muhafazakârları, Avrupa Birliği "doğa yasa tasarısına karşı Avrupa Adalet Divanı'nda yasal işlem başlatma sözü verdi.</p><p>Çevre bakanı, şansölye ve hükümete rağmen tasarının kabul edilmesine yardımcı oldu.  AB çevre bakanları bugün, 27 ülkeden oluşan blokta bozulan ekosistemlerin onarılmasını amaçlayan önemli bir tasarıyı onayladı.  Avusturya'nın Yeşiller üyesi İklim Bakanı Leonore Gewessler'in desteği, AB'nin Doğa Restorasyon Yasası'nın geçmesi için gereken çoğunluğu elde etmesine yardımcı oldu ancak ülkesinin iktidardaki muhafazakarları Halk Partisi'ni (OeVP) kızdırdı.  Sağcı Başbakan Karl Nehammer, hükümetin "hukuksuz" bir oylamaya karşı Avrupa mahkemesine şikayette bulunacağını söyledi.  "Hiç kimse hukukun üstünde değildir" diyen başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada, Gewessler hakkında Avusturya'da "görevi kötüye kullanma" iddiasıyla ayrı bir suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi.</p><p><strong>"GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA ANLAMINA GELİR"</strong></p><p>OeVP Genel Sekreteri Christian Stocker, yaptığı açıklamada, "Leonore Gewessler'in hukuka aykırı ve bilerek anayasaya aykırı hareket ettiğine dair bir şüphe var. Bu görevi kötüye kullanma anlamına gelir" dedi.  Gewessler ise tasarıyı destekleme yönündeki "cesur" kararının yasal olduğunu belirterek, "Bugünkü karar doğa için bir zaferdir" diye konuştu.</p><p>Tasarı, AB'nin iklim hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlayan bir dizi yasa olan "Yeşil Anlaşma" kapsamındaki çevresel hedeflerinin merkezi bir parçası, ancak bazı çiftçiler bunun geçim kaynaklarını tehdit ettiğini söylüyor.  Mevzuat, bloğun bozulmuş kara ve deniz ekosistemlerinin en az yüzde 20'sini, özellikle de karbonu yakalama ve depolama ve doğal afetlerin etkisini önleme ve azaltma potansiyeli en yüksek olanları restore etmek için bağlayıcı hedefler getirmesi gerektiğini söylüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa Birliği kritik doğa yasasını kabul etti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-birligi-kritik-doga-yasasini-kabul-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-birligi-kritik-doga-yasasini-kabul-etti</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Birliği, Lüksemburg&#039;da yapılan kritik oylama sonucu dönüm noktası niteliğinde olarak görülen &quot;Doğa Restorasyon Yasası&quot;nı kabul etti. Yasanın hedefi, 10 yılın sonuna kadar Avrupa Birliği&#039;nin kara ve denizlerinin en az yüzde 20&#039;sini restore etmek.Avrupa Birliği, dönüm noktası niteliğinde bir doğa yasasını kabul etti.The Guardian gazetesinin bildirdiğine göre bıçak sırtı bir oylamanın ardından yasanın kabul edilmesi, çiftçilerin şiddetli protestolarından ürken üye ülkeler arasında aylardır süren çıkmazı sona erdirecek.Ancak teklifin kurtarıcısı olarak gösterilen Avusturya&#039;nın son dakikada yaptığı fikir değişikliği, ülkeyi siyasi kaosa sürükledi ve iktidardaki merkez sağ ÖVP, Yeşiller üyesi iklim bakanı hakkında suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.  Avrupa Yeşil Anlaşmasının en tartışmalı ayağı olduğu kanıtlanan ve son engelde neredeyse başarısız olan Doğa Restorasyon Yasası, 10 yılın sonuna kadar Avrupa Birliği&#039;nin kara ve denizlerinin en az yüzde 20&#039;sini restore etme hedefi koyuyor.Milletvekilleri ve hükümetler, aşırı sağcı partilerin sandalye kazandığı ve yeşil partilerin kaybettiği Avrupa seçimlerinden önceki aylarda öneriyi sulandırmıştı. Ancak verilen tavizlere rağmen, destekçiler bugün Lüksemburg&#039;da yapılan oylamada yeterli sayıda üye ülkeyi &quot;zar zor&quot; ikna edebildi.Avrupa Parlamentosu&#039;nun yasa ile ilgili müzakerelerine liderlik eden İspanya&#039;dan merkez sol milletvekili Cesar Luena, &quot;Bugün, doğayı sadece korumak ve muhafaza etmekten aktif bir şekilde restore etmeye geçiş yaptığımız Avrupa için önemli bir gün&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oT-fjNDdB0eKUnGV_OK1wQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avrupa, Birliği, kritik, doğa, yasasını, kabul, etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oT-fjNDdB0eKUnGV_OK1wQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Avrupa Birliği kritik doğa yasasını kabul etti"><p>Avrupa Birliği, Lüksemburg'da yapılan kritik oylama sonucu dönüm noktası niteliğinde olarak görülen "Doğa Restorasyon Yasası"nı kabul etti. Yasanın hedefi, 10 yılın sonuna kadar Avrupa Birliği'nin kara ve denizlerinin en az yüzde 20'sini restore etmek.</p><p>Avrupa Birliği, dönüm noktası niteliğinde bir doğa yasasını kabul etti.</p><p>The Guardian gazetesinin bildirdiğine göre bıçak sırtı bir oylamanın ardından yasanın kabul edilmesi, çiftçilerin şiddetli protestolarından ürken üye ülkeler arasında aylardır süren çıkmazı sona erdirecek.</p><p>Ancak teklifin kurtarıcısı olarak gösterilen Avusturya'nın son dakikada yaptığı fikir değişikliği, ülkeyi siyasi kaosa sürükledi ve iktidardaki merkez sağ ÖVP, Yeşiller üyesi iklim bakanı hakkında suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.  Avrupa Yeşil Anlaşmasının en tartışmalı ayağı olduğu kanıtlanan ve son engelde neredeyse başarısız olan Doğa Restorasyon Yasası, 10 yılın sonuna kadar Avrupa Birliği'nin kara ve denizlerinin en az yüzde 20'sini restore etme hedefi koyuyor.</p><p>Milletvekilleri ve hükümetler, aşırı sağcı partilerin sandalye kazandığı ve yeşil partilerin kaybettiği Avrupa seçimlerinden önceki aylarda öneriyi sulandırmıştı. </p><p>Ancak verilen tavizlere rağmen, destekçiler bugün Lüksemburg'da yapılan oylamada yeterli sayıda üye ülkeyi "zar zor" ikna edebildi.</p><p>Avrupa Parlamentosu'nun yasa ile ilgili müzakerelerine liderlik eden İspanya'dan merkez sol milletvekili Cesar Luena, "Bugün, doğayı sadece korumak ve muhafaza etmekten aktif bir şekilde restore etmeye geçiş yaptığımız Avrupa için önemli bir gün" dedi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sivas&amp;apos;ta tedirgin eden görüntü! Yetkililerden &amp;quot;uzak durun&amp;quot; çağrısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-tedirgin-eden-goeruntu-yetkililerden-uzak-durun-cagrisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-tedirgin-eden-goeruntu-yetkililerden-uzak-durun-cagrisi</guid>
<description><![CDATA[ Sivas’ın Gürün ilçe merkezinden geçen Tohma çayında yaşanan toplu balık ölümleri çevre sakinlerini tedirgin ederken, yetkililer çaydan uzak durun çağrısında bulundu.Sivas’ın Gürün ilçesinde şehir merkezinden geçen Tohma çayında 2 gündün toplu balık ölümleri yaşanıyor. İrili ufaklı binlerce balık su yüzeyine çıktı, çay kenarında toplandı.Balık ölümlerinden çay üzerindeki balık çiftlikleri de etkilendi.Gürün Belediyesi ve Gürün Kaymakamlığından yapılan duyurularda; suya girilmemesi, suyla tarla sulanmaması, hayvanlara verilmemesi, tutulan balıkların yenmemesi istendi. Gürün Belediyesi ekipleri halk sağlığı açısından ölü balıkları topladı.Konuyla ilgili açıklama yapan Gürün Belediye Başkanı Nami Çiftçi, iki gündür toplu balık ölümleri yaşandığına dikkat çekerek, “Biz ölen balıkları hastalıklara neden olmaması için toplattık.Ölümlerin nedeni henüz bilmiyoruz. Ancak ölümlere; düşen su seviyesi, artan su sıcaklığıyla birlikte suda ki oksijen oranının azılmasının neden olabileceğini düşünüyoruz. Biz vatandaşlarımızı çaydan uzak durmaları, çaydan hayvanlara su verilmemesi, toplanan balıkların tüketilmemesi hususunda uyardık. Balıkların ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için numuneler alındı. Tatilin bitmesinin hemen ardından incelemeler yapılarak ölümlerin nedenini anlamış olacağız” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Umjdtr96WEiDY7f5rGMKrQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sivasta, tedirgin, eden, görüntü, Yetkililerden, uzak, durun, çağrısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Umjdtr96WEiDY7f5rGMKrQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Sivas'ta tedirgin eden görüntü! Yetkililerden " uzak durun><p>Sivas’ın Gürün ilçe merkezinden geçen Tohma çayında yaşanan toplu balık ölümleri çevre sakinlerini tedirgin ederken, yetkililer çaydan uzak durun çağrısında bulundu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ENYXCi5svUKk0dnYz3ajig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sivas’ın Gürün ilçesinde şehir merkezinden geçen Tohma çayında 2 gündün toplu balık ölümleri yaşanıyor. İrili ufaklı binlerce balık su yüzeyine çıktı, çay kenarında toplandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dhE3aUde4U-ogDoB_C6JZA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Balık ölümlerinden çay üzerindeki balık çiftlikleri de etkilendi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dQaXLOfj4kuUWCpDALjcHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gürün Belediyesi ve Gürün Kaymakamlığından yapılan duyurularda; suya girilmemesi, suyla tarla sulanmaması, hayvanlara verilmemesi, tutulan balıkların yenmemesi istendi. Gürün Belediyesi ekipleri halk sağlığı açısından ölü balıkları topladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yUmrhh68HEu2AgVIWBywvg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konuyla ilgili açıklama yapan Gürün Belediye Başkanı Nami Çiftçi, iki gündür toplu balık ölümleri yaşandığına dikkat çekerek, “Biz ölen balıkları hastalıklara neden olmaması için toplattık.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UoepYDD2M06Cw_CBojgwQQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ölümlerin nedeni henüz bilmiyoruz. Ancak ölümlere; düşen su seviyesi, artan su sıcaklığıyla birlikte suda ki oksijen oranının azılmasının neden olabileceğini düşünüyoruz. Biz vatandaşlarımızı çaydan uzak durmaları, çaydan hayvanlara su verilmemesi, toplanan balıkların tüketilmemesi hususunda uyardık. Balıkların ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için numuneler alındı. Tatilin bitmesinin hemen ardından incelemeler yapılarak ölümlerin nedenini anlamış olacağız” dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bakan Yumaklı: Bu yıl 51 çeşit bitki tescil edildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-yumakli-bu-yil-51-cesit-bitki-tescil-edildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-yumakli-bu-yil-51-cesit-bitki-tescil-edildi</guid>
<description><![CDATA[ Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, yerli bitki ıslahı ve geliştirme çalışmalarının sürdüğünü belirterek, &quot;Bu yıl 51, toplamda ise 1004 bitki çeşidini tescil ederek geleceğimize değer kattık.&quot; dedi.Bakan Yumaklı, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) enstitülerindeki yerli bitki ıslahı ve geliştirme çalışmaları hakkında bilgi verdi.  Söz konusu çalışmalara TAGEM bünyesindeki laboratuvalarda devam edildiğini bildiren Yumaklı, &quot;Bu yıl 51 toplamda ise 1004 bitki çeşidini tescil ederek geleceğimize değer kattık. Cömert Anadolu topraklarını yerli, milli ve sertifikalı bitkilerimizin tohumlarıyla buluşturmayı sürdüreceğiz.&quot; değerlendirmesinde bulundu.  Yumaklı, paylaşımında kullandığı görselde, ülkede kullanılan tohumların yüzde 97&#039;sinin Türkiye&#039;de üretildiğini ve 117 ülkeye tohum ihraç edildiğini bildirdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/flZGVTnSsU-0nyJrXQQwAA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bakan, Yumaklı:, yıl, çeşit, bitki, tescil, edildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/flZGVTnSsU-0nyJrXQQwAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bakan Yumaklı: Bu yıl 51 çeşit bitki tescil edildi"><p>Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, yerli bitki ıslahı ve geliştirme çalışmalarının sürdüğünü belirterek, "Bu yıl 51, toplamda ise 1004 bitki çeşidini tescil ederek geleceğimize değer kattık." dedi.</p>Bakan Yumaklı, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) enstitülerindeki yerli bitki ıslahı ve geliştirme çalışmaları hakkında bilgi verdi.  Söz konusu çalışmalara TAGEM bünyesindeki laboratuvalarda devam edildiğini bildiren Yumaklı, "Bu yıl 51 toplamda ise 1004 bitki çeşidini tescil ederek geleceğimize değer kattık. Cömert Anadolu topraklarını yerli, milli ve sertifikalı bitkilerimizin tohumlarıyla buluşturmayı sürdüreceğiz." değerlendirmesinde bulundu.  Yumaklı, paylaşımında kullandığı görselde, ülkede kullanılan tohumların yüzde 97'sinin Türkiye'de üretildiğini ve 117 ülkeye tohum ihraç edildiğini bildirdi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara’yı bekleyen ekolojik felaket: “Tekrarı kesin, Marmara’nın başının üstünde kılıç gibi sallanıyor”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmarayi-bekleyen-ekolojik-felaket-tekrari-kesin-marmaranin-basinin-ustunde-kilic-gibi-sallaniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmarayi-bekleyen-ekolojik-felaket-tekrari-kesin-marmaranin-basinin-ustunde-kilic-gibi-sallaniyor</guid>
<description><![CDATA[ Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, “Müsilaj riski, Marmara Denizi’nin başının üstünde kılıç gibi sallanmaya devam edecek. Bu tehlikenin tekrarı kesin.” dedi. Müsilajın, ekolojik bir felaket olduğunu söyleyen Sarı, “Bu kirlilik devam ederse, ekosistemine ömür biçemeyeceğimiz Marmara Denizi, her gün, biraz daha bozulacak. Biraz daha Marmara Denizi&#039;nden yararlanamaz hale geleceğiz. Balıklar azalacak.” ifadelerini kullandı.Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, Marmara Denizi’ndeki kirliliğin her geçen gün artarak, daha da tehlikeli boyuta geldiğini söyledi.2021 yılında yaşanan müsilaj sonrası 22 madden oluşan Marmara Eylem Planı’nın hazırlanıp, imzalandığını hatırlatan Prof. Dr. Sarı, “Marmara Denizi, 2021 yılında müsilaj felaketiyle karşılaştı. İlk kez karşılaşmadı. Daha önce de pek çok kez müsilaj ortaya çıkmıştı. Ama büyük boyutu ile 2021 yılında karşılaştık. Sonrasında tüm tarafları bir araya gelerek müsilajla ilgili 22 ayrı maddeden oluşan eylem planı hazırlanıp, imzalandı.” ifadelerini kullandı.22 maddeden oluşan eylem planının 14 maddesinin Marmara’daki kirlilik yükünün azaltılmasıyla ilgili olduğunu dile getiren Sarı, “Marmara Denizi’nin kirlilik yükünü azaltmadan müsilajdan kurtulma şansımız yok. Çünkü müsilaj bir sonuç. Küresel iklim değişikliğine bağlı deniz suyu sıcaklıklarındaki artış, birinci faktördür. Orijinal yapısına müdahale edemediğimiz bu denizin, yoğun şekilde kirletilmemesi gerekiyordu.” diye konuştu.Marmara Denizi çevresindeki nüfus yoğunluğu ve sanayileşmeye dikkat çeken Sarı, yeni bir müsilaj riski ile karşı karşıya olunduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
&quot;Marmara’nın çevresinde 25 milyon insan yaşıyor. Bunların atıklarının sadece yarısını arıtıyoruz. Geri kalan yarısını ne yazık ki denize boca etmeye devam ediyoruz. Diğer taraftan Türkiye’nin yarısına hizmet sunan bir endüstri içerisinde, onun atıkları da denize gidiyor. Tarımsal atıklar, denizcilik atıkları. Bunlar hep birlikte Marmara Denizi’ne boca edilmeye devam ediyor.
2021 yılında ne kadar kirletiyorsak, Marmara Denizi’ni şu anda da o kadar kirletiyoruz. 22 maddeden oluşan eylem planının 14’ü, denizin kirlilik yükünü azaltmakla ilgiliydi. Ama bunu yapamadık. Yapamadığımız için bu müsilaj riski, Marmara Denizi’nin başının üstünde kılıç gibi sallanmaya devam edecek.
Bu tehlikenin tekrarı kesin. Müsilaj, zamanı meçhul bir ekolojik felaket bizim için. Bilim, veriye göre çalışır. Veriye bakıyoruz. Eğer Marmara Denizi’nin çevresindeki yerel yönetimlere bakarsak, hiçbirisi de zikretmiyor. Sanayi kuruluşlarına sorarsak, kontrolü yapan kamu yöneticilerine, onların da mükemmel şekilde denetim faaliyetlerini yerine getirdiklerini söylediklerine şahit oluyoruz.
Bu kirlilik devam ederse, ekosistemine ömür biçemeyeceğimiz Marmara Denizi, her gün, biraz daha bozulacak. Biraz daha Marmara Denizi’nden yararlanamaz hale geleceğiz. Balıklar azalacak. Denize girme noktasında daha çok risk var. Şu anda yaşadığımız gibi. Bu yüzden denizdeki kirliliği mutlaka ve mutlaka azaltmamız gerekiyor.”Marmara Denizi&#039;ndeki balık türlerinin yok olmaya başladığına da dikkat çeken Prof. Dr. Mustafa Sarı, şöyle devam etti:
“Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle, müsilajdan önceki balık türlerinin, müsilajdan sonra nasıl bir durumda olduğunu tespit etmek için ‘Marmara Projesi’ adı altında bir proje yürüttü. O projenin sonuçlarına göre, Marmara Denizi’nde müsilaj öncesine göre balık bolluğunda yüzde 25 düzeyine ulaşan azalma oldu.
Müsilajdan önce 4 balığımız varsa, sonrasında 3 balığımız kalmış. Balıklarımız azalmış. Türleri de azalmış. Daha çok pelajik balıklar. Soframıza gelen hamsi, istavrit, lüfer, sardalya, kolyoz gibi, palamut gibi balıklar bağlamında yüzde 25 düzeyde bir azalma var. Dipteki müsilaj etkisiyle, oksijenin azalması yüzünden köpek balığı ve vatoz balıkları ise derinlerden kıyılara doğru gelmiş.
Bunların miktarında da bir artış görüyoruz. Halbuki onların sürekli balıkçı ağından çıkmasının nedeni bollukları artmadı. Derinlerde oksijen kalmadığı için daha sığ kısımlara geldi. Bu yüzden de ağlarla daha çok karşılaşmaya başlamış olur.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rEbc_CPJukCR_Ld0dzAsmA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara’yı, bekleyen, ekolojik, felaket:, “Tekrarı, kesin, Marmara’nın, başının, üstünde, kılıç, gibi, sallanıyor”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rEbc_CPJukCR_Ld0dzAsmA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara’yı bekleyen ekolojik felaket: “Tekrarı kesin, Marmara’nın başının üstünde kılıç gibi sallanıyor”"><p>Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, “Müsilaj riski, Marmara Denizi’nin başının üstünde kılıç gibi sallanmaya devam edecek. Bu tehlikenin tekrarı kesin.” dedi. Müsilajın, ekolojik bir felaket olduğunu söyleyen Sarı, “Bu kirlilik devam ederse, ekosistemine ömür biçemeyeceğimiz Marmara Denizi, her gün, biraz daha bozulacak. Biraz daha Marmara Denizi'nden yararlanamaz hale geleceğiz. Balıklar azalacak.” ifadelerini kullandı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8KhAM58sKkyrTPQq9FkDlw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, Marmara Denizi’ndeki kirliliğin her geçen gün artarak, daha da tehlikeli boyuta geldiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1GSbHsA6K02Spz_GLLUDVA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2021 yılında yaşanan müsilaj sonrası 22 madden oluşan Marmara Eylem Planı’nın hazırlanıp, imzalandığını hatırlatan Prof. Dr. Sarı, “Marmara Denizi, 2021 yılında müsilaj felaketiyle karşılaştı. İlk kez karşılaşmadı. Daha önce de pek çok kez müsilaj ortaya çıkmıştı. Ama büyük boyutu ile 2021 yılında karşılaştık. Sonrasında tüm tarafları bir araya gelerek müsilajla ilgili 22 ayrı maddeden oluşan eylem planı hazırlanıp, imzalandı.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/juKBJMqKzkOXoSLnSWgMwQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>22 maddeden oluşan eylem planının 14 maddesinin Marmara’daki kirlilik yükünün azaltılmasıyla ilgili olduğunu dile getiren Sarı, “Marmara Denizi’nin kirlilik yükünü azaltmadan müsilajdan kurtulma şansımız yok. Çünkü müsilaj bir sonuç. Küresel iklim değişikliğine bağlı deniz suyu sıcaklıklarındaki artış, birinci faktördür. Orijinal yapısına müdahale edemediğimiz bu denizin, yoğun şekilde kirletilmemesi gerekiyordu.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7PqQjMc6YkKOAu_I_F9FNA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi çevresindeki nüfus yoğunluğu ve sanayileşmeye dikkat çeken Sarı, yeni bir müsilaj riski ile karşı karşıya olunduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
"Marmara’nın çevresinde 25 milyon insan yaşıyor. Bunların atıklarının sadece yarısını arıtıyoruz. Geri kalan yarısını ne yazık ki denize boca etmeye devam ediyoruz. Diğer taraftan Türkiye’nin yarısına hizmet sunan bir endüstri içerisinde, onun atıkları da denize gidiyor. Tarımsal atıklar, denizcilik atıkları. Bunlar hep birlikte Marmara Denizi’ne boca edilmeye devam ediyor.
2021 yılında ne kadar kirletiyorsak, Marmara Denizi’ni şu anda da o kadar kirletiyoruz. 22 maddeden oluşan eylem planının 14’ü, denizin kirlilik yükünü azaltmakla ilgiliydi. Ama bunu yapamadık. Yapamadığımız için bu müsilaj riski, Marmara Denizi’nin başının üstünde kılıç gibi sallanmaya devam edecek.
Bu tehlikenin tekrarı kesin. Müsilaj, zamanı meçhul bir ekolojik felaket bizim için. Bilim, veriye göre çalışır. Veriye bakıyoruz. Eğer Marmara Denizi’nin çevresindeki yerel yönetimlere bakarsak, hiçbirisi de zikretmiyor. Sanayi kuruluşlarına sorarsak, kontrolü yapan kamu yöneticilerine, onların da mükemmel şekilde denetim faaliyetlerini yerine getirdiklerini söylediklerine şahit oluyoruz.
Bu kirlilik devam ederse, ekosistemine ömür biçemeyeceğimiz Marmara Denizi, her gün, biraz daha bozulacak. Biraz daha Marmara Denizi’nden yararlanamaz hale geleceğiz. Balıklar azalacak. Denize girme noktasında daha çok risk var. Şu anda yaşadığımız gibi. Bu yüzden denizdeki kirliliği mutlaka ve mutlaka azaltmamız gerekiyor.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Upr6clc_rUuElTA5APWwyw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi'ndeki balık türlerinin yok olmaya başladığına da dikkat çeken Prof. Dr. Mustafa Sarı, şöyle devam etti:
“Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle, müsilajdan önceki balık türlerinin, müsilajdan sonra nasıl bir durumda olduğunu tespit etmek için ‘Marmara Projesi’ adı altında bir proje yürüttü. O projenin sonuçlarına göre, Marmara Denizi’nde müsilaj öncesine göre balık bolluğunda yüzde 25 düzeyine ulaşan azalma oldu.
Müsilajdan önce 4 balığımız varsa, sonrasında 3 balığımız kalmış. Balıklarımız azalmış. Türleri de azalmış. Daha çok pelajik balıklar. Soframıza gelen hamsi, istavrit, lüfer, sardalya, kolyoz gibi, palamut gibi balıklar bağlamında yüzde 25 düzeyde bir azalma var. Dipteki müsilaj etkisiyle, oksijenin azalması yüzünden köpek balığı ve vatoz balıkları ise derinlerden kıyılara doğru gelmiş.
Bunların miktarında da bir artış görüyoruz. Halbuki onların sürekli balıkçı ağından çıkmasının nedeni bollukları artmadı. Derinlerde oksijen kalmadığı için daha sığ kısımlara geldi. Bu yüzden de ağlarla daha çok karşılaşmaya başlamış olur.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiltere&amp;apos;de tek kullanımlık plastik çatal, bıçak ve tabaklar yasaklandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingilterede-tek-kullanimlik-plastik-catal-bicak-ve-tabaklar-yasaklandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingilterede-tek-kullanimlik-plastik-catal-bicak-ve-tabaklar-yasaklandi</guid>
<description><![CDATA[ İngiltere&#039;de plastik çatal, bıçak, tabak ve tepsi gibi tek kullanımlık ürünlerle ilgili yasak yürürlüğe girdi.İngiliz hükümeti, bazı tek kullanımlık plastiklere ilişkin yasağın yürürlüğe girmesiyle doğayı plastik atık kirliliğinden korumayı amaçlıyor.   Ancak belediyeler, bazı firmaların değişime hazır olmadığı konusunda uyarılarda bulunuyor.  Yasaklanan tek kullanımlık plastikleri tedarik etmeyi sürdüren işletmeler, para cezasına çarptırılabilecek ve yerel makamlar tarafından denetime tabi tutulabilecek ancak söz konusu uygulama, süpermarketler veya paket servisler tarafından kullanılan plastik ürünleri kapsamayacak.  Benzer yasaklar, İskoçya&#039;da uygulanırken İngiltere&#039;de tek kullanımlık plastik pipetler, karıştırıcılar ve plastik saplı pamuklu çubuklar 2020&#039;de yasaklanmıştı.  İskoçya, Haziran 2022&#039;de işletmeler için tek kullanımlık plastik ürünleri yasaklamıştı.  Galler&#039;de de Aralık 2022&#039;de benzer bir yasa onaylanmış ancak uygulamanın bazı bölümlerinin 2026&#039;ya kadar yürürlüğe giremeyebileceği belirtilmişti.  SADECE YÜZDE 10&#039;U DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR İngiltere&#039;de veriler, her yıl yaklaşık 1,1 milyar tek kullanımlık plastik tabak ve 4,25 milyar çatal bıçak takımı kullanıldığını, bunların sadece yüzde 10&#039;unun kullanıldıktan sonra geri dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor.  Avrupa Birliği (AB), plastik atık miktarını azaltmak için son yıllarda yeni düzenlemeler getirmiş, 2021&#039;de de tek kullanımlık tabak, çatal, bardak ve pipet gibi plastikleri yasaklamıştı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/e6C4K36Tp0enc00Z_PXtsg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngilterede, tek, kullanımlık, plastik, çatal, bıçak, tabaklar, yasaklandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/e6C4K36Tp0enc00Z_PXtsg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İngiltere'de tek kullanımlık plastik çatal, bıçak ve tabaklar yasaklandı"><p>İngiltere'de plastik çatal, bıçak, tabak ve tepsi gibi tek kullanımlık ürünlerle ilgili yasak yürürlüğe girdi.</p><p>İngiliz hükümeti, bazı tek kullanımlık plastiklere ilişkin yasağın yürürlüğe girmesiyle doğayı plastik atık kirliliğinden korumayı amaçlıyor.   Ancak belediyeler, bazı firmaların değişime hazır olmadığı konusunda uyarılarda bulunuyor.  Yasaklanan tek kullanımlık plastikleri tedarik etmeyi sürdüren işletmeler, para cezasına çarptırılabilecek ve yerel makamlar tarafından denetime tabi tutulabilecek ancak söz konusu uygulama, süpermarketler veya paket servisler tarafından kullanılan plastik ürünleri kapsamayacak.  Benzer yasaklar, İskoçya'da uygulanırken İngiltere'de tek kullanımlık plastik pipetler, karıştırıcılar ve plastik saplı pamuklu çubuklar 2020'de yasaklanmıştı.  İskoçya, Haziran 2022'de işletmeler için tek kullanımlık plastik ürünleri yasaklamıştı.  Galler'de de Aralık 2022'de benzer bir yasa onaylanmış ancak uygulamanın bazı bölümlerinin 2026'ya kadar yürürlüğe giremeyebileceği belirtilmişti.  <strong>SADECE YÜZDE 10'U DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR</strong> </p><p>İngiltere'de veriler, her yıl yaklaşık 1,1 milyar tek kullanımlık plastik tabak ve 4,25 milyar çatal bıçak takımı kullanıldığını, bunların sadece yüzde 10'unun kullanıldıktan sonra geri dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor.  Avrupa Birliği (AB), plastik atık miktarını azaltmak için son yıllarda yeni düzenlemeler getirmiş, 2021'de de tek kullanımlık tabak, çatal, bardak ve pipet gibi plastikleri yasaklamıştı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Küresel ısınma ile gelen yeni tehlike: Sivrisinekler daha ölümcül hale geliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-isinma-ile-gelen-yeni-tehlike-sivrisinekler-daha-oelumcul-hale-geliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kuresel-isinma-ile-gelen-yeni-tehlike-sivrisinekler-daha-oelumcul-hale-geliyor</guid>
<description><![CDATA[ Bilim insanları, küresel ısınmanın sivrisinekleri daha ölümcül bir hale getirdiğini açıkladı. Buna göre, küresel ısınmayla birlikte gelen daha sıcak ve yağışlı hava, bu canlıların ideal ortamlarını oluşturduğundan, sivrisinekler daha dayanıklı hale geliyor. Bu sayede sivrisinekler daha fazla büyüyor, daha uzun yaşıyor ve ölümcül hastalıkları kapma ve yayma yetenekleri de artıyor.Sivrisineklerin farklı türleri dang humması, Zika virüsü, sarı humma, chikungunya virüsü, sıtma ve Batı Nil virüsü gibi oldukça ciddi ve ölümcül bulaşıcı hastalıkları taşıyabiliyor ve bir kişiden alıp diğerine bulaştırabiliyor.Sivrisinek kaynaklı hastalık uzmanları, küresel sıcaklıklar artmaya devam ettikçe, yeni bölgelerde daha sıcak ve nemli havanın görüleceğini açıkladı.Araştırmacılar, sıcaklıklar arttıkça ve sivrisinekler daha önce gelişemedikleri yerlere göç ettikçe, daha geniş erişim alanları ve daha uzun yaşam sürelerinin, i onlara dünyanın yeni bölgelerinde hastalık yaymak için bolca fırsat vereceği konusunda uyardı.Bununla birlikte küresel ısınma, en acil ve politik olarak en çok tartışılan konulardan biridir ve daha önce ılıman olan bölgelerde daha yüksek sıcaklıklara, daha aşırı hava koşullarına ve artan sellere neden olacaktır, bunların hepsi de daha uzun süre ortalıkta kalan daha büyük sivrisinek popülasyonunu teşvik eden faktörlerdir.Küresel ortalama sıcaklıklar 1800&#039;lerin sonlarından bu yana yaklaşık 1,5 derece erece artmış olup, artışların çoğu son 50 yılda meydana geldi. Birleşmiş Milletler&#039;e (BM) göre ise atmosferdeki su buharı miktarı bunun sonucunda her on yılda yaklaşık yüzde bir ila iki oranında arttı.ABD’de yer alan Johns Hopkins Sıtma Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Photini Sinnis, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Sivrisinekler ve sivrisineklerin uzun ömürlülüğü için en önemli şey nemdir. Sera gazları atmosferdeki ısıyı hapsettikçe, Dünya&#039;daki sıcaklıklar yükselir ve bu da göller ve nehirler de dahil olmak üzere karadaki su kaynaklarından buharlaşmanın artmasına neden olur. Ve sıcak hava daha fazla su buharı tutar.” diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FWfyWC7RQk2cPbodKFUnqA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Küresel, ısınma, ile, gelen, yeni, tehlike:, Sivrisinekler, daha, ölümcül, hale, geliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FWfyWC7RQk2cPbodKFUnqA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Küresel ısınma ile gelen yeni tehlike: Sivrisinekler daha ölümcül hale geliyor"><p>Bilim insanları, küresel ısınmanın sivrisinekleri daha ölümcül bir hale getirdiğini açıkladı. Buna göre, küresel ısınmayla birlikte gelen daha sıcak ve yağışlı hava, bu canlıların ideal ortamlarını oluşturduğundan, sivrisinekler daha dayanıklı hale geliyor. Bu sayede sivrisinekler daha fazla büyüyor, daha uzun yaşıyor ve ölümcül hastalıkları kapma ve yayma yetenekleri de artıyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b0BlWcvlZ0uU4OHr_wIKbA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sivrisineklerin farklı türleri dang humması, Zika virüsü, sarı humma, chikungunya virüsü, sıtma ve Batı Nil virüsü gibi oldukça ciddi ve ölümcül bulaşıcı hastalıkları taşıyabiliyor ve bir kişiden alıp diğerine bulaştırabiliyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ECsCVK-NZ0KHCEH-KFVs4g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sivrisinek kaynaklı hastalık uzmanları, küresel sıcaklıklar artmaya devam ettikçe, yeni bölgelerde daha sıcak ve nemli havanın görüleceğini açıkladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NczBKGXPoUuZLV2lsZBK3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Araştırmacılar, sıcaklıklar arttıkça ve sivrisinekler daha önce gelişemedikleri yerlere göç ettikçe, daha geniş erişim alanları ve daha uzun yaşam sürelerinin, i onlara dünyanın yeni bölgelerinde hastalık yaymak için bolca fırsat vereceği konusunda uyardı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cZ1tbdjEWEOMzkr4wld7GA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bununla birlikte küresel ısınma, en acil ve politik olarak en çok tartışılan konulardan biridir ve daha önce ılıman olan bölgelerde daha yüksek sıcaklıklara, daha aşırı hava koşullarına ve artan sellere neden olacaktır, bunların hepsi de daha uzun süre ortalıkta kalan daha büyük sivrisinek popülasyonunu teşvik eden faktörlerdir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8aeG1iIxi0W3DoLr8Rmmxw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Küresel ortalama sıcaklıklar 1800'lerin sonlarından bu yana yaklaşık 1,5 derece erece artmış olup, artışların çoğu son 50 yılda meydana geldi. Birleşmiş Milletler'e (BM) göre ise atmosferdeki su buharı miktarı bunun sonucunda her on yılda yaklaşık yüzde bir ila iki oranında arttı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G7weWj39GE67-A5INfD-vg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>ABD’de yer alan Johns Hopkins Sıtma Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Dr. Photini Sinnis, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Sivrisinekler ve sivrisineklerin uzun ömürlülüğü için en önemli şey nemdir. Sera gazları atmosferdeki ısıyı hapsettikçe, Dünya'daki sıcaklıklar yükselir ve bu da göller ve nehirler de dahil olmak üzere karadaki su kaynaklarından buharlaşmanın artmasına neden olur. Ve sıcak hava daha fazla su buharı tutar.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kHmjtA9u70-S46zzcuh54g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Xin4u60I5k6J0nrUK_7I6A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kkTjq-52U0GiinRbnvTHvw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ozon tabakasındaki delik en büyük genişliklerinden birine ulaştı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ozon-tabakasindaki-delik-en-buyuk-genisliklerinden-birine-ulasti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ozon-tabakasindaki-delik-en-buyuk-genisliklerinden-birine-ulasti</guid>
<description><![CDATA[ Antarktika kıtası üzerindeki ozon tabakasında oluşan delik, bu yıl en büyük genişliklerinden birine ulaştı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ocakta yayımlanan bir raporda, incelen ozon tabakasının yeniden iyileşmeye başladığı kaydedilmişti.Antarktika üzerindeki ozon tabakasındaki delik en büyük genişliklerinden birine ulaştı.  Avrupa Uzay Ajansı&#039;ndan yapılan açıklamaya göre, Avrupa Birliği Dünya atmosferi gözlem programı Copernicus Sentinel-5P uydusundan 16 Eylül&#039;de alınan görüntüler, Antarktika&#039;daki ozon deliğinin genişliğinin 26 milyon kilometrekareye çıktığını gösterdi.Genişliği ağustostan ekime değişen, eylül ortası ile ekim ortası arasında azami büyüklüğe ulaşan ozon deliği, bu yıl ağustos ayının ortalarından itibaren hızlıca büyüyerek, daha eylül ayı ortasında kaydedilen en büyük ozon deliklerinden biri oldu.BU KADAR HIZLI BÜYÜMESİNİN NEDENİ NE? Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ocakta yayımlanan bir raporda, incelen ozon tabakasının yeniden iyileşmeye başladığı kaydedilmişti.  Ozon tabakasındaki deliğin bu kadar hızlı büyümesinin, deniz altı yanardağı Tonga&#039;nın Ocak 2022&#039;de faaliyete geçmesiyle ilişkili olabileceği yorumları yapılıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nFaesFiUika6NvKAI6S-5Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ozon, tabakasındaki, delik, büyük, genişliklerinden, birine, ulaştı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nFaesFiUika6NvKAI6S-5Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ozon tabakasındaki delik en büyük genişliklerinden birine ulaştı"><p>Antarktika kıtası üzerindeki ozon tabakasında oluşan delik, bu yıl en büyük genişliklerinden birine ulaştı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ocakta yayımlanan bir raporda, incelen ozon tabakasının yeniden iyileşmeye başladığı kaydedilmişti.</p>Antarktika üzerindeki ozon tabakasındaki delik en büyük genişliklerinden birine ulaştı.  Avrupa Uzay Ajansı'ndan yapılan açıklamaya göre, Avrupa Birliği Dünya atmosferi gözlem programı Copernicus Sentinel-5P uydusundan 16 Eylül'de alınan görüntüler, Antarktika'daki ozon deliğinin genişliğinin 26 milyon kilometrekareye çıktığını gösterdi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/cmHCAoegnEeDGUKG4fKIcQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="Yıllara göre ozon tabakasındaki değişim.">Genişliği ağustostan ekime değişen, eylül ortası ile ekim ortası arasında azami büyüklüğe ulaşan ozon deliği, bu yıl ağustos ayının ortalarından itibaren hızlıca büyüyerek, daha eylül ayı ortasında kaydedilen en büyük ozon deliklerinden biri oldu.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eO1zdFcHD0KIA1ONzCyuGw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="Ozon tabakasının son hali."><p><strong>BU KADAR HIZLI BÜYÜMESİNİN NEDENİ NE?</strong> </p><p>Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ocakta yayımlanan bir raporda, incelen ozon tabakasının yeniden iyileşmeye başladığı kaydedilmişti.  Ozon tabakasındaki deliğin bu kadar hızlı büyümesinin, deniz altı yanardağı Tonga'nın Ocak 2022'de faaliyete geçmesiyle ilişkili olabileceği yorumları yapılıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunanistan&amp;apos;da alarm: Tahtakurusu ülkeyi istila ediyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanda-alarm-tahtakurusu-ulkeyi-istila-ediyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanda-alarm-tahtakurusu-ulkeyi-istila-ediyor</guid>
<description><![CDATA[ Yunanistan&#039;da özellikle yaz aylarında artış gösteren tahtakurusu tehdidi giderek artıyor.  Yetkililer, tahtakuruları nedeniyle alarm durumuna geçtiklerini belirterek, böceklerin otel, kamp ve apartman dairelerinde görüldüklerini açıkladı.Yunanistan Tahtakurusu İlaçlama Şirketleri Birliği (SEAME) Başkanı Yorgos Lambru, Yunan Radyo ve Televizyon Kurumu ERT&#039;ye yaptığı açıklamada, ülke genelinde özellikle turistik bölgelerde sıkça görülen tahtakuruları nedeniyle &quot;alarm durumuna&quot; geçildiğini belirtti.Tahtakurularının bagaj ve toplu taşıma araçlarıyla kolaylıkla yayılabileceğine dikkati çeken Lambru, böceklerin otel, kamp ve apartman dairelerinde görüldüklerini bildirdi.Lambru, özellikle yaz aylarında artış gösteren tahtakurusu tehdidinin giderek arttığına işaret ederek, halk sağlığının olumsuz etkilenmemesi için ilaç kullanımında dikkatli olunması gerektiği uyarısında bulundu.2024 Paris Olimpiyatları&#039;na ev sahipliği yapacak Fransa&#039;da da hemen her yerde karşılaşılan &quot;tahtakurusu istilası&quot;na ilişkin endişeler artmış, böcek okullarda da görülmüştü.Tahta kurusu, insanların yaşadığı çevrede bulunan ve evlerde sıkça rastlanan bir böcek türüdür. İşte tahta kurusu hakkında bilmeniz gereken bazı temel bilgiler:Adı: Tahta kurusu (Latince: Cimex lectularius), insanların ve diğer memelilerin kanını emen paraziter bir böcek türüdür.
Fiziksel Özellikler: Yetişkin tahta kurusu yaklaşık olarak elma tohumu büyüklüğündedir. Rengi genellikle kahverengi veya koyu kahverengi olabilir. Yataklarda, koltuklarda, perdelerde ve diğer mobilyalarda saklanma eğilimindedirler.Beslenme: Tahtakurusu, kan emerek beslenen bir böcektir. İnsanlar ve diğer memelilerin kanını emerler. İnsanlarda gece boyunca uyurken, yataklarda, koltuklarda ve diğer yerlerde gizlenirler ve konakçılarının kanını emerler.
İnsan Sağlığına Zararları: Tahtakurusu ısırıkları genellikle kaşıntılı ve rahatsız edici olabilir. Bazı insanlar bu ısırıklara alerjik reaksiyonlar gösterebilir ve bu da ciltte şişmeye veya enfeksiyona yol açabilir. Ancak tahtakurusu ısırıkları genellikle sağlık için ciddi bir tehdit oluşturmaz.Tahtakurusu infestasyonları: Tahtakurusu, evlerde veya otellerde istenmeyen bir şekilde bulunabilir ve bu, tahtakurusu infestasyonu olarak adlandırılır. Bu infestasyonlar, yatak odalarında, yorganlarda, yastıklarda ve mobilyalarda bulunan tahtakuruları tarafından tetiklenebilir. İnfestasyonların kontrol edilmesi zordur ve profesyonel böcek ilaçlama hizmetlerine ihtiyaç duyabilir.Tahtakurularından korunmanın en iyi yolu, seyahat ederken otel odalarında ve konaklama yerlerinde dikkatli olmak, kullanılmış mobilyaları dikkatlice kontrol etmek ve tahtakurularını evinize taşımanın önüne geçmektir.NTV içerikleri RSS hizmeti, (Ntv.com.tr, Ntvspor.net, NTV televizyonu) markayla bağlantılı haber siteleri, yazılımlar da dahil olmak üzere sitenin bütün içeriğine ilişkin her türlü telif hakkı, markalar, tasarım hakları, patentler ve (tescil ettirilmiş olsun, olmasın) diğer fikri mülkiyet hakları NTV ya da (başka kullanıcılar da dahil olmak üzere) kendisine ruhsat verenlere (anlaşmalı olduğu haber ajansları, anlaşmalı fotoğraf ajansları, anlaşmalı yapım şirketleri, yazarları, telifli yazarları, işbirliği yaptığı şirketlere) veya kendisine aittir.. NTV’nin RSS ve her türlü içeriklerinin, ticari amaçlı olmayan kişisel kullanımın dışında herhangi bir amaçla kopyalanması, çoğaltılması, yeniden yayımlanması, parçalara ayrılması, tersine mühendisliğe tabi tutmanız, indirilmesi, içeriklerin üzerinde değiştirmeler yapılması, abonelik veya başka türlü şekilde okuyuculara satılması, kaynağın gizlenmesi, başka kaynak eklenmesi, NTV sitelerindeki orijinal hali dışında farklı içeriklere dönüştürülmesi, bir haber sitesinde olduğu gibi kullanılması, radyo ve televizyon gibi yöntemlerle yayımlanması yasaktır. NTV, RSS içeriklerinin, ticari amaçlı olmayan kişisel kullanımın dışında herhangi bir amaçla uyarlamayı, değiştirmeyi ya da bu içerikten yola çıkarak başka bir yapıt üretmeyi kabul etmemektedir. NTV içerikleri üzerine reklam ve mecra tanıtımlar eklemek, başka mecralarla birlikte ortaklık görüntüsü vermek, suçtur. Aykırı hareket eden mecra ve kuruluşlar, bu ilkelerin ve kısıtlamaların tümüne aykırı hareket etmektedir. NTV’nin ticari olmayan kişisel kullanıma açık, yani okuyucularına içerik iletmek için geliştirdiği, kendisine ait internet sitesi, mobil uygulamalar, cep telefonu ve tablet için geliştirdiği özel yazılımlar, uygulamalar ile okuyucusuna haber iletmek için kullandığı RSS haber akışını, ticari gelir için kullanmak FSEK ve ticari yasalara göre suçtur. RSS Haber Akışı NTV’nin tüm içeriğine, güncellenen son haliyle bireysel kullanıcıların ulaşmasını sağlayan iletişim teknolojisidir. NTV, haber kategorilerinde RSS bağlantılarını okuyucuları için açık olarak belirtmekte, okuyucular da bir RSS okuyucu ile istedikleri haberleri takip edebilmektedir. Söz konusu uyarılara aykırı hareket edenler, özel yazılım geliştirenler, bilinçli olarak suç işliyor kabul edilecektir. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FfQj6zjRPkWy2BObRwcFVg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yunanistanda, alarm:, Tahtakurusu, ülkeyi, istila, ediyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FfQj6zjRPkWy2BObRwcFVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yunanistan'da alarm: Tahtakurusu ülkeyi istila ediyor"><p>Yunanistan'da özellikle yaz aylarında artış gösteren tahtakurusu tehdidi giderek artıyor.  Yetkililer, tahtakuruları nedeniyle alarm durumuna geçtiklerini belirterek, böceklerin otel, kamp ve apartman dairelerinde görüldüklerini açıkladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HDDvlp2tJUy90caYq3UtAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yunanistan Tahtakurusu İlaçlama Şirketleri Birliği (SEAME) Başkanı Yorgos Lambru, Yunan Radyo ve Televizyon Kurumu ERT'ye yaptığı açıklamada, ülke genelinde özellikle turistik bölgelerde sıkça görülen tahtakuruları nedeniyle "alarm durumuna" geçildiğini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uiF4A6D5JUaUF2AA33Qqvw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tahtakurularının bagaj ve toplu taşıma araçlarıyla kolaylıkla yayılabileceğine dikkati çeken Lambru, böceklerin otel, kamp ve apartman dairelerinde görüldüklerini bildirdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/WHyPGETxqkmCyUIwR4FOEA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Lambru, özellikle yaz aylarında artış gösteren tahtakurusu tehdidinin giderek arttığına işaret ederek, halk sağlığının olumsuz etkilenmemesi için ilaç kullanımında dikkatli olunması gerektiği uyarısında bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zXr9620Ml0S3AFwkHdRa6Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>2024 Paris Olimpiyatları'na ev sahipliği yapacak Fransa'da da hemen her yerde karşılaşılan "tahtakurusu istilası"na ilişkin endişeler artmış, böcek okullarda da görülmüştü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/S6lVIt5eikO2ZkjQrHP8Dg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1mOWQPBsFU6da_ir2AkwVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tahta kurusu, insanların yaşadığı çevrede bulunan ve evlerde sıkça rastlanan bir böcek türüdür. İşte tahta kurusu hakkında bilmeniz gereken bazı temel bilgiler:</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7PpbK3YMU0KNrL0VdoSjyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adı: Tahta kurusu (Latince: Cimex lectularius), insanların ve diğer memelilerin kanını emen paraziter bir böcek türüdür.
Fiziksel Özellikler: Yetişkin tahta kurusu yaklaşık olarak elma tohumu büyüklüğündedir. Rengi genellikle kahverengi veya koyu kahverengi olabilir. Yataklarda, koltuklarda, perdelerde ve diğer mobilyalarda saklanma eğilimindedirler.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ZTXGb3hLBUa6wQjyW9tjew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Beslenme: Tahtakurusu, kan emerek beslenen bir böcektir. İnsanlar ve diğer memelilerin kanını emerler. İnsanlarda gece boyunca uyurken, yataklarda, koltuklarda ve diğer yerlerde gizlenirler ve konakçılarının kanını emerler.
İnsan Sağlığına Zararları: Tahtakurusu ısırıkları genellikle kaşıntılı ve rahatsız edici olabilir. Bazı insanlar bu ısırıklara alerjik reaksiyonlar gösterebilir ve bu da ciltte şişmeye veya enfeksiyona yol açabilir. Ancak tahtakurusu ısırıkları genellikle sağlık için ciddi bir tehdit oluşturmaz.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q0dHvNs0BEuxrCQt97SlNA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tahtakurusu infestasyonları: Tahtakurusu, evlerde veya otellerde istenmeyen bir şekilde bulunabilir ve bu, tahtakurusu infestasyonu olarak adlandırılır. Bu infestasyonlar, yatak odalarında, yorganlarda, yastıklarda ve mobilyalarda bulunan tahtakuruları tarafından tetiklenebilir. İnfestasyonların kontrol edilmesi zordur ve profesyonel böcek ilaçlama hizmetlerine ihtiyaç duyabilir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HKnU0r-hF06ZDR_myUeAIA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Tahtakurularından korunmanın en iyi yolu, seyahat ederken otel odalarında ve konaklama yerlerinde dikkatli olmak, kullanılmış mobilyaları dikkatlice kontrol etmek ve tahtakurularını evinize taşımanın önüne geçmektir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ER2s6Mw_DEWE4ZNVz0eWjg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>NTV içerikleri RSS hizmeti, (Ntv.com.tr, Ntvspor.net, NTV televizyonu) markayla bağlantılı haber siteleri, yazılımlar da dahil olmak üzere sitenin bütün içeriğine ilişkin her türlü telif hakkı, markalar, tasarım hakları, patentler ve (tescil ettirilmiş olsun, olmasın) diğer fikri mülkiyet hakları NTV ya da (başka kullanıcılar da dahil olmak üzere) kendisine ruhsat verenlere (anlaşmalı olduğu haber ajansları, anlaşmalı fotoğraf ajansları, anlaşmalı yapım şirketleri, yazarları, telifli yazarları, işbirliği yaptığı şirketlere) veya kendisine aittir.. NTV’nin RSS ve her türlü içeriklerinin, ticari amaçlı olmayan kişisel kullanımın dışında herhangi bir amaçla kopyalanması, çoğaltılması, yeniden yayımlanması, parçalara ayrılması, tersine mühendisliğe tabi tutmanız, indirilmesi, içeriklerin üzerinde değiştirmeler yapılması, abonelik veya başka türlü şekilde okuyuculara satılması, kaynağın gizlenmesi, başka kaynak eklenmesi, NTV sitelerindeki orijinal hali dışında farklı içeriklere dönüştürülmesi, bir haber sitesinde olduğu gibi kullanılması, radyo ve televizyon gibi yöntemlerle yayımlanması yasaktır. NTV, RSS içeriklerinin, ticari amaçlı olmayan kişisel kullanımın dışında herhangi bir amaçla uyarlamayı, değiştirmeyi ya da bu içerikten yola çıkarak başka bir yapıt üretmeyi kabul etmemektedir. NTV içerikleri üzerine reklam ve mecra tanıtımlar eklemek, başka mecralarla birlikte ortaklık görüntüsü vermek, suçtur. Aykırı hareket eden mecra ve kuruluşlar, bu ilkelerin ve kısıtlamaların tümüne aykırı hareket etmektedir. NTV’nin ticari olmayan kişisel kullanıma açık, yani okuyucularına içerik iletmek için geliştirdiği, kendisine ait internet sitesi, mobil uygulamalar, cep telefonu ve tablet için geliştirdiği özel yazılımlar, uygulamalar ile okuyucusuna haber iletmek için kullandığı RSS haber akışını, ticari gelir için kullanmak FSEK ve ticari yasalara göre suçtur. RSS Haber Akışı NTV’nin tüm içeriğine, güncellenen son haliyle bireysel kullanıcıların ulaşmasını sağlayan iletişim teknolojisidir. NTV, haber kategorilerinde RSS bağlantılarını okuyucuları için açık olarak belirtmekte, okuyucular da bir RSS okuyucu ile istedikleri haberleri takip edebilmektedir. Söz konusu uyarılara aykırı hareket edenler, özel yazılım geliştirenler, bilinçli olarak suç işliyor kabul edilecektir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TFcfjn5Dr0GiyrcTWK_BQw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/95WgTO7_dEyrTYBDvcUEgQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DyenWlGTMEeSnPGO8E0XyQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Van Gölü&amp;apos;nde sular çekildi: Tarihi iskele ve yapı kalıntıları ortaya çıktı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/van-goelunde-sular-cekildi-tarihi-iskele-ve-yapi-kalintilari-ortaya-cikti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/van-goelunde-sular-cekildi-tarihi-iskele-ve-yapi-kalintilari-ortaya-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Son yıllarda kuraklığın etkisiyle Van Gölü kıyılarında yaşanan çekilme sonucu Van&#039;ın Erciş ilçesinde, iskele ve bazı yapı kalıntıları ortaya çıktı.Sıcaklıkların artmasına bağlı buharlaşma ve yağışların azalmasıyla seviyesi düşen Van Gölü&#039;nün kıyı kesimlerinde, asırlar önce su altında kalan yapılar ortaya çıkmaya devam ediyor.Daha önce kale, iskele ve liman kalıntıları ile mezarların ve &quot;su altı peribacaları&quot; olarak adlandırılan mikrobiyalitlerin (dikitler) ortaya çıktığı Erciş ilçesinde, şimdi de Sahilkent Mahallesi&#039;nde Urartular dönemine ait olduğu değerlendirilen bazı yapıların temel ve iskele kalıntıları görünür hale geldi.Van İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Abdurrahman Şahin, Van Müze Müdürü Erol Acar ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu, bölgede inceleme yaptı, ortaya çıkan yapıları kayıt altına aldı.Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu, Urartular döneminde özellikle Van Gölü Havzası&#039;na birçok kalenin inşa edildiğini söyledi.Erciş&#039;teki Zernaki Tepe&#039;de Urartular dönemine ait kalıntıların olduğunu belirten Çavuşoğlu, şu bilgileri verdi:
&quot;Erciş&#039;te daha önce suyun çekilmesi ile Madavank mevkisinde liman ve yerleşim yeri kalıntılarıyla karşılaşmıştık. Aynı durum Sahilkent Mahallesi&#039;nde karşımıza çıktı. Van Gölü&#039;nün çekilmesiyle Urartular dönemine ait olduğunu değerlendirdiğimiz mimari mekanların temel seviyesindeki kalıntılar ve bir iskele yapısı ortaya çıkmış oldu. Bunun yaklaşık 1 kilometre kuzeyinde Urartu kralı 2. Sarduri tarafından yazılmış Karataş yazıtları var.&quot;Yazıtlarda Erciş&#039;te kurulan bahçelerde sebze ve meyvelerin üretildiğinden bahsedildiğini anlatan Çavuşoğlu, &quot;Tahıl ambarı olarak söyleyebileceğimiz Erciş Ovası&#039;ndan elde edilen buğday, arpa başta olmak üzere birçok tahılın Deliçay Kalesi&#039;nden, Madavank mevkisinden diğer Urartu kalelerine deniz yolu ile taşındığını söylemek mümkün. Buradaki arkeoloji kalıntıları bize, Urartular döneminde Van Gölü sularının çok daha geride olduğunu gösterdi. Bunu ortaya çıkan yapılardan anlamış olduk. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Van Müzesi yetkilileriyle alanda inceleme yaptık. Buranın tescillenmesi için gerekli belgeleme çalışmaları yapılarak kayıt altına alındı.&quot; diye konuştu.Çavuşoğlu, ortaya çıkan yapı kalıntılarının ev ve tahıl deposu olarak kullanıldığını değerlendirdiklerini ifade etti.Bölgedeki kalıntıları inceleyen YYÜ Su Ürünleri Fakültesi Doktor Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş ise Van Gölü&#039;nün dünyanın en özel ekosistemlerinden biri olduğunu belirtti.Gölün çekilmesiyle geçmiş uygarlıkların kalıntılarının ortaya çıktığını ifade eden Akkuş, &quot;Erciş&#039;te ortaya çıkan geçmiş yerleşimlere ait izler, aslında Van Gölü&#039;nün barındırdığı sırlardan biri. Van Gölü, tarihinde birçok kez yükselip alçalmış. Bugün sular altında kalan yerler geçmişte aslında insanların yaşam alanlarını oluşturuyordu. Göl yükselince insanların geçmişte yaptıkları evler, yapılar su altında kalmış. Kim bilir Van Gölü içinde nice sırları barındırıyor. Ortaya çıkan bu yapılar bu gizemlerden sadece birini oluşturuyor. Bir dönem balıkların yüzdüğü, balıkçıların ağlarını attıkları alanlar bugün insanların hayvanlarını otlattığı, ürün ektiği yerler durumuna geliyor.&quot; değerlendirmesinde bulundu.Yöre sakinlerinden Mehmet Akif Çelebi de Van Gölü&#039;nün çekilmesiyle ilçenin farklı yerlerinde tarihi yapıların gün yüzüne çıktığını söyledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NbIA02FsEkCiUYGBv32sJg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Van, Gölünde, sular, çekildi:, Tarihi, iskele, yapı, kalıntıları, ortaya, çıktı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NbIA02FsEkCiUYGBv32sJg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Van Gölü'nde sular çekildi: Tarihi iskele ve yapı kalıntıları ortaya çıktı"><p>Son yıllarda kuraklığın etkisiyle Van Gölü kıyılarında yaşanan çekilme sonucu Van'ın Erciş ilçesinde, iskele ve bazı yapı kalıntıları ortaya çıktı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/HfFZKI3IGkauPuwLVqGCNw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sıcaklıkların artmasına bağlı buharlaşma ve yağışların azalmasıyla seviyesi düşen Van Gölü'nün kıyı kesimlerinde, asırlar önce su altında kalan yapılar ortaya çıkmaya devam ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4tRwVCAouEKd_O2RGWSW-g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Daha önce kale, iskele ve liman kalıntıları ile mezarların ve "su altı peribacaları" olarak adlandırılan mikrobiyalitlerin (dikitler) ortaya çıktığı Erciş ilçesinde, şimdi de Sahilkent Mahallesi'nde Urartular dönemine ait olduğu değerlendirilen bazı yapıların temel ve iskele kalıntıları görünür hale geldi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/j0XXE72w5kKTXrW929D_IQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Van İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Abdurrahman Şahin, Van Müze Müdürü Erol Acar ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu, bölgede inceleme yaptı, ortaya çıkan yapıları kayıt altına aldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KGV9folVXEanpLaHS0quzA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu, Urartular döneminde özellikle Van Gölü Havzası'na birçok kalenin inşa edildiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/gNBbSaZtZkm4ELRTAclj3w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Erciş'teki Zernaki Tepe'de Urartular dönemine ait kalıntıların olduğunu belirten Çavuşoğlu, şu bilgileri verdi:
"Erciş'te daha önce suyun çekilmesi ile Madavank mevkisinde liman ve yerleşim yeri kalıntılarıyla karşılaşmıştık. Aynı durum Sahilkent Mahallesi'nde karşımıza çıktı. Van Gölü'nün çekilmesiyle Urartular dönemine ait olduğunu değerlendirdiğimiz mimari mekanların temel seviyesindeki kalıntılar ve bir iskele yapısı ortaya çıkmış oldu. Bunun yaklaşık 1 kilometre kuzeyinde Urartu kralı 2. Sarduri tarafından yazılmış Karataş yazıtları var."</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RahPHxmsYEiwcJcte-YzRA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yazıtlarda Erciş'te kurulan bahçelerde sebze ve meyvelerin üretildiğinden bahsedildiğini anlatan Çavuşoğlu, "Tahıl ambarı olarak söyleyebileceğimiz Erciş Ovası'ndan elde edilen buğday, arpa başta olmak üzere birçok tahılın Deliçay Kalesi'nden, Madavank mevkisinden diğer Urartu kalelerine deniz yolu ile taşındığını söylemek mümkün. Buradaki arkeoloji kalıntıları bize, Urartular döneminde Van Gölü sularının çok daha geride olduğunu gösterdi. Bunu ortaya çıkan yapılardan anlamış olduk. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Van Müzesi yetkilileriyle alanda inceleme yaptık. Buranın tescillenmesi için gerekli belgeleme çalışmaları yapılarak kayıt altına alındı." diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x0ffzknD2UO26M3ECzpfAw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çavuşoğlu, ortaya çıkan yapı kalıntılarının ev ve tahıl deposu olarak kullanıldığını değerlendirdiklerini ifade etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rmlm3qHHjUqGRj0iYC7_XQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgedeki kalıntıları inceleyen YYÜ Su Ürünleri Fakültesi Doktor Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş ise Van Gölü'nün dünyanın en özel ekosistemlerinden biri olduğunu belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nPGDOBWr2kqd_GrVh0HHnA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Gölün çekilmesiyle geçmiş uygarlıkların kalıntılarının ortaya çıktığını ifade eden Akkuş, "Erciş'te ortaya çıkan geçmiş yerleşimlere ait izler, aslında Van Gölü'nün barındırdığı sırlardan biri. Van Gölü, tarihinde birçok kez yükselip alçalmış. Bugün sular altında kalan yerler geçmişte aslında insanların yaşam alanlarını oluşturuyordu. Göl yükselince insanların geçmişte yaptıkları evler, yapılar su altında kalmış. Kim bilir Van Gölü içinde nice sırları barındırıyor. Ortaya çıkan bu yapılar bu gizemlerden sadece birini oluşturuyor. Bir dönem balıkların yüzdüğü, balıkçıların ağlarını attıkları alanlar bugün insanların hayvanlarını otlattığı, ürün ektiği yerler durumuna geliyor." değerlendirmesinde bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/NgqBqfqbb0WRwdMqaulLDA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yöre sakinlerinden Mehmet Akif Çelebi de Van Gölü'nün çekilmesiyle ilçenin farklı yerlerinde tarihi yapıların gün yüzüne çıktığını söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5xQY4sHMAUe5sbjAsmwOpg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k9t5st-eckG7LENz8i1Hlg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/N5Xplh-H2kqILdUtLGF8Pg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_gfIX0Cnjki0VtS1OfVshg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Um1zaFmaP06F0xO87ryUuw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jQrbv_oFo0Wz6uUHXQE_Pg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/BL795dGWD0iKR7TBtofT9Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IAQfkNHfPE-jEZKVbKCiuw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/j83-ifvv1Eu-jY5hNRKHYw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1M2K8Nlnw0SLKwKX_6dK8Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RG9ueDvhC0e9DYm4MSYqvA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/y-gccenbgUmQfMFIx-OJ1w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Adana’da havalimanının yanı çöplüğe döndü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/adanada-havalimaninin-yani-coepluge-doendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/adanada-havalimaninin-yani-coepluge-doendu</guid>
<description><![CDATA[ Adana Havalimanı’nın yanında bulunan arazi adeta çöplüğe dönmüş durumda. Hem bölgedeki geri dönüşüm tesisinin atıkları hem de vatandaşların attığı çöpler, bölgede halk sağlığını tehdit eder boyuta ulaştı.Adana’nın Seyhan ilçesine bağlı Gülbahçesi ve Yenidam mahallelerinin hemen yanı başında bulunan geri dönüşüm tesisleri, işlerine yaramayan çöpleri yol kenarlarına atıyor.
Adana Havalimanı’nın yanında bulunan boş arazide istiflenen çöpleri gören bilinçsiz vatandaşlar da başta moloz olmak üzere birçok çöpü getirip bu alana atıyor.Bilinçsiz işletmeler ve vatandaşların attığı çöpler yüzünden arazide çöp birikintileri oluşurken bazı kişilerinde alana gelip çöpleri yaktığı görüldü.
Ayrıca çöplerin yola taşması nedeniyle çift şeritli yolda 2 aracın yan yana geçememesi dikkat çekti.Çöplerin arasında fare ve kuş ölülerinin yanı sıra yol kenarında bir köpek ölüsünün olması halk sağlığı tehdidini bir kere daha gözler önüne serdi.Öte yandan boş arazideki çöp dağlarının haricinde mahalleden geçen DSİ’ye ait sulama kanallarının da çöplerle dolduğu görüldü.
Çöp dağları Adana Havalimanı’na inen uçakların iniş güzergahında olduğu için gelen turistlerin ilk gördüğü yer de çöp dağları oluyor.Mahalleli ise yetkililerden çözüm bekliyor.
Bölge sakinlerinden Mehmet Dişkıran, “Buradan geçerken kokudan çok rahatsız oluyoruz. Bu çöpler daha önce kenardaydı ama şu an yola kadar gelmiş.” derken, Reşat Doğan ise, “Biz bu olaydan bıktık usandık, yetkililerden çözüm bekliyoruz. Bu molozlar nedeniyle kaza oluyor ve ateş yakıldığı zaman dumanlar mahalleyi kirletiyor.” ifadelerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ffmQ9Kd7l0at5XbkhSCx4g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Adana’da, havalimanının, yanı, çöplüğe, döndü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ffmQ9Kd7l0at5XbkhSCx4g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Adana’da havalimanının yanı çöplüğe döndü"><p>Adana Havalimanı’nın yanında bulunan arazi adeta çöplüğe dönmüş durumda. Hem bölgedeki geri dönüşüm tesisinin atıkları hem de vatandaşların attığı çöpler, bölgede halk sağlığını tehdit eder boyuta ulaştı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/U2Q10ZwP00amj9dCJswMPQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adana’nın Seyhan ilçesine bağlı Gülbahçesi ve Yenidam mahallelerinin hemen yanı başında bulunan geri dönüşüm tesisleri, işlerine yaramayan çöpleri yol kenarlarına atıyor.
Adana Havalimanı’nın yanında bulunan boş arazide istiflenen çöpleri gören bilinçsiz vatandaşlar da başta moloz olmak üzere birçok çöpü getirip bu alana atıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GYvuL-HI90i1hbI5zrA51g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bilinçsiz işletmeler ve vatandaşların attığı çöpler yüzünden arazide çöp birikintileri oluşurken bazı kişilerinde alana gelip çöpleri yaktığı görüldü.
Ayrıca çöplerin yola taşması nedeniyle çift şeritli yolda 2 aracın yan yana geçememesi dikkat çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7AURq9JcCECHti_bTlaO0g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çöplerin arasında fare ve kuş ölülerinin yanı sıra yol kenarında bir köpek ölüsünün olması halk sağlığı tehdidini bir kere daha gözler önüne serdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lGm4S0jV1EKTc9smhNT0bA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Öte yandan boş arazideki çöp dağlarının haricinde mahalleden geçen DSİ’ye ait sulama kanallarının da çöplerle dolduğu görüldü.
Çöp dağları Adana Havalimanı’na inen uçakların iniş güzergahında olduğu için gelen turistlerin ilk gördüğü yer de çöp dağları oluyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/45njVMQHdkGrTuRIUtxZSA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mahalleli ise yetkililerden çözüm bekliyor.
Bölge sakinlerinden Mehmet Dişkıran, “Buradan geçerken kokudan çok rahatsız oluyoruz. Bu çöpler daha önce kenardaydı ama şu an yola kadar gelmiş.” derken, Reşat Doğan ise, “Biz bu olaydan bıktık usandık, yetkililerden çözüm bekliyoruz. Bu molozlar nedeniyle kaza oluyor ve ateş yakıldığı zaman dumanlar mahalleyi kirletiyor.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Klr7Heh3CUOUBZasTLeoKA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya Bankası&amp;apos;ndan 155 milyon dolarlık yeşil dönüşüm kredisine onay</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-bankasindan-155-milyon-dolarlik-yesil-doenusum-kredisine-onay</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-bankasindan-155-milyon-dolarlik-yesil-doenusum-kredisine-onay</guid>
<description><![CDATA[ Dünya Bankası, Türkiye&#039;deki şirketlerin yeşil dönüşümünü desteklemek amacıyla kullanılacak 155 milyon dolarlık krediye onay verdi. Kredi kullanımında KOBİ&#039;ler ve orta ölçekli şirketlere öncelik verilecek.Dünya Bankası İcra Direktörleri Kurulu, sermaye finansmanı sağlanması ve özel sektör sermayesinin harekete geçirilmesi yoluyla Türkiye&#039;deki şirketlerin yeşil dönüşümünü desteklemek ve ülkenin sermaye piyasalarındaki iklim finansmanını artırmak için 155 milyon dolarlık krediyi onayladı.  Kredi tutarları Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) aracılığıyla kullandırılacak ve TSKB de bu fonları Türkiye Yeşil Fonu&#039;nun kısmi sermayelendirmesi için kullanacak.  Türkiye Yeşil Fonu, yeşil şirketler ile yeşil dönüşüm sürecindeki şirketlere sermaye finansmanı sağlayacak. Fon, Türkiye&#039;nin en büyük varlık yönetimi şirketlerinden biri olan Maxis Girişim Sermayesi Portföy Yönetimi AŞ (Maxis) ile proje kapsamındaki uygulayıcı kuruluş tarafından yönetilecek. PROJE BÜYÜKLÜĞÜ 405 MİLYON DOLARA ULAŞACAK Projenin toplam büyüklüğünün, Dünya Bankası kredisine ek olarak fon ve yatırım yapılan şirket düzeyinde toplam 250 milyon dolarlık özel sermayenin harekete geçirilmesiyle 405 milyon dolara ulaşması bekleniyor.  Proje, şirketlerin karbondan arınma uygulamalarını ve yeşil teknolojilere yaptıkları yatırımları, Yeşil Fon yoluyla özel sermaye sektörünün geliştirilmesini, finansal sektörün çeşitlendirilmesini, şirketlerin çeşitlendirilmiş uzun vadeli finansmana erişimlerinin geliştirilmesini, yüksek şirket kaldıraç oranlarının düşürülmesini, yeşil dönüşüme ve geliştirilmiş iklim eylemine yönelik finansmanın hızlandırılmasını destekleyecek.  YEŞİL DÖNÜŞÜM ŞİRKETLER İÇİN ÖNEM TAŞIYOR  Dünya Bankası&#039;nın 2022 yılında yayımladığı Ülke İklim ve Kalkınma Raporu&#039;na göre Türkiye&#039;deki şirketleri karbondan arındırmak, iklim değişikliğine uyum sağlamak, ülkenin yeşil dönüşümüne katkıda bulunmak, büyüme potansiyellerini artırmak ve istihdam yaratmak için yeşil teknolojilere yatırımda bulunması gerekiyor.   Enerji sektörü en büyük karbondioksit emisyon kaynağı olarak belirlenirken bu sektörü imalat sanayisi ve tarım sektörleri izliyor. Türkiye&#039;nin belirlediği yeşil hedeflere ulaşabilmesi için şirketlerin karbondan arınmaları gerekiyor. Aynı zamanda, özellikle AB Yeşil Mutabakatı&#039;nın ardından, şirketlerin büyüme potansiyellerini korumaları için karbondan arınmaları önem taşıyor. Şirketler, yeşil dönüşüme yönelik yatırım ihtiyaçları göz önüne alındığında, bilgi transferiyle birlikte uzun vadeli finansmana da ihtiyaç duyacak.  KOBİ&#039;LERE ÖNCELİK VERİLECEK  Dünya Bankası Türkiye Ülke Direktörü Humberto Lopez, Türkiye Yeşil Fonu&#039;nun, özellikle KOBİ&#039;ler ve orta ölçekli şirketler başta olmak üzere yeşil veya yeşil dönüşüm sürecindeki yenilikçi şirketlere yapılan yatırımlara öncelik vereceğini belirterek, şunları kaydetti:  &quot;Proje aynı zamanda yatırım potansiyeli olan kadınları kapsayıcı şirketleri belirleyerek eşitlikçi yatırımları da geliştirecektir. Bu proje sayesinde, Türkiye&#039;nin finans sistemi özel sermayeyi çekerken özel ​​​​​​​sermaye sektörü derinleşecek ve fonlardan faydalanacak. TSKB sermaye piyasası faaliyetleri yoluyla yeşil finansmana öncülük etme kapasitesini artıracak. Şirketler, karbonsuzlaşma süreçleri ve yeşil teknoloji yatırımları için uzun vadeli finansmana erişebilecek. Maxis, yeşil yatırım alanındaki fon yönetimi uzmanlık birikimini derinleştirecek.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KWZF2u-M1ky3xdEnz80Feg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, Bankasından, 155, milyon, dolarlık, yeşil, dönüşüm, kredisine, onay</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KWZF2u-M1ky3xdEnz80Feg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünya Bankası'ndan 155 milyon dolarlık yeşil dönüşüm kredisine onay"><p>Dünya Bankası, Türkiye'deki şirketlerin yeşil dönüşümünü desteklemek amacıyla kullanılacak 155 milyon dolarlık krediye onay verdi. Kredi kullanımında KOBİ'ler ve orta ölçekli şirketlere öncelik verilecek.</p><p>Dünya Bankası İcra Direktörleri Kurulu, sermaye finansmanı sağlanması ve özel sektör sermayesinin harekete geçirilmesi yoluyla Türkiye'deki şirketlerin yeşil dönüşümünü desteklemek ve ülkenin sermaye piyasalarındaki iklim finansmanını artırmak için 155 milyon dolarlık krediyi onayladı.  Kredi tutarları Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) aracılığıyla kullandırılacak ve TSKB de bu fonları Türkiye Yeşil Fonu'nun kısmi sermayelendirmesi için kullanacak.  Türkiye Yeşil Fonu, yeşil şirketler ile yeşil dönüşüm sürecindeki şirketlere sermaye finansmanı sağlayacak. Fon, Türkiye'nin en büyük varlık yönetimi şirketlerinden biri olan Maxis Girişim Sermayesi Portföy Yönetimi AŞ (Maxis) ile proje kapsamındaki uygulayıcı kuruluş tarafından yönetilecek. <strong></strong></p><p><strong>PROJE BÜYÜKLÜĞÜ 405 MİLYON DOLARA ULAŞACAK</strong> </p><p>Projenin toplam büyüklüğünün, Dünya Bankası kredisine ek olarak fon ve yatırım yapılan şirket düzeyinde toplam 250 milyon dolarlık özel sermayenin harekete geçirilmesiyle 405 milyon dolara ulaşması bekleniyor.  Proje, şirketlerin karbondan arınma uygulamalarını ve yeşil teknolojilere yaptıkları yatırımları, Yeşil Fon yoluyla özel sermaye sektörünün geliştirilmesini, finansal sektörün çeşitlendirilmesini, şirketlerin çeşitlendirilmiş uzun vadeli finansmana erişimlerinin geliştirilmesini, yüksek şirket kaldıraç oranlarının düşürülmesini, yeşil dönüşüme ve geliştirilmiş iklim eylemine yönelik finansmanın hızlandırılmasını destekleyecek.  <strong>YEŞİL DÖNÜŞÜM ŞİRKETLER İÇİN ÖNEM TAŞIYOR</strong>  Dünya Bankası'nın 2022 yılında yayımladığı Ülke İklim ve Kalkınma Raporu'na göre Türkiye'deki şirketleri karbondan arındırmak, iklim değişikliğine uyum sağlamak, ülkenin yeşil dönüşümüne katkıda bulunmak, büyüme potansiyellerini artırmak ve istihdam yaratmak için yeşil teknolojilere yatırımda bulunması gerekiyor.   Enerji sektörü en büyük karbondioksit emisyon kaynağı olarak belirlenirken bu sektörü imalat sanayisi ve tarım sektörleri izliyor. Türkiye'nin belirlediği yeşil hedeflere ulaşabilmesi için şirketlerin karbondan arınmaları gerekiyor. Aynı zamanda, özellikle AB Yeşil Mutabakatı'nın ardından, şirketlerin büyüme potansiyellerini korumaları için karbondan arınmaları önem taşıyor. Şirketler, yeşil dönüşüme yönelik yatırım ihtiyaçları göz önüne alındığında, bilgi transferiyle birlikte uzun vadeli finansmana da ihtiyaç duyacak.  <strong>KOBİ'LERE ÖNCELİK VERİLECEK</strong>  Dünya Bankası Türkiye Ülke Direktörü Humberto Lopez, Türkiye Yeşil Fonu'nun, özellikle KOBİ'ler ve orta ölçekli şirketler başta olmak üzere yeşil veya yeşil dönüşüm sürecindeki yenilikçi şirketlere yapılan yatırımlara öncelik vereceğini belirterek, şunları kaydetti:  "Proje aynı zamanda yatırım potansiyeli olan kadınları kapsayıcı şirketleri belirleyerek eşitlikçi yatırımları da geliştirecektir. Bu proje sayesinde, Türkiye'nin finans sistemi özel sermayeyi çekerken özel ​​​​​​​sermaye sektörü derinleşecek ve fonlardan faydalanacak. TSKB sermaye piyasası faaliyetleri yoluyla yeşil finansmana öncülük etme kapasitesini artıracak. Şirketler, karbonsuzlaşma süreçleri ve yeşil teknoloji yatırımları için uzun vadeli finansmana erişebilecek. Maxis, yeşil yatırım alanındaki fon yönetimi uzmanlık birikimini derinleştirecek."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilim insanları uyarıyor: İnsanlık kırmızı kod iklim acil durumuyla karşı karşıya</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bilim-insanlari-uyariyor-insanlik-kirmizi-kod-iklim-acil-durumuyla-karsi-karsiya</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bilim-insanlari-uyariyor-insanlik-kirmizi-kod-iklim-acil-durumuyla-karsi-karsiya</guid>
<description><![CDATA[ Bilim insanları 2019&#039;da yapılan iklim acil durumuna ilişkin bir güncelleme yayınladı. Bu güncellemeyle beraber dünyanın yaşamsal belirtilerine yönelik insanlığın ciddi tehditlerle karşı karşıya kalabileceği kaydedildi.Binlerce bilim insanından oluşan koalisyon, 2019 dünya bilim insanlarının iklim acil durumuna ilişkin uyarısını güncelleyerek, dünyanın işgal altındaki yaşamı destekleme kapasitesiyle keşfedilmemiş alana girdiğini belirttiGEZEGENİN YAŞAMSAL BELİRTİLERİNE CİDDİ TEHDİT  The Hill&#039;in haberine göre, raporda imzası bulunan 15,000&#039;den fazla kişi, son dönemde kırılan çok sayıda sıcaklık rekorunun gezegenin &quot;yaşamsal belirtilerine&quot; yönelik ciddi tehditlere işaret ettiğini yazdı. Bu terim, insan nüfusu ve enerji tüketiminden Brezilya Amazon yağmur ormanlarının kaybına kadar uzanan 35 göstergeyi ifade ediyor. Rapora göre, bu yaşamsal göstergelerden yirmisi şu anda rekor düzeyde aşırılık gösteriyor.  2023 KAYITLARA GEÇEN EN SICAK YAZ MEVSİMİYazarlar  2023&#039;ün kayıtlara geçen en sıcak yaz mevsimini yaşadığını ve muhtemelen şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yıllar arasında yer alacağını belirtiyor.  Okyanus asitliği, buzul kalınlığı ve Grönland buz kütlesi tüm zamanların en düşük seviyelerine ulaşırken, okyanuslar her zamankinden daha sıcak.Bu da deniz yaşamı kaybından gezegenin halihazırda gördüğü türden yoğun tropikal fırtınalara kadar değişen etkilere yol açabilir.Araştırmalar 2023&#039;te aşırı sıcak hava koşulları dolayısıyla Çin&#039;in kuzeyindeki sel felaketi ve Akdeniz&#039;de çoğunluğu Libyalı binlerce kişinin ölümüne neden olan fırtına gibi alışılmadık bölgelerde tehditlerin ortaya çıktığını gösteriyor.PANDEMİ SONRASI FOSİL YAKUT KULLANIMI ARTTIUyarıda ayrıca, bazı çevrelerdeki &quot;yeşil toparlanma&quot; umutlarına rağmen, COVID-19 yasaklarının kalkmasıyla beraber fosil yakıt kullanımının hızla arttığına dikkat çekiliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fj-gZ32UnkyY0-2Nq9ce9A.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bilim, insanları, uyarıyor:, İnsanlık, kırmızı, kod, iklim, acil, durumuyla, karşı, karşıya</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fj-gZ32UnkyY0-2Nq9ce9A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bilim insanları uyarıyor: İnsanlık kırmızı kod iklim acil durumuyla karşı karşıya"><p>Bilim insanları 2019'da yapılan iklim acil durumuna ilişkin bir güncelleme yayınladı. Bu güncellemeyle beraber dünyanın yaşamsal belirtilerine yönelik insanlığın ciddi tehditlerle karşı karşıya kalabileceği kaydedildi.</p><p>Binlerce bilim insanından oluşan koalisyon, 2019 dünya bilim insanlarının iklim acil durumuna ilişkin uyarısını güncelleyerek, dünyanın işgal altındaki yaşamı destekleme kapasitesiyle keşfedilmemiş alana girdiğini belirtti</p><p><strong>GEZEGENİN YAŞAMSAL BELİRTİLERİNE CİDDİ TEHDİT</strong>  <strong>The Hill'in haberine göre</strong>, raporda imzası bulunan 15,000'den fazla kişi, son dönemde kırılan çok sayıda sıcaklık rekorunun gezegenin "yaşamsal belirtilerine" yönelik ciddi tehditlere işaret ettiğini yazdı.</p><p> Bu terim, insan nüfusu ve enerji tüketiminden Brezilya Amazon yağmur ormanlarının kaybına kadar uzanan 35 göstergeyi ifade ediyor.</p><p> Rapora göre, bu yaşamsal göstergelerden yirmisi şu anda rekor düzeyde aşırılık gösteriyor.  <strong>2023 KAYITLARA GEÇEN EN SICAK YAZ MEVSİMİ</strong></p><p>Yazarlar  2023'ün kayıtlara geçen en sıcak yaz mevsimini yaşadığını ve muhtemelen şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yıllar arasında yer alacağını belirtiyor.  Okyanus asitliği, buzul kalınlığı ve Grönland buz kütlesi tüm zamanların en düşük seviyelerine ulaşırken, okyanuslar her zamankinden daha sıcak.</p><p>Bu da deniz yaşamı kaybından gezegenin halihazırda gördüğü türden yoğun tropikal fırtınalara kadar değişen etkilere yol açabilir.</p><p>Araştırmalar 2023'te aşırı sıcak hava koşulları dolayısıyla Çin'in kuzeyindeki sel felaketi ve Akdeniz'de çoğunluğu Libyalı binlerce kişinin ölümüne neden olan fırtına gibi alışılmadık bölgelerde tehditlerin ortaya çıktığını gösteriyor.</p><p><strong>PANDEMİ SONRASI FOSİL YAKUT KULLANIMI ARTTI</strong></p><p>Uyarıda ayrıca, bazı çevrelerdeki "yeşil toparlanma" umutlarına rağmen, COVID-19 yasaklarının kalkmasıyla beraber fosil yakıt kullanımının hızla arttığına dikkat çekiliyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilim insanları, dinozorların neslinin tükenme nedenini açıkladı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bilim-insanlari-dinozorlarin-neslinin-tukenme-nedenini-acikladi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bilim-insanlari-dinozorlarin-neslinin-tukenme-nedenini-acikladi</guid>
<description><![CDATA[ Belçika&#039;da araştırmacılar 66 milyon yıl önce 10 ila 15 kilometre genişliğindeki bir Asteroidin dünyaya çarpmasıyla birlikte tüm ekosistemin çökmesine ve dinozor türüne ciddi zarar vermiş olabileceğini düşünüyor. Öte yandan Asteroidin çarpmasının ardından havada 2 bin gigaton ağırlığında toz bulutu oluştuğu, bu durumun da yaklaşık 2 yıl boyunca güneşi engelleyerek yeryüzündeki birçok canlıyı etkilediği kaydedildi.Dinozorların neslinin tükenmesine dünyaya çarpan bir asteroidin neden olduğu düşünülüyordu. Araştırmacılar çarpmanın sonucunda düşünülenden daha ağır sonuçları olduğunu belirtti.ASTEROİD&#039;İN ÇARPMASI SONUCU EKOSİSTEM ÇÖKTÜYaklaşık 66 milyon yıl önce 10 ila 15 kilometre genişliğindeki bir asteroit Meksika&#039;nın Yucatan Yarımadası&#039;na çarptığında, etkisi yıkıma neden olmuş, orman yangınları, depremler ve megatsunamileri tetikleyerek bitkilerin ve canlıların gelişmesini sağlayan ekosistemin çökmesine yol açmıştır.Nature Geoscience tarafından yayınlanan yeni bir raporda araştırmacılar, bu diğer etkilerin yüzlerce dinozor türüne ciddi zarar vermiş olabileceğine inanırken, Asteroit çarptığında havaya savrulmuş olabilecek trilyonlarca ton tozun buna sebep olduğunu belirtti.KÜRESEL KIŞA NEDEN OLDUBelçikalı araştırmacılar, silikat tozu ve sülfürden oluşan karanlık bulutların atmosferin etrafında dönerek güneş ışınlarını engellediği ve küresel yüzey sıcaklığının 15 dereceye kadar düşmesine neden olduğu düşünüldüğünden, asteroidin &quot;küresel bir kışa&quot; neden olduğuna inanmaktadır.TOZUN AĞIRLIĞI 2 BİN GİGATON Atmosferi boğan toz miktarının yaklaşık 2.000 gigaton olduğu düşünülüyor. Bu, Everest Dağı&#039;nın ağırlığının 11 katından fazla.Araştırmacılar Kuzey Dakota&#039;daki bir fosil alanında bulunan tortu üzerinde simülasyonlar gerçekleştirdiler.GÜNEŞİ İKİ YILA KADAR ENGELLEDİ Tozun güneşi iki yıla kadar engelleyebileceğini ve potansiyel olarak 15 yıl boyunca atmosferde kalarak bitkiler için fotosentezi kısıtlayabileceğini ve dolayısıyla doğal ekosistemi çökertebileceğini buldular.BİRKAÇ YIL İÇİNDE YAVAŞ YAVAŞ NESLİ TÜKENDİÇalışma, asteroidin şiddetli bir ilk çarpışmaya sahip olmasına rağmen dinozorları hemen öldürmediğini, bunun yerine birkaç yıl içinde yavaş yavaş neslinin tükendiğini gösterdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jPQzkVjhx0qObpg9xEd07g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bilim, insanları, dinozorların, neslinin, tükenme, nedenini, açıkladı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jPQzkVjhx0qObpg9xEd07g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bilim insanları, dinozorların neslinin tükenme nedenini açıkladı"><p>Belçika'da araştırmacılar 66 milyon yıl önce 10 ila 15 kilometre genişliğindeki bir Asteroidin dünyaya çarpmasıyla birlikte tüm ekosistemin çökmesine ve dinozor türüne ciddi zarar vermiş olabileceğini düşünüyor. Öte yandan Asteroidin çarpmasının ardından havada 2 bin gigaton ağırlığında toz bulutu oluştuğu, bu durumun da yaklaşık 2 yıl boyunca güneşi engelleyerek yeryüzündeki birçok canlıyı etkilediği kaydedildi.</p><p>Dinozorların neslinin tükenmesine dünyaya çarpan bir asteroidin neden olduğu düşünülüyordu. Araştırmacılar çarpmanın sonucunda düşünülenden daha ağır sonuçları olduğunu belirtti.</p><p><strong>ASTEROİD'İN ÇARPMASI SONUCU EKOSİSTEM ÇÖKTÜ</strong></p><p>Yaklaşık 66 milyon yıl önce 10 ila 15 kilometre genişliğindeki bir asteroit Meksika'nın Yucatan Yarımadası'na çarptığında, etkisi yıkıma neden olmuş, orman yangınları, depremler ve megatsunamileri tetikleyerek bitkilerin ve canlıların gelişmesini sağlayan ekosistemin çökmesine yol açmıştır.</p><p><strong>Nature Geoscience tarafından yayınlanan yeni bir raporda araştırmacılar,</strong> bu diğer etkilerin yüzlerce dinozor türüne ciddi zarar vermiş olabileceğine inanırken, Asteroit çarptığında havaya savrulmuş olabilecek trilyonlarca ton tozun buna sebep olduğunu belirtti.</p><p><strong>KÜRESEL KIŞA NEDEN OLDU</strong></p><p>Belçikalı araştırmacılar, silikat tozu ve sülfürden oluşan karanlık bulutların atmosferin etrafında dönerek güneş ışınlarını engellediği ve küresel yüzey sıcaklığının 15 dereceye kadar düşmesine neden olduğu düşünüldüğünden, asteroidin "küresel bir kışa" neden olduğuna inanmaktadır.</p><p><strong>TOZUN AĞIRLIĞI 2 BİN GİGATON </strong></p><p>Atmosferi boğan toz miktarının yaklaşık 2.000 gigaton olduğu düşünülüyor. Bu, Everest Dağı'nın ağırlığının 11 katından fazla.</p><p>Araştırmacılar Kuzey Dakota'daki bir fosil alanında bulunan tortu üzerinde simülasyonlar gerçekleştirdiler.</p><p><strong>GÜNEŞİ İKİ YILA KADAR ENGELLEDİ</strong></p><p> </p><p>Tozun güneşi iki yıla kadar engelleyebileceğini ve potansiyel olarak 15 yıl boyunca atmosferde kalarak bitkiler için fotosentezi kısıtlayabileceğini ve dolayısıyla doğal ekosistemi çökertebileceğini buldular.</p><p><strong>BİRKAÇ YIL İÇİNDE YAVAŞ YAVAŞ NESLİ TÜKENDİ</strong></p><p>Çalışma, asteroidin şiddetli bir ilk çarpışmaya sahip olmasına rağmen dinozorları hemen öldürmediğini, bunun yerine birkaç yıl içinde yavaş yavaş neslinin tükendiğini gösterdi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale&amp;apos;de aşırı kuraklık: Su kullanımına kısıtlama uzatıldı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkalede-asiri-kuraklik-su-kullanimina-kisitlama-uzatildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkalede-asiri-kuraklik-su-kullanimina-kisitlama-uzatildi</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale&#039;de yaşanan kuraklık nedeniyle su kullanımına yönelik uygulanan kısıtlamaların 31 Aralık&#039;a kadar uzatıldığı bildirildi.Çanakkale Belediyesi&#039;nden yapılan açıklamada, kentin tek içme ve kullanma suyu ihtiyacını karşılayan Atikhisar Barajı&#039;nın sürdürülebilirliğini sağlamak, yaşam kaynağı olan suyu korumak adına belediye encümenince tasarrufa yönelik kararlar alındığı açıklandı.  Kuraklık dolayısıyla su tasarrufuna yönelik alınan kararların uygulanmasına devam edildiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:  &quot;Konut ve iş yeri önlerinin ve içlerinin hortumla yıkanmasının yasaklanmasına, yüksek su tüketimi olan sanayi tesislerinde suyun tasarruflu kullanılabilmesi için mevcut kullanımların göz önüne alınarak kısıtlamaya gidilmesine, halı ve kilim yıkamalarının yasaklanmasına, şehir şebeke suyu ile hortumla araba yıkanmasının yasaklanmasına, oto kuaför ve yıkama işletmelerinde su tüketiminin aylık 20 metreküp olarak uygulanmasına, halı yıkama, hamam, tuvalet gibi su tüketimi yüksek olan iş yerlerine ön ödemeli elektronik sayaç takılmasına, yer altı suyu kullanımı varsa mekanik sayaç takma mecburiyetinin getirilmesine, böylece yer altı su kullanımının tespitinin yapılmasına, bahçe sulamalarının sabah ve akşam mümkünse kuyu suyuyla ve yağmurlama/damlama sistemleri kullanılarak yapılmasına, park, bahçe, yeşil alan, tarımsal amaçlı üretim yapılan yerlerde sulamaların kısıtlanmasına, acil sulama ihtiyacı olan yerlerin yağmurlama, damlama sulama ile su kullanımının minimuma indirilmesine karar verilmiştir.&quot;  &quot;Daha önce 31 Ekim tarihine kadar geçerli olan encümen kararlarının, son toplantı kapsamında 31 Aralık&#039;a kadar geçerli olması kararlaştırıldı.&quot; denilen açıklamada, kentin içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılandığı tek kaynak olan 54 milyon 115 bin metreküp kapasiteli Atikhisar Barajı&#039;nda su seviyesinin yüzde 32,5 olduğu duyuruldu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oziRmcJ5FUazLQZ0Pnn-AA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkalede, aşırı, kuraklık:, kullanımına, kısıtlama, uzatıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/oziRmcJ5FUazLQZ0Pnn-AA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çanakkale'de aşırı kuraklık: Su kullanımına kısıtlama uzatıldı"><p>Çanakkale'de yaşanan kuraklık nedeniyle su kullanımına yönelik uygulanan kısıtlamaların 31 Aralık'a kadar uzatıldığı bildirildi.</p>Çanakkale Belediyesi'nden yapılan açıklamada, kentin tek içme ve kullanma suyu ihtiyacını karşılayan Atikhisar Barajı'nın sürdürülebilirliğini sağlamak, yaşam kaynağı olan suyu korumak adına belediye encümenince tasarrufa yönelik kararlar alındığı açıklandı.  Kuraklık dolayısıyla su tasarrufuna yönelik alınan kararların uygulanmasına devam edildiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:  "Konut ve iş yeri önlerinin ve içlerinin hortumla yıkanmasının yasaklanmasına, yüksek su tüketimi olan sanayi tesislerinde suyun tasarruflu kullanılabilmesi için mevcut kullanımların göz önüne alınarak kısıtlamaya gidilmesine, halı ve kilim yıkamalarının yasaklanmasına, şehir şebeke suyu ile hortumla araba yıkanmasının yasaklanmasına, oto kuaför ve yıkama işletmelerinde su tüketiminin aylık 20 metreküp olarak uygulanmasına, halı yıkama, hamam, tuvalet gibi su tüketimi yüksek olan iş yerlerine ön ödemeli elektronik sayaç takılmasına, yer altı suyu kullanımı varsa mekanik sayaç takma mecburiyetinin getirilmesine, böylece yer altı su kullanımının tespitinin yapılmasına, bahçe sulamalarının sabah ve akşam mümkünse kuyu suyuyla ve yağmurlama/damlama sistemleri kullanılarak yapılmasına, park, bahçe, yeşil alan, tarımsal amaçlı üretim yapılan yerlerde sulamaların kısıtlanmasına, acil sulama ihtiyacı olan yerlerin yağmurlama, damlama sulama ile su kullanımının minimuma indirilmesine karar verilmiştir."  "Daha önce 31 Ekim tarihine kadar geçerli olan encümen kararlarının, son toplantı kapsamında 31 Aralık'a kadar geçerli olması kararlaştırıldı." denilen açıklamada, kentin içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılandığı tek kaynak olan 54 milyon 115 bin metreküp kapasiteli Atikhisar Barajı'nda su seviyesinin yüzde 32,5 olduğu duyuruldu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılırmak alarm veriyor: 5 ay arayla çekilen iki drone görüntüsü kuraklığı gözler önüne serdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilirmak-alarm-veriyor-5-ay-arayla-cekilen-iki-drone-goeruntusu-kurakligi-goezler-oenune-serdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilirmak-alarm-veriyor-5-ay-arayla-cekilen-iki-drone-goeruntusu-kurakligi-goezler-oenune-serdi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak’ta su seviyesi, gözle görülür derece düştü. Irmağın Kırıkkale’den geçen bölümünde, 5 ay arayla drone ile çekilen iki görüntü, kuraklığı gözler önüne serdi.Son zamanlarda beklenen oranda yağış gerçekleşmemesi ve kuraklığın etkilerinin artması; baraj, göl, gölet gibi kaynaklarda su seviyesinin düşmesine ya da kurumaya yol açıyor.O su kaynaklarından biri de Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak…Bin 355 kilometre uzunluğundaki Kızılırmak&#039;ta suların çekilmesiyle birlikte nehir yatağında adacıklar ortaya çıktı.Yağışların azalmasıyla birlikte, nehirdeki debide büyük düşüş yaşandı.
Kırıkkale’den geçen Kızılırmak’ta, 5 ay arayla çekilen drone görüntüleri de kuraklığı gözler önüne serdi.Yahşihan ilçesinde yaşayan emekli öğretmen Mustafa Durmuş, Kızılırmak nehrinde, suların 1,5 metre çekildiğini ifade ederek, ırmaktan yürüyerek geçilecek duruma geldiğini söyledi.Kızılırmak nehri, İç Anadolu’nun en doğusundaki Sivas’ın İmranlı ilçesinde yer alan Kızıldağ’ın Güney yamaçlarından doğup Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum ve Samsun’dan geçerek Karadeniz’e dökülüyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lf60Z9QsYkmFHL9TZhVvFA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılırmak, alarm, veriyor:, arayla, çekilen, iki, drone, görüntüsü, kuraklığı, gözler, önüne, serdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lf60Z9QsYkmFHL9TZhVvFA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kızılırmak alarm veriyor: 5 ay arayla çekilen iki drone görüntüsü kuraklığı gözler önüne serdi"><p>Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak’ta su seviyesi, gözle görülür derece düştü. Irmağın Kırıkkale’den geçen bölümünde, 5 ay arayla drone ile çekilen iki görüntü, kuraklığı gözler önüne serdi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OiDH6d2Ex0OQ7Bdo17I4Kw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Son zamanlarda beklenen oranda yağış gerçekleşmemesi ve kuraklığın etkilerinin artması; baraj, göl, gölet gibi kaynaklarda su seviyesinin düşmesine ya da kurumaya yol açıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/4trKVZn5AEyjbsOND8o_kw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>O su kaynaklarından biri de Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak…</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pXH3Gt_vYkedN-ONstsCyA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bin 355 kilometre uzunluğundaki Kızılırmak'ta suların çekilmesiyle birlikte nehir yatağında adacıklar ortaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/z20sq5Rrs0KOXrzZ60GdOQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yağışların azalmasıyla birlikte, nehirdeki debide büyük düşüş yaşandı.
Kırıkkale’den geçen Kızılırmak’ta, 5 ay arayla çekilen drone görüntüleri de kuraklığı gözler önüne serdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/OTPbTaLPvka5vONamlk_hg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yahşihan ilçesinde yaşayan emekli öğretmen Mustafa Durmuş, Kızılırmak nehrinde, suların 1,5 metre çekildiğini ifade ederek, ırmaktan yürüyerek geçilecek duruma geldiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Lj26jEyY-EibgxYFVziFDQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kızılırmak nehri, İç Anadolu’nun en doğusundaki Sivas’ın İmranlı ilçesinde yer alan Kızıldağ’ın Güney yamaçlarından doğup Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum ve Samsun’dan geçerek Karadeniz’e dökülüyor.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rezerv alan nedir? Rezerv yapı alanı tanımında değişiklik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rezerv-alan-nedir-rezerv-yapi-alani-taniminda-degisiklik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rezerv-alan-nedir-rezerv-yapi-alani-taniminda-degisiklik</guid>
<description><![CDATA[ Gündemdeki haberler nedeniyle rezerv yapı ile ilgili araştırmalar başladı. Peki, rezerv alan nedir? Rezerv yapı alanı talebi dosyasında olması gereken evraklar neler?Rezerv yapı, Toplu Konut İdaresi Başkanlığının veya İdarenin talebine bağlı olarak veya resen Bakanlıkça belirlenen alanlardır.  Rezerv yapı alanlarda, Kanunun amacı çerçevesinde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek ve Kanunda öngörülen amaçlar çerçevesinde kullanılmak üzere;  Riskli alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapılarda ikamet edenlerin nakledileceği rezerv konut ve işyerleri, Gelir ve hasılat getirecek her türlü uygulama yapılabilir ve bu alanlar yeni yerleşim alanı olarak kullanılabilir.TANIMDA DEĞİŞİKLİĞE GİDİLDİAfet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun&#039;daki &quot;rezerv yapı alanı&quot; tanımında değişikliğe gidildi. Rezerv yapı alanı tanımında yer alan &quot;yeni yerleşim alanı olarak&quot; ibaresi metinden çıkarılırken bu düzenlemenin gerekçesinde, uygulamada açılan davalarda, herhangi bir taşınmazın rezerv yapı alanı olarak belirlenebilmesi için meskun alanlar dışında olması gerektiği yönünde değerlendirme yapılarak hüküm kurulduğu, yerleşim yerlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesinin mümkün olmasının amaçlandığı belirtildi. REZERV YAPI ALANI TALEBİ DOSYASINDA OLMASI GEREKEN EVRAKLAR  Alanın büyüklüğünü de içeren koordinatlı hâlihazır haritası  Alanın uydu görüntüsünü veya ortofoto haritası  Alanda bulunan kamuya ait taşınmazların listesi  Alanda yapılacak inceleme neticesinde gözlemsel verilere dayanılarak hazırlanacak gerekçe raporu  Alanın özelliğine göre Bakanlıkça istenecek sair bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosya ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R4AqAfJPQEe0v3Pc1GUKmQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rezerv, alan, nedir, Rezerv, yapı, alanı, tanımında, değişiklik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/R4AqAfJPQEe0v3Pc1GUKmQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Rezerv alan nedir? Rezerv yapı alanı tanımında değişiklik"><p>Gündemdeki haberler nedeniyle rezerv yapı ile ilgili araştırmalar başladı. Peki, rezerv alan nedir? Rezerv yapı alanı talebi dosyasında olması gereken evraklar neler?</p><p>Rezerv yapı, Toplu Konut İdaresi Başkanlığının veya İdarenin talebine bağlı olarak veya resen Bakanlıkça belirlenen alanlardır.  Rezerv yapı alanlarda, Kanunun amacı çerçevesinde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek ve Kanunda öngörülen amaçlar çerçevesinde kullanılmak üzere;  Riskli alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapılarda ikamet edenlerin nakledileceği rezerv konut ve işyerleri, Gelir ve hasılat getirecek her türlü uygulama yapılabilir ve bu alanlar yeni yerleşim alanı olarak kullanılabilir.</p><p><strong>TANIMDA DEĞİŞİKLİĞE GİDİLDİ</strong></p><p>Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun'daki "rezerv yapı alanı" tanımında değişikliğe gidildi. Rezerv yapı alanı tanımında yer alan "yeni yerleşim alanı olarak" ibaresi metinden çıkarılırken bu düzenlemenin gerekçesinde, uygulamada açılan davalarda, herhangi bir taşınmazın rezerv yapı alanı olarak belirlenebilmesi için meskun alanlar dışında olması gerektiği yönünde değerlendirme yapılarak hüküm kurulduğu, yerleşim yerlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesinin mümkün olmasının amaçlandığı belirtildi. </p><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Q4UmK3lB00mqkqOHzxGlcA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>REZERV YAPI ALANI TALEBİ DOSYASINDA OLMASI GEREKEN EVRAKLAR</strong>  Alanın büyüklüğünü de içeren koordinatlı hâlihazır haritası  Alanın uydu görüntüsünü veya ortofoto haritası  Alanda bulunan kamuya ait taşınmazların listesi  Alanda yapılacak inceleme neticesinde gözlemsel verilere dayanılarak hazırlanacak gerekçe raporu  Alanın özelliğine göre Bakanlıkça istenecek sair bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosya]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çevreyi korumaya 140 milyar lira harcandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cevreyi-korumaya-140-milyar-lira-harcandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cevreyi-korumaya-140-milyar-lira-harcandi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;de çevre koruma harcamaları 2022&#039;de yıllık bazda yüzde 111,4 artarak 140,3 milyar lira olarak gerçekleşti.Türkiye İstatistik Kurumu, 2022 yılına ilişkin çevre koruma harcama istatistiklerini açıkladı.  Buna göre, çevre koruma harcamaları, geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 111,4 artarak 140,3 milyar liraya çıktı.   Çevre koruma harcamalarının yüzde 70,3&#039;ü mali ve mali olmayan şirketler, yüzde 26,1&#039;i genel devlet ve hane halkına hizmet eden kar amacı olmayan kuruluşlar ve yüzde 3,6&#039;sı da hane halkları tarafından yapıldı.  Bu harcamaların yüzde 60,9&#039;u atık yönetimi hizmetlerinden, yüzde 25,3&#039;ü atık su yönetimi hizmetlerinden, yüzde 4,2&#039;si dış ortam havasını ve iklimi korumadan, yüzde 4&#039;ü biyolojik çeşitliliğin ve peyzajın korunmasından, yüzde 2,4&#039;ü toprak, yer altı, yüzey sularının korunması, kalitesinin iyileştirilmesinden ve yüzde 3,3&#039;ü de diğer çevre koruma konularından oluştu.  33 MİLYAR LİRALIK YATIRIM HARCAMASIÇevre koruma yatırım harcamaları ise 2022&#039;de bir önceki yıla göre yüzde 140,9 artarak 32,7 milyar liraya ulaştı. Bu harcamaların yüzde 84,7&#039;si mali ve mali olmayan şirketler, yüzde 15,3&#039;ü genel devlet ve hane halkına hizmet eden kar amacı olmayan kuruluşlar tarafından yapıldı.  Çevre koruma harcamalarının gayri safi yurt içi hasıla içindeki payı 2021&#039;de yüzde 0,91 iken 2022&#039;de yüzde 0,93 oldu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EdKiJ4-e0UKHywQImeVoYw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çevreyi, korumaya, 140, milyar, lira, harcandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/EdKiJ4-e0UKHywQImeVoYw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çevreyi korumaya 140 milyar lira harcandı"><p>Türkiye'de çevre koruma harcamaları 2022'de yıllık bazda yüzde 111,4 artarak 140,3 milyar lira olarak gerçekleşti.</p><p>Türkiye İstatistik Kurumu, 2022 yılına ilişkin çevre koruma harcama istatistiklerini açıkladı.  Buna göre, çevre koruma harcamaları, geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 111,4 artarak 140,3 milyar liraya çıktı.   Çevre koruma harcamalarının yüzde 70,3'ü mali ve mali olmayan şirketler, yüzde 26,1'i genel devlet ve hane halkına hizmet eden kar amacı olmayan kuruluşlar ve yüzde 3,6'sı da hane halkları tarafından yapıldı.  Bu harcamaların yüzde 60,9'u atık yönetimi hizmetlerinden, yüzde 25,3'ü atık su yönetimi hizmetlerinden, yüzde 4,2'si dış ortam havasını ve iklimi korumadan, yüzde 4'ü biyolojik çeşitliliğin ve peyzajın korunmasından, yüzde 2,4'ü toprak, yer altı, yüzey sularının korunması, kalitesinin iyileştirilmesinden ve yüzde 3,3'ü de diğer çevre koruma konularından oluştu.  <strong>33 MİLYAR LİRALIK YATIRIM HARCAMASI</strong></p><p>Çevre koruma yatırım harcamaları ise 2022'de bir önceki yıla göre yüzde 140,9 artarak 32,7 milyar liraya ulaştı. Bu harcamaların yüzde 84,7'si mali ve mali olmayan şirketler, yüzde 15,3'ü genel devlet ve hane halkına hizmet eden kar amacı olmayan kuruluşlar tarafından yapıldı.  Çevre koruma harcamalarının gayri safi yurt içi hasıla içindeki payı 2021'de yüzde 0,91 iken 2022'de yüzde 0,93 oldu. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Karbon Uçurumu: Milyonlarca ölümden en zengin yüzde 1 sorumlu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-karbon-ucurumu-milyonlarca-oelumden-en-zengin-yuzde-1-sorumlu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-karbon-ucurumu-milyonlarca-oelumden-en-zengin-yuzde-1-sorumlu</guid>
<description><![CDATA[ İklim adaleti, Birleşik Arap Emirlikleri&#039;nde bugün başlayan Birleşmiş Milletler (BM) Cop28 İklim Zirvesi&#039;nin gündeminin en üst sırasında yer alıyor. Ancak, dünya genelindeki son çalışmalar, küresel hedeflere ulaşmada ciddi bir gerileme olduğunu gösteriyor. Yeni bir rapora göre, dünya nüfusunun en zengin yüzde 1&#039;lik kesimi, en yoksul yüzde 66&#039;lık kesimden daha fazla karbon emisyonundan sorumlu. Bu durum ise yoksul ülkelerde milyonlarca ölümle sonuçlanıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hLDp0N3URUGd9Jn_n41O0g.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Karbon, Uçurumu:, Milyonlarca, ölümden, zengin, yüzde, sorumlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hLDp0N3URUGd9Jn_n41O0g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Büyük Karbon Uçurumu: Milyonlarca ölümden en zengin yüzde 1 sorumlu"><p>İklim adaleti, Birleşik Arap Emirlikleri'nde bugün başlayan Birleşmiş Milletler (BM) Cop28 İklim Zirvesi'nin gündeminin en üst sırasında yer alıyor. Ancak, dünya genelindeki son çalışmalar, küresel hedeflere ulaşmada ciddi bir gerileme olduğunu gösteriyor. Yeni bir rapora göre, dünya nüfusunun en zengin yüzde 1'lik kesimi, en yoksul yüzde 66'lık kesimden daha fazla karbon emisyonundan sorumlu. Bu durum ise yoksul ülkelerde milyonlarca ölümle sonuçlanıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İtalya&amp;apos;da çevreci deniz parkı projesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/italyada-cevreci-deniz-parki-projesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/italyada-cevreci-deniz-parki-projesi</guid>
<description><![CDATA[ İtalya&#039;nın liman kenti Trieste dünyada bir ilki gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Deniz ile karayı buluşturan yenilikçi proje; çevresel ve ekonomik sürdürebilirliğin yanısıra 360 derece yeşil dönüşüm ve dijital bir teknoloji merkezi içeriyor. NTV Milano muhabiri Şeyda Canepa, o projeyi yerinde inceledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JYGCeYkvGUCeEBz3zqP_gg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İtalyada, çevreci, deniz, parkı, projesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JYGCeYkvGUCeEBz3zqP_gg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İtalya'da çevreci deniz parkı projesi"><p>İtalya'nın liman kenti Trieste dünyada bir ilki gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Deniz ile karayı buluşturan yenilikçi proje; çevresel ve ekonomik sürdürebilirliğin yanısıra 360 derece yeşil dönüşüm ve dijital bir teknoloji merkezi içeriyor. NTV Milano muhabiri Şeyda Canepa, o projeyi yerinde inceledi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Van Gölü&amp;apos;nde korkutan görüntü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/van-goelunde-korkutan-goeruntu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/van-goelunde-korkutan-goeruntu</guid>
<description><![CDATA[ Dünyanın en büyük sodalı gölü, Türkiye&#039;nin ise en büyük gölü olma özelliğine sahip 1700 metre rakımdaki 3 bin 712 kilometrekarelik Van Gölü&#039;nde yaşanan çekilmeyi son yıllarda çekilen fotoğraf kareleri gözler önüne serdi. Uzmanlar, yeterli yağışların olmaması halinde çekilmenin hızlı bir şekilde devam edeceğini belirtti.Küresel iklim değişikliği ve buna bağlı olarak yaşanan kuraklık, Van Gölü&#039;nü etkilemeye devam ediyor.Son yıllarda yağışların azalması ve aşırı buharlaşma nedeniyle Van Gölü&#039;nde yaşanan çekilme ile birlikte birçok tarihi kalıntı gün yüzüne çıkarken gölde bulunan ve daha önce sular altında olan dünyanın en büyük mikrobiyalitleri de su yüzüne çıktı.Van Gölü&#039;nde çekilmenin en fazla olduğu yerlerden biri de Erciş kıyıları oldu.Daha önce su altında kalan kilometrelerce alan karaya çıktı.Çekilmenin boyutu ise bölgede fotoğrafçılık yapanların karelerine yansıyor.Bölgede 30 yıldır fotoğrafçılık yapan Ferzende Coşar, 15 yıl önce çektiği kareyi aynı mevkide tekrar çekti.Çekilen ilk karede su altında olan bölgede artık otların çıktığını söyleyen Coşar, &quot;Fotoğraf arşivime baktığımda daha önce çektiğim ve bugün çektiğim fotoğraflarda çok fark var. Van Gölü&#039;nün su seviyesi oldukça düşmüş. Özellikle bu alanda çektiğim fotoğraflar ile bugün bu alandaki duruma baktığımda tehlikenin boyutlarını görebiliyorum. Bölgeyi gezerken daha önce görünmeyen mikrobiyalitler ve tarihi mekanlar su seviyesinin düşmesiyle ortaya çıktı. Bu alanda balık avlanıyor ve göle giriliyordu. Bu bölgede bulunan iskelede tekneler vardı. Şimdi baktığımda bu alan tamamen otlarla kaplanmış durumda. Temennimiz bol bol yağışın olması ve su seviyesinin eski haline gelmesidir.&quot; diye konuştu.YYÜ Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Akkuş da Van Gölü&#039;nün hızla su kaybettiğini belirtti.Akkuş, &quot;Van Gölü, dünyanın en büyük sodalı gölü, ülkemizin de en büyük gölünü oluşturuyor. Yani yaklaşık 500 kilometrelik kıyı uzunluğuyla beraber adeta bir deniz gibi. Son yıllarda ülkemizde görülen küresel iklim değişimine bağlı olarak Van Gölü hızla su kaybediyor ve kimi yerlerde kıyı çizgisi kilometrelerce geriye doğru gitti. Tabii herkesin aklındaki soru şu, Van Gölü tekrar eski yüzey alanına kavuşacak mı, eskiden olduğu gibi tekrardan suları yükselecek mi? Van Gölü&#039;nün aslında su bütçesi çok basit bir denkleme dayanıyor. Girdiler ve çıktılar. Yani kapalı bir göl olması sebebiyle dışarıya hiçbir akarsuyla beraber su çıktısı yok. Kışın yağan kar yağışı ve yağmur, göle su girdisini sağlıyor. Buharlaşmayla beraber gölden su uzaklaşıyor.&quot; dedi.Havzanın son yıllarda yeteri yağış almadığına dikkat çeken Dr. Akkuş, aralık ayının ortasında olunmasına rağmen halen yeterince yağışın olmadığını ve bu nedenle Van Gölü&#039;ndeki çekilmenin devam edeceğini söyledi.Ocak ve Şubat aylarının da kritik olduğunu belirten Dr. Akkuş, &quot;Havzanın kar yağışı almaması şunu gösteriyor Van Gölü çekilmeye devam edecek. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki ocak ve şubat aylarında havza bol kar yağış alır. Çünkü artık mevsimlerin yerleri değişiyor. Kış mevsimine geç giriyoruz, yazı erken karşılıyoruz. Aralık ayındayız ama dışarıda adeta sonbahardan bir hava varmış gibi. Bu nedenle Van Gölü&#039;ndeki çekilme eğer hava şartları böyle giderse bizler Van Gölü&#039;nün biraz daha geriye doğru çekildiğini göreceğiz.&quot; dedi.Göldeki çekilme noktasındaki en hassas alanın gölün kuzey doğusu olan Erciş Körfezi olduğunu da belirten Dr. Akkuş, burada gölün derinliğinin çok sığ olduğunu belirterek, &quot;Burada yarım metrelik bir düşüş bile kilometrelerce karelik alanın açığa çıkmasına sebebiyet veriyor. Van Gölü&#039;nün çekilmesinde en olumsuz etkilenen balıkçılık sektörüdür. Çünkü kıyıdaki limanların bugün birçoğu işlevsiz halde, tekneler adeta limanlarda hapis kalmış. Eğer ocak ve şubat ayılarında havzaya yeterince kar yağışı düşmezse biz bugün suyla kaplı olan yerlerin yaz aylarına doğru geldiğimiz zaman özellikle yaz ayının sonuna doğru daha da geriye çekildiğini, karaya çıktığını göreceğiz. Yani bu önümüzdeki 2 ay havzada kar yağışı hayatı ödeme sahip. Şayet havzada kar yağışı olmazsa biz önümüzdeki yıl özellikle ağustos ayından sonra gölün daha da geriye gittiğine şahitlik edeceğiz.&quot; diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kK6Nieuq6EC5eCplCJK2_Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Van, Gölünde, korkutan, görüntü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kK6Nieuq6EC5eCplCJK2_Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Van Gölü'nde korkutan görüntü"><p>Dünyanın en büyük sodalı gölü, Türkiye'nin ise en büyük gölü olma özelliğine sahip 1700 metre rakımdaki 3 bin 712 kilometrekarelik Van Gölü'nde yaşanan çekilmeyi son yıllarda çekilen fotoğraf kareleri gözler önüne serdi. Uzmanlar, yeterli yağışların olmaması halinde çekilmenin hızlı bir şekilde devam edeceğini belirtti.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KBamqNmnFky4F8Pf8JaqfA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Küresel iklim değişikliği ve buna bağlı olarak yaşanan kuraklık, Van Gölü'nü etkilemeye devam ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/YeDI48ovj0SLfS8HS6z4bQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Son yıllarda yağışların azalması ve aşırı buharlaşma nedeniyle Van Gölü'nde yaşanan çekilme ile birlikte birçok tarihi kalıntı gün yüzüne çıkarken gölde bulunan ve daha önce sular altında olan dünyanın en büyük mikrobiyalitleri de su yüzüne çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XF7EBZygd06Xhr3NJgjETQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Van Gölü'nde çekilmenin en fazla olduğu yerlerden biri de Erciş kıyıları oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/x-6a9bjLEEy01anAERKYqg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Daha önce su altında kalan kilometrelerce alan karaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iKJmEZZaA0aChjCpS8bF0g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çekilmenin boyutu ise bölgede fotoğrafçılık yapanların karelerine yansıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_7eDnNzBHUmPnxCOYNVXLQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bölgede 30 yıldır fotoğrafçılık yapan Ferzende Coşar, 15 yıl önce çektiği kareyi aynı mevkide tekrar çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bR6_0E-HF0SVkUIUVG9ZaA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çekilen ilk karede su altında olan bölgede artık otların çıktığını söyleyen Coşar, "Fotoğraf arşivime baktığımda daha önce çektiğim ve bugün çektiğim fotoğraflarda çok fark var. Van Gölü'nün su seviyesi oldukça düşmüş. Özellikle bu alanda çektiğim fotoğraflar ile bugün bu alandaki duruma baktığımda tehlikenin boyutlarını görebiliyorum. Bölgeyi gezerken daha önce görünmeyen mikrobiyalitler ve tarihi mekanlar su seviyesinin düşmesiyle ortaya çıktı. Bu alanda balık avlanıyor ve göle giriliyordu. Bu bölgede bulunan iskelede tekneler vardı. Şimdi baktığımda bu alan tamamen otlarla kaplanmış durumda. Temennimiz bol bol yağışın olması ve su seviyesinin eski haline gelmesidir." diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/FQ0ECVC8xUSDYH2_lNRfdw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>YYÜ Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Akkuş da Van Gölü'nün hızla su kaybettiğini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Gqzzjoq802mFJV7nKEnyA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Akkuş, "Van Gölü, dünyanın en büyük sodalı gölü, ülkemizin de en büyük gölünü oluşturuyor. Yani yaklaşık 500 kilometrelik kıyı uzunluğuyla beraber adeta bir deniz gibi. Son yıllarda ülkemizde görülen küresel iklim değişimine bağlı olarak Van Gölü hızla su kaybediyor ve kimi yerlerde kıyı çizgisi kilometrelerce geriye doğru gitti. Tabii herkesin aklındaki soru şu, Van Gölü tekrar eski yüzey alanına kavuşacak mı, eskiden olduğu gibi tekrardan suları yükselecek mi? Van Gölü'nün aslında su bütçesi çok basit bir denkleme dayanıyor. Girdiler ve çıktılar. Yani kapalı bir göl olması sebebiyle dışarıya hiçbir akarsuyla beraber su çıktısı yok. Kışın yağan kar yağışı ve yağmur, göle su girdisini sağlıyor. Buharlaşmayla beraber gölden su uzaklaşıyor." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iwCvOq8Eh02bTgxvOxjgNg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Havzanın son yıllarda yeteri yağış almadığına dikkat çeken Dr. Akkuş, aralık ayının ortasında olunmasına rağmen halen yeterince yağışın olmadığını ve bu nedenle Van Gölü'ndeki çekilmenin devam edeceğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/3qQoCQ10_Ei_ouXgCEWlyA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ocak ve Şubat aylarının da kritik olduğunu belirten Dr. Akkuş, "Havzanın kar yağışı almaması şunu gösteriyor Van Gölü çekilmeye devam edecek. Ümit ediyoruz ki önümüzdeki ocak ve şubat aylarında havza bol kar yağış alır. Çünkü artık mevsimlerin yerleri değişiyor. Kış mevsimine geç giriyoruz, yazı erken karşılıyoruz. Aralık ayındayız ama dışarıda adeta sonbahardan bir hava varmış gibi. Bu nedenle Van Gölü'ndeki çekilme eğer hava şartları böyle giderse bizler Van Gölü'nün biraz daha geriye doğru çekildiğini göreceğiz." dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/MWj0AYxKl0yLssVdPNeLGQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Göldeki çekilme noktasındaki en hassas alanın gölün kuzey doğusu olan Erciş Körfezi olduğunu da belirten Dr. Akkuş, burada gölün derinliğinin çok sığ olduğunu belirterek, "Burada yarım metrelik bir düşüş bile kilometrelerce karelik alanın açığa çıkmasına sebebiyet veriyor. Van Gölü'nün çekilmesinde en olumsuz etkilenen balıkçılık sektörüdür. Çünkü kıyıdaki limanların bugün birçoğu işlevsiz halde, tekneler adeta limanlarda hapis kalmış. Eğer ocak ve şubat ayılarında havzaya yeterince kar yağışı düşmezse biz bugün suyla kaplı olan yerlerin yaz aylarına doğru geldiğimiz zaman özellikle yaz ayının sonuna doğru daha da geriye çekildiğini, karaya çıktığını göreceğiz. Yani bu önümüzdeki 2 ay havzada kar yağışı hayatı ödeme sahip. Şayet havzada kar yağışı olmazsa biz önümüzdeki yıl özellikle ağustos ayından sonra gölün daha da geriye gittiğine şahitlik edeceğiz." diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/xP11P6-0X0ap7Wva9yR6Yg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/plE6dGPrpU6Uji6gvlY53Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aKs2O1UTFEOWy40KzC6vUg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Boğaziçi Çevre Ödülleri için geri sayım başladı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bogazici-cevre-odulleri-icin-geri-sayim-basladi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bogazici-cevre-odulleri-icin-geri-sayim-basladi</guid>
<description><![CDATA[ Boğaziçi Çevre Ödülleri 22 Aralık&#039;ta sahiplerini bulacak.22 Aralık Cuma günü düzenlenecek olan ve çevre ve sürdürülebilirlik alanında önemli adımlar atan kurum ve kuruluşların ödül alacağı Boğaziçi Çevre Ödülleri için geri sayım başladı.Boğaziçi Üniversitesi Elektroteknoloji Kulübü (BUEC) tarafından düzenlenen törende geçtiğimiz senelerde Fazıl Say, Demet Evgar, Nil Karaibrahimgil, Manga, Çevko, Tema gibi ünlü isimler ve kurumlar ödül almıştı.Geçtiğimiz yıl düzenlenen ödül töreninde, Yılın Çevreci Medya Kurumu ödülünün sahibi NTV olmuştu. Geceye katılan NTV sunucusu Buse Yıldırım, ödülü BÜ Elektroteknoloji Kulübü Başkanı Sefa Sağdıç’tan aldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hofgKj1M-EiHrjd8gNHN4w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Boğaziçi, Çevre, Ödülleri, için, geri, sayım, başladı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hofgKj1M-EiHrjd8gNHN4w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Boğaziçi Çevre Ödülleri için geri sayım başladı"><p>Boğaziçi Çevre Ödülleri 22 Aralık'ta sahiplerini bulacak.</p><p><strong>22 Aralık Cuma</strong> günü düzenlenecek olan ve çevre ve sürdürülebilirlik alanında önemli adımlar atan kurum ve kuruluşların ödül alacağı <strong>Boğaziçi Çevre Ödülleri</strong> için geri sayım başladı.</p><p>Boğaziçi Üniversitesi Elektroteknoloji Kulübü (BUEC) tarafından düzenlenen törende geçtiğimiz senelerde Fazıl Say, Demet Evgar, Nil Karaibrahimgil, Manga, Çevko, Tema gibi ünlü isimler ve kurumlar ödül almıştı.</p><p>Geçtiğimiz yıl düzenlenen ödül töreninde,<strong> Yılın Çevreci Medya Kurumu</strong> ödülünün sahibi <strong>NTV</strong> olmuştu. Geceye katılan NTV sunucusu Buse Yıldırım, ödülü BÜ Elektroteknoloji Kulübü Başkanı Sefa Sağdıç’tan aldı. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇEVKO&amp;apos;dan NTV&amp;apos;ye ödül</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cevkodan-ntvye-oedul</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cevkodan-ntvye-oedul</guid>
<description><![CDATA[ Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı&#039;nın (ÇEVKO) düzenlediği &quot;Yeşil Nokta Basın Ödülleri&quot; dün akşam sahiplerini buldu. NTV, yıl boyu yaptığı çevre haberleriyle ödüle layık görüldü. Ödülü NTV sunucusu Buse Yıldırım aldı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o3Rj2vD7hEewKyyuS7Cp4w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ÇEVKOdan, NTVye, ödül</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/o3Rj2vD7hEewKyyuS7Cp4w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="ÇEVKO'dan NTV'ye ödül"><p>Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı'nın (ÇEVKO) düzenlediği "Yeşil Nokta Basın Ödülleri" dün akşam sahiplerini buldu. NTV, yıl boyu yaptığı çevre haberleriyle ödüle layık görüldü. Ödülü NTV sunucusu Buse Yıldırım aldı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yerel yönetimlere 17 milyar lira çevre desteği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yerel-yoenetimlere-17-milyar-lira-cevre-destegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yerel-yoenetimlere-17-milyar-lira-cevre-destegi</guid>
<description><![CDATA[ İller Bankası aracılığıyla çevre yatırımları için bu yıl yerel yönetimlere 17 milyar 179 milyon lira destek sağlandı.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, İller Bankası (İLBANK) aracılığıyla çevre yatırımları için bu yıl yerel yönetimlere 17 milyar 179 milyon lira destek sağlandığını, önümüzdeki yıl bu alandaki desteği 62 milyar liranın üzerine çıkartmak istediklerini bildirdi.  Özhaseki, yerel yönetimlerin çevre yatırımlarına İLBANK aracılığıyla verdikleri desteklere ilişkin açıklamalarda bulundu. İçme suyu, içme suyu arıtma, atık su şebeke, atık su arıtma, yağmur suyu, yenilenebilir enerji, katı atık tesisleri ve buna benzer birçok iş için İller Bankası tarafından 21 yılda 10 bin 471 projeyi desteklediklerini belirten Özhaseki, bu projelere banka kaynaklarıyla 40 milyar 182 milyon lira, dış finansman kaynakları ile 73 milyar lira olmak üzere 113 milyar 182 milyon liralık destek sağladıklarını kaydetti.  &quot;HEDEF, YEŞİL KALKINMA DEVRİMİ&quot;  Türkiye ve dünyayı tehdit eden iklim değişikliğine karşı yerel yönetimlerle güçlü bir mücadele sürdürüldüğünü anlatan Özhaseki, şöyle devam etti: &quot;Sadece konut ve iş yerlerimizi değil aynı zamanda altyapılarımızı da çevreye duyarlı ve iklim dostu inşa etmekte kararlıyız. Bu anlamda İller Bankamız aracılığıyla yerel yönetimlere çevre yatırımları için bu yıl 17 milyar 179 milyon lira finansman desteğinde bulunduk. 2024 yılı için sadece çevre yatırımlarına sağlanan desteği 62 milyar liranın üzerine çıkartmak istiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı&#039;mızın ortaya koydukları 2053 Net Sıfır Emisyon ve Yeşil Kalkınma Devrimi&#039;ne ulaşmak için yerel yönetimlerimizle çalışmaya devam edeceğiz.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/N6WPnZPGcUWRppDQtkZjQg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yerel, yönetimlere, milyar, lira, çevre, desteği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/N6WPnZPGcUWRppDQtkZjQg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both&v=20231224090657939" class="type:primaryImage" alt="Yerel yönetimlere 17 milyar lira çevre desteği"><p>İller Bankası aracılığıyla çevre yatırımları için bu yıl yerel yönetimlere 17 milyar 179 milyon lira destek sağlandı.</p><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, İller Bankası (İLBANK) aracılığıyla çevre yatırımları için bu yıl yerel yönetimlere 17 milyar 179 milyon lira destek sağlandığını, önümüzdeki yıl bu alandaki desteği 62 milyar liranın üzerine çıkartmak istediklerini bildirdi.  Özhaseki, yerel yönetimlerin çevre yatırımlarına İLBANK aracılığıyla verdikleri desteklere ilişkin açıklamalarda bulundu. İçme suyu, içme suyu arıtma, atık su şebeke, atık su arıtma, yağmur suyu, yenilenebilir enerji, katı atık tesisleri ve buna benzer birçok iş için İller Bankası tarafından 21 yılda 10 bin 471 projeyi desteklediklerini belirten Özhaseki, bu projelere banka kaynaklarıyla 40 milyar 182 milyon lira, dış finansman kaynakları ile 73 milyar lira olmak üzere 113 milyar 182 milyon liralık destek sağladıklarını kaydetti.  <strong>"HEDEF, YEŞİL KALKINMA DEVRİMİ"</strong>  Türkiye ve dünyayı tehdit eden iklim değişikliğine karşı yerel yönetimlerle güçlü bir mücadele sürdürüldüğünü anlatan Özhaseki, şöyle devam etti: "Sadece konut ve iş yerlerimizi değil aynı zamanda altyapılarımızı da çevreye duyarlı ve iklim dostu inşa etmekte kararlıyız. Bu anlamda İller Bankamız aracılığıyla yerel yönetimlere çevre yatırımları için bu yıl 17 milyar 179 milyon lira finansman desteğinde bulunduk. 2024 yılı için sadece çevre yatırımlarına sağlanan desteği 62 milyar liranın üzerine çıkartmak istiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı'mızın ortaya koydukları 2053 Net Sıfır Emisyon ve Yeşil Kalkınma Devrimi'ne ulaşmak için yerel yönetimlerimizle çalışmaya devam edeceğiz." </p><p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Davos&amp;apos;ta iklim değişikliği mercek altında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/davosta-iklim-degisikligi-mercek-altinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/davosta-iklim-degisikligi-mercek-altinda</guid>
<description><![CDATA[ Dünya Ekonomik Forumu&#039;na göre iklim değişikliği, önümüzdeki on yılda dünyanın karşı karşıya kalacağı en büyük risklerden biri.Dünya Ekonomik Forumu&#039;nun (WEF) bu hafta İsviçre&#039;nin Davos kentinde düzenlediği yıllık toplantısında iklim krizi ön planda.Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı&#039;nın ardından ve iklim krizinin önümüzdeki on yıldaki en büyük riskler listesinin başında yer almasıyla birlikte hükümetler ve iş dünyası liderleri bazı devasa zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
Daha geçen hafta, AB&#039;nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi, 2023&#039;ün  kaydedilen en sıcak yıl olduğunu ortaya çıkardı.Giderek belirsizleşen bir dünyada derin uluslararası bölünmeler büyürken, iklim değişikliği gibi küresel tehditlere karşı işbirliğinin kolaylaşması pek mümkün görünmüyor.WEF&#039;in geçtiğimiz hafta Davos öncesinde yayınlanan Küresel Riskler raporuna göre, iklim değişikliği dünyanın önümüzdeki on yılda karşı karşıya kalacağı en büyük riskler arasında yer alıyor.
Her ne kadar yanlış bilgi ve dezenformasyon en büyük acil riskler olarak görülse de önümüzdeki 10 yıldaki en ciddi tehditlerin yarısı çevresel.
Buna aşırı hava olayları, dünya sistemlerindeki kritik değişiklikler, biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistem çöküşü ve doğal kaynak kıtlığı da dahil.Ankete katılan 1.400 küresel uzmanın üçte ikisi 2024&#039;te yaşanacak aşırı hava olaylarından endişe duyuyor. 
Raporda ayrıca iklim değişikliği gibi acil küresel konularda işbirliğinin yetersiz olduğu öne sürülüyor.
Liderlere, bu riskleri ele almak için eylemleri yeniden düşünmeleri ve iklim modellemesi veya yeşil geçiş teknolojileri gibi yardımcı olabilecek alanlarda daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunuyor.Aralık ayında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı&#039;nda,  yenilenebilir enerjinin üç katına çıkarılması ve fosil yakıtlardan uzaklaşmayı içeren anlaşmalar yapılmasının ardından Dünya Ekonomik Forumu iklim değişikliğini ele almanın ve mücadele etmenin önemine dikkat çekti.Doğayı koruma ve iklim değişikliğiyle mücadele stratejisinin yanı sıra karbon nötrlüğüne ulaşmaya yönelik daha somut planlar, bu yılın teması olan &quot;Güveni Yeniden İnşa Etme&quot; ruhuna uygun olarak hükümetlerin özellikle izleyebileceği yollardan biri olabilir.Uluslararası Enerji Ajansı&#039;nın geçtiğimiz hafta yenilenebilir enerjinin kullanıma sunulmasında hızlı bir artış olduğunu ve çevresel yeniliklere olan küresel güvenin arttığını ortaya koymasının ardından, delegelerin odaklanacağı altı ana temadan biri enerji dönüşümü konusu olacak.Davos uzun zamandır &quot;küresel seçkinlerle&quot; yaşanan sorunların simgesi olarak eleştiriliyor .
Aktivistlerin, politikacıların ve süper zenginlerin iklim krizi gibi hayati meseleleri bu tür toplantılarda etkili bir şekilde çözebileceklerine dair inancı çok az.Dünya Ekonomi Formu seçkinlerinin iklim krizinin gerçekleri konusunda tehlikeli derecede kayıtsız olduklarına inanıyorlar.
İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg geçen yıl dünyanın Davos&#039;ta hâlâ iklim acil durumunun ön saflarında yer alan insanlardan ziyade &quot;gezegenin yok edilmesini körükleyen insanları&quot; dinlemesinin &quot;saçma&quot; olduğunu söylemişti.Dünya Ekonomik Formu yıllık toplantısı öncesinde protestolar yaşandı.
Pazar günü Dünya Ekonomi Formu alanına giden yolu kapatarak 18 kilometrelik trafik sıkışıklığına neden olanlar arasında iklim aktivistleri de vardı.
İsviçre Sosyal Demokrat Partisi&#039;nin gençlik kolu JUSO İsviçre Başkanı Nicola Siegrist, &quot;Savaş, faşizm, adaletsizlik ve iklim krizi insanlığı tehdit ederken, en zengin ve en güçlüler kapalı kapılar ardında birbirlerinin sırtını sıvazlıyor&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_m4uj7isi0mGvRJhNHz9ZQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Davosta, iklim, değişikliği, mercek, altında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_m4uj7isi0mGvRJhNHz9ZQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Davos'ta iklim değişikliği mercek altında"><p>Dünya Ekonomik Forumu'na göre iklim değişikliği, önümüzdeki on yılda dünyanın karşı karşıya kalacağı en büyük risklerden biri.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TfvSuiZRv0GJ2i2rleyjQw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) bu hafta İsviçre'nin Davos kentinde düzenlediği yıllık toplantısında iklim krizi ön planda.Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nın ardından ve iklim krizinin önümüzdeki on yıldaki en büyük riskler listesinin başında yer almasıyla birlikte hükümetler ve iş dünyası liderleri bazı devasa zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
Daha geçen hafta, AB'nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi, 2023'ün  kaydedilen en sıcak yıl olduğunu ortaya çıkardı.Giderek belirsizleşen bir dünyada derin uluslararası bölünmeler büyürken, iklim değişikliği gibi küresel tehditlere karşı işbirliğinin kolaylaşması pek mümkün görünmüyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7JQ63Aw33U2skdfstkcF9A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>WEF'in geçtiğimiz hafta Davos öncesinde yayınlanan Küresel Riskler raporuna göre, iklim değişikliği dünyanın önümüzdeki on yılda karşı karşıya kalacağı en büyük riskler arasında yer alıyor.
Her ne kadar yanlış bilgi ve dezenformasyon en büyük acil riskler olarak görülse de önümüzdeki 10 yıldaki en ciddi tehditlerin yarısı çevresel.
Buna aşırı hava olayları, dünya sistemlerindeki kritik değişiklikler, biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistem çöküşü ve doğal kaynak kıtlığı da dahil.Ankete katılan 1.400 küresel uzmanın üçte ikisi 2024'te yaşanacak aşırı hava olaylarından endişe duyuyor. 
Raporda ayrıca iklim değişikliği gibi acil küresel konularda işbirliğinin yetersiz olduğu öne sürülüyor.
Liderlere, bu riskleri ele almak için eylemleri yeniden düşünmeleri ve iklim modellemesi veya yeşil geçiş teknolojileri gibi yardımcı olabilecek alanlarda daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-3xfgGADU0irrXFj8g6meg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Aralık ayında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nda,  yenilenebilir enerjinin üç katına çıkarılması ve fosil yakıtlardan uzaklaşmayı içeren anlaşmalar yapılmasının ardından Dünya Ekonomik Forumu iklim değişikliğini ele almanın ve mücadele etmenin önemine dikkat çekti.Doğayı koruma ve iklim değişikliğiyle mücadele stratejisinin yanı sıra karbon nötrlüğüne ulaşmaya yönelik daha somut planlar, bu yılın teması olan "Güveni Yeniden İnşa Etme" ruhuna uygun olarak hükümetlerin özellikle izleyebileceği yollardan biri olabilir.Uluslararası Enerji Ajansı'nın geçtiğimiz hafta yenilenebilir enerjinin kullanıma sunulmasında hızlı bir artış olduğunu ve çevresel yeniliklere olan küresel güvenin arttığını ortaya koymasının ardından, delegelerin odaklanacağı altı ana temadan biri enerji dönüşümü konusu olacak.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tokALgSyTkW0RGdUo86pSw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Davos uzun zamandır "küresel seçkinlerle" yaşanan sorunların simgesi olarak eleştiriliyor .
Aktivistlerin, politikacıların ve süper zenginlerin iklim krizi gibi hayati meseleleri bu tür toplantılarda etkili bir şekilde çözebileceklerine dair inancı çok az.Dünya Ekonomi Formu seçkinlerinin iklim krizinin gerçekleri konusunda tehlikeli derecede kayıtsız olduklarına inanıyorlar.
İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg geçen yıl dünyanın Davos'ta hâlâ iklim acil durumunun ön saflarında yer alan insanlardan ziyade "gezegenin yok edilmesini körükleyen insanları" dinlemesinin "saçma" olduğunu söylemişti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6mwo1aMwiEO-sAlerY3S7Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Dünya Ekonomik Formu yıllık toplantısı öncesinde protestolar yaşandı.
Pazar günü Dünya Ekonomi Formu alanına giden yolu kapatarak 18 kilometrelik trafik sıkışıklığına neden olanlar arasında iklim aktivistleri de vardı.
İsviçre Sosyal Demokrat Partisi'nin gençlik kolu JUSO İsviçre Başkanı Nicola Siegrist, "Savaş, faşizm, adaletsizlik ve iklim krizi insanlığı tehdit ederken, en zengin ve en güçlüler kapalı kapılar ardında birbirlerinin sırtını sıvazlıyor" dedi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapay zekanın gündelik alanda kullandığı yerler neler? Yapay zeka gerçekten kötü mü?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yapay-zekanin-gundelik-alanda-kullandigi-yerler-neler-yapay-zeka-gercekten-koetu-mu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yapay-zekanin-gundelik-alanda-kullandigi-yerler-neler-yapay-zeka-gercekten-koetu-mu</guid>
<description><![CDATA[ Artan yapay zeka kullanımlarının ardından, yapay zeka hakkında son zamanlarda oldukça olumsuz haberler ile karşılaşıyoruz. 
Yapay zeka gerçekten kötü mü? yoksa biz mi kötüye kullanıyoruz? Yapay zeka hakkındaki olumsuz manşetlerden sıkıldıysanız bu yazı tam size göre.  Çünkü üretken yapay zekanın dünyamızı daha kötü değil daha iyi hale getirme potansiyelini sergileyen alanları sizler için derledik.Hastalık Teşhisi ve Tedavi: Yapay zeka, medikal görüntüleme analizi yaparak kanser taramalarında, radyoloji ve patoloji gibi alanlarda hızlı ve doğru teşhisler sağlayabilir. New York&#039;taki Mount Sinai Üniversitesi&#039;nden bilim insanları, karaciğer, prostat ve bağırsak kanseri hastalıklarını yüzde 94 doğrulukla önceden haber verebilen derin öğrenme temelli yapay zeka algoritmalarını kullanmayı başardı.
Ayrıca yapay zeka, hastaların genetik verilerini analiz ederek daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturabilir. Akıllı cihazlar ve giyilebilir teknolojiler aracılığıyla, yapay zeka hastaların sağlık durumlarını izleyebilir ve ilgili sağlık profesyonellerini uyarabilir.
Kör veya görme engelli insanlara yardımcı olmak amacıyla geliştirilen Be My Eyes uygulaması, günlük görevlerde yardımcı olabilecek çevrimiçi gönüllülerle, görme engelli insanları buluşturuyor.
OpenAI ile işbirliği yaparak insan gönüllüsüyle aynı düzeyde bağlam ve anlayış oluşturabilen bir Sanal Gönüllü oluşturmak için GPT-4 kullanacak.
Görüntü tanıma özelliği ile Sanal Gönüllü, görme engelli kullanıcılara ürünleri tanımlamakla kalmayıp bu konuda sohbet etme imkanı da sunacaktır. Örneğin, kullanıcılar Sanal Gönüllü aracılığıyla demiryolu sistemlerinde gezinip talimatlar alabilecekler.Trafik Akışı ve Güvenlik: Yapay zeka, otonom araçların birbirleriyle ve çevreleriyle etkileşimini optimize ederek trafik kazalarını azaltabilir ve trafik akışını düzenleyebilir.
Sürücü destek sistemleri aracılığıyla sürücülere güvenli sürüş önerileri sunabilir.
Kameralar, lidar, radar ve diğer sensörler aracılığıyla çevrelerini izler. Yapay zeka algoritmaları, bu sensör verilerini analiz ederek aracın çevresini anlamasına yardımcı olur. 
Araçlar, hedefe güvenli ve etkili bir şekilde gitmek için navigasyon sistemleri kullanır. Yapay zeka, aracın konumunu belirleme, rota planlama ve trafiği tahmin etme gibi navigasyon görevlerine yardımcı olabilir.Yapay zeka, aracın çevresindeki durumlara dayanarak sürüş kararları alabilir. Örneğin, diğer araçların hızını tahmin etme, güvenli bir şekilde şerit değiştirme, kavşaklarda doğru manevra yapma gibi kararlar yapabilir.Anlık durumları değerlendirerek acil durumlarda müdahale edebilir.  Ani bir engel ortaya çıkarsa veya bir çarpışma riski algılanırsa, araç hızını ayarlayabilir veya acil durma manevraları yapabilir.Otonom araçlar, deneyimledikçe ve yeni verilerle beslendikçe öğrenen algoritmalar kullanabilir. Bu sayede araçlar, sürüş deneyimlerine dayanarak daha iyi ve güvenli kararlar alabilir.Bu örnekler, otonom araçların yapay zeka kullanarak çeşitli görevleri yerine getirdiği konusunda genel bir fikir sağlar. Otonom araç teknolojisi hala gelişmekte olan bir alan olduğundan, gelecekte daha fazla yenilik ve iyileştirme beklenmektedir.Çeviri Hizmetleri: Yapay zeka, dil engeli olan kişilere gerçek zamanlı çeviri hizmetleri sunabilir. Doğal dil işleme , chatbotlar aracılığıyla müşteri hizmetleri süreçlerini otomatize edebilir ve kullanıcılarla etkileşimde bulunabilir.
İzlanda Dilinin Korunmasıİngilizce ve diğer büyük dillerin hakim olduğu bu dijital dünyada, küçük diller yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu durum İzlanda için özel bir endişe kaynağı. İzlanda&#039;nın yaklaşık 370.000 vatandaşının çoğu İngilizce veya başka bir dil konuşuyor ve bu durum İzlandalıların günlük faaliyetlerinin hızla dijitalleşmesiyle birleştiğinde ülkenin zengin anadilini riske atıyor.Sorun, İzlanda dili için yerel olarak üretilmiş yazılım eksikliğinden ziyade, İzlandalıların her gün kullandıkları sosyal medya, haber veya e-ticaret siteleri gibi küresel yazılım ve uygulamalara İzlanda dilini dahil etmekte yatıyor. Bu nedenle İzlanda hükümeti OpenAI ile işbirliği yaptı ve İzlanda dilinin korunmasına yardımcı olmak için GPT-4 dil modelini kullanmaya başladı. (Bu arada ülkede, diğer dillerden &quot;ödünç kelimeler&quot; almak yerine yeni inovasyonlar için İzlandaca terimler bulan bir Dil Planlama Departmanı da bulunuyor. Örneğin bir bilgisayara &quot;tölva&quot; ya da &quot;sayı kâhini&quot; deniyor.)Yapay zeka, ısıtma, soğutma ve havalandırma sistemlerini optimize eder. Işık seviyelerini odaların kullanımına bağlı olarak ayarlar.
Yenilenebilir enerji kaynaklarını etkili bir şekilde yönetir. Anlık talep değişikliklerine yanıt verir 
Üretim hattı verimliliğini artırır ve bakım süreçlerini düzenler.Trafik durumunu analiz ederek toplu taşıma ve lojistik yönetimini uygun hale getirir. Şarj istasyonlarını, enerji taleplerini, şarj süreçlerini, ve sensör verilerini kullanarak sulama sistemlerini optimize eder. 
Tarım makinelerinin enerji tüketimini izleyerek çalışma süreçlerini verimli hale getiri ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-ROBKW_V6UGA0sZ6TkOT1w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yapay, zekanın, gündelik, alanda, kullandığı, yerler, neler, Yapay, zeka, gerçekten, kötü, mü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-ROBKW_V6UGA0sZ6TkOT1w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Yapay zekanın gündelik alanda kullandığı yerler neler? Yapay zeka gerçekten kötü mü?"><p>Artan yapay zeka kullanımlarının ardından, yapay zeka hakkında son zamanlarda oldukça olumsuz haberler ile karşılaşıyoruz. 
Yapay zeka gerçekten kötü mü? yoksa biz mi kötüye kullanıyoruz? Yapay zeka hakkındaki olumsuz manşetlerden sıkıldıysanız bu yazı tam size göre.  Çünkü üretken yapay zekanın dünyamızı daha kötü değil daha iyi hale getirme potansiyelini sergileyen alanları sizler için derledik.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aZIeIzUqTU-ZvraB_8ZgkQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hastalık Teşhisi ve Tedavi: Yapay zeka, medikal görüntüleme analizi yaparak kanser taramalarında, radyoloji ve patoloji gibi alanlarda hızlı ve doğru teşhisler sağlayabilir. New York'taki Mount Sinai Üniversitesi'nden bilim insanları, karaciğer, prostat ve bağırsak kanseri hastalıklarını yüzde 94 doğrulukla önceden haber verebilen derin öğrenme temelli yapay zeka algoritmalarını kullanmayı başardı.
Ayrıca yapay zeka, hastaların genetik verilerini analiz ederek daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturabilir. Akıllı cihazlar ve giyilebilir teknolojiler aracılığıyla, yapay zeka hastaların sağlık durumlarını izleyebilir ve ilgili sağlık profesyonellerini uyarabilir.
Kör veya görme engelli insanlara yardımcı olmak amacıyla geliştirilen Be My Eyes uygulaması, günlük görevlerde yardımcı olabilecek çevrimiçi gönüllülerle, görme engelli insanları buluşturuyor.
OpenAI ile işbirliği yaparak insan gönüllüsüyle aynı düzeyde bağlam ve anlayış oluşturabilen bir Sanal Gönüllü oluşturmak için GPT-4 kullanacak.
Görüntü tanıma özelliği ile Sanal Gönüllü, görme engelli kullanıcılara ürünleri tanımlamakla kalmayıp bu konuda sohbet etme imkanı da sunacaktır. Örneğin, kullanıcılar Sanal Gönüllü aracılığıyla demiryolu sistemlerinde gezinip talimatlar alabilecekler.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lUUVv05y1US0oHlszaWRWg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Trafik Akışı ve Güvenlik: Yapay zeka, otonom araçların birbirleriyle ve çevreleriyle etkileşimini optimize ederek trafik kazalarını azaltabilir ve trafik akışını düzenleyebilir.
Sürücü destek sistemleri aracılığıyla sürücülere güvenli sürüş önerileri sunabilir.
Kameralar, lidar, radar ve diğer sensörler aracılığıyla çevrelerini izler. Yapay zeka algoritmaları, bu sensör verilerini analiz ederek aracın çevresini anlamasına yardımcı olur. 
Araçlar, hedefe güvenli ve etkili bir şekilde gitmek için navigasyon sistemleri kullanır. Yapay zeka, aracın konumunu belirleme, rota planlama ve trafiği tahmin etme gibi navigasyon görevlerine yardımcı olabilir.Yapay zeka, aracın çevresindeki durumlara dayanarak sürüş kararları alabilir. Örneğin, diğer araçların hızını tahmin etme, güvenli bir şekilde şerit değiştirme, kavşaklarda doğru manevra yapma gibi kararlar yapabilir.Anlık durumları değerlendirerek acil durumlarda müdahale edebilir.  Ani bir engel ortaya çıkarsa veya bir çarpışma riski algılanırsa, araç hızını ayarlayabilir veya acil durma manevraları yapabilir.Otonom araçlar, deneyimledikçe ve yeni verilerle beslendikçe öğrenen algoritmalar kullanabilir. Bu sayede araçlar, sürüş deneyimlerine dayanarak daha iyi ve güvenli kararlar alabilir.Bu örnekler, otonom araçların yapay zeka kullanarak çeşitli görevleri yerine getirdiği konusunda genel bir fikir sağlar. Otonom araç teknolojisi hala gelişmekte olan bir alan olduğundan, gelecekte daha fazla yenilik ve iyileştirme beklenmektedir.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Z_7PBD1tE6EXvihYuAnSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Çeviri Hizmetleri: Yapay zeka, dil engeli olan kişilere gerçek zamanlı çeviri hizmetleri sunabilir. Doğal dil işleme , chatbotlar aracılığıyla müşteri hizmetleri süreçlerini otomatize edebilir ve kullanıcılarla etkileşimde bulunabilir.
İzlanda Dilinin Korunmasıİngilizce ve diğer büyük dillerin hakim olduğu bu dijital dünyada, küçük diller yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu durum İzlanda için özel bir endişe kaynağı. İzlanda'nın yaklaşık 370.000 vatandaşının çoğu İngilizce veya başka bir dil konuşuyor ve bu durum İzlandalıların günlük faaliyetlerinin hızla dijitalleşmesiyle birleştiğinde ülkenin zengin anadilini riske atıyor.Sorun, İzlanda dili için yerel olarak üretilmiş yazılım eksikliğinden ziyade, İzlandalıların her gün kullandıkları sosyal medya, haber veya e-ticaret siteleri gibi küresel yazılım ve uygulamalara İzlanda dilini dahil etmekte yatıyor. Bu nedenle İzlanda hükümeti OpenAI ile işbirliği yaptı ve İzlanda dilinin korunmasına yardımcı olmak için GPT-4 dil modelini kullanmaya başladı. (Bu arada ülkede, diğer dillerden "ödünç kelimeler" almak yerine yeni inovasyonlar için İzlandaca terimler bulan bir Dil Planlama Departmanı da bulunuyor. Örneğin bir bilgisayara "tölva" ya da "sayı kâhini" deniyor.)</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ugbr1TfL8Um9qVGtnRT0Yg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yapay zeka, ısıtma, soğutma ve havalandırma sistemlerini optimize eder. Işık seviyelerini odaların kullanımına bağlı olarak ayarlar.
Yenilenebilir enerji kaynaklarını etkili bir şekilde yönetir. Anlık talep değişikliklerine yanıt verir 
Üretim hattı verimliliğini artırır ve bakım süreçlerini düzenler.Trafik durumunu analiz ederek toplu taşıma ve lojistik yönetimini uygun hale getirir. Şarj istasyonlarını, enerji taleplerini, şarj süreçlerini, ve sensör verilerini kullanarak sulama sistemlerini optimize eder. 
Tarım makinelerinin enerji tüketimini izleyerek çalışma süreçlerini verimli hale getirir.Yapay zeka, enerji tasarrufunu ve kaynak kullanımını artırmada önemli bir rol oynar.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jCE5LFGEeU-9mtpt-cJaeA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yapay zeka, öğrencilerin performansını izler ve öğrenme tarzlarına uygun bireyselleştirilmiş öğrenme materyalleri sunar. Öğrencilerin güçlü ve zayıf yönlerine göre içerikleri adapte edebilir.
Öğrenci çalışmalarını değerlendirir ve hızlı geri bildirim sağlar. Öğrencilerin gelecekteki başarılarını tahmin eder ve öğretmenlere müdahalede bulunma konusunda yardımcı olur.
Yapay zeka destekli sanal ortamlar, öğrencilere interaktif deneyimler sunar. Öğrencilere soruları yanıtlama, konuları açıklama ve öğrencilere rehberlik etme konusunda yardımcı olur.
Yapay zeka, ders materyallerini oluşturmak veya öğrencilere uygun öğrenme kaynakları sağlamak için kullanılabilir. Öğrenci projelerini değerlendirir ve öğrencilere geliştirmeleri için önerilerde bulunur.
Bu örnekler, yapay zekanın eğitimde geniş bir uygulama yelpazesine sahip olduğunu gösterir. Bu teknoloji, öğrencilere daha etkili ve kişiselleştirilmiş bir öğrenme deneyimi sunmak, öğretmenlere destek olmak ve eğitim sistemini geliştirmek için kullanılır.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Dx0HGnQx70aerPurKqDIpA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bitki Sağlığı ve Hasat Zamanlaması: Yapay zeka, görsel ve sensör verilerini analiz ederek bitki hastalıklarını tespit edebilir ve hasat zamanlamasını optimize edebilir.Yapay zeka, iklim değişikliği ve doğa koruma gibi önemli konularda çeşitli alanlarda olumlu katkılarda bulunabilir.
Makine öğrenimi, iklim modellerini iyileştirmekte ve iklim değişikliğinin farklı bölgelerdeki etkilerini tahmin etmekte kullanılabilir.
Ayrıca, araştırmacılar yapay zekayı şiddetli fırtınaların ve yükselen deniz seviyelerinin neden olduğu zararları canlandırmak için kullanıyorlar.Dünya Arı Projesi, arı nüfusunun azalmasıyla başa çıkmak için mikrofonlar, kameralar ve sensörler kullanarak veri topluyor. Yapay zeka, bu verileri analiz ederek arıların hayatta kalmasına yardımcı olabilecek örüntüleri ve eğilimleri ortaya çıkarabilir. Yapay zeka ayrıca doğa koruyucularına, uygun mali destek alamayanlara, verileri ekonomik bir şekilde analiz etme imkanı sunarak vahşi yaşamın korunmasına yardımcı olabilir.Ancak, yapay zeka kullanımında etik ve mahremiyet konularının göz önünde bulundurulması önemlidir. Bu teknolojinin etik standartlara uygun ve mahremiyeti koruyan bir şekilde kullanılması gerekmektedir.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ormanlar için sarmaşık tehdidi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ormanlar-icin-sarmasik-tehdidi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ormanlar-icin-sarmasik-tehdidi</guid>
<description><![CDATA[ Bilim insanları, iklim krizinin küresel ekosisteme yeni ve öngörülemez bir etkisini daha keşfetti. Tropik ormanların her geçengün sarmaşıklarla daha fazla kaplandığı tespit edildi. Zararsız gibi görünen sarmaşıkların ağaçların büyümesini engellediği, bu durumun da ormanları tehdit ettiği belirtiliyor.Bilim insanları dünyanın akciğerlerine yönelik yeni bir tehdit tespit etti. Avustralya&#039;nın Sunshine Coast Üniversitesi uzmanları, küresel ısınmayla birlikte ormanlardaki sarmaşık miktarının hızla arttığını keşfetti. 5 kıtada 44 ülkede yapılan araştırmanın sonuçları endişe verici.  Isınan havayla birlikte ormanlardaki sarmaşıkların katlanarak arttığı, bu durumun ağaçların büyümesini engellediği belirtiliyor. Özellikle düşük rakımlı tropik ormanların tehdit altında bulunduğuna dikkat çekiliyor.  Liana adı verilen tropik sarmaşıkların, küresel ısınmaya çok çabuk adapte olduğu ifade ediliyor. Sarmaşıkların ağaçların boy atıp güneş ışığına ulaşmasına imkan vermediği belirtiliyor.Ancak sarmaşıkların temizlenmesi de çözüm değil. Zira bu bitkiler de orman ekosistemi içinde önemli bir yer tutuyor. Sarmaşıkların toprak verimini arttırdığı ve vahşi yaşam için vazgeçilmez olduğu belirtiliyor.  Küresel ısınmanın acilen kontrol altına alınması çağrısı yapan uzmanlar insanlığın iklim krizinin öngörülemeyen yeni sonuçları ile karşılaşmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hmV8_WUInEeLAtCQDh0YOg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ormanlar, için, sarmaşık, tehdidi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/hmV8_WUInEeLAtCQDh0YOg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ormanlar için sarmaşık tehdidi"><p>Bilim insanları, iklim krizinin küresel ekosisteme yeni ve öngörülemez bir etkisini daha keşfetti. Tropik ormanların her geçengün sarmaşıklarla daha fazla kaplandığı tespit edildi. Zararsız gibi görünen sarmaşıkların ağaçların büyümesini engellediği, bu durumun da ormanları tehdit ettiği belirtiliyor.</p>Bilim insanları dünyanın akciğerlerine yönelik yeni bir tehdit tespit etti. Avustralya'nın Sunshine Coast Üniversitesi uzmanları, küresel ısınmayla birlikte ormanlardaki sarmaşık miktarının hızla arttığını keşfetti. 5 kıtada 44 ülkede yapılan araştırmanın sonuçları endişe verici.  Isınan havayla birlikte ormanlardaki sarmaşıkların katlanarak arttığı, bu durumun ağaçların büyümesini engellediği belirtiliyor. Özellikle düşük rakımlı tropik ormanların tehdit altında bulunduğuna dikkat çekiliyor.  Liana adı verilen tropik sarmaşıkların, küresel ısınmaya çok çabuk adapte olduğu ifade ediliyor. Sarmaşıkların ağaçların boy atıp güneş ışığına ulaşmasına imkan vermediği belirtiliyor.Ancak sarmaşıkların temizlenmesi de çözüm değil. Zira bu bitkiler de orman ekosistemi içinde önemli bir yer tutuyor. Sarmaşıkların toprak verimini arttırdığı ve vahşi yaşam için vazgeçilmez olduğu belirtiliyor.  Küresel ısınmanın acilen kontrol altına alınması çağrısı yapan uzmanlar insanlığın iklim krizinin öngörülemeyen yeni sonuçları ile karşılaşmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunuyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa Merkez Bankası yeşil dönüşüme odaklanıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-merkez-bankasi-yesil-doenusume-odaklaniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-merkez-bankasi-yesil-doenusume-odaklaniyor</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Merkez Bankası (ECB), yeşil dönüşüm, iklim ve doğayla ilgili risklere odaklanan çalışmalara yoğunlaşacak. AB&#039;nin 2030 karbon düşürme hedeflerine ulaşmayı desteklemek için ECB, çevre yönetim programı başlatacak.ECB, 2024 ve 2025 yıllarında faaliyetlerine yön verecek yeni alanların belirlendiğini ve iklim değişikliği konusundaki çalışmaların genişletilmesi kararı alındığını duyurdu..  Buna göre, ECB, yeşil ekonomiye geçişin etkisi ve riskleri ile özellikle geçiş maliyetleri ve yatırım ihtiyaçları konusunda çalışacak.  İklim değişikliğinin artan etkisi ve daha sıcak bir dünyaya uyum sağlamak için alınan önlemlerin ekonomiyi nasıl etkilediği konusu ile doğa kaybı ve doğanın bozulmasından kaynaklanan riskler, bunların iklim bağlantılı risklerle nasıl etkileşime girdiği ve ekonomi ve finansal sistem üzerindeki etkileri yoluyla ECB&#039;nin çalışmalarını nasıl etkileyebileceği düzenli olarak gözden geçirilecek.  Bu çerçevede, ECB, yeşil ekonomiye geçişte finansmanının etkileri, yeşil yatırım ihtiyaçları, geçiş planları ve yeşil dönüşümün ekonominin işgücü, verimlilik ve büyüme gibi yönlerini nasıl etkilediği konusundaki çalışmalarını artıracak.  Ayrıca, ECB, bu geçişi göz önüne alarak para politikası araçları ve portföyünde daha fazla değişiklik yapılması durumunu araştıracak.AŞIRI HAVA OLAYLARININ ENFLASYONA ETKİSİ ANALİZ EDİLECEKECB, aşırı hava olaylarının enflasyon ve finansal sistem üzerindeki etkisine ve bunun iklim senaryolarına ve makroekonomik tahminlere nasıl dahil edilebileceğine ilişkin analizini derinleştirecek.  İklim değişikliğine uyumun veya uyum eksikliğinin ekonomi ve finans sektörü üzerindeki olası etkisini de değerlendirilecek.  AB&#039;nin 2030 karbon düşürme hedeflerine ulaşmayı desteklemek için ECB, çevre yönetim programı başlatacak.   ​​​​​​​Gelecekteki euro banknot serileri için eko-tasarım ilkeleri de göz önünde bulundurulacak. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VDPvuJyICEC5zhECj6-v8w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avrupa, Merkez, Bankası, yeşil, dönüşüme, odaklanıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VDPvuJyICEC5zhECj6-v8w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Avrupa Merkez Bankası yeşil dönüşüme odaklanıyor"><p>Avrupa Merkez Bankası (ECB), yeşil dönüşüm, iklim ve doğayla ilgili risklere odaklanan çalışmalara yoğunlaşacak. AB'nin 2030 karbon düşürme hedeflerine ulaşmayı desteklemek için ECB, çevre yönetim programı başlatacak.</p><p>ECB, 2024 ve 2025 yıllarında faaliyetlerine yön verecek yeni alanların belirlendiğini ve iklim değişikliği konusundaki çalışmaların genişletilmesi kararı alındığını duyurdu..  Buna göre, ECB, yeşil ekonomiye geçişin etkisi ve riskleri ile özellikle geçiş maliyetleri ve yatırım ihtiyaçları konusunda çalışacak.  İklim değişikliğinin artan etkisi ve daha sıcak bir dünyaya uyum sağlamak için alınan önlemlerin ekonomiyi nasıl etkilediği konusu ile doğa kaybı ve doğanın bozulmasından kaynaklanan riskler, bunların iklim bağlantılı risklerle nasıl etkileşime girdiği ve ekonomi ve finansal sistem üzerindeki etkileri yoluyla ECB'nin çalışmalarını nasıl etkileyebileceği düzenli olarak gözden geçirilecek.  Bu çerçevede, ECB, yeşil ekonomiye geçişte finansmanının etkileri, yeşil yatırım ihtiyaçları, geçiş planları ve yeşil dönüşümün ekonominin işgücü, verimlilik ve büyüme gibi yönlerini nasıl etkilediği konusundaki çalışmalarını artıracak.  Ayrıca, ECB, bu geçişi göz önüne alarak para politikası araçları ve portföyünde daha fazla değişiklik yapılması durumunu araştıracak.</p><p><strong>AŞIRI HAVA OLAYLARININ ENFLASYONA ETKİSİ ANALİZ EDİLECEK</strong></p><p>ECB, aşırı hava olaylarının enflasyon ve finansal sistem üzerindeki etkisine ve bunun iklim senaryolarına ve makroekonomik tahminlere nasıl dahil edilebileceğine ilişkin analizini derinleştirecek.  İklim değişikliğine uyumun veya uyum eksikliğinin ekonomi ve finans sektörü üzerindeki olası etkisini de değerlendirilecek.  AB'nin 2030 karbon düşürme hedeflerine ulaşmayı desteklemek için ECB, çevre yönetim programı başlatacak.   ​​​​​​​Gelecekteki euro banknot serileri için eko-tasarım ilkeleri de göz önünde bulundurulacak. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fransa&amp;apos;da olimpiyat hazırlıkları: Koltukar atıklardan üretildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-olimpiyat-hazirliklari-koltukar-atiklardan-uretildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-olimpiyat-hazirliklari-koltukar-atiklardan-uretildi</guid>
<description><![CDATA[ Bu yıl yaz olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmaya hazırlanan Paris&#039;te hazırlık çalışmaları devam ediyor. Hazırlıklar sürerken, oyunlara ev sahipliği yapacak bazı tesisler tamamen geri dönüştürülmüş plastik koltuklarla donatıldı.Fransa&#039;nın Başkenti Paris&#039;te düzenlenecek yaz olimpiyat oyunlarına geri sayım devam ediyor. Ağustos ayındaki oyunlar için hazırlıklar sürerken, oyunlara ev sahipliği yapacak bazı tesisler tamamen geri dönüştürülmüş plastik koltuklarla donatıldı.Bu sayede olimpiyat oyunlarının karbon ayak izinin küçültülmesi hedefleniyor.Olimpiyat komitesi oyunların karbon ayak izini en aza indirmek için işe stadyum koltularından başladı.  İki tesiste bulunan toplam 11 binden fazla plastik koltuk tamamen atıklardan üretildi.  &quot;Kullanım ömürleri çok kısa olmasına karşın doğada yüzyıllarca kalan plastikleri değerlendirmek istedik. Başka bir katkı maddesi kullanmadan, sağlam bir materyal üretmeyi başardık&quot; diye konuşan Fransız yetkililer, 50&#039;den fazla geri dönüşüm firması ile çalıştıklarını belirtti.NASIL ÜRETİLİYOR   Temizlenip, parçalanan plastik atıklar daha sonra Termal sıkıştırma yöntemiyle birleştiriliyor.  Bu teknikle sağlam ve dayanıklı inşaat malzemeleri üretilebiliyor.  Geri dönüştürülmüş plastikten yapılan stadyum koltukları, Badminton, ritmik cimnastik ve paralimpik halter müsabakalarının düzenleneceği salonlarda kullanılacak.  Paris&#039;teki projenin Ağustos ayındaki oyunlar öncesinde daha da genişletilmesi hedefleniyor.PARİS 2024 OLİMPİYATLARI NE ZAMAN DÜZENLENECEKParis 2024 Yaz Olimpiyat Oyunları 26 Temmuz – 11 Ağustos 2024 tarihleri arasında düzenlenecek. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kxNFHk-bPUqPm4rQMnQEUg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fransada, olimpiyat, hazırlıkları:, Koltukar, atıklardan, üretildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kxNFHk-bPUqPm4rQMnQEUg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Fransa'da olimpiyat hazırlıkları: Koltukar atıklardan üretildi"><p>Bu yıl yaz olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmaya hazırlanan Paris'te hazırlık çalışmaları devam ediyor. Hazırlıklar sürerken, oyunlara ev sahipliği yapacak bazı tesisler tamamen geri dönüştürülmüş plastik koltuklarla donatıldı.</p><p>Fransa'nın Başkenti Paris'te düzenlenecek yaz olimpiyat oyunlarına geri sayım devam ediyor. Ağustos ayındaki oyunlar için hazırlıklar sürerken, oyunlara ev sahipliği yapacak bazı tesisler tamamen geri dönüştürülmüş plastik koltuklarla donatıldı.</p><p>Bu sayede olimpiyat oyunlarının karbon ayak izinin küçültülmesi hedefleniyor.</p><p>Olimpiyat komitesi oyunların karbon ayak izini en aza indirmek için işe stadyum koltularından başladı.  İki tesiste bulunan toplam 11 binden fazla plastik koltuk tamamen atıklardan üretildi.  "Kullanım ömürleri çok kısa olmasına karşın doğada yüzyıllarca kalan plastikleri değerlendirmek istedik. Başka bir katkı maddesi kullanmadan, sağlam bir materyal üretmeyi başardık" diye konuşan Fransız yetkililer, 50'den fazla geri dönüşüm firması ile çalıştıklarını belirtti.</p><p><strong>NASIL ÜRETİLİYOR </strong>  Temizlenip, parçalanan plastik atıklar daha sonra Termal sıkıştırma yöntemiyle birleştiriliyor.  Bu teknikle sağlam ve dayanıklı inşaat malzemeleri üretilebiliyor.  Geri dönüştürülmüş plastikten yapılan stadyum koltukları, Badminton, ritmik cimnastik ve paralimpik halter müsabakalarının düzenleneceği salonlarda kullanılacak.  Paris'teki projenin Ağustos ayındaki oyunlar öncesinde daha da genişletilmesi hedefleniyor.</p><p><strong>PARİS 2024 OLİMPİYATLARI NE ZAMAN DÜZENLENECEK</strong></p><p>Paris 2024 Yaz Olimpiyat Oyunları 26 Temmuz – 11 Ağustos 2024 tarihleri arasında düzenlenecek.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’da 2023 yılında hava kirliliği yüzde 3 arttı (Hava kirliliğinin en çok arttığı ilçeler)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-2023-yilinda-hava-kirliligi-yuzde-3-artti-hava-kirliliginin-en-cok-arttigi-ilceler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-2023-yilinda-hava-kirliligi-yuzde-3-artti-hava-kirliliginin-en-cok-arttigi-ilceler</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul’da hava kirliliği, 2023 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık olarak yüzde 3 arttı. Kentte hava kirliliğinin en çok arttığı ilçe yüzde 69,54’lük oranla Yenibosna oldu. Uzmanlar farklı yakıtların kullanımı ve yoğun trafiğin, hava kirliliğini artırdığına dikkat çekti.İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesinde yapılan çalışmaya göre, İstanbul’da hava kirliliği 2023’te bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 3 artış gösterdi.  İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Toros ile Samsun Üniversitesi (SAMÜ) Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi olan İTÜ yüksek lisans öğrencisi Yiğitalp Kara tarafından, İstanbul’da 2022 ile 2023 yıllarındaki hava kirliliği oranına ilişkin çalışma yapıldı.  Bu kapsamda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının hava kalitesi ölçüm istasyonlarınca kaydedilen havadaki partikül madde (PM10) oranı incelendi.  Buna göre, İstanbul’da 2022’de ortalama havadaki partikül madde konsantrasyonu 36,003 µg/m3 (mikrogram bölü metreküp) ölçüldü. 2023’te 36,958 µg/m3 olan hava kirliliği önceki yıla göre yaklaşık yüzde 3 arttı.Geçen yıl, İstanbul’da partikül madde hava kirliliğinin en fazla ölçüldüğü istasyon 54,095 µg/m3 ile Kartal oldu. Burayı sırasıyla 53,463 ile Esenyurt, 51,815 ile Mecidiyeköy, 51,662 µg/m3 ile Yenibosna istasyonları takip etti.  Aynı dönemde hava kirliliğinin en az ölçüldüğü istasyon 17,782 µg/m3 ile Büyükada olurken, partikül madde kirliliği Şile istasyonunda 20,632, Kumköy’de 20,865, Sarıyer’de ise 21,837 µg/m3 olarak belirlendi.  İstanbul’da hava kirliliği oranı 2023’te önceki yıla göre 11 istasyonda artarken 13 istasyonda azaldı.  Geçen yıl, 2022’ye oranla hava kirliliğinin en fazla arttığı istasyonlar arasında ilk sırada yüzde 69,54 ile Yenibosna yer aldı. Yenibosna’yı sırasıyla yüzde 19,77 ile Üsküdar-2, yüzde 19,56 ile Bağcılar, yüzde 19,46 ile Başakşehir, yüzde 14,92 ile Kartal, yüzde 12,60 ile Büyükada istasyonları takip etti.  Aynı dönemde ortalama hava kirliliğinin en fazla azaldığı istasyon yüzde 17,71 ile Şile oldu. Şile’yi yüzde 17,36 ile Çatladıkapı, yüzde 11,97 ile Şirinevler, yüzde 11,42 ile Ümraniye 2, yüzde 10,91 ile Maslak, yüzde 10,48 ile Sarıyer istasyonları izledi.İstanbul&#039;da bulunan istasyonların hava kirliliği (PM10) ortalaması şu şekilde oldu:  İstasyon        2022  2023  Değişim yüzdesi  Bağcılar         31,893          38,131          19,56  Başakşehir    35,048          41,869          19,46  Büyükada     15,792          17,782          12,60  Çaltadıkapı   36,922          30,511          -17,36  Esenyurt       51,353          53,463          4,11  Kandilli          29,580          29,127          -1,53  Kartal 47,072          54,095          14,92  Kumköy        20,095          20,865          3,83  Maslak           32,896          29,308          -10,91  Mecidiyeköy 54,089          51,815          -4,20  Sancaktepe  48,160          46,922          -2,57  Sarıyer           24,393          21,837          -10,48  Selimiye        43,147          46,180          7,03  Silivri  31,080          29,665          -4,55  Sultanbeyli   33,819          30,456          -9,94  Sultangazi     49,404          49,240          -0,33  Şile      25,074          20,632          -17,71  Şirinevler      41,126          36,203          -11,97  Tuzla  44,088          47,853          8,54  Ümraniye-1 41,700          42,663          2,31  Ümraniye-2 40,077          35,499          -11,42  Üsküdar-1    27,588          26,235          -4,90  Üsküdar-2    29,199          34,973          19,77  Yenibosna     30,473          51,662          69,54  FARKLI YAKITLARIN KULLANIMI KİRLİLİĞİ ARTIRIYOR  Prof. Dr. Hüseyin Toros, İstanbul hava kirliliği değerlerinin Covid-19 salgını döneminde insan etkinliğinin azalmasıyla düştüğünü söyledi.  Salgının ardından hava kirliliğinin tekrar artmaya başladığını belirten Toros, artan araç sayısı, meteorolojik şartlar, doğal gaz yerine farklı yakıtların kullanımının hava kirliliğini artıran nedenler olduğunu anlattı.  Prof. Dr. Toros, 2023&#039;te havadaki partikül madde kirliliğinin en fazla ölçüldüğü istasyonların Kartal, Esenyurt ve Mecidiyeköy olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:  “İstanbul’da Kartal, Esenyurt, Mecidiyeköy gibi yerlerde trafik yoğunluğu fazla. Bu nedenle kirleticinin etkili olduğunu görüyoruz. Bazı yerlerde ise trafikten ayrı ısınma amaçlı yakılan yakıtlar hava kirliliğine neden olabiliyor. Hava kirliliği dünyanın önemli sorunlarından biri. Birçok hastalığa neden olabiliyor. Hava kirliliğini azaltmak için hepimize görevler düşüyor. Başta yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmayı arttırmamız gerekiyor.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/coMio56j6EWffIMxYmtsjQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’da, 2023, yılında, hava, kirliliği, yüzde, arttı, Hava, kirliliğinin, çok, arttığı, ilçeler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/coMio56j6EWffIMxYmtsjQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İstanbul’da 2023 yılında hava kirliliği yüzde 3 arttı (Hava kirliliğinin en çok arttığı ilçeler)"><p>İstanbul’da hava kirliliği, 2023 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık olarak yüzde 3 arttı. Kentte hava kirliliğinin en çok arttığı ilçe yüzde 69,54’lük oranla Yenibosna oldu. Uzmanlar farklı yakıtların kullanımı ve yoğun trafiğin, hava kirliliğini artırdığına dikkat çekti.</p>İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesinde yapılan çalışmaya göre, İstanbul’da hava kirliliği 2023’te bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 3 artış gösterdi.  İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Toros ile Samsun Üniversitesi (SAMÜ) Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi olan İTÜ yüksek lisans öğrencisi Yiğitalp Kara tarafından, İstanbul’da 2022 ile 2023 yıllarındaki hava kirliliği oranına ilişkin çalışma yapıldı.  Bu kapsamda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının hava kalitesi ölçüm istasyonlarınca kaydedilen havadaki partikül madde (PM10) oranı incelendi.  Buna göre, İstanbul’da 2022’de ortalama havadaki partikül madde konsantrasyonu 36,003 µg/m3 (mikrogram bölü metreküp) ölçüldü. 2023’te 36,958 µg/m3 olan hava kirliliği önceki yıla göre yaklaşık yüzde 3 arttı.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iF9Bgr8Z-06taQpgt-wIuQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Geçen yıl, İstanbul’da partikül madde hava kirliliğinin en fazla ölçüldüğü istasyon 54,095 µg/m3 ile Kartal oldu. Burayı sırasıyla 53,463 ile Esenyurt, 51,815 ile Mecidiyeköy, 51,662 µg/m3 ile Yenibosna istasyonları takip etti.  Aynı dönemde hava kirliliğinin en az ölçüldüğü istasyon 17,782 µg/m3 ile Büyükada olurken, partikül madde kirliliği Şile istasyonunda 20,632, Kumköy’de 20,865, Sarıyer’de ise 21,837 µg/m3 olarak belirlendi.  İstanbul’da hava kirliliği oranı 2023’te önceki yıla göre 11 istasyonda artarken 13 istasyonda azaldı.  Geçen yıl, 2022’ye oranla hava kirliliğinin en fazla arttığı istasyonlar arasında ilk sırada yüzde 69,54 ile Yenibosna yer aldı. Yenibosna’yı sırasıyla yüzde 19,77 ile Üsküdar-2, yüzde 19,56 ile Bağcılar, yüzde 19,46 ile Başakşehir, yüzde 14,92 ile Kartal, yüzde 12,60 ile Büyükada istasyonları takip etti.  Aynı dönemde ortalama hava kirliliğinin en fazla azaldığı istasyon yüzde 17,71 ile Şile oldu. Şile’yi yüzde 17,36 ile Çatladıkapı, yüzde 11,97 ile Şirinevler, yüzde 11,42 ile Ümraniye 2, yüzde 10,91 ile Maslak, yüzde 10,48 ile Sarıyer istasyonları izledi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/sQeqIlBwKkWE5km24pBRNg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">İstanbul'da bulunan istasyonların hava kirliliği (PM10) ortalaması şu şekilde oldu:  İstasyon        2022  2023  Değişim yüzdesi  Bağcılar         31,893          38,131          19,56  Başakşehir    35,048          41,869          19,46  Büyükada     15,792          17,782          12,60  Çaltadıkapı   36,922          30,511          -17,36  Esenyurt       51,353          53,463          4,11  Kandilli          29,580          29,127          -1,53  Kartal 47,072          54,095          14,92  Kumköy        20,095          20,865          3,83  Maslak           32,896          29,308          -10,91  Mecidiyeköy 54,089          51,815          -4,20  Sancaktepe  48,160          46,922          -2,57  Sarıyer           24,393          21,837          -10,48  Selimiye        43,147          46,180          7,03  Silivri  31,080          29,665          -4,55  Sultanbeyli   33,819          30,456          -9,94  Sultangazi     49,404          49,240          -0,33  Şile      25,074          20,632          -17,71  Şirinevler      41,126          36,203          -11,97  Tuzla  44,088          47,853          8,54  Ümraniye-1 41,700          42,663          2,31  Ümraniye-2 40,077          35,499          -11,42  Üsküdar-1    27,588          26,235          -4,90  Üsküdar-2    29,199          34,973          19,77  Yenibosna     30,473          51,662          69,54  <strong>FARKLI YAKITLARIN KULLANIMI KİRLİLİĞİ ARTIRIYOR</strong>  Prof. Dr. Hüseyin Toros, İstanbul hava kirliliği değerlerinin Covid-19 salgını döneminde insan etkinliğinin azalmasıyla düştüğünü söyledi.  Salgının ardından hava kirliliğinin tekrar artmaya başladığını belirten Toros, artan araç sayısı, meteorolojik şartlar, doğal gaz yerine farklı yakıtların kullanımının hava kirliliğini artıran nedenler olduğunu anlattı.  Prof. Dr. Toros, 2023'te havadaki partikül madde kirliliğinin en fazla ölçüldüğü istasyonların Kartal, Esenyurt ve Mecidiyeköy olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:  “İstanbul’da Kartal, Esenyurt, Mecidiyeköy gibi yerlerde trafik yoğunluğu fazla. Bu nedenle kirleticinin etkili olduğunu görüyoruz. Bazı yerlerde ise trafikten ayrı ısınma amaçlı yakılan yakıtlar hava kirliliğine neden olabiliyor. Hava kirliliği dünyanın önemli sorunlarından biri. Birçok hastalığa neden olabiliyor. Hava kirliliğini azaltmak için hepimize görevler düşüyor. Başta yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmayı arttırmamız gerekiyor.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa Parlamentosu, çevre suçlarına ağır cezalar uygulayacak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-parlamentosu-cevre-suclarina-agir-cezalar-uygulayacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avrupa-parlamentosu-cevre-suclarina-agir-cezalar-uygulayacak</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Parlamentosu, çevre suçlarına yönelik 10 yıla kadar hapisle sonuçlanabilecek daha sert cezaları onayladı. Tasarı, su kaynaklarının yasadışı tüketilmesi, AB kimyasallar yasasının ciddi ihlalleri, gemilerin neden olduğu kirlilik ve büyük ölçekli orman yangınları ya da hava, su ve toprağın yaygın kirlenmesi sonucu ekosistemlerin tahrip edilmesi gibi suçları hedef alıyor.Avrupa Parlamentosu, yasadışı kereste ticareti gibi çevre suçlarına yönelik 10 yıla kadar hapisle sonuçlanabilecek daha sert cezaları onayladı. Buna göre şirket yöneticilerinin, kurumsal hatalar nedeniyle yargılanması öngörülüyor.  Parlamento raportörü Antonius Manders, &quot;Yeni çevre suçlarının önlenmesi için uyumlaştırılmış ve caydırıcı yaptırımlarla Avrupa Birliği (AB) düzeyinde sınır ötesi suçlarla mücadele etmenin zamanı geldi. Bu anlaşma uyarınca çevreyi kirletenler bedelini ödeyecek&quot; dedi.AB&#039;nin 27 üye ülkesi için geçerli olan mevzuat, su kaynaklarının yasadışı tüketilmesi, AB kimyasallar yasasının ciddi ihlalleri, gemilerin neden olduğu kirlilik ve büyük ölçekli orman yangınları ya da hava, su ve toprağın yaygın kirlenmesi sonucu ekosistemlerin tahrip edilmesi gibi suçları hedef alıyor.  ŞİRKETLER DE YARGILANACAK Manders, 2008 tarihli bir AB direktifini güncelleyen yeni mevzuatın, kirlilikten sorumlu bir şirkette yönetici pozisyonunda bulunan kişilerin yanı sıra, işletmenin kendisinin de yargılanabileceğini söyledi.  Bireyler ve şirket temsilcileri tarafından işlenen çevre suçları, zararın ne kadar uzun süreli, şiddetli veya geri döndürülebilir olduğuna bağlı olarak sekiz yıla kadar hapis ile cezalandırılabilecek. Bir kişinin ölümüne neden olan suçlar 10 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilir.  Ayrıca suçluların, zarar görmüş bir çevrenin rehabilitasyonuna yardımcı olmaları ve tazminat ödemeleri gerekecek.  Şirketler için para cezaları dünya çapındaki yıllık cirolarının yüzde 5&#039;ine ya da alternatif olarak 40 milyon Euro&#039;ya kadar çıkabilecek.Yeni direktif, 499 lehte, 100 aleyhte ve 23 çekimser oyla kabul edildi ve AB Resmi Gazetesinde yayınlandıktan sonra yürürlüğe girecek. Üye devletlerin kuralları kendi ulusal hukuk sistemlerine dahil etmeleri için iki yılları olacak.  Strazburg merkezli parlamentonun Yeşiller üyesi Marie Toussaint, yaptığı açıklamada, AB&#039;nin çevre suçlarıyla mücadelede dünyanın en iddialı mevzuatlarından birini kabul ettiğini ancak bunun yeterince ileri gitmediğini söyledi.  Toussaint, &quot;Konsey&#039;in ciroya dayalı oransal bir miktar yerine şirketler için sabit bir miktar getirmeyi başarması üzücü. Bu, bir şirketin mali durumunu hiç dikkate almayan absürd durumlara yol açacaktır&quot; diye konuştu. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ez6aSxMIHUCtVWZCuki6JA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avrupa, Parlamentosu, çevre, suçlarına, ağır, cezalar, uygulayacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ez6aSxMIHUCtVWZCuki6JA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Avrupa Parlamentosu, çevre suçlarına ağır cezalar uygulayacak"><p>Avrupa Parlamentosu, çevre suçlarına yönelik 10 yıla kadar hapisle sonuçlanabilecek daha sert cezaları onayladı. Tasarı, su kaynaklarının yasadışı tüketilmesi, AB kimyasallar yasasının ciddi ihlalleri, gemilerin neden olduğu kirlilik ve büyük ölçekli orman yangınları ya da hava, su ve toprağın yaygın kirlenmesi sonucu ekosistemlerin tahrip edilmesi gibi suçları hedef alıyor.</p><p>Avrupa Parlamentosu, yasadışı kereste ticareti gibi çevre suçlarına yönelik 10 yıla kadar hapisle sonuçlanabilecek daha sert cezaları onayladı. </p><p>Buna göre şirket yöneticilerinin, kurumsal hatalar nedeniyle yargılanması öngörülüyor.  Parlamento raportörü Antonius Manders, "Yeni çevre suçlarının önlenmesi için uyumlaştırılmış ve caydırıcı yaptırımlarla Avrupa Birliği (AB) düzeyinde sınır ötesi suçlarla mücadele etmenin zamanı geldi. Bu anlaşma uyarınca çevreyi kirletenler bedelini ödeyecek" dedi.</p><p>AB'nin 27 üye ülkesi için geçerli olan mevzuat, su kaynaklarının yasadışı tüketilmesi, AB kimyasallar yasasının ciddi ihlalleri, gemilerin neden olduğu kirlilik ve büyük ölçekli orman yangınları ya da hava, su ve toprağın yaygın kirlenmesi sonucu ekosistemlerin tahrip edilmesi gibi suçları hedef alıyor.  <strong>ŞİRKETLER DE YARGILANACAK </strong></p><p>Manders, 2008 tarihli bir AB direktifini güncelleyen yeni mevzuatın, kirlilikten sorumlu bir şirkette yönetici pozisyonunda bulunan kişilerin yanı sıra, işletmenin kendisinin de yargılanabileceğini söyledi.  Bireyler ve şirket temsilcileri tarafından işlenen çevre suçları, zararın ne kadar uzun süreli, şiddetli veya geri döndürülebilir olduğuna bağlı olarak sekiz yıla kadar hapis ile cezalandırılabilecek. </p><p>Bir kişinin ölümüne neden olan suçlar 10 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilir.  Ayrıca suçluların, zarar görmüş bir çevrenin rehabilitasyonuna yardımcı olmaları ve tazminat ödemeleri gerekecek.  Şirketler için para cezaları dünya çapındaki yıllık cirolarının yüzde 5'ine ya da alternatif olarak 40 milyon Euro'ya kadar çıkabilecek.</p><p>Yeni direktif, 499 lehte, 100 aleyhte ve 23 çekimser oyla kabul edildi ve AB Resmi Gazetesinde yayınlandıktan sonra yürürlüğe girecek. Üye devletlerin kuralları kendi ulusal hukuk sistemlerine dahil etmeleri için iki yılları olacak.  Strazburg merkezli parlamentonun Yeşiller üyesi Marie Toussaint, yaptığı açıklamada, AB'nin çevre suçlarıyla mücadelede dünyanın en iddialı mevzuatlarından birini kabul ettiğini ancak bunun yeterince ileri gitmediğini söyledi.  Toussaint, "Konsey'in ciroya dayalı oransal bir miktar yerine şirketler için sabit bir miktar getirmeyi başarması üzücü. Bu, bir şirketin mali durumunu hiç dikkate almayan absürd durumlara yol açacaktır" diye konuştu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marmara Denizi’ndeki tehlike: Canlı yaşamı sona erebilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizindeki-tehlike-canli-yasami-sona-erebilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/marmara-denizindeki-tehlike-canli-yasami-sona-erebilir</guid>
<description><![CDATA[ Marmara Denizi’nin derinliklerindeki yaşam tehlike altında. İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cem Gazioğlu, özellikle alt tabakalardaki oksijen oranının endişe verici seviyelere gerilediğine dikkat çekti. Gazioğlu yakın bir dönemde, Marmara’nın dip noktalarında oksijen azlığı nedeniyle yaşamın sona erebileceği konusunda uyardı.Marmara Denizi’nde küresel ısınmanın etkisiyle deniz suyunun sıcaklığı artarken, oksijen seviyesi değerleri düşüyor.  Deniz suyundaki ısı artışı ve oksijen seviyesinin düşmesine kirlilik problemi de eklenince denizlerdeki canlı yaşamları tehlikeye giriyor.  İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cem Gazioğlu, Marmara Denizi’nde Karadeniz ve Akdeniz’deki ısınmadan kaynaklı olarak sıcaklık artışı yaşandığını söyledi.  Gazioğlu, “Temel olarak su alışverişini bu iki denizden yapan Marmara Denizi’nde de bu artışlar bir ısınma doğuruyor. Bizim yaptığımız araştırma ve analizlere göre bu sıcaklık artışı ortalama 1 derece civarında.” diye konuştu.“Özellikle derin çukurlarda yaşam seviyesinin çok altında olan oksijen seviyeleri ölçüyoruz, ölçtük. Bunlardaki değişimler onlu yıllarla ifade edilebilir. Son on yıl içerisinde veya son 20 yıl içerisinde kademeli şekilde Marmara Denizi’nde genel olarak bir oksijen azlığından bahsedebiliriz.” Diyen Gazioğlu, şöyle devam etti:  “Ama yaşamı etkileyen en önemli oksijen sıkıntısı üst tabaka suda olan sıkıntılardır. Kimyasal süreçler içerisinde de yukarıdaki suyun az oksijenle gelmesi, suyun kendi içerisinde yaşadığı kimyasal süreçler, ortamdaki oksijen gerek canlılar gerekse kimyasal süreçler sonucunda tükenme gösteriyor. Ama şu anda kritik seviyelere ulaştığımızı söylemek mümkün değil. Bu yıllar içerisinde alacağımız tedbirler ile ileriki yılları kurtarabiliriz. Marmara Denizi’nde genel olarak bir kirlilik problemimiz de var. Geçmiş yıllardaki müsilaja bağlı olarak farkındalığı artan bir konu bu. Bu müsilaj probleminden sonra alınan ‘Marmara Denizi Eylem Planı’ çerçevesindeki kararları biz yeterince uygulayabilecek olursak, önümüzdeki 10 yıl içerisinde, 20 yıl içerisinde daha iyi iyileşmeler bekliyoruz.”  “KÜRESEL DEĞİŞİKLİKLER VE ISIYA BAĞLI OLARAK BU CANLI TRANSFERLERİNİ BEKLİYORUZ”  Küresel ısınma probleminin dünyanın yaşadığı bir süreç olduğuna dikkat çeken Gazioğlu, şunları anlattı:  “Bu ısınma ile birlikte denizlerimizdeki canlı kompozisyonlarının da değişmesini bekliyoruz. Bu denize ait olmayan canlıların bu denizde artık varlığından bahsedilir hale geldiğini biliyoruz. Nadiren de olsa buna yönelik gözlemler yapılıyor. Ama bir canlının o bölgede kalıcı olduğunun göstergesi, balık üzerinden konuşacak olursak yumurta ve larvasından başlayarak o canlıyı da bu bölgede görmeniz gerekiyor. Bu seviyeye ulaşmış bir istilacı çok fazla yok. Bizim enstitü olarak rastladığımız bir tür yok ama çok fazla şekilde balon balığının olduğuna dair duyumlar var. Dediğim gibi, ‘O denizde bu canlı var’ diyebilmemiz için yumurta ve larvasını da görmemiz lazım. Bizim şu anda böyle bir tespitimiz yok ama bu olmayacağını da göstermez. Küresel değişikliklere ve ısıya bağlı olarak bu canlı transferlerini bekliyoruz. Bu canlılar ortaya çıktıkları zaman düşmanları olmuyor biyolojik olarak. Aşırı şekilde ürüyorlar. Diğer canlılar içinde bir tehdit oluşturuyorlar. Şu an için Marmara Denizi’nde bu tür istilacı türlerden bahsetmek mümkün değil.”  Marmara Denizi’ndeki temel sıkıntının Akdeniz ve Karadeniz’den yüksek oranda alışveriş yapması olduğunu dile getiren Gazioğlu, “İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri İşletmeciliği Enstitüsü olarak yaklaşık 30-35 kişilik ekibimizle Marmara Denizi&#039;ni izlemeye gayret ediyoruz. Uzaktan erişim sağladığımız bu şamandıra verilerini özellikle alıyoruz. Marmara Denizi&#039;ndeki değişimlere yönelik olarak mevsimsel olarak fiziksel, biyolojik, kimyasal parametreleri izliyoruz.” diye konuştu.“TEDİR ALINMAZSA CANLI KAYIPLARI OLULABİLİR”  Denizlerdeki canlı türünün devamlılığı için gerekli tedbirlerin uygulanması gerektiğinin altını çizen Gazioğlu, “Marmara Denizi ağırlıklı olarak yarı kapalı bir havza olduğu için buraya gelen her suyun arıtılarak sisteme dahil olması gerekiyor. Bu çok önemli. Arıtma tesislerinin tam kapasite ile çalışması lazım.” dedi.  Marmara’daki temel sorunlarından bir diğerinin de aşırı balıkçılık faaliyetleri olduğunu anlatan Gazioğlu, “Bu aşırı avcılık, balıkçılık stoklarımızın üzerinde ciddi baskı yaratıyor. Marmara denizi bir ekolojik koridor. Bu bölgenin balıkçılık anlamında ciddi bir koridor olması balıkçılık açısından ciddi bir potansiyeli olduğunu gösteriyor. Balığın planlı bir şekilde avlanması gerekiyor. Buna da sürdürülebilirlik deniyor. Bunun için de Marmara Denizi&#039;nde bazı bölümlerin avcılığa kapatılması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.  “Oksijensiz bir yaşamdan bahsetmemiz mümkün değil, denizlerimizde ölçtüğümüz miktar üzerinden konuşacak olursak oksijen miktarı belli bir limitin üzerinde olması gerekiyor ki orada yaşam devam edebi ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CwNfiad1DkejA8Q2eSy_kQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Marmara, Denizi’ndeki, tehlike:, Canlı, yaşamı, sona, erebilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/CwNfiad1DkejA8Q2eSy_kQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Marmara Denizi’ndeki tehlike: Canlı yaşamı sona erebilir"><p>Marmara Denizi’nin derinliklerindeki yaşam tehlike altında. İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cem Gazioğlu, özellikle alt tabakalardaki oksijen oranının endişe verici seviyelere gerilediğine dikkat çekti. Gazioğlu yakın bir dönemde, Marmara’nın dip noktalarında oksijen azlığı nedeniyle yaşamın sona erebileceği konusunda uyardı.</p>Marmara Denizi’nde küresel ısınmanın etkisiyle deniz suyunun sıcaklığı artarken, oksijen seviyesi değerleri düşüyor.  Deniz suyundaki ısı artışı ve oksijen seviyesinin düşmesine kirlilik problemi de eklenince denizlerdeki canlı yaşamları tehlikeye giriyor.  İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cem Gazioğlu, Marmara Denizi’nde Karadeniz ve Akdeniz’deki ısınmadan kaynaklı olarak sıcaklık artışı yaşandığını söyledi.  Gazioğlu, “Temel olarak su alışverişini bu iki denizden yapan Marmara Denizi’nde de bu artışlar bir ısınma doğuruyor. Bizim yaptığımız araştırma ve analizlere göre bu sıcaklık artışı ortalama 1 derece civarında.” diye konuştu.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Yxgkhzupa0aUR6gkHzA5PA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">“Özellikle derin çukurlarda yaşam seviyesinin çok altında olan oksijen seviyeleri ölçüyoruz, ölçtük. Bunlardaki değişimler onlu yıllarla ifade edilebilir. Son on yıl içerisinde veya son 20 yıl içerisinde kademeli şekilde Marmara Denizi’nde genel olarak bir oksijen azlığından bahsedebiliriz.” Diyen Gazioğlu, şöyle devam etti:  “Ama yaşamı etkileyen en önemli oksijen sıkıntısı üst tabaka suda olan sıkıntılardır. Kimyasal süreçler içerisinde de yukarıdaki suyun az oksijenle gelmesi, suyun kendi içerisinde yaşadığı kimyasal süreçler, ortamdaki oksijen gerek canlılar gerekse kimyasal süreçler sonucunda tükenme gösteriyor. Ama şu anda kritik seviyelere ulaştığımızı söylemek mümkün değil. Bu yıllar içerisinde alacağımız tedbirler ile ileriki yılları kurtarabiliriz. Marmara Denizi’nde genel olarak bir kirlilik problemimiz de var. Geçmiş yıllardaki müsilaja bağlı olarak farkındalığı artan bir konu bu. Bu müsilaj probleminden sonra alınan ‘Marmara Denizi Eylem Planı’ çerçevesindeki kararları biz yeterince uygulayabilecek olursak, önümüzdeki 10 yıl içerisinde, 20 yıl içerisinde daha iyi iyileşmeler bekliyoruz.”  <strong>“KÜRESEL DEĞİŞİKLİKLER VE ISIYA BAĞLI OLARAK BU CANLI TRANSFERLERİNİ BEKLİYORUZ”</strong>  Küresel ısınma probleminin dünyanın yaşadığı bir süreç olduğuna dikkat çeken Gazioğlu, şunları anlattı:  “Bu ısınma ile birlikte denizlerimizdeki canlı kompozisyonlarının da değişmesini bekliyoruz. Bu denize ait olmayan canlıların bu denizde artık varlığından bahsedilir hale geldiğini biliyoruz. Nadiren de olsa buna yönelik gözlemler yapılıyor. Ama bir canlının o bölgede kalıcı olduğunun göstergesi, balık üzerinden konuşacak olursak yumurta ve larvasından başlayarak o canlıyı da bu bölgede görmeniz gerekiyor. Bu seviyeye ulaşmış bir istilacı çok fazla yok. Bizim enstitü olarak rastladığımız bir tür yok ama çok fazla şekilde balon balığının olduğuna dair duyumlar var. Dediğim gibi, ‘O denizde bu canlı var’ diyebilmemiz için yumurta ve larvasını da görmemiz lazım. Bizim şu anda böyle bir tespitimiz yok ama bu olmayacağını da göstermez. Küresel değişikliklere ve ısıya bağlı olarak bu canlı transferlerini bekliyoruz. Bu canlılar ortaya çıktıkları zaman düşmanları olmuyor biyolojik olarak. Aşırı şekilde ürüyorlar. Diğer canlılar içinde bir tehdit oluşturuyorlar. Şu an için Marmara Denizi’nde bu tür istilacı türlerden bahsetmek mümkün değil.”  Marmara Denizi’ndeki temel sıkıntının Akdeniz ve Karadeniz’den yüksek oranda alışveriş yapması olduğunu dile getiren Gazioğlu, “İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri İşletmeciliği Enstitüsü olarak yaklaşık 30-35 kişilik ekibimizle Marmara Denizi'ni izlemeye gayret ediyoruz. Uzaktan erişim sağladığımız bu şamandıra verilerini özellikle alıyoruz. Marmara Denizi'ndeki değişimlere yönelik olarak mevsimsel olarak fiziksel, biyolojik, kimyasal parametreleri izliyoruz.” diye konuştu.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kFV25VWMxEKT9HIdBLSCFA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt=""><strong>“TEDİR ALINMAZSA CANLI KAYIPLARI OLULABİLİR”</strong>  Denizlerdeki canlı türünün devamlılığı için gerekli tedbirlerin uygulanması gerektiğinin altını çizen Gazioğlu, “Marmara Denizi ağırlıklı olarak yarı kapalı bir havza olduğu için buraya gelen her suyun arıtılarak sisteme dahil olması gerekiyor. Bu çok önemli. Arıtma tesislerinin tam kapasite ile çalışması lazım.” dedi.  Marmara’daki temel sorunlarından bir diğerinin de aşırı balıkçılık faaliyetleri olduğunu anlatan Gazioğlu, “Bu aşırı avcılık, balıkçılık stoklarımızın üzerinde ciddi baskı yaratıyor. Marmara denizi bir ekolojik koridor. Bu bölgenin balıkçılık anlamında ciddi bir koridor olması balıkçılık açısından ciddi bir potansiyeli olduğunu gösteriyor. Balığın planlı bir şekilde avlanması gerekiyor. Buna da sürdürülebilirlik deniyor. Bunun için de Marmara Denizi'nde bazı bölümlerin avcılığa kapatılması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.  “Oksijensiz bir yaşamdan bahsetmemiz mümkün değil, denizlerimizde ölçtüğümüz miktar üzerinden konuşacak olursak oksijen miktarı belli bir limitin üzerinde olması gerekiyor ki orada yaşam devam edebilsin.” diyen Gazioğlu, Marmara Denizi’nin özellikle alt tabakalarında oksijen düşüklüğü görüldüğünü anlattı.  Gazioğlu, şöyle devam etti:  “Tedbirler eğer alınmayacak olursa ileriki yıllarda oksijen azlığı neticesinde canlı kayıpları da oluşabilir. O yüzden bizim yapmamız gereken kötü gidişi durdurduktan sonra oksijeni nasıl arttırabileceğimiz yönünde çalışmalar yapmamız lazım. Marmara Denizi’nde beslendiği iki kaynak olan Karadeniz ve Akdeniz deki oksijen miktarı da bizim Marmara denizimiz üzerinde önemli etkiye sahip. Marmara Denizi için bir çalışma yaparken diğer denizlerdeki durumlar da bizi çok fazla etkileyecektir. Netice itibari ile direkt olarak bugünden yarına bu oksijenin balıkçılıkla bir ilişkisi yoktur. Bu limit değerlere çok fazla yaklaşılacak olursa orta vadede balıkçılık üzerinde de etkisi olacaktır. Bugün için endişeye kapılmayı gerektirecek bir durum yok. Tedbirlerimizi devam ettirmeliyiz.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızıldeniz&amp;apos;de çevre felaketi endişesi: Kimyasal kirlenme yıllarca sürecek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizildenizde-cevre-felaketi-endisesi-kimyasal-kirlenme-yillarca-surecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizildenizde-cevre-felaketi-endisesi-kimyasal-kirlenme-yillarca-surecek</guid>
<description><![CDATA[ Amonyak ve yağ taşıyan İngiliz gemisi Rubymar&#039;ın batmasının ardından Yemenli yetkililer işbirliği çağrısı yaptı. Husiler tarafından vurulan geminin, Kızıldeniz&#039;de büyük bir çevre felaketi yaratmasından endişe ediliyor.Yemen&#039;deki Husi isyancılarının İngiliz gemisi Rubymar&#039;ı batırmasının ardından çevre felaketi uyarıları devam ediyor.Rubymar adlı geminin büyük miktarda amonyak ve yağ taşıdığı açıklanmıştı.&quot;Bu bir felaket olacak&quot; diyen Yemen&#039;in Taiz vilayetinin Balıkçılık Dairesi Müdürü Wadah el Madhaji, &quot;Tüm canlılar farklı derecelerde etkilenecek. Kimyasal kirlenme yıllarca devam edecek&quot; dedi.Madhaji, kimyasal kirlenmeden kurtulmanın, özellikle de yetersiz bilimsel ve teknolojik kapasiteye sahip Yemen ve komşu ülkeler için çok zor olacağını söyledi.Kızıldeniz Deniz Balıkçılığı Kurumu Başkanı Ahmed Muthanna ise &quot;Buradaki insanlar tek bir gelir kaynağıyla basit bir hayat yaşıyor. Balıkçılık temelde onların tek gelir kaynağı. Çevre kirlendiğinde çok sayıda insanın geçim kaynağı etkilenecektir&quot; diye konuştu.Muthanna, kirliliğin etkilerini azaltmak için geniş bir uluslararası işbirliğine ihtiyaçları olduğuna dikkat çekti. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Jm1E1543Um8Nq0Q3WR5gw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızıldenizde, çevre, felaketi, endişesi:, Kimyasal, kirlenme, yıllarca, sürecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0Jm1E1543Um8Nq0Q3WR5gw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Kızıldeniz'de çevre felaketi endişesi: Kimyasal kirlenme yıllarca sürecek"><p>Amonyak ve yağ taşıyan İngiliz gemisi Rubymar'ın batmasının ardından Yemenli yetkililer işbirliği çağrısı yaptı. Husiler tarafından vurulan geminin, Kızıldeniz'de büyük bir çevre felaketi yaratmasından endişe ediliyor.</p><p>Yemen'deki Husi isyancılarının İngiliz gemisi Rubymar'ı batırmasının ardından çevre felaketi uyarıları devam ediyor.</p><p>Rubymar adlı geminin büyük miktarda amonyak ve yağ taşıdığı açıklanmıştı.</p><p>"Bu bir felaket olacak" diyen Yemen'in Taiz vilayetinin Balıkçılık Dairesi Müdürü Wadah el Madhaji, "Tüm canlılar farklı derecelerde etkilenecek. Kimyasal kirlenme yıllarca devam edecek" dedi.</p><p>Madhaji, kimyasal kirlenmeden kurtulmanın, özellikle de yetersiz bilimsel ve teknolojik kapasiteye sahip Yemen ve komşu ülkeler için çok zor olacağını söyledi.</p><p>Kızıldeniz Deniz Balıkçılığı Kurumu Başkanı Ahmed Muthanna ise "Buradaki insanlar tek bir gelir kaynağıyla basit bir hayat yaşıyor. Balıkçılık temelde onların tek gelir kaynağı. Çevre kirlendiğinde çok sayıda insanın geçim kaynağı etkilenecektir" diye konuştu.</p><p>Muthanna, kirliliğin etkilerini azaltmak için geniş bir uluslararası işbirliğine ihtiyaçları olduğuna dikkat çekti.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’nin en fazla yağış alan ili Rize’de su kaynakları baskı altında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-en-fazla-yagis-alan-ili-rizede-su-kaynaklari-baski-altinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-en-fazla-yagis-alan-ili-rizede-su-kaynaklari-baski-altinda</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin en fazla yağış alan ili Rize’de su kaynakları üzerindeki baskı artıyor. Uzmanlar, küresel iklim değişikliğine bağlı olarak yağış rejimindeki değişiklikler ve yaz aylarında nüfus yoğunluğunun artmasıyla birlikte kentte hissedilir derecede kuraklık yaşandığına dikkat çekiyor.En fazla yağışı sonbahar ve kış aylarında alan Rize’de yaz aylarındaki yağışlarda yaşanan düşüşle, depolanma kaynaklarının yetersizliği, çay tarımı ile turistik ziyaretlerle kente gelen 1 milyonu aşkın nüfusun artan su tüketimi, kentte su kesintilerine neden oluyor.
Dönemsel olarak yaşanan kuraklığın çözümü için su kaynaklarının depolanmasının kentteki nüfus artışının dikkate alınarak yapılması konusunda ise uzmanların uyarıları var.Kentte mevsimsel anlamda su sıkıntısı çekildiğini, yaz aylarında artan nüfusun su kaynakları üzerindeki baskıyı artırdığını ifade eden Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (RTEÜ) Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Ekoloji ve Ekosistem Uzmanı Prof. Dr. Turan Yüksek, en az yağışın depolanması gerektiğini söyledi.Yüksek, “Rize, Türkiye’nin en çok yağış alan ilidir. Yıllık yağış miktarı göz önüne alındığı zaman yağış miktarında azalma söz konusu değil. Mevsimsel anlamda bir sıkıntımız var. En az yağışın olduğu dönem ilkbahar dönemi, en çok yağışın olduğu dönem ise sonbahar dönemi insanların en fazla suyu tükettiği dönem ilkbaharla yaz aylarıdır. Bu dönem içerisinde Rize il genelindeki yüzey alana düşen yağış geneli ilin ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte ancak yağmurun depolanması gerekiyor.” dedi.
Rize’ye her yıl 1 milyon ziyaretçi geldiğini söyleyen Yüksek, “Bunların da nüfusa dahil edilerek, su kaynaklarının depolanması bu esaslara dikkat alınarak yapılması gerekiyor. Rize’nin mevcut suyu depolama rezervuarları yerleşik nüfusa göre yapılmış. Dolayısıyla mevsimsel olarak gelen nüfus su kaynakları üzerindeki baskısını artırıyor.” diye konuştu.Kuraklık sorununun artan nüfus dikkate alınarak depolama alanlarının yapılmasıyla önüne geçilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Yüksek, şöyle devam etti:
“Rize’nin nüfusu ile ilgili, adrese dayalı nüfusun 350 bin bandında olduğunu kabul edersek, dışarıdan gelen göçer Rizeli dediğimiz, bir bu kadar daha nüfus geliyor. İl Turizm Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre 1 milyonun üzerinde turist kente geliyor. Ama değer bunun çok üzerinde. Bütün değerleri düşündüğünüzde yaklaşık 2 milyon kişinin su tüketim baskısı var.
Bu baskının ilkbahar döneminde başlayıp, kasım ayı sonuna kadar zirveye çıkması ve suyun depolama alanının yetersiz olması asıl sorunumuz. Rize’nin depolanabilir suyla ilgili herhangi bir sorunu yok. Yüzey alanı son derece zengin Rize’nin, su kaynakları ve altyapı imkanları geliştirilirse her vadi için ne kadar ziyaretçi öngörülüyorsa o ziyaretçilerin kalış süreleri esas alınarak su kaynaklarının depolama çalışmalarının ivedilikle yapılması gerekiyor. Eskiden bir köy tabiri ile eskiden köylerde su kesilmeden önce köyün duayenleri ev halkına ‘Varken suyunuzu kaplarınıza doldurun’ derlerdi. Buradaki kap eko sistemde depolama alanlarımızdır.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TLzcqJsaX0Gk_LxcsL8pVw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’nin, fazla, yağış, alan, ili, Rize’de, kaynakları, baskı, altında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/TLzcqJsaX0Gk_LxcsL8pVw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Türkiye’nin en fazla yağış alan ili Rize’de su kaynakları baskı altında"><p>Türkiye’nin en fazla yağış alan ili Rize’de su kaynakları üzerindeki baskı artıyor. Uzmanlar, küresel iklim değişikliğine bağlı olarak yağış rejimindeki değişiklikler ve yaz aylarında nüfus yoğunluğunun artmasıyla birlikte kentte hissedilir derecede kuraklık yaşandığına dikkat çekiyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/asoU4X3DckysMvS2YU-mrQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>En fazla yağışı sonbahar ve kış aylarında alan Rize’de yaz aylarındaki yağışlarda yaşanan düşüşle, depolanma kaynaklarının yetersizliği, çay tarımı ile turistik ziyaretlerle kente gelen 1 milyonu aşkın nüfusun artan su tüketimi, kentte su kesintilerine neden oluyor.
Dönemsel olarak yaşanan kuraklığın çözümü için su kaynaklarının depolanmasının kentteki nüfus artışının dikkate alınarak yapılması konusunda ise uzmanların uyarıları var.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aIycyvOrlEGxysn7Pd_U9Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kentte mevsimsel anlamda su sıkıntısı çekildiğini, yaz aylarında artan nüfusun su kaynakları üzerindeki baskıyı artırdığını ifade eden Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (RTEÜ) Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Ekoloji ve Ekosistem Uzmanı Prof. Dr. Turan Yüksek, en az yağışın depolanması gerektiğini söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/8-tgOlrP20KX7pxm-mMnow.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Yüksek, “Rize, Türkiye’nin en çok yağış alan ilidir. Yıllık yağış miktarı göz önüne alındığı zaman yağış miktarında azalma söz konusu değil. Mevsimsel anlamda bir sıkıntımız var. En az yağışın olduğu dönem ilkbahar dönemi, en çok yağışın olduğu dönem ise sonbahar dönemi insanların en fazla suyu tükettiği dönem ilkbaharla yaz aylarıdır. Bu dönem içerisinde Rize il genelindeki yüzey alana düşen yağış geneli ilin ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte ancak yağmurun depolanması gerekiyor.” dedi.
Rize’ye her yıl 1 milyon ziyaretçi geldiğini söyleyen Yüksek, “Bunların da nüfusa dahil edilerek, su kaynaklarının depolanması bu esaslara dikkat alınarak yapılması gerekiyor. Rize’nin mevcut suyu depolama rezervuarları yerleşik nüfusa göre yapılmış. Dolayısıyla mevsimsel olarak gelen nüfus su kaynakları üzerindeki baskısını artırıyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/k78B8HuTg0uxxsmc6i3fhQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kuraklık sorununun artan nüfus dikkate alınarak depolama alanlarının yapılmasıyla önüne geçilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Yüksek, şöyle devam etti:
“Rize’nin nüfusu ile ilgili, adrese dayalı nüfusun 350 bin bandında olduğunu kabul edersek, dışarıdan gelen göçer Rizeli dediğimiz, bir bu kadar daha nüfus geliyor. İl Turizm Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre 1 milyonun üzerinde turist kente geliyor. Ama değer bunun çok üzerinde. Bütün değerleri düşündüğünüzde yaklaşık 2 milyon kişinin su tüketim baskısı var.
Bu baskının ilkbahar döneminde başlayıp, kasım ayı sonuna kadar zirveye çıkması ve suyun depolama alanının yetersiz olması asıl sorunumuz. Rize’nin depolanabilir suyla ilgili herhangi bir sorunu yok. Yüzey alanı son derece zengin Rize’nin, su kaynakları ve altyapı imkanları geliştirilirse her vadi için ne kadar ziyaretçi öngörülüyorsa o ziyaretçilerin kalış süreleri esas alınarak su kaynaklarının depolama çalışmalarının ivedilikle yapılması gerekiyor. Eskiden bir köy tabiri ile eskiden köylerde su kesilmeden önce köyün duayenleri ev halkına ‘Varken suyunuzu kaplarınıza doldurun’ derlerdi. Buradaki kap eko sistemde depolama alanlarımızdır.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Işıklar dünya için söndü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/isiklar-dunya-icin-soendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/isiklar-dunya-icin-soendu</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Dünya Saati&quot; etkinliği kapsamında yüzlerce şehirde simge yapıların ışıkları bir saatliğine söndürüldü. En geniş katılımlı çevre hareketi olan &quot;Dünya Saati&quot; ile iklim krizine dikkat çekmek hedefleniyor.Eyfel, Parthenon Tapınağı, Galata Kulesi... Dünya çapında tarihi ve sembolik önemi bulunan binalar bir saat karanlıkta kaldı.Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından organize edilen &quot;Dünya Saati&quot; etkinliği kapsamında simge yapıların ışıkları kapatıldı.Artan doğa kayıpları ve iklim krizine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen etkinliğe dünyanın dört bir yanından yüzlerce şehir katıldı.Hong Kong&#039;da 4 binden fazla binanın ışıkları söndürüldü. Dubai&#039;de sık sık renkli ışık gösterilerine sahne olan dünyanın en yüksek gökdelen Burj Halife de 60 dakika boyunca karanlıkta kaldı.İstanbul&#039;da Galata kulesinin, Ankara&#039;da ise Ata kulenin ışıkları dünya için söndürüldü. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h1YANqlec0-8nh6ScOAIFg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Işıklar, dünya, için, söndü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/h1YANqlec0-8nh6ScOAIFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Işıklar dünya için söndü"><p>"Dünya Saati" etkinliği kapsamında yüzlerce şehirde simge yapıların ışıkları bir saatliğine söndürüldü. En geniş katılımlı çevre hareketi olan "Dünya Saati" ile iklim krizine dikkat çekmek hedefleniyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/_s8yblEDlkeQMBb1MDQW5Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Eyfel, Parthenon Tapınağı, Galata Kulesi... Dünya çapında tarihi ve sembolik önemi bulunan binalar bir saat karanlıkta kaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/faaWE_pCOUanpQzUWlKmnQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından organize edilen "Dünya Saati" etkinliği kapsamında simge yapıların ışıkları kapatıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/RrBPr_ZHykmPp4taw5GdAA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Artan doğa kayıpları ve iklim krizine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen etkinliğe dünyanın dört bir yanından yüzlerce şehir katıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/X0a1KLYpWUC_YDP1GbCgqA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Hong Kong'da 4 binden fazla binanın ışıkları söndürüldü. Dubai'de sık sık renkli ışık gösterilerine sahne olan dünyanın en yüksek gökdelen Burj Halife de 60 dakika boyunca karanlıkta kaldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/7iLivdCFY0-Cg_ZPQF-WjQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İstanbul'da Galata kulesinin, Ankara'da ise Ata kulenin ışıkları dünya için söndürüldü.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0WgAZPKeGESd4z8FFQ5WLA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l1SXb1vkkEaYzjaZz9Rlcg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/f06gYb3acUKl-sjUyB3P5w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/f3MuC094zU6F5kZcXAEvfw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul açıklarında endişe yaratan görüntü: Sarayburnu’ndan Bakırköy’e kadar uzanıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbul-aciklarinda-endise-yaratan-goeruntu-sarayburnundan-bakirkoeye-kadar-uzaniyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbul-aciklarinda-endise-yaratan-goeruntu-sarayburnundan-bakirkoeye-kadar-uzaniyor</guid>
<description><![CDATA[ Marmara Denizi’nde denizanası istilası yaşanıyor. İstanbul açıklarında havadan çekilen görüntülerde kilometrelerce uzunluktaki denizanası popülasyonunu gözler önüne serdi. Uzmanlar denizanası sayısındaki artışa gerekçe olarak küresel ısınma ve deniz kirliliğini gösterdi.Marmara Denizi’nde sıcaklığın artması ve kirlilik nedeniyle denizanası popülasyonu gözle görülür bir şekilde arttı.Sarayburnu açıklarından Bakırköy açıklarına kadar kilometrelerce uzunluktaki yüzeyde bulunan denizanaları, Marmara Denizi için tehlikenin yaklaştığının ispatı olarak yorumlanıyor.Uzmanlar denizanası popülasyonunun artmasının müsilajı tetikleyeceğini ifade ediyor.İstanbul Üniversitesi (İÜ) Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar, “Marmara Denizi uzun yıllardır kirletilmiş bir denizdir. Denizanalarının artışına etken olarak birinci sebep kirliliktir.” dedi.Denizanalarıyla beslenen canlıların endüstriyel balıkçılıkla avlanmasının da bu artışta bir gerekçe olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Okyar, “Küresel ısınmaya bağlı olarak iklim değişikliği, daha tropik bölgelerde yaşayan türlerin akıntılarla Marmara Denizi’ne gelmesine imkan sağlıyor.” ifadelerini kullandı.Okyar, “İleri biyolojik arıtma olmayınca suyun kalitesini ve ekosistemin dengesini bozacak unsurları suya vermiş oluyorsunuz. Bu da denizanaları popülasyonu için bir fırsattır. Kıyı tahribatının durdurulması gerekiyor. Park yol yapmak adına kıyı ekosisteminin tahrip edilerek doldurulması, denizanalarının larvalarının üremesi için alan oluşturuyor.” diye konuştu.Marmara Denizi’nde 2021 yılında yaşanan müsilaj nedeniyle ekolojik bir felaket yaşandığını söyleyen Prof. Dr. Okyar, “Her an yeniden yaşayabiliriz çünkü müsilajı oluşturan organizmalar Marmara Denizi&#039;nde mevcut. Uygun şartlar meydana geldiğinde musilaj tekrara görülebilir. Biz bakanlığımız ile olan ortak çalışmamız ile denizanalarının musilajı tetikleyip tetiklemediğine baktık. Denizanaları müsilajın oluşmasında katalizör rolü var. Denizanalarının toplu ölümleri ile birlikte müsilajı destekleyecek şartlar meydana geliyor. Hemen dibimizde lağım çukuru gibi bir ortam olabilir. Marmara Denizi için hiçbir zaman umutsuz değilim çünkü kendini yenileyebilen bir deniz.” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ymOUuifZbU-DiIKCEGtbAQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul, açıklarında, endişe, yaratan, görüntü:, Sarayburnu’ndan, Bakırköy’e, kadar, uzanıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ymOUuifZbU-DiIKCEGtbAQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="İstanbul açıklarında endişe yaratan görüntü: Sarayburnu’ndan Bakırköy’e kadar uzanıyor"><p>Marmara Denizi’nde denizanası istilası yaşanıyor. İstanbul açıklarında havadan çekilen görüntülerde kilometrelerce uzunluktaki denizanası popülasyonunu gözler önüne serdi. Uzmanlar denizanası sayısındaki artışa gerekçe olarak küresel ısınma ve deniz kirliliğini gösterdi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/X28DuX5Iek-nXryX7-1GxQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi’nde sıcaklığın artması ve kirlilik nedeniyle denizanası popülasyonu gözle görülür bir şekilde arttı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/GM_sSRRmSk6lVXH3Skw9ig.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sarayburnu açıklarından Bakırköy açıklarına kadar kilometrelerce uzunluktaki yüzeyde bulunan denizanaları, Marmara Denizi için tehlikenin yaklaştığının ispatı olarak yorumlanıyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/UKg83uWRdkabOKGjssW7-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Uzmanlar denizanası popülasyonunun artmasının müsilajı tetikleyeceğini ifade ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/6vQIf2LXhkeRnpjXDdiG-g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İstanbul Üniversitesi (İÜ) Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar, “Marmara Denizi uzun yıllardır kirletilmiş bir denizdir. Denizanalarının artışına etken olarak birinci sebep kirliliktir.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/paxcZjCkZkyIyabdJtiqTQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Denizanalarıyla beslenen canlıların endüstriyel balıkçılıkla avlanmasının da bu artışta bir gerekçe olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Okyar, “Küresel ısınmaya bağlı olarak iklim değişikliği, daha tropik bölgelerde yaşayan türlerin akıntılarla Marmara Denizi’ne gelmesine imkan sağlıyor.” ifadelerini kullandı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nVAV6HnFP0yD3MTCELj-9Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Okyar, “İleri biyolojik arıtma olmayınca suyun kalitesini ve ekosistemin dengesini bozacak unsurları suya vermiş oluyorsunuz. Bu da denizanaları popülasyonu için bir fırsattır. Kıyı tahribatının durdurulması gerekiyor. Park yol yapmak adına kıyı ekosisteminin tahrip edilerek doldurulması, denizanalarının larvalarının üremesi için alan oluşturuyor.” diye konuştu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XTe4VTMfQU-hdM7or77K1g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Marmara Denizi’nde 2021 yılında yaşanan müsilaj nedeniyle ekolojik bir felaket yaşandığını söyleyen Prof. Dr. Okyar, “Her an yeniden yaşayabiliriz çünkü müsilajı oluşturan organizmalar Marmara Denizi'nde mevcut. Uygun şartlar meydana geldiğinde musilaj tekrara görülebilir. Biz bakanlığımız ile olan ortak çalışmamız ile denizanalarının musilajı tetikleyip tetiklemediğine baktık. Denizanaları müsilajın oluşmasında katalizör rolü var. Denizanalarının toplu ölümleri ile birlikte müsilajı destekleyecek şartlar meydana geliyor. Hemen dibimizde lağım çukuru gibi bir ortam olabilir. Marmara Denizi için hiçbir zaman umutsuz değilim çünkü kendini yenileyebilen bir deniz.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/65YYito35kuMARcX1GGvWA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/P1vAm-7yoUW2U5WO0zh68A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ekolojik Soykırım Suç Olmalı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ekolojik-soykirim-suc-olmali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ekolojik-soykirim-suc-olmali</guid>
<description><![CDATA[ İnsanların %72&#039;si Ekolojik Soykırımın Suç Olması Gerektiğine İnanıyor: Yeni AB Direktifi Doğaya Verilen Zararların Cezalandırılmasında Umut Olabilir mi? ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e33b363ca85.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ekolojik, Soykırım, Suç, Olmalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni bir anket, insanların %72'sinin ekolojik soykırımın bir suç olması gerektiğine inandığını gösteriyor. Bu durum, doğaya ve iklime ciddi zarar veren eylemleri suç saymayı öneren yeni bir AB direktifinin kabul edilip edilmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Earth4All ve Global Commons Alliance tarafından yürütülen Ipsos araştırması, 18 G20 ülkesi dahil 22 ülkede 22 bin kişiyi kapsadı ve geniş bir kamuoyu desteği olduğunu ortaya koydu. </p>
<p></p>
<p>Katılımcıların %72'si, doğaya zarar veren hükümet yetkilileri ve büyük işletme yöneticilerinin cezalandırılması gerektiğini düşünürken, %59'u ise doğanın mevcut durumu konusunda büyük endişe duyuyor. Ankete göre %69, dünyanın iklim ve doğa dönüm noktalarına yaklaştığına inanırken, %52'si iklim ve çevresel risklerin günlük yaşamlarını etkilediğini belirtiyor.</p>
<p></p>
<p>Stop Ecocide International'ın CEO'su Jojo Mehta, ekolojik soykırım yasasının ciddi çevresel yıkımın önlenmesinde caydırıcı olabileceğini vurguluyor. Bu yasayla ilgili politik değişiklikler Avrupa'da ve dünya genelinde yaygınlaşıyor. Örneğin, Belçika, ekolojik soykırımı federal bir suç olarak tanıyan ilk ülkelerden biri oldu. Ayrıca Fransa, Şili ve diğer bazı ülkelerde de benzer yasalar yürürlüğe girdi.</p>
<p></p>
<p>Araştırma ayrıca çevresel kaygıların cinsiyetler arasında farklılık gösterdiğini ortaya koydu. Kadınların %62'si doğanın durumu konusunda aşırı derecede endişeliyken, erkeklerde bu oran %56. Kadınlar aynı zamanda çevresel sorunların çözümü için acil eylem gerektiğine daha fazla inanıyorlar.</p>
<p></p>
<p>Araştırmanın sonuçlarına göre, insanların çevreye olan duyarlılığı, bölge ve kişisel geçmişe göre değişiklik gösteriyor. G20 ülkelerinde, Gezegensel Vekiller, Endişeli İyimserler ve Kararlı İlericiler çevresel kaygıların çoğunluğunu oluşturuyor. Bu gruplar, çevresel yıkımın engellenmesi için acil adımlar atılması gerektiğine inanıyor.</p>
<p></p>
<p>GCA İcra Direktörü Jane Madgwick, bu anketin sonuçlarının, küresel ortak varlıkları koruma konusunda cesur liderlik ve kolektif çaba gerektirdiğini belirtiyor. AB'nin Çevre Suçları Direktifi'nde yapılan son değişikliklerle, ekolojik soykırımın ulusal yasalara dahil edilmesi için üye ülkelere iki yıl süre tanındı. Bu adım, dünya genelinde büyük bir etki yaratma potansiyeline sahip.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>NASA ve Google, Kaplanları Kurtarmak İçin Araştırmacılarla Bir Araya Geliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nasa-ve-google-kaplanlari-kurtarmak-icin-arastirmacilarla-bir-araya-geliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nasa-ve-google-kaplanlari-kurtarmak-icin-arastirmacilarla-bir-araya-geliyor</guid>
<description><![CDATA[ Yeni gerçek zamanlı bir veri sistemi, vahşi kaplanların yaşam alanlarını ve gezegenimizin sağlığını nasıl iyileştirecek? Uluslararası Doğa Koruma Birliğine göre dünyada 4.500’den az kaplan kaldı. Doğal yaşam alanlarının kaybolması, gezegenin bu en büyük kedi türüne karşı muazzam bir varoluş tehdidi sergilemeye devam ediyor. Kaplanların Dünya’nın ekolojik yönden en fazla tehdit altında bulunan bazı bölgelerinde yaşaması, […]
NASA ve Google, Kaplanları Kurtarmak İçin Araştırmacılarla Bir Araya Geliyor yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/nasa-google-tigers1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>NASA, Google, Kaplanları, Kurtarmak, İçin, Araştırmacılarla, Bir, Araya, Geliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/nasa-ve-google-kaplanlari-kurtarmak-icin-arastirmacilarla-bir-araya-geliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/nasa-google-tigers1-150x150.jpg" alt="NASA ve Google, Kaplanları Kurtarmak İçin Araştırmacılarla Bir Araya Geliyor" align="left"></a><p><strong>Yeni gerçek zamanlı bir veri sistemi, vahşi kaplanların yaşam alanlarını ve gezegenimizin sağlığını nasıl iyileştirecek?</strong></p>
<p>Uluslararası Doğa Koruma Birliğine göre dünyada <a href="https://www.worldwildlife.org/species/tiger" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">4.500’den az</a> kaplan kaldı. Doğal yaşam alanlarının kaybolması, gezegenin bu en büyük kedi türüne karşı muazzam bir varoluş tehdidi sergilemeye devam ediyor. Kaplanların Dünya’nın ekolojik yönden en fazla tehdit altında bulunan bazı bölgelerinde yaşaması, sorunu daha da büyütüyor.</p>
<p>Şimdiyse NASA, Google Earth Mimarisi ve 30’u aşkın araştırmacı, durumu daha iyi ve gerçek zamanlı takip etmek için Salı günü <a href="https://newsroom.wcs.org/News-Releases/articleType/ArticleView/articleId/22066/NASA-Space-Technology-and-Google-Earth-Engine-Computing-Power-Are-Helping-to-Save-Tigers.aspx" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">TCL 3.0 programını</a> duyurdu. Uydu görüntüleriyle güçlü bilgisayar işlemlerini bir araya getiren bu yeni programla, kaplanların mevcut ve tekrar ortaya çıkan ekosistemleri izlenecek.</p>
<p>New York Botanik Bahçesi Kentsel Koruma bölümü müdürü ve <em><a href="https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fcosc.2023.1191280/full?#h6" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Frontiers in Conservation Science</a></em> bilim bülteninde yayımlanan yeni bir temel çalışmanın birinci yazarı Eric W. Sanderson, “Nihai hedef, değişikliklerin gerçek zamanlı şekilde takip edilmesiyle kaplan popülasyonlarına istikrar kazandırılması” diyor.</p>
<p>“Kaplan Koruma Alanları” veya TCL’ler, <em>Panthera tigris</em>‘in hâlâ vahşi doğada gezindiği gezegenin uzak bölgelerini temsil ediyor. Boyutları, beslenme şekilleri ve sosyal alışkanlıklarıyla kaplanlar sadece hayatta kalmak için değil, çoğalmak için de nispeten geniş alanlara ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Araştırmacılara göre istikrarlı kaplan popülasyonlarının “daha yüksek seviyede biyoçeşitliliği koruması, daha fazla karbon tutması ve iklim değişiminin etkilerini hafifletirken aynı zamanda civardaki bölgelerde yaşayan milyonlarca insana ekosistem hizmetleri sağlaması çok olası.” TCL’ler bunun yapılmasında, genel çevresel sağlık işaretleri için güvenilir ve bilgilendirici bir gösterge görevi görebilir.</p>
<p>Maalesef Kaplan Koruma Alanları’nın toplam alanı 2001 ve 2020 arasında yüzde 11 kadar azaldı. Bu esnada iyileştirilen potansiyel yaşam alanları, asıl kapsamlarının sadece yüzde 16’sına kadar ulaşarak düzlüğe girdi. Fakat böyle alanlar düzgün şekilde izlenip korunursa, kaplanların kullanabileceği yaşam alanlarında yüzde 50’lik bir artış görülebilir.</p>
<p>Google Earth Mimarisi verilerine, NASA Earth uydu gözlemlerine, biyolojik bilgilere ve koruma modellemesine dayalı bu yeni analitik hesaplama sistemini kullanan TCL 3.0, çevreci gruplara ve ulusal liderlere kaplan koruma çalışmaları için çok önemli, neredeyse gerçek zamanlı araçlar sağlayacak.</p>
<p>ABD Jeolojik Araştırma kurumunda araştırma istatistikçisi olarak Charles Tackulic, “Ekolojik verilerin analizi genelde uygulanması zor ve yavaş olabilen modellere dayanıyor ve toplanan veriler ile eyleme geçirilebilir bilim arasında zaman boşluklarına yol açıyor” diyor. “Bu projenin güzelliği ise analiz için gereken zamanı en aza indirirken, aynı zamanda tekrarlanabilir ve aktarılabilir bir yaklaşım da oluşturabilmemiz.”</p>
<p>Araştırmacılar, TCL 3.0’ı kullanan hükümet ve gözlemcilerin kaplanların doğal yaşam alanlarını kaybolurken belirleyebileceklerini ve buna göre yanıt verebileceklerini söylüyor. Başlangıçtaki kullanılabilir verilere ait ulusal özetler, <a href="https://act-green.org/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Vahşi Yaşamı Koruma Derneği</a>‘nden bulunabilir. Daha fazla veri ise gelecek.</p>
<p>TCL 3.0, gezegenin en çok tehdit altındaki canlılarından biri için eşi görülmemiş derecede karmaşık ve ileri bir izleme sistemi sağlıyor. Fakat araştırmacılar yeni çalışmalarında, çözümün son derece basit olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Yazarlar <a href="https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fcosc.2023.1191280/full?#h6" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">son raporlarında</a> şöyle aktarıyor: “Son 20 yılda kaplanların korunması hakkında neler öğrendik? Koruma, biz onu yapmayı seçtiğimizde işe yarar. Koruma basit bir şeydir. Doğal yaşam alanlarını yok etmeyin. Onları takip etmeyin, taciz etmeyin, onları veya avlarını öldürmeyin. Kaçak avlanmayı kontrol edin ve kaplan kemikleri ile parçalarının yasadışı ticaretini sona erdirin. Mümkün olduğu yerde insanlarla ve çiftlik hayvanlarıyla olan çatışmaları önleyin. Mümkün olmadığı zaman ve yerlerde ise misillemenin önüne geçmek için kayıpları hafifletin.”</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/nasa-ve-google-kaplanlari-kurtarmak-icin-arastirmacilarla-bir-araya-geliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">NASA ve Google, Kaplanları Kurtarmak İçin Araştırmacılarla Bir Araya Geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Denizin Binlerce Metre Altında Onlarca Yeni Tür Keşfedildi. Bu Yürüyen Balık da Onlardan Biri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/denizin-binlerce-metre-altinda-onlarca-yeni-tur-kesfedildi-bu-yuruyen-balik-da-onlardan-biri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/denizin-binlerce-metre-altinda-onlarca-yeni-tur-kesfedildi-bu-yuruyen-balik-da-onlardan-biri</guid>
<description><![CDATA[ Şili yakınlarında, derinlere dalış yapan bir deniz robotunun yardımıyla keşfedilen yeni ve tuhaf türlere bakın. Okyanuslarımız devasa büyüklükte. Yeni ve kayıp türlerin bulunması ise büyük mavilikte yapılan en heyecan verici keşifler arasında. Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı, Şili açıklarındaki deniz dağlarını araştırmak üzere çıktığı bir görevde 100’den fazla yeni tür keşfetmiş olabilir. Bir […]
Denizin Binlerce Metre Altında Onlarca Yeni Tür Keşfedildi. Bu Yürüyen Balık da Onlardan Biri yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/chaunacops-fish-lead1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Denizin, Binlerce, Metre, Altında, Onlarca, Yeni, Tür, Keşfedildi., Yürüyen, Balık, Onlardan, Biri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/denizin-binlerce-metre-altinda-onlarca-yeni-tur-kesfedildi-bu-yuruyen-balik-da-onlardan-biri/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/chaunacops-fish-lead1-150x150.jpg" alt="Denizin Binlerce Metre Altında Onlarca Yeni Tür Keşfedildi. Bu Yürüyen Balık da Onlardan Biri" align="left"></a><p><strong>Şili yakınlarında, derinlere dalış yapan bir deniz robotunun yardımıyla keşfedilen yeni ve tuhaf türlere bakın.</strong></p>
<p>Okyanuslarımız devasa büyüklükte. Yeni ve kayıp türlerin bulunması ise büyük mavilikte yapılan en heyecan verici keşifler arasında. Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı, Şili açıklarındaki deniz dağlarını araştırmak üzere çıktığı bir görevde <a href="https://schmidtocean.org/underwater-mountains-harbor-abundant-life/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">100’den fazla yeni tür keşfetmiş olabilir</a>. Bir bilim kurgu romanından çıkmış gibi görünen bu canlılar, 3.000 km uzunluğundaki Salas y Gomez Sırtı’nı evleri bellemiş.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47461" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47461" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/chile-seamount1-560x373.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Şili açıklarındaki Solito Denizdağı’nın batimetrik haritası. Harita, Falkor Araştırma Gemisi’nden alınan çok ışınlı sonar verilerle oluşturulmuş. Bu haritada daha sıcak renkler (kırmızı ve turuncu) daha sağ alanlara karşılık gelirken, daha soğuk renkler (sarı, yeşil ve maviler) daha derin bölgeleri gösteriyor. Seferdeki bilim insanları her denizdağının, derin denizlerde büyüyen mercan kayalıkları ve sünger bahçeleri de dahil ayrı bir ekosisteme ev sahipliği yaptığını keşfetmiş. Bu durum, denizdağlarının çok sayıda savunmasız deniz habitatını desteklediğini gösteriyor. Fotoğraf: Schmidt Okyanus Enstitüsü.</figcaption></figure>
<p><a href="https://oceanexplorer.noaa.gov/facts/seamounts.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Denizdağları</a>, genelde volkanik faaliyetlerle oluşan ve Dünya’daki tüm okyanus havzalarında bulunabilen büyük su altı dağları. Mercanlar ve yumuşakçalardan kabuklular, balıklar ve deniz memelilerine kadar her şey için hayati öneme sahip yaşam alanları. Yeni araştırılan bu su altındaki dağ zinciri, 200’ü aşkın denizdağından oluşuyor ve Şili açıklarından Rapa Nui’ye (Doğu Adası) kadar uzanıyor.</p>
<p></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47462" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47462" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/squat-lobster1-560x315.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Denizdağı JF2’de 670 metrelik bir derinlikte belgelenen bodur ıstakoz. Fotoğraf: ROV SuBastian/Schmidt Okyanus Enstitüsü</figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47463" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47463" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/whiplash-squid1-560x315.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Nazca Sırtı’ndaki Denizdağı 17’de (Ikhtiandr) mürekkep bıraktıktan sonra 1.105 km derinlikte belgelenen, nadir görülen kamçılı mürekkepbalığı. Fotoğraf: ROV SuBastian/Schmidt Okyanus Enstitüsü</figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47464" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47464" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/sponge-seamount1-560x315.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Guyot Baral olarak da bilinen Denizdağı 10’da, 1238 kilometre derinlikte belgelenen bir süngerin detayları. Fotoğraf: ROV SuBastian/Schmidt Okyanus Enstitüsü</figcaption></figure>
<p>Araştırma takımı sefer boyunca deniz tabanında 52.000 kilometre kareden fazla bir alanın haritasını çıkarmış ve Şili sularında dört yeni denizdağı keşfetmiş. Ayrıca Şili’nin deniz koruma bölgelerinden iki tanesi olan Juan Fernandez ve Nazca-Desventuradas deniz parklarını da araştırmışlar.</p>
<p>Araştırmacılar ROV SuBastian isimli bir su altı robotuyla denizdağlarından veri toplamış. Pasifik’e 4.3 kilometreden fazla dalış yapabilen ROV SuBastian’ın topladığı veriler, bu su altı yaşam alanlarının daha iyi korunması için kullanılacak. Bilim insanları, denizdağlarının her birinin ayrı ekosistemler barındırdığını keşfetmişler. Sünger bahçeleri ve denizin derinliklerindeki mercan kayalıkları da dahil olmak üzere bu ekosistemlerin birçoğu savunmasız durumda.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47465" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47465" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/urchins1-560x315.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">JF2 Denizdağı’nda 515 metrelik bir derinlikte belgelenen Oblong Dermechinus deniz kestaneleri. Fotoğraf: ROV SuBastian/Schmidt Okyanus Enstitüsü</figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47466" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47466" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/first-dive1-560x373.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Kuzey Katolik Üniversitesinde çalışan bilim insanı Javier Sellanes, isim verilmemiş ve keşfedilmemiş bir denizdağına yaptıkları ilk dalışta orada gördüğü inanılmaz biyoçeşitliliğin kendisini büyülediğini söylüyor. Fotoğraf: Alex Ingle/Schmidt Okyanus Enstitüsü</figcaption></figure>
<p>Araştırma takımı, birkaç yıl boyunca bilim için yeni olduklarına inandıkları bu yeni örneklerin gerçekten yeni tür olup olmadıklarını doğrulamak üzere genetik ve fizyolojilerini analiz edecek.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-47467" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-47467" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/scientist-holding-urchin1-560x373.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">ROV SuBastian’ın getirdiği bir denizkestanesi, sınıflandırma ve analiz için Falkor Araştırma Gemisi’ndeki laboratuvara alınmadan önce bir araştırmacının elinde duruyor. Fotoğraf: Alex Ingle/Schmidt Okyanus Enstitüsü.</figcaption></figure>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/denizin-binlerce-metre-altinda-onlarca-yeni-tur-kesfedildi-bu-yuruyen-balik-da-onlardan-biri/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Denizin Binlerce Metre Altında Onlarca Yeni Tür Keşfedildi. Bu Yürüyen Balık da Onlardan Biri</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuzey Kutbu 10 Yıl İçerisinde ‘Buzsuz’ Kalabilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kuzey-kutbu-10-yil-icerisinde-buzsuz-kalabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kuzey-kutbu-10-yil-icerisinde-buzsuz-kalabilir</guid>
<description><![CDATA[ Boulder – Colorado Üniversitesinden (CU Boulder) çıkan yeni bir çalışmaya göre, önümüzdeki birkaç yıl kadar erken bir zaman içerisinde Kuzey Kutbu’nda yaz günleri neredeyse hiç deniz buzu kalmayabilir. Salı günü Nature Reviews Earth &amp; Environment bülteninde yayımlanan bulgular, Kuzey Kutbu’ndaki ilk buzsuz günün önceki tahminlerden 10 yıl daha erken yaşanacağını ileri sürüyor. Çalışmada, bölgenin ne […]
Kuzey Kutbu 10 Yıl İçerisinde ‘Buzsuz’ Kalabilir yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/Polar_bear_Ursus_maritimus_in_the_drift_ice_region_north_of_Svalbard-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kuzey, Kutbu, Yıl, İçerisinde, ‘Buzsuz’, Kalabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/kuzey-kutbu-10-yil-icerisinde-buzsuz-kalabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/Polar_bear_Ursus_maritimus_in_the_drift_ice_region_north_of_Svalbard-150x150.jpg" alt="Kuzey Kutbu 10 Yıl İçerisinde ‘Buzsuz’ Kalabilir" align="left"></a><p>Boulder – Colorado Üniversitesinden (CU Boulder) çıkan yeni bir çalışmaya göre, önümüzdeki birkaç yıl kadar erken bir zaman içerisinde Kuzey Kutbu’nda yaz günleri neredeyse hiç deniz buzu kalmayabilir.</p>
<p>Salı günü <em><a href="http://dx.doi.org/10.1038/s43017-023-00515-9" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Nature Reviews Earth & Environment</a></em> bülteninde yayımlanan bulgular, Kuzey Kutbu’ndaki ilk buzsuz günün önceki tahminlerden 10 yıl daha erken yaşanacağını ileri sürüyor. Çalışmada, bölgenin ne zaman bir ay veya daha uzun süre boyunca buzsuz olacağına odaklanılıyor. Saptanan gidişat, gelecekteki tüm salınım (emisyon) senaryolarında tutarlılığını sürdürüyor.</p>
<p>Yüzyılın ortasına gelindiğinde Kuzey Kutbu, bölgedeki deniz buzu kapsamının en düşük seviyesinde olduğu Eylül ayının tamamını yüzen buz olmadan geçirebilir. Gelecekteki salınım senaryolarına göre, buzsuz geçen bu dönem yüzyılın sonunda birkaç ay sürebilir. Örneğin sera gazı yayılımının yüksek olması halinde veya hiçbir şeyin değişmediği bir durumda, gezegenin bu en kuzeydeki bölgesi bazı kış aylarında bile sürekli buzsuz kalabilir.</p>
<p>Bilim insanları için buzsuz bir Kuzey Kutbu, suda hiç buz olmayacağı anlamına gelmiyor.</p>
<p>Bunun yerine araştırmacılar, Kuzey Kutbu’nun okyanusta 1 milyon kilometre kareden daha az buz olması durumunda buzsuz kalacağını söylüyor. Söz konusu eşik, bölgenin en düşük mevsimsel buz örtüsünün 1980’lerdeki seviyesinin %20’sinden daha düşük bir miktarı temsil ediyor. Kuzey Buz Denizi, geçtiğimiz yıllarda Eylül ayında en düşük 3,3 milyon kilometre kare civarı deniz buz alanına sahipti.</p>
<p>CU Boulder Arktik ve Alp Dağları Araştırmaları Enstitüsünde çalışan atmosfer ve okyanus bilimleri yardımcı profesörü Alexandra Jahn, deniz buzu projeksiyonlarına yönelik mevcut literatürü analiz etmeye koyulmuş. Jahn ve çalışmaya katkıda bulunanlar, hesaplamalı iklim modellerinden alınan deniz buzu kapsam verilerini de analiz ederek Kuzey Kutbu’nun gelecekte günlük olarak nasıl değişebileceğini değerlendirmişler.</p>
<p>Deniz buzu kapsamının 1 kilometre karelik eşiğin altına düştüğü ilk günün, aylık ortalamalardan dört yıl kadar erken yaşanacağını fakat bu sürenin 18 yıla kadar çıkabileceğini bulmuşlar.</p>
<p>“Bilim insanlarının Kuzey Kutbu’nda olmasını beklediği şeyleri aktarmak söz konusu olduğunda, Kuzey Kutbu’nda günlük uydu verilerinde ortaya çıkacak ilk buzsuz koşulları ne zaman görebileceğimizi tahmin etmek önem taşıyor” diyor Jahn.</p>
<p>Araştırma takımı, Kuzey Buz Denizi’nin tüm salınım senaryoları altında 2020’lerden 2030’lara kadar ilk kez Ağustos’un son günlerinde veya Eylül ayının ilk günlerinde buzsuz hale gelebileceğini yansıtıyor.</p>
<p>Jahn, deniz buzu kaybına katkı yapan ana etmenlerin sera gazı yayılımları olduğunu söylüyor. Kar ve buz örtüsündeki azalma, okyanusun güneş ışığından çektiği ısı miktarını artırıyor. Bu durum, Kuzey Kutbu’nda eriyen buzları ve ısınmayı daha ciddi bir boyuta taşıyor.</p>
<p>Deniz buzlarındaki azalma, hayatta kalmak için deniz buzuna bel bağlayan ve aralarında foklar ile kutup ayılarının da yer aldığı Kuzey Kutbu’ndaki hayvanlar için önemli etkiler meydana getiriyor. Ek olarak okyanus ısındıkça, araştırmacılar bölgeye yabancı balıkların Kuzey Buz Denizi’ne gidebileceğinden endişe duyuyor. Bu istilacı türlerin yerel ekosistemler üzerindeki etkisi ise henüz bilinmiyor.</p>
<p>Deniz buzundaki kayıplar, kıyı bölgeleri civarında yaşayan insan toplulukları için de tehlike oluşturuyor. Deniz buzu, Jahn’ın aktardığına göre kıyı bölgelerindeki okyanus dalgalarının etkileri için tampon görevi görerek önemli bir rol oynuyor. Deniz buzları çekildikçe, okyanus dalgaları daha da büyüyüp kıyılarda aşınmaya sebep olacak.</p>
<p>Buzsuz bir Kuzey Kutbu kaçınılmaz olsa da, Jahn söz konusu şartların ne kadar sık meydana geleceğine hâlâ gelecekteki salınım seviyelerinin karar vereceğini söylüyor. Orta seviye bir salınım senaryosunda, yani toplumun şu an gittiği yolda; Kuzey Kutbu sadece yaz mevsiminin sonlarında ve Ağustos’tan Kasım’a kadarki erken sonbahar döneminde buzsuz hale gelebilir. Fakat en yüksek salınım senaryosunda Kuzey Kutbu, bu yüzyılın sonunda dokuz aya kadar buzsuz kalabilir.</p>
<p>“Bu durum, Kuzey Kutbu’nu tamamen farklı bir ortama dönüştürecektir. Yazları önceden beyazken, artık mavi bir Kuzey Kutbu göreceğiz. Bu yüzden buzsuz koşullar kaçınılmaz olsa bile, bu koşulların uzamasından kaçınmak için salınımlarımızı hâlâ mümkün olduğu kadar düşük tutmamız gerekiyor” diyor Jahn.</p>
<p>İyi haber ise Kuzey Kutbu’ndaki deniz buzunun kendini çabuk toparlayabilmesi ve atmosfer soğursa hızla geri dönebilecek olması.</p>
<p>“Oluşması binlerce yıl süren Grönland’daki buz tabakasının aksine, Kuzey Kutbu’ndaki tüm deniz buzunu eritsek bile; gelecekte ısınmayı tersine çevirmek için atmosferdeki CO2’yi nasıl geri alabileceğimizi çözebilirsek, deniz buzu on yıl içerisinde geri dönecektir” diyor Jahn.</p>
<p>Çalışma ABD Ulusal Bilim Vakfı, Alexander von Humboldt Vakfı ve NASA tarafından desteklenmiş.</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Yvaine Ye/Boulder – Colorado Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/kuzey-kutbu-10-yil-icerisinde-buzsuz-kalabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kuzey Kutbu 10 Yıl İçerisinde ‘Buzsuz’ Kalabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaynayan Bir Süperkıta, 250 Milyon Yıl İçinde İnsanları ve Tüm Memelileri Yok Edebilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kaynayan-bir-superkita-250-milyon-yil-icinde-insanlari-ve-tum-memelileri-yok-edebilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kaynayan-bir-superkita-250-milyon-yil-icinde-insanlari-ve-tum-memelileri-yok-edebilir</guid>
<description><![CDATA[ Kitlesel yok oluşların tarihi ve geleceği. Mikroskobik virüslerden büyük mavi balinalara kadar yaşamı devam ettirmek için çok önemli ve hatta mucizevi bileşenlere sahip olmasına rağmen Dünya gezegeni, hepsi için olmasa da çoğu memeli türü için (insanlar da dahil) yaşamanın çok zor olduğu bir gelecek barındırıyor olabilir. Eylül ayında Nature Geosciences bilim bülteninde yayımlanan bir çalışmada, […]
Kaynayan Bir Süperkıta, 250 Milyon Yıl İçinde İnsanları ve Tüm Memelileri Yok Edebilir yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/iStock-1283329865-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaynayan, Bir, Süperkıta, 250, Milyon, Yıl, İçinde, İnsanları, Tüm, Memelileri, Yok, Edebilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/kaynayan-bir-superkita-250-milyon-yil-icinde-tum-memelileri-yok-edebilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/iStock-1283329865-150x150.jpg" alt="Kaynayan Bir Süperkıta, 250 Milyon Yıl İçinde İnsanları ve Tüm Memelileri Yok Edebilir" align="left"></a><p><strong>Kitlesel yok oluşların tarihi ve geleceği.</strong></p>
<p>Mikroskobik virüslerden büyük mavi balinalara kadar <a href="https://popsci.com.tr/dunyadaki-yasamin-bu-kadar-uzun-surmesi-evrensel-bir-mucize/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">yaşamı devam ettirmek için çok önemli ve hatta mucizevi bileşenlere</a> sahip olmasına rağmen <a href="https://popsci.com.tr/dunyadaki-yasam-su-ve-havayla-olusmus-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dünya gezegeni</a>, hepsi için olmasa da çoğu memeli türü için (insanlar da dahil) yaşamanın çok zor olduğu bir gelecek barındırıyor olabilir. Eylül ayında <em><a href="https://www.nature.com/articles/s41561-023-01259-3" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Nature Geosciences</a></em> bilim bülteninde yayımlanan bir çalışmada, yaklaşık 250 milyon yıl içerisinde Dünya’daki tüm önemli kara kütlelerinin birleşeceği tahmin ediliyor. Bu parçalar birleştiğinde, gezegenimiz son derece sıcak ve memeliler için tamamen yaşanmaz hale gelebilir.</p>
<p>Bristol Üniversitesinde çalışan paleo-iklimbilimci ve makalenin eş yazarı Alexander Farnsworth, “40 ila 50 derece Celsius arasındaki yaygın sıcaklıklar ve hatta gündelik olarak görülen çok daha yüksek uç değerler, yüksek seviyelerdeki nemle beraber sonumuzu getirebilir” <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1002455" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor bir açıklamada</a>. “Ter yoluyla bu ısıyı atıp vücutlarını soğutamadıkları için diğer pek çok türün yanında insanların da vadesi dolabilir.”</p>
<p>Çalışmada <a href="https://www.nature.com/articles/s41561-023-01259-3" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">kullanılan modeller</a>, CO₂ seviyelerinin birkaç milyon yıl içerisinde 410 ppm (milyon başına parça) ile 816 ppm arasında bir yere geleceğini tahmin ediyor. Bu değerler, <a href="https://popsci.com.tr/ormanlarimiz-2050-yilinda-iklimsel-bir-tasma-noktasina-dogru-ilerliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">gezegeni halihazırda tehlikeli derecede sıcak sulara götüren</a> günümüzdeki seviyeyle hemen hemen aynı ya da onun iki katı yüksekliğinde.</p>
<p>Çin Bilimler Akademisinde çalışan ve yeni çalışmada yer almayan jeofizikçi Ross Mitchell, “Durumun bu iki etmenin birleşimi olduğunu, bir nevi çifte darbe olduğunu gayet güzel açıklıyorlar” diyor <em><a href="https://www.science.org/content/article/earth-s-future-supercontinent-may-be-too-hot-most-mammals" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Science</a></em> bilim bültenine. “Bu makaleye katılmadığım bir nokta varsa, o da düşündüklerinden daha haklı oldukları.”</p>
<p>Araştırmacıların bu tahminleri, Dünya’nın geçmişteki kitlesel yok oluş dönemleri ve gezegenimizin istikrarsız tarihiyle oldukça güzel örtüşüyor. İşte, Dünya üzerindeki memeli ve insan yaşamının neredeyse tamamen yok olma noktasına geldiği diğer zamanlar.</p>
<p><strong>Atasal Pleistosen Darboğazı</strong></p>
<p>Yaklaşık 800.000 ila 900.000 yıl önce <a href="https://popsci.com.tr/insanlar-800-bin-yil-once-yok-olmanin-esiginden-donmus/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">insan atalarının popülasyonu çarpıcı ölçüde düşmüş</a>. Ağustos ayında yayımlanan bir <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/science.adj9484" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">çalışmada</a>, erken ve orta Pleistosen dönem arasındaki bu geçiş sırasında yaşayan ve üreyen yalnızca 1.280 kadar birey olduğu tahmin ediliyor. Hemen hemen 117.000 yıl süren bu atasal darboğazın başınca, <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/science.adj9484" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">atasal popülasyonun yaklaşık %98,7’si kaybolmuş</a>.</p>
<p>Bu süre zarfında modern insanlar Afrika kıtalarının dışına yayılmış ve Neandertaller gibi erken dönem insan türleri yok olmaya başlamış. Avustralya ve Amerika kıtası da ilk defa insanlarla karşılaşmış ve iklim genel olarak soğukmuş.</p>
<p>Bu popülasyon düşüşünün ardındaki olası sebeplerden bazıları, çoğunlukla iklimdeki uç değerlerle ilişkili. <a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0277379106002332" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Sıcaklıklar değişmiş, şiddetli kuraklıklar devam etmiş</a> ve <a href="https://popsci.com.tr/17-000-yil-once-yasayan-bahtsiz-mamutun-gizemi-cozuldu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">mamutlar</a>, mastodonla ile dev tembel hayvanlar gibi türler yok oldukça besin kaynakları azalmış olabilir. Çalışmaya göre mevcut genetik çeşitliliğin tahminen %65,85’i, bu darboğaz sebebiyle kaybolmuş olabilir.</p>
<p><strong>Büyük Ölüş</strong></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/tarihteki-en-olumcul-kitlesel-yok-olusta-denizdeki-canlilari-olduren-seyi-artik-biliyoruz/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Yaklaşık 250 milyon yıl önce</a>, devasa volkanik patlamalar Dünya üzerindeki türlerin %80 ila 90’ını yok eden felaketvari iklim değişimlerini tetiklemiş. <a href="https://popsci.com.tr/incelen-ozon-tabakasi-252-milyon-yil-onceki-kitlesel-yok-olusta-pay-sahibi-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Permiyen-Triyas</a> yok oluşu veya “Büyük Ölüş”, dinozorların Dünya’da baskın hale gelmesine <a href="https://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2022.11.064" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">zemin hazırlamış</a>. Fakat bundan daha da kötüsü, 66 milyon yıl önce dinozorları yok eden Kretase-Paleojen yok oluş olayı.</p>
<p>Geçtiğimiz Mayıs ayında yayımlanan <a href="https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0960982223004554" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir çalışmaya</a> göre <em>Inostrancevia</em> şeklinde adlandırılan kılıç dişli bir hayvan, halihazırda uç yırtıcılardan yoksun olan güney Pangea ekosistemindeki bir boşluğu doldurmuş. Dünya’daki türler değişen bir gezegende tutunacak dal bulmak için savaşırken, nihayetinde <em>Inostrancevia</em> da yaklaşık 252 milyon yıl önce yok olmuş.</p>
<p>Geçmişin nasıl bir girizgah olduğunu gösteren bu örnek geleceğimiz için de bir uyarı barındırıyor çünkü araştırma takımı, Dünya’nın şimdiki çevre kriziyle en yakın paralellikleri gösteren tarihsel olayın Büyük Ölüş olduğunu söylüyor.</p>
<p>Çalışmanın eş yazarı, müzede galeri müdürü taşılbilimci Christian Kammerer, Mayıs ayında <em><a href="https://www.popsci.com/science/great-dying-nostrancevia/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Popular Science</a></em>‘a şöyle konuşmuştu: “Her ikisi de önceden Permiyen dönemdeki volkanların, şimdiyse insan faaliyetlerinin yön verdiği sera gazlarının yayılmasıyla alakalı küresel ısınma barındırıyor. Buzluk ve sera Dünya’sı arasındaki hızlı geçişlerin görüldüğü çok nadir bir olayı temsil ediyorlar. Bu yüzden geç Permiyen ekosistemlerinde gözlemlediğimiz ve besin ağının tüm kısımlarının yok olduğu bu kargaşa, eğer durumu hızlı bir şekilde değiştirmezsek dünyamız için bir önizleme niteliğini taşıyor.”</p>
<p><strong>Memelilerin Nihai Hayatta Kalışı</strong></p>
<p>Dünya bizi sürekli öldürmeye çalışmasına rağmen yaşam bir yolunu buluyor. Hatta ilk atalarımızdan bazıları, Titanozorlar ve simgesel Triseratop’lar ile <a href="https://www.cell.com/current-biology/fulltext/S0960-9822(23)00767-4" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">kısa da olsa aynı dönemi</a> bile paylaşmış olabilir. Memelilerin bu uzak akrabaları, Dünya’nın en meşhur kitlesel yok oluş olayından da sağ kurtulmuş: Yaklaşık 66 milyon yıl önceki bir ilkbahar günü, kuş dışı dinozorları yeryüzünden silen <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2006087117" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Kretase-Paleojen (K-Pg) kitlesel yok oluşundan</a>…</p>
<p>Haziran ayında yayımlanan bir <a href="https://www.cell.com/current-biology/fulltext/S0960-9822(23)00767-4" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">çalışmada</a> insanlar, köpekler ve yarasaları barındıran çeşitli bir grup olan plasentalı memelilerin Kretase dönemindeki bir atasının da dinozorlar ile kısa süreliğine <a href="https://popsci.com.tr/memelilerin-atalari-dinozorlar-ile-birlikte-yasamisti/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">aynı dönemde yaşadığı</a> ortaya çıkarılmış. Dünya’ya Meksika’nın Yucatan Yarımadası yakınlarında <a href="https://popsci.com.tr/en-buyuk-krateri-olusturan-asteroit-zannedilenden-daha-buyuktu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">bir asteroit çarptıktan</a> sonra beraberinde gelen yıkım, kuş dışı bütün dinozorları ve ağırlığı 9 kg’a kadar ulaşan, <a href="https://www.nationalgeographic.com/history/article/141105-mammal-evolution-vintana-fossil-science" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">kemirgen görünümlü ve <em>Vintana sertichi</em> isimli</a> Madagaskarlı bir hayvan gibi pek çok memeliyi yok etmiş. Bilim insanları, plasentalı memelilerin <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2006087117" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Kretase-Paleojen (K-Pg) kitlesel yok oluşundan</a> önce dinozorlarla beraber mi yaşadıklarını yoksa sadece dinozorların nesli tükendikten sonra mı evrimleştiklerini uzun süredir tartışıyordu.</p>
<p>Bu çalışmada kullanılan istatistiksel analizler, aralarında primatlar, tavşanlar ve tavşanımsılar (Lagomorpha) ile köpek ve kedilerin (Carnivora) yer aldığı grupların, K-Pg kitlesel yok oluşundan hemen önce evrimleştiğini ve günümüzdeki modern plasentalı memeli soylarının etkisinin, asteroit çarptıktan sonra şekil almaya başladığını gösteriyor. Diğer memelilerde olduğu gibi muhtemelen dinozorlar tablonun dışına çıkınca çeşitlenmeye başlamışlar.</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/kaynayan-bir-superkita-250-milyon-yil-icinde-tum-memelileri-yok-edebilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynayan Bir Süperkıta, 250 Milyon Yıl İçinde İnsanları ve Tüm Memelileri Yok Edebilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsanlar İklim Değişikliğini Evrim Yüzünden mi Durduramıyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/insanlar-iklim-degisikligini-evrim-yuzunden-mi-durduramiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/insanlar-iklim-degisikligini-evrim-yuzunden-mi-durduramiyor</guid>
<description><![CDATA[ Maine Üniversitesi öncülüğünde yürütülen yeni bir çalışma, insan evriminin merkezinde bulunan özelliklerin, türümüzü iklim değişikliği gibi küresel çevre sorunlarını çözmekten alıkoyabileceğini söylüyor. İnsanlar çevreye dönük kültürel adaptasyon yoluyla, binlerce yılda rafine olmuş doğal kaynakları kullanmak için geliştirdikleri araç ve sistemlerle gezegene egemen oldu. Maine Üniversitesinde çalışan evrimsel biyolog Tim Waring, çevreye yönelik bu kültürel adaptasyon […]
İnsanlar İklim Değişikliğini Evrim Yüzünden mi Durduramıyor? yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2020/07/iStock-1128491525.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İnsanlar, İklim, Değişikliğini, Evrim, Yüzünden, Durduramıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/insanlar-iklim-degisikligini-evrim-yuzunden-mi-durduramiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2020/07/iStock-1128491525-150x150.jpg" alt="İnsanlar İklim Değişikliğini Evrim Yüzünden mi Durduramıyor?" align="left"></a><p>Maine Üniversitesi öncülüğünde yürütülen yeni bir çalışma, insan evriminin merkezinde bulunan özelliklerin, türümüzü iklim değişikliği gibi küresel çevre sorunlarını çözmekten alıkoyabileceğini söylüyor.</p>
<p>İnsanlar çevreye dönük kültürel adaptasyon yoluyla, binlerce yılda rafine olmuş doğal kaynakları kullanmak için geliştirdikleri araç ve sistemlerle gezegene egemen oldu. Maine Üniversitesinde çalışan evrimsel biyolog Tim Waring, çevreye yönelik bu kültürel adaptasyon sürecinin küresel çevre problemlerini çözme hedefini nasıl etkileyebileceğini öğrenmek istemiş. Bulduğu şey ise mantığa aykırı görünüyor.</p>
<p>Projede üç temel soru anlaşılmaya çalışılmış. Bu sorular; ‘İnsan evrimi çevresel kaynaklar bağlamında nasıl işledi?’, ‘İnsan evrimi birden çok küresel çevre krizine nasıl katkıda bulundu?’ ve ‘Küresel çevresel sınırlar, gelecekte insan evriminin sonuçlarını nasıl değiştirebilir?’ şeklinde belirtiliyor.</p>
<p>Waring’in araştırma takımı, bulgularını <a href="http://dx.doi.org/10.1098/rstb.2022.0259" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer"><em>Philosophical Transactions of the Royal Society B</em></a> bilim bülteninde yayımlanan yeni bir makalede özetliyor. Çalışmanın diğer yazarları arasında Maine Üniversitesinden mezun olan Zach Wood ve Macaristan’daki Eötvös Loránd Üniversitesinde çalışan Eörs Szathmary yer alıyor.</p>
<p><strong>İnsanların yayılması</strong></p>
<p>Çalışmada, insan topluluklarının çevreyi kullanma şeklinin evrimsel tarihimiz boyunca nasıl değiştiği irdelenmiş. Araştırma takımı, insan popülasyonlarının ekolojik nişindeki değişimleri incelemiş. Bu değişimler arasında kullandıkları doğal kaynaklar, bunların ne kadar yoğun kullanıldığı, bu kaynakların kullanılması için hangi sistem ve yöntemlerin ortaya çıktığı ve bu kullanımın çevreye etkileri gibi unsurlar bulunuyor.</p>
<p>Bilim insanlarının çalışması, bir dizi yaygın örüntü olduğunu ortaya çıkarmış. İnsan grupları son 100.000 yıldır ilerleyen bir şekilde daha fazla tipte, daha yoğun şekilde, daha büyük ölçeklerde ve çevreye daha büyük etki bırakacak biçimde kaynak kullanmış. Bu gruplar sonrasında ise sık sık yeni kaynakların bulunduğu yeni çevrelere yayılmış.</p>
<p>İnsanların bu küresel yayılışına, çevreye kültürel adaptasyon süreci olanak sağlamış. Bu durum, adaptif kültürel özelliklerin birikimine yol açmış; yani tarımsal uygulamalar, balıkçılık yöntemleri, sulama altyapısı, enerji teknolojisi ve bunların her birini yönetmeye dönük sosyal sistemler gibi çevresel kaynakları kullanma ve kontrol etmeye yardımcı olan sosyal sistemler ve teknolojilerin.</p>
<p>Maine Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Sürdürülebilirlik Çözümleri Merkezi ve İktisat Fakültesinde çalışan yardımcı profesör Waring, “İnsan evrimine çoğunlukla, genetik evrimden daha hızlı ilerleyen kültürel değişim yön vermiş” diyor. “Bu yüksek adaptasyon hızı, insanların dünya çapındaki bütün yaşanılabilir topraklara yayılmalarını mümkün kılmış.”</p>
<p>Dahası bu süreç, pozitif bir geri besleme işlemi sayesinde hızlanıyor: Gruplar daha da büyüdükçe, adaptif kültürel özellikleri daha hızlı şekilde biriktiriyorlar ve bunun sonucunda daha fazla kaynak elde edilip daha hızlı büyüme sağlanıyor.</p>
<p>“Son 100.000 yıldır bu durum, türümüz için bir bütün olarak iyi haber niteliği taşımıştı” diyor Waring. “Fakat bu genişleme, büyük miktarlarda kullanılabilir kaynak ve alana bağlıydı.”</p>
<p>Günümüzde insanların kullanacak yeri de kalmadı. Biyosferin fiziksel sınırlarına ulaştık ve sunabileceği çoğu kaynakta hak iddia ettik. Genişleyişimiz de bize yetişti. Kültürel adaptasyonlarımız; özellikle de fosil yakıtların endüstriyel kullanımı, güvenliğimizi ve gelecekte kaynaklara erişimimizi tehlikeye atan tehlikeli küresel çevre sorunları meydana getirdi.</p>
<p><strong>Küresel sınırlar</strong></p>
<p>Araştırma takımı, söz konusu bulguların iklim değişimi gibi küresel sorunları çözme bakımından ne anlama geldiğini görmek için geçmişte sürdürülebilir insan sistemlerinin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığına bakmış. İlk olarak, sürdürülebilir sistemler yalnızca gruplar kaynaklarını sürdürmekte zorlandıktan veya bunu başaramadıktan sonra büyüme ve yayılma eğilimi gösteriyor. Örneğin endüstriyel sülfür ve nitrojen dioksit salınımları ABD’de 1990 yılında düzenleme kapsamına alınmıştı ama sadece asit yağmuruna sebep oldukları ve Kuzeydoğu’daki birçok su kütlesini asitlendirdiği gösterildikten sonra. Bu gecikmeli eyleme geçme durumu, biz günümüzde başka küresel sınırları tehdit ettikçe önemli bir sorun halini alıyor. İklim değişikliği konusunda ise insanların bir kazaya sebebiyet vermeden önce sorunu çözmesi gerekiyor.</p>
<p>İkinci olarak, araştırmacılar güçlü çevre koruma sistemlerinin mevcut topluluklar arasındaki değil, bunların içerisindeki sorunları ele almaya eğilim sergilediğini gösteren kanıtlara ulaşmışlar. Örneğin bölgesel su sistemlerinin yönetilmesi için bölgesel eşgüdüm, bölgesel altyapı ve teknoloji gerekiyor ve bunlar, bölgesel kültürel evrim üzerinden ortaya çıkıyor. Bu yüzden doğru ölçekteki toplumların mevcudiyeti, kritik bir sınırlama unsuru.</p>
<p>İklim kriziyle etkili biçimde mücadele etmek için muhtemelen dünya çapında yeni düzenlemeler, ekonomik ve sosyal sistemler gerekecek; yani Paris Anlaşması gibi mevcut sistemlerden daha fazla eşgüdüm ve otorite meydana getirecek türden sistemler. Bu sistemleri kurup işletmek için de insanların gezegen için işlevsel bir sosyal sisteme ihtiyacı var ama böyle bir sistemimiz yok.</p>
<p>“Sorunlardan biri de, bu sistemleri uygulamaya koyabilecek eşgüdümlü küresel bir topluluğun olmaması” diyor Waring. “Sadece alt küresel gruplarımız var ve muhtemelen yeterli olmayacaklar. Fakat bu paylaşılan sorunları ele alacak eşgüdümlü anlaşmalar düşünebilirsiniz. Dolayısıyla bu kolay bir problem.”</p>
<p>Wang diğer problemin çok daha kötü olduğunu söylüyor. Alt küresel gruplarla dolu bir dünyada, bu gruplar arasındaki kültürel evrim; yanlış problemlerin çözülmesine, ulus ve şirketlerin çıkarlarına fayda sağlanmasına ve paylaşılan önceliklerde eyleme geçilmesinin gecikmesine karşı eğilim taşıyacak. Gruplar arasındaki kültürel evrim, kaynak rekabetini kızıştırma eğilimi taşıyabilir ve gruplar arasında doğrudan çatışmaya ve hatta insanların küresel çapta savaşmasına yol açabilir.</p>
<p>“Bu durum, iklim değişimi gibi küresel sorunların çözülmesinin daha önce zannedildiğinden çok daha zor olduğu anlamına geliyor” diyor Waring. “Bu sadece türümüzün şimdiye kadar ortaya çıkardığı en zor şey değil. Elbette öyle ama asıl büyük sorun, insan evriminin merkezi özelliklerinin muhtemelen bu sorunları çözme kabiliyetimize karşı çalışıyor olması. Küresel kolektif problemleri çözmek için akıntıya karşı yüzmek zorundayız.”</p>
<p><strong>İleriye bakarken</strong></p>
<p>Waring ve meslektaşları, yaptıkları analizin sınırlı bir Dünya’da insan evriminin geleceği için rehber olabileceğini düşünüyor. Araştırmacıların makalesi, insan evriminin ortak küresel sorunların ortaya çıkışına engel olabileceğinin ileri sürüldüğü ilk çalışma. Bu kuramın geliştirilip test edilmesi için ise daha fazla araştırma gerekiyor.</p>
<p>Waring’in araştırma takımı, insan evriminin çalışma şekli düşünüldüğünde kültürel evrime yön veren şeyleri daha iyi anlamak ve küresel çevre rekabetini azaltmanın yollarını aramak üzere birden çok uygulamalı araştırma çalışması öneriyor. Örneğin insanların geçmişteki ve günümüzdeki kültürel evriminin örüntülerini ve gücünü belgelemek için araştırma yapılması gerekiyor. Yapılacak çalışmalarda, biyosferde insan hakimiyetine yol açan geçmişteki süreçlere ve günümüzde gerçekleşen kültürel çevre adaptasyonu şekillerine odaklanılabilir.</p>
<p>Fakat genel hatların doğru olduğu ve araştırmacıların ileri sürdüğü gibi insan evriminin küresel çevre sorunlarına ortak çözüm bulunmasına engel teşkil etme eğilimi sergilediği doğrulanırsa, o zaman çok ciddi bazı soruların cevap bulması gerekiyor. Bunlar arasında, bu bilgiyi kullanarak iklim değişikliğine karşı vereceğimiz küresel yanıtı nasıl iyileştirebileceğimiz de var.</p>
<p>“Elbette insanların iklim değişikliğini çözebileceğine dair umut var” diyor Waring. “Daha önce ortak yönetimler oluşturduk ama böylesi hiç olmadı: Küresel çapta acil bir şekilde yapılması gerekiyor.”</p>
<p>Uluslararası çevre politikasının büyümesi biraz umut veriyor. Başarılı örnekler arasında, ozon delen gazların sınırlanması amacıyla hazırlanan Montreal Protokolü ve ticari balina avına yönelik küresel moratoryum bulunuyor.</p>
<p>Yeni çalışmalar arasında daha maksatlı, barışçıl ve ahlaki ‘karşılıklı öz sınırlama sistemleri’ de yer almalı; özellikle de gezegen çapındaki insan gruplarını çok daha sıkı şekilde bir araya getirerek daha işlevsel bir birim oluşturan piyasa düzenlemeleri ve infaz edilebilen anlaşmalar yoluyla.</p>
<p>Fakat bu model iklim değişikliğinde işe yaramayabilir.</p>
<p>“Bizim makalemiz, küresel ölçekte eşgüdümlü idare inşa etmenin neden ve nasıl farklı olduğunu açıklıyor ve araştırmacılar ile politika yapıcıların, küresel çözümler doğrultusunda nasıl çalışılacağına yönelik daha mantıklı düşünmelerine yardımcı oluyor” diyor Waring.</p>
<p>Bu yeni araştırma, iklim krizinin ele alınmasında yeni bir politika mekanizmasına yol açabilir. Bu mekanizma şirketler ve uluslar arasındaki adaptif değişim sürecini düzenlemenin, küresel çevre risklerini ele almada güçlü bir yöntem olabileceğini akla getiriyor.</p>
<p>İnsanların sınırlı bir gezegende hayatta kalmaya devam edip edemeyeceği konusunda ise Waring, “Bu uzun dönemli evrimsel tuzak fikri için herhangi bir çözümümüz yok çünkü daha sorunu zor anlıyoruz” diyor.</p>
<p>“Eğer vardığımız sonuçlar doğru olmaya bile yakınsa, bunun üzerinde çok daha dikkatli şekilde çalışmamız gerekiyor.”</p>
<p> </p>
<p><em>Kaynak: Maine Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/insanlar-iklim-degisikligini-evrim-yuzunden-mi-durduramiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İnsanlar İklim Değişikliğini Evrim Yüzünden mi Durduramıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mars, Her 2,4 Milyon Yılda Bir Dünya’nın Okyanus Tabanını Değiştiriyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mars-her-24-milyon-yilda-bir-dunyanin-okyanus-tabanini-degistiriyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mars-her-24-milyon-yilda-bir-dunyanin-okyanus-tabanini-degistiriyor</guid>
<description><![CDATA[ Yürütülen yeni bir jeolojik çalışmada, Mars’ın kütleçekim alanının milyonlarca yıl süren döngülerde Dünya’yı Güneş’e doğru çektiği ve iklimimizi ısıttığı öne sürülüyor. Yeni bir çalışmada tahmin edilenlere göre Mars, milyonlarca yıl süren döngülerde Dünya’yı Güneş’e yaklaştırıyor. Bu durum, okyanus akıntılarındaki değişimler yoluyla gezegenimizin ısınmasını etkiliyor. Mars’ın Dünya üzerindeki kütleçekim etkisi, yeni araştırmanın işaret ettiği üzere gezegenimizin […]
Mars, Her 2,4 Milyon Yılda Bir Dünya’nın Okyanus Tabanını Değiştiriyor yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/Mars_Express_view_of_Terra_Sabaea_and_Arabia_Terra-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mars, Her, 2, 4, Milyon, Yılda, Bir, Dünya’nın, Okyanus, Tabanını, Değiştiriyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/mars-her-24-milyon-yilda-bir-dunyanin-okyanus-tabanini-degistiriyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/03/Mars_Express_view_of_Terra_Sabaea_and_Arabia_Terra-150x150.jpg" alt="Mars, Her 2,4 Milyon Yılda Bir Dünya’nın Okyanus Tabanını Değiştiriyor" align="left"></a><p>Yürütülen yeni bir jeolojik çalışmada, Mars’ın kütleçekim alanının milyonlarca yıl süren döngülerde Dünya’yı Güneş’e doğru çektiği ve iklimimizi ısıttığı öne sürülüyor.</p>
<p>Yeni bir çalışmada tahmin edilenlere göre Mars, milyonlarca yıl süren döngülerde Dünya’yı Güneş’e yaklaştırıyor. Bu durum, okyanus akıntılarındaki değişimler yoluyla gezegenimizin ısınmasını etkiliyor.</p>
<p>Mars’ın Dünya üzerindeki kütleçekim etkisi, yeni araştırmanın işaret ettiği üzere gezegenimizin iklimini etkiliyor olabilir.</p>
<p>65 milyon yıldan öncesine uzanan ve Dünya çapındaki binlerce bölgeden alınan jeolojik bulgular, derin deniz akıntılarının tekrarlı şekilde ya güçlendiği ya da zayıfladığı dönemlerden geçtiğini gösteriyor. Her 2,4 milyon yılda gerçekleşen bu durum, “<a href="https://www.nature.com/articles/s41598-018-36509-7?utm_medium=affiliate&utm_source=commission_junction&utm_campaign=CONR_PF018_ECOM_GL_PHSS_ALWYS_DEEPLINK&utm_content=textlink&utm_term=PID100052172&CJEVENT=9f4c9d57e3aa11ee828700750a18b8f6" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">büyük astronomik döngü</a>” şeklinde biliniyor.</p>
<p>“Dev girdaplar” veya anaforlar şeklinde bilinen bu kuvvetli akıntılar, okyanusun <a href="https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fmars.2021.798943/full" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">boşluk</a> şeklinde bilinen en derin kısımlarında deniz tabanına ulaşabiliyor. Salı günü <em><a href="https://go.redirectingat.com/?id=92X1590019&xcust=livescience_us_1191060427875396955&xs=1&url=https%3A%2F%2Fwww.nature.com%2Farticles%2Fs41467-024-46171-5&sref=https%3A%2F%2Fwww.livescience.com%2Fplanet-earth%2Frivers-oceans%2Fevery-24-million-years-mars-tugs-on-earth-so-hard-it-changes-the-ocean-floor" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Nature Communications</a></em> bilim bülteninde yayımlanan araştırmaya göre bu kuvvetli akıntılar, sonrasında döngünün daha sakin dönemlerinde biriken büyük tortu parçalarını aşındırıyor.</p>
<p>Araştırmada bu döngülerin, Dünya ve <a href="https://popsci.com.tr/?s=mars" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Mars</a> Güneş etrafında döndükçe iki gezegen arasında bilinen kütleçekimsel etkilerin zamanlamasıyla da uyuştuğu bulunmuş.</p>
<p>Sidney Üniversitesinde çalışan jeofizik profesörü ve makalenin eş yazarı Dietmar Müller, “<a href="https://popsci.com.tr/?s=g%C3%BCne%C5%9F%20sistemi" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Güneş sistemindeki</a> gezegenlerin kütleçekim alanları birbiriyle etkileşime giriyor” <a href="https://www.eurekalert.org/news-releases/1037006" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">diyor</a>. “Rezonans olarak adlandırılan bu etkileşim, gezegenlerin yörüngesinin ne kadar dairesel olduğunu gösteren dış merkezliliği değiştiriyor.”</p>
<p>Bu rezonans sebebiyle Dünya, Mars’ın kütleçekimiyle Güneş’e biraz daha çekiliyor; yani gezegenimiz daha fazla Güneş radyasyonuna maruz kalıyor ve bu sebeple iklimi daha sıcak oluyor. Sonrasında yeniden geriye doğru sürükleniyor. Tüm bunlar, 2,4 milyon yıllık bir dönemde gerçekleşiyor.</p>
<p>Yeni çalışmanın yazarları uydu verilerini kullanarak, okyanus tabanında onlarca milyon yıl içerisinde biriken tortu haritasını çıkarmış. Bilim insanları jeolojik kayıtlarda, tortuların gökbilimsel döngülerde birikmeye ara verdiği boşluklar olduğunu keşfetmiş. Bu durumun, Mars’ın Dünya üzerindeki kütleçekim etkisi sebebiyle ısınan havanın sonucunda <a href="https://popsci.com.tr/?s=okyanus+ak%C4%B1nt%C4%B1" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">okyanus akıntılarının</a> güçlenmesiyle bağlantılı olabileceğini düşünüyorlar.</p>
<p>Bulgular, bazı kuramlara göre tıpkı geçen yıldızların ve diğer gökbilimsel cisimlerin etkilediği gibi Kızıl Gezegen’in de Dünya’daki iklimi etkilediği görüşünü destekliyor. Fakat makalenin yazarları yaptıkları açıklamada gözlenen bu ısınmanın, insanlarca yayılan sera gazlarının yön verdiği <a href="https://popsci.com.tr/?s=okyanus+ak%C4%B1nt%C4%B1" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">küresel ısınmayla</a> bağlantılı olmadığının altını çiziyor.</p>
<p>Yine de bulgular bu aşamada her ne kadar spekülatif olsa da, yazarların aktardığına göre söz konusu döngü okyanustaki derin akıntıların bazılarının (küresel ısınmanın onları azalttığı bir durumda) dönemsel şekilde sürmesine yardımcı olabilir.</p>
<p>“Okyanuslardaki derin suların karışma gücüne katkı yapan en az iki ayrı mekanizma bulunduğunu biliyoruz” diyor Müller. Bu mekanizmalardan biri de <a href="https://popsci.com.tr/atlantik-okyanusundaki-buyuk-akinti-sistemi-tasma-noktasina-yaklasiyor-olabilir/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Atlantik Meridyen Alabora Sirkülasyonu (AMOC)</a>. Tropik bölgelerden Kuzey Yarımküre’ye sıcak su getiren AMOC, bu süreçte sıcaklığı okyanusun derinliklerine çekerek okyanusta bir “taşıma bandı” görevi görüyor.</p>
<p>Bazı bilim insanları, <a href="https://popsci.com.tr/korfez-akintisi-sistemi-bin-yilin-en-zayif-noktasinda/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">AMOC</a>‘un önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde <a href="https://popsci.com.tr/okyanus-dolasimi-onemli-olcude-yavasladi-ve-iklim-degisikligiyle-aciklanamiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">çökebileceğini</a> tahmin ediyor. Dolayısıyla derin okyanus girdaplarının teşvik ettiği bu havalandırma işlemi faydalı olabilir.</p>
<p>Sidney Üniversitesinde çalışan ve makalenin baş yazarı olan tortubilimci Adriana Dutkiewicz, “Denizin derinliklerine yönelik 65 milyon yılı kapsayan verilerimiz, ısınan okyanusların derinliklerinde daha enerjik dolaşım olduğunu akla getiriyor” diyor. “Atlantik meridyen alabora sirkülasyonu yavaşlasa veya hepten dursa dahi, bu durum muhtemelen okyanusun durgun hale gelmesini önleyecek.”</p>
<p> </p>
<p><em>Yazar: Emily Cooke/LiveScience. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/mars-her-24-milyon-yilda-bir-dunyanin-okyanus-tabanini-degistiriyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Mars, Her 2,4 Milyon Yılda Bir Dünya’nın Okyanus Tabanını Değiştiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dev-arastirmaya-goere-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dev-arastirmaya-goere-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli</guid>
<description><![CDATA[ Meyveler ve sebzeler bir kez daha kazandı! CNN’in aktardığına göre bilim insanlarının yürüttüğü şemsiye bir çalışmada, vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıkların tehlikesini önemli ölçüde azalttığı, hatta erken ölümü bile önleyebildiği bulunmuş. Araştırmacıların yaptığı şemsiye bir çalışmada şimdiye kadar yürütülen büyük bir miktarda araştırma incelenmiş. Geçtiğimiz […]
Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/06/tangerine-newt-RgT22Ixcq4Y-unsplash-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dev, Araştırmaya, Göre, Vejetaryen, Vegan, Beslenmek, Çok, Sağlıklı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/dev-arastirmaya-gore-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/06/tangerine-newt-RgT22Ixcq4Y-unsplash-150x150.jpg" alt="Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı" align="left"></a><p>Meyveler ve sebzeler bir kez daha kazandı! <a href="https://www.cnn.com/2024/05/15/health/vegetarian-vegan-cancer-heart-disease-wellness/index.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">CNN’in aktardığına</a> göre bilim insanlarının yürüttüğü şemsiye bir çalışmada, vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıkların tehlikesini önemli ölçüde azalttığı, hatta erken ölümü bile önleyebildiği bulunmuş.</p>
<p>Araştırmacıların yaptığı şemsiye bir çalışmada şimdiye kadar yürütülen büyük bir miktarda araştırma incelenmiş. Geçtiğimiz ay <em><a href="https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0300711" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">PLOS</a> </em>bülteninde yayımlanan çalışmada bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı (aralarında Stanford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesinde çalışanlar da var), bitki tabanlı beslenme şekilleri üzerine 20 yılı aşkın süredir yürütülmüş araştırmaları incelemiş.</p>
<p>CNN’e konuşan makalenin baş yazarı ve İtalya’daki Scuola Superiore Sant’Anna üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olan Angelo Capodici, araştırmacıların bunu yaparken bitkiye dayalı sağlıklı beslenme düzenlerinin “karaciğer, kolon, pankreas, akciğer, prostat, mesane, cilt, böbrek ve Hodgkin dışı lenfoma” gibi kanserlere ek olarak kalp hastalıklarına karşı da önemli ölçüde “koruyucu bir etki” sağladığını belirlediğini söylüyor. Çalışma ayrıca vejetaryenlik ve veganlığın metabolik hastalık ve diyabet görülme sıklığını da azalttığını gösteriyor. Bu hastalıkların her ikisi de ömrün kısalmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine katkıda bulunabiliyor.</p>
<p>Araştırmaya göre hastalığa karşı koruyan bu etkiler, sağlığa sunduğu diğer faydaların yanısıra kolesterol ve tansiyonun, kan şekerinin ve iltihaplanmanın düşmesi gibi etkenlerin de sonucu gibi görünüyor. Araştırma bütünüyle değerlendirildiğinde, et ürünlerinin ve işlenmiş gıdalar yerine tam ve bitki tabanlı gıdalara (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, kabuklu yemişler ve tohumlar, baklagiller vb.) daha çok önem verilmesinin, genellikle uzun vadeli insan sağlığı için olumlu bir hareket olduğunu gösteren ve giderek artan fikir birliğine yeni bulgular ekliyor.</p>
<p>Bununla beraber önemli bir uyarı da var: Bütün vegan veya vejetaryen beslenme şekilleri olumlu sonuçlar sunmuyor.</p>
<p>Sonuçta şekerli beyaz ekmekten patates cipslerine, şekerlemelere ve hatta Oreo’lara kadar bir sürü abur cubur, işlenmiş gıda teknik olarak vegan şeklinde düşünülüyor. Fakat bu gibi işlenmiş gıdalar uzun vadeli sağlığa kesinlikle katkı sunmuyor ve çalışmanın eş yazarı, İtalya IRCCS Nörolojik Bilimler Enstitüsünde hipofiz birimi tıbbi direktörü olan Federica Guaraldi’nin CNN’e aktardığına göre abur cubur odaklı vegan veya vejetaryen beslenme düzenleri olanlar büyük ihtimalle tam, işlenmemiş, bitkisel gıdalar tüketen eşdüzey kişilerle aynı faydaları görmeyecek.</p>
<p>“Meyve suları, rafine tahıllar, patates cipsleri ve hatta gazlı içecekler gibi sağlıksız bitkisel besinlerin tüketimine ağırlık veren beslenme şekilleri”, Guaraldi’nin CNN’e söylediğine göre bitkisel tabanlı bir beslenme şeklinin sağlığa olası faydalarını etkin biçimde ortadan kaldırabilir.</p>
<p>Ayrıca bazı uzmanların, daha sağlıklı bitkisel beslenme yolculuklarına çıkan kişilerin daha bütüncül sağlıklı yaşam biçimleri olabileceğini (düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyumak vb. gibi) öne sürdüğünü belirtmekte de fayda var. Söz konusu durum, bu son çalışmada ölçülen hastalık frenleyici etkilere katkıda bulunuyor olabilir.</p>
<p>Çalışmada yer almayan ve kâr amacı gütmeyen True Health Initiative kurumunun kurucusu Davit Katz, “Burada beslenmeye atfedilen şey, belki de kısmen diğer yaşam şekli uygulamaları sebebiyle gerçekleşmiş olabilir” diyor CNN’e.</p>
<p>Fakat Katz bunun, araştırmanın doğruluğu konusunda “önemsiz bir endişe” olduğunu ekliyor.</p>
<p>Katz şöyle devam ediyor: “Bitkilerin baskın olduğu beslenme kalıpları, sağlık yönünden önemli sonuçlar lehine net etkiler sunuyor. Gözlemlenen faydaların bir kısmı diğer yaşam tarzı uygulamalarına atfedilebilse dahi durum böyle.”</p>
<p>Bu şemsiye çalışmada vejetaryen veya veganlığın dışındaki herhangi bir beslenme şekli hesaba katılmamış; yani Akdeniz diyetinden ilham alan ve balık ile ete izin verilmesine rağmen kalp ve beyin açısından geniş oranda sağlıklı olduğu düşünülen DASH ve MIND diyetleri gibi rejimler analiz dışında tutulmuş. Araştırmacıların çalışmada yazdığı üzere bu tür bir şemsiye analiz, doğası itibarıyla da oldukça genel: “Orijinal çalışmalarla ilişkili önemli metodolojik kısıtlamalar yüzünden verilere dikkat edilmeli.”</p>
<p>Araştırmacılar çalışmada “dengesiz ve/veya son derece kısıtlı diyet rejimleri sebebiyle vitamin ve diğer öğelerin yetersiz alınmasıyla ilişkili olası tehlikelere” karşı da uyarıyor; yani gerekli vitamin ve mineraller ile makrobesinlerin alımına öncelik vermeden hayvan içermeyen bir beslenme şekline girişmekten bahsediyorlar.</p>
<p>Günün sonunda, beslenme ve besin alımı çok kişisel bir konu. Sağlıklı ve bitki tabanlı öğünlere erişmek de <a href="https://socialwork.tulane.edu/blog/food-deserts-in-america/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">herkesin para yetirebildiği</a> bir seçenek değil; özellikle yoksulluk sınırı civarında veya altında yaşayanlar için. Fakat bu çalışmayı, tamamen bitki odaklı bir beslenme şeklinin faydaları bakımından listeye yeni bir kazanç olarak eklemek mümkün. Eğer haftanın sadece bir veya iki günü bile olsa et yemeyebilirseniz, deneyebilirsiniz. <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7256495/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Gezegen için iyi olduğu</a> kadar vücudunuz için de iyi olabilir.</p>
<p><em>Yazar: Maggie Harrison Dupre/Futurism. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/dev-arastirmaya-gore-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Titanik’in Meşhur Korkuluğu İki Yıl Önce Kopmuş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/titanikin-meshur-korkulugu-iki-yil-once-kopmus</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/titanikin-meshur-korkulugu-iki-yil-once-kopmus</guid>
<description><![CDATA[ 20 gün süren su altı keşfinde kayıp eserlerin yeri ortaya çıkarıldı ve devam eden çürüme belgelendi. Yeni ve yüksek çözünürlüklü görüntüler, RMS Titanic gemisinin ebedi istirahat bölgesinde beklenmedik bulgular ve talihsiz gelişmeler olduğunu gösteriyor. Dün yayımlanan fotoğraflar, gemiyi kurtarma hakkını elinde bulunduran RMS Titanic Inc. şirketinin 14 yıldan beri gerçekleştirdiği ilk Görüntüleme ve Araştırma Seferi‘nden. […]
Titanik’in Meşhur Korkuluğu İki Yıl Önce Kopmuş yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Bow2024_Still11.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Titanik’in, Meşhur, Korkuluğu, İki, Yıl, Önce, Kopmuş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/titanikin-meshur-korkulugu-iki-yil-once-kopmus/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Bow2024_Still11-150x150.jpg" alt="Titanik’in Meşhur Korkuluğu İki Yıl Önce Kopmuş" align="left"></a><p><strong>20 gün süren su altı keşfinde kayıp eserlerin yeri ortaya çıkarıldı ve devam eden çürüme belgelendi.</strong></p>
<p>Yeni ve yüksek çözünürlüklü görüntüler, <a href="https://www.popsci.com/technology/3d-titanic-full-scans/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">RMS Titanic</a> gemisinin ebedi istirahat bölgesinde beklenmedik bulgular ve talihsiz gelişmeler olduğunu gösteriyor. Dün yayımlanan fotoğraflar, gemiyi kurtarma hakkını elinde bulunduran RMS Titanic Inc. şirketinin 14 yıldan beri gerçekleştirdiği ilk <a href="https://expedition.discovertitanic.com/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Görüntüleme ve Araştırma Seferi</a>‘nden. Belgeler geminin en simgesel kısımlarından birinin, okyanus yüzeyinin 3,8 km’lik ezici bir derinliğinde ve Kuzey Atlantik’in dondurucu sularında geçirdiği 112 yıla direnemediğini doğruluyor.</p>
<p>15 Nisan 1912’de gerçekleşen o ünlü trajedi sırasında, İngiltere’nin Southampton şehrinden New York’a giden <em><a href="https://popsci.com.tr/?s=titanic" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Titanik</a></em>‘teki 1.500’den fazla yolcu ve mürettebat hayatını kaybetmişti. Tam olarak bulunduğu yer yıllardır gizemini korusa da 1985 yılında Robert Ballard’ın öncülüğünde yürütülen bir sefer sonrasında bu lüks yolcu gemisinin kesin konumu doğrulanmıştı. O zamandan beri çok sayıda kâşif, uzman ve turist, bu tarihi arkeoloji bölgesini belgelemek üzere <a href="https://www.popsci.com/technology/coast-guard-oceangate-titan-recovery/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">sık sık tehlikeli dalışlar</a> yaptı. Federal bir ABD mahkemesi, 1994 yılında geminin tek “kurtarma hakkını” RMS Titanic, Inc. şirketine devretti ve bu şirketi, yasal olarak enkazdan eser kurtarma izni bulunan tek organizasyon olarak belirledi. Grup ve bağlı kuruluşlar, en sonuncusu Temmuz’da gerçekleştirilen ve 20 günden uzun süren toplamda sekiz seferi yönetti.</p>
<p>Dün yapılan bir <a href="https://www.prnewswire.com/news-releases/rms-titanic-inc-unveils-first-discoveries-from-expedition-2024-302236010.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">duyuruya</a> göre araştırmacılar son seferlerinde, “şimdiye kadar çekilen ve sayısı 2 milyonu aşan en yüksek çözünürlüklü görüntü ve videoları” kaydetti. Ekip ayrıca LIDAR, sonar ve bir hiper manyetometre (gemi enkazı gibi metalik cisimlere odaklanmak için kullanılan bir cihaz) kullanarak geminin ve enkazının haritasını başarıyla çıkarmış. Kâşifler, özellikle pek çok kişinin uzun zaman önce kaybolduğunu düşündüğü tarihi bir kalıntının yerini de bu araçlarla tespit etmiş. Söz konusu eser, Versay’ın Diana’sı şeklinde bilinen ve 61 cm uzunluğunda olan bronz bir heykel. Titanik araştırmacısı James Penca’ya göre Versay’ın Diana’sı, genellikle gemideki en güzel ve en detaylı alan olduğu düşünülen birinci sınıf yolcu salonunun en önemli parçası görevini görmüştü.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48241" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-48241" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Diana-Closeup1-560x748.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Atlantik Okyanusu’nun tabanında bulunan Titanik’in bronz Versay’ın Diana’sı heykeli. Görüntü: RMS Titanic, Inc</figcaption></figure>
<p>Pence 1 Ağustos’ta <a href="https://www.bbc.com/news/articles/crkm82enkgko" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">BBC</a>‘ye şöyle konuşmuştu: “Fakat maalesef, titanik battığı esnada ikiye ayrılınca salon da yarılarak açılmış. Oluşan kaos ve yıkımda Diana pelerinini yırtıp enkaz alanının karanlığını boylamış.” İlk (ve son) kez 1986 yılında yapılan bir seferde görülmüş ancak pek çok uzman, bronz büstün tortuların veya okyanus akıntısıyla dağılan enkazın altında kaldığını düşünmüştü. Penca, onu okyanus tabanında yeniden yarı gömülü vaziyette bulmanın, “samanlıkta iğne bulmaya” benzediğini açıklıyor.</p>
<p>Yeni keşifler, geminin giderek kırılganlaşan kalıntılarını da vurguluyor. Titanik enkazının en tanınır özelliklerinden biri de uzun süredir geminin baş güvertesini çevreleyen tırabzanlar olmuştu. Bu kısım, James Cameron’un 1997 yapımı filminde “<a href="https://www.youtube.com/watch?v=ItjXTieWKyI" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Dünya’nın Kralı</a>” sahnesiyle de ünlenmişti. Ancak yaz boyunca çekilen görüntüler, yapının büyük bir kısmının koptuğunu ve burnun iskele kısmından düştüğünü gösteriyor. Önceki seferlerin belgeleri göz önüne alındığında araştırma takımı, bunun 2022 yılı kadar yakın bir zamanda gerçekleşmiş olması gerektiğini söylüyor.</p>
<p></p>
<p>RMS Titanic Inc. Koleksiyon Müdürü Tomasina Ray, <a href="https://www.prnewswire.com/news-releases/rms-titanic-inc-unveils-first-discoveries-from-expedition-2024-302236010.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Pazartesi günkü duyuruda</a>, “Diana heykelinin keşfi heyecan verici bir andı” diyor. “Fakat simgesel güverte tırabzanının kaybı ve diğer çürüme bulguları bizi üzdü.”</p>
<p>Zaman kesinlikle korumacıların tarafında değil. Sert okyanus koşulları ve metal yiyen bakterilerin yıkıcı kabiliyetleri düşünüldüğünde, bazı gözlemciler Titanik’in büyük bir çoğunluğunun <a href="https://www.cbsnews.com/news/titanic-decaying-expedition/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">sadece onlarca yılda çürüyebileceğine</a> inanıyor. Bununla birlikte Ray, hem Versay’ın Diana’sının yeniden ortaya çıkışının hem de tırabzanın kayboluşunun, “Titanik’in mirasini koruma kararlılığımızı güçlendirdiğini” söylüyor.</p>
<p><em>Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/titanikin-meshur-korkulugu-iki-yil-once-kopmus/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Titanik’in Meşhur Korkuluğu İki Yıl Önce Kopmuş</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evren Tamamen Karanlık Değil. İşte Bilim İnsanlarının Şimdiye Kadar Yaptığı En İyi Ölçüm</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/evren-tamamen-karanlik-degil-iste-bilim-insanlarinin-simdiye-kadar-yaptigi-en-iyi-olcum</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/evren-tamamen-karanlik-degil-iste-bilim-insanlarinin-simdiye-kadar-yaptigi-en-iyi-olcum</guid>
<description><![CDATA[ Evrenin parlaklığı ne kadar? Bilim insanları Güneş sistemimizin kenarlarına kadar gidip (kendileri olmasa da bir cihaz yardımıyla), evrene nüfuz eden soluk parıltının bugüne kadarki en doğru ölçümünü yakalamış. Bu olgu, kozmik optik arka plan olarak biliniyor. Geçtiğimiz hafta The Astrophysical Journal bülteninde yayımlanan yeni çalışmada, 2015 yılında Plüton’un yanından geçen ve şu an Dünya’dan 8,8 […]
Evren Tamamen Karanlık Değil. İşte Bilim İnsanlarının Şimdiye Kadar Yaptığı En İyi Ölçüm yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/newhorizons_image.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Evren, Tamamen, Karanlık, Değil., İşte, Bilim, İnsanlarının, Şimdiye, Kadar, Yaptığı, İyi, Ölçüm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/evren-tamamen-karanlik-degil-iste-bilim-insanlarinin-simdiye-kadar-yaptigi-en-iyi-olcum/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/newhorizons_image-150x150.webp" alt="Evren Tamamen Karanlık Değil. İşte Bilim İnsanlarının Şimdiye Kadar Yaptığı En İyi Ölçüm" align="left"></a><p>Evrenin parlaklığı ne kadar? Bilim insanları Güneş sistemimizin kenarlarına kadar gidip (kendileri olmasa da bir cihaz yardımıyla), evrene nüfuz eden soluk parıltının bugüne kadarki en doğru ölçümünü yakalamış. Bu olgu, kozmik optik arka plan olarak biliniyor.</p>
<p>Geçtiğimiz hafta <em><a href="http://dx.doi.org/10.3847/1538-4357/ad5ffc" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">The Astrophysical Journal</a></em> bülteninde yayımlanan yeni çalışmada, 2015 yılında Plüton’un yanından geçen ve şu an Dünya’dan 8,8 milyar km kadar uzakta olan NASA’nın New Horizons uzay aracıyla yapılmış gözlemlerden faydalanılıyor. Boulder – Colorado Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Michael Shull, araştırmada basit görünen ama aslında öyle olmayan bir sorunun cevabının arandığını söylüyor.</p>
<p>“Gökyüzü gerçekten karanlık mı?” diyor Astrofizik ve Gezegen Bilimleri Bölümünde çalışan Emeritus Profesör Shull.</p>
<p>Uzay insan gözlerine siyah görünebilir ancak bilim insanları tamamen karanlık olmadığını düşünüyor. Kozmosun şafağından bu yana sayısız yıldız içeren trilyonlarca galaksi oluşup yok olmuş ve arkalarında sezilemeyecek kadar soluk bir ışık bırakmışlar. Bunu uzaydaki gece ışığı şeklinde düşünebilirsiniz.</p>
<p>Shull ve Baltimore’daki Uzay Teleskobu Bilimi Enstitüsünde çalışan Marc Postman’ın öncülük ettiği araştırma takımı, bu parıltının tam olarak ne kadar parlak olduğunu hesaplamış. Bulgular, kozmik optik arka planın Dünya yüzeyine ulaşan Güneş ışığından kabaca 100 milyar kat daha soluk olduğunu gösteriyor; yani insanların çıplak gözle göremeyeceği kadar soluk.</p>
<p>Sonuçlar, bilim insanlarının evrenin Büyük Patlama’dan bu yana olan tarihine ışık tutmasına yardımcı olabilir.</p>
<p>“Bizler bir nevi kozmik muhasebecileriz, evrende hesaplayabildiğimiz her ışık kaynağının toplamını buluyoruz” diyor Shull.</p>
<p><strong>Karanlığa doğru</strong></p>
<p>Shull bunun, bilim insanlarının hayal gücünü neredeyse 50 yıldır esir alan yoğun bir hesaplama işine benzediğini ekliyor.</p>
<p>Onlarca yıldır yapılan araştırmalardan sonra, astrofizikçilerin artık kozmosun nasıl evrimleştiğine dair gayet iyi bir fikirleri olduğunu düşündüklerini açıklıyor Shull. İlk galaksiler Büyük Patlama’dan birkaç yüz milyon yıl sonra, Kozmik Şafak olarak bilinen bir dönem esnasında oluşmuş. Evrenin bu uzak kısmındaki galaksilerden gelen yıldız ışığı, en parlak noktasına yaklaşık 10 milyar yıl önce ulaşmış. O zamandan beri ise soluklaşıyor.</p>
<p>Kozmik optik arka planın hassas biçimde ölçülmesi, bilim insanlarının kozmosun bu tablosunun mantıklı olup olmadığını ya da uzaya ışık saçan ve henüz keşfedilmemiş gizemli cisimlerin bulunup bulunmadığını onaylamasına yardımcı olabilir.</p>
<p>Ancak bu tür ölçümlerin alınması kolay değil, özellikle de Dünya’dan.</p>
<p>Dünya’nın etrafı ufak toz zerrecikleri ve diğer enkazlarla dolu. Güneş ışığı bu dağınıklığı parlatarak, kozmik optik arka plandan geliyor olabilecek herhangi bir sinyali karartıyor.</p>
<p>“Benim kullandığım bir benzetme de şu şekilde; mesela yıldızları görmek istiyorsanız, şehrin dışına çıkmanız gerekiyor” diyor Shull. “Çok uzaklara, yapay ışığın çok az olduğu yerlere gitmeniz gerek.”</p>
<p>New Horizons, bilim insanlarına benzer bir şeyi uzayda yapmaları için hayatta bir kez rastlanan bir fırsat sunmuş.</p>
<p><strong>Kozmik muhasebe</strong></p>
<p>Uzay aracı, Boulder – Colorado Üniversitesi Atmosferik Fizik ve Uzay Fiziği Laboratuvarındaki (LASP) öğrencilerin tasarladığı Öğrenci Toz Sayacı isimli bir cihaz da taşıyor.</p>
<p>2023 yılının yazında araştırmacılar, New Horizons’un Uzun Menzilli Keşif Görüntüleyici (LORRI) cihazını birkaç hafta boyunca gökyüzündeki 25 bölgeye yöneltmiş.</p>
<p>Araştırma takımı, Güneş sisteminin kenarında bile bir sürü fazladan ışıkla başa çıkmak zorunda kalmış. Örneğin Samanyolu galaksisi, Güneş sistemimiz gibi toz toplayan bir halenin içerisinde duruyor.</p>
<p>“Tozdan kurtulamazsınız” diyor Shull. “O her yerde.”</p>
<p>Shull ve meslektaşları, bu halenin ne kadar ışık meydana getirebileceğini tahmin etmiş ve sonrasında bu miktarı LORRI ile gördükleri miktardan çıkarmışlar. İlave ışık kaynaklarından kurtulduktan sonra, araştırma takımının elinde kozmik optik arka plan kalmış.</p>
<p>Bilimsel tabirle konuşursak bu arka plan, bir steradyan metre kare başına yaklaşık 11 nanowatt. (Bir steradyan, gökyüzünün Ay’ın çapının yaklaşık 130 katı genişliğindeki bir parçası).</p>
<p>Shull bu değerin, bilim insanlarının Büyük Patlama’dan beri oluşmuş olması gerektiğini düşündüğü galaksi sayısıyla güzel uyuştuğunu söylüyor. Farklı bir şekilde söylemek gerekirse uzayda, egzotik parçacık tipleri gibi fazla ışık meydana getiren herhangi bir tuhaf cisim yok gibi görünüyor. Fakat araştırmacılar bu gibi anormallikleri tamamen reddedemiyorlar.</p>
<p>Araştırma takımının bulguları, muhtemelen uzunca bir süre evrenin parlayışına yönelik yapılmış en iyi tahminler olacak. New Horizons, geriye kalan yakıtını başka bilimsel önceliklerin peşinden gitmek için kullanacak. Şu an uzayın bu soğuk, karanlık köşelerine doğru yol alan başka bir uzay görevi bulunmuyor.</p>
<p>“Eğer gelecekteki bir uzay görevine kamera yerleştirirlerse, cihazın oraya ulaşması için hepimizin onlarca yıl beklemesi gerekecek ki daha kesin bir ölçüm görebilelim” diyor Shull.</p>
<p>Makalenin diğer eş yazarları arasında SWRI’de çalışan Alan Stern ve ABD Ulusal Bilim Vakfı Ulusal Optik Kızılötesi Gökbilim Araştırma Laboratuvarında çalışan Tod Lauer var. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarında, San Antonio – Texas Üniversitesinde ve Virginia Üniversitesinde çalışan araştırmacılar da katkıda bulunmuş.</p>
<p><em>Yazar: Daniel Strain/Boulder – Colorado Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/evren-tamamen-karanlik-degil-iste-bilim-insanlarinin-simdiye-kadar-yaptigi-en-iyi-olcum/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Evren Tamamen Karanlık Değil. İşte Bilim İnsanlarının Şimdiye Kadar Yaptığı En İyi Ölçüm</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>28 Yılı Kapsayan Büyük Araştırma Sonrasında DSÖ: Cep Telefonları ile Beyin Kanserinin Bağlantısı Yok</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/28-yili-kapsayan-buyuk-arastirma-sonrasinda-dso-cep-telefonlari-ile-beyin-kanserinin-baglantisi-yok</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/28-yili-kapsayan-buyuk-arastirma-sonrasinda-dso-cep-telefonlari-ile-beyin-kanserinin-baglantisi-yok</guid>
<description><![CDATA[ Radyo dalgasına maruz kalmanın sağlığa yönelik olası etkileri üzerine yürütülen sistematik bir inceleme, cep telefonları ve beyin kanseri arasında bağlantı olmadığını gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütünün talebi üzerine yürütülen inceleme, iki gün önce Environment International bülteninde yayımlandı. Cep telefonları kullanım sırasında sık sık kafaya doğru tutuluyor. Ayrıca iyonlaştırmayan bir radyasyon çeşidi olan radyo dalgaları yayıyorlar. Mobil […]
28 Yılı Kapsayan Büyük Araştırma Sonrasında DSÖ: Cep Telefonları ile Beyin Kanserinin Bağlantısı Yok yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/iStock-838209340-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yılı, Kapsayan, Büyük, Araştırma, Sonrasında, DSÖ:, Cep, Telefonları, ile, Beyin, Kanserinin, Bağlantısı, Yok</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/28-yili-kapsayan-buyuk-arastirma-sonrasinda-dso-cep-telefonlari-ile-beyin-kanserinin-baglantisi-yok/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/iStock-838209340-150x150.jpg" alt="28 Yılı Kapsayan Büyük Araştırma Sonrasında DSÖ: Cep Telefonları ile Beyin Kanserinin Bağlantısı Yok" align="left"></a><p>Radyo dalgasına maruz kalmanın sağlığa yönelik olası etkileri üzerine yürütülen sistematik bir inceleme, cep telefonları ve beyin kanseri arasında bağlantı olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütünün talebi üzerine yürütülen inceleme, iki gün önce <em><a href="https://doi.org/10.1016/j.envint.2024.108983" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Environment International</a></em> bülteninde yayımlandı.</p>
<p>Cep telefonları kullanım sırasında sık sık kafaya doğru tutuluyor. Ayrıca iyonlaştırmayan bir radyasyon çeşidi olan radyo dalgaları yayıyorlar. Mobil telefonların beyin kanserine sebep olabileceği düşüncesinin ortaya çıkışından büyük oranda bu iki etmen sorumlu.</p>
<p>Cep telefonlarının kansere sebep olabilme ihtimali, uzun süredir devam eden bir endişe sebebiydi. Cep telefonları ve daha geniş anlamda kablosuz teknolojiler, gündelik yaşamlarımızın önemli bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla bilimin, bu cihazlardan gelen radyo dalgalarına maruz kalmanın güvenli olup olmadığını ele alması hayati önem taşıyor.</p>
<p>Bilimsel mutabakat yıllar geçse de gücünü kaybetmemişti: Cep telefonlarından çıkan radyo dalgaları ve beyin kanseri ya da daha genel anlamda sağlık arasında hiçbir bağlantı yoktu.</p>
<p><strong>Olası bir kanserojen olarak radyasyon</strong></p>
<p>Bu mutabakata rağmen, arada sırada yayımlanan araştırma çalışmalarında zarar olasılığı öne sürülmüştü.</p>
<p>Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), 2011 yılında radyo dalgasına maruz kalmayı insanlar için olası bir kanserojen şeklinde sınıflandırmıştı. Bu sınıflandırma genelde yanlış anlaşılmış ve endişelerin bir miktar artmasına yol açmıştı.</p>
<p>IARC, Dünya Sağlık Örgütünün bir parçası. Radyo dalgalarını olası bir kanserojen şeklinde sınıflandırması ise büyük oranda insanlar üzerinde yürütülen gözlemsel çalışmalardan gelen sınırlı bulgulara dayanıyor. Epidemiyolojik çalışmalar olarak da bilinen bu çalışmalarda, hastalığın oranı ve insan popülasyonlarındaki muhtemel sebepleri gözlemleniyor.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="UQTHot0Lxt"><p><a href="https://popsci.com.tr/buyuk-incelemenin-sonucu-5g-tamamen-guvenli/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Büyük İncelemenin Sonucu: 5G Tamamen Güvenli</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Gözlemsel çalışmalar, araştırmacıların insan sağlığındaki uzun vadeli etkileri incelemesi için en iyi araç. Fakat sonuçlar sık sık farklı yönlere sapabiliyor.</p>
<p>IARC’deki bu sınıflandırma, beyin kanseri olan insanların bir cep telefonunu normalden daha fazla kullandıklarını rapor ettikleri önceki gözlemsel çalışmalara dayanıyor. Bunun bir örneği de INTERPHONE çalışması olarak biliniyor.</p>
<p>İnsanlar üzerinde yürütülen gözlemsel çalışmaların bu yeni sistematik incelemesi ise IARC’nin 2011 yılında incelediği şeye kıyasla çok daha geniş bir veri setine dayanıyor. Daha yeni ve daha kapsamlı çalışmaları içeriyor. Bu durum, cep telefonları veya kablosuz teknolojilerden gelen radyo dalgalarına maruz kalmanın, beyin kanseri tehlikesinin artışıyla bağlantılı olmadığından artık daha da emin olabileceğimiz anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Hiçbir bağlantı yok</strong></p>
<p>Yeni inceleme, Dünya Sağlık Örgütünün radyo dalgalarına maruz kalmanın sağlığa yönelik olası etkilerinin daha yakından araştırılması için talep ettiği bir dizi sistematik incelemenin parçası niteliğinde.</p>
<p>Bu sistematik inceleme, kablosuz teknolojilerden gelen radyo dalgalarının insan sağlığına karşı tehlike oluşturmadığına dair bugüne kadarki en güçlü bulguları sunuyor.</p>
<p>Araştırma, konu üzerindeki en kapsamlı inceleme çalışması niteliğinde; 1994 ve 2022 arasında yayımlanan ve 63 tanesi nihai analize dahil edilen 5.000’den fazla çalışmayı kapsıyor. Bazı çalışmaların dahil edilmemesinin temel sebebi, aslında bu çalışmaların konuyla alakalı olmaması. Sistematik incelemelerin arama sonuçlarında bu çok normal bir durum.</p>
<p>Cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri ya da diğer herhangi bir kafa veya boyun kanseri arasında hiçbir bağlantı bulunmamış.</p>
<p>Ayrıca bir kişi bir cep telefonunu on yıl veya daha fazla kullandığında da (uzun kullanım) kanserle herhangi bir bağlantı tespit edilmemiş. Telefonların ne sıklıkta kullanıldığı da (ya çağrı sayısına ya da telefonda geçirilen zamana göre) bir farklılık yaratmamış.</p>
<p>Bir diğer önemli konu da bulguların önceki araştırmalarla örtüşmesi. Kablosuz teknolojiler geride bıraktığımız onlarca yılda devasa boyutta çoğalsa da beyin kanserlerinin görülme oranında hiçbir artış olmamış.</p>
<p><strong>İyi bir şey</strong></p>
<p>Sonuçlar genel olarak çok rahatlatıcı. Ulusal ve uluslararası güvenlik sınırlarımızın koruyucu olduklarını gösteriyor. Cep telefonları, bu güvenlik sınırlarının altında kalan düşük seviye radyo dalgaları yayıyor ve bu dalgalara maruz kalmanın insan sağlığına etki ettiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmuyor.</p>
<p>Buna rağmen araştırmaların devam etmesi önem taşıyor. Teknoloji yüksek bir hızda gelişiyor. Bu gelişmeler, radyo dalgalarının farklı frekanslarda farklı şekillerde kullanılmasını da beraberinde getiriyor. Bilimin, bu teknolojilerden çıkan radyo dalgalarına maruz kalmanın hâlâ güvenli olduğunu temin etmesi bu yüzden gerekli.</p>
<p>Bugün karşılaştığımız güçlük ise bu yeni araştırmanın, cep telefonları ve beyin kanseriyle ilgili inatçı yanlış anlamaları ve yanlış bilgileri önlediğinden emin olmak.</p>
<p>Cep telefonlarının radyo dalgalarına maruz kalmanın sağlığa etkisine dair kabul görmüş hiçbir bulgu yok ve bu iyi bir şey.</p>
<p><em>Yazarlar: Sarah Loughran – Avustralya Radyasyon Araştırma ve Tavsiye Kurumu (ARPANSA) Başkanı ve Wollongong Üniversitesinde Misafir Doçent & Ken Karipidis – ARPANSA Başkan Yardımcısı ve Sağlık Etkileri Değerlendirme Birimi, Monash Üniversitesi Halk Sağlığı ve Önleyici Tıp Fakültesinde Misafir Doçent. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/28-yili-kapsayan-buyuk-arastirma-sonrasinda-dso-cep-telefonlari-ile-beyin-kanserinin-baglantisi-yok/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">28 Yılı Kapsayan Büyük Araştırma Sonrasında DSÖ: Cep Telefonları ile Beyin Kanserinin Bağlantısı Yok</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor</guid>
<description><![CDATA[ Fizikçiler altta yatan ilkeleri gösterdi. Sırada prototip var. Atomik saatler 70 yılı aşkın süredir zamanı ölçmenin en kesin araçları olarak hizmet verdi. Fakat saltanatları artık sona eriyor olabilir. Amerikan Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) geçtiğimiz hafta yaptığı bir duyuruya göre uluslararası bir araştırma takımı, ilk nükleer saat prototipini tamamlamaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Uzmanlar saatin […]
Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Nuclear-Clock1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kenara, Çekilin, Atomik, Saatler:, Nükleer, Saatler, Geliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Nuclear-Clock1-150x150.jpg" alt="Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor" align="left"></a><p><strong>Fizikçiler altta yatan ilkeleri gösterdi. Sırada prototip var.</strong></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/dunyanin-en-hassas-saati-einsteini-yine-hakli-cikardi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Atomik saatler</a> 70 yılı aşkın süredir <a href="https://popsci.com.tr/yeni-tip-atomik-saat-cok-daha-hassas-sekilde-zaman-tutuyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">zamanı ölçmenin en kesin araçları</a> olarak hizmet verdi. Fakat saltanatları artık sona eriyor olabilir. Amerikan Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) geçtiğimiz hafta yaptığı bir <a href="https://www.nist.gov/news-events/news/2024/09/major-leap-nuclear-clock-paves-way-ultraprecise-timekeeping" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">duyuruya göre</a> uluslararası bir araştırma takımı, ilk nükleer saat prototipini tamamlamaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Uzmanlar saatin geliştirilmiş hassasiyetinin GPS’ten internet hızlarına ve dijital güvenliğe kadar her şeyi daha iyi hale getireceğini düşünüyor. Böyle bir cihaz ayrıca karanlık maddenin ve diğer temel parçacık fiziği kuramlarının tabiatını araştırmaya da yardımcı olabilir.</p>
<p>İki saat arasında ilk bakışta çok fark yokmuş gibi gelebilir fakat her şey ölçekle ilgili. Atomik saatlerin zaman tutma kabiliyetleri, tekil atomların kesin titreşimlerini ölçerek bir saniyenin uzunluğunu belirlemeye dayanıyor. Bunu yapmak içinse yüksek güçlü bir lazer ışını, bir sezyum-133 atomuna doğrultuluyor ve sonrasında atomun elektronlarını uyararak, enerji seviyeleri arasında bir saniye boyunca tam 9.192.631.770 titreşimle geçiş yapmasını sağlıyor. Sonrasında gezegen çapındaki atomik saat ağları, sistemlerini bu ölçümle eş zamanlayarak internet iletişimleri, haritalama, uzaya fırlatılan roketler ve diğer pek çok kullanım alanı için son derece kesin bir eş güdüm sağlıyor. 2014 yılından beri ABD’de geçerli olan ana standart (NIST’te yer alan bir sezyum çeşmesi saati), 300 milyon yılda sadece 1 saniyelik sapmayla zaman tutma kabiliyetine sahipti.</p>
<p>Fakat nükleer saatler bu konseptleri katbekat daha ince ayarlanmış parametrelerde uygulayacak. Adından da anlaşılacağı üzere bu cihazlar, daha büyük atomların titreşimlerinin aksine tek bir çekirdeğin titreşimlerine odaklanıyor. Çekirdeğe yöneltilen lazer ışığı (atomun tamamından <a href="https://chem.libretexts.org/Courses/Indiana_Tech/EWC:_CHEM_1020_-_General_Chemistry_I_(Budhi)/02:_Atoms_and_Elements/2.05:_2.5_The_Structure_of_The_Atom" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">100.000 kat daha ufak</a>) daha yüksek frekanslar gerektiriyor ve ayrıca saniye başına daha fazla dalga döngüsünü garanti ediyor. Böylelikle saniye başına titreşim artıyor ve sonrasında daha büyük hassasiyete olanak sağlanıyor. Kuramsal olarak bu durum, 300 milyon yılda gerçekleşen zaman belirsizlikleriyle kıyaslandığında onları güvenilmez hale getiriyor.</p>
<p>NIST ve ABD Ortak Laboratuvar Astrofiziği Enstitüsünde (JILA) çalışan fizikçi Jun Ye, Çarşamba günü yapılan duyuruda şöyle aktarıyor: “Milyarlarca yıl çalışsa dahi bir saniye bile kaybetmeyecek bir kol saati düşünün. Henüz oraya gelmedik ama bu araştırma bizi o hassasiyet seviyesine daha da yaklaştırıyor.”</p>
<p>Genel olarak konuşacak olursak çekirdekler, benzer faz sıçramaları yapmak için uyumlu X-ışınları gerektiriyor; fakat mevcut teknoloji, bunun yapılması için gereken enerji seviyelerini üretemiyor. Araştırmacılar bu engelin üstesinden gelmek için toryum-229’a yönelmişler. Bu elementin çekirdeği bilinen diğer tüm atomlardan daha düşük bir sıçrama sergilerken, uyarım için de daha düşük enerjili morötesi ışığa ihtiyaç duyuyor.</p>
<p>Toryum çekirdekleri küçük bir kristalde asılı tutulduklarında, araştırmacılar üzerlerine tahmin edilebilir aralıklarla UV lazer ışınları yansıtmış. Bu esnada da optik frekans tarağı şeklinde bilinen bir şeyi (“son derece hassas bir ışık cetveli” şeklinde tanımlanıyor) kullanarak proton ve nötronların titreşimsel “tıkırtılarını” saymışlar. Sonuç ise dalga boyuna dayanan önceki ölçümlerden yaklaşık 1 milyon kat daha yüksek olan bir hassasiyet seviyesi olmuş. Araştırma takımı, UV frekanslarını dünyanın strontiyuma dayalı diğer en doğru atomik saatlerinin optik frekansıyla da karşılaştırarak, bir nükleer geçiş ile atomik blok arasındaki ilk “doğrudan frekans bağlantısını” da kurmuşlar. NIST’e göre bu gelişme, “nükleer saatin geliştirilmesi ve mevcut zaman tutma sistemleriyle bütünleştirilmesi yolunda atılan çok önemli bir adım.”</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="lWsMIs0e6s"><p><a href="https://popsci.com.tr/dunyanin-en-hassas-saati-einsteini-yine-hakli-cikardi/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dünyanın En Hassas Saati Einstein’ı Yine Haklı Çıkarıyor</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Deneylerde sadece zaman ölçüm bariyerleri kırılmamış. Bu yeni dizi ayrıca fizikçilerin, bir toryum çekirdeğinin şeklini de çığır açan detaylarla gözlemlemesine olanak sağlamış. Araştırma takımı bu gelişmeyi, bir uçağın içerisinden yerdeki çimleri tek tek görebilmeye benzetiyor.</p>
<p>Tümüyle tamamlanmış bir nükleer saat olmasa da araştırmacılar, altta yatan ilkelerin yapılabilirliğini ilk defa göstermişler. Uzmanlar bu noktadan itibaren artık böyle aletleri uygulamaya koyacak gerçek bir cihaz tasarlamaya başlayabilir. Nükleer saatler bir gün tamamlandığında, daha hızlı, daha güvenilir internet bağlantılarını ve daha doğru haritalama sistemlerini destekleyip, fizik dünyasının içerisinde de karanlık maddenin tespit edilmesi veya doğanın kuramsal sabitlerinin doğrulanması gibi önemli keşiflere olanak sağlayabilir. Hepsi de devasa parçacık hızlandırıcılara gerek duyulmadan yapılabilir.</p>
<p><em>Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya’nın ilk 3’e katlanan telefonu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-ilk-3e-katlanan-telefonu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunyanin-ilk-3e-katlanan-telefonu</guid>
<description><![CDATA[ Huawei Mate XT Ultimate Design, ekranını sadece ikiye değil, üçe katlayarak sektörde bir devrim yaratıyor. Akıllı telefonlar için bugüne kadar tasarlanan en yenilikçi ekranlardan birine sahip olan bu model, özellikle esneklik ve çok yönlülük konusunda çıtayı bir üst seviyeye taşıyor. Kullanıcılar, cihazın ekranını üç farklı şekilde katlayarak, farklı kullanım modlarına kolaylıkla geçiş yapabiliyor. Bu benzersiz […]
Dünya’nın ilk 3’e katlanan telefonu yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044525_Huawei_Mate_XT__3_.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya’nın, ilk, 3’e, katlanan, telefonu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/dunyanin-ilk-3e-katlanan-telefonu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044525_Huawei_Mate_XT__3_-150x150.png" alt="Dünya’nın ilk 3’e katlanan telefonu" align="left"></a><p>Huawei Mate XT Ultimate Design, ekranını sadece ikiye değil, üçe katlayarak sektörde bir devrim yaratıyor. Akıllı telefonlar için bugüne kadar tasarlanan en yenilikçi ekranlardan birine sahip olan bu model, özellikle esneklik ve çok yönlülük konusunda çıtayı bir üst seviyeye taşıyor. Kullanıcılar, cihazın ekranını üç farklı şekilde katlayarak, farklı kullanım modlarına kolaylıkla geçiş yapabiliyor. Bu benzersiz katlama teknolojisi, cihazın taşıma kolaylığını artırırken, büyük bir ekran deneyimi arayan kullanıcılar için de ideal bir çözüm sunuyor. Üç katlı ekran, kullanıcıların çoklu görev yapma imkanlarını genişletirken, cihazı hem taşınabilir bir tablet hem de akıllı telefon olarak kullanabilmelerini sağlıyor.</p>
<p>Mate XT Ultimate Design’ın OLED ekranı, tek, çift ve üçlü kullanımlarda sırasıyla 6,4, 7,9 ve 10,2 inç oluyor. 3K çözünürlüğündeki ekran tamamen açıldığında, 16:11 altın oran ölçülerine gelerek hem medya tüketimi hem de verimlilik konularında mükemmel değerleri sunuyor. 10 bit renk derinliği ile 1 milyardan fazla renk görüntüleyebilen ekran, P3 renk gamutunu da destekliyor ayrıca HarmonyOS 4.2 işletim sisteminin yetenekleri sayesinde çoklu görev yapma imkanı artarken, kullanıcılar aynı anda birden fazla uygulamayı zahmetsizce kullanabiliyor.</p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044525_Huawei_Mate_XT__2_.png" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft size-large wp-image-48315" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044525_Huawei_Mate_XT__2_-560x240.png" alt="" width="560"></a></p>
<p>Bu yenilikçi ekran teknolojisi, özellikle iş dünyası için de büyük avantajlar sunuyor. Kullanıcılar, iş toplantılarında sunum yaparken veya belgeleri incelemek için geniş ekrana geçiş yapabiliyor, aynı zamanda cihazı kompakt hale getirerek kolaylıkla taşıyabiliyorlar. Mate XT Ultimate Design, özellikle profesyoneller için hem bir telefon hem de bir tablet işlevi görerek, iş süreçlerini daha verimli hale getiriyor.</p>
<p>Cihaz, 16 GB RAM ile gelirken, depolamasında da 256 GB, 512 GB ve 1 TB seçenekleri sunulmuş.</p>
<p>Bu kadar güçlü ve ekran alanı çok yüksek bir telefonda doğal olarak çok güçlü bir pil kullanılıyor. 5.600 mAh kapasitesindeki pil maksimum 66 W (11V/6A) süper hızlı şarjı desteklerken; 10V/4A veya 10V/2,25A veya 4,5V/5A veya 5V/4,5A süper hızlı şarj ile uyumlu olmasının yanına 9V/2A hızlı şarj ile de uyumludur ve 5 W kablolu ters şarjı destekliyor. Ayrıca 50W’a kadar Huawei Kablosuz Süper Hızlı Şarjı ve 7,5W kablosuz ters şarjı destekleniyor.<a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044524_Huawei_Mate_XT__1_.png" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft size-large wp-image-48312" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044524_Huawei_Mate_XT__1_-560x315.png" alt="" width="560"></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Yenilikçi Kamera Sistemi</strong></p>
<p>Huawei Mate XT Ultimate Design, kamera özellikleriyle de öne çıkıyor. Üç katlı ekranın sağladığı avantajlar, kamera kullanımı sırasında da kendini gösteriyor. Kullanıcılar, farklı açılardan çekim yaparken, geniş ekranın sunduğu esneklikten faydalanabiliyorlar. Bu sayede, fotoğraf ve video çekiminde daha geniş bir perspektife sahip olabiliyor, yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edebiliyorlar.</p>
<p>Mate XT Ultimate Design üzerinde 50 megapiksel ultra optik değişken kamera (F1.4~F4.0 diyafram açıklığı, OIS optik görüntü sabitleme) ile birlikte çalışan 12 megapiksel ultra geniş açılı kamera (F2.2 diyafram açıklığı) ve 12 megapiksel periskop telefoto kamera (F3.4 diyafram açıklığı, OIS optik görüntü sabitleme) mevcut. 5,5x optik yakınlaştırma (lens odak uzaklığı eşdeğeri 24 mm, 13 mm, 125 mm’dir) ve 50x dijital yakınlaştırmayı destekliyor.</p>
<p>Cihazın çok yönlü kamera sistemi, hem profesyonel fotoğrafçılar hem de günlük kullanıcılar için ideal bir seçenek sunuyor. Özellikle video içerik üreticileri için geniş ekran ve yüksek çözünürlüklü kamera kombinasyonu, yaratıcı içerikler üretme konusunda büyük avantaj sağlıyor. Kullanıcılar, yüksek kaliteli videolar çekerken, aynı anda düzenleme yapabilme imkânına da sahip oluyorlar.</p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044527_Huawei_Mate_XT__6_.png" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft size-large wp-image-48313" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1726044527_Huawei_Mate_XT__6_-560x240.png" alt="" width="560"></a></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/dunyanin-ilk-3e-katlanan-telefonu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dünya’nın ilk 3’e katlanan telefonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>2024 James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı Belli Oldu!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/2024-james-dyson-odulu-ulusal-kazanani-belli-oldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/2024-james-dyson-odulu-ulusal-kazanani-belli-oldu</guid>
<description><![CDATA[ 2024 yılı James Dyson Ödülü’nün Türkiye ayağının kazananı Algbio, CO2 (Karbondioskit) yakalamak ve atık suları arıtmak için mikroalgleri kullanarak sürdürülebilir çözümlere bir yenisini ekliyor. Birleşmiş Milletler’e göre, dünyadaki atık suyun yaklaşık yüzde 80’i yeterli arıtma yapılmadan çevreye bırakılıyor. (Kaynak: BM Su, 2021) Dünya Bankası, arıtılmamış atık suyun, üretkenlik kaybı ve sağlık hizmetleri maliyetleri açısından ülkelere […]
2024 James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı Belli Oldu! yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-3-1024x640.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>2024, James, Dyson, Ödülü, Ulusal, Kazananı, Belli, Oldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/2024-james-dyson-odulu-ulusal-kazanani-belli-oldu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-3-150x150.jpg" alt="2024 James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı Belli Oldu!" align="left"></a><p><strong>2024 yılı James Dyson Ödülü’nün Türkiye ayağının kazananı Algbio, CO2 (Karbondioskit) yakalamak ve atık suları arıtmak için mikroalgleri kullanarak sürdürülebilir çözümlere bir yenisini ekliyor.</strong></p>
<ul>
<li>Birleşmiş Milletler’e göre, dünyadaki atık suyun yaklaşık yüzde 80’i yeterli arıtma yapılmadan çevreye bırakılıyor. (Kaynak: BM Su, 2021)</li>
<li>Dünya Bankası, arıtılmamış atık suyun, üretkenlik kaybı ve sağlık hizmetleri maliyetleri açısından ülkelere yılda yaklaşık 260 milyar dolara mal olduğu bildiriliyor. (Kaynak: Dünya Bankası, 2019)</li>
<li>2021 yılında, fosil yakıtlar ve sanayiden kaynaklanan küresel CO2 emisyonları yaklaşık 36,4 milyar metrik tona ulaştığı belirtiliyor. (Kaynak: Küresel Karbon Projesi, 2021)</li>
</ul>
<p><strong>Atık Sular ve Karbondioksit, Algbio Sayesinde Biyo-ürünlere Dönüşecek</strong></p>
<p><strong><u>Problem</u></strong></p>
<p>Dünyada hızla artan sanayileşme ve kentleşme, su kaynaklarını kirletirken, atmosfere büyük miktarda sera gazı salınmasına neden oluyor. Bu durum, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin azalması gibi küresel sorunları tetikliyor. Bu yılın <a href="https://www.jamesdysonaward.org/tr-TR/#:~:text=James%20Dyson%20%C3%96d%C3%BCl%C3%BC%2C%20yeni%20nesil,veren%20uluslararas%C4%B1%20bir%20tasar%C4%B1m%20%C3%B6d%C3%BCl%C3%BCd%C3%BCr." data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">James Dyson Ödülü</a> Türkiye Ulusal Kazananı Algbio da, CO2 emisyonları ve atık sularla mücadele ederek bu önemli problemlere çözüm sunuyor.</p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-2-scaled.jpg" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft size-large wp-image-48303" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-2-1024x576.jpg" alt="" width="696"></a></p>
<p><strong><u>İcat</u></strong></p>
<p><a href="https://www.jamesdysonaward.org/tr-TR/2024/project/algbio" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Algbio</a>, CO2 yakalamak ve atık suyu arıtmak için mikroalgleri kullanıyor. Bu sistem, mikroalglerin büyümesini optimize eden biyoreaktörler sayesinde bunları biyoyakıtlara ve biyoplastiklere dönüştürüyor. Böylece emisyonları azaltıyor, su kalitesini iyileştiriyor, iklim değişikliğini hafifletiyor, deniz ve hava kirliliği, fosil yakıtlar ve son olarak plastik kirliliği gibi sorunları çözüyor.</p>
<p>Proje, atık yönetimi ve karbon emisyonlarının azaltılmasına katkı sağlayarak, çevreyi koruma ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşma konusunda topluma fayda sağlıyor. Algbio’nun mikroalg büyümesini optimize etmeye odaklanması, gelişmiş karbon yakalama ve atık su arıtımı için alg büyümesini en üst düzeye çıkarmak üzere kanal havuzlarının kullanımı da dahil olmak üzere gelişmiş mühendislik stratejilerine odaklanan 3 ton kapasiteli bir operasyonun kurulmasına yol açtı. Bu havuzlar, azot ve fosfor gibi kirleticilerin yüzde 95’ine kadarını etkili bir şekilde gidererek geleneksel yöntemleri geride bıraktı. Mikroalglerden biyoyakıt üretiminin titizlikle test edilmesi, maliyet etkinliğini ve mevcut motorlarla modifikasyon olmaksızın uyumluluğunu gösteriyor.</p>
<p>Genç mühendisler, tasarımın ilham kaynağının, İstanbul gibi büyük şehirlerde ve dünya genelinde gözlemledikleri ciddi çevresel sorunlar olduğunu söylüyor. Özellikle İstanbul’da denizlerdeki müsilaj sorunlarının ve yoğun CO2 emisyonlarının, şehrin biyolojik çeşitliliğini ve ekosistemini tehdit ettiğini vurguluyorlar.</p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-1-scaled.jpg" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft size-large wp-image-48302" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Algbio_Selen-Senal-1-1024x576.jpg" alt="" width="696"></a></p>
<p>Algbio, 2024 James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı olarak, medya görünürlüğünün yanı sıra projeyi geliştirme ve ticarileştirmede atacağı sonraki adımları desteklemek üzere 5.000 Sterlin’lik ödülün de sahibi oldu. Kazandıkları bu ödülün, projelerini bir sonraki aşamaya taşımak için büyük bir fırsat olacağını söyleyen genç mühendisler, bu fonu, prototiplerini daha da geliştirip test etmek ve tasarımlarını iyileştirmek için kullanmayı planladıklarını, böylelikle bu sürecin, hem ulusal hem de uluslararası pazarda daha güçlü bir konuma gelmelerini sağlayacaklarını belirtiyorlar.</p>
<p>Algbio, 2018 yılında Marmara Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü’nden mezun olan, yüksek lisansını Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik üzerine yapmış ve hali hazırda Doktorasını da Yeditepe Üniversitesi Biyoteknoloji üzerine yapan Selen Şenal ve Gebze Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü’nden mezun Ceyda Güneş tarafından tasarlandı.</p>
<p><strong>James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı Selen Şenal</strong> ödüle dair şunları söyledi: “James Dyson Ödülü’ne başvurmamızın temel nedeni, yenilikçi mühendislik çözümlerimizle küresel çevre sorunlarına dikkat çekmek ve bu sorunlara etkili çözümler sunma arzumuzdur. Yarışma, projelerimizi dünya çapında tanıtmak ve daha geniş bir kitleye ulaştırmak için önemli bir fırsat sundu. Yarışma hakkında bilgiyi sosyal medya toplulukları aracılığıyla edinmiştik.”</p>
<p><strong>Dyson jüri temsilci grubunda yer alan Dyson’da Kıdemli Mekatronik Mühendisi Mehmet Akbulut </strong>ise, “Dyson’da dünya problemlerine çözüm bulmaya çalışırken, bir yandan da bu çözümlerin sürdürülebilir, çok yönlü ve az maliyetli olmasına özen gösteriyoruz. Algbio projesi atık sular ve CO2 emisyonları gibi global düzeyde de çok büyük problem olarak gözüken sorunlara çözüm olurken aynı zamanda biyoyakıt ve biyoplastik üretiyor. Ülkemizin böylesine prestijli bir yarışmada böylesine güçlü bir projeyle de boy göstermesi ayrıca mutluluk verici. Ulusal kazananımızı tebrik ediyorum ve ona global yarışmada başarılar diliyorum.” dedi.</p>
<p>Algbio, James Dyson Ödülü’nün bir sonraki aşaması olan,16 Ekim’de Dyson mühendisleri tarafından seçilecek uluslararası İlk 20 listesine kalmaya çalışacak. Ardından 13 Kasım’da da James Dyson tarafından seçilecek uluslararası kazananlar açıklanacak.</p>
<p><strong>Ulusal İkinciler</strong></p>
<p><a href="https://www.jamesdysonaward.org/en-US/2024/project/migrelieve-1" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer"><strong>MigRelieve</strong></a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48323" class="wp-caption alignleft"><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/MigRelieve_Yusuf-Sayin-1.jpg" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="size-large wp-image-48323" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/MigRelieve_Yusuf-Sayin-1-560x315.jpg" alt="" width="560"></a><figcaption class="wp-caption-text">Yusuf Sayın’ın projesi olan MigRelieve, Migren ağrılarını doğal yollarla hafifletmeyi hedefliyor.</figcaption></figure>
<p><strong>Problem: </strong>Günümüzde Migren ağrısı çeken insanlar, hayatlarına ve günlük aktivitelerine devam etmede zorluk yaşıyorlar ve ilaca çok fazla bağımlı kalıyorlar.<strong>  </strong></p>
<p><strong>Çözüm: </strong>İstanbul Bilgi Üniversitesi Endüstriyel Ürün Tasarımı mezunu Yusuf Sayın’ın icat ettiği MigRelieve, migren ağrısını doğal yollarla hafifletmek ve ilaç bağımlılığını azaltmak için tasarlanmış alternatif bir tıbbi üründür. “C” şekli, soğuk kompres, sıcak kompres ve ritmik titreşim terapisiyle trigeminal ve vagus sinirlerini hedeflerken baş üzerinde stabilite sağlıyor. Trigeminal ve vagus sinirlerini hedef alan sıcak kompres, soğuk kompres ve titreşim terapisi sunuyor. MigRelieve, sıcaklık kontrolü için bir Peltier mekanizmasına ve ısı dağıtımı için alüminyum bir soğutucu ile mini bir titreşim motoruna sahiptir. Mikro denetleyici tabanlı bir platform tarafından çalıştırılıyor ve bir sıcaklık sensörü, lityum polimer pil, LED göstergeler ve termal pedler içeriyor. MigRelieve, migren ağrısını çok yönlü bir yaklaşımla yöneterek yaşam kalitesini artırmayı amaçlıyor.</p>
<p><a href="https://www.jamesdysonaward.org/en-US/2024/project/flexcare" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer"><strong>FlexCare</strong></a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48306" class="wp-caption alignleft"><a href="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/FlexCare_Zeynep-Alkaya-2.jpg" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="size-large wp-image-48306" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/FlexCare_Zeynep-Alkaya-2-560x315.jpg" alt="" width="560"></a><figcaption class="wp-caption-text">Zeynep Alkaya’nın geliştirdiği FlexCare, diz problemlerini iyileştirmeye yardımcı oluyor.</figcaption></figure>
<p><strong>Problem: </strong>Dizlerinde problem olan, ameliyatlı veya fizik tedavi seanslarına ihtiyaç duyan insanların tedavi için önemli ölçüde zaman kaybetmesi ve zorluklarla karşılaşması.</p>
<p><strong>Çözüm: </strong>İstanbul Bilgi Üniversitesi Endürstriyel Tasarım bölümünden mezun Zeynep Alkaya’nın geliştirdiği FlexCare, diz hastalıkları için bir diz tedavi kitidir. Tedaviyi hızlandırıyor ve fizik tedaviye kolay erişim sağlıyor. Kit, doktor ve fizyoterapistlerin gözetimi altında stabilizasyon, soğuk terapi ve elektroterapi yöntemlerini birleştiriyor.</p>
<p>FlexCare Diz Tedavisi kiti üç ana tedaviyi entegre ediyor: stabilizasyon, kriyoterapi ve elektroterapi. Stabilizasyon bileşeni, sağlık uzmanları tarafından ayarlanan yerleşik bir mekanizma ve ROM (Eklem Hareket Açıklığı) menteşe sistemi aracılığıyla özelleştirilebilen, patella ve yan bağların etrafında şişirilebilir bir sisteme sahip bir destek içeriyor. Kriyoterapi için bir korse, üst kısım sıcaklığını korurken ciltle temas eden alanı soğutan bir Peltier sistemi barındırıyor. Kontrol cihazı sayesinde hasta tedaviyi başlatabiliyor. Her 15-20 dakikalık seanstan sonra yeniden şarj edilmesi gereken bir lityum pil güç sağlıyor. Elektroterapi, bir elektrot yerleştirme sayfası, elektrotlar, kablolar ve bir cihaz içeriyor. Uzmanlar elektrotları hastanın ihtiyaçlarına göre ayarlıyor; perçinli yüzeyler bunları levha aracılığıyla sabitliyor. Kablolar önceden yüklenmiş parametrelerle cihaza bağlanıyor ve gözetim altında hasta kontrollü ayarlamalara izin veriyor. Pimler, elektrot pozisyonlarını seans sonrasında sabitleyerek gelecekteki kurulumları kolaylaştırıyor.</p>
<p><strong>James Dyson Ödülü Hakkında</strong></p>
<p>James Dyson Ödülü, Sir James Dyson’ın mühendislerin dünyayı değiştirme gücünü gösterme taahhüdünün bir parçasını oluşturuyor. Sir James Dyson’ın mühendislik-eğitim hayır kurumu olan <a href="https://www.jamesdysonfoundation.co.uk/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">James Dyson Vakfı</a> tarafından, bu yıl 29 ülkede yürütülen Ödül, bugüne kadar 400’den fazla icadı 1 milyon Sterlinin üzerinde para ödülüyle desteklemiştir.</p>
<p> </p>
<p><strong><u>Özet</u></strong></p>
<p>Problem çözen bir şey tasarlamanız isteniyor. Bu problem hepimizin günlük hayatta karşılaştığı bir problem olabileceği gibi küresel bir problem de olabilir. Önemli olan, çözümün etkili olması ve dikkate değer bir tasarım düşüncesi göstermesidir.</p>
<p><strong><u>Süreç</u></strong></p>
<p>Başvurular, ilk olarak ulusal düzeyde bir jüri ekibi ve Dyson mühendisleri tarafından değerlendirilir. Her katılımcı ülke bir Ulusal kazanan ve iki Ulusal ikinci seçerek ödüllendirir. Dyson mühendislerinden oluşan bir panel, kazananlar arasından 20 başvurudan oluşan uluslararası İlk 20 listesini seçer. En iyi 20 proje daha sonra Uluslararası kazananları seçen Sir James Dyson tarafından incelenir.</p>
<p><strong><u>Ödül</u></strong></p>
<ul>
<li>Sir James Dyson tarafından seçilen uluslararası kazananlar 30 bin Sterlin’e kadar para ödülü alma hakkı kazanır.</li>
<li>Uluslararası ikinciler 5 bin Sterlin para ödülü alma hakkı kazanır.</li>
<li>Ulusal kazanların her biri 5 bin Sterlin para ödülü alma hakkı kazanır.</li>
</ul>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Uygunluk kriterleri</strong></p>
<p>Adaylar, lisans veya lisansüstü mühendislik/tasarım ile ilgili bir derse en az bir yarıyıl kayıtlı veya son dört yıl içinde kayıt yaptırmış olmalıdır. Bu dersler, James Dyson Ödülü’ne katılmak için seçilen bir ülke veya bölgedeki bir üniversitede olmalıdır.</p>
<p>Ekip başvuruları söz konusu olduğunda, tüm üyeler James Dyson Ödülü’ne katılmak için seçilen bir ülke veya bölgedeki bir üniversitede lisans veya yüksek lisans programına en az bir sömestr için kayıt yaptırmış veya son dört yıl içinde eğitim almış olmalıdır. En az bir ekip üyesi, mühendislik veya tasarım alanında eğitim görmüş olmalıdır. Seviye 6 veya Seviye 7’de bir başlangıç derecesine katılanlar ve bu dereceyi son dört yılda tamamlayanlar ödüle başvurmaya hak kazanırlar.</p>
<p>Sıkça Sorulan Sorular kısmını James Dyson Ödülü <a href="https://www.jamesdysonaward.org/tr-tr/faq/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">web sitesinde</a> bulabilirsiniz.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Geçmiş yıllardan kazananlar</strong></p>
<ul>
<li><a href="https://www.jamesdysonaward.org/2023/project/the-golden-capsule/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">2023 Uluslararası kazanan – The Golden Capsule (Güney Kore)</a><br>
Afet bölgelerinde kullanılmak üzere tasarlanmış, el işlemi gerektirmeyen bir intravenöz (IV) tedavi cihazı</li>
<li><a href="https://www.jamesdysonaward.org/2023/project/e-coating/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">2023 Sürdürülebilirlik kazananı – E-COATING (Hong Kong)</a><br>
Yüksek soğutma etkisine sahip sürdürülebilir bir dış cephe kaplaması olan ve iklimlendirmenin çevresel maliyetlerini azaltan bir icat</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="https://www.jamesdysonaward.org/tr-TR/2022/project/smartheal/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">2022 Uluslararası kazanan – SmartHEAL (Polonya)</a></li>
</ul>
<p>pH seviyesini ölçerek yaranın ne kadar iyi iyileştiğini gösteren, pansumanlar için akıllı bir sensör.</p>
<ul>
<li><a href="https://www.jamesdysonaward.org/tr-TR/2022/project/polyformer-plastic-bottles-to-filament-in-rwanda/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">2022 Sürdürülebilirlik kazananı – Polyformer (Kanada)</a></li>
</ul>
<p>Plastik şişeleri gelişmekte olan ülkeler için uygun fiyatlı 3D yazıcı filamentine dönüştüren bir makine.</p>
<p> </p>
<p><strong>James Dyson Award sosyal medya hesapları</strong></p>
<ul>
<li>Web sitesi: <a href="https://www.jamesdysonaward.org/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">https://www.jamesdysonaward.org/</a></li>
<li>Instagram: <a href="https://www.instagram.com/jamesdysonaward/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">@jamesdysonaward</a></li>
<li>X: <a href="https://twitter.com/jamesdysonaward?lang=en" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">@jamesdysonaward</a></li>
<li>TikTok: <a href="https://www.tiktok.com/@jamesdysonaward" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">@jamesdysonaward</a></li>
<li>LinkedIn: <a href="https://www.linkedin.com/company/james-dyson-award/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">James Dyson Award</a></li>
<li>YouTube: <a href="https://www.youtube.com/channel/UCCmpkX9j9RNtGiJSpicFAHQ" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">com/jamesdysonfoundation</a></li>
</ul>
<p><a href="https://popsci.com.tr/2024-james-dyson-odulu-ulusal-kazanani-belli-oldu/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">2024 James Dyson Ödülü Ulusal Kazananı Belli Oldu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gökbilimciler Neden Gökyüzünde Sürekli Aynı Noktaya Bakıyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goekbilimciler-neden-goekyuzunde-surekli-ayni-noktaya-bakiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goekbilimciler-neden-goekyuzunde-surekli-ayni-noktaya-bakiyor</guid>
<description><![CDATA[ Macellan Bulutları’na neden bu kadar takmış durumdayız? Evren devasa bir yer. Ancak gökbilimciler geceleri gökyüzünün bazı bölümlerine defalarca bakıyor. Örneğin Hubble Uzay Teleskobu’ndan James Webb Uzay Teleskobu (JWUT) ve ötesine kadar pek çok teleskop, Samanyolu galaksisinin hemen yanındaki semavi mahallemizde yer alan iki ufak galaksi olan Macellan Bulutları‘na bakmış. Evrende seçilecek o kadar şey varken bilim […]
Gökbilimciler Neden Gökyüzünde Sürekli Aynı Noktaya Bakıyor? yazısı ilk önce Popular Science üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/eso-lmc-smc-milky-way1-1024x576.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gökbilimciler, Neden, Gökyüzünde, Sürekli, Aynı, Noktaya, Bakıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<a href="https://popsci.com.tr/gokbilimciler-neden-gokyuzunde-surekli-ayni-noktaya-bakiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img width="150" height="150" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/eso-lmc-smc-milky-way1-150x150.jpg" alt="Gökbilimciler Neden Gökyüzünde Sürekli Aynı Noktaya Bakıyor?" align="left"></a><p><strong>Macellan Bulutları’na neden bu kadar takmış durumdayız?</strong></p>
<p>Evren devasa bir yer. Ancak gökbilimciler geceleri gökyüzünün bazı bölümlerine defalarca bakıyor. Örneğin <a href="https://popsci.com.tr/?s=hubble" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Hubble Uzay Teleskobu’ndan</a> James Webb Uzay Teleskobu <a href="https://popsci.com.tr/?s=james+webb" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">(JWUT)</a> ve ötesine kadar pek çok teleskop, Samanyolu galaksisinin hemen yanındaki semavi mahallemizde yer alan iki ufak galaksi olan <a href="https://www.britannica.com/topic/Magellanic-Cloud" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Macellan Bulutları</a>‘na bakmış. Evrende seçilecek o kadar şey varken bilim insanları neden aynı şeye bu kadar fazla kez bakıyor?</p>
<p>Görünüşe göre göksel bir olgunun tek bir örneğine yönelik fazla miktarda bilgi, aslında gökbilimcilerin tablonun tamamını çok daha iyi anlamasına yardımcı oluyor ve bazı önemli bilimsel ilerlemelere yol açıyor. Özellikle Macellan Bulutları, galaksilerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğinin (aralarından kıvrılan gaz ve toz, şekillerinin değişmesi ve hatta koca yıldızları birbirleriyle takas etmeleri) yanısıra yıldızların da nasıl oluştuğunu inceleme yönünden mükemmel bir laboratuvar.</p>
<p>Büyük Macellan Bulutu (BMB) ve Küçük Macellan Bulutu (KMB) şeklinde bilinen bu iki Macellan Bulutu, tam da kozmik arka bahçemizde yer alıyor. 150.000 ışık yılından biraz daha uzaktalar. Samanyolu galaksisinin uzak kenarlarının <a href="https://www.space.com/25450-large-magellanic-cloud.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">300.000 ışık yılından ötelere uzandığını</a> fark edene kadar kulağa uzak geliyor. Bu arada en yakın tam boyutlu <a href="https://popsci.com.tr/?s=andromeda" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">komşu galaksimiz Andromeda</a>, tam tamına 2,6 milyon ışık yılı uzaklıkta.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48334" class="wp-caption alignnone"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-48334" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/721196main_721020main_heic1301a_full1-560x424.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Samanyolu galaksisinin uydu bir galaksisi olan Büyük Macellan Bulutu Dünya’dan yaklaşık 200.000 ışık yılı mesafede, galaksimizin etrafında uzun ve yavaş bir dans yaparak uzayda süzülüyor. İçindeki devasa gaz bulutları yavaşça çökerek yeni yıldızlar meydana getiriyor. Bu yıldızlar da karşılığında, Hubble Uzay Teleskobu’nun çektiği bu görüntüde görülebildiği üzere gaz bulutlarını bir renk cümbüşüyle aydınlatıyor. Görüntü: ESA/NASA/Hubble, <a href="https://www.nasa.gov/image-article/large-magellanic-cloud/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">NASA</a> aracılığıyla</figcaption></figure>
<p>BMB ve KMB, kelimenin tam anlamıyla birbirlerine ve Samanyolu galaksisine dolanmış durumda. <a href="https://astronomy.swin.edu.au/cosmos/M/Magellanic+Stream" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Macellan akıntısı</a> adı verilen yapı, BMB ile ana galaksimiz arasında hareket eden bir gaz tutamı. BMB ve KMB arasında bulunan benzer bir yapı ise <a href="https://www.space.com/25450-large-magellanic-cloud.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Macellan köprüsü</a>. Yıldızlar ve diğer maddelerden oluşan bu nehirler, dev galaksimize çok yaklaşırlarsa cüce galaksilerden madde hortumlayan kütleçekimin iş başında olduğunun kanıtı.</p>
<p>Kütleçekim yıldız maddelerinin etrafında hareket ettikçe, gaz ve toz bulutlarından yeni yıldızlar doğuyor. Özellikle aktif birer yıldız oluşum yuvası olan BMB ve KMB, bilim insanlarına <a href="https://www.spitzer.caltech.edu/image/ssc2006-17b1-large-magellanic-cloud-in-the-infrared" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir galaksideki yıldız ham maddelerinin nasıl dolaştığını</a> daha yakından inceleme fırsatı sunuyor. Örneğin <a href="https://popsci.com.tr/?s=spitzer+" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Spitzer Uzay Teleskobu</a>‘nun kızılötesi ısıl görüş ile gözlemlediği görüntüler, <a href="https://www.spitzer.caltech.edu/image/ssc2006-17b1-large-magellanic-cloud-in-the-infrared" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">yeni yıldız oluşumunun BMB’deki tozu nerede tükettiğini</a> ve artıkları nereye attığını ortaya çıkarmış.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48335" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-48335" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Mellinger_LMCSMC_only_10801-560x315.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">Bu <a href="https://imagine.gsfc.nasa.gov/resources/dict_qz.html#visible" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">görünür ışık</a> mozaiği, Büyük Macellan Bulutu ve Küçük Macellan Bulutu’nu gösteriyor. Yaklaşık 21 dereceyle ayrılan bu iki galaksi, Güney Yarımküre’den karanlık gökyüzüne bakıldığında soluk, parlayan lekeler biçiminde kolayca görülebiliyor. Bize en yakın önemli galaksilerden olan BMB ve KMB, sırasıyla 163.000 ve 200.000 ışık yılı kadar uzakta duruyor. Görüntü: Axel Mellinger, Central Michigan Üniversitesi, <a href="https://imagine.gsfc.nasa.gov/news/11jun13.html" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">NASA</a> aracılığıyla</figcaption></figure>
<p>Gökbilimciler laboratuvarda bir yıldız yapamadığı ve sıkı kontrollü deneyler yürütemediğinden, bunun yerine uzaydaki şeylere mümkün olduğu kadar fazla açıdan bakış atıyorlar. Bir heykelin neden yapıldığını ve nasıl oyulduğunu anlamanız gerektiğini ama ona dokunamadığınızı ve sadece odanın diğer tarafından bakabildiğinizi hayal edin; hakkında nasıl bir şeyler öğreneceğinizi bulmak için yaratıcı olmanız ve farklı açılardan fotoğraflar çekmeniz gerekir.</p>
<p>Gökbilimde ise bu farklı fotoğraf “açıları”, aslında <a href="https://popsci.com.tr/uzay-teleskobu-goruntulerindeki-tum-o-renkler-nereden-geliyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ışığın farklı dalga boylarında</a> yapılan gözlemlerdir. Gökbilimciler bir şeye elektromanyetik tayfın tümüyle bakarak, baktıkları uzay cismi hakkında daha fazla bilgi (çok uzak bir bulmacanın farklı parçalarını) toplarlar. Örneğin <a href="https://popsci.com.tr/?s=jwut" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">JWUT ile yapılan kızılötesi gözlemler</a>, yakınımızda yer alan BMB’deki tozlu yıldız oluşumunun evrenin ilk dönemlerindeki galaksilere göre ne kadar farklı olduğunu gösterirken, <a href="https://popsci.com.tr/?s=chandra" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Chandra X-Işını Teleskobu</a> ile yapılan gözlemlerde de bu <a href="https://chandra.si.edu/blog/node/434" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bulutlardaki enerjik genç yıldızların işaretleri</a> belirlenmiş.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0Ir5TvbMWf"><p><a href="https://popsci.com.tr/teleskoplarin-400-yili-evren-arastirmalarimiza-acilan-bir-pencere/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Teleskopların 400 Yılı: Evren Araştırmalarımıza Açılan Bir Pencere</a></p></blockquote>
<p></p>
<p>Gökbilimcilerin ışıkla oynayarak, uzaktaki bir galaksiyle doğrudan etkileşime girmeden çok daha fazla bilgi topladığı başka bir sürü yöntem var. Örneğin <a href="https://webbtelescope.org/contents/articles/spectroscopy-101--introduction" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">tayfölçüm</a>, ışığı tüm farklı dalga boylarına ayırarak gökbilimcilerin bir cisimden hangi tip ışık geldiğini görmesine ve böylelikle o cismin neden meydana geldiğini belirlemesine olanak sağlıyor; Macellan Bulutları’nda (ve ötesinde), gökbilimciler bir yıldızın içerisinde hangi elementlerin bulunduğunu bu şekilde belirliyor. Bir diğer yöntem olan <a href="https://astrobites.org/2022/10/23/astrobites-guide-to-polarimetry/" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">kutupölçüm</a>, ışığı iki kutuplaşma haline ayırıyor (Dünya’nın gökyüzünden gelen parlak mavi ışığının bir kısmını engelleyen o hoş, <a href="https://www.fostergrant.com/help/product-help/why-polarized-sunglasses" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">polarize güneş gözlükleri gibi</a> bir nevi). Gökbilimciler Macellan Bulutları’nda etraflarını aydınlatan parlak bebek yıldızları <a href="https://ui.adsabs.harvard.edu/abs/1999AJ....118.2280C/abstract" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">gözetlerken kutupölçüm kullanmışlar</a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-48336" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="size-full wp-image-48336" src="https://popsci.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ssc2006-17b11-560x560.jpg" alt="" width="560"><figcaption class="wp-caption-text">NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu’ndan gelen bu canlı görüntü, Samanyolu galaksimizin uydu bir galaksisi olan Büyük Macellan Bulutu’nu gösteriyor. Görüntü: NASA/JPL-Caltech/M. Meixner (STScI) & SAGE Miras Takımı, <a href="https://www.spitzer.caltech.edu/image/ssc2006-17b1-large-magellanic-cloud-in-the-infrared" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">Spitzer</a> aracılığıyla</figcaption></figure>
<p>Üstelik gökbilimciler teleskoplarıyla aynı cismi ziyaret etmeye devam ederse, bu cismin zamanla nasıl değiştiğini de görebilirler. Galaksiler ve yıldızlar insanlara göre çok daha uzun zaman ölçeklerinde yaşasa da; sadece birkaç yıllık zaman diliminde saptanan ilginç farklılıklar hâlâ sıkça görülüyor. Geçen zaman, Dünya’daki teknolojimizin giderek daha iyi hale gelmesiyle ilave faydalar da sağlıyor; günümüzde teleskoplar, yirmi yıl öncesine göre bile çok daha detaylı şekilde görebiliyorlar.</p>
<p>Gökbilimciler bunun sürecin bir parçası olduğunu biliyor; hatta geçenlerde Macellan Bulutları’nı yeniden ziyaret ettikleri <a href="https://arxiv.org/pdf/2407.19991" data-wpel-link="external" target="_blank" rel="external noopener noreferrer">bir projeye “Evet, Yine Macellan Bulutları” adını vermişler</a>. Aynı eski hedefe atılan bu yeni bakış, bazı yıldızların beklenmedik derecede eski olduğunu ortaya çıkarmış. Ayrıca daha önce fark edilmeyen bazı yeni yapılar da ortaya çıkmış. Macellan Bulutları şimdiye kadar sahip olduğumuz en iyi teleskopların hepsiyle fotoğraflansa da gelecekte başka bir kampanyanın odağında olacakları kesin; dış uzayın gizemleri söz konusu olduğunda, her zaman öğrenecek daha fazla şey ve anlaşılıp rafine edilecek daha fazla detay olacak.</p>
<p><em>Yazar: Briley Lewis/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.</em></p>
<p><a href="https://popsci.com.tr/gokbilimciler-neden-gokyuzunde-surekli-ayni-noktaya-bakiyor/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Gökbilimciler Neden Gökyüzünde Sürekli Aynı Noktaya Bakıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://popsci.com.tr/" data-wpel-link="internal" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Popular Science</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Buğdayda Sarı Pas Hastalığına Dikkat!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bugdayda-sari-pas-hastaligina-dikkat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bugdayda-sari-pas-hastaligina-dikkat</guid>
<description><![CDATA[ Kuruya ekim yapılan kışlık buğday ekim alanlarında Buğdayda Sarı Pas (Puccinia striiformis) hastalık belirtisi en erken görülen pas türüdür. (Çizgi Pası) Buğday tarlalarında ilkbaharda 10-15 °C hava sıcaklığı ve yüksek nem hastalık için uygun şartları oluşturur. Yaprakların üst yüzeyinde makina dikişi şeklinde ve sarı renkte püstüller görülür. Bu püstüllerden etmenin çevreye dağılımı rüzgarla olur. Hastalığın şiddetli olduğu yıllarda sporlar; başakların kavuz ve kılçıkları üzerinde de görülebilir. Etmen yazı canlı kalabilen yabani buğdaygillerde kışı ise güzlük ekilen buğdaylarda üredospor biçiminde geçirir.

Mücadelesinde;

Kültürel tedbir olarak önce; sık ekim yapılmamalıdır.(Buğday tarımında iyi hazırlanmış alana mibzerle ile ekim tercih edilmelidir.)

Yabancı ot mücadelesi zamanında yapılmalıdır.

Fazla azotlu gübre verilmemeli, (Bitki besleme toprak analizi sonucuna göre yapılmalıdır)

Pasa dayanıklı buğday çeşitleri ile üretim yapılmalı, ara konukçu bitkiler imha edilmelidir.

Kimyasal mücadelesinde ise buğdayda alt yapraklarda ilk belirtiler görüldüğünde ve hava şartları uygun olduğunda (%90 orantılı nem ve 15-20 ºC sıcaklıkta) hastalığa karşı ruhsatlı Bitki koruma Ürünlerinin reçete ettirilerek uygun hava şartlarında uygulama yapılması gerekmektedir.

Üreticilerimizin hasada bir ay kala bitki olgunlaşma dönemine girdiğinden ilaçlama yapmaması gerekmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2d67943677.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Buğdayda, Sarı, Pas, Hastalığına, Dikkat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Kuruya ekim yapılan kışlık buğday ekim alanlarında <strong>Buğdayda Sarı Pas (</strong><strong><em>Puccinia striiformis</em>) </strong>hastalık belirtisi <strong>en erken görülen pas</strong> türüdür. (<strong>Çizgi Pası</strong>) Buğday tarlalarında ilkbaharda 10-15 °C hava sıcaklığı ve yüksek nem hastalık için uygun şartları oluşturur. <strong>Yaprakların üst yüzeyinde makina dikişi şeklinde ve sarı renkte püstüller görülür.</strong> Bu püstüllerden etmenin çevreye dağılımı rüzgarla olur. Hastalığın şiddetli olduğu yıllarda sporlar; başakların kavuz ve kılçıkları üzerinde de görülebilir. Etmen yazı canlı kalabilen yabani buğdaygillerde kışı ise güzlük ekilen buğdaylarda üredospor biçiminde geçirir.</span></span></p>
<p><span><span>Mücadelesinde;</span></span></p>
<p><span><span><strong>Kültürel tedbir olarak önce; sık ekim yapılmamalıdır</strong>.(Buğday tarımında iyi hazırlanmış alana mibzerle ile ekim tercih edilmelidir.)</span></span></p>
<p><span><span><strong>Yabancı ot mücadelesi zamanında yapılmalı</strong>dır.</span></span></p>
<p><span><span><strong>Fazla azotlu gübre verilmemeli</strong>, (Bitki besleme toprak analizi sonucuna göre yapılmalıdır)</span></span></p>
<p><span><span><strong>Pasa dayanıklı </strong>buğday çeşitleri ile üretim yapılmalı, ara konukçu bitkiler imha edilmelidir.</span></span></p>
<p><span><span><strong>Kimyasal mücadelesinde</strong> ise buğdayda alt yapraklarda ilk belirtiler görüldüğünde ve hava şartları uygun olduğunda (%90 orantılı nem ve 15-20 ºC sıcaklıkta) hastalığa karşı ruhsatlı Bitki koruma Ürünlerinin reçete ettirilerek uygun hava şartlarında uygulama yapılması gerekmektedir.</span></span></p>
<p><span><span><strong>Üreticilerimizin hasada bir ay kala bitki olgunlaşma dönemine girdiğinden ilaçlama yapmaması gerekmektedir.</strong></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fransa&amp;apos;da alarm verildi: 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-alarm-verildi-5-binden-fazla-deniz-kestanesi-oelu-bulundu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fransada-alarm-verildi-5-binden-fazla-deniz-kestanesi-oelu-bulundu</guid>
<description><![CDATA[ Fransa&#039;nın denizaşırı topraklarından Hint Okyanusu&#039;ndaki Reunion Adası&#039;nda yaklaşık 2 ayda 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu. Uzmanlar, ölümlerin Ada&#039;daki mercan resifinde nitrat ve fosfat kirliliğinin arttığı dönemde yaşandığına dikkati çekiyor.Ada&#039;nın batı kıyısındaki plajlarda &quot;echinothrix diadema&quot; cinsi yüzlerce deniz kestanesinin ölü bulunmasının ardından 24 Temmuz&#039;da alarm verildi.Temmuzdan bu yana Ada&#039;da 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu.Bilim insanları, bölgedeki 41 deniz kestanesi yaşam alanının sadece birinde kaydedilen ölümlerin ardından bu deniz canlılarının üzerinde yaptıkları incelemede Ada&#039;da ilk kez görülen bir parazit tespit etti.Deniz kestanelerinin ölümüne yol açan şeyin ne olduğu kesin bilinmemekle birlikte uzmanlar, ölümlerin Ada&#039;daki mercan resifinde nitrat ve fosfat kirliliğinin arttığı dönemde yaşandığına dikkati çekiyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rju1l4dYWEC49A_9CX0_-w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fransada, alarm, verildi:, binden, fazla, deniz, kestanesi, ölü, bulundu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/rju1l4dYWEC49A_9CX0_-w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Fransa'da alarm verildi: 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu"><p>Fransa'nın denizaşırı topraklarından Hint Okyanusu'ndaki Reunion Adası'nda yaklaşık 2 ayda 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu. Uzmanlar, ölümlerin Ada'daki mercan resifinde nitrat ve fosfat kirliliğinin arttığı dönemde yaşandığına dikkati çekiyor.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Db7gFvMFP0qHLcT6Fli5_Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Ada'nın batı kıyısındaki plajlarda "echinothrix diadema" cinsi yüzlerce deniz kestanesinin ölü bulunmasının ardından 24 Temmuz'da alarm verildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SCgl8BWfzk6-VBbaZ6jl0A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Temmuzdan bu yana Ada'da 5 binden fazla deniz kestanesi ölü bulundu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SYd4br8S-kuVsIMWtRt58A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bilim insanları, bölgedeki 41 deniz kestanesi yaşam alanının sadece birinde kaydedilen ölümlerin ardından bu deniz canlılarının üzerinde yaptıkları incelemede Ada'da ilk kez görülen bir parazit tespit etti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bl85dn2CaUSp3Es-yXSZkg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz kestanelerinin ölümüne yol açan şeyin ne olduğu kesin bilinmemekle birlikte uzmanlar, ölümlerin Ada'daki mercan resifinde nitrat ve fosfat kirliliğinin arttığı dönemde yaşandığına dikkati çekiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/smqkpg9Bn02jMqQXm1sfzQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aiNwDB2jsUCJF9ywyMMdIg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/aDb2CvnowESQ-rTPeuLpDg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/eH2dFqAUBUSeThncVlZVUw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çimento suya karıştı, binlerce balık öldü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cimento-suya-karisti-binlerce-balik-oeldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cimento-suya-karisti-binlerce-balik-oeldu</guid>
<description><![CDATA[ Samsun’da bir akarsu üzerinde yapılan ıslah ve bent çalışmalarında suya çimento karıştı. Suya karışan çimento, binlerce balığın ölümüne neden oldu.Samsun&#039;da, Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından bir akarsu üzerinde yapılan ıslah ve bent projesinde suya karışan çimento, binlerce balığın ölmesine yol açtı.DSİ tarafından 19 Mayıs ilçesinden geçen Engiz Çayı’nda tersip bendi ve ıslah çalışması yürütülüyor. Yapılan bent imalatı sırasında akarsuyun yönlendirilememesi sonucu kullanılan çimento suya karıştı. Çimento ise çayda bulunan balıklarının ölmesine sebep oldu.Bu duruma Fındıklı Mahallesi sakinleri tepki gösterdi.Suyun içerisine giren bir mahalle sakini ise yaklaşık yarım saat içinde 300’e yakın ölü balık topladı.Fındıklı Mahallesi sakini 44 yaşındaki Sunay Aydın, “Bent çalışmasında suyu bir tarafa aktarmadan direkt çimentoyu döküyorlar ve çalışma alanının yaklaşık 3 kilometre aşağısına kadar derede bir tane canlı balık kalmıyor. Binlerce balık ölerek sudan akıp gitti. Bizim şu an burada topladığımız balıklar kenarda kalanlardan ibaret. Binlercesi ölerek aşağı doğru akıp gitti.” diyerek duruma tepki gösterdi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ztg9xPzYzUqiMHoQbNSbjw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çimento, suya, karıştı, binlerce, balık, öldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/ztg9xPzYzUqiMHoQbNSbjw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çimento suya karıştı, binlerce balık öldü"><p>Samsun’da bir akarsu üzerinde yapılan ıslah ve bent çalışmalarında suya çimento karıştı. Suya karışan çimento, binlerce balığın ölümüne neden oldu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tMJ1iIBZTU2cN3cDP-jphA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Samsun'da, Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından bir akarsu üzerinde yapılan ıslah ve bent projesinde suya karışan çimento, binlerce balığın ölmesine yol açtı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JVYm0pHWW0eINo-UN12U7w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>DSİ tarafından 19 Mayıs ilçesinden geçen Engiz Çayı’nda tersip bendi ve ıslah çalışması yürütülüyor. Yapılan bent imalatı sırasında akarsuyun yönlendirilememesi sonucu kullanılan çimento suya karıştı. Çimento ise çayda bulunan balıklarının ölmesine sebep oldu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/URsB5t43VEmlooc5xvV6fw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Bu duruma Fındıklı Mahallesi sakinleri tepki gösterdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9S8Pplq3-0-1WGLYcKtPYw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Suyun içerisine giren bir mahalle sakini ise yaklaşık yarım saat içinde 300’e yakın ölü balık topladı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/9P1IqI-EK0KQeGoJGkkWCg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fındıklı Mahallesi sakini 44 yaşındaki Sunay Aydın, “Bent çalışmasında suyu bir tarafa aktarmadan direkt çimentoyu döküyorlar ve çalışma alanının yaklaşık 3 kilometre aşağısına kadar derede bir tane canlı balık kalmıyor. Binlerce balık ölerek sudan akıp gitti. Bizim şu an burada topladığımız balıklar kenarda kalanlardan ibaret. Binlercesi ölerek aşağı doğru akıp gitti.” diyerek duruma tepki gösterdi.</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Binlerce balık oksijensiz kalıp öldü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/binlerce-balik-oksijensiz-kalip-oeldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/binlerce-balik-oksijensiz-kalip-oeldu</guid>
<description><![CDATA[ Ege Bölgesi’nin en önemli tarımsal su kaynağı Büyük Menderes Havzası Milli Parkı’nın son noktası olan tahliye kanalındaki toplu balık ölümlerinin sebebi belli oldu. Binlerce balığın, sulama sezonunun bitmesiyle baraj kapaklarının kapanması, artan sıcaklıklar ve kuraklığın etkisiyle ana tahliye kanalında sudaki oksijen miktarının azalmasından dolayı öldüğü belirlendi. Balık ölümlerinin başka nedeni olup olmadığının tespiti için ayrıca su ve ölü balık numuneleri alınıp analize gönderildiği kaydedildi.Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Büyük Menderes Havzası’nın tahliye kanalında 2 gün önce toplu balık ölümleri gerçekleşti.Büyük Menderes Deltası Milli Parkı’nın tam ortası, yaklaşık 6 kilometre boyunca sazlıklar ölü balıklarla doldu.
Toplu balık ölümlerine Aydın Valiliği el attı. Aydın İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, kanaldan incelenmek üzere su ve ölen balıklardan alıp, tahlile gönderdi.Konuyla ilgili olarak valilikten yapılan yazılı açıklamada, binlerce balığın ölüm sebebinin oksijensizlik olduğu ifade edildi.Açıklamada şöyle denildi:
“Söke ilçesindeki tahliye kanalında toplu halde balık ölümlerinin yaşanması haberleri üzerine, ilgili tüm kurumlarımız tarafından gerekli çalışmalar başlatılarak denetime esas numuneler incelenmek üzere yetkili laboratuvarlara gönderilmiştir. Toplu balık ölümleri nedeniyle ilgili yapılan araştırmalar sonucunda; sulama sezonunun bitmesiyle baraj kapaklarının kapanması, artan sıcaklıklar ve kuraklığın etkisiyle ana tahliye kanalında sudaki oksijen miktarının azalması nedenleriyle balık ölümlerinin gerçekleştiği kurum yetkililerince bildirilmiştir. Balık ölümlerinin bu nedenler dışında farklı bir nedenle olup olmadığının belirlenmesi amacıyla su ve ölü balık numuneleri alınarak analize gönderilmiştir. Konu üzerinde hassasiyetle durulmakta ve incelemeler devam etmektedir.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5zKEbfyGKUi3l7lSxDHWPA.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Binlerce, balık, oksijensiz, kalıp, öldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/5zKEbfyGKUi3l7lSxDHWPA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Binlerce balık oksijensiz kalıp öldü"><p>Ege Bölgesi’nin en önemli tarımsal su kaynağı Büyük Menderes Havzası Milli Parkı’nın son noktası olan tahliye kanalındaki toplu balık ölümlerinin sebebi belli oldu. Binlerce balığın, sulama sezonunun bitmesiyle baraj kapaklarının kapanması, artan sıcaklıklar ve kuraklığın etkisiyle ana tahliye kanalında sudaki oksijen miktarının azalmasından dolayı öldüğü belirlendi. Balık ölümlerinin başka nedeni olup olmadığının tespiti için ayrıca su ve ölü balık numuneleri alınıp analize gönderildiği kaydedildi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-WTYgoMYtEu1o6Pthl6bVQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Büyük Menderes Havzası’nın tahliye kanalında 2 gün önce toplu balık ölümleri gerçekleşti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/zDCNSkYCr0qR-BQHWb_8RA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Büyük Menderes Deltası Milli Parkı’nın tam ortası, yaklaşık 6 kilometre boyunca sazlıklar ölü balıklarla doldu.
Toplu balık ölümlerine Aydın Valiliği el attı. Aydın İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, kanaldan incelenmek üzere su ve ölen balıklardan alıp, tahlile gönderdi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/yvmdDIYsHU-GiTiYym7u0A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Konuyla ilgili olarak valilikten yapılan yazılı açıklamada, binlerce balığın ölüm sebebinin oksijensizlik olduğu ifade edildi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/uF_8hQCc-EGKNngyPGL2vg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Açıklamada şöyle denildi:
“Söke ilçesindeki tahliye kanalında toplu halde balık ölümlerinin yaşanması haberleri üzerine, ilgili tüm kurumlarımız tarafından gerekli çalışmalar başlatılarak denetime esas numuneler incelenmek üzere yetkili laboratuvarlara gönderilmiştir. Toplu balık ölümleri nedeniyle ilgili yapılan araştırmalar sonucunda; sulama sezonunun bitmesiyle baraj kapaklarının kapanması, artan sıcaklıklar ve kuraklığın etkisiyle ana tahliye kanalında sudaki oksijen miktarının azalması nedenleriyle balık ölümlerinin gerçekleştiği kurum yetkililerince bildirilmiştir. Balık ölümlerinin bu nedenler dışında farklı bir nedenle olup olmadığının belirlenmesi amacıyla su ve ölü balık numuneleri alınarak analize gönderilmiştir. Konu üzerinde hassasiyetle durulmakta ve incelemeler devam etmektedir.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/nuPTMgQ8EkKwTZfrxe67Ew.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G9ChejnfmkuTNFHN38jkGg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeşil Vatan Türkiye Ağaçlandırma Merkezi&amp;apos;nden Hatıra Ormanları Projesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yesil-vatan-turkiye-agaclandirma-merkezinden-hatira-ormanlari-projesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yesil-vatan-turkiye-agaclandirma-merkezinden-hatira-ormanlari-projesi</guid>
<description><![CDATA[ Yeşil Vatan Türkiye Ağaçlandırma Merkezi, ülkemizin bağımsızlığı ve güvenliği için canlarını feda eden kahraman şehitlerimiz ve gazilerimizin anısını yaşatmak amacıyla büyük bir projeye imza atıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e1abc671222.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yeşil, Vatan, Türkiye, Ağaçlandırma, Merkezinden, Hatıra, Ormanları, Projesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yeşil Vatan Türkiye Ağaçlandırma Merkezi, şehitlerimiz ve gazilerimizin anısını yaşatmak amacıyla "Vatan Kahramanları Derneği Şehit Gazi Hatıra Ormanları" projesini başlattı. Bu proje, her bir kahramanımız adına bir fidan dikilerek hatıra ormanları oluşturmayı hedefliyor. Proje sayesinde, vatan savunmasında fedakarlık yapan kahramanlarımızın isimleri sonsuza kadar yaşatılacak.</p>
<p><strong>Vatanseverlik ve Toplumsal Bellek</strong></p>
<p>Bu anlamlı girişim, kahramanlarımızın fedakarlıklarını ölümsüzleştirmekle kalmayıp, toplumda vatanseverlik duygusunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Her bir fidan, ülkemizin bağımsızlığı için canını feda eden ya da bu yolda gazi olan kahramanlarımız adına büyüyecek ve geleceğe bir miras olarak bırakılacak. Toplumun her kesiminden bireyler, bu projeye katılarak kahramanlarımızın hatıralarını sonsuza dek yaşatabilirler.</p>
<p><strong>Ekolojik Sürdürülebilirlik</strong></p>
<p>Proje aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğe de önemli bir katkı sağlıyor. Şehit Gazi Hatıra Ormanları, erozyonun önlenmesine, su kaynaklarının korunmasına ve hava kalitesinin iyileştirilmesine yardımcı olacak. Ayrıca, bu ağaçlandırma çalışmaları iklim değişikliğiyle mücadelede de etkin bir rol oynayacak.</p>
<p><strong>Destek ve Katılım Çağrısı</strong></p>
<p>Yeşil Vatan Türkiye Ağaçlandırma Merkezi, herkesi bu anlamlı projeye destek vermeye davet ediyor. Bireyler, aileler, sivil toplum kuruluşları ve şirketler, kahramanlarımızın hatırasını yaşatmak için projeye katılım sağlayabilirler. Vatan topraklarımızı koruma ve yeşillendirme yolunda bu projeye katkıda bulunmak, toplumsal bir sorumluluk ve onurlu bir görevdir.</p>
<p><strong>Geleceğe Bırakılan Miras</strong></p>
<p>Hatıra ormanları, gelecek nesillere bırakılacak en değerli miraslardan biridir. Bu ormanlar, sadece doğayı korumakla kalmayıp, kahramanlarımızın fedakarlıklarının unutulmamasını da sağlayacak. Proje kapsamında okullarda yapılacak eğitimler ve bilinçlendirme faaliyetleri ile gençlerimizde hem vatan sevgisi hem de çevre bilinci artırılacak.</p>
<p><strong>Yeşil Vatan'ın Misyonu</strong></p>
<p>Yeşil Vatan Türkiye Ağaçlandırma Merkezi, doğayı koruma bilinci oluşturmak ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamak amacıyla çeşitli projeler yürütmektedir. Doğa ve insan arasındaki dengeyi yeniden tesis etmeyi hedefleyen merkez, bu alanda farkındalık yaratacak eğitim, araştırma ve uygulama çalışmalarını sürdürmektedir. Vatan Kahramanları Derneği çatısı altında faaliyet gösteren merkez, ekosistemi tehdit eden unsurlara karşı mücadele etmek ve biyolojik çeşitliliği korumak için kararlılıkla çalışmalarına devam ediyor.</p>
<p><strong>İletişim</strong></p>
<ul>
<li><strong>Dernek Adresi</strong>: Fidanlık Mah, Adakale Sokak 28 - 9, Çankaya - Ankara</li>
<li><strong>Telefon</strong>: +90 312 434 2752 / 05413136245</li>
<li><strong>E-posta</strong>: <a rel="noopener">dernek@vatankahramanlari.org.tr</a></li>
<li><strong>Bağış Yap – Destek Ol</strong>: Vatan Kahramanları Derneği</li>
<li>Banka Hesabı: IBAN <span>TR88 0001 0012 6297 7751 2050 06</span></li>
</ul>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karşıyaka Belediyesi’nden 5 yıllık ‘yeşil’ hamle!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karsiyaka-belediyesinden-5-yillik-yesil-hamle</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karsiyaka-belediyesinden-5-yillik-yesil-hamle</guid>
<description><![CDATA[ Karşıyaka&#039;nın park ve yeşil alanı 1,5 milyon metrekareye ulaştı... ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/karsiyaka-belediyesinden-5-yillik-yesil-hamle-105307-20240314.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karşıyaka, Belediyesi’nden, yıllık, ‘yeşil’, hamle</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Gelecek nesillere daha yeşil bir çevre ve daha sağlıklı bir kent bırakmak için çalışan Karşıyaka Belediyesi, son 5 yılda örnek yatırımlara imza attı.

 

Karşıyaka genelinde 2019 yılında 356 olan park sayısı 397’ye; toplam yeşil alan miktarı ise 927 bin 816 metrekareden 1,5 milyon metrekareye çıkarıldı.

 

Karşıyaka Belediyesi; Başkan Dr. Cemil Tugay’ın göreve geldiği 2019 yılından bu yana hayata geçirdiği yatırımlar ile daha yeşil ve sürdürülebilir bir kent yarattı. Çevre ve sosyal yaşam adına büyük değer taşıyan hizmetlere verilen önem, 5 yıl sonunda ulaşılan ciddi artışlarla rakamsal verilere de yansıdı.

 

KENTE NEFES OLAN YATIRIMLAR

Belediye Park ve Bahçeler Müdürlüğü ekipleri tarafından 2019 yılı itibarıyla Karşıyaka’nın farklı mahallelerinde toplam 41 yeni park yapıldı. Böylece ilçedeki park sayısı 356’dan 397’ye çıktı. Kente ve kentlilere nefes olan yeni parkların yanı sıra 80 mevcut parkın da revizyonu yapılarak daha modern hale getirildi. Hayata geçirilen 7 yeni proje ile birlikte, ağaçlandırma alanlarının sayısı 5’ten 12’ye yükseldi. 5 yıl önce 927 bin 816 metrekare olan park ve yeşil alan miktarı ise 1,5 milyon metrekareye ulaştı.

İlçeye 230 bin metrekarelik Kent Ormanı kazandıran ve pek çok farklı alandaki dikimler ile birlikte 5 yılda toplam 100 bin fidanı toprakla buluşturan Karşıyaka Belediyesi, kişi başına düşen yeşil alan miktarını da 3,96 metrekareden 5,46 metrekareye çıkardı.

 

“YEŞİL, ÖNCELİĞİMİZ OLDU”

Bugünden yarına daha yaşanabilir ve çağdaş bir kent bırakmak için çalıştıklarını belirten Karşıyaka Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Halit Çelik “Park ve yeşil alan projeleri, 5 yıl boyunca Karşıyaka Belediyesi’nin en öncelikli hizmetleri arasında yer almıştır. Bu süreçte Başkanımız Dr. Cemil Tugay’ın öncülüğünde gerçekleştirdiğimiz çalışmalarla her yaştan yurttaşların kent içerisinde keyifle vakit geçirebileceği parklar ve yeşil alanlar yarattık. Hem ilçemizin yeşil varlığını zenginleştirdik hem de iklim kriziyle mücadeleye güçlü bir katkı sunduk. 5 yıl sonunda geldiğimiz noktada Karşıyaka’mızın bugününe ve geleceğine değerli yatırımlar kazandırmış olmaktan mutluluk duyuyoruz” dedi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sivas&amp;apos;ta tıp öğrencilerinden doğa yürüyüşü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-tip-oegrencilerinden-doga-yuruyusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-tip-oegrencilerinden-doga-yuruyusu</guid>
<description><![CDATA[ 14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri çerçevesinde Cumhuriyet Üniversitesi Spor Tırmanışı Doğa Sporları ve Arama Kurtarma topluluğu (CÜSDAT) ile Sivas Doğa Sporları ve Arama Kurtarma Kulübü (SİVDAK) tarafından doğa yürüyüşü düzenlendi.SİVAS (İGFA) - Kardeşler Ormanı&#039;nda gerçekleştirilen yürüyüşe Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin, SCÜ akademisyenleri, Tıp Fakültesi öğrencileri ile çok sayıda doğasever katılım gösterdi.

Yürüyüş sonrasında açıklama yapan Prof. Dr. Zekeriya Öztemur, &quot;14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri çerçevesinde CÜSDAT ve SİVDAK ile 10 yılı aşkın bir süredir yürüyüş organize ediyoruz. Bu yıl Belediye Başkanımız da bize destek oldular. Bu bağlamda 14 Mart Tıp Bayramı&#039;nı kutluyor, yürüyüşe katılan herkese teşekkür ediyoruz.&quot; dedi.

Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin ise &quot;14 Mart Tıp Bayramı münasebetiyle düzenlenen doğa yürüyüşüne davetinizden dolayı teşekkür ediyoruz. Sizlerin sayesinde bizler de sıhhatli bir güne başladık. Bu vesile ile tüm tıbbiyelilerin Tıp Bayramı&#039;nı tebrik ediyorum. İnsana hizmet eden bir meslek grubu olarak bizler de öğrencilik dönemlerinde öğrencilerimize manevi anlamda destek olmak adına bu organizasyonlara katılarak sizlerle birlikteyiz.&quot; ifadesini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/11032024222913_bc10050f0ac6f422712c99eaf357f86e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sivasta, tıp, öğrencilerinden, doğa, yürüyüşü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri çerçevesinde Cumhuriyet Üniversitesi Spor Tırmanışı Doğa Sporları ve Arama Kurtarma topluluğu (CÜSDAT) ile Sivas Doğa Sporları ve Arama Kurtarma Kulübü (SİVDAK) tarafından doğa yürüyüşü düzenlendi.SİVAS (İGFA) - Kardeşler Ormanı'nda gerçekleştirilen yürüyüşe Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin, SCÜ akademisyenleri, Tıp Fakültesi öğrencileri ile çok sayıda doğasever katılım gösterdi.

Yürüyüş sonrasında açıklama yapan Prof. Dr. Zekeriya Öztemur, "14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri çerçevesinde CÜSDAT ve SİVDAK ile 10 yılı aşkın bir süredir yürüyüş organize ediyoruz. Bu yıl Belediye Başkanımız da bize destek oldular. Bu bağlamda 14 Mart Tıp Bayramı'nı kutluyor, yürüyüşe katılan herkese teşekkür ediyoruz." dedi.

Sivas Belediye Başkanı Hilmi Bilgin ise "14 Mart Tıp Bayramı münasebetiyle düzenlenen doğa yürüyüşüne davetinizden dolayı teşekkür ediyoruz. Sizlerin sayesinde bizler de sıhhatli bir güne başladık. Bu vesile ile tüm tıbbiyelilerin Tıp Bayramı'nı tebrik ediyorum. İnsana hizmet eden bir meslek grubu olarak bizler de öğrencilik dönemlerinde öğrencilerimize manevi anlamda destek olmak adına bu organizasyonlara katılarak sizlerle birlikteyiz." ifadesini kullandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>128 tür bitkisiyle &amp;apos;Koku&amp;apos; yayıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/128-tur-bitkisiyle-koku-yayiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/128-tur-bitkisiyle-koku-yayiyor</guid>
<description><![CDATA[ Konya&#039;da Selçuklu Belediyesi’nin tema parklarından biri olan Seyir Tepesi’ne kazandırılan Koku Bahçesi 128 tür bitki çeşidi ile ziyaretçilere görsel bir şölen sunuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.burokratika.com/images/haber/06112023095711_ce5dfba4edf7bbaa44ba807629ae2bba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>128, tür, bitkisiyle, Koku, yayıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Konya'da Selçuklu Belediyesi'nin tema parklarından biri olan Seyir Tepesi'ne kazandırılan Koku Bahçesi 128 tür bitki çeşidi ile yönetilen görsel bir şölen sunuyor. KONYA (İGFA) - Gerçekleştirdiği yatırımlarla ilçeye değer katan Selçuklu Belediyesi şehrin gözde mekanlarından biri olan Seyir Tepesi'ne kısa bir süre önce iki önemli lokasyonu daha ekledi. Selçuklu Seyir Kafe'nin yanı sıra bölgeye kazandırılan Koku Bahçesi de bunlardan biriydi. 7 bin 500 metrekare alana sahip olan Koku Bahçesi'nde 128 tür çiçek bitki çeşidi, 16 adet banklı tag, 8 adet gül tagı ve bin 650 metrekare yürüyüş alanı bulunuyor. Konya'nın en güzel izlenebildiği Selçuklu Seyir Tepesi'ne kazandırılan Koku Bahçesi'nden yoğun ilgi görüyor. Koku Bahçesi'ne uğrayanlar hoş çiçekler arasında huzurlu bir ortamın keyfini çıkarıyor. Selçuklu Seyir Tepesi'nin Konya'nın yeni cazibe merkezleri arasında yerini ifade eden Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı, temiz havası ve yeşil alanlarıyla yetinen şehirlerin stresini atarak güzel vakit geçirdikleri mekana Koku Bahçemiz ile görsel ve koku anlamında güzel bir renk kattıklarını belirtti. Dört mevsimin yaşandığı Türkiye'de bitki çeşitliliği açısından büyük bir zenginliğe sahip olan Başkan Pekyatırmacı, "Türkiye'nin bitki çeşitlerini çeşitlendirmek ve hemşehrilerimizi tanıtmak amacıyla Konya'nın en nezih bölgesinde böyle hoş bir dünyaya kazandırılmış olduk. Açıldığı gün bu yana yoğun ilgi gören bahçemizde hemşehrilerimiz hem farklı çiçek türlerini bir arada görünürken hem de güzel kokuları teneffüs ederek fotoğraf çekinebiliyor" diye konuştu.  </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karbon ayak izini azaltmamanın  yıllık maliyeti 3.3 milyar Euro</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karbon-ayak-izini-azaltmamanin-yillik-maliyeti-33-milyar-euro</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karbon-ayak-izini-azaltmamanin-yillik-maliyeti-33-milyar-euro</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Birliği&#039;nin iklim değişikliğiyle mücadele çerçevesinde karbon emisyonlarını azaltmak amacıyla getirdiği ‘Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması’ (SKDM), 2026’da tamamen hayata geçirilecek ]]></description>
<enclosure url="http://www.habergundemim.com/images/haber/26032024154811_18e9cb8de57ae3b1959e2bade9916958.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karbon, ayak, izini, azaltmamanın, yıllık, maliyeti, 3.3, milyar, Euro</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

İSTANBUL (İGFA) - AB içinde uygulanan Emisyon Ticaret Sistemi’ne eşdeğer bir karbon fiyatlandırmasının SKDM kapsamına giren ürünlerin ithalatı aşamasında da uygulanması, Türkiye’yi ihracatta önemli bir eşiği geçmeye hazırlıyor.  Hazırlık ve geçiş sürecini kapsayan son 2 yılda emisyon ticaret sistemini kurması gereken Türkiye, sisteme entegre olamazsa ihracatta önemli sıkıntılar yaşayacak.

Yeşil binalar ve sürdürülebilirlik alanında danışmanlık veren Altensis’in Yönetici Ortağı Dr. Emre Ilıcalı, ülkemizin 2023 yılında başlayan hazırlık ve geçiş sürecini tamamlaması için sadece 2 yıl kaldığını, bu sürede emisyon ticaret sistemi kurması ve uyum sağlaması gerektiğini hatırlattı. 

Türkiye'nin SKDM sürecini sorunsuz atlatmak için herhangi bir mali yükümlülüğün söz konusu olmadığı bu dönemde gerekli olan önlemleri almasının elzem olduğuna dikkat çeken Ilıcalı, “Yapılan araştırmalar, karbon maliyetlerinin 2022 yılı düzeyinde kalması durumunda SKDM’nin Türkiye'nin AB-27'ye ihracatına olası etkisinin, yıllık yaklaşık 3.3 milyar euro olarak hesaplandığını gösteriyor. Bu durum, özellikle çimento, elektrik, diğer mineral ürünleri, tarım ve demir-çelik sektörlerinde ihracat gelirinde düşüş yaşanabileceğini bize gösteriyor” değerlendirmesini yaptı.

Enerji yoğun sektörler, nelerle karşılaşacak?

Ilıcalı, bu düzenlemenin başta demir-çelik, çimento, alüminyum, gübre ve elektrik olmak üzere karbon kaçağı riskinin en yüksek olduğu, enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren sektörlerdeki işletmeleri etkileyeceğini kaydetti. SKDM’nin AB'ye ihracat yapan ülkelerin ürünlerinin pazardaki rekabetçiliğini etkileyebilecek maliyet artışları yaşayacağını ifade eden Ilıcalı, “İhracatçılar, AB'nin karbon düzenlemesine uyum sağlamak için karbon yoğun üretim süreçlerini iyileştirmek, karbon emisyonlarını azaltma yatırımları yapmak veya SKDM kapsamında vergi ödemek gibi ek maliyetlerle karşılaşabilirler” dedi. 

Şirketler için ilk kritik adım, karbon ayak izini ölçmek 

Enerji yoğun sektörlerdeki şirketlerin karbon ayak izlerini ölçmeye başlamasının çok önemli bir adım olacağını vurgulayan Ilıcalı, bunun için piyasada farklı kapsam ve ölçeklere göre hizmet veren birçok yazılım çözümü bulunduğunu belirtti. Ilıcalı, atılması gereken diğer adımları şöyle aktardı: “İkinci adımda şirketler, ölçüm sonuçlarını analiz ettikten sonra üretim süreçlerini daha verimli hale getirmeli ve yenilenebilir enerji kaynakları ile daha az karbon emisyonu üreten teknolojilere yatırım yaparak karbon ayak izlerini azaltmalı. Tedarik zincirindeki karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik stratejilerin geliştirilebilmesi için tedarikçi ve son kullanıcı tarafında da gerekli takip mekanizmasının kurularak bilgi akışının sağlanması önceliklendirilmeli.”]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fındık Bahçelerinde Yabancı Ot Mücadelesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/findik-bahcelerinde-yabanci-ot-mucadelesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/findik-bahcelerinde-yabanci-ot-mucadelesi</guid>
<description><![CDATA[ Tarımsal üretime zarar veren ve önemli ürün kayıplarına sebep olan hastalık, zararlı ve yabancı otlarla mücadele uygun zamanda, uygun dozda ve uygun tarım makine-ekipmanlarıyla uygulandığında olumlu sonuçlar vermekte, bitkisel hastalık, zararlı ve yabancı otlar kontrol altına alınabilmektedir. Aksi halde uygun mücadele metodu kullanılmadığında bitkiler, canlılar ve çevre üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.

Fındık bahçelerindeki yabancı otlar (ısırgan,eğrelti otları,böğürtlen vb.) fındık bitkisinin ihtiyacı olan besin maddelerine ortak olarak, fındığın hem vejatatif olarak gelişimine hem de verimine olumsuz etki göstermektedir. Genelde tek yıllık bitkiler oldukları için topraktaki besin maddelerini daha kolay bünyelerine alabilmektedir. Bu rekabeti ortadan kaldırmak ve topraktaki besin maddelerinin fındık tarafından alınmasını sağlamak amacıyla yabancı otlarla mutlaka mücadele yapmak gerekmektedir.

Öncelikle kültürel ve mekanik mücadele yöntemleri tercih edilmelidir. İstenilmeyen yabancı otlar; tohum oluşumundan önceki dönemlerde sökülerek veya biçilerek yok edilmelidir.

Giresun yöremizin arazi şartları, topoğrafyası ve toprak özellikleri değerlendirildiğinde yabancı otlara karşı kullanılan total herbisit (ısırgan ilacı) kullanımı hassasiyet gerektirmektedir. Özellikle eğimli ve toprak derinliği az olan yüzey alanlarında herbisit kullanımı; yağan yağmurlarla birlikte yüzey akışına sebep olmakta, erozyona maruz kalarak verimli toprak tabakasının akarak yok olmasına neden olmaktadır. Ayrıca fındık için özellikle kurak aylarda toprak neminin azalmasına, su kaybının artmasına, bahçedeki otlar üzerinde yaşayan doğa için faydalı böceklerin yaşam alanlarının yok edilerek, ölümlerine sebep olmaktadır.Su kaynaklarına yakın alanlarda kullanılması durumunda ise kullanılan kimyasalların sulara karışması sonucunda çevre, doğal yaşam ve canlılar üzerinde zararlara yol açmaktadır.

Fındık bahçelerinin tamamına ilaçlı uygulama yapmak yerine sadece yok edilmek istenen yabancı otlara hedef olmalıdır. Kapama şeklinde ilaç uygulaması kesinlikle yapılmamalıdır. Ayrıca arıcıların kovanlarını ilaçlama sahası dışına çıkarmaları gerekmektedir.

Bu hususlar göz önünde bulundurularak üreticilerimiz tüm zirai mücadele ilaçlarında olduğu gibi fındık bahçelerinde yabancı ot ilacı kullanımından önce İl/İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinden teknik bilgi alabilirler. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e2d67943677.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fındık, Bahçelerinde, Yabancı, Mücadelesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Tarımsal üretime zarar veren ve önemli ürün kayıplarına sebep olan hastalık, zararlı ve yabancı otlarla mücadele uygun zamanda, uygun dozda ve uygun tarım makine-ekipmanlarıyla uygulandığında olumlu sonuçlar vermekte, bitkisel hastalık, zararlı ve yabancı otlar kontrol altına alınabilmektedir. Aksi halde uygun mücadele metodu kullanılmadığında bitkiler, canlılar ve çevre üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.</span></span></p>
<p><span><span>Fındık bahçelerindeki yabancı otlar (ısırgan,eğrelti otları,böğürtlen vb.) fındık bitkisinin ihtiyacı olan besin maddelerine ortak olarak, fındığın hem vejatatif olarak gelişimine hem de verimine olumsuz etki göstermektedir. Genelde tek yıllık bitkiler oldukları için topraktaki besin maddelerini daha kolay bünyelerine alabilmektedir. Bu rekabeti ortadan kaldırmak ve topraktaki besin maddelerinin fındık tarafından alınmasını sağlamak amacıyla yabancı otlarla mutlaka mücadele yapmak gerekmektedir.</span></span></p>
<p><span><span>Öncelikle kültürel ve mekanik mücadele yöntemleri tercih edilmelidir. İstenilmeyen yabancı otlar; tohum oluşumundan önceki dönemlerde sökülerek veya biçilerek yok edilmelidir.</span></span></p>
<p><span><span>Giresun yöremizin arazi şartları, topoğrafyası ve toprak özellikleri değerlendirildiğinde yabancı otlara karşı kullanılan total herbisit (ısırgan ilacı) kullanımı hassasiyet gerektirmektedir. Özellikle eğimli ve toprak derinliği az olan yüzey alanlarında herbisit kullanımı; yağan yağmurlarla birlikte yüzey akışına sebep olmakta, erozyona maruz kalarak verimli toprak tabakasının akarak yok olmasına neden olmaktadır. Ayrıca fındık için özellikle kurak aylarda toprak neminin azalmasına, su kaybının artmasına, bahçedeki otlar üzerinde yaşayan doğa için faydalı böceklerin yaşam alanlarının yok edilerek, ölümlerine sebep olmaktadır.Su kaynaklarına yakın alanlarda kullanılması durumunda ise kullanılan kimyasalların sulara karışması sonucunda çevre, doğal yaşam ve canlılar üzerinde zararlara yol açmaktadır.</span></span></p>
<p><span><span>Fındık bahçelerinin tamamına ilaçlı uygulama yapmak yerine sadece yok edilmek istenen yabancı otlara hedef olmalıdır. Kapama şeklinde ilaç uygulaması kesinlikle yapılmamalıdır. Ayrıca arıcıların kovanlarını ilaçlama sahası dışına çıkarmaları gerekmektedir.</span></span></p>
<p><span><span>Bu hususlar göz önünde bulundurularak üreticilerimiz tüm zirai mücadele ilaçlarında olduğu gibi fındık bahçelerinde yabancı ot ilacı kullanımından önce İl/İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinden teknik bilgi alabilirler.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ege Denizi’ne saniyede 30 milyon mikroplastik taşınıyor | Canlılar tehdit altında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ege-denizine-saniyede-30-milyon-mikroplastik-tasiniyor-canlilar-tehdit-altinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ege-denizine-saniyede-30-milyon-mikroplastik-tasiniyor-canlilar-tehdit-altinda</guid>
<description><![CDATA[ Ege Denizi, Gediz Nehri’nin taşıdığı mikroplastiklerin tehdidi altında. Yapılan son araştırmanın sonuçlarına göre; Ege Denizi&#039;ne, Gediz Nehri&#039;nden saniyede 30 milyon mikroplastik parçacığı taşındığı ortaya çıktı. Prof. Dr. Neval Baycan, Ege Denizi’ndeki canlı yaşamının tehlike altında olduğunu söyledi.TÜBİTAK destekli “Organize Sanayi Bölgeleri Atıksuları ile Yüzey Sularında Mikroplastiklerin ve Mikroplastiklerle Taşınan Mikrokirleticilerin Belirlenmesi ve Taşınmalarının Araştırılması” projesinin ilkbahar dönemi sonuçları belli oldu.
Araştırmanın sonuçlarına göre; Ege Denizi&#039;ne, Gediz Nehri&#039;nden saniyede 30 milyon kadar mikroplastik parçacığı taşındığı ortaya çıktı.İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi&#039;nden (DEÜ) Prof. Dr. Neval Baycan, araştırmanın sonuçlarını yorumladı, Ege Denizi’ndeki tehlikeye dikkat çekti.Mikroplastik kirliliğinin son 10 yılda hızla kazandığını söyleyen Baycan, “Deniz ortamındaki balıklar ya da diğer canlıların bünyelerinde mikroplastiğe rastlanıldığı tespit edildi. Önemli tehditlerden bir tanesi; mikroplastiklerin besin zinciri yoluyla insanlara ve diğer canlılara taşınması.” dedi.Mikroplastik parçacıklarının Ege Denizi&#039;ne taşınmasını önlemek için arıtma tesislerine ek önlemler getirilmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Baycan, şunları söyledi:
“Pek çok yerde yollardan kaynaklı mikroplastikler de yağan yağmur sularıyla veya havada asılı kalan mikroplastiklerin çökelmesiyle de su kaynaklarındaki mikroplastik miktarları artış gösterebiliyor. Numune aldığımız bölgelerde pek çok noktanın aslında büyük makro plastikler açısından da kirli olduğunu tespit ettik. Çok sayıda pet şişenin, plastik poşetin veya tarımda kullanılan birtakım kalıntı maddelerin nehir kenarlarına atıldığını gördük. Bunların parçalanması sonucunda mikroplastikler oluşuyor. Dolayısıyla tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, arıtma tesislerinin iyileştirilmesi ve mikroplastiklerin giderimine yönelik güncellemeler çok önemli.”“İnsan sağlığı ve suda yaşayan canlılar için kirliliklerin özellikle kaynağında azaltılması ve önlenmesi gereklidir. Tek kullanımlık plastiklerin kullanımının sınırlandırılması ve mümkün olduğunca insanlarımızın bilinçlendirilmesi ve bunların etkisi konusunda eğitilmesi son derece önemli.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b3AsnCW2UEii9GCkOxHg-Q.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ege, Denizi’ne, saniyede, milyon, mikroplastik, taşınıyor, Canlılar, tehdit, altında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b3AsnCW2UEii9GCkOxHg-Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Ege Denizi’ne saniyede 30 milyon mikroplastik taşınıyor | Canlılar tehdit altında"><p>Ege Denizi, Gediz Nehri’nin taşıdığı mikroplastiklerin tehdidi altında. Yapılan son araştırmanın sonuçlarına göre; Ege Denizi'ne, Gediz Nehri'nden saniyede 30 milyon mikroplastik parçacığı taşındığı ortaya çıktı. Prof. Dr. Neval Baycan, Ege Denizi’ndeki canlı yaşamının tehlike altında olduğunu söyledi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/pRV_8Tl65kW1E-zwYMhc8A.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>TÜBİTAK destekli “Organize Sanayi Bölgeleri Atıksuları ile Yüzey Sularında Mikroplastiklerin ve Mikroplastiklerle Taşınan Mikrokirleticilerin Belirlenmesi ve Taşınmalarının Araştırılması” projesinin ilkbahar dönemi sonuçları belli oldu.
Araştırmanın sonuçlarına göre; Ege Denizi'ne, Gediz Nehri'nden saniyede 30 milyon kadar mikroplastik parçacığı taşındığı ortaya çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1g2rKvhAT0KB1kcrmRgolg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden (DEÜ) Prof. Dr. Neval Baycan, araştırmanın sonuçlarını yorumladı, Ege Denizi’ndeki tehlikeye dikkat çekti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/-Lfouko8qEiO9Qf5Ch-eHw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mikroplastik kirliliğinin son 10 yılda hızla kazandığını söyleyen Baycan, “Deniz ortamındaki balıklar ya da diğer canlıların bünyelerinde mikroplastiğe rastlanıldığı tespit edildi. Önemli tehditlerden bir tanesi; mikroplastiklerin besin zinciri yoluyla insanlara ve diğer canlılara taşınması.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/D0wraflVUkOXWkHm8QE8KQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mikroplastik parçacıklarının Ege Denizi'ne taşınmasını önlemek için arıtma tesislerine ek önlemler getirilmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Baycan, şunları söyledi:
“Pek çok yerde yollardan kaynaklı mikroplastikler de yağan yağmur sularıyla veya havada asılı kalan mikroplastiklerin çökelmesiyle de su kaynaklarındaki mikroplastik miktarları artış gösterebiliyor. Numune aldığımız bölgelerde pek çok noktanın aslında büyük makro plastikler açısından da kirli olduğunu tespit ettik. Çok sayıda pet şişenin, plastik poşetin veya tarımda kullanılan birtakım kalıntı maddelerin nehir kenarlarına atıldığını gördük. Bunların parçalanması sonucunda mikroplastikler oluşuyor. Dolayısıyla tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, arıtma tesislerinin iyileştirilmesi ve mikroplastiklerin giderimine yönelik güncellemeler çok önemli.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Uu9m-DdyH0unLxJ96npfeA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>“İnsan sağlığı ve suda yaşayan canlılar için kirliliklerin özellikle kaynağında azaltılması ve önlenmesi gereklidir. Tek kullanımlık plastiklerin kullanımının sınırlandırılması ve mümkün olduğunca insanlarımızın bilinçlendirilmesi ve bunların etkisi konusunda eğitilmesi son derece önemli.”</figcaption></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Satın alınan 2 bin gergedan doğaya bırakılacak: Nesilleri tehlikede</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/satin-alinan-2-bin-gergedan-dogaya-birakilacak-nesilleri-tehlikede</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/satin-alinan-2-bin-gergedan-dogaya-birakilacak-nesilleri-tehlikede</guid>
<description><![CDATA[ Güney Afrika&#039;da bir sivil toplum kuruluşu (STK), ülkede bulunan dünyanın en büyük gergedan çiftliğini satın aldı. STK, çiftliğin içerisindeki 2 bin güney beyaz gergedanını doğaya salacağını açıkladı.Johannesburg merkezli African Parks kuruluşu, yaptığı yazılı açıklamada, ülkenin Botsvana sınırında iflas etme eşiğindeki &quot;Platinium Rhino&quot; çiftliğini satın aldığını duyurdu.Açıklamada, 7 bin 800 hektarlık çiftlikte yaşayan 2 bin beyaz gergedanın yürütülen proje kapsamında 10 yılda doğaya geri döndürüleceği aktarıldı.Sivil toplum kuruluşu, çiftlikte gergedan yetiştirme faaliyetlerine de son vereceğini belirtti.20. yüzyılın başında nesli tükenmek üzere olan güney beyaz gergedanlarının sayısı koruma faaliyetleri sayesinde 2012&#039;de 20 bine kadar ulaştı. Ancak avcılık faaliyetleri yüzünden bu sayı günümüzde 13 bine kadar geriledi.Mevcut gergedan nüfusunun yüzde 80&#039;ine ev sahipliği yapan Güney Afrika&#039;da her yıl yüzlerce gergedan, yüksek maddi değere sahip boynuzları için kaçak avcıların hedefi olmaya devam ediyor.Başta Çin olmak üzere Asya ülkelerinden yoğun rağbet gören yasa dışı gergedan boynuzu ticareti, nesilleri tükenmekte olan gergedan türleri için ciddi tehdit oluşturuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b4PQaynDi0e4G1fXik-asg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Satın, alınan, bin, gergedan, doğaya, bırakılacak:, Nesilleri, tehlikede</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/b4PQaynDi0e4G1fXik-asg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Satın alınan 2 bin gergedan doğaya bırakılacak: Nesilleri tehlikede"><p>Güney Afrika'da bir sivil toplum kuruluşu (STK), ülkede bulunan dünyanın en büyük gergedan çiftliğini satın aldı. STK, çiftliğin içerisindeki 2 bin güney beyaz gergedanını doğaya salacağını açıkladı.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/VKIUh4PHNUuk4MO7kEW4Aw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Johannesburg merkezli African Parks kuruluşu, yaptığı yazılı açıklamada, ülkenin Botsvana sınırında iflas etme eşiğindeki "Platinium Rhino" çiftliğini satın aldığını duyurdu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tk_1jH1ti0ii4Fj2wxL2QA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Açıklamada, 7 bin 800 hektarlık çiftlikte yaşayan 2 bin beyaz gergedanın yürütülen proje kapsamında 10 yılda doğaya geri döndürüleceği aktarıldı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/jG2s_phr90KkUFdaicum1Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Sivil toplum kuruluşu, çiftlikte gergedan yetiştirme faaliyetlerine de son vereceğini belirtti.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JQfVj_23d0CkLh1ll8IbGw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>20. yüzyılın başında nesli tükenmek üzere olan güney beyaz gergedanlarının sayısı koruma faaliyetleri sayesinde 2012'de 20 bine kadar ulaştı. Ancak avcılık faaliyetleri yüzünden bu sayı günümüzde 13 bine kadar geriledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/tfQWtE8DoUKS0rZRQNyRfQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Mevcut gergedan nüfusunun yüzde 80'ine ev sahipliği yapan Güney Afrika'da her yıl yüzlerce gergedan, yüksek maddi değere sahip boynuzları için kaçak avcıların hedefi olmaya devam ediyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/DUtL5zXV2U-6NZ5C_Z68bg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Başta Çin olmak üzere Asya ülkelerinden yoğun rağbet gören yasa dışı gergedan boynuzu ticareti, nesilleri tükenmekte olan gergedan türleri için ciddi tehdit oluşturuyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/SOk-D0toy0edry7s6GBSEQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vP5LEhgVw0CadWYwOl3b3Q.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kAxK4jgTO0eSLz90f3aXMw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Diyarbakır’da varlıkları bilinen 3 kuş türü ilk kez fotoğraflandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-varliklari-bilinen-3-kus-turu-ilk-kez-fotograflandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-varliklari-bilinen-3-kus-turu-ilk-kez-fotograflandi</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır’da varlıkları bilinen ancak daha önce fotoğraflanmamış olan 3 kuş türü, ilk kez görüntülendi. Taşçeviren (arenaria interpres), deniz düdükçünü (phalaropus lobatus) ve büyük flamingonun (phoenicopterus roseus) görüntülenmesiyle ilgili konuşan Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı ve Kuş Bilimci Prof. Dr. Ahmet Kılıç, “Küresel ısınma nedeniyle su bulmakta zorlanan kuşlar, Diyarbakır&#039;daki Kabaklı Göleti&#039;ni bir vaha olarak görüyor.” dedi.Diyarbakır’da varlıkları bilinen ancak daha önce fotoğraflanmamış olan 3 kuş türü olan taşçeviren (arenaria interpres), deniz düdükçünü (phalaropus lobatus) ve büyük flamingoyu (phoenicopterus roseus) ilk kez görüntülendi.
Dicle Üniversitesi yerleşkesinde bulunan ve 200&#039;den fazla kuş türüne ev sahipliği yapan Kabaklı Göleti&#039;nde çekilen görüntüleri değerlendiren Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı ve Kuş Bilimci Prof. Dr. Ahmet Kılıç, Kaya&#039;nın çektiği kuş türlerinin bölgede çok nadir görüldüğünü söyledi.Doğa fotoğrafçısı Selim Kaya’nın çektiği fotoğrafların çok değerli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ahmet Kılıç, “Dicle Vadisi&#039;nde, Hevsel Bahçeleri civarında, Dicle Nehri kıyısında ve üniversitemiz kampüs alanı içerisinde bulunan Kabaklı Göleti&#039;nde 200&#039;den fazla kuş türünü görüyoruz. Bu durum, alana kuş cenneti alanı kazandırmaktadır. Burada çok nadide türler de var. Bunlardan bazılarını fotoğraflama imkanı olmamıştı. Çünkü fotoğraflama ayrı bir emek ve çalışma alanıdır.” dedi.Fotoğraflanan türler arasında olan taşçevireni “nadide bir tür” olarak niteleyen Kılıç, şunları söyledi:
 “Bu türümüz sığ sularda, kıyıda, taşları çevirerek su altındaki böcekleri, larvaları, tırtılları yiyor. Dolayısıyla bunların aşırı üremesinin önüne geçiyor. Bu davranışından dolayı adlandırmada taşçeviren ismi kullanılmaktadır. Yapılan çalışmada doğa fotoğrafçısı Selim bey, bunu tespit etti ve daha önce bildiğimiz taşçevirenin artık fotoğraflı halini görme şansına ulaştık. Bu Diyarbakır için, Güneydoğu Anadolu Bölgesi için büyük bir kazanç. Önemli bir çalışmadır.”Deniz düdükçünü türünün ise derin olmayan sularda böcekleri avlayarak yaşamını sürdürdüğünü söyleyen Kılıç, “Bulunduğu yerde dönerek, su içinde girdap oluşturuyor. Bu girdaptan dolayı özellikle zemine ulaşamadığı için zemindeki böcekler, su böcekleri, larvalar, tırtıllar yüzeye çıkıyor ve avlanmaya başlıyor. Bu strateji oldukça güzel bir değerlendirme. Bunun da fotoğraflarını maalesef çekememiştik.” dedi.Büyük flamingonun da bölgede çok nadir görülen türlerden olduğunu belirten Prof. Dr. Kılıç, şöyle devam etti:
“Yıllardır biliyoruz. Hatta 50 yıl önceden tespitler vardı. Hepimizin bildiği flamingolar, bölgemizde çok nadir görülen türlerdendir. Daha önce vardı fakat fotoğraf çekme imkanı olmamıştı. Selim Bey bunu da başardı. Değerli bir katkıdır. Bunlar da transit kuşlarımız arasındadır. Yalnızca tuzlu olan lagünlerde, deniz kıyısında ya da tuzlu göllerde yaşar. Diyarbakır&#039;da nadirdirler, çünkü bu bölgede tuzlu göller çok az, bunlar da özellikle kabuklularla beslenirler. Bu su içindeki kabuklular, bunlara o pembe rengi sağlıyor. Çok nadide, özel bir türdür. Küresel ısınma nedeniyle su bulmakta zorlanan kuşlar, Diyarbakır&#039;daki Kabaklı Göleti&#039;ni bir vaha olarak görüyor. Diyarbakır&#039;da çok özel bir potansiyel var. Son zamanlarda yaşadığımız kuraklık ve aşırı sıcaklar, bu hayvanları ciddi biçimde zorluyor. O yüzden çok nadir bulunan bölgelere yoğunlaşmaya başladılar. Çünkü dereler, çaylar kuruyunca Dicle Vadisi&#039;ne, Dicle Nehri&#039;ne veya var olan göletlere geliyorlar. O yüzden bizim bu türleri yaşatabilmemiz; bu bölgedeki su varlığına bağlı. Bulunduğumuz bölge, Basra şehrinin özelliğine dönüyor. Irak&#039;taki, Suriye&#039;deki şehirler gibi bir iklime doğru gidiyoruz. Bunu geciktirmek ya da daha yaşanabilir hale getirebilmek için tedbirler almamız lazım. Ağaçlandırma çok değerlidir. Suyu toplamak çok değerlidir ve suyu yönetmemiz lazım.” ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l8-_q01v-Ea0QWaEwc-jKg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Diyarbakır’da, varlıkları, bilinen, kuş, türü, ilk, kez, fotoğraflandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/l8-_q01v-Ea0QWaEwc-jKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Diyarbakır’da varlıkları bilinen 3 kuş türü ilk kez fotoğraflandı"><p>Diyarbakır’da varlıkları bilinen ancak daha önce fotoğraflanmamış olan 3 kuş türü, ilk kez görüntülendi. Taşçeviren (arenaria interpres), deniz düdükçünü (phalaropus lobatus) ve büyük flamingonun (phoenicopterus roseus) görüntülenmesiyle ilgili konuşan Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı ve Kuş Bilimci Prof. Dr. Ahmet Kılıç, “Küresel ısınma nedeniyle su bulmakta zorlanan kuşlar, Diyarbakır'daki Kabaklı Göleti'ni bir vaha olarak görüyor.” dedi.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iPcThpySO0Orrz-r3tCjdw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Diyarbakır’da varlıkları bilinen ancak daha önce fotoğraflanmamış olan 3 kuş türü olan taşçeviren (arenaria interpres), deniz düdükçünü (phalaropus lobatus) ve büyük flamingoyu (phoenicopterus roseus) ilk kez görüntülendi.
Dicle Üniversitesi yerleşkesinde bulunan ve 200'den fazla kuş türüne ev sahipliği yapan Kabaklı Göleti'nde çekilen görüntüleri değerlendiren Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı ve Kuş Bilimci Prof. Dr. Ahmet Kılıç, Kaya'nın çektiği kuş türlerinin bölgede çok nadir görüldüğünü söyledi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/Fd750FTi3kW0zco6B8S9yA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Doğa fotoğrafçısı Selim Kaya’nın çektiği fotoğrafların çok değerli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ahmet Kılıç, “Dicle Vadisi'nde, Hevsel Bahçeleri civarında, Dicle Nehri kıyısında ve üniversitemiz kampüs alanı içerisinde bulunan Kabaklı Göleti'nde 200'den fazla kuş türünü görüyoruz. Bu durum, alana kuş cenneti alanı kazandırmaktadır. Burada çok nadide türler de var. Bunlardan bazılarını fotoğraflama imkanı olmamıştı. Çünkü fotoğraflama ayrı bir emek ve çalışma alanıdır.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/XzvkQKf3Dkmf0Iv-Hi0yDQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Fotoğraflanan türler arasında olan taşçevireni “nadide bir tür” olarak niteleyen Kılıç, şunları söyledi:
 “Bu türümüz sığ sularda, kıyıda, taşları çevirerek su altındaki böcekleri, larvaları, tırtılları yiyor. Dolayısıyla bunların aşırı üremesinin önüne geçiyor. Bu davranışından dolayı adlandırmada taşçeviren ismi kullanılmaktadır. Yapılan çalışmada doğa fotoğrafçısı Selim bey, bunu tespit etti ve daha önce bildiğimiz taşçevirenin artık fotoğraflı halini görme şansına ulaştık. Bu Diyarbakır için, Güneydoğu Anadolu Bölgesi için büyük bir kazanç. Önemli bir çalışmadır.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kA0GuHiBDkWF4-1OQl0lVg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Deniz düdükçünü türünün ise derin olmayan sularda böcekleri avlayarak yaşamını sürdürdüğünü söyleyen Kılıç, “Bulunduğu yerde dönerek, su içinde girdap oluşturuyor. Bu girdaptan dolayı özellikle zemine ulaşamadığı için zemindeki böcekler, su böcekleri, larvalar, tırtıllar yüzeye çıkıyor ve avlanmaya başlıyor. Bu strateji oldukça güzel bir değerlendirme. Bunun da fotoğraflarını maalesef çekememiştik.” dedi.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/z91VmhW-XEyk5IkvG-DxFw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Büyük flamingonun da bölgede çok nadir görülen türlerden olduğunu belirten Prof. Dr. Kılıç, şöyle devam etti:
“Yıllardır biliyoruz. Hatta 50 yıl önceden tespitler vardı. Hepimizin bildiği flamingolar, bölgemizde çok nadir görülen türlerdendir. Daha önce vardı fakat fotoğraf çekme imkanı olmamıştı. Selim Bey bunu da başardı. Değerli bir katkıdır. Bunlar da transit kuşlarımız arasındadır. Yalnızca tuzlu olan lagünlerde, deniz kıyısında ya da tuzlu göllerde yaşar. Diyarbakır'da nadirdirler, çünkü bu bölgede tuzlu göller çok az, bunlar da özellikle kabuklularla beslenirler. Bu su içindeki kabuklular, bunlara o pembe rengi sağlıyor. Çok nadide, özel bir türdür. Küresel ısınma nedeniyle su bulmakta zorlanan kuşlar, Diyarbakır'daki Kabaklı Göleti'ni bir vaha olarak görüyor. Diyarbakır'da çok özel bir potansiyel var. Son zamanlarda yaşadığımız kuraklık ve aşırı sıcaklar, bu hayvanları ciddi biçimde zorluyor. O yüzden çok nadir bulunan bölgelere yoğunlaşmaya başladılar. Çünkü dereler, çaylar kuruyunca Dicle Vadisi'ne, Dicle Nehri'ne veya var olan göletlere geliyorlar. O yüzden bizim bu türleri yaşatabilmemiz; bu bölgedeki su varlığına bağlı. Bulunduğumuz bölge, Basra şehrinin özelliğine dönüyor. Irak'taki, Suriye'deki şehirler gibi bir iklime doğru gidiyoruz. Bunu geciktirmek ya da daha yaşanabilir hale getirebilmek için tedbirler almamız lazım. Ağaçlandırma çok değerlidir. Suyu toplamak çok değerlidir ve suyu yönetmemiz lazım.”</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/w6NCcGC2vk6piKhRgwoZSQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/fA0B0KAcqkSUD7fHvFKT2w.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/0YB9-0iYaEG_bjxYwvwKkw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çıldır Gölü’nde alg patlaması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cildir-goelunde-alg-patlamasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cildir-goelunde-alg-patlamasi</guid>
<description><![CDATA[ Doğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük ikinci gölü olan Çıldır Gölü’nde alg patlaması yaşandı. Gölün yüzeyini kaplayan yeşil renkli tabaka, kıyılarda balçık ve peltemsi bir hal aldı.Su kaynaklarının hızla azalması, kirlenme ve sıcaklıklardaki aşırı artış, göllerde dipte biriken mavi - yeşil algleri yüzeye çıkarıyor.  Doğu Anadolu’nun en büyük ikinci gölü olan Çıldır Gölü’nde de suyun rengi yeşile döndü.  Göldeki alg patlamasını görüntüleyen bölgeden vatandaşlar, göl yüzeyini yeşil bir tabakanın kapladığı, su azaldıkça renginin de yeşil olduğunu söyledi.Çıldır Gölü’nün yüzeyini kaplayan yeşil renk, kıyılarda balçık ve peltemsi bir hal almaya başladı.  Ağlarını göle atan balıkçılar, kirlilik nedeniyle ağlarını tekneye çekmekte güçlük yaşadı.  Geçim kaynağı balığa bağlı olan balıkçılar, alg patlaması nedeniyle balık tutamayacaklarını söylediler. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bnbdV3WfvkqjOvBI8ow1Ww.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çıldır, Gölü’nde, alg, patlaması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/bnbdV3WfvkqjOvBI8ow1Ww.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Çıldır Gölü’nde alg patlaması"><p>Doğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük ikinci gölü olan Çıldır Gölü’nde alg patlaması yaşandı. Gölün yüzeyini kaplayan yeşil renkli tabaka, kıyılarda balçık ve peltemsi bir hal aldı.</p>Su kaynaklarının hızla azalması, kirlenme ve sıcaklıklardaki aşırı artış, göllerde dipte biriken mavi - yeşil algleri yüzeye çıkarıyor.  Doğu Anadolu’nun en büyük ikinci gölü olan Çıldır Gölü’nde de suyun rengi yeşile döndü.  Göldeki alg patlamasını görüntüleyen bölgeden vatandaşlar, göl yüzeyini yeşil bir tabakanın kapladığı, su azaldıkça renginin de yeşil olduğunu söyledi.<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/LkTZvdjc0EqxFlwfLyxTaw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" alt="">Çıldır Gölü’nün yüzeyini kaplayan yeşil renk, kıyılarda balçık ve peltemsi bir hal almaya başladı.  Ağlarını göle atan balıkçılar, kirlilik nedeniyle ağlarını tekneye çekmekte güçlük yaşadı.  Geçim kaynağı balığa bağlı olan balıkçılar, alg patlaması nedeniyle balık tutamayacaklarını söylediler.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bakan Özhaseki: BM Habitat Türkiye&amp;apos;de ofis açacak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-ozhaseki-bm-habitat-turkiyede-ofis-acacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-ozhaseki-bm-habitat-turkiyede-ofis-acacak</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Birleşmiş Milletler (BM) Habitat&#039;ın Türkiye&#039;de ofis açacağını açıkladı.Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, New York&#039;ta &quot;Dünya Şehirler Günü ve Sıfır Atık Girişimi Programı Basın Bilgilendirme Toplantısı&quot;nda, BM Genel Kurulu için geldikleri ABD’de daha yaşanabilir bir dünya için temaslar sürdürmeye devam ettiklerini kaydetti.  Bakan Özhaseki, Dünya Şehirler Günü etkinliğinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#039;ın eşi Emine Erdoğan&#039;ın himayesinde Üsküdar Belediyesi ev sahipliğinde İstanbul&#039;da yapılacağını ve BM-Habitat’ın Türkiye&#039;de ofis açacağını ifade etti.  Kentlerin afetlere karşı savunmasız olduğu bir dönemden geçildiğini işaret eden Özhaseki, Dünya Şehirler Günü&#039;nün sürdürülebilirlik konusunda bir ekibi bulunduğunu, bunun da iyi seçilmiş bir konu olduğu değerlendirmesini yaptı.Türkiye&#039;nin Alpler&#039;den Himalayalar&#039;a uzanan hat içerisindeki deprem riskli ülkelerden biri olduğunu ve son yüzyılda Türkiye&#039;de yıkıcı nitelikte 60 depremin meydana geldiğini dile getiren Özhaseki, 6 Şubat&#039;taki, 11 kentte 14 milyon kişiyi etkileyen depremlerde 50 bini aşkın vatandaşın yaşamını yitirdiğini anımsattı.  Depremin etkilediği şehirlerde çok sayıda tarihi eserlerin ve tarihi binaların da zarar gördüğünü aktaran Mehmet Özhaseki, öncelikli amaçlarının yuvalarını kaybeden vatandaşlar için konut inşa etmek olduğunu söyledi.  Halihazırda 200 binden fazla konutun inşasının hızla devam ettiğini, deprem bölgesinde Yerinde Dönüşüm Projesine 250 binden fazla başvuru yapıldığını ifade eden Özhaseki, projeye başvuranların hibelerle, kredilerle destekleneceğini, bu kişilerin kendi evlerini inşa etmelerine yardımcı olunacağını belirtti.  Kahramanmaraş merkezli depremlerin Anadolu&#039;da son bin yılda yaşanan en büyük afet olduğuna işaret eden Özhaseki, bir yandan şehirleri yeniden inşa ettiklerini, diğer yandan da söz konusu konutların güvenilir, dayanaklı olmasına dikkat ettiklerini ve sıfır atık anlayışına uygun &quot;akıllı şehirler&quot; kurmaya çalıştıklarını aktardı.SIFIR ATIK DANIŞMA KURULU&#039;NUN İLK YÜZ YÜZE TOPLANTISI İSTANBUL&#039;DA Sıfır Atık Danışma Kurulu&#039;nun ilk toplantısının BM Habitat İcra Direktörü Maimunah Mohd Sharif&#039;in Türkiye ziyareti sırasında çevrimiçi olarak düzenlendiğini hatırlatan Bakan Özhaseki, kurulun çok sayıda ülkeden katılım olacak ilk yüz yüze toplantısının 1 Kasım&#039;da İstanbul’da yapılacağını açıkladı.  Özhaseki, İstanbul&#039;da açılması planlanan BM Habitat Ofisi&#039;nin, Sıfır Atık Danışma Kurulu’nun çalışmalarına destek ve katkıda bulunacağını belirtti.6 Şubat&#039;taki depremler ve Türkiye&#039;nin doğal afetlerden etkilenen ülkelere yardım faaliyetlerine ilişkin sorularını da yanıtlayan Özhaseki, yeryüzüne çok yakın bir noktada meydana gelen depremin binlerce yıllık tarihe sahip eski şehirleri etkilediğine değindi.  Depremden etkilenen kentlerin zemininin mikro haritalama çalışmalarıyla incelendiğini, inşa edilmesi planlanan yapıların 10 şiddetine kadar dayanıklı ve sağlam olacağını belirten Özhaseki, Cumhurbaşkanı Erdoğan&#039;ın liderliğinde deprem bölgesinde yuvalarını kaybeden herkese konutlarını en kısa sürede teslim edeceklerini söyledi.  Depremlerin ardından Türkiye&#039;nin kenetlendiğine işaret eden Özhaseki, &quot;Deprem bölgesinde yaşayan çocuklara bisikletlerini gönderen çocuklar gördük. Ve bazı kişilerin Hac vecibelerini erteleyip paralarını deprem bölgesine gönderdiklerine şahit olduk. Depremlerin üzerinden dört ay geçti, bu böyle devam ediyor.&quot; dedi.  Bakan Özhaseki, Türiye&#039;nin gayri safi milli hasılasına oranla dünyada en çok insani yardım yapan ülke sıralamasında birinci olduğunu ve siyasi gündemi bir kenara bırakarak tüm yardıma muhtaç insanlara yardım için ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarının altını çizerek, Türkiye&#039;nin depremden etkilenen Fas ve sel felaketine maruz kalan Libya&#039;ya yardım önerisinde bulunduğunu, her iki ülkenin de istemeleri halinde Türkiye&#039;nin elinden gelen tüm yardımı yapmaya hazır olduğunu sözlerine ekledi. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dMJOpHjvRkSgCk3oEkRrlQ.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bakan, Özhaseki:, Habitat, Türkiyede, ofis, açacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/dMJOpHjvRkSgCk3oEkRrlQ.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Bakan Özhaseki: BM Habitat Türkiye'de ofis açacak"><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Birleşmiş Milletler (BM) Habitat'ın Türkiye'de ofis açacağını açıkladı.</p><p>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, New York'ta "Dünya Şehirler Günü ve Sıfır Atık Girişimi Programı Basın Bilgilendirme Toplantısı"nda, BM Genel Kurulu için geldikleri ABD’de daha yaşanabilir bir dünya için temaslar sürdürmeye devam ettiklerini kaydetti.  <strong>Bakan Özhaseki, Dünya Şehirler Günü etkinliğinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın himayesinde Üsküdar Belediyesi ev sahipliğinde İstanbul'da yapılacağını ve BM-Habitat’ın Türkiye'de ofis açacağını ifade etti.</strong>  Kentlerin afetlere karşı savunmasız olduğu bir dönemden geçildiğini işaret eden Özhaseki, Dünya Şehirler Günü'nün sürdürülebilirlik konusunda bir ekibi bulunduğunu, bunun da iyi seçilmiş bir konu olduğu değerlendirmesini yaptı.</p><p>Türkiye'nin Alpler'den Himalayalar'a uzanan hat içerisindeki deprem riskli ülkelerden biri olduğunu ve son yüzyılda Türkiye'de yıkıcı nitelikte 60 depremin meydana geldiğini dile getiren Özhaseki, 6 Şubat'taki, 11 kentte 14 milyon kişiyi etkileyen depremlerde 50 bini aşkın vatandaşın yaşamını yitirdiğini anımsattı.  Depremin etkilediği şehirlerde çok sayıda tarihi eserlerin ve tarihi binaların da zarar gördüğünü aktaran Mehmet Özhaseki, öncelikli amaçlarının yuvalarını kaybeden vatandaşlar için konut inşa etmek olduğunu söyledi.  Halihazırda 200 binden fazla konutun inşasının hızla devam ettiğini, deprem bölgesinde Yerinde Dönüşüm Projesine 250 binden fazla başvuru yapıldığını ifade eden Özhaseki, projeye başvuranların hibelerle, kredilerle destekleneceğini, bu kişilerin kendi evlerini inşa etmelerine yardımcı olunacağını belirtti.  Kahramanmaraş merkezli depremlerin Anadolu'da son bin yılda yaşanan en büyük afet olduğuna işaret eden Özhaseki, bir yandan şehirleri yeniden inşa ettiklerini, diğer yandan da söz konusu konutların güvenilir, dayanaklı olmasına dikkat ettiklerini ve sıfır atık anlayışına uygun "akıllı şehirler" kurmaya çalıştıklarını aktardı.</p><p><strong>SIFIR ATIK DANIŞMA KURULU'NUN İLK YÜZ YÜZE TOPLANTISI İSTANBUL'DA</strong> </p><p>Sıfır Atık Danışma Kurulu'nun ilk toplantısının BM Habitat İcra Direktörü Maimunah Mohd Sharif'in Türkiye ziyareti sırasında çevrimiçi olarak düzenlendiğini hatırlatan Bakan Özhaseki, kurulun çok sayıda ülkeden katılım olacak ilk yüz yüze toplantısının 1 Kasım'da İstanbul’da yapılacağını açıkladı.  <strong>Özhaseki, İstanbul'da açılması planlanan BM Habitat Ofisi'nin, Sıfır Atık Danışma Kurulu’nun çalışmalarına destek ve katkıda bulunacağını belirtti.</strong></p><p>6 Şubat'taki depremler ve Türkiye'nin doğal afetlerden etkilenen ülkelere yardım faaliyetlerine ilişkin sorularını da yanıtlayan Özhaseki, yeryüzüne çok yakın bir noktada meydana gelen depremin binlerce yıllık tarihe sahip eski şehirleri etkilediğine değindi.  Depremden etkilenen kentlerin zemininin mikro haritalama çalışmalarıyla incelendiğini, inşa edilmesi planlanan yapıların 10 şiddetine kadar dayanıklı ve sağlam olacağını belirten Özhaseki, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde deprem bölgesinde yuvalarını kaybeden herkese konutlarını en kısa sürede teslim edeceklerini söyledi.  Depremlerin ardından Türkiye'nin kenetlendiğine işaret eden Özhaseki, "Deprem bölgesinde yaşayan çocuklara bisikletlerini gönderen çocuklar gördük. Ve bazı kişilerin Hac vecibelerini erteleyip paralarını deprem bölgesine gönderdiklerine şahit olduk. Depremlerin üzerinden dört ay geçti, bu böyle devam ediyor." dedi.  Bakan Özhaseki, Türiye'nin gayri safi milli hasılasına oranla dünyada en çok insani yardım yapan ülke sıralamasında birinci olduğunu ve siyasi gündemi bir kenara bırakarak tüm yardıma muhtaç insanlara yardım için ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarının altını çizerek, Türkiye'nin depremden etkilenen Fas ve sel felaketine maruz kalan Libya'ya yardım önerisinde bulunduğunu, her iki ülkenin de istemeleri halinde Türkiye'nin elinden gelen tüm yardımı yapmaya hazır olduğunu sözlerine ekledi.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Suların çekildiği Arin Gölü&amp;apos;nde tehlike çanları çalıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sularin-cekildigi-arin-goelunde-tehlike-canlari-caliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sularin-cekildigi-arin-goelunde-tehlike-canlari-caliyor</guid>
<description><![CDATA[ Bitlis&#039;in Adilcevaz ilçesi sınırlarında bulunan Arin Gölü kuraklık ve iklim değişikliği nedeniyle duvarlar kalıntıları ile mikrobiyalitlerin ortaya çıkmasına neden oldu.Arin Gölü&#039;nü de kuraklık vurdu.Adilcevaz ilçesi sınırlarında bulunan Arin Gölü kuraklık ve iklim değişikliği nedeniyle gün geçtikçe kuruyor.Kuş cenneti olarak bilinen Arin Gölü&#039;nün suyu çekilince binlerce yıllık duvar kalıntıları ve mikrobiyalitler gün yüzüne çıktı.Taş duvarların ortaya çıkarması Arin Gölü&#039;nde daha önceden bir yerleşim yeri olduğu, hangi kavme ait olduğu bilinmiyor.Nedim Atalay isimli köy sakini, &quot;Kuş cenneti Arin Gölü 200&#039;e yakın kuş türüne ev sahipliği yapıyordu. Maalesef bu görüntüler endişe verici. Göründüğü gibi bu duvarlar neyin nesi bunun araştırılması gerekiyor.&quot; dedi ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kOv8uaUQMUyYSLM3JHhRbw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Suların, çekildiği, Arin, Gölünde, tehlike, çanları, çalıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/kOv8uaUQMUyYSLM3JHhRbw.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" class="type:primaryImage" alt="Suların çekildiği Arin Gölü'nde tehlike çanları çalıyor"><p>Bitlis'in Adilcevaz ilçesi sınırlarında bulunan Arin Gölü kuraklık ve iklim değişikliği nedeniyle duvarlar kalıntıları ile mikrobiyalitlerin ortaya çıkmasına neden oldu.</p><section class="type:slideshow"><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/IEiOrtDxv0qJn644wTONOg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Arin Gölü'nü de kuraklık vurdu.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/G4jgBwm0u0KXLWVigpFa3g.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Adilcevaz ilçesi sınırlarında bulunan Arin Gölü kuraklık ve iklim değişikliği nedeniyle gün geçtikçe kuruyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/iRZHRTZYs0ukrd1tDwcFKg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Kuş cenneti olarak bilinen Arin Gölü'nün suyu çekilince binlerce yıllık duvar kalıntıları ve mikrobiyalitler gün yüzüne çıktı.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/1wX_vTwsxUeCJlbaEwq6zg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Taş duvarların ortaya çıkarması Arin Gölü'nde daha önceden bir yerleşim yeri olduğu, hangi kavme ait olduğu bilinmiyor.</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/JB-aQEP3XEuY9NW1hyLUFg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"><figcaption>Nedim Atalay isimli köy sakini, "Kuş cenneti Arin Gölü 200'e yakın kuş türüne ev sahipliği yapıyordu. Maalesef bu görüntüler endişe verici. Göründüğü gibi bu duvarlar neyin nesi bunun araştırılması gerekiyor." dedi</figcaption></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/lFGj7DwSVE6qTqkYgsDGqA.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure><figure><img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/vq9m0DzRnUW_eiS1Ii8bSg.jpg?width=1200&mode=crop&scale=both" width="1200"></figure></section>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakkari’de doğa katliamına karşı köylülerin eylemi üçüncü gününde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hakkaride-doga-katliamina-karsi-koeylulerin-eylemi-ucuncu-gununde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hakkaride-doga-katliamina-karsi-koeylulerin-eylemi-ucuncu-gununde</guid>
<description><![CDATA[ Kavaklı köyü sakinlerinin mera alanları içerisinde faaliyet gösteren maden ocaklarının kapatılması için başlattıkları nöbet eylemi üçüncü günde devam etti. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/hakkaride-doga-katliamina-karsi-koylulerin-eylemi-ucuncu-gununde-142218-20240426.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hakkari’de, doğa, katliamına, karşı, köylülerin, eylemi, üçüncü, gününde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: 

 

Asopress - Hakkari Merkez, Yüksekova ilçesi ile Van ilinde yaşanan Kavaklı köyü sakinlerinin aralarında bulunduğu yüzlerce kişi üç gündür eylemde. 2017 yılından beri bölgede faaliyet gösteren firmaların, çalışma ruhsat alanını aşarak doğal ortamı tahrip ettiği, yeşil alanları yok ettiği ve içme suyu kaynaklarına zarar verdiğini ifade eden köylüler, yetkilileri göreve davet etti. Hem Hakkari Valiliği yetkilileri hem de ilgili firma yetkilileri ile görüşmelerde bulunan köy sakinleri taleplerinin karşılanmadığını dile getirdi. Köylülerin bölgedeki nöbet eylemi devam ederken jandarma ise bölgede güvenlik önlemi aldı. Köylüler üç gündür maden sahasının bulunduğu bölgede başlattıkları eylem devam ediyor.

 

‘Köyümüzü katlettiler’

Köy sakinlerinden Veysi Cadır, “Burası bizim toprağımız, yabancılar gelmiş burada madencilik faaliyetinde bulunuyor. Suyumuzu bozmuşlar. Havamızı bozmuşlar. Biz burada bir arı besleyemeyecek durumdayız.  Hayvanlarımızı otlatacak bir yerimiz de yok. Yaşam alanımız kalmadı.  Biz para istemiyoruz. Davamız köyümüzdür. Köyümüze geri dönmek istiyoruz. Artık şehirlerde idare edemeyecek durumdayız” şeklinde tepkisini gösterdi. Mağdur edildiklerini belirten 69 yaşındaki Abdurrahman Tekin de “Biz bu toprakların sahibiyiz. Biz burayı bırakamayız. Buradan gitmeyiz. Bu madencilerin topraklarımızda hiçbir hakları yok. Biz burada büyüdük ve burada yaşadık. Devletimizden merhamet bekliyoruz. Bize sahip çıksın bu insanları buradan çıkartsınlar. Ne para istiyoruz ne de mal mülk. Biz sadece toprağımızı istiyoruz” dedi.

 

‘Devlet güçlü için değil vatandaşı için olmalı’

Osman Duman isimli köy sakini ise 30 yıldır köylerini terk etmek zorunda olduklarını amaçlarının yapılan haksızlığın önüne geçmek olduğunu belirterek, “Gençlerimiz Avrupa’ya gitti. Çaremiz kalmadı. Biz topraklarımıza sahip çıkmaya geldik” diye konuştu. Bölgelerinin geçim kaynağının hayvancılık olduğunu kaydeden Kaya Duman ise, köy halkının mağdur edildiğini ifade etti ve çoğu köy sakinin işsizlik nedeniyle metropollere göç ettiğini ifade etti ve sordu “Devlet niçin var? Vatandaş için değil mi? O zaman gelsin bu madeni durdursunlar” İsmet Çınar isimli yurttaşta da bölgede ciddi bir tahribat oluşturulduğuna dikkat çekti.

 

Köy muhtarı da eyleme katıldı

Köy Muhtarı Adil Kurt ise, eylemlerine destek veren herkese teşekkür ederek, eylemlerinin amacı hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Doğalarının tahrip edildiğini savunan Muhtar Kurt, “Hepiniz biliyorsunuz Sedex Madencilik Firmasının burada bir faaliyeti var. İlkbaharda küçük baş hayvanlarımızın uğrak yeri buralardır, bu derelerdir. 10 kilometrelik bir alanın hepsi talan edilmiş. Bir koyun bile besleyecek durumumuz kalmadı. Eskiden buralarda 20 bin koyun beslerdik. Hepsi ilkbaharda buralarda otlatılıyordu” dedi.

 

Yetkililerden destek isteyen Muhtar Kurt, taleplerini şu şekilde sıraladı

“Burada toplanan milletimizin talebi isteği maden şirketinin tamamen buradan gitmesi. Biz para peşinde değiliz. Vatandaşlarımızın hepsi de bizim için değerlidir. Bir vatandaşımızın tırnağına, parmağına bir zarar gelmesini istemeyiz. Biz para istemiyoruz. Muhtar olarak gelip gidiyorum. Burada çalıştırılan bir Allah’ın kulu benim köylüm değil vatandaşım değil. Ben de kendimden utanıyorum. Sayın Valimizle de görüştük. Bu madenciler gelecek talebimiz bu şantiyeler burada olmasın. Vatandaşlarımız haklı olarak burada işini gücünü bırakan var. Ricamız, talebimiz büyüklerimizden başta Sayın Valimizden, Sayın alay Komutanımız, kolluk kuvvetleri burada. Hepinize minnettarız. Bizim için buradalar. Sayın Valimizden, Bakanlarımızdan ve yetkililerden talebimiz bu. Taleplerimiz yerine gelene kadar eylemlerimiz devam eder. Bu millete yazık günahtır. Mağdur durumdayız. Sayın yetkililer bir an önce bu konuya el atmalıdır. Bu maden faaliyetlerini durdurmalarını istiyoruz” dedi.

 

Vali Çelik: Hukuk çerçevesinde hareket ediyoruz

Yazılı açıklamada bulunan Hakkari Valisi Ali Çelik ise, şu ifadeleri kullandı: “Her zaman dediğimiz gibi istisnasız herkes hukukun belirlediği çerçevede hareket etmek zorunda. Tüm işletmeler hukuka uygun verilen ruhsatları çerçevesinde faaliyetlerini yürütmek zorunda. Başta çevreye verilebilecek zararlar olmak üzere verilen izinlere aykırı bir durum varsa, tespit varsa ivedi olarak çevre şehircilik ve maden işleri genel müdürlüğüne dayanakları ile müracaat yapılmalı, konu ilgililerince detaylı incelenir yasaların belirlediği çerçeve dışına çıkılmışsa gereği yapılır. 2007’den beri ruhsatlı ve izinli olarak çalışan bir maden, şuana kadar bahsedilen kurumlara vatandaşlar tarafından herhangi bir başvuru yok, biz resen talep edeceğiz, inceleme isteyeceğiz, hukukun belirlediği çerçeve dışında, başka bir yola başvurmak herkes açısından sorumluluk gerektirir.” dedi.

 

 

Asopress- serhatnews]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karadeniz&amp;apos;de ekoloji mücadelesini büyütmeyi hedeflediler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizde-ekoloji-mucadelesini-buyutmeyi-hedeflediler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karadenizde-ekoloji-mucadelesini-buyutmeyi-hedeflediler</guid>
<description><![CDATA[ Karıncalar Ağı gönüllüleri Aslı Kahraman Eren ve Hikmet Eren, eko-kırıma neden olan projelere karşı Karadeniz&#039;deki ekolojik mücadeleyi birleştirmek için harekete geçti. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/karadenizde-ekoloji-mucadelesini-buyutmeyi-hedeflediler-135107-20240626.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karadenizde, ekoloji, mücadelesini, büyütmeyi, hedeflediler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Karadeniz'in ekolojik zenginliklerine dikkat çekmek amacıyla harekete geçen Karıncalar Ağı gönüllüleri Aslı Kahraman Eren ve Hikmet Eren, bölgede hızla artan maden faaliyetlerine karşı birlik olma çağrısı yapıyor. Son bir yılda sadece Karadeniz'de 37 maden projesine "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değil" kararı verilmesine tepki gösteren ikili, bölge illerindeki çevre örgütleriyle güçlerini birleştirmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda, Amasya Çambükü'ndeki sanayi bölgesi inşaatına karşı koruma mücadelesi de gündemlerine aldılar.

Mezopotamya Ajansı'na hedeflerini anlatan Aslı Kahraman Eren, "Karadeniz'in doğal yaşamını ve ekosistemini tehdit eden maden projelerine karşı uzun süredir mücadele ediyoruz" diyerek, bölgedeki ekolojik dengeyi koruma çabalarını vurguladı. Çevre örgütleri ve siyasi temsilcilerle yapacakları görüşmeler sonrasında ortak bir strateji belirlemeyi hedeflediklerini ifade eden Eren, "Karadeniz'in ekolojik zenginliklerini korumak için tüm Karadenizlileri bir araya getirmek istiyoruz" dedi.

İlk ziyaretlerini Amasya Çambükü'ne gerçekleştiren ve burada köylülerle bir araya gelen ikili, bölgede yaşanan ekolojik mücadeleyi yakından takip ettiklerini belirtti. Amasya'dan sonra Ordu ve Giresun'da da çevre örgütleriyle görüşen Aslı Kahraman Eren, "Maden projelerine karşı ortak bir mücadele hattı oluşturmak için adımlar atıyoruz" dedi.

Gelecek adımlarında Rize, Trabzon, Artvin ve Gümüşhane'yi ziyaret edeceklerini aktaran Eren, bu şehirlerdeki çevre savunucularıyla dayanışma içinde olacaklarını ve mücadelelerini güçlendireceklerini belirtti. Karadeniz'in ekolojik denge ve doğal kaynaklarını koruma çabalarını desteklemek için tüm bölge halkını harekete geçmeye çağıran Eren, "Maden projelerine karşı birlikte 'Hayır' demek için mücadele edeceğiz" diye ekledi.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dicle Vadi&amp;apos;sinin kalbine 47 milyon TL&amp;apos;lik hançer saplayacaklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dicle-vadisinin-kalbine-47-milyon-tllik-hancer-saplayacaklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dicle-vadisinin-kalbine-47-milyon-tllik-hancer-saplayacaklar</guid>
<description><![CDATA[ Dicle Nehri&#039;nin vadi olarak kalan son alanlarından biri olan Cehennem Deresi yapılaşmaya açılarak 47 milyonluk ranta kapı araladı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/dicle-vadisinin-kalbine-47-milyon-tllik-hancer-saplayacaklar-115340-20240702.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dicle, Vadisinin, kalbine, milyon, TLlik, hançer, saplayacaklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA/Zeynep Durgut

Asopress - Şırnak'ın İdil ile Güçlükonak ilçeleri arasında yer alan Dicle Nehri'nin kollarından Cehennem Deresi(Newala Qoriyê)'nde üç yüz metreden oluşan cam teras yapılarak yapılaşmaya açılacak. Doğal güzelliği ile bilinen ve doğa yürüyüşçüleri ile birlikte birçok canlı türüne ev sahipliği yapan doğa harikası alana 100 araçlık otopark, 500 metrekare açık kapalı kafeterya ve peyzaj çalışması yapılarak doğal güzellik ranta kapı aralayacak. 24 Haziran yapılan ihale 47 milyon 960 bin TL olarak belirlendi. İdi'e bağlı Bafê ve Hespist köylerine yakın alanda yapılmak istenilen proje ile ranta kapı aralanırken eş zamanlı bölgede askeri kalekollarda inşa edilmeye başlandı. Bölge sakinleri doğal güzel güzelliğin ranta kapı aralandığını dile getirerek projeyi istemediklerini dile getiriyor. 

Mezopotamya Ajansı'ndan Zeynep Durgut'un köylüler ile görüştü. Durgut'a açıklamalarda bulunan Alya Alkan, cam terasın yapılmasıyla birlikte vadinin doğal güzelliğini yitireceğini söyledi. Alkan, “Eğer bahsettikleri projeyi yaparlarsa burada artık insanlar evlerinden çıkamayacak. Terasın yapıldığı yere sürekli çocuklarımızla gider, gezerdik ve hayvanlarımızı orada otlatırdık. Bu projenin yapılmasını istemiyoruz. Çünkü terasın bize hiç bir faydası olmayacak ve bizim böyle bir şeye de ihtiyacımız yok. Zaten terasın yapılacağı yer doğal teras. Ancak şimdi terasın yapılması ile birlikte doğası tamamıyla yok edilecek. Çünkü büyük bir tahribat olacak. Burası tarihi bir yer ve müdahale edilmemesi gerekiyor. Bizler artık serbest bir şekilde oralara gidip gezemeyeceğiz. Bu projeyi istemiyoruz" dedi.  


Köylülerden Nuriye Hazar, 30 yıldır yapılmayan köy yolunun proje kapsamında rant için yapıldığına  dikkat çekip “Bu projeyle huzur bırakmadılar. Bizler bu projeyi istemiyoruz. Ama yine de yapıyorlar. Bu proje ile birlikte hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Oranın doğasını ve tarihini tek seferde yok edecekler. Bu projeyi yaptıkları zamanda ihtiyaç var mı yok mu diye bize sorulmadı. Kendi çıkarları için yapıyorlar. Köyün yollarını bile bunun için yaptılar” diye belirtti. 
 
Şerife Malkaç isimli yurttaş, projenin bölge halkına bir katkısının olmayacağını ifade ederek, “Bizler eskisi gibi serbest dolaşamayacağız. Daha önceleri rahat bir şekilde gidip geziyorduk. Çünkü iş makinasıyla bölgenin dokuyla oynadılar. Cam terası istemiyoruz” dedi. 


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mardin&amp;apos;de ormanlara giriş yasaklandı enerji hatlarının bakım yapılmasına dikkat çekildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mardinde-ormanlara-giris-yasaklandi-enerji-hatlarinin-bakim-yapilmasina-dikkat-cekildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mardinde-ormanlara-giris-yasaklandi-enerji-hatlarinin-bakim-yapilmasina-dikkat-cekildi</guid>
<description><![CDATA[ Mardin Valiliği yaptığı açıklama ile Mardin ili sınırları içinde bulunan bütün ormanlık alanlara giriş ve çıkışların ikinci bir duyuruya kadar yasaklandığı duyurdu. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/mardinde-ormanlara-giris-yasaklandi-enerji-hatlarinin-bakim-yapilmasina-dikkat-cekildi-144557-20240701.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mardinde, ormanlara, giriş, yasaklandı, enerji, hatlarının, bakım, yapılmasına, dikkat, çekildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Sosyal Medya 

Asopress - Mardin Valiliği'nin yaptığı duyuruya göre ormanlık alanlara girişler yasaklanırken karayolları güzergahında seyir halindeki araçlardan yangına sebebiyet verebilecek sigara, şişe, cam, çöp gibi malzemelerin atılması ve bırakılmasının da yasaklandığı bildirildi. 


Valilikten yapılan açıklamada "6831 sayılı Orman Kanunu’nun 74’üncü maddesi ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 9'uncu ve 66’ıncı maddeleri uyarınca Mardin ili sınırları içinde bulunan bütün ormanlık alanlara giriş ve çıkışlar ikinci bir duyuruya kadar yasaklanmıştır. Ormanların çevresinde yer alan ve içinden geçen yollarda, ormanların kenarında mola vermek ve piknik yapmak da yasaklanmıştır. Ayrıca karayolları güzergahında seyir halindeki araçlardan yangına sebebiyet verebilecek sigara, şişe, cam, çöp gibi malzemelerin atılması ve bırakılması yasaktır. Mardin ili sınırları içinde yer alan Sultan köy Orman Bölge Parkı (Konaklamasız) ve Kasımiye Millet Ormanı (Konaklamasız) ziyaretçi girişlerine kapalı olup piknik yapmak ve ateş yakmak yasaktır. Derik ilçemizde Bulunan GAP Şelalesi Tabiat Parkı ise ateşli piknik yapmamak şartıyla ziyaretçi girişlerine serbesttir. Orman Kanunu’nun 31’inci ve 32’nci maddeleri kapsamında olan köyler ve mahalleler başta olmak üzere, orman içi, orman bitişiği ve ormanla ilişiği olmayan köyler ve mahallelerde anız, bağ-bahçe, zeytinlik ve tarla temizliği gibi nedenlerle belirtilen tarihten itibaren 24 saat boyunca, tüm zamanlı olarak kontrollü ateş yakmak dahil, ağaç, dal ve her türlü bitki örtüsünün yakılması yasaktır" diye belirtildi. 


Enerji nakil hatlarının bakımına işaret edildi

 

Orman alanı civarındaki tesisler ile sanayi kuruluşları, orman alanlarını etkileyebilecek her türlü faaliyet nedeniyle oluşabilecek yangın riskine karşı, önleyici bütün tedbirleri eksiksiz olarak alacakları belirtilen, açıklamada,  “Enerji nakil hatlarının yapım ve bakımı ile ilgili kuruluşlar (DEDAŞ ve TEİAŞ) enerji hatlarının özellikle ormanlık alanlardan geçen bölümlerinde gerekli bakımları gerçekleştirecek, yangın riskine karşı her türlü tedbiri alacaklardır. Bütün belediyeler, orman içi, orman kenarı ve bitişiğinde bulunan çöp toplama alanları çevresinde koruma bandı oluşturacak ve yangın riskine karşı gerekli iş makinelerini hazır bulunduracaklardır. Sokak hayvanlarını beslemek amacıyla yasaklı alanlara girmek isteyenler, kimliklerini hangi mevkide ne zaman besleme yapacaklarını ilgili ilçe güvenlik birimleri ile Orman İşletme şefliklerine bildirmek ve izin almak kaydıyla ormanda yaşayan sokak hayvanlarını besleyebileceklerdir. Bu kişiler yasaklı alanda piknik yapma ve ateş yakma yasaklarından muaf değildirler. Kaymakamlıklar ve Mardin Orman İşletme Müdürlüğü’nün koordinasyonu altında genel kolluk birimleri ve orman muhafaza memurları tarafından bu kararla alınan tedbirler ve getirilen yasaklamaların kontrol ve denetimi kesintisiz olarak yerine getirilecektir. Yasaklama kararına aykırı davrananlar hakkında gerekli adli ve idari işlemler gerçekleştirilecektir. Yangın ihbarları ve bununla ilgili bütün şüpheli durumlar 112 Acil Çağrı Hattı aranarak yapılabilecektir” ifadeleri kullanıldı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antik kentte açılmak istenen mermer ocağına &amp;apos;ÇED raporu gerekli değil&amp;apos; kararı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/antik-kentte-acilmak-istenen-mermer-ocagina-ced-raporu-gerekli-degil-karari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/antik-kentte-acilmak-istenen-mermer-ocagina-ced-raporu-gerekli-degil-karari</guid>
<description><![CDATA[ Antik Stratoneikeia kentinin bulunduğu bölgede açılmak istenen mermer ocağı için verilen “ÇED gerekli değil” raporuna itiraz eden Eskihisar köylüleri kararın iptal edilmesini istedi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/antik-kentte-acilmak-istenen-mermer-ocagina-ced-raporu-gerekli-degil-karari-162113-20240514.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Antik, kentte, açılmak, istenen, mermer, ocağına, ÇED, raporu, gerekli, değil, kararı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Vikipedi

 

Asopress - Yatağan Eskihisar Köyü'ne açılmak istenen mermer ocağı için verilen "ÇED gerekli değil" kararının iptal edilmesini isteyen köylüler, ocağın bölgede bulunan antik kent üzerine kurulacağını söyledi.

Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Eskihisar Köyü'ne açılmak istenen mermer ocağına karşı yurttaşlar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Muğla İl Müdürlüğü'ne itiraz dilekçeleri verdi. Ardından da müdürlük önünde açıklama yapan köylüler, ocak için verilen "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değil" kararının iptal edilmesini istedi.

Açıklamaya köylülerin yanı sıra çok sayıda ekolojist katıldı. Köylülerden Lütfi Kirayoğlu, bölgenin 2 bin 500 yıllık bir antik kent olduğuna dikkati çekerek, “Tüm Muğla için çok önemli olan bu bölge 40 yıldır ağır bir saldırı altındadır. Kasım ayında bir maden şirketi köye gelerek, hiçbir inceleme yapmadan ÇED raporu hazırlayıp saldırmak istemişti. Köylüler olarak onları püskürttük. Şimdi başka bir şirket bin 500 dönümlük bir arazi üzerinde köye 500 metre mesafede mermer ocağı açmak istiyor. Buraya yola çıkmadan önce ağır bir patlama yaşayarak, buraya geldik. Köyümüzün tüm tepeleri mermer ocakları tarafından kaplanmış ve ormanlar yok olmuş. Bu duruma boyun eğmeyeceğiz" diye konuştu.

 



                                                Mermer ocağının açılmasına itiraz eden Eskihisar köylüleri Fotoğraf: MA

 

Ardından konuşan köy muhtarı Cafer Ateş ise "Mahallemiz sınırları içerisinde bulunan bütün mermer ocağı projelerine karşıyız. Proje sahası Antik Stratoneikeia'nın mermer ocakları olup, zeytinlik alanlar  ve mahallemizin içme suyu kaynaklarının bulunduğu bir alandır. Verilen 'ÇED gerekli değil' kararı hukuksuzdur. Eskihisar, kömür madeni yüzünden üç defa taşınarak büyük bedel ödemiştir. Bu projenin iptali için adli ve idari olarak her türlü mücadeleyi hukuk devleti çerçevesinde yürüteceğiz" dedi.

Stratonikea Muğla'nın Yatağan İlçesi’nin 6–7 km. batısında, Yatağan-Milas karayolu çıkışında 1 kilometre mesafede yer alan Eskihisar mahallesi ile iç içe bir antik kenttir.

 

Asopress - MA]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batman&amp;apos;ın en büyük akarsuyu imara açılıyor belgeseller ile anlatılmıştı valilik tapu dağıttı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batmanin-en-buyuk-akarsuyu-imara-aciliyor-belgeseller-ile-anlatilmisti-valilik-tapu-dagitti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batmanin-en-buyuk-akarsuyu-imara-aciliyor-belgeseller-ile-anlatilmisti-valilik-tapu-dagitti</guid>
<description><![CDATA[ Batman&#039;da iki yıldır tartışma konusu olan Batman Çayı&#039;nın imara açılması projesi, oldu bittiye getirilerek tapu dağıtım töreni yapıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/batmanin-en-buyuk-akarsuyu-imara-aciliyor-belgeseller-ile-anlatilmisti-valilik-tapu-dagitti-050818-20240717.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batmanın, büyük, akarsuyu, imara, açılıyor, belgeseller, ile, anlatılmıştı, valilik, tapu, dağıttı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Batman Samanyolu ve Oymataş köylerinde yapılmak istenen ilave OSB alanlarına ait tapu devir töreni gerçekleştirildi. Törene Batman AK Parti Milletvekili Ferhat Nasıroğlu ve Batman Valisi Ekrem Canalp katıldı. Törende yapılan konuşmalarda, OSB'lerin gıda ve tekstil sektörlerine yönelik olacağı belirtilirken, iş insanları Batman'a davet edildi.

İmarları tartışma konusu olan ve DSİ'nin olumlu rapor vermediği dere yatağının imara açılma girişimlerine dair konuşan Batman Valisi Ekrem Canalp, "Oymataş OSB için imar planları bitmek üzere, bakanlık onayında. Samanyolu OSB için de imar planını yapıyoruz ve bitiriyoruz," dedi.

Batman Samanyolu Köyü'nden Oymataş'a kadar uzanan sulak alanda yaklaşık 188 kuş türü bulunurken, ekolojik tahribatlar içinde yaban hayatı için önemli bitki türleri ve çalılık alanlar yer alıyor. İmara açılması ile birlikte bu alanların tahrip olacağını belirten çevreciler ve sivil toplum örgütlerinin uzun süreli sessizliği ise dikkat çekiyor.

Herhangi bir ÇED raporunun olup olmadığı belli olmayan alanlar için yapılan yatırımlar da dikkat çekti. AK Parti Milletvekili ve Valinin çalışmaları kapsamında tapu dağıtımı öne çıktı.

Geçtiğimiz yıl, OSB'ye karşı çevreciler ve sivil toplum örgütleri bir araya gelerek bir panel düzenlemişti. Düzenlenen panelde, endemik türlerin imar ile büyük zarar göreceği belirtilmişti.

Sivil toplum kuruluşları ve çevrecilerin Batman Çayı'na dair söyledikleri, 19 dakikalık dosya haber videosunda dile getirilmişti. Gazeteci Metin Yoksu'nun iki yıldır gündeme getirdiği ve sivil toplum örgütleri ile çevrecilerin sözlerini topladığı "Batman Çayı Tehdit Altında" 19 dakikalık video dosya haberinde şunları dile getirmişti. 

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cizre Barajı tarihi alanları yok edecek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cizre-baraji-tarihi-alanlari-yok-edecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cizre-baraji-tarihi-alanlari-yok-edecek</guid>
<description><![CDATA[ Dicle Nehri&#039;nde kurulacak 10 baraj ile nehir akarsu özelliğini kaybedecek. Barajlar Mezopotamya coğrafyasını yok ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/cizre-baraji-tarihi-alanlari-yok-edecek-121239-20240716.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cizre, Barajı, tarihi, alanları, yok, edecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Dicle Nehri üzerinde kurulan 9 baraj ile nehir stasünü bir bütün olarak kaybetti. Nehir üzerinde kurulan en büyük barajlardan biri olan Ilısu Veysel Eroğlu Barajı nedeniyle 12 bin yıllık tarihe sahip Hasankeyf su altında bırakıldı. Nehir üzerinde 10 baraj Ilısu bendinin aşağısına son kanyona inşaa edilecek. Güçlükonak ile Cizre arasında inşa edilecek barajın üç yıl içinde tamamlanması hedefleniyor. Baraj tarihi alanları su altında bırakacak ve ekolojik tahribata yol açacak.  


Mezopotamya Ajansı'ndan Mahmut Altıntaş'ın haberine göre projeyle ilgili sanal medyada paylaşım yapan AKP Milletvekilli Arslan Tatar, ihalenin gerçekleştirildiğini belirterek, “Yapım işine en kısa sürede başlayıp, 3 yıl içinde tamamlanması ve enerji üretimine başlanması hedeflenmektedir” diye belirtti. 
 
24 Mayıs 2013 tarihinde ihalesi yapılan proje, daha sonra çeşitli anlaşmazlıklar nedeniyle iptal edildi. Dicle Nehri üzerine kurulması planlanan barajın, Ilısu Barajı’ndan sonra ikinci büyük baraj olacağı belirtiliyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nün ortak projesi olan baraj için 29 Nisan 2019’da Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) izni verildi. Qesirk (Kasrik) Beldesi ile beldeye bağlı Misûriyê köyünün alt tarafında planlanan projenin hayata geçirilmesi durumunda yerleşim yerleri, tarım ve tarihi alanların yanı sıra birçok canlı türü de yok olacak. Öte yandan su ihtiyacı Dicle Nehri’nden karşılanan Federe Kurdistan Bölgesi ve Irak da barajın tamamlanmasıyla büyük bir su kriziyle karşı karşıya kalacak.

Gutiler döneminde inşa edildiği tahmin edilen Mahmûd Xan Köprüsü sular altında kalacak yapılar arasında yer alıyor. 2011 yılında selden etkilenen köprü, yeniden inşa edilmişti.


Gabar ve Cûdî dağlarını birbirinden ayıran, “Krallar Geçidi” olarak bilinen, kimilerine göre Guti imparatorunun kabartması, kimilerine göre ise Part süvarisinin rölyefi de sulara gömülecek. Bölge sakinlerinin Bûk û Zava (Gelin ve Damat Heykeli) olarak adlandırdığı rölyef, her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği tarihi yerlerden birisi. 
 
EKOLOJİ ÖRGÜTLERİ VE KURUMLARA ÇAĞRI 
 
Belde sakinlerinden Abdullah Kültür, barajın uzun yıllardır gündemde olduğunu belirterek, yapıldığı takdirde bölgedeki insanların göç etmek zorunda kalacağını söyledi. Kültür, “Baraj yapılmasını istemiyoruz. Topraklarımız, ekin alanımız ve tarihimiz, ekoloji yok olacak. Qesirk tarihi bir yer aynı zamanda. Çağrımız; ekoloji örgütleri ve demokratik kurumların buna karşı durmalarıdır. Baraj yapıldığı takdirde 3 mahalle sular altında kalacak ve insanlar metropollere göç etmek zorunda kalacak” diye belirtti. 
 
BİR TARİH YOK OLACAK 
 
Mehmet Kültür de, barajla birlikte bir tarihin sulara gömüleceğini hatırlattı. Baraj istemediklerini vurgulayan Kültür, şöyle devam etti: “Burada yaşayanlar baraj istemiyor. Herkes karşı. Tarım ve hayvancılıkla geçimimizi sağlıyoruz. Baraj yapıldığı takdirde ekin yapacağımız alan kalmayacak. Hem ekolojimiz yok olacak hem de geçim kaynaklarımız elimizden alınmış olacak. İki ay önce avukatlar gelip topraklarımızı kontrol etti. Projenin tamamen iptal edilmesini istiyoruz. Pira Xan Mahmut (Mahmut Han köprüsü), Kela Mercana Reş, Bûk û Zawa (Gelin ve damat heykeli) gibi birçok tarihi yapı sular altında kalacak. Herkese çağrımız; baraj yapımına karşı tepkilerini ortaya koysunlar.” 

Kaynak: Ma]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çobanlardan örnek kampanya yangın bölgesi için 350 küçükbaş hayvan dağıttılar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cobanlardan-oernek-kampanya-yangin-boelgesi-icin-350-kucukbas-hayvan-dagittilar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cobanlardan-oernek-kampanya-yangin-boelgesi-icin-350-kucukbas-hayvan-dagittilar</guid>
<description><![CDATA[ Mardin&#039;in Mazıdağı ilçesi ile Diyarbakır&#039;ın Çınar ilçesinde meydana gelen yangınlarda mağdur olan aileler ile dayanışma gösteren çobanlar 350 küçükbaş havyanı ailelere dağıttı. Çobanlar kampanya ve dayanışmanın süreceğini duyurdu ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/cobanlardan-ornek-kampanya-yangin-bolgesi-icin-350-kucukbas-hayvan-dagittilar-203327-20240704.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çobanlardan, örnek, kampanya, yangın, bölgesi, için, 350, küçükbaş, hayvan, dağıttılar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

Asopress - Geçtiğimiz 25 Haziran’da meydana gelen ve 15 kişinin hayatını kaybettiği yangınlarda on binlerce dönüm arazi küle dönerken, bine yakın hayvan da öldü. Aileler yaslarını bir yandan tutarken diğer yandan da köylüler ile dayanışmalar da devam ediyor. Diyarbakır, Urfa, Mardin, Bingöl, Erzurum başta olmak üzere Kürt kentlerinde bir araya gelen çobanlar yangının etkili olduğu dört başta olmak üzere 13 köy ile örnek bir dayanışma gösterdi. 

 
Çobanlar “Marka Koçlar Zoom Facebook İnternet Sayfası” üzerinden "Biz bize yeteriz. Bir koyun da sen bağışla" kampanyası düzenledi. Kendi aralarında 350 küçükbaş hayvan toplayarak, yangından etkilenen köylere ziyaretlerde bulunarak koyunlar ailelere dağıtıldı. Toplumsal bir travmanın yaralarını sarmaya çalışan çobanların dayanışması örnek oldu. 

'Biz bize yeteriz'

 
Mezopotamya Ajansı'nda yer alana haber göre yanlarında getirdikleri hayvanları köylülere dağıtan çobanlar, ayrıca köylülere taziye ziyaretinde bulundu. Çobanlar adına konuşan Mehmet Çetin Tarı, ailelerle dayanışmak için bir çağrıda bulunduklarını ve bütün kentlerden destek aldıklarını dile getirdi. Kampanyalarına katılımın yoğun olduğunu ve topladıkları hayvanları ailelere teslim etmek için birçok kişiyle beraber köyleri ziyaret ettiklerini ifade eden Tarı, “Kampanyamız bir süre daha devam edecek. Gelen destekleri mağdur olan ailelere teslim edeceğiz. Tamamen hayırsever insanlarımızın yardımlarıyla toplandı bunlar. Köy köy gezdik, köylüler de destek verdi. Hepsine teşekkür ediyoruz. İnsanlarımıza çağrımız ailelerimize destek vermeleri, insanlarımızla dayanışmaları. Ailelerimiz köylerinde kalmaya devam etsin, kendi işlerini yapabilsinler ki, dışarıya çalışmak için gitmek zorunda kalmasınlar” ifadelerini kullandı. 
 
Saman ve arpa desteği
 
Çobanlardan Bahri Ay da ailelerin hayvanlarını beslemeleri için saman ve arpaya da ihtiyaç duyduğunu ve bunun için de çalışmalarını yaptıklarını söyleyerek, kamuoyuna da destek çağrısında bulundu. Süleyman Şeyhan isimli çoban ise kampanya kapsamında kimseden para talep etmediklerini belirterek, sadece hayvan ve hayvanların ihtiyaç duyduğu besin maddelerinin gönderilmesi uyarısında bulundu. 
 
Çobanlar ardından hayvanları ailelere dağıtarak, tek tek köyleri gezdi. ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Diyarbakır&amp;apos;da maden için ormanlar yok ediliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-maden-icin-ormanlar-yok-ediliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-maden-icin-ormanlar-yok-ediliyor</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır&#039;da maden için kesilen ormanlara karşı Diyarbakır Barosu harekete geçerek yürütmeyi durdurma talebiyle mahkemeye başvurdu. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/diyarbakirda-maden-icin-ormanlar-yok-ediliyor-122642-20240716.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Diyarbakırda, maden, için, ormanlar, yok, ediliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Zengesor, Heşeder, Mizak, Bayırlı ve Şaxur kırsal mahallelerinde açılması planlanan bakır madeni için 2020 yılında "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir" raporu verildi. Konyalı Dimin Madencilik şirketi, bu rapor sonrası sondaj çalışmalarına başladı. Bölgede maden için ormanlık alan kesilmeye başlandı. 


Mezopotamya Ajansı'ndan Müjdat Can'ın haberine göre çalışmalar sırasında bölgede binlerce ağaç kesilirken, doğaya büyük zarar verildi. Mahalle sakinlerinin başvurusu üzerine Amed Barosu ve Ekoloji Derneği harekete geçti ve şirketin çalışmalarına karşı “yürütmeyi durdurma” talebiyle mahkemeye başvurdu.

Köylüler tepki gösteri

Hukuki süreç devam ederken, şirketin çalışmaları da sürüyor. Şaxur Mahallesi sakinlerinden Mehmet Yılmaz, yaklaşık iki yıldır ormanlık alanın yok edildiğini belirtti. Yılmaz, Bayırlı’ya bağlı Bilgili mezrasında ağaçların kesildiği noktada bir karakol inşa edildiğini söyledi. Yılmaz, "Tüm canlıların yaşam alanları tehlikede. Köylülerin geçim kaynağı olan sebze ve meyve bahçeleri ile hayvan türleri bu durumda yok olacak. Bölgemizde maden açılmasını ve bu şirketlerin burada maden çıkarmasını istemiyoruz. Talebimiz, derhal ocağın iptal edilmesi ve şirketlerin bölgeyi terk etmesidir" dedi.

Diyarbakır Barosu'ndan Açıklama: İnsanlar Yerlerini Terk Edecek

Diyarbakır Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Sekreteri Ahmet İnan, ÇED sürecinde mahallelinin görüşüne başvurulmadığını ifade etti. İnan, "Mahallelinin yaşamını etkileyecek bir uygulamada fikirleri alınmadan, itiraz hakkı tanınmadan böyle bir usulsüzlük yapılmıştır" dedi. Mahalle sakinlerinin geçim kaynaklarının arıcılık ve hayvancılık olduğuna dikkat çeken İnan, "Arıcılık, ormanlar ve bahçeler yok olacak. İnsanlar hayvanlarını otlatamadığında nereye göç edecek? Bu işin rant tarafı var ama bir de politik tarafı var. 1990’larda bombalanarak boşaltılan köyler, bugün maden ve HES'lerle yok edilmeye çalışılıyor. Bu sistem hukuka da uydurulmaya çalışılıyor. Sonuç yine aynı olacak; insanlar yerlerini terk etmek zorunda kalacaklar ve bu durumu biz kabul etmiyoruz" ifadelerini kullandı.

Sivil Toplum Örgütlerine Çağrı

Amed'deki sivil toplum örgütlerinin sürece dahil olmasının önemli olduğunu vurgulayan İnan, "Biz 'yürütmeyi durdurma' talebinde bulunduk ama idari yargılama usulü gereği keşif ve bilirkişi raporu oluşturulmayana kadar bu proje son sürat devam ediyor" dedi. İnan, maden ocaklarının su kaynakları için tehdit oluşturduğunu ve bölgenin ormanlık yapısına zarar verdiğini belirtti. Tek başına dava açmanın bu durumu durdurmaya yetmediğini kaydeden İnan, "Maalesef ülkede hukuk işlevsizleştirilmiş durumda. O yüzden şehrin tüm bileşenlerinin devreye girmesi gerekiyor. Bu süreci başlatan oranın halkıdır. Aynı şekilde alana gidip halkla birlikte yasal bir protesto düzenlenebilir ve toplumsal bir refleks gösterilebilir" dedi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Leylek yuvası yandı yavrular hayatını kaybetti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/leylek-yuvasi-yandi-yavrular-hayatini-kaybetti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/leylek-yuvasi-yandi-yavrular-hayatini-kaybetti</guid>
<description><![CDATA[ Malatya&#039;nın Kale ilçesinde bir leylek yuvası yangını cep telefonu kamerasıyla kaydedildi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/leylek-yuvasi-yandi-yavrular-hayatini-kaybetti-125531-20240623.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Leylek, yuvası, yandı, yavrular, hayatını, kaybetti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Foto: Sosyal Medya

Asopress - Malatya Kale İlçesi Salkımlı Mahallesi'nde bulunan bir elektrik direğinin üstündeki leylek yuvası henüz bilinmeyen bir nedenle alev aldı. Yangın sonucunda yuvadaki yavru leylekler hayatını kaybetti.

Olay sırasında yuvada bulunan leylek yavrularının ve anne leyleğin onları kurtarma çabası, bölgedeki bir kişi tarafından cep telefonu kamerasıyla görüntülendi.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orman kıyımına karşı barodan tepki: Bölgeyi ağaçsız ve kurak bırakma girişimi kaldığı yerden devam ediyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orman-kiyimina-karsi-barodan-tepki-boelgeyi-agacsiz-ve-kurak-birakma-girisimi-kaldigi-yerden-devam-ediyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orman-kiyimina-karsi-barodan-tepki-boelgeyi-agacsiz-ve-kurak-birakma-girisimi-kaldigi-yerden-devam-ediyor</guid>
<description><![CDATA[ Şırnak&#039;ta korucular eliyle yapılan ağaç kıyımına Şırnak Barosu tepki gösterdi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/orman-kiyimina-karsi-barodan-tepki-bolgeyi-agacsiz-ve-kurak-birakma-girisimi-kaldigi-yerden-devam-ediyor-160732-20240701.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orman, kıyımına, karşı, barodan, tepki:, Bölgeyi, ağaçsız, kurak, bırakma, girişimi, kaldığı, yerden, devam, ediyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Sosyal Medya

Asopress - Şırnak'ın Besta, Cudî, Gabar ve son olarak Beytüşebap Komatê köyünde asker talimatıyla korucuların yaptığı ağaç kıyımı devam ederken Şırnak Barosu Çevre ve Kent Komisyonu yaşananlara tepki gösterip "Şırnak'ta yaşanan doğa katliamına ilişkin her yıl yapmış olduğumuz başvurular, suç duyuruları ve kamuoyuna sunmuş olduğumuz raporlara rağmen bölgeyi ağaçsız ve kurak bırakma girişimi kaldığı yerden devam ediyor" açıklamasında bulundu. 


Bölgede sürekli hale gelen doğa talanına karşı mücadele edeceklerini vurgulayan Baro açıklamasında "Şırnak'ta yaşanan doğa katliamına ilişkin her yıl yapmış olduğumuz başvurular, suç duyuruları ve kamuoyuna sunmuş olduğumuz raporlara rağmen bölgeyi ağaçsız ve kurak bırakma girişimi kaldığı yerden devam ediyor. Baromuza gelen şikayetler ve ulaştığımız görüntülerden de anlaşılacağı üzere her sene olduğu gibi aynı süreç işletiliyor. Yaz mevsimi itibariyle bu kesimler ve tahribatlar hızlı bir şekilde artmakta, her gün yüzlerce ton endemik ve tarihi ağaçlar yok edilmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi Şırnak doğası ranta kurban ediliyor ve istenen şey, madenlerle donatılmış bir alan ve şantiye sahasına çevrilmiş bir doğa" ifadeleri kullanıldı. 
 

Açıklamanın devamında şunlar dile getirildi: Gelinen süreçle beraber hukuki süreci olduğu gibi devam ettirme konusundaki irade ve kararlılığımızı ortaya koyacağımıza ve doğamızın gözümüzün önünde talan edilmesine göz yummayacağız. Çevre ve Kent komisyonumuzun da titizlikle takip ettiği ve daha önce almış olduğumuz Ombudsman kararına rağmen devam eden bu süreci yakından takip ettiğimizi ve gerekli girişimlerde bulunacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mawa Dağı yangınına engel</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mawa-dagi-yanginina-engel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mawa-dagi-yanginina-engel</guid>
<description><![CDATA[ Hasankeyf&#039;in Mawa ve Gercüş köylerinde askeri operasyon sırasında çıkan yangına müdahale, valiliğin &quot;geçici güvenlik bölgesi&quot; ilanı gerekçesiyle engelleniyor. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/mawa-dagi-yanginina-engel-212133-20240623.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mawa, Dağı, yangınına, engel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Asopress 

Asopress - Batman'ın Hasankeyf ilçesine bağlı Mawa Dağı bölgesindeki Xirbêkûr köyünde 18 Haziran'da başlayan askeri operasyon devam ediyor. Operasyonun Gercüş ilçe kırsalına genişletildiği belirtiliyor.

Bölgede hava hareketliliği devam ederken, Gercüş ilçesindeki birçok bölgeye valilik tarafından giriş çıkışların yasaklandığı bildirildi. Dereiçi köyü ise askerler tarafından ablukaya alındı. Kırsalda çıkan yangının Dereiçi köyüne doğru ilerlediği ve bölgeye itfaiye ekiplerinin çağrıldığı ancak gelen ekiplerin köye ulaşamadığı belirtildi.

Öte yandan, DBP ve DEM Parti'nin oluşturduğu heyet, operasyon bölgesine gitmek istedi fakat valiliğin bölgeyi geçici güvenlik bölgesi ilan etmesi sebebiyle köye alınmadı. Heyet, bölgede çıkan yangının yerleşim yerlerine yaklaştığını ve etkili bir müdahaleye izin verilmediğini belirtti.

DEM Parti Batman Milletvekili Zeynep Oduncu da sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, "Gercüş ilçemizde alınan yasak kararıyla başlatılan askeri operasyonda çıkan yangın büyümeye devam etmektedir. Yerleşim yerlerine de yaklaşan yangına etkili bir müdahaleye izin verilmiyor. Köylerden can ve mal kaybına dair tek bir bilgi alamıyor oluşumuz, endişelerimizi artırmaktadır. Mazıdağ ve Çınar’da yaşadığımız acı faciaya benzer bir tablo ile karşılaşmamak için yetkilileri sorumlu davranmaya çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Heyet, can ve mal kaybına dair köylerden tek bir bilgi alamadıklarını vurgulayarak, yetkilileri sorumlu davranmaya davet etti.

Öte yandan aklam saatlerinde çıkan yağmur yangının daha fazla yayılmasını önlerken yangın tehlikesinin devam ettiği öğrenildi. 

Haber Merkezi

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HES için yapılan ikinci ÇED raporu da mahkemeden döndü.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hes-icin-yapilan-ikinci-ced-raporu-da-mahkemeden-doendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hes-icin-yapilan-ikinci-ced-raporu-da-mahkemeden-doendu</guid>
<description><![CDATA[ Zore Çayı üzerinde yapılmak istenilen HES için yapılan ikinci ÇED olumlu raporuna ilişkin mahkeme ikinci kez ret kararı verdi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/hes-icin-yapilan-ikinci-ced-raporu-da-mahkemeden-dondu-133056-20240703.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>HES, için, yapılan, ikinci, ÇED, raporu, mahkemeden, döndü.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA
Asopress - Maya Enerji Üretim Şirketi tarafından Batman'ın Sason ilçesi ile Diyarbakır'ın Kulp ilçesi arasında yer alan Zorê Çayı üzerinde yapılması planlanan Hidroelektrik Enerji Santrali (HES) için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından ikinci kez "ÇED olumlu" kararı verilmişti. Ancak bu karara karşı Diyarbakır Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Sekreteri Ahmet İnan, Diyarbakır İdare Mahkemesi'ne başvurarak yürütmenin durdurulması ve iptali talebinde bulundu.

Başvuru sonucunda Diyarbakır 2’nci İdare Mahkemesi, konuya ilişkin olarak ÇED mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdi. Keşif ve inceleme sürecinde Hidrojeoloji, Çevre, Biyolog, Jeofizik, Harita, Maden ve Ziraat mühendislerinden oluşan 7 kişilik bir heyet, 30 Nisan tarihinde alanda çalışma gerçekleştirdi. Bilirkişi raporu da bu sürecin ardından açıklandı.

Mezopotamya Ajansı'ndan Müjdat Can'ın haberine göre  imar mevzuatı açısından yapılan bilirkişi değerlendirmesinde, Batman Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün bölgenin Amed il sınırları içerisinde yer alan kısımlarla ilgili Diyarbakır Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nden görüş alınması gerektiği belirtildi. Raporda, "Dava konusu HES projesinin sadece baraj gövdesinin inşa edileceği alana ilişkin imar planı yapılarak, onaylanmasının planlama ilke ve prensiplerine uygun olmadığı değerlendirilmektedir" ifadelerine yer verildi.   
 
Ziraat Mühendisliği ise raporunda, "Dava konusu HES Projesinin başta orman ve ağaççık alanlarının, bitkisel üretim yapılan bahçe ve tarla tarımı alanlarının, hayvancılık ve arıcılık faaliyetlerinin ve tarihi yapıların ve su kaynaklarının ortadan kaldıracağı gibi sebeplerle uygun olmadığı sonucuna varılmıştır" denildi. 
 
Endemik türler tehdit altında
 
Çevre Mühendisliği ise biyolojik açıdan yapılan bilirkişi değerlendirmesinde, barajın çevre sorunlarına neden olacağı, endemik türlerin yaşam alanlarını kısıtlayacağı; oysa gelecek nesillere sağlıklı ve zengin bir biyolojik çevre bırakmanın bir sorumluk olduğu ve dava konusu sahada HES/baraj yapımının uygun olmayacağı belirtildi.  
 
Maden mühendisliği açısından ise dava dosyası içindeki belgelerde yapılan titreşim tahmin hesaplamasının bilimsel bilgi birikimine uygun olmadığı, Nihai ÇED raporunda yeterli bilgilere ve alınacak önlemlere yer verilmediği ifade edildi.  Metin HES (KAYSER) barajına yakın aynı formasyona sahip kurulmuş veya kurulmakta olan barajların da olduğunu ve bu barajlarda da patlatmalı çalışmanın yapıldığının hatırlatıldığı raporda, bunların da göz ardı edilmemesi gerektiği hatırlatıldı. 
 
Jeoloji Mühendisliği ise, Metin HES barajı için çevreci bir baraj olacağı burada sadece dere malzemesi kullanılacağı belirtilmişse de dosyada farklı bilgilere yer verildiğine dikkat çekildi.
 
Yaşam döngüsü tehdit altında
 
Bilirkişi raporunun son kısmında, HES ve baraj çalışmalarında çevresel sorunların da yaşandığı, flora ve faunadaki canlıların yaşam döngüsünün olumsuz manada etkilediği, düzenleme ve inşaat çalışmalarının çeşitli sağlık sorunlarına neden olabildiği, besin kalitesinin bozulduğu, endemik türlere ve yaşamı tehdit altında olan türlere ait yaşam alanlarının daraldığı, yok olduğu dikkate alınması gerektiği kaydedildi. Raporda, “HES ve baraj proje sahası içindeki doğal kaynakların ve biyolojik çeşitliğinin kalıcı zararlar göreceği dikkate alınmalıdır" diye belirtildi.  
 
Oy çokluğu
 
Dava konusu proje aşmasındaki Metin HES (Kayser Barajı), Ilısu Barajı ve Batman Barajı'nın aynı akarsular üzerinde bulunduğunu belirtilen raporda, şu ifadeler yer aldı: "Mevcut akarsular üzerinde canlı hareketliliği neredeyse kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. HES ve barajlar ise tabiî geçişkenliği olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle baraj yakaları arasında fauna geçişini tamamen engellenmektedir. Söz konusu sahalarda mevcut biyolojik tür çeşitliliği azalmakta, canlılar (karasal fauna) beslenme ve hareket alanları daralmaktadır. Dava konusu barajın, tabiî çevrede ve sosyo-ekonomik sahada kazandıracakları ve kaybettirecekleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, çevre sorunlarına neden olacağı, biyolojik çeşitliliği olumsuz etkileyeceği, endemik türlerin yaşam alanlarını kısıtlayacağı; oysa gelecek nesillere sağlıklı ve zengin bir biyolojik çevre bırakmanın bir sorumluk olduğu; görüş ve yorumları doğrultusunda, bilirkişi heyetimizde oy çokluğu ile dava konusu sahada HES/baraj yapımının uygun olmayacağı kanaatine varılmıştır.”
 
"Eko sistem zarar görecek"
 
Amed Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Sekreteri Ahmet İnan tarafından bilirkişi raporunun açıklanması ardından Diyarbakır 2'nci İdare Mahkemesi’ne acilen “yürütmenin durdurulması ve iptali” için ikinci kez başvuruda bulunuldu. Konuya ilişkin konuşan İnan, "Ekosistemin zarar göreceği bilirkişi tarafından ikinci kez ortaya çıktı. Daha önce doğal yaşamı yok edeceği nedeniyle iptal edilen baraj projesi, yine bilirkişilerce doğal yaşamın yok edileceği, doğaya zarar vereceği yine belirtildi. Bu bilirkişi raporuyla beraber bu projenin tekrar iptal edilmesi gerekiyor" ifadelerini kullandı.  ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batman&amp;apos;da yangın itfaiye ve TOMA birlikte müdahale etti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-yangin-itfaiye-ve-toma-birlikte-mudahale-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-yangin-itfaiye-ve-toma-birlikte-mudahale-etti</guid>
<description><![CDATA[ Batman&#039;ın Kösetarla köyü kırsalında bir örtü yangını meydana geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/batmanda-yangin-itfaiye-ve-toma-birlikte-mudahale-etti-152311-20240629.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batmanda, yangın, itfaiye, TOMA, birlikte, müdahale, etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Asopress 

Asopress -  Yangına, itfaiye ekipleri ve Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) birlikte müdahale etti ve yangın söndürüldü. Son günlerde Batman'ın kent merkezine yakın noktalarında özellikle anız ve örtü yangınlarının arttığı bildirildi. Yangının çıkış nedeni bilinmezken kent merkezine yakın kırsal alanlarda piknikçilerin sıkça ziyaret ettiği bölgelerde çöp birikintilerinin olduğu ve bu durumun yangın riskini artırdığı belirtildi. Kentte son yılların en yüksek sıcaklıklarının yaşandığı ve bu aşırı sıcakların yangınlara neden olabileceği vurgulandı.


Meydana gelen yangınlara ilişkin Batman Çevre Gönülleri Derneği özellikle anız yangınlarına ilişkin birkaç gün önce şu çağrıda bulunmuştu: Olası tüm anız ve orman yangınlarına karşı kamuoyunu ve kurumları duyarlı olmaya, köylülerimizi kaderleriyle baş başa bırakmama konusunda gerekli tedbirleri almaya davet ederken, sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerimiz ve basınımızı sorunu gündemde tutmaya çağırıyoruz. Lütfen anız ve ormanlık alanlarımıza sahip çıkıp, geleceğimizi yakmayalım.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>25 yıldır ormanda tek başına yaşıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/25-yildir-ormanda-tek-basina-yasiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/25-yildir-ormanda-tek-basina-yasiyor</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul Gazi Mahallesi kent ormanında 25 yıldır tek başına yaşayan yalnız adamın öyküsü... ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/25-yildir-ormanda-tek-basina-yasiyor-193208-20240904.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>yıldır, ormanda, tek, başına, yaşıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Video Haber: Hayri Tunç

Asopress - İstanbul'un Gazi Mahallesi'nde bulunan baraj göletinde yirmi beş yıl önce balık tutmak için gelen bir adam, burayı yaşam alanı haline getirdi. Evi olmadığı için, 25 yıl önce topladığı atıklardan kendisine küçük bir baraka inşa eden adam, bu süre zarfında ormanda tek başına yaşıyor.

Hikayesi, 25 yıl önce iş arama serüveniyle başladı; işsiz kalması, evi terk etmesine yol açtı. Genç yaşta balık tutmak amacıyla Gazi Mahallesi'ndeki ormanlık alandan geçerek baraja gelen adam, burayı sevip yaşam alanı haline getirdi. Çevrede bulduğu atık ve tabelalardan derme çatma bir baraka inşa eden adam, aynı zamanda çevre temizliği de yaparak atıkları toplayıp, değiş tokuş yönetimiyle marketlerden ve bakkallardan yiyecek temin etti. Kenelerden dolayı tavuk beslemeye başlayan adam, bir keçi edinerek birkaç temel besin ihtiyacını da karşılamaya başladı.

Belediyenin barakasını yıkmasıyla zor günler yaşamaya başlayan adam, 25 yıllık öyküsünü "çaresizlik" olarak özetliyor.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şırnak&amp;apos;ta yangın DBP Eş Başkanı Bayındır: Bu yangınları sıradan karşılamıyoruz!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sirnakta-yangin-dbp-es-baskani-bayindir-bu-yanginlari-siradan-karsilamiyoruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sirnakta-yangin-dbp-es-baskani-bayindir-bu-yanginlari-siradan-karsilamiyoruz</guid>
<description><![CDATA[ Şırnak&#039;ın İdil ilçesinde 8 köyde çıkan yangına müdahale yetersiz kalınca yangın büyüdü. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/sirnakta-yangin-dbp-es-baskani-bayindir-bu-yanginlari-siradan-karsilamiyoruz-023743-20240623.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şırnakta, yangın, DBP, Eş, Başkanı, Bayındır:, yangınları, sıradan, karşılamıyoruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Dûpîç, Xerabê Darik, Xirabê Rezê, Alaqamiş, Kîwex, Zêwik, Eynser köylerinde yangın çıktı. Çıkan yangınların nedeni bilinmezken sabah saatlerinde başlayan yangına Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İdil, Cizre ve Silopi ilçe belediyesine bağlı itfaiye ekipleri ile köylüler müdahale etmeye çalıştığı öğrenildi. Meydana gelen yangının kimi yerlerde kontrol altına alındığı öğrenilirken, yapılan müdahalenin yetersizliğinden kaynaklı yangının ilerlediği ve büyüdüğü belirtildi.   

Sınır bölgesi hattında yer alan Xirabê Rezê köyü mayınlı bölge olduğu için müdahale edilemediği gelen bilgiler arasında yer aldı.

Çıkan yangınların ardından Demokratik Bölgeler Partisi Eş Başkanı Keskin Bayındır resmi sosyal medya hesabından "Maalesef bu kez Şirnex'in Hezex (İdil) ilçesinden yangın haberleri aldık. Bir kez daha altını çizmek istiyoruz; bu yangınları sıradan karşılamıyoruz! Halkımızla kenetlenip bu sürecin üstesinden elbet geleceğiz. Ancak, sürecin takipçisi de olup sorumlulardan hesap soracağız!" ifadelerini kullanarak açıklamada bulundu. 

Güncelleme: 23.06.2024

Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre yangınlar kontrol altına alınırken soğutma çalışması yapıldığı belirtildi. 
 

Kaynak: MA ve Sosyal Medya

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaçak midye toplayıcılarına operasyon 2 ton midye denize döküldü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kacak-midye-toplayicilarina-operasyon-2-ton-midye-denize-doekuldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kacak-midye-toplayicilarina-operasyon-2-ton-midye-denize-doekuldu</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul Eminönü&#039;de kaçak midye avcılığı yaptığı suçlamasıyla 2 kişi gözaltına aldı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/kacak-midye-toplayicilarina-operasyon-2-ton-midye-denize-dokuldu-140903-20240629.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaçak, midye, toplayıcılarına, operasyon, ton, midye, denize, döküldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress -  Emniyet Müdürlüğü Deniz Limanı Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Eminönü'de kaçak midye avcılığı yapan iki kişiyi tespit etmesi üzerine operasyon düzenlendi. Düzenlenen operasyonda M.A. ve M.K. isimli kişiler gözaltına alındı. Operasyonlarda 2 ton ağırlığında 100 çuval midye ele geçirildi. 

Emniyetin açıklamasına göre 2 ton midye tekrar denize dökülürken, 2 kişiye 52 bin 484 lira para cezası uygulandı. 

Gözaltına alınan iki kişiye 1380 Sayılı Su Ürünleri Kanunu'na muhalefet suçundan 52.484 lira para cezası uygulanırken, midyeler canlılığını sürdürebilmesi ve doğal yaşama kazandırılabilmesi için denize döküldü. 


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Siirt&amp;apos;te orman yangını kontrol altına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/siirtte-orman-yangini-kontrol-altina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/siirtte-orman-yangini-kontrol-altina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ Siirt&#039;in Şirvan ilçesine bağlı Demirkapı Köyü kırsalında orman yangını meydana geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/siirtte-orman-yangini-kontrol-altina-alindi-185226-20240622.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Siirtte, orman, yangını, kontrol, altına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Siirt Valiliği Sosyal Medya 

Asopress - Edinilen bilgiye göre Demirkapı Köyü kırsalında bugün saat 12.45 dolaylarında başlayan orman yangını kısa sürede yayıldı. Vatandaşların ihbarı sonucu bölgeye ekiplerin yönlendirildiği öğrenildi. Dağlık alanda meydana gelen yangına Orman İşletme Şefliği ekipleri, jandarma ve köy sakinleri müdahale etti. 


Siirt Valisi Dr. Kemal Kızılkaya, çıkan yangına dair yazılı açıklama yayınladı. Kızılkaya'nın açıklamasına göre yangın, bozuk ormanlık alanda, örtü yangını şeklinde ve yerleşim yeri olmayan sarp bir bölgede meydana geldiğini belirtti.  Kızılkaya açıklamasında şunları dile getirildi:

Bugün saat 12:45'te, ilimiz Şirvan İlçesi Demirkapı köyünde orman yangını başladığı ihbarı alınmıştır. Orman İşletme Şefliği ekiplerimiz, Jandarmalarımız ve başta Demirkapı köyü olmak üzere civar köylerimizde yaşayan vatandaşlarımızın da desteği ile derhal söndürme çalışmalarına başlanmıştır.

Yangın, bozuk ormanlık alanda örtü yangını şeklinde ve yerleşim yeri olmayan sarp bir noktada çıkmıştır. Komşu illerden gelen takviye ekiplerin de katılımıyla, yangına öncelikle karadan müdahale edilmiştir.

Ayrıca Orman Genel Müdürlüğü'nden (OGM) havadan müdahale talep edilmiş olup, yapılan havadan müdahale ile birlikte yangın tamamen kontrol altına alınmıştır.

Yangında ölen ya da yaralanan olmamıştır. Olayla ilgili gerekli inceleme ve soruşturma başlatılmıştır.

Yangına müdahalede kahramanca gayret gösteren orman teşkilatımıza, tüm ekiplerimize ve kardeşlerimize teşekkür ediyorum.

Ayrıca, dün Diyarbakır ve Mardin'de çıkan yangınlarda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Cenab-ı Allah'tan rahmet, yakınlarına da sabr-ı cemil niyaz ediyorum.


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mardin&amp;apos;deki yangınlar kontrol altına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mardindeki-yanginlar-kontrol-altina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mardindeki-yanginlar-kontrol-altina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ Mardin merkez ve ilçelerinde dün gece meydana gelen ve gün boyu devam eden yangınların tamamı kontrol altına alındığı açıklandı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/mardindeki-yanginlar-kontrol-altina-alindi-212137-20240627.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mardindeki, yangınlar, kontrol, altına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Ömerli ilçesinde sabah saatlerinde başlayan ve gün boyu birçok köyün kırsal alanını etkisi altına alan yangına köylüler ve itfaiye ekipleri müdahale etti. Ancak yangınların söndürülmesi mümkün olmadı. Mezopotamya Ajansı'nda yer alan habere göre rüzgarın etkisiyle yayılan yangına havadan müdahale edilmesi için Mardin Valiliği ile görüşen DEM Parti Milletvekili Kamuran Tanhan’ın görüşmelerine rağmen saatlerce havadan müdahale edilmemesi nedeniyle yangın yayıldı. 

 
Dağlık alanda devam eden akşam saatlerine kadar sürerken, sabah saatlerinde istenen havadan destek ekipleri akşam saatlerinde geldi. Helikopterlerle havadan yapılan müdahalenin ardından yangın kontrol altına alınarak söndürüldü. 
 
Bölgede yangının kontrol altına alınmasının ardından soğutma çalışmaları devam ederken, binlerce dekarlık alan yangında zarar gördü. 

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bismil&amp;apos;de yangın ekili arazi küle döndü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bismilde-yangin-ekili-arazi-kule-doendu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bismilde-yangin-ekili-arazi-kule-doendu</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır&#039;da meydana gelen yangında ekili arazi küle döndü. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/bismilde-yangin-ekili-arazi-kule-dondu-153812-20240622.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bismilde, yangın, ekili, arazi, küle, döndü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

Asopress - Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde yangın çıktı.

Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Seyidhesen kırsal mahallesinde ekili arazide yangın çıktı. Edinilen bilgiye göre biçerdöver aracından çıkan elektrik kıvılcımıyla yangının başladığı belirtildi. Yangının meydana gelmesi ile birlikte köylüler ve Bismil Belediyesi’nin İtfaiye Müdürlüğü ekiplerinin müdahalesiyle kısa sürede kontrol altına alındı. 
 
Meydana gelen yangında 15 dönüm ekili buğday tarlası ile 25 dönümlük arazi zarar gördü. 

Haber Merkezi
 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mardin&amp;apos;deki yangınlar yerleşim yerlerine ilerliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mardindeki-yanginlar-yerlesim-yerlerine-ilerliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mardindeki-yanginlar-yerlesim-yerlerine-ilerliyor</guid>
<description><![CDATA[ Mardin&#039;in Derik, Nusaybin, Artuklu ve Ömerli ilçelerinin birçok yerinde yangın meydana geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/mardindeki-yanginlar-yerlesim-yerlerine-ilerliyor-152241-20240627.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mardindeki, yangınlar, yerleşim, yerlerine, ilerliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Meydana gelen yangınlarda halk ve itfaiye ekipleri birlikte müdahale etmeye başlarken TOMA'larda yangına müdahale etmeye başladı. 

Derik ilçesinde dün gece saatlerinde TOKİ mevkiinde henüz nedeni bilinmeyen yangın rüzgarın etkisiyle yayıldı. Mezopotamya Ajansı'nda yer alan haber göre yangın yerleşim yerlerine ulaşırken, itfaiye ekipleri ve TOMA’larla yangına müdahale edildi. Yangın sabah saatlerine doğru kontrol altına alınarak, söndürüldü. Bölgede ekipler tarafından soğutma çalışmaları devam ediyor.
 
HELİKOPTER TALEP EDİLDİ
 
Artuklu ve Nisêbîn ilçeleri arasındaki kırsal alanda da öğlen saatlerinde yangın çıktı. Dağlık alana yayılan yangına yerden müdahale edilemezken, yangının Qurdîs kırsal mahallesine doğru ilerlediği öğrenildi. Yangının söndürülmesi için yurttaşların valilikle yaptığı görüşmelerde helikopter ile müdahale edilmesi talep edildi. Valilik, müdahale edileceğini bildirmesine rağmen henüz bölgeye yangın helikopterinin sevk edilmediği belirtildi. 
 
Nusaybin Kelehê Mahallesi çıkan yangının da rüzgarın etkisiyle yayıldığı bildirildi. 
 
YERLEŞİM YERLERİNE ULAŞMA RİSKİ VAR
 
Omerya bölgesinde Zivingê kırsal mahallesinde sabah saatlerinde başlayan yangına itfaiye ekipleri ve yurttaşlar müdahale ederken, alevlerin rüzgârın da etkisiyle yayılmaya devam ettiği kaydedildi. Köylüler, müdahalenin mevcut şartlarda yetersiz olduğunu belirterek, bölgeye havadan müdahale edilmesi çağrısında bulundu. Yangının yerleşim yerlerine ulaşmaması için söndürme çalışmaları sürüyor.
 
Artuklu ilçesine bağlı Zinnar bölgesinde de sabah saatlerinde çıkan yangına itfaiye ekipleri ve köylüler müdahale etti. Rüzgarın etkisiyle yayılan alevler güçlükle kontrol altına alındı. Bölgede soğutma çalışmaları devam ediyor.
 
DÊRÎK: YURTTAŞLAR EVLERİNİ TERK EDİYOR
 
Dêrîk ilçesine bağlı Beyrok, Zorava, Fitnê, Xirbêherîyê, Eynterî kırsal mahallelerinde de henüz bilinmeyen bir nedenle başlayan yangın sürerken, yurttaşlar kendi imkanlarıyla yangına müdahale ediyor. Yangın Qubîk kırsal mahallesine doğru ilerlerken, Rewşadê kırsal mahallesinde köylüler, evlerini terk etmeye başladı. Dêrik'teki yangında alevlerin arasında kalan bir araba yanarak küle döndü.

Kaynak: MA

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İBB&amp;apos;ye karşı adalarda eylem yapan 9 kişi gözaltına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ibbye-karsi-adalarda-eylem-yapan-9-kisi-goezaltina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ibbye-karsi-adalarda-eylem-yapan-9-kisi-goezaltina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ İBB Adalara sefer başlattı adalılar eylem yapınca 9 kişi gözaltına alındı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/ibbye-karsi-adalarda-eylem-yapan-9-kisi-gozaltina-alindi-162110-20240615.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İBBye, karşı, adalarda, eylem, yapan, kişi, gözaltına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İETT Genel Müdürlüğü‘nün Adalar’da elektrikli minibüsler bugün seferlere başladı. İBB İETT Genel Müdürlüğü‘nün Adalar’da sefer başlatması üzerine ada sakinleri eylem yaptı. Ada sakinlerinin seferlerin kaldırılması talebiyle eylem yapınca 9 kişi gözaltına alındı.  Adalar’ın tarihi, kültürel ve doğal dokusuna zarar vereceğini belirten ada sakinleri seferlere başlayan minibüslerin önüne geçerek seaferleri engellemeye çalıştı. Eylem üzerine 9 kişi gözaltına aldı.

Şuana kadar gözaltına alınan ve isimleri öğrenilen kişiler şunlar oldu:

Hatice Kaymakçı, Beril Ünal, Cem Kesici, Cemal Üna, Onur Şen, Utku Eroğlu, Destan Özgit, Muhammet Uygun

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırşehir&amp;apos;i bekleyen tehlike altın madeni</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehiri-bekleyen-tehlike-altin-madeni</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirsehiri-bekleyen-tehlike-altin-madeni</guid>
<description><![CDATA[ Kırşehir&#039;de DEFAŞ Madencilik tarafından yapılmak istenilen altın madenine karşı imza kampanyası başlatıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/kirsehiri-bekleyen-tehlike-altin-madeni-143930-20240627.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırşehiri, bekleyen, tehlike, altın, madeni</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Kırşehir'de yapılmak istenilen altın madenine karşı Kırşehir Kent Konseyi Cacabey Meydan'ında imza kampanyası başlattı. 

İmza kampanyası ile birlikte basın açıklaması yapılarak madene neden karşı oldukları açıkladı. Yapılan basın açıklamasına CHP Milletvekili Metin İlhan, Kırşehir Belediyesi Başkanı Selahattin Ekicioğlu ile birlikte meclis üyeleri ve CHP il yöneticileri katıldı. İmza kampanyasının başlamasının ardından basın açıklamasında "Toprağın altı üstünden kıymetli, Kırşehir İliç olmayacak. 
Altıncı şirketleri istemiyoruz" pankartı açıldı. 

Açıklamada konuşan Kırşehir Belediye Başkanı Selahattin Ekicioğlu, "Altın madenciliği sağlığımızı ve geleceğimizi tehlikeye atıyor. Bu nedenle birlik olup, çocuklarımıza temiz hava ve su bırakmak için mücadele etmeliyiz" dedi.

Ardından Ekicioğlu, "Bugün buradaki kampanyaya destek veren herkese teşekkür ediyorum. Bu kampanyanın ardından eyleme geçeceğiz ve protestolarımıza hep birlikte devam edeceğiz. Kırşehir halkının duyarlı davranışları nedeniyle destek verenlere buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Uluslararası firmaların yer altından çıkardıkları altınların hiçbir zaman Türkiye ekonomisine faydası olmamıştır, aksine sadece kendi ülkelerine faydası olmuştur. Çıkarılan beyana esas madenin yüzde 2’sini ülkemize verip gidiyorlar. O oran da bu çevreyi talan etmedeki hesaba sığıyorsa hep birlikte çıkaralım diyebiliriz ama değmiyor. Ortaya çıkan pislik, çevre kirliliği ve kimyasalları, siyanürleri çocuklarımıza, ülkemize bırakıp gidecekler. Siyanür havuzları üzerinden kuş dahi uçmuyor. Bu yüzden hep birlikte bu eylemlerimizi devam ettireceğiz ve sonuna kadar da arkasında duracağız. Bu nedenle bu konuda duyarlı olan herkese teşekkür ediyorum. Çocuklarımıza temiz hava ve temiz su bırakmak için hep birlikte; el birliğiyle mücadele etmeye devam edeceğiz" diye konuştu. 


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Diyarbakır Mardin yangınlarının raporu açıklandı: Çıkış nedeni elektrik telleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakir-mardin-yanginlarinin-raporu-aciklandi-cikis-nedeni-elektrik-telleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakir-mardin-yanginlarinin-raporu-aciklandi-cikis-nedeni-elektrik-telleri</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır ile Mardin&#039;de meydana gelen yangınlara dair Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu raporunu açıkladı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/diyarbakir-mardin-yanginlarinin-raporu-aciklandi-cikis-nedeni-elektrik-telleri-133334-20240704.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Diyarbakır, Mardin, yangınlarının, raporu, açıklandı:, Çıkış, nedeni, elektrik, telleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu Diyarbakır'ın Çınar ilçesi ile Mardin’in Mazıdağı ilçeleri arasında 20 Haziran’da meydana gelen ve 15 kişinin yaşamını yitirdiği yangına dair hazırladığı raporu açıkladı. Diyarbakır Barosu Tahir Elçi Konferans Salonu’nda yapılan açıklamaya platform üyeleri katıldı. 
 
 
Platform Eşsözcüsü Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren, heyetlerinin ve DBB’nin yaptığı inceleme raporu ve gerekse soruşturma yürüten Çınar Cumhuriyet Basşavcılığı’nın ilk raporunda yangının elektrik direkleri ve kablolarından kaynaklandığının somut olarak ortaya çıktığını söyledi. Eren, “Sigorta üzerine iletken tellerin sarılmış olduğu, söz konusu iletken tellerin yangına sebep verdiği” bilgisinin savcılık raporunda olduğunu ifade etti. “Yetkili kurum hakkında neden soruşturma yürütülmüyor?” diye sorduklarını dile getiren Eren, savcılık makamının bu raporu eksik bulduğunu ve eksik yönlerin olduğunu ifade ederek, yeni rapor talebinde bulunduğunu aktardığını söyledi. Eren, “Teknik mesele olduğundan geniş rapor bekleniyor. Devletin pozitif yükümlülükleri var. Gerek önlem ve tedbirler gerek müdahale konusunda etkin bir soruşturma yürütülerek faillerin ortaya çıkarılmasıdır.  Neticede 15 insan ölmüş onlarca insanımız yaralanmıştır. Söz konusu kamu tarafından hizmetleri yerine getirirken eksik denetimlerden bu hususların ortaya çıktığını biliyoruz” diye konuştu. 
 
'Yangın yok oluş anlamında'
 
Ardından raporu SES Eşbaşkanı Yıldız Ok Orak okudu. Raporda yangın bölgesinde incelemeler yapıldığına dikkat çekildi. Yerinde yapılan incelemede, “Yangının yaklaşık 55 bin dekar alanı etkilediği, bunun yaklaşık 20 bin dekardan fazlasının ekili tarım alanı olduğu, yangında 1’i çocuk olmak üzere 15 insanın yaşamını yitirdiği, çok sayıda yaralının bulunduğu, yangında yaşamını yitiren yurttaşların köy sakini oldukları, bir kısmının yangından doğrudan etkilendiği, diğerlerinin ise yangına müdahale etmek isterken yaşamlarını yitirdiği, 302 keçi, 622 koyunun can verdiği ve 100’ün üzerinde hayvanın tedavisi devam ediyor. Bu veriler, yangının ekolojik ve ekonomik yıkımının boyutunun büyük olduğunu ve yangın alanındaki insan dışı varlıklar için bir yok oluş anlamına geldiğini göstermektedir” denildi. 
 
Çıkış nedeni elektrik telleri
 
Yangının çıkış sebebine ilişkin raporda şunlar yer aldı: “Heyetimiz tarafından yapılan gözlemler, yangına ilk müdahale eden görgü tanıkları ve köy sakinleriyle yapılan görüşmelerde, yangının elektrik tellerinden yayılan kıvılcımdan kaynaklandığı ifade edilmiştir. Tobînî (Köksalan) köy sakinlerinin ifadelerine göre olay gecesi öncelikle şiddetli bir rüzgarın oluştuğu, elektriklerin iki kez gidip geldiğini ve elektrik tellerinden kaynaklı yayılan kıvılcımları gördüklerini, bölgede başlayan yangının rüzgarında etkisiyle yayıldığı ifade edilmiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda elektrik direklerinin 1987 yılında kurulduğu ve 37 yıllık süreçte bakım ve onarım çalışmalarının yapılmadığı belirtilmiştir.  Amed’in Xana Axpar ve Mêrdin’in Şemrex ilçelerine bağlı bazı köy yerleşim alanlarında yangının ertesi günü (21 Haziran 2024),  yaşanan yangın ile ilgili olarak yangının çıkış yerindeki direklere Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş ekiplerinin müdahalelerinin olduğu belirtilmiş ve bu durum görüntülerle tespit edilmiştir.”
 
TESPİTLER SIRALANDI
 
Raporda yer alan tespitler şöyle: 
 
“* Yangının çıktığı yerin ekili alan olduğu tespit edilmiştir. 
* İletim hatlarında birçok noktada eklerin ve liflenmelerin olduğu tespit edilmiştir. 
* Direkteki OG sigortalarının yerinde olmadığı, bunun yerine iletkenlerle bypass edildiği ve bu bağlantıların gevşeklikten dolayı arka sebebiyet verebileceği, birçok direkte kırık izolatörlerin olduğu bu durumun atlamalara sebebiyet verebileceği, OG hatlarda ekili tarım alanlarında ağaç direkleri mevcudiyeti görüldü. Bu ağaç direklerin kullanılması uygun görülmediği,  hatların geçtiği güzergâhlarda direklerin etrafında yangına karşı bir önlem alınmadığı gözlemlenmiştir. 


* Direk diplerinde süs betonu olmadığı, otların direk dibinde biçilmediği tespiti yapılmıştır. OG (orta gerilim) hatlarının dibindeki ağaçların atlamaya sebebiyet verebileceği gözlemlenmiştir. 
* İzolatörlerdeki gevşek ve sıkı bağların tekniğine uygun yapılmadığı gözlemlenmiştir. Şebekelerin bakım onarımı yapılmadığı teknik işletme sorumluluğu hizmetlerden yararlanılmadığı gözlemlenmiştir. 

* Parafudr olmayışı aşırı gerilimlerin oluşmasına dolayısıyla ark oluşumuna sebebiyet vermektedir. (Hat başlarında hat sonlarında ve Trafo girişlerinde mutlaka parafudr kullanılmalıdır.” 
 
SONUÇ VE TALEPLER
 
Çınar Cumhuriyet Başsavıclığı’nın ön raporu, Amed Büyükşehir Belediyesi’nin açıklama ve raporu, ekolojik tahribat, sağlık açısından tahribatlarında yer aldığı raporda, talepler şöyle sıralandı: 
   
“* Yangından etkilenen bölgenin ivedilikle Afet Bölgesi ilan edilmelidir. 
 
* Yangınlara hızlı ve etkili bir şekilde müdahale edebilmek için acil durum planlarının güncellenmesi ve düzenli tatbikatlar yapılması gerekmektedir. Havadan müdahale kapasitesinin artırılması önemlidir.
 
* Elektrik altyapısının düzenli bakımı ve güncellenmesi, yangın risklerini azaltmak için hayati önem taşımaktadır.
 
* Yangından etkilenen bölge halkına ekonomik destek sağlanmalı ve psikolojik yardım hizmetleri sunulmalıdır.
 
* Çevre hakkı, temel haklar sisteminin bütünlüğü içinde değerlendirmelidir. Ulusal ve uluslararası çevre hukuku ve politikaları; çevrenin dünyanın her yerinde ve her koşulda korunması anlayışına dayanmalıdır.
 
* Yangından etkilenen ekosistemin yeniden yapılandırılması ve ağaçlandırma çalışmalarının yapılması gerekmektedir.
 
* Hayvanların yangınlardan korunması için özel tedbirler alınmalı, yangın anında ve sonrasında hayvanların kurtarılması ve tedavi edilmesi için veteriner ekipleri hazır bulundurulmalıdır.
 
* Yaban hayatının korunması ve yangın sonrası ekosistemin yeniden dengelenmesi için projeler geliştirilmelidir.” 
 
Ardından soru cevap kısmına geçildi. DEDAŞ’ın uydu görüntüsüne ilişkin soruya yanıt veren Harita Mühendisleri Odası’ndan Sedat Sever, “Sabah saat 11.00’de bir uydu geçmiş. Ondan sonrasında uyduya rastlanılmamış. Yayınlanan uydu görüntüsü sabah saat 11.00 uydu görüntüsü. Bu uydu görüntülerinden anız yangının ortaya atılması imkânsızdır. Arada en az 10 saat fark var. Bunu 12-14 saate kadar da çıkarabiliriz. Bahsetmiş olduğu anız yangını iddiası doğru değildi” dedi.  

Kaynak: MA]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Assos Antik Kenti&amp;apos;ne ulaşan yangın kontrol altına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/assos-antik-kentine-ulasan-yangin-kontrol-altina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/assos-antik-kentine-ulasan-yangin-kontrol-altina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ Assos Antik Kenti&#039;ne ulaşan yangın kontrol altına alındı. Antik kent 3 gün kapalı olacak. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/assos-antik-kentine-ulasan-yangin-kontrol-altina-alindi-003409-20240627.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Assos, Antik, Kentine, ulaşan, yangın, kontrol, altına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Behram köyünde çıkan yangın, ekiplerin yoğun çabaları sonucunda kontrol altına alındı. Yangının Assos Antik Kenti'ne kadar yayıldığı, ancak Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada antik kentin zarar görmediği belirtildi. Soğutma çalışmalarının devam ettiği yangınla ilgili müdürlüğün açıklaması şu şekilde:

"Çanakkale ili Ayvacık ilçesi Behramkale Köyü sınırlarında bugün 16.30’da çıkan yangın, ekiplerin yoğun çalışmasıyla kontrol altına alınmış olup soğutma çalışması devam etmektedir. Yangında Assos Örenyeri’nde kültür varlıkları açısından herhangi bir olumsuzluk bulunmamakla birlikte yapılan çalışmalara kolaylık sağlaması ve örenyerinde gerekli tespit çalışmalarının yürütülebilmesi için Assos Örenyerimiz 27-28-29 Haziran tarihleri boyunca ziyarete kapalı olacaktır."
Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>6 bin 409 ÇED duyurusunun  bin 988&amp;apos;ine ÇED gerekli değildir kararı verildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/6-bin-409-ced-duyurusunun-bin-988ine-ced-gerekli-degildir-karari-verildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/6-bin-409-ced-duyurusunun-bin-988ine-ced-gerekli-degildir-karari-verildi</guid>
<description><![CDATA[ Kürt kentlerinde artan ÇED duyuruları Türkiye kentlerinde doğa taribatları üst seviyeye ulaştı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/6-bin-409-ced-duyurusunun-bin-988ine-ced-gerekli-degildir-karari-verildi-121606-20240702.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>bin, 409, ÇED, duyurusunun, bin, 988ine, ÇED, gerekli, değildir, kararı, verildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Asopress 

Asopress - İklim krizi etkisiyle aşırı hava olayları hergün bir yenisi eklenirken, rekor kıran sıcaklıklar, baraj seviyelerinin giderek düşmesi ve kurak geçen mevsim sayılarında artış yaşanıyor. 

Her yıl iklim krizine bağlı olarak artan orman yangınları dünyanın birçok noktasında artarken Türkiye'de artışlar yaşanıyor. Orman yangınlarına ek olarak Kürt kentlerinde meydana gelen aşırı sıcaklıklar örtü yangınlarının daha da artmasına neden oldu. Türkiye'nin dört bir yanında bunlar yaşanırken yenilenebilir enerji yapılacak iddiası ile birçok yerde rant için doğa ve ormanlık alanlar da tahrip ediliyor. Bunların yanı sıra "madenler" ve "güvenlik" gerekçesi ile ekosistemler barajlar ve madenler ile yok edilerek ranta açılıyor. ÇED duyuruları da artarken son yıllarda ÇED'in yapılma biçimleri de tartışma konusu oldu. Birçok ÇED duyurusu davaya konu olurken dava açılmaması için de yerleşim yerlerinde yaşayan insanlara iş imkanı denilerek dava açılmaması sağlanıyor. 


Kaç ÇED duyurusu yapıldı?


Mezopotamya Ajansı'ndan Tolga Güney'in haberine göre 1 Ocak-30 Haziran 2024 tarihleri arasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı resmi sitesinde toplam 6 bin 409 Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) dosyasının duyurusu yapıldı. Bu duyuruların bin 988'ine "ÇED gerekli değil", 313'üne "ÇED olumlu" kararı verilirken, 2 proje için "ÇED olumsuz", 54 proje için ise "İptal/iade" kararı alındı. Yayınlanan ÇED dosyalarında büyük payı yine enerji ve maden sektörleri aldı. 6 bin 409 dosyanın 2 bin 152'si enerji, bin 883'ü ise madencilik sektörüne aitken, diğerleri ise sanayi, gıda, atık, ulaşım, konut, turizm, kıyı, kimya gibi diğer sektörlere ait.
 
Tahribatta en büyük pay maden ve enerjide
 
Madenleri "Kamu yararı" olarak algılayan bakanlık çoğunluğu orman alanlarında yer alan bin 883 maden projesinin 628'i için ise "ÇED gerekli değil" kararı verdi. Bu kararların 89 tanesi altın, bakır, kurşun gibi madenler ve petrol arama izinlerine dair alınan kararlar oluşturdu. Yine enerji sektörü için 380 "ÇED gerekli değil" kararı alınırken bunun 368'i GES'ler oluşturdu. Karbon salınımının en önemli sorumlularından birisi olarak gösterilen termik santraller için de 2 karar alınırken, Denizli Sarayköy'de Menderes Tekstil Sanayi isimli şirket tarafından işletilen termik santralin kapasite artışı için "ÇED gerekli değil", Maraş Afşin'de işletilen termik santralin kapasite artışı için de dosyada "Nihai karar" açıklanarak, yurttaşın görüşlerine açıldı.  
 
Kürt kentlerinde tahribat üst seviyede
 
Duyurusu yapılan 6 bin 409 dosyanın bölgesel dağılımında ise bin 491 duyuru ile Kürdistan kentleri en fazla duyurunun yapıldığı bölge oldu. Kürdistan'ın bin 410 ile İç Anadolu, bin 244'le Marmara, bin 10'la Ege, 695'le Akdeniz ve 459 kararla Karadeniz bölgeleri izledi. İller bazında bakıldığında en fazla duyuru 307 ile İstanbul için yapılırken, İstanbul'u 272 duyuru ile Ankara, 265 duyuru ile Konya, 252 duyuru ile İzmir ve 239 duyuru ile Antalya izledi. İstanbul'daki duyuruların büyük kısmı konut ve sanayi gibi sektörlerde olurken 34 duyuru ise kum, taş ve çakıl ocağı ve maden için yapıldı. En fazla duyurunun yapıldığı altıncı kent olan Urfa’da ise 195 duyurunun 150'si enerji, 27'si ise madencilik sektöründe oldu.
 
Karadeniz'de son alanlar
 
"ÇED gerekli değil" kararlarında da İstanbul 118 karar ile başı çekiyor. İstanbul'dan sonra Konya'da 85, İzmir'de 84, Antalya'da 72, Bursa'da, 70, Hatay'da 65, Ankara'da 60, Balıkesir'de 59, Meletî, Kayseri ve Riha'da ise 51 "ÇED gerekli değil" kararı alındı. En dikkat çeken detay ise bu süreçte 32 duyurunun yapıldığı Gümüşhane'de 22 ÇED gerekli değil kararı verilmesi oldu. Geriye kalan 10 duyuru ise "ÇED gerekli değil" kararı alınan dosyaların ÇED sürecinin başlamasına dair. Yani kentte tamamı enerji ve madencilik üzerine yapılan bütün başvurular için "ÇED gerekli" değil kararı alındı. Bu süreçte, 13 Şubat'ta İliç'te işletilen altın madeninde yaşanan heyelan ve çökmede 9 işçinin yaşamını yitirdiği Erzincan'da ise 1 krom, 1 ponza ve 1 kömür madeni içinde "ÇED gerekli değil" kararı alındı.


Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gercüş&amp;apos;ten Midyat&amp;apos;a yayılan yangın kontrol altına alındı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gercusten-midyata-yayilan-yangin-kontrol-altina-alindi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gercusten-midyata-yayilan-yangin-kontrol-altina-alindi</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır, Mardin itfaiyelerin yanı sıra AFAD ve TOMA&#039;ların da müdahale ettiği yangın kontrol altına alındı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/gercusten-midyata-yayilan-yangin-kontrol-altina-alindi-211743-20240626.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gercüşten, Midyata, yayılan, yangın, kontrol, altına, alındı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Batman'ın Gercüş ilçesi kırsalında başlayan ve rüzgarın etkisiyle Mardin Midyat ilçesine bağlı Deyrizbin (Acırlı), Ebşê (Şenköy) ve Şorizbah (Çavuşlu) kırsal mahallelerine yayılan yangın kontrol altına alındğı öğrenildi. 

Mardin Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekiplerinin yanı sıra Midyat'ta yer yer TOMA'ların da müdahale ettiği yangına Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile AFAD ekipleri de destek verdi. 


Yangın birçok alanda tahribata yol açarken soğıtma çalışmalarının da devam ettiği öğrenildi. 

Mezopotamya Ajansı'nda yangına dair Gercüş'te birkaç gündür süren çatışmalardan dolayı yangının çıkmış olabileceği iddiası yer aldı. 

Haber Merkezi
 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Melen Çayı’na çamurlu su döken MHP’li belediyeye ceza</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/melen-cayina-camurlu-su-doeken-mhpli-belediyeye-ceza</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/melen-cayina-camurlu-su-doeken-mhpli-belediyeye-ceza</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan Melen Çayı’na vidanjörle çamurlu su döken Gölkaya Belediyesi’ne para cezası kesildi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/melen-cayina-camurlu-su-doken-mhpli-belediyeye-ceza-141717-20240514.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Melen, Çayı’na, çamurlu, döken, MHP’li, belediyeye, ceza</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

 

Asopress - Düzce’nin Gölyaka ilçesinde 23 Nisan’da MHP’li belediyeye ait vidanjörle İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan Melen Çayı’na çamurlu su döküldü. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından ilçe belediyesine idari para cezası uygulandı. Çamurlu su döken personeller hakkında ise soruşturma başlatıldığı öğrenildi.

Düzce Valiliği, konuya dair yazılı açıklama yaparak “Yapılan incelemede 23 Nisan 2024 Salı günü Melen Çayı'na su boşaltan aracın, Gölyaka Belediyesi’ne ait olduğu ve belediye kademesinde bulunan bakım kanalında biriken çamurlu suların çekilerek, Melen Çayı'na boşaltıldığı anlaşılmıştır. Uygun olmayan şekilde çamurlu suyun Melen Çayı'na boşaltılmasına sebep olan ilgili belediyeye 2872 sayılı Çevre Kanununun 20'nci maddesi gereğince idari para cezası uygulanmıştır. Ayrıca sorumlular hakkında idari soruşturma devam etmekte olup, süreç hassasiyetle takip edilmektedir” denildi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale&amp;apos;de yangın Assos Antik kentine doğru ilerliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkalede-yangin-assos-antik-kentine-dogru-ilerliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkalede-yangin-assos-antik-kentine-dogru-ilerliyor</guid>
<description><![CDATA[ Assos Antik Kenti&#039;nin bulunduğu Behram köyünde çıkan yangına müdahale ediliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/canakkalede-yangin-assos-antik-kentine-dogru-ilerliyor-174423-20240626.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkalede, yangın, Assos, Antik, kentine, doğru, ilerliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Sosyal Medya

Asopress - Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Behram köyünde yangın çıktı. 

Yangın, henüz bilinmeyen bir nedenle makilik alanda başladı ve rüzgarın etkisiyle sahil kesimine doğru yayıldı. Olayın bildirilmesi üzerine Ayvacık Orman İşletme ekipleri ile Ayvacık Belediyesi itfaiye personeli bölgeye sevk edildi. Köylülerin de katılımıyla yangının kontrol altına alınması için çalışmalar başlatıldı.

Behram köyü muhtarı Numan Türkay, Anadolu Ajansı'na verdiği demeçte yangının evler için bir tehdit oluşturmadığını belirtti ancak rüzgarın etkisiyle alevlerin Antik Liman ve Agora bölümüne doğru ilerlediğini ifade etti.

Bazı sosyal medya kullanıcıları sahile doğru ilerleyen yangını cep telefonları ile kayda aldı.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çevresel felaketler komplo teorilerinin canlanmasına neden oluyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cevresel-felaketler-komplo-teorilerinin-canlanmasina-neden-oluyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cevresel-felaketler-komplo-teorilerinin-canlanmasina-neden-oluyor</guid>
<description><![CDATA[ Dünyanın dört bir tarafında yaşanan çevre felaketleri komplo teorilerinin canlanıp ilgi görmesine yol açıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/cevresel-felaketler-komplo-teorilerinin-canlanmasina-neden-oluyor-144955-20240512.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çevresel, felaketler, komplo, teorilerinin, canlanmasına, neden, oluyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: phys

 

Asopress - Brezilya'nın güneyini vuran, yüzden fazla insanın ölümüne ve yaklaşık iki milyon insanın yerinden olmasına neden olan iklim felaketi, jetlerin buhar izlerini ve uzak Alaska'daki meteoroloji antenlerini içeren tuhaf komplo teorilerinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Büyük felaket ve belirsizlik dönemlerinde sıklıkla olduğu gibi, bu teorilerin birçoğu sosyal medyada viral oldu.

X’te yazan bir kadın "Rio Grande do Sul'da olanlar kesinlikle doğal değil" dedi ve ekledi: "Gözlerimizi açalım!"

Kadın, Alaska'daki devasa antenleri kullanarak iyonosferi inceleyen bir ABD projesi olan HAARP’ı - Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı - suçladı.

Başka insanlar da Brezilya'nın en çok etkilenen Rio Grande do Sul eyaletinin semalarında dolaşan uçakların görüntülerini paylaşarak, jetlerin bıraktığı yoğunlaşma izlerinin gizli bir hükümet programının parçası olarak zehirli kimyasallar içerdiğini söyledi.

Bu teoriler bir arada ele alındığında ortaya, iklim değişikliğini bir şekilde önemsizleştiren ve karanlık amaçlar için planları yürürlüğe koydukları  varsayılan hükümetleri ve bilimsel kurumları suçlayan uğursuz bir tablo çıkıyor.

Bu teoriler, aşırı hava olaylarındaki küresel artışın arkasında neredeyse kesinlikle iklim değişikliğinin olduğu yönündeki ezici bilimsel fikir birliğini görmezden gelmektedir.

 

Bilim insanları ne diyor

Brezilya Ulusal İklim Değişikliği Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nün (INCT) başında bulunan Carlos Nobre, bilim insanlarının son dönemdeki felaketlere yol açan yağışların ardında yattığına inandıkları nedenleri şöyle sıraladı: Alçak basınç sistemi ülkenin orta-batı ve güneydoğusundaki yüksek basınç sistemi tarafından bloke edildi ve Amazon'dan gelen su buharı tarihi yağış seviyelerine katkıda bulunurken soğuk cephelerin bölge üzerinde oyalanmasına neden oldu.

Nobre, küresel ısınmanın bu durumu daha da kötüleştirdiğini söyledi ve ekledi: "Daha sıcak atmosfer çok daha fazla su buharı depolayabiliyor ve bu da bu tür felaketlere yol açan daha sık ve yoğun yağış olaylarını körüklüyor."

Brezilya hükümeti de aynı fikirde: Başkan Lula da Silva bu trajediyi gezegen için bir "alarm" olarak ilan etti.

Selefi aşırı sağcı başkan Bolsonaro ise çevre sağlığına dair uygulamalarını zayıflattı ve iklim değişikliğinin etkisini küçümsedi.

Quaest kamuoyu yoklama enstitüsü tarafından yakın zamanda yapılan bir anket ise neredeyse tüm Brezilyalıların Rio Grande do Sul'da yaşanan felaketten en azından kısmen iklim değişikliğinin sorumlu olduğuna inandığını ortaya koydu.

 

'Fiziksel bir anlamı yok'

Bir zamanlar bir kenara itilmiş olan komplo teorileri, bölgeyi vuran muazzam çevre felaketinin ortasında yeniden hayat kazanıyor. Bu komplo teorilerinin başında Chemtrail komplo teorisi ya da kimyasal püskürtme kuramı geliyor. Bu teori, yüksekten uçan uçakların semada uzun süre bıraktıkları izlerin gizli olarak planlanmış sinsi hedefler için kasten püskürtülen kimyevî veya biyolojik madde olduğuna ilişkin komplo teorisi. Bu teoriye inananlar, normal jet duman izlerinin nispeten çabuk yok olduğunu, bu şekilde yok olmayan izlerinse ilave maddeleri içerdiğini iddia ederler.

ABD'de sosyal medya kullanıcıları yıllar önce gözden düşen, aşırı hava koşullarını jetlerden atılan "chemtrail "lere ve HAARP projesinde yürütüldüğü iddia edilen gizli bir programa bağlayan ve teorileri paylaşıyor.

Oysa jetlerin "chemtrail "lerinin ardındaki süreç uzun zamandır biliniyor: jet motorları yoğunlaştırılmış su buharının yanı sıra az miktarda is ve kirletici madde içeren görünür izler bırakıyor.

Kısmen ABD ordusu tarafından finanse edilen HAARP projesi ise şu anda Alaska Üniversitesi Fairbanks tarafından işletiliyor ve bilim insanları antenleri iyonosferi incelemek için yüksek güçlü radyo yayınları için kullanıyor, ancak hava durumunu manipüle etme kabiliyetleri yok.

Nobre, diğer pek çok bilim insanı gibi HAARP hakkındaki teorilerin "kesinlikle hiçbir fiziksel anlam ifade etmediğini" söylüyor.

"İyonosferdeki bir aygıtın hava olaylarını daha olağan dışı hale getirmesinin hiçbir yolu yok" dedi.

 

'Doğru olan ne'

Rio Grande do Sul'daki Pelotas Federal Üniversitesi'nde sosyal iletişim alanında uzmanlaşan Raquel Recuero, komplo teorilerinin muhtemelen "izleyici, para kazanma ve etki arayışındaki" organize gruplar tarafından yayıldığını söyledi.

Bu tür teoriler, insanlar derinden endişe verici bir fenomen için -her ne kadar olası olmasa da- çaresizce açıklama aradıklarında verimli bir zemin buluyor.

Fikirler, "siyasi ve dini söylemler" gibi insanlar için önem taşıyan konularla birleştirildiklerinde kök salıyor, diye ekledi.

Ancak muhafazakar ve aşırılık yanlısı inançları güçlendirme eğiliminde olsalar da tek bir siyasi hareketle ilişkilendirilemeyeceklerini söyledi.

Recuero, insanların demokrasinin temel direklerine olan güveninin, hepsi de gerçeği manipüle etmekle suçlanan hükümet yetkililerine, bilim insanlarına ve basına yönelik bu saldırılarla sarsıldığını söyledi.

Recuero'ya göre yapılması gereken, olup bitenler hakkında kamuoyunda farkındalık yaratmak ve insanların "neyin doğru neyin yanlış" olduğunu anlamalarına yardımcı olmak.

 

Asopress - phys]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batman&amp;apos;da meydana gelen yangın Midyat&amp;apos;a ulaştı TOMA da müdahale etti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-meydana-gelen-yangin-midyata-ulasti-toma-da-mudahale-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batmanda-meydana-gelen-yangin-midyata-ulasti-toma-da-mudahale-etti</guid>
<description><![CDATA[ Batman&#039;da başlayan yangın Midyat&#039;a ulaştı itfaiye ve TOMA&#039;lar müdahaleye başladı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/batmanda-meydana-gelen-yangin-midyata-ulasti-172612-20240626.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batmanda, meydana, gelen, yangın, Midyata, ulaştı, TOMA, müdahale, etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Sosyal Medya 
 
Asopress - Batman'ın Gercüş ilçesi kırsalında meydana gelen yangın yayıldı. Edinilen bilgiye göre Mardin'in Midyat İlçesine bağlı Şenköy kırsalına ulaşan yangının söndürme çalışmaları için Mardin Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı itfaiye ekipleri harekete geçti. 

Devam eden yangının kontrol altına alınması için çalışmaların sürdüğü öğrenildi. Öte yandan yangına TOMA'ların da müdahale ettiği görüldü.

Söğütlü Mahallesi yanı sıra edinilen bilgiye göre yangının geri dönüşüm tesislerini riske attı. Gercüş-Midyat karayolununda da tehlikeye neden olan yangının söndürme çalışmaları için köylüler daha fazla desteğe ihtiyaç olduğunu bildirdi. 

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>15 kişinin ölümüne neden olan yangının savcılık ön raporu DEDAŞ&amp;apos;ı işaret etti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/15-kisinin-oelumune-neden-olan-yanginin-savcilik-oen-raporu-dedasi-isaret-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/15-kisinin-oelumune-neden-olan-yanginin-savcilik-oen-raporu-dedasi-isaret-etti</guid>
<description><![CDATA[ 15 kişinin hayatını kaybettiği yangınlarda savcılık ön raporu DEDAŞ&#039;ı işaret etti. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/15-kisinin-olumune-neden-olan-yanginin-savcilik-on-raporu-dedasi-isaret-etti-205115-20240623.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>kişinin, ölümüne, neden, olan, yangının, savcılık, ön, raporu, DEDAŞı, işaret, etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Diyarbakır ile Mardin'de çıkan yangında DEDAŞ yangının elektrik kaynaklı olmadığını iddia etmiş ve görgü tanıkları hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. 15 kişi hayatını kaybettiği olayda savcılık ön raporunda yangının elektrik kaynaklı çıktığı belirtildi.

Sabah’tan Hüseyin Kaçar’ın haberine göre; yangın başladığı nokta olan Çınar ilçesine bağlı Köksalan köyünde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başlattığı soruşturma kapsamında, jandarma olay yeri inceleme ekipleri çalışmalar yaptı.

Köylülerin ve görgü tanıklarının ifadesi ile elde edilen deliller kapsamında savcılık tarafından yangın felaketiyle ilgili ön rapor hazırlandı.

Raporda, yangının elektrikli kaynaklı olduğu tespitine yer verildi. Cumhuriyet Başsavcılığı'nca başlatılan soruşturma kapsamında, detaylı raporun ilgili kurumlar da dinlendikten sonra önümüzdeki günlerde hazırlanacağı belirtildi.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya Bankası&amp;apos;ndan &amp;quot;Karadeniz&amp;apos;in mavileştirilmesi&amp;quot; için 6,39 milyon dolarlık hibe</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-bankasindan-karadenizin-mavilestirilmesi-icin-639-milyon-dolarlik-hibe</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dunya-bankasindan-karadenizin-mavilestirilmesi-icin-639-milyon-dolarlik-hibe</guid>
<description><![CDATA[ Dünya Bankası, Karadeniz&#039;in Mavileştirilmesi (BBSEA) GEF Bölgesel Projesi için kullanılacak 6,39 milyon dolarlık Küresel Çevre Fonu (GEF) hibesine onay verdi.Dünya Bankası&#039;ndan yapılan açıklamaya göre, geçen birkaç 10 yıllık dönemde Karadeniz, Avrupa&#039;nın en fazla kirliliğe maruz kalan su kütlelerinden biri oldu.  Tarımsal faaliyetlerden kaynaklı aşırı besin maddesi birikimi (ötrofikasyon), kimyasal kirlilik, istilacı türler, etkisiz atık su arıtımı, endüstriyel sıcak noktalar ve atmosferik çökelme, Karadeniz&#039;in deniz ortamını tehdit eden ana etkenler arasında yer alıyor.  Kirlilik baskıları, deniz ve kıyı ekosistemlerinin yanında Karadeniz&#039;i evi olarak adlandıran kişilerin geçim kaynaklarını da tehdit ediyor.  Bu kapsamda, Dünya Bankası, BBSEA GEF Bölgesel Projesi için kullanılacak 6,39 milyon dolarlık GEF hibeyi onayladı.  Hibeyle, Gürcistan, Moldova, Türkiye ve Ukrayna&#039;da hükümetlerin ve özel sektörün Karadeniz&#039;de kirliliği azaltmaya yönelik çabaları desteklenecek. Hibenin alıcısı ve projenin uygulayıcı kuruluşu, Birleşmiş Milletler Proje Hizmetleri Ofisi olacak.  Proje, Karadeniz&#039;de ötrofikasyon sorununu ortadan kaldırmaya yönelik ekolojik yenilikleri finanse ve teşvik etmeyi amaçlıyor. Projenin, kamu kurumlarının, kalkınma ortaklarının ve potansiyel yatırımcıların yenilikçi kirlilik önleme ve azaltma çözümlerini tespit etmelerine, doğrulamalarına ve bunlar için yatırım yapmalarına olanak tanıması bekleniyor.  Proje kapsamında, ülkelerin su yönetimi, tarım ve su ürünleri yetiştiriciliğiyle ilişkili kirlilik hakkındaki mevcut düzenleyici çerçeveleri ve bunların uluslararası enstrümanlarla uyumu incelenecek, kirlilik azaltma ve kirlilik yönetimiyle ilgili ulusal yatırım önerileri geliştirilecek ve bilgi paylaşımı sağlanacak.  BBSEA PROGRAMI BÖLGESEL DİYALOĞU GÜÇLENDİRECEK  Proje, Karadeniz&#039;in sürdürülebilir yönetimi için ortak bir bölgesel çerçeve oluşturmayı ve Karadeniz ülkelerinin ortak fayda olarak Karadeniz&#039;in çevresel kalitesini geliştirme ve koruma çabalarını desteklemeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı BBSEA Programı&#039;nın yapı taşı konumunda bulunuyor.  BBSEA Programı, bölgesel diyaloğu güçlendirmenin yanı sıra deniz kirliliğini azaltma önlemlerinin, ülkelerin iklim değişikliğine uyum ve azaltım stratejilerine entegre edilmesine yönelik ulusal diyaloğun güçlendirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor.  Açıklamada görüşlerine yer verilen Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji ve Operasyonlar Direktörü Carolina Sanchez-Paramo, &quot;İklim değişikliği, Karadeniz&#039;deki kirlilik etkilerini yoğunlaştırarak sıcaklıkların yükselmesine ve suyla taşınan hastalık risklerinin artmasına yol açmakta ve hem ekosistemleri hem de toplulukları tehdit etmektedir. Proje, katılımcı ülkelerdeki hükümetlerin ve özel sektörün Karadeniz&#039;deki kirliliği azaltmak için harekete geçme konusundaki hazırlık durumlarını güçlendirmeyi destekleyecektir.&quot; ifadelerini kullandı. ]]></description>
<enclosure url="http://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KwQklQdpYEKNkDgtXXX6cw.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, Bankasından, Karadenizin, mavileştirilmesi, için, 6, 39, milyon, dolarlık, hibe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<img src="https://cdn1.ntv.com.tr/gorsel/KwQklQdpYEKNkDgtXXX6cw.jpg?width=1200&ampmode=crop&ampscale=both" class="type:primaryImage" alt="Dünya Bankası'ndan " karadeniz mavile i milyon dolarl hibe><p>Dünya Bankası, Karadeniz'in Mavileştirilmesi (BBSEA) GEF Bölgesel Projesi için kullanılacak 6,39 milyon dolarlık Küresel Çevre Fonu (GEF) hibesine onay verdi.</p>Dünya Bankası'ndan yapılan açıklamaya göre, geçen birkaç 10 yıllık dönemde Karadeniz, Avrupa'nın en fazla kirliliğe maruz kalan su kütlelerinden biri oldu.  Tarımsal faaliyetlerden kaynaklı aşırı besin maddesi birikimi (ötrofikasyon), kimyasal kirlilik, istilacı türler, etkisiz atık su arıtımı, endüstriyel sıcak noktalar ve atmosferik çökelme, Karadeniz'in deniz ortamını tehdit eden ana etkenler arasında yer alıyor.  Kirlilik baskıları, deniz ve kıyı ekosistemlerinin yanında Karadeniz'i evi olarak adlandıran kişilerin geçim kaynaklarını da tehdit ediyor.  Bu kapsamda, Dünya Bankası, BBSEA GEF Bölgesel Projesi için kullanılacak 6,39 milyon dolarlık GEF hibeyi onayladı.  Hibeyle, Gürcistan, Moldova, Türkiye ve Ukrayna'da hükümetlerin ve özel sektörün Karadeniz'de kirliliği azaltmaya yönelik çabaları desteklenecek. Hibenin alıcısı ve projenin uygulayıcı kuruluşu, Birleşmiş Milletler Proje Hizmetleri Ofisi olacak.  Proje, Karadeniz'de ötrofikasyon sorununu ortadan kaldırmaya yönelik ekolojik yenilikleri finanse ve teşvik etmeyi amaçlıyor. Projenin, kamu kurumlarının, kalkınma ortaklarının ve potansiyel yatırımcıların yenilikçi kirlilik önleme ve azaltma çözümlerini tespit etmelerine, doğrulamalarına ve bunlar için yatırım yapmalarına olanak tanıması bekleniyor.  Proje kapsamında, ülkelerin su yönetimi, tarım ve su ürünleri yetiştiriciliğiyle ilişkili kirlilik hakkındaki mevcut düzenleyici çerçeveleri ve bunların uluslararası enstrümanlarla uyumu incelenecek, kirlilik azaltma ve kirlilik yönetimiyle ilgili ulusal yatırım önerileri geliştirilecek ve bilgi paylaşımı sağlanacak.  <strong>BBSEA PROGRAMI BÖLGESEL DİYALOĞU GÜÇLENDİRECEK</strong>  Proje, Karadeniz'in sürdürülebilir yönetimi için ortak bir bölgesel çerçeve oluşturmayı ve Karadeniz ülkelerinin ortak fayda olarak Karadeniz'in çevresel kalitesini geliştirme ve koruma çabalarını desteklemeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı BBSEA Programı'nın yapı taşı konumunda bulunuyor.  BBSEA Programı, bölgesel diyaloğu güçlendirmenin yanı sıra deniz kirliliğini azaltma önlemlerinin, ülkelerin iklim değişikliğine uyum ve azaltım stratejilerine entegre edilmesine yönelik ulusal diyaloğun güçlendirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor.  Açıklamada görüşlerine yer verilen Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya Bölgesi Strateji ve Operasyonlar Direktörü Carolina Sanchez-Paramo, "İklim değişikliği, Karadeniz'deki kirlilik etkilerini yoğunlaştırarak sıcaklıkların yükselmesine ve suyla taşınan hastalık risklerinin artmasına yol açmakta ve hem ekosistemleri hem de toplulukları tehdit etmektedir. Proje, katılımcı ülkelerdeki hükümetlerin ve özel sektörün Karadeniz'deki kirliliği azaltmak için harekete geçme konusundaki hazırlık durumlarını güçlendirmeyi destekleyecektir." ifadelerini kullandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye, Yeşil Hidrojen İhracatçısı Olabilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-yesil-hidrojen-ihracatcisi-olabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiye-yesil-hidrojen-ihracatcisi-olabilir</guid>
<description><![CDATA[ SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nin, Bilkent Enerji Politikaları Araştırma Merkezi ve Alman Enerji Ajansı (dena) iş birliğiyle hazırladığı “Türkiye’nin Yeşil Hidrojen Üretim ve İhracat Potansiyelinin Teknik ve Ekonomik Açıdan Değerlendirilmesi” raporu, online tanıtım toplantısında açıklandı. Raporda, uygun yatırımlar ve politikalarla Türkiye’nin 2050’de yıllık 3,4 milyon tona (Mt) kadar yeşil hidrojen üretimine ulaşabileceği ve bunun 1,5 ila 1,9 Mt’nun ihraç edilebileceği belirtildi.

7 Aralık Salı günü gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmalarını, Türk-Alman Enerji Forumu’ndan Alman Federal Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı İkili Enerji İş Birliği Bölümü Direktör Yar dımcısı Beatrix Massig, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Enerji Politikaları ve Teknoloji Dairesi Başkanı Dr. Fazıl Kaytez ile Alman Enerji Ajansı (dena) Enerji Sistemleri ve Enerji Hizmetleri Bölüm Başkanı Hannes Seidl yaptı.

İklim hedeflerine ulaşmak için birçok ülkenin ye- şil hidrojen ithal edeceğini belirten Seidl, Türkiye’nin bu pazardan pay alabileceğine dikkat çekti. Seidl, “Türkiye, yenilenebilir enerjiden yeşil hidrojen üreterek, küresel çapta yeni oluşan bu enerji pazarında en başından itibaren yerini alabilecek büyük bir potansiyele sahip. Bugün tanıtımını yaptığımız bu çalışma, Almanya ve Türkiye arasında bu alandaki iş birliğini güçlendirmek için önemli, aynı zamanda heyecan verici bir fırsat sunuyor” şeklinde konuştu.

 

 

Kaynak: www.tenva.org ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeraltihaber.com/images/haberler/2022/02/turkiye-yesil-hidrojen-ihracatcisi-olabilir-1643873238.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye, Yeşil, Hidrojen, İhracatçısı, Olabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong><span>SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nin, Bilkent Enerji Politikaları Araştırma Merkezi ve Alman Enerji Ajansı (dena) iş birliğiyle hazırladığı “Türkiye’nin Yeşil Hidrojen Üretim ve İhracat Potansiyelinin Teknik ve Ekonomik Açıdan Değerlendirilmesi” raporu, online tanıtım toplantısında açıklandı. Raporda, uygun yatırımlar ve politikalarla Türkiye’nin 2050’de yıllık 3,4 milyon tona (Mt) kadar yeşil hidrojen üretimine ulaşabileceği ve bunun 1,5 ila 1,9 Mt’nun ihraç edilebileceği belirtildi.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>7 Aralık Salı günü gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmalarını, Türk-Alman Enerji Forumu’ndan Alman Federal Ekonomi ve Teknoloji Bakanlığı İkili Enerji İş Birliği Bölümü Direktör Yar dımcısı Beatrix Massig, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Enerji Politikaları ve Teknoloji Dairesi Başkanı Dr. Fazıl Kaytez ile Alman Enerji Ajansı (dena) Enerji Sistemleri ve Enerji Hizmetleri Bölüm Başkanı Hannes Seidl yaptı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İklim hedeflerine ulaşmak için birçok ülkenin ye- şil hidrojen ithal edeceğini belirten Seidl, Türkiye’nin bu pazardan pay alabileceğine dikkat çekti. Seidl, “Türkiye, yenilenebilir enerjiden yeşil hidrojen üreterek, küresel çapta yeni oluşan bu enerji pazarında en başından itibaren yerini alabilecek büyük bir potansiyele sahip. Bugün tanıtımını yaptığımız bu çalışma, Almanya ve Türkiye arasında bu alandaki iş birliğini güçlendirmek için önemli, aynı zamanda heyecan verici bir fırsat sunuyor” şeklinde konuştu.</span></span></span></span></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><span><span>Kaynak: www.tenva.org</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir&amp;amp;Harmandalı Atık Tesisinin Ürettiği Enerjiden Bütçeye Katkı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirharmandali-atik-tesisinin-urettigi-enerjiden-butceye-katki</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirharmandali-atik-tesisinin-urettigi-enerjiden-butceye-katki</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2019 yılında “Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Sahası’nda elektrik üretmek için hizmete alınan biyogaz tesisi, bugüne kadar kurum bütçesine 166 milyon 154 bin liralık katkı sağladı.

2019 yılı kasım ayındaki açılışla faaliyete geçen tesis kentin en önemli çevre projelerinden biri olarak gösterilirken, bu süreçte evsel atıklar da ekonomiye kazandırıldı. Depolama sahasını kent ormanına dönüştürme çalışmaları kapsamında 60 dönüm alan da rehabilite edilerek ağaçlandırıldı.

Kapasite iki kata çıktı

Tesisin 15 megavat kurulu güce sahip enerji üretim kapasitesi 1,5 yılda 32 megavata çıkarıldı. Şu an yılda yaklaşık 162 milyon metreküp metan gazını bertaraf eden tesis, ayrıca 323 milyon kilovat saat elektrik enerjisi üretiyor. Bu miktar yıllık 190 bin hanenin enerji kullanımına karşılık geliyor. Aynı zamanda bir eğitim merkezi olarak da çalışan tesis, her yaş ve gruptan misafirlerini kabul ediyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeraltihaber.com/images/haberler/2021/09/izmir-harmandali-atik-tesisinin-urettigi-enerjiden-butceye-katki-1631167894.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir&amp;Harmandalı, Atık, Tesisinin, Ürettiği, Enerjiden, Bütçeye, Katkı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><span>İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2019 yılında “Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Sahası’nda elektrik üretmek için hizmete alınan biyogaz tesisi, bugüne kadar kurum bütçesine 166 milyon 154 bin liralık katkı sağladı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>2019 yılı kasım ayındaki açılışla faaliyete geçen tesis kentin en önemli çevre projelerinden biri olarak gösterilirken, bu süreçte evsel atıklar da ekonomiye kazandırıldı. Depolama sahasını kent ormanına dönüştürme çalışmaları kapsamında 60 dönüm alan da rehabilite edilerek ağaçlandırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>K<strong>apasite iki kata çıktı</strong></span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Tesisin 15 megavat kurulu güce sahip enerji üretim kapasitesi 1,5 yılda 32 megavata çıkarıldı. Şu an yılda yaklaşık 162 milyon metreküp metan gazını bertaraf eden tesis, ayrıca 323 milyon kilovat saat elektrik enerjisi üretiyor. Bu miktar yıllık 190 bin hanenin enerji kullanımına karşılık geliyor. Aynı zamanda bir eğitim merkezi olarak da çalışan tesis, her yaş ve gruptan misafirlerini kabul ediyor.</span></span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ilgaz&amp;apos;daki felaket havadan görüntülendi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilgazdaki-felaket-havadan-goeruntulendi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilgazdaki-felaket-havadan-goeruntulendi</guid>
<description><![CDATA[ Çankırı&#039;nın Ilgaz ilçesinde çıkan orman yangınına müdahale havadan ve karadan devam ederken, ormanı kaplayan alevler havadan görüntülendi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/ilgazyanginfoto.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ilgazdaki, felaket, havadan, görüntülendi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ilgaz ilçesine bağlı Meydan köyü mevkiinde ormanlık alanda çıkan yangın, kısa sürede büyüyerek geniş bir alana yayıldı. Ekipler, yangını kontrol altına almak için çalışmalarını havadan ve karadan sürdürüyor. Alevlere teslim olan orman, dron ile havadan görüntülendi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aydın&amp;apos;da 2 ilçe afet bölgesi ilan edildi!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aydinda-2-ilce-afet-boelgesi-ilan-edildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aydinda-2-ilce-afet-boelgesi-ilan-edildi</guid>
<description><![CDATA[ Aydın&#039;da orman yangını meydana gelen 2 ilçe afet bölgesi ilan edildi. Aydın ve İzmir&#039;deki orman yangınlarında 5 binin üzerinde vatandaş tahliye edildi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-w273433-01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aydında, ilçe, afet, bölgesi, ilan, edildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Afet ve Acil Durum yönetimi başkanlığı (AFAD) aralarında Aydın'ın da bulunduğu 8 ilde 14-20 Ağustos tarihlerinde çıkan yangınlardaki bölgeleri 'Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi' ilan edildiğini açıkladı.



AFAD, 14-20 Ağustos tarihleri arasında aralarında Aydın ve İzmir'in de bulunduğu 8 ilde meydana gelen yangınlar nedeniyle bazı bölgeleri 'Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi' ilan etti. Öte yandan, yangınların yerleşim yerlerine yakın olması nedeniyle 5 bin 381 vatandaşın tedbir amacıyla güvenli alanlara tahliyesi gerçekleştirildiği de belirtildi.



AFAD tarafından yapılan açıklamada, İzmir ilinin Bayındır ilçesinde Yeşilova Mahallesi, Bayraklı ilçesinde Doğançay, Körfez ve Onur Mahalleleri, Karşıyaka ilçesinde Latife Hanım ve Sancaklı Mahalleleri, Tire ilçesinde Çayırlı Mahallesi ile Aydın ilinin Bozdoğan ilçesinde Hışımlar ve Örmepınar Mahalleleri ile Didim ilçesinde Hisar Mahallesi'nin Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi ilan edildiği bildirildi. Yangından etkilenen bu mahallelerde, AFAD'ın hak sahibi çalışmaları başlatıldığı ve konut ve işyerleri yangından zarar gören vatandaşların AFAD İl Müdürlüklerine başvurması gerektiği belirtildi. Yangın sebebiyle konut ve işyerleri zarar gören vatandaşlara, zarar tespit çalışmalarının tamamlanmasının ardından nakdi yardım yapılacağı ifade edildi.

AFAD açıklamasında, "Devletimizin tüm imkanları ve kurumları ile milletimizin yanındayız" denilerek, yangından etkilenen bölgelere gerekli yardımların yapılacağı vurgulandı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İçme suyunda tehlike alarmı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/icme-suyunda-tehlike-alarmi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/icme-suyunda-tehlike-alarmi</guid>
<description><![CDATA[ Edirne&#039;ye içme suyu sağlayan barajın doluluk oranı yüzde 17 seviyesine düştü. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-a-20240824-35472029-35472026-e-d-i-r-n-e-y-e-i-c-m-e-s-u-y-u-s-a-g-l-a-y-a-n-b-a-r-a-j-i-n-d-o-l-u-l-u-k-o-r-a-n-i-y-u-z-d-e-17-s-e-v-i-y-e-s-i-n-e-d-u-s-t-u.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İçme, suyunda, tehlike, alarmı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kırklareli'nde Kayalıköy Barajı'nın doluluk oranı aşırı sıcaklar nedeniyle azaldı.



DSİ 11. Bölge Müdürlüğü verilerine göre, depolama hacmi 149 milyon 856 bin metreküp olan barajda son ölçümlere göre 24 milyon 149 bin metreküp su bulunuyor.



Tarım arazilerinin sulanması için kullanılan ve Edirne'nin içme suyunun da sağlandığı barajda, su seviyesi buharlaşma nedeniyle her geçen gün azalıyor.

Doluluk oranı yüzde 17 olarak ölçülen barajdan, su seviyesindeki düşüş nedeniyle tarım alanlarının sulanmasına müsaade edilmiyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erzincan &amp;amp; Sivas kara yolunda heyelan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erzincan-sivas-kara-yolunda-heyelan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erzincan-sivas-kara-yolunda-heyelan</guid>
<description><![CDATA[ Erzincan-Sivas kara yolu Sakaltutan mevkiinde heyelan meydana geldi. Yolun tek şeridi ulaşıma kapandı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2023/06/aa-20230622-31498407-31498404-orduda-uc-ilcenin-baglanti-yolu-heyelan-nedeniyle-ulasima-kapandi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erzincan, Sivas, kara, yolunda, heyelan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Erzincan merkezde yağış görülmezken Sivas kara yolu üzerinde kısa süreli sağanak etkili oldu. Yağışla birlikte Erzincan - Sivas kara yolu 59’ncu kilometre Sakaltutan mevkiinde heyelan meydana geldi. Heyelan yolun tek şeridini ulaşıma kapattı. Bölgeye Karayolları ve ilgili ekipler sevk edildi. Yolda araç kuyruğu oluşurken ulaşım kontrollü olarak tek şeritten sağlanıyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eğirdir Gölü&amp;apos;nün temizliği için 9 maddelik eylem planı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/egirdir-goelunun-temizligi-icin-9-maddelik-eylem-plani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/egirdir-goelunun-temizligi-icin-9-maddelik-eylem-plani</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Isparta&#039;daki Eğirdir Gölü&#039;nün temizliği için &quot;kıyıda ve suda temizlik, özel araç alımı, oksijen seviyesinin artırılması, dip çamuru temizliği ve su takviyesi&quot; gibi adımlar atacak. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-a-20240827-35492691-35492690-e-g-i-r-d-i-r-g-o-l-u-n-u-n-t-e-m-i-z-l-i-g-i-i-c-i-n-9-m-a-d-d-e-l-i-k-e-y-l-e-m-p-l-a-n-i-h-a-z-i-r-l-a-n-d-i.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eğirdir, Gölünün, temizliği, için, maddelik, eylem, planı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, "Eşsiz güzellikteki Eğirdir Gölü'müze can suyu verecek eylem planımız hazır. Başta dip çamuru temizliği ve su takviyesi olmak üzere gerekli tüm adımları atacağız." ifadesini kullandı.

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, son yıllarda yağış rejimindeki azalma ve kuraklığın etkisiyle su seviyesi hızla düşen Eğirdir Gölü'ndeki alg patlaması ve biyolojik kirliliğe karşı eylem planı hazırlandı.

Gölün aynı zamanda "kesin korunacak hassas alan" olması nedeniyle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma (TVK) Genel Müdürlüğü koordinesinde, Çevre Ajansı, Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, Eğirdir Su Ürünleri Araştırma Merkezi, TÜBİTAK, üniversiteler, kamu ve özel sektör kuruluşlarıyla komisyon oluşturuldu.

Arazi çalışmalarıyla beraber alınması gereken tedbirler belirlendi. Çalışmalar kapsamında öncelikle acil müdahale olarak göl yüzeyindeki alglerin ve göl kıyısındaki ölü sucul bitkilerin özel araç ve ekipmanlarla süpürülüp tıraşlanması sağlanacak. Ardından göl tabanında dip çamuru temizliği yapılacak.



Göldeki sucul bitkilerin ve dipte biriken sediment ile biyokütlenin kaldırılmasına ilişkin TVK tarafından ön fizibilite raporu hazırlandı. Ayrıca göl kıyısındaki sucul bitkilerin ve gölü besleyen dere ağzındaki rüsubat temizliğinin yapılması amacıyla Süleyman Demirel Üniversitesi ile Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesinden bilim insanları Ekosistem Değerlendirme Raporu (EDR) hazırladı.

Gölü besleyen Çayköy Dere ağzında biriken rüsubatın temizliği için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne ait ekskavatörlerle çalışmalara başlandı.

Oksijen seviyesi artırılacak

Göl yüzeyindeki alg ve sucul bitki temizliği için ise Türkiye Çevre Ajansı (TÜÇA) desteğiyle su yüzeyi temizleme aracı temin edilecek. Bu araçlarla su sığlaşınca yüzeye doğru yükselen sucul bitkiler temizlenecek. Bu sayede göldeki oksijen seviyesi artırılacak.

Gölün su kalitesini artırmak için su kullanımı planlaması gözden geçirilerek, su takviyesi süreçleri Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, DSİ Genel Müdürlüğü ve ilgili kurumlarla hayata geçirilecek.

Göldeki dip çamurunun temizlenmesi için de hazırlık yapıldı. TVK Genel Müdürlüğünce yürütülen çalışmalar kapsamında, Eğirdir Gölü'nün ekolojik rehabilitasyonu için bilim insanlarıyla yapılan istişarelerle dip çamurunun temizliğine ilişkin fizibilite çalışmalarına başlandı.

Bakanlık, elde edilecek bilimsel bulgular ışığında yapılacak işlemlerle ilgili şu bilgileri verdi: "Dip çamuru temizliği işlemlerinin sağlıklı şekilde yürütülmesine zemin hazırlanması ve dip çamuru temizliği için fizibilite çalışmalarına başladık. Bu çalışmalar devam ederken öncelikli acil müdahale olarak göl ekosisteminin doğal haline kavuşması için kötü koku ve görüntünün engellenmesi ve göldeki kirliliğin uzaklaştırılması amacıyla yüzeydeki alg ve sucul bitki temizliği yapılacak. Çalışmalara yüksek çevre hassasiyeti ve bilinciyle devam edilecek."

"Yol haritamızı belirledik"

Göl için acil olarak hayata geçirilen adımları ve uygulanacak yöntemleri içeren 9 maddelik eylem planının ayrıntılarını sosyal medya hesabından paylaşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, şu ifadeleri kullandı: "Bilim insanlarımızla ve ilgili kuruluşlarla çalıştık. Ön rapor doğrultusunda yol haritamızı belirledik. Acil yapılacaklar için adımlar atmaya başladık. Eşsiz güzellikteki Eğirdir Gölü'müze can suyu verecek eylem planımız hazır. Başta dip çamuru temizliği ve su takviyesi olmak üzere gerekli tüm adımları atacağız."]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>723 hayvan kuraklık nedeniyle itlaf edilecek!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/723-hayvan-kuraklik-nedeniyle-itlaf-edilecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/723-hayvan-kuraklik-nedeniyle-itlaf-edilecek</guid>
<description><![CDATA[ Namibya, 723 vahşi hayvanı kuraklık nedeniyle itlaf edecek. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/istockphoto-1389219716-0x640.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>723, hayvan, kuraklık, nedeniyle, itlaf, edilecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Namibya, kuraklık nedeniyle ülke genelindeki 723 vahşi hayvanın itlaf edileceğini açıkladı.

Avusturalya’da 2020 yılında “çok su içtiği” gerekçesiyle 5 bin yabani devenin itlaf edilmesinin ardından Afrika ülkesi Namibya da benzer bir yöntemle kuraklıkla mücadele etmeye çalışıyor. Namibya Çevre Bakanlığı, 83 fil, 30 su aygırı, 60 bufalo, 50 impala, 200 antilop, 300’ü zebra olmak üzere toplam 723 vahşi hayvanın itlaf edilmesinin planlandığını duyurdu. İtlafın hayvan sayısının mevcut otlak alanlar ve su kaynaklarının kapasitesini aştığı ulusal park gibi alanlarda yapılacağı ifade edilen açıklamada, itlaf edilecek fillerin etlerinin yiyecek bulmakta zorlanan insanlara dağıtılacağı belirtildi. Yetkililerin duruma müdahale etmemesi durumunda, şiddetli kuraklık ortamında insan-vahşi yaşam çatışmasının artacağı vurgulanan bakanlık açıklamasında, "Bu uygulama doğal kaynakların Namibya vatandaşlarının yararına kullanıldığı anayasal yetkimizle uyumludur" denildi.

Hükümet tarafından profesyonel avcılar ve şirketler tarafından şimdiye kadar 157 hayvanın avlandığı, 56 tondan fazla et elde edildiği öğrenildi.
Birleşmiş Milletler'e göre, Güney Afrika on yıllardır en şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kalırken, Namibya’da gıda stokunun yüzde 84'ü geçtiğimiz ay tükendi. Gelecek aylarda Namibya nüfusunun yaklaşık yarısının yüksek düzeyde gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalacağı tahmin ediliyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Salda Gölü, Dünya Jeolojik Miras Listesi&amp;apos;ne girdi!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/salda-goelu-dunya-jeolojik-miras-listesine-girdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/salda-goelu-dunya-jeolojik-miras-listesine-girdi</guid>
<description><![CDATA[ UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili Nizamettin Kazancı, &quot;Listeye aday olarak ülkelere verilen kota dahilinde Salda Gölü ve Nemrut Kalderası&#039;nı sunduk. Açıklanan listede sadece Salda Gölü&#039;nü gördük, Nemrut listede yer almadı&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-a-20240828-35501656-35501647-s-a-l-d-a-g-o-l-u-d-u-n-y-a-j-e-o-l-o-j-i-k-m-i-r-a-s-l-i-s-t-e-s-i-n-e-g-i-r-d-i.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Salda, Gölü, Dünya, Jeolojik, Miras, Listesine, girdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Burdur'un Yeşilova ilçesindeki Salda Gölü, "Dünyanın En Önemli 100 Jeolojik Miras Listesi"nde yer aldı.

Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliğince (IUGS) başlatılan ve UNESCO tarafından desteklenen proje kapsamında hayata geçilen ve 2 yılda bir açıklanan liste için Türkiye'den Burdur'daki Salda Gölü ve Bitlis'teki Nemrut Kalderası aday gösterildi.



Güney Kore'nin Busan kentinde 37'ncisi düzenlenen Dünya Jeolojik Kongresi'nde, Türkiye'den Salda Gölü'nün listede yer aldığı açıklandı.

"Nemrut'un neden giremediğini soruşturacağız"

UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili ve Jeolojik Mirası Koruma Derneği Başkanı Nizamettin Kazancı, AA muhabirine, proje kapsamında ilki 2022'de açıklanan listenin ikincisinin bu sabahki kongrenin basın toplantısında duyurulduğunu söyledi.

Listede yer alan jeolojik miraslardan 20'sinin de 5'er dakikalık sunumlar şeklinde tanıtıldığını anlatan Kazancı, şunları kaydetti: "Tanıtılanların içinde Salda Gölü'müz de var. Listeye aday olarak ülkelere verilen kota dahilinde Salda Gölü ve Nemrut Kalderası'nı sunduk. Açıklanan listede sadece Salda Gölü'nü gördük, Nemrut listede yer almadı. Listeye girsin veya girmesin doğal varlıklarımızın bilimsel önemi azalmayacaktır. Nemrut'un neden giremediğini soruşturacağız ama benim kişisel kanaatim, benzer özellikteki volkanların listede çokça yer alması."

Kazancı, Salda Gölü'nün dünyanın en önemli jeolojik miraslarından birisi olduğunu vurguladı.



Burasının dünyaya, Mars'ta milyarlarca yıl önceki hayatın yeryüzündeki benzeri olarak sunulduğunu, "Mars Analog of lake Salda" diye takdim edildiğini aktaran Kazancı, Salda'yı çökeltilerin öneminden dolayı listeye önerdiklerini, bunun kitabının da hazırlandığını bildirdi.

"Listede yer alması Salda'nın daha iyi korunması anlamına geliyor"

Salda Gölü'nün "Dünyanın En Önemli 100 Jeolojik Miras Listesi"nde yer almasının, bilinirliğini daha da artıracağına işaret eden Kazancı, şöyle konuştu: "Salda'yı çok daha iyi korumamız gerekiyor. Listede yer alması Salda'nın daha iyi korunması anlamına geliyor. Salda'nın korunması yönünde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünün, Burdur Valiliğinin, UNESCO Türkiye Milli Komisyonunun ve diğer kamu kuruluşlarının iyi niyetli çabaları var. Salda, önümüzdeki yıllarda turizm merkezi olacaktır. Beklentileri karşılamak ve jeoturizmin sürdürülebilirliği için korumaya azami dikkat edilmesi gerekir. Turist baskısını da sınırlamak ve iyi yönetmek gerekir. "

Kazancı, Salda Gölü'nü ziyaret edenlere, hassas alanlara basmamaları, göle özen göstermeleri konusunda uyarılarda bulundu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sivas&amp;apos;ta sel</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-sel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sivasta-sel</guid>
<description><![CDATA[ Sivas’ın Ulaş ilçesine bağlı Eskikarahisar köyünde sağanak yağışı sonrası sel meydana geldi. O anlar cep telefonu kamerasına yansıdı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/sivassel.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sivasta, sel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Sivas’ta yapılan uyarılarının ardından kuvvetli yağış etkisini gösterdi. Ulaş ilçesine bağlı Eskikarahisar köyünde akşam saatlerinde başlayan sağanak yağış sonrası köyde sel yaşandı. Taşan dereler hasara yol açtı. Bölgeye AFAD ekipleri sevk edildi. Birçok ev ve ahırın sular altında kaldığı öğrenildi. O anlar vatandaşların cep telefonu kamerasına yansıdı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Araçlar sulara gömüldü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/araclar-sulara-goemuldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/araclar-sulara-goemuldu</guid>
<description><![CDATA[ Karabük’te etkili olan sağanak sonrası yollar göle döndü, araçlar suya gömüldü, çok sayıda ev ve iş yerini su bastı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/karabukselfotosu.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Araçlar, sulara, gömüldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Karabük’te akşam saatlerinde sağanak yağış etkili oldu. 100. Yıl Mahallesi’nde ektili olan sağanak sonrası iş yerlerini su bastı, park halindeki çok sayıda araç suya gömüldü. Kent merkezinde birçok noktada su baskını yaşandı. Bölgeye belediye ve itfaiye ekipleri sevk edildi.
Sular altında kalan Karabük-Safranbolu yolunda da sürücüler ilerlemekte güçlük çekti. Metrekareye 45 kg yağış düştüğü ve şu ana kadar 110 su bakını ihbarı yapıldığı öğrenildi. Ekiplerin bölgede çalışmaları sürüyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazdağları Milli Parkı&amp;apos;na giriş yasaklandı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazdaglari-milli-parkina-giris-yasaklandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazdaglari-milli-parkina-giris-yasaklandi</guid>
<description><![CDATA[ Kazdağları Milli Parkı yangın riski nedeniyle 31 Ekim&#039;e kadar girişe kapatıldı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-a-20240821-35450733-35450730-k-a-z-d-a-g-l-a-r-i-m-i-l-l-i-p-a-r-k-i-y-a-n-g-i-n-r-i-s-k-i-n-e-d-e-n-i-y-l-e-31-e-k-i-m-e-k-a-d-a-r-g-i-r-i-s-e-k-a-p-a-t-i-l-d-i.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazdağları, Milli, Parkına, giriş, yasaklandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Balıkesir ve Çanakkale il sınırları içinde yer alan Kazdağları'nın Edremit ilçesindeki milli park alanlarına girişler, orman yangınlarıyla ilgili kritik bir döneme girilmesinden dolayı geçici olarak durduruldu.



Doğa Koruma ve Milli Parklar Balıkesir Şube Müdürlüğünden yapılan açıklamada, Balıkesir İli Orman Yangınlarıyla Mücadele Komisyonunun aldığı karara atıfta bulunularak, Kazdağları Milli Parkı'nın 31 Ekim'e kadar girişe kapatıldığı duyuruldu.

Meteoroloji Genel Müdürlüğünden alınan son hava raporlarında orman yangınları bakımından son derece elverişli kritik bir haftaya girildiği vurgulanan açıklamada, Balıkesir'in en fazla orman yangını riski bulunan 10 ilden biri olduğu belirtildi.



Birkaç gün hava sıcaklıkların 35 derece ve üzerinde seyredeceği, havadaki nemin yüzde 30'un altında kalacağı bildirilen açıklamada, "Rüzgarların poyraz şeklinde kuzeydoğudan saatte 30 kilometre ve üzerinde esecek olması, orman yangınları açısından son derece riskli bir durumun oluşması nedeniyle Milli Park içinde bulunan Yaylatepe çadırlı kamp alanı ve Altınoluk cam seyir terasındaki izinli işletme alanları ile buraya ulaşımı sağlayan yol güzergahları hariç olmak üzere Milli Park'a her türlü giriş ve çıkışlar, 31 Ekim tarihine kadar yasaklanmıştır." ifadesi kullanıldı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ankara&amp;apos;da çıktı, Bolu&amp;apos;ya sıçradı!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ankarada-cikti-boluya-sicradi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ankarada-cikti-boluya-sicradi</guid>
<description><![CDATA[ Ankara&#039;nın Kızılcahamam ilçesinde başlayan yangın, Bolu&#039;nun Gerede ilçesine sıçradı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-a-20240821-35454089-35454088-k-i-z-i-l-c-a-h-a-m-a-m-d-a-b-a-s-l-a-y-a-n-y-a-n-g-i-n-g-e-r-e-d-e-y-e-s-i-c-r-a-d-i.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ankarada, çıktı, Boluya, sıçradı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ankara'nın Kızılcahamam ilçesinde otluk alanda başlayan yangın Bolu'nun Gerede ilçesinde ormanlık alana sıçradı.

Edinilen bilgiye göre, öğle saatlerinde Kızılcahamam ilçesine bağlı Şahinler Mahallesi'nde henüz bilinmeyen nedenle otluk alanda yangın başladı.

İhbar üzerine bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi, arazöz, tanker ve 2 helikopter sevk edildi.

Ankara-Bolu sınırında başlayan yangın daha sonra Bolu'nun Gerede ilçesindeki ormanlık alana sıçradı.

Ekiplerin yangın söndürme çalışmaları devam ediyor.

Bolu Valiliğinden açıklama

Yangının Gerede'ye sıçraması üzerine Bolu Valiliğinden açıklama yapıldı.

Açıklamada, "Ankara ili Kızılcahamam ilçesinde bugün saat 12.28 sıralarında başlayan ve ilimiz Gerede ilçesi Demirler köyü mevkisine sirayet eden orman yangınına Valiliğimizin koordinesinde müdahale edilmekte olup söndürme çalışmaları devam etmektedir." ifadeleri kullanıldı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir Körfezi&amp;apos;nde felaket: Her yer ölü balık doldu!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-koerfezinde-felaket-her-yer-oelu-balik-doldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmir-koerfezinde-felaket-her-yer-oelu-balik-doldu</guid>
<description><![CDATA[ İzmir Körfezi&#039;nde her gün binlerce ölü balık kıyaya vuruyor. Felaketin boyutu arttıkça özellikle Karşıyaka ve Bayraklı&#039;daki kötü koku nedeniyle vatandaşlar evlerinin, iş yerlerinin pencerelerini açamaz duruma geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-w272293-02.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir, Körfezinde, felaket:, Her, yer, ölü, balık, doldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İzmir Körfezi'nde ölü balık sayısı gün geçtikçe çoğalarak artıyor. Yüzbinlerce balık ölü olarak kıyaya vururken, kentteki ağır koku da kendisini hissettiriyor. Özellikle Karşıyaka ve Bayraklı sahillerinde ölü balıklar nedeniyle oluşan kötü koku, vatandaşları ev ve iş yerlerinin pencerelerini açamaz hale getirdi. Balık ölümlerinin yanı sıra, körfezin renginin de kırmıza döndüğü gözlemlendi. Ölen balıklar arasında Çipura, Deniz Levreği gibi balıklar bulunuyor.




“İlk defa karşılaşıyorum, güzelim İzmir'i ne hale getirdiler”

Doğma büyüme İzmirli olduğunu ve hayatında ilk defa böyle bir durumla karşılaştığını ifade eden 50 yaşındaki Serkan Bingöl, “Yetkililer neden gelmiyor buralara anlamadım. Ölümler, fabrikalardan akan pisliklerden dolayı meydana geliyor. İlk defa böyle bir rezillik görüyorum. Güzelim İzmir'i ne hale getirmişler” dedi.



Ölü balıkları topladılar

Bazı vatandaşların ise kıyıya vuran balıkları toplayarak poşete koyduğu anlar cep telefonu kamerasına yansıdı. Öte yandan geçtiğimiz günlerde konuya ilişkin açıklama yapan Deniz Bilimci Prof. Dr. Doğan Yaşar ise “İzmir Körfezi'nde plankton patlaması bayağıdır var. Balık ölümlerinin temel sebebi planktonlar. Deniz suyunda her 1 litrede yaklaşık 1 milyon plankton vardır. Sıcaklık ve ortamdaki kirlilik artınca sayıları 2 milyona çıkınca ortamda oksijen bırakmazlar. Bunların zehirli olan türleri nedeniyle balıklar ölür. İlk defa İzmir Körfezi'nde 1955 yılında plankton patlaması olmuştu. Türkiye denizlerini maalesef fosseptik olarak kullanıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kontrol altına alınan yangın tekrar alevlendi!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kontrol-altina-alinan-yangin-tekrar-alevlendi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kontrol-altina-alinan-yangin-tekrar-alevlendi</guid>
<description><![CDATA[ Bolu’da kontrol altına alınan yangın tekrar alevlendi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-w272255-01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kontrol, altına, alınan, yangın, tekrar, alevlendi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Orman Genel Müdürlüğünün (OGM) “Bolu Gerede'de meydana gelen yangın gece gündüz demeden yapılan müdahaleler sonucu kontrol altına alındı” açıklamasının ardından Demirler Köyü’nde alevler tekrar iki farklı noktada göğe yükseldi. Ekiplerin yangın söndürme çalışmaları havadan ve karadan devam ediyor.

Bolu’nun Gerede ilçesine bağlı Demirler Köyü'nde son 24 saattir devam eden yangına itfaiye ve OGM’ye bağlı ekipler müdahalesini havadan ve karadan aralıksız sürdürüyor. Çalışmalar sonucu yangın kontrol altına alınmıştı ve Bugün sabah saat 10.18’de OGM’den yapılan açıklamada, “Bolu Gerede'de meydana gelen yangın gece gündüz demeden yapılan müdahaleler sonucu kontrol altına alındı” ifadeleri kullanılmıştı.
Açıklamanın ardından şiddetli rüzgarın etkisiyle yayılan kıvılcımlar sonucu yangın Demirler Köyü'nün ormanlık alanındaki iki farklı noktaya sıçradı. Ekipler söz konusu bölgeye yönelerek yangını söndürme çalışmalarına devam ediyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bursa&amp;apos;da korkutan yangın</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bursada-korkutan-yangin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bursada-korkutan-yangin</guid>
<description><![CDATA[ Bursa-Sakarya sınırında bulunan ormanlık alanda yangın çıktı. İtfaiye ekiplerinin yangına müdahalesi sürüyor. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/09/bursaormanyangin.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bursada, korkutan, yangın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Yangın, akşam saatlerinde Bursa-Sakarya sınırında ormanlık alanda çıktı. Henüz bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangını gören vatandaşlar durumu 112 Acil Servis Hattı'na bildirdi. İhbar üzerine olay yerine çok sayıda itfaiye, jandarma ve Bursa İznik Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri ile Adapazarı Bölge Müdürlüğü ekipleri sevk edildi. Karadan yapılan söndürme çalışmalarına havadan da helikopter destek verdi. Yangına 2 helikopter 13 araç 32 personel ile müdahale ediliyor. Yangını söndürme çalışmaları sürüyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kahverengi kokarca fındığı vurdu!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kahverengi-kokarca-findigi-vurdu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kahverengi-kokarca-findigi-vurdu</guid>
<description><![CDATA[ Ordu&#039;da kahverengi kokarca fındığı vurdu. Üreticiler kokarcanın çürüttüğü fındığı ayıklıyor, manavlar fındığı ya satın almak istemiyor, ya da 60 liradan alıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/a-w272076-01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kahverengi, kokarca, fındığı, vurdu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ordu'nun sahil kesimlerinde görülen kahverengi kokarca nedeniyle üreticiler fındıklarını ya satamıyor ya da 60 liraya kadar gerileyen fiyatlardan satıyor.

Karadeniz Bölgesi'nin en önemli geçim kaynağı olan ve Türkiye'de en fazla Ordu ilinde üretilen fındıkta kahverengi kokarca zararı devam ediyor. İlin sahil kesimlerindeki ilçelerde fındık üreticileri, mahsulünü tamamladıkları ürünlerde büyük hasar olduğunu belirtiyor.



30 dereceyi bulan sıcağın altında fındıklarını defalarca seçiyorlar

Üreticiler, kahverengi kokarca zararlısı nedeniyle çürüyen fındıklarını ayıklamak ve yüksek fiyata satabilmek adına 30 dereceye ulaşan sıcağın altında fındıklarını seçerek, çürüklerinden ayırmaya çalışıyor. Üreticiler, bölgelere göre fındıklarını satmaya da zorlandıklarını, bazı manavların hiç satın almadığını ve bazılarının ise düşük fiyat verdiğini belirtiyor.

“İnsanlar zehirlenmesin diye seçiyoruz, zarardayız”

Fındık üreticisi Emine Telci, kahverengi kokarcanın zarar verdiği fındıkları seçmeye çalıştıklarını, bu sayede fındıklarını yüksek fiyata satmayı hedeflediklerini söyledi. Telci, “Zarar çok, 500 kilogram fındıkta 2 teneke çöpe attık. Seçmemiz gerekiyor çünkü bu insanları zehirler, sattığımız yere de ayıp olur. Bu nedenle zararlı fındıkları temizlemeye çalışıyoruz. Bazı noktalarda çok fazla zarar var. Manavların giden fındıkları geri gönderdiklerini duyduk. Arkadaşımızın fındığını harmana geri dökmüşler, zarar o derece büyük. Biz işçiye toplattık ve kişi başı bin 500 TL yevmiye verdik. Şu an zarardayız” dedi.



“Fındığı ucuza mal etmek istiyorlar”

Perşembe ilçesi Efirli Mahallesi'nde yaşayan Makbule Dere, bu yıl fındığın kendilerini çok mağdur ettiğini söyledi. Dere, “Kahverengi kokarca adını koydular, o şekilde gidiyor. Şimdi manavlar da çok ucuz fiyata alıyor, biz şimdi ne yapacağız. Devlet büyüklerimizden bu konuda yardım bekliyoruz. Fındık manavları fiyatları çok düşürüyor, 'kokarca değdi' diye 40 liraya kadar düşürenler varmış, o nedenle çok mağduruz. Bizim fındığımızda acılık ve leke yok, manavlar böylelikle fındığı ucuza mal etmek istiyorlar ve 'yağ yaparız' diyorlar. Yağ yapılacaksa bu da sahtekarlıktır. Aldıkları acılı fındık ile yağ yapıp insanları zehirleyecekler. Devletimize sesleniyorum yine burada hile var” diye konuştu.



“İneğimi satıp işçilerin parasını ödedim, şu an ben mağdur oldum”

2024 yılı fındık mahsulünün ellerinde kaldığını aktaran Makbule Dere, “Bir işçinin günlük yevmiyesi bin 500 TL. Ben, işçilerin parasını verebilmek için, onların da mağdur olmaması için ahırdaki ineğimi sattım ama bu sefer ben mağdur kaldım” ifadelerine yer verdi.

“60 liradan fındık satan komşularımız var”

Efirli Mahallesi'nde fındık üreticisi Yılmaz Telci ise “Bölgemizde kokarca durumu 2023 yılının Eylül ayında başladı. O zamandan bu yana yapabildiğimiz kadar ilaçlama yaptık ama etkili olmadı. Sonuç olarak fındıkta randıman ve rekolte düştü. Buna rağmen fındık alım fiyatları düştü. Şu anda büyük bir sıkıntı. İşçiliğin de yüksek olması bizleri etkiledi, bu sene fındık tamamıyla zarar. Benim fındığım 45 randıman geldi ancak 30 randıman gelen dahi var. Piyasa manavlarda 115 lira ile başladı, sonrasında 110 liraya geriledi. Ben 99 liraya verdim ancak 60 liraya satan komşularımız oldu” şeklinde konuştu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rize&amp;apos;de sağanak hayatı zorluyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rizede-saganak-hayati-zorluyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rizede-saganak-hayati-zorluyor</guid>
<description><![CDATA[ Rize&#039;de etkili olan sağanak nedeniyle bazı derelerin debisi yükseldi ve toprak kayması meydana geldi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/09/rizesaganak.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rizede, sağanak, hayatı, zorluyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İl genelinde öğle saatlerinden itibaren etkili olan yağış sonucu bazı derelerin debisi yükseldi ve caddelerde su birikintileri oluştu.

Şiddetli yağış nedeniyle merkeze bağlı Kırklartepe köyünde derenin taşması sonucu bazı iş yerlerini su bastı, Zincirliköprü köyünde ise toprak kayması meydana geldi.

Kentte zaman zaman yağış etkisini sürdürüyor.

Öte yandan Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Rize'de yarın öğlene kadar gök gürültülü sağanak beklendiği uyarısında bulundu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir yangın da Afyon&amp;apos;da</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yangin-da-afyonda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yangin-da-afyonda</guid>
<description><![CDATA[ Afyonkarahisar&#039;ın Sinanpaşa ilçesinde ormanlık alanda çıkan yangın söndürülmeye çalışılıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/ormanyangin.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, yangın, Afyonda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kırka beldesi yakınlarındaki ormanlık alanda henüz bilinmeyen nedenle yangın çıktı.

İhbar üzerine bölgeye Orman Bölge Müdürlüğü ve itfaiye ekipleri sevk edildi.

Ekipler, yangına karadan müdahale etmeye başladı.

Afyonkarahisar Valiliğinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, yangına, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD) koordinesinde ilk dakikalarından itibaren müdahalenin sürdüğü bildirildi.

Çok sayıda itfaiye aracı, iş makinası, personel ve Eskişehir Orman Bölge Müdürlüğünden gelen destek ekipleriyle söndürme çalışmalarının devam ettiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"İlk andan itibaren tüm kamu kurum ve kuruluşlarının, gerekli araç ve ekipmanlarıyla teyakkuz halinde olduğu yangına, 1 uçak, 1 helikopter, 22 arazöz ve itfaiye aracı, iş makinaları, dron ve diğer araçlar olmak üzere toplam 37 araç ve 97 personel ile havadan ve karadan müdahale sürmektedir. Yüksek hava sıcaklıklarının etkisini gösterdiği şu günlerde vatandaşların ormanlık alanlar başta olmak üzere piknik ve mesire alanlarında ateş yakılmaması ve yangına sebebiyet verecek her türlü olumsuz davranıştan kaçınılması hususunda hassasiyet göstermeleri önemle rica olunur."]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bakan Işıkhan: İşsizlik oranı son 10 ayda yüzde 10’un altına indi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-isikhan-issizlik-orani-son-10-ayda-yuzde-10un-altina-indi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bakan-isikhan-issizlik-orani-son-10-ayda-yuzde-10un-altina-indi</guid>
<description><![CDATA[ Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, “İşsizlik oranımız son 10 ayda yüzde 10’un altında gerçekleşmiş durumda. Bu veriler aslında OVP’nin hedeflerine ne kadar yaklaştığımızı göstermektedir” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/09/a-a-20240905-35569545-35569537-o-r-t-a-v-a-d-e-l-i-p-r-o-g-r-a-m-o-v-p-t-o-p-l-a-n-t-i-s-i.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bakan, Işıkhan:, İşsizlik, oranı, son, ayda, yüzde, 10’un, altına, indi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 2025-2027 yılı dönemini içeren Orta Vadeli Program’ı (OVP) açıkladı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Işıkhan, programı açıklamasının ardından basın mensuplarının sorularını cevapladı.

Enflasyonun düşürülmesi için uygulanan maliye politikalarının bir süreci olarak istihdamda geçici bir yavaşlamanın söz konusu olabileceğini aktaran Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, “Bu süreç orta ve uzun vadede sürdürülebilir büyümenin ve ekonominin oluşturulabilmesi için ve istihdamın temelini oluşturmaktadır. Kalıcı istihdam artışı ve kalıcı refah için enflasyonun düşürülerek enflasyonda kalıcılığın sağlanması bizim en önemli hedeflerimiz arasında yer almaktadır” ifadelerini kullandı.

“İşsizlik oranımız son 10 ayda yüzde 10’un altında gerçekleşmiş durumda”

OVP’nin fiyat istikrarına odaklanırken aynı zamanda büyümeyi ve istihdamı da koruyacak tedbirler aldığını dile getiren Bakan Işıkhan, şu ifadeleri kullandı:

“Dünyada iş gücü piyasaları sürekli dönüşüm içerisinde. Biz de istihdamın sürekli artırılması noktasında bugün Cumhurbaşkanı Yardımcımız da ifade etti, 32 milyon 600 bine yakın bir istihdam söz konusu. İşsizlik oranımız son 10 ayda yüzde 10’un altında gerçekleşmiş durumda. Bu veriler aslında OVP’nin hedeflerine ne kadar yaklaştığımızı göstermektedir. Bunun yanı sıra, iş gücü uyum programları istihdamın artırılması noktasında da bakanlık olarak çok önemli stratejiler uyguluyoruz. Bunların başında İş Gücü Uyum Programı, iki hafta önce Cumhurbaşkanı Yardımcımızın teşrifleri ile hayata geçirdiğimiz çok önemli bir program. Bu program, tarihimizde ilk defa uyguladığımız bir program. Bu program sayesinde daha az maaliyetle daha fazla istihdamın piyasada yer almasına katkı getireceğiz. İş Gücü Uyum Programı’nın yaklaşık olarak haftada 3 gün ve 22 buçuk saat olacak şekilde planlanmış. Bu kapsam içerisinde öğrenciler bizim için önemli bir hedef grubu olacaktır. Onların iş gücü piyasasına hazırlanması noktasında önemli bir süreç olacaktır. En fazla 10 ay süreyle 140 fiili iş günü şeklinde planlıyoruz. Kamu hizmetlerinin yürütülmesinde, Milli Eğitim Bakanlığı’na çok büyük bir kontenjan verdik. Bugün aldığımız verilerde 120 bin kontenjan ayırdık. Buna şu an 83 bin civarında başvuru yapıldığını gördük. Bu da programın şu aşamada çok iyi bir noktada olduğunu göstermektedir.”

“Piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikteki iş gücünü piyasaya hazırlamak olacak”

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak kadın, genç, engelli istihdamının artırılmasının en önemli hedeflerimiz arasında yer aldığını belirten Bakan Işıkhan, “Bu makro ekonomik dengeler sürdürülürken aynı zamanda bakanlık olarak bizim hedefimiz yeni işler oluştururken iş gücü uyum programları ile birlikte piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikteki iş gücünü piyasaya hazırlamak olacak. Bu çerçevede, bildiğiniz gibi İş Pozitif Kadın İstihdam Projesi’ni başlattık. Burada da rakamlar çok önemli. Şu anda 460 bine yaklaştı” diye konuştu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toprak kaymasında 10 kişi öldü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/toprak-kaymasinda-10-kisi-oeldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/toprak-kaymasinda-10-kisi-oeldu</guid>
<description><![CDATA[ Tayland&#039;ın ünlü tatil adası Phuket&#039;te aşırı yağışların yol açtığı toprak kaymasında en az 10 kişi hayatını kaybederken, 20 kişi de yaralandı. ]]></description>
<enclosure url="http://yenijournalcom.teimg.com/crop/1280x720/yenijournal-com/uploads/2024/08/toprakkaymasi-fotosu.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Toprak, kaymasında, kişi, öldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Güney Asya ülkesi Tayland’da son günlerde etkili olan ve birçok bölgede hayatı olumsuz etkileyen muson yağışları, ünlü tatil merkezi Phuket’te de sel ve toprak kaymasına neden oldu. Phuket Valiliği tarafından yapılan açıklamada, bugün yerel saatle 03.30’da Karon ilçesinde meydana gelen toprak kayması sonucu 2’si Rus vatandaşı 10 kişinin hayatını kaybettiği belirtildi. Açıklamada, hayati tehlikesi bulunmayan 20 yaralının çevre hastanelere sevk edildiği bildirildi.

3 kasaba “afet bölgesi” ilan edildi

Yaşanan felaketten etkilenen evlerde başlatılan arama kurtarma çalışmalarına birçok yardım kuruluşu ve Tayland Ordusu katılırken, evlerinden tahliye edilen vatandaşlar için bölgede “acil durum merkezi” kuruldu. Phuket Vali Yardımcısı Srattha Thongkam, toprak kaymalarının yaşandığı Karon, Rawai ve Chalong kasabalarının “afet bölgesi” ilan edildiğini açıklarken, önceliklerinin Karon bölgesinde toprak altında kalanların olup olmadığını araştırmak olduğunu ifade etti.
Karon bölgesinde yapılan arama kurtarma çalışmaları, hafif yağmur altında devam ediyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir derecelik ısınma ne kadar fark yaratabilir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-derecelik-isinma-ne-kadar-fark-yaratabilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-derecelik-isinma-ne-kadar-fark-yaratabilir</guid>
<description><![CDATA[ Dünyanın sıcaklığı artmaya devam ediyor. Bunun bir çok sebebi olduğu gibi istenmeyen sonuçları da var. Bilim insanlarının yaptıkları araştırmalar dünyanın sıcaklığında 1 derecelik artışın bile geri döndürülemez ölümcül sonuçlarının olduğunu ortaya çıkardı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/bir-derecelik-isinma-ne-kadar-fark-yaratabilir-142000-20240327.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, derecelik, ısınma, kadar, fark, yaratabilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: 

 

Asopress - Kuzey ormanlarında artan sıcaklıklar ve azalan kar örtüsü bir kısır döngü ortaya çıkardı. Artan sıcaklığın oluşturduğu tehlike iklim modellerinin gösterdiğinden daha şiddetli olup yangın riskinin artmasına ve ekosistemlerde kalıcı hasara yol açabilir.

 

Kuzey Arizona Üniversitesi'nden ekolog Andrew Richardson tarafından yürütülen ve uzun vadeli ısınma deney sonuçlarını içeren yeni bir çalışma, Kutupaltı ormanlarda sıcaklıktaki hafif artışların bile kar örtüsünde önemli bir azalmaya yol açabileceğini ortaya koydu.

 

Daha az kar örtüsü, toprağa daha fazla ışık ve ısı emilmesi anlamına gelir.Bu da zemin sıcaklığını daha da artırarak daha yüksek hava sıcaklıklarına ve daha fazla kar erimesine neden olur. Bu durum üç kıtanın kuzey yarısı boyunca uzanan ve birçok kritik ekosisteme ev sahipliği yapan kutupaltı ormanların bilim insanlarının fark ettiğinden daha hızlı değiştiği anlamına geliyor.

 

Richardson, "Kar, çoğu kuzey ekosistemi için kışın gerçekten çok önemli bir parçasıdır" dedi.

 

"Az karlı ya da karsız kışlara geçişin bu ekosistemlerin 'işleyişi' üzerinde büyük etkileri olacaktır. Az kar yağmasının donmuş topraklar ve zarar görmüş bitki dokuları gibi olumsuz etkilerinin yanı sıra, ilkbahar yağışlarının azalması ve yaza girerken daha kuru topraklar göreceğiz. Kışı sevmiyor olsanız bile, bu her yönüyle kötü bir haber."

 

Asopress - phys]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Diyarbakır’da ağaç kıyımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-agac-kiyimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/diyarbakirda-agac-kiyimi</guid>
<description><![CDATA[ Hevsel Bahçeleri ve Dicle Üniversitesi arasında bulunan alanda yapılan ağaç kıyımının ardından E- 99 karayolu üzerindeki Yeşilay binasının arkasında bulunan yarım asırlık çam ağaçlarının kesilmesine çevreciler tepki gösterdi ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/diyarbakirda-agac-kiyimi-161528-20240328.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Diyarbakır’da, ağaç, kıyımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Surajans

 

Asopress - Diyarbakır’ın oksijen ihtiyacını karşılayan ve eko çeşitliği besleyen ağaçlar, son yıllarda sessiz sedasız kesiliyor. Kesimin imar için yapıldığını belirten çevre aktivistleri, Diyarbakır Orman il Müdürlüğü’nün kesime izin verdiğini ve göz yumduğunu iddia ediyor.

 

2014 yılında Dicle Üniversitesi alanı ile Hevsel Bahçeleri arasındaki alanda için bir orman mühendisinin sunduğu rapora istinaden 10 bin ağacın kesim kararı verilmiş ve bu karar gelen tepkiler üzerine 700 ağacın kesimi sonrası durdurulmuştu. Ancak bu tarihten sonra ağaç kıyımına sessiz sedasız devam edildi.

Şu günlerde ise Dicle Üniversitesi alanı içinde bulan ve Silvan yolu üzerindeki E99 karayolu üzerindeki Yeşilay binasının arkasındaki ormanlık bölgede olan yarım asırlık çam ağaçlar kesiliyor.

Doğaseverler, orman statüsünde olan çam ağaçlarının kesiminin dublex binalar için yapıldığını aktarıyor. Bu hamlenin seçim öncesi yapılmasını ise ‘rahat ruhsat’ taktiğine bağlıyor.

1972 yılından sonra Dicle Üniversitesi alanında ağaçlandırılma çalışmalarının başladığını ancak son yıllarda ise o dönemde dikilen ağaçların kesildiğine dikkat çeken Çevre aktivistleri, yetkililerin bu duruma göz yumduğunu iddia ediyor.

"Diyarbakır İl Orman Müdürlüğü'nün izni olmasa bunu kim yapabilir? Üniversite tarafından yükselen binaların olduğu alandaki ağaçları kim takip ediyor? Bu sorular bizi adrese yöneltiyor."

 

Asopress - Surajans]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AK Partili belediye işlettiği taş ocağını genişletmek istedi, bakanlık ‘CED gerekli değil’ dedi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ak-partili-belediye-islettigi-tas-ocagini-genisletmek-istedi-bakanlik-ced-gerekli-degil-dedi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ak-partili-belediye-islettigi-tas-ocagini-genisletmek-istedi-bakanlik-ced-gerekli-degil-dedi</guid>
<description><![CDATA[ Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı, AK Partili Çarşamba Belediyesinin işlettiği taş ocağının kapasite artışı için yaptığı başvuruya “CED raporu gerekli değil” kararı verildi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/ak-partili-belediye-islettigi-tas-ocagini-genisletmek-istedi-bakanlik-ced-gerekli-degil-dedi-122750-20240328.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Partili, belediye, işlettiği, taş, ocağını, genişletmek, istedi, bakanlık, ‘CED, gerekli, değil’, dedi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

 

Asopress - Samsun Çarşamba ilçesi Kestanepınarı Mahallesi'nde AK Partili Çarşamba Belediyesi tarafından işletilen bazalt ocağının kapasite artışı için yapılan başvuruya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değil" kararı verildi. 2023 Ağustos ayından itibaren belediye tarafından işletilen ocak bu kararlar birlikte 20,43 hektar daha genişleyecek ve kapasitesi yıllık 480 bin tondan 840 bin tona çıkarılacak.

 

Maden sahasının tamamı ormanlık alanlar içinde kalırken, Orman Bölge Müdürlüğü de proje için onay vermiş durumda. Kestanepınarı Mahallesi’ne 200 metre, Çatak Mahallesine 1,7 kilometre uzaklıkta bulunan ocak sahası, Suat Uğurlu Baraj Gölü’ne ise 1,3 kilometre uzaklıkta. En yakın evin 150 metre uzaklıkta bulunduğu saha ayrıca Çatak Deresi'ne de çok yakın bir mesafede kuruluyor. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 7'inci Bölge Müdürlüğü Planlama Şube Müdürlüğü proje için yakınında Çatak Deresinin geçtiği belirterek belediyenin "Taşkın Etüdü ve Planlama" çalışması yapmadığını belirtmesine rağmen bakanlık ÇED'e gerek görmedi.

 

Öte yandan ilçenin ormanlarını maden talanına açan Çarşamba Belediye Başkanı Halit Doğan, AK Parti'nin Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı adayı oldu.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Madencilik şirketi devam eden davaya rağmen yüzlerce ağacı kesti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/madencilik-sirketi-devam-eden-davaya-ragmen-yuzlerce-agaci-kesti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/madencilik-sirketi-devam-eden-davaya-ragmen-yuzlerce-agaci-kesti</guid>
<description><![CDATA[ Altın madeni için kurulması istenen ek tesis için yöre halkının açtığı dava devam ederken yüzlerce ağaç kesildi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/madencilik-sirketi-devam-eden-davaya-ragmen-yuzlerce-agaci-kesti-124011-20240406.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Madencilik, şirketi, devam, eden, davaya, rağmen, yüzlerce, ağacı, kesti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

 

 

Asopress - Balıkesir'in İvrindi ve Altıeylül ilçeleri arasında bulunan 56,95 hektarlık alanda faaliyet yürüten maden şirketinin kapasite artışına gitmesiyle bir doğa kıyımına imza atıldı. CVK Maden İşletmeleri firmasının işlettiği maden sahasında kapasite artışı kararına karşı bölge halkının açtığı dava ile yargı süreci devam etmesine rağmen bölgedeki yüzlerce ağaç kesildi. 2017 yılında başka bir şirket tarafından "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değil" kararı alınarak 16,4 hektarlık alanda yapılması planlanan madencilik faaliyeti yıllardır başlamamıştı. Maden işletme ruhsatının el değiştirmesi ile birlikte yeni başvuru yapan CVK Madencilik, 5 Eylül 2022'de "ÇED olumlu" kararı aldı.

 

TARIM ALANI OLARAK KULLANILIYOR

56,95 hektarlık alanda kurulacak olan madenden yıllık toplam 8 milyon 825 bin ton altın ve bakır cevheri çıkarmayı planlayan şirket, çıkarılan madenin zenginleştirme işlemini de bu alanda kurduğu tesislerde yapacak. Toplamda 913,33 hektarlık alan için işletme ruhsatı bulunan maden alanı, Sarıalan Mahallesi’ne 230 metre, Sarıalan Dallımandıra Sulama Göleti'ne ise 468 metre uzaklıkta yer alıyor. ÇED raporunda belirtilene göre, Sarıalan Mahallesi halkı tarım ve hayvancılık ile geçinirken, bunun dışında mahallede sebze ve meyve ihtiyacı ile hayvanların yiyecek ihtiyacı için ekim-dikim yapılıyor. Maden sahasının bir kısmı orman, bir kısmı meradan oluşurken 26,77 hektarı tapulu şahıs arazisi, 30,06 hektarı ise hazine arazisi konumunda. Şirket alanda yaptığı araştırmada kızılçam, karaçam, fıstık çamı ve meşeden oluşan toplam bin 375 ağaç olduğunu ve bunların yerine 5 katı ağaç dikeceğini de iddia ediyor.

 

'YARGI SÜRECİ DEVAM EDİYOR'

Madene dair yargı sürecinin devam etmesine rağmen yapılan ağaç kesimi ve çalışmaları Kazdağı Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan ile konuştuk.

 

Maden için verilen "ÇED gerekli değil" ve "ÇED olumlu" kararlarına karşı 2 ayrı dava açıldığını aktaran Doğan, iki davada da aynı bilirkişi heyetinin aleyhlerinde benzer bir rapor hazırladığını ifade etti. İdare mahkemesinin bu raporlar doğrultusunda davalarını reddettiğini söyleyen Doğan, "Her iki davayı temyiz ettik ve süreç devam ediyor. Fakat geçen gün köylülerle beraber bölgeye gittiğimizde, köylülerin mera olarak kullandığı alandan açılan usülsüz bir yol üzerinden maden alanına gittik. Çok kısa bir sürede alandaki ağaçların tamamen kesildiğini gördük. Atık depolama tesisi için yapılan bu alanın bir kısmı da özel mülkiyet alanıydı. Bunların bir kısmını anlaşarak satın aldılar. Fakat satın alınmayan yerlerde bulunuyor. Köylülerin de tarlaları yok edilmişti. Satın alma ya da kamulaştırma olmadan alana giriş olmuş" dedi.

 



 

'MAHKEME SÜRECİ UZATIYOR'

Yargı süreci devam ederken, kısa vadede bu kadar büyük bir talanın kabul edilemez olduğunu vurgulayan Doğan, "Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı vermediği durumlarda hızlı bir çalışma süreci başlatılıyor ve ağaçlar kesiliyor. Mahkemeler bilirkişi keşiflerini bekliyor ve buna göre karar veriyor. Ama bunun beklenmemesi ve hızlı bir yürütmeyi durdurma kararı verilmesi gerekiyor. Çünkü mahkeme sonlanana kadar telafisi mümkün olmayan zararlar oluşuyor. Bu zararın karşılanması mümkün olmuyor ve ekosistem büyük zarar görüyor" diye belirtti.

 

'EKOSİSTEM ZARAR GÖRECEK'

Alanın büyük bir kısmının karaçam, kestane ve fıstık çamından oluşan orman olduğunu anımsatan Doğan, şöyle devam etti: "Bu ormanlar köylülerin gelir elde ettiği bir bölge. Köylüler buradan çeşitli mantarlar toplayarak gelir elde ediyor. Yine alan Türkmen Dağı eteklerinde bulunun bir ekosistem. Köylerin hemen altında tarım alanları var. Köylüler burada sulama kanalları, gölet, kuyular ve artezyenler yapmış. Buradan son yıllarda ciddi bir tarım geliri elde edilmeye başlandı. Yine yeraltı madenciliği ve patlatmalar yeraltı sularının yok olmasına neden olacak. Bunların tamamı ekosistemin alt üst olması anlamına geliyor. Böyle bir yerde altın madeni yapılması tüm bunları yok edecek."

 

RAPORDA YER ALMAYAN DETAYLAR

Şirketin ÇED raporlarında gizlediği bilgiler olduğunu da belirten Doğan, "Bunlardan bir tanesi ÇED alanının içinde bulunan bir köye raporda hiç değinilmemesiydi. Köyde hiçbir önlem alınmamış ve köy halkının bu projeden haberi bile yok. Sağlık koruma bantlarının küçük tutulması yani yerleşim yerlerine yakın olması gibi durumlar var. Tüm bunları dava dosyalarımızda belirttik. Bir yandan köylülerle yeniden görüşerek mücadeleyi büyütmeye çalışıyoruz bir yandan da hukuki süreç devam ediyor. Buradan sonuç alana kadar da mücadele edeceğiz. Balıkesir'in her yerinde aynı sorunlar yaşanıyor. Daha yeni olarak Yenice'de başka bir ÇED dosyası çıktı. Balya, Havran, İvrindi'de de birçok proje ile uğraşıyoruz. Hepsine karşı mücadele edeceğiz" diye konuştu.

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sulama barajına karışan petrol hayvanları zehirledi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sulama-barajina-karisan-petrol-hayvanlari-zehirledi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sulama-barajina-karisan-petrol-hayvanlari-zehirledi</guid>
<description><![CDATA[ Hazro ilçesinde bulunan petrol borularında yaşanan patlama nedeniyle akan petrol sulama barajına karıştı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/sulama-barajina-karisan-petrol-hayvanlari-zehirlendi-145459-20240330.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sulama, barajına, karışan, petrol, hayvanları, zehirledi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

 

Asopress - Diyarbakır’ın Hazro ilçesine bağlı Guvercîn ve Goma Tercil kırsal mahalleleri arasında bulunan petrol borularının birinde dün akşam bilinmeyen bir nedenle patlama yaşandı. Patlama ardından borudan akan petrol yakınında bulunan dere üzerinden sulama barajına aktı. Petrolle kaplanan sulama barajında balıklar telef olurken, barajdan su içen küçükbaş hayvanlar da zehirlendi. 

 

Sulama barajına karışan petrolün temizlenmesi için çalışmalar sürüyor. ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zeynep Oduncu: Hasankeyf&amp;apos;teki balık ölümleri araştırılsın</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/zeynep-oduncu-hasankeyfteki-balik-oelumleri-arastirilsin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/zeynep-oduncu-hasankeyfteki-balik-oelumleri-arastirilsin</guid>
<description><![CDATA[ DEM Parti Batman Milletvekili Zeynep Oduncu, Hasankeyf’te yaşanan balık ölümlerine dikkat çekerek, sebeplerinin araştırılıp bulunması gerektiğini söyledi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/zeynep-oduncu-hasankeyfteki-balik-olumleri-arastirilsin-175828-20240408.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Zeynep, Oduncu:, Hasankeyfteki, balık, ölümleri, araştırılsın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Zeynep Oduncu

 

Asopress - UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine girebilmek için gerekli 10 kriterden 9'unu yerine getirmesine rağmen, hükümet düzeyinde başvuru yapılmadığı için listeye giremeyen Hasankeyf, Ilısu Barajı’nın suları altında kaldı. Ancak, barajın su tutmasıyla birlikte balık ölümlerinde artış meydana geldi.

Geçtiğimiz yıllarda balık ölümleri ile sık sık gündeme gelen Ilısu Barajı göletinde yeni balık ölümlerine rastlandı.

DEM Parti Batman Milletvekili Zeynep Oduncu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda balık ölümlerinde dikkat çekerek, “Hasankeyf ‘te her biri 6-7 kilo civarında  10’a yakın balık maalesef ölmüş ve yüzeye vurmuş” dedi. Oduncu, yaşanan balık ölümleri ile ilgili olarak Devlet Su İşlerinin  araştırma yapıp sebeplerinin bulunmasını istedi.

Oduncu’nun paylaşımı şöyle:

“Hasankeyf ‘te her biri 6-7 kilo civarında 10’a yakın balık maalesef ölmüş ve yüzeye vurmuş. Etrafta daha fazlası da olabilir.

Ölen balıkların sebebini @dsigovtr  yetkililerinin araştırması ve gerekli tedbirlerin bir an önce alınması gerekiyor.  Yetkilerle iletişim halindeyiz.”

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Oscarlı oyuncu Di Caprio&amp;apos;nun paylaştığı balığın Cizre&amp;apos;deki yaşam alanı baraj ile yok edilecek</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/oscarli-oyuncu-di-caprionun-paylastigi-baligin-cizredeki-yasam-alani-baraj-ile-yok-edilecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/oscarli-oyuncu-di-caprionun-paylastigi-baligin-cizredeki-yasam-alani-baraj-ile-yok-edilecek</guid>
<description><![CDATA[ Ünlü aktör Leonardo Di Caprio&#039;nun paylaştığı balığın yaşam alanı baraj ile yok edilecek. İnşaat aşamasına gelen baraj için acele kamulaştırma kararı alındığı duyuruldu. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/oscarli-oyuncu-di-caprionun-paylastigi-baligin-yasam-alani-baraj-ile-yok-edilecek-144737-20240420.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Oscarlı, oyuncu, Caprionun, paylaştığı, balığın, Cizredeki, yaşam, alanı, baraj, ile, yok, edilecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Cizre ile Güçlükonak arasında inşa edilecek olan Cizre Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) projesi inşaat aşamasına geldi.

Devlet Su işleri(DSİ) Genel Müdürlüğü, Şirnak'ın Cizre ilçesindeki toplam 255 parsel için “acil kamulaştırma” kararı aldığını duyurdu. Cizre Barajı ve HES’in gövde yeri, birinci aşama çalışma alanı, malzeme sahası ve göl alanı oluşturma amacıyla; Dirsekli Mahallesi’nde 138 parsel, Ulaş Mahallesi’nde 100 parsel, Dêra Jêr (Aşağıdere) Mahallesi’nde 5 parsel ve Çatalköy Mahallesi’nde ise 12 parsel kamulaştırılacağını duyuruda belirtti. CB Elektrik Üretim Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ye ait Cizre Barajı ve HES, EÜ/11649-12/053 numaralı üretim lisansını 16 Şubat 2023 tarihinde almıştı.

Barajın inşa edileceği alan geçtiğimiz Kasım 2023 yılında bulunan ve Ocak ayında dünyaya duyurulan dünyanın en zor bulunan balıkları arasında bulunan leopar sazanının son kalan yaşam alanı aynı zamanda. Merkezi Londra'da bulunan Shoal adlı doğa koruma örgütü tarafından dünya genelinde 300 balığın koruma altına alınmasına yönelik çalışma geçtiğimiz yıllarda yapıldı. 300 tür içinden nesli tükenmek üzere bulunan 10 balık türü belirlendi. Söz konusu 10 türden ikisi Dicle Fırat Havzası’nda yer alıyordu. Dicle ve Fırat Nehri'nde binlerce yıldır özgürce dolaşan Batman bantlı çöpçü balığı ile leopar sazanı, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'nden Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Kaya ve Araştırma Görevlisi Dr. Münevver Oral'ın ısrarlı takibi sonucu 'Batman bantlı çöpçü balığı' 47 yıl aradan sonra 2021 yılında Batman Çayı'nın üst kolları ile Sarım Çayı'nda bulunmuştu. Leopar Sazanı ise Kasım 2023'te ekibe dahil olan balıkçı Cizreli balıkçı Mehmet Ülkü'nün çabaları ile bulundu. Gazeteci Metin Yoksu tarafından aranma süreci kayıt altına alınan balığın haberi ve fotoğrafları dünyaca ünlü oyuncu Leonardo Di Caprio tarafından da paylaşılmıştı.

Cizre barajının inşa edileceği alan balığın son yaşam alanları arasında akademisyenler balığı bulduğu zaman yaptıkları açıklamalarda barajların balığa zarar verdiğini ve yaşam alanlarının korunması gerektiğini açıklamıştı.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>‘Ağaçların zeki ve işbirlikçi olduğu fikri’ Bitkinin bilinci ya da sosyalist ormanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/agaclarin-zeki-ve-isbirlikci-oldugu-fikri-bitkinin-bilinci-ya-da-sosyalist-ormanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/agaclarin-zeki-ve-isbirlikci-oldugu-fikri-bitkinin-bilinci-ya-da-sosyalist-ormanlar</guid>
<description><![CDATA[ Son 10 yılda, ağaçların birbirleriyle iletişim kurduğu ve birbirleriyle ilgilendiği fikri yaygın bir geçerlilik kazandı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/agaclarin-zeki-ve-isbirlikci-oldugu-fikri-bitkinin-bilinci-ya-da-sosyalist-ormanlar-155525-20240423.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>‘Ağaçların, zeki, işbirlikçi, olduğu, fikri’, Bitkinin, bilinci, sosyalist, ormanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Dave Carr

 

Asopress - Dünya'nın asıl sakinleri insanlar değil, ağaçlar da var. Hem de üç trilyon tane kolektif biyokütle ve insanlığın binlerce katı sayıdalar. Ancak, Dünya'daki baskın varlıklar olmalarına rağmen onları gözden kaçırıyoruz. Birine bir akçaağacın arkasından bakan bir geyik ile bir ormanın fotoğrafını gösterin ve ne gördüklerini sorun. "Bir geyik," diye haykıracak, sanki çerçevenin çoğunu kaplayan ağaçlar sadece bir manzaraymış gibi. Bunun adı ‘Bitki körlüğü’dür.  Bu körlük melez köpek ırklarını güvenle ayırt edebilen, ancak bir elma ağacını tanımlayamayan birçok insanı tanımlar.

Kuşkusuz, ağaçlar ara sıra düşünen bir fizikçinin kafasına meyveyi dökmenin dışında dikkatimizi çekmiyor. 

1997'de, Suzanne Simard adlı Kanadalı orman ekolojisti, beş ortak yazarla birlikte Nature'da, ağaçlar arasında mantarlar yoluyla gerçekleşen iletişimi konu alan bir çalışma yayınladı. Simard, ağaçların sadece birbirlerine şeker sağlamadığını savundu; tehlike sinyalleri iletebilirler ve kaynakları ihtiyacı olan komşulara yönlendirirler. Yıllarca ağaçların birbirleriyle rekabet içinde olduğuna inanırdık. Suzanne Simard'ın çalışması sayesinde artık ormanın “sosyalist bir topluluk” olduğunu öğreniyoruz.

Ağaçların zeki ve işbirlikçi olduğu fikri, araştırma makalelerinden "biliyor muydunuz?" sohbetine ve çocuk kitaplarına hızla geçti. Yüzyıllar boyunca ağaçlara kereste muamelesi yaptıktan sonra, şimdi onları akraba olarak kucaklamaya davet ediliyoruz.

Simard'ın 1997 tarihli Nature makalesinin başlığı neredeyse kusursuz bir şekilde kuruydu. "Tarladaki ektomikorizal ağaç türleri arasında net karbon transferi." Botanikçiler, mantarların ağaçlarla simbiyotik ilişkiler kurduğunu, fotosentezlenmiş şekerler için su ve besin alışverişinde bulunduğunu uzun zamandır biliyorlardı. Simard ve ortak yazarlarının gösterdiği şey, şekerlerin sadece mantarlara değil, ormandaki diğer ağaçlara da ulaştığı, görünüşe göre mantarların içinden geçtiğidir. Derginin editörleri bu makaleyi Nature'ın kapak hikayesi yaptılar.

Simard, makalesindeki orman, "internet gibi." Yaşlı ağaçların en büyük iletişim merkezleri olduğu, mesajların mantarlar aracılığıyla ileri geri iletildiği merkezler ve uydular" sistemi. Kaynaklar üzerinde mücadele eden rakiplerden ziyade, "süper işbirlikçiler."

Hızlandırılmış videolarla, sarmaşıkların algıladığını ve tepki verdiğini görebiliriz. Diğer bitkilerin çoğunun davranışı görünmezdir. Bitkiler komşularını cezbetmek, kovmak veya zehirlemek için sofistike bileşikler soluyan ve salgılayan oldukça yetenekli kimyagerlerdir. Ağaçlar bu konuda çok başarılı. Balzam ağaçlarının odunsu tatlılığı ile çamların keskinliği:parfüm değil, türler arası bir savaşta konuşlandırılan kimyasal silahlar.

İlginç bir şekilde, ağaçlar havayı koklayabilir veya en azından havadaki kimyasal bileşiklerini tespit edebilir. Yenen bir yaprak, diğer dalları ve yakındaki  ağaçları kendi yapraklarını toksinlerle savunmaya teşvik eden gazlar yayabilir. Akasyaların, asmalara ve tırtıllara karşı mücadelesinde karıncaları piyade askerleri olarak işe almak için şeker ve protein salgıladıkları iyi bilinmektedir.

Bitkiler beyinden yoksundur - geleneksel olarak zeka için bir ön koşul olarak düşünülür - ama bilgisayarlar da öyle. Sinir ağları tarafından nelerin başarılabileceğini gördükten sonra bitkileri yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmiş olabilir. Belki de Stefano Mancuso'nun "dağıtılmış zeka" dediği şeye sahipler ve kök sistemi "bir tür kolektif beyin" gibi davranıyor.

Bilinci tanımlamak sinir bozucu derecede zordur. Belki de birçok şeye, hatta şeylerin bir kısmına içkindir. Ya da belki de evrimsel güçler, akıllı yaşamı ifade eden özel kıvılcım olmadan işleyen karmaşık davranışları programlayabilir.

Bilinci üzerinde hemfikir olduğumuz tek varlık insandır. Diğer adayları bizimki gibi öznelliklere sahip olup olmadıklarına göre yargılıyoruz. Başka bir deyişle, bilinç sorunu temelde narsisistiktir; 

Ağaçları tefekkür etmek, her şeyden önce, alçakgönüllülük egzersizi olmalıdır. Belki de bizden daha yaşlı, daha büyük ve daha fazla sayıda ağacın varlığı her şey olmadığımızı ve her şeyin biz olmadığını hatırlatır.

 

Asopress –  

Makalenin orijinali için tıklayın]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İliç faciası bilirkişi raporu hazırlandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilic-faciasi-bilirkisi-raporu-hazirlandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilic-faciasi-bilirkisi-raporu-hazirlandi</guid>
<description><![CDATA[ 13 Şubat’ta Çöpler Madeninde meydana gelen toprak kayması sonucunda dokuz kişinin toprağın altında kalıp hayatını kaybetti. Olayla ilgili bilirkişi raporu hazırlanıp İliç cumhuriyet başsavcılığın yürüttüğü soruşturma dosyasına girdi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/ilic-faciasi-bilirkisi-raporu-hazirlandi-125330-20240327.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İliç, faciası, bilirkişi, raporu, hazırlandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: MA

 

Asopress - 9 işçinin toprak altında kaldığı maden faciasıyla ilgili bilirkişi raporu çıktı. Raporda zehirli kimyasalın Fırat Havzası’na taşınma riski olduğu vurgulandı. Raporda, Anagold Türkiye Müdürü Cengiz Yalçın Demirci’nin de bulunduğu yetkililer ''kusursuz'' bulunurken, Kanadalı yetkili Iain Ronald Guille ve mühendislerin olduğu 9 kişi de ''asli kusurlu'' bulundu.

 

Raporda, Anagold Madencilik firmasının “kasten veya taksirle çevreyi kirletme suçu” işlediği belirtildi. Sabırlı deresine akan liç yığının toprak ve yeraltı sularında kirliliğe sebep olacağına işaret edilirken firmanın da “asli kusurlu” olduğu ifade edildi.

Raporda siyanürün oluşturabileceği riskler, "toprağa, suya ve havaya karışması sonucu" insan sağlığı üzerinde ciddi etkilerine vurgu yapılırken, şu ifadelere yer verildi: "21 Haziran 2022’de siyanür solüsyonu borusunun patlaması sonucunda tonlarca kimyasalın çevreye yayılma riski de düşünülürse, göçükle birlikte bu alanda çalışan veya yaşayan kişilerde ağır metal toksisitesi açısından daha fazla risk taşımaktadır. Topraktaki siyanür ve ağır metal konsantrasyonlarından birinin dahi sınır değerleri aşması durumunda, toprağın bertaraf edilmesi gerekmektedir. Kayma ile beraber toprak içeriğinde bulunan solüsyondaki başta siyanür olmak üzere çok sayıda zehirli kimyasalın Fırat Havzası’na karışma riski bulunmaktadır."

 

İŞÇİLER MASKESİZ

Facianın meydana geldiği günden bu yana, arama-kurtarma ve yığın liç toprağının taşınma işlemi kısa süreli ara verilse de şu an devam ediyor. Maden ocağının sahibi Anagold madencilik, 19 Şubat'ta çalışanlarına 1 Nisan’a kadar idari izin verdiğini duyurmuştu. Taşeron şirket Çiftay'ın işçileri ise şu an yığın liç sahasında maskesiz olarak çalışıyor.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fırat Nehri&amp;apos;nde ölümler yaşandı nedeni İliç faciası mı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/firat-nehrinde-oelumler-yasandi-nedeni-ilic-faciasi-mi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/firat-nehrinde-oelumler-yasandi-nedeni-ilic-faciasi-mi</guid>
<description><![CDATA[ Fırat Nehri kıyısında yaşanana martı ölümleri, yakın zamanda yaşanan &#039;İliç Faciası&#039;nı akıllara getirdi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/firat-nehrinde-olumler-yasandi-nedeni-ilic-faciasi-mi-192928-20240423.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fırat, Nehrinde, ölümler, yaşandı, nedeni, İliç, faciası, mı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Asopress - Urfa’nın Hilvan ilçesinden akarak Kuzey ve Doğu Suriye’ye geçen Fırat Nehri kenarında onlarca martı ölmüş ve bitkin halde bulundu. Ölüm nedenleri öğrenilemeyen martılar arasından henüz ölmemiş ancak bitkin düşmüş onlarca martı da var. 

Martıların ölümünü telefon ile kayıt altına alan bir yurttaş, Erzincan İliç ilçesinde 13 Şubat’ta Anagold Madencilik tarafından işletilen Çöpler Altın Madeni’nde yaşanan maden faciasına dikkat çekti. Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre siyanürlü toprağın kayması nedeniyle 9 işçinin göçük altında kaldığı facia sonrası siyanürün Fırat suyuna karıştığı iddia edilmişti. Benzer martı ölümlerinin Fırat Nehri boyunca yaşandığı öğrenildi. Adıyaman’da bulunan Atatürk Barajı etrafında yaşanan ölümlere dair Doğa Koruma Ve Milli Parklar 3. Bölge Müdürlüğü tarafından ekiplerin görevlendirildiği, ölümlerin nedeninin araştırıldığı belirtildi. ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakkari&amp;apos;de köylülerin maden ocağı protestosu ikinci gününde</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hakkaride-koeylulerin-maden-ocagi-protestosu-ikinci-gununde</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hakkaride-koeylulerin-maden-ocagi-protestosu-ikinci-gununde</guid>
<description><![CDATA[ Merkeze bağlı Kavaklı Köyü sakinleri bölgedeki maden ocaklarının yaşam alanları ve doğada yarattığı tahribe dikkat çekmek için protesto eylemi başlattı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/hakkaride-koylulerin-maden-ocagi-protestosu-ikinci-gununde-153212-20240425.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hakkaride, köylülerin, maden, ocağı, protestosu, ikinci, gününde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ 

Asopress - Hakkâri Kavaklı Köyü sakinleri yıllardır devam eden madencilik faaliyetlerinin yaşam alanlarını yok ettiğine dikkat çekmek için başlattıkları nöbet eylemi ikinci gününde. 

Hakkari merkeze 40 kilometre uzakta bulunan ve 18 yıla yakın bir süredir farklı şahıs ve firmaların işlettiği kurşun ve çinko madeninde köylüler nöbet tutmaya başladı. Kavaklı Köyü sakinleri maden ocaklarının doğayı tahrip ettiğini ve yaşam alanlarını yok ettiğini belirterek protesto eylemine başlamıştı.

Protesto eylemi sırasında yapılan basın açıklamasında, “Köyümüzün mera alanlarının içerisinde yer alan maden ocakları 18 yıldır çevreye köylülerin yaşam alanlarına ciddi zararlar vermektedir. Maden ocakları yüzünden topraklarımız kirlendi ve verimliğini kaybetti. Su kaynaklarımız zehirlenip içilmez hale geldi. Hava kirliliği arttı ve solunum hastalıklarına yol açtı. Yetkililere defalarca başvuru yapmamıza rağmen herhangi bir çözüm bulunmadı. Köyümüzün ve gelecek nesillerin haklarını korumak için maden çalışmalarının derhal durdurulmasını talep ediyoruz” denildi.

Bölgede toplanan Kavaklı Köyü sakinleri dün başladıkları eyleme bugün de devam etti.

Aralarında Hakkari merkez, Yüksekova ilçesi ve Van ilinde yaşayan köy sakinlerinin bulunduğu 300 kişilik bir gurup dün maden faaliyetlerinin yürütüldüğü Kavaklı (Marinus) Köyüne yürüyüş düzenlemişti.

Bölgede faaliyet gösteren maden şirketi yetkilileri ile görüşen köy sakinleri taleplerinin kabul edilmemesi üzerine nöbet eylemi başlatmıştı.

Köy sakinlerini talepleri yerine gelene kadar nöbet eylemini sürdüreceklerini ifade etti.

Yer yer asker engellemesiyle karşılaşan köylülerin doğa katliamına karşı başlattıkları eylem devam ediyor.

 

Asopress - Serhat News]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yangının ekonomik hasarı 700 milyon TL</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yanginin-ekonomik-hasari-700-milyon-tl</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yanginin-ekonomik-hasari-700-milyon-tl</guid>
<description><![CDATA[ Diyarbakır&#039;ın Çınar ve Mardin&#039;in Mazıdağı ilçeleri arasında medyana gelen yangında 15 kişi hayatını kaybederken zararın ekonomik boyutu de ortaya çıkmaya başladı. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/yanginin-ekonomik-hasari-700-milyon-tl-165642-20240625.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yangının, ekonomik, hasarı, 700, milyon</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Fotoğraf: Sosyal Medya

Asopress - Meydana gelen yangında DEDAŞ'ın büyük bir tazminat ödemesi bekleniyor. Binlerce hayvanın da hayatını kaybettiği yangında binlerce dekar ekili arazi zarar gördü. Diyarbakır ve Mardin Tarım Orman İl Müdürlükleri'nin tespitine göre, maddi zararın 700 milyon liraya yaklaştığı ifade ediliyor. Bilirkişi raporları DEDAŞ'ın kusur ve sorumluluk oranını belirleyecek. Mağdur aileler, bu rapor doğrultusunda maddi ve manevi tazminat talepleriyle dava açma sürecine girecek.

Sözcü'den Özgür Cebe'nin haberine göre Mazıdağı’na bağlı Yetkinler ve Yücebağ Mahalleleri ile Kelek Mezrasında ise 7 bin dekarlık tarım alanının yandığı, bunun da 4 bin dekarının hasadı yapılmamış buğday alanı, 3 bin dekarının anızdan oluştuğu, yine yüzlerce kök meyve ağacının yandığı rapor edildiği belirtildi.

Tüm bu zarar ziyanın ilk belirlemelere göre yaklaşık 700 milyon lira olduğu öğrenildi.

DEDAŞ ise köylülerin kaçak elektrik kullandığı yönündeki iddialarla sorumluluktan kaçınmaya çalıştı ancak savcılığın yürüttüğü soruşturma kapsamında ciddi suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Soruşturma, "ölüme sebebiyet verme", "sabotaj", "genel güvenliği tehlikeye sokma", "görevi ihmal" ve "mala zarar verme" gibi suçlar üzerinden ilerliyor. Savcılık, delilleri topladıktan sonra ilgili kurumların görevlileri ve mağdurların ifadelerini alacak ve ceza yargılaması için kamu davası açacak.

Yine ek raporun alınmasıyla belirlenecek kusur oranı ve Tarım ve Orman İl Müdürlükleri'nin hasar tespit raporları doğrultusunda can ve mal kaybı yaşayan aileler, DEDAŞ aleyhine milyonlarca liralık maddi ve manevi tazminat davası açmaya hazırlanması bekleniyor.

Haber Merkezi]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altın madenciliğinde ÇED süreçleri ve riskler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altin-madenciliginde-ced-surecleri-ve-riskler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altin-madenciliginde-ced-surecleri-ve-riskler</guid>
<description><![CDATA[ Büyükbozkırlı, çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerinin formaliteye dönüştüğünü belirtti. &quot;Neyin etkisine bakıyorsunuz? ÇED süreçleri pek çok yönden formalite durumuna gelmiş durumda.&quot; dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://asopress.com/images/haber/altin-madenciliginde-ced-surecleri-ve-riskler-095804-20240624.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altın, madenciliğinde, ÇED, süreçleri, riskler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Raporda altın madenlerinde yaşanan kazalara dikkat çeken Büyükbozkırlı, bu tür kazaların küresel olarak nadir olmadığını vurguladı. Yeni madenlerin açılmasıyla birlikte bu riskin artacağını belirten Büyükbozkırlı, "Altın madenciliğinde, İliç'te yaşadığımız gibi ufak bir hatanın felakete dönüşme riski var. Siyanür havayla temas ettiğinde ölümcül bir gaza dönüşüyor ve madende çalışanlar ilk olarak etkileniyor. Ekolojik ve sosyal yıkımlar katlanarak artacak, fakat bu tür durumlara rağmen şeffaf bir bilgilendirme yapılmıyor. Kanser istatistikleri, hava, su ve toprak analizlerinin hiçbiri paylaşılmıyor. Toprak, hava ve suyun kirlendiği bir yerde gıda güvenliğinden bahsedemezsiniz. Tam bir distopik görüntüyle karşı karşıyayız." ifadelerini kullandı.

Kampanya Örgütlenmesi

Rapora dayanarak bir kampanya örgütleme süreci başlatacaklarını açıklayan Büyükbozkırlı, mevcut altın madeni işletmelerinin bulunduğu 22 bölgenin bir araya gelmesi gerektiğini belirtti. "Uzun soluklu bir kampanya örgütlenmesi gerekiyor. Açılması planlanan 123 proje yerelinde mücadeleyi güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Madenlerle ilgili şirketlerin sosyal ve ekonomik söylemlerinin boşa çıkarılması gerekiyor. Halk sağlığı sorunlarına ilişkin uzmanların çalışması, emek mücadelesinin vurgulanması ve kaybolan kültürel mirasın hatırlatılması önemli. Altın madenciliği çoğu güney ülkesinde yapıldığı için uluslararası dayanışma da kritik. Farklı disiplinlerden kişilerin katılımıyla kampanyayı geniş bir platforma dönüştürmeyi hedefliyoruz." dedi.

Kaynak: Ma Tolga Güney]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;de Neoliberal Enerji Politikaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-neoliberal-enerji-politikalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-neoliberal-enerji-politikalari</guid>
<description><![CDATA[ Son yıllarda Türkiye’nin enerji politikaları, özellikle kömürlü termik santraller üzerinden şekillenen teşvik ve destek mekanizmaları ile dikkat çekmektedir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/Akbelen-Ormani-Direnisi.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyede, Neoliberal, Enerji, Politikaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Enerji piyasasındaki bu eğilim, çevresel ve ekonomik sonuçlar doğurmuş, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuştur. 2023 yılında Akbelen Ormanı’nın yok edilmesinin sorumlusu olarak görülen YK Enerji’nin işlettiği Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri’ne sağlanan devlet desteği de bu bağlamda incelenmesi gereken önemli bir örnektir. Bu makalede, Türkiye’nin enerji politikalarının neoliberal dönüşümü, kapasite mekanizmasının işleyişi ve kömürlü termik santrallere verilen desteklerin ekonomik, çevresel ve toplumsal etkileri ele alınacaktır.</p>
<p></p>
<p><strong>Enerji Politikalarının Neoliberal Dönüşümü</strong></p>
<p></p>
<p>AKP hükümetleri döneminde enerji sektörü, inşaat ve altyapı projeleri kadar önemli bir yatırım alanı haline gelmiştir. Neoliberal politikaların etkisiyle enerji sektörü, yeniden yapılandırılmış, özelleştirmeler teşvik edilmiş ve kamu hizmetleri özel sektöre devredilmiştir (Akın, 2020). Bu politikalar doğrultusunda devlet, kamu varlıklarını özelleştirirken özel sektörün enerji üretimindeki rolünü artırmıştır. Ancak bu süreç, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlara dayalı termik santrallerin yaygınlaşmasına ve bu santrallerin çevresel zararlarına rağmen teşvik edilmesine yol açmıştır (Çalışkan, 2021).</p>
<p></p>
<p><strong>Kapasite Mekanizmasının İşleyişi</strong></p>
<p></p>
<p>2018 yılında uygulamaya konulan kapasite mekanizması, yerli kömür, doğal gaz ve bazı hidroelektrik santrallere sabit bir destek sağlayarak enerji arz güvenliğini garanti altına almayı hedeflemektedir. Bu mekanizmanın amacı, elektrik üretiminde herhangi bir arz sıkıntısı yaşanması durumunda belirli santrallerin devreye girmesini sağlamak ve bu santrallerin operasyonel maliyetlerini desteklemektir (Yılmaz, 2023). Ancak Türkiye’de uygulanan kapasite mekanizması, enerji piyasasında arz fazlası bulunmasına rağmen devreye girmekte, eski ve yüksek emisyonlu kömür santrallerinin faaliyetlerini sürdürmesine yol açmaktadır (TEİAŞ, 2023).</p>
<p></p>
<p><strong>Kömürlü Termik Santrallere Sağlanan Devlet Destekleri</strong></p>
<p></p>
<p>2023 yılında kapasite mekanizması kapsamında Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri’ne yaklaşık 173 milyon TL’lik bir destek sağlanmıştır. Bu destek, bu santrallerin piyasa koşullarında rekabet edememesine rağmen faaliyetlerini sürdürmesine olanak tanımaktadır. Özellikle yerli kömür kullanımını teşvik eden devlet politikaları, ithal kömür ve doğal gaz kullanan santrallere de yerli kaynak kullanım oranları doğrultusunda destek sunmaktadır (EPDK, 2023). Bu durum, aslında kapasite mekanizmasının bir arz güvenliği mekanizmasından ziyade, fosil yakıt teşvik sistemine dönüştüğünü göstermektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Ekonomik ve Çevresel Sonuçlar</strong></p>
<p></p>
<p>Kapasite mekanizmasının işleyişi, enerji piyasasında arz fazlası bulunmasına rağmen eski santrallerin desteklenmesine neden olmaktadır. Bu santrallerin faaliyetlerini sürdürmesi, çevresel açıdan ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle Akbelen Ormanı’nın yok edilmesi sürecinde Yeniköy ve Kemerköy Santralleri’nin kömür sahalarını genişletmek amacıyla yürüttükleri faaliyetler, çevreye ve yerel topluluklara ciddi zararlar vermektedir (Demir, 2023). Ayrıca bu santrallere yapılan ödemeler, kamu kaynaklarının özel sektör lehine kullanılması eleştirilerine yol açmaktadır. Devlet, bu santrallere piyasa fiyatlarının altında üretim yapmalarını sağlayacak destekler sunarken, bu maliyetler TEİAŞ’ın iletim tarifeleri yoluyla tüm tüketicilere yansıtılmaktadır (TEİAŞ, 2023).</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p></p>
<p>Türkiye’nin enerji politikalarının neoliberal dönüşümü, kömürlü termik santrallere verilen desteklerle şekillenmiş ve bu santrallerin faaliyetlerini sürdürmesine olanak tanımıştır. Kapasite mekanizması, arz güvenliği sağlama amacıyla devreye sokulmuş olsa da, fiilen fosil yakıt teşvik sistemine dönüşmüştür. Bu politikaların çevresel, ekonomik ve toplumsal sonuçları, devletin fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi gerektiğini göstermektedir. Türkiye’nin enerji politikalarının uzun vadeli sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p></p>
<p>**Kaynakça**</p>
<p>- Akın, S. (2020). Türkiye'de Neoliberal Enerji Politikaları ve Kömür Santralleri. *Enerji Araştırmaları Dergisi*, 15(2), 45-67.</p>
<p>- Çalışkan, D. (2021). Kapasite Mekanizmasının Türkiye'deki Enerji Sektörüne Etkileri. *Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi*, 10(3), 109-124.</p>
<p>- Demir, H. (2023). Akbelen Ormanı ve Kömür Santralleri: Yerel Direniş ve Ekolojik Tahribat. *Çevre Politikaları Dergisi*, 5(1), 76-89.</p>
<p>- EPDK. (2023). Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği. *Resmi Gazete*, 27 Ocak 2023.</p>
<p>- TEİAŞ. (2023). Kapasite Mekanizması Raporu. Ankara: Türkiye Elektrik İletim A.Ş.</p>
<p>- Yılmaz, A. (2023). Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği ve Kapasite Mekanizması. *Enerji ve Çevre Dergisi*, 8(2), 33-54.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin İklim Riski ve Karşılaşılan Tehditler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-iklim-riski-ve-karsilasilan-tehditler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-iklim-riski-ve-karsilasilan-tehditler</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin 81 ilini kapsayan bir çalışma, ülkenin iklim risk haritasını ortaya koyuyor. ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e49c4fcc52b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, İklim, Riski, Karşılaşılan, Tehditler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin 81 ilini kapsayan bir çalışma, ülkenin iklim risk haritasını ortaya koyuyor. Amasya Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Dr. Duygu Bütün tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, Türkiye’nin üçte birinden fazlası "yüksek" veya "çok yüksek" iklim riski altında. Bu durum, sadece seçimlerde değil, sürekli olarak gündemde tutulması gereken bir konu.</p>
<p></p>
<p>Çevre tahribatlarının etkileri, tüm toplumu kapsayan bir sorundur ve çevre koruma politikaları yalnızca seçim dönemleriyle sınırlı kalmamalıdır. Türkiye’nin iklim krizine karşı duyarlılığı, özellikle kıyı illeri ve iç bölgelerde belirgin bir şekilde artıyor. Sıcaklıkların ülke genelinde yükselmesi, birçok ilin yüksek sıcak hava dalgası riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.</p>
<p></p>
<p>Araştırmanın bulguları şu şekilde özetlenebilir:</p>
<p>- Türkiye’nin 81 ilinin yüzde 36’sı yüksek veya çok yüksek iklim riski altında.</p>
<p>- Sıcak hava dalgaları nedeniyle kentlerin yüzde 28’i yüksek zarar görebilirlik seviyesine sahip.</p>
<p>- En yüksek risk altında olan iller Amasya, Tokat, Mersin, Kahramanmaraş, Kayseri, Muş ve Ağrı olarak tespit edildi.</p>
<p>- Türkiye genelinde sıcak günlerin sayısı artarken, tropik gecelerde de belirgin bir artış gözlemleniyor.</p>
<p>- Yağışlarda Karadeniz Bölgesi’nde artış görülüyor, ancak diğer bölgelerde durum değişken.</p>
<p>- Kuraklık riski, özellikle tarımsal üretimin yoğun olduğu 30 ilde yüksek.</p>
<p>- Orman yangınlarına maruz kalma riski, kıyı illerinde yüksek.</p>
<p>- Sel riski, özellikle kuzey illerinde yüksek ve birçok kritik altyapı bu risk altında bulunuyor.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Türkiye’de iklim risklerine karşı önlemler alınması ve şehirlerin uyum kapasitelerinin artırılması gerekmektedir. İklim değişikliğine bağlı risklere maruziyeti azaltmak için öncelikli olarak riskli iller belirlenmeli ve bu illerde uygun stratejiler geliştirilmelidir. Özellikle kırsal ve tarımsal üretime dayalı bölgelerde kuraklık riski yönetilmeli ve altyapı geliştirilmelidir. Ayrıca, orman yangınları ve sel riskleri için etkili planlamalar yapılmalı ve doğal sistemlerin korunması sağlanmalıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aliağa&amp;apos;da Gemi Sökümünün Çevresel ve Sağlık Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aliagada-gemi-soekumunun-cevresel-ve-saglik-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aliagada-gemi-soekumunun-cevresel-ve-saglik-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Aliağa&#039;daki Gemi Söküm Faaliyetlerinin Çevresel ve İşçi Sağlığı Üzerindeki Etkileri: Asbest Maruziyeti, Erozyon ve Yetersiz Denetim Sorunları Üzerine Kapsamlı Bir Araştırma ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/612d462286b24418dc92f184-1VBY.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aliağada, Gemi, Sökümünün, Çevresel, Sağlık, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>G<em>emi Söküm Endüstrisi ve Çevresel Sağlık Sorunları: Aliağa Örneği</em></strong></p>
<p></p>
<p>Gemi söküm endüstrisi, iş kazaları, ölüm oranları, çevre kirliliği ve toksik maddelere maruziyet gibi çeşitli sağlık ve çevre sorunlarına yol açmaktadır. Türkiye'nin İzmir iline bağlı Aliağa ilçesinde yürütülen gemi söküm faaliyetleri, uzun yıllardır çevresel ve işçi hakları ihlalleri ile gündemdedir. Brüksel merkezli NGO Shipbreaking Platform tarafından yayınlanan ve güncel veriler içeren "Türkiye’de Gemi Geri Dönüşümü" başlıklı rapor, bu sorunları detaylı bir şekilde ele almaktadır. Raporda, Aliağa'daki 22 gemi geri dönüşüm tesisinin faaliyetleri incelenmiş ve yedi ana bölümde çeşitli sorunlara dair veriler sunulmuştur.</p>
<p></p>
<h3>Çevresel ve İşçi Sağlığı Sorunları</h3>
<p></p>
<p>Raporun en önemli bulgularından biri, gemi söküm işlemlerinin çevresel etkileri ve işçi sağlığı üzerindeki olumsuz etkileridir. Aliağa'daki gemi söküm tesislerinde, her yıl onlarca asbestli geminin söküldüğü ve bu süreçte asbest ile diğer toksik maddelere maruz kalan işçilerin sağlık sorunları yaşadığı belirtilmiştir. Ayrıca, çevre kirliliği ve tehlikeli atıkların yanlış yönetimi gibi sorunlar da raporda vurgulanmıştır. Özellikle asbest, Türkiye’de en fazla tartışılan çevre kirliliği kaynaklarından biridir ve endüstriyel anlamda en ciddi risk, gemi söküm sanayisinde ortaya çıkmaktadır.</p>
<p></p>
<h3> Erozyon ve Morfolojik Değişiklikler</h3>
<p></p>
<p>Aliağa'daki gemi söküm faaliyetleri, kıyı şeridinde erozyon ve morfolojik değişikliklere neden olmaktadır. Uydu görüntüleri, kıyı alanındaki gemi ve platformların karaya çekilmesi ve dolgu/kazı çalışmalarından kaynaklanan değişiklikleri ortaya koymuştur. Kıyı şeridinin yıpranmış bir görünüme büründüğü ve sürekli olarak erozyona uğradığı tespit edilmiştir. Beton zeminlerin yapısal bütünlüğü ve kirliliği tutma kabiliyeti hakkında soru işaretleri bulunmakta; bazı alanlarda beton zeminin eksik olduğu ve bu durumun toprak kirlenmesi riskini artırdığı belirtilmektedir.</p>
<p></p>
<h3>Yetersiz Denetim ve Hukuki Çerçeve</h3>
<p></p>
<p>Raporda, Aliağa’daki gemi söküm tesislerinin çevre lisansından ve ÇED sürecinden muaf olduğu vurgulanmaktadır. Bu durum, büyük bir çevresel denetim boşluğu yaratmaktadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın verdiği izinlerin hangi kriterlere göre kontrol edildiği açık değildir. Bakanlıkların yürüttüğü izin süreçleri ve verdiği izinlerin kâğıt üzerinde kaldığı, gerçek bir değerlendirme içermediği belirtilmektedir. Ayrıca, gemi söküm faaliyetlerini denetleyecek ve standartlaştıracak hukuksal bir çerçeve bulunmamaktadır.</p>
<p></p>
<p>### Atık Yönetimi ve Asbest Sökümü</p>
<p></p>
<p>Asbest yönetimi, büyük bir sorun olarak raporda yer almaktadır. Resmi belgelerde asbest söküm miktarları hakkında çelişkiler bulunmakta ve işçilerin eğitimsiz şekilde asbest söktüğü ifade edilmektedir. İşçiler, gemi atıklarının sadece küçük bir kısmının toplandığını, geri kalanının ise ya gömüldüğünü ya da yakıldığını belirtmiştir. Fırtınalı havalarda, atıkların denize döküldüğü ve metal parçaların da denize atıldığı ifade edilmiştir.</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p></p>
<p>Rapor, Aliağa’daki gemi söküm faaliyetlerinin çevre ve halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini açıkça ortaya koymaktadır. Gemi söküm tesislerinin çevresel yönetim ve işçi sağlığı açısından karşılaştığı sorunlar, ciddi reformlar ve denetim mekanizmalarının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Özellikle asbest ve tehlikeli atık yönetimi konusunda daha sıkı düzenlemeler ve etkili denetimlerin hayata geçirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dağlar, Topraklar ve Gelecek Talan Ediliyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/daglar-topraklar-ve-gelecek-talan-ediliyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/daglar-topraklar-ve-gelecek-talan-ediliyor</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;nin Madencilik Krizi: Dağların, Toprakların ve Geleceğin Talanı - ÇED Raporları, Çevresel Tahribat ve Yerel Halkın Sessizliği ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/yazgulu_aldogan_img_bw_02.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dağlar, Topraklar, Gelecek, Talan, Ediliyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>TEMA Vakfı, yıllardır hazırladıkları raporların sonuçlarını kamuoyuyla paylaşarak Türkiye’nin madencilik sorununa dikkat çekiyor. Ülkemizde altın bulmanın zorluğunu ve bu süreçte yaşanan çevresel yıkımı vurguluyor: Altın miktarının son derece düşük olduğu, dağların ve taşların siyanürle tarandığını belirtiyor. Bu durum, kamuoyunda geniş yankı uyandırmasa da çevreciler ve bazı gazeteciler bu felakete dikkat çekmeye çalışıyor.</p>
<p></p>
<p>Ancak gerçekler daha da ürkütücü: Türkiye’nin maden arama ruhsatlarının büyük bir kısmı, çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporları olmadan onaylanmış. Özlem Songül Ayanoğlu’nun raporuna göre, 525 ÇED raporu sürecinin 480’i ya onaylanmış ya da gerekli bulunmamış. Bu durum, dağların, ormanların ve tarım alanlarının büyük bir tahribata uğramasına yol açıyor. Tarım, hayvancılık ve doğal yaşam büyük zarar görmekte, su kaynakları kirlenmektedir.</p>
<p></p>
<p>Çevreciler ve gazeteciler, bu durumun farkındalığını artırmaya çalışırken, birçok maden arama ruhsatının neden verildiğini sorguluyor. Bu izinlerin, ülkedeki çeşitli doğal kaynakları talan eden şirketlere verildiği ve bu durumun köylüleri ve yerel halkı olumsuz etkilediği belirtiliyor. Murat Kurum ve diğer yetkililerin, bu izinleri nasıl verdikleri ve bu durumun arka planındaki resmi ve gayri resmi kâr ilişkileri merak ediliyor.</p>
<p></p>
<p>Tüm bu tahribat ve yıkıma rağmen, yerel halkın ve köylülerin bu duruma karşı tepkisiz kalmasının arkasında paranın etkisi olduğu iddia ediliyor. Maden şirketlerinin verdiği yüksek tazminatlar, köylüleri susturmakta ve çevresel felaketlerin göz ardı edilmesine neden olmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, madencilik faaliyetleri Türkiye'nin doğal zenginliklerini büyük bir hızla tüketirken, ülkenin geleceği ve ekosistemleri tehdit altında kalmaktadır. Toplumun bilinçlenmesi ve bu konuda daha etkin önlemler alınması gerekmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye&amp;apos;nin Enerji Bağımsızlığı ve Ekonomik İstikrarı İçin Emisyon Azaltımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-enerji-bagimsizligi-ve-ekonomik-istikrari-icin-emisyon-azaltimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-enerji-bagimsizligi-ve-ekonomik-istikrari-icin-emisyon-azaltimi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye&#039;nin Enerji Bağımsızlığı ve Ekonomik İstikrarı İçin Emisyon Azaltımı: Kömürden Çıkış ve Karbonsuzlaşma Stratejileri ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/Black-and-White-Blog-Banner-75.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiyenin, Enerji, Bağımsızlığı, Ekonomik, İstikrarı, İçin, Emisyon, Azaltımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Enerji maliyetlerinin düşürülmesi, dışa bağımlılığın azaltılması, karbonsuzlaşmaya dayalı bir sanayiye geçiş, yeni istihdam alanlarının açılması, hava kirliliği ve iklim afetlerine karşı daha güçlü bir hazırlık ve enflasyonla mücadele gücünün artırılması gibi ekonomik ve çevresel faydalar, Türkiye’nin emisyon azaltımı konusundaki kararlılığının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu makale, Türkiye'nin enerji bağımsızlığı ve ekonomik istikrarı için emisyon azaltımının önemini vurgular ve iklim krizi ile ekonomik krizler arasındaki güçlü bağlantıyı inceler.</p>
<p></p>
<p>Giriş</p>
<p></p>
<p>Küresel iklim krizi ve ekonomik krizler, birbirini etkileyen ve güçlendiren sorunlardır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP28), küresel emisyonların 2030’da 2010 seviyesinin yüzde 45 altına indirilmesini ve 2050’de sıfırlanmasını hedeflemektedir. Ancak, COP28'in Dubai’de yapılması ve ADNOC CEO’su Sultan Al-Jaber’in başkanlık yapması, zirvenin fosil yakıt lobilerinin etkisi altında olduğu yönünde tartışmalara neden olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Küresel Emisyon ve Fosil Yakıt Üretimi</p>
<p></p>
<p>Stockholm Çevre Enstitüsü (SEI), Climate Analytics, E3G, Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü (IISD) ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından hazırlanan Üretim Açığı Raporu, hükümetlerin 2030’da 1,5 °C ısınma hedefinin iki katı kadar fosil yakıt üretmeyi planladığını ortaya koymuştur. Ayrıca, kömür üretiminin 2040’a kadar neredeyse tamamen sonlandırılması ve 2050’ye kadar petrol ve gaz üretiminin 2020 seviyelerinin en az dörtte üç oranında azaltılması gerektiği belirtilmiştir. Ancak, mevcut durum gösteriyor ki hükümetler bu hedeflere ulaşmakta başarısız olmaktadır. Örneğin, hükümetler önümüzdeki 10 yılda 1,5 °C ısınma hedefiyle uyumlu olandan yüzde 460 daha fazla kömür, yüzde 82 daha fazla gaz ve yüzde 29 daha fazla petrol üretme yolunda ilerlemektedirler.</p>
<p></p>
<p>Türkiye'nin Durumu</p>
<p></p>
<p>Türkiye, 2053’te net sıfır emisyon hedefini açıklamış olsa da, yeni kömürlü termik santrallerin geliştirilmesi konusunda Avrupa’daki tek istisna olarak dikkat çekmektedir. 2023 itibarıyla Türkiye, Avrupa’da termik santral kapasitesini artıran tek ülke olmuştur. Türkiye’nin Ulusal Enerji Planı, mevcut kömür santrallerinin teknik ve ekonomik ömürlerini tamamlayana kadar faaliyet göstermelerini öngörmektedir. Bu durum, ülkenin uzun vadeli iklim hedefleriyle çelişmektedir.</p>
<p></p>
<p>Kömürden Çıkış Stratejileri</p>
<p></p>
<p>Kolombiya gibi kömür ihracatçısı ülkeler, kömürden çıkış ittifaklarına katılmakta ve kömür finansman imkanları hızla azalmaktadır. Ancak, Türkiye’de elektrik üretim lisansının süresi 2050 yılı sonrasına dek uzanan termik santraller bulunmaktadır. Türkiye, mevcut piyasa şartlarında kömür yatırımlarında ısrar etmek yerine, aşamalı olarak kömürden çıkmayı ulusal bir hedef olarak benimsemelidir. Kömürden çıkış stratejilerinin uygulanması, Türkiye’nin enerji maliyetlerini düşürecek, dışa bağımlılığı azaltacak, karbonsuzlaşmaya dayalı bir sanayiye geçişi sağlayacak, yeni istihdam alanları yaratacak ve enflasyonla mücadele gücünü artıracaktır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç ve Öneriler</p>
<p></p>
<p>Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi çerçevesinde kömürden çıkış stratejilerini benimsemesi, enerji bağımsızlığı ve ekonomik istikrar için kritik bir adımdır. Yenilenebilir enerjiye dayalı bir ekonomiye geçiş, hem çevresel hem de ekonomik faydalar sağlayacaktır. Karar vericilerin bu konuda gerekli kararlılığı ve vizyonu göstermeleri, Türkiye’yi küresel ticarette önemli bir aktör haline getirebilir. İklim değişikliği ve ekonomik kalkınma arasındaki bu güçlü bağ, Türkiye’nin geleceği için büyük bir öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İklim Krizi Üzerine Tarihi Kararlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-krizi-uzerine-tarihi-kararlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iklim-krizi-uzerine-tarihi-kararlar</guid>
<description><![CDATA[ İklim Krizi Üzerine Tarihi Yargı Kararları ve Küresel Davalar: İsviçre ve Portekiz Örnekleri ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/aihm-isvicre-karari.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İklim, Krizi, Üzerine, Tarihi, Kararlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), iklim krizinin insan yaşamı üzerindeki etkilerine dair tarihi bir karar alarak, iklim değişikliği konusundaki ilk yargı sürecinde önemli bir duruş sergiledi. Mahkemenin karara bağladığı üç vaka, hükümetlerin iklim değişikliği konusundaki eylemsizliğinin temel insan haklarını ihlal edip etmediğine odaklandı. Her ne kadar bu davaların gerekçeleri farklılık gösterseler de, tümü bu soruya cevap arıyordu.</p>
<p></p>
<p>Küresel çapta, daha yaşanabilir bir iklim sağlamak için açılan yüksek profilli iklim davaları dikkat çekiyor. Bu davalarda alınan mahkeme kararları ise iklim adaleti açısından büyük önem taşıyor. Geçtiğimiz hafta, bu bağlamda kritik bir gelişme yaşandı.</p>
<p></p>
<p>AİHM, üç ayrı davada farklı kararlar alarak iklim krizinin insan hakları üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Bu kararlar, iklim aktivistlerinin AİHM nezdinde yaptığı başvuruların başarılı olduğunu gösteriyor. Ancak davaların gerekçeleri farklılık gösterse de, hepsi hükümetlerin iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz kalıp kalmadığını sorguluyor. Bazı hükümetler, bu tür davaların uluslararası mahkemeler yerine ulusal hükümetlerin konusu olması gerektiğini savundu.</p>
<p></p>
<p><strong>İsviçre'deki İklim Davası</strong></p>
<p></p>
<p>İsviçre'de, iklim değişikliği nedeniyle sağlık sorunları yaşayan yaşlı kadınlar, İsviçre hükümetinin iklim koruma konusunda yetersiz kaldığını iddia ederek dava açtı. İsviçre Federal İdare Mahkemesi, davayı reddetti, ancak davacılar AİHM'ye başvurdu. AİHM, İsviçre hükümetinin iklim koruma konusunda gerekli önlemleri almadığını ve bu nedenle davacıların insan haklarını ihlal ettiğine karar verdi.</p>
<p></p>
<p><strong>'İklim Yaşlıları Davası'</strong></p>
<p></p>
<p>İsviçreli yaşlı kadınların açtığı dava, “İklim Yaşlıları Davası” olarak adlandırılıyor. Kadınlar, aşırı sıcak hava dalgalarının sağlıklarını tehdit ettiğini belirterek İsviçre hükümetine karşı dava açmıştı. AİHM, davayı kabul ederek, yaşlı kadınların özel yaşam ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine hükmetti.</p>
<p></p>
<p><strong>Portekizli Çocukların Davası</strong></p>
<p></p>
<p>Diğer bir önemli dava ise, yaşları 8 ile 21 arasında değişen 6 Portekizli çocuğun 32 ülkeye karşı açtığı dava. Bu davada çocuklar, ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz kaldığını ve Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşmadığını savunuyor. AİHM, davanın öncelikli olarak görülmesine karar vermişti, ancak Portekiz'de iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle davayı geri çevirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Fransa’daki Davalar</strong></p>
<p></p>
<p>Fransa'da ise Damien Careme adlı eski bir belediye başkanı, hükümetin iklim değişikliğiyle yeterince mücadele etmediğini iddia ederek dava açtı. Ancak, Careme'in artık yaşamadığı kasaba ilişkin davayı kabul etmedi.</p>
<p></p>
<p>AİHM'in verdiği kararlar, iklim değişikliğiyle mücadelede insan haklarının korunmasının önemini vurguluyor ve bu kararlar, diğer ulusal ve uluslararası davalar için emsal teşkil edebilir. Türkiye’nin AİHM kararlarına karşı tutumu bilinse de, iklim adaleti için alınan bu kararların uygulanması için uluslararası topluluk ve aktivistler mücadele etmeye devam edecektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Filistin&amp;apos;e destek ve İklim Mücadelesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/filistine-destek-ve-iklim-mucadelesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/filistine-destek-ve-iklim-mucadelesi</guid>
<description><![CDATA[ İklim Aktivizmi ve Siyasi Adalet: Uluslararası Dayanışmanın İklim Mücadelesine Etkileri ve Adaletin Çok Boyutlu Doğası ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/11/amsterdam-2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Filistine, destek, İklim, Mücadelesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İklim Aktivizmi ve Siyasi Adalet: Greta Thunberg'in Mücadelesi Üzerine Bir İnceleme</strong></p>
<p></p>
<p>Greta Thunberg’in, "Soykırımı durdurun, çocukları öldürmeyin!" şeklindeki çağrısı, iklim aktivizmiyle ilgili olarak küresel bir tartışmanın merkezinde yer aldı. Thunberg'in Filistin’e destek vererek iklim adaletini savunması, bazı çevreler tarafından iklim mücadelesine zarar verecek bir siyasi tutum olarak nitelendirildi. Ancak, bu görüş, iklim adaletinin yalnızca çevresel sorunlarla sınırlı olmadığına dair daha geniş bir anlayışın eksikliğini gösteriyor.</p>
<p></p>
<p>Çevre hareketlerinin temelinde yatan, sadece ekolojik değil aynı zamanda sosyal ve siyasi mücadeleler olduğunu vurgulamak gerekir. Brezilyalı aktivist Chico Mendes’in "Sınıf mücadelesi içermeyen ekoloji, bahçıvanlıktır" sözü, bu bağlamda önemli bir perspektif sunuyor. İklim krizi, yalnızca çevresel sorunları değil, aynı zamanda bu sorunların arkasındaki tarihsel ve politik güç dinamiklerini de kapsar. Savaşlar ve soykırımlar, ekolojik tahribatın temel nedenleri arasında yer alır ve bu bağlamda iklim adaleti, bu krizlerin kök nedenlerini ele almadan sağlanamaz.</p>
<p></p>
<p>Geçtiğimiz hafta Hollanda’daki büyük iklim eylemi sırasında, Thunberg'in Filistin’e destek veren konuşması büyük bir tartışma yarattı. Bazı eleştirmenler, Thunberg’in bu duruşunun iklim hareketinin etkisini zayıflattığını öne sürdü. Almanya’da bu durum, "persona non grata" ve "Denkverbot" kavramları üzerinden tartışıldı; yani, Thunberg’in siyasi görüşlerinin, iklim aktivizminin meşruiyetini tehdit ettiği iddia edildi.</p>
<p></p>
<p>Ancak, bu tartışma, adaletin çok boyutlu ve çok sesli bir mesele olduğunu göz ardı ediyor. İklim adaleti, sadece çevresel korumayı değil, aynı zamanda sosyal ve politik adaleti de içerir. Savaşlar ve soykırımların iklim değişikliğiyle ilişkisi, bu krizlerin çözümü için kapsamlı bir yaklaşım gerektirir. Thunberg’in Filistin’e verdiği destek, sadece bir siyasi pozisyon almak değil, aynı zamanda adaletin daha geniş bir anlayışını temsil eder.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, iklim aktivizmi, çevresel sorunları tek başına ele almak yerine, bu sorunların toplumsal ve siyasi bağlamlarını da göz önünde bulundurmalıdır. Adalet talebi, yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda sosyal ve politik bir sorumluluk olarak değerlendirilmelidir. Greta Thunberg’in duruşu, bu anlayışın bir yansımasıdır ve bu bağlamda, iklim aktivizminin ne kadar kapsamlı ve katılımcı olması gerektiği üzerine yeniden düşünmemizi gerektirir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ekolojik Yerel Yönetim Anlayışı Şart</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ekolojik-yerel-yoenetim-anlayisi-sart</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ekolojik-yerel-yoenetim-anlayisi-sart</guid>
<description><![CDATA[ Ekolojik Yerel Yönetimlerin Temel İlkeleri ve Toplumun İklim Krizi Üzerindeki Algıları: Gelecekteki Sürdürülebilirlik İçin Öncelikler ve Karşılaşılan Engeller ]]></description>
<enclosure url="http://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x580_66e49b1c58595.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ekolojik, Yerel, Yönetim, Anlayışı, Şart</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ekolojik Yerel Yönetimler ve Toplumun İklim Algısı: Genel Bir Bakış</p>
<p><strong>Ekolojik Yerel Yönetim Anlayışı</strong></p>
<p>Ekolojik yerel yönetim, çevresel sürdürülebilirliği merkeze alan bir yönetim anlayışını ifade eder. Bu tür bir yönetim, çevresel yıkıma karşı koruyucu bir rol üstlenir ve bu amaca yönelik olarak çeşitli komisyonlar ve birimler aracılığıyla çalışır. Ekolojik bir yerel yönetim anlayışı, kentsel suçlardan arınmış ve yerinden, doğrudan demokrasiyle güçlendirilmiş bir yapıyı öngörür. Bu yapı, toplumun her kesiminin eşit katılımını sağlayarak, ekolojik bütünlüğü korumayı hedefler.</p>
<p></p>
<p><strong>Toplumun İklim Algısı ve Yerel Yönetimlerin Rolü</strong></p>
<p>Toplumun iklim krizi hakkındaki algısı, çeşitli araştırmalara göre, iklim kriziyle mücadelede en büyük sorumluluğun merkezi yönetimlere ait olduğu düşüncesini ortaya koymaktadır. Ancak, yerel yönetimlerin de iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol oynaması gerektiği vurgulanmaktadır. Yerel yönetimlerin, iklim değişikliği konusundaki performansı, toplum tarafından genellikle yetersiz bulunmakta ve bu durum, yerel yönetimlerin bu alandaki çabalarını artırmalarını gerektirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Toplumun yerel yönetimlerden beklediği başlıca öncelikler arasında yenilenebilir enerji yatırımları ve altyapı geliştirmeleri yer almaktadır. Bu talepler, yerel yönetimlerin iklim değişikliğiyle mücadelede daha etkili ve kapsamlı stratejiler geliştirmeleri gerektiğini işaret etmektedir.</p>
<p></p>
<p><strong>Türkiye’nin Ekonomik ve Çevresel Zorlukları</strong></p>
<p>Türkiye, ekonomik kriz, yoksulluk, deprem riski, iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olayları ve çevresel sorunlar gibi çok boyutlu zorluklarla karşı karşıyadır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerin rolü daha da kritik hale gelmektedir. Ekolojik ve toplumsal sorunlarla başa çıkmak için yerel yönetimlerin etkin bir şekilde çalışması, sürdürülebilir çözümler üretmeleri büyük önem taşımaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Ekolojik Yaşamın Önündeki Engeller</strong></p>
<p>Ekolojik yaşamın önündeki başlıca engeller şunlardır:</p>
<p></p>
<p>Doğanın Metalaştırılması: Doğal kaynakların ekonomik kazanç amacıyla kullanılması.</p>
<p>Emek Gücünün Sömürülmesi: İşçilerin adil olmayan çalışma koşullarına maruz kalması.</p>
<p>Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Artması: Kadınlar ve cinsiyet azınlıklarının eşitsizliklere maruz kalması.</p>
<p>Anayasal ve Demokratik Hakların Yok Edilmesi: Temel demokratik hakların ve anayasal güvencelerin ortadan kaldırılması.</p>
<p>Ekolojik Yerel Yönetimlerin Özellikleri ve Öneriler</p>
<p>Ekolojik yerel yönetimlerin şu özelliklere sahip olması önerilmektedir:</p>
<p></p>
<p>Bütüncül Ekosistem Yaklaşımı: Kentler ve kırsal alanlar, doğal ve kültürel varlıklar dahil bütüncül bir ekosistem olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Küçük ve Sürdürülebilir Kentler: Kentlerin sınırsız büyümesinin önlenmesi ve sürdürülebilir küçük ve yavaş kentlerin oluşturulması hedeflenmelidir.</p>
<p>Afetlere Karşı Direnç: Kentler, afetlere karşı dirençli hale getirilmelidir. Afet birimleri kurulmalı ve toplumsal cinsiyete duyarlı afet planları hazırlanmalıdır.</p>
<p>Agroekolojik Çalışmalar: Kırsal yaşamı desteklemek amacıyla agroekolojik yöntemlerle üretim kooperatifleri kurulmalı ve geleneksel üretim desteklenmelidir.</p>
<p><strong>Toplumun Rolü ve Hareketler</strong></p>
<p>Tabandan örgütlenmiş iklim adaleti ve ekoloji hareketleri, ekolojik krizlerle başa çıkmak için kritik bir bileşendir. Bu hareketlerin desteklenmesi ve güçlendirilmesi, ekolojik ve toplumsal krizlerle mücadelede önemli bir rol oynar. Yerel yönetimlerin bu hareketlerle daha fazla işbirliği yapması, ekolojik krizlere karşı daha etkili çözümler geliştirilmesine katkıda bulunabilir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, ekolojik krizlerle başa çıkmak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için güçlü bir yerel hareketlilik ve toplumun aktif katılımı gereklidir. Bu süreç, ekolojik ve toplumsal adaletin sağlanmasına yönelik kapsamlı stratejilerin oluşturulmasını ve uygulanmasını gerektirir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sinop Nükleer Santrali İçin BAE ile Stratejik İşbirliği İddiaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sinop-nukleer-santrali-icin-bae-ile-stratejik-isbirligi-iddialari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sinop-nukleer-santrali-icin-bae-ile-stratejik-isbirligi-iddialari</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin Nükleer Enerji Yatırımlarında BAE İle Ortaklık: Sinop Nükleer Santral Projesinin Yeniden Gündeme Gelmesi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/Akkuyu.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sinop, Nükleer, Santrali, İçin, BAE, ile, Stratejik, İşbirliği, İddiaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda, Türkiye’nin nükleer enerji alanında yaptığı atılımlar, uluslararası enerji yatırımları açısından dikkat çekici bir ivme kazandı. Özellikle maliyet artışları nedeniyle yapımı durdurulan Sinop’taki nükleer santral projesinin Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) teklif edilmesi, bu alanda yeni bir ortaklık olasılığını gündeme getirdi. Türkiye ve BAE arasında imzalanan "Enerji ve Doğal Kaynaklar Alanında Stratejik Ortaklık Çerçeve Anlaşması" kapsamında, her iki ülkenin enerji işbirliklerini artırma hedefiyle nükleer enerji projeleri yeniden ön plana çıktı.</p>
<p></p>
<h3> BAE İle İmzalanan Anlaşma ve Nükleer Enerji Alanındaki Ortaklık</h3>
<p></p>
<p>19 Temmuz 2023 tarihinde Abu Dabi’de imzalanan anlaşma, Türkiye ile BAE’nin enerji ve doğal kaynaklar alanında stratejik işbirliğini artırma ve yeni projeler geliştirme hedefini ortaya koyuyor. Anlaşma kapsamında özellikle yenilenebilir enerji, temiz kömür ve nükleer enerji alanlarında yatırımlar yapılması öngörülüyor. Bu projelerden en dikkat çekeni ise 6 GW kapasiteli nükleer enerji santrali projesi. Anlaşmada yer alan maddelere göre, BAE nükleer enerji projelerinde yatırım fırsatlarını değerlendirecek, finansman sağlayacak ve Türkiye, projeler için gerekli sahaları tahsis edecek.</p>
<p></p>
<p>Anlaşmanın nükleer enerjiyle ilgili bölümü, 6000 MW’a kadar kapasiteye sahip bir nükleer santral projesini, nükleer yakıt imalatını, ileri nükleer reaktörlerin geliştirilmesini ve nükleer iş gücü ve tedarik zincirinin oluşturulmasını içeriyor. Bu bağlamda BAE’nin nükleer enerji sektöründeki deneyimi, Türkiye’deki potansiyel projeler için önemli bir rol oynayabilir. BAE, Arap dünyasının ilk nükleer enerji santraline sahip olup, bu konuda Güney Kore ile işbirliği yapmış durumda.</p>
<p></p>
<h3>Sinop Nükleer Santral Projesi ve BAE’nin İlgisi</h3>
<p></p>
<p>Türkiye’nin nükleer enerji alanındaki en büyük projelerinden biri olan Sinop Nükleer Santrali, maliyet artışları nedeniyle 2019 yılında askıya alınmıştı. Sinop’taki bu proje, Japonya ve Türkiye arasında yapılan bir anlaşma çerçevesinde 2013 yılında başlamış, ancak proje maliyetlerinin aşırı yükselmesi nedeniyle tamamlanamamıştı. Bu süreçte Sinop’taki nükleer santralin yapımının BAE’ye teklif edildiği iddiaları gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2022 yılında BAE’ye yaptığı ziyaret sırasında bu konu tekrar ele alındı, ancak daha sonra bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı.</p>
<p></p>
<p>Sinop’taki nükleer santral projesine BAE’nin ilgi göstermesi, ülkenin nükleer enerji alanındaki yatırımlarını genişletme stratejisi ile de örtüşüyor. BAE, Güney Kore ile işbirliği yaparak kendi nükleer santrallerini geliştirdi ve bu tecrübeyi Türkiye’de de uygulamayı planlayabilir.</p>
<p></p>
<p>### Güney Kore’nin Rolü ve KEPCO’nun Türkiye İlgisi</p>
<p></p>
<p>BAE ile nükleer enerji konusunda işbirliği yapan Güney Koreli KEPCO (Korean Electric Power Corporation), Türkiye’de de nükleer enerji projelerine yatırım yapmak isteyen başlıca şirketlerden biri. KEPCO, BAE’deki Barakah Nükleer Enerji Santrali projesini başarıyla tamamlamış ve 2023 yılında Türkiye’ye bir ön teklif sunarak Sinop’ta bir nükleer santral inşa etme isteğini dile getirmiştir. Bu bağlamda KEPCO’nun 30 milyar dolarlık bir yatırımla Sinop’ta dört nükleer reaktör kurmayı hedeflediği bilinmektedir.</p>
<p></p>
<p>Güney Kore, 2030 yılına kadar dünya genelinde 10 nükleer reaktör ihraç etmeyi planlamaktadır ve Türkiye de bu ülkeler arasında önemli bir pazar olarak değerlendirilmektedir. Ancak KEPCO’nun yolsuzluk skandalları ve güvenlik sertifikaları ile ilgili sorunlar, bu projelerin hayata geçmesi konusunda bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.</p>
<p></p>
<h3>Türkiye’nin Nükleer Geleceği ve Stratejik Ortaklıklar</h3>
<p></p>
<p>Türkiye, enerji bağımsızlığını sağlamak ve nükleer enerji alanındaki yatırımlarını genişletmek için BAE, Güney Kore, Rusya ve Çin gibi ülkelerle işbirliği yapmayı planlıyor. Mersin Akkuyu Nükleer Santrali, Rusya’nın devlet şirketi Rosatom ile işbirliği içinde yürütülen bir proje olarak öne çıkarken, Sinop ve Trakya’da yapılması planlanan santraller için diğer ülkelerle görüşmeler sürdürülüyor.</p>
<p></p>
<p>BAE’nin, Güney Koreli KEPCO ile Türkiye’de nükleer enerji projeleri geliştirme olasılığı oldukça yüksek. Akkuyu’da Rosatom’un sahip olduğu yüzde 49’luk hissenin satışıyla ilgili görüşmeler de devam ediyor ve BAE bu hisselere talip olabilir.</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p>Türkiye’nin nükleer enerjiye olan ilgisi, bölgesel enerji arz güvenliğini artırma ve enerji bağımsızlığını sağlama stratejisinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. BAE ile yapılan anlaşma, bu hedefe ulaşma yolunda önemli bir adım olabilir. Nükleer enerji projeleri, hem teknoloji transferi hem de finansman açısından dış ortaklıklar gerektiren büyük projeler olarak dikkat çekiyor. BAE, Güney Kore gibi ülkelerin tecrübesi ve finansal desteği ile Türkiye, nükleer enerji alanında önemli bir oyuncu haline gelebilir. Ancak bu projelerin hayata geçirilmesi, teknolojik altyapı, finansman ve güvenlik gibi konularda dikkatli bir şekilde yönetilmeli ve uluslararası standartlara uygun şekilde yürütülmelidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesini Dünya Bankası mı fonlayacak?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-iklim-kriziyle-mucadelesini-dunya-bankasi-mi-fonlayacak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyenin-iklim-kriziyle-mucadelesini-dunya-bankasi-mi-fonlayacak</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesini Dünya Bankası mı fonlayacak? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Iklim-Degisikligi-Azaltim-ve-Uyum-Strateji-ve-Eylem-Planlari.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’nin, iklim, kriziyle, mücadelesini, Dünya, Bankası, mı, fonlayacak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Proje bazlı olarak hem iklim değişikliği stratejisi azaltım hedefleri hem de deprem bölgesine yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi projeleri Dünya Bankası’ndan sağlanacak kredilerle mi gerçekleştirilecek? Yandaş şirketlere finansman sağlanması için bu krediler araçsallaştırılabilir mi?</strong>

Geçtiğimiz günlerde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Türkiye’nin Sera Gazı Azaltım Hedefinin Revizyonu ve Uzun Vadeli İklim Değişikliği Stratejisinin Geliştirilmesi Projesi kapsamında “İklim Değişikliği Azaltım Stratejisi ve Eylem Planı 2024-2030” (İDASEP) yayımlandı.
<h2><strong>YENİ BİR İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ STRATEJİSİ VE EYLEM PLANI</strong></h2>
2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi, 12’nci Kalkınma Planı, Orta Vadeli Program ve NDC dikkate alınarak, Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerini belirlemek ve bu kapsamda yürütülecek faaliyetleri tasarlamak amacıyla yeni bir iklim değişikliği stratejisi ve eylem planı oluşturuldu.

Strateji ve Eylem Planı, enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, atık, tarım ile ’Arazi Kullanımı, Arazi Kullanım Değişikliği ve Ormancılık (AKAKDO) sektörleri ile karbon fiyatlandırma mekanizmaları ve adil geçiş konularında sera gazı azaltım politikalarını kapsayan 49 strateji ve 260 eylemi içeriyor.

Ancak, eylem planında sayısal hedeflerden çok yol haritasına odaklanılmış olduğu dikkat çekiyor.

Genel itibariyle, Türkiye’nin iklim krizi konusunda gelecek altı yıl boyunca yapacaklarını anlatan bir yol haritası ortaya konmuş oldu.

Bu eylem planı çerçevesinde Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için enerji, sanayi, ulaştırma, tarım, bina, atık, arazi ve orman sektörlerinde emisyonların azaltılması planlanıyor.

Peki bütün bunlar nasıl olacak?
<h2><strong>NÜKLEER SANTRALLER 2030’A KADAR GÜNDEMDE</strong></h2>
Eylem planında dikkat çeken kritik noktaları sıralayalım:
<ul>
 <li>Daha önceki eylem planlarında olmayan Adil Geçiş ve Karbon Fiyatlandırma başlıkları bu eylem planında ilk kez yer aldı.</li>
</ul>
<blockquote><em><strong>Emisyon azaltım planında yenilenebilir enerji ve nükleere ağırlık verildiği görülüyor. Nükleer enerjide kurulu kapasitenin 4800 MW’a çıkarılması hedefiyle üç santralin (Akkuyu, Sinop, İğneada) 2030’a kadar gündemde olacağını görüyoruz.</strong></em></blockquote>
<ul>
 <li>Türkiye’de sera gazı emisyonlarının yüzde 70’den fazlası enerji sektöründen geliyor. Planda emisyon azaltım planında yenilenebilir enerji ve nükleere ağırlık verildiği görülüyor. <strong>Nükleer enerjide kurulu kapasitenin 4800 MW’a çıkarılması hedefiyle üç santralin (Akkuyu, Sinop, İğneada) 2030’a kadar gündemde olacağını görüyoruz. Bunun yanında modüler denen küçük nükleer santrallere de eylem planında yer verildi.</strong></li>
 <li><strong>Başlığında azaltım stratejisi denen planın en büyük eksikliği kömür ve gazdan çıkış için maalesef göndermenin ve takvimlendirmenin olmaması. Fosil yakıtlarla çalış</strong><strong>an santraller</strong><strong>i kapatmaya ya da sayısını azaltmaya yönelik herhangi bir eylem planda yer almıyor.</strong> Hatta planda kapatmaya dair bir planlama yer almadığı gibi eski termik santrallerin “temiz kömür” teknolojileri ile dönüştürülmesinden bahsediliyor. Bu da kömürden çıkılmayacağı anlamına geliyor.</li>
 <li>Burada daha çok teknolojiden faydalanılarak, “Fosil yakıtlara dayalı santraller için karbon yakalama, kullanma ve depolama gibi emisyon azaltımına yönelik teknolojilerin, ekonomik potansiyelinin, uygun tedarik zinciri altyapısının ve süreçlerinin araştırılması ve hedeflerin belirlenmesi” gibi bir hedefin konulduğu görülüyor.</li>
 <li>Özellikle enerji sektörü özelinde, yenilenebilir enerji kaynaklarından maksimum düzeyde yararlanılması ve fosil yakıtların kullanımının minimize edilmesi hedefleniyor. <strong>Rapor, özellikle güneş ve rüzgar enerjisi gibi temiz enerji kaynaklarının kapasitelerinin artırılmasını vurguluyor.</strong> Bunun yanı sıra, binaların enerji verimliliğini artırmak ve enerji tüketimini azaltmak için modern izolasyon teknikleri ve akıllı bina teknolojilerinin kullanılmasını teşvik ediyor.</li>
</ul>
<blockquote><strong><em>Uzmanlar, bu kadar çok yenilenebilir enerji yatırımının başta ormanlar olmak üzere karbon yutak alanlarına zarar verdiği görüşünde. Özellikle eylem planında HES’lerin artırılması ve kapasitenin 35 bin MW’a çıkarılması hedefleniyor. HES’lerin akarsular üzerinde yarattığı tahribatlar uzun yıllardır Türkiye’nin gündeminde olan bir konu.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>HES’LERİN ARTIRILMASI PLANLANIYOR</strong></h2>
<ul>
 <li>Uzmanlar, bu kadar çok yenilenebilir enerji yatırımının başta ormanlar olmak üzere karbon yutak alanlarına zarar verdiği görüşünde. <strong>Özellikle eylem planında HES’lerin artırılması ve kapasitenin 35 bin MW’a çıkarılması hedefleniyor.</strong> Türkiye’nin elektrik kurulu gücü 106 bin MW. Yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam kurulu güç içindeki payı yüzde 53 civarında. Hali hazırda Türkiye’de kurulu gücün en büyük kısmını 31 bin 596 MW ile HES’ler oluşturuyor. HES’lerin akarsular üzerinde yarattığı tahribatlar uzun yıllardır Türkiye’nin gündeminde olan bir konu.</li>
 <li><strong>Karbon yakalama ve depolama teknolojilerinin Türkiye’de uygulaması yok ancak planda bu teknolojilere altyapı oluşturulması bakımından atıf yapılıyor. Bu teknolojilerin iklim değişikliğine ve sera gazı emisyonlarının azaltımına olumlu etkisi tüm dünyada hala tartışma konusu. </strong>Bu teknolojilerin kullanılması için yoğun bir enerji kullanımına ihtiyaç var. Bu enerji nereden karşılanacak, maliyetleri ne olacak yönünde bazı belirsizlikler hakim. Eylem planının odağında bu teknolojilerin çok fazla yer alması dikkat çeken konuların başında geliyor.</li>
 <li><strong>2053’e kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için geliştirilen çeşitli stratejilerin açıklandığı eylem planı raporunda yer alan stratejiler arasında, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) mevzuatına “karbon içeriği” eklenmesi planı da bulunuyor.</strong> Bu değişiklik, özellikle taşımacılık sektöründe fosil yakıtların kullanımını azaltmayı ve elektrikli araç kullanımını artırmayı hedefliyor. Türkiye’de ulaştırma sektörü, artan araç sahipliliği ve fosil yakıt kullanımından kaynaklı emisyonlarda büyük bir artışa neden oldu. 2002-2022 arasında motorlu taşıt sayısı üç kat arttı ve bu artış, ulaştırma sektörü emisyonlarının yükselmesine sebep oldu. Karbon vergisi ile fosil yakıt kullanımının azaltılması ve elektrikli araçlara geçişin teşvik edilmesi, emisyon azaltımı açısından önemli.</li>
 <li>Eylem planındaki Binalar başlığı altında daha çok enerji verimliliğine odaklanıldığını görüyoruz. <strong>Burada Neredeyse Sıfır Enerjili Binalar (NSEB) kavramı önceliklendiriliyor. Tüm yeni yapılacak binaların bu konsepte uygun olarak yapılmasına yönelik yasal düzenlemenin </strong><strong>geli</strong><strong>ştirilmesi hedefleniyor.</strong> NSEB yaklaşımı daha az enerji kullanılması ve yeni binaların tamamında 2026’dan sonra metrekare sınırlaması getirmeksizin uygulanması olarak ele alınmış. Mevcut binalarda bu nasıl uygulanacak kısmı ise net değil. Kentsel dönüşümdeki binalara ilişkin ise enerji verimliliği uygulaması yok. Bu eylem planında depremle ilgili kısımların girmediğini görüyoruz, girmemesi eksik bir boyut.</li>
</ul>
Eylem planının açıklanmasının ardından takip eden günlerde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya Bankası ile gelecek beş yıllık döneme ilişkin mali işbirliği programı oluşturulduğunu açıkladı.
<blockquote><em><strong>Dünya Bankası, ilk üç</strong><strong> y</strong><strong>ıl içinde Türkiye</strong>’<strong>ye 18 milyar dolarlık finansman sağlayacak. Böylece Orta Vadeli Program’ın (OVP) açıklanmasının ardından Türkiye'ye aktarılan kaynak tutarı, devam eden 17 milyar dolarlık programa 18 milyar doların daha eklenmesiyle birlikte 35 milyar dolara yükseltildi.</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>DÜNYA BANKASI FİNANSMAN SAĞLAYACAK</strong></h2>
Dünya Bankası, ilk üç yıl içinde Türkiye’ye 18 milyar dolarlık finansman sağlayacak. Böylece Orta Vadeli Program’ın (OVP) açıklanmasının ardından Türkiye'ye aktarılan kaynak tutarı, devam eden 17 milyar dolarlık programa 18 milyar doların daha eklenmesiyle birlikte 35 milyar dolara yükseltildi.

Dünya Bankası, Türkiye için hazırlanan Ülke İşbirliği Çerçevesi (Country Partnership Framework - CPF) kapsamında yeni sunulan 18 milyar dolarlık paketin yaklaşık 12 milyar dolarının özel sektöre, finansmanın geri kalanının ise geçen yıl meydana gelen depremlerin yaralarının sarılması, enerji güvenliğinin artırılması ve iklim değişikliğiyle ilgili sorunların ele alınmasına yönelik olacağını kaydetti.

Bilindiği üzere, bu krediler, işin kuralı gereği, adı önceden konmuş özel ve kamusal projeler için kullanılabiliyor.

Bu krediler tek tek projelere veriliyor ve sadece o proje için kullanılabiliyor. Dünya Bankası, krediyi verirken her projenin uygunluğunu değerlendiriyor ve kredi projenin ihtiyaçlarına ve ilerlemesine göre zaman içinde veriliyor.

Elbette, Dünya Bankası bu kaynağın nasıl harcandığını da takip ediyor.

Metinde işbirliği çerçevesinin odak noktalarından biri olan yeşil dönüşüm konusunda önemli notlar var. Yüksek ve sürdürülebilir üretkenlik artışının temeli olarak iklim krizine karşı dayanıklılığı ve gıda güvenliğini güçlendirmek için iklim dostu tarımın teşvik edilmesi, karbon emisyonlarını azaltmak ve ticari rekabet gücünü sürdürmek için sanayi sektörünün iklim dostu hale getirilmesi ve 6 Şubat 2023 depremlerinden etkilenen bölgelerde ekonomik toparlanmanın desteklenmesi önceliklendiriliyor.

Türkiye’de çimento ve demir çelik sektörüleri başta olmak üzere sanayi üretiminin karbon emisyonlarının yüksek olduğuna <a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099031824111097800/pdf/BOSIB1c51810200bb1b42411382658e7899.pdf)">dikkat çekilen metinde</a> sanayide karbon emisyonu oranlarının düşürülmemesi halinde 2026’da AB sınırda karbon mekanizmasının tam olarak uygulamaya girmesiyle Türkiye’nin en büyük pazarı olan AB’de rekabet gücü kaybedeceği uyarısı yapılıyor.

Diğer yandan deprem sonrasında barınma başta olmak üzere bölgenin iyileştirilmesi ve yeniden kalkındırılmasına ilişkin pek çok başlık bulunuyor.

Şimdi akıllardaki soru şu, proje bazlı olarak hem iklim değişikliği stratejisi azaltım hedefleri hem de deprem bölgesine yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi projeleri Dünya Bankası’ndan sağlanacak kredilerle mi gerçekleştirilecek? Yatırımlar sırasında buradan ortaya çıkacak iş paylaşımını kimler devralacak? Yandaş şirketlere finansman sağlanması için bu krediler araçsallaştırılabilir mi? En önemlisi de hem iş yapma ve uygulamaların izlenmesi süreçleri ne kadar şeffaf olacak?

Önümüzdeki dönemde titizlikle izlenmesi gereken başlıklardan birisinin de bunlar olacağına şüphe yok.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DEDAŞ&amp;apos;ın Yanık İzleri ve AKP Dönemi Özelleştirmelerin Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dedasin-yanik-izleri-ve-akp-doenemi-ozellestirmelerin-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dedasin-yanik-izleri-ve-akp-doenemi-ozellestirmelerin-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Abdullah Tivnikli&#039;nin Kariyeri ve DEDAŞ&#039;ın Yangın Skandalı: AKP Döneminin Özelleştirme Politikaları ve Sermaye Transferlerinin Çevresel ve Sosyal Sonuçları ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-10-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>DEDAŞın, Yanık, İzleri, AKP, Dönemi, Özelleştirmelerin, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>**</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Gerçek bir AKP dönemi iş insanı portresine sahip Abdullah Tivnikli’nin yaşamı boyunca attığı her adım, aldığı her karar, bulunduğu her pozisyon, geride bıraktığımız 23 yıllık AKP Türkiye’sinin hızlandırılmış filmi gibi bir tablo sunuyor. Ahbap çavuş ilişkilerinin, yandaş kayırmalarının, özelleştirmeyle sermaye transferlerinin ve usulsüz kredi dağıtmaların sebep olduğu sonuçlar, gözümüzün önünden kayıp giden geleceğimizle birlikte yanan ormanlar ve yok olan ekosistem olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p></p>
<p>Son günlerde yaşanan Diyarbakır'ın Çınar ve Mardin'in Mazıdağı ilçelerinde çıkan ve 15 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan yangınlar, baş şüpheli olarak Dicle Elektrik Dağıtım AŞ'yi (DEDAŞ) işaret ediyor. Yangının, DEDAŞ’ın yıllardır ihmal ettiği bakım ve onarımlar nedeniyle çıktığı ihtimali güçleniyor. Görgü tanıkları, yangının elektrik telleri nedeniyle başladığını belirtirken, DEDAŞ, yangınla ilgili suç duyurusunda bulunmayı tercih etti. Elektrik Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi, yangın bölgesindeki elektrik iletim hatlarında gerekli önlemlerin alınmadığını ve bakım çalışmalarının ihmal edildiğini açıkladı. Bölgenin afet bölgesi ilan edilmesi gerektiği bildirilen raporda, yangın sonrası soğutma çalışmalarının yetersiz olduğu ve yeni yangınlara yol açabilecek riskler içerdiği vurgulandı. Başsavcılık, daha detaylı bir ara raporun hazırlanmasını ve havadan çekilen fotoğrafların incelenmesini talep etti.</p>
<p></p>
<p>Tüm bu olayların arka planında, AKP döneminin özelleştirme politikalarına ve yandaşlık yoluyla devşirilen sermaye transferlerine dair geniş bir değerlendirme yapmak gerekiyor. 2013 yılında özelleştirilen DEDAŞ, Eksim Holding tarafından satın alındı. Eksim Holding’in kurucusu Abdullah Tivnikli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çevresindeki isimlerden biriydi. Tivnikli, Türk Telekom’un özelleştirilmesinde de önemli bir rol oynamış ve bu süreçte AKP hükümeti üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu öne sürülmüştü. Ayrıca, Tivnikli'nin, elektrik dağıtım şirketi DEDAŞ’a Kuveyt Türk Bankası aracılığıyla tartışmalı bir yöntemle kredi verdiği de gündeme geldi.</p>
<p></p>
<p>Abdullah Tivnikli'nin yaşamı ve kariyeri, AKP dönemi özelleştirmelerinin ve sermaye transferlerinin ne tür sorunlara yol açtığını ve bu süreçlerin kamusal hizmetlerin kalitesini nasıl etkilediğini gösteren bir örnek teşkil ediyor. Türkiye’de elektrik dağıtımının kamusal bir hak olarak kalması ve özel şirketlerin insafına bırakılmaması gerektiği bir kez daha ortaya çıkıyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gelecekte çöl tozu taşınımı artacak: Türkiye kurak step iklime geçiyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gelecekte-coel-tozu-tasinimi-artacak-turkiye-kurak-step-iklime-geciyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gelecekte-coel-tozu-tasinimi-artacak-turkiye-kurak-step-iklime-geciyor</guid>
<description><![CDATA[ Gelecekte çöl tozu taşınımı artacak: Türkiye kurak step iklime geçiyor ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/kum-firtinasi.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 12:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gelecekte, çöl, tozu, taşınımı, artacak:, Türkiye, kurak, step, iklime, geçiyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Prof. Dr. Murat Türkeş, kum/toz fırtınalarının arttığını, gelecekte bu sayının fazlalaşacağını belirterek, Türkiye’nin ikliminin daha sıcak ve kurak hale geleceğine, hatta bazı bölgelerde kurak step iklimine geçileceğine dikkat çekti.</strong>

Türkiye, yakın komşusu Yunanistan ile birkaç gündür farklı bir iklim olayını deneyimliyor. Afrika’dan taşınan çöl tozları Atina’yı baştan sona turuncu renge dönüştürürken, Türkiye’nin pek çok kenti de çöl tozlarının altında kaldı.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yaptığı açıklamaya göre, Kuzey Afrika üzerinden gelen sıcak hava dalgası ile birlikte çöl tozları da bulunduğumuz coğrafyaya taşındı.
<blockquote><em><strong>Toz taşınımının İç Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Batı ve Orta Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun batısında etkili olduğu görüldü.</strong> <strong>Ülkenin farklı noktalarında toz taşınımı nedeniyle atmosferin hava kalitesini etkileyen partikül madde oranlarında artış görüldü.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TOZ TAŞINIMININ BAZI BÖLGELERDE ETKİLİ OLDUĞU GÖRÜLDÜ</strong></h2>
Toz taşınımının İç Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Batı ve Orta Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun batısında etkili olduğu görüldü.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Sürekli İzleme Merkezi bünyesindeki Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı verilerine göre, ülkenin farklı noktalarında toz taşınımı nedeniyle atmosferin hava kalitesini etkileyen partikül madde oranlarında artış görüldü.

Dünya Sağlık Örgütü’nün metreküp başına 50 mikrogram olarak belirlediği partikül madde sınır değeri (PM10) çok sayıda kentte 50-100 mikrogram aralığındaki orta değerlere çıktı.

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun açıklamasına göre, Copernicus Atmosfer İzleme Servisi’nden alınan veriler, Türkiye’nin güney kıyılarında Mersin’den kuzey batıda İstanbul’a kadar uzanan bir hat üzerinde yüzey toz konsantrasyonunun hassas düzeye çıktığını gösteriyor.

Günlük ortalama toz konsantrasyonu Sinop’ta 173 mikrogram ile en yüksek seviyede. Sinop’u İstanbul (166 mikrogram) Afyonkarahisar (165 mikrogram), Zonguldak (159 mikrogram) ve Ankara (154 mikrogram) izledi.

Akla gelen ilk sorular da nedir bu çöl tozu taşınımı, neden olur, bu hava olayında iklim krizinin etkisi ne kadar şeklinde oluyor.

Tüm bu sorularım cevaplarını Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş’e sorduk:

"Yaz dönemi dışında, bahar ayları Sahra’da ve Ortadoğu’da kum ve toz fırtınası çıkması için çok uygundur. Çünkü, bir yandan orada hava sıcaklıkları artıyor ve kuraklaşma başlıyor, bir yandan da orta enlem yüksek atmosfer görece soğuk hava baskınları Akdeniz’de, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da etkili oluyor.

O dönemde fırtınalar Ortadoğu’ya, Arabistan’a ve Kuzey Afrika’ya indiği zaman yüzey sıcak ve kuru olduğu için, o fırtınayla toz kalkıyor ve güneyli hava akımlarıyla birlikte toz da Türkiye’ye doğru taşınıyor.

Toz çok fazla olduğu zaman haliyle yağış da olamıyor. Bulutun içinde yağışa dönüşebilecek nemin yoğunlaşma çekirdeklerine ihtiyaç var, çok fazla toz olunca o yağış olamıyor, çünkü nem yağışa yetmiyor.”
<blockquote><em><strong>Prof. Dr. Murat Türkeş:</strong> <strong>“Köppen-Geiger</strong><strong> </strong><strong>iklim sınıflandırmasının 2041-2070 ve 2071-2099 dönemlerinin tüm senaryolarında Türkiye’de hem Akdeniz ikliminin hem de kum/toz fırtınalarının elverişli olduğunu, yarı kurak step ikliminin alanının da genişleyeceğini görüyoruz.</strong></em><strong><em>”</em></strong></blockquote>
<h2><strong>TÜRKİYE’NİN BAZI BÖLGELERİNDE KURAK STEP İKLİM GÖRÜLECEK</strong></h2>
Türkeş, Türkiye’nin bu kum/toz taşınımından neden bu kadar etkilendiğini ise şöyle anlattı:

“İki kaynak bölge var biri Kuzey Afrika, diğeri Arabistan ve Ortadoğu.

Türkiye, genel taşınım açısından kum ve toz fırtınalarına açık bir ülke. Çünkü bu bölgelerin hepsine hava sirkülasyonu açısından açık. Diğer yandan, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve kısmen Trakya’nın iç bölgeleri gibi fırtınaların kum/toz taşınımlarına yol açabilecek iklim koşullarına sahip.

İç Anadolu’da ve Güneydoğu Anadolu’nun güneyinde bu mevsimlerde kuvvetli gök gürültülü, şiddetli fırtınalar daha yerel toz fırtınalarına da neden oluyor.

Daha önce Kuzey Afrika, Arabistan, Ortadoğu ve Güneybatı Asya’daki istasyonlarda yaptığımız çalışmalarda kum/toz fırtınalarının sıklığında ve etki sürelerinde artış gözleniyordu, şimdilerde de bu eğilim sürüyor.

<strong>İklim değişikliği, sıcak hava dalgaları ve özellikle kuraklığın sıklığının ve etkisinin artması bunu tetikliyor. Gelecekteki iklim açısından bizi çok daha sıcak ve kurak bir iklim bekliyor.</strong>

<strong>Genel projeksiyonlar sıcaklığın, kuraklığın ve buharlaşmanın artmasını, toprak neminin ve yağışların azalmasını gösteriyor. Bunun bir bütün halinde göstergeye dönüşmesi ise ancak iklim tipleri ya da kuraklık iklim indisleriyle mümkün oluyor.</strong>

<strong>Köppen-Geiger</strong> <strong>iklim sınıflandırmasının 2041-2070 ve 2071-2099 dönemlerinin tüm senaryolarında Türkiye’de hem Akdeniz ikliminin hem de kum/toz fırtınalarının elverişli olduğunu, yarı kurak step ikliminin alanının da genişleyeceğini görüyoruz. </strong>
<ul>
 <li>Özellikle orta ve kötümser senaryolara göre, yarı kurak step iklimi alanını İç Anadolu’da genişleyecek, batı ve güney bölgelerde Akdeniz iklimi alanı genişleyecek.</li>
 <li>Türkiye’de soğuk nemli iklim kuşakları daralacak, çok daha önemlisi Trakya’nın orta bölümünde bugünkünden çok daha kurak bir step iklimi oluşacak.</li>
 <li>Geleneksel Akdeniz iklim içerisindeki Güneydoğu Anadolu’nun Türkiye-Suriye sınırında, Kilis’ten Mardin’e kadar Harran Ovasını’da içeren geniş coğrafyada, bugün bizde bulunmayan Suriye’nin kuzeyindeki daha kurak bir step iklimi ve onun ardından tam kurak ikliminin buradan Türkiye’ye girmesini bekliyoruz.</li>
 <li>Aynı şekilde bütün Akdeniz, Ortadoğu ve Güneybatı Asya bugünkünden çok daha sıcak olacağı için gelecekte bulunduğumuz coğrafya nedeniyle özellikle geçiş mevsimlerinde kum/toz fırtınaları daha fazla görülecek.</li>
</ul>
Hem iklim krizinin olumsuz etkiler hem de Türkiye’nin genel coğrafi koşulları bu gelişmelere elverişli durumda.
<blockquote><em><strong>“Gelecekte daha fazla kum/toz fırtınalarına açık bir dönem bizi bekliyor. Özellikle hem orman yangınları açısından hem tarım açısından hem de kum/toz fırtınaları açısından çok daha kurak ve sıcak iklim koşulları bizi bekliyor.”</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KUM VE TOZ FIRTINALARINA DAHA AÇIK BİR DÖNEM BİZİ BEKLİYOR</strong></h2>
Türkiye’nin genel iklimindeki değişiklikler açısından neler beklemeliyiz sorusuna ilişkin de Türkeş, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu tür hava devrelerinin süresi uzarsa ki, öyle gözüküyor, görece soğuk hava bu mevsimlerde güneye inerse ve yüzey de daha sıcak ve kurak olursa, bu toz taşınımları çok daha uzun sürekli etkili olabilir.

Gelecekte daha fazla kum/toz fırtınalarına açık bir dönem bizi bekliyor. Özellikle hem orman yangınları açısından hem tarım açısından hem de kum/toz fırtınaları açısından çok daha kurak ve sıcak iklim koşulları bizi bekliyor.

Bu dönemlerde yağış olduğunda da bir yandan kuraklık devam ederken, bir yandan da daha şiddetli olacak yağışlarla sel baskınları, taşkınlar meydana gelecek. İklim krizindeki mevcut durum bu şekilde sürerse, çok daha olumsuz hava ve iklim olayları olacak. İnsan üzerindeki etkisi çok daha şiddetli şekilde görülecek dönemler bizi bekliyor.

O nedenle orman ekosistemleri, çayırlar, meralar hep korunmak zorunda. Çünkü onlar bu etkiyi azaltan etmenler. Kentlerdeki her türlü yeşil örtüyü, parkları, bahçeleri, yeşil kuşakları artırmak zorundayız. Çünkü onlar bu kum fırtınalarının da bir taşınım olsa bile etkisini azaltacaktır.”

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) geçmiş dönem raporları, aslında tüm bu gelişmelerin habercisi gibiydi. Daha önceki yıllarda yapılan değerlendirmelerde, Akdeniz ikliminin hakim olduğu bölgelerde yakın gelecekte bugün yaşanandan çok daha kötü sıcak hava dalgaları, kuraklık ve yangınlar meydana gelebileceği tahminleri pek çok kez sıralandı.

Malum, geride bıraktığımız her ay, bir önceki yıla göre sıcaklık rekoru kırıyor.

Küresel sıcaklık artışı yeni rekor sıcaklık dalgalarıyla, kuraklıkla, şiddetli yağışların yarattığı sel ve taşkınlarla, orman yangınlarıyla kendini daha çok hissettirecek ve maalesef böyle bir kısır döngü sarmalının içinde yaşayacağız.

Aşırı hava olaylarının yaratacağı sağlıklı gıdaya dair tehditler, kentlerde ve kırsal alanlarda oluşan sağlık problemleri, yaygınlaşan bazı hastalıklar sürekli gündemimizde olacak.

İklim krizi bizi artık çok daha kritik bir yaşamsal noktaya taşıyor.]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>