<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Türk Mitolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rss/category/turk-mitolojisi</link>
<description>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Türk Mitolojisi</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Kırşehir.Net &amp; Kırşehir Haber Portalı &amp; kirsehirhaber.org  ve kirsehri.com adreslerinden yayınlanmaktadır. Yazılım: Ahenk BT &amp; Tükav Gaziler Eğitim Kültür Hiz.</dc:rights>

<item>
<title>Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tek-tanri-inanci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerde-tek-tanri-inanci</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı
Dinlerin mukayeseli tarihinin başlangıcı, materyalist ve pozitivist propagandanın doruk noktasına çıktığı XIX. yüzyılın ortalarına doğru dayanmaktadır. Çünkü Auguste Comte “pozitivist ilmihalini” 1852’de ve “pozitiv politika sistemi”ni de 1855 ile 1858 arasında neşretmiştir.[1] Bu iki önemli eseri Ludwing Buchner’in “Kuvvet ve Malzeme”, Max Müller’in “Mukayeseli Mitoloji Denemesi” adlı eseri izlemiştir. Max Müller’in bu eserini dinlerin mukayeseli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932bd4b494.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerde, Tek, Tanrı, İnancı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Eski-Turklerde-Tek-Tanri-Inanci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html">Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fatma Ahsen TURAN</strong></span></a>
</p><p><span>Dinlerin mukayeseli tarihinin başlangıcı, materyalist ve pozitivist propagandanın doruk noktasına çıktığı XIX. yüzyılın ortalarına doğru dayanmaktadır. Çünkü Auguste Comte “pozitivist ilmihalini” 1852’de ve “pozitiv politika sistemi”ni de 1855 ile 1858 arasında neşretmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu iki önemli eseri Ludwing Buchner’in “Kuvvet ve Malzeme”, Max Müller’in “Mukayeseli Mitoloji Denemesi” adlı eseri izlemiştir. Max Müller’in bu eserini dinlerin mukayeseli tarihi alanında iki önemli eser sayabiliriz. Bu denemeyi Darwin’in “Türlerin Menşei” ve Herbert Spencer’in “İlk Prensipleri” takip etmiştir. Aydın sınıfın ilgisini çeken bu buluşlar, hipotezler ve yeni teoriler çok çabuk popüler hale gelmiştir. Ernst Haeckel’in “Tabiî Yaratma Tarihi”, Herbert Spencer’in “Sentetik Felsefe Sistemi” adlı eserlerinin yayımlandığı dönemlerde ise; yeni bir disiplin olan Dinler Tarihi de çok hızlı bir gelişme göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Düşünce dünyasında yaşanan bu hareketlilik, bilimsel faaliyetlerde yeni “köklü değişikliklere” sebep olmuş ve bir faaliyet olarak “bilme” “okuma” ve “anlama” üzerine vurgu daha bir yoğunluk kazanmıştır. Fenomenlere “nasıl” “neden” sorularının yanında bir de “niçin” ve “niye” soruları da sorulmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Dinler Tarihçisi Mircae Eliade’ye göre “madde, cevher, mutlak başlangıcı temsil etmektedir. O, evrenin, hayatın, aklın başlangıcıdır. Burada zamanın derinliklerine nüfuz için alt edilmez bir istek, sınırlara, görünen dünyanın başlangıcına ulaşma, cevherin nihaî temelini ve canlının özünü keşif arzusu görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Araştırmacıların görevi burada önem kazanmaktadır. Dinler tarihine geçerli bir yorum uygulandığı zaman, modası geçmiş şeyler olmaktan kurtulacak ve anlaşılmasını ve ortaya çıkartılmasını bekleyen bir mesajlar dizisi haline gelecektir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Dinler ve onların geçirdikleri serüvenin basit bir “tarihi olay” olmanın ötesinde bir anlama sahip olduğu anlayışı dinler tarihinin günümüzde en revaçta olan yaklaşımıdır. Bu anlayış bütün dinlerde var olan ortak yapıların varlığına işaret eder.</span></p>
<p><span>Dinlere bir işaretler ve semboller sistemi olarak bakan bu yaklaşım, insanın yeryüzündeki varlığına yeni bir anlam katması bakımından önemlidir. Tarih boyunca gönderilmiş bütün Peygamberler, aynı hakikata çağrıda bulunmuşlardır. Temelini tevhit oluşturan bu çağrıların formları ise coğrafi ırkî ve tarihî dönemlere göre farklılık göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>İslamiyet öncesi, Türklerin inançları hakkındaki çalışmalar da XIX. yy.’da Rus araştırmacı W. Radloff’la başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Tarih sahnesine çıktıkları M.Ö. III. yüzyıldan bu yana çok değişik coğrafyalarda yaşayan Türkler Gök Tanrı dini, Budizm, Manihaizm, Yahudilik Hıristiyanlık, İslam dini… vb.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> bir çok dine inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Bazı araştırmacılar, Türklerin mensubu oldukları dinler arasında Şamanizm’i de zikretmişlerdir. Bir din olmayan sihri sistem olan Şamanizm, görünmeyen ruhlar âlemiyle irtibat kurmak ve beşeri faaliyetleri yönetmede bu ruhların desteğini elde etmek olan vecdi ve tedavî ile ilgili metotlar bütünüdür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Başta Eliade olmak üzere Jean Paul Roux, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu ve pek çok ilim adamı Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dini hayatına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir,<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> demektedirler.</span></p>
<p><span>Türkler disiplinli bir hayat ve toplum düzenleri sebebiyle “Tek Tanrı” düşüncesine çok erken çağlarda erişmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bahaeddin Ögel’e göre Atlı Türkler yere yalnızca atlarının ayakları ile bağlı idiler. Onlar kendilerini, yağız yer ile masmavi gök arasında asılmış ve boşlukta yürür gibi düşünürlerdi. Türkün başı gökteydi. Onun zihnini yoran ve kalbini dolduran tek şey, üzerini kaplayan sonsuz mavilikti. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi onun düşüncelerini birleştiren ve tek amaca yönelten önemli bir sebepti. Tıpkı ailesini, kendi başkanlığında toplayan kubbeli otağı ve evi gibi. Otağın altında bir aile reisi, gök kubbenin altında da bir Türk kağanı vardı. Elbette ki bu sonsuz ve mavi kubbenin, onun üstünde dolaşan güneş, ay ile yıldızların da bir sahibi ve hakanı olacaktı. Her şeyi o yaratmış ve yaratıklara da yaşasınlar, diye yerler ile suları o vermişti.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Türklerin çok erken çağlarda Tek Tanrı’ya inanmış olmalarının başlıca sebebi bu idi. İnanç ve düşüncelerdeki birlik toplumda dirlik ve düzen doğurmuştu. Tek tanrılı dinler, ancak yüksek içtimai seviyeye erişmiş milletlerde görülmektedir. Bu da tarihi sürecin değişmez bir kaidesidir. Ayrıca bu olgunluk insan düşüncesinin erişebileceği en son merhaledir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Türkler, tarih sahnesine çıkmalarını müteakiben tefekkür ve inancın, varlıkların idamesinde hayatî bir faktör olduğunun idrakinde olmuşlardır.</span></p>
<p><span>Türklerin eski dinleri konusunda elimize ulaşan bilgilere Çinlilerin Weyşu ve Suişu salnamelerinde rastlanır. Söz konusu bilgiler hem yetersiz hem de tezat teşkil etmektedir. Gumilöv böylesine tezat teşkil eden ve kendi kendini nakzeden bu iki kaynaktan net bir sonuç çıkaramayacağımızı söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak Çin yıllıklarında geçen ilk Hyungnular zamanında kullanılan Tengri kelimesi<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> sorumuza cevap niteliğindedir.</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan’ın Uygurca nüshasında da “Kök Tengri” kelimesi geçmektedir. Oğuz Kağan topraklarını çocukları arasında paylaştırırken yaptığı seferleri Tanrısına eda edilmiş bir borç olarak gösterir. Ayrıca destanda “Gök Tanrı düşümde verdiğini hakikate çıkarsın”, “Tanrı bütün dünyayı senin uğruna bağışlasın”, “Ben gök Tanrı’ya borcumu ödedim”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ifadeleri yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Hun imparatorlarına özellikle Mete’ye “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kut’u Tanhu” denmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Mete, M.Ö. 176’da Çin imparatoruna gönderdiği mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askerî zaferini önce Gök Tanrı’nın inayeti ile kazandığını belirtir. M.S. IV. yy.’ın başında bir Hun devleti kuran Liu Yüan’ın yiğitliği karşısında genç yeğeni “Gök Tanrı bu kişiyi Hunları düşünerek dünyaya getirdi”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> demiştir.</span></p>
<p><span>VII. yy.’da Bizanslı Theophylacte Simocatta Türklerden bahsederken, Türkler olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterirler; suyu ve havayı ulularlar, toprağı kutlarlar. Fakat yalnızca göğü ve yeri yaratan Tanrı derler ve ona taparlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> demektir.</span></p>
<p><span>Tanrı kelimesi Orhun Kitabeleri’nde de TenriTengri biçimindedir. Bu biçim az çok ses değişimleri ile bütün Türk lehçelerinde Tenri, Tengere, Tangrı, Tanrı, Tangara, Ture, Tenir şeklinde kullanılmış ve kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Ayrıca Kalmuklarda Tengri, Buryatlarda Tengeri, Volga Tatarlarında Tangere, Bettirlerde Tingir, Çuvaşlarda Tura, Çeremişlerde Jume, Ostyaklar ve Vogullarda Num türem, İrtiş Ostyaklarında Sanke olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Türklerde Tanrı anlayışı manevi tefekkürün en üst seviyesinde idi. Göktürk kitabelerinde Tanrı “Tanrı gibi Tanrı” olarak tavsif edilmektedir. İslamiyet’te de Tanrı’nın biçimi tarif edilmez. İslam felsefesinde bu düşünce Tanrı’nın vücudu “vacibü’lvücûd” olarak ifade edilir. Yani Tanrı’nın vücudu nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Onu bilme kimsenin haddi değildir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Dede Korkut hikâyelerinden Deli Dumrul’un söylediği şu manzume de bu fikri teyit etmektedir. “Yücelerden yücesin, kimse bilmez niçesin. Görklü Tanrı.”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>VI. yy.’la VIII. yy. arasında hüküm sürmüş olan Asya’daki büyük Türk İmparatorluğu Göktürklerin kitabeleri önemli yazılı vesikalar olarak çalışmamızın malzemesini oluşturmaktadır. Kitabelerde dönemin inanç mekanizmasının yanında pratikleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Kitabelerde Tanrı Türk Tengrisi, Tengri, Tenri olarak isimlendirilmektedir. Kitabelerde öncelikle “yaratılma” bahsini değerlendirdiğimizde yaratılmak için “kılınmak” fiilinin kullanıldığını tespit ediyoruz. “üze kök tengri asra yağız yir kılundukda ikin ara kişi oğlı kılınmış/üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta ikisi arasında insanoğlu kılınmış”.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Bu ifade Türk inanç ve düşünce tarihinin önemli bir belgesidir. Türkler göğün kendisine “Gök Tanrı” derlerdi. Gök Tanrı, kitabelerde yağız yer karşıtıdır. Bu ikisi arasında da, kişi oğullarının üzerinde yaşadığı yirsub yer alır. Bu önemli belgeden de anlaşılacağı gibi gök ile yerin kendileri yaratıcı değillerdir. Onlar da yaratılmış birer kutsal varlık idiler. Onları ve bütün kainatı yaratan, bütün varlıkların üstünde olan bir güç vardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu da bütün kainatın yaratıcısı ve sahibi bir Tanrı idi. Ayrıca kitabeler Tanrılardan değil, sadece Tanrı’dan söz eder. Bu Tanrı Türk Tanrısı olarak belirlenir. Eliade’nin de bahsettiği gibi Türk Tanrı anlayışında kutsal evliliğe (hierogamie) rastlanmaz. Yani Türk Tanrısı, Asur, Babil, Yunan, Roma Tanrıları gibi Tanrıçalarla evlenmezler.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Jean Paul Roux, Gök Tanrı, çok evvel dahi, Allah’a benzetilmişti. Gök Tanrı’nın hayattaki uzantısı olan kut, Tanrı’nın lütfu oldu; onun emri olan yarlık, şefaat veya affoldu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> demektedir. Kağan seçmek, buyruk ve yarlık vermek; il, küç, ulüg, kut ve bilig vermek, kılmak/yaratmak onun iradesindedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> “Öd Tengri yaşar, kişi oğlı kop ölgeli törümiş/zamanı Tanrı yaşar, İnsanoğlu hep ölmek için türemiş,”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> ifadesinde Tanrı’nın en önemli özelliği olan sonsuz hayata sahip olması, ezeli ve ebedi oluşu ifade edilir. “Tengri yarlıkaduk içün illigig ilsiretmiş, kaganlıgiğ kagansıratmış, yağığ baz kılmış, tizligig sökürmiş başlığığ yükündürmiş/Tann Lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tabi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Türk budunu atı küsü yok bolmazun tiyin kangım kaganıg ögüm katunug kötürmiş tengri il birigme tengri Türk budun atı küsi yok bolmazun [tiyin özümün ol tengri] kağan olurtdı erinç/Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunı yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> cümlelerinden de Tanrının üstün kudret sahibi olduğunu, insanın kaderine hakim olarak, insana güç, başarı, zafer verdiğini, esirgediğini koruduğunu tespit ediyoruz.</span></p>
<p><span>Türk kağanları kudretlerini Tanrı’dan alırlardı. Bu yüzden iktidar gökten yere doğru kademe kademe dağılmaktaydı. Gökte bir güneş olduğu gibi yerde de bir kağan olmalıydı. Gün doğusu, gün batısına daima üstündü, bu yüzden doğuya hükmeden batıya hükmedenden üstün olurdu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Göktürk İmparatorluğu zamanında Çin imparatoruna gönderilen mektuplar ve başlarındaki “Tanrı tarafından gönderilmiş Büyük Göktürklerin Kağanı” ifadesi Göktürk Kitabeleri’nde ve daha sonraki resmi yazılarda görülen formel ifadelerin başlangıcını teşkil eder.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>“Tenğri ança timiş erinç: kan birtim kanınğın kodup içikdinğ İçikdük üçün Tenğri ölütmiş erinç/Tanrı şöyle demiştir: Han verdim, hanını bırakıp teslim oldun. Teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Türk Tengrisi koruyucu ve kağan verici olduğu gibi, aynı zamanda cezalandırıcı ve bağışlayıcıdır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Türk ulusu yok olmasın diye, onun koruyucusu ve kağan vericisidir. Tanrı ile kağan arasında, kağanın Tanrı buyruklarına uymasıyla ilgili sürekli bağ vardır. Kağan kendisine verilen yarlık uyarınca ulusu yönetir ve ulus da bu yarlık ile gelen buyruklara karşı çıkmasa bu bağ kopmaz süreklilik korunmuş olur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>Tonyukuk ve Köl Tigin kitabelerinde birer kez geçen Umay kelimesi Tek Tanrılı inanç sistemiyle ilgili tartışmaların doğmasına sebep teşkil etmektedir. “Tengri Umay Idık, yir sub basa birtierinç neke tezer biz/Tanrı, Umay mukaddes yer, su üzerine çöküverdi herhalde. Niye kaçıyoruz?”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Kangım Kagan uçdukda inim. Kül Tigin yiti yaşta kaltı. Umay teg ögüm katun kutınga inim Kül Tigin er at buldı/Babam Kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tiğin yedi yaşında kaldı. Umay gibi annem hatunun devletine, küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> cümlelerini değerlendirdiğimizde “Umay”ın kimliği ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki cümlelerden İlteriş Kağan’ın ölümü sırasında küçük oğlu Kül Tiğin’in yedi yaşında olduğunu öğreniyoruz. Hemen akabinde “kut”u olduğu için çocukları veya tüm canlıların yavrularını büyüyünce kadar koruyan Umay ile karşılaşmaktayız. Umay kendisine bağışlanan Kut’un sınırları içinde etkilidir. Bilge Kağan’ın annesi İlbilge Hatun’un da kutu olmasından dolayı Kül Tiğin’i er adı alıncaya kadar koruduğu için, Umay gibi koruyucu bir kudrete sahip olduğu vurgulanıyor.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Türk Kültürünün en önemli belgesi olan Divanü Lûgati’tTürk’te Umay’a son; kadın doğurduktan sonra karnından çıkan hokka gibi nesne. Buna çocuğun ana karnında eşi denir<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> denmektedir. Umay inancı günümüze kadın ve çocukları himaye eden bir ruh olarak ulaşmıştır. Bu sebepten dolayıdır ki Anadolu’da bebeğin sonu, doğumdan sonra ayak değmeyen yerlere gömülür ve saygı görür. Umay sadece çocukları değil, bütün canlıların yavrularını korumakla yükümlüdür. “Sahibü’lVeled” olarak bilinir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Umay, her zaman çocukla beraberdir. Onun çocuğu terk ettiği zamanlar da olur. Bu ayrılma uzun sürdüğü zaman çocuk hastalanır. Umay’ın çocukla beraber olduğunun işareti çocuğun uyurken rüyasında gülmesidir. Ağladığı zaman ise Umay gitmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Kut sadece Tengri tarafından verilir. Böyle olunca Umay’ın da sahip olduğu kut’un kendisini yaratan Tengri tarafından bağışlanmış olması gerekmektedir. Umay’ın görevinin bu kut ile, tüm canlıların yavrularını korumak olduğu anlaşılıyor ve tüm işlevi bu görev ile sınırlıdır. Dolayısıyla bir Tanrıcalık rolünün olmadığı ortaya çıkıyor.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Orhun Kitabelerindeki Tengri’ye ait bilgilere ek olarak VIII. yy’a ait olan Ongin Kitabesi’nde, Şineusu Kitabesi’nde de Tanrı/Tenri kelimeleri geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></span></p>
<p><span>Her milletin kozmogonisi olduğu gibi eski Türklerin de kendilerine mahsus yaradılış efsaneleri vardır; fakat değişik dinlerin getirdikleri yabancı kozmogonilerin tesirleri altında, Türk kozmogonisi kendi özelliğini kısmen de olsa kaybetmiştir. XIX. yy.’ın ortalarında Verbitski ve Rodloff tarafından Altaylı ve Yeniseyli Türk boylarından tespit edilen dünyanın yaradılışı hakkındaki efsaneler Hint, İran ve Yahudi efsanelerinin etkisi altında kalınarak derlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Bu destanlara ve efsanelere, Budizm Lamaizm hatta Hıristiyanlık gibi çeşitli dinlerin tesirleri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Bu efsanelerdeki meytere ve mangdaşire Tanrıları Hint; Huday, Körmös yahut Kurbustan adlı Tanrılar İran; yasak meyveden yedikleri için Törüngey ile karısı Eje Tanrı diyarı olan Orunsüdünden koğulmaları hakkındaki efsane Yahudi unsurlar sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>Yakutların kendi menşelerine dair söyledikleri rivayetler çeşitlilik ve farklılık arz etmesine rağmen Pekarskiy’nin sözlüğünde Yakut Kozmogonisi ve Tanrı inancı ile ilgili yeterli bilgiye ulaşmaktayız. Ayıg Toyon barı köstörü aybıta/Tanrı görünen herşeyi yarattı. Bastagn Tangara ağn doydunu aybıta tuoh da suoguttan/önce Tanrı dünyayı hiçten yarattı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Yakutlar büyük yaratıcıya ÜrüngAyıgToyon adını vermişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Yakutların yaradılış efsanesinde anlatılan Ürüg Ayıg Toyon ile Şeytan arasında geçen olaylar yabancı mitolojilerin etkisi altında ve zıtlıklar prensibine göre derlenmiştir. Yakutların yaradılış efsaneleri ile diğer Altay Türk yaradılış efsaneleri arasında birçok benzerlik vardır. Bu efsanelerin hepsinde de Yaratanla yaradılan arasındaki ilişkilerden bahsedilmektedir. Yer yaratılmadan suyun yaratılışı, Erlik veya Şeytanın suya dalarak, toprak, balçık veya kum çıkarması motifi Türklerle ilgili derlenen bütün destan ve efsanelerde geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></span></p>
<p><span>Salamon Reinach başta olmak üzere bir kısım araştırmacı, Moğol devri etkisi ile ortaya çıkmış Erlik’i (Şeytan), Bay Ülgen’in karşısına çıkararak eski Türk dini sisteminin dualist bir karakter arz ettiğini ifade etmişlerse de bu görüşe katılmak mümkün değildir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Eski Türk dini Monoteizm’dir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Dualismin kelime manasına baktığımızda bu iddia geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü dualizm herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></span></p>
<p><span>Sümerlerin yer ve gök Tanrıları, eski Mısır’ın iyilikçi ve kötülükçü Tanrıları; eski Çin’in Hint’in, İran’ın karanlık ve aydınlık ilkeleri hep bu karşıt ikiliklerin dile getirilmesidir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> İran mitolojisinin en başta gelen özelliği olan Dualisme en güzel örnek Gökte oturan, insanlara iyilik veren iyilik Tanrısı olan Hürmüz ile insanlara kötülük getiren, iyi yoldan ayıran karanlıklar Hükümdarı Ehrimen’dir. Hürmüz ve Ehrimen güç bakımından birbirine eşittir. Her ikisi de yaratıcıdır. Kainatın başlangıcından beri her ikisi de vardır. Hâlâ var olmakta devam edeceklerdir. İkisi de birbirlerini yaratmamıştır. Binlerce seneden beri harp halindedirler. Fakat kimse kimseyi yenememiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Görülüyor ki dualist düşüncede tam bir kuvvetler muvazenesi vardır. Biri diğerinden ne çok güçlüdür ne de daha kutsaldır.</span></p>
<p><span>Türk Yaradılış efsane ve destanlarına baktığımızda Tanrı ile erlik arasında bir kuvvetler muvazenesi olmadığını görürüz. Erlik Tanrı’nın emri ile hareket eder. W. Radloff’un derlediği Altay efsanesinde Tanrı, kişiye “suya dal oradan toprak çıkar” der. Tanrı’dan gizlice yer yaratmak isteyen kişi ağzına toprak saklar. Ancak ağzındaki toprak büyümeye başlayınca nefesi tıkanıp boğularak ölecek gibi olur. Tanrı’dan kaçmaya başlar. Nereye baksa Tanrı’yı görür. Boğulmak üzereyken “A Tanrı, gerçek Tanrı, bana yardım et” diye yalvarır. Efsanenin buraya kadar olan kısmına baktığımızda 1 Kişinin Tanrının emri ile hareket etmesi, 2Tanrının her zaman her yerde olması gerçeği, 3 Kişi tarafından gerçek gücün tanınması ve kişinin aczi karşımıza çıkıyor. Efsanenin ilerleyen kısımlarında Tanrı kişiyi cezalandırarak “imdi sen günahlı oldun; bana karşı fenalık düşündün, sana itaat eden halkın düşünceleri dahi fena olacaktır” der.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></span></p>
<p><span>Yine Rodloff’un derlemesinde şu ifadeler de dualism iddiasını çürütmesi açısından dikkati şayandır. “Şeytan göklere Tanrının yanına çıktı; Tanrı’ya secde ederek “beni takdis et, müsaade et de ben kendim için gökler yapayım”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> dedi. Bu efsane ve daha pek çok efsane metinlerinde Tanrı’nın herşeyin üstünde olan gücü, bu gücün erlik tarafından bile tanınması, Tanrının cezalandırma vasfına sahip olması vb. fikri net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca insanın yaradılışı ile ilgili efsanelerde Ön Asya mitolojisinin özellikle Yahudiliğin etkisini görmekteyiz. Bunun yanı sıra bu efsaneler Maniheist bir karakter de sergilemektedir.</span></p>
<p><span>Bazı araştırmacılar Türklerin eski dininde totemist unsurların olduğunu iddia etmişlerdir. Totemizmin insanlığın ilk dini olduğu konusunda tezler öne sürülmüştür. Özellikle bunu savunan Durkheim’a göre ilkellerin totemde taptıkları mana gücüdür. Klan üyelerinin taptığı şey ne hayvan, ne bitki, ne insan, ne damga, ne de armadır. Belki bunların hepsinde bulunan ama hiçbirine karışmayan adsız kişiliksiz bir güçtür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Totemizmin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz. a) Totem ile grup arasındaki duygusal akrabalık bağı; başka bir söyleyişle aynı atadan gelmiş olma inancı b) Totemin adını, işaretini taşıma c) aynı totem çevresinde toplananların birbirleri ile evlenme yasağı (dıştan evlenme) d) Totem hayvanı veya bitkisini yeme yasağı e) Totemin grup üyelerine yardımcı olduğu, onları çeşitli tehlikelerden koruduğu inancı;<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Totemler daha çok hayvanlardan olmaktadır. Kimi zaman da söz konusu hayvan yerine onun bir parçası (kuyruğu, pençesi, tüyü… vb.) totem yerine geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Totemizmde Tanrı kavramı yoktur. Türkler, daha önce de zikrettiğimiz gibi yerlerin ve göklerin sahibi tek Tanrı’ya inanmaktadırlar. Totemci topluluğun dini anlayışına paralel teessüs etmiş olan aile kuruluşu, aile hukuku, ekonomi vb. bakımlardan da başka cepheleri vardır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Totemci ailede ana hukuku caridir. Türk ailesi ise pederi karakter taşımıştır. Totemci toplulukta akrabalık totem bağı üzerine dayanmakta iken Türklerde kan akrabalığı temel teşkil eder. Yine totemci toplulukta mülkiyet ortaklığı yürürlükte olduğu halde, Türk ailesinde ferdi mülkiyet büyük rol oynar.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Totemci topluluklarda ekonomi avcılığa dayanır. Özellikle geçimini avcılıktan sağlayan yerlilerde kişisel totem (birey totemciliği) hayvanının koruyuculuğundan ve yardımından çok şey umulur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Halbuki Türk ekonomisinin esasını yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasının iklim şartları icabı hayvan yetiştirme ve kısmen de tarım teşkil ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Totemciliğin özelliklerinden biri de her klanın, hatta her bireyin bir toteme sahip olmasıdır. Yani totemsiz klan mevcut değildir. Türk aile ve soylarının ise totem atalarının bulunduğuna dair belge ve bilgi mevcut değildir. Kurt efsanesinin Türklerde bir umumilik göstermesi, kurtun totem olmasından ziyade ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden dolayıdır. Ayrıca kurt efsanesinin Türk toplulukları için toplayıcı bir vasfa sahip olması klanları birbirinden ayıran, hatta karşı karşıya bırakan totem fonksiyonuna ayrı düşmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Eski Türklerde kurt saygı duyulan bir mahluk olmasına rağmen tapılmamıştır. Ayrıca kurdun totemizmle ilgisi olsaydı avlama yasağının olması gerekirdi. Netice olarak herhangi bir toplulukta bazı hayvanlara saygı duyulması o topluluğun totemci olduğuna delil sayılmamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Nitekim Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Ara sıra bazı Türk boylarında fetişizm unsurlarına rastlansa da, bunlar hiçbir zaman Tanrı şeklinde görülmemiştir.</span></p>
<p><span>Eski Türklerde totemist karakterlere bağlanan putperest bir dinin varlığını da kabul etmek mümkün değildir. W. Radloff kendi döneminde Türklerin putlar önünde ibadet etmediği hakkında bilgi verir. Ayrıca daha önceki dönemlere ait belgelerde de Türklerin puta taptıklarına dair bir belgeye rastlanmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Eski Türklerde mezarlara dikilen balballar, atalara saygıyı esas olan bir inançtan kaynaklanmaktadır. Balballar, kahramanın hayatta iken öldürdüğü düşmanlarının adetinde dikilmektedir. Bugünkü mezar taşları balbalların değişik bir devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca eski Türk inancında puta tapıcılık olmadığı için putları, muhafaza ve tazim maksadı ile yapılan tapınak adeti de yoktur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a></span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Tarih sahnesine çıktıkları M.Ö. III. yy.’dan itibaren Türklerin inanç dünyasına baktığımızda belgelere dayanarak ilk dinlerinin ilahi kudrete, tek yaratıcıya dayanan “Gök Tanrı” dini olduğunu tespit ediyoruz. İbni Fadlan’ın Oğuzlar arasında yaptığı müşahadelerinde Oğuzlar başlarını göğe kaldırarak: bir Tengri demektedirler, der. İslamiyet’te Tanrı anlayışı zamandan ve mekandan münezzeh olmasına rağmen bugün de Tanrı mekanının gök yüzüymüş gibi kabulünde geçmişten günümüze kadar devam eden inanç ve ibadet uygulamaları karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Fatma Ahsen TURAN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 320- 325</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mircae Eliade, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, çev: Mehmet Aydın, KBY. Ankara 1990 s. 43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> A.g.e., s. 44, 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, çev: Ali Erbaş, İstanbul 1997 s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mircae Eliade, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> W. Rodloff, Sibirya’dan I, II, çev: Ahmet Temir, İstanbul 1956.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bkz. Geniş bilgi için Harun Güngör, Türk Budun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998 s. 1518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mircae Eliade, Dinler Tarihi Sözlüğü, s. 259; Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mircae Eliade, Şamanizm, çev: İsmet Birkan, İstanbul 1999 s. 25; Hikmet Tanyu, Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1996; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1998; Osman Turan, Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, C. I İstanbul 1979.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara 1979, s. 311.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> A.g.e., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> A.g.e., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Lev N. Gumilöv, Eski Türkler, çev: Ahsen Batur, İstanbul 1999, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Jean Paul Roux, a.g.e., s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> W. Bang, R. Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, yayına hazırlayan: Muharrem Ergin, İstanbul 1988, s. 23-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1989, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 295; Jean Paul Roux a.g.e., s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, İstanbul 1987, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü I, KBY, Ankara 1992 s. 848-849; Hikmet Tanyu, a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Şükrü Uslu, Dini Pratikler Açısından Türklerde Kam ve Kamlık, Basılmamış Doktora Tezi, İnönü Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Malatya 1997, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 313.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı I. TDKY Ankara 1989, s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1973, s. 20/1 Kültiğin Abidesi, Doğu cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Dursun Yıldırım, Türk Bitiği, Ankara 1998, s. 115; Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 314.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Harun Güngör, Türk Budun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998, s. 23; M. Eliade, Tratite D’histoire des Religions, Paris 1974, s. 586.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Jean Paul Roux, a.g.e., s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Dursun Yıldırım a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Muharrem Ergin a.g.e., 30/11 Kültigin Abidesi, Kuzey Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> A.g.e., s. 22/16 Kültigin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> A.g.e., s. 24/26 Kültigin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Erol Güngör, Tarihte Türklük, İstanbul 1989, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Osman Turan a.g.e., s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri s. 52/34. Tonyukuk Abidesi, Batı cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Dursun Yıldırım a.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A.g.e., s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Muharrem Ergin, a.g.e., s. 58/4; Tonyukuk Abidesi İkinci Taş Batı Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A.g.e., s. 25/31, Kültiğin Abidesi, Doğu Cephesi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Dursun Yıldırım, a.g.e., s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kaşgarlı Mahmut, Divanü LûgatitTürk Tercümesi C. I, Çev: Besim Atalay TDKY Ankara 1985, s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, TTK Ankara 1987, s. 398.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sinor D. “Türkler Tarafından Şereflendirilen Bir Moğol Ruhu: Umay” Çev: Ahmet Taşağıl, MSÜ FenEdebiyat Fakültesi Dergisi, 2, İstanbul 1995, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Dursun Yıldırım, a.g.e., s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayınları, Ankara 1987, s. 128, 130, 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Abdulkadir İran, Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTKB, Ankara 1972, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1971, s. 432.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Abdülkadir İnan, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Pekarskiy E. K, Yakut Dili Sözlüğü I, TDK, İstanbul 1945, s. 43, 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 430.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Şükrü Uslu, agt, s. 15; Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 419493; A. İnan, a.g.e., s. 1321; Necati Sepetçioğlu, Yaradılış ve Türeyiş Türk Destanı, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Harun Güngör, a.g.e., s. 23; Salamon Reinach Orpheus, Histoire des Religions, Paris 1976, s. 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Harun Güngör, a.g.e., s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi. Kavramlar ve Akımlar C. III. İstanbul 1977, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> A.g.e., s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 421.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Abdülkadir İnan, a.g.e., s. 14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> A.g.e., s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Orhan Hançerlioğlu, a.g.e., s. 644.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Sedat Veyis Örnek, 100 Soruda İlkelerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, İstanbul 1995, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> A.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, KBY, Ankara 1980, s. 14; Z. F. Fındıkoğlu, Türk Aile Sosyolojisi, Hukuk Fakültesi Dergisi 1946, s. 254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Sedat Veyis Örnek, a.g.e., s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 304.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> A.g.e., s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> A.g.e., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> W. Radloff, Sibirya’dan II, çev. Ahmet Temir, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerde-tek-tanri-inanci.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 67.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gök Tanrı İnancı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci</guid>
<description><![CDATA[ Gök Tanrı İnancı
Türkler hayat tarzlarına bağlı olarak tarihî süreç içinde muhtelif dinî inançlar içinde yaşayışlarını sürdürmüşlerdir. Bilinen en eski inanç sistemlerinden biri de Gök Tanrı inancıdır. İ. Kafesoğlu’na göre, bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eski Çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tengri “Tanrı” en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932bb7cf91.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gök, Tanrı, İnancı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/03/Gok-Tanri-Inanci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html">Gök Tanrı İnancı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yıldız KOCASAVAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Türkler hayat tarzlarına bağlı olarak tarihî süreç içinde muhtelif dinî inançlar içinde yaşayışlarını sürdürmüşlerdir. Bilinen en eski inanç sistemlerinden biri de Gök Tanrı inancıdır. İ. Kafesoğlu’na göre, bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eski Çağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tengri “Tanrı” en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda semavî mahiyete sahip olup çok defa Kök Tengri “Gök Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök Tanrı telâkkisi toprakla ilgili olmadığı için, avcı, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla menşeinin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği genellikle araştırmacılar tarafından kabul olunmuştur. M. Eliade’ye göre “Orta ve Kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan” Gök Tanrı, R. Giraud’a göre, doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü durumundadır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> </span></p>
<p><span>B. Ögel, Çin’in Ordos bölgesindeki Hun buluntularıyla ilgili olarak bazı bilginlerin Orta Asya halklarının birer avcı ve çoban olduklarını düşündükleri için, bu eserlerde günlük hayatın tezahür ettiğine inandıklarını, hatta daha ileri giderek Hunların totemist olduğunu iddia edenlere de rastlanmakta olduğunu belirtir, halbuki Hunlar tek tanrılı bir Gök dinine inanmakta idiler. Tek Tanrı’ya inanan bir kavimde totem aramak biraz güçtür. Bunlar olsa olsa eski Hun inanç ve efsanelerinin bir kalıntısı olabilirlerdi. Nitekim Göktürkler totemist olmadıkları halde, kendi aralarında anlattıkları bir kurt efsanesine inanıyorlar ve kurt başını da millî bir arma olarak taşıyorlardı, demektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> </span></p>
<p><span>A. İnan’a göre, eski Türk panteonunda birçok tengriler bulunmuştur. İlk büyük Türk imparatorluğu devrinden sonra bu panteondaki tanrıların en büyüğü Gök Tanrı olduğuna inanılmıştır. Bu büyük tanrı Türk hakanlığına giren bütün muhtelif uluslar için müşterek kült olmuştur. Yazıtların birçok yerinde “tanrı” adı tek başına, başka tanrılarla (yersu, gök) karıştırılmadan, söylenmektedir (tengri il berigme tengri Tanrı memleket verici Tanrı; tengri yarlıkaduk üçün… özümni ol tengri kağan olurttı kendimi o Tanrı hakan tahtına oturttu; tengri ança demiş. gibi). Tonyukuk Yazıtı’nın bir yerinde tanrı ile beraber Umay, yersu zikrolunuyor (tengri umay, yersub basa berti). Göktürk ve ilk uygur hakanlığı devrinde maddî bir varlık tasavvur edilen “gök” ile onun sahibi olan ruh birbirinden ayırt edilmemiş olsa gerektir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> </span></p>
<p><span>Y. Kalafat’a göre de kök tengri ile Tengri kavramları birbirine karıştırıldığı için, Türk inanç sisteminde maddî varlıktan ulu varlığa doğru bir gelişme olduğu varsayımı ihtiyatla karşılanacak bir görüştür, çünkü, kök tengri kavramı, tıpkı yağız yir (kara yer) gibi Tengri tarafından yaratılmış maddî göğü ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yine Y. Kalafat Türklerin olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterdiklerini, suyu ve havayı ululadıklarını, toprağı kutladıklarını, fakat, yalnızca göğü ve yeri yaratana Tanrı dediklerini ve ona taptıklarını söyler. “Kötülüklerin anası karanlığı kovan, yeryüzünü aydınlatan güneş, ay ve yıldızlar, göğün çadırı içindedir. Dolayısıyla kutsal tasavvur edilmiş, kendisinde bir koruyucu iye olduğunu düşündürmüştür.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı biçiminde görülen ibarelerin ‘Göğün Tanrısı, yukarıda bulunan, yeri ve göğü kılan, insanı yaratan Tengri’ anlaşılması gerekmektedir. Ancak, Türk tasavvurunda Tengri’nin yukarıda, göğün en üstünde bulunması, göğün bütün kâinatı kucaklaması, karanlığı kovan elemanları katlarında bulundurması, onun ululanması için kâfi sebepler kabul edilebilir” görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Gök Tanrı inancının esaslarını başta Orhun Kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından, eski Çin kayıtlarından az çok tespit etmek mümkündür. İ. Kafesoğlu’na göre Tonyukuk Kitabesi’nde çok zikredilen Tengri bazen Türk Tengrisi şekliyle o çağlarda millî bir Tanrı olarak görünmektedir: Göktürklerin bir hakanlık kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türklere onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklâli ile alâkalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi ile zafere ulaşılır. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı, bağışladığı kutu lâyık olmayanlardan geri alır. Şafağı söktüren, bitkiyi canlandıran O’dur. Ölüm de O’nun iradesine bağlıdır: Canı veren Tanrı, onu isteğine göre geri alır (Kül Tigin (Köl Tigin) vadesi gelince öldü. Kişi oğlu ölmek için yaratılmıştır. KT). “Kara yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanın ömrü uzun olur.. Kuzgunun niyazı bile Tanrı’ya ulaşır.” (Irk bitig). İnsanlar fani, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi). Bütün bunlar Tanrı’nın, eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükâfatlandıran bir ulu varlık telâkkisi olduğunu göstermektedir. Açıkça görülmektedir ki, bu semavî Tanrı inancının, Şamanik düşüncelerle hiçbir ilgisi mevcut olmadığı gibi, tenasuh (bedenden ayrılan ruhun başka bir cisme girmesi) fikri ile de bir münasebeti yoktur. Dikkate değer ki, daha geç zamanlarda Türkler arasında yayılan şamanlık bu Gök Tanrı telâkkisine dokunamamıştır. M. Eliade, Ulu Tanrı’nın bahis konusu olduğu törenlerde Şamanlığın adeta sırıttığını söyler.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’na göre, Türklerde Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünden mânada ulu varlığa doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir: Üze kök teıîri asra yagız yer kılıntukda ekin ara kişi oglı kılınmış (Kül Tigin, Doğu 1). “Üstte mavi gök (yüzü) altta (da) yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğulları yaratılmış.” Burada Kök Teıîri’nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Göktürk Çağı’nda, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan semanın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlardan biri haksızlığa uğradığı, yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı” der.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> B. Ögel de tengri (gök) ve yer kelimelerinin her zaman birlikte görüldüğünü ve Türk’ün göğü ve yerinin, birlikte hareket ettiklerini belirtir. Ögel’e göre “Burada yerin derinlikleri söz konusu olmayıp yerin üzerindeki yer ve sular, göğü tamamlamaktadır”. Çünkü, insanları besleyen yer ile sular da, gök gibi mukaddes idiler. Gök ve yer, Türk milletinin koruyucusu idiler. İnsan ve hayvanları besleyenler de bu mukaddes varlıklar idiler.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> P. W. Schmidt bu konuda, hem atalar kültünün kuvvetle geliştiği, hem de dualist gökyer kültünün daha mühim bir yer tuttuğu Chou Sülâlesi zamanında Çin’in tesiri altında kalındığına hükmedilebileceği görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ancak, P. W. Schmidt de Tukue (Türk) dininde Gök’ün şahsî karakter taşıdığından şüphe edilemez, görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>A. İnan’a göre şüphe yoktur ki Oğuzların ‘bir tanrı’ dedikleri tanrı ve Başkurtların gökteki büyük tanrıya inanmaları bugünkü Yakutların Ürüng Ar Toyun ve Altaylıların Ülgen hakkındaki tasavvurlarından farklı olmamıştır. Bugünkü şaman dualarının bazılarında ‘bu gökteki bir tanrı’ (bu tengerede yangıs Kuday) diye hitap ediliyor. Bu şaman dua ve ilâhileri, ‘Gök Tanrı’ kültünün çok eski çağlardan beri Türk boylarının diniyyatında yerleşmiş olduğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> B. Ögel ise gök ile Tanrı adının birbirini tamamladığını belirtir: Çin’de de, gök, yani T’ien denince, Tanrı da içinde idi. Özellikle eski Türk düşüncesinde, ikisi arasında kesin bir ayrılık göstermek çok güçtür. Ancak Uygur yazılarında ‘Tengri’, Budist tanrıların yerine geçmişti. Bir 11. yy. kaynağı ise, şöyle diyordu: Kâfirler göğe, Tengri derlerdi. Yine bu adamlar, büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi, gözlerine büyük görünen şeylere de, hep Tengri adını verirlerdi. Bu yüzden, bu gibi şeylere tapınır ve secde ederlerdi. Yine bu kimseler, bilgin kişilere de, Tenrigen derlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’na göre, Hunlar Devri’nde, üstelik 68. yy.’larda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız Tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök Tanrı’nın, tıpkı semavî dinlerdeki (Musevîlik, Hıristiyanlık, İslâmlık) gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, hiçbir Tanrı’ya tek başına itaat edilmemiş ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir. Türklerde de Gök Tanrı yanındaki: Hun Devri’nde güneş, ay, yıldızlar ve Göktürkler çağında, yer ve yersular böylece kutsallar durumundadır. 7. yy. Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Göktürklerin kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tâzim ettiklerini, fakat yalnız, yerin, göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amonre, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türklerin dininde bunlara ikinci plânda yer verilerek, bizzat gök, Tanrı sayılmıştır. Nitekim teıîri kelimesinin kitabelerde hem gök, gökyüzü, hem de Tanrı anlamlarında kullanılması da bunu gösterir (Kül Tigin 12, 15, 22, 25, G 9, K 10; Bilge Kağan D 11, 13, 14, 18, 21, 33, 35, K 7, 9, 10). İ. Kafesoğlu, “Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun Kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türklerin millî dini hâline getirmiştir. VI. yy. yazarı Menander, Türklerden bahsederken her ne kadar toprağa, suya ve ateşe saygı göstermekle beraber, yine de kâinatın yaratıcısı tek Tanrı’ya inandılar, demektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>F. Sümer’e göre, Oğuzlar, 10. yy. başlarında, Uygurlar müstesna olmak üzere, diğer Türk elleri gibi kendi kavmî dinî inanışlarını devam ettiriyorlardı. İslâm âleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu Tanrı adıyla ifade ettikleri biliniyordu.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>L. Rasonyı’ye göre tek Tanrı görüşü eski Türklerin içtimaî teşkilâtına, ataerkil büyük aile fikrine tamamiyle uygundur. Eberhard’ın da işaret ettiği gibi, gökteki ve yerdeki nizam, içtimaî teşkilât ile sıkı sıkıya ilgili, biri diğerinin eşidir. Gök veya güneş mutlak hâkimdir. Yeryüzünde aile başkanına olduğu gibi, gökgüneş Tanrısına da yıldızlar, tabiat kudretleri boyun eğerler. Aynı tarzda, yeryüzündeki içtimaî kuruluşta da hükümdara asilzadeler, aile başkanına ise diğer aile fertleri tâbidirler. Eski din telâkkisinde de aynı âmilden söz edilemez mi? L. Rasonyı’nin de işaret ettiği gibi eski felsefî gök kültünün ve içtimaî nizamın yekdiğerine mezcedilmesi sonucu olarak imparator ‘gök oğlu’dur. Uygur ve Gök Türk hakanı da ‘Tengri teg, Tengri yaratmış’ lakaplarına göre Tengri’ye benzer veya onu Tengri halketmiştir. Moğol Hakanı Möngke’nin Fransa Kralı IX. Luis’ye yazdığı mektup şöyle başlar: ‘Ebedî Tanrı’nın buyruğudur bu: Gökte ancak bir ebedî Tanrı vardır. Yeryüzünde de ancak bir sahibin olması gerekir. O da, Cengiz Han’dır.’<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Tanrı kelimesi, aşağı yukarı bütün Türk lehçelerinde mevcut olup Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir. A. İnan, cahiliyet devrinde insanoğlunun basit aklına hayret veren tabiat olaylarına taptıklarını belirterek Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lûgati’tTürk III/278279’da tanrı kelimesini “Tanrıyüce ve ulu Allah. helâk olası kâfirler göğe de Tanrı derler. Yine böyle büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her nesneye Tanrı derler. Bundan dolayı da buna benzer nesnelere yükünürler (secde ederler). Yine bunlar bilgin kimseye de tenriken derler. Bunların sapıklıklarından Allah’a sığınırız.” şeklinde izah ettiğini göstererek kavramın çıkış noktasına açıklama getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> İ. Kafesoğlu ise bu konuda şu açıklamayı yapar: Her ne kadar Gök dininin o çağlarında da, Tanrı itikadının bütün temel prensiplerine rağmen, kâinatı kaplayan, her yerde hazır bulunan, herşeyi sınırsız hâkimiyeti altında tutan maddî gökyüzünün, bütün hayatını, varlığını semaya borçlu bozkırlının gözünde ‘Tanrı’ telâkki edilmiş olması mümkün ise de herhâlde eski Türk’ün kafasında, mekânı göklerde olan, cisim (madde) hâline sokulamayan bir tek Tanrı inancı mevcut bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Eski Türk din adamlarına “kam” denilmiştir. Türk lehçe ve şivelerinde bu kelime de yaygındır. Çin kaynaklarında bu terim VIII. yy.’da tespit edilmiştir. İslâm kaynaklarında ise XI. yy.’da yazılan eserlerde rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud bu kelimeyi Arapçaya “kâhin”’ diye tercüme etmiştir. Bazı boylarda bu terimle beraber “oyun” terimi de kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>A. Çay, Gök Tanrı inancıyla ilgili, gökle ilgili varlıklar ve atalar ruhu ile ilgili olarak eski Türklerde çok eskiden beri çeşitli âyinlerin yapıldığının bilindiğini belirtir. Bu âyinler sırasında büyük davullar çalınmakta, rakslar yapılmakta ve kurbanlar sunulmakta imiş. Âyinler sırasında eğer bulutlar kararır ve yağmur yağarsa, Gök Tanrı törene katılmış sayılır ve o zaman elinde kalkan ve balta tutan hükümdar ile yiğitler, Chou Sülâlesi kurucusu Wu’nun Destanı’nı temsilen raks ederlermiş. Hükümdar bu âyinde koç postu giyermiş. Yine Çin kaynaklarından edinilen bilgiye göre Göktürkler, 5. ayda büyük bir tören düzenler ve sayısız koçları ve atları göğe kurban ederlermiş. A. İnan da milâttan önce II. yy.’da Hunlara tâbi olan ve sonraları müstakil devlet kuran WuHuan ulusunun dini hakkında verilen malumatın Hunların dini hakkında verilen malumattan farksız olduğunu belirtir ve konuyla ilgili şu bilgileri aktarır: milâttan sonraki III. yy.’da devlet kuran Toba Sülâlesi Devri’nde de Hunlar Devri’ndeki din devam etmiştir.</span></p>
<p><span>Çin kaynağına göre Tobalar ilkbaharın ilk ayında Gök Tanrı’ya, doğu tarafında bulunan tapınaklarında, atalarına kurban keserlerdi. Sonbaharın ilk ayında yine Gök Tanrı’ya âyin yaparlar ve kurban sunarlardı. Ataların tapınağı olarak bir taş oyarlardı. Kuzeydeki yurtlarından güneye göç ederken bu taş üzerinde Gök Tanrı’ya, yere, Hakan’ın atalarına kurban sunarlar ve âyinden sonra kayın ağacı dikerlerdi. Bu kayın ağaçlarından Tanrısal, kutsal bir orman meydana gelirdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’nun da işaret ettiği gibi Gök Tanrı dininin ne ibadet şekilleri ve “tengrilik” denilen tapınakları, ne de din adamları zümresi hakkında başkaca birşey bilinmiyor.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İbn Fadlân ne bir mabed gördüğünden ne de bir din adamı ile görüştüğünden açıkça bahseder. Fakat Oğuzların hakîmlerinin olduğu bilinmektedir. Oğuzlar bu manevî şahsiyetlere büyük bir saygı gösteriyorlardı.</span></p>
<p><span>Bizim Korkut Ata’mız (Dede Korkut) da bu hakîmlerden biri idi. Tabiplik yapan, geleceğe ait keşiflerde bulunan, yapılacak bir teşebbüsün uğurlu olup olmayacağına hükmeden, dinî törenlere başkanlık eden, bu manevî şahsiyetlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> P. W. Schmidt de Tukue (Türk) dininde Gök’ün gerçekten ve tam mânasıyla yüksek bir varlık olduğunu iddia etmek için daha çok şey bilmeğe ihtiyaç olduğu görüşündedir.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>İ. Kafesoğlu’nun da belirttiği gibi “Gökyüzündeki tabiî varlıkların büyük rol oynadığı eski ‘halk dinleri’nde, özellikle dikkati çeken nokta, bütün eski kavimlerin güneşi, ayı ve yıldızları ‘tanrılar’ olarak tanımaları, fakat bizzat ‘gök’ ile ilgilenmemeleridir. Halbuki bozkır Türk dininde, gökyüzü belirtileri (güneş, ay, yıldızlar) değil, yekpare gök’ün sembolleştirdiği tek ‘Tanrı’ inancı temel teşkil etmektedir. Bu suretledir ki, ‘Gök Tanrı’ dini Türklere mahsus bir inanç sistemi olarak ortaya çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Yıldız KOCASAVAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 326-329</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD (Çev. Abdülkadir İNAN), “Türklerde ve Moğollarda Defin Merasimi Meselesine Dair”, Belleten, c. XI, sy. 43, s. 515539, Ankara 1947, Türk Tarih Kurumu Yay.</span></div>
<div><span>♦ Abdulhalûk ÇAY, Anadolu’da Türk Damgası Koç HeykelMezar Taşları ve Türkler’de KoçKoyun Meselesi, Ankara 1983, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İNAN, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, “Türkler”, İslâm Ansiklopedisi, c. 12/2, s. 244246, İstanbul, 1988, Millî Eğitim Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Ankara 1980, Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı, c. 1, Ankara 1992, s. 213215, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ İbrahim KAFESOĞLU, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1988, Boğaziçi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Yaşar KALAFAT, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi II, Ankara 1995, Türk Tarih Kurumu Yay.</span></div>
<div><span>♦ Laszlo RÂSONYI, Tarihte Türklük, Ankara 1988, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ W. SCHMİDT (Çev. Sadettin BULUÇ), “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, İstanbul 1965, s. 7590, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.</span></div>
<div><span>♦ W. SCHMİDT (Çev. Sadettin BULUÇ), “Tukuelerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, İstanbul 1966, s. 6380, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler) TarihleriBoy TeşkilatıDestanları, İstanbul 1992, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ Talât TEKİN, Orhon Yazıtları, Ankara 1988, Türk Dil Kurumu Yay.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 295; Türk Bozkır Kültürü, s. 96; Eski Türk Dini, s. 5556; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> B. Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 15-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Y. Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Y. Kalafat, a.g.e., s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İ. Kafesoğlu, “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı I, s. 213; Eski Türk Dini, s. 5758; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 296-297; “Gök Tanrı Dini”, Türk Dünyası El Kitabı I, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> B. Ögel, Türk Mitolojisi II, s. 147-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> P. W. Schmidt, “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> P. W. Schmidt, “Tukuelerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> B. Ögel, Türk Mitolojisi, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 98101; Türk Millî Kültürü, s. 298-300; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> L. Râsonyı, Tarihte Türklük, s. 30-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> F. Sümer, bu manevî şahsiyetlere Oğuzların kam mı dedikleri, yoksa başka bir ad mı (meselâ dede) verdiklerinin bilinemediğini, XII. ve daha sonraki yy.’larda dinî şahsiyetlerin ata unvanı ile anıldığını belirtir ve eski Türklerde kaıî’ın baba anlamına geldiğine, sonradan onun yerini ata kelimesinin aldığına, ata’nın yerini de yine din adamlarının unvanı olan baba’nın aldığına işaret eder (Oğuzlar, s. 55-56); Ayrıntılı bilgi için bk. A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 54-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A. Çay, Anadolu’da Türk Damgası, s. 4849; A. İnan, ayrıca “Milâddan önce 121. yılda cereyan eden HunÇin Savaşı’nda Çinliler Hun beğinin karargâhını ellerine geçirmişlerdi; aldıkları ganimetler arasında bir altın put bulunuyordu. Çin yıllığının verdiği malûmata göre Hun beği bu putun karşısında Gök Tanrıya kurban sunardı.” (Eski Türk Dini Tarihi, s. 180-181) malumatını verir. A. İnan, yine konuyla ilgili olarak “Dikkate değer ki Göktürk yazıtlarında, Şamanizm ruhunda telif edilmiş olmasına rağmen iptidaî Şamanizm’deki kötü ruhlardan, keçeden yapılı putlardan ve bunlara benzer ilkel şamanizm unsurlarından katiyyen bahsedilmiyor. Bu kitabelerde zikredilen Şamanizm unsurları Gök Tanrı, yersu, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan merhametli dişi ruh Umay ve defin törenlerinden ibarettir.” (a.g.e., s. 182) demektedir. Burada dikkati çeken Gök Tanrı’nın şamanizm unsurları arasında zikredilmesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 301; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> F. Sümer, Oğuzlar, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> P. W. Schmidt, “Eski Türklerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIII, 1964, s. 90; “Tukue’lerin Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XIV, 1966, s. 79-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İ. Kafesoğlu, Eski Türk Dini, s. 62; “Türkler”, İA., c. 12/2, s. 244-245.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi</guid>
<description><![CDATA[ Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı
“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır, Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.” (Atsız) 26 Temmuz 2007’de Ecel Kuşu’na yakalanan Mehmet Cihat Özönder Hoca’nın ruhuna… Bu kısa çalışmada, tarihsel olarak aynı bölgede art arda gelen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in kutsal kitaplarında, diğer inanç ve uygulamalara nasıl baktığı konusundaki ilkeleri temel alıp inananlarının ve temsilcilerinin görüşleri ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932ba1a938.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Evrensel, Dinlerin, Şamanizm’e, Yaklaşımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Saman-5-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html">Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span><em>“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,<br>
</em></span><span><span><em>Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.”</em> </span>(Atsız)</span></p>
<p><span><em>26 Temmuz 2007’de Ecel Kuşu’na yakalanan Mehmet Cihat Özönder Hoca’nın ruhuna…</em></span></p>
<p><span>Bu kısa çalışmada, tarihsel olarak aynı bölgede art arda gelen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in kutsal kitaplarında, diğer inanç ve uygulamalara nasıl baktığı konusundaki ilkeleri temel alıp inananlarının ve temsilcilerinin görüşleri ve tavrı doğrultusunda, 18 yy.da din antropolojisi alanına dâhil olan Şamanizm olgusunun nasıl değerlendirildiğini genel çizgileriyle ortaya koymaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>Bunun için öncelikle dinî konuları anlayabilmek amacıyla ‘din’in ne ve nasıl olduğunu ortaya koymak gerekir. Zira, gerek ilahiyatçı gerekse de din bilimcisi olsun din konusunu tartışanların “din”den ne anladığı, çalışmalarında değişik biçimlerde kendini göstermektedir. İkinci bölümde din tarifi ve özelliklerine göre dünyada yaygın olarak görülen ve evrensel dinler sınıflaması içinde bulunan üç Sami dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) kutsal kitaplarında “eskiler” ve “ötekiler” hakkında neler düşünüldüğünü ortaya koyacağız. Çünkü, sonraki dönemlerde ve günümüzde “eskiler” ve “ötekiler” hakkında bu ilkelere göre kanaat ortaya konulmakta, ona göre tavır sergilenmektedir. Son bölümde de buraya kadar ortaya koyduğumuz anlayış ve tavırlara göre önümüze çıkan Şamanizm değerlendirmelerini ortaya koyduktan sonra, bizim görüşlerimizi sunmaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>1. Din Tanımı ve Evrensel Din Temsilcilerinin Özellikleri</span></p>
<p><span>Din bilimlerinde ortaya konulan din tarifleri bilinmek durumundadır. Alanımızla ilgili olmasından ötürü, dinler tarihine göre bunu tanımlamak faydalı olacaktır.</span></p>
<p><span>Dinler tarihi açısından din; en kısa tanımıyla, kişinin “kutsalla olan ilişkisidir.” Biz bu türden ilişkiyi, bütün millî ve evrensel inanç sistemlerinde görebilmekteyiz. Kutsalın içine hem maddi hem de manevi varlık ve nesneler dâhil edilebilir. Bunlar nedir, denildiği zaman kesin bir şekilde sayılarak cevaplandırılamaz, çünkü bunlar coğrafyadan coğrafyaya, milletten millete, zamandan zamana, şartlardan şartlara değişebilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Bu özellikleri kültür tarihçileri ortaya çıkarır, din etnolojisi ve antropolojisi de formlarını ortaya koyup tasvir ve tasnif etmesi için dinler tarihine havale eder.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>Konumuzun daha anlaşılır olabilmesi için evrensel dinlerin temel özelliklerini ortaya koymak gerekir:</span></p>
<ol>
<li><span>Evrensel dinler proseltisttirler yani, yayılmacıdırlar; ortaya çıkmış olduğu coğrafyanın ve toplulukların dışına çıkma yeteneğinde olup sadece bir ırka veya ulusa bağlı kalmayarak başka ırktan insanların da kendisine katılmasına izin verirler.</span></li>
<li><span>Dışarıdan kabul ettiği milletlerin daha önceden sahip olduğu birtakım inanç ve uygulamaları, kendi evrensellik tabiatı içinde “sindirme” özelliği taşır.</span></li>
<li><span>Yegâne “kurtuluş dini”, kendinden başkası değildir; bu bağlamda ortaya çıktığı coğrafyada kendinden önce ortaya çıkan dinleri “bozulmuş” olarak kabul eder; kendinden sonra çıkanları da “sapık” ilan eder. Kendinden önce çıkan dinlerden birtakım fenomenleri kendi “kurtuluş öğretisine” göre yeniden şekillendirip kurumsallaştırır; kendinden öncekilerin “eksik” veya “bozulmuş” olduğunu, kendilerininkilerin ise “mükemmel” olduğunu kabul eder. Dolayısıyla tekâmülcü bir anlayış içinde bulunur.</span></li>
<li><span>Yayıldığı kültür ve doğa coğrafyasının genişliği oranında, değişik elemanlar ile sentetize, iç içe olma özelliğine sahiptirler. Dünyanın değişik yerlerinde yapılan dinî antropoloji, dinler tarihi ve karşılaştırmalı dinler tarihi ile ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarından anlaşıldığına göre, ister yerel ister evrensel olsun, hiçbir dinin saf, katıksız olmadığı anlaşılmıştır. Evrensel dinlerde, başka kültürlerden, geleneklerden ve uygarlıklardan alınan başka bir deyişle, haricî etki veya unsurların daha fazla olduğu ortaya konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></li>
<li><span>Tarihselcilik anlayışı içinde birtakım olguları, kendi zamanında anlamlandırır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></span></li>
</ol>
<p><span>Evrensel dinler ile birlikte ya da onun içinde yaşama imkânı bulabilen bir olgu daha vardır ki buna halk dini adı verilir. Halk dini, en basit deyimle, evrensel din ile birlikte geleneksel olguların sınır ötesi bölgelerde yeni bir anlayış, yorum ve şekil ile iç içe yaşatıldığı inanç ve uygulamalar biçiminde tarif edilebilir. Tam ve genel anlamıyla da halk inancı, evrensel dinin ortaya çıktığı bölgenin dışında karşılaşıp da kendi bünyesine kabul ettiği yerli fenomenlerin evrenselinkiyle birlikte yaşadığı fenomenler bütününe denir. Dinler tarihi, din sosyolojisi ve din antropolojisinde buna halk dini veya yaygın din de denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> En pratik bakış açısıyla, değişik mezheplere ayrılan bütün dinlerde halk dinlerinin bulunduğunu ve bulunacağını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span>Bunun yanında da resmî ya da kitabi din kavramı bulunmaktadır. Resmî/ kitabi din, din kurucularının bizzat kendilerinin veya Tanrı’nın peygamberler aracılığıyla insanlara bildirdiği ve bunlara dayanarak ilgili din bilginlerinin üzerinde tartıştıktan sonra “dinîdir” hükmünü verdikleri olgulardır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Halk dini, ülkemizde hem günlük ibadetlerini düzenli olarak yerine getiren hem de düzensiz ya da pek nadir yapan ama kendini “Müslüman” olarak tanımlayan kimselerin inanç ve uygulamalarını ihtiva etmektedir. Burada, insanların günlük hayatında sergiledikleri inanç ve uygulamaların, iman edilen dinin resmî öğretilerine uysa da uymasa da, genel dinler tarihi araştırma yöntemlerine göre, “dinî” olarak nitelendirildiğini belirtmemizde yarar vardır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Dinler tarihçileri için “halk dini” deyimi, aşağılayıcı, küçük düşürücü bir deyim olmayıp tasvir edici bir adlandırmadır; yani, dinler tarihinde resmî din nasıl tasvir ediliyorsa halk dini de aynı yöntem üzere tasvir edilir; hakkında “doğrudur”, “yanlıştır”, “haktır”, “batıldır” gibi hükümlerde bulunulmaz ve içindeki inanç ve pratikler “dinî” olarak nitelendirilir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>İşte bu noktada, bölgemizde ve dünyada yaygın olarak kabul edilen üç Sami din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın da yukarıda verdiğimiz evrensel dinlerin özelliklerini taşıyan birer resmî ya da kitabi din olduklarını söyledikten sonra bunların kutsal kitaplarından başlayarak dinî ve resmî temsilcilerinin diğer dinlere bakışını sırasıyla ortaya koymaya çalışacağız. Şimdi, aşağıda vereceğimiz kutsal kitap alıntılarının, haklı olarak Şamanizm ile ne alakası var gibi bir soru sorulabilir. Bunun için şöyle bir açıklama yapabiliriz: Bütün kutsal kitaplar ve inananları, aynı coğrafyada kendinden önce görülen kitabı tamamen reddetmeyip “bozulmuş” olduklarını, geçerliliğini yitirdiğini ve “öteki” olduklarını kabul eder; kendinden sonra ortaya çıkan din ve kitapları ise, “sapkın” olarak kabul eder. Bu bilgiye dayanarak ileride yapılacak analojik değerlendirmeler de aynı sonucu doğuracağı için kutsal metinlerin temel ilkelerini sırayla ortaya koymak gerekir.</span></p>
<p><span><strong>2.a.</strong> Yahudi kutsal kitabı Eski Ahit’te, İsrail Oğullarının yalnızca Tanrı Yehova’ya inanmaları, tapınmaları ve onun gösterdiği yoldan gitmeleri tavsiye edilir, bunun karşısında put yapanlar ve bunlara tapanlar şiddetle kınanır:</span></p>
<p><span>“Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yehova benim. Karşımda başka ilahların olmayacaktır. Kendin için oyma put, yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın hiç suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin; çünkü ben, senin Allah’ın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ayıran, …emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden, kıskanç bir Allah’ım.”<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Eski Ahit’in başka bir yerinde de diğer kültler ve tanrıların çıkışı eleştirel, reddiyeci ve savunmacı bir tarzda değerlendirilir ki, bununla kendi kurtuluş öğretilerinin doğruluğu ispatlanmaya çalışılır: İsrail Oğullarının Tanrı Yehova’nın peşinden gidenlerin kurtuluşa ereceği;<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> puta tapanların helak olacağı anlatılıp<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Tanrı ile İsrail Oğullarının ahitleşmesinde Tanrı Yehova, onlara bütün iyilikleri vadetmiş, ancak daha sonra onların şımarmasından, ahlaksızlığı rehber edinmelerinden ve başka tanrıların peşinden gitmelerinden sonra, Rab Yehova’nın onları şiddetli bir biçimde cezalandırdığı ifadelerinde<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diğerlerine karşı kesin tavrını açıkça gösterir.</span></p>
<p><span><strong>2.b.</strong> Hristiyanların ötekilere karşı tutumu da Yeni Ahit’te anlatılan Hristiyan kurtuluş öğretisi doğrultusunda şekillenir. Bu öğretiye göre, kurtuluşlun tek adresi, Yahudiler tarafından çarmıha gerilen ve Allah’ın kendisini hem Rab hem Mesih yaptığı İsa’dır. Bunun dışında bir kurtuluş yoktur;<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> putçuluk ve onlara kurban kesenler yerilir ve putlar cinlerle eşit görülür.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Biraz daha ileri gidilirse, Hristiyan mezhepleri bile kendi aralarında tekfirleşme içine girerek biri diğerini cehenneme atmaktadır. En son örneği şudur: 10 Temmuz 2007’de Katolik Kilisesinin ruhani başkanı Papa Benedict, Katolik Kilisesi dışındaki kiliselerin geçersiz olduğunu yıllar sonra yeniden ilan etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>2.c.</strong> İslam için de aynı durum söz konusudur. Kur’an ve Hz. Peygamber’in hadislerinde anlatılanlara göre, insanlar ancak Allah’ın tavsiye ettiği yolda yaşarlarsa kurtuluşa erebilecektir. Kur’an’da belirtildiğine göre, insanın her iki dünyadaki ihtiyacını karşılayan yegâne din İslam olup ondan başka bir din tanıyan kimsenin bu tutumu, Allah katında geçersiz sayılır ve o kimse ahirette ziyan edenlerden olur. Diğer Sami dinler gibi, İslam da putlara tapınmayı kesinlikle yasaklamış olup bu tavır içinde bulunanlar da ahirette cezalandırılacaktır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Bu şekilde aktardığımız dinlerin başkalarına karşı tutumu, söz konusu bu kitaplara inananlar tarafından da ilerleyen zamanlarda sürdürülmüştür. Özellikle de cihan hâkimiyeti ülküsüne sahip ulusların, o gücün kendisinde oluştuğunu fark ettiği zaman, benimsemiş oldukları evrensel veya yayılmacı karaktere sahip dini, düşman tarafa karşı kullandıkları, tarihin değişik dönemlerinde görülmüştür. Bu bağlamda, geçmiş dinsel veya kültürel inanç ve uygulamalar yok edilmeye çalışılmıştır. Bu tür davranışlar hemen hemen dünyanın her yerinde görülmüştür.</span></p>
<p><span>Örneğin, 8, 9. ve takip eden yüzyıllarda Saksonlar, Hristiyanlığı bir araç olarak kullanmışlar ve tabiiyetin sembolü olarak herkesin vaftiz olmasını emretmişler ve eski geleneksel veya pagan kültürlere ait inanç ve uygulamaları yasaklamışlar, aksi şekilde davrananlar, otoriteleri yerleştirilinceye kadar, topluca katledilmiştir. Benzer tutum Norveç kralları Olaf Tryggvason (996-1080) ve Kahraman Olof (1015-1030) tarafından sergilenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Hristiyanlığın kuzey batı kanadında durum böyle iken, doğu kanadında da aynı tutum, Hristiyanlar tarafından Hristiyanlığı kabul etmemekte direnen yahut kabul edip de aynı zamanda geleneksel uygulamalarını devam ettirmek isteyen Kafkasya Türklerine karşı sergilenmekteydi. Bizanslıların tazyiki sonucu, Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalan Arsak Türklerinin hakanı Baça Han, Hristiyanlık dışında kalan bütün uygulamaları, özellikle geleneksel Gök Tanrı inancı etrafındaki en önemli uygulamalardan olan yuğ törenini yasaklamış ve bununla ilgili olarak “Her kim evinde yuğ töreni düzenlerse, elleri bağlı olduğu hâlde Han’ın huzuruna getirilecek ve öldürülecektir.” emrini çıkarmış ve ayrıca insanların altında toplanarak Tanrı’ya dua ettikleri, kurban sundukları kutsal ağaçları kestirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>İslam kanadında da durum farklı değildi. Müslüman Araplar askerî, iktisadi ve siyasi bakımdan güçlenip uzak ülkeleri ele geçirmeye başladıkları zamanlar, aynı davranışları başka uluslara karşı sergilemişlerdir. 7 ve 8. yüzyıllarda Müslüman Arap komutanlar (Ubeydullah b. Ziyad 674’te, Aslam b. Zura 676’da, Salm b. Ziyad 680’de, Mesleme b. Abdülmelik 709, 711, 726 ve 728’de, Cerrah b. Abdullah el-Hakemi 730 ve 731’de), kuzeye ve doğuya sefer düzenlemeye başladıklarında, Hazar ve Uygur hakanlarına İslam’ı kabul etmeleri için baskı uygulamışlar ve kan dökmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte İslam’ı kabul eden ulusların İslam öncesi eski inanç, âdet, örf ve uygulamaları, -hatta Araplar arasında- tatbik edilmesi kesilmedi, devam etti. Müslümanlar arasında veya gayrimüslimler tarafından, Müslümanların “çevre”sinde uygulanan, İslam öncesi birtakım davranış biçimleri (sihir, büyü, korunmalar vs.) “dinî” anlamda tartışılmaya ve üzerinde “fıkhî” hükümler verilmeye başlamıştır. Yani geleneksel dönemde halk tarafından inanılan ve uygulanan fiillerin bir kısmı “İslamî” değildir denilerek “resmî” inanç ve uygulama “formu” oluşturulmuştur. Bu form gerçekleştirilirken “ölçü” olarak, yeri geldikçe bu tür inanç ve uygulamaları kötüleyen veya yasaklayan Kur’an ve Hz. Peygamber’in birtakım uydurma hadisleri veya Arap uygulamaları kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></span></p>
<p><span>Askerî ve siyasi bakımdan benzer örnekleri her milletin tarihinde bol bol görebiliriz.</span></p>
<p><span>Evrensel dinlerin halk dinleri içinde gördüğü Şamanik ögeleri, yukarıda verdiğimiz kutsal kitaplardaki tavrına dayanarak kültürel ve dinî baskılar uygulamak suretiyle ortadan kaldırmayı hâlâ amaçlamaktadır. Bunun için de Şamanizm için kullanılan aşağılayıcı ve küçük düşürücü nitelendirmeler, en çok tercih edilen mücadele biçimlerindendir. Bunun en baştaki örneğinin Abdülkadir İnan’ın çalışmaları olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Onun bu çalışmalarında geleneksel birtakım inanç ve uygulamalar, inceden inceye İslam ile karşı karşıya getirilerek Müslüman halkın söz konusu rit ve ritüellerden uzaklaşması ve hatta düşmanca bir tavır içinde kalmaları mecbur bırakılmış olduğu görülür. Ayrıca, ülkemizde dinler tarihçileri bile Türklerin kurumsallaştırıp sahip olduğu millî inanç ve uygulamaları adlandırırken aşağılayıcı ve dışlayıcı adlar kullanmaktadırlar. Bunun en son örneği Şinasi Gündüz tarafından hazırlanıp Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “Yaşayan Dünya Dinleri” adlı kitabın Harun Güngör Hocamız tarafından kaleme alınan 16. bölümünde yaşanmıştır. Burada “Geleneksel Türk Dini” başlığı ve adı baştan sona değiştirilip “Eski Türk Dini” adı verilerek dışlayıcı bir tavır ortaya konulmuştur.</span></p>
<p><span>Batıda da evrensel dinlerin günlük hayatta egemen olduğu ülkelerin din adamları, söz konusu ülkenin sahip olduğu ilgili dini korumak adına, geleneksel kültüründe var olan Şamanik ögeleri paganik, batıl inanç, hurafe gibi nitelendirmelerle dışlamaya çalışmaktadırlar. Ancak Orta ve Kuzey Avrupa’da görülen Ester ve Noel gibi eski paganik fenomenler Krismıs ve Paskalya adlarını alarak Hristiyanlaştırılmış biçimde günlük hayatta varlıkları devam ettirebilmiştir.</span></p>
<p><span>2. Şamanizm Tanımlamaları ve Çalışmaları</span></p>
<p><span>19. yüzyılın sonuna doğru, bilim dünyasında anılmaya başlayan Şaman ve Şamanizm kavramlarının, başlangıçta olduğu gibi günümüzde de tanımlanma sorunu bulunmakta olup genel kabul gören bir tanımı yapılamamıştır. Tanım ve ögelerinin belirlenip tipolojilerinin ve morfolojilerinin coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre gösterdiği değişikliğe göre ortaya konacak herhangi bir çalışma yapılmamış olup sadece Şaman’ın cemaatine sergilediği birtakım büyüsel davranışlar ile söz konusu topluluğun uygarlık seviyesi dikkate alınarak aşağılayıcı birtakım kısır tanımlamalar yapılmaktadır. Aslına bakılacak olursa tanımı ve değerlendirmesi gayet basit olan bu kavram, evrensel din temsilcileri tarafından kasıtlı olarak dışlayıcı ve reddiyeci tarzda ele alınıp değerlendirilmektedir.</span></p>
<p><span>Bu kavram Batı dünyasında söz konusu edildiği zaman görülecektir ki, kesinlikle “uygar”, “uygarlık”, “ilkel”, “ilkellik” gibi yargı anlamı bulunan terimler tercih edilmektedir. Son zamanlarda Amerika’da “kasıtlı” olarak Şamanizm lehine yapılan araştırmalar hariç tutulacak olursa Şamanizm ile ilgili bütün tanımlama ve değerlendirmeler, “aşağılayıcı” nitelikte hüküm ifadeleri içermektedir.</span></p>
<p><span>Hâlbuki, tanımlama ve değerlendirme hakkı bakımından “dinler tarihi” disiplini öncelikli hakka sahiptir. Zira, dinler tarihi olumlu ya da olumsuz yargı ifadeleri kullanmadan elindeki bütün verileri “dinî” nitelendirmesiyle ele alıp değerlendirerek “daha kabul edilebilir” bir tanım ortaya koyma yeteneğindedir.</span></p>
<p><span>Batılı din bilimcileri, ortaya koydukları bilim siyaseti doğrultusunda, bağlı bulundukları dinlerin yararına olabilecek tutum belirlemektedirler. Bu bağlamda “Şamanizm”i de bu yönde tanımlamakta ve tutum sergilemektedirler. Batılı din bilimi adamları evrensel ile tersi olan yerelliği adlandırırlarken iki ayrı kavram kullanırlar ama bunun her ikisi de gizliden gizliye “reddiye”, “hakaret” ve “aşağılama” anlamı içerir. Bu kavramlar genelde “batıl inanç”, “putperestlik; özelde ise “ilkel din” ve “halk dini”dir. Bu kavramlardan birincisi her dilde de hem uygarlık hem de kültür bakımından geri kalmışlığı ifade eder. İkinci kavramda da eğitimsizliğin ifadesi vurgulanmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu türden yargı ifadeleriyle dolu normatif Şamanizm tanımlamaları, tipoloji ve morfolojileri bakımından da belli bir yere konulamamaktadır. Amerikalı antropologlar Şamanizm’i, günlük hayatta Şaman’ın büyü yaparak fiziksel ve ruhsal bakımdan hasta insanları iyileştirmesi, birtakım nesnelerle ünsiyet kurarak insan ile tanrısal varlıklar arasında bağlantıyı kurması olarak tanımlarlarken, Şaman’ın her ne kadar geleneksel yollarla işinde uzmanlaşmış olsa da bunun muhataplarının ya da “müşterilerinin” tamamen okumamış, eğitimsiz, cahil kimseler olduğunu sık sık vurgulamaktadırlar. Amerikalılar doğru olarak Şamanizm’in sadece Sibirya ve Altay bölgesi halkları arasında görülmeyip dünyanın her yerinde bulunabileceğini ileri sürmektedirler. Şamanlar hakkındaki görüşleri de başta işaret ettiğimiz gibi, aşağılayıcı türden olup Şamanlar zihinsel ve fiziksel hastalıkları olan şizofrenik kimseler biçiminde tarif edilirler.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Örneğin Eduardo Viveiros de Castro, Şamanların avcı ve tarım toplumlarının günlük hayatlarında önemli olan meteoroloji ile ilgili birtakım “uyutma” ayinleri yaptıklarını, birtakım hayvanların kılığına girdiklerini belirtirken,<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Waldemar Bogoras da Şamanların hitap ettiği topluluğun henüz göçebe durumundaki toplayıcı, vahşi ve hasta kalabalıklar olduğu, Şaman’ın da bu serseri topluluğa bereket duaları yaparak onları uyutan medyum olduğunu ileri sürer.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></span></p>
<p><span>Yakın zamana kadar Amerika kültür siyaseti bu yönde iken, son yıllarda Amerika yerlileri arasında Budizm ve İslam’ın yaygın biçimde kabul edilmesi, kültür stratejistlerini endişelendirmiş ve Yerlilerin “yabancı” dinlere kaymasını engellemek, en azından asgari ölçüde tutabilmek için Yerlilerin dinlerinin Şamanizm olduğu yönünde bir görüş ileri sürmüşlerdir. Son yıllarda dinler tarihi ve din antropolojisi alanlarında yapılan çalışmalarda Şaman ve Şamanizm’in tasvir ve tanımı değiştirilmiştir. Şaman artık dünyanın uçsuz bucaksız herhangi bir yerinde etrafına topladığı bir avuç bunak serseriyi eğlendiren veya göklerde gezdiren büyücü hekim olmayıp kalabalık ve gelişmiş toplulukların ruhsal bozukluklarını tedavi eden “geleneksel tedavi uzmanı” olmuştur. Şamanizm de artık, ruhsal sıkıntılardan uzaklaşmanın, ruhsal rahatlamanın yeni tekniği biçiminde tanıtılarak, Yerlilerin çok eski ve derin bir kültüre sahip olduklarına işaret ederek gururlarının okşanmasına yardımcı olan yeni bir yoldur.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></span></p>
<p><span>Amerikalı Şaman araştırmacıları yukarıda bahsettiğimiz nedene dayalı olarak Altay, Sibirya ve Tuvalı ilgililerle bir araya gelerek Şamanizm’in kökenlerini, diğer rit ve ritüelleri sağlam temellere oturtmak için ortak çalışmalar yapmaktadırlar. Bunların ilkini 1993 yılında Tuva’da Fin, Kanadalı ve Avusturyalı Şamanologların da katılımıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu toplantılarda Şamanizm’in Sovyet döneminde militan ateizm baskısı altında ne kadar zayıflatıldığı, neredeyse yok olmak üzere olduğu, bundan böyle daha da canlandırılması gerektiği yönünde görüş birliğine varılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet dönemi ve Avrupalı araştırmacılar da Şamanizm’i Amerikalılar gibi, kendileri modern çağda olan ama ilkel bir biçimde yaşayan toplulukların ilkel bir büyüsel-mistik hayat tarzları olduğu yönünde görüş bildirmektedirler. Dilleri ve teknikleri değişik olsa da Şamanizm’in dinsel-büyüsel-mistik örgüsünün dünyanın her yerinde, hayatın her anını içine aldığı ortaya konmaktadır. Sovyet araştırmacıları 1980’lerin sonuna kadar Şamanları, eski inançların bir kısmını bilen ve onları muhataplarına ruhsal birtakım rit ve ritüeller sunarak anlatan bunak kimseler olarak tanımlarken, Şamanizm’i de bilim ve mantık çağında yeniden doğmaya çalışan ama Sovyet baskısıyla son bulan halk hekimliği biçiminde tarif etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet döneminin en önemli etnograflarından olup Kazakistan, Özbekistan ve Sibirya’da Şamanizm üzerine alan araştırmaları yapan Rus kökenli Viladimir Nikolaeviç Basilov, kendinden önceki ve çağdaşı olan araştırmacıların Şamanizm hakkındaki olumsuz görüşlerini kabul etmemiş gibi görünmekle birlikte yumuşak bir söyleyişle bayılma, çıldırma, sara (tutarık), yanılsama ve ruhlarla dalaşma veya anlaşma gibi “Şamanizm hastalığının” Şaman adayları için kaçınılmaz olduğunu ileri sürerek Marksist düşünceyi benimsemiştir.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span>Nikolay Alekseyeviç Alekseev de Sibirya halkları arasında yapmış olduğu alan araştırması sonucuna göre Şamanizm’i her ne kadar bir din olarak tanımlasa da din olarak tasvir ettiği olgular daha çok Şaman’ın simgesel cin çıkartma, ruh çağırma, ruh hastalarını tedavi etme, vb. seanslar etrafında yoğunlaşmakta olup diğerleri gibi “olumsuz” yaklaşımını” ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></span></p>
<p><span>Yaptığı alan araştırmalarında bilimsel ilkeleri büyük oranda uygulayıp içinde bulunduğu ideolojik ortamın etkisini eserinde yansıtmayan A. V. Anohin (ö. 1931), hakkında araştırmalar yaptığı Altay ve Sibirya Türklerinin günlük hayatında görülen inanç ve uygulamalar bütününü her ne kadar Şamanizm olarak adlandırmış olsa da bura halklarının ruh ve Tanrı inançlarından başlayarak insanın ve dünyanın yaratılışı, insanın ölümü ile ilgili inanç ve uygulamalar, kurban, dualar, atalar kültü ve Şaman’ın giyim kuşamı ve bulunduğu çevredeki etkilerini sistemli bir biçimde araştırıp değerlendirmiş olup Şamanizm’i diğer antropolog ve etnologların yaptığı gibi serserilik ve ilkellik olarak kabul etmekten daha ziyade kurumlar arasında ilişkilerin güçlü bir biçimde sağlandığı sistem olarak kabul eder.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></span></p>
<p><span>Ülkemizde akademik anlamda Şamanizm hakkında yayın yapan araştırmacı, Sovyet bilim adamlarının topladığı bilgi ve bulguları derleyerek bu konuyu Türk kamuoyuna tanıtan kimse Abdülkadir İnan’dır. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Onun Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar adlı meşhur eseri, Anohin tarzında sistemleştirilmiş olup ilgili inanç ve uygulamalar yüksek kültürlü mantık bağı içinde takdim edilmiş, derleme türünde güzel bir çalışmadır. Kitabın dokuz ve onuncu bölümlerinde konu edilen Şaman hakkında verdiği otacı, efsuncu, büyücü gibi görevine bağlı adlandırmaların dışında olumsuz bir anlam yüklemez iken, özellikle Diyanet dergilerinde yazmış olduğu makalelerde İslam’ı savunmak adına kendisinin Şamanizm dediği Geleneksel Türk İnancının Türk coğrafyasında rastladığı ve canlı olarak tutulan birtakım inanç ve uygulamalarını şiddetle reddedip terk edilmesini tavsiye etmiştir.</span></p>
<p><span>Yusuf Ziya Yörükan’ın Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm adlı çalışması, aslında bizim geleneksel Türk dini dediğimiz inanç ve uygulamalar bütününün Sünni ve Alevi İslam içinde günümüze ulaşabilmiş olanlarının hatırlatılması biçiminde hazırlanmış olup savunmacı özelliğe sahiptir.</span></p>
<p><span>Yukarıda verdiğimiz Şamanizm çalışmalarında görüldüğü üzere, üzerinde ortak tanım ve tiplendirme yapılamayan ama dünyanın değişik yerlerinde Şaman’ın tedavi, büyü ve ruhsal birtakım uygulamalarını içine alan seanslara dayanılarak Şamanizm adı verilen ama bu seansların dışında kalan inanç ve uygulamalar bütünü bulunmaktadır ki biz buna burada yerel dinler ya da aşağıda üzerinde duracağımız halk dini adını veriyoruz. Bu inanç ve uygulamalar evrensel dinler tarafından baskı altına alınıp yok edilmeye çalışıldığından dolayı dünyanın hiçbir yerinde bir bütün olarak değil de evrensel dinlerin içinde parça parça kalıntılar biçiminde varlığını devam ettirmekte olup halk dini veya paganik ögeler diye ele alınırlar.</span></p>
<p><span>3. Sonuç ve Değerlendirme</span></p>
<p><span>Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız üzere, antropologların Şamanizm çalışmaları sırasında yaptıkları gözlemler sonucunda Şamanları bunak, deli, mecnun, serseri, tutarıklı (saralı, epilepsili), kendisine benzer hasta kimseleri tedavi eden, büyücü, sihirbaz gibi aşağılayıcı yargı ifadeleri, bilimsellik adına kabul edilemez bir sonuçtur. Hâlbuki, bir sistem içinde toplumsal bir görevi olan din görevlisi başkası tarafından yargılanmayı hak etmemektedir. Şaman ve Şamanizm, dağınıklığın ve ilkelliğin görüntüsü olarak sunulup tanıtılmaya çalışılmaktadır, ancak dinler tarihi disiplinine göre Şamanizm bir bütün olarak ele alındığında, kurumları arasında mantık zinciri oldukça güçlü olduğu aralarında kopukluk bulunmadığı görülecektir. Böyle olan sistemler dinler tarihinde gelişmiş dinler olarak değerlendirilirler. Sayın Prof. Dr. Harun Güngör’ün de tebliğinde belirttiği gibi en azından Türkler arasındaki Şamanizm’in temel inançlarının Gök Tanrı, tabiat güçleri, atalar kültü ve kozmoloji ve yaratılış; temel ibadetlerinin de ferdî dua etme ve kurban sunma biçiminde; Şamanların da günlük hayatın bazı ögelerinde yol gösterici ve görevli olduğu biçiminde bir sisteme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bize gösteriyor ki adına her ne kadar Şamanizm denilse de geleneksel din sistemlerinin bir kısmı ilkel olmayıp gelişmiş din kategorisinde ele alınabilecektir.</span></p>
<p><span>Dışlayıcı din adamları ve din adamı tarzında tavır sergileyen kimseler tarafından geleneksel inanç ve uygulamalar hurafe, batıl inanç, bidat gibi adlandırmalarla söz konusu edilmektedir. Bu tanımlamalar, İslam inancına sahip saf kimselerin kalbinde şüpheler uyandırmaktadır. Hâlbuki, başta da söylediğimiz gibi, evrensel dinlerin temel özelliklerinden olan senkretizm anlayışı içerisinde bu tanımlamalara giren inanç ve uygulamaların halk inançları adı altında İslamî motiflerle zenginleşmesini sağlayarak İslam dairesi içinde daha da yaygınlaşıp yaşatılmasına imkân verilmelidir. Şurası da unutulmamalıdır ki, Türk coğrafyasında tespit edilen inanç ve uygulamaların İslam’a karşı alternatif bir atmosfer içinde olduğunu söyleyemeyiz. İslam’a karşı imiş gibi göstermeler, başka kültürlerdeki motiflerle benzeşik gibi göstererek zoraki değerlendirmenin sonucudur. Bunun en şiddetlisi, en ağırı yukarıdaki tanımlamalar içine sokarak “şirk” dairesinde değerlendirilen inanç ve uygulamalardır. Biz bunu Türk inanç ve kültür tarihine baktığımız zaman kolayca görebiliriz.<a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span>Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Dinler Tarihi Öğr. Üyesi.</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> H.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> ELIADE, M., Patterns in ComparativeReligion, , 2005, s. 7-10 (Dinler Tarihi İnançlar ve İbadetlerin Morfolojisi, çev. Mustafa Ünal, Serhat Yay., Konya, s. 23-27.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> BIANCHI, Ugo, Dinler Tarihi Araştırma Yöntemleri, çev. Mustafa Ünal, Kayseri, 1999, s. 20-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> ELIADE, M., Patterns in ComparativeReligion, tr. Rosemary Sheed, London, 1971, s. 7-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> SMART, N., The World’s Religions Old Traditions and Modern Transformations, Cambridge, 1989, Part II.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> VRIJHOF, P. H. and WAARDENBURG, J. (eds.), Official and Popular Religion, New York, 1979; MENS- CHING, Gustav, Dini Sosyoloji (çev. Mehmet Aydın), Konya, 1994; WACH, Joachim, Din Sosyolojisi (çev. Ünver Günay), Kayseri, 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> ÜNAL, M., “Halk Dini Verilerinin Fenomenolojik Yöntemle İncelenmesi”, FÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, S. 5, Elazığ, 2000, s. 227-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> BIANCHI, U., History of Religions, Leiden, 1975, s. 5-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> BIANCHI, s. 180-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Çıkış, 20:2-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Mika, 4:1-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Mezmurlar, 106: 34-7 ve 115:3-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hezekiel, 16, 10:5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Resullerin İşleri, 2: 39-47; 4:12; 17:30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> I. Korintoslular, 10:18-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Al-i İmran, 85; Yunus, 18; Necm, 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> HUISMAN, J. A., “Christianity and Germanic Religion”, Official and Popular Religion, … s. 55-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> SEYİDOV, Mireli, Azerbaycan Halkının Soy Kökünü Düşünerken, Baki, 1989, s. 343, 348, 353.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> DUNLOP, D. M., “The Khazars”, The WorldHistory of the JewishPeople, 10, ed. C. Roth, London, 1966, s. 325-326; MINORSKY, V., “Khazars and the Turks in the Akam al-Marjan”, BSOAS, 9/1, London, 1973, s. 141-150; KUZGUN, Şaban, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985, s. 30, 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> AKOĞLU, Muharrem, Cahiliyye Dönemi Arap Kültürü’nün Mezheplerin Doğuşuna Etkisi, EÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1995, s. 1-2, 29-33, 49-52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İNAN, A., Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, Ankara, TTKB, 1986; İNAN, A., Makaleler ve İncelemeler I, II, Ankara, TTKY, 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> WALLACE, Anthony F. C., Religion An Anthropological View, New York, 1966, s. 86, 117-126, 145-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> DE CASTRO, Eduardo Viveiros, “Cosmological Deixis and Amerindian Perspectivism”, A Reader in the Anthropology of Religion, ed. Michael Lambek, USA, UK., 2005, s. 306-326.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> BOGORAS, Waldemar, “Shamanistic Performance in the Inner Room”, Reader in Comparative Religion AnAnthropologicalApproach, ed. William A. Lessa, Evon Z. Vogt, N. York, London, 1972, s. 381-387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> BOWIE, Fiona, The Anthropology of Religion, Blackwell USA, UK, 2002, s. 190-218; Michael Harner, Şaman’ın Yolu, tr. Asena Atlas.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu toplantı ile ilgili olarak Rus ve İngiliz dillerinde yayınlanan Shamanism in Tuva adlı tanıtım ve bilgilendirme kitapçığı bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> BALZER, Marjorie Mandelstam, “Introduction”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, s. xi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> BASILOV, V. N., “Chosen by the Spirit”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, 3-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> ALEKSEEV, N. A., “Shamanism Among the Turkic Peoples of Siberia Shamans and Their Religious Pra- ctices”, Shamanism Soviet Studies of Traditional Religion in Siberia and Central Asia, New York, London, 1990, s. 49-109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ANOHİN, A. V., Altay Şamanlığına Ait Materyaller, çev. Zekeriya Karadavut, Jannet Meyermanova, Konya, Kömen Yayınları, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/evrensel-dinlerin-samanizme-yaklasimi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bu konu ile ilgili her bir fenomenin fenomenolojik değerlendirme ile sonucunun ortaya konulması gerekir ki bizim değişik dergi ve sempozyum bildiri kitaplarında yayımladığımız çalışmalarda fenomenolojik sonuçlara ulaşılmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kadin-kamlardan-goecerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-doenusum</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kadin-kamlardan-goecerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-doenusum</guid>
<description><![CDATA[ Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm
Bu çalışmada geleneksel Türk dini hayatının çok yönlü fonksiyonuyla varlık gösteren kadın kamların tarihi gelişim içinde geçirdiği, değişim, dönüşüm, paylaşım serüveni ve işlevleri Türk Kültürü’nün terkip özelliğinden hareketle, incelenecektir. Tarihin akışı içinde karşımıza muhtelif bağlamlarda çıkan kadın kamların durumu çeşitli örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır. Buradan hareketle çalışma son dönemlerde yerleşik düzene geçen ve Toroslar’ın kuzey ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b7aabf2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kadın, Kamlar’dan, Göçerevli, Türkmenler’de, “Ebelik”, Kurumu’na, Dönüşüm</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Kadin-Samanlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html">Kadın Kamlar’dan Göçerevli Türkmenler’de “Ebelik” Kurumu’na Dönüşüm</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ruhi ERSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Bu çalışmada geleneksel Türk dini hayatının çok yönlü fonksiyonuyla varlık gösteren kadın kamların tarihi gelişim içinde geçirdiği, değişim, dönüşüm, paylaşım serüveni ve işlevleri Türk Kültürü’nün terkip özelliğinden hareketle, incelenecektir. Tarihin akışı içinde karşımıza muhtelif bağlamlarda çıkan kadın kamların durumu çeşitli örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır. Buradan hareketle çalışma son dönemlerde yerleşik düzene geçen ve Toroslar’ın kuzey ve güneyinde yaşayan Türkmen aşiretleri arasında bulunan Ebe Anaların ve “ebelik kurumunun” yaşadıkları topluluklarda üstlendikleri işlevleri ve kadın kamların ebe analar üzerindeki yansımaları incelenecektir.</span></p>
<p><span>Türk din tarihçileri, Türklerin dini yaşamlarını dört ana evreye ayırırlar:</span></p>
<ul>
<li><span>Geleneksel Gök Tanrı İnancı</span></li>
<li><span>Semavi Dinlerle Tanışma</span></li>
<li><span>İslamiyet’in Kabulü</span></li>
<li><span>Modern Dönem (Ünver, Güngör 1998:18-28)</span></li>
</ul>
<p><span>Türk kültürünün gelişim sürecine bakıldığında, erken dönem Türk tarihinden günümüze, Türk kültürünün sürekli gelişim ve değişime açık bir yapıda olduğu görülür. Türk kültürü, yarı yerleşik, esnek devlet anlayışının hâkim olduğu dönemle, yerleşik esnek devlet anlayışının hâkim olduğu dönem aralığında, çevre kültürleri potasına dâhil etmiş ve kendi bünyesinde yeni terkipler oluşturabilmiştir (Yıldırım 2000: 32-44).</span></p>
<p><span>Bu konuda kültür tarihçisi Bahaeddin Ögel, Orta Asya’nın bilinen ilk büyük devletleri olan Hun ve Göktürkler’in birer imparatorluk olduklarını, bünyelerinde doğal olarak değişik kavimlerin bulunduğunu; ancak, bu iki imparatorluğun Orta Asya’da müşterek bir kültür yarattığını ve bu kültürel yaratma sürecinin diğer Türk kavimlerinde de devam etmiş olduğunu ifade eder (Ögel 1984: 43).</span></p>
<p><span>B. Ögel’in; “Hun Devleti’nin siyasi vahdeti, bir yandan Orta Asya’daki kültür birliğini sağlarken diğer taraftan da dış temaslar sayesinde kendi topraklarındaki insanların günlük hayatlarına ve zevklerine dışarıdan yeni gelen zevkleri de katmaktaydı” ifadeleriyle, yeni terkiplerin milli üslûba dönüştürülmesinin Türk kültürünün erken dönemlerinde yaşanmış bir tecrübe olduğu anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Tarihi süreç içinde Türklerin kültürel hayatının bütününde olduğu gibi, dini yaşamlarında da, çeşitli bağlamlarda gelişme ve değişmeler meydana gelmiştir. Erken dönem Türk inanç sistemi Gök Tanrı inancı olarak tanımlanmaktadır (Ünver, Güngör 1998: 33).</span></p>
<p><span>“Tüm toplumların erken dönem dini pratiklerinin toplamı, bilim hayatında genellikle Şamanizm terimi ile ifade edilmekte ve aynı zamanda bugün, Şamanizm erken dönem Türk din hayatının ritüel ve sosyal boyutunu ifade edici bir terim ve kavram olarak da kullanılmaktadır.”</span></p>
<p><span>“Şaman kelimesinin etimolojisi hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Şamanizm’in kökenini Budizm’e dayayan, onun güneyden gelip kuzey Asya’ya kadar uzandığını ileri süren araştırmacılara göre Şaman kelimesi, Sanskritçe’de “dilenci-rahip” veya “Budist rahip” anlamına gelen Sramana veya Çramana kelimesinden Çin diline Şa-men (bilge kişi) olarak geçmiş; buradan da Mançu-Tunguzcada Şaman/Xaman halini almıştır” (Güngör 2006).</span></p>
<p><span>Eski Türkçe’de Şaman karşılığı kullanılan kelime Kam’dır. Kam kelimesi Uygur dönemi Türk dili metinlerinde Turkische Turfan-texte’lerde, Kutadgu Bilig ve Codex Cumanicus adlı eserlerde geçmektedir. Yakutça’da Oyum, Moğolca Buge; Buryatça Buge ve Bö; Tunguzca Şaman/Xaman; Tatarca Kam; Altayca Gam/kam; Kırgızca ve Kazakça Baksı, Bahsi, Karamurt, Darger, Bubu; Samoyed dilinde ise Tadıbey kelimesi şaman kavramını karşılamak için kullanılmaktadır (Buluç, 1979) Kadın şamanlar için kullanılan çeşitli unvanlar Uutagan. Udagan, Ubakhan. Utugan, Utiugan kelimeleri Moğolcadır (Güngör 2006). Çevre kültürleri kucaklayıcı ve içine alıcı kapsama sahip olan Türk kültüründe bütün bu terimler kendine yer bulur (Bayat 2006:131-134).</span></p>
<p><span>Toplumsal hafızalar ve dini hayat, uzun süreç içinde oluştuğundan dolayı, bu oluşum, kendisini, temel davranış kalıplarıyla, geçmişten şimdi aracılığıyla geleceğe taşır. Bunlar, geniş bir toplumsal kabul ve katılım ile, ritüellerden, sembollerden, normlardan ve değerlerden meydana gelir. Toplumsal pratiklerin oluşturduğu bu birikim, yeni kuşaklara aktarılır (Marshall 1999: 258-259). Şüphesiz her aktarım aktarılanın üzerine konmuş bir tecrübe olarak geleceğe yeni bir birikim sağlamış olur. Bu durum, kendini aynı biçimde inanç sisteminin gelişim seyrinde de gösterir.</span></p>
<p><span>Türk inanç sistemi içinde ‘kam’ diye bilinen bu kişiler, toplum içinde olağanüstü güçler ile olan ilişkileri ve bunlara dayalı topluma ve bireye gösterdikleri çözümler nedeniyle saygı duyulan veya korkulan şahsiyetlerdir. Kamların toplumsal dönüşüme paralel olarak, üzerlerinde biriktirdiği işlevler oranında etki alanlarını genişlettiği de söylenebilir.</span></p>
<p><span>Burada incelemeye çalışılacak husus, yukarıda vurgulanan bağlamda belirtilen özelliklerin kadın kamlara yansıması biçimiyle ilgili olacaktır. Türk inanç pratiklerinde önemli yer tutan kadın kamlarla ilgili bir takım görüşler vardır. Bu görüşlerin yer aldığı bağlamların başında, insanın yaşamını idame ettirebilmesi için gerekli olan ‘yiyecek’ için yaptığı bereket ve kendisinin çoğalması için gerekli gördüğü ‘doğum’ olayıyla ilgili yapılan törenler gelir. Bu törenler ilk uygulamadan itibaren bitkisel, tarımsal, hayvansal bereketin bolluğunu, nüfus artışının temini ve devam ettirme amacıyla yapılır (Özdemir 2001:124; Bayat 2004: 17-49).</span></p>
<p><span>İnsanoğlu ilk çağlarda toplayıcılık ve ilkel bahçe tarımıyla uğraşmıştır. İşte bu süreç içinde kadının toplayıcılık ve ilkel bahçe tarımıyla uğraşması, ‘ateşi’ istifade edilir duruma getirmesi (Çobanoğlu 2003: 29, 30, 31) yanı sıra, “erkek cinsinde bulunmayan doğurganlık ve doğurduğunu kendi bedeniyle beslemesi gibi kendine özgü nitelikleri ‘anaerkil’ aile düzeninde ayrıcalıklı bir konum kazandırmasına imkan vermiştir.” (Akarpınar 2000: 180). Dolayısıyla Türk toplumunun mitolojik sembollerinden biri olan ‘kadın’, doğurganlık özelliğiyle, yaratıcı gücün temsilcisidir” (Özcan 2003: 78) Bu sebeple kadın, toplum yaşamı içerisinde bereketin, doğurganlığın sembolü olarak görülmüştür. Öte yandan kadın şamanın, “Yer Ana” kompleksi içinde en eski çağların hatıralarını yaşattığı ve onun anaerkil bir dönemde ortaya çıktığı, son dönem araştırmaları ile ortaya konmuştur (Bayat 2006: 85).</span></p>
<p><span>Kadın kam, hâkimiyet üstünlüğünü, sosyo-ekonomik düzeyin değişmesi sonucunda erkek Şamanlara bırakmıştır. Sosyo-ekonomik düzeyde anaerkilliğin güç kaynaklarından olan ateş, demir ve benzeri madenlerin işlenmesiyle kurulan erkek egemenliği toplumun yapısını değiştirdi ve ocağın sahibi, dolayısıyla ailenin başı durumunda olan kadın, özellikle demirciliğin gelişmesi ile, yerini erkeğe bırakmış oldu (Bayat 2006: 63; Çobanoğlu 2001: 5-22).</span></p>
<p><span>Türk inanç sisteminde kadın kamların varlığı toplumsal gelişmenin bir sonucudur. Türklerin hayatında, sahip oldukları esnek, dinamik, yarı yerleşik devlet anlayışları içinde ve sosyal hayatın her bağlamında kadına yer verilmiştir. Türk destan ve hikâyelerine de bakılacak olursa, kadının erkek ile yan yana hayat mücadelesi içinde bulunduğu görülecektir (Sevinç 1987, Yılmaz 2006: 111-124).</span></p>
<p><span>Kültürün doğasında var olan gelişim, değişim, dönüşüm ve yeni terkipler oluşturabilme özelliği, Türk kadın kimliğinde de kendisini göstermiştir. Gelişim ve paylaşımın çok yönlü olmadığı, sınırlı paylaşımların gerçekleştiği erken dönem Türk toplumunda “kadın kam” kimliği ile varlık gösteren Türk kadın kimliği, dini ve sosyal rolleri, çok yönlü işlevleri ile o şartlar içinde karşılarken, değişen zaman ve şartlarda üzerindeki işlevlerin çoğunu toplumsal birikimin doğal gelişim süreci içinde doğurduğu muhtelif müesseselere aktarmıştır (Yıldırım 1999).</span></p>
<p><span>Türk kadın kamlar, dini kimliklerini İslam dinine intisap ile birlikte kadın evliyalara; büyücü, sihir yapıcı kimliğini bakıcı, falcı, muskacı kadınlara; hekimlik kimliğini ocaklara devretmiştir (Kalafat 1999; 79). Bu işlev dağılımında dini misyonun verildiği kadın evliyalar, Türk-İslam coğrafyasının muhtelif yerlerinde varlık göstermiş ve günümüze kadar türbeleri ve bu türbeler etrafında oluşan menkıbe ve efsaneleriyle varlığını sürdürmüştür.</span></p>
<p><span>Erken dönem Türk inanç sisteminde karşımıza çıkan kadın kamlar ile Türk coğrafyasındaki yaygın “kadın evliya” tiplerinin ne ilgisi olabilir, sorusuna dinler tarihi açısından bir cevap verilebilir: Hiçbir zaman, bir din veya salt bir dini inanç, sınırlı bir zamanda ortaya çıkıp, işlevini tamamlamış ve ortadan kaybolmuştur, denilemez. Din ve din pratiklerine bu tarz bir yaklaşım eksik bir yaklaşım tarzıdır. Çünkü dinin tarihi aşan bir boyutu vardır. Dini oluşturan olgular, bir anda ortaya çıkmaz. Dolayısıyla, din ve ona bağlı olgu ve olaylar tarihi süreç içinde oluşur ve varlığını bir biçimde sürdürür.</span></p>
<p><span>Dini olgu ve olayların kökleri, çok daha gerilere gidebileceği gibi, ileriye yönelik, kesintisiz ve birbirini etkileyen bir süreç oluşturma özelliği de gösterirler. Durum böyle olunca, dini olguların gerçek anlamda saf halde bulunmasının mümkün olmadığı, söylenebilir. İnancın gelişip değişmesine ve yeni terkiplere ulaşmasında sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik süreçlerin, iklim ve coğrafya gibi etkenlerin rolü göz önünde bulundurulmalıdır (Eliade 1990: 57-58). Dolayısıyla kadın evliya kültü de, bu bağlamda değerlendirilebilir.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun muhtelif yerlerinde bulunan ve etrafında pek çok halk inancı pratiği oluşan kadın evliya türbesi vardır.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kadın evliyalar etrafında gelişen pratikler ve tarihi süreçte yer alan, hayatın her bağlamında Türk kadın kimliği, günümüz toplumunda muhtelif işlev dönüşümleri içinde izlenebilir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Ebelik kurumu ve ebe analara öncülük eden kadın kam kimliği arasında da bir takım ilişkiler olduğu görülmektedir. Önce “ebe” nedir sorusuna cevap arayalım. Muhtelif sözlüklerde geçen ebe kelimesi şu anlamlar içinde görülür:</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 1) Doğum işini yaptıran kadın 2) Büyük anne, nine. 3) Genellikle çocuk oyunlarında baş olan, diğer çocuklara veya gruba karşı cezasını çekmek ve bundan kurtulmak için tek başına bütün sorumluluğu üzerine alan çocuk. “Ebe” ile bağlı söz öbekleri de şöyle sıralanabilir: Ebebulguru, ebegümeci, ebekuşağı, ebemkuşağı, körebe, dil ebesi, kumar ebesi, laf ebesi, lakırdı ebesi, oyun ebesi, söz ebesi (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebegümeci:</strong> Ebegümecigillerden, çiçekleri ilaç, yapraklan sebze olarak kullanılan, kendiliğinden yetişen çok yıllık ve mor çiçekli bir bitki (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebekuşağı:</strong> Gökkuşağı (TDK 2005: 597)</span></p>
<p><span><strong>ebemkuşağı:</strong> Gökkuşağı (TDK 2005: 598)</span></p>
<p><span><strong>ebeveyn:</strong> Anne ve baba (TDK 2005:598)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 1 ‘nine’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 2 ‘çocuk doğurtan, doğumda yardımcı olan kimse (ekseriya kadın)’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> 3 ‘çocuk oyunlarında gruptan ayrı durumda oynayan çocuk’ (Tietze 2002: 684)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> Aba, apa, ebe, epe, biçimlerindeki sözcükler, günümüz Türk dillerinde “ata; dede; nine; baba; anne; amca; hala; ağabey; abla; ebe” gibi anlamları olan çeşitli akrabalık terimlerini gösterir (Yong-Song Li 1999: 99).</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> “ anne; nine” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>ebe:</strong> “doğum işini yaptıran kadın”, “nine; abla; teyze; düğünde geline verilen armağanları toplayıp göz önüne yayan kadın; soy, boy”, “nine; dede; kız kardeş; abla; hala” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> “nine; anne; ebe” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>abi:</strong> “nine; kaynana (karının annesi) ; ebe” , yırak abi “dedenin veya ninenin annesi; anneanne” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>abiy:</strong> “hala, teyze (babanın veya annenin ablası); nine (baba veya anneden yaşça büyük olan herhangi bir yaşlı kadın); kaynana” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span><strong>aba:</strong> “nine; (örtmece) nine (ırmak, göl, orman gibi sözcükler yerine kullanılır); (örtmece) Sibirya yarası” , aba “nine; büyük ırmak, büyük göl; ırmak”, aba “nine: ninenin kız kardeşi; (şerefle) genel olarak yaşlı kadın; (yolda) arazi, yatacak yer; ayı” (Yong-Song Li 1999: 99)</span></p>
<p><span>Türk kültüründe “ebe” kelimesi etrafında gelişen kelime ve kavram dünyasının oldukça zengin olduğu görülmektedir. Söz konusu bu durum, “ebe” kelimesinin doğum işini yaptıran kadın, büyük anne, uluğ kadın anlamlarına geldiğini gösterir. Anadolu coğrafyasında yaşayan göçer evli Türkmenler arasında ve onların son dönemlerde yerleşik düzene geçtikleri yörelerde, bu ‘ebe’ler hala canlılığını koruyor ve işlevlerini sürdürüyor: Oralarda karşılaştığımız ebeler “ebeler, ebe analar, aralık ebeleri”, gibi adlar taşır. Onlar, ebelik gibi doğum yaptırtıcı bir sosyal kurumu geçmişten günümüze taşıyan son izleri yansıtır.</span></p>
<p><span>Konar-göçer veya yarı yerleşik yaylak-kışlak hayatının hâkim olduğu Türk topluluklarında, kadın-erkek ilişkisinin daha rahat olduğu, hayatın her alanını birlikte paylaştıkları bilinen bir gerçektir. Bununla birlikte, özellikle gerek hayat şartlarının doğurduğu, gerekse ailenin bir ocak olarak sürdüğü yerlerde ebelik vazifesini yüklenen kadınların toplum içinde özel bir yeri vardır.</span></p>
<p><span>Bir yönüyle kadın kamlarla olan benzerliklerine bakacak olursak: son dönem araştırmacılardan bir kısmı Şamanları “atanmışlar” ve “seçilmişler” diye ele almaktadırlar. Sibirya ve Altay kavimlerine göre Şamanlık aileden, genetik olarak intikal etmekte, bayılma, sinir krizi ve astım nöbetleri ile kendini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Radloff, Şamanlığın genetik olarak babadan oğula, bazen de kıza intikal ettiğini ifade ederken. Anohin. Şamanlıktaki genetik geçişin babadan oğula (kıza değil), akrabadan akrabaya olduğunu ifade etmektedir (Güngör 2006).</span></p>
<p><span>Ebelik kurumunun oluşum ve gelişimine baktığımızda, ebe olacak kadının, ya aileden gelen bir ebelik işleri sürekliliği veya diğer kadınlarda olmayan ebe kadına özgü bir cesarete ve özelliklerle sahip olduğu görülür. Gerek ebelikle ilgili uygulamaların neticesi gerekse ebeliği yüklenmesiyle gösterdiği başarı ölçüsünde ebenin toplumda itibar gördüğü söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Türkistan sahasında var olmuş kadın şamanlar arasında, ebelik yapanlar da vardır. Bunların, doğumu zor geçen kadınların doğumuna yardımcı olduğu, hatta çocuk beklentisi karşılık bulmayanları tedavi ettiği de bilinmektedir. Hatta erkek Şamanların, dini ritüellerde kadın sembolü olan kadın göğsü figürlü elbiseler giydikleri ve doğumu sembolize eden pratiklerde bulundukları söylenir. Kam kimliği oluşumu ile dişilik olgusu bereket arasında bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Tuva halk inanışına göre, Tuva Şamanlarının ulu atası da bir kadın şamandı (Beydili 2005: 511).</span></p>
<p><span>Yakut Türklerinde, özellikle erkek çocuk isteyen kadınların Şamanlara başvurdukları, Şamanlarca efsunlandıkları görülmektedir (İnan 2000:167). Türkler, Anadolu’ya geldiklerinde şaman, Budist. Maniheist rahiplerin işlevlerini Anadolu’da muska yazma ve büyü tekniklerinde uzman hocalar yüklenir (Kalafat 1999).</span></p>
<p><span>Sibirya’da kamların görevleri şunlardır:</span></p>
<ol>
<li><span>Ölü ruhunu öbür dünyaya göndermek,</span></li>
<li><span>Yersiz yurtsuz bir ruhu tahtadan bir tasvire yerleştirmek,</span></li>
<li><span>Avda şanssızlığı gidermek,</span></li>
<li><span>Hastaları tedavi etmek, gibi görevlerine rastlarız (Güngör 2006).</span></li>
</ol>
<p><span>Torosların güney doğusunda Amanos dağlarında yaşayan ve “Fırka-i İslahiye” ile yerleşik düzene geçen Osmaniye yöresi Ulaşlı Türkmenleri arasında da, ebelik kurumu yaşamaktadır. Burada da doğum etrafındaki pratiklerin ötesinde söz konusu kuruma çok yönlü bir işlev yüklendiği görülmektedir:</span></p>
<p><span>“Aralık ebelerinin görevi doğum yaptırmakla bitmez: çocuğun yıkanmasında, hastalandığında tedavi edilmesinde, annenin durumunu kontrol etmekte çocuğu olan aileye yardımcı olur. Doğumdan sonra çocuğun göbek adını koyar, göbeğini kesip pansuman eder, çocuğu yıkar, kundaklar ve ailesine teslim ederdi. Bir gece de o evde annenin başında beklediği olurdu.</span></p>
<p><span>Doğum yapan kadının evi kendi evine yakınsa her gün evine gider, ne durumda olduğunu kontrol eder, çocuğa bakacak birisi yoksa banyo yaptırıp, kundağa sarardı. Ebesi olduğu çocuğun evlilik dönemlerinde kız istenmesinde, kız verilmesinde; bunun yanında ölüm törenlerinde cenazenin yıkanmasında, mevlitlerdeki yemeklerin hazırlanmasında da önemli görevler üstlenirlerdi. Ebesi olduğu çocuklar kendilerine “ebem” diye hitap ederler, kendilerinden haklarını helâl etmesini isterler, bayramlarda ziyaret ederek, hediyelerini getirirlerdi” (Doğaner 2006).</span></p>
<p><span>Kadın kamların özelliklerinden birisi de, halkın âdet ve geleneklerinin unutulmasına izin vermeyecek uygulamalarda bulunmaktır. Kamlar genelde hayalci, şâir ruhlu ve söz dağarcığı zengin olup sembollerle düşünebilen insanlardı. Örneğin, halkın kullandığı günlük konuşma dilindeki kelime sayısı dört bini geçmezken, kamların kelime hazinesinin on iki bin civarında olduğu söylenmektedir (Beydili 2005: 511). Ulaşlı Türkmenleri arasında yaşamış olan ve hâlâ adı kendi sülâlesine lakap kalan “ZALA EBE”nin gelenek çevresindeki karizmatik etkisi ve söz ustalığı karşısında hiçbir erkeğin duramaması halk arasında biline gelmiştir. Günümüzde, Osmaniye ili Ulaşlı mahallesinde, kadınlar arasında söz ustalığı ve gelenek savunuculuğu yapanlar için, bu yüzden, ona nisbetle “Zala Ebelik yapma”. ‘”Zala Ebe gibisin” denir.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Ebelerin kadın cenazelerinde, defin işlemi hazırlıklarında ve cenaze esnasında yapılacak çeşitli işlerde ön planda olduğu görülmektedir. Ulaşlı Türkmenleri yağmur dualarında ve diğer bereket törenlerinde onların dualarını almayı ve onları aralarında bulundurmayı önemsiyorlardı.</span></p>
<p><span>Türklerin geç dönem Asya tecrübelerinde de ebelik kurumunun fonksiyonel olduğu görülmektedir. Doğumda ve doğumla ilgili törenlerde çok önemli rolü olan bu ebeler, çocuk ve hamileler için, çeşitli tılsımlar yapmaktaydılar. Bu yüzden de günümüz Türkmen kadınları hastalandığında, doktor değil ebeler çağrılmaktadır (Bacon: 190).</span></p>
<p><span>Mersin yöresi Tahtacı Türkmenleri arasında, doğum esnasında ebe, işlemlerine “Benim elim değil Fatma Ana’nın eli” diyerek başlar. Doğum yapacak kadının karnını eliyle ovup doğumu gerçekleştirmeye çalışır (Selçuk 2004: 157). Söz konusu uygulamalara Türkiye’nin pek çok yöresinde rastlanmaktadır (Acıpayamlı 1974:41).</span></p>
<p><span>Anadolu’nun pek çok yerinde Fatma Ana’nın eli ile ilgili inançlar mevcuttur. “Benim elim değil Fatma Ananın eli” ifadesinin Orta Asya Türkleri arasında “Benim elim değil, Umay Ana’nın eli” şeklinde yaşadığı da bilinmektedir (Beydili 2004:584-585; Tanyu 1982:479-495; Üçer 1976:147-156; Üçer 1981:113-120). Fatma Ana inancını Doğu Türkistan’da da görmek mümkündür. Hatta, Doğu Türkistan’daki Müslüman bakşılar, pirlerinin Hz. Fatma olduğuna, bakşılığın ondan miras kaldığına inanmaktadırlar (İnan 2000: 72-90). Burada, kamlığın İslâmî forma büründüğünü görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Bu dönüşüm esnasında, Peygamberin kızı olması sebebiyle Müslüman topluluklarda Hz. Fatma’nın kendisine duyulan hürmetten dolayı pir seçildiği anlaşılmaktadır. Doğum esnasında da, doğumu yaptıran kadın, Hz. Fatma’nın manevi gücünü almakta, o söz konusu güç ile hamile kadına temas etmesiyle doğumun kolaylaştığına inanılmaktadır (Selçuk 2004: 158). Öte yandan Dede Korkut Hikâyelerinde geçen kadın tasvirlerinde, iyi kadınların Ayşe, Fatma soyundan geldiğinin zikredilmesi de bu bağlamda düşünülebilir.</span></p>
<p><span>Gerek Tahtacılar arasında, gerekse Ulaşlı Türkmenleri arasında doğum sonrasında çocuğun göbek bağının önemsenmesi ve ebesi tarafından kutsalla ilgili bir yere gömülmesi ritüeli ile; çocuğun doğumundan sonra kansız kurban ritüelini andıran ve “gömbet” diye adlandırılan kuruyemiş dağıtılması işlemlerinin fenomenolojik<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> olarak seyrine bakılacak olursa, bu pratiklerin, Orta Asya Türk geleneğinin bir devamı olduğu söylenebilir. Divanü Lügati’t-Türk’te çocuğun eşine, “son” veya “Umay” denilmektedir (DLT 1992: 123). Kazak, Kırgız ve Yakut Türklerinde çocuk dünyaya geldiğinde ziyafet verilmektedir. Ebe, bu ziyafet için buğday unundan bir yemek yapmakta; kadınlar, yemek yedikten sonra çocuğun eşini bir çukura gömmektedir (İnan 2000: 173).</span></p>
<p><span>Doğum esnasında ve hemen sonrasında ebeler tarafından yapılan bu işlemler, aslında sıradan bir canlı olan insan yavrusunun kutsalla eklemlendirilip ona atfedilen kutsiyeti, bu törensel yapı içinde, toplumsal kabulle onama pratikleridir. Çünkü çocuk doğum öncesinde, sadece fiziki bir var oluşa sahip olup, henüz ailesi tarafından tanınmamış ve toplum tarafından da kabul görmemiştir. Yeni doğan çocuk tam anlamıyla canlı statüsünü doğumu ve doğumdan hemen sonra uygulanan ritüeller ile kazanmaktadır. Çocuk, ancak bu ritüeller sayesinde toplumla bütünleşmektedir (Eliade 1991: 161; Selçuk 2004: 163).</span></p>
<p><span>Ebelerin bu bağlamda sahip oldukları olağanüstü nitelikler ve güçte dikkat çeken bir diğer husus da “ebem kuşağı”dır. Yağmurdan sonra havanın açılacağının habercisi olan gök kuşağına, bazı yörelerde ebem kuşağı denir. Halk arasındaki inanca göre, bu kuşağın, Hz. Fatma kuşağı olduğuna inanılır. Bu kuşaktaki yeşil rengin cenneti temsil ettiğine inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Ebelerin doğum yaptırma esnasında söyledikleri: “Benim elim değil, Fatma anamızın eli” sözünü ve Müslüman bakşıların Hz. Fatma’yı pirleri kabul ettiği bilgisini anımsarsak ebemkuşağıyla Fatma ana kuşağı ilişkisinin de bu bağlamda yorumlanması mümkündür. Türkmen ebe analarının umumiyetle geleneksel kıyafetlerinde bellerinde sarılı ve her zaman temiz tuttukları bel kuşaklarının olduğunu, doğumlarda ve doğuma yardımcı bir araç işlevi gördüğünü; bütün bunları, onun kutsallığı inancı ile birleştirdiğimizde, “ebem kuşağı” kavramının da buradan gelen kutsallıklar neticesinde, Fatma Ana kutsallığıyla ifade edildiği anlaşılır. Öte yandan, ebemkuşağının altından geçmenin cinsiyeti değiştireceğine inanılır. Bu da yine bir yönüyle yeniden doğmayı çağrıştırır; delikli taştan geçme ritüeli gibi, yenilenmeyi temizlenmeyi sembolize eden mitlerin ölümsüzlüğünün göstergesi olan bir inanç kültünü çağrıştırmaktadır (El iade 1993).</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; erken dönemden itibaren Türk inanç sistemi içerisinde görülen “kadın kamlık” fenomeninin, kültürde süreklilik bağlamında yer aldığı, karşılaştığı yeni şartlar ve tutumlar karşısında kendisini yenilediği, değiştirip dönüştürdüğü ve sonunda yerini sağlık ocaklarında ve hastahanelerde görev alan ebe analara, ebe babalara bıraktığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ruhi ERSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Gaziantep Üniversitesi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Türk Bilig: Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span><u>Kaynaklar</u></span></strong></span></div>
<div><span>♦ ACIPAYAMLI, Orhan, (1974), Türkiye’de Doğumla İlgili Adet ve İnanmaların Etnolojik Etüdü, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ AKARPINAR, R. Bahar, (2000), “Anadolu’da Çok Tanrılı Dinler Döneminde Görülen Bereket Törenleri”, Türkbilig 2000/1, Ankara: 178-184.</span></div>
<div><span>♦ ATALAY Besim (çev), (1992), Divanü Lügat-it Türk, Cilt I-III, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BACON, E. Elizabeth, (t.y.), Esir Orta Asya, (Çeviren. Tansu Say), Tercüman 1001 Temel Eser.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2004), Türk Şaman Metinleri (Efsane ve Memoratlar), Ankara: Piramit Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2006), Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLİ, Celal, (2004), Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, (Çeviren: Eren Ercan), Ankara: Yurt Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, Saadettin, (1948), “Şamanizmin Menşei ve İnkişafı Hakkında”, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 2, Sayı 3-4, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, Saadettin, (1979), “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, Cilt XI, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul, (2001), Türk Dünyası Ortak Edebiyat Tarihi (İçinde Türk Mitolojisi Bölümü), Cilt I, Ankara: AKM Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul, (2003), “Kağanlık ve Kamlık Kurumlan Arasındaki Çekişmenin Türk Mitolojisine Yansıması Problematiğinde Yöntem Sorunları”, Bilig, Sayı 27: 21-45.</span></div>
<div><span>♦ DOĞANER, Ali, (2006), Osmaniye Yöresi’nde Yaşayan Ulaşlı Türkmenlerinin Geçiş Törenleri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1990), Dinin Anlam ve Sosyal Fonksiyonu, (Çev. Mehmet Aydın), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1991), Kutsal ve Dindışı, (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea, (1993), Mitlerin Özellikleri, (Çeviren: Sema Rifat), Ankara: Simavi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÜNAY, Ünver, Harun GÜNGÖR, (1998), Türk Din 7ari/ıı,Laçin Yayınları Kayseri</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Harun, (2006), “Şamanizm”, İslam Ansiklopedisi, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları (Baskıda).</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, (2000), Şamanizm, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (1999), Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları İzleri. Ankara: AKM Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2006), “Anadolu’da Ulu Kadın Kişiler ve Halk İnançıları, Yörtürk Fikir, Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı 65, Ankara: 3-14.</span></div>
<div><span>♦ MARSHALL, Gordon, (1999), Sosyoloji Sözlüğü, (Çeviren. Osman Akınhay – Derya Kömürcü), Ankara: Bilim ve Sanat Yay.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, (1984), İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık, (2003), “Oğuz Kağan Destam’mn Kahramanlık Mitosu Bakımından Çözümlenmesi”, MUli Folklor, Sayı 57: 76-81.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEMİR, Nebi, (2001), “Bilim ve Teknolojideki Gelişmelerin Köy Seyirlik Oyunlarına Etkisi”, Milli Folklor, Sayı 51: 119-129</span></div>
<div><span>♦ SELÇUK, Ali, (2004), Tahtacılar, Mersin Tahtacıları Üzerine Bir Araştırma, İstanbul: Yeditepe Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SEVİNÇ, Nejdet, (1987), Eski Türklerde Kadın ve Aile, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, Hikmet, (1982), “Fatma Anamız ve El İle İlgili İnançlar Üzerine Kısa Bir Araştırma”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Cilt: IV, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TIETZE, Andreas, (2002), Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati, C. 1, İstanbul: Simurg Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük (2005), Ankara: TDK yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇER, Müjgan, (1976), “Anadolu Folklorunda ‘Fadime Ana’”, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı 1975, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇER, Müjgan, (1981), “Anadolu Folklorunda “Fadime Ana II”, Türk Folkloru Araştırmaları 1981/1.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun, (1999), “Dede Korkut’tan Ozan Barış’a Dönüşüm”. Türk Dili, Sayı 570, Haziran.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun, (2000), “Türk Sözel Kültüründe Süreklilik <osmanl hanedanl d cumhuriyete t ankara:></osmanl></span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Ayfer, (2004), “Türk Kültüründe Kadın”, Milli Folklor, Sayı 61: 111-124</span></div>
<div><span>♦ YONG-Song Li, (1999), Türk Dillerinde Akrabalık Adları, İstanbul: Simurg Yayınları.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bunlar şöyle sıralanabilir: <strong>Kız Evliya Türbesi:</strong> Edirne saray içindedir. <strong>Kız Veli (Mühürlü Sultan)Türbesi</strong>: İzmir Menemen’de Merkez Çarşı içi, müftülük yanındadır. <strong>Sarı Kız Türbesi:</strong> Bolu ili Mengen ilçesi Ağacalar köyü, <strong>Kız Dedesi</strong>: Bolu merkez Ege Mahallesi Tarlabaşı caddesindedir. <strong>Kızlar Türbesi</strong>: Kahramanmaraş kabristanındadır, <strong>Kız Türbesi</strong>: Edirne merkez Kıyık Ortaçukur Mahallesi’ndedir. <strong>Uç Kızlar Türbesi</strong>: Konya ili, Akşehir merkezde Taşmedrese yanındadır. <strong>Sır Hatunlar (Sire Hatunlar) Türbesi</strong>: İzmir Tire’de Maşa Mahallesı’nde, <strong>Şeyhetü Zeynep Türbesi</strong>: Siirt merkezde, <strong>Cimcime Sultan</strong>: Ankara ili, Haymana ilçesindedir. <strong>Sultan Hatun </strong>veya<strong> Aynalı Kadın Türbesi:</strong> Sinop ilinde, <strong>Loğusa Hatun</strong>: İstanbul – Beyoğlu Şişhane’dedir. Bu arada Bursa ilimizde de <strong>Ebe Hatun Türbesi</strong> vardır. Bu türbenin etrafında da halk inançları yaşanmaktadır. <strong>Hoş Ebe</strong> ve <strong>Gebe Sarı Kız Türbeleri</strong> Ankara Nallıhan’dadır. <strong>Kırmızı Ebe Türbesi</strong>: Ankara Kızılcahamam ilçesi Taşlıca köyündedir (Kalafat 2006: 3-14).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Halk hekimliğine örnek bir kadın hikayesi: “Hep gelirler, benim köyde de sözüm geçer. Zaten ben bunu babamdan öğrendim. Babam çevre köylerin sınıhçısıydı. Bir şey yapacağı zaman gel gizim der, beni çağırır gösterirdi. Hayvanlara bile bahardı. Mesela bir davarın ayağı girilmiş. Gel gizim şunu dut derdi. Gırığı gırığa getirirdi. Şeyle duz tahta yapardı, dört yanına gor, gara sağızınan (kara sakızla) sarardı. Adamlarınkını gara üzümünen hayvanlarınkini gara sağızınan sarardı. Adamın baldır gemiğı çuruk gemikdir. Omuz gemiği çürükdür, dirsekden aşağısı çürüktür. Boynun arha gemiğı çürüktür; ön tarafı, sağlam gemikdir.</span></div>
<div><span>Benim gizimin damadı (hemi de görümümün torunu) Osman’ın ayağının baş barmağı girilmiş. Ta şu diz gapağına gadar alçıya almışlar. Geldi, “Ana ben duramıyorum” dedi. “Aman oğlum, sök at.” dedim. Söktük attık, tekrar ben sardım eyi oldu. Uzum sarsan bile gırıh şişer, o şişmeden gorhma. Sonra datlı datlı gicişir.</span></div>
<div><span>Ben köyümde sayılırdım, sevülürdum, şindi Sivas’ta bile sayılır sevulürüm. Burada bile sınıhçı arıyanlar sora sora buluyollar. Amma şindiki adamlar değişti. Gider birisi seni ele verir, çekmiyorum. Bahmıya da (bakmaya da) gorhuyorum. Amma bana güvenen insanlar gine (yine) geliyor. Geçen gun biri söylemiş; bir garı, ahşam ezeninden sonra geldi. “Bizi Cengiz Efendi saldı.” dedi. Cengiz benim ahrabam. “O, bu işleri biliyor;, ona gıdın” demiş, bana salmış. Garı geldi; bahdım, omuzu çıhmış; yerine getirdim, gettı. Zaten, “Bana güvencin yohsa dohtura get gızım.Ben elimi sürmem.” dedim. Bana ne, niye başıma iş açıyım. Şindiki insanlar inanmıyor, höyükleri de bir şeye dutmuyorlar. Şindı o devürler öldüüü… Eskiden inanır güvenirlerdi, insanlarda çıban çıhardı, ya lohum sarardıh, ya soğanı közler sarardıh; o çıban patlardı, irin ahar giderdi, eyi olurdu. Şindi insanlara güvenemiyorum, yalan yok şındı! Bir tenesi dutar, bu yaşdan sonra beni sürüm sürüm süründürür gor şorıya. (koyar şuraya) Gine de bahıyorum, bahmadıh değılüm emme “Dohtura gedin” diyorum. Yalımıma, güvendiğim adama da bahıyorum.</span></div>
<div><span>Torunumun gizinin golü dirseğinden çıhmış. Bunlar nasıl, Allah etmiye heyecanlanmışlar, ölüyollar, dedim ki “Gizim bir bahıyım” dedim. “Bi şey yoh ne var ki yalan söylüyollar.” dedim, elime aldım, çekdim, yerine getirdim. Giz, “Babannnee golüm eyolduuu!” dedi.</span></div>
<div><span>Bütün oynah yerler çıhar, bu diz gapah bile çıhar; altına su girer, kireç bağlar, yer yapar. O zaman ayna kemiğini avuçlayıp dutuyorum, galdırıyorum, ayağı oynatıp yerine getiriyorum.</span></div>
<div><span>Hepisini babamdan öğrendim. 73 yaşındayım. Şindi de 72 yaşında ohuma yazma öğrendim. Sivas Valisi Haşan Canpolat bana belge verdi. Barabar resim çekdirdik.. Valiye dedim ki “Günah Vali Bey, ben haca gettim, resim çekdirmeyim” dedim. Dedi ki “Sen bütün Türkiye’ye örnek oldun teyze” dedi.</span></div>
<div><span><strong>Kaynak kişinin adı-soyadı:</strong> Zehra Cellat</span></div>
<div><span><strong>Doğum Tarihi:</strong> 1933</span></div>
<div><span><strong>Tahsili: </strong>Okur Yazar (okuma yazmayı geçen yıl yani 72 yaşında öğrenmiş.)</span></div>
<div><span><strong>Mesleği:</strong> Ev hanımı</span></div>
<div><span><strong>Derleme Tarihi:</strong> 25.12.2005</span></div>
<div><span><strong>İkamet Yeri:</strong> Sivas</span></div>
<div><span><strong>Not: </strong>Bu Derleme yüksek lisans öğrencimiz Birsen Akpınar tarafından yapılmıştır kendisine teşekkür ederim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Günümüzden bir ebe ana hikayesi: Anam bizim köyün ebesiydi. Köyün değil ya bütün yakın köylerden gelir götürürlerdi. Her neyse bizim gelin hastelendi. Gerçi ayı günü emme anam diyor ki “Bahıyorum. çocuğun ne ayah vaaar, ne baş var” diyor. “Heç yoh!” “Sonra” derdi, “bahdım ki çocuh, giz çocuğu. Beyle iki gat, makattan gelmiş. Bir gadım arhıya geçirdim” derdi; “önden iki taraftan böyle barınağımı dahdım(iki elinin işaret parmağını çengel biçiminde karşılıklı uzatarak) çekdim” derdi. İki gat çocuh doğum yapdırmış anam. İşde beyle, bu gadar. uzmanımış benim anam’. Şindiki dohdorlar olsa parçalallar gı. keserler, parça parça alıllar. Doğum anı gelmiş, (Eşimi kastederek “Bu benim evladım!”) rahimden çıhmış çocuğa sezeryan yapamıyollar. Şindi vakumla alıyollar onu. Bu gün temelli eyle ediyollar. Sonradan gadınlar, başka türlü çoh zorluk çekiyor, yazıh oluyor gençlere. Anam 90-95 yaşında vefat etti. Köyün erkekleri de herkesten daha çoh anamı sayarlardı. Çünkü en böyük olanının bile göbağini kesmişti. O gadar da sayılırdı sevilirdi.</span></div>
<div><span><strong>Kaynak kişinin adı-soyadı:</strong> Ayşe Aydemir</span></div>
<div><span><strong>Doğum Tarihi:</strong> 1937</span></div>
<div><span><strong>Tahsili: </strong>Okur Yazar</span></div>
<div><span><strong>Mesleği:</strong> Ev hanımı</span></div>
<div><span><strong>Derleme Tarihi: </strong>03. 01.2006</span></div>
<div><span><strong>Doğum Yeri:</strong> Sivas (Merkez-Demiryazı Köyü)</span></div>
<div><span><strong>Not:</strong> Bu derleme yüksek lisans öğrencimiz Birsen Akpınar tarafından yapılmıştır. Kendisine Teşekkür ederim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Söz konusu ettiğim Zala Ebe’nin asıl adı Zeliha olup yöre ağzında Zala olarak kullanılmıştır. Zala Ebe benim babamın babaannesidir. 1880-1960 arasında Fırka-i İslahiye’nin iskanıyla Amanos dağlarından Osmaniye’ye yerleşen göçer evli Ulaşlı Türkmenlerinin ebesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kavramla ilgili geniş bilgi ve uygulama örneği için bkz. M. Ünal, “Halk Dini Verilerinin Fenomenolojik Yöntemle İncelenmesi”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi. Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, Sayı 5, Elazığ, 2000: 227-242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kadin-kamlardan-gocerevli-turkmenlerde-ebelik-kurumuna-donusum.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ebem Kuşağının Fadime Ana kuşağı olduğuna dair halk inancı Dr. Yaşar Kalafat’ın son saha çalışmalarında ulaştığı bilgilerden olup kendisiyle 29.5.2006 tarihli görüşmemizde edindiğimiz bilgidir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine
Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz. Tarih insanların mekân […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b619ee6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Dininin, İsimlendirilmesi, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Balbal.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html">Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Harun GÜNGÖR</strong></span></a>
</p><p><span>Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz.</span></p>
<p><span>Tarih insanların mekân ve zaman çerçevesi içinde meydana getirdikleri olayları, bu olayların sebep ve sonuçlarını ortaya koyan objektif bir bilimdir. Tarihçi olayların açıklamasını yaparken konu ile ilgili dokümanları (arkeolojik, etnografik. linguistik… vb.) ve olayları meydana getiren toplulukların ruhi durumlarını da dikkate almak zorundadır.</span></p>
<p><span>Dinler tarihi ise, tarihle aynı metodları kullanarak dini olayları ortaya koyma bilimidir. Böyle olmakla birlikte, tarihçi ile dinler tarihçisi arasında fark vardır. Şöyle ki; dinler tarihcisi bir dini incelerken hem tarihi, hem de incelediği dinin mahiyetini bilmek, dini bir olayın spesifik ve tarihi aşan (transhistorique) anlamını kavramak zorunda iken, tarihçi için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, tarihi olaylar bir defaya mahsus olarak meydana gelirken, fenomeni yaratanın süreç olduğu dikkate alındığında, dini olaylar bir defaya mahsus, belli bir zaman ve mekânla sınırlı olarak ortaya çıkmaz. Dini inceleyen biri için ise, tarih tüm fenomenlere bağımlılığı ihtiva etmektedir. Hiçbir dini fenomenin saf halde bulunmayacağını göz önüne alırsak, dini olayları sosyo-kültürel, ve sosyo-ekonomik olaylardan bağımsız düşünemeyiz. Bu sebeple eski Türk dinini anlamak ve kavramak için de onu sadece bir yönü ile değil, birçok yönü ile ele almak zorundayız. Bu kısa açıklamadan sonra eski Türk dini ile ilgili görüş ve düşüncelere geçebiliriz.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini ile ilgili ana kaynaklar bulmak oldukça zordur. Bu sebeple onların dini inanış ve âdetlerini ve bu konudaki bilgileri ancak kendilerine komşu olan halklardan, onların tuttuğu günlük ve yazdıkları kroniklerden öğrenmekteyiz. Ancak bu kavimlerin de Türkler hakkında verdikleri bilgilerin doğruluğu her zaman tartışma konusu olmuştur.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini hakkında en önemli kaynak hiç şüphesiz Hoytu Tamir yazıtlarıdır. İlk defa bu yazıtlarda Tanrı’ya Iduk sıfatı verilmiştir. Bu yazıtlardan sonra 732 / 734 yıllarında Orkun ırmağı kenarına dikilmiş olan abideler gelmektedir. Bu abidelerin birer mezar kitabesi olması dini terminoloji olarak çok az kavram içermesine sebep olmuştur. Kuşkusuz kitabelerde zikredilen Tengri, Yer sub, Iduk, Umay, Kut, Küç, Ülüg, Türk Tengrisi kavramları ile bütün bir dini hayatı ifade etmek imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Türkler 751 yılında yapılan Talas Savaşı neticesinde İslam alemini, Araplar da Türk Dünyasını tanıma fırsatı buldular. Türklerin inanç ve düşünceleri ortaçağ boyunca Müslüman Arap bilgin ve seyyahlarının dikkatini çekti ve onlar bu konu ile ilgili basit gözlemlere dayanan bilgiler verdiler. Ancak bu bilgin ve seyyahlar, semitik dinlerin kendilerine empoze ettiği din anlayışı ile problemleri ele alıp tesbitlerde bulundular. Bunların onunla ilgili önemli tesbitleri ise, Türklerin tek tanrıya inanmış oldukları gerçeği idi.</span></p>
<p><span>19. yüzyılda Avrupa’da başlayan dinler tarihi çalışmaları dini fenomenlerin tesbit, yorum ve açıklaması yerine, dinin kaynağının ne olduğu üzerine yoğunlaşmış; Spencer, Taylor, Durkheim, M. Müller vb. bu çalışmalara öncülük etmişlerdir. Daha sonra bu çalışmalar yurdumuzu da etkilemiş ve Ahmed Mithat Efendi bu konuda öncülük etmiştir. Ama ne yazık ki, bu araştırmalarda eski Türk dini ile ilgili hususlara rastlamak mümkün değildir. Yurdumuzda eski Türk dini konusunda ilk çalışma Ziya Gökalp<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> tarafından yapılmış olup, Gökalp bu çalışmasında eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceğine işaret etmiş, hatta bu tezini ısrarla savunmuştur. Ne var ki, Gökalp tarafından ileri sürülen bu tez M. Fuad Köprülü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ve A. İnan<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> tarafından bir türlü kabul görmemiş, bunlar eski Türk dinini Şamanizm olarak nitelemeyi ve adlandırmayı uygun görmüşlerdir. Hâlâ günümüz bazı araştırmacıları bu terimi anlamını bilmeden şuursuzca kullanmakta ve kavram kargaşasına sebep olmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Acaba sık sık sözü edilen Şamanizm nedir? Önce bunun tanımını yapmak gerekmektedir. Eliade’a göre: Şamanizm hem mistik hem büyü hem de kelimenin geniş anlamında din olan arkaik vecd tekniklerinden biridir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Couliano ise bunu bir din olmaktan ziyade, gayesi insanlar âlemine paralel, ancak görünmez ruhlar âlemi ile ilişkili ve beşeri işlerin yönetimin de ruhların desteğini sağlamaktan ibaret ekstazik ve terapötik metodlar toplamı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> olarak tanımlamaktadır. Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. O da, Şamanizm’in bir din olması ile, bir dinde Şamanî unsurların bulunup bulunmadığı konusunun birbirlerinden ayrılmasıdır. Zira dinin Şamanizm olması ayrı, bir dinde Şamanî unsurların bulunması ayrıdır.</span></p>
<p><span>Başta rahmetli hocam Tanyu olmak üzere, Türk din tarihçileri Şamanizm’in bir din olmadığı, eski Türk dinine Şamanizm denilemeyeceği kanaat ve inancındayız. O zaman şöyle bir soru akla gelmektedir. Madem ki, eski Türk dini Şamanizm değilse, o zaman eski Türk dinini nasıl isimlendirmek lazımdır?</span></p>
<p><span>Yukarıda ifade ettiğim gibi, kitabelerde kullanılan terimlerle bir dini tam olarak kavramak, ifade etmek imkânsızdır. Ama burada dikkati çeken temel kavram Tanrı’dır. Şimdiye kadar Türk dini ile ilgili araştırma yapanlar da Türk dininin Tanrı ekseninde şekillendiğinden hareket etmiş, diğer kavramları yarı dini kavramlar olarak görmüşlerdir. Bu durum bir bakıma ikincil kavramların neden oluşamadığı sorusunu akla getirmektedir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür Budizm, Taoizm, Hıristiyanlık (Nesturilik), Mani dini gibi evrensel dinler Türk düşünce sistemini tahmin edilenden çok daha erken devirlerde etkilemiş, bu dinlerin baskısı altında kalmış olan eski Türk dini, kendi özbenliğini ifade edip ortaya koyacak terminolojiyi oluşturamamış ve bu sebeple de kendini hep ödünç terimlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Bu da yeni problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bütün bunlar gözönüne alındığında da eski Türk dininde esas kavramın Tanrı olduğu açıktır. Öyleyse Tanrı inanışı üzerinde durmak gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Hunlar, Gök Tanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmud’un da ifade edeceği üzere; hem Gök, hem de Tanrı anlamını içeren Tengri kelimesi ile ifade ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyor, Tonyukuk Kitabesi’nde ayrıca Türk Tanrısı kavramına yer veriyorlardı. Burada bir hususu hatırlatmak gerekir. O da bütün Türk boylarının eskiden olduğu gibi, üniversel dinlerle temastan sonra da Tanrı kelimesini kullanmış olmalarıdır. Ancak 762 yılında Mani dinini kabul eden Uygurlar sebebi pek anlaşılmasa da Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay, Kün-ay kelimelerini ilave ederek, Kün Tengri, Ay Tengri, Kün-ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır.Acaba sözü edilen, kendine inanılan bu Tanrı hangi özelliklere sahiptir?</span></p>
<p><span>Eski Türkler Tanrı’nın antropomorfik bir özellik taşımadığından hareketle onun resim ve heykellerini yapmamışlardır. İşte bu Tanrı gerek yapılan folklorik araştırmalardan, gerekse kitabelerden anlaşılacağı üzere yaratıcı bir özelliğe sahiptir.</span></p>
<p><span>Fonksiyonel olup olmaması açısından bakıldığında ezeli ve ebedi yani bengü, mönke, mengü olan, hakanlara güç ve kut veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonu ile insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu Tanrı, Sami kültür ağırlıklı dinlerde olduğu gibi müdahaleci değildir. O, insanların işlerine doğrudan karışmayıp sosyal düzen bozulduğu zaman bu düzenin korunması için bakanlara yardım eder. Bu özelliği ile Türk Tanrısı Deus Otiosus bir karakter arzetmektedir Bu husus daha sonra İbn Sina ve Farabi’nin düşüncesinde de kendini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Bazı Türk destan ve hikâyelerinde Tanrı’nın çocuklarından bahsedilmekle birlikte, Eliade’ın de ifade ettiği gibi, Türk Tanrı anlayışında kutsal evlilik (hierogamie)e rastlanmaz.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Yani Türk Tanrısı Asur, Babil, Yunan ve Roma tanrıları gibi tanrıçalarla evlenmezler. Aslında Türkler’in zihni mentalitelerinde ve dil mantıklarında Sami ve Hint-Avrupa dil ailesine mensup kavimler gibi erkek-dişi ayrımına rastlanmaz. Türkler kainatı bir bütün olarak kavrarlar. İşte bu yüzden Türklerde kadın-erkek ayrımı da yoktur.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı anlayışının neolitik çağda ortaya<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> çıktığından hareketle günümüze kadar bu Gök Tanrı’nın orijinal şeklini koruyup korumadığı tartışılabilirse de, tarihin ilkel diye nitelendirebileceğimiz teofani (theophanie)leri değiştirdiğini kabul edersek, Harva’nın da belirttiği gibi, Tanrı’nın da ilkel ve belirsiz biçimde kalmadığını ifade edebiliriz. Hatta bu şekillenmede üniversel dinlerle ilişkinin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu etkilerin hiçbir zaman Tanrı’nın orijinal strüktürünü değiştirmeyi başardığını ise kabul etmek imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Salamon Reinach başta olmak üzere bir kısım araştırmacı Moğol devri etkisi ile ortaya çıkmış Erlik’i Bay Ulgen’in karşısına yerleştirerek eski Türk dini sisteminin dualist bir karakter arzettiğini ifade etmişlerse de,<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> bu görüşe katılmak mümkün değildir.</span></p>
<p><span>Eski Türk dini Monoteizm’dir. J. P. Roux bu monoteizmi politeizmle iç içe girmiş bir monoteizm olarak nitelemekte,<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> bir bakıma Hıristiyan monoteizmini eski Türk dinine uygulamak gibi bir davranış sergilemektedir. Bu görüşü benimsemek mümkün olmadığı gibi, onu henoteizm olarak nitelemek de imkânsızdır.</span></p>
<p><span>Gök Tanrı ekseninde şekillenmiş olan eski Türk dini monoteizmini basit benzetmelerle Hanifilik olarak isimlendirmek de bizce yanlıştır. Bu yanlış ve farklılıkların birinci sebebi; eski Türk yazıtlarının farklı değerlendirilmesi yanında, çok geniş bir coğrafi alanda yaşayan Türk kavimlerinin herhangi birinde tesbit edilmiş inanışların genelleştirilmesi, ikinci sebebi ise; dinin kendi terminolojisi dışında, hemen hiç kullanmadığı terim ve terminoloji ile adlandırılması yoluna gidilmesidir. Eğer bir din kendi terminolojisi dışında başka bir dinin terminolojisi ile izah edilirse, bu, izah edilen dini o dinin kalıpları arasında hapsetmek anlamına gelir ve bu da söz konusu dini anlaşılmaz duruma sokar.</span></p>
<p><span>Burada eski Türkler acaba kendi dinlerini nasıl adlandırıyorlardı? diye bir soru sorulabilir. Bu konuda kesin bilgiler olmamasına rağmen Sovyetler Birliği döneminde bazı Türk topluluklarının kendilerinin Şamanist oldukları hakkında nitelemelere karşı çıktıkları bilinmektedir. Kendi dinlerinin isimlendirilmesine gelince, yapılan araştırmalar ve elde edilen dokümanlar gösteriyor ki, eski Türkler dinle iç içe bir hayat yaşıyorlardı. Toplum geliştikçe din de bu gelişmeye paralel olarak gelişiyordu. Günlük hayatın bir parçası olan din, Yahudilik, Zerdüştlük, Budizm… vb. gibi ayrı toplumsal gerçeklik olarak kurumsallaşmamıştı. Bu sebeple olmalı ki, Türkler kendi dinlerine bir isim vermemişlerdir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak denilebilir ki, eski Türk dini animistik, totemistik ve atalara tapınma gibi bir takım özellikler gösterse de onu Lev N. Gumilev’in belirttiği gibi halkın Gök Tanrı’ya, aristokratların da atalara tapındıkları<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> şeklinde ikili bir şemaya oturttuğu, nitelik yönünden de bir nevi animatizm olarak ifade ettiği düşünceye katılmak mümkün olmadığı gibi, J. P. Roux’nun dediği gibi Moğol etkisi ile yeniden canlandırılmış bir çeşit Şamanizm olarak da kabul etmek mümkün değildir. Bize göre eski Türk dini, Gök dini, Gök Tanrı merkezli, onun etrafında şekillenmiş, tamamen kendine özgü bir monoteizmdir ve onu ancak Gök Tanrı Dini olarak isimlendirmek mümkündür.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Harun GÜNGÖR</strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: Umay Günay Armağanı. Ankara 1996: 34-39.</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ziya Gökalp: Türk Medeniyeti Tarihi. (Haz. Kazım Yaşar Kopraman-İsmail Aka), İstanbul 1976: 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M. Fuad Köprülü: Türk Tarih-i Dinisi. İstanbul 1341: 45 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Abdülkadir İnan: Tarihte ve Bugün Şamanizm. (II. Baskı), Ankara 1972: 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mircea Eliade: Le Chamanisme et Les Techniques Archaique de L’extase. Paris 1951: 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M. Eliade, İ.P. Couliano: Dictionnaire des Religions. Paris 1990:  90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kaşgarlı Mahmud: Divanü Lügat-it Türk. (Çev. Besim Atalay), Ankara 1986, C. III: 377.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> M. Eliade: Traite D’histoire des Religions. Paris 1974: 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Paul Poupard: Les Religions (deuxieme Editions). Paris 1989: 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Salamon Reinach: Orpheus, Histoire des Religions. Paris 1976: 224.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Jean Paul Roux: La Religion des Turcs et des Mongols. Paris 1984: 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-isimlendirilmesi-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Lev N. Gumilev: Drevniya Türki. Moskva 1993: 75.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari</guid>
<description><![CDATA[ Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları
Horasan ve Curcan Türklerinin, yani İran-Turan hududundaki Türklerin İslam ordularıyla halife Ömer zamanında temasta bulunduklarına dair haberler vardır. Tabarî’nin naklettiği bir rivayete göre Curcan Beyi olan Türk Sul ile Arap komutanı Süveye (Kahire 1939 baskısı Süveyd, cüz III s. 233) İbn Mukarran hicretin 18. yılında (M. 639) bir antlaşma yapmışlardır (Tabarî, Leiden basımı sah. 658). […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b4840fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Müslüman, Türklerde, Şamanizm, Kalıntıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Samanizm-02-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html">Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülkadir İNAN</strong></span></a>
</p><p><span>Horasan ve Curcan Türklerinin, yani İran-Turan hududundaki Türklerin İslam ordularıyla halife Ömer zamanında temasta bulunduklarına dair haberler vardır. Tabarî’nin naklettiği bir rivayete göre Curcan Beyi olan Türk Sul ile Arap komutanı Süveye (Kahire 1939 baskısı Süveyd, cüz III s. 233) İbn Mukarran hicretin 18. yılında (M. 639) bir antlaşma yapmışlardır (Tabarî, Leiden basımı sah. 658). Bu rivayet doğru ise Türklerle Arapların karşılaşmaları Kadisiye zaferinden iki yıl sonra ve Nihavend zaferinden dört yıl önce olmuştur. Horasan’daki Türk beylerinden Nizak tarhan ve Toharistan’daki Karluk Yabgusu Arap ordularıyla hicretin 31. yılından itibaren bazen çarpıştılar, bazen de barıştılar. Nihayet, Haccacın ve onu komutanlarından Kuteybe’nin sert ve merhametsiz siyasetleri Horasan’da güveni sağladı. Araplar Maveraünnehir’e girdiler. Buhara ve Semerkant fethedildi. Kuteybe’nin muzaffer orduları hicretin 95 (M. 713) yılında Fergana ve Taşkent üzerine yürüdü. Buhara’da bir puthane camiye çevrildi.</span></p>
<p><span>İslâm ordularıyla ilk temasa gelen Türkler Zerdüşt, Buda, Mani ve kısmen Nesturî Hıristiyan dininde idiler.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> İslâm dini bunlar arasında çok yavaş yerleşiyordu. Buhara ve Semerkant fethinden sonra Araplar, küçük Türk beylikleriyle değil, fakat Büyük Türk hakanlığı ordularıyla karşılaştılar. Bu Türkler Şamanist idiler. Doğu Kök Türk (Göktürk) ordusu İslam tarafından fethedilen Soğd ülkesine, yani Semerkant çevresine girdiler. Orhon yazıtlarında bu olay zikredilmektedir. Batı kök Türk (Türgeş) hakanı Solu İslam ordularına uzun müddet, hicretin 119. yılına kadar, mukavemet gösterdi.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Araplar bu hakana Ebul Muzahim, yani “süsen, vuran öküz”, lâkabını taktılar.</span></p>
<p><span>Hicretin III. yüzyılında Maveraünnehir İslâm memleketi oldu. Fergana’da ve aşağı Sırderya boylarında Müslüman Türkler çoğaldı. Bununla beraber İslâmiyet’in Türkler arasında yayılması ancak hicretin IV. yüzyılında oldu.</span></p>
<p><span>İbn Fadlan, hicretin 310. yılında, TürkBulgar kanlığına giderken kalabalık oğuz boyları ve Başkurt Türkleri içinden geçmiş, bunların yaşayışlarına, örf ve âdetlerine dair mufassal malumat vermişti.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Onun tavsifine göre Oğuzlar ve Başkurtlar Şamanist idiler. Ölüler kültü, su kültü, defin ve yog (matem) törenleri tıpkı VIII. asırdaki Kök Türklerdeki gibi idi. Bununla beraber İslâm dini tesiri altına girmiş bulunuyorlardı. Müslümanlara hoş görünmek için kelimei şehadeti söylüyorlardı, “bir Tanrı” diyorlardı. Aşağı Sırdeya havzasında İslâm süratle yayılmakta idi, Selçuk Sübaşı bu Şamanist soydaşlarından ayrılıp Müslümanlara katıldı, onun torunları zamanında bütün Oğuzlar Müslüman sayıldı.</span></p>
<p><span>İbn Fadlan’ın seyahatinden 30-40 yıl sonra Karahanlılar devleti birdenbire Türk İslâm devleti olarak meydana çıktı. Menkıbeye göre Karahanlılardan ilk Müslüman olan Hakan Satuk Bugrahan idi (vefatı 955). Rivayete göre onun zamanında iki yüz bin çadır Türk halkı Müslüman olmuş imiş. Her halde bu Türkler arasında İslâm mürşit ve da’ileri çoktan beri faaliyette bulunmuş olsalar gerek. Bilhassa Emeviler saltanatına düşman olan partiler, Türklerin yardımına güveniyorlardı. Bu yeni Müslüman Türklerin çoğu muhakkak ki Şamanistlerden idi. Budist ve Hıristiyan Türklerin Timur devrine kadar mukavemet gösterdikleri malumdur.</span></p>
<p><span>Bugün Türk milletinin %90’ı Müslüman’dır. Bunların hepsi aynı tarihte Müslüman olmuş değillerdir. Hattâ aynı kavim olan Oğuzların tamamıyla İslâmlaşması iki asır boyunca devam etmiştir. Kıpçak Bozkırlarının İslâmlaşması IX. asırdan XIV. asır başlarına kadar sürmüştür.</span></p>
<p><span>Hülâsa: Eskiden Müslüman olan Türklere, Şamanist Türklerin doğudan ve şimâlden gelerek asır asır karışmaları Şamanizm âdet ve örflerin, hatta akidelerinin, canlılığını muhafaza etmesine sebep olmuştu. Eskiden Müslüman olan Buhara uleması XVI. asırda KazakKırgızları “müşrik” saymışlardır. Halbuki Kırgızlar resmen çoktan Müslüman idiler.</span></p>
<p><span>Sultan Sencer zamanında Semerkant çevresine gelen Karluk Türkleri “müşrik” sayılmışlardır. Halbuki bunlar da resmen Müslüman Karluklardı. Fakat hayat tarzları, kıyafetleri, örf ve âdetleri bakımından, hicretin ilk asrından beri Müslüman olan Buhara ve Semerkant ahalisine uymuyorlardı. Bunlara iltihak eden bir seyyid hakkında Buhara âlimlerinden biri:</span></p>
<p><span>“Bir adamın, muttaki Müslümanın razı olmayacağı bir elbise giymesi şer’an hoş görülmeyecek bir şey değil mi? Peygamber evlâdından bir adamın Karluk kılığında meydana çıkması İslâm dininde pek nadir görülmüş haldir” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Görülüyor ki Karlukların dini değil, elbiseleri bahis mevzuudur.</span></p>
<p><span>X. yüzyılın ortalarında toplu olarak Müslüman olan Bulgar Türkleriyle Karahanlı devletine tabi Türklerin XIXII. yüzyıllarda büyük şehir ve kasabalarda yaşayanların İslâm dinini epeyce benimsemiş olduklarında şüphe yoktur. Fakat köy halkı ile göçebe boyların Müslümanlığı formaliteden ibaretti. Bunların Müslümanlığı, XVIII. yüzyılda Kıpçak bozkırlarından göçüp konan KazakKırgızların Müslümanlığı gibi Şamanizm’le karışık Müslümanlık olmuştur. XI. yüzyılda, Bağdat gibi hilâfet ve İslâm kültürü merkezinde İslâm terbiyesi alan Kâşgarlı Mahmud’un “Divanü LûgatitTürk”ü bu bakımdan tetkike değer bir eserdir. Eski Şamanist Türklerin “yavrular hamisi” diye takdis ettikleri “Umay” adlı ilâheyi zikrederken diye izah ediyor. Malumdur ki “sahip” hem bugünkü anladığımız mânada kullanıldığı gibi hem de “arkadaş, eş” manasına gelir. Mahmud Kâşgari eski Şamanist Türklerin “yavru idisi” dediklerini Arapça tam karşılığıyla diye tercüme etmekle beraber diye ilâve ederek Umay’ı ilâhelikten çıkarıp “eş” yapıyor. Bununla beraber tam olarak Şamanizmdeki Umay’ı hatırlatma şu izahı veriyor:</span></p>
<p><span>Burada ÂGC diyor. Halbuki “PÜ0 kelimesi Şamanizme göre tercüme edilirse Edg Gg denilmesi gerekirdi. Gerçekten “eş” (son) için Yakutlarda ve KazakKırgızlarda kadınlarca bir tören yapıldığını etnograflar tespit etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Kâşgari’nin “ıdık” yani koruyucu ruhlara nezir olarak salıverilen hayvan hakkındaki izahı da Şamanizmdeki izahtır. Bugün bile Şamanist Türklerde ızık töreni en mühim dini törenlerden biridir. KâşgarÎ’nin bu izahlarından anlaşılıyor ki XI. yüzyılda Müslüman Türklerde de bu âdet devam ediyordu. Kaşgarlı Mahmud bu âdeti hiç de yadırgamadan şöyle tavsif ediyor: “yünü kırkılmaz, yük vurulmaz, salıverilir, sahibine nezir içindir. Bu tavsifteki .>”X}JIÜ} Bu tasnifteki e>”X} tam Şamanizmdeki izahtır. ızık ruhlardan birinin mülküne verilen hayvan sayılır. Kâşgarlı ise bunu İslam dinine göre “hayvanın sahibi için nezreder” diye anlamak veya anlatmak istemiştir.</span></p>
<p><span>XI. yüzyılda doğudaki Müslüman Türkler Şamanizmdeki yog (matem) törenini de İslâmiyet bakımından izah ederek yaşatmağa çalışmışlardı. Kâşgarlı Mahmud (Besim Atalay tercümesi cilt III s. 143) “Yog, ölüyü gömdükten sonra dönenlere üç veya yedi güne kadar verilen taamdır” diyor. Halbuki Yog Şamanist Türklerde “ölüler kültü” ile bağlı en büyük törenlerden biridir. Bu törende taamın yalnız dirilere değil, fakat ölülere, bilhassa ölülere, ikram edildiğine inanırlar. Mahmud’un Çağdaşı olan Yusuf Hacip XI. yüzyılda telif ettiği Kutadgu Bilig’de “yog aşı”nı zikretmektedir.</span></p>
<p><span><span><em>Ya yogka bolur aş ölüg atına</em></span> (Mısır nüshası, 272)</span></p>
<p><span>Şamanizmin kuvvetle hüküm sürdüğü iptidai devirlerde “yog aşı” yahut “ölü aşı” denilen tören ve âyin doğrudan doğruya ölüyü doyurmak ve memnun etmek için yapılmıştır. Altay dağlarının ormanlarında iptidai yaşayan Şamanistler bugün bile bu yog âyininde ölüye “yeiç! Bize ve hayvanlarımıza dokunma!” diye hitap ederler ve ölünün bu törende hazır bulunduğuna inanırlar.</span></p>
<p><span>Göktürklerde yog töreninin çok tantanalı ve muhteşem yapıldığını Orhon yazıtlarından öğreniyoruz. Burada Kültegin için yapılan “yog” töreni tasvir edilmektedir. Bu yas törenine Kıtay, Tatabı, Çin, Tibet, Acem, Buhara, Türgeş, Kırgız hükümdarları veya mümessilleri iştirâk etmişlerdir. Bu tören defin ve cenaze töreni değil “yog aşı” töreni idi.</span></p>
<p><span>Aş (yog) töreni son zamanlara kadar KazakKırgız Türklerinde VII. yüzyıldaki gibi bütün ihtişamı ile yapılırdı. Biz kendimiz bu törelerde bulunduk. KazakKırgızlar bu Şamanizm kalıntısı olan törene İslâmî renk vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Yüzlerce çadırdan birinde hoca ve hafızlar Kur’anı kerim okurlar; hatim indirirler. Başka teferruat hep Şamanizm âdetine göre icra edilir. Ölünün mezarına kımız saçılır, et parçaları atılır, kesilen hayvanların yağlarından parçalar alınıp “tiyebersin!” (“yani “ölüye değsin!”) diye ateşe atılır. Kur’anaı Kerim okuyan hafızların sesleriyle ağıt (coktav) söyleyen kadınların sesleri birbirilerine karışır.</span></p>
<p><span>Birçok Rus etnografları ve Türkologları KazakKırgızların “aşyog töreni” ni tasvir etmişlerdir. W. Radloff “Aus sibirien” adlı klâsik eserinde (Cilt II S. 485-487) bu törenlerden birini tasvir ediyor. Bu törene beş bin kişi iştirâk etmiştir, 30 at,150 koyun kesilmiştir. Radloff bu törenin iç yüzünü ve teferruatını görememiş olsa gerektir. Şamanizm âdetlerinden ancak ölünün bindiği atın kuyruğunu kestiklerini söylüyor. Fakat “Kırgızların defin törenlerinden başka Müslümanların dehşet duyduklarını” kaydediyor. Kazak Kırgızların “yog” törenleri Sovyet hâkimiyetinin ilk 10 yılı içinde Altaylarda devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud birçok Şamanizm âdet ve inançlarını tespit etmiş ve hiçbir yerde “neuuzu billâh” formülünü kullanmamıştır. Anlaşılıyor ki XI. yüzyılda bu Şamanizm kalıntılarına İslâmi bir şekil verilmişti.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud ile Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in eserlerini yazdıkları zamanda Karahanlı Türklerinin Müslümanlıkları ancak bir asırlıktı. Bu devirde Şamanizm geleneklerinin çok canlı olmasına şaşılmaz. Fakat aynı ülkede bin yıl sonra yapılan araştırma ve incelemelerle Şamanizmin İslam perdesine bürünerek yaşadığı tespit edilmiştir. Dikkate değer ki yaptıkları, Şamanlıktan başka bir şey olmayan Doğu Türkistan bakıcıları (yerli tâbire göre “oyun”ları) kendilerinin pirleri olarak Hazreti Fatma’yı tanırlar. Güya Hazreti Fatma’ya bu sanatı Cebrail öğretmiş imiş. Resmen Müslüman olan bu Şamanlar, başka sanat erbabı gibi, kendilerine mahsus lonca teşkil etmişler ve bunun tüzüğü olarak bir risale de yazmışlardır. Bu risaleye “risalei perihan” yahut “peri hanlık risalesi” adını vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu isim, eski Budizmdeki “Burhan” (Buda) adının kitaba uydurulmasından başka bir şey değildir: “Purhan”ı “peri okuyan” (perihan) şekline sokmuşlar, gûya böylece İslâmî bir şekil vermişlerdir. Malov tarafından tasvir edilen törenle Altay kamlarının, Yakut oyun’larının tören ve âyinleri arasındaki fark, bu Müslüman Şamanların “işe başladım bismillâh!” demelerinden ve Altay kamlarının tanrıları yerine peygamber ve İslam azizlerini söylemelerinden ibarettir. Doğu Türkistan’ın eski Şamanları, her meslek erbabı gibi, zamanın ve muhitin icaplarına uyarak eski ilâhlarını atmışlar, bunların yerine peygamberleri, velileri sokmakla sanatlarını yaşatabilmişlerdir. Bunların parlak âyinleri, istiğrak haline geldikleri zaman yaptıkları harikalar, cahil halk için üfürükçü hocaların “üftüf”lerinden daha cazip olmuştur. Üfürükçülük de Şamanlık kalıntısı olmakla beraber zoraki İslâmlaşmaya çalıştığı için tam mânasıyla tereddi etmiş Şamanlıktır. Şamanlığın gerçek mümessilleri bulunan yerlerde üfürükçülük tutunamıyor. Sözün kısası: Doğu ve Batı Türkistan Müslümanları arasındaki eski Şamanizmin son mümessillerinin hâlâ yaşamakta olduğu görülüyor.</span></p>
<p><span>Batı Türkistan Müslümanları arasında da Şamanizm geleneklerine rastlanır. Semerkant çevresinde bulunduğum sıralarda, hicretin birinci asrından beri İslâm merkezlerinden biri olan bu beldenin yakınındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dini törende bulundum. Törenden sonra herkes ağaçlara paçavra bağladı. Yanımda bulunan aydın bir Özbek bana başka bölgelerdeki ziyaretgâhlar hakkında şu malûmatı verdi: 1) Usmat yanında (Semerkant’tan iki günlük mesafede) Bağ mezar pınarı vardır. Pınar üzerinde tuğ asılmış, burada her yıl kurban keserler; 2) Yeni kurgan istasyonu civarında Sadu Vakkas Mezarı vardır. Çevresi bağlı paçavralarla doludur. Mezar üzerinde tuğ vardır. Paçavra bulunmazsa hiç olmazsa bir boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmalıdır; 3) Hocai Sengi Hâk, taş olmuş bir velidir (halbuki üzerinde Sanskritçe Buda formülü yazılmış bir Buda heykelidir). Buna kurban keserler; paçavralar bağlarlar; 4) Hocant şehri civarında “Evliya tirek” (yani evliya kavak) vardır. Çocuğu olmayan kadınlar bu ağacın altında dua ederler, paçavra bağlarları,<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> 5) Ürgüt kasabası civarında Hazreti Beşir mezarı vardır. Yanındaki ihtiyar çınar ağacı mübarek (kutluk) sayılır. Bu ağaca o kadar çok paçavra bağlanmıştır ki dalları görünmez; 6) ŞirAbâd kasabası civarındaki Karatağ kutlu sayılır. Dağın tepesinde bir evliya mezarı bulunduğuna inanırlar. Burası ÖzbekLakay boyunun ziyaretgâhıdır. Her yıl buraya toplanıp kurban keserler, ağaçlara yine paçavra bağlarlar. Özbekler arasında hastalara bakan ve Şaman âyini yapan bahşılar da vardır.</span></p>
<p><span>Bu ülke hicretin birinci asrından beri İslâm memleketi olmuştur. Büyük fakirler, hadis âlimleri, İslâm mücahitleri, büyük mutasavvıflar yetiştirmiş ülkedir. Buna rağmen Şamanizm gelenekleri Müslüman velilerin uydurma mezarlarına sığınarak bin yıl yaşamasını sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Türkistan Türkmenlerinde de eski Şamanizm gelenekleri purhan denilen halk hekimi tarafından devam ettirilmektedir. Türkmen folkloru toplandıkça Şaman duaları ve ilahileri meydana çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>IX-XI. asırlarda İran’da, Elcezire’de, Mısır’da yerleşen Türk kavimlerinin Şamanizm geleneklerini yaşatıp yaşatmadıklarını bilmiyoruz. Bununla beraber İslâm dini uğrunda cihatlar yapan Anadolu ve Azerbaycan Oğuzlarının “Müslümanlıklarının XIV. asırdaki mahiyeti hakkında Dede Korkut hikâyelerinden ve muhtelif tarikat şeyhlerinin menkıbelerinden öğrenebiliyoruz.</span></p>
<p><span>Dede Korkut hikâyelerinde Şamanizm kültlerinden dağ, su, ağaç, kültleri pek açık olarak göze çarpmaktadır. Dirsehan oğlu Bugaç hikâyesinde anası oğlunun başına gelen felâketi dağ ruhundan bilmiş olacak ki “otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin taşa dönsün!” diye dağa hitap ediyor. Şamanizmde ruhlara karşı bazen böyle “Kargış”, yani beddua da söylenir. Altaylı Şamanist avda muvaffak olamazsa orman ruhu için yaptığı sanamı sokağa atar ve ona karşı küfreder.</span></p>
<p><span>Salur Kazanhan’ın oğlu Uruz ağaca şöyle hitap ediyor:</span></p>
<div><span><em>Ağaç ağaç desem arlanma ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Mekke, Medine’nin kapısı ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Musa Kelimin asası ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Büyük büyük suların köprüsü ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Kara kara denizlerin gemisi ağaç</em></span></div>
<div><span><em>Şahı Merdan ‘Ali’nin eğeri ağaç </em></span></div>
<div><span><em>Eğer erdir, avrattır korkusu ağaç</em></span></div>
<p><span><em>Beni sana asarlarsa kaldırma ağaç</em></span></p>
<p><span>Ağaca hitaben söylenen bu sözlerden Musa Kelim, Şahı Merdan Ali gibi sözler çıkarılırsa Altaylı Şamanistlerin mukaddes ağaçları için söyledikleri ilâhilerinden farkı yoktur.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Salur Kazan suya hitaben şöyle diyor:</span></p>
<div><span><em>Çığınım çığınım kayalardan akan su</em></span></div>
<div><span><em>Ağaç gemileri oynadan su</em></span></div>
<div><span><em>Hasan’la Hüseyin’in hasreti su</em></span></div>
<div><span><em>Bağ ve bostanın ziyneti su</em></span></div>
<div><span><em>Ayşe ile Fatma’nın nigâhı su</em></span></div>
<p><span><em>Kara başım kurban olsun suyum sana!</em></span></p>
<p><span>Bu da Altaylıların ırmak ve göl ruhlarına (yersu’ya) söyledikleri ilâhilerden farksızdır.</span></p>
<p><span>Eski Oğuz boylarının hayatını, geleneklerini aksettiren Dede Korkut hikâyeleri XIIXIV. yüzyıllarda Doğu Anadolu’da yaşıyan Oğuz boyları arasında, şüphesizdir ki, çok söylenmiş hikâyelerdir. Bu hikâyeleri anlatan ve dinleyen Oğuzlar ve bu hikâyeleri kitap şekline sokan ozanyazarlar muhakkak ki bu hikâyelerdeki hayatı yaşıyorlar, orada söylenen inanç ve âdetleri yadırgamıyorlardı. Bunlar Müslüman idiler. Bizans sınırlarında i’lâyı kelimetullah için cihat yapıyorlardı. Fakat Müslümanlıkları “arı sudan abdest alıp iki rekât namaz kılmak”tan (o da sıkıştıkları zaman) ibaretti. Bunların ezan okuyan müezzinleri de “tat eri” yani İranlı, yahut İranlaşmış bir softa idi. Bunu Dirse Han’ın şu sözlerinden anlamak mümkündür:</span></p>
<div><span><em>Salkım salkım tan yilleri esdiğinde</em></span></div>
<div><span><em>Sakallı bozan turay sayradıkta</em></span></div>
<p><span><em>Sakalı uzun tat eri banladıkta…</em></span></p>
<p><span>Yani “sabah namazına sakalı uzun acem seslendikte” diyor. Demek ki XIV. yüzyıl Oğuzlardan imamlık ve müezzinlik yapabilecek adam kendi aralarından çıkmıyordu. Bu bakımdan bu Oğuzların durumu XVIII. yüzyıl Anadolu Yürükleriyle XIX. yüzyıl KazakKırgızların durumundan farksız olmuştur.</span></p>
<p><span>XIV. yüzyıl Oğuzlarında yas ve ölü aşı törenleri eski Şamanist Oğuzların törenlerinden az farklı olmuştur. Dede Korkut’ta tasvir edilen matemde görülen yüz yırtıp, saç yolup ağlamak, bağıra çağıra ağıt söylemek, beyaz çıkarıp kara giymek, ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek, at kesip aş vermek tamamıyla Şamanizmin ölüler kültüne mahsus âyinlerindeki unsurlardır. Oğuz kahramanı savaşa giderken yakınlarına “üç yıl bekle, gelmezsem benim öldüğümü bil, aygır atımı kesip aşımı ver” diyor. Beyrek adlı bir kahraman ölmek üzere iken arkadaşlarına “ak boz atımın kuyruğunu kesiniz!” diyor. Beyrek öldükten sonra “Akboz atın kuyruğunu kestiler. Kırk elli yiğit ak çıkarıp gök sarındılar, sarıklarını yere vurdular. Beyrek diye çok ağladılar…” Ağıt söylerken Oğuz kadınları yüzlerini yırtarlar, saçların yolarlardı. “Beyreğin babası sarığını kaldırıp yere çaldı. Çekti, yakasını yırttı, oğul, oğul diye inledi. Ak bürçüklü anası büldür büldür ağladı. Gözünün yaşını döktü. Acı tırmak ak yüzüne çaldı, kargı gibi saçını yoldu. Beyreğin yavuklusuna haber oldu. Banı çiçek karalar giydi, ak kaftanını çıkardı; güz elması gibi al yanağını yırttı. Bunu işitip Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar ak çıkardı kara giydi, yâr ve yoldaşları akı çıkarıp karalar giydiler. Kalabalık Oğuz beyleri Beyrek için “azim yas tuttular.”</span></p>
<p><span>Ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek âdeti KazakKırgızlarda, Kumuklarda son zamanlara kadar yürürlükte olan bir âdettir. Savaşlara fedaî olarak girenler de atlarının kuyruğunu keserlerdi. Bu âdet Türkistan hanlarından Taşkent hanı Mahmut Han ve kardeşi Ahmed Han’ın, Şeybani Muhammed Han ile savaşan askerlerinde görülmüştür. Muhammed Han’ın şairlerinden Muhammed Salih Bey bu askerleri tavsif ederken şöyle diyor (Şeybaniname Vambery neşri S. 268):</span></p>
<div><span><em>Tüzüben rezm kılur vakt esas</em></span></div>
<div><span><em>Asıp at boynıga bir turfe kutas</em></span></div>
<div><span><em>Lik ölgen atının kuyruğu ol</em></span></div>
<p><span><em>Begleri hanlarının buyruğu ol</em></span></p>
<p><span>Her halde Özbeklerde ve Timur Çağataylarında bu âdet unutulmuş olsa gerektir ki Muhammed Salih bu kuyrukları “ölen atların kuyruğu” zannetmiştir. Bununla beraber Çağatay sözlüklerine “at kuyruğunu kesmek” anlamına “tulla” kelimesi kullanılıyor ki “atıtul yapmak” demektir.</span></p>
<p><span>Şamanizm matem töreninde atın kuyruğu kesildiği gibi, ölünün karısının saçları da, matem ve dulluk alameti olarak, kesilirdi.</span></p>
<p><span>Altay dağlarının şimal taraflarında ormanlık bölgelerde yaşayan ve henüz Şamanizmden kurtulamayan Beltir Türkleri ölülerini Şaman töresine göre gömdükten sonra dul kalan karısının saç örgülerini ortasından keser<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Dikkate değer ki bu Şamanlık törenindeki bu unsurun çoktan Müslüman olan ve İslâm dini uğrunda savaşan Aydın oğullarında da bir görenek olarak yaşadığını görüyoruz.</span></p>
<p><span>Fatihin veziri Mahmut Paşa adına yazılan “Desturnamei Enveri” de Aydın oğlu Mehmet Paşa’nın ölümünden bahsedilirken, matem alâmeti olarak oğlu Umur beyin saçını kestiği söylenmektedir.</span></p>
<div><span><em>Hasta Mehmed beg ölür andan gider</em></span></div>
<p><span><span><em>Kesti paşa saçın anda ah eder</em></span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>Demek ki Aydın Oğuzları XIV. yüzyılın ortalarına kadar matemde saç kesme âdetine riayet etmişlerdir. Bu âdet Şamanizmde çok eskidir. İbn Fadlan bu âdeti Bulgar Türklerinde müşahede etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Defin töreninde at kuyruğunu kesme âdetinin milâttan önceki IIIIV. yüzyıllarda mevcut olduğunu Altaylardaki “donmuş mezar”lardan çıkarılan atların durumu göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu devirde atın kuyruğunu kesme yerine yelesini kesip kuyruğunu örme âdeti de vardı.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu âdet bugünkü belirtilerin geleneklerinde tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Gerek etnografya ve folklor ve gerek arkeoloji araştırmaları gösteriyor ki Şamanizm çok muhafazakâr ibtidaî bir dindir. Türk kavimlerinin muhtelif kültür dairelerine girmelerine ve muhtelif dinlere girip çıkmalarına rağmen en koyu Şamanizm İslâm dinine merkez olan yerlerde bile tutunmaktadır.</span></p>
<p><span>Mezarlara ve ağaçlara nezir olarak paçavra bağlamak en iptidahi Şamanizmin geleneklerinden biridir ve bütün Müslüman Türklerin halk tabakası içinde dini bir vazife imiş gibi telâkki edilmektedir. Şamanist bu “nezr”i dağ, orman, ağaç, su ruhlarına, umumiyetle “yer su” dediği tanrıya bağışlar, “yer su” ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır; az şeye kanaat ederler. Darılmadıkça kanlı kurban istemezler. Müslüman Türkler ise bununla bir velinin ruhundan istimdat ederler. Yani “yer su” tanrıları gerçek veya uydurma velilerin mezarlarına yerleşerek eskiden Şamanlık devrinde hakkettikleri paçavraları almakta devam ediyorlar.</span></p>
<p><span>Ankara’dan 90 kilometre mesafede Kızılcahamam çevresinde bir maden suyu pınarı vardır. Bu pınar yanındaki çalılar paçavradan görülmüyor. Burada veli mezarı da yoktur. Bu paçavralar doğrudan doğruya “pınar izisi” ne, yani “su ruhu”na bağışlanmış nezirlerdir. Müslüman Türk bu paçavrayı dini bir huşû ile bağlarken Şamanizm âdetini yaptığının farkında değildir.</span></p>
<p><span>Türk Şamanizminin en yaygın geleneklerinden biri yağmur, dolu yağdırma ve fırtına çıkarma yahut bunları durdurma kuvvetine malik bir taşın bulunduğuna ve bu taşın Türklerin büyük atalarından miras olarak kaldığına inanmaktadır. Bu taşa Türkler “yada, cada” yahut “yat” taşı demişlerdir. Profesör Fuat Köprülü Edebiyat Fakültesi mecmuasında (1926, sayı IV, sah. 1011) “Eski Türklerde dini sihri bir anane yat taşı” başlıklı bir makalesinde o güne kadar elde edilen tarihi malûmatı toplamıştır.</span></p>
<p><span>Dikkate değer ki bu taşın kudretine yalnız Şamanist Türkler değil, fakat birçok İslâm âlimleri de inanmışlardır.</span></p>
<p><span>İslâm tarihçilerinden İbn’ülFakih 290 (m. 902) hicrî tarihinde yazdığı “Kitabü ahberilbüldan” adlı eserinde, Ebü’1Abbas İsa İbn Muhammed elMervezi’den rivayet ederek bu yağmur taşından uzun uzadıya bahsediyor. Halife Me’mun bile bu taş hakkındaki hikâyelerle alâkadar olarak Horasan emiri Nuh bin Esed’e (vefatı 841) bu taş hakkında malûmat toplamasını buyurmuş. Bu hikâyeleri rivayet en Ebü’1Abbas’a Samanoğullarından emir İsmail bin Ahmed, (892-907) müşrik Türklerle yaptığı bir savaşta Türklerin bu taşla müthiş bir yağmur ve dolu yağdırdıklarını bizzat gördüğünü söylemiştir. Bu haberi İbnü’1Fakih’ten nakleden Yakut Hamavi bu rivayete “bu taş Türkler elinde şimdi de vardır” diye ilâve ediyor. Türklerin Müslüman olduktan sonra da harplerde bu taşı kullandıklarına İslâm âlimleri inanmışlardır. Bu inancı İslâm dini bakımından izah etmek isteyen bir müellif, bu taşın Nuh Peygamber tarafından oğlu Yafes’e “ismi a’zam” duasını yazarak vermiş olduğunu söylüyor. Bununla Şamanizmin yadasını İslâm mukaddesatı arasına sokmayı düşünmüştür.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı Mahmud “yat” kelimesini izah ederek “bir türlü kâhinliktir. Hususî taşlarla yapılır. Böylelikle yağmur, kar yağdırılır, rüzgâr estirilir. Ben bunu Yağma kabilesinde gözümle gördüm. Orada yangın olmuştu. Mevsim yaz idi. Bu taşla yağmur yağdırıldı. Allahu taalâ’nın izniyle yangın söndürüldü” diyor (III. cilt, s. 2; tercümede s. 3).</span></p>
<p><span>Zahireddin Babur, düşmanları olan Özbek sultanlarında yadacılar (yağmur taşıyla yağmur yağdıran kâhinler) bulunduğunu söylüyor: “Özbek sultanları yani Şeybanî Muhammed Han ve kardeşleri) güneş akrep burcuna girince yabacılara yada yapmalarını emrederiz ve böylece onu (yani Babur’u) tâcizle mağlup ederiz diye karar verdiler” (Vakayi Babur, Reşit Rahmeti Arat tercümesi, S. 395).</span></p>
<p><span>XVI. yüzyılda bu Özbek Sultanları, Timur oğullarına ve Maveraünnehir Türklerine göre, henüz Şamanlıktan tamamıyla ayrılmamış Türklerdi. Halbuki sonraları Maveraünnehir’de yerleşen bu Özbekler XVII. yüzyılda Kuzeydeki KazakKırgız hanlarının yadacı kâhinleri bulunduğunu, bunların gerçek Müslüman olmadıklarını söylediler. Özbek Abdullah Han’ın (1551-1598) tarihini yazan Buhara sarayı tarihçisi Hafız Tanış, KazakKırgız sultanlarından Baba sultanın ordusundaki yadacı’nın yada taşıyla yağmur yağdırdığını nefretle zikretmektedir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Yat yahut ya da (cada) taşı eski Türklerde en mühim savaş silâhlarından biri sayılmıştır. Eski Osmanlıca metinlerinde geçen “yatyarağ” daki “yat” kelimesi bu eski geleneğin bıraktığı bir “müstehase” olsa gerektir. Anadolu’da yağmur duasına ait toplanan folklor malzemeleri arasında “taşa dua yazıp suya koymak” tespit edilmiştir ki bu da yada taşı geleneğinin bir hâtırası olabilir.</span></p>
<p><span>XVII. yüzyıldan sonra yatyada (yağmur taşı) hakkındaki inanç ve gelenekler ancak doğudaki Müslüman Türklerde tespit edilmiştir. Doğu Türkistan kamlarında “yadacı risalesi” bulunduğu malûmdur. Kazak Kırgızlarda ise “koyunların karnında yağmur yağdıran bir taş” bulunduğuna inanç vardır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Şamanist Altaylılarla Yakutlar, eskisi gibi, “yada”nın kuvvetine inanırlar. W. Radloff bir Altaylının yada töreni yaptığını görmüş ve okuduğu afsunu tespit etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu Altaylı yadacı bu töreni bulutlu havayı açmak için yapmıştır.</span></p>
<p><span>Müslüman Türklerden KazakKırgızlar, başka Müslüman Türklere nazaran, eski Şamanizm kalıntılarını en çok muhafaza eden kavimdir. Bununla beraber İslam dininin namaz, oruç, zekât gibi emirlerini çok dikkatle yerine getirirler; garipleri himaye, öksüz ve kimsesizlere şefkat, merhamet, doğruluk gibi iyi ahlâklarıyla KazakKırgızlar başka Müslüman kavimlerden çok üstün bulunurlar. Fakat yemin, evlenme, miras, defin töreni gibi meselelerde eski Şamanizm âdetlerinden ayrılamamışlardır. Baksılarına, yani eski kamların haleflerine inanırlar. Baksılara hizmet eden ruhların bulunduğuna, büyük baba ocağının kutsiyetine, ateşe yağ atmakla ölüleri memnun ettiklerine inanırlar. Bununla beraber hafızlara hatim indirtmeyi de ihmal etmezler.</span></p>
<p><span>Kazak baksılarının cemiyetteki vazifeleri hastalara musallat olan kötü ruhları kovmak, fal açmak gibi işlerdir; dini vazifesi kalmamıştır.</span></p>
<p><span>KazakKırgız baksıları, Altay kamları gibi, uzun saç bırakırlar. Fakat hususi “cübbeleri” yoktur. Yalnız külâhlarında puhu kuşunun tüyleri ulunur. Tören yaparken kopuz çalar. Söylediği dualar (daha doğrusu afsunlar) mevzundur. Törene başlarken söylediklerinde Allah’tan, peygamberden şeyhlerden medet diler. Sonra adlarıyla cinlerini, atalarının ve eski baksıların ruhlarını çağırır. Dikkate değer ki Kazak baksıları kendilerinin piri olarak Korkut Ata’yı tanırlar.</span></p>
<p><span>KazakKırgızların düğün âdetlerinde pek çok Şamanizm kalıntıları vardır. Gelin kayın babasının ocağına yağ döker, yağ alevlendiği gibi ateşe karşı yere kadar eğilir.</span></p>
<p><span>Kazak Kırgızların halk edebiyatı Şamanizm tetkiki için en önemli kaynağı teşkil eder. Hatta dini menkıbe ve hikâyelerde bile Şamanizm unsurları doludur. Hazreti ‘Ali’nin kâfirlerle savaşlarını, Hasan ve Hüseyin’in şehadetlerini anlatan manzum hikâye ve menkıbelerde İslâm kahramanlarını tıpkı KazakKırgız gibi inanırlar ve düşünürler. Bunların da yardımcı ruhları vardır. Matem yaptıklarında tıpkı KazakKırgızlar gibi tören yaparlar. Meselâ “Kerbelâ” faciasının tasvir eden manzum bir hikâyede Hüseyin için ruhların yaptıkları matem şöyle tasvir ediliyor:</span></p>
<div><span><em>Üçüncü kat gök üstünden</em></span></div>
<div><span><em>Yakasını parçalayıp İsa geldi</em></span></div>
<div><span><em>İnleyip yaka yırtıp, feryat edip</em></span></div>
<p><span><span><em>İbrahim’le İsmail dahi geldi</em></span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Kazak Kırgızların tasvirine göre matem alâmeti olarak peygamberler de yakalarını yırtarlar, bağıra çağıra ağlarlardı. XIX. yüzyıl başlarından beri Kazaklar arasında Hazreti Ali ve Kerbelâ faciasına ait efsanevi hikâyeler yayılmıştır. Bu hikâyelerde Hazreti Ali de eski Türk masallarındaki kahramanlar gibi yedi gün uyur, düşmanla yedi gün yedi gece güreş yapar. Bazen kadın düşmanla güreş yapar, onu mağlup ettikten sonra evlenir. Kazak halk şairleri eski devreden kalma destanların kahramanları yerine Hamza, Ali, Hüseyin gibi İslam kahramanlarını koyarak eski milli destanlarının bir kısmını İslâm büyüklerinin menkıbeleri şekline sokmuşlardır. Bu hikâyeler eski Şamanizm kalıntılarına İslâmî renk vermekle beraber resmi Müslümanlığın Altayların içerisine kadar kök salmasında da yardım etmiştir. Bu hikâyelerin mevzuları, şüphesizdir ki, İran folklorundan alınmış, fakat sünnî Kazakların hoşuna gidecek bir şekilde işlenmiştir.</span></p>
<p><span>Kırgızların “Manas” destanındaki kahramanlar İslâm dini için cihat yaparlar. “Kâfirin hakanı olmaktan Müslümanın kölesi olmak iyidir” derler. Destandaki tâbire göre “at başı büyüklüğünde” Kur’an’ları vardır. Fakat destan başından sonuna kadar Şamanizm gelenekleriyle doludur.</span></p>
<p><span>KazakKırgızlara nazaran kendilerini daha iyi Müslüman sanan Başkurtlar XVIII. yüzyılın ortalarında, XIX. yüzyılın KazakKırgızlardan farklı olmamışlardır. 1760 yılında Başkurtlar arasında ilmî tetkikler yapan akademisyen Lepechin “Şeytan oyunu” dediği bir töreni tespit etmiştir ki tıpkı Kazak ve Doğu Türkistan Türklerinde müşahede edilen Şaman âyininden farksızdır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Bundan başka dağ kültü bulunduğu da yine lepechin tarafından tespit edilmiştir. Onun verdiği malûmata göre Yürekdağ adlı dağın tepesine, “nezir” bağlamadan çıkmaktan Başkurtlar korkarlardı.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Son yıllarda Başkurtlar arasında etnografya tetkikleri yapan Rudenko’ya göre Kırktı denilen dağ Başkurtlarca mukaddes dağdır, ağaçlarına paçavra bağlarlar.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Kazaklar ve Başkurtlar arasında bizim yaptığımız araştırmalarla da birçok Şamanizm kalıntıları tespit edilmiştir. Halbuki bunlar XVII. yüzyıldan beri “Mahkemei şeriye”ye tâbi, her kasabada, hattâ büyük köylerde bile medreseleri bulunan Müslümanlardır.</span></p>
<p><span>Anadolu Türklerinde Şamanizm kalıntıları başka Müslüman kavimlerindeki kalıntılardan hiç de az değildir. Anadolu’da kaybolmakta olan eski Şamanizm kalıntılarının Moğol istilâsı devrinden sonra çok canlandığı anlaşılmaktadır. Bu devirden sonra Şamanizm kalıntıları örf ve âdet şeklinden çıkarak yarı Şaman olan şeyhlerin kurdukları tekkelerde dinî bir unsur gibi yerleşmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>XV. yüzyılın başlarında Anadolu’dan Semerkant’a geçen Klavijo, Erzurum çevresinde gördüğü bir köyü şöyle tasvir ediyor “Pazar günü Deliler kenti’ne geldik. Bunlar Müslümandır. Zahitler gibi yaşıyorlar. Bunlara âşık diyorlar. Müslümanlar bunların ziyaretine gelirler. Bu âşıklar hastaları tedavi ederler. Bu âşıklar saç ve sakallarını tıraş eder, çıplak halde sokaklarda gezerler; gece gündüz davul çalar, Türkü söylerler. Evlerinin kapılarında hilâl resmi bulunan siyah bayrak vardır. Bayrağın altında geyik, koç ve teke boynuzları asılmıştır. Sokaklarda gezerken boynuzları beraber taşırlar”.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>“Barak Baba”, “Sarı Saltuk”, “Geyikli Baba”, “Bektaş Veli” menkıbeleri bugünkü Altay kamlarının menkıbelerinden farksızdır. Hilm’i Ziya ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın neşrettikleri “Barak Baba risalesi” gerçek Şamanist olan Altay kamlarının afsunlarından farksızdır. Onların mukaddes “Süt göl”ü bile bu risale’de zikrolunuyor. Menkıbeye göre Barak Baba Sarı Saltuğun yetiştirdiği bir şeyhtir. Sarı Saltuk hakkında söylenen menkıbeleri İbn Battuta’da işitmiş ve “Saltuk’un mükâşefe sahibi olduğu menkul ise de, hakkındaki rivayet şer’i şerife mugayir görünüyor”<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> diyor.</span></p>
<p><span>İbn Batuta’nın Sinop’ta gördüğü cenaze töreni de Şamanizm kalıntılarını ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Onun tavsifine göre İbrahim Beyin anasının cenaze törenimde ahali elbiselerini fes giymişlerdi; başları açıktı. Ülema ise sarıklarına siyah bir şey bağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Şüphesizdir ki bu törenin de “şer’i şerif ile ilgisi yoktur. Fakat İbn Batuta buna dair bir şey söylememiştir.</span></p>
<p><span>Son zamanlarda toplanan etnografya ve folklor materyalleri Anadolu köylerinde birçok Şamanizm kalıntılarının yaşadığını göstermektedir. Ağaçlara ve türbelere paçavra bağlamak âdeti o kadar yaygındır ki bunu bilmeyen yoktur. Al karısı denilen bir kötü ruhuna bulunduğuna inanç da çok yaygındır. Al karısı, albastı hurafesi bütün Müslüman Türklerde vardır. İslâm dininin şimdiye kadar kaldıramadığı ve çok zararlı hurafelerden, Şamanizm’in canlı kalıntılarından biridir.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Şamanist Yakutlarda ve Altaylılarda tespit edilen ağaç kültü de vardır. Evladı olmayan Yakut kadının bir nevi çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinden birinde bir ihtiyar ağacın yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk isteyen köylü kadınların bulunduğu müşahede edilmiştir.</span></p>
<p><span>Kurşun dökme âdeti de Şamanizm geleneklerindendir; Şamanistlerde buna “kut kuyma” denir ki “kut dökme” demektir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutu, yani “talih, saadet unsurunu” geri döndürmek için yapılan bir sihrî âyindir.</span></p>
<p><span>Şamanizm’in bazı âyinleri tamamıyla unutulduğu halde kelimeleri kalmıştır. Meselâ Şamanizm’de hastaları alazlama (alaslama) töreni vardır. Yağlı paçavrayı ateşle tutuşturup bir afsun söyliyerek hastanın etrafında dolaştırırlar. Anadolu’da “alazlama” ancak ateş tutmak ve yakma anlamında kullanılan bir kelime olarak kalmıştır.</span></p>
<p><span>Şamanizm’de hastaları iyileştirmek için yapılan en önemli törenlerden biri “göçürme” ve “Çevirme” denilen törendir. Bu tören Şamanın marifetiyle bir hayvanı hastanın etrafında dolaştırıp hastaya musallat olan ruhu bu hayvana nakletmektir. Bu törene Moğolca “dzulik gargahu” denir.</span></p>
<p><span>Moğollar XVI. yüzyıldan beri resmen Buda dinini kabul etmiş sayıldıkları halde bu Şamanizm töreninin olduğu gibi muhafaza etmişlerdir. Eski zamanda hastaları ölümden kurtarmak için akrabadan biri hastanın etrafından döner ve kendini feda edermiş. Fakat son zamanlarda böyle fedaîler bulunmadığı için insan suretinde bir put yapıp hastanın başında çevirip suya atarlarmış.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>XVI. yüzyılda Müslüman Çağataylar arasında bu âdetin bulunduğunu “Baburname”ye eklenen bir hikâyeden öğreniyoruz. Zahireddin Babur’un çok sevdiği oğlu Hümayun ağır hasta olmuştu. Babur Şah Hümayun’un etrafında dolaştı. Hümayun iyileşti. Babur ise üç gün sonra öldü.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Kazaklarda, hastanın etrafında bir hayvanı dolaştırıp kurban ettiklerini biz kendimiz gördük; bu âdete onlar “aynalma” (yani dolaşma) derler.<a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>XV. yüzyılda Anadolu Oğuzlarında bu âdetin biraz İslâmlaştırılmış şeklini Dede Korkut hikâyelerinde görüyoruz. Bu hikâyelere göre Oğuz Beyi Salur Kazan, oğlu Uruz’u esaretten kurtardıktan sonra “kırk evli kul (köle) ile kırk cariye oğlu başına çevirdi azat eyledi”. Baştan çevirip sadaka vermek âdeti İstanbul’da, nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma âdeti da Anadolu’nun muhtelif yerlerinde müşahede edilmiştir.</span></p>
<p><span>Türkiye’de folklor tetkikleri ilerledikçe İslâm dini talimatıyla alâkası olmadığı halde dinden imiş gibi ifa edilen âdet ve gelenekler meydana çıkarılmaktadır. Bunların arasında eski yerli dinlerin kalıntıları bulunduğu gibi en çoğu Orta Asya Şamanizminden gelen unsurlardır. Bunlardan bir kısmı cemiyet için zararsız olan örf ve âdetler haline gelmiş, dini inançlarla alâkasını kaybetmiştir. Büyük bir kısmı ise İslâm dininin mukaddesatından imiş gibi kabul edilerek İslâmiyet’in saflığını lekeleyen, kirleten bid’atler teşkil etmiş ve cemiyet hayatı ve millî bünyemiz için de çok zararlı “müstehase”ler haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>İslâm dininin gerçek talimatından habersiz olan halk kitlesi, aydın din âlimi rehberler bulunmadığı için, mânevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki Şamanizm kalıntılarıyla tatmin etmeğe mecbur oluyor. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak, doğum buhranlarını al karısının marifeti sanmak ve saire Şamanizm’in en zararlı kalıntılarıdır.</span></p>
<p><span>Cahiliyet devrinden kalma inançlarla ve İslâm dininin talimatına aykırı görülen görenek ve geleneklerle din âlimleri mücadele etmişler ve mücadele etmekte devam ediyorlar. Bu mücadelenin uzun tarihi ve ciltler dolduran edebiyatı vardır.</span></p>
<p><span>Aydın genç din âlimlerimizin önemli vazifelerinden biri, belki birincisi İslâm talimatına aykırı olan Şamanizm kalıntılarıyla mücadele etmektir. Türk halk topluluğunu bu zararlı “içtimaî müstahaseler”den kurtarmaya fen mensuplarından ziyade gerçek din âlimleri muvaffak olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdülkadir İNAN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 392-399</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Eftalit (AK Hun) hanı İran başkentine papazlar gönderip İran mesturi patriği Mar Aba’dan (ölümü 522) Eftalit Nesturilerine bir başpapaz tayin etmesini rica ediyorlardı (N. Pigulevskaya. Mar Aba I. Sov. Vostokovedeniye, 1948, c. I, sah. 83).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Barthold (OrtaAsya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927, sah. 63) “İslamiyet, Türklerin mezkur üç dinin (Budda, Mani, Hıristiyanlık) birini kabul etmiş oldukları yerlerde muvaffak olmuştur” diyor. Bu mütalaa pek de doğru olmasa gerek. Tarihi gerçektir ki İslam dini Şamanist Türkler arasında hiçbir yerde görülmemiş bir süratle yayılmıştır, din olarak mukavemet görmemiştir. Türklerin mukavemeti OrtaAsya’da hakimiyeti elde tutmak için Arap devletine karşı gösterilmiştir. Hele Manihaist Türklerin sinsi mukavemetleri uzun zaman devam etmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. Zeki Velidi Togan. İbn Fadlan’s Reisebericht, Leipzig 1939.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sadruddin EbulHasan Ali İbn Nasır İbn Ali elHüseyni, Ahbaru devleti esSelçukiye (Necati Lugal tercümesi), Ankara 1943, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> S. İ. Rudenko, Oçerki bıta S. Vostoç, Kazakkov (“Kazaki” 1930, No. 15 Sah. 54-56).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>[6] S. A. Malov. Şamanstvo u Sartov Vostoçnogo Turkestana (Sbornik Muzeya Antropologii i Etnoagrafii, tom V, 1918, sah. 15).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Şamanist Yakut kadınları muayyen bir çam ağacına tapınarak çocuk dilerler. Bu ayin S.V. Yastremski tarafından tavsif edilmiştir. (Obraztsı narodnoy literatun Yakutov, Leningrad 1928, sah. 200-201).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Geyikli Baba ile Orhan Gazi menkıbesinde devletlü “kavak ağaç” diye bir kavak ağacı zikrolunur (Neşri Tarihi, sah. 168170). Dede Korkut hikayelerinde “kaba ağacın kesilmesin” dua formülüdür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Radloff Katanoff. Proben IX, 376 (metin), 354 (tercüme).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> M. Halil Yınanç. Desturnamei Evneri, İstanbul 1928, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> A. Z. Velidi Togan. İbn Fadlan’s Reisebericht, s. 35 (metin), 80 (terc.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> II. Tarih Kongresi Zabıtları, sah. 142-151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> S.İ. Rudenko. Ulagan kazıları (Sovetskaya Arheologogiya XI) hakkındaki raporunda mezardan çıkarılan atların yelelerinin kesilmiş, kuyruklarının örülmüş olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> W. RadloffKatanof. Proben, IX s. 354.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> “Abdullahname” Kâbil nüshası, varak 266B: VIII. asır- Arap seyyahı Temin İbn Bahr de yada taşından bahsetmektedir: (V. Minorsky. Tamim İbn Bahr’a Joumy te the Uyghurs, BSOASvol. XII 1948).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> K.K. Yudachin, Kırgızca Rusça Sözlük, “Taş” kelimesinin izahında.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> W. Radloff, Aus Sibirien, II, 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> W. Radloff. Proben, III, 752.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İ. Lepechin, Dnevnıye zapiski… (Polnoye Sobraniye uçenıch Puteşestviy po Rossii. IV, Petersburg 1822 s. 82-83).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Aynı eser, s. 35-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> S. İ. Rudenko Başkiri II: s. 302.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Klavijo Seyahatnamesi (Rus İlimler Akademisi yayını,1881) s.151-152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İbn Battuta Seyahatnamesi (Şerif Paşa terc. I. Cilt, 386).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Aynı eser I. 357.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> A. Pozdniyev, Oçerki bıta buddiyskih monastrey i budd. duhovenstva v Mongolü. S. Petercsbıırg 1887, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> “Vakayi Babur’un Hatıratı” (Rahmeti tercümesi), sah. 434.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/musluman-turklerde-samanizm-kalintilari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kazak Kırgızlar sevgi ifade etmek için “aynalayın” derler, yani “etrafında dolaşayım, döneyim, kurban olayım” demektir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tuva Şamanizmi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-samanizmi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-samanizmi</guid>
<description><![CDATA[ Tuva Şamanizmi
1937’den önce Tuva’da 700’den fazla, daha doğrusu 725 etkin şaman vardı. Pragmatik deyimle, şaman, köyde bilgi sahibi tek kişiydi. Günümüzde, yerli Tuvaların sayısı 210.000 olmasına rağmen, sadece 37 şaman kalmıştır. İnanıyorum ki eski kültürümüzün antik kaynakları, manevî kültürümüz, Tuva şamanizmi yeniden doğacaktır. Bu gelenek bizim antik kaynağımızdır. Çünkü Tuva şamanları, şaman ayinlerini ve şaman şarkılarını […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b211563.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tuva, Şamanizmi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Tuva-Samanizmi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tuva-samanizmi.html">Tuva Şamanizmi</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Eva Jane Neumann FRİDMAN</span></a></strong></span></p>
<p><span>1937’den önce Tuva’da 700’den fazla, daha doğrusu 725 etkin şaman vardı. Pragmatik deyimle, şaman, köyde bilgi sahibi tek kişiydi. Günümüzde, yerli Tuvaların sayısı 210.000 olmasına rağmen, sadece 37 şaman kalmıştır. İnanıyorum ki eski kültürümüzün antik kaynakları, manevî kültürümüz, Tuva şamanizmi yeniden doğacaktır. Bu gelenek bizim antik kaynağımızdır. Çünkü Tuva şamanları, şaman ayinlerini ve şaman şarkılarını her zaman ana dillerinde söylemişlerdir. Şamanist inanç, kendisiyle birlikte doğduğumuz antik inançtır” (Kenin-Lopsan 1996, Kenin-Lopsan 1997: 133).</span></p>
<p><span>“Roza’ya, Tuva’da neden bu kadar çok şaman olduğunu sordum. Birçok ruh olduğundan birçok şaman vardır dedi. İnsanlar bu ruhlarla her zaman karşılaşabilir. Koyun güderken insanlar dünyanın ve doğanın alt düzeydeki ruhlarıyla karşılaşabilir. Dünyanın ve dağların birçok ruhu vardır ve şimdiye kadar olduğu gibi, dağlardan yardım istemek için çok ayin yapılırsa ruhlar güçlenir. Yurt, mevsimden mevsime başka yere taşınır. Bahar, yaz, sonbahar ve kış mevsiminde büyük adak törenleri yapılır. Ayinler, sığırların, koyunların, ineklerin ve atların ya da iyileşmeye ihtiyacı olan hasta hayvanlar ya da insanların sağlığını temin etmek için yapılır; ayinler, avları verimli olsun diye, taygaya gidip avlanmadan önce avcılar için yapılır. İnsanlar ruhlara ayin yapılmasını isteyebilirler ya da bunları kendileri yaparlar. Ruhlardan yardım istendiğinde, o kişinin o ruhlara inandığı anlamına gelir bu inanç, dedi Roza, ruhları güçlü kılar, onlara güç verir” (Fridman 1998: 266-267).</span></p>
<p><span>Tuva’daki ruhların insanlara ve şamanlara açık olduğuna inanılır, çünkü insanların ruhlara inandığı ve onlara açık olduğu güçlü ve geleneksel bir inanç sistemi bulunmaktadır. Tuvaların ve ruhların içiçe geçmiş bu ilişkisi doğada ve insanların yaşadıkları her yerde bulunur ve bunun neticesinde, Tuva halkının inanç sisteminin ruhları ayakta tutan sürekli gücü Tuva’nın kendisine özgüdür.</span></p>
<p><span><strong>Tuva’nın Tarihi ve Coğrafyası</strong></span></p>
<p><span>Tuva, Asya kıtasının merkezinde bulunur; Tuva’nın başkenti Kızıl’da Yenisey nehri kenarında bulunan kocaman bir küre bu gerçeği hatırlatır. Tuva, güney sınırları Moğolistan’a bitişik, Rusya Federasyonu’na dahil bir cumhuriyettir. 170.500 km2’lik alanıyla, kuzeydoğu, kuzey ve kuzeybatıda Sayan sıradağlarıyla çevrili olan Sayan-Altay yaylalarının bir parçasıdır. Batı yakasında, Sayan sıradağları Altay dağları bölgesine bitişiktir. Güneybatı sınırında Tsagan-Shibetu’nun yüksek zirveleri ve Chikhacheva sırtları ve Kızıl’ın güneyinde Tannu-Ola sıradağları vardır. Bundan dolayı Tuva, yüksek dağ sıralarıyla çevrili, ekoloji ve tecritin ekonomik ve siyasal yaşamını belirlediği geniş bir bozkır havzasıdır. Tuva’da çok sayıda nehir vardır, en önemlileri Kızıl’da aşağı ve yukarı Yenisey olarak iki kola ayrılan Yenisey ve Batı Tuva’yı geçerek Yenisey’e katılan Kemchik’tir. Doğu Tuva’da çok sayıda göl vardır ve aynı zamanda, Sibirya melezçamı, sedir, huş, köknar ve gümüş köknar ağaçlarından oluşan Tuva ormanlarının %60’ından fazlası bu bölgede bulunur. Bu taygada (Büyük Orman) rengeyiği de dahil olmak üzere çok sayıda hayvan vardır. Bu bölgede sadece Tuva nüfusunun %5’i yaşar ve çoğunluğu avcı ve rengeyiği üreticisidir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın batısında bozkır bölgesinde bitki örtüsü değişim gösterir; Moğolistan’ın kumluk çoraklıklarına sınırı olan güneybatıda Mongun- Tayga’da iklim kuraktır ve bitki örtüsü zayıftır, fakat nehir vadileri etrafındaki bölgelerde bitki örtüsü zengindir ve atları olduğu kadar öteki pastoral hayvanları da geçindirebilir. Batı Tuvalılar geleneksel olarak sığır, koyun, keçi, at ve deve sürülerini otlatmaya dayanan ekonomileri olan göçebe bir topluluktur. Arazi ve iklim koşullarına epeyce bağımlılardır. Sürünün ihtiyaçlarına göre mevsimden mevsime başka yere taşınan, kafes çerçeveli, keçe kaplı yurtlarda yaşarlar. Sovyetler döneminde Tuvaların çoğu “kolektifleştirilmişler” ve köylerdeki evlere taşınmışlardı; fakat 1991’den beri kırlara doğru yavaş bir hareketlilik ve doğaya dönüş görülmektedir.</span></p>
<p><span>Tuva, 1911’e kadar, Tuva yönetimsel yapısına da yansıyan feodal-askeri çizgide örgütlenmiş olan Çin Mançu İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı. Ülke, koşon denilen dokuz büyük yönetimsel birime ve onlar da sumon denilen birimlere bölünmüştü. Her Tuvalı, aslında bir toprak parçasına değil, Mançulara kürk vergisini ödemesi amacıyla, belirli bir koşona ve sumona bağlıydı.</span></p>
<p><span>Vainshtein (1980: 238), ondan önceki bilim adamlarının, Tuva halklarının ekonomisinin ve sosyal yapısının altında yatan, akrabalığa dayalı toplumsal geleneklerin önemine dikkat çektiğini söyler. Bununla beraber aşiret yapısı zamanla zayıflamıştır. Araştırmacılar, 1930’larda Todjin aşiretinin (Tuva’nın doğu bölgesi) tüm üyelerinin baba tarafından seek terel’ini (kemik akrabalığı) bildiklerini, fakat 1950’lerde bilen sadece yaşlı bir adamın kaldığını bulmuşlardır. Aşiret hakkındaki bilgi, inanç sisteminin pratiğe geçirilmesinde, özellikle de aşiretin ve doğanın ruhları için yapılan grup ayinlerinde yararlıdır. Seek üyeleri, avlarının başarılı olması ve topluluğun sağlığı için ruh efendilerine dua etmek için dağ ovo dagıır’da (oranın ruhları için yapılmış taş yığını kurgan ya da çalı çırpı yığını) toplanırlar. Toplum, aynı atayı paylaşan ve erkek tarafından birbirine akraba olan, çekirdek ya da geniş ailelerden oluşan baba soyundan akraba gruplar olarak düzenlenmiştir. Tarihsel olarak bir aal (sürülerini tek bir ağıla kapayan bir ya da çok sayıdaki yurt) baba soyundan akraba olan bir gruptan oluşurdu, fakat yirminci yüzyılın başlarında aal’ler basit komşu toplulukları haline geldi (Vainshtein 1980: 247).</span></p>
<p><span>Potapov’a göre (Levin ve Potapov’da 1964: 380) Tuva’daki Türkçe konuşan etnik grup, Moğolca, Samoyedce ve Ketçe konuşan unsurlardan da oluşur. Tuva’daki Türkçe konuşan klan ve aşiret gruplarının varlığı, milattan sonraki ilk yüzyılların tarihsel Çin yazmaları sayesinde biliniyordu. Orhun Yenisey bölgesinde M.S. 7 ve 8. yüzyıllara ait, hepsi Türk dili ailesinden olan Telengitçe, Kırgızca ve Uygurca yazılmış olan taş yazıtlar Tuvaların Türk kökenine işaret etmektedir. Günümüzdeki Tuva dili de Orhun Yenisey yazıtlarının diliyle bağlantısını korumaktadır. Bununla beraber, Potapov (1964: 380) Tuvaların etnik bileşiminin oldukça karmaşık olduğunu ve araştırılmadığını söyler. Tuvalar 18. yüzyılın başlarında tanımlanabilir bir kültürel grup olarak ortaya çıkmışlardır (Olson 1994: 658).</span></p>
<p><span>Tuva bölgesinin tarihi, Tuva’nın Türk hanlığı tarafından fethedildiği 6. yüzyıldan beri, bölgenin ve sakinlerinin çok sayıda değişik güçlerin etkisi veya kontrolü altına girdiğini gösterir: bunlar Türkler, Çinliler, Uygurlar, Kırgızlar, Altın Hanlar, Cungaryanlar ve Mançu Çinlileridir. Rusya ile resmi ilişki Çin ve Rusya arasındaki ticari ilişkilerin kurulduğu Pekin Anlaşması’yla 1860’ta başlar. 1881’den sonra Tuva’da Rus yerleşimlerine izin verildi. Tuva 1911’e kadar, Mançu Ching İmparatorluğu tarafından idare edilen dış Moğolistan’ın bir parçasıydı.</span></p>
<p><span>1912’de Tuva Çin’den bağımsızlığını ilan etti ve 1914’te Rusya ile onların koruması altında olduğu bir ilişkiye girdi. Rus iç savaşından sonra (1918-1921) Moğolistan bölgeyi kontrolü altına almak istedi, fakat Tuva 1925’te Sovyet egemenliği altında özerk bir devlet olarak Tannu-Tuva Halkları Cumhuriyeti adını aldı. Stalin 1944’te Tuva Halk Cumhuriyeti’ni feshetti ve Tuva, Rus Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği egemenliğinde Tuva Özerk Bölge oldu. Bugün Rusya’nın bir cumhuriyetidir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın ekonomik ve siyasal tarihi, değişik kültürel etkilerin sadece göçebelerin bir bozkır bölgesinden diğerine göçmesiyle değil, herhangi bir anda nüfuzlu olan siyasal güçlerin de zorlamasıyla olduğunu gösterir.</span></p>
<p><span><strong>Budizm ve Şamanizm</strong></span></p>
<p><span>Lamaist Budizm Altay-Sayan ve Tuva bölgesine, 1260’ta Budizme dönen Kubilay Han’ın önderliğindeki Moğollar 13. yüzyılda bölgeyi fethedince gelir. 1271 ile 1368 yılları arasında hüküm süren Yuan hanedanı sırasında inşa edilen Budist tapınak ve pagoda harabeleri keşfedilmiştir. Bununla beraber, 13 ve 14. yüzyıllarda Lamaist Budizmin etkisi zayıftı ve sadece 16. yüzyılın sonlarında Moğol önder Altan Han’ın yönetimi altında etkili olmuştu. 18. yüzyıldaki Mançu idaresi zamanına gelindiğinde Lamaizm Tuva’da iyice yerleşmişti ve Rus devriminin başlangıcında hoşun ve sumonslarda 22 tane hureler (Budist tapınak) vardı. 1928’de Tuva’da 3500 lama vardı (64.900’ü etnik olarak Tuvalı olan 82.000 nüfus arasından: 1932 sayımı), çünkü her aile lama olan bir erkek çocuk istiyordu (Kenin-Lopsan 1993: 9).</span></p>
<p><span>Budizmin resmi devlet desteği almasına ve yöresel geleneksel inanç sistemlerini aktif olarak bastırmaya çalışmasına rağmen Şamanizm yine de -Sayan-Altay bölgesindeki diğer gruplar arasında görülenlerden daha saf ve kendine yeterli biçimde- faal kalmıştı. 1931 sayımının rakamları, 787 lama ve 725 şamanın (411 şaman ve 314 şamaniçe) varlığını gösteriyordu ve bazı yönetimsel bölgelerde şamanların sayısı lamaların sayısından daha yüksekti. Örneğin Ulug-Çhem hoşun’unda 157 şaman ve sadece 101 lama vardı (Wajnschtejn 1996: 240). Lamaizm 18. yüzyılda Tuva’nın resmi dini olunca Şamanizm başlangıçta direnmişti fakat sonunda iki din arasındaki ilişkiler barış içinde birarada varlıklarını sürdürmelerine ve birbirlerinin içinde erimelerine yol açtı. Lamaizm bir çok şaman törenini kabul edip kendi ayinlerine dahil etmiştir. Budist düşüncenin etkileri Tuva Şamanizminin mitolojik temsillerinde ve Budist dünya görüşünün bazı yönlerinin özümsenmesinde görülebilir (Fridman 1998: 280). 1926’da Tuva’ya giden bir seyyah “yeni tanrılar eski tanrılarını değiştirmemiş, fakat panteonlarını genişletmiş, eşit saygı görüyor ve Soyot (Tuvalı) hâlâ cedlerinin evrende yaşadığına inandığı ruhların aynısının gücünün etkisinde” gözleminde bulunmuştur (Waynschtejn 1996: 240; Mongush Mannai-ool 1994: 8,10).</span></p>
<p><span>Tuva’da dinin (Budizm ve Şamanizmin) baskı altına alınması, Budist manastırların tamamen yokedilmesini ve Lamalar ve şamanların kaldırılmasını amaçlayarak 1928-1930 yıllarına rastlar (Forsyte 1994: 281). 1944’te Tuva’da hiç manastır ve baskı altına alındığından ya da öldürüldüğünden hiç lama kalmamıştı. Şamanlar çok ağır bir biçimde baskı altına alınmıştı ve birçoğu yeraltına çekilmişti ve artık açıkça çalışmıyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>Şamanizm Tarih</strong></span></p>
<p><span>Tuva’da Şamanizmin tarihsel kökenleri Tuva halkının ataları olan Hunlara (M.Ö. 3 ve 2. yüzyıllar) kadar izlenebilir. Bu dönemden kalmış yazılı belgeler Tuvaların hâlâ kutsal ayinler yaptıklarını belirtir (Kenin-Lopsan: 129). Dahası, baş takılarındaki ayin amaçlı tüylerin ilk ortaya çıkışının, Altay bölgesinde M.Ö. 2. binyılın başlarında yapılan kaya resimlerinde görüldüğüne dikkat çekilmiştir (Wajnschtejn 1996: 288). Şamanizmin Altay, Moğol, Yakut, Samoyed, Ket ve diğer kuzey Sibirya halkları arasında uygulama şeklinde ve elbiselerinin ve eşyalarının ayrıntılarında paralellikler bulunmuştur. Bu, Tuva Şamanizminin kökenlerinin antik Sibirya’daki uygulamalarda olduğunu ve yöresel ve Türkler-öncesi Sibirya Şamanizminin, şamansal bileşimin gelişmesinde daha sonra gelen Türk grupların etkilerinden daha güçlü bir rol oynadığını akla getirir. Türk Hanlığında Sibirya unsurları görülür ve dahası Şamanizmin Orta Asya ve Kazakistan halkları tarafından miras alınması güçlü bir şekilde yöresel İran ideolojisine dayanır. Orta Asya Şamanizminin Türk pastoral bileşimi Sibirya Şamanizmine benzer bazı özellikler taşır, fakat bunlar sınırlı ve zayıftır. Eski Türklerin M.S. 1. binyılın ikinci yarısına kadar olan yazılı kaynaklarındaki tarihsel kanıtların yoksunluğu, Eski Türklerin Şamanizminin o zamana kadar pek gelişmemiş olduğunu gösterir. Türk bozkır göçebeleri, Altay- Sayan-Baykal bölgesine girişleri ve yöresel gruplarla ilişkileri sırasında Şamanizmin gelişmiş şekillerini ve maddi donatımlarını giderek kendilerine mal etmişlerdir. Bu süreçte Eski Türk Orta Asya inanç sisteminin belirli öğeleri korunmuş, diğerleri kaybedilmiştir (Wajnschtein 1996: 292-294).</span></p>
<p><span>Tuva’da uygulandığı biçimiyle Şamanizm, insanları şaman aracılığıyla yukarı ve aşağı dünyanın ruhlarına bağlayan bir inanç sistemidir. Şaman, vecd haline (hipnoz durumu da denir) geçiş sayesinde atalarının ve doğanın ruhlarıyla konuşarak kehanette bulunabilen ve geleceği tahmin edebilen, ruhlarını kaybetmiş ya da hastalıktan ıstırap çeken kişileri iyileştiren ve topluluğun sağlığı için ayinler yapan dinsel uygulayıcıdır.</span></p>
<p><span>15 Ekim 1993’te Şamanizm, Kızıl’da bir başkanlık kararnamesiyle iyileştirici bir sağlık sistemi olarak ilan edildi, böylece Şamanizm bir meslek olarak tanınmış oldu ve şamanlar için yaşlılık ödenekleri ayrıldı; aynı zamanda hükümet Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi’ni de kurdu. Tuvalı Şamanlar Derneği, orijinal ismiyle Dungur (dungur davul demektir) Derneği, 37 şaman üyesiyle 1992’de kurulmuştur. Kayıtlı her şamana, üzerinde resmi olan bir belge ve tedavi etme, ayinler yapabilme ve geleceği söyleyebilmek için bir belge verildi. Dungur Derneği, Kızıl’ın merkezinde şamanların ücret karşılığı iyileştirme ayini yaptıkları bir eve sahiptir. 1996’da kırsal alanlardaki şamanların da dahil olduğu yaklaşık 100 şaman olduğu belirtiliyordu. Şamanlar çok bireysel olduklarından ve özellikle uzun süren baskı döneminden sonra sayılmak istemediklerinden bu rakamlar çok düşük olabilir.</span></p>
<p><span>Tuva şamanist dünya görüşü, doğaya duyarlılığın, hayatta kalabilmenin en önemli parçası olduğu göçebe pastoralizmi ve avcılık durumlarında insanoğlu ile doğa arasında gelişen ilişkiler tarafından belirlenir. Doğal güçler kişileştirilmiş ve kutsallaştırılmıştır. Ağaçların, dağların, nehirlerin ve pınarların ruhları vardır. Ağaçlar genellikle kutsal sayılırlar ve çok sayıda dalları olan tek bir ağaç ya da bir kökten büyüyen birçok ağaç olarak nitelendirilen özel bir tür ağaç kam-yiaş (şaman-ağacı) şerefine yere içki dökülerek, renkli bez parçaları, süt ürünleri yiyecekler ve diğer kült ayinleriyle şereflendirilir.</span></p>
<p><span>Tuva kozmolojisi üç dünya varsayar: bizim Orta Dünyamız, Yukarı Dünya (Azar) -Gökyüzü (Azar Deer, Denger ya da Tenger), Güneş, Ay, Büyükayı (Cedi-Haan ya da yedi hanlar olarak bilinir), dokuz cennet, Gökyüzü tanrıları ve ölmüş iyi insanların ruhlarıyla doludur- ve Aşağı Dünya. Tuva etnolojisti ve yazarı Mongush Kenin-Lopsan tarafından 1950’lerin sonlarından beri toplanan kozmoloji röportajları gökyüzünü baba olarak tanımlar: “Bu dünyada her bitki ve her insanın annesi ve babası vardır. Yaratıcının bunu böyle yaptığı söylenir. İnsanın babasının gökyüzü olduğu söylenir.” (Kenin- Lopsan 1997: 54). “Bu hikâyeyi dedemden duydum. Gökyüzü bulutlanıp rüzgâr estiğinde ve şiddetli kar yağışı başladığında dedem ardıçtan bir ateş yakar, tahta bir kovanın içine süt koyardı ve sütü gökyüzüne toz-karak’la (bağış için kullanılan dokuz delikli tahta kaşık. E. F.) serpiştirirdi. Dedemin gizlice şöyle fısıldadığını duymuştum:</span></p>
<p><span><em>Gökyüzü Babacığım, kutsa beni!<br>
</em><em>Gökyüzü Babacığım, sevecen ol, lütfen merhametli ol!</em></span></p>
<p><span>Ve şu ana kadar Bay-Tayga kozhuumun Kara-Höl bölgesinde yaşayan yaşlılarımız hâlâ gökyüzünü onurlandırmak için ayin yaparlar” HOM-Ş (Khertek Okaan Maga-Şhuruyeviç, 1927 doğumlu) (Kenin-Lopsan 1997: 55).</span></p>
<p><span>Yeryüzü annedir: “Kadın olmasaydı, dedikleri gibi, insan ırkının sonu gelirdi. Ve bundan dolayı, yeryüzü olmasaydı, dedikleri gibi, yaşam da olmazdı. Yaşlılarımız yeryüzüne çok onur verirler. Ninem her sabah toz-karak kaşığını kullanarak çay serpiştirir, yeryüzüne adak yapardı. Çayı yeryüzünün yüksek dağlarına, ormana, ağaçlara ve nehirlere serpiştirirdi. Fısıldadığı özel büyülü sözleri vardı:</span></p>
<p><span><em>Toprak Ana, bana mutluluk bahşet.<br>
</em><em>Toprak Ana, bana şans bahşet.<br>
</em><em>Toprak Ana, çocuklarıma bak.<br>
</em><em>Toprak Ana, evimi koru.          </em></span></p>
<p><span>Zamanın başlangıcından beri Tuvalar yeryüzünü onurlandırmışlardır. Şu ana kadar bir Tuvalı yeryüzünü hâlâ annesi olarak bilir. Ben de toprak anama dua ederim” HOM-Ş (Kenin-Lopsan 1997: 56).</span></p>
<p><span>Güneş’in anne, Ay’ın baba olduğuna inanılır: “Güneş’e anne denir çünkü şafak söker sökmez Güneş doğudan yükselir ve aynı şekilde bir Tuva’nın annesi her zaman yurdun sahibidir, çünkü çocuklara o bakar. Ay’a baba denir, çünkü Tuvalı insanların babası her zaman uzaklardadır ve yurtta fazla kalmaz, aynı şekilde Ay da gökyüzünde fazla görünmez, ya görünür ya kaybolur. Eski Tuvalar Ay’a baba derlerdi ve onu da onurlandırırlardı” MKÇ (Monguş Kalinduu Çhüdei-oolovıç, 1940 doğumlu) (Kenin-Lopsan 1997: 57).</span></p>
<p><span>Bazı Tuvalar üç değil, Yukarı (cennetsel) ve Aşağı (yersel) olarak iki dünya olduğuna inanırlar. Bazı şamanlar ölülerin ruhlarının karanlık yeraltı dünyasına gittiklerini söylerlerken, diğerleri “Ölüler Ülkesinin” Aşağı dünyanın kenarında, çok uzak kuzey kesimlerinde (bir Sibirya kavramı) olduğuna inanırlar. Yukarı dünyanın efendisi Kurbustu-han’dır (bu isim gökyüzünde Azar/Gökyüzü halkının yaşadığı hayali ülkeyi de tanımlayabilir). Yeraltı dünyasının hakimi Erlik Han’dır: Tuva mitolojisi ölülerin ruhlarının ona sadece bir nehri tek bir saç telinin üzerinden geçerek ulaşabildiklerini iddia eder (Kenin-Lopsan 1997: 114). Bizim Orta dünyamızda, aralarında dağların efendilerinin, denizlerin, su pınarlarının, ocakların ve ağaçların bulunduğu çok sayıda ruh vardır. Ham-yiaş şamanın ağacıdır ve genellikle melezçamdır. Şamanlar ağacın etrafında ayinler yaparlar ve yılda bir kez ayinle kutsadıkları kendi ağaçları vardır.</span></p>
<p><span><strong>Ruhlar</strong></span></p>
<p><span>Aşağı dünyada yaşayan bir dizi iblis ve kötü ruh vardır. Bunların arasında -insana benzeyen, erkek ya da dişi olabilen kötü niyetli ruhlar- azalar vardır. Erkek azanın ayakları havada asılı durabilir ya da üç başlı bir köpek ya da uzun gagalı bir kartal-baykuş olabilir. Geceleri şarkılar söyleyen mavi bir ışık olarak görünebilir ve şafakta kaybolur. Aza, sadece güçlü şamanların onu ziyaret edebileceği bir ülkede yaşar.</span></p>
<p><span>Birçok Algıştar (özellikle şamanın ruhlarına yardım eden, onlara yalvarmak, teşekkür etmek, emir vermek, ya da övmek için şaman tarafından söylenen ilahiler veya dualar) Azalarla ilgilidir (Kenin-Lopsan 1997: 110). Buk kötü niyetli birinin kötü davranışları yüzünden ortaya çıkan şeytani bir ruhtur; zarar verilen insana dönüşür ve zarar veren kişiden onu ölümcül bir şekilde hasta etmek suretiyle öcünü alır (Kenin-Lopsan 1997: 111). Diğer şeytani bir ruh da alnında tek gözü, bakırdan burnu olan ve ağzından ateş fışkırtan Şhulbus’tur. Zaman zaman kırmızı bir köpeğe dönüşür ya da yarı insan-yarı kuşa benzeyebilir (Kenin-Lopsan 1997: 117; Wajnschtein 1996: 253).</span></p>
<p><span>Albıs (erkek şekline de girebilmesine rağmen) genellikle genç ve güzel bir kadın olarak görünen, bozkırda, bir nehirde ya da nehrin yakınında yaşayan mitolojik bir yaratıktır. Onunla karşılaşan birisi şarkılarını dinledikten sonra değişir ve uzak yerlerde tek başına olmak ister,</span></p>
<p><span>kendi kendine konuşur ve bir müzik aleti çalmaya başlar. Artık Albısstaar (Albıs hastası) olarak bilinir ve şamanın yardımına ihtiyacı vardır. Birçok gün sürebilecek şamansal ayinlerden sonra Albıs ölür ve sarı bir keçe parçasına dönüşür.</span></p>
<p><span>Ruh kavramı, onun kaybı ve tekrar bulunması Tuva Şamanizminin ve şamanların hasta tedavisinin nasıl yapıldığının anlaşılmasına temel oluşturur. İnsanoğlu ve onun ruhu birleşik bir bütün sayılır. Ruhun vücuttan ayrılması, kişinin hasta olmasına ya da ölmesine neden olacaktır. İnsanın yaşına bağlı olarak ruhun yeri değişir. Doğmamış bir bebeğin ruhu annesinin içindedir ve üç yaşından küçük bir çocuğun ruhu kundak bezlerinde, başının üstünde ya da beşikte bulunabilir. Üç ile onüç yaşları arasındaki bir çocuğun ruhu (urug kuda) çizmeleri, başlıkları, elbiseleri ya da genç çocuğa hediye olarak verilen hayvanlarda bile barınabilir.</span></p>
<p><span>Onüç yaşından sonra kişi yetişkin sayılır ve biri esas, biri de gri olmak üzere iki ruhu vardır. Ruh muhakkak vücutta yaşamak zorunda değildir, erkekse dedesinin kamp yerinde, bir yurtta, dalların korunağında, atlarda, eeren’de (ruh betimlemelerinde), borularda, eyerde vb. yerlerde yaşamayı tercih edebilir. Dişiyse küpe, yüksük, iğne, Çavaga (saç örgüsü süsü), kova, çay öğütmek için olan havan, ocak maşası, saçayağı gibi ev eşyalarında veya süslerde ya da ateşin kendisinde barınabilir. Şamanın ruh davulu (dungur), orba’sı (çıngırağı ya da davul değneği), başlığı, şaman giysileri, dedesinin kamp yeri, eeren’i ya da seri (ölü şamanın mezarı) gibi daha özel yerlerde bulunur. Şamanın ruhu gücendirilirse, şaman ölü veya diri olsun, ismini konuşan kişilerin hastalık ya da ölümüne neden olabilir. Eğer hasta ruh kaybından dolayı hasta olmuşsa sadece şaman kayıp ruhu geri getirecek güce sahiptir. Onun Algış’i, kötü ruhlar tarafından kaçırılmış ruhu geri getirebilecek kadar güçlü olan ve böyle yapmakla hastayı iyileştirebilecek olan tek kuvvettir. Bu Algışlar belirli bir hastalığı, ruhun ayrılmasının nedenini ve tedavisini tanımlayabilirler. Kayıp ruhun tek bir saç teliyle insana geri dönebildiği söylenir.</span></p>
<p><span>Birisi öldüğünde esas ruh yeryüzünde kalır ve şaman, bir kült ayin ateşi yakmalarına yardım etmek için ölünün akrabaları tarafından davet edilir. Bu ölümden yedi ve kırkdokuz gün sonra olur ve göçmüş olanın ruhuyla yeniden bağlantı kurabilmek için yapılır. Şaman ateşi yakar ve ölünün akrabaları ateşe (aşiret ocağı) adakta bulunurlar bunun üzerine ruh şamana gelir ve ona sorunlarını anlatır. Şaman da bunları akrabalarla konuşur. Şaman ruhu görebilen tek kişidir. Ruhun, şaman aracılığıyla ihtiyaçlarını ve akrabaları hakkında neler düşündüğünü anlattığı, ruh, şaman ve akrabalar arasındaki bir konuşma bunu izler.</span></p>
<p><span>Gri ruh ölümden sonra yurtta kalır. Gri ruhun ayrılık ayini, şaman davulunu çalarken birinin kırmızı bir kırbaçla yurdu kırbaçlamasıyla başarılır. İkisi de yurdun etrafında dolaştıktan sonra şaman kapıya elini uzatır ve gri ruhu tahta bir tabakta yakalamış gibi görünür. Diğer şahıs ruhu yurttan uzağa atar. Şamanın esas ruhla konuştuğu kırkdokuzuncu günden sonra aile, daha önce yaşadıkları gibi yaşamaya devam edebilir. Ruhun rahatsızlık vermesi sonucu aksilikler olursa, şamandan, ruhla tekrar konuşup akrabalarını huzur içinde bırakmasını istemek için bir sonbahar ateşi ayini yapması istenir. Ölü insanın ruhunun boşlukta serbestçe uçtuğu ve doğup büyüdüğü yerde kaldığı, eski bir kamp yerinde ya da eski bir yurt yerinde belki de efsanevi bir yaratık ya da korkunç bir canavar şeklinde ortaya çıktığı söylenir (Kenin-Lopsan 1994: 27-37). Ölümden sonraki yedinci ve kırkdokuzuncu gün ayinlerinin bugünkü Tuva’da uygulanmaya devam edildiği gözlemlenmiştir (1996 yılına değin).</span></p>
<p><span>Erenler (bazen ongon denilir) ruh yardımcılarının betimlemeleridir. Bunlar şamana işinde yardım eden ve onu koruyan iyi ruhlardır. Ataların ruhları, özellikle daha önce yaşamış akraba şamanların ruhları olabilirler. Sık sık ayının postu ya da tırnaklı pençesiyle temsil edilen ayı eeren, en güçlü ruhlardan biridir. Şamanların diğer güçlü koruyucuları, keçeden yapılmış, açık ağzından kırmızı dili sarkan bir yılan başı olan yılan eerenlerdir. Bunların cam bilya gözleri ve bakır boynuzları vardır; diğer ucuna bir demet küçük şerit dikilmiştir. Genellikle şamanın elbisesine birçok yılan asılmıştır. Kurt eeren kötü ruhlarla savaşında şamana yardım eder. Baykuş eeren geceleyin ormandaki kötü ruhları hissederek şamana yardım eder. Kuzgun eeren, ağaçtan oyulmuş bir şekille temsil edilen, şamanın özel ulağıdır. Kamlanye (şamansal seans) devam ederken, guguk kuşu şamanın yardımcı ruhudur ve sık sık bu kuşun ötüşü ve diğer kuşların ötüşleri şaman tarafından dile getirilir. Sadece şamanlar değil fakat sıradan insanlar da bir tavşan-eeren’e (ak-eeren) sahip olabilir. Bu eeren insanları eklem problemleri ve mide ağrılarından korur.</span></p>
<p><span>Sık sık görülen diğer bir eeren, metal ve kemiklerin de bulunduğu keçe şekillerden yapılmış ve ev halkının atalarının ruhlarını temsil eden emegelcin-eeren denilen eerendir. Bu, aileyi ve özellikle çocukları hastalıktan korumak için kullanılır. Evin erkek reisi ölümcül bir şekilde hasta olduğunda, metalden erkek ve dişi şeklinde yapılmış Agır-eerenler gelecek erkek kuşakların koruyucusu olarak onurlandırılır; böyle eerenler mezarlara konulur ve 19. yüzyıl Tuvalılarının mezarlarında da bulunmuşlardır. Bez şeritleri bağlanmış düz bir metal yuvarlak olan Küzüngü (bronz ya da bakır ayna) bir eerendir, hastalıkları iyileştirmek ve onlardan korunmak için olan şamansal bir niteliktir. Şaman, sadece şamanlık görevini yaparken boynuna takar. Kötü ruhları iten bir ruh aynası olduğu düşünülür (Wajnschtein 1996: 254-259).</span></p>
<p><span>Küsüng kelimesi Yakut dilinde “muhalefet” demektir ve aynanın, kötü ruhların yakıcı bakışlarından koruyacağını ima eder (Wajnschtein 1996: 287).</span></p>
<p><span><strong>Şamanlar</strong></span></p>
<p><span>Kenin-Lopsan Tuva şamanlarını beş tip olarak sınıflandırmıştır: 1. Soylarının şaman atalarından geldiğini saptayabilen şamanlar 2. Kökenlerini Toprak ve Su ruhlarına dayandıran şamanlar 3. Soylarını cennete (deer ham) dayandıran şamanlar 4. Albıs ruhlardan kaynaklananlar ve 5. Aza ruhlardan kaynaklanan şamanlar (kara ham ya da kara şaman da denilir) (Kenin-Lopsan 1997: XXI). Sadece yetenekleri miras kalan şamanlar gerçek şaman olarak kabul edilir. Şamanların etkinliklerinin ana tarzları aşağıdaki gibi sınıflandırmıştır: 1. Küsüngü ile şamansal etkinlik 2. Homus (bir ağız harpi) ile şamansal etkinlik 3. Sadece yüksek derecedeki şamanlara ait bir özellik olan ve geleneksel olarak sadece geceleyin ayin elbiselerini giyerek davul ile yapılan şamansal seans 4. Şaman davulu ve dayak (değnek) ile yapılan seans. Üç-başlı değnek kurdelalarla süslenmiştir ve Tuvalı şamanların üyeliğe kabul töreninde aldığı ilk alettir (Kenin-Lopsan 1997: XXI-XXII; Kenin-Lopsan 1993: 26-27).</span></p>
<p><span>Genelde, erkek ya da kadın Tuvalı şamanların şaman olma yeteneği miras kalmıştır ve ailelerinde şaman ataları vardır. Şamanlığa yeni başlamanın genellikle yetişkinlikte gelen işaretleri, kişinin histerikleştiği ve akli rahatsızlıklar gösterdiği, albıstar da denilen “şamanlık hastalığına” yakalanmasıydı. Bu, ailenin bir şamanı özel bir kamlanye (ayin) yapmaya çağırmasıyla yatıştırılırdı. Ayin sırasında şaman belirli bir şaman atanın ruhunun hastaya girdiğini keşfederdi ve bu da hastanın şaman olması gerektiği anlamına gelirdi. Eğer hasta şaman olma çağrısını kabul etmezse hasta kalmaya devam ederdi ve yeni başlayacak şamanlar, sonunda kabul etmelerinin gerekliliğini anlayana kadar sık sık çağrıyı reddederdi. Şaman çağrıyı kabul eder etmez akrabaları onun donatımlarını hazırlarlardı: ayin elbiseleri, bir davul ve değnek. Doğu kesimlerdeki Tuvalar şamana kamlanye için sadece bir dayak (değnek) ve sonra da bir davul verirlerdi. Bu davul sonra şamanın ayinler sırasında Yukarı dünyaya gidebileceği bir at olarak canlandırılırdı (Wajnschtein 1996: 260-261).</span></p>
<p><span>Şamanın önemli eşyaları arasında üzerine bir insan iskeletinin şematik olarak nakşedildiği (Tuva’nın doğu kesimlerinde) ren geyiği derisinden yapılmış bir elbise vardır. Arkada omurga resimlerinin nakşedildiği uzun bez şeritleri asılıdır ve bazı şaman elbiselerinin omuzlarında (hipnoz halinde uçmasına yardım etmek için) baykuş tüyü demetleri vardır. Metal levhalarla, çıngıraklarla ve kötü ruhlara karşı korumak için minyatür bir ok ve yayla süslenmiş olan elbise ağırdır. Buna ek olarak elbiseye doldurulmuş yılanlar, kuşlar, hayvanlar ve renkli şeritler iliştirilmiştir.</span></p>
<p><span>Tuva’nın batı kesimlerinde elbise koyun ya da keçi derisinden yapılmıştır ve üzerinde nakşedilmiş iskelet yoktur. O da doldurulmuş yılanlar, oklar, küçük çıngıraklar ve diğer koruyucu metal parçalarıyla süslenmiştir. Doğu Tuva’da şamanın başlığı, bir insan yüzünün (gözler, burun, ağız ve kulaklar) ve arada sırada Güneş ve Ay’ı simgeleyen helezonların şematik betimlemesinin ren geyiği tüyüyle üzerine nakşedildiği kırmızı bir bezin üzerini kapladığı dağkeçisi derisinden oluşur. Şeritin üst kısmına kartal, baykuş ya da fundalık kuşlarının tüyleri iliştirilmiştir; ayin yaparken şamanın yüzünü koruması ve örtmesi için saçörgüsü yapılmış saçaklar şeritin alt kısmından sarkardı. Başlığın biçimi batı Tuva’da da buna benzer; buna ek olarak, Wajnschtein, 1950’lerde her iki tarafında üzerinden renkli bez şeritlerinin sarktığı bronz boynuzları olan başlıklar gördüğünü söyler.</span></p>
<p><span>Doğu Tuva’da şaman ayinleri için dişi ren geyiği derisinden özel çizmeler yapılır, batıda ise özel bir ayakkabı kullanılmaz (Wajnschtein 1996: 279-285). Yazar, Kuzey Moğolistan’daki Darkhad halkı arasında, Tuva’nın batı bozkırlarındaki şamanların giydiği çok daha basit giysilerle tam bir zıtlık içinde olan ve tamamıyla doğu Tuva’dakine benzeyen şaman giysileri gözlemlemiştir.</span></p>
<p><span>Kamlanye ayini genellikle ruh kaybı dolayısıyla hasta olan bir kişiyi iyileştirmek üzere yapılır. Şaman hastanın evine davet edilir. O, elbiselerini ve davulu taşıyan yardımcılarıyla birlikte gelir. Şaman, elbise giymesine yardım edildikten sonra ayinsel olarak artış (tütsü olarak kullanılan bir Sibirya ardıcı) tüttürerek evi temizler. Davul ateşin yanında ısıtılır, “canlandırılır” ve sonra araga (ekşitilmiş sütten yapılan bir alkolik içki) dökülerek beslenir (at besleniyor). Bazı şamanların kamlanye’ye kuzgun, baykuş ve guguk kuşu gibi kuşların sesini taklit ederek başladıkları bilinir. Şaman, arkası orada toplanmış insanlara dönük olarak oturur ve genellikle gözleri kapalı olarak ağır ağır yardımcı ruhları çağırmaya başlar. Şaman hafifçe davuluna vurarak değişik bir bilinçlilik durumuna girer ve bu durumda (atının) davulun üstünde ruhlarına doğru yola çıkar. Hastanın hastalığını yardımcı ruhlarına anlatır ve hastalığa ya da ruh kaybına neden olan kötü ruhların dünyasına doğru gider. Bu ruhları bulduğunda onları gitmeye ikna etmeye çalışır, fakat bu başarılı olmazsa ruhla kavga etmeye başlar. Sonunda ruh yenildiğinde onu yurdun kapısından dışarıya atar. Aile ve komşulardan oluşan izleyiciler bu etkinliğe katılırlar ve bu şekilde hastanın iyileşmesine katkıda bulunurlar. Kamlanye esnasında şaman davulu ateşin üzerinde kurutmak ve çay ya da arrag serpiştirmek suretiyle “beslemek” için yolculuğunu durdurabilir. Bir kamlanye fal bakarak sona erer, şaman davulun değneğini hasta kişinin yanına fırlatır ve kavisli tarafı yukarıya bakıyorsa herkes kişinin iyileşeceği anlamına gelen töörek diye bağırır. Kehanette bulunmanın bir diğer yöntemi çay dolu bir kaseyi kutsanmış bir atın sırtına koymaktır. At yurdun etrafında saat yönünde üç kez dolaştırılır. Kase ağzı açık olacak şekilde yere düştüğünde herkes töörek diye bağırır, fakat dibi havaya bakıyorsa kötü talih demektir (Wajnschtein 1996: 266-268).</span></p>
<p><span>Yazar 2000 yılında, Doğu Moğolistan’daki Buryat Moğolları arasında, bir şamanlığa kabul töreni sırasında yapılan benzer bir ayinden bahsetmiştir. Bu ayinlerin ve donanımların bir çoğunun çok eski ve Sibirya Türkleri arasında yaygın olduğu açıktır.</span></p>
<p><span>Tuvalar tarafından yapılan diğer ayinler, güçlü bir şamanın bu amaç için çağrıldığı ateşin (yurdun merkezindeki ocağın) yıllık kutsanması ile ağaçların kutsanmasıdır. Bunun bir örneği Kenin- Lopsan (1997: 49) tarafından aktarılmaktadır: “Bu, ham dıt (şamanın melezçam ağacı) kutsanmasını ilk kez görüşümün hikâyesidir. Küçük bebek erkek kardeşimiz sıldanır’a (çocuk hastalığı) yakalandığı için ebeveynlerimiz, güçlü şaman Ondar Mayk-Ham’ı davet etmişlerdi. Bir grup yaşlı o şamanın önderliğinde Süt-Höl bölgesine Kezek-Yiaş ormanına gittiler… Bu yaşlı şaman bir süre aradıktan sonra bir ham dıt seçti. Gökyüzü şamanı Mayk-Ham başlığını, elbisesini giyerek davuluyla ayin yaptı. Ayin yapıyor, ham dıt etrafında güneşin hareket ettiği yönde dönüyordu. Kardeşimiz Ohur-ool ağacın dibinde annemle babamın arasında oturuyordu….Mayk-Ham ayin yaparken, ham dıt etrafında dönerken biz de onu takip ederek dua ediyorduk.”</span></p>
<p><span>Şamanlar, şamansal ayinler, şamanların şiirsel şarkıları ve ruhları (algış) öven ilahileri hakkındaki birçok öykü Kenin-Lopsan tarafından kaydedilmiştir. Bu öykülerin son zamanlarda yayınlanan bir toplamasında (Kenin-Lopsan 1997), belirli bir şamaniçenin yaşam öyküsü çok sayıda insan tarafından anlatılmıştır. Bu öykülerden alınan kısa örnekler 20. yüzyılın erken dönemlerindeki tipik bir Tuvalı şamaniçenin tanımlaması olarak aşağıda verilmiştir.</span></p>
<p><span>“Bir zamanlar bizim Övür Kozhuun’daki Bora-Şai’da şamaniçe Ham-Urug yaşardı. İsmi Handızhap’tı. Bu şamaniçe Tuva’nın her yerinde bilinirdi. Onun algıştar’ını söylemek bile korkutucuydu. Çocukluğumdan beri onu algıştar söyleyip davuluna vuruşları eşliğinde şamanlık ayinleri yaparken seyretmiştim. Güzel bir başlığı, çok süslü bir şaman paltosu, davuluyla bir orbası vardı ve hepsi ahenksiz gürültüler çıkarıyordu. Ham-Kaday’nin (Kham-Urug’la aynı kişi) mavi bir kurdu olduğunu söylerlerdi. Onun oğlu Sungar-ool halk düşmanı sayılıyordu ve hapse götürüldü. Daha sonra itibarı iade edildi. Şamanı da insanları iyileştirdiği için hapse attılar, fakat sonradan onun da itibarı iade edildi. Hapisten çıktıktan çok kısa bir süre sonra Handaana kasabasına giderken Kuular Arakhaa’nın evi onun öldüğü yerdir. Mezarının Handaana’da şehir mezarlığında olduğunu söylerler. Şimdi bile insanlar onun yurdunun eskiden olduğu yerde gece geçirmezler. O, zaman zaman eski yurdunun olduğu yerde mavi bir kurt olarak görünür.</span></p>
<p><span><em>‘Kanlı ağzıyla<br>
</em><em>Benim arı-kurdum<br>
</em><em>Otlu kanıyla<br>
</em><em>Benim mavi kurdum!’</em></span></p>
<p><span>Bu, Ham-Kaday’nin kurduna söylediği meşhur algış’tır” (Mart 1920 doğumlu Mongush Artaa Naidan-oolovich tarafından Kenin-Lopsan’a anlatılmıştır) (Kenin-Lopsan 1997: 64).</span></p>
<p><span>Bu öyküdeki mavi kurt şamaniçenin yardımcı ruhudur; mavi renk gökyüzünün kutsal mavisiyle ilgili olabilir. Ham-Kaday hasta insanlar için ayin yaparken söylediği şiirsel algıştar’ıyla bilinirdi. Hasta birinin ruhunu ölümünden önce bir kuzgun, sarı bir keçi ya da beyaz bir at olarak görebilirdi. Diğer şamanlarla kavga edip onlara üstün gelen güçlü şamaniçe Ham-Kaday öyküleri de vardır. Öyküsel anlatımlarda (zamanın koşulları dolayısıyla) onun şehir mezarlığında gömülü olduğu yazılıdır.</span></p>
<p><span>19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında şamanların geleneksel mezarları seri idi. Seri (ölü şamanın mezarı) ağaçtan yapılmış, yerden yükseltilmiş, dört kenarlı, her köşesinde düşey direkleri olan düz bir yüzeydir ve bazen dört alçak duvarı vardır. Şaman tüm donanımlarıyla birlikte içine yerleştirilir, ya da donanımları dışarıya başka bir direğe asılır. Şamanı bu şekilde defnetmek gereklidir, çünkü şamanların, sıradan insanlar gibi toprağa gömülemeyen “beyaz kemikleri” ya da “temiz kemikleri” olduğu kabul edilir (Kenin-Lopsan 1997: 117).</span></p>
<p><span>Şamanın ölümünden sonra bir başka şaman onun yurduna davet edilir ve ölünün ruhunun hangi yöne doğru gittiğini işaret eder. Gömüleceği yere karar verildikten sonra değişik yönlerdeki dağların ve nehirlerin konumunu belirlemek üzere bir lama çağrılır. Aile tarafından Lama’ya eyerli bir at, iki Lara koyun postu, on ile yirmi arasında sığır ve elbiseler verilir, çok iyi bir şekilde ödüllendirilir. Lama gömmek için özel bir güne ve kesin bir saate karar verir. Şamanın vücudu yurdun bir tarafındaki keçe kaldırılarak yan yan çıkarılır. Davulunun derisi yurttan dışarıya çıkarılmadan önce kesilir ve gömülme yerine götürülürken bir atlı yavaş yavaş davula vururdu. Bu işlem şamanın ruhunun, öldüğü yurtta saklanmaması için yapılır. Sonra şaman yükseltilmiş platforma, seri’ye defnedilirdi. Rus devriminden sonra şamanların bu gömülüş yönteminin kaybolduğu gözlemlenmiştir (Kenin-Lopsan 1993: 148-153). Bununla beraber, yazar, son zamanlarda (1990’larda) açık havada şaman defnedildiğini duymuş ve Darkhad Moğolları arasında şamanların donanımları için inşa edilmiş özel bölmeler görmüştür.</span></p>
<p><span>Yazar ve son zamanlarda bu konuda araştırma yapanlar (Hoppal 1996: 104) 1992’den beri olan Sovyet sonrası dönemde Tuva’da Şamanizmin gerçek bir rönesanstan geçtiğini gözlemişlerdir. 1996’da Tuva’nın batı bozkırlarında erkek ve dişi onaltı şamanla yapılan konuşmalar ve gözlemler (bkz. Fridman 1998), biraz zayıflamış da olsa, 1920’lerin sonlarından önce dedelerinin zamanlarındaki şamanist uygulamaları hatırlayan yaşlı şamanlar arasında genelde şamansal geleneklerin devam ettiğini göstermiştir. Bu şamanlar davul, değnek, yılanlı ve metal koruyucu aletleri olan şaman elbisesi ve tüylü başlık gibi birçok donatımları kullanıyorlardı. Eeren sayısı tek eski bir küsüngü’den, oda dolusu hayvan pençeleri, kürk şeritler, Budist eşyalar, bez parçaları ve kutsal oklara kadar değişiyordu. Geleceği söylemek kadar bir hastalığın teşhisi ve tedavisi bu şamanların temel işleviydi; bazıları, şamanın tedavi edebileceği özel hastalıkların listesi kapıda asılı olan bürolarında çalışıyordu. Diğerleri tedavi etmeleri için hasta kişilerin evlerine çağrılıyordu. Bu şamanların bazıları Dungur Derneği’nin üyeleriydiler; diğerleri kırsal bölgelerde çalışıyor ve şaman resmi örgütleriyle pek az ilişkileri oluyordu.</span></p>
<p><span>Sovyet sonrası dönem için anlamlı bir uygulama yaratma peşinde olan genç şamanlar arasında bir tür neo-şamanizmin geliştiği söylenebilir. Tipik bir örnek 1961’de Bay-Haah’ta (Kızıl’ın tam güneyinde) doğmuş şamaniçe Nasık-Dorjou’dur. Ailesinin her iki tarafından da güçlü şaman nesilleri vardır ve Mongun-Tayga’da (Tuva’nın batı bozkırları) büyümüş. İlk defa ergenlik çağındayken garip hayaller görmeye başlamış fakat şaman olarak çalışmaya ve tedavi etmeye Teeli’nin batısındaki kutsal pınar Arzan Şivilig’deki dağın ruhunu gördüğü 1991’e kadar başlamamış. Bireysel tedaviler için olduğu kadar birinin ölümünden sonraki geleneksel yedinci ve kırkdokuzuncu gün ayinleri için onu çağırırlar. İnsanları iyi etmek için bireysel tedavilerinde Şamanizm, Budizm ve modern psikoterapi ilkelerinin karışımı bir yöntem kullanır. Şamanlık görevini yaparken (geleneksel şaman giysisi olmayan) ipek astarlı post bir yelek giyer ve değişik bir bilinçlilik durumuna geçmek için davulunu ve değneğini kullanır. Bununla birlikte bu durum sadece birkaç dakika sürer. Tedaviye oldukça eklektik yaklaşımı ve hipnoz durumunun kısalığında neo-şaman öğeler farkedilmektedir. Gördüğü zengin hayallerin çoğu ve yaptığı ayinler doğal olarak gelenekseldir. Genelde, Sovyet dönemindeki baskılardan ve aynı zamanda şamanlara yapılan eziyetlerden beri Şamanizm olağanüstü bir canlanma gösterdiyse de şamanlar atalarının güçlerine sahip görünmüyorlar. Artık Yukarı ve Aşağı dünyalara gittikleri, tehlikeli ruhlarla karşılaşıp kavga ettikleri ya da kendilerini mavi kurda dönüştürdükleri değişik bilinçlilik durumuna girmiyorlar.</span></p>
<p><span><strong>Önceki Araştırmacılar</strong></span></p>
<p><span>Çok sayıda araştırmacı Tuva’da saha çalışması yapmış ve Tuva Şamanizmi üzerine yazılar yayınlamıştır. 1890’da Janos Janko ve Vilmos Dioszegi (1959, 1968) ile başlayan Macar etnografyacıların etkinlikleri Dioszegi’nin o alandaki çalışmalarını devam ettiren Mihaly Hoppal tarafından takip edilmiştir. Diğer kayda değer araştırmacılar Rus bilim adamları Sevyan Vainshtein (Wajnschtein) ve V. P. Diakonova’dır. Sovyet sonrası dönemde Hoppal’a ek olarak, Finlandiyalı bilim adamı Heimo Lappalainen, Alman bilim adamı Ulla Johansen, Kanadalı folklorist ve müzisyen Kira van Deusen ve bu satırların yazarı aktif olarak saha araştırmaları yapıp Tuva Şamanizmi üzerine bulgularını yayınlamaktadırlar.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Eva Jane Neumann FRİDMAN</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Braun Üniversitesi Antropoloji Bölümü, Dünya Dinleri Araştırmaları Merkezi (CSWR) / Kanada</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 180-188</span></p>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>♦  Forsyth, James 1994, A History of the Peoples of Siberia, Cambridge: Cambridge University Press.</span></div>
<div><span>♦  Fridman, Eva Jane Neumann 199B, Sacred Geography: Shamanism in the Buddhist Republics of Russia, Ann Arbor: UMI.</span></div>
<div><span>♦  Hoppál, Mihály 1996, “Shamanism in a Post-Modern Age”, 99-107.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1993, Magiya Tuvinskikh Shamanov, Kızıl: Novosti Tuva.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1996, Shamanic Songs and Myths of Tuva, Mihaly Hoppal tarafından seçilip düzenlenmiştir. ISTOR Books, Vol. 6. Budapest: Akademai Kiado.</span></div>
<div><span>♦  Kenin-Lopsan, Mongush B. 1994, “Whereabouts of the Soul Among the Tuvans”, In Shamanism in Tuva, ed. T. Budegechi, 17-37. Kızıl: Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi.</span></div>
<div><span>♦  Mannai-ool, Mongush 1994, “The Origins and Development of Tuvan Shamanism”, In Shamanism in Tuva, ed. T. Budegechi, 7-10. Kızıl: Şamanizm Araştırmaları Bilimsel Merkezi.</span></div>
<div><span>♦  Olson, James S., ed. 1994, Tuvinian, An Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires, 658-661. Westport, Conn.: Greenwood Press.</span></div>
<div><span>♦  Potapov, Leonid P. 1964, The Tuvans, In The Peoples of Siberia, ed. M. G. Levin and L. Potapov, 380-422. Chicago: The University of Chicago Press.</span></div>
<div><span>♦  Vainshtein, Sevyan 1980, Nomads of South Siberia: The Pastoral Economies of Tuva, Cambridge: Cambridge University Press.</span></div>
<div><span>♦  Wajnschrejn, S. I. (same author as Vainshtein, Sevyan) 1996, Die Welt der Nomaden im Zentrum Asiens. Berlin: Reinhold Schletzer Verlag.</span></div>
<div><span><strong>Ek Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦  Dioszegi, Vilmos, ed. 1968, Popular Beliefs and Folklore Traditions in Siberia, Budapest: Akademai Kiado.</span></div>
<div><span>♦  Johansen, Ulla 1997, On the Costumes of Tuva Shamans (baskıda).</span></div>
<div><span>♦  Kyrgyz, Zoya 1993, Ritmi Shamanskogo Bubna (Rhythms of the Shaman’s Drum), Kızıl: Medjdunarodnii Nauchii Tsentr “Khoomei”.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)
Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur[1]. Bunların içinde gök’e en kutsal tanrı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932b007c01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şamanizm, Günümüzdeki, Kalıntıları, Uygur, Toplumundaki, Tabular, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Samira-Momin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html">Şamanizm Ve Günümüzdeki Kalıntıları (Uygur Toplumundaki Tabular Üzerine)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Samire MÖMİN</strong></span></a>
</p><p><span>Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Bunların içinde gök’e en kutsal tanrı olarak bakmışlardır.</span></p>
<p><span>Orta Asya topluluklarının doğa inancında Tanrı olarak “doğaüstü güçler”e baktıkları bilinmektedir. İnsan hayatına hem mutluluk getirebilir hem de zarara uğratabilir diye inanılmıştır. Bundan dolayı tabiattaki bazı nesneler, tabiat hadiseleri dokunulmaz, saygı duyulması gereken kutsal nesne haline dönmüş ve toplumdakiler de onun güçlerine inanarak kafalarında canlandırmış, tanrılara ilişkili tabuları meydana çıkarmış ve onu inandıkları farklı dinlerin kurallarına göre uygulamaya, geliştirmeye çalışmışlardır. Günümüzde Şamanizm’in izlerini ortaya çıkarmayı hedefleyen bu çalışmada tabular üzerinden örnekler verilerek kalıntılar ve tabular arasındaki ilişkiler analiz edilmeye çalışılacaktır.</span></p>
<p><span>1.Şamanizm</span></p>
<p><span>Şamanizm ata ruhlarına ve doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir inançtır. Bunun ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişikliklerden geçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak eski Çin Kaynaklarından öğrenildiğine göre, Şamanlığın önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığı, daha sonra da diğer Türk boyları arasında yayıldığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugün Şamanizm diye adlandırılan geleneklerin din adamlarını ifade etmek üzere kullanılan Şaman kelimesinin etimolojik kökeni üzerinde de çok durulmuştur. Bu terimin Tunguzca’dan Rusça yolu ile Batı dünyasına geçtiği bilinmektedir. Aslen Sanskritçenin bir koluna bağlı olduğu sanılan kelimenin, Hind – Avrupa dillerinden Toharca (Samane= Budist rahip) ve Sogdça’daki (Saman) transkripsiyonları keşfedilince, bu terimin Hint Avrupa menşeine dayandığı iddiası kuvvet kazanmıştır. Çünkü bu kelime Tunguzca’ya yabancı görünmekte ve Şamanlığın güneyden kuzeye doğru yayılışında Budizmin tesiri sezilmektedir. Fakat Tunguzların komşuları ve Türk boylarından biri olan Sahaları etkiledikleri de gerçektir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bazı bilim insanları bu sözcüğün köken olarak, Türkçe’deki karşılığı olan “Kam” sözcüğü ile fonetik bakımdan aynı olduğunu ileri sürmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanizm ve eski Türk dini meselesine dair pek çok araştırma yapılmıştır. Ancak Şamanizm düşüncesi çok farklı ve karmaşık olduğundan dolayı araştırmacıların ortaya attığı bakış açıları ve düşünceleri de çok farklıdır.</span></p>
<p><span>Liushong“Cilin Yeni Tezkiresi” adlı eserinde “Şaman dini din değildir, genelde Tanrıya (ruha) inanan inançların bir çeşidi, ona din olarak bakmak yanlıştır” diyor. Tayvanlı Türkolog LiuYiTang da: “kesinlikle Şamanizm’e din diyemeyiz, o sadece iptidai doğa ilahilerinin gücüne inanmaktan ortaya çıkmış hadisedir.” görüşünde bulunuyor.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Yukarıdaki araştırmalara göre Şamani ruhlara inanılsa da din olarak kabul edilemeyeceği savunulmaktadır.</span></p>
<p><span>Ancak Çin bilim adamları Wu Bing An, Mu Dong Yan, Sincan Bölgesinde ise Abudulkerim RAHMAN, Li Cin Shing, Dilmurat Ömer ve Türkiyeli Abdülkadir İNAN gibi araştırmacılar Şamanizmi din olarak görmektedirler. Li Cin Shing’in “Sincan’daki Dinlerin Tarihi” adlı eserinde “Şaman dini ilkel toplumun son dönemlerinde din olarak şekillenmeye başlamıştır, o balıkçılık ve çoban hayvancılık yapan milletlerin tarihinde bu din önemli rol oynamıştır” diye bahsediliyor.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Abdülkadir İNAN “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı eserinde “Şamanizm Orta Asya göçmenlerinin eski dini. Hunlar, Gök Türkler, Uygurlar, Yakutlar gibi Orta Asya ulusları bu dine inanıyordu<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>”diye yazıyor.</span></p>
<p><span>Yukarıda görüşlerini paylaştığımız bilim adamlarının bazıları Doğa kültü, Totemizm, Atalar kültü gibi inanç unsurlarını da “Şaman Dini” dairesinde bakıyor. Bazıları onu iptidai toplumdan geçiş sürecinde geçici bir din olarak bakıyor, bazıları ise büyücülük faaliyeti olarak bakıyor. Dolayısıyla bilim insanlarının bu konu üzerindeki görüşleri çok farklıdır.</span></p>
<p><span>İbrahim Kafesoğlu’na göre “Eski Türklerin dini üç noktaya toplanır; 1. Doğa Kültü, 2. Atalar Kültü, 3. Gök Tanrı Kültü.” Bahaiddin Ögel de; “Eski Türk topluluklarının Şamanistler olduğu hakkındaki görüşler çok yanlıştır.” düşüncesini aktarmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Uluslararası Şamanizm Medeniyet Araştırma Kurumu’nun Başkanı Hoperr “Orta Asya Şamanizmi” adlı bildiri konuşmasında şunları ifade ediyor; <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanizm bir medeniyet olgusu, o ne büyücülük faaliyeti ne de siyasi faaliyettir. Şamanizm kültür, tıp ilimi, edebiyat-sanat, örf adet, ekoloji gibi alanlara bağlıdır. Onu din olarak nitelendiremiyoruz. Şamanizm dinin kapsadığı alandan geçmiş bir hadisedir. Şamanlar Orta Asya toplumlarının tarihi sürecinde önemli rol oynamıştır. Onlar şair, sanatçı, usta ve kahramanların yerine geçmiştir. Avrupa dillerindeki “Shamanism” teriminin başka dillere “Şaman dini” olarak tercüme etmenin yanlış algılamaya yol açacağını “Şaman Kültürü” diyerek tercüme etmeleri gerektiğini vurguluyor.</span></p>
<p><span>Şamanizm hakkındaki araştırma karmaşık ve zor bir konu olduğu için bilim adamlarının da Şamanizm hakkındaki görüşleri çok farklı ve çeşitlidir. Daha önce belirtilenlere ek olarak Şamanizm’in tek tanrılı dinlerde görüldüğü gibi bir inanç sisteminin ve kesin kurallarının mevcut olmadığı söylenebilir. Şamanizm’i tarif ederken, Orta Asya ve Sibirya bölgesini çevreleyen dinlerden, çeşitli yollarla etkilenmiş ve zamanla kendi kültür kimliğini oluşturmuş bağımsız bir “kültür ocağıdır” denilebilir.</span></p>
<p><span>İlkel toplumda insanoğlu karşılaştığı sosyal olaylar, çelişkiler, hastalıklar gibi bazı olgu ve olayların sebeplerini anlayamazdı ve bunları anlamak ve kontrol altına almak isteğiyle Animizm düşünceleri etkisiyle kötü ruhları kovalayıp, iyi ruhların yardımına kavuşacağı maksadıyla büyücülük faaliyetleri ortaya çıkmış ve hayatlarını sürdürmede önemli bir unsur haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Büyücülük belli tören ve faaliyetler ile doğaüstü güçler (ruhlar, periler, cinler, dev vb.) den yararlanarak doğa, insan ve başka nesnelerle “hissi ilişki” kurarak gerçek amaca ulaşmak için aranan veya hayal kurulan bir eylemdir. Büyücülüğün tarihi süreci uzun, ilkel medeniyet etaplarından geçmiş, ulusların tarihinde bu tür eylemler farklı biçimlerde ayakta kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir.</span></p>
<p><span>Tarihteki bu tür büyücülük eylemleri ve onun günümüzdeki izleri veya kalıntılarına Şamanizm’in dairesi içinde bakılmaktadır. Yani bu tür olaylar din olarak, Türk Topluluklarının iptidai dini olarak kabul edilmektedir. Büyücülüğün uzun tarihten beri devam edip gelmekte olan bir alışkanlık ya da eylem olduğu bilinmektedir. Asırlardır bu eylem nasıl uygulanmaktadır, özellikleri nelerdir?</span></p>
<p><span>Göktürk Hanlığı ve Orhun Uygur Hanlığına dair yazıtlarda büyücülük veya Şamanlara ait yazılarla karşılaşmamıştır. Bu belki onların hayatında bu (büyücülük) eylemin o kadar önemsenmediğini ya da önemli bir etkide bulunmadığını gösterebilir. Ancak Çin kaynaklarında Hunlar, Türkler, Uygurlar tarihindeki büyücülükle ilgili yazılar oldukça fazladır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>“Han nama”da şöyle yazılıyor; “Hunlar büyücüleri gönderiyor ve inek, koyun gibi hayvanları gömdürürdü ve askerler için dua okuturdu. Tanrı Kut Han padişahına at ve başka şeyleri hediye etti ve birkaç büyücünün orada kalmasını istedi.”</span></p>
<p><span>“Divani Lügati <em>Türk</em>”te bu konuda ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Ve bu alanı anlamada önemli katkıları olmuştur. Daha çok Şamanilik inanılan doğa güçlerini etkilemeyi amaçlayan bir eylem olarak anlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Şaman inanışına göre evren üç bölümden oluşmaktadır: <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<ol>
<li><span><strong>Gök:</strong> Aydınlık olandır. Orada iyilik, güzellik ve mutluluk vardır. Tam anlamıyla bir cennet demektir. 17 kattan oluşmaktadır. En büyük Tanrı/ruh olan Ülgen, eşi ve çocukları ile kendisine bağlı iyi ruhlar orada oturur.</span></li>
<li><span><strong>Yeryüzü:</strong> İnsanların yaşadıkları yerdir.</span></li>
<li><span><strong>Yeraltı:</strong> Karanlık olandır. 14 kattır. Kötülüklerin, bahtsızlıkların, çirkinliklerin hüküm yeridir. Bu nedenle cehennem demektir. Korkunç bir tanrı/ruh olan Erlik, ailesi ve ona bağlı kötü ruhlar yeraltında bulunurlar.</span></li>
</ol>
<p><span>Şamanlar bu üçe ayrılan evrende kendi dualarıyla hastaların dua isteklerini gökteki ve yer altındaki ruhlara ilettiklerini, onlarla konuştuklarını söylerler, ve böylece hastaya ya da büyü okutmaya ihtiyaç duyan kişiye gelecek kötülüklerden gökteki ve yer altındaki ruhların kendilerini koruduğu duygusu aktarılmış olur.</span></p>
<p><span>2. Şamanizm’in Günümüzdeki Kalıntıları</span></p>
<p><span>Tabu toplumlar arasında geniş bir kapsamda yayılmış geleneksel medeniyet hadisesi olarak gözümüze çarpılmaktadır. Tabu, insan davranışlarının belli alanları ya da belli normlarla ilişkili olarak kutsal ya da dokunulmaz olarak tanımlanmış oldukça güçlü sosyal yasaklara denir. Etnologlar tarafından Polinezya dillerinden alınıp kullanılmaya başlanmıştır. “Kutsal” nesnelerde olduğu gibi çelişkili bir yapısı vardır, iki karşıt anlamı da taşır. Hem “kutsal” hem “kirlenmiş” şeyler tabu olabilirler. Örneğin “kirlenen” kişiler, nesneler “kutsal” olandan ayrı tutulmalıdır. “Tabu” karşılığında birçok dilde kullanılan sözcükler de iki zıt anlamı birden taşırlar.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>Tabular tarih sürecinde insan topluluklarının inandığı dinlerle sımsıkı bir bağ yapmış durumdadır. Şamanizm’im günümüzde çok etkili bir role sahip olduğundan söz edilmişti. Artık günümüzde Şamanizm’in kurumlarına, Şamanlara ve kullandıkları materyallere halk tabu olarak bakmaktadır.</span></p>
<p><span>2.1. Şamanizm’in Kurumlan ve Tabular</span></p>
<p><strong><span>A. Gök Tanrı inancı</span></strong></p>
<p><span>Eski Türklerde büyük göçebe imparatorluklarının kurulmasından sonra, imparatorluğa dahil bütün uluslar için bir Gök Tanrı kültü müşterek ve genel bir kavram olarak oluşmuş, “Gök Tanrı” bütün tanrıların en büyüğü sayılmıştır. Çin kaynakları, Orta Asya’da devlet kuran ailelerin hepsinde Gök Tanrı kültünün bulunduğunu tespit etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></span></p>
<p><span>Orta Asya topluluklarının iptidai inanç yapısında gök tanrı başlığındaki Umay, yer-su tanrısından oluşmaktadır. Gök tanrı inancı bu inanç sisteminin merkezinde yer almaktadır. İnsanoğlu onlara duyduğu korku, merak hisleri sonucunda onlara kutsal olarak bakmaya başlamış ve onların güçlerine inanmıştır. Halk arasında o inanışların bıraktığı izlere günümüzde de aşağıda görüldüğü gibi karşılaşmaktayız.</span></p>
<p><span>Uygurlarda gökyüzüne bakıp tükürülmez. Bu eskiden halk inancında Gök tanrına olan hakaret olarak bakıldığından dolayı halk arasında tabu olarak bakılmıştır. Eski Türkler gök gürültüsünü çok seviyorlardı. Ondan başka rüzgar, fırtınalar onların düşüncelerinde kötülüğün işareti olarak algılanıyor cinlerin onlarla beraber geleceğine inanıyordu. Uygur toplumunda fırtına estiğinde çocukların dışarıda oynamasına izin vermiyorlar. Özellikle hortum çıktığında ona “kuyuntaz” diye küfür eder ve yanından sûre okuyup geçerler. Halk inancında hortumla beraber cinlerin geldiklerine ve hortumla karşılaşan kişiye cinin yapışıp akıl hastası olacağına inanırlar. Bunlar sadece iptidai insanoğlunun tabiat hadiselerinin sebeplerini doğru anlayamadığı, anladıktan sonra da inanışlardan kurtulamadığının göstergesidir. Şamanizm’de yağmur tanrının göz yaşı olarak algılanıyor. Uygur toplumundaki bu nedenle Cumartesi başladığı işin uğurlu, uzun vadeli olacağına inanıyorlar ve onun için Cumartesi yağmur yağmasına çok dikkate alırlar.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a></span></p>
<p><strong><span>B. Şamanizm’de Güneş ve Ay Konuları</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm’de Güneş, Ay, Yıldız, Yıldırım, Fırtına vb. ile ilgili inançlar hep Gök Tanrı kültüyle bağlantılıdır. Altaylı Şamanistler Güneş üzerine ant içerlerdi. Altaylılara göre Güneş “Ana”, Ay ise “Ata” sayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Güneş’i yeryüzünde “Ateş” temsil eder. Yakut masallarına göre büyük kahramanlar hep Güneş ve Ay’ın himayesi altındadır.</span></p>
<p><span>Şaman inancına göre kötü ruhlar Güneş ve Ay ile sürekli mücadele halindedirler, bazen onları yakalayıp karanlık dünyasına sürüklerler. Güneş ve Ay tutulmalarının sebebi budur. Güneş ya da Ay tutulduğu zaman, Şamanistler onları kötü ruhların esaretinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar. Onlara göre bu gürültüler kötü ruhları korkutmak içindir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Günümüzde Ay ya da Güneş tutulduğunda gelecek olan felaketlerin işareti olarak düşünürler.</span></p>
<p><span>Günümüzde de temiz olmadan bakmak tabu sayılır. Uygur toplumunda Ay’a da kutsal olarak bakılıyor. Yani Ay’a bakıp tükürmekten, Ay’ı parmaklarıyla işaretleyip konuşmaktan sakınırlar. Divani Lügati Türk’te de bu konulardan konuşulmuştur. Mahmut Kaşgari de büyük eserinde “Dolunay parmakla gösterilmez”<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> diyerek bu tabuya işaret etmiştir. Ayrıca toplumda dolunay gören kimse Ay’a eğilerek selam verir ve Ay’a bakarak “keseme bereket versin!” diye yoluna devam ederler. Bu da çok yaygın bir davranıştır.</span></p>
<p><strong><span>C. Şamanizm’de Ateş ve Ocak konuları</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm inancına göre ilk insanlar meyve ve otla beslendikleri için ateşe ihtiyaçları yoktu. Tanrı onlara et yemelerini buyurduktan sonradır ki, ateşe ihtiyaç duyulmuştur. Ülgen gökten biri siyah, diğeri beyaz iki taş indirmiş ve bu taşları birbirine sürterek ateş çıkartmayı insanoğluna öğretmiştir. Bundan dolayı Şamanist Türklerde çakmak taşından elde edilen ateş kutsaldır. Kuzey Altaylılarda gelin ve damadın, evliliklerinin ilk üç gününü bu suretle yaktıkları ateşin başında geçirmeleri adetten sayılmıştır. Şamanist Türklerde ateşe bakıp kehanette bulunmak da eski bir gelenektir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>Şamanistler’e göre ateş her şeyi temizler ve kötü ruhları kovardı. Batı Göktürk Devleti’ne elçi olarak gönderilen ünlü Bizans elçisi Zemahros 569’da Orta Asya’da Batı Göktürk ülkesinin sınırlarına vardığında, Türkler’in kendisini ve arkadaşlarını alevler üzerinden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarından söz etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span>Ateşten atlatıp temizlenme Uygur toplumunda çok yaygın bir eylemdir. Gelin yeni evine getirildiğinde ateşten atlatılır ve böylelikle gelinin üzerindeki uğursuzlukların temizlendiğine yeni yuvasına uğurluk getireceğine inanılır.</span></p>
<p><span>Uygurlar ateşe temizliğin sembolü olarak bakar ve ateşe tükürmezler. Ateşe su dökmezler, çöpleri atmazlar. Akşam karanlığında (şafak) ateş ile uğraşmazlar (oynamazlar). Bu yangından korunma gibi gelse de gündüz ile karanlığın bir birine dönüştüğü anda kutsal nitelendirdiği ateşi kaldırmamak, oynamamak gibi Zerdüştlük inancına takılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Eskiden ata babalarımız ateşi söndürmeden kullanmışlar, o dönem ateş ailenin bereketi olarak algılanmış komşular arasında ateş isteme eylemlerimde çok dikkatli davranmışlardır. Mesela Çarşamba günü ateş vermek tabu olarak kabul edilmiştir.</span></p>
<p><strong><span>D. Şaman’ın (Kam’ın) Özellikleri</span></strong></p>
<p><span>Şamanizm’de bir peygamber ya da kutsal bir kitap olmadığı için Kamlar toplum içinde sivrilmiş ve statü olarak önemli bir yer edinmişlerdir. Kamların görev ve nüfuzları hakkında Çin, Bizans, İslâm ve Hıristiyan kaynaklarında birçok önemli bilgiye ulaşılmaktadır. Bunlar içinde ünlü İranlı tarihçi Cüveynî’nin adı zikredilebilir. Cüveynî Uygurlar’da sihir ilmini bilenlere “Kam” adı verildiğini, bunların şeytanlara hükmettiğini bildirmiştir. Tarihçi, Kamların Tanrı ile ilişkide bulunduklarından da sözetmiş, bu yolla onların gelecekten haber verdiklerini ileri sürmüştür. O’na göre, Moğollar döneminde, şiddetli kışta çıplak bir vaziyette dağlara giderek Tanrı ile konuşan Moğol Kamı, Tanrı’nın yeryüzünü Temuçin (müstakbel Cengiz Han) ve oğullarına verdiğini bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></span></p>
<p><span>Kam, Şaman inancında bu dinin ayinlerini gerçekleştiren, fani insanlarla ruhlar arasında aracılık yapan kişidir. Kaşgarlı Mahmud, “Kam” sözünü “kahin” kelimesiyle açıklıyor. Bu söz o zamanki Müslüman Türkler tarafından da unutulmamıştır. Yusuf Has Hacip ise, Kutadgu Bilig’ de Kamları “otacılar” olarak çevirmekle beraber, bunların insan toplulukları için faydalı kişiler olduğunu söyler. Kanaati temsil eden Odgurmuş hakana nasihat verirken; “bazı insanlar yoksul, bazı insanlar da kaygı ile yıpranmışlardır. Bunların ilacı, dertlerine derman sendedir. Bunları tedavi et, bunların Kam’ı ol” <a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> demektedir. Dolaysıyla onlar aynı zamanda bir tıp adamıdır.</span></p>
<p><span>Şamanistler’in inancına göre Kam, tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma kudretine sahip kişilerdi. Ayin ve törenlerde insanlarla ve ruhlar arasında aracılık edip insanları kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruduklarına inanılırdı. Şamanlar bu faaliyetlerde bulunurken özel kıyafet giyerlerdi. Şaman giysisinin özel bir görevi vardı. Bu giysi bir kült aracı gibi kullanılmaktadır. Sözgelimi, bir Şamanın giysisi üzerinde kuş resminin bulunması, Şamanın bu kuş resmi yardımıyla öte dünyaya uçabileceği şeklinde yorumlanmaktadır. Şaman giysisi diğer kültler gibi kutsaldır. Bu nedenle de herkesin görebileceği ve dokunabileceği yerlere konulmaz. Özellikle kadınların ve küçük çocukların dokunmasının onların güçlerini azaltacağına inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Bir diğer araç olan davul ise genellikle tahta bir kasnağa deri geçirilerek yapılmaktadır. Bu davula, doğaüstü kudretlerin, cinlerin bulundukları ve eğlendikleri bir araç olarak bakılmaktadır. Bazı bölgelerde davulun, Şaman tarafından bir binek hayvanı gibi gökyüzüne ya da yeraltına yaptığı yolculuklarda kullanıldığına inanılmaktadır. Davulların üzerindeki ağaç motifleri, “dünya ağacı”nı sembolize etmekte, merdiven resmi gökyüzüne çıkmayı kolaylaştırmakta, atlar uzun mesafeleri almak için kullanılmakta ve eciş bücüş cinler ise çeşitli işler görmektedir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> S. Malov ise 1915 yılında Aksu şehrinde izlediği Şaman ayinini şöyle anlatıyor:<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></span></p>
<p><span>Bakşı önce abdesi aldı, çalgıcılar ateş yanında davul teflerini kurutuyorlardı. Bakşı ekmek üzerine Arapça bir dua okudu, orada bulunanlar hep “âmin” diyerek ekmeği yediler. Bakşı tuğ yanına oturup biri Arapça, biri Türkçe iki dua okudu. Tütsüyü tutan biri tuğa yapışıp duran hastayı tütsüledi; bakşı elinde kamçı dua okuyor, çalgıcılar çalgı çalıyorlardı. Hasta, tuğ etrafında dönüyor, bakşı onu takip ediyordu. Hasta düşüp bayıldı. Ona şerbet verdiler. Hasta ayıldı. Dört tane mum yakıp ekmeğe soktuktan sonra hastanın eline verdiler. Hasta yine tuğ etrafında dolaşmağa başladı. Bakşı bir avuç samanı mumun ateşiyle yakıp hastaya vurup beyaz tavuğu etrafında dolaştırdı. Bununla ayinin birinci kısmı tamam oldu. Hastayı yatağa yatırdılar. Ayin sırasında her yaptıklarında “Kur’an başı bismillah, işin başı bismillah…” diye başlamalarına rağmen, sonrasında şaman ilahileri okudular.</span></p>
<p><span>Dolayısıyla halen Şamanlar İslami örtü altında da olsa Şamanizm’i muhafaza etmektedirler. Toplumda onların yaptıklarına inanan kesimler de bulunmaktadır. Şamanlara ve ayin sırasında kullandıkları aygıtlara da kutsal olarak bakmaktadırlar.</span></p>
<p><span>“Şaman” “Kam” “Bakşı” adlarıyla adlandırılan kişiler eskiden tanrılar ile insan arasında aracılık eder biçimde algılandığı için onlara karşı saygı büyüktür. Toplumda onlar kutsal kişiler olarak kabullenilmiştir. Toplumdaki diğer kişiler Onlara boyun eğer, Onlara karşı fikir ve eylemde bulunmaktan kaçınırlar. Eğer Kamlara karşı saygısızlık yapılırsa, Onların bet duasını alacağına, böylece uğursuzluklara uğrayacağına inanırlar. Kanların kendileri tabu öznesi olduğundan dolayı kullandıkları aygıtları da tabu açısından bakılmaktadır. Sözgelimi, Uygur toplumunda bakşıların kullandıkları davul, tefler, tuğ, ayna, kamçı gibi gündelikler bile tabu haline getirilmiştir. Bakşıların özellikle kadınların onları tutmalarından, kullanmalarından ihtiyat edilir.<a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></span></p>
<p><span>Bunlar aslında günlük hayatta sık kullanılan eşyalar olmalarına rağmen Şaman gibi toplum tarafından kutsal bakılan insanlar tarafından kullanıldıkları için toplumca kült haline getirilmişlerdir. Aynı zamanda Şamanlar da bu eşyalara başka insanların dokunmasının bu eşyaların güçlerini azaltacağına inanmışlardır.</span></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Türkler Müslümanlığı seçmeden önce çeşitli dinleri kabul etmişlerdir. İslami kabul ettikten sonra eski dinlerinin toplum üzerindeki etkilerinin tamamıyla yok olduğunu söylemek zordur. Bu anlamda Şamanizm’in günümüzdeki etkilerini fazla kaybetmemiş olmasının nedenleri şöyle birkaç noktada toplanabilir:</span></p>
<p><span>Şamanizm dini olgu değildir. Kendi başına büyücülük temelinde ortaya çıkmış karmaşık bir kültürel olgudur. Yani büyücülük esasında ilkel sanat, tıp, estetik, tabiat düşünceleri ve din düşüncelerini kendinde barındırmış durumdadır. Şamanizm, ne kendine özgü bir din ne de büyünün bir şeklidir. Her iki alanı da ilgilendiren yanları bulunan çeşitli din ve dünya görüşlerini birleştiren bir inanış biçimi ve bir tekniktir.</span></p>
<p><span>Şamanizm’in tek tanrılı dinlerde görüldüğü gibi bir inanç sistemi ve kesin kuralları mevcut olmadığı için Şamanizm’i tarif ederken Ona, Orta Asya ve Sibirya bölgesini çevreleyen dinlerden çeşitli yollarla etkilenmiş ve zamanla kendi kültür kimliğini oluşturmuş bağımsız bir “kültür ocağıdır” denilebilir.</span></p>
<p><span>Tabu anlaşıldığı üzere ilkel toplumlarda şekillenmiş bir durumdur. Batıda yapılan araştırmalara göre, tabular insanoğlunun doğaüstü olaylar hakkında düşünmeye başladığı anlarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu duruma ruh hakkında düşünmeye başlamaları, kendinde ve tabiatta olup bitenleri merak etmesi neden olmuştur. Ayrıca insanoğlunun ölümü doğru anlayamamasına ilişkin olarak “ruh ölmez” görüşleri de ortaya çıkmıştır. Bu görüş günümüzdeki tabuların birçoğunu oluşturmaktadır. “Her şerde ruh var” görüşü (Animisizm) tüm tabuların kaynağı sayılmaktadır.</span></p>
<p><span>Günümüzde Şamanizm kalıntılarının tabu haline gelmesi de toplumun hissi benzetme yoluyla ister istemez nesneleri, olguları kutsallaştırmasından kaynaklanmaktadır. Çalışmada tabular hakkında örnek verirken sınırlamaya gidilmiş, sadece ikinci el kaynaklardan yararlanarak Uygur toplumundaki tabulardan söz edilmiştir.</span></p>
<p><span>Tabu kendi başına geniş bir inceleme alanını kapsayan araştırma konusudur. Tabular gelenek görenekleri kendilerinde yansıtmakla kalmayıp, tarihte inanılan inanç, itikat ve dinlerin izlerini de taşımaktadır. Bugün karşılaşılan tabuların bazılarının deneyimden kaynaklanan yönü olmakla birlikte, bazılarının ise geçmişe dönük çok da anlamlı bir yönü bulunmamaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Samire MÖMİN</strong></span></a>
</p><p><span>Yüksek Lisans Öğrencisi, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Ana Bilim Dalı</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İnan. (1976). Eski Türk Dini Tarihi. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Abdülkadir İnan. (1995). Tarihte ve Bugün Şamanizm. 4. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Ablimit Ömer Bilig. (2008). Uygurların İptidai Düşünceleri ve Felsefe Notları. Milletler Yayınları, Beijing Anver Samat Korgan. (2007). Uygurlarda Tabular. Sincan Halk Yayınevi, Urumçi.</span></div>
<div><span>♦ Mahmut Kaşgari. (1980). Divani Lügati Türk. 1.cilt. Sincan Halk Yayınları, Urumçi.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Dikinci. (2005). Türklerde İnançlar ve Din. Akçağ Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Saadettin Gömeç. (2011). Şamanizm ve Eski Türk Dini. 2. baskı.Berikan Yayınevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Sedat Veyis. (1988). 100 Sorudaİlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane.GerçekYayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Turan Şerafettin. (1994). Türk Kültür Tarihi. Bilgi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4).</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976). Eski Türk Dini Tarihi. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, ss.16-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Saadettin Gömeç. (2011). Şamanizm ve Eski Türk Dini. 2. baskı.(Akt). Berikan Yayınevi, Ankara, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4): s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Ablimit Ömer BİLİG. (2008).a.g.e. (Akt)., s.214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><strong>[5]</strong></sup></a> A.e., s. 215.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995). Tarihte ve Bugün Şamanizm. 4. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, ss. 3-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ablimit Ömer BİLİG. a.g.e., s.218.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> A.e., s.220.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Ablimit Ömer Bilig. a.g.e., s.225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Turan. Şerafettin. (1994). Türk Kültür Tarihi. Bilgi Yayınları, Ankara, s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> <a href="http://www.wikipedi.com/" target="_blank" rel="noopener">www.wikipedi.com</a> . (03.03.2013)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Aybars Pamir.(2003). Türkler’in Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 52(4): s,162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976).a.g.e., s.23; Kuyun taz Uygurlar arasında küfür ettiklerinde kullanılan kelimedir. Kuyun Türkiye Türkçesinde hortum, taz ise kel anlamına gelmektedir; Ayrıca bkz. Anver Samat Korgan. (2007). Uygurlarda Tabular. Sincan Halk Yayınevi, Urumçi, s.380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1976).a.g.e., s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Mahmut Kaşgari. (1980). Divani Lügati Türk. 1.cilt. Sincan Halk Yayınları, Urumçi, s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., s.66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Aybars Pamir. a.g.m. (Akt)., s.164</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Anver Samat Korgan. a.g.e., s.384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Aybars Pamir. a.g.m. (Akt)., s.165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Saadettin Gömeç. (2011). a.g.e., s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sedat Veyis. (1988). 100 Soruda ilkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane. Gerçek Yayınları, İstanbul, ss. 64-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> A.e.,ss. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Abdülkadir İnan. (1995).a.g.e., ss.111-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizm-ve-gunumuzdeki-kalintilari-uygur-toplumundaki-tabular-uzerine.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Anver Samat Korgan. a.g.e., s.27.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-adalet-tanricasi-goek-kizi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-adalet-tanricasi-goek-kizi</guid>
<description><![CDATA[ Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı
Ankara’nın adalet tapınağı olan. Adliye Sarayının ikinci kat koridorlarında, Nisan 1952 den beri bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan aşağı yukarı tabiî büyüklükte kabartma bir kadın resmi duvarda asılı bulunmaktadır. Kabartmanın çevre yanı elektrik ampullerinin verdiği ışıklarla aydınlanmıştır. Adalet Sarayına girenlerin bakışını çeken ve onları düşündüren bu resim, oraya konduğundan beri, Adalet Tanrıçasını kendi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932aea4824.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerın, Adalet, Tanrıçası, Gök, Kızı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Adalet.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-adalet-tanricasi-gok-kizi.html">Türklerın Adalet Tanrıçası Gök Kızı</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kerim YUND</strong></span></a></span></p>
<p><span>Ankara’nın adalet tapınağı olan. Adliye Sarayının ikinci kat koridorlarında, Nisan 1952 den beri bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan aşağı yukarı tabiî büyüklükte kabartma bir kadın resmi duvarda asılı bulunmaktadır. Kabartmanın çevre yanı elektrik ampullerinin verdiği ışıklarla aydınlanmıştır.</span></p>
<p><span>Adalet Sarayına girenlerin bakışını çeken ve onları düşündüren bu resim, oraya konduğundan beri, Adalet Tanrıçasını kendi kutlu evinde oturur görmeden dolayı içimde Türk hukukçularına karşı bir kat daha güvenlik ve saygı yaşamaktadır. Adalet Tanrıçası sanki evine gelmiş oturuyor, her yana ışık, hak dağıtıyor diye seviniyorum…</span></p>
<p><span>Yıllardır Ankara Hukuk Fakültesinin rozeti olarak ceketimin sol köşesinde, yüreğimin üstünde taşıdığım bu kadın Tanrı’nın bir totem gibi üzerimde bulunması, beni ne kadar koruyorsa, onun adalet sarayında görünmesi de, öylesine gönlüme güven veriyor. Gene de bu kadın Tanrı’yı gördükçe içimde bir üzüntü, bir sızı duymaktayım. Bu durum ne onun kılıcından, ne de terazisinden ileri geliyor, içimdeki sızı: Türklerin de bir Adalet Tanrıçası olduğu halde onun sembolünü taşımamış olmamızdan, kökü Yunan mitolojisine dayanan bir Tanrıçayı yakamızda, sarayımızda konuklatmış olmamızdan ileri geliyor.</span></p>
<p><span>Türk Adalet Tanrıçasını, Yunan Adalet Tanrıçası ile kıyaslarsak, bizimkinin konu bakımından daha üstün olduğu, fakat Yunan Tanrıçasının yüzyıllardan beri, sanat severlerce ele alınmasından, daha işlenmiş olduğu sonucuna varılır. Bu görüşümüzü sayın okurlarımızla incelemek üzere önce Yunan Adalet Tanrıçasını ana çizgilerde belirtmemiz yerinde olur.</span></p>
<p><span><strong>THEMİS YUNAN ADALET TANRIÇASI</strong></span></p>
<p><span>Bu ikinci derecede bir tanrıçadır. Zeus’un kız kardeşi, hem de karısı olan Themis adaletin timsalidir. Vazifelerinden biri de Olimp’te tanrıların törenlerini düzenlemektir. Tanrılar meclisini toplar, Zeus’e öğütler verir.</span></p>
<p><span>Themis’in Zeus yönünden adaletin yolunda gitmesine vekil edilmiş olduğu sanılır. Bu kadının tanrı değil peri olduğunu da söyleyenler vardır. Bu rivayete göre Themis’e Adalet Perisi demek doğru olur. Themis bir elinde kılıç, ötekinde kefeleri denk duran bir terazi tutmuş ciddî tavırlı, sert yüzlü bir kadın kılımda gösterilir. Bazı kez de gözlerini bir bağ ile kapalı gösterirler, bununla Themis’in tarafsızlığı anlatılmış olur. Uranüs ile Gea’nın kızı olan Themis, hem tabiî hem de ahlâki kanunların temsilcisidir. Çocuklarından bazıları annelerinin yardımcısıdır. Önomia, Dike gibi. Adalet Perisinin Hasan Basri Erk tarafından çıkarılan Adalet Edebiyatı Antolojisi kitabının 71 inci sahifesindeki resmi ile Ankara Adalet Sarayındaki kabartması ve Ankara Hukuk Fakültesi öğrencileri rozetindeki kabartma, birbirinin benzeri ve tıpkısıdır.</span></p>
<p><span><strong>GÖK KIZI TÜRK ADALET TANRIÇASI</strong></span></p>
<p><span>Türk mitolojisi daha bir bütün olarak toplanılmış değildir. Bilginlerimiz, mitlerimizden, masallarımızdan, halk bilgisi malzemelerimizden faydalanarak millî efsanelerimizi güzel sanat mensuplarının, fikir adamlarının kolaylıkla işine yarayacak bir duruma getirmemişlerdir. Ne yazık ki bu alandaki çalışmalar da gereği gibi değildir. Hal böyle ise de, meraklıların faydalanacağı eserler de hiç yok sayılamaz. Eski bir geçmişi olan Türk ulusunun çeşitli efsaneleri bulunması yine bunlar içinde çeşitli oluşların, olacakların düşünü görmesi tabiîdir. Türklerin devlet olarak yaşamasının büyük bir ötesi vardır. Devletin ise başlıca kudreti adalettir. Yüzyıllarca önce “İl bırakılır, töre bırakılmaz” diyen Türk ulusunun, kökü pek derinde olan bir yasa ve hukuk anlayışı bulunması gerektir. Elle tutulmaz bir kavram olan adalet ve hukukun Türk efsaneleri içinde canlanmış, sembolleşmiş olmasının varlığı yokluğu, öyle sanırım ki henüz araştırılmamıştır. Bizim bu konu çevresinde yaptığımız inceleme, Türklerin bir adalet tanrıçasının bulunduğu sonucuna varmıştır.</span></p>
<p><span>Dokuz Oğuz menkıbesinde “Gök Kızı” adlı bir tanrıça vardır ki bu, bilgili, akıllı kız, hükümdara ulus yönetmeyi, hukuku öğreten kutlu bir hatundur.</span></p>
<p><span>Biz bu efsanenin Gök Kızı ile ilgili parçasını aşağıya alıyoruz:</span></p>
<p><span>Fıstık hatunun oğlu Buğu Tekin obaların sayısını, boyların dilini bildiği için, her olup bitenden haberi olduğundan hükümdar seçilmişti. Buğuhan bir gece otağında uyumak için yatağına girmişti. Birdenbire pencerenin açıldığını, içeriye göksel bir kızın girdiğini gördü. Bu kız meleklerden daha güzel, perilerden daha çekici idi. Buğuhan neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak uyur gibi yaptı. Kız sağa döndü, sola döndü, genç hakanı uyandırmak için çok çalıştı, fakat bir türlü uyandıramadı. Sonunda ümidini keserek pencereden çıktı, gitti. Ertesi gece gene geldi… Genç hakan gene kendisini derin bir uykuya dalmış gibi gösterdi. Kız gene bu uykucu padişahı uyandıramayarak çekildi gitti. Sabah olunca Buğuhan kızın yine geleceğini düşünerek buna bir çare bulmak üzere işi vezirine açtı. Vezir dedi ki :</span></p>
<p><span>– “Hakanım, bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceği bir haber var. Bu kız bir tanrıça olmalı. Gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Varın gece gene gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyiniz. O zaman ne için geldiğini anlarsınız.”</span></p>
<p><span>Üçüncü gece kız gene geldi, fakat bu sefer Buğuhan onu karşıladı ve bir tanrıçaya sunulması gereken saygıyı gösterdi. Bu kız vezirin sandığı gibi gerçekten bir tanrıça idi. Buğuhan’a yeni bir din öğretmek için gelmişti.</span></p>
<p><span>Gök Kızı Buğuhan’a :</span></p>
<p><span>– “Arkamdan gel ! ” dedi. Genç padişah tanrıça ile gitti. Az, uz gittiler,’ dere tepe düz gittiler, Aladağ’a ulaştılar. Orada Buğuhan’a yeni dinin gizli hakikatlarını anlatmağa başladı. Bundan sonra her gece “Gök Kızı” otağa gelir Buğuhan’ı Akdağ’a götürürdü. Bu hal yüzlerce geceler sürdü. Buğuhan yeni dinin bütün sırlarını öğrendi ve bütün dinî ve sihri kudretlere mazhar oldu. Bir gece artık bu esrarengiz görüşmelerin son gecesi idi. Gök Kızı ayrılırken:</span></p>
<p><span>– “Yerde, gökte ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelemiyeceğim, yarından dünyanın dört bucağını fethe başlayınız ve göstereceğim yolda adalet yapınız, size öğrettiğim hakikatları her tarafa yayınız !” dedi.</span></p>
<p><span>Türk dünyasında gayet yaygın olan bu efsaneden gerek Çinli, gerekse İranlı tarihçiler bahsetmektedir. Bu efsanenin bizce önemdi olan yönleri şunlardır :</span></p>
<p><span>Bir kızın bir hükümdara bilgi öğretmesi. Bu, Türk toplumunda kadının yüksek katını belirtir.</span></p>
<p><span>Gökten inme bir kızın hukuk öğretmesi: Türklerde de hukukun ve adaletin tanrısal olduğunu gösterir.</span></p>
<p><span>Yunan efsanesine Türk efsanesinin benzeyen yönleri de vardır:</span></p>
<p><span>Gök Kızı da Themis gibi bir kadındır. Fakat Gök Kızı kızdır.</span></p>
<p><span>Themis Olimp dağlarında oturur idi. Bu dağ, tanrıların yaşadığı kutlu bir yer idi. Gök Kızı da Buğuhan’a adaleti “Akdağ”da öğretmiştir. Akdağ’ın da Türklerce kutlu bir dağ olması ad bakımından bile açıktır.</span></p>
<p><span>Efsanenin en önemli yönü de, Gök Kızı hükümdarlık ve adalet bilgisini Buğuhan’a öğrettikten sonra onu dünyanın dört köşesine yaymasını istemiş olmasıdır. Bu istek Türklerin akıncılığının dayandığı büyük ilkelerden biri olsa gerektir. Hakkı, adaleti dünyaya dağıtmak ve yaymak ülküsünü buyuran Türk Adalet Tanrıçası, adaleti yalnız Türk ulusuna ayırmayacak kadar geniş görüşlüdür. Onun bütün dünyaya yayılmasını istemesi Türk hukukunun insanlığa doğru yönelen en eski bir normudur.</span></p>
<p><span>Bu kısa çalışmamızda adalet tanrımızın küçümsenmeyeceğini sandığımız önemli vasıfları belirtilmiştir. Gönül ister ki bu tanrıçayı hukukçularımız ve güzel sanatçılarımız daha çok işleyip onun önemli vasıflarını dünya adalet tarihine mal etsinler.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kerim YUND</strong></span></a></span></p>
<p><span>Alıntı Kaynak: https://istanbultek.academia.edu/BTarhan</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-koekenleri-uzerine-bir-inceleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-koekenleri-uzerine-bir-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme
Türkler ve İslamiyet meselesi incelenirken Türklerin İslam medeniyeti ve İslam medeniyetinin Türkler üzerinde ki etkileri gibi iki önemli konunun derinlemesine araştırılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle Türklerin İslam’dan önceki inanış, düşünüş ve yaşayışları hakkında bilgi edinmeli ve İslam ile birlikte ne gibi değişikliklere uğradığı tespit edilmelidir. Aynı düşünceden yola çıkarak Türklerin İslamlaşmasından önce ve sonra İslam […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932ad2890b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, İnanç, Sisteminde, “Irımlar”, Kökenleri, Üzerine, Bir, İnceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Engin-Gungormez.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-inanc-sisteminde-irimlar-ve-kokenleri-uzerine-bir-inceleme.html">Türk İnanç Sisteminde “Irımlar” Ve Kökenleri Üzerine Bir İnceleme</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin GÜNGÖRMEZ</strong></span></a>
</p><p>Türkler ve İslamiyet meselesi incelenirken Türklerin İslam medeniyeti ve İslam medeniyetinin Türkler üzerinde ki etkileri gibi iki önemli konunun derinlemesine araştırılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle Türklerin İslam’dan önceki inanış, düşünüş ve yaşayışları hakkında bilgi edinmeli ve İslam ile birlikte ne gibi değişikliklere uğradığı tespit edilmelidir. Aynı düşünceden yola çıkarak Türklerin İslamlaşmasından önce ve sonra İslam âleminin nasıl bir vaziyette bulunduğu ve ne gibi bir istikamette yol aldığı da bu konu içerisinde tartışılmalıdır. Bu görüş ve düşüncelere sahip olmaksızın Türklerin İslam dünyasındaki mevkileri ile İslamiyet’i hangi şartlarda kabul ettikleri anlaşılamadığı gibi Türk-İslam tarihinin takip ettiği gelişme de anlaşılamaz (Turan, 2002:290).</p>
<p>Burada şunu ifade etmek gerekir ki evrensel bir din olma özelliği taşıyan İslamiyet bütün evrensel dinlerde olduğu gibi ortaya çıkmış olduğu coğrafyanın ve toplulukların dışına çıkma isteği sergilemiş ve sadece bir ırka veya ulusa bağlı kalmayarak başka ırktan insanların da kendisine katılmasına izin vermiştir. Tabi bu özelliğiyle Türkler gibi dışarıdan kabul ettikleri farklı milletlerin daha önceden sahip olduğu birtakım inanç ve uygulamalarını da kendi evrensellik tabiatı içinde barındırma özelliğini göstermiştir. Bütün ilahi dinler gibi İslam dini de kendinden öncekileri “eksik” veya “bozulmuş” olarak kabul etmiş fakat kendinden önceki kültürlerde bulunan birtakım öğretileri yeniden şekillendirerek bünyesinde barındırmıştır. Aslında bu durum sadece İslamiyet ile sınırlı değildir. Dünyanın değişik yerlerinde araştırmalarının sonuçlarından anlaşıldığına göre ister yerel ister evrensel olsun hiçbir din saf ve katıksız değildir. Belki bazı dönemlerde batıl olarak nitelendirilen fakat o milletin bir önceki inancıyla kesin alakalı olan bu öğretiler “halk inancı” denilen kavramı ortaya çıkarmıştır. Burada belirtmek gerekir ki insanların günlük hayatında sergiledikleri inanç ve uygulamalar iman edilen dinin resmi öğretilerine uysa da uymasa da dini olarak nitelendirilmektedir (Ünal, 2007: 97-100).</p>
<p><span>Irım Kelimesi ve Anlamı</span></p>
<p>İçinde yaşadığı toplumun inandığı din ile çokta alakalı olmayan fakat kesinlikle tarihi temelleri olan halk inanışlarına Türkmenler “ırım” demişlerdir ve bu terim neredeyse “hurafe” ile aynı manada kullanılmıştır. Manasında, geçmişten günümüze taşınan örf ve adetler ile gündelik yaşamda alışıla gelmiş uygulamaları barındıran “ırım ” sözcüğü esasen “ır” yani bir şeye inanmak fiilinden türetilmiştir. Gündelik yaşamlarında, halk inanışlarını adet ya da gelenek ile ayrılmaz bir bütün olarak telakki eden Türkmenler ayrıca onları sosyal düzenin bir unsuru olarak kabul etmişlerdir. Altay, Abakan, Teleüt ve Kırgız Türklerinde “fal” anlamında genel olarak Orta Asya Türk Lehçelerinde ise halk inanışı veya hurafe manasında kullanılan ırımların Türk dünyasına en önemli katkısı Sovyet baskısı döneminde ortaya çıkmıştır. Kendilerine uygulanan asimilasyon politikası karşısında atalarından devraldıkları bu kültürel mirasa sıkı sıkıya sarılan Türkmenler bu sayede milli benliklerini koruma yolunda önemli bir adım atmışlardır. (Gökçimen, 2010:149/154).</p>
<p>Geçmişten gelen derin kültür ile elde edilen çok önemli tecrübeler sayesinde sosyal bir kontrol mekanizması olarak adeta topluma yön veren halk inanışlarının en önemli özelliği milli olmasıdır. Yukarıda bahsedildiği üzere ortak köklerden gelen bu inanışlar milli olma özelliğini Sovyet baskısı altındaki Türk yurtlarında en çarpıcı şekilde göstermiş sadece Sosyalist düzende değil bu düzen yıkıldıktan sonra ortaya çıkan Türk devletlerinde de sosyal düzeni sağlamak adına neredeyse dinden daha etkili olmuştur. Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen ve o kültüre ait belli bir birikim sonucu ortaya çıkan halk inançları bundan dolayı değişmezlik özelliği de taşır. Çoğu zaman onu oluşturan din gibi asıl etkenlerin unutulduğu fakat bıraktığı izlerin inanç adı altında o toplumda şekil değiştirerek uzun süre yaşadığı halk inançları bu manada köken itibarı ile meçhul bir görüntü sergilemektedirler (Tatlılıoğlu, 2000:153).</p>
<p>Kazak coğrafyasında birçok hastalığın iyesini kovmak için söylenen sözler ve anlatılan mitik efsanelerle birlikte kamçı ile vurmak, ateş ile tütsülemek, duman salmak, güneşin batışını gözetleyip oturmak gibi yapılan birçok hareket esasen baksı (kam) geleneği ile alakalıdır. Bunlardan başka Geleneksel Türk inancından kaynaklanan yeni doğan aya selam verme, ay ışığının uyuyan insanların yüzüne düşmesine engel olma, güneşe dik bakmamak, ateşe tükürmemek gibi inançlar ve bunlarla ilgili anlatılar. Ayrıca yeşil bitkileri koparmamak, eşikte oturmamak, geceleri suyun üstünü açık bırakmamak, el ile mezarlığı göstermemek gibi halk arasında bugüne kadar unutulmadan gelen batıl inanışların nereden geldiği bilinmeden sıkı sıkıya uygulanmaya devam etmesi o ilk başlardaki güçlü inanışların yeni inanç sistemindeki etkisini göstermesi manasında son derece önemlidir (İbrayev, 2006:8-9).</p>
<p>Bu gün Türk-İslam coğrafyasının büyük bir bölümünde dini ile alakası olmadığı halde din ile alakalıymış gibi gerçekleştirilen adet ve geleneklerde genellikle etkin olan unsur Orta Asya’dan gelen Şamanizm’dir. Bunlardan bazıları toplumun yaşadığı inanç açısından zararsız bir şekilde örf ve âdet haline gelerek dini inançlarla alakasını kaybederken büyük bir kısmı ise İslam dininin mukaddesatındanmış gibi kabul görmüş o toplumda yaşanan İslamiyet’in saflığını lekelediği için hurafeler şekline dönüşerek dini yapı üzerinde önemli tahribatlara da neden olmuştur. İslam dininin gerçek öğretilerinden habersiz olan halk kitlesi ise uzun yıllar boyunca kendilerine rehberlik edecek aydın din alimleri bulamadığı için manevi ihtiyaçlarını din perdesi altındaki bu eski inançların kalıntılarıyla tatmin etmeye mecbur kalmıştır. Üfürükçülük, kocakarı tedavileri, mezarlardan medet ummak, nezir olarak paçavralar bağlamak gibi batıl inançlar bu manevi ihtiyaçları karşılamak adına ortaya çıkan hurafelerden sadece bazılarıdır (İnan, 1998:278-279).</p>
<p>Türk inanç sistemi üzerine yoğun araştırmaları olan Abdulkadir İnan’ın da eski Türkçede fal anlamına gelen “ırk” sözcüğü ile kök bakımından alakalı olduğunu ifade ettiği ırımlar temel olarak iki kaynaktan ortaya çıkmışlardır. Bunlardan birincisi halkın örf adet ve geçmiş yaşamı iken diğeri ise dindir (Gökçimen, 2010:149-150). Bu cümleden yola çıkarak şunu ifade etmek gerekir ki İslam’dan önceki Türk kültüründen gelerek bugün Türk-İslam coğrafyasında halen varlığını sürdüren ırımların tamamını incelemek oldukça geniş ve kapsamlı bir çalışmayı gerektireceğinden bu makalede yalnızca Geleneksel Türk inanç sistemi içerisinden günümüze ulaşan bazı örnekler üzerinde durulacaktır.</p>
<p><span>Kök Tengri (Gök Tanrı) inancıyla ilgili Irımlar</span></p>
<p>İslam’dan önceki Türklerde hakim olan din Gök Tanrı dini idi. Bozkır kavimlerince kabul edilen bu inançta tek yaratıcı olarak görülen Gök Tanrı aynı zamanda dinin merkezinde yer alırdı. Türk topluluklarında kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde gelen Gök Tanrı bu dini sistem içerisinde o denli köklü bir geçmişe sahiptir ki, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin başladığı tarih Türk din tarihinin de başlangıcı kabul edilir (Güngör, 2002:261).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında Gök Tanrı tam iktidar sahibi idi ve aynı zamanda semavi bir özellik de taşımaktaydı. Bundan dolayıdır ki vesikalarda çok kere Gök Tanrı adı ile zikredilmiştir. Gök Tanrı dini yerleşik kavimlerden daha çok avcı, çoban ve hayvan besleyen kütlelere mahsus bir dindir (Kafesoğlu, 1980:55-56). Bu inançla ilgili olarak Türklerde çok eskiden beri çeşitli ayinlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu ayinler sırasında büyük davullar çalınmakta, rakslar yapılmakta ve kurbanlar sunulmaktaydı (Kocasavaş, 2002:328).</p>
<p>Geleneksel Türk dini içerisinde yer alan ve en köklü adetlerden biri olarak kabul edilen kurban geleneği kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Önceleri ruhlar için kesilen kurbanlar günümüzde şükran ve kefaret kurbanlarına dönüşmüştür. Bu gün İslam kültüründe olduğu gibi İslam öncesi Türk kültüründe de Tanrı rızası için kesilen kurbanlar çiğ yada pişirilerek komşulara dağıtılır ve misafirlere ikram edilirdi. Burada dikkat çeken husus şudur, Gök Tanrıya sundukları kurbanı kutsal sayan Türkler onun kemiklerini kırmayı uygun görmemiştir ve bu âdet bugün Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde uygulanmaya devam etmektedir (Güngör, 2007:3-4).</p>
<p>Kansız kurban olarak da adlandırabileceğimiz inanç ise bugün Anadolu’nun her köşesinde yaygın olarak gördüğümüz ağaçlara çaput ve bez bağlama geleneğidir. İnsanlar çeşitli dilek ve isteklerinin yerine gelmesi amacı ile söz konusu bez ve çaputları kendi kutsal bildikleri ağaçlara bağlamaktadırlar. Burada ağaçlara bağlanılan bezler onu bağlayan kişinin vücudunun bir parçasını sembolize etmektedir, basit bir bez parçası olarak algılanmamıştır (Güngör, 2007:6).</p>
<p>Bu kansız kurban geleneğine bir başka örnek Batı Türkistan’da karşımıza çıkmaktadır. Bölge de yaptığı incelemeler esnasında Semerkant yakınlarındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dini törene rastlayan Abdülkadir İnan, törenden sonra oradakilerin ağaçlara paçavra bağladığını ve bundan dolayı bölgedeki mezarların çevresinin paçavralarla dolu olduğunu ifade etmiştir. Tören esnasında orada bulunan bir Özbek’ ten mezarlara bağlamak için paçavra bulunmazsa boncuk yahut atın yelesinden, kuyruğundan bir kıl bırakılmasının da adet olduğu bilgisi alınmıştır. Üzerindeki Sanskritçe Buda formülü ile yazılmış ifadelerden Buda heykeli olduğu anlaşılan fakat bölge halkı tarafından taşa dönüşmüş bir veli olarak kabul edilen ve “Hocai Sengi Hak” olarak isimlendirilen bir heykel etrafında kurbanlar kesildiği, paçavralar bağlandığı hatta kadınların çocuk sahibi olmak için bu heykelin yanındaki kavak ağacı altında dua ettikleri de İnan tarafından ifade etmiştir. Bu durum Hicretin birinci asrından beri İslam memleketi olmuş Türkistan’da hala Geleneksel Türk inancının izlerinin sürdüğünü göstermektedir (İnan, 1998:467-468).</p>
<p>Türklerde kurban merasimleri kesmek, tığlamak ve saçı olmak üzere üç şekilde gerçekleştirilmedeydi. At, koç, koyun gibi hayvanlar kurban edildiği gibi zaman zaman tarladan kaldırılan ilk mahsulün de kurban edildiği görülmüştür. Ayrıca kurban olarak seçilen hayvanın hayatının bağışlanması ve serbest bırakılması usulü vardı ki Türkler buna “Iduk” diyordu. Kırgızlar bugün hala milli içkileri olan kımız ve kısrak sütünü dört bir tarafa serpmek suretiyle saçı şeklindeki kurban âdetini yerine getirmektedir. Yine Kırgızlar çeşitli hastalıklardan kurtulmak ve kaybolan hayvanları bulmak için de kurban kesme âdetini devam ettirmektedirler (Erdem, 2002:169).</p>
<p>İçerisinde şaman kültürüne ait buluntular tespit edilse de araştırmacıların çok büyük kısmı en eski devirlerden itibaren Türklerin milli dinini tek yaratıcıya dayanan Gök Tanrı dini olarak kabul etmektedir. X. asırda Abbasi Halifesi Muktedir tarafından Volga Bulgarları ülkesine gönderilen İbn Fadlan yazdığı seyahatnamede bölge halkına ilişkin gözlemlerde bulunmuş, Maveraünnehir’de devlet öncesi düzende yaşayan Oğuzların varlığından bahsetmiştir (Koçak, 2015:148) . Her ne kadar VIII. asrın ortalarından itibaren Türkler kitleler halinde İslamiyet’i kabul etse de X. asırda dahi Oğuzlar arasında hala Müslüman olmayanların bulunduğunu eserinde dile getiren seyyah bu Oğuzların yurtlarında bulunduğu esnada onların kötü bir işle karşılaşması durumunda başlarını semaya kaldırarak “Bir Tanrı” dediklerini anlatmıştır (İbn Fazlan, 1975:31). Bu söylemden yola çıkarak İslam öncesi Türklerin göğü Tanrının mekânı olarak telakki ettiklerini ifade etmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu anlayış ve uygulamadaki alışkanlık İslamiyet’le beraber aynen devam etmiştir. Bilindiği üzere İslami anlayışta Allah mekândan münezzeh kabul edilir buna rağmen bugün dahi Türk-İslam kültüründe dua edilirken ellerin gökyüzüne açılması Gök Tanrı inancından İslamiyet’e taşınan önemli bir uygulamadır.</p>
<p>Yine Geleneksel Türk inancında ölen atalarının, kağan ve beylerinin ruhlarının bir kuş gibi göğe yükseldiğine, Tanrının yanına uçtuğuna (uça bardı) inanırlardı. Türkçede “uçmak” kelimesi aynı zamanda “cennet” anlamına gelmektedir, göğün üst katında cennete giden iyi ruhlar vardır ve bunlar Tanrı’nın nezdinde dünyadaki yakınları için şefaatte bulunurlar. Bu durum Türklerde ecdadı takdis etmek düşüncesiyle ilgilidir. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra da yeni kabul ettikleri İslam dinine eski uygulamaları tatbik etmişler ve uçmak kelimesini bugün de cennete varmak anlamında kullanmaya devam etmişlerdir (Erdem, 2002:168).</p>
<p>Daha öncede bahsettiğimiz gibi Türklerdeki Gök Tanrı inancında Tanrı tektir ve en kutsal olan odur. Fakat bu durum Geleneksel Türk İnancında başka kutsal varlıkların olmadığı anlamına gelmez. Özellikle geleneksel Türk inancı açısından son derece önemli olan mavi gökteki gök cisimleri (ay, güneş, yıldızlar) büyük önem ve kutsaliyet taşımakta idi. Örneğin; Türkmenlerde “yedigen” olarak isimlendirilen Büyükayı yıldız kümesi hakkında söylenen şu Türkmen söyleyişi bu durumu açıklamamıza yardımcı olacaktır: “Yedigenim yedi yıldız, yedi gezer, yedi konar, sayarsan sevabı var diye yedi kez söylenirse sevap kazanılır”. Burada halk, yedi sayısını etrafında toplayan bu yıldızın, sayısı kadar tekrar edilirse sevap kazandıracağına inanır. Tabi bu inanışta etkili olan unsur, Gök Tanrı inancındaki yıldızın kutsiyetidir. İslam öncesi Türk inancında yıldız Tanrı’nın inşa ettiği çadırın pencereleridir. Başka bir Türkmen halk şiirinde yıldızla ilgili şu ifadeler yer alır. “Yalvarayım Hüda’ya, yıldıza, güne, aya”. Şiirde Tanrı’dan sonra adları anılan gök cisimlerinden biri de yıldızdır. Bu örnekte de belirtildiği üzere Türkmenler eski inanışların bir uzantısı olarak yıldıza kutsiyet yüklemiştir ve halk inanışlarına taşımıştır (Gökçimen, 2010:150).</p>
<p>Yıldızlardan başka Güneş ve Ay’da Geleneksel Türk dininde önem taşımaktadır. İnanca göre kötü ruhlar, Güneş ve Ay ile sürekli mücadele halindedirler, bazen onları yakalayıp karanlık dünyasına sürüklerler. Güneş ve Ay tutulmalarının sebebi de budur. Güneş ya da Ay tutulduğu zaman şamanlar onları kötü ruhların esaretinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar. Onlara göre bu gürültüler kötü ruhları korkutmak içindir. Günümüzde Ay ya da Güneş tutulduğunda Anadolu’nun bazı bölgelerinde çıkartılan çeşitli gürültülerin kaynağının bu inanç olduğu söylenebilir (Pamir, 2003:164).</p>
<p>Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze intikal eden ve bütün canlılığı ile varlığını devam ettiren diğer bir inanış ise “Ateş ve Ocak” inanışıdır. Türklerde ateş tapınma objesi olarak kullanılmamış, fakat temizleme aracı olarak telakki edilmiştir. Bu niteliği ile ateşe tapınan Zerdüşt dininden ayrılmıştır. Türkler ateş ve ateşe bağlı olarak yapılan tütsüleme ile evlerini, çarşıyı, pazarı vb. bütün yaşam alanlarını kötü ruhlardan korumuşlardır. Bundan dolayı ateşin yakıldığı ocak da kutsal sayılmıştır ve su dökülerek söndürülmesi bugün hala Anadolu’da uygun görülmemiştir (Güngör, 2007:5).</p>
<p>Türklerin ateşi kutsal kabul etmesine ve ona saygı göstermesine sebep olan Gök Tanrı inancında ateşe tüküren kişinin dilinde yara çıkacağı ifade edilmiş ve böylece bir yasak öne sürerek onu korumayı amaçlamıştır. Irıma göre ateşe tükürmenin sonunda kişi cezalandırılacaktır ve dilinde yara çıkacaktır. Çünkü ateş Tanrı tarafından gönderilmiştir. Bundan dolayı Altaylar ateşe karşı söyledikleri dualarda güneş ve aydan ayrılmışsın derler böylece ateşin gökten gönderildiğine inanırlardı. Mübarek sayılan bazı şeylere ve ruhlara karşı küfür etseler bile ateş hakkında küfürlü söz söylemezlerdi (İnan, 2006: 67). Türk ve Moğol topluluklarının inançlarında çok kutsal sayılan ateşin de bir ruhu olduğuna inanılırdı. Ateşin insanları kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyan temizleyici bir unsur olduğu kabul edildiği için de ona kurban sunulur ve saçı yapılırdı (Çoruhlu, 2002: 49).</p>
<p>Daha öncede ifade edildiği üzere, Orta Asya’daki ateş kültünün Zerdüştlükteki ateş inancı ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Burada ancak zahiri bir benzerlik vardır. Zerdüştlüğün çok koyu bir şekilde yaşandığı İran’da ateş dini tapınma objesi iken Türklerde ise büyü aracı idi. Geleneksel Türk dinindeki inanca göre ateş her şeyi temizler, kötü ruhları kovardı. Buna en güzel örnek, VI. yüzyılda Batı Göktürk hakanına gelen Bizans elçilerinin ateş arasından geçirilmeleridir, böylece elçiler ile gelmesi mümkün olan kötü ruhlarda kovulmuş olur. Bu inancın izlerine Müslüman Türklerde de rastlıyoruz. Başkurtlar ve Kazaklar bir yağlı paçavrayı tutuşturup hastanın çevresinde “alas alas” diye dolaştırırlar ve buna alaslama derler. Anadolu Türkçesine “alazlama” şeklinde geçen bu deyim ateşle temizlenme manasına gelmektedir (Oymak, 2002:380).</p>
<p>Gök Tanrı inancında ölüm sonrası hayatta dünyadaki yaşanan hayatın tersi yaşanacağı algısı vardır. Bu inanç yuğ töreni gibi birtakım törenlerde ters motif ve davranışların sergilenmesine sebep olmuştur. Türklerin ölü ile birlikte mezara konan eşyalarının mezara ters konması bu ters motif inancıyla alakalıdır ve Türk kültüründe İslamiyet ile beraber yaşamaya devam etmiştir. Bunun en çarpıcı örneği ise 1063’te Sultan Tuğrul’a yapılan yas töreninde karşımıza çıkar. Burada törene katılanlar atlarının eyerlerini ters çevirmişlerdir. Aynı şekilde II. Murat’ın ölüm töreninde törene katılanların atlarının eyerlerini ters çevirdikleri de bilinmektedir (Ünal, 2008:113-114). Yine Yavuz Selim’in yeğeni Süleyman Bey genç yaşında Mısır’da vefat edince cenaze töreni Anadolu Türklerinin geleneğine göre yapıldı. Merhum şehzadenin tabutunun önünde kuyrukları kesilmiş, eğerleri ters çevrilmiş atlar vardı. Kırılmış olan yayları ile sarığı da tabutunun üzerine konmuştu (Sümer, 1999: 299).</p>
<p>Aynı âdetin XIV. yüzyılda Anadolu’daki Türkler arasında da eksiksiz bir şekilde yaşatıldığını İbn Batuta’nın seyahatnamesinde görebiliyoruz. Seyyah Sinop şehrinde tuttuğu kayıtlarda konuyla ilgili şu ifadelere yer verir: “Şehre gelişimizin dördüncü günü İbrahim Bek’in annesi vefat etti. Onun cenaze törenine bende katıldım. İbrahim Bek cenazeyi başı açık ve yayan takip ediyordu, öteki kumandanlar ve memluk erler ise hem başlarını açmışlar hem de kaftanlarını ters giymişlerdi. Kadı ve Hatipler ile hocalar ise elbiselerini ters giymişler fakat başlarını açmamışlardı…” (İbn Batuta, 2000:444).</p>
<p>Türkler atalarını ve devlet büyüklerini öldükten sonra dahi saygı ile anan ve bu saygının belirtisi olarak onlara gösterişli kurganlar yapan bir kültüre sahiptir. Genellikle “korumak” fiili ile ilişkili görünen kurgan terimi esasen mezar üzerinde bulunan tümseği ifade etmektedir (Koçak, 2015:41-42). İslam’dan önceki Türklerde var olan ahret inancında ölümden sonra yaşanacak olan maddi dirilişte ölen kişi kendisine lazım olacak değerli eşyalarla birlikte bu kurgan denilen mezarlara konurdu. Burada adı geçen eşyaların mezara tersine konulması, ahretin dünyamızın tersi olacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır (Rasonyı, 1971:28). Yine bu eşyaların kırılarak gömülmesi de ahret inancındaki ters motiflerle alakalı görünmektedir. İnanca göre eğer eşyalar kırılmadan gömülürse o dünyada bu eşyalar ölüye kırılarak verilecektir (Kocasavaş, 2002:69).</p>
<p>Geleneksel Türk dininin Türk-İslam kültürü üzerinde etki bırakan diğer önemli bir unsuru da “efsun” meselesidir. Türkçede buna arvaç veya arbag denir. İslam öncesi Türk kültüründe biri yılan, akrep veya buna benzer zehirli bir böcek tarafından ısırılır veya sokulursa bu kişi efsuncular (arbagçılar) tarafından okunarak tedavi edilirdi. Bakşı yada kam gibi bir din adamı olmayan bu efsuncular arasında nefesi öyle kuvvetli olanlar vardı ki bazı rivayetlere göre bunlar okuyarak haşeratları yanlarına kadar getirip öldürebilirdi. Ocaklı olarak kabul edilen bu adamlar sadece efsun okumaz aynı zamanda faydalı otlar ile tedavilerini tamamlarlardı. Bugün hala Kazak kültüründe önemli ölçüde yer tutan efsuncular toplum içinde ölen ataların, peygamberlerin ve de önemli insanların ruhlarının koruyucusu olarak kabul edilir. (Gömeç, 2003:96)</p>
<p>Geleneksel Türk dininin en belirgin adetlerinden birisi de falcılıktır. Fal eski Türkçede “ırk” kelimesiyle ifade edilmiştir. Türkiye’nin birçok yerinde “ırk bakmak” deyimi de, fala bakmak anlamında hala kullanılmaktadır. Saha Türklerinde Argıl denilen kâhinlere rastlanır ki, bu kâhinlerin isimleri yine bu kelimeyle alakalıdır. Bu şahısların gelecekten haber verdikleri bilinmektedir. Altaylıların inancında onların din adamları olan “kam ” dan sonra “ırımcılar” gelir. Bunlarında tıpkı kamlar gibi sara nöbetlerine benzer nöbetlere yakalandığı ve bu nöbetleri tuttuğunda gelecekten haber verdikleri bilinmektedir (Gömeç, 2003:96).</p>
<p>Dünya üzerinde var olan birçok eski medeniyette olduğu gibi İslam öncesi Türklerde ve dolayısıyla onların medeniyetlerinden etkilenen Müslüman Türklerde de kürek kemiğiyle fal bakma usulü son derece yaygındır. Konargöçer Türklerde varlığı tespit edilen aşık kemiğiyle fal açma usulü ise bugün Kırgızlar arasında yaygın olarak devam etmektedir. Bu şekilde kehanette bulunan Kırgızlar arasında muskacılıkta oldukça yaygın bir adettir (Erdem, 2002:170). İslam öncesi Türk kültüründen Müslüman Türklere geçen bu fal bakma adeti yalnızca göçebe Türklerde değil yerleşik hayatı benimsemiş Uygurlarda da mevcuttu. V.Thomsen tarafından tercüme edilen ve yaklaşık olarak VIII. yüzyılın ortaları ile IX. yüzyılın başlarına tarihlendiği tahmin edilen Göktürk alfabesi ile yazılmış “IrkBitig” adlı Uygur fal kitabı (Koçak, 2015:138) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>Müslüman Kazaklarda görülen, “Davir Yürütme” ya da “Iskat Çıkarma” adında bir uygulama vardır ki bu uygulamaya diğer İslam toplumlarında rastlanmamasına rağmen Irım konusuna ışık tutacak önemli bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölü yıkandıktan ve kefenlendikten hemen sonra daha çadırdan çıkarılmadan yapılan bu uygulamada Geleneksel Türk İnancının izleri görülmektedir. İslam geleneklerinden önce Kazaklar, ölü çadırının eşiğine ala iple bağlı 9 tane at getirerek dini tören yaparlar ve ölen kişinin günahlarının bunlara geçeceğine inanırlardı. Daha sonra bu atları kabir başına götürerek kurban ederlerdi. Ölen kişinin çok sevdiği atı da kesilip başı kabre konurdu. Ayrıca Türk bozkır kavimlerinde olduğu gibi yeniden hayata döneceği inancıyla değerli eşyaları, mızrağı, kılıcı, eyer takımı, giyecek ve yiyecekleri, ölü ile birlikte kabre konurdu. İslami gelenek ve göreneklerin güçlenmesiyle birlikte ölü çadırı etrafında ayin yapılan ve kabir başına götürülerek kurban edilen atların yerini diğer hayvanlar almaya başladı. Bu hayvanlar kabir başında kurban edilmeyerek bu defa, davir yürüten mollalara ve fakir fukaraya verildi. Buna göre Davir Yürütme işlemi şöyle yapılmaktadır. Kurban edilecek hayvanlar, yine eski gelenekte olduğu gibi ala iple bağlanıp çadırın önüne getirilir. Bu işle vazifeli kişi hayvan bağlanan ala ipi tutup, ıskat denilen ölünün bir yıllık yerine getirilmeyen oruç, namaz ve daha başka farzlarının yerine getirilmesi sorumluluğunu üzerine alması için ölünün yanında oturan mollaya tutturur. Molla “kabul ettim” diyerek ipi alıp tekrar verir. Bu işlem ölen kişinin yaşı kadar gerçekleştirilir daha sonra ölü evden çıkarılır ve İslami usullere göre cenaze namazı kılınır (Ünal, 2008:108).</p>
<p><span>Tabiat ve Tabiat Kuvvetleri İle İlgili Irımlar</span></p>
<p>İslam öncesi Türk inanışlarından günümüz İslam kültürüne ulaşan tabiat ve tabiat kuvvetleri ile ilgili oldukça önemli ırımlar vardır. Orhun kitabelerinde “yer-su” (yar-sub), Uygurlarda ise “yir-suv” olarak isimlendirilen doğada ki bir takım gizli güçler Türk kültüründe “iduk” yani kutsal kabul edilmiştir. Neredeyse bütün halk inançlarında rastlanan tabiat güçlerine inanma ve onları kutsal kabul etme geleneği her kültürün yaşadığı çevrede karşılaştığı dağ, deniz, ırmak gibi tabiat unsurlarının azameti karşısında duyulan saygı ile ateş, fırtına, gök gürültüsü ve yıldırım gibi doğa olayları karşısında duyulan hayret ve korku hislerinden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır (Kafesoğlu, 1980:42).</p>
<p>Doğada gizli güçlerin var olduğuna inanan Türkler kâinatta hemen her şeyin bir ruhu olduğunu düşünür ve kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederdi. Bu inanış içerisinde “izi” ya da “iye” olarak adlandırılan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardır (Memmedov, 2002:330). Bugün İslam kültürü içerisine yerleştirilen tabiat kuvvetlerinin birçoğunda bu koruyucu ruhların etkisi büyük önem taşımaktadır. Bu noktada bahsedilecek ırımlar da ise daha çok bu koruyucu ruhların rol aldığı görülmektedir.</p>
<p>Koruyucu ruhların etkisi ile Türk toplumları üzerinde oldukça önemli yer edinen tabiat kültlerinin bugün dahi Türk-İslam kültüründe en yaygın olarak karşımıza çıkanları ağaç ve su kültleridir. Aslında Türkler yaşadığı coğrafyanın şartlarından dolayı bu iki külte son derece önem vermiş ve bunları kutsal saymıştır. Bilindiği üzere Türklerin tarih sahnesine çıktığı ve asırlar boyu yaşamlarını sürdürdüğü Türkistan oldukça kurak ve zor bir iklim yapısına sahiptir. Bu zor coğrafyada ağaç ve su o kadar önemli görülmüş ki, Türk halk mitolojisinde kutsal olarak kabul edilen ağaca tapınma ve inanma her zaman karşımıza çıkan bir unsur olmuştur. Ayrıca yine halk arasında yeşil, yani yaşayan ağaca zarar vermek ve onu kesmek günah sayılmıştır (Hüseyn Kızı, 2002:338).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında kutsal sayılan yalnız ağaç, kâinatın bel kemiği olarak ifade edilmiş insanın kemikleri de hayat ağacıyla özdeşleştirilmiştir. Örneğin; soy ağacı, soy kütüğü gibi kavramlar insan ile hayat ağacı arasındaki bağı gösterir cinstendir (Ergun, 2004: 146). Bu gün Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Şamanist Yakutlarda ve Altaylılarda tespit edilen ağaç kültü de vardır. Evladı olmayan Yakut kadının çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinde çocuğu olmayan kadınların bir ihtiyar ağacın yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk istedikleri de bilinmektedir (İnan, 2002:397).</p>
<p>İkinci önemli kült olarak kabul edilen su kültü de en az ağaç kadar önem arz etmektedir. Geleneksel Türk inançlarında “ıduk” yani kutsal kabul edilen su kuvvet ve bereket kaynağı olarak algılandığı gibi ayrıca koruyucu ve cezalandırıcı ruh olarak da görülmüştür. İnanışa göre Tanrı tarafından Türk milletini idare için görevlendirilen kağan görevini yerine getirmezse yer ve sular tarafından cezalandırılırdı. Bu haliyle devlet idaresinde dahi etkin olan su kültü ayrıca bereketin kaynağı olarak da algılanıp yeryüzü gibi ana olarak kabul edilmiştir (Ayan, 2002:622).</p>
<p>Bunun yanında Türkler sahip oldukları Gök Tanrı inancı gereği suyu tıpkı ateş gibi temiz kabul etmiş ve onun kirletilmemesine büyük önem vermiştir. Bugün Orta Asya toplumlarının çoğunda, Oğuzlarda, Moğollarda, Altaylarda ve de günümüzde Türkiye’deki bazı heterodoks topluluklarda suyun dışkı ile kirletilmesinin, akarsuda yıkanılmasının ve de çamaşır ile kap kaçağın yıkanmasının yasaklanması da bu durumu açıklar niteliktedir (Roux 1998: 110).</p>
<p>Suyun bereket getirdiği ve kötülüklerden koruduğu inancı bugün Anadolu’nun muhtelif yörelerinde hala devam etmektedir. Örneğin, Tunceli ve Bingöl çevrelerinde gelini eve getirmeden önce ırmak veya dere üstüne kurulu köprüden geçirme âdeti vardır. Bu dere ve ırmak kuru dahi olsa bu adet yerine getirilir. Böylece eve gelen gelinin kötülüklerden korunacağına ve girdiği eve bereket getireceğine inanılır. Diyarbakır ve Şanlıurfa çevresinde kuruyan veya kurumak üzere olan su kuyularına ve ırmaklara kurban kanı akıtılır, bu işlem sayesinde onların kuruması önlenmeye çalışılır. Anadolu da suyun kutsallığı ile ilgili inançlar bu kadarla sınırlı değildir. Şanlıurfa’da ve yöresinde sabah erkenden kapı önüne su dökülürse evin rızkının artacağı inancı, Kars ve çevresinde rüyanın akan bir suya anlatması suretiyle suyun sıkıntıları alıp götüreceği algısı, Bitlis’te cenaze çıkan evdeki bütün kaplardaki suların boşaltılması ve bu uygulamanın evdeki diğer kişilerin hayrına olacağı inancı hep su kültü ile ilgili olan uygulamalardır (Ayan, 2002:624).</p>
<p>Geleneksel Türk inancında kutsal kabul edilen “yer-su” kültüne kansız kurban sunma geleneği vardır ki bu gelenek Müslüman Türk kültüründe ağaçlara nezir olarak paçavra bağlama geleneğinde yaşatılmıştır. Müslüman halk tarafından dini bir vazifeymiş gibi kabul edilen bu paçavralar aslında dağ, orman, ağaç ve su ruhlarına bağışlanan kurban geleneğinin yaşatılmasından başka bir şey değildir. İnanca göre yer-su ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır, az şeye kanaat ederler ve darılmadıkça kanlı kurban istemezler. İslamiyet’te bu durum şiddetle yasaklanmasına ve büyük günah sayılmasına rağmen Müslüman Türk bu paçavrayı dini bir huşu ile bağlamış eski adetlerini yaşatmaya devam etmiştir (İnan, 1998:472).</p>
<p>Türk boylarında eski devirlerden beri yaşayan çok önemli geleneklerden biri de susuzluğun arttığı yağmursuz geçen mevsimlerde “yada taşı”nı kullanarak yağmur yağdırma geleneğidir (Ayan, 2002:624). Canlı olduğu düşünülen ve Kök Tengri tarafından Türklerin atasına armağan edildiğine inanılan bu taş sayesinde istenildiği zaman yağmur yağdırılabileceği algısı halk arasında oldukça yaygındır. Birçok hayvanın karnında olan fakat en kuvvetlisinin kurdun karnındaki olduğuna inanılan taş İslam kaynaklarında “yağmur taşı ” olarak adlandırılır. Bu gün Türkiye’nin bazı bölgelerinde özellikle kurak mevsimlerde yağmur yağdırmak için taşı okuyarak suya atma adetinin bu inançla alakalı olduğu düşünülmektedir. (Gömeç, 2003:97).</p>
<p>Yada taşı sadece yağmur yağdırmak için değil uzun süreli ve şiddetli yağmur yağdığı durumlarda sebep olacağı zarara engel olabilmek adına yağmuru durdurmak içinde kullanılmıştır. Örneğin, Radloff 1861 yılında gerçekleştirdiği Altay gezisi esnasında Abakan ırmağı çevresinde şiddetli bir yağmura tutulmuş, aynı zamanda yadacı olan rehberinin efsunu sayesinde bu durumdan kurtulduğunu nakletmiştir (Ayan, 2002:625).</p>
<p>Yağmur duası ile ilgili başka bir ayrıntı daha vardır ki bu durum Türk toplumlarındaki Atalar Kültü ile alakalıdır. Bilindiği üzere geleneklerimizde ihtiyar insanlara saygı son derece önem arz eder onların duasını alabilmek, gönüllerini hoş tutmak Türk kültüründe daima var olan bir olgudur. Bugün Anadolu’nun birçok bölgesindeki inanışa göre yağmur yağması için yaşlı bir insanın duasının alınması gerekir. İşte burada inanışın vurguladığı yaşlı bir kimsenin duası aslında Türk destanlarındaki bilge kocaları, Dede Korkut’u ve mitlerdeki olgun, önder, yaşlı kişileri ve bu bağlamda Atalar Kültü’nü hatırlatır. Çünkü birçok vakada söz konusu yaşlılar anahtar kişidir ve sıkıntıları çözer (Gökçimen, 2010:151).</p>
<p><span>Atalar Kültü ile ilgili Irımlar</span></p>
<p>Geleneksel Türk inanç sisteminin en önemli unsurlarından birisi de atalar kültü idi. Pederşahi yani baba hâkimiyetine dayalı bir aile sisteminin var olduğu Türklerde, inanca göre ataları öldükten sonra dahi ailesini korumaya devam etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki Türk geleneğinde insanlar minnet duygularını göstermek maksatlı ölmüş olan atalarına kurbanlar sunmuşlardır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült olarak kabul edilmemektedir. Yalnızca saygıdeğer olanların bu mevkie eriştiği dikkate alınarak “ölüler kültü” ile “atalar kültünü” birbirine karıştırılmamalıdır (Güngör, 2002:264).</p>
<p>Ölmüş olan atalarına dahi bu derece önem veren Türk toplumunda elbette yaşlı insanlarında büyük saygınlığı vardır. Bir Türkmen halk inanışında “Ata babasının ekmediği adam acı dikse büyümez” denilir ki, Türkmenler arasında tatlı tohumdansa acı tohumun daha kolay yeşereceği inanışı yaygındır. Burada bir yandan yaşlıların topluma ön ayak olmasından bahsedilirken diğer yandan da gençlerin tıpkı yağmur duasında olduğu gibi yaşlıların öncülüğüne duyduğu ihtiyaç anlatılmaya çalışılmıştır (Tatlılıoğlu, 1999: 24).</p>
<p>Büyüklerin böyle saygın olduğu bir toplumda bu inanışın sebeplerini atalar kültünde aramak gerekir. Çünkü Geleneksel Türk İnancında atalar kültü icabı büyüklere ve hatta onların ruhlarına son derece önem verilirdi. Bugün hala Türk toplumlarında diğer toplumlardan ayrı olarak ihtiyar kimselere saygı anlamında özen gösterilmesi Türk kültüründeki bu inancın günümüze kadar geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Geleneksel Türk dininden günümüze kadar ulaşan en önemli uygulamalardan biri toplu halde yapılan mezar ziyaretleridir. Türkler ölülerini gömdükleri yerlere sin, kabir, kesene, mola, meşhed vb. adlar vermişlerse de en yaygın kullanıma sahip olan mezar ve mezarlık kelimesidir. Ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar ve mezarlıklar bütün Türk dünyasında arife ya da dini bayram günleri halk tarafından topluca ziyaret edilmektedir. Bu durum bir yandan ölüler kültü ile ilişkili olduğu gibi türbe, tekke, yatır, dede mezarları vs. ziyaretleri ise doğrudan atalar kültü ile bağlantılıdır (Güngör, 2007:4).</p>
<p>Burada bahsedilmesi gereken önemli bir hususta “yoğ” ya da “yuğ” törenleridir. Özellikle yuğ aşı denilen ölünün arkasından yemek verilmesi usulü konumuzla çok yakından alakalıdır. Türk toplulukları açısından son derece önem arz eden ölünün arkasından ağıt yakmakla başlayan yuğ törenleri günümüzde ölümü müteakip verilen “ölü aşı, can aşı, kazma takırtısı, can pidesi vb.” isimli yemekle devam etmektedir. Bugün Anadolu’da ölüye hayır olsun ve sevap kazansın düşüncesiyle verilen bu yemek esasen ilk Türk topluluklarında ölünün ruhunu teskin etmek ve onu kötülüklerden korumak amacı ile verilirdi (Güngör, 2007:4). Belki de bugün Anadolu’da yaşanan bu durumun açıklamasını atalar kültü inancında aramak gerekmektedir. Bilindiği gibi atalar kültü inancında aile büyüğü ya da reisi olan kişi ölse dahi onun ruhu ailesini korumaya devam etmektedir. İşte hayatta olan yakınları da bu düşünceden olsa gerek ailesi için ölümünden sonra dahi mücadeleye devam eden büyüklerine hayır işlemek istemişlerdir.</p>
<p>Orhon yazıtlarında Kültegin için yapıldığı belirtilen yuğ töreni tasvirinden anlaşıldığı üzere Göktürklerde bu tören oldukça gösterişli gerçekleştirilmektedir. Birçok Türk hükümdarı yada temsilcilerinin katıldığı bu yas töreni son zamanlara kadar Kazak ve Kırgız Türklerinde de VII. yüzyıldaki gibi büyük bir ihtişamla yapılır. Bu törenlerde yüzlerce çadır kurulur ve bunlardan birinde hoca ve hafızlar Kur’anı kerim okur ve hatimler indirilir. Ölünün mezarına kımız saçılır, et parçaları atılır, kesilen hayvanların yağlarından parçalar alınıp “tiyebersin” yani “ölüye değsin” diye ateşe atılır ki bu durum Türklerdeki ahret inancıyla alakalı görünmektedir (İnan, 1998:466).</p>
<p>Yuğ törenleri, Kazaklar arasında özellikle 18. ve 19. asırlarda son derece yaygınlaşmıştır. Ölüm anından itibaren ölüyle ilgili işlemlerin her aşamasında bozkır çevresinde oluşan eski inanç ve yaşam tarzının izleri görülür. Ölü çadırı kurulması bu geleneklerden biridir. Bugün İslam dünyasındaki kubbeli Türk çadırını andıran klasik türbe geleneğinin Türklerin İslam öncesindeki bu uygulamasının bir uzantısı olduğu düşünülebilir (Ünal, 2008:105-106).</p>
<p>Türklerin atalarını anmak amacıyla gerçekleştirdiği yuğ törenini yapabilmek için ölüm vakti ile tören arasından en az bir mevsimin geçmesi gerekmektedir. Ölüler bu törenlerde mezara konulurken ölen kişinin ehemmiyetine göre koyun veya at kurban edilir, ölü çadırı çevresinde at yarışları yapılırdı. Burada çok dikkat çekici bir nokta göze çarpmaktadır ki oda yasın sembolü olarak cenaze yakınlarının yüzlerini çizmesidir (Eberhard, 1996: 86). Bu yas törenlerini Müslümanlığı kabul etmelerine rağmen XVI. yüzyıl Oğuzlarında da görmekteyiz. Dede Korkut hikâyelerinde tasvir edilen matemde görülen yüz yırtıp, saç yolup ağlamak, bağıra çağıra ağıt söylemek, beyaz çıkarıp kara giymek, ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek, at kesip aş vermek tamamıyla Geleneksel Türk inancındaki ölüler kültüne mahsus ayinlerde var olan unsurlardandır (İnan, 1998:470).</p>
<p>Görüldüğü üzere Türklerde, ölünün yakınları cenazenin ardından çektikleri acıyı gösterebilmek adına kendi bedenine acı vermektedir. Yüz (yanak) kesici bir aletle çizilir böylece, gözlerden dökülen tuzlu yaşlar bu çiziklerden akan kana karışır ve yas tutanların manevi acısına fiziksel acı eşlik eder. Bugün İslamiyet’in bütün yasaklamalarına rağmen Anadolu’da bu adet göğse vurma, giysileri yırtma, saç baş yolma gibi eylemlerle hala devam etmektedir. Ayrıca günümüzde kullanılan “kan ağlamak” ve “kanlı gözyaşı akıtmak” gibi deyimlerinin tarihsel temelinde bu eski gelenek yatmaktadır (User, 2008:138-142).</p>
<p>Türklerde ki mezar geleneği içerisinde son derece önemli konulardan biride balballardır. Türk askerinin savaşta öldürdükleri düşman askeri sayısı kadar mezara konulmuş, doğu batı yönünde dizilmiş ve kabaca yontulmuş taşlara balbal denilir. Ebedi hayata inanan Türkler öldürdükleri düşmanın kendilerine öbür dünyada hizmet edecekleri inancına sahiptiler. Mezarlarına diktikleri balballar bu düşmanların ruhunu temsil ediyordu. Balbalların sayısı bazen bir bazen de yüzlerce olabiliyordu. Ancak sayıları yüzleri bulan balbalların diğer kahramanlar tarafından ölen askere bir hizmetkâr hediyesi olarak verildiği de düşünülebilir (Karamürsel, 2002:78). Türklerde mezarlara dikilen balballar, atalara saygıyı esas alan bir inançtan da kaynaklanmaktadır. Bugünkü mezar taşları, kahramanın hayatta iken öldürdüğü düşmanlarının sayısı kadar dikilen balbalların devamı olarak karşımıza çıkmaktadır (Turan, 2002:325).</p>
<p>Bilindiği üzere Türklerin günlük hayatında son derece önemli bir unsur olan at, ölüm sonrasında da oldukça önem kazanmaktadır. Atın ölen kişiyle birlikte gömülmesi ya da derisinin sırıklara geçirilip mezara dikilmesi, ölen kişinin cennete gideceği ve giderken de yaya kalmaması için atına ihtiyaç duyacağı inancından kaynaklanmıştır. Türklerde cenazelerde ya da başka törenlerde yapılan bütün ayinler için kanlı veya kansız kurban gerekirdi. Bunların en önemlisi at kurbanıdır, bundan sonra koyun gelir. Bu düşünceden yola çıkarak Anadolu’da görülen koyun, koç ve at şeklindeki mezar taşlarının ve mezarlardaki heykellerin, Orta Asya Türk geleneklerinin devamı olduğunu ve bu tip mezar taşlarının Akkoyunlu ve Karakoyunlu döneminden kalma eserler olduğunu ifade etmek gerekir (Danık, 1990:31-33).</p>
<p>Ölü ile ilgili diğer bir inanış ise mezar yapılarıdır. Türk topluluklarının ana kültüründe ölüyü yer altındaki kötü ruhlardan gizleme inancı yer almaktadır. İşte bu inanış sebebiyle dinleri ne olursa olsun bütün Türk toplulukları saptırmalı mezarlar yaparlar. Bu tür mezarlarda ölü toprağın yığıldığı yerin altında değil, mezarlara yapılan bir cebin içerisine konulur. Günümüzde bu tür mezar yapıları hala devam etmektedir (Güngör, 2007:5).</p>
<p>Bir yandan Kök Tengri dini diğer yandan Atalar kültü ile ilgili olan diğer bir uygulama ise eşiği kutsal kabul etme inancıdır. Geleneksel Türk inancında kapıdan içeri girerken eşiğe basmak günah kabul edilmiştir. İnanca göre eşik kapıdır, kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktır. Bu nedenle eşik saygındır ve de kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’daki din büyüklerinin yattığı yatırlar, insanlar tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir ve o kapıdan şefaat beklenir ki bu durumda İslam öncesi Türk kültüründe var olan Atalar Kültü ile alakalı görülmektedir. Kapıdan içeri girilirken sadece kutsal kabul edilen mekânlar değil, evlerin de eşikleri çiğnenmez. Anadolu’nun bazı bölgelerinde gelin baba evinden çıktıktan sonra yeni evine ilk defa girerken eşiği niyaz eder ve eve öyle girer (Şener, 1997:108).</p>
<p><span>Şamanizm’le ilgili Irımlar</span></p>
<p>Esasen dinden çok dini-sihrimistik bir yapı olan Şamanizm inanç sisteminde yer aldığı birçok toplum tarafından farklı şekillerde isimlendirilmiştir. Örneğin; Avrupa ve Amerikalıların “Şamanizm” dediği bu kavramı Ruslar “Şamanstvo”, Moğollar “Bo”, Eskimolar ise “Angakok” olarak isimlendirmiştir. Türk kültüründe ise, “Kam, Oyun, Bahşı veya Bakşı” gibi birçok farklı isimle anılmıştır. (Arslan, 2007:52). Dünyanın birçok farklı kültürü tarafından çeşitli isimlerle anılmasından dolayı Şamanizm’in çok geniş bir coğrafya ya etki ettiği anlaşılmaktadır. Gittiği bütün bölgelerde yaşanan dinin içerisine rahatlıkla adapte olabilen bu yapı çeşitli sihrimistik unsurları içerisinde barındırarak düzenlenen ayin esnasında şamanın söylediklerinden ortaya çıkan bir “vecd” halidir (Gömeç, 2003:99).</p>
<p>Bazı araştırıcılar Altaylılar ve Yakutlarda görülen Şamanlığı tamamıyla Geleneksel Türk dini olarak ifade etse de bu görüş çok fazla itibar görmemektedir. Çünkü çok eski devirlerden beri büyük hakanlıklar ve Cihanşümul devletler kuran Türklerin dünya görüşlerinin ve dinlerinin Altay ve Yakut Şamanizm’inden çok daha gelişmiş bir yapıda olması gerekmektedir. (Gömeç, 2003:79). Bundan dolayıdır ki şamanları da özellikle Geleneksel Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak hatalı bir yaklaşım olacaktır. Şamanlar Geleneksel Türk dini içerisinde belli bir yere sahip olsalar da aslında onların fonksiyonları özellikle Gök Tanrı’nın söz konusu olduğu durumlarda oldukça sınırlı kalmaktadır (Güngör, 2002:266).</p>
<p>Temel prensibi, ruhları, cinleri ve perileri yönlendirerek gelecekten haber vermek olan Şamanizm dünyanın birçok yerinde ilahi olsun olmasın birçok dine etki etme başarısı göstermiştir. Onun bu başarısı halkın maneviyatına ve ruh dünyasına bürünme kabiliyetinden kaynaklanır. “Extase” denilen ruhun yer altı ve gökyüzüne seyahati sayesinde tanrılarla bağlantı kuran şaman, Türklerin tabiatta var kabul ettiği esrarlı kuvvetleri en iyi şekilde suistimal etmiştir. Böylece Şamanizm Geleneksel Türk dinine yavaş yavaş girerek bir müddet sonra adeta din kadar sağlam bir yapıya kavuşmuştur (Kafesoğlu, 1980:33-35). Bu özelliğini İslam inancına da taşıyan Şamanizm Müslümanlığı kabul eden Türkler arasında varlığını sürdürmüş bir müddet sonra adeta İslami bir uygulamaymış gibi kabul görmeye başlamıştır.</p>
<p>Türklerin İslamiyet’i yaşadığı coğrafyaların çoğunda İslam öncesi uygulanan dini ayinler İslami motiflerle birleşerek bu kültür içerisinde hayatını devam ettirmiştir. Bunun en belirgin örneklerini bugün Şamanizm’deki uygulamalarla paralellik gösteren Alevi-Bektaşi kültüründe görmekteyiz. Özellikle Şamanlık ile Alevi inancı arasında dini liderler, törenlerde giyilen özel kıyafetler, oturma düzeni ve sırası, tören esnasında müzik, şiir ve dansın birlikte bulunması gibi birçok uygulamada büyük benzerlikler vardır (İnan, 2006:114-115).</p>
<p>Alevi-Bektaşi cemleri de tıpkı Şaman törenleri gibi gece yapılır. Anadolu’da dede olmanın en temel şartı olan dede soyundan gelme adeti şamanlıkta ki hiyerarşik sıra ile ilgilidir. Çünkü şaman öldüğünde de yerine onun yardımcılığını yapmış olan erkek torunlardan biri geçerdi (Turan, 2010:156). Yine Alevi kültüründe ki dede önünde secdeye kapanma ve niyazda bulunma adeti aslında eski bir Türk geleneğiydi ve İbn Fadlan Türkmenlerde ki bu gelenekten bahsetmekteydi. Kaşgarlı Mahmud da Oğuzların saygı duydukları şeylere ve insanlara secde ettiklerini (yükündüklerini) açıkça ifade eder (Eröz, 1990:282).</p>
<p>Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayanan sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktarmak görevini üstlenmişlerdir. Ayrıca şamanlar gibi dedelerinde hastalıkları iyileştirdiği bilinmektedir. Anadolu’da Alevi cemlerinde dede veya zakirin çaldığı bağlama İslam Öncesi Türk kültüründe şamanların ayinlerde çaldığı kopuzun devamı niteliğindedir (Şener, 1997:77). Alevi dedeleri ve şamanlar arasındaki bir başka benzerlikte ayin esnasında kullandıkları “asa” veya “tarik” denilen değnektir. Yakut şamanlarının ayin esnasında davulla birlikte kullandığı kayın ağacından yapılan asaların benzerleri Alevi cemlerinde dedeler tarafından kullanılmaktadır (Eröz, 1990:277).</p>
<p>İki kültür arasında ki bir başka benzerlik ise ayinlerde giyilen kıyafet konusunda karşımıza çıkmaktadır. Dedelerin törenlerde eskiden bu yana giydikleri özel kıyafetlerin şaman ayinleri için çok özel bir şekilde hazırlanan kıyafetler ile alakalı olduğu bilinmektedir. Özellikle cem töreninde dedelerin üç etekli bir entari giymeleri zaruridir ki bu üç etekli entari giyme geleneği Şamanizm’de de mevcuttur. Ayrıca cem ayinlerinde giyilen beyaz elbiseler kefen olarak isimlendirilir ve bu elbisenin semahın felsefesiyle doğrudan alakası vardır. Elbise transın gerçekleşmesinde Allah’a ulaşma yolculuğunda aynı şamanın elbisesi gibi bir araçtır (Turan, 2010:156)</p>
<p>Bilindiği gibi şamanların en önemli özelliklerinden biri de yapmış olduğu çeşitli ayinlerle kendilerine gelen hastaları tedavi etmektir. Kişilerin hastalığını genelde kötü ruh ve cinlere bağlayan Şamanizm de şamanların uyguladıkları yöntemler İslamiyet’in kabulü ile Müslüman mollalarda da görülmüş ve bu ayin türünden uygulamalar günümüz Türk geleneklerinde de devam etmiştir. Örneğin, X. yüzyıl’da İslamiyet’i kabul etmiş olan Başkurt din adamlarının birçoğu şamanların kullandığı yöntemlere benzer yöntemler kullanarak insanları tedavi etmeye çalışmıştır. Başkurt asıllı meşhur tarihçi Ahmet Zeki Velidi Togan da Orta Asya’da bulunduğu sırada sıtma hastalığına tutulduğunu ve o bölgede yaşayan bir Bakşı tarafından tedavi edildiğini hatıralarında anlatmıştır (Salihov, 2007:83-87).</p>
<p>Bugün Anadolu’da Türklerinin, belki de Kuran’dan sonra en fazla okunan dini metni olma özelliği taşıyan mevlit okunurken kullanılan müzik bu geleneğin eski inançlarla alakasını gösterir niteliktedir. Tıpkı mevlitte olduğu gibi Şamanizm’de de ayinler müziksiz yapılmaz şaman davulu veya kopuzu olmadan tören gerçekleşmezdi. Mevlit’in Türklere ait bir uygulama olduğunu ve İslam önceki Türk kültürü ile alakalı olduğunu kanıtlayan en önemli özelliği ise bu âdetin Türklerden başka bir İslam toplumunda görülmemesidir (Şener, 1997:107).</p>
<p>Şamanizm’in İslamiyet’e taşıdığı en önemli unsurlardan bir diğeri ise “donuna girmek” olarak ifade edilen şekil değiştirme geleneğidir. Bu gelenek özellikle İlk Müslüman Türklerde dervişlerin istedikleri zaman bir hayvan (ki bu hayvan genellikle kuştur) şekline girebilmeleridir. Bu şekil değiştirme geleneği mitolojik araştırmalarda Metamorphose olarak isimlendirilirken, Türkler bu deyimin karşılığı olarak Donuna Girmek sözünü kullanmışlardır. Özellikle Bektaşi geleneğindeki dervişlerin “mana âleminden velayetle” şeklinde yorumladıkları bu geleneği sıkça kullandıkları görülmektedir (Kalafat, 2008:318-319).</p>
<p>XVI. yüzyılda yazıya geçmesine rağmen İslam öncesi Türk kültürü ve toplum hayatına, özellikle de Şamanist geleneklere ait önemli bilgilerin yer aldığı Dede Korkut hikayeleri kültür tarihi açısından son derece önemli metinlerdir (Koçak, 2015:114). Geleneksel Türk inancında hastaları iyileştirmek için “göçürme” ya da “çevirme ” adında bir tören mevcuttu, buna göre şaman bir hayvanı hastanın etrafında dolaştırarak hastaya musallat olan ruhu bu hayvana naklederdi. XVI. yüzyılda bu uygulamanın biraz İslami şekilde Oğuzlar arasında da uygulandığı Dede Korkut hikayelerinde ki şu satırlardan anlaşılmaktadır, “Oğuz Beyi Salur Kazan, oğlu Uruz’u esaretten kurtardıktan sonra kırk evli kul (köle) ile kırk cariye oğlu başına çevirdi azat eyledi ”. Ayrıca bu adet günümüz Müslüman Kazaklarda aynamla (yani dolaşma) adıyla aynen devam etmekte hastanın etrafında bir hayvan dolaştırılarak kurban edilmektedir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ise baştan çevirip sadaka vermek âdeti ile birlikte nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma âdeti bu geleneğin devamı niteliğindedir (İnan, 1998:478).</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Coğrafyaları gereği göçebe yaşam tarzını benimseyen Türkler atı evcilleştirerek çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş ve birçok büyük devlet kurarak bu sayede çok farklı kültür ve medeniyetlerle tanışmışlardır. Bu arada hüküm sürdükleri coğrafyalardaki milletlere kendi kültürünü taşıdıkları gibi buradaki kültürlerden de önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Tabi ki kültürü oluşturan en önemli unsurlardan biri olan inanç konusu da bu etkileşim içerisinde son derece mühim bir yer tutmuştur. Geldikleri bölgelerde pek çok önemli dini yapılarla temasa geçen Türkler böylece zengin bir kültür birikimine de sahip olmuştur.</p>
<p>Neticede İslam dinini fıkıh, kelam, tefsir gibi dini konularla ilgilenen ve anlaşılmaz bir şekilde halka aktaran âlimler aracılığı ile değil de herkesin anlayabileceği basit bir biçimde aktaran İslam sufileri aracılığı ile öğrenen göçebe Türkler bu yeni din ile kültürlerini yeniden şekillendirerek yeni bir dini anlayış ortaya koymuşlardır. Böylece benliklerini yitirmeden İslam’ı yaşama şansı elde eden Türkler geleneksel inançlarıyla ilgili kültür ve uygulamalarını da İslam dini içerisinde yaşatmaya devam etmiştir. Bu gün dahi batıl olarak nitelendirilen fakat varlığını devam ettiren bu halk inançları, Geleneksel Türk dininin Türk-İslam kültürü üzerindeki izleri ve yansımalarıdır.</p>
<p>Geçmişten günümüze taşınan bu halk inançları Türk milli kimliğinin korunmasında büyük katkı sağlamış özellikle Sovyet baskısı döneminde neredeyse din kadar işlevsel olan ırımlar batıl olsalar dahi bir önceki inanç sisteminin izlerini bünyesinde barındırarak Türk kültürünün nesillere aktarılmasında son derece etkili olmuştur. Bu düşünceden hareketle Türkistan’da bağımsızlığını kazanan birçok Türk devleti eğitim müfredatlarına ırımlar konusunu dâhil ederek Sovyet Rusya’nın yarattığı kültür tahribatını en aza indirmenin yollarını aramışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Engin GÜNGÖRMEZ</strong></span></a>
</p><p>Doktora Öğrencisi, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, ezgungormez@hotmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cappadocıa Journal Of Hıstory And Socıal Scıences Yıl: 2016 Sayı: 6</p>
<hr>
<div><span><strong>BİBLİYOGRFYA</strong></span></div>
<div><span>♦ ARAZ, R., (1995) Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 247s.</span></div>
<div><span>♦ ARSLAN, A., (2007) “Orta Asya Türk ve Amerika Kızılderili Şamanların Giysileri”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara,ss.5183.</span></div>
<div><span>♦ AYAN, E., (2002) “Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.622-629.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Y., (2002) Türk Mitolojisinin Anahtarları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 238s.</span></div>
<div><span>♦ DANIK, E., (1990) Koç ve At Şeklindeki Tunceli Mezartaşları,<a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1120422&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Ko%C3%A7+ve+At+%C5%9Eeklindeki+Tunceli+Mezarta%C5%9Flar%C4%B1&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC%20Yay%C3%84%C2%B1nlar%C3%84%C2%B1" target="_blank" rel="noopener"> Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü</a> <a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1120422&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Ko%C3%A7+ve+At+%C5%9Eeklindeki+Tunceli+Mezarta%C5%9Flar%C4%B1&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC%20Yay%C3%84%C2%B1nlar%C3%84%C2%B1" target="_blank" rel="noopener">Yayınları,</a> Ankara, 116s.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., (1996) Çinin Şimal Komşuları, çev. Nimet Uluğtuğ, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 281s.</span></div>
<div><span>♦ ERDEM, M., (2002) “Kırgızlarda Dinî ve Sosyal Hayat”, Türkler Ansiklopedisi,C.ni, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.167-176</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, P., (2004) Türk Kültüründe Ağaç, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 879s.</span></div>
<div><span>♦ ERÖZ, M., (1990) Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 439s.</span></div>
<div><span>♦ GÖKÇİMEN, A., (2010) “Türkmen Irımları (Halk İnanışları) ve İşlevleri”, Millî Folklor Dergisi, Sayı 87, İstanbul, ss.148-158.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S., (2003) “Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi, C.XXI, Sayı 33, Ankara, ss.79-       104.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H., (2002) “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.261-282.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H., (2007) “Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya Taşınanlar”, Yaşayan Eski Türk İnançları “ Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.1-7</span></div>
<div><span>♦ HÜSEYN KIZI, N., (2002) “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri” Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.338-344.</span></div>
<div><span>♦ İBN BATUTA, (2000) Ebu Abdullah Muhammed İbn Batuta Tanci İbn Batuta Seyahatnamesi, çev. A. Said Aykut, C.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 580s.</span></div>
<div><span>♦ İBN FAZLAN, (1975) Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan SeyahatnamesiTercümesi, haz. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi, İstanbul, 155s.</span></div>
<div><span>♦ İBRAYEV, Ş., (2006) “Kazak Mitleri ve Mitik Efsaneleri Hakkında”, Bilig, Sayı 37, Ankara, ss.1-11.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A., (2006) Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 229s.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A., (1998) “Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları”, Makaleler Ve İncelemeler, C.I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, ss.462-479.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., (1980) Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 67s.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Y., (2008) “Dedem Korkutun Kurdu” Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Sayı 9, Ankara, ss.309-324.</span></div>
<div><span>♦ KARAMÜRSEL, A., (2002) “Türklerde Mezar Geleneği”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.76-79.</span></div>
<div><span>♦ KOCASAVAŞ, Y., (2002) “Eski Türklerde Yas ve Ölü Gömme Adetleri”, Türkler, C. III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss. 67-75.</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK, K. (2015), Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları, Kömen Yayınları, Konya.</span></div>
<div><span>♦ MEMMEDOV, C.B., (2002) “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)” Türkler, C. III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss. 330-337.</span></div>
<div><span>♦ OYMAK, İ., (2002) “Türkistan’da Zerdüştlüğün Yayılması ve Etkileri”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.375-384.</span></div>
<div><span>♦ PAMİR, A., (2003) “Türklerin Geleneksel Dini Şamanizm’in Orta Asya Eski Türk Kamu Hukuku’na Etkisi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.52, Sayı 4, Ankara, ss.155-186.</span></div>
<div><span>♦ RASONYI, L., (1971) Tarihte Türklük,<a href="http://e-kutuphane.ksu.edu.tr/yordambt/liste.php?&-recid=1136372&-sayfa=01&Alan3=&Alan5=&anatur=&bolum=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=Tarihte+T%C3%BCrkl%C3%BCk&aa=eseradi&universite=&enstitu=&anabilimdali=&bilimdali=&sureliilkharf=&sure=&biryil=&birdergitrh=&birsayi=&-skip=0&-max=16&yayinlayan=T%C3%83%C2%BCrk%20K%C3%83%C2%BClt%C3%83%C2%BCr%C3%83%C2%BCn%C3%83%C2%BC%20Ara%C3%85%C5%B8t%C3%84%C2%B1rma%20Enstit%C3%83%C2%BCs%C3%83%C2%BC" target="_blank" rel="noopener"> Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, </a>Ankara, 420s.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, J.P., (1998) Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İşaret Yayınları, Ankara, 303s.</span></div>
<div><span>♦ SALİHOV, A., (2007) “Başkurt Şamanlarının Tedavi Usulleri”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.83-89.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, F., (1999) Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 484s.</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, C., (1997) Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm, Ad Yayıncılık, İstanbul, 114s.</span></div>
<div><span>♦ TATLIOĞLU, D., (2000) “Türkmen Irımları (Halk İnançları)”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 4, Sivas, ss.151-166.</span></div>
<div><span>♦ TATLIOĞLU, D., (1999) “Türkmenistan’da Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili İnanç ve Uygulamalar”, Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı 2, İstanbul, ss.13-32.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, F.A., (2010) “Şaman Ritüellerinden Alevi Semahlarına Esrarlı Yolculuk”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı 56, Ankara, ss.153-162.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, F.A., (2002) “Eski Türklerde Tek Tann İnancı”, Türkler Ansiklopedisi, C.III, Yeni Türkiye Yayınlan, Ankara, ss.320-325.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., (2002) “Türkler ve İslamiyet”, Türkler Ansiklopedisi, C.IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss.290-304.</span></div>
<div><span>♦ USER , H.Ş., (2008) “Kan Ağla ve Baş Bağla Deyimlerinin Bilge Kağan ve Suci Yazıtları Temelinde Açıklaması”, Türkbilig, Sayı 16, Ankara, ss.137-145.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, M., (2007) “Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, 16-17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.97-109.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, F., (2008) “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, Bilig, Sayı 45,Ankara, ss.103-130.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yakut Şamanlarının Dansları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yakut-samanlarinin-danslari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yakut-samanlarinin-danslari</guid>
<description><![CDATA[ Yakut Şamanlarının Dansları
Şaman ayinlerinin, şiirsel ve olağanüstü mistik güçlerle, dinleyici/izleyiciler üzerinde kuvvetli bir etki yaratan ilahiler ve sihirli sözler eşliğinde sunulan kendine has bir biçimi vardı. Bütün bunlar bir davul ritmi eşliğinde, üzerinde metal pandatifler taşıyan, jest ve mimiklerle gösterisini yapan şamanın kendine has, zarif dansında göze çarpan özelliklerdi. Bu gösteriler, Yakutların hayat tarzını inceleyen ilk araştırmacıların […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932abc15a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yakut, Şamanlarının, Dansları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Metin-Ozarslan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html">Yakut Şamanlarının Dansları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. JA. ZONRNICKAJA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev.: Metin ÖZARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Şaman ayinlerinin, şiirsel ve olağanüstü mistik güçlerle, dinleyici/izleyiciler üzerinde kuvvetli bir etki yaratan ilahiler ve sihirli sözler eşliğinde sunulan kendine has bir biçimi vardı. Bütün bunlar bir davul ritmi eşliğinde, üzerinde metal pandatifler taşıyan, jest ve mimiklerle gösterisini yapan şamanın kendine has, zarif dansında göze çarpan özelliklerdi.</p>
<p>Bu gösteriler, Yakutların hayat tarzını inceleyen ilk araştırmacıların dikkatini çekmekte geç kalmamıştır..</p>
<p>17. yüzyıldan kalma belgelerde özellikle şamanlığın dışa dönük yönlerine ait bilgiler bulunmaktadır (Tokarev 1939: 88-103). Şaman icralarının en belirgin özelliklerinden biri olan danslarla ilgili bilgi bulunan en eski yazılı kaynaklar ise 18. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, sözgelimi, 1768-1769 yıllarından kalma belgelerde, dansın ayrılmaz bir parçası olan şamanlığa ait ruh çağırma seansının ilgi çekici bir tanımını bulabiliriz: “…Ve şaman ayini, davul çalıp, bacakları üzerinde zıplayabildiği kadar zıplayan, ürkütücü bir şekilde haykırarak başını sallayan ve inananlarla tapınanlara çağrı yapan, kötü ruhları def ederek insanlar hayrete ve korkuya düşüren şaman anlamına gelen bir oyun tarafından ifa edilir. Şaman, av mızrağı ve bıçakla kötü ruhları kovalar” (Okladnikov 1948: 32). 1785’ten kalan diğer bir kaynakta da başka bir karakteristik tanıma rastlanmaktadır: “…ve o (şaman) özellikle şaman ayini için hazırlanmış olan birkaç demir çıngırakla süslenmiş deri bir cüppe giyerek ve saçını başını dağıtmış bir şekilde kafasını sallayıp, anlaşılmaz ifadelerle Yakutlarla konuşurken “yurt” [çadır] etrafında koşar. Bu, adlarını bildiği tüm kötü ruhların onayını almak istediği anlamına gelir. Yakutlar, derin bir sessizlik içinde durarak şamana yardımcı olurlarken şaman deri kaplı bir kalbura benzeyen davulu çalarak, yüzünü buruşturarak, zıplayabildiği kadar zıplayarak farklı yönlere savrulur ve sonunda bilincini kaybedip kendinden geçmiş bir şekilde yüzükoyun yere yığılır…” (Okladnikov 1948: 40).</p>
<p>Devrim [1917 Ekim Devrimi (M.Ö.)] öncesi Sovyet etnograf ve araştırmacıların Yakut halk gelenekleri hususunda yaptıkları bir çok çalışmada dansın, şaman ayini süresince içinde yer aldığına ilişkin işaretlerden daha karakteristik bir şey yoktur (Serosevskij 1896; Vitasevskij 1918; Yastremskij 1929; Ksenofontov 1937; Popov 1949; Suslov 1931, 1932; Tokarev 1939). Bu yüzden, örneğin V. L. Serosevskij şamanlıkla ilgili ruh çağırma seansı ve bu seansa ait dansı tarif ederken doğrudan şu hususa dikkat çekmiştir: “büyücü (yani şaman) durmaksızın ezgiler mırıldanarak ve davul çalarak dans eder; çılgınca zıplar…” (Serosevskij 1896: 643) N. A. Vitasevskij, Yakut şamanlarının danslarının farklı ve kendine has özellikte olduğunu gözlemlemiştir, “…şimdi sessiz, şimdi sakin, şimdi delice ve hatta çıldırmışcasına…” (Vitasevskij 1918: 170-171).</p>
<p>Bu konudaki birçok tasvirden Yakut şamanlarının danslarının vecdî/estetik bir karakteri olduğu anlaşılmaktadır. Şaman, dans ederek ve ilahiler söyleyerek histerik bir nöbete tutulur ve esrimeye ulaşır. Bununla birlikte profesyonel koreograflara göre bu danslardan literatürde son derece yüzeysel ve üstünkörü olarak bahsedilmektedir. Bu durum, şaman ayinlerinin syncretistic (genellikle birbirine zıt inanç ibadet ve ilkelerin kişinin iç dünyasında bir araya gelerek kendine has bir bütünlük oluşturması) karakter taşımasıyla açıklanabilir. Dans, esasen şamanın bağımsız faaliyetleriyle harmanlanarak ve bütün olarak şaman ayinlerinden ayırt edilemez ve yorumlanamazdı. Bugüne kadar şaman ayinlerinin çeşitli türleri ile ilgili bilimsel bir sınıflandırma yapılmamıştır (bkz Mikhajlov 1968). Bu yüzden, halen sürdürülmekte olan araştırmalarda şaman ayinlerinin koreografilerinin derlenerek sınıflandırılması ve bu tür çalışmaların metotlu olarak yürütülmesinin gerekliliğine özen gösterilmediğinin üzüntüyle belirtilmesi gerekmektedir (bkz Troseanskij 1897).</p>
<p>1950, 1951, 1959, 1960 yıllarında Yakut ASSR’nın çeşitli bölgelerine yapılan geziler sırasında, şaman danslarının gerçekleştirilmesi ve bu dansları oluşturan öğelerle ilgili somut malzemeler bulduk (Zornickaja 1966). Şaman danslarıyla ilgili bilgi toplarken Sovyet devletinin hüküm sürdüğü yıllar boyunca Yakutların yaşantısındaki köklü sosyal değişim ve kültürel gelişmelerin şaman folklorunu etkilediğini fark ettik. 1960-1970 yıllarında söz konusu Yakut bölgelerine yaptığımız geziler sırasında şaman ayinlerini devam ettiren, genellikle çoğu yaşlı ve bir kısmı ise oldukça ihtiyardan oluşan çok az insanın kaldığını tesbit ettik. Bu durum aslında dinî ayinlere eşlik eden dansların gün ışığına çıkma ihtimalini azaltmıştır. Bize bu konuda bilgi verenlerin pek çoğu yaşlı şaman ve şaman yardımcıları olan bu kişilerden bazıları dansın eşlik ettiği şaman ayinlerine ait ancak bazı ayrıntıları gösterebiliyorlar ve bu dansları tekrar yapabiliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>1950 yılında 70 yaşındaki Yakut I. N. Strekalovskij’den (Tebikov nasleg, Yakut ASSR’nin Yukarı Aldan Bölgesi, V. I. Lenin Kolhozu) hasta bir kadın için yapılan şaman ayinine ait bazı ayrıntılarını öğrendik. I. N. Strekalevskij, ruh şamana geçtiği anda, şaman yardımcılarının (kuturuksuts) şamanın hareket ve sözlerini tekrarladığını ve şamanın etrafta dönmeye, zıplamaya, davul çalmaya ve konuşmaya başladığını ifade etmiştir, şaman yardımcıları {kuturuksuts/şamanın kuyrukları) hasta ruhun arkasından, at sırtında gidiyormuş gibi hareketler yapan şamanı taklit eder. Bilgi alınan kişilerden, M. N. Fedorov, (1884, Toibokhay nasleg doğumlu, Suntarsk Bölgesi, ‘Pobeda’ Kolhozu) şaman ayini sırasında şamanın yaptığı hareketlerin Kuturuksuts tarafından taklit edildiğini ve bu hareketlerin bir atın yürüyüşünü andırdığını doğrulamıştır. Şamanların ve şaman yardımcılarının gösterilerini, dörtnala giden (başını sallayan, kişneyen, şaha kalkan, seken) bir atın hareketleri oluşturur. Bu noktada, etnograf G. V. Ksenofontov’un tasvir ettiği bir şaman dansından bahsetmek ilgi çekici olabilir. Ona göre, şaman dansları aslında at danslarını temsil eder: “Bu gizemli temsillerin özü kutsal bir at dansı icrasından başka bir şekilde nitelenemez. Tırıs giden bir binek atının taklidiyle oluşturulan bu at dansı aracılığıyla şamanlar, tıpkı bir dalgıç kuşunun dalışına benzer bir şekilde “dert deryası”na girerler. Şamanlık ayininin, at dansının sergilendiği bu ikinci bölüm esnasında, şamanlar oldukça gerekli olan, bir kuşun yükselmesinin temsil edildiği bir noktaya ulaşırlar. Şaman, dans ederken iple etrafı çevrilmiş bir atın sergileyebileceği tüm hareketleri gerçekleştirir: kişner, sürekli başını sallar, boynuna ip bağlanmış gibi yaparak yakalanmasına izin verir… Şaman, yularsız tehenin dans edemez. Yular, boynun arkasındaki pelerinin yakasına dikilen uzun bir deri kemer olup her iki koltuk altından çekilir” (Ksenofontov 19337: 244).</p>
<p>80 yaşındaki F. N. Sivoev’den (Noyakhihek nasleg, Yukarı Aldan Bölgesi) Ak şamanların sığır tanrıçasına şamanlık yapmak için doğuya gitmiş olduklarına ve onlara bitihite denilen özel dansçıların eşlik ettiklerine, davul sesiyle tutulan ritimde, çok yükseğe olmamakla birlikte; zıplamaya ve ellerini sallamaya devam ettiklerine dair ilginç bilgiler aldık. Literatürde, bereket bekçileri olan Tanrıların şerefine ayinler yapan Ak şamanlar ile ilgili bilgiler bulduk. Bu Tanrılar kültü sığır yetiştirmeyle bağlantılıydı. Geleneksel ‘yaz koumiss festivalleri’ (isiax) bu kültün odak noktasıdır<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>1951’de Verkhne-Vilyuisk bölgesinde 76 yaşındaki G. K. Nikiforov adlı eski bir şamandan, şaman ayinleriyle ilgili örnekler ile bu ayinler süresince yaptığı hareketlerin tarifini öğrendik. O bize kuşlarla konuşmayı taklit etti<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Bize göre, dansın en belirgin figürleri, bir kuşun havalanışını oldukça sanatsal ve gerçekçi bir şekilde yansıtan hareketlerden oluşuyordu. Nikiforov bize bir kuşun uçuşunu nasıl gerçekleştirdiğini şöyle gösterdi: Sağ ayağının üzerinde eğildi ve dizini öne doğru kırarak sol ayağını kaldırdı. Bunları yaparken avuçları aşağı dönük şekilde kollarını iki yana açtı ve kafasıyla boynunu öne uzattı. Bir süre bu pozisyonda durdu. Daha sonra kuşun yere indiğini belirtmek için dirseklerini gerdi, avuçlarını birleştirdi ve başını eğerek bağdaş kurdu. Bir kuzgun çağırmak için başını arkaya attı ve tek ayağının üzerinde zıplayarak “kuk” diye bağırdı. Bu, sevinç pandomimi süresinde birisini alıyormuşçasına sağa ve sola sıçramaya devam etti, döndü ve tüm vücudunun ağırlığını sağ ayağına yükleyerek ileri doğru atıldı. Davulu tuttuğu elini geri çekti ve diğer elini gözlerinin önüne alnının üzerine koydu. Bacak ve vücut hareketleri davulun ritmine tamamen uygundu.</p>
<p>1959’da Allayhov bölgesindeki taklit niteliğindeki dans öğelerinin eşlik ettiği şamanlık ayinleri hakkında daha detaylı bilgiler elde etmeye başladık. Bilgi aldığımız kaynak kişilerden biri, ‘Perçik’ çiftliğinde yaşayan ve eski bir şaman olan Maria Andrianovna idi. Bir ren geyiğinin sekmesini canlandırırken, davuldan faydalandı. Tuhaf mırıltılarla kuşların ötüşünü canlandırarak davulun üzerine bir ata binermiş gibi oturdu. Ötüşlerini canlandırdığı kuşların hareketlerini taklit etmede oldukça başarılıydı. Bu bağlamda, tanınmış Sovyet etnografı S. A. Tokarev’in son çalışmalarından birinde, bu konuyla ilgili yerinde bir tesbit yaptığını hatırlatmakta fayda vardır: “… şaman bir kuş ya da ren geyiği imiş gibidir. Davulu, onun binek atı, ren geyiği, veya boğasıdır… vs. Giysisinin her bir ayrıntısı, pandantifler ve üzerinde taşıdığı süsler, bazı ruhları temsil eder” (Tokarev 1965: 190).</p>
<p>Elde edilen bilgiler ışığında şaman danslarının farklı türleri olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda, yerel gelenekler konusunda uzman olan P. D. Slepeov 1960 yılında Momok bölgesinde hasta bir kadın için düzenlenmiş olan şaman ayinine ilişkin şu bilgileri vermiştir: “Çeşitli hareketler, danslar ve ilahilerle, şaman hasta ruhun gitmesi için, duyduğu aceleyi belirtir: hayvan mahmuzlar gibi kendine hafifçe vururken bir ren geyiği gibi sıçramaya başlar, daha sonra gözlerini güneşten korumak için elini alnına doğru kaldırır ve ileride bir şey görüyormuş gibi ileriye doğru bakmaya başlar. İleride bir koridorun (geçişin) olduğunu şarkıyla belirtir ve uçik’ ini (rengeyiği) bağlar. Daha sonra, şarkısında artık bir gjagiçan (şahin) olduğunu söyler ve kollarını şiddetle yanlara çırparak uçma taklidi yapar. Bundan sonra dizlerinin üstüne düşüp ve kollarını ileri doğru gererek, yere inişi belirtir. Sonra ren geyiğinin -kendisinin ve kötü ruhların- nasıl dövüştüğünü gösterir. Bu kavga sırasında hasta kadına yaklaşır ve nasıl olduğunu, kendisinin -ren geyiğinin- mi yoksa kötü ruhun mu galip olduğunu anlamak için ona bakar. Eğer hasta iyi hissediyorsa ve iyileşecekse şaman neşelenir; fakat hasta kadın ölecekse başı öne eğik bir şekilde geri döner ve çaldığı davulun sesi boğuk çıkar”<a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Aynı şekilde 1960’ta Aldan bölgesinde bulunan 80 yaşındaki eski şaman Efimov Pavloviç Mamaev’in gerçekleştirdiği şaman ayininde kimi ayrıntılara dair birkaç figür hakkında bilgi edinmek not etmek ve bu ayinleri izleme fırsatını bulduk. Efimov, hayvan seslerini taklit ederek davulunun eşliğinde şarkı söylüyordu. Davulu havaya kaldırdı ve sol elinde tutarak “kuk! kuk! kuk!” diye haykırdı. Beden hareketleri sırayla canlanıyor ve sonrasında durgunlaşıyordu. Dönüşler yaparak bir ayağından diğerine sıçrıyor, öne eğiliyor ve şiddetle zıplamaya devam ediyordu. Efimov P. Mamaev, şaşırtıcı bir rahatlık ve esneklikle bir kuğunun tipik hareketlerini taklit ediyordu. Her iki yana açılmış elleriyle tek ayağı üzerinde dönüyor, kollarını zarif hareketlerle kanat gibi çırpıyordu. Bu noktada, literatürde, Yakut şaman giysilerinin aslında kuşların tüylerine benzediğinin bilindiği gerçeğine dikkat çekmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Kuş uçuşu ve ötüşünü ifade eden taklit niteliğindeki bu dansların gerçekleştirilmesinde, bu giysiler şamana bir hayli yardımcı olmaktadır. Bir şamanın şaman ayinin esnasında, izleyenler üzerinde mümkün olan en kuvvetli duygusal etkiyi bırakmak için, dans ve davul sesi; pandomim ve şarkı gibi, taklit niteliğindeki her şeyi kullandığı gerçeği, göz önünde bulundurulması gereken diğer bir önemli noktadır. Şamanın kostümü, davulu ve bunların tipolojisini ele alan pek çok eser bulunmaktadır (Popov 1932). Bu yüzden, şamanların, giysilerindeki metal pandantiflerin seslerinden nasıl ustalıkla yararlandıklarına dair Yakut folkloru uzmanı S. A. Zuerev’den edindiğimiz bilgileri bu tanımlara eklemeyi uygun bulduk. Şaman yüksek ve tiz sesler çıkarırken, hareketlerini, demir pantatiflerin mümkün olduğu kadar birbirine çarpıp benzer titreşimlere imkân verecek şekilde yapar; hafif ve dingin sesler çıkartırken de omuzlarını indirip kaldırır ve yavaşça bir ayağından diğerine sıçrardı. Giysisinin omuz kısmında düşük sesler çıkartan hafif ve yayvan pandantifler bulunurdu. Sesi gibi davul vuruşları da, özellikle çıkarttıkları sesler bakımından ve ritim açısından farklılık göstermekteydi. Bunun yanı sıra, bu davul vuruşları birbirinden farklı karakteristik anlamlar içermekteydi. Bu amaçla, örneğin, dansın ritmini yavaşlatan tuhaf (tek) vuruşlar, uyuşuk ve uğursuz hareketlerle; hafif vuruşlar, kararsızlıkla ilintili şiddetli seslerle; kesik kesik davul vuruşları ise yüksek sıçramalarla uyum sağlamaktaydı.</p>
<p>Bütün bu bilgiler ışığında, varolan materyallerin karşılaştırılması geçmişte Yakutların gerçekleştirdiği şaman danslarının iki grupta incelenebileceğini göstermektedir. Bir tarafta taklit niteliğindeki danslar, diğer tarafta ise şamanların transa/esrime geçmek için ruh çağırma seansının sonuna doğru yaptıkları esrime amaçlı danslar bulunmaktadır. Şaman danslarının her iki çeşidinde de belirli bir kompozisyon yoktur; bunlar sadece doğaçlama olmakla beraber her zaman net ritimler eşliğinde sunulmaktadır. Şaman dansları ile Yakutların geleneksel dansları arasında doğrudan bir bağlantı bulabilmiş değiliz. Yakutlar, şamanlıkla ilgili ayinlerin bir bölümü olan şaman danslarının yanı sıra, diğer belirli dinî ayinlerde yapılan danslar hakkında da bilgi sahibidirler. Bu ayinlerin arasında ilk sırayı, kitalik unküte (leyleğin veya beyaz turnanın dansı) gibi taklit niteliğindeki danslar almaktadır. Tekil bir dans olan Kumis urde (tam olarak koumiss kevgiri anlamına gelmektedir) ise ayini eşliğinde yapılan özel bir dans pandomimidir. Bu dansın öğelerini oluşturan temeller Yakutların av törenlerinde atılmıştır.</p>
<p>Oldukça az rastlanan Yakut şaman danslarının bilimsel tanım ve sınıflandırılmasını içeren eski şamanlık folkloruna ait kapsamlı bir çalışma, Yakut halkının manevî kültürü tarihi ile ilgili kesin bir bilimsel teori hazırlanması ve tarihî ve sanatsal bakımdan ilgi gösterilmesi açısından şüphesiz çok önemlidir. I. A. Khudjakov (1969: 303-364) tarafından yayınlanan 1968’den kalma şamanlığa ait gizlerle ilgili kayıtlar çok önemlidir. Bundan önce Yakutların şaman ayinleriyle ilgili kapsamlı incelemeye literatürde hiç yer verilmemişti.</p>
<p>Bu satırların yazarı da, Yakut şaman dansları hakkında yapılan ilk derleme ve çalışmaların beraberinde getirdiği kaçınılmaz koleksiyon güçlüklerine dayanarak, bu bağlamda çözülmesi gereken bütün problemlerin çözülemeyeceğinin ve bütün soruların cevaplandırılamayacağının farkındadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. JA. ZONRNICKAJA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Çev.: Metin ÖZARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Dr. Hacettepe Üniversitesi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> TÜRKBİLİG Türkoloji Araştırmaları Dergisi, Yıl: 2002 Sayı: 3</p>
<p><strong>Not:</strong> S. Simon tarafından İngilizceye çevrilen bu yazı, Shamanism in Siberia [Edited by V. Dioszegi and M Hoppal], Budepest: Akademiai Kiado 1978 adlı eserin 299-307. sayfalarında “Dances of Yakut Shamans” başlığıyla yer almakta olup, çeviri buradan yapılmıştır. Çeviriyi gözden geçiren arkadaşım Atiye Arzu Çakır’a teşekkür ederim. [M.Ö.]
</p><hr>
<div><strong><span><u>Kaynaklar</u></span></strong></div>
<div><span>JASTREMSKIJ, S. V. (1929), Samples of Yakut Folk Literatüre, Leningrad.</span></div>
<div><span>KHUDJAKOV, I. A. (1969), A Short Descriptiotı of the Verkhoyansk District, Leningrad.</span></div>
<div><span>KSENOFONTOV, G. V. (1937), Urangkhai-Sakhalar: Essays on the Ancient History of the Yakuts l, Irkutsk.</span></div>
<div><span>MIKHAJLOV, G. M. (1948), An Attimpt to Classify Buryat Shamanistic Folklore, 1968.</span></div>
<div><span>OKLADN KOV, A. P. (1948), Contributioıı to the History of the</span></div>
<div><span>Ethnographic Study of Yakutia: Collectioıı of Materials on the Ethnography of the Yakuts, Yakutsk.</span></div>
<div><span>POPOV, A. A. (1932), Materials for a Bibliography of Russian Literatüre on the Study of the Shamanism of the North Asiatic Peoples, Leningrad.</span></div>
<div><span>POPOV, A. A. (1949), “Materials on the History of the Religion of Yakuts in the Former Vilyuisk District, in CbMAS XI.</span></div>
<div><span>SEROSEVSKIJ, V. L. (1931), Experimeııt in Ethnographic Research I, St Petersburg.</span></div>
<div><span>SUSLOV, 1. M. (1931), “Shamanism and the Fight Against It, in CC no. 3-4.</span></div>
<div><span>SUSLOV, I. M. (1932), “Shamanism as a Brake on Socialist Construction, in AHTMPEJTHrM03HMK Nos 8, 11-12, 14, 17, 18.</span></div>
<div><span>TOKAREV, S. A. (1939), “Shamanism of the Yakust in the 17,h Century , in C3 II.</span></div>
<div><span>TOKAREV, S. A. (1965), Religion in the History of the Peoples of the World, Moscow.</span></div>
<div><span>TROSEANSKIJ, V. F. (1897), A Tentative Systematic Proframme for the Collectioıı of Data ahout the Pre-Christiaıı Beliefs of the Yakust, Kazan.</span></div>
<div><span>VITASEVKIJ, N. A. (1918), “Some Observations on Yakut Shamanistic Acts , in CbMA3 V/I, St Petersburg.</span></div>
<div><span>ZORNICKAJA, M. JA. (1966), Folk Dances of Yakutia, Moscow.</span></div>
<div><span>Yakutia in the 17,h Century l, (1953), Yakutsk.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bugün Yakutislan topraklarında sadece çeşitli küçük ayinler icra edebilen birkaç eski şaman yaşamaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz: 17. Yüzyılda Yakutistaıı /. Yakutistan 1953: 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yakutistan Vilyuisk ve Verkhne Vilyuisk Bölgesi’ııe Yapılan Ağız Araştırmaları Gezisinde Elde Edilen Malzemeler, USSR Bilim Akademisi Sibirya Seksiyonu Yakutistan Bölümü Arşivleri 5/5/140: 1951.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yakut-samanlarinin-danslari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Yakutistan Bölümü Arşivleri…, 5/5: Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü. Tarih Bölümü Faaliyet Raporu. Rapor 1960 yılı Etnografik Çalışma Gezi Grubunun halk dansları ve oyunlara ait malzeme koleksiyonu ile ilgilidir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerin Dini</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-dini</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-dini</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerin Dini
Günümüzden bir asır öncesine kadar eski Türklerin dini denilince bu hususta yeterli birikimi bulunmayan dönemin sosyal bilimcilerinin akıllarına gelen ilk mistik yapı Şamanizm olmuştur. Üstelik Şamanizm zikredilirken de “Gök Tanrı İnanç Sistemi”nden yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki Gök Tanrı İnanç Sistemi kendi başına incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir dini sistemdir. Gök Tanrı kültü, Atalar kültü, Yer-Su […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932aa6bab7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerin, Dini</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Serdar-Ugurlu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-dini.html">Eski Türklerin Dini</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Serdar UĞURLU</strong></span></a>
</p><p>Günümüzden bir asır öncesine kadar eski Türklerin dini denilince bu hususta yeterli birikimi bulunmayan dönemin sosyal bilimcilerinin akıllarına gelen ilk mistik yapı Şamanizm olmuştur. Üstelik Şamanizm zikredilirken de “Gök Tanrı İnanç Sistemi”nden yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki Gök Tanrı İnanç Sistemi kendi başına incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir dini sistemdir. Gök Tanrı kültü, Atalar kültü, Yer-Su kültü ve Umay Ana kültü olmak üzere çeşitli yan unsurlar üzerine bina edilen bu inanç sistemi ile hurafelere ve ilkel uygulamalara dayanan Şamanist inanışın arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Ancak buna rağmen günümüzde Şamanizm’in bir din olduğu algısı hala devam etmekte, üstelik bu algıdan hareketle Türklerin İslamiyet’ten önceki dininin Şamanizm olduğu da vurgulanmaktadır. İşte bu noktada yapılan çalışmaların bu muğlaklığı aydınlatmak gibi bir misyon üstlenmesi gerekmektedir. Yani Türklerin eski dini söylenildiği gibi Şamanizm midir yoksa dört ana unsurdan müteşekkil olan Gök Tanrı İnanç Sistemi midir açıklıkla ifade edilmeye muhtaçtır.</p>
<p>Basit bir tarihi sıralamayla gidecek olursak; İslami devirden önceki Türklerin dini hakkındaki çalışmalar, XIX. yüzyılda Rus âlimi W. Radloff ile başlamıştır denilebilir. Onun tespiti: “Altaylardaki Türkler arasında tespit ettiği Şamanizm’in, İslamiyet’ten önce eski Türklerin asıl dinleri olduğu varsayımı” idi (Ocak 1983:33). Radloff bu varsayımına dayanarak eserlerini Orta Asya’daki Türkler arasında mevcut olduğuna inandığı Şamanizm’e hasretmiştir. Eserlerinin sonraki dönemde yerli yabancı birçok araştırıcı tarafından eski Türk dini hususunda ana kaynak olarak kabul edilmesi, Şamanizm tezinin benimsenmesinde başrolü oynamıştır. Yani Şamanizm’in eski Türklerin dini olduğu tespiti, batılı ve yerli pek çok bilim adamının düşüncesinde bu eserler sayesinde yer etmiştir. 18. asır sonları ve 19. asır boyunca hem araştırma zorlukları hem de bölgenin siyasi durumu, Orta Asya Türkleri ile ilgili çalışmaların çok sınırlı seviyelerde kalmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı bu bölgenin pek çok özellikleri ile beraber inanç-inanış yapısını ve bu yapının Orta Asya coğrafyasına dağılımını Sosyalist Rusya’nın yıkılmasına kadar öğrenememişizdir. İşte bu yetersiz araştırma olanakları sonucunda eksik bir bilgi birikimi meydana gelmiş, bu eksik bilgi birikiminden hareketle de Şamanizm’in Türklerin eski dini olduğu saptaması yapılmıştır.</p>
<p><span>Şamanizm’e Dair Çalışmalar</span></p>
<p>Bugüne kadarki çalışmalar sonucunda anlaşılmıştır ki Şamanizm bir din olmaktan çok uzak bir yapıya sahiptir. Aslında Şamanizm’in en eski dönemlerdeki şekline dair akademik çevrelerin elinde neredeyse hiçbir veri bulunmamaktadır. Yakın zamanlardaki çalışmalardan ulaşılan bir sonuçtur ki Şamanizm, ilk kez Türkler arasından tarih sahnesine çıkıp yayılmış bir sistem de değildir. Şamanizm’in Uygurlardan sonraki senelerde Türkler arasında yaygınlaşmaya başladığı tahmin edilmektedir. Çünkü Gök Türkler ile Uygur Türkleri ağaç ve orman kültüne değer veren Türkler olarak, kutsal ormanda Gök Tanrı için kurban sunma törenlerine sadece avcıları başkan olarak atamışlardır. Öncesinde ise yani Hun Devleti zamanında bu başkanlık işi kağanlar tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Şaman ya da kamların Gök Türk ve Uygurlar zamanında bu törenlere başkan olarak atanmaması, akla bu dönemin şaman öncesi bir dönem olduğu düşüncesini getirmektedir. Yani milattan sonra VIII. asırlara gelindiğinde Türkler arasında faaliyet gösteren şaman ya da kam gibi bir tipin olmaması muhtemeldir. Zaten şaman tipi ile ilgili ilk tespitler VIII. asırdan bile sonraya rastlamaktadır. Görüldüğü gibi şaman ya da kam tipini Türklerin üretmiş olduğunu iddia etmek doğru değildir. Ancak Orta Asya’da yaşayan eski Türklerin diğer topluluklardan etkilenerek bu tipi zamanla üretmiş olduğu aşikârdır. Şaman kelimesinin etimolojisi üzerinde şimdiye kadar çok durulmuştur.</p>
<p>Bu terimin Tunguzcadan önce Rusçaya ve oradan da Batı dillerine geçtiği bilinmektedir. Şamanın Toharca’daki karşılığı Samane yani budist rahip şeklindedir ve bundan ötürü Budizm’in etkisiyle Türkler arasına güneyden kuzeye doğru girmiş olabileceği akla gelmektedir. “Koppers ve Eliade gibi araştırıcılar, gerçekte, yukarıda iyi Tanrılar, yeraltında fena Tanrılar şeklinde tipik bir düalizm (ikicilik) ihtiva eden Şamanizm’in, Orta Asya’nın çoban kavimlerine, bu arada Türklere güneyden gelmiş olabileceğini” (Ocak 2005:72-3) savunmaları da Budizm’in etkisi tezini kuvvetlendirmektedir. Bu bağlamda Şamanizm’i, Budist çevrelerin ürettiği fikri daha fazla kuvvetlenmektedir.</p>
<p>Şamanizm sonraki süreçte eski Türk dinine ait olan atalar kültü, ölüler kültü, dağ kültü ve ağaç kültü gibi kültleri kısa zamanda kendi bünyesinde tekrar tanımlamış ve yeniden kurgulamıştır. Bütün bu kültler aslen Gök Tanrı dinini rükünleri olmasına rağmen zaman içerisinde tamamen Şamanist bir yapıya dönüşmüştür. Hatta günümüzde öyle bir aşamaya gelinmiştir ki bu kültlerden bahsedilmeden Şamanizm yazılamamaktadır.</p>
<p>Şamanizm ile ilgili Batılıların XX. asra kadarki çalışmaları daha çok bu inanış sisteminin Türklerin en eski dini olduğu yönünde olmuştur. “Bizde ise, eski Türk dini üzerindeki çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarındaki Türkçülük akımlarıyla beraber başlamış, ilk defa Ziya Gökalp bu konuda araştırmalar yapmıştır. O, belki de Durkheim’in etkisiyle eski Türklerin dininin Totemizm ve Natürizm safhalarından geçtiğini, sınırlı malzemesinden hareket ederek ileri sürmüştür. Fakat sonraları, eski Türklerin daha gelişmiş bir dini sisteme sahip olduklarını düşünerek buna Toyunizm adını vermiştir. Ancak daha sonra bunun Budizm olduğu ortaya çıkmıştır. Z. Gökalp’in Şamanizm’i de eski Türk dini olarak reddetmediği görülüyor” (Ocak 1983:21). Bu yorumu Gökalp’in “Türk Töresi” adlı kitabında da görebilmekteyiz. Ziya Gökalp adı geçen kitapta Tisin Türklerinin dinine Şamanizm adını vermektedir. Eserde: “Bu dinin din adamları ‘kam’lar yahut ‘kamanlar’dır. ‘Şaman’ kelimesi bundan çıkmıştır. Şaman’a Yakutlar’da ‘oyun’ adı verilir ki Oğuzlardaki ‘ozan’ kelimesiyle aynı köktendir” diye geçmektedir (Gökalp 2005:34-35). Görüldüğü üzere Şamanizm bir din, şaman da bir din adamı olarak belirtilmiştir. Bu türlü saptamalar daha da çoğaltılabilir.</p>
<p>Fuad Köprülü “Anadolu’da İslamiyet”, “Osmanlı’nın Etnik Kökeni” ve “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserlerinde yer yer Anadolu’nun hem etnik hem de dini yapılanması hakkında bilgiler vermiştir. Buna göre Anadolu’nun dini şekillenmelerinde Eski Türk dini olan Gök Tanrı dininin de etkilerine değinmiş; Anadolu’daki heterodoks yapıya sahip zümrelerdeki Şamanist etkilere işaret etmiştir. Kendisinin kesin olarak Eski Türk Dinini, Şamanizm’le örtüştürdüğünü eserlerinde görebilmiş değiliz. Ancak Abdülkadir İnan’da bu daha bir nettir. İnan “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar” adlı eserinde; Şamanizm’i Türklerin Eski Dini olarak adlandırmıştır (İnan 2000). Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk milli kültürü üzerinde yapmış olduğu önemli çalışmalarında, kitap ve makalelerinde Şamanizm’den Türklerin eski dini olarak bahsetmiş hatta bu konuda daha da ileri giderek Müslüman Türkler arasında Şamanist unsurları tespit etmeye çalışmıştır. İlerleyen yıllarda dünyanın değişik coğrafyalarında yaşamakta olan farklı ilkel kavimlerin inanışlarında da Şamanist uygulamalara benzer uygulamalara rastlanması konuya değişik bir boyut kazandırmıştır. Üstelik bu ilkel kavimlerin inanç-inanış örgütlenmelerinin Gök Tanrı inanç sistemine tamamen yabancı kalması, İnan’ın bu konudaki fikirlerinin de değişmesine sebep olmuştur. Konunun üzerine gidildikçe Gök Tanrı İnanç siteminin farklılıkları ve dünyadaki diğer tek tanrılı dinlere benzerliği bu fikirlerin değişmesinde önemli rol oynamıştır. Aslında zamanla meydana gelen bu fikir değişikliği diğer pek çok bilim adamı için de geçerlidir.</p>
<p>“Avrupalı araştırıcılar arasında da aynı dönemde hep bu tezin işlendiği görülmektedir. Mesela W. Eberhard, U. Havra ve L. Rasonyi bunlardandır. Doğrudan doğruya eski Türk dini ile uğraşmamasına ve bir Selçuklu tarihçisi olmasına rağmen Osman Turan (Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti) da zaman zaman bu konularla ilgilenmiş, hudut bölgelerinde oturan Türklerin yabancı din ve kültürlerin etkilerine maruz kalmalarına karşılık, asıl büyük kitlenin Şamanist olduğunu savunmuştur. Ancak o, eski Türklerin Şamanizm içinde tek Tanrı mefhumuna eriştiklerini de kabul etmektedir” (Ocak 1983:22).</p>
<p>Bir başka araştırmacı olarak Cemal Şener “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini” adlı eserinde başlığından da anlaşılacağı gibi bu tezi savunmuştur. Hatta eserinde Şamanizm’in insanlığın en eski dinlerinden biri olduğundan bahsetmiştir (Şener 2003:18). Şener, her ne kadar Şamanizm’i bir din ve şamanı da bu dinin din adamı olarak eserinde tanımlamış olsa da Şamanizm’i açıklarken ondan ilahi bir dinmiş gibi bahsetmez. Şamanizm’in esas olarak sihir ve büyüye dayandığını belirtir. Şamanı da insan ve ruhlar âlemi arasında bir arabulucu olarak açıklar. Onun ifadelerinden Radloff’un meydana getirdiği hatalı algının kendisini etki altına aldığı anlaşılmaktadır. Şamanizm’in bir din olduğu düşüncesine İlhan Başgöz’ün “Türk Halk Hikâyelerinde Rüya Motifi ve Şamanlığa Giriş” isimli incelemesinde rastladığımız gibi Umay Günay’ın ona hitaben (1999:10-11) “Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden önceki inançları olan Şamanizm ve Şamanlık…” şeklindeki ifadeleri tekrarlamasıyla Günay’da da rastlamaktayız. Günay, “Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” adlı eserinde Şamanizm’den bir inanç olarak bahsetmekte ve bir de sürece değinmektedir. Bu süreç şaman ile âşığı ortak noktada buluşturan bir süreçtir. Buna göre Şamanizm bir din olarak kabul edilmiş ve onun kültürel değerlerinin önce İslami edebiyata, İslami edebiyattan da âşık edebiyatına geçerek yaşamaya devam ettiği ifade edilmiştir.</p>
<p>Şamanizm’in bir din olduğu tespitini paylaşanlar olarak ilk akla gelenler: Altay Köymen “Selçuklular Devri Türk Tarihi”, Özkan İzgi “İslamiyet’ten Önce Orta Asya Türk Kültürü” ve Hayri Bolay “Din Bilgisi” adlı kişiler ve mezkûr eserleri sayılabilir.</p>
<p>Anlaşılacağı gibi Türklerin eski dininin Şamanizm ve hatta Totemizm olduğunu iddia eden daha pek çok araştırmacıdan ve eserlerinden bahsetmek mümkündür. Tabii ki zamanla bu Şamanizm fikrine katılmayanların ve bu görüşün aksini savunanların da çıktığı görülmektedir. “Bunlardan biri de P.Wilhelm Schimidt’tir. Bilhassa Hunlar üzerinde duran Schimidt, onlarda çok eskiden beri, gök dini dediği Gök Tanrı kültüne dayanan bir inanç sistemi hâkim olduğunu söylemektedir. Aslında bir sosyolog olmasına rağmen H. Ziya Ülken’in de bu konuda bazı fikirler ileri sürdüğünü müşahede ediyoruz. Ona göre Eski Türkler, gerçekte din değil bir sihri sistem olan Şamanizm yerine düalist fakat ahenkçi bir gök-yer dinine mensupturlar. Yakut Şamanlığı ile Eski Türk Dini arasında hiçbir münasebet yoktur. Türklerin düalizmi monizm olmaya çok elverişli idi. Bu sebepledir ki, Maniheizm’in çatışan iki prensibe dayanan görüşünü terk ederek Müslüman olmuşlardır”(Ocak 2005:58). Bu düalist yapı daha sonraları Gök Tanrı inanç sisteminde de kendisine yer bulmuştur. Manihaizm’in öğretisinden hareketle Gök Tanrının karşısına Erlik yani Yer Tanrısı çıkarılmıştır. Tabii bu etkilere Orta Asya coğrafyasında güneye inildikçe rastlamaktayız. Kuzeyde yani Sibirya bölgesine yakın kalan yerlerde ise daha sade ve dış etkilerden uzak kalmış bir Gök Tanrı inanç sisteminden söz edilebiliriz.</p>
<p>“Şamanizm sözcüğü Tunguzcadaki şaman isminden gelmektedir. Bu sözcük Rus bilim adamları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir. Türk topluluklarında şaman teriminden çok kam sözcüğü kullanılmıştır” (Çoruhlu 2002:15). Tabi geniş Orta Asya coğrafyasında isimlendirmelerde de farklılıklar mevcuttur. Şaman sözcüğü özellikle değişik şekillerde hala yaşamaktadır. “Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir: Yakutça ojun, Moğolca bügö, bögö ve udagan, (Buryatça udayan, Yakutça udoyan: kadın şaman), Türkçe-Tatarca kam (Altayca kam, gam, Moğolca kami, vb.) Tunguzca terim Pali dilindeki samana sözcüğüyle açıklanmaya çalışılmıştır” (Eliade 1999:22).</p>
<p>Diğer taraftan dinler tarihi uzmanı ve bu alanda otorite olarak kabul edilen Mircea Eliade’nin Şaman’ı bir din adamı olarak kabul etmemesi dikkat çekicidir. Eliade Şaman tipini daha çok mistiklerden kabul eder. Şamanizm adlı eserinde yaptığı bir tespite göre: “Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dinsel yaşamına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir. Bazı kimseleri kuzey insanlarının ve Türk-Tatar halkların dinlerini Şamanizm saymağa götüren şey, gevşeklik ve kafa karışıklığı olmuştur” (Eliade 1999:25) demektedir. M. Eliade bu eserinin önsözünde belli başlı yönleriyle Şamanizm’i bir din olarak ifade etmişse de ilerleyen bölümlerde Şamanlığın sadece bir esrime ve vecd tekniği olduğundan bahsetmektedir. Şaman ise her şeyden önce, kendi özel yöntemleriyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmesi, yeraltına inmesi ve oralarda dolaşması için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Görüleceği üzere Eliade şamanı bir din adamı olarak tanımlamak yerine onu trans ve vecd yeteneğine sahip aşkın bir tip olarak tanımlamayı tercih etmiştir.</p>
<p>Yaşar Kalafat da bu bağlamda Eliade ile ters düşmemektedir. Kalafat’ın eserlerinden anladığımıza göre Şamanizm; Orta ve özellikle Kuzey Asya’nın dini ritüellerine önemli ölçüde egemen olmuş olan, sayısız hurafelerden, mistik-büyülü uygulamalardan, sağaltma, fal bakma, ruhlarla ilişkiye geçme, kayıp olan ruhu bulma, ölenin ruhunu yerine götürme, ruh çıkarma, büyü bozma, büyü yapma, trans, vecd ve esrime teknikleri ile vb. birçok uygulamadan oluşan bir inanış sistemidir. Bu inanış sistemi yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı paylaştığı Gök Tanrı inancı gibi İslamiyet ve Hıristiyanlık ile de oldukça iç içe geçmiş bir yapı arz etmektedir. Bundan ötürüdür ki Orta Asya’nın pek çok ülkesinde Müslüman ya da Hıristiyan olan Şamanlara rastlanabilmektedir. Örneğin küçük bir ülke olan Hakasya’da Hıristiyan şamanlar günümüzde bile toplumdaki işlevlerini hala yerine getirmektedirler. Şamanın bir din adamı olmadığı sadece esrime ve trans ustası ya da bir sağaltıcı (medicine man) olduğu buradan da anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu bağlamda karşımızda duran “şaman” tipine ilave olarak bir de “kam” tipimiz mevcuttur. Kam tipi asıl olarak şaman tipine nazaran daha milli bir tiptir. Çünkü Çinlilerin, Moğolların, Tibetlilerin ve hatta Rusların eski dönemde kendi medicine man tiplerini şaman olarak isimlendirdiğine şahit olunurken “kam” isimlendirmesinin sadece Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. Özellikle Altay Türklerinin “kam” ismini benimsemesi ve kullanması önemlidir. Üstelik şamanlar sağaltma işleminde kendilerine özgü bir davulu kullanırlarken kamlar daha çok kopuzları ile resmedilmektedirler. Bu bakımdan şamanlar ile kamlar aslında çok da benzer tipler değillerdir. Bu iki tipin metafizik anlamda gördükleri aracılık vazifeleri de birbirine göre farklılık arz etmektedir. Örneğin Kalafat’a göre “Şaman kişioğlu ile ruhlar âlemi arasında görev üstlenmiş iken, Kam daha ziyade Tengri buyruğu ile kişioğlu arasında işlev üstleniyordu”(Kalafat 2004:9).</p>
<p>Bu fikre İbrahim Kafesoğlu da katılmaktadır. Kafesoğlu “Türk Milli Kültürü” adlı eserinde Şamanların bir din adamı olamayacağını sadece dini ve büyülü işlevleri kullanan trans ustaları olduklarını söylemektedir. Şaman ile Kam’ın birbirinden farklı mistikler olduklarına değinen Kafesoğlu; Şamanlığı da esasen Bozkır-Türk inanç sisteminden kabul etmez. Şamanizm’in Tengi ve Yer-Su inançları ile de bir ilgisinin mevcut olmadığına değinir. Türklerin Gök Tanrı inanç sistemi ile Şamanizm’in arasındaki hayret verici uyumluluğun nedenini ise bilhassa Türklerdeki atalar kültü, ölüler kültü, kartal inancı, demircilik ve at kurban etme inanışlarının Şamanlık tarafından suistimal edilmesi olarak açıklamıştır. Kafesoğlu’na göre Şamanlığın ruhlarla ve ruhlar âlemiyle uğraşan bir inanış sistemi olması, onun eski Türk halk inancının üzerine yayılmasına ve bir din sağlamlığı kazanmasına sebep olmuştur (Kafesoğlu 1997:300-2).</p>
<p>Şaman için Batı dünyasının daha çok Medicine-man ismini kullandığına şahit olmaktayız. Kendilerine has tekniklerle sağaltmalar yapmaları da bu isimlendirmede önemli rol oynamıştır. Jean Paul Roux’un (2006:59) “Şamanizm bir din değil bir tekniktir” demesi belki bu sağaltma tekniklerinden ötürü olabilir. Buna göre Şaman; Sibirya’da ve Orta Asya’da pek çok ülkede birçok merasimde ve eğlencede bulunması gereken bir kişidir. Hastaları iyileştirmek, ölülerin ruhlarını yerlerine götürmek, kayıp ruhları bulmak ve bulduktan sonra da gerçek yerlerine götürmek, şeytan çıkarmak ve kötü ruhları uzaklaştırmak hep şamanlardan beklenen görevler olmuştur. Şamanların bütün bu uygulamaları etrafında şekillenen Şamanizm, görüldüğü gibi ilahi bir din olmaktan uzak bir yapı arz etmektedir. Türkler bu yapıyı bir din olarak benimsememişlerdir. Eski Türkler, Gök Tanrı Dini denilen tek tanrılı bir dini sisteme inanmışlardır. Bu inancın hâkim olduğu coğrafyanın çok geniş olması dış etkilerin ve hurafelerin karışmasını kolaylaştırmış, bu da Türkler arasında Şamanist uygulamaların ortaya çıkmasına ve çoğalmasına neden olmuştur.</p>
<p><span>Kök Tengri İnancı</span></p>
<p>Eliade’ye göre dünyanın neresinde olursa olsun bütün insan toplulukları yaratıcı yüce bir güce inanmışlardır. Bu yüce yaratıcı inancı genelde “Gök” ile birlikte anılmıştır. Dolayısıyla Sibirya ve Orta Asya’da yaşamış olan insan toplulukları arasında Gök Tanrı inancının bulunması olağan bir durumdur. Tunguzlar, Samoyedler ve Türk-Tatar halkları arasında “Gök Tanrı” inancı vardır. Ancak bu inanç zaman içerisinde bazı Türk boy ve kabilelerinde unutularak yerini çok tanrılı hurafelerle dolu bir inanış sistemine de bırakabilmiştir. “Bunun dışında diğer tanrılar da vardır. Ancak “Gök Tanrı” büyük tanrı anlamına geldiğinden en kutsal tanrı “Gök Tanrı”dır. Buna Samoyedler “Num”, Tunguzlar “Buga”, Moğollar “Tengri”, Buryatlar “Tengeri”, Volga Tatarları “Töngere”, Beltirler “Tingir”, Yakutlar “Tangara” derler. Bu kavramlarla Yakutlar “Yüce Egemen”, Altay Tatarları” Ak Işık”, Türk-Tatar halkları da” Başkan, Han, Bey” ve daha çok” Ata” anlamını verirler” (Kalafat 2004:9).</p>
<p>Görüldüğü gibi Türkler, tarihin her döneminde Tengri dedikleri bir yaratıcı güce inanmışlardır. Bu yaratıcı güç, kağanlara kut veren, küç, ülük ve birlik sahibi bir yaratıcıdır. Eski Türklerce Gök Tanrı İnanç sistemini oluşturan diğer unsurlarla beraber Kök Tengri de ıduk yani kutsal kabul edilmiştir. Yir-sub kutsaldır, Yağız-Yir kutsaldır, çünkü Tengri tarafından yaratıldığı bilinmektedir. Atalar ervahı kutsaldır. Kanlı ve kansız kurbanlar Türkler tarafından asırlarca bu ruhlar adına sunulmuştur.</p>
<p>Yir-Sub, Orhun Abidelerinde yer yer vatan anlamında da kullanılan bir kavramdır ve Kök Tengri ifadesi ile birlikte anılmak lüzumu görülmüştür. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 19. Satır “Eçümüz apamız tutmuş yir sub idisiz bolmazun tiyin Az budunug itip yaratıp…” Ecdadımızın tutmuş olduğu yer-su (vatan) sahipsiz olmasın diye, Az milletini tanzim ve tertip edip.” ve yine Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 10-11. Satır “Üze Türk Tengrisi Türk ıduk yiri subı ança itmiş.” Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu (vatanını) öyle tanzim etmiş. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 15. Satır “Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş kagansıratmış, yagıg baz kılmış, tizligig sökürmiş, başlıgıg yükündürmiş.” Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiştir (Ergin 2000). Görüldüğü gibi Orhun Abidelerinin satırlarında Gök Tengri’den onun lütfetmesinden, bağışlamasından, tanzim etmesinden güç vermesinden bahsedilmektedir.</p>
<p>Satırlardan da anlaşılacağı üzere Şamanizm’in çok tanrılı inanış sistemindense Türklerde tek tanrı inancının varlığı mevzubahistir. Üstelik yazıtların satırlarında Şamanizme dair tek bir ifadenin dahi görülmemesi de ilgi çekicidir. Kağanların öne çıkardığı tanrı Şamanizmin tanrısı ya da tanrıları değildir. Gök Tanrı dininin Kök Tengrisi öne çıkarılmıştır. Hatta bu tanrı için Orhun Abidelerinde Kül Tigin, Türk Tengrisi tabirini kullanılmıştır. Bu kullanım muhtemelen diğer ilkel kavimlerin ya da farklı milletlerin inanç diye benimsediklerinden; Türklerin inancını ve tanrısını ayırmak maksatlı olmalıdır. Çünkü eski Türklerle o dönemde aynı coğrafyayı paylaşan diğer ilkel kavim ve topluluklar, Totem dedikleri hayvan veya bitki türlerini kendilerine Tengri edinebilmekteydiler. Bundan dolayı Türk kağanlarının abidelerde Türk Tengrisi ifadesini aynı şeyin anlaşılmasını engellemek maksatlı olarak kullanması muhtemeldir.</p>
<p>Totemizm bir din olmasa da totemlerini tanrılaştıran toplulukların mevcut olması ve hatta bu tutumun eski Türkler arasında da yayılmaya müsaitliği, Türk kağanlarına bu türden bir ifadeyi kullanmayı benimsetmiş olabilir. Çünkü Türk kağanları törelerine ve atalarına oldukça bağlı ve bu bağımlılığı da milletleri adına yürüten kişiler olmuşlardır. Çin ve İslam kaynaklarından anladığımız Uygurlardan sonra Kırgızlar’ın da Kök Tengri’ye inanmaları eski Türk kağanlarının atalarının dinine olan sadakatlerini göstermesi bakımından manidardır. 11. yüzyılda İslam Halifesi tarafından İtil Bulgarlarına gönderilen İbn Fadlan’ın, Hazar ile Aral civarında yaşayan Oğuzlar ile ilgili izlenimi de aynıdır. Burada yaşamakta olan Oğuzların Kök Tengri dini üzerine oldukları İbn Fadlan tarafından seyahatnamesinde dile getirilmiştir. Yine İbn Fadlan, Başkurtlardan bahsederken onların da gökte yaşayan en büyük tanrıya inandıklarını ifade etmektedir (Şeşen 1995).</p>
<p>Türk devletlerinde Kağanlar milli bir tip olmanın dışında aynı zamanda Kök Tengri inancını da sürdürmeleri bakımından birer dini tiplerdir. Tengri’nin seçtiği ve kişioğlu üzerinde yükselterek kağan kıldığı asil soydan gelen tiplerdir. Bu durum aynı zamanda kağanlara Tengri tarafından verilmiş bir misyondur da. Oğuz Kağan Destanında destan sonunda Oğuz Kağan’ın çocuklarına hitaben: “Ey oğullarım ben çok aştım; çok vuruşmalar gördüm; düşmanları ağlattım; dostlarımı güldürdüm. Ben Gök Tangrıya borcumu ödedim” (Bang ve Arat, 1936:33) demesi Kağanlığın milli misyonunun dışında bir de dini misyonunun olduğuna işaret etmektedir. Türk kağanları kağanlık vazifelerini Tanrı adına yürüten kişilerdir. Bu anlayış İslam öncesi Türklerde bu şekilde olduğu gibi İslam sonrası dönemde de aynı şekilde devam etmiştir.</p>
<p>Gök-Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır.</p>
<p>Gök-Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar gibi eski Türk toplulukları inanç sisteminin başında yer alır. Türklerin inançları ile ilgili en eski kaynaklar olan Çin yıllıklarında da bu yönde bilgiler mevcuttur. “Bu konudaki ilk bilgiler milat öncesi Hun Türkleri ile ilgili olanlardır. Bu bilgilere göre, eski atalarımız Hun Türkleri, Tengri’ye Yir-Sub iyelerine, Yagız-Yir iyelerine, Kök Tengri (mavi gök) iyelerine ve Ata Evrakları’na kurban keserlerdi. Yılın beşinci ayında, Hun Türkleri Kağanı halkı bir araya toplar, kurban merasimi yapardı. Sonbaharda tekrarlanan ayinden sonra ise, kağan ile beraber orman etrafında dolaştıkları ifade edilmektedir” (Kalafat 2004:15). Buradan da anladığımız şey; şaman ismine ilk olarak 8. asırda; J. P. Roux’a göre “9. asırda Tang Yıllıklarında” (2006:60) rastlamamıza rağmen, Türklerin aslında çok daha eskiye milat öncesi asırlara dayanan tek tanrılı bir inanca sahip olduğudur. Yani tek tanrı inancını bilinen en eski kaynaklarda dahi Türklerin en eski dini olarak görebilmekteyiz.</p>
<p>Son olarak araştırmacı Şaban Kuzgun da (Kalafat 2004:21) “Türklerin Müslümanlıktan evvel de tevhid inancına mensup olduklarını düşünmektedir. O’na göre: Türklerin dini tarihinin çok büyük bir kısmını “Gök Tanrı İnancı” ismini verebileceğimiz bu din kaplamaktadır. Batılı araştırmacıların etkisi altında kalan bazı bilim adamlarımızın bu inanca “Şamanizm” ismini vermeleri katiyen doğru değildir. Gök Tanrı inancı Şamanizm ile aynı olmadığı gibi, Şamanizm Türkler’den ziyade Moğollar, Tunguzlar vb. kavimlerde görülen ilkel bir büyü sistemidir ve asla bir din hüviyetinde değildir. Şamanizm belki de Putperestlikle bağdaştırılabilir ama Gök Tanrı inancı gibi tek Tanrı’ya inanan bir sistem ile bağdaştırılamaz” diyerek konu üzerindeki saptamasını dile getirmiştir.</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dini kabulleri bütün yönleriyle saptanamadığı gibi, günümüzde de bu belirsizlik tam anlamıyla aydınlatılmış değildir. Geniş Orta Asya coğrafyasında, kavimlerin, boyların ve devletlerin arasında yüzlerce yıldır süren mücadeleler nedeniyle pek çok devletler ve imparatorluklar kurulmuş ve yıkılmıştır. Orta Asya’da tarihi süreç içerisinde kavimlerin neredeyse tamamına yakınının göçebe topluluklardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunun sonucu olarak da kültürel unsurlar birbirleriyle karışıp kaynaşmış ve yeni bir kültürel sentez ortaya çıkmıştır. Budizm, Maniheizm, Şamanizm, Tengricilik, İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi dini ve mistik yapılar; Orta Asya milletleri arasında yaşanmış ve pek çok devletin yaşantısında izler bırakmıştır. Bu izler günümüzde de bütün canlılığıyla devam etmektedir. Bu nedenle bu konuda araştırma yapan uzmanlar, herhangi bir unsurun etkisine maruz kalmamış bir dinin veya bir inanışın yaşatıldığı bir topluluk, bir devlet ya da bir kültür çevresi aramamalıdırlar.</p>
<p>Kültürel unsurların bu denli karıştığı bir bölgede isimlendirme çalışması da menfi sonuçlar doğurabilir. Örneğin Şamanizm’i önce din yapmak ve daha sonra da Türklere ait olduğunu söylemek bu türden büyük bir hatadır ve bu hataya pek çok yabancı ve yerli antropologlar, araştırmacılar ve uzmanlar tarafından düşülmüştür. Bu sorunun aydınlatılmasında gördüğümüz zaruretin bir diğer nedeni de Şamanizm’in uygulamaları itibariyle ilkel kavimlere has özellikleri barındırmasıdır. Batılı antropologların bu noktada Türkleri Şamanist olarak kabul etmelerinin arka planındaki gerçeklik burada yatmaktadır. Maalesef bu maksatlı bakış açısını yakalayamayan bazı yerli bilim adamlarımız da aynı hataya düşerek Şamanizm tezine sarılmış ve ilkellikle Türk milletini eş tutmuşlardır.</p>
<p>Bu maksatlı yaklaşımlardan uzak olarak yapılmış olan son çalışmalardan, Şamanizm’in Türklerin eski dini olmadığı ve hatta bir din dahi olmadığı sonucuna ulaşmış bulunmaktayız. Ek olarak da ifade etmek gerekir ki araştırmalarımızdan edindiğimiz sonuç; Türklerin eski dininin “Gök Tanrı İnanç Sistemi” denilen tek tanrılı bir inanç sistemi olduğudur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Serdar UĞURLU</strong></span></a>
</p><p>Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, e-posta: sugurlu@ibu.edu.tr</p>
<p>Kaynak: AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2012, Cilt:12, 20. Yıl, Özel Sayı</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Bang, W. ve R. Rahmeti Arat (1936), “Oğuz Kağan Destanı” İstanbul Üniversitesi Yayınları No 18, Burhaneddin Basımevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar, (2002), “Türk Mitolojisinin Anahtarları”, İstanbul, Kabalcı Yayınları, s.15</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea, (1999), “Şamanizm”, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, Çev. İsmet Birkan, s. 22</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem, (2000), “Orhun Abideleri” İstanbul, Boğaziçi Yayınları Gökalp, Ziya, (2005), “Türk Töresi”, İstanbul, Toker Yayınları, Haz. Yalçın Toker, 3. Baskı, s.34-35</span></div>
<div><span>♦ Günay, Umay,(1999), “Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” Ankara, Akçağ Yayınları, s.10-11</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir.(2000), “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar”, Ankara,TTK Yayınları</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, (1997), “Türk Milli Kültürü”, Ankara, Ötügen Yayınları, 15.Baskı, s.300-302</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar, (2004), “Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm-Şamanizm”, İstanbul, Yeditepe Yayınevi, s.9</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (1983), “Bektaşi Menakıpnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri”,İstanbul, Enderun Kitabevi, s.21</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (2005), “Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri”, İstanbul, İletişim Yayınları, s.57</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. Poul (2006), “Orta Asya Tarih ve Uygarlık” II. Baskı, Çev: Lale Arslan, Kabalcı Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Şener, Cemal, (2003), “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini”, İstanbul, Etik Yayınları, 13.Baskı,</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, Ramazan (1995) “İbn Fazlan Seyahatnamesi”, Bedir Yayınevi Tarih Serisi, İstanbul</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari</guid>
<description><![CDATA[ Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları
A. Giriş İnsanlık tarihin en eski zamanlarından beri drama terim olarak olmasa da kavram olarak varlığını korumuştur. İlkel insanların mağara resimlerindeki figürlerinden, Orta Çağ insanının hasat mevsimindeki eğlenceli oyunlarına kadar canlandırma ve taklit, yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuştur. Taklit, canlandırma, doğaçlama dramanın en temel unsurlarındandır. Birçok tiyatro araştırmacısı drama kavramının kökenini eski Yunan’daki bağ bozumu törenlerine dayandırmaktadır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a924591.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dramanın, İlk, Uygulayıcıları:, Türk, Şamanları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Omer-Tugrul-Kara.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dramanin-ilk-uygulayicilari-turk-samanlari.html">Dramanın İlk Uygulayıcıları: Türk Şamanları</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul KARA</strong></span></a>
</p><p><span><strong>A. Giriş</strong></span></p>
<p>İnsanlık tarihin en eski zamanlarından beri drama terim olarak olmasa da kavram olarak varlığını korumuştur. İlkel insanların mağara resimlerindeki figürlerinden, Orta Çağ insanının hasat mevsimindeki eğlenceli oyunlarına kadar canlandırma ve taklit, yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuştur. Taklit, canlandırma, doğaçlama dramanın en temel unsurlarındandır. Birçok tiyatro araştırmacısı drama kavramının kökenini eski Yunan’daki bağ bozumu törenlerine dayandırmaktadır. Tiyatronun Dionysos onuruna yapılan ritüellerden doğduğu iddiası yaygın olarak kabul görmüştür. Aslında modern anlamda dramanın ilk kıpırtılarını Yunanlıların attıkları doğrudur; ancak Türk kültürü içerisinde de dramanın çok eskilere dayandığına dair belgeler vardır.</p>
<p>Araştırmacı M. M. Nikoliç, 1934’te Belgrad’da “Politika” gazetesinde yayınladığı makalesinde “Türklerde en az dört bin yıl önce drama sanatının bilindiğini ileri sürmüş, bir Türk savaşçısının yokluğundan istifade ederek karısına saldıran bir Çinlinin aynı savaşçı tarafından öldürülüşünü anlatan dramatik mahiyetli oyundan bahsetmiştir” (Sevengil 1969, 21-22). Batıda tiyatro ve drama tarihi üzerinde yapılan araştırmalar daha çok Çin ve Yunan kaynaklarına dayanır. Orta Asya’daki Türk kültürü her nedense bu tiyatro ve drama tarihi çalışmalarının dışında tutulmuş ya da atlanmıştır.</p>
<p>Yakın dönemde bile tiyatro ve drama tarihi, Türk örneklerini görmezlikten gelmiştir. Bertolt Brecht Aristotelesçi Tiyatro’ya karşı geliştirdiği Epik Diyalektik Tiyatro anlayışı ile geleneksel tiyatroya karşı en güçlü anti-tezi savunmuş ve uygulamıştır. Brecht görüşünü oluştururken biçimci Rus yazarlarından ve Çin tiyatrosundan yararlanmıştır; aslında bu biçim bizdeki orta oyununda 1500’lü yıllardan beri vardır (Aslan 2005, 37). Yine bu konuda Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu farklı bir üslupla sürdüren Ferhan Şensoy’un söyledikleri dikkat çekicidir:</p>
<p>“ ‘Bir tiyatro ki güldürmez, ben o tiyatroya güler geçerim’, diyen Augsbourglu temiz aile çocuğu Bertolt Brecht, Kel Hasan Efendiyi bilmiyordu, bilmeden de öldü. Brecht doğduğunda, Hasan Efendi 22 yaşındaydı ve Brecht’in büyüyünce düşüneceği epik tiyatroyu bilfiil yapmaktaydı. Cahillik yalnız bize özgü değil, Avrupalıların da cahili oluyor. Burjuvaların kadife perdeli tiyatrosuyla alay etmek için, yamalı Brecht perdesini buluş olarak dünya tiyatrosuna getiren Bertolt Brecht, bunun daha önce ‘Abdülrezzak Perdesi’ adı altında, Komik-i Şehir Abdülrezzak Efendi tarafından kullanıldığını bilmiyordu. Bilmemek ayıp değil. Ancak yaşamı boyunca bilmemekle yetinmeyip bu konuyu öğrenmemekte de direnen Brecht, bizim buralardan transit geçerek Çin Tiyatrosu’na gitti” (Şensoy 1999, 87-89).</p>
<p>Bu çalışmamızda Yunan medeniyetinden çok önceleri varlığını sürdüren, Türklerin İslamiyet’ten önceki inançlar içerisinde önemli bir yere sahip olan ve yaşam döngüleri içerisinde eylem, canlandırma ve doğaçlama üçlemesine sıkı sıkı sarılan bir kültürün temsilcilerini, Şamanları inceleyeceğiz. Yirmi bin yıllık bir geçmişe sahip olan Türk Şamanlarının tarihimizdeki yerini, eylemlerini, amaçlarını, kavramsal dramayı nasıl karşıladıklarını, dramatik etkinliliklerini, modern drama boyutuyla olan ilişkisini ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><span><strong>B. Türklerde Dramanın Kaynağı: Şamanlar</strong></span></p>
<p>İlk insanların duygularını, düşüncelerini anlatabilmede, ses kanallarından çıkan farklı seslerin yardımıyla anlaşmaya çalıştıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Sesten önce de hareketi kullandıklarını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bir olayı ya da düşünceyi iş ve hareket yoluyla ifade etmek anlamına gelen dramın insanlık tarihi kadar eski olduğu açıkça bellidir.</p>
<p>Drama faaliyetlerinin kaynağının dinden daha eski olduğunu savunanlar vardır. “Ateşin çevresinde otururken, kalkıp avlanacak hayvanları taklit eden ilk insan, bu davranışıyla tiyatral faaliyetlere de başlamış olur. Taklit yoluyla yapılan büyüyü, dans, müzik ve maskelerle yapılan yağmur yağdırma, ürünü çoğaltma gibi dramatik unsur taşıyan törenler takip eder” (Köprülü 1970, 6). İfade ettiğimiz bu davranış biçimleri bir millete ait değil, bütün ilkel kavimler için geçerlidir; ancak Antik Yunan’da Dionysos törenlerinden çok önce Orta Asya’da Tek Tanrı ve Şamanizm anlayışı içinde yaşayan Türklerin dini ayinleri tamamıyla dramatik özellik taşımaktaydı.</p>
<p>Türkler tarih boyunca çeşitli inançlara bağlanmışlardır. Bunların içinde karakterlerine en uygun olanı tek Tanrılı dinlerdir. “Dinleri, kendi sistematikleri içerisinde inceleyenler, tek Tanrılı dinlerdeki sistematiğin tepesinde, tek ve her bakımdan güçlü olan hakim bir kuvvetin varlığını görürler. Türklerin, geniş anlamda Anadolu’da girdikleri Musevilik ve İsevilikte Tanrı kavramı, büyük ölçüde İslamiyet’teki Allah inancına tekabül ederken Gök Tanrı inancındaki ‘Tengri’ de birçok vasfı itibariyle Allah’ı düşündürmektedir” (Kalafat 1998, 37). Gök Tanrı inancı, İslamiyet’in “Tek Varlık” anlamındaki tevhit mesajıyla örtüşmektedir (Bilgiseven 1989, 87). Eski Türklerin yüce ve tek Tanrı’sı, İslâm dinindeki ‘Allah’ gibi mücerret ve şekilsiz bir güçtü. Hatta Altay Şamanizm’inde bile, göğün katlarının resmi yapıldığı halde, Tanrı’nın şekli çizilemiyordu (Ögel, 1994, 13).</p>
<p>Türklerin inanç sisteminde “Tengri” kavramı dini anlayışın merkezindedir. Tanrı ile insan arasında aracılık yapanlar ise Şaman’lardır. “Göklerin ve ruhların koruduğu Şaman, doğayla konuşup anlaşmayı, ruhanî varlıklarla ilişki kurmayı, göklerde yaşayan varlıklarla yakınlığı korumayı ve böylece kötü ruhların insanlara zarar vermesini önlemeyi beceren bir insandır” (Beydili 2005, 510). Unutulmamalıdır ki Türklerin dinî düşünce sistemi Gök Tanrı anlayışı üzerine kurulmuştur. Tüm dünya görüşü sistemlerinde olduğu gibi, tek tanrıcılıkla Şamanizm arasında derinden gelen bir bağlılık olduğu için, aralarındaki sınırı net olarak belirlemek bazen güç olsa da bu anlayışları aynı gibi göstermek de doğru olmayıp yanlış sonuçlar doğurabilir. Türk Şamanizm’indeki dünya görüşü ve felsefenin temelini gerçek anlamda Türk dinî düşünce sistemi olan tanrıcılık oluşturmaktadır ve Şaman’ların ‘Gök Tanrı’ya olan inançları da bunun kanıtlarından biridir (Beydili 2005, 525).</p>
<p>Türkler ölmüş atalarını Tanrı saydıkları gibi, onların yaşamış ve dolaşmış oldukları yerleri de kutsal kabul ediyorlardı. Tanrı’yı memnun etmek için onları taklit etmek, onlar gibi hareket etmek gerektiğine inanıyorlardı. Dini törenlerde Tanrı’nın yaşayışını temsil ve hikâye edilmesinin sebebi budur. Daha sonra bu kutsal törenler yerini din dışı gelenek ve eğlenceye bırakmıştır. Bu törenleri gerçekleştiren, bu dramatik unsurları üzerinde toplayan ise Şamanlardır.</p>
<p>“Şaman, gelecekten haber verme, büyü yapma gibi görevleri olan, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine inanılan din adamı, “kam”dır” (Türkçe Sözlük, 1988, 1369). Şaman aynı zamanda Şamanistlerin inançlarına göre, tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma kudretine malik olan kişidir (İnan 2006, 75). Divanü Lügati’t Türk’te “kam” kelimesi “kâhin” olarak tercüme edilmektedir (Atalay 2006, 157). Şamanizm’in kökeni Sibirya ve Orta Asya’dadır. İslamiyet’ten önceki kültürün temel taşlarını oluşturan Şamanlık Türklerde, özellikle Altay-Sayan ve Sibirya Türklerinde bir sistem gibi yaygın olmuş ve daha çok gelişmiştir. Özellikle Sibirya olarak betimlenen bölgede Türk Şamanlığı ile beraber diğer Şamanlık olguları mevcut olmuştur (Bayat 2006, 26). Uluslararası bir terim haline gelmiş Şaman kelimesi ilk kez 17. yüzyılın sonlarına doğru Rus elçisi olarak Çin’e giden iki şahsın E. İsbrand ve A. Brand’ın gördüklerini içeren seyahatnamede geçer. Elçiler Tunguzcada kullanılan rahip, sihirbaz anlamına gelen Şaman kelimesini kullanmakla bu kelimeyi Avrupa’ya götürmüşlerdir (Bayat 2006, 133). 18. yüzyıla kadar Şaman kelimesini Türkler bilmiyordu. 18. yüzyılın sonlarına doğru bu terim yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Altay Türkleri arasında bugün hâlâ Şaman kelimesi yerine “kam” kullanılmaktadır (Gömeç 1998, 40). İslamiyet’i kabul etmiş Türkler arasında “kam” kelimesi unutulmuştur (İnan 2006, 74).</p>
<p>Kam, kendi özel yöntemleri sayesinde ulaştığı extase (kendinden geçme) hali içinde ruhunu göklere yükselten veya yeraltına indiren kişidir. Bu esnada başka ruhları hükmü altına alarak, tabiat güçleri ve şeytanlarla bağlantı kurmaya muvaffak olur. Kam, ateş üzerinde hakimiyet kuran, hastalanan ruhlara şifa veren, ölülerin arzularını yerine getiren, dertlilerin şikayetlerini dinleyen, yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilen kişidir (Gömeç 1998, 42). Şamanların gerçekleştirdiği bu uygulamalar gerçekte bir ritüeldir. Ritüeller temel olarak dansa dayanan vücut hareketi üzerine yoğunlaşmaktadır. Farklı nedenlerle yapılan ritüeller, taklit unsurunu içermektedir. Taklidin yanı sıra birçok ritüelde tanrıların ve kahramanların canlandırılması yer alır (Sağlam 1997, 48). Ritüellerin dili harekettir. Dinî veya sosyal bir içeriği olabilir, mantıksal veya mantık dışı diye yorumlanabilir; ama ritüel, bir grup eylemidir, bir grup gösterimidir ve “dans etme, şarkı söyleme, maske takma, kostüm giyme, diğer insanları, hayvanları ve doğaüstü güçleri canlandırma, öykü oynama” gibi unsurlar kullanılır.</p>
<p>Şamanların bu uygulamaları oyunsu bir süreç içerisinde geçer. Zaten “oyun” ve “Şaman” kelimeleri arasında doğrudan bir etimolojik ilişki vardır. Şaman’ın türlü adları arasında Yakutların kullandığı ad “oyun”dur. Kadın Şaman’a ise Mongolcada “udahan”, Orta Şaman’a “orta-oyun” deniliyordu. Asıl ilginç olan oyun sözcüğünün yalnız Şaman için değil, Şaman törenleri içinde kullanılmasıdır. Şaman bu törenlerde dans eder, ses çıkarır, yüz kaslarını kullanarak taklit ve dramatik öğeye başvurur. Böylece oyun sözcüğüyle tiyatro, dans ve türlü seyirlik oyunlarının kökeni bir noktada toplanmış olur (And 1973, 306).</p>
<p><span><strong>C. Drama ve Şaman İlişkisi</strong></span></p>
<p>Dramada olmazsa olmazlar arasında rol oynama, doğaçlama ve fiziksel aktivite vardır. Bu üç unsurun yer aldığı durumlarda dramatik bir eylemin ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Kökeni Sibirya ve Orta Asya olan Şaman geleneğini yakından incelendiğimizde dramayla örtüşen pek çok unsuru görebiliriz. Bunlardan rol oynama; bir karakterin duygu, düşünce, istek ve beklentilerinin canlandırılmasıdır (Genç 2003: 203). İnsan doğasında da tiyatro sanatının olmazsa olmazı olan taklit vardır. İnsan taklit eder, “gibi ya da gibiymiş gibi” yapar. Bunu sanatsal kaygı gütmeden, günlük yaşam içinde doğaçlama biçiminde gerçekleştirir. Taklit ile öğrendiği pekişir ve yine bu yolla tiyatro sanatının oluşumu sağlanır. Taklit ve canlandırma dramanın kendine özgü yapısını belirlerken, gelişime açık yanına da sahip çıkar (Uzgören 2005, X­XII). “Bir olayı taklitle canlandırma olayına Şamanların büyüsel törenlerinde de rastlanmaktadır” (Asutay 2003, 8). “Bu ayinlerde Şaman taklidin yanı sıra jest ve mimiklerini de sergiler” (Zonrnıckaja 2002, 187).</p>
<p>Ritüelin başlangıcında Şaman, hayvan dostlarının güçlerini basit biçimde canlandırmaz, aksine o hayvanın kılığına girerek, onun bedeninde ve bilgisinde onu yeniden dünyaya getirir (Jacobson, 2006, 104). Hayvana karakter kazandıran Şaman onun rolüne girer. Rol oynama esnasında kendinden geçer, istediği karakteri ya da varlığı tüm benliğinde hissederek canlandırır. Şaman, eyleminde oyuncunun en temel karakteristiklerini ortaya koyar. O, tanrılar ve ruhlarla olan ilişkisinde, onların sesini taklit eder, yeraltına ve yerüstüne yaptığı yolculuğunda başından geçenleri canlandırır, çeşitli hünerler gösterir. Sihir yapar, dans eder, çalgı çalar, şarkı söyler; fakat her zaman kendisi olarak kalır (Tuna 2000, 264).</p>
<p>Oyunun felsefesinde, Şaman’ın öteki dünyanın varlıklarına benzemesi ve kendini bir tiyatro aktörü gibi role sokması durur. Şaman’ın kuş donuna girmesi, ayıya dönüşmesi aslında rol üstlenmekten başka bir şey değildir. Şaman, özgü bir düşünce ve dramatiklikle ona yüklenen oyunculuk görevini yerine getirmiş olur. Aksi takdirde Şaman öteki âleme giremez (Bayat 2006, 222). Bu anlamda Şaman bir oyuncu gibi davranır, ruhları aramak, yeraltına ya da gökyüzüne kurbanı götürmek ve bu eylemi insanlara anlatabilmek için tiyatronun özelliklerini kullanır. İlkel anlamda nasıl bu dünya ile öteki dünya arasında gidip gelebiliyorsa, doldurulmuş bir kazın üstünde ellerini çırparak uçabilir, davulunun içine ruhları hapsedebilir, davulunun hızlı ya da yavaş vurarak aldığı yolu, ne kadar uzaklaştığını ve yakınlaştığını anlatabilir. Kuşların, hayvanların ve ruhların taklidini yapabilir (Tuna 2000, 275). Bu canlandırma birçok parçayı içerisinde barındırarak bir bütün oluşturur.</p>
<p>Doğaçlama dramanın en önemli unsurlarından biridir. Doğaçlama bir hazırlık ya da senaryoya dayanmaksızın o anda var olan, yinelenmeyen, kendiliğinden bir biçimde akan davranışlar dizgesidir (Akar 2000, 22). Önceden planlanmadığı için doğaldır. Kesinlikler ve belirlemeler yoktur. Şamanlar ritüellerinde hiçbir planlanmış senaryoya ya da yazılı metne bağlı kalmazlar. Şaman müziği, şarkıyı, haykırışı özgür bir şekilde eyleminde kullanmaktadır. “Ayrıca jest, mimik, dans dili de Şaman’ın eyleminde belli bir sistem içinde ama doğaçlamaya yatkın bir biçimde vardır” (Tuna 2000, 257). Doğaçlamalar oluşturulurken üstün hayal gücü ve yaratıcılık yetisi kendini gösterir:</p>
<p>“Örneğin Şaman davulunun tokmağını hem davul tokmağı, hem de üzerine bindiği at gibi görür. Hatta bazen üzerine bindiği davul bir kuş olur ve onu ruhlar dünyasının en üst katmanlarında gezdirir. Doğaçlamalar esnasında kendini çeşitli ruhların biçimine sokar. Bu ruhlar çoğunlukla hayvan biçimindedirler. Sibirya kavimlerinde bunlar ayı, kurt, geyik, tavşan ve çeşitli kuşlar özellikle kartal, baykuş ve karga şeklinde görülebilir. Şaman’ın başyardımcısı da bu hayvanlardır. İhtiyaç halinde o, dünyanın her tarafından yardımcı ruhları çağırır. Yardımcılarının geldiklerini onların sesini çıkararak belirtir. Mesela Tunguz Şaman’ın başyardımcısı yılan sesini taklit eder” (Gömeç 1998, 45).</p>
<p>Farklı danslar, o an uydurulan şarkılar, anlaşılması zor mırıldanmalar ortaya çıkar. Kısacası yaratıcılıkta ve hayal gücünde sınır tanımazlar.</p>
<p>Dramanın diğer önemli unsuru fiziksel aktivite yani “eylem”dir. Eylem dramanın temelindedir. “Drama kelime manası olarak da ‘bir şey yapma’, ‘yapılan bir şey’ anlamında kullanılmaktadır” (Nutku 1998, 27). Bu eylem, rol oynama yoluyla insanların kendilerini başka insanlarla ilişkilendirerek onları canlandırmasına dayanır. Oyuncular bir rol alır ve o roldeki insanmış gibi davranır. Bu temel olarak taklide dayalı bir eylemdir. Şaman bu unsuru da kullanmaktadır. Şaman’ın tedavi seansı dualar ve şarkılarla başlar, ruhların ve çeşitli hayvanların seslerinin taklit edilmesiyle sürer, hasta ruhun aranması ve tanrılara, ruhlara sorulması için Şaman bir ata biner ya da davulunun tokmağını at gibi kullanır, bazen de davulunu bir kuşa benzetir ve üzerine biner. Bu yolculuk sırasında çeşitli katlarda durur ve ruhlarla konuşur, zaman zaman kendinden geçer, çılgınca dans eder, bir duayı hafifçe mırıldanır, bazen bir şarkıyı ya da duayı seyredenlerle birlikte söyler (Tuna 2000, 93). Taklit ve eylem iç içedir. Bu eylem bazen bir dans bazen de Şaman’ın kendinden geçtiği vect hali olabilir. Ancak bu hareketlerin içinde belli boyutta dramatik unsurlar gizlidir.</p>
<p>Dramanın rol oynama, doğaçlama, eylem unsurlarından başka, önemli bir hedefi de vardır. Bu hedef büyük ölçüde onu tiyatrodan da farklı kılar. Bu, süreç içerisinde tüm grubun etkinliğe katılımını sağlamaktır. Dramada seyirci yoktur. Herkes oyuncudur, oyunun bir parçasıdır. Bu açıdan düşündüğümüzde Şamanların ritüellerinde de grup katılımı esastır, istenen şeyin gerçekleşmesi için herkesin katılımı gerekir. Bu nedenle ritüel oyuncu ve seyirci arasında bir etkileşim sağlar.</p>
<p>“Oyun sırasında Şaman, gerçekten de ruhunu başka bir âleme göçürür, yalnız kendi oynamaz, ruhlarını da oynar. Ayrıca kamlık sırasında izleyicilerin de oyuna katılması toplumun üyeleri arasındaki ilişkiyi harmonik bir düzeye ulaştırır, ahlaki ve psişik olumsuzlukları gidermiş olur. Oyun, toplumu hiç bilmediği bir dünyaya götürür, üzerinde olan gerginliği, korkuyu geçici de olsa kaldırmış olur” (Bayat 2006, 221).</p>
<p>Şaman’ın bu tek kişilik gösterisi izleyenler ile Şaman arasında bir ilişkiyi de içinde barındırır. Onlar da Şaman’ın eylemine yer yer katılırlar. Şaman bazen şarkıları orada bulunanlarla beraber söyler. Onlar eylemin hemen kıyısında bulunmalarına rağmen gelen kötücül ruhlardan korkmazlar, çünkü Şaman’ın bu ruhlarla kurduğu ilişki, toplum için bir güvence olmaktadır. Ama tüm bu yaşadıkları şeylerden, korkutucu görünümlerden etkilenirler (Tuna 2000, 231). Şaman’ın töreninden sonra seyirciler törene ilişkin çeşitli anılar hatırlarlar, yaşadıkları psiko-fizyolojik duygular, gördükleri halüsinasyonlar ve duydukları onlar için deneyim olarak kalır. Şaman gösterilerinde seyirciler Avrupa kompleksindeki edebi ve artistik olgularla yüklü teatral ve müzikal gösterilerden çok daha fazla tatmin olmuşlardır. Çünkü seyircilerde de eyleme katılmışlardır (Kirby 1975, 6).</p>
<p>Dramanın psikiyatri alanında kullanılan türlerinden biri de psikodramadır. Psikodrama, dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme, tedavi yaklaşımıdır. Temelinde kişiler arası ilişkiler ve rol kullanımı vardır. Bu teknik sayesinde birey çatışmalarını bir uzman önünde ortaya koyar, hatta sıkıntılarını drama teknikleriyle canlandırır.</p>
<p>Psikodrama bir tür tanımlama ve sağaltma tekniğidir. Dramatik açıklama olarak bu durum, hastanın kendi problemini izlemesine dayanır. Drama terapistlerinin hastaların sorunlarını oynamaları Şamanlarınki gibidir (Pendzik 1988, 84). “Şamanlarda da oyun sağaltma ile ilgilidir. Hastayı, seyirciler önünde iyileştirir. Kişileştirme, yedi gökyüzü katından iyilikleri getirme gibi yöntemler kullanılır. Dramada da bir terapi boyutu vardır” (And 1997, 14). Şaman’ın tedavi yöntemi içerisinde şaşılacak derecede çok psikodrama unsurları vardır. Şaman’ın tedavisi hastayı hastalığıyla yüzleştirmek, onun kendi hastalığına seyirci olmasını sağlamaktır. Hastalığın kaynağı Şaman inançlarına göre çoğu zaman, ruh göçü, ruh çöküşü, edilgenlik ve yabancılaşmadır. Bu durum çağdaş psikiyatride hastanın hastalığının kaynağına inerek, bu kaynağı bulmasının sağlanması olarak yer alır. Burada psikiyatrist hastayı konuşturarak, hastalığın kaynağını bulmak ister. Bu Şaman’a özgü tedavi yöntemi günümüzdeki psikodrama uygulamalarında kullanılmaktadır (Tuna 2000, 269). Şamanların tedavi yöntemleri insanın en derin duygularına kadar yayılmıştır. Bu eski geleneğe sahip çıkmamız tabiatla arası açık olan günümüz insanına yardımcı olabilir (Budegeçi 1995, 638).</p>
<p>Dramatik unsurlarla insan hayatının her safhasında karşılaşılabilir. Bu unsurlar, eski Türk kavimlerinde insanın kendisini tanımasını sağlayan ve asla vazgeçemediği bir ihtiyaç olarak kullanılmaktaydı. Şaman kültürünün yansımaları yüzyıllar sonra çeşitli şekillerde karşımıza çıkar:</p>
<p>“Bugün Anadolu’da oynanan birçok oyunda, çaldıkları enstrümanlarla oyunu yönlendiren sanatkârların yaptıkları birçok harekette, Şamanların dramatik eylemlerini görmekteyiz. Tamamen tasvirî ve taklidî bir özellik gösteren Erzurum bar oyunlarında “hançer” ve ”turna”, Rize ve Of çevresinde genç kız ve erkeklerin karşılıklı gruplar halinde oynadıkları “Diyal Oğlu”, Giresun çevresinde oynanan “Çandır”, Kastamonu yöresinde oynanan “Sepetçioğlu” oyunlarında Şamanların sergiledikleri dramatik unsurları görmek mümkündür” (Şengül 2002, 160).</p>
<p><span><strong>D. Sonuç</strong></span></p>
<p>Ülkemizde dramanın tarihi ile ilgili çalışmalar Batılı kaynaklara bağlı olarak değerlendirilmektedir; fakat bundan önce Türklerin drama uygulamaları yok muydu? Böyle bir soru sorulduğunda pek çok kişinin aklına “Meddah”, “Orta Oyunu” ve “Karagöz” gibi unsurlar gelir. Oysaki binlerce yıldır varlığını sürdüren Şamanların yaşam biçimleri, araştırmacılar için dramatik unsurlar açısından önemli ipuçları verebilir. E. T. Kirby gibi bazı Batılı araştırmacılar, tiyatronun özünde Şamanistik unsurların olduğu teorisini ileri sürmüşlerdir. Bu çalışmanın temel amacı Şamanların eylemleriyle drama arasında ilişki kurmak ve benzer yanları ortaya koymaktır. Bu, Şaman uygulamalarının bütünüyle drama ile örtüştüğü anlamına gelmez. Ancak dramanın kaynağını oluşturan unsurların büyük bir kısmının, Şaman kültüründe yaşadığı gerçeğini de unutturmaz.</p>
<p>“Şamanlar Türklerin kültürü, şarkısı, hayatıdır. Toplumumuzun düzenleyicisi, kültürümüzün çıkış noktasıdır” (Arıkoğlu 1995, 290). Onlar tarihimizin ilk oyuncularıdır. Şamanların oyuncu özeliklerine bakıldığında dramatik unsurların kaynağının Türkler, dar anlamda Şamanlar olabileceği tezi kuvvetlenmektedir. Bu durum da Batılı drama tarihçilerinin araştırmalarıyla yetinilmemesi, kendi kaynaklarımızın dikkatli ve objektif çalışmalarla ortaya çıkarılması görüşünü desteklemektedir.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer Tuğrul KARA</strong></span></a>
</p><p>Doktora Öğrencisi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı, <a href="mailto:gevheri76@hotmail.com">gevheri76@hotmail.com</a>.</p>
<p><strong><u>Kaynak:</u></strong></p>
<p>Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 5/2 Spring 2010</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AND Metin, “Türk Folklorunda Oyun Kavramı ve Oyunun Önemi”, I.</span></div>
<div><span>♦ Uluslararası Türk Folklor Semineri, 8-14 Ekim 1973, T.C. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı, Ankara: 1974, s.305- 314.</span></div>
<div><span>♦ AND Metin, “Yaratıcı Drama ve Tiyatro İlişkisi (Açılış Konuşmaları)” 6. Uluslararası Eğitimde Drama Semineri (Drama, Maske, Müze), 23-28 Ekim 1995, Oluşum Drama Enstitüsü, Ankara, 1997, s. 12-15.</span></div>
<div><span>♦ AKAR Ruken, “Eğitimde Alternatif Bir Öğretim Yöntemi: Drama”, Öğretmen Dünyası, C:21 / S:246 (2000), s.21-22.</span></div>
<div><span>♦ ARIKOĞLU Ekrem, “Truva’da Şamanizmin Dünü Bugünü”, Türk Kültürü, S:385 (1995), s.287-292.</span></div>
<div><span>♦ ASLAN Naci, “Yabancılaştırma-Yabancılaşma ve Drama”, 9. Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Semineri (Tiyatro. Forum Tiyatro Devinim-Drama), 03-07 Mart 2003, Çağdaş Drama Derneği, Ankara 2005, s.30-45.</span></div>
<div><span>♦ ASUTAY Aclay, Dramanın Yabancı Dil Eğitimindeki Yeri ve Önemi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ ATALAY Besim, Divanü Lûgat-it-Türk Çevirisi (Cilt III), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLİ Celal, Türk Mitolojisi Ansiklopedik, Yurt Kitap-Yayın, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİSEVEN Âmiran Kurtkan, İslâmiyet’in Kültürel Özellikleri ve İslâmî Kavramlar, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989.</span></div>
<div><span>♦ BUDAGEÇİ Tamara, “Tuva Şamanlarının Dünya Görüşü Hakkında”, Türk Kültürü, S:390 (1995), s.636-638.</span></div>
<div><span>♦ GENÇ Nâlân, “Eğitimde Yaratıcı Dramanın Alımlanması”, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, S:24 (2003), s.196- 205</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ Sadettin, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, S:4 (1998), s.38-47.</span></div>
<div><span>♦ JACOBSON Esther, “Şamanlık Geleneği”, (Çev: Mustafa Sever), Millî Folklor, S:70 (2006), s.104-108.</span></div>
<div><span>♦ İNAN Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT Yaşar, Eski Türk Dinî İzleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ KİRBY E.T., Ur Drama-The Origins of the Theatre, Newyork University Pres, Newyork 1975.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ Mehmet Fuad, Tiyatro Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ NUTKU Özdemir, Dram Sanatı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, MEB Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ PENDZİK Susana, “Drama Theorapy As a Form of Modern Shamanism”, The Journal of Transpersonal Psyhology, C:20/S:1 (1988), s.84.</span></div>
<div><span>♦ SAĞLAM Tülin, Eğitimde Drama ve Türk Çocuklarının Ritüel Nitelikli Oyunlarının Eğitimde Dramada Kullanımı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ SEVENGİL Refik Ahmet, Eski Türklerde Dram Sanatı, Millî Eğitim Basımevi, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ ŞENGÜL Abdullah, “Türk Drama Geleneği”, Türkler, C.5, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002. s.157-160.</span></div>
<div><span>♦ ŞENSOY Ferhan, Falınızda Rönesans Var, Ortaoyuncular Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ TUNA Erhan, Şamanlık ve Oyunculuk, Okyanus Yayıncılık, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ UZGÖREN Sedef, Yabancı Dil Eğitiminde Dramanın Rolü, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2005.</span></div>
<div><span>♦ ZONRNİCKAJA M. JA, “Yakut Şamanlarının Dansları”, (Çeviren: Metin Özarslan), Türkbilig, S:3 (2002), s.187-192</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-koekenleri-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-koekenleri-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine
“Hâşâ tekrar bir kere daha hâşâ ki böyle bir şey (mum söndürme) yoktur. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri karış karış gezdim, dolaştım, fakat öyle bir şey gör­medim. … Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir.” Evliyâ Çelebi (öl.1658) Giriş Hoca Ahmed Yesevî’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a79dfe6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alevilere, Atılan, “MUM, SÖNDÜ”, İftirasının, Tarihsel, Kökenleri, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Dogan-Kaplan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html">Alevilere Atılan “MUM SÖNDÜ” İftirasının Tarihsel Kökenleri Üzerine</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Doğan KAPLAN</strong></span></a>
</p><p>“Hâşâ tekrar bir kere daha hâşâ ki böyle bir şey (mum söndürme) yoktur. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri karış karış gezdim, dolaştım, fakat öyle bir şey gör­<em>medim. … Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir.”</em></p>
<p>Evliyâ Çelebi (öl.1658)</p>
<p><span>Giriş</span></p>
<p>Hoca Ahmed Yesevî’nin şöhret dâiresi genişleyerek müridleri binlerle sayılacak derecede çoğalınca tabiatiyle, muhalifleri, rakibleri de çoğalmıştı; hattâ bu münâfıklar nihayet ağır bir iftiraya da cür’et etdiler: Gûyâ Hoca’nın meclisine örtüsüz kadınlar da devam ederek erkeklerle birlikte zikre karışırlarmış. Şerîat hükümle­rini muhâfazaya şiddetle riâyet eden Horasan ve Mâveraünnehir âlimleri, bilhassa müfettiş göndererek bu şâyianın doğru olup olmadığını tahkik ettiler. Tahkikat neticesinde bunun sırf bir iftiradan ibâret olduğu anlaşıldı; lâkin Hoca Ahmed Yesevî, onlara artık bir ders vermek istedi: Bir gün müridleri ile birlikte bir mecliste otururken, mühürlü bir hokka getirtip ortaya koydu. Bütün cemâata hitâbederek dedi ki: ‘Sağ kolunu, bülûg gününden bu âna kadar avrat uzuvlarına hiç değdir­memiş evliyâdan kim vardır?’ Hiç kimse cevab veremedi. Derken, Şeyh’in müri­dinden Celal Ata ortaya geldi. Hoca Ahmed Yesevî, hokkayı onun eline vererek, o vâsıtayla, müfettişlerle birlikte Mâverâünnehir ve Horasan memleketlerine gön­derdi. Oralarda bütün âlimler birleşerek hokkayı açtılar. İçindeki pamukla ateş hiç biribirine te’sir etmemişti, ne pamuk yanmış, ne de ateş sönmüştü. O vakit, Hoca’dan şüpheye düşerek müfettiş yollamış olan âlimler, onun kendilerine ver­mek istediği dersin mânasını bütün açıklığı ile anladılar. Eğer, erkek kadın bir ehl-i hak meclisinde birleşerek beraber zikr ve ibâdete devam etseler bile, Hak Teâlâ, onların kalblerindeki her türlü kin ve düşmanlığı yok etmeğe muktedirdi. Bunun üzerine hepsi fevkalâde utanıp korktular ve hediyeler, adaklarla kabahatlarını afvettirmeğe çalıştılar (Köprülü 1984: 33-34).<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Toplumumuzun önemli bir kesitini oluşturan Alevilerle ilgili bilgilerimizin daha ziyade önyargılarla bezeli kulaktan söylentilere dayalı olduğu hususu inkâr edile­meyecek bir realitedir. “Alevilerin cem ayinlerinde mum söndü yaptıkları” ya da kısaca “mum söndü” iftirası bu önyargının en açık örneğini teşkil eder.</p>
<p>Zina yapmayı çirkin gören ve bunu yapanları “düşkün” olarak ilan edip toplumdan tecrit eden Alevilik nasıl oluyor da “mum söndü yapmakla”, “ana bacı tanımamak­la” itham edilebiliyor?! Politik gerekçelerle Cumhuriyet’e kadar “kapalı toplum” hâlinde yaşayan, içlerine kendilerinden olmayanları almayan bir inanışla ilgili ola­rak nasıl oluyor da insanlar kendilerinden bu kadar emin bir şekilde onların mum söndü yaptıklarını söyleyebiliyor?!</p>
<p>“Mum söndü” iddiasının bir iftira olduğunu peşinen kabul eden bu makalenin amacı, erken dönem İslam Mezhepleri Tarihi metinlerinde bu tür suçlamalara ma­ruz kalan inançların izini sürerek bu orgia iddiasının kronolojisini çıkarmak<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> ve 16. yüzyıl ve sonrasında Aleviliğin (ya da otantik ismiyle Kızılbaşlığın)<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> bu ithama maruz kalmasının sebepleri üzerinde durmaktır.</p>
<p><span>1. Erken Dönem İslam Mezhepleri Tarihi Metinlerinde “Mum Sön­dürme” İthamına Maruz Kalanlar</span></p>
<p>Erken dönem İslami kaynaklara bakıldığında ‘mum söndü’ benzeri ithamlara ma­ruz kalan fırka isimleri olarak karşımıza; Mazdekilik, Hurremdinilik, Babekilik, Deysanilik ve Karmatilik çıkar.</p>
<p>On birinci yüzyılda yaşamış Abdulkahir el-Bağdadî (öl. 429/1037), El-Fark Beyne’l-Fırak (Fırkalar arasındaki Farklar) adlı eserinde “Ashâbu’l-İbâha” (her şeyi mübah görenler) başlığı altında Mazdekilik ve Hurremdinilik’ten bahsederek bunlardan İslam öncesi ortaya çıkan Mazdekiliğin kadını insanların ortak malı olarak gördüklerini (Bağdadî 1993: 266), İslam’dan sonra ortaya çıkan Hurremdiniliğin bir kolu olan Babekilikte ise kendilerine özgü bir bayram gecesinde ka­dın ve erkeklerin eğlenceden sonra cinsel ilişkide bulunduklarını söyler (Bağdadî 1993: 269).</p>
<p>Bağdadi’nin (1993: 269) Babekiler ile ilgili ifadeleri aynen şöyledir:</p>
<p><em>Babekilerin dağlarında kutladıkları bir bayram gecesi vardır. O gecede kadın erkek bir araya gelirler, içki içip çalgı çalarak eğlenirler; lambalar ve yanan odunlar söndüğünde erkekler ve kadınlar kim kiminle denk gelirse birbirleriyle cinsel ilişkiye girerler.</em></p>
<p>Bağdadî, İslam’dan sonra ortaya çıkan bir fırka olan Hurremdiniliğin bir diğer adının Muhammera (Kızıllar) olduğunu söyleyerek bu fırkanın Babekilik ve Mâziyârilik adıyla iki kola ayrıldığını söylemiştir (Bağdadî 1993: 266).</p>
<p>Bir diğer makâlât yazarı Muhammed b. Abdulkerim Şehrestanî (öl. 548/1153), alanın en muteber kitabı El-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde öğretisi savaşmamak ve çatışmamak üzeri­ne kurulu olan Mazdek’in insanlar arasındaki savaşların ve kavgaların çoğunlukla kadın ve mal yüzünden olması sebebiyle kadını ve malı insanların ortak malı ilan ederek helal kıldı­ğını söyler (Şehrestanî 1998: 295). Esasen Mazdekiliği, İslam dışı fırkalar arasında ele alan Şehrestanî, Şia Batıniliği ve Gulatını (aşırıya gidenler) işlerken Batinilerin; Irak’da ‘Bâtıniler’, ‘Karmatiler (Karamita)’ ve ‘Mazdekiler’ olarak isimlendirildiklerini söyler (Şehrestanî 1998: 229). Şehrestanî, İslami fırkalar içerisinde ortaya çıkan aşırı fırkaların yöresel adlan­dırmalara dayalı çeşitli isimlerinin olduğunu söyler. Şehrestani’nin bu meyanda zikrettiği isimler; Mazdekilik, Hurremilik, Muhammera, Mübeyyiza, Kuzilik’tir (Şehrestanî 1998: 176, 204, 206, 229).</p>
<p><strong><span>1.1. İslam Öncesi Fırkalar: Mazdekilik ve Deysanilik</span></strong></p>
<p>Köken olarak Maniheizm’den esinlenen Mazdekizm, Nişaburlu Mazdek (öl. 528?/1134)’in nur ve zulmet (ışık ve karanlık) adıyla iyilik ve kötülük tanrısı anlayışına dayanan ve insanların kadında ve malda ortak olduklarını savunan bir inanç biçimidir. Esasen Mazdek, insanların eşit olarak doğduklarını tam da bu ne­denle eşit şekilde yaşamaları gerektiğini savunduğundan ilk komüncülerden biri kabul edilebilir. Adâletiyle meşhur olmuş Sasani hükümdarı Anuşrevan’ın (öl. 579/1184) babası I. Kubaz’ın (öl. 531/1137) bir ara bu inanca girdiği ancak daha sonra bu dinden çıkarak tüm Mazdekileri katlettiği bilinmektedir (Hamed 1998: 187-188; Ebu’l-Meâlî 1375: 32).</p>
<p>Mazdekiliğin belli başlı görüşleri şunlardır: Biri iyilik, biri de kötülük olmak üze­re iki tanrı vardır; bunlardan iyilik tanrısı hür bir irade ve bir plan program çer­çevesinde hareket etmekteyken kötülük tanrısı kör bir şekilde rastgele davranır. Savaşmak, çatışmak, kin gütmek yoktur; savaşlar genelde kadın ve mal sebebiyle olduğundan bunlar su ve ot gibi herkesin ortak malıdır. Zahidane yaşam esas olup hayvan boğazlamak yasaktır (Hamed 1998: 188).</p>
<p>Deysanilik de Mazdekilik gibi ışık/iyilik ve karanlık/kötülük dualist anlayışına mensup Mecusilikle irtibatlandırılan bir fırkadır. İbn Deysan’a nispetle bu isimle anılan bu fırkanın temel görüşleri şunlardır: Nur, iyilikleri bilinçli ve iradeli yapar; karanlık ise kötülükleri tabiatı icabı ve iradeli olarak yapar. Nikâh yoktur, acı verici olduğu içi hayvan kesmek yasaktır (Hamed 1998: 97).</p>
<p><strong><span>1.2. İslami Dönem Fırkaları: Hurremilik-Babekilik ve Karmatilik</span></strong></p>
<p>Abbasiler döneminde halife Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde Azerbaycan’da ortaya çıkıp 20 yıl süreyle Abbasileri uğraştıran Babek’e (öl. 224/838) nispet edi­len ve zinayı helal saymaları sebebiyle Mazdekilerin ardılları olarak kabul gören fır­kadır. Abbasiler tarafından 255 bin kişinin toplamda ise yarım milyon insanın ölü­müne sebep olan Babek’in isyanını Türk komutan Afşin (öl. 226/841) bastırmıştır (Hamed 1998: 89-90)<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Babek’in isyanının bastırılması üzerine halife Mu’tasım, Müslüman hükümdarlara isyanın bastırıldığını müjdeleyen zafernâmeler göndermiştir (Yıldız 1991: 377).</p>
<p>Babekilik, İslami kaynaklarda Hürremilik veya Hürremdinilik adıyla da geçer. Bu­radaki ‘Hürrem’ kelimesi ya İran’da bu isimle yer alan şehir isimlerine ya da Farsçadaki “lezzet ve mutluluk” anlamına gelen “Hürrem” kelimesine dayanmaktadır (Hamed 1998: 89-90; Muhammedoğlu 1998: 500).</p>
<p>Karmatilik, İsmaili propagandacısı (dai) Hamdan Karmat’a nispet edilen, insanlar arasında adalet ve eşitliği savunan Şii-İsmaili bir fırkadır. Abbasiler döneminde bir­çok isyanları bastırılan bu fırka, Mısır’da Fatımi Devleti kurulmadan önce Ahsa’da bir devlet kurmuştur. Kadınların ve mülkiyetin ortak olduğu fikri temel düşüncelerindendir (Hamed 1998: 160-162).</p>
<p>On birinci yüzyıla ait Beyânu’l-Edyân der-Şerh-i Edyân ve Mezâhib-i Câhilî ve İs­lâmî adlı Farsça yazılmış “Dinler ve Mezhepler” tarihi kitabında yazar Ebu’l-Meâlî Muhammed b. Ubeydullah el-Hüseynî, “Karamita ve Zenâdika Mezhepleri” başlığı altında bunların her devirde var olan Tanrı-tanımazlardan olduğunu ve rahat yaşa­mayı esas aldıklarını söyler. Bu gruplardan biri olarak Hürremdinileri ve İbahileri de sayarak bunlardan sonuncuların hepsinden daha hamiyetsiz olduklarını ve eşle­rini başkalarından sakınmadıklarını söyler (Ebu’l-Meâlî 1375: 37).</p>
<p>Erken dönem mezhepler tarihi kaynaklarına dayalı olarak “mum söndürme” itha­mına maruz kalan fırkalardan bahsederek adı geçen fırkalarla Kızılbaşlık/Alevilik arasında bir paralellik kurma niyetinde değiliz. Esasen böyle bir yaklaşımın doğru ve bilimsel bir yaklaşım olmadığını düşünüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Burada bizim bu fırkaları zikret­memizin temel sebebi özellikle Babekilerden dolayı Müslümanların tarihsel hafıza­sının bu tür ithamlarla ilgili canlı olduğunu göstererek bu hafızanın egemen siyasi görüş tarafından diğerlerini ötekileştirip sindirmede kolaylıkla canlandırılabileceğini ortaya koymaktır.<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><span><strong>2. Osmanlı Toplumunda “Mum Söndürme” İthamına Maruz Kalan Kızılbaşlar</strong></span></p>
<p>Kızılbaşlık/Alevilik söz konusu olunca bu “sindirip ötekileştirme” kendini açık bir şekilde göstermektedir. Zira 16. yüzyılda yaşanan Osmanlı-Safevi siyasi çekişme­sinde kurucu unsuru oldukları Safevi Devleti’nin yanında yer alan Kızılbaşlarla ilgili “ötekileştirme” faaliyetleri kendini hem siyasi hem de dinî alanda açıkça gös­termektedir. Osmanlı resmî vesikalarında Kızılbaşlarla ilgili kullanılan “Kızılbaş-ı bed-kişi (kötü Kızılbaş), Kızılbaş-ı evbaş (aşağılık Kızılbaş), Kızılbaş-ı bed-maaş (kötü yaşayışlı Kızılbaş), Kızılbaş-ı bî-din (dinsiz Kızılbaş), Kızılbaş-ı hannâs (if­rit Kızılbaş), Kızılbaş-ı mütezelzilu’l-akdâm (ayakları kaymış Kızılbaş), Kızılbaş-ı rû-siyâhi (karayüzlü Kızılbaş), Kızılbaş-ı şum (uğursuz Kızılbaş), leşker-i şeyâtin-i bî-şumar (sayısız şeytanların askeri/ordusu), şâh-ı gümrah (doğru yoldan sapmış şah)” gibi sıfatlar dışlayıcılığın siyasi yönünü göstermektedir (Bilgili 2003: 35; Kaplan 2012: 33-35). Yine aynı dönemde Kızılbaşlarla savaşmanın meşruiyeti ve onların “sapkın” inançlarıyla ilgili yazılan Risâle fî tekfîr-i Kızılbaş, Risâle fî hakkı Kızılbaş, Fetvâ fî kıtâli Kızılbaş, Elsine-i Nâsda Kızılbaş Demekle Ma’rûf Tâifenin Hezeyânları isimli onlarca yazma eser de “ötekileştirmenin” dinî yönünü göster­mektedir (Kaplan 2012: 35-38).</p>
<p>Konumuz sadedinde devam edecek olursak, anılan yüzyıla ait Mühimme defterle­rinde Kızılbaşların “mum söndü” ithamına maruz kaldıkları takip edilmektedir. Ör­neğin “Amasya, Çorum, Zile, Turhal, İskilip, Osmancık, Artukâbâd, Hüseyinâbâd, Gümüş, Ortapâre, Eynebazarı, Mecidözü, Kazâbâd, Katar, Karahisar-ı Demürlü ve Koca isimli yerleşim birimlerinde bulunan bazı Mülhid ve Kızılbaşların, geceleri avretleri ve kızlarıyla birlikte toplanıp birbirlerinin ‘avretlerin ve kızların tasarruf’ ettikleri; Kastamonu beyine, Küre ve Taşköprü kadılarına gönderilen 31 Temmuz 1571 tarihli hükümde, Kastamonu’da Taşköprü Kazası’na tâbi Hacıyülük Karyesi’nden Kara Recep’in Kızılbaş olduğu ve kendi emsâli Kızılbaşlar ile toplanıp ge­celeyin bir tenha eve girip saz, çalgı ve diğer “âlât-ı hevâ” ile eğlendikleri ve sonra mumları söndürüp birbirinin avretini tasarruf ettikleri” Mühimme kayıtlarında bu­lunmaktadır (Savaş 2002: 49, 54).</p>
<p><span>2.1. “Mum Söndü” İthamının Kaynağı</span></p>
<p>Kızılbaşlarla ilgili olarak dile getirilen bu ithamın dayanağının Cem âyinleri oldu­ğu görülmektedir. Zira bilindiği üzere Alevilerin ibadet niyetiyle yürüttükleri Cem âyinleri kadın-erkek birlikte yapılmaktadır. Tarihsel olarak Safevileri destekleyen ve sırf bu yüzden Safeviliğin “başı İran’da gövdesi Anadolu’da” bir devlet olarak ta­nımlanmasına vesile olan Kızılbaşlar/Aleviler, Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra -arka çıktıkları Safevi Devleti’nin yenilmesi nedeniyle- Osmanlı toplumunda mu­halif olarak görülerek kuş uçmaz kervan göçmez yerlerde varlıklarını “kapalı top­lum” hâlinde sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.</p>
<p>Kapalı toplum hâlinde yaşayıp âyinlerine kendilerinden olmayanları (nâ-ehil/hârici) almadıkları için Cem âyini için toplanılan köy odası vb. yerlere kadın erkek gi­rilip ibadet edilmesi Evliyâ Çelebi’nin ifadesiyle “dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yerici” olan (Dankoff 2009: 702) kimi insanların böyle bir iftirayı ortaya atmasına neden olmuştur. Tabii meselenin Osmanlı-Safevi çekişmesine dayanan siyasi boyutu, bu önyargıya dayalı iftiranın yaygınlaş(tırıl)masına sebep olmuştur.</p>
<p>17. yüzyıl devlet adamı Kâtip Çelebi (öl. 1657), Osmanlı Devleti’nin sufilerden özellikle de Safevi Şahlarından çok çektiği için müridlerinin çoğalmaması ve bir araya gelmemeleri için şiddete ve kaba kuvvete başvurduğunu söyler. Bu nedenle Osmanlı’da verilen fetvaların aslı onun ifadesiyle “taraf-ı Saltanat-ı Aliyye cânibini himâye içündür (Katip Çelebi 1306: 28)”, yani devletin âli menfaatleri neyi gerek­tiriyorsa fetvalar o doğrultuda verilmiştir. Bu da bize yazma kütüphanelerimizde Kızılbaşların inanç ve itikatlarıyla ilgili bulunan onlarca eserin varlık sebebini açık­lamaktadır.</p>
<p><span>2.2. Cem Âyinlerinde “Söndürülen” Mum</span></p>
<p>Cem âyinlerinde, on iki imamı temsilen on iki hizmet yürütülür. Bu hizmetlerden biri de “Çerağ Uyandırma”dır. “Delil Uyandırma” olarak da isimlendirilen bu ritüelde Yaratıcı olarak Allah’ı, Şâh-ı Risâlet olarak Hz. Muhammed’i ve Şâh-ı Velâyet olarak da Hz. Ali’yi temsilen üç mum yakılır. Mum yakılmadan önce Nûr sûresi 35 ve 36. ayetler okunur. İlgili âyetlerin meâli şöyledir:</p>
<p><em>“Allah göklerin ve yerin nûrudur (ışık verenidir). O’nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam (billur) içindedir, cam inci gibi parlayan bir yıldıza benzer; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Al­lah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir” (Nûr, 24/35). “Allah’ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği ev­lerde, akşam sabah Allah’ı tenzih ederek anarlar”</em> (Nûr, 24/36).</p>
<p>Nûr suresinin bu iki âyeti okunduktan sonra Çerağcı/Delilci “Destûr pîrim!” diyerek şu tercümanı (dua) okur:</p>
<p><em>“Bismillahirrahmanirrahim. Çerâğ-ı rûşen, fahr-i dervişân, zuhûr-ı iman, himmet-i pîran, Pîr-i Horasan, küşâd-ı meydan, kuvve-i abdalân, kanun-i evliyâ, gerçek erenler demine Hû, Muhammed Mustafa ve Ehl-i Beytine verelim salevât! Allahumme salli ala seyyidina Muhammed ve Âl-i Muham- med.</em> (Bu duaya cemaat de eşlik eder.)</p>
<p>Ardından Çerağcı, “Bismillahirrahmanirrahim, Lâ fetâ illa Ali, la seyfe illa Zulfikâr. Bi nûri azametike Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Bi nûri nübüvvetike Ya Muhammed! Ya Muhammed! Ya Muhammed! Bi sırri velâyetike Ya Ali! Ya Ali! Ya Ali!”<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> di­yerek üç mumu yakar. (Günümüz cemlerinde bu üç adet elektrik ampulü yakmak suretiyle yapılmaktadır.) Aynı ifadeler âyinin sonunda çerağın/delilin sırlanması (mumun söndürülmesi) sırasında da okunur. Çerağcı, bu aşamada bir Çerağ Düvaz’ı okur. Cemlerde en çok okunan ilgili düvaz şöyledir:</p>
<p><em>Çün çerâğ-ı fahr uyandırdık Hüdâ’nın aşkına</em><br>
<em>Seyyidü’l-Kevneyn Muhammed Mustafa’nın aşkına</em></p>
<p><em>Sâki-yi Kevser Aliyye’l-Murtezâ’nın aşkına</em><br>
<em>Hem Hadice, Fatima ol Hayrü’n-Nisâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Şah Hasan Hulk-i Riza hem Şah Hüseyn-i Kerbelâ</em><br>
<em>Ol İmam-i Etkiyâ Zeyne’l-Abâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Ol Muhammed Bâkır ol ki nesli pâk-i Murtezâ</em><br>
<em>İmam Cafer-i Sâdık ilim irfanın aşkına</em></p>
<p><em>Mûsa-i Kâzım serfirâz-i ehl-i Hak</em><br>
<em>Hem Ali Mûsa Rıza-yı sâbiranın aşkına</em></p>
<p><em>Şah Takî-yü bâ Nakî hem Hasanü’l-Askeri</em><br>
<em>Ol Muhammed Mehdi-yi sâhib-livâ’nın aşkına</em></p>
<p><em>Pîrimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin aşkına</em><br>
<em>Haşre dek yanan yakılan evliyânın, enbiyânın aşkına</em></p>
<p>Ber-cemâl-i Muhammed, kemâl-i İmam Hasan, Şah Hüseyin Ali’yi pîr bilene verelim can­dan salevât! Herkes “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ Âl-i Muhammed” diyerek salevat getirdikten sonra Dede, Çerağcı’ya şu duayı verir:</p>
<p><em>“Allah, Allah, hizmetin kabul, muradın hâsıl ola! Gönlün aydın, Hızır yol­daşın, erenler yoldaşın ola! Sonsuza dek bu çerağ, bu ışık demimizde, ce­mimizde eksik olmaya. Yolumuz aydın, gönlümüz mutlu ola! Câbir-i Ensâ- ri’nin himmeti üzerinde ola! Gerçek erenler demine Hû!” Çerağcı posta niyazını yapıp yerine gider.</em></p>
<p>Dede cemaate yönelik olarak şöyle bir dua eder:</p>
<p><em>“Horasan’dan bize ulaşan çerağımız sonsuza dek kılavuzumuz olsun. Çerağ- larımız yansın, yakılsın Muhammed-Ali aşkına! Çerağlarımız yansın, yakıl­sın Pîrimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın şehitler şahı İmam Hüseyin aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın Kerbelâ Şehitleri aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın Pir Sultanlarımızın ve tüm şe­hitlerimizin aşkına! Çerağlarımız yansın, yakılsın bu yurtlardan, bu cemler­den gelmiş geçmiş tüm canların, pirlerin, rehberlerin aşkına! Çerağlarımız sonsuza dek yansın, yolumuzu aydınlatsın, birliğimizi, varlığımızı güçlen­dirsin. Gerçeğe Hû.”</em><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü üzere kapalı toplum hâlinde yaşanıldığı ve cemlere kadınlı erkekli gi­rildiği için Alevilikle ilgili böyle bir iddia ortaya atılmış bulunmaktadır. Hâlbuki âyinde özellikle iftiraya konu olan “çerağ uyandırma”nın Kur’ân âyetleriyle yapı­lıyor olması böyle bir iftirayı ortaya atanları utandıracak mahiyette olsa gerektir. Burada dikkat çekici bir husus da Melikoff’un işaret ettiği üzere (2009: 87) bu de­dikoduları yayan ve bunlardan bahsedenlerin hiçbir zaman anlatılan taşkınlıkları görmemiş olduklarıdır.</p>
<p><span>3. Evliyâ Çelebi’nin “Mum Söndürme” ile İlgili Yorumu</span></p>
<p>Kırk yılı aşkın bir süre Osmanlı topraklarını gezmiş ünlü gezgin Evliyâ Çelebi (öl.1658), Seyahatnâmesi’nde Kızılbaşlarla ilgili olarak dile getirilen “mum söndür­me” iddiasının temelsiz olduğunu, “mum söndü yapılıyor” denilen yerleri sayısız defa gezdiğini ancak böyle bir şey görmediğini, bunun asılsız bir itham olduğunu söylemiştir. Ona göre bu iddianın temeli genel olarak insanoğlunun, dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yerici olmasına dayanmaktadır (Dankoff 2009: 702). Önemine binaen Evliyâ Çelebi’nin “mum söndürmek”<a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> ile ilgili görüşünü aynen aktarmak istiyoruz:</p>
<p><em>Son söz olarak mum söndürme hadisesi… 1056 senesinde Erzurum’dan İran’a gittim ve 1055 tarihinde Bağdat’tan yine İran’daki Hemedan ve Dergüzin’e kadar gittim ve 1077 tarihinde Kırım bölgesinden Dağıstan’a ve ora­dan İran’ın demir kapısı, Şirvan Şamakisi ve Gilan Baküsüne vardım ve yine şimdi bu Rumiye, Hoy, Merend, Tesu, Kumla ve Tebriz diyarlarını gördüm. Mum söndürme dedikleri şeyi ve öyle bir amaçla toplanan bir topluluk gör­medim. Fakat bu dünya halkı dedikoducu, çekiştirici, kınayıcı, herkesin ayıp ve kusurlarını ortaya döküp saçıcı, acımasız ve yericidir. Sivas eyaletinde Keskin, Bozok, Sungur ve İmâd sancaklarında mum söndürenler vardır ve mum söndürüp herkes birer adamın hanımını kucaklayıp bir kenarda bacak­lar derler ki haşa tekrar bir kere daha haşa ki [böyle bir şey yoktur]. Bu aciz kul Bağdat’ın fethinden itibaren o bölgeleri [karış karış] gezdim, dolaştım ve yine Sivas’ta efendimiz vali iken Keskin ve Bozok’ta pek çok hizmet ve görev aldım. Fakat öyle bir şey görmedim. Yine belirtmem gerekir ki bu [bildiği bilmediği] her şeye burnunu sokan halk Rumeli’nde Silistre eyaletinde Deli Orman ve Karasu beldesinde ve Dobruca vilayetinde Şahseven ve mum söndürenler ve şah taclığı [elinde olan] erkek ve kadınlar vardır diye söylerler. Allah en iyi bilendir ki, bilakis oralarda elli kere bölgelerde severek görev­ler aldım. Fakat o şekilde şeriat dışı bir şey görmedim</em> (Dankoff 701-702).</p>
<p>Evliyâ Çelebi’nin bu ifadeleri aynı dönemde yaşamış Kâtip Çelebi’nin yukarıda işa­ret edilen görüşüyle birleştirildiğinde “mum söndü” iftirasının bir toplum mühen­disliği çalışması olduğu sonucuna varabiliriz.</p>
<p><span>4. Bektaşi Sırrı</span></p>
<p>“Mum söndü” iftirasının bir benzeri Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Bektaşilerle ilgili olarak “Bektaşi sırrı” adıyla ortaya çıkmıştır. Güya Bektaşiler, âyinlerinden sonra gerçekleştirdikleri muhabbet sofrasında Kızılbaşların yaptığı gibi mum sön­dü yapmaktadırlar.</p>
<p>Bu o kadar yaygınlaşmış olmalı ki sırf bunun için Bektaşilik tarikatını incelemeye karar veren Yakup Kadri Karaosmanoğlu, araştırmaları sonucunda bu düşüncenin cehalete ve önyargıya dayalı aslı esası bulunmayan bir düşünce olduğunu, Bektaşi tarikatının o zamanki durumuyla ilgili yazdığı Nur Baba romanının “önsöz”ünde şöyle ifade etmiştir:</p>
<p><em>Netekim Nur Baba’nın bundan sekiz dokuz sene evvel yazılmış olmasına rağmen, meydana ancak şimdi çıkabilmesinin yegâne sebebi bir zamanlar benim de böyle bir ahlaki endişeye kapılışım, yani gerek cehalet, gerek sade dillik sâikasıyla hakikatde bir “Bektaşi Sırrı” mevcud bulunduğuna inanışımdır. Hâlbuki bir tarafdan şahsi görgülerim, diğer taraftan bu tarikat hakkında yapdığım tedkik ve tetebbu’lar bana isbat itdi ki “Bektaşi Sırrı” yalnız avamın beyninde yer bulan esassız mefhumlardan biridir</em> (Karaosmanoğlu 1923: 6).</p>
<p>Irene Melikoff da hem “mum söndü” hem de “Bektaşi sırrı” ile ilgili olarak bunun uydurma ve karalayıcı bir zandan ibaret olduğunu, bu tür iftiraların, yabancı inanç­lara karşı -her zaman ve her yerde- söylenenlere benzediğini ifade etmiştir. Ona göre yaşadıkları toplumda eza görmeleri gibi koşullar ve sülûk törenlerinin doğası icabı kapalı cemiyetlere dönüşmüşleri, kendiliğinden bir gizlilik söylentisi (mythe) yaratmıştır (Melikoff 2009: 27).</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Eline (E), diline (D), beline (B) sahip ol veya “Eline tek, diline pek, beline berk ol.” diyerek EDEB’i en güzel şekilde tanımlayan, karısını boşayanı zinâ etmiş gibi de­ğerlendirip “düşkün” ilan eden; tarihsel referansı Hz. Peygamber ve Hz. Ali’nin kar­deşliğine (muâhât) dayandırılan musahiplik erkânında, musahiplerin çocuklarının aradaki bu kardeşlik bağı zedelenmesin diye evlenmelerini yasaklayan Aleviliğin en büyük talihsizliği belki de üzerinde en çok hassasiyet gösterdiği konu üzerinden iftiraya maruz kalmasıdır.</p>
<p>Esasen insanlık tarihi incelendiğinde “mum söndü” benzeri cinsel sapkınlık suçla­maları her dönemde görülmüştür. Ancak aynı ithama maruz kalan grupların birbirleriyle özdeşleştirilmeleri, birbirlerinin selef ve halefleri gibi değerlendirilmeleri yanlıştır. Esasen daha ziyade egemen olan görüşün karşısındakini bastırmak için bir silah olarak kullandığı bu iftira her zaman amacına ulaşmıştır ki bu aynı zamanda iftiranın değişmez mantığını göstermektedir: Çamur at, izi kalsın! Evet, Alevilik/ Kızılbaşlık ile ilgili olan tam da budur. Dinî-siyasi bir çatışma alanı olarak Sünni-Alevi farklılaşmasının doğmasına da neden olan Osmanlı-Safevi çekişmesinde Safevileri destekleyen Kızılbaş Türkmenlere atılan bu iftira bugün hâlâ toplumsal bellekte yerini koruyor. Zaman zaman modern medya figürlerinin Kızılbaşlık ve mum söndüyle ilgili kırdıkları potlar bunun en büyük kanıtıdır.</p>
<p>Her ne kadar ayinlerin nâ-ehle gösterilmeden gizlice ve sadece belli kişilerin ka­tılmasıyla yapılıyor olması “Alevi sırı” ya da “Bektaşi sırrı” söylemlerini doğurmuş olsa da gizlilik ve herhangi bir ayinin bilmeyen, irfandan yoksun (nâdân) insanlar­dan gizli şekilde yapılması tasavvufun temel ilkelerinden birini de oluştursa “Mum söndü” iftirasının hâlâ zihinlerde yaşıyor olması, üzerinde düşünülmesi ve çözül­mesi gereken bir sorundur.</p>
<p>Öyle görünüyor ki Sünni toplum, “popüler kültür figürlerinin” belleklerine bile kazındığına göre, Kızılbaşlık/Alevilik ile ilgili son derece yanlış bilgilerle beslen­mektedir. Bunun temelinde tarihsel süreçte yaşanan siyasi kırılmalar yatsa bile, günümüzde hâlâ bunun devam ediyor olmasının sebebi, eğitim sistemimizde ve öğretim araçlarımızda Alevilik ile ilgili yeterli düzeyde öğretici bilginin olmayışı ve insanların da hâlâ önyargıya dayalı kulaktan dolma bilgilerle donatılıyor olmasıdır. Öyleyse yapılması gereken nedir?</p>
<p>Kanaatime göre, devletin bu işe el atıp müfredata Alevilikle ilgili (esasen eğer birlik­te huzur içinde yaşamak istiyorsak Alevilik yetmez, Türkiye’de yaşayan tüm dinî/ mezhebî gruplarla ilgili) sahih bilgilerin konulmasını ve öğretilmesini sağlaması ge­rekmektedir. Bunun için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi uygun görünmektedir. Evet, son yıllarda Alevilik konusu Din Kültürü kitaplarının içine girmiştir, ancak daha zengin bir içerikle konunun geliştirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu iftiranın ortaya çıkışındaki diğer bir neden de psikolojiktir ve “kişi bilmediğinin düşmanıdır.” vecizesinde kendini göstermektedir. İnsanlar genellikle bilmedikleri konuda fazlasıyla ön yargılı olabilmektedirler. İşin içinde bir de Kızılbaşlık gibi Os­manlı devletinden kalma bir siyasi çekişme olunca bu önyargının kuvveti ziyade­siyle artmaktadır.</p>
<p>Yüce Allah inananlara Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Siz ey iman eden­ler! (Birbiriniz hakkında kötü) zandan şiddetle kaçının! Unutmayın ki zannın bir kısmı ağır bir vebaldir! Birbirinizin gizli saklısını da asla araştırmayın ve birbiri­nizin gıybetini etmeyin! İçinizde ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanan biri var mı? Bakın, tiksindiniz işte! Sözün özü: Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın! Kuşkusuz Allah tevbeleri kabul eden sınırsız rahmet kaynağıdır” (Hucurat, 49/12). “Ve bilmediğin bir şeyin peşinden gitme! (Bilmediğin bir konuda konuş­ma!) Çünkü kulak, göz ve gönül; bütün bunlar (hesap günü) ondan dolayı sorguya çekilecektir” (İsra, 17/36).</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Doğan KAPLAN</strong></span></a>
</p><p>Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. e-posta: <a href="mailto:dogakaplan@gmail.com">dogakaplan@gmail.com</a></p>
<p><strong>Alıntı Kaynak: </strong> Hünkâr Alevilik Bektaşilik Akademik Araştırmalar Dergisi</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ AZİMLİ, Mehmet (2004). Abbasiler Dönemi Babek İsyanı. Ankara: İlâhiyât Yay.</span></div>
<div><span>♦ BAĞDADİ, Abdulkâhir b. Tâhir b. Muhammed (1993). El-Fark Beyne’l-Fırak. (Tahkik: Muhammed Muhyiddin Abdulhamid). Beyrut: el-Mektebetu’l-Asriyye.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİLİ, Ali Sinan (2003). “Osmanlı Tarih Yazarlarının Algısıyla Türkiye-İran İlişkilerinde Siyasi Karakterin Dinî Söylemi: Kızılbaşlık”, HBVAD, 27/21-41.</span></div>
<div><span>♦ DANKOFF, Robert (2009). “Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin Önceki Baskısında Yer Almamış Olan “Mum Söndürmek” Anlatısı”. (çev. Nurettin Gemici). Turkish Studies. 4/3: 696-702.</span></div>
<div><span>♦ EBU’L-MEÂLİ, Muhammed b. Ubeydullah. Beyânu’l-Edyân der şerh-i Edyân ve Mezâhib-i Câhili ve İslâmi. (Tashih: Abbas İkbâl Aştiyâni, Muhammed Taki Dânişpezuh). (hzl. Muhammed Debir Siyâqi). Tehran: Ruzne, 1375 (1996).</span></div>
<div><span>♦ HAMED, Hüseyin Ali (1998). Kâmusu’l-Mezâhib we’l-Edyân. Beyrut: Dâru’l-Cîl.</span></div>
<div><span>♦ IMRE, Adorjan (2004). Mum Söndürme’ İftirasının Kökeni ve Tarihsel Süreçte Gelişimiyle İlgili Bir Değerlendirme. (der. İsmail Engin-Havva Engin). İstanbul: Kitap Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN, Doğan (2012). Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik. Ankara: TDV Yay.</span></div>
<div><span>♦ KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri (1923). Nur Baba. İstanbul: Orhaniye Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip ÇELEBİ (1306). Hacı Halife Mustafa b. Abdullah (öl.1067/1657). Mîzânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l-Ehakk. İstanbul: Ebu’z-Ziya Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip ÇELEBİ (1981). Hacı Halife Mustafa b. Abdullah. Mîzânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l- Ehakk-İslâm’da Tenkid ve Tartışma Usûlü. (hzl. Mustafa Kara). İstanbul: Marifet Yay.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuad (1984). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. (hzl. Orhan F. Köprülü). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MUHAMMEDOĞLU, Aliev Saleh (1998). “Hürremiyye”. Diyanet İslam Ansiklopedisi. c. XVIII. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 500-501.</span></div>
<div><span>♦ SAVAŞ, Saim (2002). XVI. Asırda Anadolu’da Alevîlik. Ankara: Vadi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ŞEHRESTANÎ, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim (1998). El-Milel ve’n-Nihal. (Tahkik: Emir Ali Mehna, Ali Hasan Fâûr). Beyrut: Dâru’l-Ma’rife.</span></div>
<div><span>♦ YAMAN, Mehmet (2003). Alevilikte Cem. İstanbul: Can Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun (1991). “Bâbek”. Diyanet İslam Ansiklopedisi. C. IV. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 376-377.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Fuad Köprülü bu anlatıyı bize, Ahmed Yesevi’nin menkıbelerini, tarikatının âdâp ve usullerini anlatan Cevâhiru’l-Ebrâr min Em- vâci’l-Bihâr adlı Hazini isimli bir Yesevi dervişinin III. Murad devrinde yazmış olduğu eserden aktarmıştır. (Adı geçen eserle ilgili olarak bkz. Köprülü 1984: 368-369). Bir menâkıbnâme de olsa bu tür eserlerin satır arasından hakiki bilgiye ulaşmak mümkündür. Örneğin burada aktarılan alıntıda anlatılan olayın doğruluğu yanlışlığından ziyade Ahmed Yesevi’nin sohbetlerinin kadınlı erkekli oluşu bir hakikat olarak kendini göstermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Esasen muhalif mezhep ya da inanış mensuplarının akraba ile cinsel ilişki kurması, ana bacı tanımaması (ensest ilişki/orgia/ safahat âlemi) vb. gibi iftiraların tarihi milattan önceye dayanmaktadır. Eskiçağ’da Romalı tarihçi Livius, MÖ 186 yılında “baccha- nalia meselesi” adıyla böyle bir olaydan bahseder. “Mum söndü” iftirasının milattan önce putperest Roma’da ve milattan sonra Hristiyan toplumlarında ilk ortaya çıkışı, Hiristiyan dünyasında bu ithama maruz kalan Paulikian, Bogomil, Kathar vb. mezheplerle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Imre 2004: 123-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Alevilik tabirinin 20. yüzyılın başlarından itibaren kullanılmaya başlanan şemsiye bir kavram olduğu, öncesinde bu tabir yerine Kızılbaşlığın kullanıldığı ve Kızılbaşlığın da ilk defa Safevi şahlarından Şah Haydar (ö. 1488) zamanında kendi taraftarları için bir alamet-i fârika olarak tasarladığı kızıl serpuştan kaynaklandığı vb. hususlar için bkz. Kaplan 2012: 29-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Babek’in isyanıyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Azimli 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Burada bu vesileyle Alevilik ile ilgili kimi popüler yayınlarda gördüğümüz vahim bir hataya işaret etmekte fayda görüyoruz. Sean Martin’in The Cathars adıyla yayımlamış olduğu Hristiyan heretikleriyle ilgili kitabının Türkçeye Orta Çağ’da Avrupa’da Alevi Hareketi Katharlar (Kalkedon 2009) adıyla çevrilmiş olması affedilmez bir saptırmadır. Esasen ilgili çeviride Alevilikle ilgili en ufak bir iz, bir gönderme olmamasına rağmen ilgili çeviriye bir sunuş yazan Ali Galip’e göre yazar Kathar uzmanı S. Martin onların Alev- ilerin ataları olduklarını bilmemektedir. Aslında A. Galip veya Alevilikle ilgili popüler kitapları olan Erdoğan Çınar’ın temel yanlışı benzerliklerden hareketle bir özdeşleştirmede bulunmadır. Örneğin Katharlar, Bogomiller ve daha başka Hristiyan gruplar “mum söndü” yapmakla itham edilmişler, Alevilik de böyle bir şeye maruz kalmış, o zaman Alevilerin atası adı geçen gruplardır. Alevilikte Hak-Muhammed-Ali anlayışı var, bu Hristiyanlıktaki teslise benziyor, o zaman Aleviliğin aslı Hristiyanlıktır gibi yanlış yorumlara bu bahsettiğimiz özdeşleştirme yanlışı sebep olmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Aslında bu tür iddialar sadece İslam toplumunda değil tüm inanç gruplarında görülmektedir. Örneğin MS 2. yüzyılın sonunda Romalı putperest Felix Minucius’un tüm Hristiyanların mum söndü yaptıklarına dair şu ifadeleri meramımızı anlatmaya yetecek­tir: “(Hristiyanlar) merasimlerinde papazın cinsel organlarını öperler… Bayram günlerinde çocuklarıyla, kardeşleriyle, anneleriyle ve çeşitli yaşta olan erkeklerle ve kadınlarla beraber bir araya gelirler. Eğlencedeki gerginlikte, içki içtikten sonra kötü arzuları yükselerek. çerağ sütunu düştükten sonra ışık söner. karanlıkta tutku yırtılır, kim kiminle birleşir sadece tesadüfler sonucudur” (Imre 2004: 128-129).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Duadaki Arapça ifadelerin karşılığı şöyledir: “Senin büyüklüğünün nuruyla ey Allahım! Peygamberliğinin nuruyla ey Muhammed! Velayetinin sırrıyla ey Ali!”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Cem ayininin “Çerağ Uyandırma” bölümüyle ilgili anlatı Mehmet Yaman’ın (2003) çalışmasının yanı sıra Cem Vakfı’nca kayded­ilip satışa sunulan görüntülü videolardan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilere-atilan-mum-sondu-iftirasinin-tarihsel-kokenleri-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a><strong> E</strong>vliya Çelebi’nin “mum söndü” ile ilgili kısa anlatısı Seyahatnâme’nin ilk baskısında (İkdam matbaası 1314/1896, IV/307) yer al­mamıştır. Bu eksik kısmı ünlü Evliyâ uzmanı Robert Dankoff, Seyahatnâme’nin Topkapı Müzesi, Bağdat Köşkü 305 no.da bulunan Evliyâ’nın kendi el yazısıyla yazdığı yazmadan (vr. 296b-297a) aynen aktararak 1995 yılında yayımlamıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alevilikte-eski-turk-dini-goektanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alevilikte-eski-turk-dini-goektanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri
Türkler, binlerce yıllık tarihsel gelişim süreci içinde yeryüzündeki birçok din ile tanışmıştır. Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Ortodoks Hıristiyanlık, Musevilik ilk akla gelenlerdir. Günümüzde Orta Asya’da halen Budacılığa inanan Sarı Uygur Türkleri vardır. Gagavuzlar, Çuvaşlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyan’dır. Karaim ve Kırımçak Türkleri Musevi’dir. Türkler başlangıçta Şamanizm’e inanmakta idi. Günümüzde Orta Asya ve Sibirya’da Şamanist inanca sahip […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a63143b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alevilikte, Eski, Türk, Dini, Göktanrı, İnancı, Şamanizmin, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Alevilik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html">Alevilikte Eski Türk Dini (Göktanrı İnancı) Ve Şamanizmin Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Orhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Türkler, binlerce yıllık tarihsel gelişim süreci içinde yeryüzündeki birçok din ile tanışmıştır. Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Ortodoks Hıristiyanlık, Musevilik ilk akla gelenlerdir. Günümüzde Orta Asya’da halen Budacılığa inanan Sarı Uygur Türkleri vardır. Gagavuzlar, Çuvaşlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyan’dır. Karaim ve Kırımçak Türkleri Musevi’dir. Türkler başlangıçta Şamanizm’e inanmakta idi. Günümüzde Orta Asya ve Sibirya’da Şamanist inanca sahip Türkler hâlâ yaşamaktadır. Alevilik genel olarak bir Türk inanışıdır. Türklerin tarihte geniş bir coğrafyaya yayılmış ve sadece 16 imparatorluk kurmuş olması, birçok farklı kültür ile tanışması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle Alevilik, birbirinden farklı inanışların harmanlandığı senkretik inanış özelliği yönü ile birçok eski kültür ve din formlarının özelliğini sahiplenmiştir. Şamanizm, Budizm, Mazdeizm (Zerdüştlük), Brahmanizm gibi doğu kaynaklı kültürler en baskın figürlerdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<h3><span>1-Alevilik Ekletik Değil Senkretik Bir İnanıştır</span></h3>
<p>Senkretizm, birbirinden ayrı, çatışan ideoloji ve görüşlerin birlikli bir düşünce sistemi içinde uyumlu hale getirilmesi, birbirinden tamamen farklı inanışların harmanlanması felsefesine verilen addır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan’a göre Anadolu Aleviliği isteyerek, şuurlu bir şekilde seçilmiş unsurların bir araya getirilmesi ile meydana gelmiş <em>“ekletik”</em> bir oluşum değildir. Çeşitli amaçlarla veya bazı Dâilerin özel faaliyetleri sonucunda geleneksel Türk âdetlerine eklenmiş, bazen birbirine aykırı unsurlardan meydana gelmiş, sonra da İslamî kisveye büründürülmüş bir senkretizmdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bektaşilik, Anadolu’nun doğusunda, Kürtlerin <em>“Ehl-i Hak”</em> inancı ve İran Azerbaycan’ında görülen ve mensuplarının büyük çoğunluğu Türk olan “Kırklar” ile ortaklık gösterir. Cebrail anlatısı ve bir horoz biçiminde tasarlanan <em>“Melik Tavus”</em> ile ilgili olanlar başta olmak üzere, Yezidilerin inançları ile de ortak çizgiler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bütün bu öğeler; kadınların törenlere katılmaları, alkollü içkilere hoşgörü gibi İslam öncesi eski Türk geleneklerinin ve inanışlarının uzantılarına eklene gelmiştir. Bazı kuşlara ve özellikle turnaya verilen önem, kendini semahlarda gösterir. Ayrıca güneşin doğuşunda yüzünü doğuya çevirerek Hz. Ali’ye niyazda bulunmak, Hz. Ali ile kişileştirilmiş bir güneş kültü inanışı vardır ki,</p>
<p>Hz. Ali eski Türklerin Gök-Tengri inancının bir yansıması gibidir. Yıl içinde ölen birisi, doğal olarak ülkenin geleneklerine göre toprağa verilir. Fakat cenaze merasimi eski Türk geleneklerine göre ilkbaharda, yazın hemen başlarında yeniden yapılır. Tüm bunlar göstermektedir ki, Alevilik bir inançlar karışımıdır, yani Senkretik bir inanıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<h3><span>2. Alevilikte Eski Türk Âdetlerinin Etkisi</span></h3>
<p>Eski Türkler; Budizm, Şamanizm, Lamaizm, Manizm, Zerdüştlük, Mecusilik, Sabilik, Müzdekilik, Hurremilik, Merkunilik, Deysanilik, Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerini daha önce yaşamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Göktürkler zamanında Türkler tek bir tanrıya inanıyorlardı. İbn Fazlan’a göre eğer Göktürklerden birisi bir zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse, başını gökyüzüne kaldırıp, <em>“Bir Tengri”</em> der. Bu Türkçede <em>“Bir Allah”</em> demektir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Türkler büyük topluluklar hâlinde İslamiyet’i kabul etmişlerdir; fakat köy, kasaba ve şehirlerde oturan Türkler, İslamiyet’in gereklerini titizlikle yerine getirirken, göçebe olarak yaşayan bazı kabileler İslamiyet’i şeklen kabul etmiştir. Kendi asıl dinlerinin birçok âdet ve geleneğini yeni dinlerine uydurmaya gayret etmiştir. Örneğin göçebe Türkler günün her saatinde erkek ve kadın bir arada bulunmuştur. Aralarında Anadolu tabiri ile kaç-göç, yani haremlik-selamlık uygulaması olmamıştır. İslamiyet’in haremlik-selamlık uygulaması ve <em>“nikâh düşmeyen kadınlarla erkeklerin birbirlerini mahrem olması”</em> uygulaması göçebe Türklere çok ters gelmiştir. Türkler daha önce ibadetlerini müzik ve dans eşliğinde yapmıştır. İslamiyet’in bu konuda getirdiği yeni kurallar da onlara zor gelmiştir. Bu yüzden bazıları eski dinî inanış ve ibadet şekillerini muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Genellikle Irak’ta bulunan Rufai Tarikatı mensupları, vücutlarına çeşitli delici ve kesici alet batırmaktadır. Ateşte yürür ve kızgın cisimleri tutmaktadırlar. Bunun gibi âdetler, Türkler Irak’a gelinceye kadar yoktur. Tarikatın içine bu yenilikleri de Türkler sokmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Anadolu’ya Orta Asya Türklerinin akın akın geldiği dönemlerde kurulan Yeseviyye, Safeviyye, Bektaşiyye, Haydariyye, Bayramiyye gibi tarikatların, Eski Türklerden inançlarından kalma birçok benzer yanları vardır. Başlangıçta eski Türk inanç, yaşam ve törelerini koruyan bu heterodoks yapıdaki tarikatlar; ocak, dedelik, Ayin-i Cem’de yapılan toplu, içkili, kadınlı erkekli semahları hep eski Türk Kültüründen almıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Eski Türklerin Gök Tanrı (Gök-Tengri) dönemindeki ocak kültü, beylik kurumu, şaman merasimleri sırasında dairevi şekilde oturup, içki içme ve Şaman danslarına bakıldığında, aradaki benzerlikler açıkça görülecektir. Eski Türklerde, İslamiyet’e girmeden önce çok yaygın olarak, evli çiftlerin katıldığı ve çok sıkı disiplin kuralları içinde cereyan eden, kımız içilen dinî törenler bulunmaktaydı. Eski Türklerin bu âdeti, Aşağı Türkistan yani Maveraünnehir’de göçebe Türkmenler aracılığı ile Yeseviliğe sokulmuştur. Daha sonra Yesevilik yolu ile Anadolu’ya gelen bu içkili ve kadınlı dinî tören âdeti, Babai çevrelerinde uygulanmaya başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Yine Melikoff<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>‘tan naklen Divan-ı Lügat-it Türk’te:</p>
<p><span><em>Ortak bolub bilişdi<br>
</em><em>Mening tavar satışdı<br>
</em><em>Biste bile yaraşdı<br>
</em><em>Kizleb tutar tayımı</em></span></p>
<p>dizeleri geçmektedir. Anlamı “<em>Ortak olduğunu gösterdi, davarımı satmamda yardımcı oldu, biste ile anlaştı, tayımı saklayıp korur</em>” demektir. Buradaki <em>“biste”</em> sözcüğü, tüccarlar arasındaki bir kardeşlik, bir ortaklık manasına gelmektedir.</p>
<p>Yeni doğan bebeğin ve loğusa annenin yanında üç gün üç gece beklemek âdeti ortak bir özelliktir. Buna karşın Eski Türklerde melek kavramı yoktur. Alevilerde olduğu gibi, Eski Türklerde de meleğe inanılmaz.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Çin Kaynaklarına göre <em>“Eski Türkler su ve ağaçlara kurban verirler”</em> yani su kutsaldır. Su kutsaldır ve suya tapınma şeklinde meydana çıkan bu kült, aynı zamanda ondan korkma ve çekinme şeklinde kendini gösterir. İbn Fazlan’a göre Oğuzlar küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezlerdi. Cinsel ilişkiden sonra yıkanmazlardı. Bilhassa kış mevsiminde su ile hiç işleri olmazdı. Oğuzların arasına tüccarlık ve diğer sebepler nedeni gelen yabancılar, onların yanında yıkanamazlardı. Sadece geceleyin, onların görmeyeceği şekilde yıkanabilirlerdi. Çünkü Oğuzlar bu yabancılardan birini yıkanırken görünce, ona kızarlar ve <em>“Bu adam bize sihir yapmak istiyor, çünkü suya giriyor”</em> derlerdi. O kişiden tazminat almadan onu bırakmazlardı.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Alevilerde de buna benzer âdetler vardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Eski Türklerde biri ölünce, hangi mevsimde ölmüş olursa olsun, cesedi tuza konarak ilkyazın gelişine kadar bekletilirdi. İlkyaz geldiğinde ceset toprağa verilirdi. Bu âdet, ruhun bedene dönmesi (ruh göçü) inancına bağlı idi. Nasıl gündüz geceyi, ilkyaz kışı izliyorsa, hayat da öylece ölümün yerini almaktaydı. Alevilerde de yıl içinde ölen birisi, doğal olarak ülkenin geleneklerine göre toprağa verilir. Fakat cenaze merasimi eski Türk geleneklerine göre ilkbaharda, yazın hemen başlarında, yeniden yapılır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Urenha-Tubalarda biri öldüğünde, ölüyü derhal çadıra çıkarıp, keçe veya deri ile örterler. Çadıra bir koyun getirip, bağlarlar. Koyun meleyene kadar beklerler. Meledikten sonra koyunu keserler. Bu âdet yine bazı cem törenlerinden kurban edilecek koyunun dedenin huzuruna getirildikten sonra, bir işaret vermesi için beklenmesine benzemektedir. Koyun meleme, seğirme, işeme, pisleme ve çırpınma gibi bir işaret vermedikten sonra, dışarı götürülüp kesilmez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Hilmi Ziya Ülken’in bildirdiğine göre Baha Said, 1916 yılında İstanbul’da verdiği bir konferansta, <em>“Kapalı cemaatler ve mezheplerin Horasan Erenleri kanalı ile eski Türk dininden geldiği</em>” görüşünü savunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Fuat Köprülü, 1919 yılında yayımlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar isimli eserinde, Bektaşiliğin eski Türk dinî inanışlarından kaynaklandığını delilleri19 ile savunmuştur.</p>
<p>Göktürk Yazıtlarına göre, Türklerde insanın ruhu, öldükten sonra kuş yahut böcek şekline girmektedir. Bu yüzden ölen kişi için “<em>uçtu”</em> derler. Batı Türklerinde, İslamiyet’i kabul ettikten sonra bile <em>“öldü”</em> yerine <em>“şunkar boldu”</em> yani <em>“şahin oldu”</em> denir. Yakut Türklerine göre, insan ölünce <em>“kut”</em> yani <em>“ruh”</em> bedeni terk ederek, kuş şeklini alır. Kâinatı kaplayan “Dünya Ağacı”nın dalları üstüne konar. Yakutlarda ruh, hayvan şekline de girer. Moğol Şamanı’nın kuş şekline girmesini sağlayacak kanatları vardır. Orhun Yazıtları ve Divanü Lügati’t-Türk’te cennet, <em>“uçmak, uçmağ</em>” terimi ile açıklanır. Aleviler ise ölen kişi için “<em>don değiştirdi”, “göçtü”, “Hakk’a yürüdü” </em>veya <em>“kalıbı dinlendirdi”</em> der, <em>“öldü”</em> demez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a><sup> <a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></sup></p>
<p>Çepnilerde eğer ölen kişi kadın ise, elbiseleri ile gömülür. Düğün giysisi üç eteklidir. Ahrette de aynı elbiseyi giyeceğine inanır. Bir daha o elbiseyi ölene kadar giymez. Ancak ceset kefenlendikten sonra, üç etek elbise kefenin üstüne giydirilir ve ceset tabuta o şekilde yerleştirilir. Hunlar ölülerini tabuta koyar, tabutun üzerini altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterdi. Oğuz boyları ve Göktürklerde de ölüye ceket giydirilerek gömülmesi âdet vardır. Göktürklerde ölüye ceket giydirilir, kuşağı kuşandırılır, yayı yanına konur. Bütün mal ve eşyası çukura doldurulup, ceset buraya oturtulurdu. Yine Moğollar sandukayı hoş kokulu ağaçtan yapar ve ölüye de elbise giydirirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Alevilikte kutsal sayılan bazı rakamlar, eski Türk Kültüründe de kutsal sayılan rakamlardandır. 3, 5, 7, 12, 17, 24, 32 ve 40 sayıları, hem eski Türk inançlarına hem de Alevilere göre de kutsal sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Ebülgazi Bahadır Han ünlü eserinde şöyle demektedir:</p>
<p><em>“Şimdi biz 12 çadırda kimlerin mevki işgal ettiklerini, kimin ne ülüş (kesilen hayvanın etinden pay) aldığını, kimin et doğradığını ve kimin atlar yanında kaldığını söyleyelim.”</em><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<h3><span>3-Alevilikte Şamanlığın Etkisi</span></h3>
<p>Yusuf Ziya Yörükan, Rus entoloğu Barthold’un avcılıkla uğraşan ve ormanlık yerlerde yaşayan kabilelerin Şamanlığa inandığını bildirmektedir. Türkler de çok eski tarihlerden beri Şamanizm’e inanmaktadırlar. Yine Uygur Abidelerinden, Uygurların birçoğunun, aynen Oğuzlarda olduğu gibi Şamanizm’e inandıkları görülmektedir. Çin kaynakları da bunu doğrulamaktadır. Bütün bunlar, Türklerin çok eskiden beri Şamanizm’e inandıklarını ve bağlı kaldıklarını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Anadolu’ya akın akın gelen, eski inançlarına bağlı, özgür düşünceli, şeriatın katı kurallarına karşı tepkili göçebe topluluklarının önderleri, halen Şamanlıktan kopmamış Türkistan ve Horasan Erenleri idi. İşte Türk-İslam tarihinin ilk heterodoks akınları ve tarikatlarını meydana getiren bu yüce insanlardır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Barak Baba, Baba İlyas, Baba İshak, Geyikli Baba, Hacı Bektaş ve Saru Saltuk gibi Alp Erenler, Türk tasavvuf tarihinde yeri ve önemi yeterince takdir edilmemiş ululardır.</p>
<p>Şamanist inanıştaki Kam ile Alevi-Kızılbaş-Bektaşi inanışındaki dede ve baba kavramları arasında şaşılacak derece benzerlikler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<ol>
<li><em>Kamlık ve dedelik soydan gelen bir özelliktir. Sonradan kam veya dede olunamaz. Kam ve dede sülalesinin çocukları arasından uygun olanlar bu görevi devam ettirir.</em></li>
<li><em>Kamlar ve dedeler dinî ibadetler esnasında benzer tören kıyafetleri giyer.</em></li>
</ol>
<ol>
<li><em>Aleviler sadece dede önünde secde ederler. Eski Türkler ise sadece kam önünde secde ederlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em></li>
</ol>
<p><em>Şamanlık ve cem törenleri arasındaki bazı benzerlikler şunlardır:</em></p>
<ol>
<li><em>Töreni yöneten dinî önder bir posta oturur. Şamanlar tören sırasında posta oturduğu gibi, dedeler de maddi değerinden ziyade temsil ettiği makam kutsal olan posta oturarak töreni yönetir.</em></li>
<li><em>Kurban kesilmeden önce, şaman ve dede hiç bir dinî tören aşaması gerçekleştirmez.</em></li>
<li><em>Kadınlar ve çocuklar da, törenlerde erkekler ile bir arada bulunur. Kaç-göç olmaz.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde “arakı” (yani bildiğimiz rakı), cemlerde ise “dem” veya “dolu” niyeti ile rakı (nadiren şarap) içilir.</em></li>
<li><em>Şamanlar evin içine üç kere arakı, dedeler canların üstüne “Saka suyu” saçar.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde Şaman Dansı, cemlerde semah vazgeçilmez öğelerdir.<sup>1</sup></em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde davul, cemlerde saz veya bağlama vazgeçilmez çalgı aletleridir.</em></li>
<li><em>Şaman törenlerinde ateş yakmak ve sürekli canlı tutmak, cemlerde ise çerağ (mum veya kandil) yakmak vazgeçilmez öğelerdir. </em></li>
<li><em>Şaman törenleri ve cemler gece vakti, kapalı mekânlarda yapılır.</em><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></li>
</ol>
<p>Alevi-Kızılbaş-Bektaşilerdeki Şamanist kalıntılara ilk dikkat çekenler Fuat Köprülü<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> ve Besim Atalay<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> olmuştur. Köprülü; kuş inanışları ve Bektaşi velilerin kuş görünüşü altında kerametleri ve taş inanışları, su kaynaklarının kutsallığı, sakal kesmek ve sarkık bıyıklar bırakmak gibi noktalara dikkat etmiştir. Ayin-i Cem ve Şaman törenleri arasındaki ilişkilere de işaret etmiştir. Ayrıca törensel şarkılar ve oyunlar, alkol ve uyuşturucu kullanmalar, kurban kesimleri, kadınların merasimlere serbestçe katılmaları, Alevi dedeleri ile Şamanların ağızdan ağza dolaşan çok zengin halk şiirinin ve sözlü halk geleneğinin taşıyıcıları olmaları gibi ortak noktalar da çok önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Ziya Gökalp, kurşun dökme geleneğinin bize Şamanlıktan kalma bir alışkanlık olduğunu söylemektedir. Kurşun su içine dökülünce meydana gelen bazı şekiller birer insan, sivri uçlar nazar, düz parçalar ise yürek manasına geliyordu.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Şamanizm ile Alevilik karşılaştırılırsa, Şamanizmin’in en önemli tanrısı Ülgen Ata’dır. Ülgen Ata’nın Alevilerde karşılığı Hz. Ali’dir. Ülgen Ata’nın oğulları ve yardımcıları, Hz. Ali’nin oğulları ve 12 imamı temsil eder. Selman ve Kamber gibi Hz. Ali’nin yardımcıları, Ülgen Ata’nın yardımcıları yerine geçmiştir. Gök Tanrılardan olan Sarı Kızlar, Alevi-Kızılbaş-Bektaşilerde aynen bugüne kadar korunmuştur. Edremit’teki Sarı Kız Tepesi gibi yerler, Anadolu’da birçok yerde bulunmaktadır. Büyük Tanrı Ülgen’in dört âdet yardımcısı vardır: Yayık, Suyla, Karlık ve Utkucu. Bunların dördü de İyi Tanrılar grubundandır. Yayık, Şaman ayini sırasında gökyüzüne çıkmaya çalışan <em>“kam”</em>a rehberlik eder. Yani 12 hizmetteki <em>“rehber</em>”in görevini yapar. Suyla bu esnada gözcülük yapar ki, 12 hizmetteki “gözcü” görevlisine karşılık gelmektedir. Utukçu ise Tanrı Ülgen’e kurban sunmakla görevlidir. Bu da 12 hizmetteki <em>“kurbancı</em>” görevlisine denk düşer.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Ayin sırasında <em>“saçı</em>” olarak “<em>arakı”</em> (rakı) kullanılır. Rakı, kurbanın canını göklere götürürken uygulanır. Bu bir çeşit kansız kurbandır. Cem ayini esnasında rakı (dem/dolu) içme geleneği de buradan kaynaklanır. Şaman inanışında yer alan Ak Kızlar, Umay, Ana Maygıl, Ak Ene ve Ayzıt gibi varlıklar, cem ayininde yer alan bacılardır. Şaman ayinlerinde kurban kesilmeden hiçbir uygulamaya geçilmez.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Şamanlarda ve Alevilerde ocağa ve ateşe tükürülmez. Ocaktaki ateş söndürülmez. Ocağa bakarken esneyen insan çarpılır. Çünkü ocakta “<em>ocak anası</em>” vardır ve kendisine saygı gösterilmesini bekler.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Alevilerde dede soyundan olanlar eğer aynı ocağa mensup iseler, birbirleri ile evlenemezler. Bu uygulama Şamanlarda da vardır. Şamanlarda da aynı boya mensup olanlar birbirleri ile evlenemezler.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Burada Alevilikteki ocağın yerini, Şamanlıkta boy almıştır.</p>
<p>Erkânda kullanılan değnek ile talibin ikrar vereceği zaman boynuna takılan ve Horasan’dan gelen ip, Şamanlıktan kalmadır. Babürname’de “Boynuna ip taktı ve Tanrı’ya şükretti” denmektedir. Senelik merasim, kurban ve yoğ bugün de yapılmaktadır. Tahtacılar cenazeye giderken, cenazenin arkasından <em>“Yoğ, yoğ”</em> diye bağırmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Özbek saraylarında kımız içme törenlerinde hizmet eden görevliler arasında “<em>pervaneci” </em>isminde bir görevli bulunur. Yine Buryatlarda şamanın ayini sırasında, şamanın göğe çıkışını temsil eden törende, bir huş (kayın) ağacı, göğe giden yolun girişini temsil eder. Buna “<em>udeşi burhan</em>” yani “kapı muhafızı, kapı ilahı” denir. Alevilikte uygulanan cemlerde 12 hizmetliden birinin adı “kapı muhafızı, kapı ilahı’dır. Altay Türklerinde, Tanrı Ülgen için yapılan kurban töreninde şaman, tanrılara yalvarır ve merasimin başında “<em>kapı ruhu</em>‘na başvurarak, tören sırasında rahatsız edilmemesini, kurban kesme işleminin hayırlı bir şekilde neticelenmesini ister.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Buryatlarda her yıl <em>“manevi temizlenme töreni</em>” yapılır. Bu tören, Alevilerin “<em>görgü cemi</em>‘ne benzer. Şaman kamı ve oğulları üç ayrı pınardan su getirir. Bunu bir kazana boşaltır. Kekik, ardıç yaprağı, çam kabuğu ve kurban kesilecek tekenin kulağından birkaç tane kıl aynı kazana atılır. Su kaynatılır, kesilen tekenin birkaç damla kanı suyun içine akıtılır. Manevi temizlenme için kullanılan bu suya <em>“Tarasun”</em> denir. Belli işlemlerden sonra manevi temizlenme işlemi tamamlanmış olur. Cemlerde ferraş (süpürgeci)’ın kullandığı süpürge ile Tarasun’daki manevi temizlenme sırasında kullanılan süpürge birbirlerine çok benzer. Buryatlarda Şaman kurban keserken, 9 tane yardımcısı vardır. Her yardımcının ayrı ayrı görevleri bulunur. Alevilerde ise dede veya babanın 11 yardımcısı vardır. Pir, mürşit ve rehber makamlarını üst seviyede hizmetler olarak ayırınca, geriye 9 hizmetli kalır ki, bu da Buryatlardaki sayının aynısıdır. Tatarlarda kemik kırmak, bir bıçağı veya baltayı ateşe koymak, bir kamçıya dayanmak, yere süt dökmek ve çadırın eşiğine basmak yasaktır. Cemde kesilen kurbanın kemiklerini kırmamak ve kapı eşiğine basmamak gibi yasaklar Alevilerde de uygulanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Başkırtlar için turna kuşu kutsaldır ve düşmanla savaşırken turnanın kendilerine yardım ettiğine inanırlar. Turna Alevilerde de kutsal sayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> Dokuz Oğuzlara göre Kayın Ağacı kutsaldır. Kayın Ağacı erkek, Çam Ağacı dişi olarak 5 oğul doğurur. Alevilerde de Kayın Ağacı kutsal olduğu gibi, <em>“tarik değneği</em>” gibi, dinî ayinlerde kullanılan bazı aletler de kayın ağacından yapılırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Oğuzlarda 24 boyu bulunduğu için, 24 sayısı kutsal sayılır. Alevilerde de 24 sürek, 24 nakip, 24 masum-u Pâk kavramlarında olduğu gibi, 24 sayısı kutsal sayılardandır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Türklerin Müslümanlığa girmeye başladıkları devirlerde, Aşağı Türkistan’daki Aklar ile Azerbaycan’daki Kızıllar arasında, senenin belirli bir gecesinde toplu ayin yapılmakta idi. Eski Türklerde suçu itiraf etmek gereklidir, yoksa fenalık bütün oymağa geçebilir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Alevilerde de suç işleyenlerin Görgü Cemi’nde itirafta bulunmaları zorunludur.</p>
<p>Eski Türkler dört mevsimde gerçekleştirdikleri dinî merasimlerde koyun, horoz, köpek ve domuz olmak üzere dört farklı kurban keserlerdi. Alevilerde de dört mevsimde, dört büyük tören yapılır ve kurban kesilir. Fakat köpek ve domuzun yeri değişmiştir. Fakir aileler bunların yerine rakı ve yumurta kullanır. Anadolu Tahtacılarında cem töreninde içilen içkiye “<em>dolu”</em> adı verilir. Orta Asya Şamanlığında da, Bay Ülgen’e <em>“tolu”</em> adı verilen kansız bir kurban sunulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Tahtacılar “<em>Musahiplik Töreni”</em> sırasında “<em>Tercüman Kurbanı”</em> keser. Bu kurban eski Türklerde uygulanan “<em>tayılga</em>” kurbanına benzer. Tayılga kurbanında at kurban edilir. At, kesmek sureti ile değil, kalbine bıçak sokulmak sureti ile öldürülür. Bu tören akşam vakti uygulandığı için, Tahtacıların Tercüman Kurbanı uygulamasına benzerlik gösterir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Hem Şamanlıkta hem Alevilerde kurban kesildiği zaman;</p>
<ol>
<li>Kurban töreni sırasında dualar okunur,</li>
<li>Kurbanın kanı yere akıtılmaz,</li>
<li>Kurbanı sadece görevliler pişirir, başkası yaklaşamaz,</li>
<li>Kurbanı sadece o toplumun üyeleri yiyebilir,</li>
<li>Kurbanın kemikleri kırılmaz. Eklem yerlerinden kesilir.</li>
<li>Kurbanın kemikleri, sakatatı, artıkları ve derisi tenha bir yere gömülür.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a></li>
</ol>
<p>Bulgaristan’da yaşayan Amucalarda uygulanan kurban ayini uygulaması, Şamanizm’de yapılan kutsal kurban törenleri ile aynıdır.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Muğla yöresi Tahtacıları, ölü yıkanıp kefenlendikten sonra, ölünün elbiselerini bir torbaya koyar ve tabutun içine bırakır. Bunun sebebini, öbür dünyadaki ölülerin kendisine <em>“niye elin boş geldin?”</em> diye sormaları ile açıklarlar. Diğer bazı Alevi topluluklarının ölüyü elbisesi ile gömmeleri, yine aynı sebepten kaynaklanmaktadır. Bunlar da yine eski Şaman âdetlerindendir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Aydın yöresi Tahtacılarında loğusa bir kadın ölürse, mezarı 40 gün açık bırakılır. Bu gelenek, Erzurum yöresindeki bazı Alevilerde de vardır. Bu uygulama, eski Şamanist geleneğinden kalma bir âdettir. Aydın Tahtacıları, loğusayı korumak için bir ip veya beze 20 düğüm atar ve daha sonra bu 20 düğümü tekrar çözerler. Ayrıca loğusanın başına kırmızı bir bez parçası bağlarlar. Böylece loğusayı koruduklarına inanırlar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Alevilikte düşkünlük cezası vardır. Belirlenmiş bazı ağır suçları işleyen kimseler düşkün sayılır ve toplumdan dışlanır. Moğollarda da benzer âdet vardır. Kurban merasimine aynı kabileden olanlar katılabilir. Ağır suç işleyenler bu kurban merasimine katılamaz. Bir kişiyi kurban merasimine kabul etmemek, o kişiyi kabile topluluğundan kovmakla eşdeğerdir.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Oğuzlarda zina etmek yoktu. Eğer bu suçu işleyen birisi çıkarsa, onu iki parçaya bölerlerdi. İdil Bulgarlarında erkekler ve kadınlar birbirlerinden kaçmazlardı. Hatta nehirde beraber yıkanırlardı. Buna rağmen zina görülmezdi. Eğer içlerinden birisi zina edecek olursa, yere dört âdet kazık çakıp, ellerini ve ayaklarını bu kazıklara bağlarlar, sonra o erkeği veya kadını boynundan başlayıp, uyluklarına kadar iki parçaya ayırırlardı. Hırsızlık ve oğlancılık yapanları da aynı yöntem ile öldürürlerdi.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Zina, Alevilerde çok ağır bir suçtur. Her ne şekilde olursa olsun, bu suçu işleyen kişi düşkün sayılır. Tahtacılar zina edeni yakmak sureti ile cezalandırırlardı. Mersin Tahtacılarında bir babanın, oğulları tarafından çam ağacına bağlanarak, yakıldığı çok meşhurdur.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>İzmir’in Hortuna Köyü’nden ve Karatekeli Yörüklerinden Ahmet Ağa, gençliğinde böyle bir olaya şahit olduğunu aktarmaktadır. Aydın Söke’ye bağlı Sofular Köyü’nde zina yapan bir kadın, çifte tüfek ile vurularak öldürülmüştür. 1970’li yıllarda Aydın’ın Kızılcapınar Köyü’ne seyyar sinema gelir. Alevi köy halkı “çıplak ve öpüşme sahneli filmlerle çoluk-çocuğumuzun ahlâkını bozuyorsunuz. Hiç değilse bunu Ramazan Ayı’nda yapmayın” diyerek, sinemacıları köyden kovar.<a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Yani Eski Türklerde toplumsal ahlak nasıl sağlam ise, Alevilerde de aynı şekilde sağlamdır.</p>
<h3><span>SONUÇ</span></h3>
<p>Türkler uzun tarihleri süresince birçok din ile tanışmıştır. Nesiller geçtikçe, Türklerden bir kısmı dinlerini değiştirerek, yeni dinlere yönelmişlerdir. Kültür, bir milletin hamurudur. Din değiştirme sürecinde, Türk kültürü ile yeni dinler arasında sık sık çatışmalar olmuş, ama yeni din üyeleri bu çatışmaları en alt düzeye indirmeyi bilmişlerdir. Kültür değerleri ile din kurallarını uygun noktada kaynaştırıp, yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu hareketin doğal bir sonucu olarak, yeni dinlerinde eski dinlerinden veya kültür geleneklerinden kalan izler var olmuştur. Türkler Araplar ile ittifak yaparak 751 yılında Çinlileri yenmişlerdir. Bu vesile ile İslam Dini ile tanışan Türkler yavaş yavaş Müslüman olmaya başlamışlardır. Geçmişten gelen “Tek Tanrı” inancı sayesinde, Müslümanlığa kolay uyum sağlamışlardır. Ancak, Müslümanlığa geçiş sürecinde, eski dinlerinden ve din ile bağlantılı kültürlerinden bazı izleri de Müslümanlığa taşımışlardır. Bilhassa Alevi-Bektaşi geleneğine bağlı Türklerde görülen bu kaynaştırmayı, Türk kültürü için bir zenginlik olarak görmek yanlış olmaz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Orhan YILMAZ</strong></span></a>
</p><p>Doç. Dr. Ardahan Üniv. Teknik Bilimler MYO,</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ANONİM, 2011, <em>Senkretizm</em>, <a href="http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm" target="_blank" rel="noopener">http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm</a>, Erişim tarihi: 13.12.2011)</span></div>
<div><span>♦ ATALAY, Besim, 1991, Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ AVCIOĞLU, Doğan, 1978, <em>Türklerin Tarihi</em>, Tekin Yayınevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ BAL, Hüseyin, 2002, <em>Alevi-Bektaşi Kültürü Sosyolojik Araştırmalar</em>, Isparta: Fakülte Kitabevi Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ENGİN, Refik, 2000, <em>Aleviler-Alewiten Amucalar: Kimlik Köken (Aleviler/Alewiten),</em> Cilt:1, Hamburg.</span></div>
<div><span>♦ ERÖZ, Mehmet, 1992, <em>Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Ziya, 1917, <em>Türklerde Totemizm, Animizm, Manizm ve Maturizm</em>, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Cilt I, sayı 5, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, 1998), <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, I, Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, 1998, <em>Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri-Dinî Folklorik Tabakalaşma</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuat, 1935, <em>Halk Edebiyatı Ansiklopedisi</em>, Ankara</span></div>
<div><span>♦ MELİKOFF, Irene, 2006, <em>Uyur İdik Uyardılar</em>, Demos Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ OCAK, Ahmet, Yaşar, 1999, <em>Aleviliğin Tarihsel Sosyal Tabanı ile Teolojisi Arasındaki İlişki Problemi</em>, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖKTEM, Niyazi, 1999, <em>Anadolu Aleviliğinin Senkretik Yapısı</em>, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK, Ünsal, 2008, <em>Damlanın İçindeki Gerçek Alevilerin Büyük Sırrı</em>, Yurt Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ SELÇUK, Ali, 2004, <em>Mersin Tahtacılarında Kurban Fenomeni</em>, Engin, İ, ve Engin, H, (Haz,): Alevilik, Kitap Yayınevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ŞENER, Cemal, 2006, <em>Aleviliğe İslam Dışındadır Demek Mümkün Değil</em>, Tanıttıran, H ve İşeri, G, (Hazırlayanlar) <em>Aleviler Aleviliği Tartışıyor</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan, 1975, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi</em>, Bedir Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ TALAS, Mustafa, 2011, <em>Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri</em>, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011)</span></div>
<div><span>♦ TÜRKDOĞAN, Orhan, 2006, <em>Alevi Bektaşi Kimliği</em>, Timaş Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÜLKEN, Hilmi Ziya, 1969, <em>Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri</em>, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:17, Ankara</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Orhan, 2009<sup>b</sup>, <em>Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri</em>, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Orhan, 2009<sup>b</sup>, <em>Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik</em>, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Ankara: Veni Vidi Vici Yayınları, Zile</span></div>
<div><span>♦ YÖRÜKAN, Yusuf Ziya, 2002, <em>Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ YÖRÜKAN, Yusuf Ziya, 2005, <em>Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri-Şamanizm</em>, Yol Yayınları İstanbul</span></div>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:17, Ankara, 1969. Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 1978, s:80-82. Orhan Yılmaz, Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Anonim, Senkretizm, <a href="http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm" target="_blank" rel="noopener">http://tdkterim.gov.tr/bts/senkretizm</a>, Erişim tarihi: 13.12.2011) , 2011</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:465</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Niyazi Öktem, Anadolu Aleviliğinin Senkretik Yapısı, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat İstanbul 1999, s:221-223</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Hüseyin Bal, Alevi-Bektaşi Kültürü Sosyolojik Araştırmalar, Isparta: Fakülte Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2002, s:114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Yaşar Kalafat, Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta Eski Türk Dini İzleri-Dinî Folklorik Tabakalaşma, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,1998, s:34-46, Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:196</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:84</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:10-11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Orhan Yılmaz, Sünni Gözüyle Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik, (Elde Basım, ISBN: 978-605-89397-2-1), Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b, s:132</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Melikof,a.g.e., s:40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Melikof ,s:93</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s:50</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Mehmet Eröz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul, 1992, s:108</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Yılmaz,a.g.e.,2009b, s:132</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Melikof, s:119</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006, s:123</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Ülken,s:14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Fuat Köprülü, Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, Ankara, 1935, s:69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Mehmet Eröz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı inancı) ve Alevilik-Bektaşilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul, 1992, s: 68, Şener Cemal, Aleviliğe İslam Dışındadır Demek Mümkün Değil, Tanıttıran, H ve İşeri, G, (Hazırlayanlar) Aleviler Aleviliği Tartışıyor, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2006, s:82, Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Türkdoğan, a.g.e.,s:228-229</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Yılmaz,a.g.e., s:134</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, I, Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, s:57</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2005, s:8</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Ahmet Yaşar Ocak, Aleviliğin Tarihsel Sosyal Tabanı ile Teolojisi Arasındaki İlişki Problemi, İslami İlimler Araştırma Vakfı (Haz.), Ensar Neşriyat, İstanbul, 1999, s:388-391</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:35, Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:4</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Ülken, s:141-156: Mustafa Talas, Eski Türk Dini Olan Göktanrı İnancı ve Türk Alevîlik-Bektaşiliğinin Benzerlikleri, <a href="http://www.eskitarih.com/?p=555" target="_blank" rel="noopener">http://www.eskitarih.com/?p=555</a> (erişim 22.12.2011), 2011, s:5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Fuat Köprülü, Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, Ankara, 1935, s:112-114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yayınları, İstanbul, 1991, s:67-69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Yılmaz,a.g.e.,s:134</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Ziya Gökalp, Türklerde Totemizm, Animizm, Manizm ve Maturizm, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Cilt I, sayı 5, İstanbul, 1917, s:457-458</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri-Şamanizm, Yol Yayınları İstanbul, 2005, s:94</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Türkdoğan, s:33</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Yörükan,a.g.e., s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Yörükan, s:321</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Yörükan ,s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Yörükan ,s:98-100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Yörükan,s:16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Yörükan,s:17</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Yörükan s:16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Yörükan s:20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Yörükan s:26-27</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Yörükan s:29</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Yörükan, s:233</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Yörükan, s:69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Refik Engin, Aleviler-Alewiten Amucalar: Kimlik Köken (Aleviler/Alewiten), Cilt:1, Hamburg, 2000, s:30</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Türkdoğan, s:122- Orhan Yılmaz, Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile,2009<sup>a</sup></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Türkdoğan, a.g.e.,s:144</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Orhan Yılmaz, Sıraçlar (Anşabacılı ve Hubyarlar) Beydili Alevi Türkmenleri, Veni Vidi Vici Yayınları, Zile, 2009b, s: 69</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Ramazan Şeşen, İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975, s:31, 34, 57</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Atalay,a.g.e., s:20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/alevilikte-eski-turk-dini-goktanri-inanci-ve-samanizmin-etkileri.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Eröz, a.g.e.,s:38-39</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı
İlk toplumlardan beri yaşamın döngüsü belli başlı başat doğal varlıklar etrafında şekillenmiştir. Tarihsel süreç boyunca toplum, kültür ve birlik şuuru oluşturma bağlamında doğa unsurlarının yeri çok kuvvetlidir ve eski Türk dini esas itibariyle doğa merkezlidir. Eski Türk dini olan Gök Tanrı inancı, üç ana unsur üzerinden şekillenmiştir; tabiat kültleri, Atalar kültü ve ebedi ezeli tek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a4848eb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Dağ, Düzgün, Baba, Dağı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Duzgun-Baba.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html">Türk Kültüründe Dağ ve Düzgün Baba Dağı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur KÖSE</strong></span></a>
</p><p>İlk toplumlardan beri yaşamın döngüsü belli başlı başat doğal varlıklar etrafında şekillenmiştir. Tarihsel süreç boyunca toplum, kültür ve birlik şuuru oluşturma bağlamında doğa unsurlarının yeri çok kuvvetlidir ve eski Türk dini esas itibariyle doğa merkezlidir. Eski Türk dini olan Gök Tanrı inancı, üç ana unsur üzerinden şekillenmiştir; tabiat kültleri, Atalar kültü ve ebedi ezeli tek Tanrı olan Gök Tanrı bu ana unsurları oluşturur. Tabiat varlıklarında gizli olduğuna inanılan iyeler Yer-Sub olarak adlandırılır. Bu Yer-Sub’lar dağ, ırmak, ağaç, ateş, gök cisimleri, doğa olayları vb. tabiat varlıklarında vücut bulan iyelerdir. Tabiata duyulan hayranlık, korku ve saygı bu kültlerin ortaya çıkış nedenleridir. Atalar kültü ise aile büyüklerinin, ataların ölümünden sonrada ruhlarının onurlandırılması inancından doğmuştur. Bu kült çerçevesinde ölen insanların ruhlarının yaşamaya devam ettiğine inanılır. Onlara kurbanlar sunulması suretiyle hürmet gösterilirdi. Ata mezarları gibi ataların ruhları için ayrılan özel mekanlar, kurban ve dini ritüellerin mekanlarındandır. Bu kültün ataerkillikle şekillendiği düşünülmektedir. Gök Tanrı ise bozkır halklarının çoğunda inanılan yaratıcı tek Tanrı’dır. Dinin ana omurgasını oluşturur ve tüm kurbanların sunulduğu en yüce varlıktır. İnsanlara kut veren kut alan odur. İnsanların hayatına müdahale etme iradesine sahiptir. Arzusuna göre insanları cezalandırır veya ödüllendirir. Geleneksel Türk dinin ana ekseni bu şekilde olmakla birlikte, coğrafya ve kültürel gruplara göre farklılıklarda görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</p>
<p>Türkler erken dönemlerden beri temellendirdikleri, tabiat kültleriyle birlikte gelişen ve değişen bir kültür yaratmışlardır. Maddi ve manevi değerlerinde görülen bu kültler, günümüze kadar etkilerini sürdürmüş, yansımalarını Düzgün Baba başta olmak üzere Anadolu’nun birçok noktasında göstermiştir. Kültler, tarih boyunca coğrafya ve inanç değişimleriyle birlikte farklı anlamlar da kazanmıştır. Bu kültlerden en önemlilerinden birisi dağdır. Çalışmamızda, eski Türk kültürünün kadim dağ inanışı ve Tunceli yöresi kutsal mekânı Düzgün Baba’nın üzerinde yer alan eski Türk inancının izleri aranacaktır.</p>
<p>Düzgün Baba, salt bir eren kültünden öte, dağ motifi başta olmak üzere farklı kültürel motifler taşımaktadır. Anadolu Alevi inancı içerisindeki önemli ziyaret noktalarından biri olan Düzgün Baba’da atfedilen kutsiyet açısından: kurbanlar kesilir, adaklar adanır, niyazlar ve cemler yapılır. Birçok farklı dini ritüelin bir arada uygulandığı kutsal bir mekândır.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiği vakit beraberinde getirdiği etnik ve kültürel gruplarla birlikte, Anadolu’da da mevcut birçok grupla karıştılar. Kültürel olarak etkileşimin fazla olduğu bu coğrafyada, Tunceli yöresi Alevi nüfusun ağırlıkta olduğu bir bölgedir. Türkçenin yanında yörede Kürtçe ve Zazaca yerel halk tarafından kullanılmaktadır. Geçmişte Ermeni nüfusunda yaşamış olduğu bu coğrafya birçok kültürel kod barındırır. Eski Türk, İran, Ermeni ve Kürt kültürlerine ait izler görmek oldukça mümkündür. Bu açıdan bir laboratuvar merkez olarak görülebilir.</p>
<p>Çalışmamızda Tunceli yöresi üzerine yazılmış araştırma eserlerden ve eski Türk tarihi alanında yazılmış eserlerden faydalanılmıştır. Bu iki farklı kaynak noktasından hareketle, ortak benzerlikler bulunmaya çalışılıp nitel araştırma yöntemiyle hareket edilmiştir. Ayrıca önemli saha çalışmalarından faydalanılmıştır. Yaşar Kalafat’ın <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em> adlı çalışması, Dilşa Deniz’in <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em> adlı çalışması ve Yusuf Arslan’ın <em>Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı</em> makalesi çalışmamızın önemli saha çalışması kaynaklarından olmuştur.</p>
<h2><span>1. Kadim Türk Kültüründe Dağ</span></h2>
<p>Dağlar ve tepeler bilinen en eski devirlerden beri insanlığın inanç dairesi içinde yerini almıştır. Gökyüzüne olan yakınlıkları bakımından dağlar, Türkler için Gök Tanrı’ya ulaşılacak en yakın noktalar olarak görülmekteydi. İnsanlık tarihinde de dağlar yükseltileri sebebiyle, her zaman bir kutsallık yakıştırmasına sahip olmuşlardır. Ulu ve yüce dağlar ilahların mekânı, ataların ruhlarının barınağı, dini ritüellerin merkezi olagelmiştirler. Yunan mitolojisindeki Olympos, İslam’da Hira, eski Türkler de Ötüken en bilindik örneklerdir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Eski Türk inanç sisteminde ve mitolojisinde dağ önde gelen kutsal motiflerdendir. Ağaç/orman ve nehir/su motifleriyle beraber Yer-Su’ların en yaygın olanları ve hürmet görenleridir. Bu Yer-Su iyelerinin her biri farklı özellikler barındırmaktadır, dağ da kendine mahsus inançsal nitelikler kazanmıştır. Dağ içine oba ve mağara motiflerini de eklemek ve beraberinde tartışmak daha sağlıklı olacaktır. Dağlar, mağaralar ve obalar, diğer kutsal tabiat varlıklarının barındırdığı gibi iyelere sahiptirler. Yalnızca kendi iyelerini barındırmakla da kalmaz, diğer ruhlara da ev sahipliği yaparlar. Bu noktada ruhları üzerinde taşıyan dağ aynı zamanda da kutsal bir dini alandır. Ayrıca dağ dünyayı kuşatıp kemer gibi dünyayı bir arada tutan varlık olarak tasavvur edilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Eski Türkler Yer- Su ruhlarının, sahip olduğu ruhlarla birlikte insanlar gibi yaşadıklarına inanırlardı. Bu nedenle dağların da konuştuğunu, duyduğunu, evlendiğini ve hatta çocuk sahibi olduklarına inanırlardı. Kamlar da ayinlerinde, örneğin Altaylar gibi, bizzat bazı kutsal dağlara seslenir. Buradan anlayabileceğimiz sonuç şu olabilir: Dağın kutsal ruhlara ev sahipliği yapmasıyla birlikte kendisinin de bizatihi muhatap alınıp kutsal sayıldığı görülebilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Dağın Türk inancına ve mitolojisine girmesi, insanların avcı toplayıcı dönemde, av ve besin kaynaklarını buradan da temin etmesi ile bağlantılıdır. Zamanla avı ve besini temin edenin dağın ruhu olduğu inancı gelişmiştir. Özellikle dağlık alanlarda yaşayan boylar için ekonomik kaynak olan dağlar oldukça önemli olmuştur. Altay-Sayan bölgesinde yaşayan Türklerin vatan mefhumunu da dağlar oluşturur. Bu gruplar vatan olarak Altay Dağlarını kabul eder<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Orta Asya’da kadim Türk dinin mevcut olduğu her yerde güçlü bir şekilde dağ/tepe kültüne rastlanır. Bu alanlardaki dağlara Türkçe kutsiyet ifadeleri olan Han Tanrı, Buztağ Ata, Bayın Ula adları verilir. Genellikle görülür ki her boyun kendisine ait kutsal dağı vardır. Boy birliklerinin ve devletin bünyesindekilerin de ortak kutsal dağları mevcuttu. Buna örnek olarak, Hunlar için Han-yoan Dağı ve Gan-tsuanşan Dağı her yıl belirli dönemlerde ziyaret edilen, Gök Tanrıya kurbanlar sunulan ve çeşitli dini merasimler yapılan önemli yerlerdendir. Ayrıca yine bilinmektedir ki Hunlar Çinlilerle yaptıkları anlaşmaları, Hun Dağı olarak bilinen kutsal bir dağda dini merasimlerle gerçekleştirmişlerdir. Göktürkler de Iduk Baş ve Tamag Iduk adlı iki önemli kutsal dağa sahiptiler. Bu dağlarda kutsal Yer-Su’lara ve Gök Tanrı’ya saygılarını sunup dini ritüeller sergiliyorlardı. Uygurlar da keza aynı şekilde yılın belli dönemleri kutsal dağlarında törenler icra ediyorlardı. Genel anlamda tüm Türk boyları ve devletleri açısından Ötüken çok kutsal bir sahadır. Ülkenin koruyucusu manasındaki Budun İnli isimli kutsal dağ da buradadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Pek çok Türk efsanesine konu olan dağlar: Cüveyni’nin aktardığı Uygur destanlarından birinde, Uygurlara bolluk ve huzur sağlayan dağın Kuttag olarak adlandırıldığı görülür. Bu dağ Çinlilerce ele geçirilince Uygurlar kötü duruma düşmüşlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere dağ, yaşam kaynaklarından biri olarak görülmekte ve bu kutsalların kaybedilmesi ise büyük felaketlere sebep olarak görülmektedir. İnsanlar sürekli bu acı durumu anarlar. Çünkü konargöçer toplumlar için dağlar, yaylak ve kışlaklara ev sahipliği yapar, bereketi simgeler. Çin kaynaklarında kaybedilen kutsal dağlar için yakılan ağıtlar mevcuttur. Hunların, Gansu’daki Tsilenşan dağından ayrıldıktan sonra yaktıkları ağıt bu örneklerden birisidir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Türkler hakanlarının veya beylerinin öncülüğünde her yıl kutsal mekanlarına (dağ) gider ve dini törenler icra eder, burada törenlerin ardından hakan atına biner ve tepenin etrafında turlamaya başlar, sonra kurbanını Gök Tanrı’ya sunar ve tekrar turlar, buna <em>“göğün turunu yapmak”</em> denilirdi. Bu uygulama Hunlar ve Tabgaçlar başta olmak üzere Türklerde bu şekilde görülürdü<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Yine Çin kaynaklarında Türklerin kutsal dağları için yaptıkları görkemli törenlerin bahsi geçmektedir. Dağlarda yapılan bazı törenleri Kaç ve Beltir boyları <em>tigir tayı </em>(gök kurbanı), Sagaylar <em>tağ tayanı</em> (dağ kurbanı) olarak adlandırılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Türkler açsından bazı boyların kökenlerini bir kutsal dağa bağladığı görülür. Bu dağ o kabilenin atası olarak hürmet görür. Ayrıca dağ motifi üzerinde ataerkilliğe evirilmiş toplumun izleri oldukça barizdir. Bu inancın ana temellerini ataerkillik sonrası kazandığını anlamak gerekir. Dağın ruhu erkektir de diyebiliriz, ama dişilik barındıran mağara motifini de göz ardı etmemek gerekir. Mağara motifi dağ ile beraberdir; çünkü dağın rahmi, türeyişin ve yaşamın, doğum yerlerinden birisidir. Bunun yanı sıra kimi kamlar da kendilerini, güçlerinin kaynağı olarak bir dağa veya mağaraya bağlamaktadır. Dağ ruhlarıyla iletişime geçen Kamlar, Tanrı başta olmak üzere; ruhlar alemi, ata ruhları ve tabiat iyeleri ile irtibat kurmada, dağın ve mağaranın gücünden faydalanır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>.</p>
<p>Dağ motifi ile iç içe olan mağaralar, eski insanların korunak ve barınakları olmakla birlikte ibadet sahalarıydılar. Türkler mağaraları ilk atalarının türedikleri ve yaşadıkları yer olarak görmüşlerdir. Atalar şerefine yapılan kurbanlar burada sunulur. Mağaralar, Türk mitolojisinin önemli figürü olan Umay Ana ile de ilişkilendirilmiştir. Mağaranın yaratıcı ve doğurgan vasıfları zamanla Umay Ana’ya geçmiştir. Türklerin zihnindeki mağaranın dişiliği ve yaratıcılığı, Dede Korkut Hikâyeleri, Battal Gazi Destanı, Bozkurt Destanı gibi Türk destanlarında ve anlatılarında somut şekilde görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Kutsal ruhların mekânı olan dağ, Türklerin ölüm tasavvurlarında oldukça önemlidir. Eski Türkler için ölüm, canın, ruhun yani tinin bedenden çıkması olarak tarif edilmektedir. İnsanın özü ruhtur ve insan fanidir. Türkler için ebedi olan yalnızca Tanrı’dır, Göktürk kitabelerinden bir örnek vermek gerekirse <em>“öd tengri yasar, kişi oglı kop ölüglü törümüş”</em> yani <em>“zamanı Tanrı takdir eder; kişi oğlu hep ölmek için türemiştir”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</em> Türklerin ölüm ve ata kültü inanışları, dağ kültü içindeki temel taşlardandır. Çünkü dağda yapılan törenler Gök Tanrı ile ilişkilendirilse de ata ruhlarına saygı sunmak adına da icra edilirlerdi. Türklerin bazı ata ruhlarına inançsal olarak fazla anlam yükledikleri de görülmektedir. Ölen kişinin ruhu bazen yarı tanrısal vasıflara da bürünmüştür. Bu düşüncenin etkilerini evliya/eren inancında da görmekteyiz. Evliya/Eren kültünün en önemli kaynaklarından birisi Atalar kültüdür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Eski Türkler, ölümü hastalık olarak görmekteydiler ve kötü ruhların etkisi ile gerçekleştiğini düşünmekteydiler. Bu sebeple onu yenmek için uyguladıkları dini ve tıbbi ritüeller vardı. Hastalıklara ve ölüme karşı kamlar büyüler yaparlardı. Ölümden korkup her ne kadar ölüme karşı tedbir alsalar da savaşta ölmek Türkler için en makbul olanıdır. Çin kaynakları, <em>“Tu-kiuların savaşta ölmeyi bir onur saydıklarını ve hastalık sonucunda ölmekten utanç duyduklarını”</em> aktarır. Türkler için ölümden kurtulmanın yollarından birisi de ruhların ölümsüzlüğü ve ata dağları inancı olmuştur. Kırgızların, Kemçik Çirgak yazıtında tasvir ettiği Kara Burun adlı cennet benzeri dağ motifi vardır. Yine yazıtta Altın bozkır tasviri de yapılan başka ölümsüzlük mekânı da vardır. Orta Asya’nın pek çok halkı tarafından ölümsüzlükle yorumlanan ve Çin yıllıklarında da bahsedilen dağlardan diğer iki örnekte, Kızıl Dağ ile Mu-ye dağıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Dağlar kurban sunmak için su kenarları ve mağaralarla birlikte oldukça önemli mekanlardır. Türkler, Gök Tanrı’ya kurban sunmak için dağlarda kurban kesmekle beraber, dağın şahsına da kurbanlar sunarlardı. Bu da dağlara ayrı bir kutsiyet kazandırmaktadır. Dağların isimlerini zikrederken kullanılan ulu, Tanrı, ata gibi sıfatların kullanılması da tamamen dağa yüklenen bu kutsallıktan olmuştur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<h2><span>2. Anadolu’da Buluşan İzler ve Tunceli Yöresi</span></h2>
<p>Anadolu’da bugün hala eski kadim geleneklerin ve dinlerin yansımalarını görebiliriz. Kandaş topluluklarda, iç içe geçmiş kültürel gruplarda ve bir arada yaşayan farklı kültürlerdeki etkileşim neticesi ile eski tarihi izler farklılaşsa da temel dayanak noktalarını halen bizlere işaret etmektedir. İnançsal değişimler ve coğrafi değişimler gibi tüm etkenler, kültürün yaşayan olgusu içinde şekil almış ve şekil vermiştir diyebiliriz. Söz konusu olan noktada yaşayan tarihi izlerin öznesi olduğumuzu unutmayalım.</p>
<p>Türkler, Anadolu’yu yurt tuttukları XI-XII. yüzyıllarda karşılaştıkları bazı dağ ve tepelere kutsiyet yüklemeye başlamışlardır ve bu yerler dağ kültüne dâhil olmuştur. Eskiden olduğu gibi bu yeni yurttaki dağlarda kutsal mekanlar olmuştur, ancak artık İslami bir görünüm altında yeni bir şekil almıştır ve İslam’la bütünleştirilmiştir. Söz konusu inançsal motif Alevi Bektaşilerde daha belirgin olarak görülmektedir. Bu kutsallık Eski Türk kadim inançlarından atalar kültüyle harmanlanmış ve İslami kimlikle birlikte evliya kültü ile birleşerek sürmüş ve sürmektedir. Evliya menakıpnameleri ve destanlar üzerinde yansımaları görülmüştür; Dede Korkut Hikayeleri, Danişmendname, Köroğlu Destanı gibi yazılı ve sözlü birçok halk anlatısında dağ motifi yer etmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</p>
<p>Dede Korkut Hikayelerinde Oğuzların dağları nasıl kişileştirdikleri açıkça örneklenmiştir. Oğuzlar kutsal dağlarla konuşurlar, dileklerde ve dualarda bulunmakla birlikte şifa isterler. Dağ üzerine Oğuzların yeminler ettiği görülür. Dağlara selam verip ses vermelerini isterler. Son olarak Oğuzların dağların yaşlanıp yıkılmasından da korktukları anlaşılmaktadır. Bu sebeple dağlara devamlı esenlikler dilerler. Dede Korkut Hikayelerinin saf öykülerden çok öte bir anlam barındırdığını bilmekteyiz. O halde, bu hikayelerden de yola çıkarak, Türklerin İslamlaşma sürecinde ve öncesindeki dağ tasavvurlarını anlayabiliriz. Çünkü İslamlaşma sonrası Orta Asya’dan Anadolu’ya, Türkler için geçmişte olduğu gibi, dağların kişilik sahibi olduğu inancı ve saf taştan topraktan ibaret olmadığı düşüncesi devam etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Anadolu’ya göçen Türkler eski yurtlarındaki birçok coğrafi isimleri de taşımışlardır. Taşınan bu isimlerde, dağ isimleri de mevcuttur. Bunun yanı sıra inançsal ve mitolojik tasavvurlarındaki sembolleri de yeni dağlarına giydirmişlerdir. Hayatın kaynağı olarak görülen ve yıkılışının dünyanın sonu olacağına inanılan, göğü destekleyen kozmik Kazıklık Dağı Batı Anadolu’daki Kaz Dağlarına evirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Kaz Dağları, Batı Anadolu Alevileri olan Tahtacılar için çok kutsal bir mekandır. Tahtacılar yedi yılda bir bu kutsal mekânı gezerler ve hacı olurlar. Yine Kaz Dağları’nın tepesinde kutsal olduğuna inanılan bir taşta bulunur. Kaz Dağları’nda birçok eski Türk inancı unsurlarına rastlamak mümkündür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>İslamlaşma ile dağın kutsal ruhu evliya ruhu ile birleşmiştir, bunu İslam dininin kadim kültürlerle harmanlanıp yeniden yorumlanmasının örneği olarak görebiliriz. Anadolu’nun birçok noktasında olduğu gibi, Tunceli yöresi özelinde de bu motifin en belirgin örneklerini bulabiliriz. Tarihsel ismi Dersim olan Tunceli, Doğu Anadolu bölgesinde Erzincan, Elâzığ ve Bingöl vilayetleriyle komşudur. Dağların, akarsuların ve ormanlık alanların yaygın olduğu bir coğrafyadır. Bölgenin tarihi MÖ 5000’lere kadar gitmektedir. Halkın çoğunluğu Alevi inancına mensuptur. Yörede Alevi halkça kutsal kabul edilen ve her biri kadim izler barındıran birçok mekân ve gelenek vardır. Düzgün Baba dışında bunları örneklemek gerekirse; Ovacık ilçesinde bulunan, Munzur Baba Efsanesi, Munzur Suyu ve Munzur Dağı oldukça büyük dini öneme sahip yerlerden birisidir. Su-nehir kültü, dağ kültü ve evliya kültünün motiflerini taşıması bakımından değerlidir. Yine diğer ilçelerdeki, Sultan Hıdır, Sarı Saltuk, Ağuiçen (Ahu-içen), Gömülgen, Gola Çetu ve Ana Fatma önemli ziyaret yerleridirler.</p>
<p>Ayrıca yöre köylerinin ekseriyetinde, yerel ziyaret mekanları mevcuttur. Tepe, kaya, akarsu ve ağaç üzerinde görülen bu inanışlar şüphesiz ki kadim geleneklerin mirasıdır. Bölge üzerinde yapılacak kültür tarihi çalışmaları için çok önemli veriler mevcuttur. Her köyde karşımıza dağ kültü veya ağaç kültünden yansımalar bulacağımız gibi Şamanist ritüellere ait motiflere de şahit olmamız oldukça mümkündür. Eski Türklerin gök, dağ, akarsu, kaya, ağaç ve ateş için sundukları kurban ritüellerinin benzeri olarak, Tunceli yöresinde de kutsal kabul edilen dağ, nehir, ağaç ve kayalara kurbanlar sunulur. Bu bağlamda Munzur ve Düzgün Baba bu tür ritüellerin önemli merkezlerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>19.yy. sonlarında yöreye seyahat eden Ermeni bir seyyah Antranik, yöredeki halkın inançlarıyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır; <em>“Dersimliler aynı zamanda güneşe, aya, çeşitli parlak yıldızlara (gezegenler), şafağa, günbatımına, havanın çeşitli durumlarına, her birine birer anlam yükleyerek huşuyla taparlar. Aynı şekilde ateşe, suya, toprağa, taşa, oduna, bitkiye ve ağaca vs. de inanır, tapınırlar”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></em> . Seyyah, yöre Alevilerinin inançları gereği tabiata olan saygılarını ve beraberinde gerçekleştirilen inançsal ritüelleri, tapınma olarak yorumlamıştır. Yine de bu ifadeler, İslamiyet öncesi motiflerin Tunceli yöresindeki yansımasını göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Munzur Çayı ve çayın kaynağı olan gözeler, Tunceli yöresi insanlarının inancında önemli bir merkezdir. İnsanlar yılın belirli zamanlarında gözelere gelerek kurbanlar keser, mumlar/çıralar yakarlar, dileklerde ve dualarda bulunurlar. Munzur Çayı’nın kutsallığına zarar verecek hareketlerden sakınırlar. Akarsuyun kirletilmemesine özen gösterirler. Munzur Çayı’nda bulunan alabalıkları da kutsal sayarlar. Yine Munzur’un güzergâhında bulunan köylerde de insanlar, zaman zaman su kenarına gidip dua ederler ve eski Türklerdeki saçı mahiyetinde lokmalar sunarlar. Ayrıca Tunceli’de bulunan Zel Dağı ve dağ altından geçen Kutu Deresi de kutsal sayılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Türklerde ve Moğollarda suyun kutsallığının çok güçlü olduğu bilinmektedir. Suyu kirletmemeye özen gösterirler, Munzur’a sunulan hürmetin benzerini sunarlardı. 10. yüzyıl başlarında İdil Bulgarlarına elçi olarak giden İbn Fadlan, Oğuzların suya göstermiş olduğu hürmete şahit olmuştur. İslam inancında suyla sürekli temasın makbul olmasından dolayı, Türklerin suyu kirletmemek adına göstermiş oldukları hassasiyeti yadırgamıştır. İbn Fadlan’ın da aktardığı gibi bazı Türk boyları, suyu kirletmeme adına fazla suyla temas etmezlerdi. Aynı şekilde yabancılarında suya hürmet göstermelerini beklerlerdi. Nitekim İbn Fadlan yabancıların geceleri gizlice veya Türklerden uzakta yıkandıklarından bahseder<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Tunceli yöre insanlarından bazıları inançları gereği güneşin doğuşunda güneşi selamlar, dualar eder, güneş ışıklarının yansıdığı kaya ve taşlara hürmet gösterip öperler. Güneşe ve kayalara karşı gösterilen hürmet kadim geleneklerin somut izleridir. Benzer uygulamaların Hunlar döneminde de gerçekleştirildiğini biliyoruz. Kadim Türk inancının ana kültlerinden olan ağaca hürmetin somut örnekleri Tunceli’de oldukça yaygındır. Büyük heybetli ağaçların dibinde kurbanlar kesilmesi söz konusudur. Bu tarz ağaçlar kutsal mekanlar olarak kabul görür ve ant içme yerleridirler aynı zamanda. Bu kutsal mekanlarda çocuklar sünnet edilir. Bu uygulamayla da İslami sünnet ritüelinin, ağaç kültü ile ilişkilendirildiğini görüyoruz. Yine birçok Alevi yöresinde olduğu gibi Tunceli’de de insanlar yaz aylarında güzel kıyafetler giyerek, topluca ormanlık alanlarda dolaşıp çeşitli ilahiler ve deyişler söylerler. Bu etkinlikler sırasında ormanlık alandaki kutsal ağaçlara çaputlar bağlanır, kurbanlar kesilir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>İslam öncesi Türk kültüründe ateş ve ateşin yakıldığı ocağın kutsallığı önemli bir yer tutar. Ateş ve ocak kültü büyük ölçüde İslam sonrası da devam etmiştir. Gerek Sünni gerekse Alevi Anadolu Türklerinde ocak ve ateş halen kutsaldır, kirletilmemeye ve saygısızlık edilmemeye dikkat edilir. Tunceli’deki ziyaret mekanları başta olmak üzere mezarlıklarda ve önemli dini yerlerde çıralar yakılır. Ayrıca Anadolu genelinde de görülen, ateşe pislik atılmamasına dikkat edilir, söndürülürken özen gösterilir. Adeta ateş canlı bir varlıkmış gibi incitilmemesine dikkat edilir. Bütün bu inanış eski geleneklerin izleridir. Türkler için ateşin kutsallık kazanmasıyla ateş ve ocak üzerindeki (ağaç, su vb. olduğu gibi) kalıplaşmış inanışlar külte dönüşmüştür. Ateş ve ocak iyesi kadınla özdeşleştirilmiştir. Ateşe daha çok kadın olarak bakılmış ve “ot ana” gibi adlandırılmalar yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Tunceli halk inancında mezar ve atalar kültü de oldukça kuvvetlidir. İnsanlar, ölülerini imkanları varsa kutsal gördükleri alanlara gömerler. Bu alanlar genellikle ormanlar, kaya dipleri veya dağ tepeleri olur. İnsanlar mezar ziyaretlerinde kurbanlar keser. Bu ritüellerin ata ruhlarını memnun etme geleneğinden geldiği anlaşılabilir. Yine yuğ töreni benzeri, cenaze defninden sonra belirli zamanlarda mezarlıklarda düzenlenen, lokma dağıtılması ve yemek verilmesi adetleri söz konusudur. Bu uygulamalar genellikle ata ruhlarına olan saygının ve hürmetin göstergesidirler. Bu kadim gelenekte Alevilik içinde sürmektedir. Yine Anadolu genelinde Sünnilerde de ölü aşı verme adetleri görülür, bunlarda geçmiş geleneklerin İslam’a aktarılanlarındandır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<h2><span>3. Düzgün Baba Efsanesi ve Düzgün Baba Dağı’ndaki Motifler</span></h2>
<p>Düzgün Baba Dağı Tunceli kent merkezi ile Nazımiye İlçesi arasında kalmaktadır ve yüksekliği yaklaşık 2097 m’dir. Düzgün Babanın kabri ve çile mağarası bu dağdadır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Özellikle yaz aylarında, birçok farklı yerlerden gelen insanlar kurban ve adaklarını burada sunarlar. Düzgün Babanın makamı dağın zirvesindedir, insanlar makamı ziyaret edip etrafında dönerler, dileklerde ve dualarda bulunurlar. Daha aşağı kısmında kurban kesilen ve kesilen hayvanların boynuzlarının yığıldığı kaya vardır. Bu noktada mumlar yakılır niyazlar ve dualar edilir, cemler yapılır. Ayrıca çile mağarasında da cemler ve inançsal ritüeller gerçekleştirilir.</p>
<p>Düzgün Baba’nın efsanesi: Düzgün Baba’nın asıl adı Şah Haydar (Ak Haydar)’dır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Tunceli yöresine yolladığı halifesi Seyyit Mahmud-i Hayrani (Kureyş Baba) ‘nin oğludur. Düzgün baba efsanesi anlatılarda ufak farklılıklar taşısa da genel olarak şöyledir, Şah Haydar (Düzgün Baba), kışın hayvanlarını otlatırken her zaman doymuş ve besili olarak eve getirir. Bir gün babası Seyyid Mahmud-i Hayrani bu durumu merak eder. Şah Haydar ve hayvanlarının bulunduğu yere gider onu takip eder, görür ki Şah Haydar çubuğunu hangi meşe ağacına değdirse hemen filizlenir ve hayvanlar bu taze filizlerden beslenir. Duruma hayret eden babası görünmeden geri dönmek isterken, bir keçi üst üste üç kez hapşırır. Şah Haydar da keçiye dönüp ne oldu babam Derviş Mahmud’umu gördün der ve arkasını döndüğünde babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür. Şah Haydar babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için çok utanır. Düzgün Baba Dağı olarak bildiğimiz dağlara doğru kaçar ve rivayete göre burada üç adımının izini taşıyan taşlar vardır. Şah Haydar bu dağı mekân tutar. Annesi meraklanır ve babasından müritlerini yollamasını ve onu aramasını ister. Talipler, Şah Haydar’ın yanına varır ve onu çile mağarasında ziyaret ederler ve anne babasına sunduğu hürmet ve selamı getirirler. Durumu iyi, bir sıkıntısı yok manasında olan düzgündür derler ve Şah Haydar artık Düzgün Baba olarak anılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</p>
<p>Evliya/Eren kültünün kaynağında kamların izleri de görülmektedir. Eski Türk dininde kamların Tanrı ve ruhlar alemiyle iletişim kurabilmesi onları ayrıcalıklı kılmıştır. Din adamlığı ve şifacılık görevlerinin yanı sıra, toplumun önderi ve rehberi olma durumları da söz konusudur. Bütün bu vasıflar kamlara mistik bir kişilik kazandırmıştır. Tanrı ve ruhlarla iletişim kuran kam, İslamlaşma ile birlikte veli, evliya, eren olmuş, Allah ile insan arasındaki ilişkiyi sembolize eden konuma gelmiştir. Erenlik Allah’ın özel kullarına tanıdığı makamdır. Tıpkı kamlarda olduğu gibi çeşitli kerametlere sahip olan erenler, kendi içlerinde güç bakımından belirli mertebelere ayrılırlar. Kamlar ve erenler inançsal olarak birçok benzer noktada buluşmaktadır. İkisinde de doğaüstü güçler vardır, ancak Tanrı’nın izniyle bunları kullanabilirler. Eski Türk inancında yer alan kam, günümüzde eren, evliya, veli vb. inanç motifleri adı altında varlığını sürdürmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Eski Türk inançlarındaki motifler bazı farklılıklar olmakla birlikte İslam’ın içerisinde de sürmektedir. İslamlaşmayla birlikte harmanlanan eski inançlar Anadolu Aleviliğinin ana omurgasını oluşturur. Söz konusu eski ve yeni harmanında dağ, evliya kültüyle birleşmiştir. Eski Türklerin atalarının kabirlerine ev sahipliği yapan mukaddes dağ tasavvurları, İslamlaşma sonucu evliya isimleriyle anılır olmaya başlamıştır. Dağ kültü evliya kültüne dahil olmuş, motiflerini bu kült altında sürdürmüştür. Eski Türklerin Ata olarak zikrettikleri dağ kavramı, Anadolu’da İslam motifleriyle buluşup Baba olarak anılmaktadır. Bu yaklaşımla Düzgün Baba’da dağda yaşamış ve dağda sır olmuştur. Dağın her bir noktasında Düzgün vardır ve dağ düzgün, düzgün de dağ olmuştur adeta. Çünkü dağdaki motifler bir evliya kültü motifi olmaktan öteye evirilmiştir. Bu noktada evliya kültünün arka planına eğilmek daha sağlıklıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Bu efsane üzerinden hareket edip meseleyi yorumlamak eksik kalacaktır. Tunceli Aleviliğinin inançsal ritüellerinin barındığı bu dağda, bir sürü motif vardır. Öncelikle ziyaret sadece Düzgün Baba’nın kabrine yapılmaz, kutsal mekânın tamamında bulunan dini yerlere temas edilir. İnançsal ritüelin tamamlanması için tüm bu kutsal noktalara gidilmelidir. Yani bu noktadan Düzgün Baba’ya baktığımızda, dağ kültü ve evliya kültü beraberinde kaya, atalar, oba, ateş ve su külleri gibi farklı motifleri de barındırır. Düzgün Babanın efsanesinde gördüğümüz gibi, bir oğulun babasına adıyla hitap etmekten utandığı için kaçıp dağa sığınması, sadece tüm inançsal motiflerin üzerindeki bir hikayedir. Asıl üzerinde durulması gerekilen nokta, dağdaki inanç uygulamaları ve inançsal ritüellerin tarihsel arka planıdır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Bunlardan, kaya/taş kültü Eski Türk inanç sistemindeki Yer-su’ların içerisindedir. Bu kültü çoğu noktada atalar ve dağ kültüyle beraber görmekteyiz. Tunceli’nin Eski Türk inançlarıyla benzer motifler barındırdığı yerlerinden birisi olan Düzgün Baba Dağı’nda, üzerine yeminler edilen ve Düzgün Baba’nın ruhunu/gücünü barındırdığına inanılan kayalıklar vardı. Bu kayalıklara hürmet edilir, üzerine yeminler edilirken kimi zamanlar beddualar içinde de kullanılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Taşların birçok eski kadim inançlarda sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü ifade ettiği bilinmektedir. Eski Türklerin de taş için ebedi sonsuz mânâlarındaki <em>Bengü</em> ve <em>Mengü</em> dediklerini biliyoruz. Özellikle eski çağlarda Altaylardaki toplulukların farklı yapılara sahip kayalara özel anlamlar yüklendiğini bilmekteyiz. Yine ölü mezarlarını taşlarla, taş heykellerle ve balballarla donatmak da kadim İç Asya adetlerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>Kaya/taş eski Türklerin yaratılış efsanesinde büyük öneme sahip bir motiftir. Tanrı’ya karşı suç işledikten sonra suya düşen “kişi” boğulmak üzereyken Tanrı’ya yakarır, yakarışı duyan Tanrı’nın “yalçın kaya olsun” emri ile sudan kaya yükselir ve insan bunun üzerinde yaşamaya başlar. Kaya insanın hayatını kurtarmıştır. Kayanın barınak ve korunak olma rolü bazı farklılıklarla beraber yaratılış efsanelerinde yer almıştır. Yine Uygurların Göç Destanı da kayanın önemini ve kutsiyetini anlamak bakımından güzel bir örnektir. Uygurların, bolluk ve bereket kaynağı olarak görülen Kutlu Dağ kayalıkları, Çinlilerin isteği doğrultusunda parçalanıp Çinlilere verilir. Bu felaketlere sebep olur. Kıtlık baş gösterir ve dağlardan, taşlardan, hayvanlardan, bebeklerden “<em>göç, göç, kaç!”</em> diye sesler gelir. Bunun üzerine göç başlar ve halk üç kola ayrılır<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<p>Yine oba kültü de dağ ve atalar kültüyle ilişkilendirilebilinecek motiftir. Eski Türk inancında ve kültüründe olan obalara, Tunceli yöresinin birçok yerinde rastlanır, insanların dilek dilemek için taşları üst üste koydukları görülür. Düzgün Baba Dağı’nda da oba kültüne ait izler mevcuttur. Yörede Düzgün Baba Dağı’na bakan köylerde taş yığınlarına taş ekleyip, dua edildiği görülür. Bu yığınlar ve yığınlara yapılan hürmet oba kültü örneklerindendir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Oba kültüne dair bilinen en eski işaretlerin Altaylarda olduğu ve 6 bin yıllık geçmişe sahip oldukları tespit edilmiştir. Eski Türkler, Orta Asya’da obanın yanından geçerken dağın ruhu hürmetine taş koyarlardı ve kanlı-kansız (saçı) kurbanlar sunarlardı. Düzgün Baba ve Anadolu’daki benzeri uygulamaların bu geleneğin ürünü olduğundan şüphe yoktur. Ayrıca evliya mezarlarının da bizzat oba olduklarını söyleyebiliriz, Düzgün Baba’da mezarın üzerine taş koyup duada bulunmak aslında birer oba ritüelidir. Birçok evliya mezarında aslında gerçekten ölü olmadığı, sadece o şahsın ruhu hürmetine makamlar, yani mezar türü yapıların yapıldığı bilinmektedir ki bunlar da esasında oba örneğidir. Örneğin Düzgün Baba’nın mezarına Düzgün’ün makamı da denilir, yaygın inanışa göre Düzgün Baba’nın mezarı yoktur, çünkü o ölmemiştir, sadece sır olmuştur. Yine benzer şekilde Kazaklar da obaları, <em>arvagı</em> denilen güçlü kahraman mezarları olarak tarif ederler<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Kurban boynuzlarının özel hürmet görmesi ve ev ya da ağaç gibi yerlere asılması, birçok Türk boyu için söz konusudur. Tunceli’de de kurbanların boynuzları ev, ağaç veya kaya üzerlerine bırakılır. Düzgün Baba’da benzer şekilde kaya üzerine kurban boynuzlarının yığılması uygulaması söz konusudur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Benzer ritüellere Göktürk döneminde de rastlanılmaktadır. Kaynaklar Göktürklerin Min Bulak şehri yakınlarında yüksek dağ tepelerinde, adak taşlarının varlığından söz eder. Bu kayaların mezar alanlarının içinde ve yakınlarında olması da ayrıca Düzgün Baba ile benzer önemli bir noktadır. Adak taşlarının üzerinde kurban edilen veya avlanılan hayvan motiflerinin resmedildiği de görülür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’daki boynuzların bırakıldığı kaya üzerinde çaputlar bağlanır ayrıca çıralar yakılır. Ateş daha çok Zerdüştlük ile ilişkilendirilse de arındırıcı ve Tanrı’dan dilek dileme aracı olarak kullanılması bakımından Eski Türk ateş kültüyle bağlantılıdır. Düzgün Baba Dağı’nda çıralar yakılır, niyazlar yapılır. Yine yörenin ekseriyetinde ateşin kirletilmemesine dikkat edilir. Eski Türkler ateşi ve ocak iyesini, <em>ot-izi</em>, <em>od tengri</em>, <em>ot-ene</em> gibi isimlendirmelerle anmıştır. Türk kültüründeki ateş ve ocak iyesi, ateşin sahibi olarak görülür. Bu iye, insanları kötülüklerden ve hastalıklardan korur. Ocak hanenin en önemli unsuru olma görevindedir. Ateş ruhları iyi ruhlar arasında kabul edilir. Kötü ruhlara karşı, insanlar için mücadeleye girdiğine inanılır. Özellikle Hakas ve Tuva Türklerinde bu inanış yoğundur. Bu toplulukların ateş ruhunu birebir insani vasıflarla kişileştirdikleri de görülür<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79717" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79717" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/D%C3%BCzg%C3%BCn-Baba.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Düzgün-Baba.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/12/Düzgün-Baba-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Düzgün Baba’da kurbanların boynuzlarının bırakıldığı kaya.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Ateş kültü, atalar kültü ile de ilişkilidir. Ateş kültü bünyesinde ocak kültünü de barındırır ki Alevilikte ocak önemlidir. Dini önemi yüksek olan ocak, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehlibeyt soyu ile pirlerin yolunu ve tarikatını simgeler. Yine Alevilikte ziyaret yerlerinin ocak olarak anılması da söz konusudur. Türk mitolojisi içinde ocağın ata ruhlarının barındığı yerlerden birisi olduğu düşüncesi vardır. Alevilikteki ocak/ocaklık kavramlarının buradan geldiği bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>. Tunceli yöresinin genelinde ateşe hürmet edilir ve saygısızlık yapılmamaya dikkat edilir. Ocak karşısında yeminler edilir. Yine kurban merasimlerinde ateş/çıra yakılır. Düzgün Baba Dağı’ndaki inançsal ritüellerden birisi olarak, bazı özel noktalarda çıra yakılması söz konusudur<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’nın çile hanesi olan mağara, dağdaki önemli ziyaret noktalarından birisidir. Mağara içinde cemler, niyazlar ve birçok ibadet ritüeli uygulanır. Ayrıca mağara insanın dünyaya gelişi ile de ilişkilendirilen bir külttür. Alevi inancında tarikat ehli din adamları çile çekip, dünyevi hazlardan sıyrılıp adeta tekrar doğar. Düzgün Baba’da bunu mağarasında gerçekleştirmiştir. Bu mağarada çocukları olmayanlar dileklerde bulunur. Bunu, mağaranın yaratıcı güce sağladığı aracılığa dair, eski inanışların bir göstergesi olarak görebiliriz. Nitekim Gök Türklerin türeyişi ile ilgi Çin kaynaklarında bulunan rivayetler de dağ ve mağaralarla ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün’ün mağarayı çile hane olarak seçmesi önemli bir detaydır. Burada insan, mağara ile fiziksel korunak ilişkisinden sıyrılıp, zihinsel korunak ilişkisine geçmiştir. İnsanların dünyevi işlerden sıyrılıp kendini dinleme ve yeniden anlama sürecini yaşadığı yer olmuştur. Bu kamlar için de geçerliydi, Anadolu dervişleri için de geçerliydi ve hatta unutmamak gerekir ki Hz. Muhammed de ilk vahyi alırken Hira mağarasında inzivadaydı. Ata ruhlarının mekânı mağaralar gizli alemlere geçişinde yerleri olmuştur. Kamlar mağaraları farklı alemler arası geçişte kullanırdı. Eski Türklerin ata ruhlarının mekânında kurbanlar sunup, dileklerde bulunduklarını biliyoruz, günümüzde Düzgün Baba’nın çile mağarasında benzer ritüellere ev sahipliği yapmakta. Yani burası Düzgün atanın mekanıdır diyebiliriz<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Düzgün Baba’da kutsal bölgeye girildiğinden itibaren, eskiden daha uygulanır olduğu bilinen, ancak günümüze pek riayet edilmeyen, yalınayak yürüme adeti söz konusudur. İnsanlar Düzgün Baba’nın mekânında ayakkabılarıyla gezmezler, dağda yaptıkları ibadet ve eylemleri çıplak ayakla gerçekleştirirler<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>. Burada kutsal alanın tüm insani vasıflardan sıyrıldığını yani evliya mekânı olmaktan da öteye gittiğini söyleyebiliriz. İnançsal açıdan böyle bir kutsal alan tanımını, evliya kültünden daha fazla motifler barındırıyor olmasına bağlamak gerekir. Türklerde İslam öncesinde, ata mezarlarına ev sahipliği yapan dağların kutsallığının korunmasına çok dikkat ederlerdi. Yabancıların kutsal dağlara, ata mağaralarına tacizlerde bulunması hoş karşılanmaz, hatta çoğu kere bu durum, savaş sebebi sayılırdı. MÖ 79 yılında Hunların, kutsal alanlarını ve mezarlarını taciz eden Moğol O-Huanlar’a savaş açması hadisesi bu duruma bir örnektir<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>.</p>
<p>Dağ kültü, atalar kültü, mağara kültü, kamlık vb. eski Türk inancından kalma kültlerin, İslam içinde yeniden konumlanması noktasında, evliya/eren kültünün rolü büyük olmuştur. Yine Düzgün Baba benzeri evliya/eren kültünün Anadolu dışında, Orta Asya’da da oldukça geniş yansımaları vardır. Bunlara örnek vermek gerekirse; Kazakistan’ın Çimkent şehrindeki Ukaş Ata, temizliğin ve suyun iyesi olarak görülür. Otrar bölgesindeki Arıtsan Bab/Arslan Baba da keza su ve temizlikle anılır ve Hz. Muhammed’in emanetlerini Ahmet Yesevi’ye veren kişi olarak saygı görür. Ahmet Yesevi müritlerinden olan Kurban Ata da bilindik evliyalardandır. Genelde Ahmet Yesevi ile ilişkilendirilen bir evliya/eren kültü oldukça yaygındır. Bu evliyalar da Düzgün Baba gibi çeşitli insanüstü meziyetlere sahip olmakla birlikte, çeşitli kültlerin etrafında birleştiği figürler olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<h2><span>SONUÇ</span></h2>
<p>Tunceli yöresinin tarihsel ismi olan Dersim, gümüş kapı demektir. Bu coğrafya, vadileri, dağları ve geçitleriyle, Anadolu’nun iç kesimlerinden doğuya açılan, doğal bir kapı görevi görmektedir. Türklerin Anadolu’ya ilk akınlar yaptıkları erken devirlerde ve 11. yüzyılda yurt tutmak için geldikleri zaman, bu gümüş kapıyı, öncülleri tüm halklar gibi kullanmışlardır. Hititler, Persler, Romalılar ve daha eskileri için gümüş kapı ne ise, sonra gelen Ermeniler, Araplar, Kürtler ve Türkler için de oydu; aşılması zor dağlar, geçitler ve bir o kadar da korunaklı saha. Tunceli coğrafyası, gelip geçen kültürleri muhafaza etmiş ve harmanlamıştır. Tunceli kültüründe birçok eski kültüre ait izler mevcuttur. Tunceli, Türkler açısından Babai isyanlarından beri hareketli bir alandır. İsyan sırasında birçok kişi Tunceli dağlarına sığınmıştır. Yine Osmanlı-Safevi mücadelesi esnasında, pek çok Alevi-Kızılbaş Tunceli’nin dağlık bölgelerine gelmiştir. Bu noktada insanlar için dağların koruyuculuğu ve kutsiyeti pekişmiş olacaktır.</p>
<p>Tunceli coğrafyasında pek çok eski geleneğin izleri, diğer coğrafyalara nazaran daha belirgindir. Çalışma konumuzun merkezindeki dağ motifini, Muğla yöresi, Kaz dağları ve Toroslar gibi Anadolu’nun pek çok noktasında görmekle birlikte, Tunceli yöresinde daha somut olarak görüldüğünü düşünmekteyiz. Bilindiği gibi Alevi-Bektaşi inancında tabiat kutsaldır ve tabiat varlıkları insanlarla hemen hemen bir tutulur. Bu düşünce eski Türk inançlarının bakiyesidir. Bu bağlamda dağ/tepe kutsallığı, yörede köylere kadar sirayet etmiştir, birçok köyde adaklar adanan çeşitli dini ritüeller sergilenen kutsal dağlar vardır. Düzgün Baba, bu dağların ve Tunceli yöresi evliya kültlerinin hiyerarşik anlamda zirvesindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, Düzgün Baba Dağı’ndaki tüm inançsal ritüeller ve inanışlar gösteriyor ki burada, bir evliya/eren kültünden fazlası vardır. Bunun göstergesi olarak şunu söylemek gerekir ki inançsal ritüeller sadece Düzgün Baba’nın makamına yapılmaz, yapılan tüm inançsal ritüeller neredeyse makamın ziyaretiyle aynı önemdedir. Düzgün Baba insan ve tabiatın, insan ve Tanrı’nın, son olarak insan ve insanın birleştiği-buluştuğu kutsal bir semboldür. İnsanın kendisinden yüce bir varlığı tanıması ve ona hürmet edip, kültür dairesi içerisinde önemli bir vasıf kazandırması çok değerlidir. Bu doğal varlık büyüklüğü ve görkemiyle birlikte Tanrı ile ilişkilendirilmiş, Tanrı’ya ulaşma, kendini duyurma açısından yakın bulunmuştur. Yine ataların kabirlerini taşıyan ve evliyalara sahip çıkan da dağdır. Üstünde kutsalları barındırır; dağın üzerinde yaşayan canlılar kutsaldır, bunun en belirgin örneği dağ keçileridir. Dağ keçisi/Geyik motifi, kadim geleneklerden birisidir ve Tunceli yöre halkı içinde kutsaldır, avlanmazlar. Yine dağ başında bulunan kimi ağaçlar da kutsaldırlar. Binlerce yıl önceki kutsal dağ motifinden günümüze temelde pek bir değişiklik yoktur. İnançsal ve coğrafi değişimlerle birlikte, kültürel çeşitliliğin artması, geleneksel kodların hala muhafaza ediliyor olmasını engellememiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur KÖSE</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi, onurkose62@gmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 2019</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>AKGÜN, Engin, (2007). “Şamanist Türk Halklarında Kurban Sungusu ve Kendisine Kurban Sunulan Varlıklar”, <em>Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi</em>, S. 1 (2), ss. 139-153.</span></div>
<div><span>Antranik, <em>Dersim Seyahatname</em>, çev. Payline Tomasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>ARSLAN, Yusuf, (2017). “Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı”, <em>Milli Folklor</em>, S. 115, ss. 51-62.</span></div>
<div><span>BARS, Mehmet Emin, “Türk Destanlarında Mağara Kültü Üzerine Bir Değerlendirme”, <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</em>, C. X, S. 52, 2017, ss. 75-82.</span></div>
<div><span>BARS, Mehmet Emin (2018). “Şamanizmden Tasavvufa Şamandan Sufi/Veliye Değişim/Dönüşümler”, <em>Türkbilig,</em> S. 36, ss. 167-186.</span></div>
<div><span>BAYAT, Fuzuli, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>BAYAT Fuzuli, (2006). “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, <em>Folklor/Edebiyat</em>, C. XII, S. 46, ss. 47-60.</span></div>
<div><span>ÇETİN, İsmet, (2007). “Türk Kültüründe Bab (Baba)/ Ata Geleneği”, <em>Milli Folklor</em>, 76, ss. 73-75.</span></div>
<div><span>DENİZ, Bekir, (2008). “Batı Göktürklerin Başkenti: Min Bulak”, <em>Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi</em>, I, ss. 95-125.</span></div>
<div><span>DENİZ, Dilşa, <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em>, İletişim Yayınları, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>ERSOY, Ruhi, (2002). “Türklerde Ölüm Ve Ölü İle İlgili Rit ve Ritüeller”, <em>Milli Folklor</em>, S. 54, ss. 86-101.</span></div>
<div><span>GÜVEN, Kenan, <em>Tabiat Güzellikleri ve Kültürel Değerleri ile Tunceli</em>, AKM Yayınları, Ankara 1991, C. LII.</span></div>
<div><span>HASSAN, Ümit, <em>Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler</em>, Doğubatı Yayınları, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>IŞIK, Yüksel, <em>Bir Tutam Tunceli</em>, Tunceli Valiliği, Ankara 2012.</span></div>
<div><span>İNAN, Abdülkadir, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar</em>, TTK, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Eski Türk Dini</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980.</span></div>
<div><span>KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Türk Milli Kültürü</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2011.</span></div>
<div><span>KALAFAT, Yaşar, <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em>, AKM Yayınları, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>KUMARTAŞLIOĞLU, Satı, (2014). “Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri<em>”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi</em>, S. 43, ss. 175-190.</span></div>
<div><span>OCAK, Ahmet Yaşar, <em>Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri</em>, İletişim, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>OCAK, Ahmet Yaşar, “Eski Türkler’de Dağ Kültü”, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, C. VIII, ss. 401-402.</span></div>
<div><span>ÖGEL, Bahaeddin, <em>Türk Mitolojisi</em>, C. II., TTK, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>ÖGEL, Bahaeddin<em>, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>ROUX, Jean-Paul, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini</em>, Kabalcı, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>ŞEŞEN, Ramazan, <em>İbn Fadlan Seyahatnamesi ve Ekler</em>, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>TANYU, Hikmet, <em>Türklerde Taşla İlgili İnançlar</em>, Elips Kitap, Ankara 2007.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  İbrahim Kafesoğlu, <em>Eski Türk Dini,</em> Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980, s. 41-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Ahmet Yaşar, Ocak, <em>Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri</em>, İletişim, İstanbul 2015, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Fuzuli Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015, s. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Abdülkadir İnan, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar</em>, TTK, Ankara 1995, s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Fuzuli Bayat, “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, <em>Folklor/Edebiyat</em>, Lefkoşa 2006, C. XII, S: 46, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ocak, <em>age</em>, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> İnan, <em>age</em>, s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Jean-Paul Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini</em>, Kabalcı, İstanbul 2002, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> İnan<em>, age,</em> s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Ümit Hassan, <em>Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler</em>, Doğubatı Yayınları, Ankara 2015, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Mehmet Emin Bars, “Türk Destanlarında Mağara Kültü Üzerine Bir Değerlendirme”, <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</em>, Sinop 2017, C. X, S: 52, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Ruhi Ersoy, “Türklerde Ölüm ve Ölü İle İlgili Rit ve Ritüeller”, <em>Milli Folklor</em>, Ankara 2002, s. 54, ss. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2011, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 259, 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Engin Akgün, “Şamanist Türk Halklarında Kurban Sungusu ve Kendisine Kurban Sunulan Varlıklar”, <em>Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi</em>, İstanbul 2007, s. 1 (2), ss. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ahmet Yaşar Ocak, “Eski Türkler’de Dağ Kültü”, <em>TDV İslam Ansiklopedisi</em>, VIII, s 401-402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2001, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Hikmet Tanyu, <em>Türklerde Taşla İlgili İnançlar</em>, Elips Kitap, Ankara 2007, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Yusuf Arslan, “Türkistan’dan Tunceli’ye Kurban İnancı”, <em>Milli Folklor</em>, Ankara 2017, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Antranik, <em>Dersim Seyahatname</em>, Çev. Payline Tomasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Yaşar Kalafat, <em>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri</em>, AKM Yayınları, Ankara 1995, s. 56,87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Ramazan Şeşen, <em>İbn Fadlan Seyahatnamesi ve Ekler,</em> Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Kalafat, <em>age,</em> s. 38,48,71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Satı Kumartaşlıoğlu, “Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri”, <em>Karadeniz Araştırmaları Dergisi</em>, Ankara 2014, s. 43, ss. 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Kalafat, <em>age</em>, s. 123,133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Yüksel Işık<em>, Bir Tutam Tunceli</em>, Tunceli Valiliği, Ankara 2012, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Kenan Güven, <em>Tabiat Güzellikleri ve Kültürel Değerleri ile Tunceli</em>, AKM Yayınları, C. LII, s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Mehmet Emin Bars “Şamanizm’den Tasavvufa Şamandan Sufi/Veliye Değişim/Dönüşümler”, <em>Türkbilig</em>, Ankara 2018, s. 36, ss. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi</em>, TTK, Ankara 1995, C. II, s. 437-438.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Dilşa Deniz, <em>Yol/Re Dersim İnanç Sembolizmi Antropolojik Bir Yaklaşım</em>, İletişim Yayınları, İstanbul 2014, s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Deniz, <em>age</em>, s. 160-161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Roux, <em>age</em>, s. 147-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Tanyu, <em>age,</em> s. 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Kalafat, <em>age</em>, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2</em>, s. 242-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Arslan, agm, s. 57-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref38" name="_edn38"><em><sup>[38]</sup></em></a> Bekir Deniz, “Batı Göktürklerin Başkenti: Min Bulak”<em>, Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi,</em> I, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Kumartaşlıoğlu, agm, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Bayat, <em>Türk Mitolojik Sistemi 2,</em> s. 122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Kalafat, <em>age,</em> s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> İnan, <em>age,</em> s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Bars, <em>agm,</em> ss. 76-77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Deniz, <em>age</em>, s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-dag-ve-duzgun-baba-dagi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> İsmet Çetin, “Türk Kültüründe Bab (Baba)/ Ata Geleneği”<em>, Milli Folklor</em>, Ankara 2007, s. 76, ss. 73.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Dininin Temel Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
“Rahmetli Hocam Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL’in Anısına Hürmetlerimle” Din; belki takip edilen kutsal yol, inanç sistemi, bir itikadın uyulması gereken kaidelerinin bütünü şeklinde tanımlanabilir. Ancak bunun dışında din kelimesinin pek çok manası ve değişik dini inançlara göre de bir tarifinin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Her insan şöyle veya böyle bir Tanrı’ya ya da dine inanır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932a1185a9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Dininin, Temel, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Samanizm-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html">Eski Türk Dininin Temel Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span><strong><em>“Rahmetli Hocam Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL’in Anısına Hürmetlerimle” </em></strong></span></p>
<p>Din; belki takip edilen kutsal yol, inanç sistemi, bir itikadın uyulması gereken kaidelerinin bütünü şeklinde tanımlanabilir. Ancak bunun dışında din kelimesinin pek çok manası ve değişik dini inançlara göre de bir tarifinin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Her insan şöyle veya böyle bir Tanrı’ya ya da dine inanır. Bu kişinin yaradılışıyla alâkalı bir şeydir. Dinsiz olduğunu, Tanrı’ya inanmadığını söyleyenlerin (ateist) bile, kendi kafalarında veya düşünce dünyalarında meydana getirdikleri bir Tanrı inancı olmuştur. Bir Altay Türk atasözünde: İnsan Tanrısız, kürk yakasız, millet yasasız olmaz, der. Dolayısıyla din; insanları birtakım yüce fikirler etrafında toplayan, kanunlar çerçevesinde iyiliği öven, haksızlık, kargaşa ve adaletsizliği engelleyen bir kavram olmakla beraber; haram-helal, cennet-cehennem düşüncesiyle de toplumu iyilik yapmaya sevk eder<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Bu mefhum etnik toplulukların ve milletlerin eski çağlarda tabiatüstü güçlere duydukları hayranlıklarla başladığı için, bizim de her şeyden önce tarihin derinliklerine giderek, Türk milletinin gelenek ve görenekleriyle birlikte, yazılı olmayan törelerini de incelememiz gerekir. Ancak böylesine geniş bir çalışma neticesinde eski Türk dininin çerçevesi belirlenebilir.</p>
<p>Oldukça sık yer veya coğrafya değiştiren Türk milletinin gözden kaçmaması gereken bir vasfı da çok farklı dinleri benimsemesidir. Elbette Türklerin dışındaki milletlerden de ilk mensup oldukları itikatlardan vazgeçmeler söz konusudur. Fakat Türklerde buna daha çok rastlandığı inkâr edilemez. Bu bir zaaf mıdır, değil midir tartışılır; ama hakikat olan Türk’ün tanıştığı her dinle çok iç-içe olmasıdır. Temel dinler noktasından baktığımızda, Türk boylarının bazılarının Hristiyanlığa, bir kısmının Yahudiliğe, bir bölümünün de İslamiyet’e inanmasının yanı-sıra Budizm ve Manihaizm gibi felsefi inançlar da Türk dini hayatında önemli rol oynadı.</p>
<p>İşte biz burada tarihteki Türklerin esas dini olarak gördüğümüz, ancak isminin ne olduğunu maalesef tespit edemediğimiz, Kök Tengri itikadının temelinde nelerin yattığını belirlemeye çalışacağız. Her dinde bir tapınılan Tanrı ve bu Tanrı’ya ulaşmak için de bazı ibadet şekillerinin olduğu bir gerçektir ve eski Türk inanç sisteminde de herhalde Tanrı’nın birliğini kabul, namaz, kurban, oruç, hacc, ahirete iman, zekat ve sadaka gibi birtakım farzlar ile ona kulluk borcunu ödeme yolları var idi. Bununla beraber İslamiyet’ten evvel ortaya çıkmış Hristiyanlık, Yahudilik vs. Hâk dinlerin genel ilkeleri bile bugün ilk vahiy hallerinin çok dışında olduğu bir zamanda, elbette herhangi bir biçimde yazılarak günümüze ulaşmayan eski Türk dininin nasıl tatbik edildiğini tespit çok zordur.</p>
<p>Bunun yanı sıra yazılı ve sözlü kaynaklara baktığımızda, eski Türklerin tabiatta bazı gizli kuvvetlerin varlığına inandıklarına dair birtakım bilgilere de rastlamak mümkündür. Çünkü bunlar onlara göre kutsal (yani ıduk) idiler. Tabiat güçleri ve varlıklarına itikat ile hürmet ise, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Dolayısıyla fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, toprak, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve hadiselerine karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur, ama bunların içinde tapınılan tek bir yüce Tanrı vardır. Yani, insanlar bazan kendi yaptıkları nesneleri, bazan da yukarıda değindiğimiz üzere tabiat varlıklarını Tanrı yerine koymaya kalksalar da onların arasında daima bir büyük yaratıcı veya koruyucuya inanmışlardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. İşte buna binaen mesela ziraatçı kavimlerde daha çok bereket tanrıları olarak bazı kuvvetler bulunur. Savaşçı kavimlerde ise, zafer tanrıları birinci plandadır. Çoban topluluklarda hayvanların yavrulaması veya koyun kırkma zamanlarında özel törenler düzenlenirdi. Netice itibarıyla tabiat ve felsefi dinlerin bu gibi mahalli özelliklerine karşılık, yüksek dinlerde bütün cihana şamil olan hususiyetler vardır.</p>
<p>Türklerin dini diyebileceğimiz, ancak şimdiye kadar ismi hakkında bir belgeye rastlamadığımız, fakat kitabelerden yola çıkarak Kök Tengri inancı ya da dini olarak adlandırabileceğimiz bu itikattın temelinde; her şeyin yaratıcısı bir Tanrı’ya ve ölümden sonra yeni bir hayatın başladığına iman, öbür dünyada yiğitliklerin ve iyiliklerin mükâfatlandırılması, ölmüş atalara saygı, onlar ve Tanrı için kurbanlar kesilmesi gibi hususlar yatmaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Buna bağlı olarak, mesela Asya Hunları her yılın mayıs ayı ortalarında Kutlu Atalar Mezarlığında kurban keserlerdi ve burada, çok şey borçlu oldukları atalarını (eçü-apa) andıkları gibi, Tanrı’ya da ilerideki günlerin bolluk ve bereket getirmesi için yakarırlardı.</p>
<p>Buradaki ata mezarlığı ve yapılan kurban törenlerine başka bir pencereden de bakılabilir. Çünkü eski Türklerin yukarıda da vurgulandığı gibi varlıklarının sebebi olan Ulu Tanrı’ya yılın belirli bir gününde, önlerinde halkın en büyük yöneticisi durumundaki kağan bulunmak üzere, gidip kurban sunmaları bir nev’i Hacc ibadetini de çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Bu hususla birlikte eski Türk itikadıyla, düşüncesinde din ve millet uğruna savaşmak, en önde gelen erdemlerden birisi olduğundan, buna binaen Türklerde başlangıç yıllarında bir “Alplık” ve daha sonraki çağlarda da “Alp Erenlik” müessesesi mevcuttu ki, bu da Müslümanlıktaki Gaziliğe benziyordu. Bunun dışında eski Türk inancının din adamlarının fonksiyonel yönleri, mesela kamların keramet göstermeleri, dertlere deva olmaları, günümüzde İslamiyet’le özdeşleşen “veli” kültünün değişik bir tezahürü olsa gerek. Ancak İslamiyet’le birlikte bu ölmüş atalara karşı duyulan aşırı saygının yerini Hz. Muhammed, Ehl-i Beyt, evliyalar, kutsal mekânlar ve emanetler almıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Ayrıca Anadolu babaları ve dedelerinin çoğunun büyü-sihirden anladığına kaynaklar vurgu yapıyor. Dolayısıyla onlar bir yerde eski kam özelliklerini yansıtmaktadır. Fakat burada bir konuya dikkat etmek lazımdır. Kam veya şamanın göklere yükselmesi ya da yeraltına inerek Bay Ülgen ile Erlik’in huzuruna çıkması durumunu, peygamberlerin göğe yükselmeleri, meleklerle görüşmeleri ve ölüleri diriltmeleri gibi birtakım mucizeler ile karıştırmamak gerekir. Burada üzerinde durulacak şey, mucize ile kerametin farklı olduğudur. Kamların mucizevî tarafları bulunmadığı gibi, onun Tanrı ve meleklerle konuşmaları Hâk din anlayışına göre mümkün değildir.</p>
<p>Din tarihi araştırıcıları ve etnologların Türk halkları üzerine yapmış oldukları incelemeler, kuzey ve eski Orta Asya kavimlerinde Atalar Kültü diye adlandırılan bir durumun bulunduğunu ortaya koymuştur ve bu itikata göre insanların ruhu öldükten sonra bile yaşamaktadır. Netice itibarıyla bu da bize eski Türk inanç sisteminde bir ahiret anlayışının mevcudiyetini gösterir. Ancak şu da gözden kaçırılmamalı ki burada ölmüş olan atalar, Tanrı mesabesine çıkarılmıyordu. Onların hatırlanması ve sevilmesinin gerçek nedeni, varlıklarının sebebiydi. Üzerlerinde yaşadıkları vatanı kanlarını döküp, canlarını vererek, kendilerine emanet etmişlerdi. Dolayısıyla şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprakları da (ıduk yir-sub) bu yüzden Türklerce kutludur.</p>
<p>Eski Türkler bütün ölmüş atalarına ve onların mezarlarına saygı göstermekle birlikte, özellikle devlete ve millete emeği geçmiş han durumundaki yöneticilerin kabirlerinin yanından geçerken büyük bir ihtimamda bulunuyorlardı. Yaya iseler mezarın önünde eğilirler, atlıysalar aşağı inerler ve oradan uzaklaşana kadar da atlarına binmezlerdi. Dolayısıyla Türkler ata ve geçmişlerine öyle hürmetkârdılar ki, hatta onların mezarlarına yapılan hakaretler en şiddetli biçimde cezalandırılıyordu. M.Ö. 80’li yıllarda Proto-Mogol kavimlerinden Wu-huanlar, dedeleri Tung-huların güya intikamını almak için Hun hükümdarlarının kabirlerine zarar verdiler. Buna çok kızan Hun kağanı 20.000 kişilik bir ordu ile bu Wu-huanların üzerine yürümüştür. Mesela Attila’nın (Ata İllig) Balkan seferi de (442), Hun hükümdar ve beylerine ait mezarların, Hristiyan papazlar tarafından soyulması yüzündendir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Devlet ve millet hayatındaki önemli kişilerin her şeyi mukaddestir ve korunması gerektiği inancı Türklerde daha sonraki çağlarda da sürdü. Nerde olursa-olsun Türk hakanlarının mezarlarının ziyaret edilmesi, gayr-i Müslim Türk camiasında kam yahut diğer din görevlilerinin ölülerine ve kabirlerine saygı gösterilmesi, İslam coğrafyasında ise yine evliya benzeri din ulularının mezar veya türbelerine gidilerek dualar okunup, dileklerde bulunulması, bunun bir işaretidir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>Buna bağlı olarak evvelce de belirtildiği üzere Türkler öbür dünyaya, ölümden sonra ikinci bir hayatın varlığına, yani bir tür ahirete (sakış künü) inanıyorlardı. O bakımdan ölüyle beraber bazı özel eşyaları ve altın, gümüş gibi değerli nesneler, tabi ki bu kabirlere konuyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Bunların bir benzeri olarak, birtakım İslam kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Hazarlar ve Oğuzların, mezarlarının bulunmaması için ölüyü ırmak yataklarına gömdükleri vakidir. Onlar ilk önce ırmağın yatağını değiştiriyorlar, sonra buraya bir mezar kurarak, suyu tekrar eski yatağına akıtıyorlardı.</p>
<p>Bununla birlikte Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>, böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık harici olduğu gibi, sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.</p>
<p>Her insan topluluğunda olduğu gibi Türkler de ölümden hiç şüphesiz etkilenmiştir. İnsanın yaşarken birdenbire ölmesi, öldükten sonra ne olduğu, ikinci bir hayat var mı, yok mu; bütün bunlar insanların dikkatini çekmiş, dolayısıyla bu duruma kafa yormuştur. Bununla beraber hiç şüphesiz sadece her şeyin yaratıcısı Tanrı’nın ebedi olduğunu da biliyordular ki, işte bu yüzden zamanı yaşayan, ölümsüz Tanrı manasına “Öd Tengri” diyorlardı.</p>
<p>Ayrıca eski Türkçede “ruh, can” manasına gelen bir “tin” kelimesinin mevcudiyetinden haberdarız<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Bu aynı zamanda “nefes” demekti. Tin ile beraber bir de “sakış” adı verilen düşünce, yani aklın da varlığına inanıyorlardı ki; onlar ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde algılıyorlar, bazan öldü yerine “uçtu” diyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Ancak bedenin dünyayla ilgisi kalmasa da ruhun hâlâ yaşadığını da düşünüyorlardı. Belki de bazı mezar taşlarının üzerinde kuş motiflerinin bulunması bu yüzden idi.</p>
<p>Bugüne kadar kitabeler üzerine yapmış olduğumuz incelemelerde, altı yazıtta ölmek ve cennet yerine, biz “uçmak” terimine tesadüf ettik. Son zamanlara kadar Kazakistan’ın Sır Derya ve Turgay bölgelerinde ölen erkeğin mezarının üstüne en sevdiği atının kafatası mızrak veya bir sırık üzerine saplandığından bahis olunuyor. Ölüm yıldönümlerinde mevtanın yakınları en güzel giysileriyle mezarı ziyaret ettikleri gibi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>, ölen için yerine getirilmesi lazım olan adetler bir yıl içerisinde tamamlandıktan sonra, yayı ve mızrağı kırıyorlardı. Bu parçalar da mezarın üzerine kakılıyordu. Böylece onların parçalarından ölenin ruhu göklere uçuyordu.</p>
<p>“Cennet” manasına kullanılan “Uçmak” teriminin varlığını Türkler Anadolu’ya geldikten sonra da sürdürmüşlerdir. 14. yüzyıl Alevi-Bektaşi ozanlarından Abdal Musa bir nefesinde şöyle diyor: “Yedi tamu bize nevbahar oldu – Sekiz uçmak ilindeki köydenüz”. Ayrıca 14-16. asırlarda Hacı Bektaş’a ait Makalat’ın çevirilerinde, Yusuf ile Züleyha Hikâyesi ve Yunus Emre’nin şiirlerinde de cennet yerine uçmak kullanıldığı gibi, 14. yüzyılın başlarında kaleme alınan Codex Cumanicus’ta “uçmak yolın bizge açtıng” (cennetin yolunu bize açtın) bir cümle ile karşılaşmaktayız<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Mesela, Hümayunnâme’de Temürlü hâkimi Sultan Hüseyin Baykara öldüğünde, “şunkar” oldu dendiği gibi, Er Manas da bu şekilde dünyadan ayrılmıştır. Bilindiği üzere şunkar da (sungur) bir kuştur ve yine Ömer Şeyh Mirza’nın ölümü vesilesiyle, Tarih-i Reşidî’de, onun da şahin (ya da sungur) haline geldiğine değinilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Dolayısıyla bugün Anadolu’da da ölmek zaman zaman uçmakla ifade edilir ki, bazan bir insanın vefatı “kuş gibi uçtu” veya “uçtu gitti” diye anlatılır. Bunun en görünür delillerinden birisi, bugün Niğde ilinde bulunan Hüdavend Hatun Türbesi’nin üstündeki kuştur ki, bu belki Kut Kuşu ya da kişinin ruhunu Uçmak’a götüren kutlu varlıktır.</p>
<p>Bununla beraber herhalde eski Türklerde ölümün işareti baykuş idi ve eski Türk kitabelerine baktığımızda ölmek yerine “adrılmak” ile “kergek bolmak”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> fiiline de yer verildiğini görürüz.</p>
<p>Yine bütün Türkler ölümü Tanrı’nın bir takdiri olarak karşılarken, İlahi yaratıcının mekânı şeklinde düşündüğü gökte, her canlıyı temsil eden bir yıldızın olduğuna inanmış ve ölen bir kişinin ardından söylenen “yıldızı kaydı” ya da “yıldızı düştü” cümlesine her Türk boyunda aşağı-yukarı rastlanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Ayrıca ölüm hiçbir vakit hoş karşılanmadığından dolayı, ölmek fiilinin kullanılmasından mümkün olduğunca uzak durulmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Bunun yanısıra tarihi kaynaklara baktığımızda, bazan eski Türklerin evlerinde atalarının suretlerini tasvir eden tözlere (kugurçak, korçak) rastlanılmıştır. Mesela, 13. yüzyılın ikinci yarısında Mogolistan’a giden elçi Wilhelm Rubruck, bir Uygur mabedinde puta benzeyen birtakım tözler görmüş ve putlar nedir diye, onlara sormuştur. Uygurlar da bunlar tanrı tasvirleri değil, içimizden biri öldüğü zaman yakınları onun suretini yapar ve tapınaklara koyar, biz de bunları ölünün hatırası olarak saklarız, şeklinde cevaplamışlardır. Yani bu durumun ne totemcilikle ne de şamanlıkla bir alâkası yoktur. Ancak ölümün ardından bazı diğer kavimler, ölen kudretli insanları sonradan ilahlaştırıp, yarı tanrı haline sokacak kadar ileri götürüp, onların tanrı-heykellerini dahi yapmışlardır.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken bir başka husus ise; din tarihçileri her ne kadar totemizm, animizm, naturizm vs. bir şekilde, dinde evreler ortaya koyuyorlarsa da Semavi bir itikadın insanlığın yaradılışından itibaren varlığı zaten bugünkü kutsal kitaplar neticesinde anlaşılıyor. Dolayısı ile Tanrı, vücuda getirdiği insanı cemiyet hayatına alıştırırken, ona uyması gereken kuralları da vazetmiştir. Bu durumda ilkel din düşüncesinden mükemmele gitme gibi bir şey söz konusu olamaz. Totemizm, animizm, naturizm biçiminde sıralanan bu itikatlar herhalde Tanrı buyruğunun unutulması veya insanların yoldan çıkmaları (azmaları) sebebiyle meydana gelmiştir.</p>
<p>Netice itibarıyla bu açıklamayı özetlemek gerekirse; insanoğlunun yaradılışı ve cemiyet haline gelişi esnasında tek bir Tanrı inancı vardı. Ancak daha sonraları kişinin korku ve sevinçlerine bağlı olarak tanrılar veya değişik suretlerdeki Tanrı düşünceleri ortaya çıktı.</p>
<p>Bunların dışında başka bir örnek de mevtanın daha mutlu yaşayacağına inanılan birtakım Hint-Avrupa topluluklarında ölünün mezarına eşyaları konur, hatta önemli kişilerin akrabaları da öldürülerek yanına gömülürdü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Türk tarihinde böyle bir hadiseye rastlamak pek mümkün değildir ve bazı kaynakların zorlanmasıyla ortaya atılan iddialar da ispatlanamamıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>. Belki böyle bir durum Mogol geleneğinde söz konusu ise de (Çingiz ve onun soyundan bazı kişilerin vefatının ardından hizmetçilerinin de onlarla birlikte öldürüldüğünden bahis olunuyor), bu vaziyeti doğrudan doğruya Türklerle ilişkilendirmek ne dereceye kadar ilmidir, bilemiyoruz.</p>
<p>Bu arada Kuzey Avrupa topluluklarının kutsal hayvanları domuz için yaptıkları törenlerde insan kurban ettikleri söyleniyor. Eski Kıtanlar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>, savaş bittikten sonra düşmanlarından birini getirerek, ruhunu kurban olarak sunuyorlardı. İnsan kurbanı esasen Sami kavimlerinde de ehemmiyet taşıyordu. Arabistan’ın kuzey bölgesinde bereket ile ilgili olarak, tabiatı yöneten tanrılara insanlar kurban verilirdi. Tanrının hiddetini yatıştırmak için Cahiliye devri Araplarınca en kıymetli evlat olan erkek çocuk takdim olunurdu. Hz. İsa’nın insanlığı kurtarmak için kendisini feda ettiği telakkisi gibi, İslamiyet’te kutlanan Kurban Bayramı, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in kurban olması hikâyesidir.</p>
<p>Dolayısıyla yukarıda üzerinde durulan insan kurbanı, bozkır kültürünün değil, ziraatçı toplulukların bir geleneğidir. Bu mühim noktayı dikkate alan tanınmış kültür tarihçisi W. Eberhard, Türklerde böyle bir adet mevcut bulunmamış ve hatta Türkler kendi hâkimiyeti altında yer alan bazı kavimlere insan kurbanını yasak etmiştir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>, diyor.</p>
<p>Tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, eski Türklerde en önemli kurban, bozkırlı Türk’ün en çok kıymet verdiği hayvan at idi. Orta Asya’nın Türk bölgelerinde, özellikle Altaylardaki kurganlarda, birçok at iskeleti bulunmuştur. Hatta çok ilginçtir ki, bugünkü Kazak ve Kırgızların bazılarının Kurban Bayramı’nda dahi atı kurban kestikleri söylenmektedir. Kurban olarak seçtikleri atın etinin yenmesi de Türkler tarafından sakıncalı görülmemiştir. İslamiyet’e geçtikten sonra bile bu durumun sürdüğü anlaşılmaktadır.</p>
<p>Netice olarak; eski Türk dininin bir diğer şartı da tek yaratıcı ve ölümsüz Tanrı’ya ulaşmak için kurban kesmektir. Bu kurban ayinleri ise toplu veya bireysel şekillerde olabilirdi.</p>
<p>Bu arada eski Türkler ölüm halinde yas törenleri düzenler, bu sırada acılarını dile getirmek için bağrışarak yüzlerini, gözlerini çizerlerdi. Herhalde bu zamanda saçlarını kesiyor, cenazenin ardından başları açık gidiyor ve kafalarına da toprak atıyorlardı. Kaynakların yazdığına göre, Emir Temür’ün cenaze merasimi sırasında da aynı hadiselerin yaşanması ilginçtir. Türk-Hun devrinden beridir süregelen bu gelenekler, muhtemelen Hunların batı sınırlarındaki bir kabilesi olan İskitleri<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> anlatan Herodotos’un tarihinde de zikredilir. Geç dönemlere ait başta Kök Türk Yazıtları olmak üzere<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>, diğer kaynaklarda da bunlar hakkında bahisler vardır. Bu törenlerde sıgıtçı denilen özel ağlayıcılar ve yas tutucular da görev alıyordu. Bunlar bilhassa kadındır. Bunun izleri hâlâ Türkiye Türkleri folklorunda da yaşamaktadır. Fakat bu geleneklerin günümüzde artık biraz değiştiklerine de şahit oluyoruz. Belki de bulundukları coğrafya ve kültürlerin bunda tesiri var<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> ki, mesela Tuvalıların bir kısmı Moğolların yaptıkları gibi cenazeyi dağlara bırakıyorlar. Onlar, herhalde bu şekilde öbür dünyaya daha çabuk gidip, Tanrı’ya ulaşacaklarına inanmaktadırlar.</p>
<p>Geçmişte ölen kişi için bir çadır hazırlanır, üstüne kara veya gök bez bağlanırdı. Günümüz Kazak-Kırgızlarında olduğu üzere evin yahut çadırın dışına kilim asıldığı gibi, şehir hayatının yaşandığı yerlerde evlerin bir odası veya bölümü mevta için ayrılmaktadır. Bazı Türk gruplarında ölünün mezarı başında ateş yakılmasına benzer bir şekilde, belirli bir müddet bu cenaze evi ya da çadırının içerisinde ışık olursa da ocağın yanması makbul karşılanmaz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>. Bu yüzden, bütün Türk Dünyasında ölü evine komşular yemek getirir.</p>
<p>Bu defin merasiminin tarihteki bazı uygulamalarıyla alâkalı Çin yıllıklarına baktığımızda, cenazenin çadırda bir müddet bekletildiğini görürüz. Mevtanın oğulları, torunları ve yakın akrabaları kurban keserek, bunları ölü çadırının önüne bırakırlardı. Bunun ardından birtakım akrabaları atlara binerek yedi veya dokuz kez çadırın etrafında dönüp, sonra içlerinden biri yüzünü bıçakla çizerek yas törenini başlatıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Belgeler ölünün gömülmesi esnasında da bunların tekrarlandığını ve bu kişi bir alp ise, sağlığında öldürdüğü insanlar kadar kabrinin önüne balbal dikildiğini söyler. Kurban kesilen atlardan birinin başı da bu balballardan bir tanesinin üstüne konuyordu ki; Sibirya’da hâlâ definin ardından mezarın etrafında dönme geleneği sürmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>Müslüman veya başka dinden bütün Türklerde erkek ölüyü erkekler, kadını da kadınlar yıkar ve mezarı genellikle aileden biri kazmaz. Daha çok komşu veya köyden birileri bu işi üstlenir. Eskiden yüksek dereceli kişiler ipeğe sarılarak veya çok güzel elbiseleriyle gömülürdü. İlginçtir ki yakın zamanlara kadar Müslüman Türkler arasında da giysi ile kabire konulma geleneğinin yaşadığına rastlanılmaktadır. Anadolu’nun bazı yerlerinde hâlâ ölenle beraber yatak-yorganı ve ziynet eşyalarıyla, en sevdiği yiyeceğinin mezara konulması âdeti yaşamakla beraber hem Asya hem de Avrupa’daki Türk kabirlerinin içerisine ölüyle birlikte yiyeceklerin de bırakıldığını yapılan arkeolojik incelemeler bize göstermektedir. Yazılı belgelerde de buna dair kayıtlar mevcuttur ki, İbn Fazlan ölen Oğuz beylerinin ellerinde bir kase içkiyle gömüldüklerini belirtir. O böyle bir töreni özetle şu şekilde anlatır: Aralarından birisi ölürse onun için ev şeklinde büyük bir kurgan kazarlar. Cesede elbise giydirir, kuşak bağlar, yayını da koluna asarlar. Ölünün yanına bütün şahsi eşyalarını koydukları gibi, eline içinde kımız olan ağaçtan bir ayak (kadeh) verip, önüne kaplar içinde yiyecek ve içecekler bırakırlar. Kurganın üzerini kapatıp, üstüne tümsek yaparlar. Arkasından eğer mevta zengin ise yüzlerce hayvanı kesip, ölü aşını yerler. Hayvanların derileri kurganın (mezar) etrafındaki ağaçlara asılır. Onlar mevta cennete giderken bineceği hayvandır. Bu kişi sağlığında yiğitlik edip adam öldürmüş ise, bunların suretleri ağaç veya taştan yontularak, mezarın önüne dizilirler ki, onlar cennette ölene hizmet ederler. Bugün dahi Kıpçak sahası Türkleri ölünün defni için “söyüğü koyuntu” derler. Birtakım Türkmen-Oğuzlar genç yaşta vefat eden adamın atını süslerler, üstünden çıkan elbiseyi de bir ağaca giydirirler. Aşiretin kadınları bunların önüne geçip ağıt yakar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Bu ağıtlarda daha çok ölen kişinin iyi yönleri ve kahramanlığı ya da iş bilirliği övülürdü.</p>
<p>Ayrıca ölenin atının kuyruğu kesilerek, bozkıra atılırdı ki, eski Türkler buna “tullama” diyorlardı ve “dul kalmak” da bununla alâkalıdır. Mesela 1920’lerde açılan, Altaylardaki Pazırık Kurganında bulunan on atın da kuyruk, yele ve toynaklarındaki kılların kesilmiş olduğu görüldüğü gibi, Noyon Ula Kurganında da kesik insan saçlarına rastlanmıştır. Bu durum bir yana söz konusu kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin” der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Ayrıca durup-dururken herhangi birinin atının kuyruğunu kesmek, kişinin namusunu lekelemek anlamına da gelmektedir.</p>
<p>Bunun dışında hâlâ Türklerin yaşadığı pek çok yerde taş veya bir ağaç manken üzerine ölen kişinin elbise ve şapkası giydirilerek yapılan surete “tul” dendiğini görüyoruz. Bazan başta Anadolu olmak üzere Türk Dünyasının çeşitli yerlerinde eşini kaybeden kadınlar da saçlarının ucunu keserler ki, bu da bir yas alametidir. Mesela Selçuklu döneminden haber veren kaynaklar, ölen hanedan üyelerinin eşlerinin ya da kadın akrabalarının saçlarını kestiklerini söyler<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>. Orta Asya’daki bazı kurganlarda çıkan saç örgüleri de herhalde bu yüzdendir.</p>
<p>Bir başka yas göstergesi olarak, atın eyeri sırtına ters konulduğu gibi, elbiseler de zaman zaman ters giyilirdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Ayrıca ölen kişi eğer bey ise, yayı ve mızrağı kırılıp, mezarının üstüne konuluyordu. Mevtanın elbiselerinin ise, geride kalanların korkmaması, ölenin gözünün arkada kalmaması ve bunlara öbür dünyada da ihtiyaç duyabileceği düşüncesiyle gömüldüğüne rastlamak da mümkündür. Ölünün elbiselerini almak öncelikli olarak yakınlarının hakkıdır. Ama bunlar bazan muhtaç şahıslara da verilir ve ölüden çıkan bu giysilere Türkler “soyka” derler<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Kaşgarlı Mahmud, Divan’da “eşük” denilen bir kumaştan söz etmektedir ki; bu nesne ölen beyin mezarının üstüne seriliyor, sonra parçalanarak yoksullara dağıtılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</p>
<p>Ayrıca zamana ve mekâna göre yas renkleri kara, ak yahut da gök olabiliyordu ki, buna Dede Korkut Hikâyelerinde de rastlamaktayız. Ama en çok herhalde kara idi. Buna dair de Türk dilinde “kara çadır, kara bağlamak, kara giymek” örneğinde olduğu gibi pek çok misal vardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>. Hatta Kazak-Kırgız ve umum Azerbaycan Türkleri hâlâ yas evine kara bir bez bağlarlar. Kırgız Türklerinin yiğidi Manas öldüğünde; ak otaglar siyaha bürünmüş, halk karalar giyinmişti.</p>
<p>Bundan sonra ölü için yemek verilirdi. Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra da bu gelenek sürmüştür. İslami kılıfa uydurularak Kur’an, dua ve mevlit gibi unsurlarla süslenerek, bu günlere kadar gelmiştir. Belki de bu ölü aşlarına, ölenin ruhunun da katıldığına inanılıyordu. Hatta Türkler arasında bu tür yemeklerden sonra “geçmişlerin canına değsin” sözü bunu çok güzel vurgulamaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>; ama bizim çoğu meseleyi açıklarken başvurduğumuz şekliyle, ölü yemeğinin sosyolojik temelleri de olsa gerek. Bugün İslamiyet’teki işlevi zaten buna yöneliktir.</p>
<p>Bu durumu biraz daha açmak için tarihin derinliklerine de gidebiliriz. Geçmişte bütün Türk topluluklarında ölünün hatırasına düzenlenen yok olmaktan veya yıglamak (ağlamak) fiilinden gelen “yog” merasimleri tertip edilirdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Yog teriminin Kaşgarlı’ya göre “matem, yas” manasının yanında, “ölü aşı” anlamı da var idi. O, ayrıca “ölü gömüldükten sonra yenen yemek” diye tarif ettiği bir de “yog basan” sözüne değinmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Bugün dahi Müslüman Türklerde cenaze mezara konunca, ardından kabristanda ekmek dağıtılması, ölümün üçünde, yedisinde, kırkında, elli ikisinde<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> aş verilmesi herhalde bu geçmişteki geleneğin devamından başka bir şey olmasa gerekir ki, Türklerin buna “ölü konukluğu” ve “can aşı” dediklerini de görüyoruz. Yine tarihte meşhur Tonga Tigin<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>, Köl Tigin ve Bilge için yapılan bu törenleri hepimiz bilmekteyiz. Bu yog merasimleri sırasında karşılaştığımız bir başka usul ise, gürültü ile ağıtın şiddeti artsın diye, herhalde tören alanına hayvanlar da olmasıdır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>. Belki de ölen kişinin arkasından böyle büyük bir merasim ve hengâme ile yakılan ağıt, ona verilen değerin de işareti idi.</p>
<p>Ölülerin gömüldüğü veya yanında törenlerin yapıldığı ve Türklerin sin, kara yer, ölülük ve yerçü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> gibi terimleri kullandığı bu kabirler, zaman zaman yazılı abideleri de olmak üzere anıt mezarlıklar biçiminde, bazan da önünde geyikli taşların bulunduğu dört köşe veya dikdörtgen şeklindeki kabirlerdi. Fazla olmasa da Asya’da aile ya da toplu mezarlara rastlanması da ilginçtir. Çünkü Doğu Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerinde sıra sıra uzayan, belki “korumak, korunmak, gizlemek, saklanmak, kurmak, kurulmak” gibi fiillerle alâkalı kurganlarla (korgan) karşılaşıyoruz ki, insan nerede ölürse ölsün herhalde atalarının bu kabristanına getirilip, gömülüyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>. Kaşgarlı Mahmud’un “ükek”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> dediği tabut ile defin hadisesine pek fazla rastlanmıyorsa da yazılı belgelerde Asya’daki Türk-Hunlar ve bilhassa Ata İllig (Attila) örneğinde olduğu üzere bu usulü de görüyoruz. Yine ölen hükümdarlar veya kahramanlar için mezarlarının başına değişik vesilelerle andığımız üzere, hayatta iken savaşıp öldürdükleri kişilerin sayısı kadar balballar dikerlerdi ki; bu balbalların ölen şahsa öbür dünyada hizmet edeceğine inanıldığı vurgulanmakla beraber, herhalde anıt mezarların önüne dikilen bu nesneler, dosta güven, düşmana korku salmak için de yontuluyordu. Muhtemelen bu taş balbalları ilk gören müttefik kuvvetler veya kişilerin pek çok beye ve hükümdara baş eğdirmiş bir kağanın ya da halkın topraklarına geldiği için güven ve sevinç hissedecekleri; o ülke ve milletin hakkında kötü düşünen şahısların da kendi başlarına aynı akıbetin geleceğinden dolayı korkacakları sanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</p>
<p>Bu saydıklarımızın hepsi Türklerin Semavi dinlere girmeden önceki adetlerinin umumi bir görüntüsüdür. Hatta bunların bazıları Hak dinlere girdikten sonra da Türklerin dini hayatlarında süre-gelmiştir ki, Saha Türkleri ölümü, insanın ruhunu kötü cinlerin kapıp, yemesi ile de açıklar. Ölünün ruhu için “gezer” de diyen Türkler, ölüm halinde ruhun bir kuş şeklinde uçup, gittiğini de düşünmüşlerdir ki<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>, bunun da aslı eski Türklerdeki “uçmağa barmak” (cennete gitmek) fikriyle alâkalıdır. Fakat İslamiyet ve diğer dinlerin kitaplarında anlatıldığı gibi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>, bu cennetin (ya da uçmağın) nasıl olduğu hakkında maalesef bir bilgimiz yoktur.</p>
<p>Ayrıca eski Türk dini hayatında cennetin karşıtı, yani cehennem ise bilhassa Budist metinlerde sıkça rastladığımız “tamu” idi. Bu terim İslamiyet’ten sonra da Türklerin dilinde yaşamaya devam etti. Çünkü onu Divanü Lûgat-it-Türk’te, Kutadgu Bilig’te, Yusuf ile Züleyha hikâyesinde, Yunus Emre’de, XV. yüzyıla ait Miftah-ül-Cenne çevirisi ve XIV. yüzyıl sırasında kaleme alınan Işknâme gibi manzum eserler ile bazı Türk bölgelerinde de görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>. Eğer Türklerde açıklamaya çalıştığımız şekilde, bir cennet ve cehennem mefhumu söz konusuysa demek ki; Kök Tengri inancında, Türkler tarafından bazan “Yarın”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> diye de adlandırılan ve sıklıkla tekrarladığımız üzere bir “Ahiret” düşüncesi de bulunmaktadır. Bu da eski Türk dininin şartlarından veya Tanrı’ya iman kaidelerinden biridir.</p>
<p>Buna bağlı olarak kıyamete de inanan eski Türklerin bu düşünceleri Kök Türk yazıtlarında; “üze tengri basmasar, asra yir telinmeser”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>, yani yukarıda göğün çökmesi, aşağıda da yerin delinmesi şeklinde ve yer ile göğün birbirine karışmasını ifade eden “tengri, yir bulgakın üçün”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> biçiminde algılanmaktadır. Dolayısıyla bu durum Semavi dinlerdeki kıyamet anlayışıyla benzeşir ki, Kur’an da Mearic Suresi 8-10. ayetler ile İnfitar Suresi 1-4. ayetlerde, kıyamet günü hususunda; gök yarılır, erimiş maden gibi olur, yıldızlar parçalanır, dağlar atılmış renk renk yüne benzer, denizler birbirine karışır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a>, denmektedir.</p>
<p>Müslümanlıkta da kıyametin alâmetleri olarak; fitne, fesat ve cahilliğin artması, ahlaksızlığın çoğalması, dürüst insanların azalması, iyinin kötü, kötünün iyi görünmesi vs. şeyler sayılır. Müslümanlıkta da eski Türk inancında sevap ve günahın da karşılığı vardır ki, sevap için onlar “muyan”, günah için “yazuk”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>, günahkâra ise “yazuklu” diyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>. Bu durumda insanoğlu da sevabına veyahut da günahına göre, öbür dünyada ceza ya da mükâfat görür.</p>
<p>Türklerin eski inancı Kök Tengri itikadında, Tanrı’nın sıfatı durumundaki “kök”, yüceliği ve ululuğu ifade eder. Bu yüzden Kök Tengri bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır; dolayısıyla Tengri teg’dir. Bir başka deyişle “Tanrı sadece kendine benzer”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> ve bu söz herhalde eski Türk dininin besmelesidir ve bütün Türk boylarında kurban sunulan en yüksek kutsal varlık Kök Tengri’dir. Buna bağlı olarak Bizans kaynakları Türkler tek bir Tanrı’ya inanır ve buna at, inek, koyun gibi hayvanları kurban ederlerdi, demektedir. İşte bu sebepten Tanrı tam iktidar sahibidir. Aynı zamanda Semavi mahiyeti olduğu için Kök Tengri adı ile anılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a>. Buna binaen ilim adamları Kök Tengri inancını doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü olarak vasıflandırmıştır.</p>
<p>Mesela Uygur kaganı Börü Ken (Mo-yen Çor/belki Kun/Genişleten/Yayan)<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Terhin Yazıtında, Tanrı buyurduğu için devlet sahibi olduğunu bize şöyle söylüyor: “Üze Kök Tengri yarlıkaduk üçün, asra yagız yir igittük üçün elimin, törümin etinti”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>. Netice itibarıyla yukarıda Tanrı’nın koruyuculuğu, aşağıda da vatanın bereketi sayesinde ancak hayatlar sürebilmektedir. Çingiz Han da; “Tanrı’nın ve vatanın yardımıyla kuvvetinin arttığını, Kadir Tanrı sayesinde ün aldığını”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> söylemektedir. Dolayısıyla eski Türk dini üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu inanış tek Tanrılı bir yapıya sahip olup, başta Moğolların Gizli Tarihi ve diğer Çingiz-nâmelere baktığımızda, Çingiz Han’ın da bir Tanrı’ya inandığıyla karşılaşıyoruz. Çünkü kitabın daha girişinde Çingiz Han’ın besmelesi diye de çevrilen “Mengü Tanrı’nın gücüne” atıf yapılmaktadır. Herhalde Türk düşüncesine hâkim olan bu görüş, Mogolları da etkilemiştir. Bu durumu pekiştiren bir ifade de, Korykoslu Hayton’un eserinde; Çingiz Han’ın tek ölümsüz Tanrı’ya bağlı olduğu, Mogolların yazışmalarda Tanrı’nın adını andığı şeklinde kayıtlıdır.</p>
<p>Bu durum bir yana Türklerdeki tek Tanrı inancının bir göstergesi ve Tanrı’nın şekli-şemalinin bilinemeyeceği düşüncesinin en güzel ifadelerinden birisi herhalde Dede Korkut’taki; “yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin, aziz Tanrı” cümlesidir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a>.</p>
<p>Yukarıdaki izah bir tarafa geç Sibirya Şamanizmi üzerine 19 ve 20. yüzyılın başlarında yapılan bir takım maksatlı araştırmalar ve eski Türk dininin, tek Tanrı inancına dayanmadığını ispat yolundaki yanlı çalışmalar neticesinde, Türklerdeki “yer” ve “su” kavramlarından yola çıkarak, eski Türk dininde de çok tanrılı bir durum varmış gibi düşüncelerin ortaya atıldığını da görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a>. Hâlbuki Kök Türk yazıtlarında şimdiye kadar bir yanlış anlama neticesi olarak, “yer-sub ruhları” şeklinde çevrilen “yir” ve “yir-sub” deyimi özellikle “ülke, toprak parçası” manasında kullanılmıştır. Kök Türkçe kitabeleri dikkatlice tedkik edecek olursak yir ve yir-sub deyimine sıkça rastlanılacaktır. Fakat ne kadar zorlanırsa zorlansın yir-subun yer-su ruhları olduğuna dair bir iz bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Kök Tengri itikadının esaslarını aşağı-yukarı Orkun Yazıtlarından yola çıkarak belirlemek mümkündür. Bu kitabelerde kagan ve beyler, Türk milletine yaptığı yardımlardan dolayı, Tanrı’yı içten gelen minnet ve şükranlarla anmaktadırlar. Buna binaen Türk kaganlarına siyasi hâkimiyetin temeli olan kutun Tanrı tarafından verildiğini görürüz. İşte bu yüzden Tanrı’nın müsaadesiyle, düşmanlar perişan edilmiş ve devlet sahibi olunmuştur.</p>
<p>Bu hâl bir yana kitabelerin bazı yerlerinde “Türk Tengrisi” tabirine de rastlanır ki, o zaman bu inancın milli bir hüviyeti ortaya çıkıyor. Herhalde bütün dinler gibi başlangıçta bu da insanlık için indi; ama sonradan sadece Türklerin inanışı oldu. Mesela İsrailoğulları da Yahudiliği sadece kendilerinin dini diye benimsemişlerdir.</p>
<p>Efsanevi Türk hükümdarı Tengri-kut Börü Tonga (veya Tokta/Mo-tun), Tanrı tarafından, kendine insanları idare etme vazifesinin verildiğini söylerken; onun torunlarından biri olan, 4. asrın sonlarıyla, 5. yüzyılın başlarında, Çin’in Ordos bölgesinin güneyinde ortaya çıkarak bir hâkimiyet kuran ve Hunların devamı olduklarını ileri süren Hsia hanedanlığının ilk beyi Tengriken Boncuk da (He-lien P’o Po); ben Tanrı tarafından kagan yapılarak, çaresiz insanları kurtarmak üzere görevlendirildim, demektedir. İşte bu Türk dinini incelediğimizde, Börülülerin (A-shih-na/Aşina) hanedanlık kurmaları da Tanrı’nın eliyle olmuştur. Bumın ile İstemi’yi Tanrı tahta çıkarırken, Türk milleti yok olmasın diye, İl-teriş ile İl Bilge Katun’u halk içerisinden çekip, yükselten O’dur. Halk kaganı terkettiği zaman Tanrı onları cezalandırmıştır. Savaşlar onun sayesinde kazanılır. Tanrı Kut’a ve Ülüg’e layık olmayanların elinden de bunları almıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a>. Yani Tanrı Türk milletinin geleceğini belirleyen en yüce varlıktır. Dolayısıyla bu dinin birinci şartı Tanrı’ya imandır ve bu itikatın kökleri de binlerce yıl evveline gider.</p>
<p>Bütün bunlar; Tanrı’nın eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların mevcudiyetlerine hükmeden bir Ulu Yaratıcı olduğunu ortaya koyar. Belki de Tanrı ve peygamberin varlığı ya da bunların olduğuna dair şehadet için eski Türklerin “kirtinmek”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> fiilini kullanmaları da sırf İslamiyet’le zuhur etmiş bir şey olmasa gerekir. Bu Semavi Tanrı inancının Şamanik düşüncelerle hiçbir alâkasının olmadığı açıkça görülüyor. Şurası da bir gerçektir ki ne Şamanizm, ne de diğer Hak dinler Türk’ün bu milli dinine etki yapamamış, yani onu kendi gayelerine hizmet edecek şekle sokamamışlardır.</p>
<p>Onuncu yüzyılda bazı Türk boyları arasında dolaşan İbn Fazlan, Oguzların içlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırıp “bir Tanrı” dediklerini söylemektedir. Yine onlar tövbe ve dua yaparken “ökünmek” ve “alkış” terimlerini kullanmışlar; herhangi birine bedduada bulunuyorlarken de “kargış” kelimesini tercih etmişlerdir. Bu sözcük Dede Korkut ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerin dillerinde de mevcuttu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>.</p>
<p>Evvelce de değinildiği üzere eski Türk dininde Tanrı’ya oruç, namaz, dua, kurban, hacc vs. şekilde bir ibadet var, ancak bunların tam anlamıyla nasıl olduğunu bilmek mümkün değildir. Kök Tengri inancına ait terminolojide de bir nev’i ibadet manasına gelen “yükünmek”, “tapınmak” ve “yinçgelenmek” gibi tabirler olduğuna göre, Türkler Tanrı’ya ibadet veya dilekte bulunup (ötünmek/niyaz), dua (alkış) ederken, belki tam secde mahiyetinde olmasa da varlığına inandıkları Tanrı karşısında şöyle veya böyle eğilerek, bir tür namaz ibadetlerini yerine getiriyorlardı.</p>
<p>Bununla birlikte sekizinci yüzyılda Hazar Türklerinin “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıkları, Hristiyanların “üçlü inancına” karşılık, onların tek Tanrıya taptıkları kaynaklarda yazılıdır. Hazar hükümdarı Bizanslı misyonerleri kabulünde, onlara çok ilgi çekici bir cevap vermektedir: “Bizler sizinle aynı düşüncelere ve inançlara sahibiz, ancak aynı yerde durmuyoruz. Siz Baba-Oğul-Kutsal Ruh’a inanır ve onun için çalışırken, bizler sadece bir Tanrı’nın hizmetindeyiz” demektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a>. Sanki onlar Kur’an’daki Mu’minun Suresinden haberdar gibidirler. Çünkü 91. Ayette “Allah hiçbir çocuk edinmemiştir”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> der.</p>
<p>Bu arada yine yeri gelmişken, değişik Türk boyları arasında 6. asırdan itibaren Hristiyanlığın olduğunu biliyoruz. Bunlara örnek olarak; 6. yüzyılın başlarında (520’lerde) bir Hun beyi olan Kurt’un İstanbul’a gelerek vaftiz edilmesi ve Kök Türk idarecilerinden Tonga Yabgu’nun, Bizans imparatorunun kızı Eudoksia ile evlenme işi münasebeti yüzünden Türkistan’a Nasturi mezhebinin girmesine değinilebilir. Bazı Türklerin de Ortodoks Hristiyan oldukları anlaşılıyor ki, bu da herhalde 11-12. asırlarda Kuman-Kıpçak, Peçenek ve Oğuz gibi kabilelerin aracılığıyladır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a>.</p>
<p>Dini itikat olarak varlığının M.Ö. 5. yüzyıla kadar indiği söylenen Kök Tengri’nin, Asya Hunları arasında bile tek bir ulu varlığı temsil ettiği kayıtlıdır. Gökyüzündeki nesnelerin büyük rol oynadığı eski halk dinlerinde güneş, ay ve yıldızların tanrı olarak tanınmalarına karşılık, Türkler göğü bir bütün (uzay) şeklinde sembolleştirmişlerdir ki; geç Şamanizm’deki gibi eski Türk dininde de gök dokuz veya yedi kattan ibaretti ve İslamiyet’te “Nebe Suresi” 12. ayette: “Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> cümlesi ilginçtir ve Kur’an-ı Kerim’in Talâk Suresi 12 ile Mülk Suresi 3. ayetlerinde de göğün yedi kat olduğu belirtilir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a>. Dolayısıyla Kök Tengri yalnızca kendisine tapınılması gereken, koruyucu bir kudret olduğu halde, diğer varlıklar (güneş, ay, yıldızlar) için önemli bir fonksiyon mevcut değildi. Mesela Bizans kaynaklarında, Türk ülkesinde Kök Tengri’nin tek yaratıcı varlık olduğuna; Türklerin ateş, su gibi bazı şeylere kutsallık yüklemelerine rağmen, ancak yer ve göğün yaratıcısı Tanrı’ya taptıkları yazılıdır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a>.</p>
<p>Dinler tarihinde tespit edilen bir hususa göre, hiçbir din saf halde kalmamış, Tanrı her zaman kutsal sayılan ikinci derecede yan varlıklar ile çevrili bulunmuştur. Tarihin en büyük dinlerinde bile durum böyledir. Hristiyanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliğinden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır. İslamiyet’te, İhlas Suresi’nde “Allah’ın birliği ve vasıfları din felsefesi ve edebiyatında görülmemiş bir şekilde belirtilmiş”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> olduğu halde, Bakara Suresi’nde peygamberlere, kitaplara, meleklere iman vardır. Ama eski Türk dininde, kesinlikle tek bir Tanrı mevcut olup, O’nun yanında, ikinci bir öge yoktur. En azından buna eldeki tarihi kaynaklarda rastlanılmıyor.</p>
<p>Bir diğer konu, Semavi dinlerde tek kadir-i mutlak Tanrı’dır ve her şey ondan istenir. Hatta peygamberlerden bile insanların beklenti içerisinde bulunması doğru karşılanmaz. Fakat zaman zaman bu dinlerde dahi Allah’ın peygamberleri neredeyse onun seviyesine çıkartılacak kadar ileri gidilmektedir. Halbuki Tanrı inancına göre alanda-verende Allah’tır.</p>
<p>Kök Tengri dininin Türklere mahsus bir inanç olduğu Tanrı kelimesinden de anlaşılır. Bu kelime bütün Türk lehçelerinde yer aldığı gibi, Türkçeden birçok Asyalı kavmin diline de geçmiştir. Eski Türkçedeki Tengri terimi, günümüzün değişik Türk boylarında, her lehçenin fonetik özelliklerine göre tengri, tengere, tangrı, tangara, ture, turi şekillerinde söylenir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a>. Türkçenin asli kelimesi olan Tanrı’ya yazılı kaynaklarda, en eski M.Ö. 5. yüzyılda rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz bundan önce de mevcut idi. Zamanımızdan 2500 yıl evvel, başta eski Yunanlılarda olmak üzere, ölümlü ve ölümsüz birçok tanrının olduğunu görenler, Türklerde tek bir ilahın ve yaratıcı yerine geçen Tanrı kelimesinin varlığına inanamadıklarından, Türklere birçok yakıştırmalar yapmışlardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a>.</p>
<p>Dolayısı ile Çinlilerin Türklerden aldığı kesin olan bu kelime eski kayıtlarda (M.Ö. 5. yüzyıl) “T’ien” şeklinde, Tanrı manasına kullanılmıştır ki, bunu daha iyi anlayabilmek için, Çin yıllıklarında karşılaştığımız bir hadiseyi aktarmakta fayda görmekteyiz. M. evvel 2. asrın 30’lu yıllarındaki küçük çaplı bir savaşta, Hun yabgusu Çinli bir kumandanı esir olarak, ele geçirdi. Bu asker sorgulanınca, aslında bunun bir tuzak olduğu, büyük Çin ordusunun kucağına düşmek üzere bulunduklarını öğrendi. Hun hükümdarı hemen adamlarına geri dönmeyi emretti. Ülkesinin sınırına varınca; başını göğe kaldırıp, kurtuluşunun Tanrı tarafından sağlandığını söyledikten sonra, esiri serbest bıraktığını, Çin vesikaları anlatmaktadır. Yani Türkler, Tanrı’yı dinlerinin en yüksek varlığı olarak binlerce yıldan beri tanırlar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a>. Altaylı kamlar Tanrı’ya dua ederken “yüksekte bulunan büyük atamız tengere, yaratıkları yaratan tengere, yıldızlarla dünyayı süsleyen tengere” derler.</p>
<p>Eski Türkçede “gök” (sema) ve “en büyük yaratıcı” mefhumları için tek bir kelime, yani Tengri kullanılmıştı. İslam dinini seçen Türkler, gök kelimesini sema, tengri kelimesini de “Allah” mefhumuna tahsis ettiler. Ayrıca eski Türkçede hava anlamına gelen “kalıg”, İslamdan sonra “gök- sema” manasının yerine konmak istenmişse de tutunamayarak, sonraları büsbütün unutulmuştur. Çünkü o “Kök Tengri” gibi hiçbir zaman mukaddes algılanmadı. Tanrı kelimesi yerine, Oguzların kullandığı “çalap” terimi de yaşama imkânı bulamadı. Bunun yanı sıra, özellikle Divanü Lûgat-it-Türk’te Tanrı’nın sıfatları arasında “Ugan” (kudretli), “Bayat” (nimetli), “Bir”, “İdi” (sahip), “Yaratgan” (yaratan), “Mengü” (ebedi) gibi şekilleri de görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> ki, bunlara artık sadece tarihi metinlerde rastlanılmaktadır. Tabi bu sıfatlar Türklerin Kök Tengri inançlarında da olan ya da onların İslamiyet’i kendi terminolojileriyle karşılamalarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Netice olarak; tek bir yaratıcı Tanrı’ya iman ve onun için kurban, öldükten sonra hayatın varlığı, yani ruhun yaşaması, cennet ve cehennem mefhumu ile ahirete iman, sevap ve günah anlayışı, ulu yaratana ibadet, ölmüş atalara saygı ve mezar geleneği gibi durumlar, bu eski Türk dininin ana vasıflarını meydana getirmekteydi.</p>
<p>Eski Türk diniyle alâkalı bu temel yaklaşım bir yana, mukaddes kitap ve dinlerin sonuncusu Kur’an ile İslamiyet, kitap ve din noktasında Allah tarafından tekmil edilerek, nihayete erdirilmiştir. Buna dair Al-i İmran Suresi 19. ayette; “Allah katında din ancak İslam’dır” şeklinde kesin hüküm vardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a>. Dolayısıyla insanlığın başlangıcından itibaren karşılaşılan bütün dinler, her şeye muktedir bir yaratıcı Tanrı inancına dayalı iken, sonradan bunların içine değişik unsurlar ile tanrı ve tanrıçalar sokulmuştur. İşte bu yüzden de Allah zaman zaman kendinin ortaya koyduğu ve bir yerde toplum düzenin şartı olan dinin bozulması üzerine, peygamberler vasıtasıyla bunların ıslahı yoluna gitmiştir. Bütün bunlardan çıkan sonuca baktığımızda, bugün Şamanizm diye adlandırılan bir dinin bulunmadığını, bunun sadece geçmişteki bazı ayin, gelenek ve göreneklerin unutulmayarak toplum içinde yaşamasından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Özetle şunu da belirtmek istiyoruz: Eğer bugün eski Türklerin inandığı bir Semavi dinden bahsediyorsak, bunun Tanrı tarafından ne zaman indirildiği meselesi söz konusudur. Bununla beraber Budizm, Zerdüşizm, Yahudilik, Hristiyanlık, Maniheizm, İslamiyet gibi dinlerin zuhur vakitleri üç aşağı-beş yukarı malumdur. Ama Türklerin bu kadim Tanrı anlayışının temeli durumundaki itikadın zamanı ile peygamberinin isminin ne olduğu bilinmediğine göre, yukarıda bir kısmını andığımız dinlerin ortaya çıkmasından daha önceki bir vakitte insanlara tebliğ edildiğini ve Türklerin de buna inanarak, birtakım ilkelerini günümüze kadar getirdiklerini düşünmekteyiz.</p>
<p>Günümüzde Şamanizm bir din olmaktan çıkmıştır. Sibirya ve Afrika’nın en uzak köşelerine kadar gidebilen teknoloji ve basın-yayın araçlarıyla beraber, dünyanın her tarafında dolaşan çeşitli dinlere mensup misyonerler kendi dinlerini en ince ayrıntılarına kadar empoze edip, bu Şamanik itikatlara bağlı insanların da büyük bir kısmını döndürmüşlerdir. Dolayısıyla bugün toplulukların içerisinde folklorik ve eğlencelik bir unsur olarak uygulanan Şamanizm konusunda misyonerlik faaliyetlerine de dikkat edilmelidir. Dünyanın her tarafında, arkalarındaki resmi ya da sosyal yardım kuruluşlarının desteğiyle dolaşan birtakım kişi veya dini propaganda merkezleri milliyetçi Türk gençlerini Şamanizm yoluyla kazanma peşindeler. Onlar “sizin eski dininiz Şamanizm idi” diyerek, gençlerimizi günümüzde hiçbir hükmü olmayan bu ilkel inanışlara özendirerek, İslamiyet’ten uzaklaştırma gayreti içindedirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü, sgomec@ankara.edu.tr.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Bahaeddin Ögel Sayısı, Yıl/Vol. 4, Sayı/No. 1 Bahar/Spring 2019</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALP, İ., “Bulgar Türk Devleti”, <em>Tarihte Türk Devletleri,</em> C. I, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ ALTINMAKAS, L., “Kazak Türklerinin Gelenekleri ve İslamiyetin Etkisi”, <em>Türk Kültürü</em>, 22/250, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ ARTAMONOV, M.I., <em>Hazar Tarihi,</em> Çev. A.Batur, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ AYDA, A., <em>Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler,</em> Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ BAİLEY, K.Y., “Funeral Archeology and Avar Culture: Old Excavations Yield Serial Data”, <em>Journal of Field Archaeology</em>, 5/4, Boston 1978.</span></div>
<div><span>♦ BALİNT, C., “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları, Prof.Dr. Yaşar Önen’e Armağan</em>, 26/1, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, V., <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler,</em> Haz. İ.Aka- K.Y.Kopraman, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ BEŞEVLİYEV, V., “Proto Bulgar Dini”, Çev. T.Acaroğlu, <em>Belleten,</em> C. 9, Ankara 1945.</span></div>
<div><span>♦ BUHARALI, E., “Türklerde Matem Alametleri”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları</em>, <em>Prof.Dr. B.Ögel’e Armağan</em>, Sayı 65, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, S., “Şaman”, <em>İslam Ansiklopedisi</em>, C. 11, 2. Baskı, İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ BURY, J.B., <em>A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene</em>, Vol. I, London 1889.</span></div>
<div><span>♦ BUTANAYEV, V.Ya-Butanayeva, I.I., <em>Hakaskiy Istoriçeskiy Folklor,</em> Abakan 2001</span></div>
<div><span>♦ CAHUN, L., <em>Introduction a L’Histoire de L’Asie,</em> Paris 1896.</span></div>
<div><span>♦ CZAPLİCKA, M.A., <em>The Turk of Central Asia in History and the Present Day, </em>Oxford 1918.</span></div>
<div><span>♦ ÇAĞATAY, S., “İl, Ulus ve Yönetenler”, <em>DTCF. Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Anma Kitabı,</em> Ankara 1974.</span></div>
<div><span>♦ ÇAVUŞOĞLU, Y., “Eski Türk Dini”, <em>Tanıtım</em>, 7/79, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ ÇIBLAK, N., “Anadolu’da Ölüm Sonrası Mezarlıklar Çevresinde Oluşan İnanç ve Pratikler”, <em>Türk Kültürü,</em> 40/474, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ DE GUİGNES, J.M., <em>Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi,</em> C. I, İstanbul 1924.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, G., <em>Isparta-Gelendost Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri,</em> DTCF. Bitirme Tezi, Ankara 2010.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. I, Ankara 1963.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. II, Ankara 1965.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. III, Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. V, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. VI, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. VIII, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. IX, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ Derleme Sözlüğü, C. X, Ankara 1978.</span></div>
<div><span>♦ DEVRİŞEVA<em>, H., Seyahatnamelere Göre XIX. Yüzyılda Kazakların Sosyal ve Kültürel Hayatı,</em> Doktora Tezi, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., “Eski Çin Kültürü ve Türkler”, <em>DTCF. Dergisi,</em> 1/4, Ankara 1943. EBERHARD, W., <em>Çin Tarihi</em>, 2. Baskı, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Ebu Bekr-i Tihrani, <em>Kitab-ı Diyarbekriyye</em>, Çev. M.Öztürk, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ ERDENBAT, U., “Har Balgas, Olon Dovd Yabuulj Buy Arheologiyn Sudalgaa”, <em>Hunnugiyn Ezent Uls ba Mongolın Ertniy Tuuhiyn Sudalgaa,</em> Ulaanbaatar 2011. EROĞLU, E.F., <em>Beşkaza Yöresi Yörük-Türkmen Mezar Taşları ve Damgaları, </em>Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2017, s.8; A.</span></div>
<div><span>♦ ERZURUMLU, K., <em>Türklüğe Bakış,</em> İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ ERZURUMLU, K., <em>Gerçeğe Hu Diyelim,</em> 2. Baskı, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ FEHER, G., “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <em>İkinci Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> Ankara 1943.</span></div>
<div><span>♦ FINDLEY, C.V., <em>The Turks in World History,</em> New York 2005.</span></div>
<div><span>♦ GAN, L., “Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar”, Çev. E.Sarıtaş, <em>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi,</em> Sayı 4, İzmir 2000.</span></div>
<div><span>♦ GENCELİ KİRAGOS, <em>Moğol İstilası,</em> Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. F.Hacısalihoğlu-İ.Aslan, İstanbul 2018.</span></div>
<div><span>♦ GOLOMSHTOK, E.A-Griaznov, M.P., “The Pazirik Burial of Altai”, <em>American Journal of Archaelogy,</em> 37/1, Boston 1933.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Kök Türkçe Yazılı Metinlerin Türk Tarihi ve Kültürü Açısından Değerlendirilmesi,</em> Doktora Tezi, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Drevnyaya Religiya Tyurok”, <em>Şamanizm Kak Religiya: Genezis, Rekonstruktsiya, Traditsii,</em> Yakutsk 1992.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Atsız Bir Kahraman: Tonga Tigin”, <em>Türk Kültürü,</em> 33/390, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Eski Türklerde Siyasi Hâkimiyet”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları,</em> Sayı 100, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Balbalların Peşinden”, <em>Orkun,</em> Sayı 43, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Tonga Tigin’in Kimliği Üzerine”, <em>Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi,</em> Sayı 170, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Türk Tarihinin Kahramanları: 4- Attila”, <em>Orkun,</em> Sayı 52, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi,</em> Sayı 202, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Kök Türk Tarihi,</em> 4. Baskı, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S.Y., <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET, R., <em>Bozkır İmparatorluğu</em>, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ GRÖNBECH, K., <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü,</em> Çev. K.Aytaç, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, L.N., <em>Hunlar,</em> Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÜLBEDEN, <em>Hümayunnâme,</em> Çev. A.Yelgar, Ankara 1944.</span></div>
<div><span>♦ GÜNALTAY, Ş., <em>Mufassal Türk Tarihi,</em> C. III, İstanbul 1339.</span></div>
<div><span>♦ Hacı Bektaş-ı Veli, <em>Makalat,</em> Haz. E.Coşan, Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ HAUSSİG, W., <em>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi,</em> Çev. M.Kayayerli, Kayseri 1997.</span></div>
<div><span>♦ HAYTON, K., <em>Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı,</em> Haz. A.T.Özcan, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>♦ HEGAARD, S.E., “Some Expression Pertaining to Death in the Kök-Turkic Inscriptions”, <em>Ural-Altaische Jahrbücher,</em> Band 48, Wiesbaden 1976.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos, <em>Herodot Tarihi,</em> Ter. M.Ökmen, İstanbul 1991</span></div>
<div><span>♦ İBN BATUTA, <em>İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler</em>, Haz. İ.Parmaksızoğlu, Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ İBN FAZLAN, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden Seçmeler</em>, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> Haz. A.Battal, 2. Baskı Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A<em>., Eski Türk Dini Tarihi,</em> Ankara 2017.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A<em>.</em>, <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> II. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., <em>Eski Türk Dini,</em> Ankara 1980.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., <em>Türk Milli Kültürü,</em> 2. Baskı, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Y., <em>Altaylardan Anadolu’ya İnanç Göçü,</em> Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I-III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ KATANOV, N.F., <em>Türk Kabileleri Arasında</em>, Çev. A.Bağcı, Konya 2004.</span></div>
<div><span>♦ KHOMUSHKU, O.M., “Shamanism as a Worldview Basis of Ethnocultural Traditions of the Peoples of the Sayan-Altai in Present-Day Society”, <em>Humanities & Social Sciences</em>, 1/3, Kızıl 2009.</span></div>
<div><span>♦ KIRİLEN, G<em>., Eski Çin’in Ötekisi Türkler</em>, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ KLYAŞTORNIY, S.G., “Mifologiçeskiye Syujetı v Drevnetyurskih Pamyatnikah”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik</em>, 1977, Moskva 1981.</span></div>
<div><span>♦ KLYAŞTORNIY, S.G-Sultanov, T., <em>Türk’ün Üçbin Yılı,</em> Çev. A.Batur, İstanbul 2003. KOLESNİKOV, A., <em>Rus Seyyahların Gözüyle Kaşgar</em>, Çev. R.Abdieva, Ankara 2010.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, F., <em>Türk Tarih-i Dinisi,</em> Haz. M.Ergun, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli</em>, Meal ve Tefsir C.Yıldırım, İstanbul 1982.</span></div>
<div><span>♦ KUZGUN, Ş., <em>Hazar ve Karay Türkleri,</em> Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜK, A-Tümer, G-Küçük, M.A., <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜKMEHMETOĞLU, Ö., “Bir Kırgız Cenazesinde Müşahade Ettiklerim”, <em>Kardeş Kalemler,</em> 1/7, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ LİU, M.T., “Kulturelle Bezienhungen Zwischen Ost-Türken und China”, <em>The Central Asiatic Journal,</em> Vol. I, Wiesbaden 1957.</span></div>
<div><span>♦ LİU, M.T., <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u- küe),</em> I. Buch, Wiesbaden 1958.</span></div>
<div><span>♦ MACKERRAS, C., “The Role of Ancient Turkic States in World History”, <em>Second International Congresson Turkic Civilization,</em> Bishkek 2005.</span></div>
<div><span>♦ MANGALTEPE, İ., <em>Bizans Kaynaklarında Türkler,</em> İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ Marco Polo, <em>Marko Polo Seyahatnamesi,</em> C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ Minhac-ı Sirac el-Cuzcani<strong>, </strong><em>Tabakat-ı Nasıri,</em> Çev. M.Uyar, İstanbul 2016.</span></div>
<div><span>♦ DUĞLAT<em>,</em> Mirza Haydar, <em>Tarih-i Reşidî,</em> Çev. O.Karatay, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. A.Temir, 2. Baskı, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ MOLDABAYEV, İ.B., “Sibirya Halklarının Folklorunda Kırgızlar Üzerine Destan ve Rivayetler”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof.Dr. Ahmet Temir’e Armağan, 30/1-2, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ MUSTAFİNA, R.M., <em>Predstavleniya, Kultı, Obryadı u Kazakov</em>, Alma-Ata 1992.</span></div>
<div><span>♦ OCAK, A.Y., <em>Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, </em>Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ ODBAATAR, Ts., “Braids of Human Hair in Xiongnu Tombs”, <em>Treasures of Xiongnu,</em> Ulaanbaatar 2011.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, A., <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407-431), </em>Doçentlik Tezi, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, A-ORSOY, S-ERCİLASUN, K., <em>Han Hanedanlığı Tarihi,</em> Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, H.N., <em>Türk Dünyası,</em> İstanbul 1932.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B., <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,</em> C. I, Ankara 1981.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B. , <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> 3. Baskı, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B. , <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, 3. Baskı, Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ PSALTY, F., “Türkelide Hıristiyanlık”, <em>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</em>, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF, W., <em>Sibirya’dan Seçmeler,</em> Çev. A.Temir, Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF, W., <em>Türklerin Kökleri,</em> Çev. A.Ekinci-Y.Ünlü, C. I, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ RASONYİ, L., <em>Tarihte Türklük,</em> 2. Baskı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO, S.I., <em>Frozen Tombs of Siberia,</em> Berkeley 1970.</span></div>
<div><span>♦ SAVİNOV, D.G., “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1972, Moskva 1973.</span></div>
<div><span>♦ SCHMİDT, P.W., “Tukuelerin Dini”, <em>İÜEF.Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi,</em> C. 14, İstanbul 1966.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, F., “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, <em>DTCF. Dergisi,</em> Sayı 17, Ankara 1961.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, H.İ., “Balıkesir Çepnilerinde Ağıt Geleneği ve Ağıtçı Kadınlar”, <em>Alevilik Araştırmaları Dergisi,</em> 1/2, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, H., <em>İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı</em>, Ankara 1980</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. IV, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ TAS, A.R., “Çuvaşların Dini”, Çev. D. Arık, <em>AÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi,</em> C. 38, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ TRYJARSKİ, E., <em>Türkler ve Ölüm,</em> Çev. H.Er, İstanbul 2011.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>, C. I, İstanbul 1969. , <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969.</span></div>
<div><span>♦ UYGUR, C.V., “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, <em>XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, </em>C. I, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, A., “Kırgız Halk İnanışlarında Yas Tutma Motifine dair Tespitler”, <em>Altay Communities. Religion and Belief Rituals,</em> İstanbul 2017.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, F., “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, <em>Bilig</em>, Sayı 45, Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ WATSON, B., <em>Record of the Grand Historian of China,</em> Volume II, Third edition, New York 1968.</span></div>
<div><span>♦ YAĞLI, A., <em>Timurlu Devleti Teşkilatında Vezirlik Kurumu</em>, Doktora Tezi, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ YALGIN, A.R., <em>Cenupta Türkmen Oymakları</em>, C. I-II, 2. Baskı, Ankara 1993. YILDIRIM, K., <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük</em>, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig</em>, I, Metin, Haz. R.R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979. YUSUPOV, K., <em>Manas Destanı</em>, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995. YÜREKLİ, T., <em>XI-XV. YY’lar Arası El-Cezire Bölgesinin Tarihi Coğrafyası,</em> Doktora Tezi, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ ZAJACZKOWSKİ, A., “Khazarian Culture and Inheritors”, <em>Acta Orientalia,</em> Tom. XII, Budapest 1961.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref1" name="_edn1"></a> <a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[1]</a> Radloff, <em>Türklerin Kökleri,</em> Çev. A. Ekinci-Y. Ünlü, C. I, Ankara 1999, s. 6; A. Küçük-G. Tümer-M. A. Küçük, <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı, Ankara 2015, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> O. Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969, s.48; Y. Çavuşoğlu, “Eski Türk Dini”, <em>Tanıtım,</em> 7/79, İstanbul 1986, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mesela merhum Ali Rıza Yalgın’ın tespitlerine göre; Toroslardaki Ayaş aşiretinin Boz-oğlan ve Kara-oğlan diye iki atası vardır. Eskiden aşiret senede bir kere bunlara adak kurbanı keserdi. A. R. Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları, C.</em> I, 2. Baskı, Ankara 1993, s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> M. T. Liu, “Kulturelle Bezienhungen Zwischen Ost-Türken und China”, <em>The Central Asiatic Journal,</em> Vol. I, Wiesbaden 1957, s. 192; Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti…, s.</em> 151; A. Y. Ocak, <em>Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri,</em> Ankara 1984, s. 8; S.Gömeç, <em>Kök Türkçe Yazılı Metinlerin Türk Tarihi ve Kültürü Açısından Değerlendirilmesi,</em> Doktora Tezi, Ankara 1992, s. 119; K. Erzurumlu, <em>Türklüğe Bakış,</em> İstanbul 2006, s. 112; <em>İbni-Mühennâ Lûgati, </em>Haz. A. Battal, 2. Baskı Ankara 1988, s. 7-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> B. Watson, <em>Record of the Grand Historian of China</em>, Volume II, Third edition, New York 1968, s. 164; İ. Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> 2. Baskı, İstanbul 1983, s.75; S. Buluç, “Şaman”, <em>İslam Ansiklopedisi</em>, C. 11, 2. Baskı, İstanbul 1979, s. 330-331; B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,</em> C. I, Ankara 1981, s. 253; N. F. Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında,</em> Çev. A. Bağcı, Konya 2004, s. 55; S. Gömeç, “Türk Tarihinin Kahramanları: 4- Attila”, <em>Orkun,</em> Sayı 52, İstanbul 2002, s. 42-43; M. I. Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, Çev. A. Batur, İstanbul 2004, s. 525, 535-536.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mezara saygı geleneğine biz İskitlerde de rastlıyoruz. M. önce 6. asrın başlarında (513’ler), Perslerle bir muharebe içine giren İskitler onlara; “bizim ne şehirlerimiz ne de ekili tarlalarımız var. Bunlar yakılıp, yıkılacak diye savaştan korkmamıza gerek yok. Mutlaka harp etmek niyetindeyseniz, atalarımızın mezarlarına bir saygısızlık yapın da o zaman başınıza neler gelecek, görün” diyorlardı. Bakınız, Herodotos, <em>Herodot Tarihi,</em> Ter. M. Ökmen, İstanbul 1991, s. 226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K. Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> Aktaranlar: F. Türkmen-A. İnayet, Ankara 1995, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Minhac-ı Sirac el-Cuzcani, <em>Tabakat-ı Nasıri</em>, Çev. M.Uyar, İstanbul 2016, s. 137; Liu, “Kültürelle Bezienhungen…/’, s. 197; D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altayav Drevnetyurkskoye Vremya”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1972, Moskva 1973, s. 342-343; İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden Seçmeler</em>, Haz. R. Şeşen, İstanbul 1975, s. 77; E. Tryjarski, <em>Türkler ve Ölüm,</em> Çev. H. Er, İstanbul 2011, s. 232-234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 339; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3934.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Prof. Dr. Saadettin Y. Gömeç’in 2003 yılında, Mogolistan’da Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığında bulduğu resimli kiremitin üzerinde de muhtemelen bir yas töreni resmedilmiş olabilir. Burada atlarının kuyrukları bağlanmış, bir daire şeklinde at koşturan suvarilerin ok attıklarını da görüyoruz ki, belki de büyük âlim Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in dediği gibi, bu suretle Bilge Kagan’ın ruhu göğe, yani cennete uçuruluyordu. Ayrıca Kırgız Türklerinin ünlü Manas Destanı’nda, Kökötey Han öldüğünde; “ağzından gök rengi duman çıktı, gözünün nuru sönerek, bu dünyadan göçtü”, denmesi de ilginçtir. Bakınız, Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 169; S. Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi,</em> Sayı 202, İstanbul 2003, s. 30; B. Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, 3. Baskı, Ankara 2006, s. 286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bu cenaze törenlerinde rastladığımız ilginç bir adet de buraya gelen bekârların kendilerine münasip eş bakmalarıdır (G. Kırilen, <em>Eski Çin’in Ötekisi Türkler,</em> Ankara 2015, s. 223).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hacı Bektaş-ı Veli, <em>Makalat,</em> Haz. E. Coşan, Ankara 1971, s.1-111; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 3891; K. Grönbech, <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü</em>, Çev. K. Aytaç, Ankara 1992, s. 2; <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Gülbeden, <em>Hümayunnâme,</em> Çev. A. Yelgar, Ankara 1944, s.118; Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 271; Mirza Haydar Duğlat, <em>Tarih-i Reşidî,</em> Çev. O. Karatay, İstanbul 2006, s. 344; K. Erzurumlu, <em>Gerçeğe Hu Diyelim,</em> 2. Baskı, Ankara 2007, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> L. Cahun, <em>Introduction a L’Histoire de L’Asie,</em> Paris 1896, s. 59; R. M. Mustafina, <em>Predstavleniya, Kultı, Obryadı u Kazakov,</em> Alma-Ata 1992, s. 97; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 524, 536; S. E. Hegaard, “Some Expression Pertaining to Death in the Kök-Turkic Inscriptions”, <em>Ural-Altaische Jahrbücher, </em>Band 48, Wiesbaden 1976, s. 89-113; S. G. Klyaştornıy-T. Sultanov, <em>Türk’ün Üçbin Yılı,</em> Çev. A. Batur, İstanbul 2003, s. 62; O. M. Khomushku, “Shamanism as a Worldview Basis of Ethnocultural Traditions of the Peoples of the Sayan- Altai in Present-Day Society”, <em>Humanities & Social Sciences,</em> 1/3, Kızıl 2009, s. 96-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Türkler arasında yıldız kaymasına, “yıldız çavmak” veya “şeytan taşlama” da denmektedir. Bakınız, <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965, s. 1095; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1972, s. 3767.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bazen mezarlara erkeklerin uzatılmış, kadınların da ayakları hafifçe karnına çekilmiş şekilde gömülmeleri yanı sıra, zaman zaman da başlarının altına herhalde saman dolu yastık konuluyordu (C. Balint, “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof. Dr. Yaşar Önen’e Armağan, 26/1, Ankara 1988, s. 38-39). Bu şekilde gömülmenin örneğini, Moğolistan’ın Altanbulag ilçesinin Selenge Müzesindeki, ülkede rastlanan Hun dönemine ait ve atıyla birlikte defnedilen en uzun insan cesedinde görmek mümkündür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Çince vesikalarda, “Hunlarda ölen bir kişinin peşinden onlarca kişi takip ederdi” cümlesi, sonraki zamanlarda “defin esnasında yüzlerce kişi öldürülerek gömülürdü” şekline dönüşmüştür. Bakınız, Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü, s. 292.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kök Türkçe kitabelerde “Kıtany” şeklinde geçen kavim adı, Çin yıllıklarında “K’i-tan” diye transkripsiyon edilmiştir. Kıtanların Mogol ve Hsien-pilerden olduğu yolunda görüşler varsa da, araştırmacılar onların kuvvetli bir Türk tesirinde olduklarını, özellikle Uygur devlet teşkilatını aldıklarını bildirmişlerdir. Kök Türkçe yazıtların Kıtany ismi daha sonra Kıtay’a dönüşerek, özellikle Mogol, Rus ve Müslümanlarca Çin karşılığında bugün dahi kullanılmaktadır. Bakınız, S. Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> 4. Baskı, Ankara 2011, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mesela Çin tarihindeki ilk sülalelerden birisi olan Shanglar devrinde (M.Ö. 1450-1050) mahsulün bereketli olması için toprağa kurban vermek gerektiği sanılıyordu. Bu yüzden Shang devletinde pek çok insan kurban etme usulü vardı. Bazı bölgelerde ilkbaharda, başka köylerden adamlar avlanır, toprağa kurban olarak sunulup, öldürülür ve parçaları tarla sahiplerine dağıtılır, onlar da bunları gömerlerdi. Türk tesiriyle insan kurbanı yasaklandığı halde, M.S. 11. asra kadar Çin’in çeşitli yerlerinde gizlice bu âdetin sürdüğü görülmüştür. W. Eberhard, <em>Çin Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1987, s. 61; W. Eberhard, “Eski Çin Kültürü ve Türkler”, <em>DTCF. Dergisi, 1/4,</em> Ankara 1943, s. 21; Ebu Bekr-i Tihrani, <em>Kitab-ı Diyarbekriyye,</em> Çev. M. Öztürk, Ankara 2001, s. 120; L. N. Gumilev, <em>Hunlar,</em> Çev. A. Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s. 49; Genceli Kiragos, <em>Moğol İstilası</em>, Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. F. Hacısalihoğlu-İ. Aslan, İstanbul 2018, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Özellikle batıda yaygın olan bir kanaat; Asya ve Sibirya’da bulunan bütün Milattan önceki kurgan ve sanat eserlerinin İskit-Saka dönemine ait olduğudur. Dolayısıyla zamanı tam belirlenemeyen ne varsa İskitlere mâl edilmektedir ki; kimliği üzerinde tartışmaların hâlâ sürdüğü bu topluluğun da Türklüğü yolunda az da olsa iddiada bulunanlar mevcuttur. Bizim araştırmalarımız ve tahminlerimize göre, İskit-Saka diye anılan bu halk Türk- Hun birliğinin bir üyesi olup; tıpkı Kök Türkler çağında Hazarlar nasıl bu devletin batıdaki uç beyliğini yapmışlarsa, onlar da Türk-Hun Devletinin hudut bekçileridir. Kök Türk Kağanlığının zayıflamasıyla beraber, Hazarların kendilerini göstermeleri gibi, İskit-Sakalar da belki ortaya çıkan otorite boşluğu sebebiyle Türk-Hun siyasi teşekkülünün batısında faaliyetlerde bulunmuşlar; Grek-Yunan kaynakları da yeterince tanıyamadıkları Türk devlet yapısı yüzünden onları ayrı birer devlet olarak algılamışlardır. Bunun yanısıra bütün Latin-Bizans tarihlerinde Türk soylu halklara Hun ya da İskit denmesinin mutlaka bir sebebi olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bakınız, <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Güney tarafı, 12. satır: “Bunça bodun saçın kulakkın…bıçtı”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Esasında bu tür yas geleneği, ölenin ardından feryat-figan etmek, sagu yakmak bütün Türkler tarafından hâlâ sürdürülmektedir. Bununla birlikte söz konusu geleneğe İskitlerde de rastlanılması ilginçtir. Bakınız, Herodotos, <em>Herodot Tarihi</em>, s. 211; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3245-3246; H. İ. Şahin, “Balıkesir Çepnilerinde Ağıt Geleneği ve Ağıtçı Kadınlar”, <em>Alevilik Araştırmaları Dergisi,</em> 1/2, Ankara 2011, s. 179-194; A. Yağlı, <em>Timurlu Devleti Teşkilatında Vezirlik Kurumu,</em> Doktora Tezi, Ankara 2014, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> H. N. Orkun, <em>Türk Dünyası,</em> İstanbul 1932, s. 136; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> s. 60-61; G. Demir, <em>Isparta-Gelendost Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri,</em> DTCF. Bitirme Tezi, Ankara 2010, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bugün bile bütün Türk Dünyasında ölene karşı saygı ve acıyı göstermek için saç yolup, yüz yırtma geleneği sürmektedir ve yakın zamanlara kadar Kazak Türkleri ölenin hatırasına, vefattan aşağı-yukarı bir yıl geçtikten sonra “bayge” denilen at yarışları düzenlemişlerdir. Bakınız, H.Devrişeva, <em>Seyahatnamelere Göre XIX. Yüzyılda Kazakların Sosyal ve Kültürel Hayatı,</em> Doktora Tezi, Ankara 2016, s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> L. Gan, “Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar”, Çev. E.Sarıtaş, <em>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi,</em> Sayı 4, İzmir 2000, s. 363.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> K. Y. Bailey, “Funeral Archeology and Avar Culture: Old Excavations Yield Serial Data”, <em>Journal of Field Archaeology,</em> 5/4, Boston 1978, s. 473; A.Ayda, <em>Etrüskler (Tursakalar) Türk İdiler,</em> Ankara 1992, s. 197; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> s. 61; İ. B. Moldabayev, “Sibirya Halklarının Folklorunda Kırgızlar Üzerine Destan ve Rivayetler”, <em>Türk Kültürü Araştırmaları,</em> Prof.Dr. Ahmet Temir’e Armağan, 30/1-2, Ankara 1993, s. 220-221; N. Çıblak, “Anadolu’da Ölüm Sonrası Mezarlıklar Çevresinde Oluşan İnanç ve Pratikler”, <em>Türk Kültürü,</em> 40/474, Ankara 2002, s. 605-614; U. Erdenbat, “Har Balgas, Olon Dovd Yabuulj Buy Arheologiyn Sudalgaa”, <em>Hunnugiyn Ezent Uls ba Mongolın Ertniy Tuuhiyn Sudalgaa,</em> Ulaanbaatar 2011, s. 91-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s. 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> S.I.Rudenko, <em>Frozen Tombs of Siberia,</em> Berkeley 1970, s. 1-328; Ts. Odbaatar, “Braids of Human Hair in Xiongnu Tombs”, <em>Treasures of Xiongnu</em>, Ulaanbaatar 2011, s. 110-111; Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> C. II, s. 450; E.F.Eroğlu<em>, Beşkaza Yöresi Yörük-Türkmen Mezar Taşları ve Damgaları,</em> Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2017, s. 8; A. Ünal, “Kırgız Halk İnanışlarında Yas Tutma Motifine dair Tespitler”, <em>Altay Communities. Religion and Belief Rituals,</em> İstanbul 2017, s. 280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Eyerin veya elbisenin ters kullanılması âdeti İslami dönemde de görülür. Mesela kaynaklar, Sultan Tugrul ve III. Murad gibi Türk hükümdarlarıyla, beylerinin cenazelerinde bunların yaşandığını haber verirler. Bakınız, F. Ünal, “Kazak Türklerinde Defin Merasimi ve Aş Verme Geleneği”, <em>Bilig,</em> Sayı 45, Ankara 2008, s. 113-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> E. A. Golomshtok-M.P.Griaznov, “The Pazirik Burial of Altai”, <em>American Journal of Archaelogy,</em> 37/1, Boston 1933, s. 43; Orkun, <em>Türk Dünyası,</em> s. 135; A. İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> C. II, Ankara 1991, s. 261; A. R.Yalgın, <em>Cenupta Türkmen Oymakları,</em> C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s. 382; S. Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> Ankara 2009, s. 447; Demir, <em>Isparta-Gelendost Yöresinde…, s.</em> 13-14; Erzurumlu, <em>Gerçeğe Hu Diyelim, s. 128;</em> C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, <em>XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri,</em> C. I, İstanbul 2015, s.187-200; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3669.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. I, Çev. B. Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Destanı’nda, “güçlü Oguz beyleri Beyrek’ten ümit kesince; akları çıkarıp, kara giydiler. Kaza benzer kızı, gelini ak çıkardı, kara giydi”. Yine “Ak otağı bırakıp, kara otağa giren kızlar, ak çıkarıp, kara giydiler”. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde ise Kazan Han oğlu için; “seni bilen bey oğulları, ak çıkardı, kara giydi” diyor (Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> s. 340-343, 371). Ancak Selçuklu ve bazı diğer Türk hanedanları devrinde beyaz giymenin de bir yas alameti olduğunu bildirmekte fayda vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Ölmüşlerin bu şekilde anılması, mezarların içine ölüyle beraber yiyecek, içecek ve elbise, ok, yay, kılıç, zırh gibi özel eşyalarının konulması, aynı zamanda ahiret inancının bir göstergesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden…, s.</em> 63; M. T. Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe),</em> I. Buch, Wiesbaden 1958, s. 9; F. Sümer, “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, <em>DTCF. Dergisi</em>, Sayı 17, Ankara 1961, s. 447-448; R. Grousset, <em>Bozkır İmparatorluğu,</em> Çev. R. Uzmen, İstanbul 1980, s. 40, 99; İbn Batuta, <em>İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler,</em> Haz. İ. Parmaksızoğlu, Ankara 1981, s. 61; W. Radloff, <em>Sibirya’dan Seçmeler,</em> Çev. A. Temir, Ankara 1975, s. 181; L.Rasonyi, <em>Tarihte Türklük,</em> 2. Baskı, Ankara 1988, s. 27; L.Altınmakas, “Kazak Türklerinin Gelenekleri ve İslamiyetin Etkisi”, <em>Türk Kültürü</em>, 22/250, Ankara 1984, s. 128; B. Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, 3. Baskı, İstanbul 1988, s. 758; E.Buharalı, “Türklerde Matem Alametleri”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları, </em>Prof.Dr. B.Ögel’e Armağan, Sayı 65, İstanbul 1990, s. 152-153; Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında, s.</em> 56-72; Herodotos, <em>Herodot Tarihi</em>, s. 211; Mirza Haydar Duğlat, <em>Tarih-i Reşidî</em>, s. 210; Yusupov, <em>Manas Destanı,</em> s.271; Ö. Küçükmehmetoğlu, “Bir Kırgız Cenazesinde Müşahade Ettiklerim”, <em>Kardeş Kalemler</em>, 1/7, Ankara 2007, s. 79-82; Marco Polo, <em>Marko Polo Seyahatnamesi, </em>C. I, Çev. F. Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s. 39; T. Yürekli, <em>XI-XV. YY’lar Arası El- Cezire Bölgesinin Tarihi Coğrafyası,</em> Doktora Tezi, Ankara 2009, s. 222; A. Kolesnikov, <em>Rus Seyyahların Gözüyle Kaşgar,</em> Çev. R. Abdieva, Ankara 2010, s. <em>126; Y.</em> Kalafat, <em>Altaylardan Anadolu’ya İnanç Göçü,</em> Ankara 2012, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>, C. I, s. 398; C. III, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Derleme Sözlüğü’nde Romanya Türklerinin, ölülerin ruhu için 3 veya 7. gün verilen yemeğe “atav” dendiğine dair bir bilgiye rastlamaktayız. Bakınız, <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. I, Ankara 1963, s. 367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Tonga Tigin, meşhur Kök Türk hükümdarı ve Bilge ile Köl Tigin’in amcası Kapgan Kagan’ın büyük oğludur. 714 yılındaki Beş Balık seferi sırasında Çinli askerlerce tuzağa düşürülerek öldürülmüştür. Bakınız, S. Gömeç, “Tonga Tigin’in Kimliği Üzerine”, <em>Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi,</em> Sayı 170, İstanbul 2001, s. 58-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kök Türkçe yazıtlarda yog adetiyle alâkalı olan pek çok ibareye rastlamaktayız. Mesela, Köl Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarında 714 yılında, Beş Balık seferi sırasında ölen amcalarının oğlu Tonga Tigin’in yogundan (mateminden) bahis vardır (Bakınız, S. Gömeç, “Atsız Bir Kahraman: Tonga Tigin”, <em>Türk Kültürü,</em> 33/390, Ankara 1995, s. 63-64). Yine Çin kaynakları Türklerin cenaze törenlerinden söz ederken; ölen kimsenin çocukları, torunları, bütün akrabaları bir koyun ya da atı kurban olarak kesip, mevtanın çadırının önüne koyduklarını anlatırlar. Hatta bu cenaze törenleri sırasında tanışan gençlerin izdivaçlara karar verdiklerini bile vurguluyorlar (Bakınız, Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten…, s.</em> 9-10; <em>Tarama Sözlüğü, C. V,</em> Ankara 1971, s. 3082; <em>Derleme Sözlüğü, C.</em> III, Ankara 1968, s. 854).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s.30; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. VIII, Ankara 1975, s.2655; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. IX, Ankara 1977, s. 3333; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3637.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Golomshtok-Griaznov, “The Pazirik Burial…,”, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> C. I, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. Onat-S. Orsoy-K. Ercilasun, <em>Han Hanedanlığı Tarihi</em>, Ankara 2004, s. 9; Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten…,</em> s. 9; S. Gömeç, “Balbalların Peşinden”, <em>Orkun, </em>Sayı 43, İstanbul 2001, s. 14; S. Y. Gömeç, <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018, s. 357; V. Ya. Butanayev-I. I. Butanayeva, <em>Hakaskiy Istoriçeskiy Folklor</em>, Abakan 2001, s.87; Küçükmehmetoğlu, “Bir Kırgız Cenazesinde…,”, s. 79-82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 2023.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kur’an’ı-Kerim’in Tur Suresi, 17-20 ile 22-24 ve İnsan Suresi, 13 ile 21. ayetlerinde cennetle alâkalı; “şüphesiz ki Allah’tan korkup, fenalıklardan sakınan mü’minler cennetlerde nimet içindedir. Rablarının kendilerine verdikleriyle neşelenip, zevk ve sefa sürmektedirler. Orada ne güneşi ne de dondurucu soğuk görürler. Rabları onları çok yakıcı cehennem azabından korumuştur. İşlediklerinize karşı afiyetle, gönül huzuru içinde yeyiniz, içiniz. Bunlar birer dizi halinde sıralanan tahtlara yaslanırlar ve kendilerini iri kara gözlü eşlerle evlendiririz. Cennettekilere canlarının çektiği meyveler ve etten sunarız. Çevrelerinde gümüşten kaplar, billurdan küpler dolaştırılır. Orada kadeh tokuştururlar ama bunda ne anlamsız saçmalama ne de günaha sokma vardır. Rabları onlara tertemiz bir içecek içirmiştir. Orada nereye baksan hep nimet ve büyük bir mülk görürsün. Kendilerine ait hizmetçiler, sanki her biri sedefteki saklı inciler gibi etraflarında dönüp, dolaşırlar” şeklindeki açıklamalara rastlıyoruz. Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> Meal ve Tefsir C. Yıldırım, İstanbul 1982, s. 525, 580.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s. 234; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig,</em> I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 44, 109, 147, 267, 328, 337, 367-368, 485; S. G. Klyaştornıy, “Mifologiçeskiye Syujetı v Drevnetyurskih Pamyatnikah”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik,</em> 1977, Moskva 1981, s. 125; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3711-3716; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. X, Ankara 1978, s. 3818.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 4349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Bakınız, <em>Köl Tigin Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 22; <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Bakınız, <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 30: “Tengri, yir bulgakın üçün”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 569, 588.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Divanü Lûgat-it-Türk’te günah yerine kullanılan bir de “arınçu/erinçü” sözü ile karşılaşmaktayız. Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. III, s. 16, 172; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig</em>, I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 328, 345, 515, 622; O. Turan, <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>, C. I, İstanbul 1969, s. 51; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. V, Ankara 1971, s. 3518; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. VI, Ankara 1972, s. 4464.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> S. Gömeç, “Drevnyaya Religiya Tyurok”, <em>Şamanizm Kak Religiya: Genezis, Rekonstruktsiya, Traditsii</em>, Yakutsk 1992, s. 20; İ.Mangaltepe, <em>Bizans Kaynaklarında Türkler,</em> İstanbul 2009, s. 157; C.Mackerras, “The Role of Ancient Turkic States in World History”, <em>Second International Congresson Turkic Civilization,</em> Bishkek 2005, s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> K. Yıldırım, <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük,</em> İstanbul 2010, s. 335.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Bakınız, <em>Terhin Yazıtı,</em> Batı tarafı, 3. satır: “Yukarıda Tanrı irade ettiği, aşağıda yagız yer beslediği için, devlet ve yasa sahibi oldu”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. A. Temir, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 51; K. Hayton, <em>Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı,</em> Haz. A. T. Özcan, İstanbul 2015, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Gömeç, <em>Türk Destanlarına…, s. 402.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> F. Köprülü, <em>Türk Tarih-i Dinisi</em>, Haz. M. Ergun, Ankara 2005, s. 40; S.Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, <em>DTCF. Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Anma Kitabı, </em>Ankara 1974, s. 281; A. İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, II. Cilt, 2. Baskı, Ankara 1998, s. 636; Gömeç, “Drevnyaya Religiya Tyurok”…, s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> P. W. Schmidt, “Tukuelerin Dini”, <em>İÜEF.Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi,</em> C. 14, İstanbul 1966, s. 69; A. Onat, <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407-431),</em> Doçentlik Tezi, Ankara 1977, s. 94; S. Gömeç, “Eski Türklerde Siyasi Hâkimiyet”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları</em>, Sayı 100, İstanbul 1996, s. 113­115; Ş. Günaltay, <em>Mufassal Türk Tarihi,</em> C. III, İstanbul 1339, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Tengrike kirtinmek, Tanrı’ya inanmak demektir. Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>, C. I, s. 416.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 211, 203, 461; C. III, s. 450; Yusuf Has Hacib, <em>Kutadgu Bilig,</em> I, Metin, Haz. R. R. Arat, 2. Baskı, Ankara 1979, s. 40; <em>Tarama Sözlüğü</em>, C. IV, Ankara 1969, s. 2292-2293; <em>Derleme Sözlüğü,</em> C. I, Ankara 1963, s. 223; <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> s. 9; Grönbech, <em>Kuman Lehçesi Sözlüğü, s.</em> 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Hazar Türklerinin, Karaim mezhebini kabul etmeleri tamamen bir siyaset olarak görülüyor. Bazı araştırmacılar tarafından onların komşuları olan Hristiyan ve Müslümanlara muhalefet amacıyla bu inanca girdikleri, Arap ve Bizans etkisine karşı bir oyun olduğu, bu inancın Hazar Kağanlığında gerçekten benimsenmediğinin altı çizilmektedir. Ayrıca Karaim söz varlığı incelendiğinde dini kelimelerin büyük bir kısmının İslamiyet’e ait olduğu ve Hazarların Yahudileştiği görüşünün yanlışlığına karşılık, onların sadece Musa’nın öğretilerini benimsedikleri söylenmektedir. Tevrat’ı esas alan ve Türklüklerinin bilincindeki bu insanlar o yüzden kendilerine Yahudi değil, Musevi denmesini istiyorlar (Bakınız, A. Zajaczkowski, “Khazarian Culture and Inheritors”, Acta Orientalia, Tom. XII, Budapest 1961, s. 302-36; Küçük-Tümer-Küçük, Dinler Tarihi, s. 109). Yine bilindiği üzere Hazar Kağanlığının içerisinde Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Kök Tengri İnancı yaşama imkânına sahipti. O zamanki idareciler öyle bir sistem kurmuşlardı ki, bütün bu halkın dini işleri gayet iyi yürümekteydi. Kağanlıkta, devletin hukuki işlerine bakan yedi kadının olduğundan söz ediliyor. Bir kadı Kök Tengri’ye inananlar (yahut da eski Türk dinine), geri kalan ikişer tanesi de diğer dinlerde olanlar için vazifelendirilmişlerdi (Bakınız, Ş. Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara 1985, s. 81; Artamonov, Hazar Tarihi, s. 325).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli, s.</em> 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> V. Barthold, <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler,</em> Haz. İ. Aka-K. Y. Kopraman, Ankara 1975, s. 140-141; F. Psalty, “Türkelide Hıristiyanlık”, <em>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> İstanbul 1943; Zajaczkowski, “Khazarian Culture and Inheritors”, s. 302; İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesinden…, s.</em> 31; W. Haussig, <em>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi,</em> Çev. M. Kayayerli, Kayseri 1997, s. 262; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 120-121; C. V. Findley, <em>The Turks in World History,</em> New York 2005, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 583.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli,</em> s. 560, 563.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Daha evvel ilgili yerlerde de belirttiğimiz üzere, Bizans’tan Kök Türk ülkesine hareket eden bir elçilik heyetini 576 yılında Aral Gölü bölgesinde, muhtemelen İstemi’nin çocuklarından birisi olan Türk Şad karşılamıştı. Bu seyahatı anlatan kaynaklara göre, gelen Bizanslıların içerisindeki kötülüklerden sıyrılmaları için ateşten atlatıldığı, ellerindeki ateş dallarıyla Türklerin bunların etraflarında döndükleri biliniyor. Yine Doğu Türkistanlı Türkler, aralarına birini kabul etmeden önce kırk bir defa ateşten atlatıyorlardı (Bakınız, Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> s. 59-60; Katanov, <em>Türk Kabileleri Arasında,</em> s. 116). Elbette ki bu hareketin yapılmasındaki gaye ateşin temizleyiciliğine inanılmasıdır. Günümüzde nasıl birtakım mikrobik hastalıklardan ve salgınlardan kurtulmak için çevrenin yakılması söz konusu ve bazı yaraların tedavisinde dağlama usulü uygulanıyorsa, geçmişte de insanlar bu tür tedavileri bildiklerinden ateşten yararlanmışlardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Mutlak varlık olan Allah tektir. Kendisine her şeyin muhtaç olduğu Allah ne doğurdu ne de doğuruldu. O’nun hiçbir ortağı da yoktur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Madara Köyü yakınlarında 1925 yılında yapılan kazıda bulunmuş olan çok bozuk bir proto-Bulgar kitabesinde Tangra (Taggra) ismine rastlıyoruz. Bakınız, M. A. Czaplicka, <em>The Turk of Central Asia in History and the Present Day, </em>Oxford 1918, s. 31; G. Feher, “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <em>İkinci Türk Tarih Kongresi Tebliğleri,</em> Ankara 1943, s. 301; V. Beşevliyev, “Proto Bulgar Dini”, Çev. T. Acaroğlu, <em>Belleten,</em> C. 9, Ankara 1945, s. 237; İ. Alp, “Bulgar Türk Devleti”, <em>Tarihte Türk Devletleri,</em> C. I, Ankara 1987, s. 255; A. R. Tas, “Çuvaşların Dini”, Çev. D. Arık, <em>AÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi</em>, C. 38, Ankara 1998, s. 454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Eski Yunan’da Zeus, Apollon, Mars, Hera vs. varlıklar aynı zamanda yarı tanrı olarak da kabul edilmekteydiler. Aslında bu inançta kim ölümlü, kim ölümsüz belli olmadığı gibi, kimin yaratıcı, kimin de yaratılan olduğu hususu da karışıktır. Hatta 5. asrın ilk yarılarında (448), Bizans’tan Ata İllig’in (Attila) yanına gelen elçilerden birinin Bizans imparatorunu Tanrı olarak anmasına Türkler tepki göstermişler idi. Bakınız, J. B. Bury, <em>A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene,</em> Vol. I, London 1889, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref71" name="_edn71"></a>J. M. De Guignes, <em>Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi,</em> C. I, İstanbul 1924, s. 231-233; İ. Kafesoğlu, <em>Eski Türk Dini</em>, Ankara 1980, s. 22-66; Watson, <em>Record of the Grand…, s. 176-177;</em> H. Tanyu, <em>İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı,</em> Ankara 1980, s. 15-19; Çavuşoğlu, “Eski Türk Dini”, s. 28; Gumilev, <em>Hunlar,</em> s. 118; Artamonov, <em>Hazar Tarihi</em>, s. 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk,</em> C. I, s. 77, 87; C. III, s. 52, 171; Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II, s. 153; <em>Tarama Sözlüğü,</em> C. II, Ankara 1965, s. 804; A. İnan, <em>Eski Türk Dini Tarihi,</em> Ankara 2017, s. 30; <em>İbni-Mühennâ Lûgati, s.</em> 7-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-dininin-temel-ozellikleri.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Bakınız, <em>Kur’an-ı Kerim ve Meâli, s.</em> 53.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goec-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goec-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk</guid>
<description><![CDATA[ Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk
Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan! Ziya Gökalp Destanlar, bir milletin kültürel yaşantısı, millî şuur ve hafızasını edebî bir zevkle sunan tarihi aynalardır. Göç ve Ergenekon Destanları da, kültürel değerlerimize sahip çıkmak, kimlik arayışı, ontolojik anlamda göç ve göç sebeplerini irdeleyen uzun yaşanmışlıkların eseridir. Geçmişin geleceğimize ışık tuttuğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae690ccd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göç, Ergenekon, Destanlarında, Mitostan, Ütopyaya, Yolculuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Goc-Ergenekon-Destanlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/goc-ve-ergenekon-destanlarinda-mitostan-utopyaya-yolculuk.html">Göç Ve Ergenekon Destanlarında Mitostan Ütopyaya Yolculuk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ebru ŞENOCAK</strong></span></a>
</p><p><em><span>Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan</span></em><br>
<em><span> Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!</span></em><br>
<strong><span> Ziya Gökalp</span></strong></p>
<p><span>Destanlar, bir milletin kültürel yaşantısı, millî şuur ve hafızasını edebî bir zevkle sunan tarihi aynalardır. Göç ve Ergenekon Destanları da, kültürel değerlerimize sahip çıkmak, kimlik arayışı, ontolojik anlamda göç ve göç sebeplerini irdeleyen uzun yaşanmışlıkların eseridir. Geçmişin geleceğimize ışık tuttuğu bu tarihi, mitolojik ve kültürel miraslar kolektif bilincin üretimleridir.</span></p>
<p><span>Biz bu çalışmamızda, Göç ve Ergenekon Destanları’nda tarihi ve kültürel köklerden, akıl ve bilgiden uzaklaşarak tükenişin eşiğine gelen halkın göç, kültür ve kimlik arayışını, Campbell’in “ayrılış-aşama-dönüş” (Campbell 2000) şeklinde belirlediği arketiplerin mitsel kökeniyle çözümleyeceğiz:</span></p>
<p><span><strong>A – Mitolojik Doğuş ve Ata/Ana Yurttan Ayrılış/Göç</strong></span></p>
<p><span>Mitolojiler, destan devrini bugüne taşıyarak, gizemli varoluş değerlerini açımlayan bütünleyici imgelerdir. Evrenin, insanın, tabiattaki varlıkların vb. gibi ilk yaratılışını, toplumsalın sosyo-kültürel değerlerini aktaran inanca dayalı kutsal anlatılardır. Shakespeare’ın ifadesiyle “Doğayı olduğu gibi gösterecek aynayı tutmak olan mitoloji, uyanan bilinci kendini besleyen kaynakların gücüne inandırmak, uyanan bilincin bu evrenin ürpertici ve bağlayıcı giz olarak olduğu gibi kabul edilmesini sağlamak, ahlaki düzeni savunmak ve bireyin bütünlük içine kuşkusuz biçimde yerleşmesini sağlamak işlevlerini yerine getirir.” (Campbell 2003: 14, 16) Bu anlamda destanlar, mitostan ütopyaya doğru süren kutsal yolculukta, “biz”im yollarımızı bulmamıza yardımcı olan zihinsel sürecin yarattığı sembolik izlerle doludur. Göç ve Ergenekon Destanları’nda tespit ettiğimiz ağaç, dağ, su, ateş, demir, rüya vb. gibi semboller, Türk milletinin yaşam öyküsünü ve geçmişine dair bilgilerini çözümleyebileceğimiz bir yol haritası gibidir. Bu harita, yalnızca, insan ruhunun derinliklerindeki arketipsel içeriklerin açımlanmasıyla gün ışığına çıkabilecektir.</span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nda ortak unsur olarak tespit ettiğimiz doğuş ve yeniden doğuş mitleri olan ağaç, dağ ve su sembolleri, destanın yaşam enerjisini besleyen ölümsüz güç kaynaklarıdır. Göç Destanı’nda doğuş miti şu şekilde anlatılır:</span></p>
<p><span>“Uygurların eski yurtlarında Karakurum adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı; Tola ve Selenga. Bu iki nehir arasındaki ağaç üzerine kutsal bir ışık iner. Ağacın gövdesi şişer. Gebe kadınların karnı gibi olur. Dokuz ay on gün sonra ağaçtaki şişkinlik çatlar, beş çocuk doğar.” (Çobanoğlu 2007: 136) Ağaç, mağara gibi ana rahmini sembolize eder. Destanda, dokuz ay on günün sonunda erginlenen evladını doğanın kucağına bırakan mitolojik ananın yanısıra, mitolojik doğumun gerçekleşmesinde kurucu ve dönüştürücü simge değerlerden anasır-ı erba’ya da işaret eder. Öyle ki Karakurum adlı dağ, toprağı; kutsal dağdan çıkan iki nehir, suyu; bu iki nehir arasındaki ağaca inen kutsal ışık ise ateşi, nuru ifade eder. Bütün bu unsurların hava ile etkileşime geçmesi ile de kutsal anadan / ağaçtan doğum gerçekleşir. “Gökyüzü” ve “yeryüzüne” ait kutsallıklarla gerçekleşen bu mitolojik doğum, atalarımızın varoluş mucizesini mitos yasalarıyla ifade eden derinliklere sahiptir.</span></p>
<p><span>Uygurların Göç Destanı’nda Tanrı tarafından kutsanarak gökten gönderilen çocukların doğduğu ağaç, yaz kış yeşil kalan kutsal bir ağaçtır. Bu ağacın, evrenin merkezini sembolize eden kutsal hayat ağacı olduğu âşikârdır. “Yer ve gök yaratıldığı zaman yaratılan hayat ağacı, Türk kültürüne göre meyvesiz, yalnız bir ağaç olup ebedi canlılığın, ölümün ve öldükten sonra yeniden dirilişin sembolüdür. Devlet kuran Türk Kağan soyları, onun üzerinde yaratılmıştır.” (Ergun 2004: 155, 161, 173) Türk mitolojisinde hayat ağacının meyvesiz, yalnız ve sürekli yeşil kalan bir ağaç olarak tasavvur edilmesi, “doğmamış ve doğurmamış Tanrı’nın sonsuzluk ve ebedilik sembolü olmasındandır” (Ergun 2002: 141) O, bütün evrene can veren tek hâkimdir. Bögü Kağan da bu kutsal ağaç vasıtası ile Tanrı tarafından Türk milletinin başına seçilmiş hükümdar, koruyucu ve yol gösterici rehber olarak gönderilmiştir. “Eski çağlarda yeni yurt kurma zamanı ağaç dikilmesi âdeti de ağacın soy koruyucusu olmasını” (Bayat 2007: 184) göstermektedir. Destanda geçen kutsal ağaç, hayata yeniden başlayacak olan toplumun bel kemiğidir. Bir evin direği, anası/atasıdır. Evlatlarını koruyan, besleyen ve şefkatle büyüten ağaç/ana/ata, bir milletin soy ağacını, kendi köklerine tutunarak büyüyecek olan toplumun besleyici, koruyucu ve oluşturucu mekânını sembolize etmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69594" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekondan_Cikis-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Tanrı’ya ulaşmanın yolu olan hayat ağacı, “dünya modelinin dikey yapılanmasını simgeleyen, üç dünyayı eksen gibi tutan kutsal merkez”dir. (Bayat 2007: 187) Tanrı elçisi sayılan olağanüstü kahramanları, yeryüzüne ileten ve görevleri bitince yine Tanrı katına gönderen gökyüzü – yeryüzü arasındaki bu kutsal bağ ile aynı zamanda bilincin sürekliliğine akıl, gönül ve bilginin birlikteliğine sahip olunduğu sürece yaşamsal gücün kişinin elinde bulunacağına ve ölümsüz kalacağına işaret edilir.</span></p>
<p><span>Destanın devamı şöyledir: “Beş ayrı çadırda, önlerinde süt dolu emzikler olan çocukları gören bütün boyların beğleri ve halkı, onların önünde saygı ile diz çöktüler, selam verdiler. Beslenip büyütülmeleri için çocukları süt analarına, dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp konuşmağa başlayınca Uygurlar’a ana babalarını sordular. Uygurlar, o iki ağacı gösterdiler. Çocuklar, bir çocuğun babasına gösterdiği saygıyı göstererek, ağaçların karşısında diz çöktüler, yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar dile geldi ve şöyle dedi: “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar, ana babalarına saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız büyük, ününüz sürekli olsun.” (Ögel 1993: 74) Metinden anlaşılacağı gibi gökten, ilâhi bir şekilde ağaç vasıtasıyla yeryüzüne bırakılan çocuklar, bir süre çadırlardaki süt dolu emziklerle olağanüstü kaynaktan beslenmeye devam etmiş ardından süt analarına verilmiştir. Büyüyüp konuşmaya başlayınca da ana-babalarını sormuşlar ve onların önünde saygıyla diz çökmüşlerdir. Kut sahibi kahramanların ana/atası olan ağaç, onları saygısından dolayı kutsamış olup dualarıyla da koruyup kollamaya devam edecektir. Destanda, halkın kağana, kağanın ata/anasına olan bağlılığı, başsız devlet olmayacağı gibi kağanın da soyunu devam ettirebilme şansının, köklere bağlılıkla gerçekleşeceği vurgulanır.</span></p>
<p><span>Destanda geçen kutsal Karakurum dağı, kutsal nehirler ve ağaç, yer-su kategorisindeki koruyucu ruhlar olup ağaç anayı, dağ ise ilk atayı, kutsal vatanı, ata-anayı, ulu anayı sembolize eder. (Bayat 2006: 48, 52-53) Bu kutsal unsurlar, Gök Tanrı Dini’ne bağlı inanışların ve kolektif bilincin üretimleri olarak bir milletin kökensel mitini önceleyen değerlerdir. Göç Destanı’nda geçen dağ motiflerinden peri kızı ve kağanın buluşma yeri olan Ak Dağ’ın, “Bütün korkulardan, tehlikelerden ve paylaşımlardan uzak, huzur dolu, kutsal bir mâbed” Kutluğ Dağ’ın ise “Karakurum’un kudret ve zenginliğini aldığı, iyi talih, saadet getiren dağ” (Çobanoğlu 2007: 137) olarak tanımlanması, destanın amacını belirleyen mitolojik değerlerdir. Ak Dağ ve Kutluğ dağ/kutsal taş, hafızanın, bilincin, yüzyıllık tarihi ve kültürel birikimin birlikteliğine, bölünmezliğine işaret eden bir merkez fonksiyonundadır. Ergenekon Destanı’nda da aynı işlevleri Ergenekon Dağı üstlenir. Destanların başından sonuna kadar yer alan mitolojik ananın tezahürleri, destan ruhunun duyarlılığını okuyucuya iletmek için halk hafızasının seçtiği sembollerdir. Kahramanın kutsal yolculuğunu anlamlandırarak ona yol gösteren bu mitolojik öğeler, her aşamada bir duraklama ve düşünme yeri olarak destana potansiyel bir güç kazandırmaktadır.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nda ağaç ve dağın kutsallığı dışında usikinin de milli birlik ve beraberliğe olan etkisi önemle vurgulanmıştır. “Aylarca ağaç üstünde kalan ışıkla ağacın gövdesi büyüdükçe kabardı, oradan çok güzel müzik nağmeleri gelmeğe başladı.” (Ögel 1993: 74). Ağacın kutsal gövdesinden gelen bu nağmeler, öz değerlerimizin, kökene dönüşün gizemli ve ritmik sesleridir. Bunu, bir ananın yeni doğan çocuğuyla, sevinçlerini, üzüntülerini paylaşırken, diğer taraftan da çocuğuna ilk terbiyesini, milli ve ahlaki değerleri, duyacağı ilk nağmelerle, ninnilerle öğretmesine benzetebiliriz. Anıların, tarihi yaşanmışlıkların, dil, kültür ve inancın birikimiyle bilincin merkezini oluşturan ağaç/ana, evlatlarını ninnilerle büyütürken, merkezden uzaklaşan toplumun can damarlarını yitirerek yok oluşa sürükleneceğini de ritmik bir ahenkle çevresine fısıldamaktadır.</span></p>
<p><span>Destanda, ağaçtan doğan Sonkur Tegin, Kotur Tegin, Tükel Tegin, Or Tegin ve Buku Tegin adlı çocuklardan lider misyonunu, olağanüstü destan kahramanı özelliğini üstlenen en küçük olanıdır. Buku Tegin, gerek güzelliği, gerekse yargı ve zekâ açısından diğer çocuklardan üstün ve sıradışıdır. Çocukların adları da kökensel miti çözümleyen bir anahtar niteliğindedir. “Ateşin prensi, hanenin bekçisi olan, olayla yakından ilişkili tek çocuk, Buku Tegin ondan sonra ise Kotur Tegin ve Or Tegin’dir. Or/ur’dan şişlik ve sıraca kastedilmektedir. Sungur da şahin demektir.” (Roux 2005: 345). Kolektif bilinçdışında, bütün bir toplumu arkasına alan kahramanın Buku Tekin olması, düşünsel deneyimlerin etkileriyle açıklanabilir. Yerleşik hayata geçen ilk toplum olan Uygurların anlatılarındaki bu seçim, değişen zaman ve yaşam şekillerinin etkisiyle birlikte kurgulanan dünya ve çözüm önerilerinin de değişmesine bağlıdır. Hile ile kendisine savaş açan bir toplum ile baş edebilmek için aklı kullanmak gerekir. “Sadece güçlü olmak kahraman olmak için yeterli değildir. Kahraman, klasik insanın tecrübesiyle modern insanın aklî melekesi arasında bir ahenk kurduğu an gerçek kişiliğine kavuşacaktır.” (Özcan 2003: 80). Toplumsalın zihinsel üretimlerinde de epik kahraman Buku Tekin en küçük tohum olup ağabeylerinin eksikliklerini onların tecrübelerinden faydalanarak tamamlayacak ve halkı için en iyisini düşünüp eyleme dönüştürecektir. Bu yüzden halk tasavvurunda en küçük kardeş olarak güzellik, yargı ve zekâ açısından üstün ve sıradışıdır.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nın doğuş mitoslarıyla başlamasına karşılık Ergenekon Destanı, Çinlilerin zengin ve güçlü bir toplum olan Göktürkler’i hile ile yıkma planlarıyla başlar. Bir gün av yerinde, bütün düşman illerinin hanlarıyla Göktürkleri yok etme planları yapan Çinliler, savaşta kaçar görünüp geriye dönerek uyguladıkları hileli savaş taktikleriyle Türkleri bozguna uğratırlar. Aklın ve düşüncenin merkezinden uzaklaşarak öz yurdundan göç etmeye mecbur bırakılan halk, tabiat ananın, kutsal yer-su iyelerinin yardımıyla, varlıklarını büyütecekleri Ergenekon’a doğru yol alır.</span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nı ortak noktada birleştiren dağ/toprak ana sembolünün yanısıra ata/ana yurttan ayrılış/göç ve kimlik arayışı da önemli bir ortak değerdir. Türk halkı, düşman devletler tarafından tarihin her döneminde potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. “Tarih tekerrürden ibarettir!” sözünü bir daha kullanmamak adına Ergenekon ve Göç Destanları, Türk halkının acı tecrübelerinden ders alınması için üretilmiş anlatmalardır. Tarihten destana akan bu duyarlılık, atalarımızın gelecek nesillere bıraktığı paha biçilemeyen miraslarıdır.</span></p>
<p><span>Destanda, Türk halkını yenilgiye uğratacağı düşünülen eksiklikler; bilinçdışının sembolik değerleriyle tamamlanmaya çalışılır. Kutsal Dağ’dan gücünü alarak uzun yıllar devleti yöneten Bügü Kağan, bu gücün farkındalığına, her gece rüyasına gelip “kendisine akıl veren, onu her şeyden haberdar eden, dünyanın bütün dillerini bilen üç karga”, “kutsal taşı koruyabilirse dünyanın efendisi olacağını söyleyen peri kızı veya beyazlara bürünmüş, elinde yada taşı olan ve bu taşı saklarsa dünyanın dört bucağındaki milleti buyruğu altına alacağını müjdeleyen ulu kişi” (Ögel 1993: 75, 86) şeklindeki semboller aracılığıyla vardırılır. Bilinçdışındaki simgelerin görünüm alanı bilinçtir. Nitekim Bügü Kağan, gördüğü rüyalar üzerine kolektif bilinçdışının gizemli şifrelerini çözümleyerek ordularını toplayıp sefere çıkar. Ordu-Balıg, Balasagun kentlerini kurar ve bütün milletleri egemenliği altına alır.</span></p>
<p><span>Destanda geçen karga motifi, mitolojide “insanların akıllılığı, zekâyla ünlü danışmanı ve öğütçüsü konumundadır.” (Yıldırım 2008: 733). “Kırmızı karga güneşin, kara karga Şeytan’ın ve kötülüğün simgesidir.” (Çoruhlu 2002: 153). Kağan’a geleceği gösteren kargalar, bilinçaltındaki gizemli bilgileri gün ışığına çıkarırlar. Millî değerlerin sembolü olan kutsal taşın halka can verdiğini, ona sahip çıkılmazsa bütünlüğün yerini parçalanmışlığın alacağını bildirerek, savaşın ve kötülüğün haberciliğini yaparlar. Destan metinlerinde geçen aksakallı ihtiyar, vezir ve peri kızı da kahramana yol gösteren eyleme geçmesini, değişmesi gerektiğini hatırlatan “Bilincin dikkatini çekmeye çalışan bilinçdışı öğelerinin, arketiplerin sesidir.” (Gökeri 1979: 66)</span></p>
<p><span>Söz konusu semboller içerisinde peri kızının, kağana rüyalar aracılığıyla ulaşması da dikkate değerdir. “Bilinçdışı değerlerin anahtarı bilincin elindedir ve psişik güçler arasındaki güç dengesini vurgulayan da odur.” (Jung 2009: 257) Bu yüzden rüyalar, gizemli kapıların anahtarı gibidir. Rüyanın üç kez tekrarlanması, aynı düşü Bügü Han’ın vezirinin de görmesi, aklın simgesi olan vezirin hakana, iki gece üst üste gördüğü peri kızıyla üçüncü gece Ak Dağ’da buluşmasını söylemesi ve üç karganın kağanı bilgilendirmesi olaylarında görülen üçleme kuralı dikkat çekicidir. Kahramana verilmek istenen mesajın, üç sayısının gizemiyle aktarılmasında, sırasıyla “telkin, libas ve ahadiyyet mertebelerinin” (Çoruhlu 2002: 200) etkisini uyandırarak kahramanı tevhide, tamlığa/“Yüce Birey” vasfına kavuşturmak amacının bulunduğunu söyleyebiliriz. Geleceği görmesi sembol değerlerle açımlanan kağan, milletinin ötekileşmesine/yabancılaşmasına engel olurken, uyandırdığı millî şuurla Türk cihan hâkimiyeti mefkûresini gerçekleştirecektir. Kahramanın asıl başarısı, bilinçdışı içeriklerin farkındalığı ile başlar. Nitekim Bügü Kağan, bu kutsal rüyanın rehberliğinde seferlere çıkar ve il sınırlarını oldukça genişletir. Öyle ki, destan kahramanı, ayak basılmamış bu yeni coğrafyalar vatan olurken, ileri görüşlü, biz bilinciyle varlığını büyüten, istiklal ve milli bütünlük mesajları veren bilge alp tipi olarak aşama geçirir.</span></p>
<p><span>Geçmişten günümüze toplumların aynı sıklıkla düştüğü hataların en büyüğü, moderniteye teslim olmak, geleneksellikten uzaklaşmaktır. Destan toplumunun yenilgisi de yaşam önceliğini ikinci plana atmasıyla başlar. Kişiyi ötekileştiren, köksüzlüğe sürükleyen bu yaşam tarzı, maddi ve manevi anlamda savaşçı ruhunu terk etme, ait olmadığı toplum hayatını benimseme şeklinde ifade edilebilir. “Ötekileşmenin en trajik boyutu, kişinin kendini var eden değerleri yıkan gücün kendisine dönüşmesidir.” (Korkmaz 2004: 20). Nitekim Göç Destanı’nda, savaş olmasın diye Çin sarayından kız alarak akrabalık kuran Yülün Tigin, kendi başını elleriyle celladına teslim ederek yüzyıllık Çin hayalini gerçekleştirir. Hile ile kandırılmaya çalışılan Türk toplumunun karşılaştığı bu içten yıkma politikası maddeye esir olan insanı özetler.</span></p>
<p><span>Kişiyi yurtsuz/evsiz bırakma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan modern yaşam arzusunun şuursuz yayılımını Martin Heidegger, “Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor.” (Chambers 2005: 9) sözleriyle tanımlar. Destanda, savaşçı ruhunu terk ederek esaret altına giren toplumlar diğerlerini sömürürken, hem doğallığı tahrip etmekte hem de asıl cennetten hızla uzaklaşmaktadır. Evden/ata yurttan göçün en önemli sebebi, öz değerlere sahip çıkamamak, iç/dış çağrılarla veya rüyalarla insan bilincine çıkarılmaya çalışılan sembolleri fark edememektir. Kutsal taşın parçalanmasıyla, evren anaya ihanet eden bir halkın ibret verici öyküsünü anlatan Göç Destanı’nda kutsal dağ/taş, kendisi olmanın, geleneğin, tarih ve kültürün yaşatılmasını sembolize eder. Çinlilerin entrikalarla öz yurdundan kendi yurtlarına götürme iznini aldığı kutsal taşın parçalara ayrılarak yok edilmesi, toplumun bilinç yıkımına uğratılmasıdır. Böylece Çinlilerin medeni yaşam görüntüsü altında özendirmeye çalıştığı yaşam tarzı toplumu, ontolojik anlamda göç ile çökertir.</span></p>
<p><span>Görülmezlikten gelinen bilinçdışının çağrışımları, hatalar zinciriyle göç sürecini hızlandırmıştır. “Hatun Dağı ’ndaki taşı, kendi yurtlarına bir anda götüremeyeceğini anlayan Çinliler, yaktıkları ateşle kızdırdıkları kayayı, sirke dökerek parçalarlar. O günden sonra dağ, taş, kurt, kuş dile gelip acı çığlıklarla ağıt yakar. Sular kurumaya, topraklar yarılmaya başlar. Bügü Kağan’dan sonra gelen kağanlar aniden ölür, devlet başsız kalır.” (Ögel 1993: 82). Uygurlar, “Göç! Göç!” çığlıklarını, “Yer-su”yun bir ilahî buyruğu olarak görüp yurtlarını terk ederler. “Akşamları bu ses kesiliyordu. Bu susuş, konaklamaya işaretti. Sabahları yine “Göç!” sesi başlıyordu. Bu da yürümeyi emrediyordu. Dokuz Oğuzlar bu şekilde “Beş-balık” ülkesine kadar geldiler. Burada “Göç!” sesleri kesin biçimde kesildiği için Yer-su’nun burayı “yer” ve “yurt” olarak benimsediğini anladılar. Bu sebeple bu yeni ülkede yerleştiler.” (Ziya Gökalp 1995: 148). Görülüyor ki yer-su’nun göç çığlıkları, bilinçdışı çağrışımların somut bir ifadesidir. Aklın ve gönlün orta yolundaki bilgi merkezine işaret eden bu bilinçdışı çağrışımlar, bilincin merkezine yaklaştıkça anlamlandırılarak sessizliğin dilinde sezgiyle çözümlenir.</span></p>
<p><span>Vatan/yurt, kişinin kendi öz değerleriyle beslenerek, aynı dili, dini, tarihi, kültürü ve yaşanmışlıkları paylaştığı kendisi gibi olanlarla varlığını özgürce büyütebildiği, güvende olduğunu hissettiği kutsal bir anadır. Yurtsuz/anasız kalan bir milletin sonu, köksüzlük içinde yok oluştur. Göç Destanı’nda yer alan acı çığlıklar, öz değerlerin yitimiyle toplumsalın parçalanmışlığını kutsal dağ-su iyelerinin ve tabiatın somut görselliğine taşırken ata kültünün geleneksel değerlerine karşı çıkan, başına buyruk nesillerin sonunu tablolaştırır. Göç ve Ergenekon Destanı’nda ata yurttan ayrılışın temelinde yatan ortak nokta, düşmanın/Çinlilerin somut görünürlüğü altındaki sebepleri akıl ve mantık yasalarıyla sorgulamamak, saf akıldan uzaklaşmaktır. Bu hatanın bedelini Türk halkı, yüzyıllarca öz yurdundan ayrı, esaret altında yaşayarak ödemiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-58967 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-768x403.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>B – Erginlenme Sürecinde Göç, Kültür ve Kimlik Arayışı</strong></span></p>
<p><span>Göç ve Ergenekon Destanları’nda yer alan ortak sembol varlığı, içerik düzlemlerindeki benzeri yoğun anlatımlara işaret edildiğinin bir ifadesidir. Destanlardaki ortak sembolik değerler, destanı tarihî duyarlılıkta buluşturur. Kimlik arayışı olarak belirtebileceğimiz bu unsur, iki destanın da ana merkezidir. Eliade’ye göre kimlik sorunu, “köklere duyulan özlem”dir (Güvenç 1994: 6).</span></p>
<p><span>Ergenekon ve Göç Destanları’nda yurtlarından ayrılan halk, geçmişin imgeleriyle varlığını büyütür. Ergenekon Destanı’nda, bir milletin değerler dünyasını özgürce gerçekleştireceği ata yurt özlemi demir dağda, erginlenme aşamasının tamamlanmasıyla gerçekleşir. Göç Destanı’nda bir geriye dönüş veya erginlenme aşamasını tamamlama yoktur. Çin toplumunun yaşam şekillerinin benimsenmesiyle töresini, yurdunu kaybeden halk, kendi hâkimiyetleri altındaki Beş Balık şehrine gelip yerleşir.</span></p>
<p><span>“Mekânın insan ruhundaki izdüşümleri, aynı toprakta büyümüş ve kendini onun rüyasına açmış tüm bireyleri ortak nesneler belleğinde bütünleştirir.” (Korkmaz 2008: 31). Ak Dağ, Karakurum, Ergenekon kişisel ve toplumsal anlamda kimlik kazandıran, dönüştüren, bizim sınırlarımızı belirleyen geçmişi yeniden üreten bellek mekânlarıdır. Destanlarda kimlik arayışına yurt olan mekân, evren ana/dağ olarak sembolleştirilir. Ergenekon Destanı’nda yeniden doğuşu sembolize eden mitolojik unsur Ergenekon Dağı’dır. Destandaki kutsal dağ, kahramanların erginlenme sürecinde “mitolojik ana” olarak geçmişi sürekli olarak büyüten yaşam merkezinin kaynağını oluşturur.</span></p>
<p><span>Dağa kaçış/sığınma, yurtsuzluk duygusunun kişinin bilinçaltındaki ana/babaya kaçışının bir ifadesidir. “Dağ üzerinde kurulan kent” de kültür tarihinde pek çok kullanım bulan, çok tanınan bir semboldür. Kent, tam ortasında tanrının algılandığı self (ruhun en iç çekirdeği ve bütünlüğü) bulunan “ruh alanı”nı temsil eder.” (Jung 2009: 233). Nitekim, Çin entrikalarıyla öz yurdundan kovularak evsiz/yurtsuz bırakılan Türk halkı, kolektif bilincin rehberliğinde ilerleyerek kendisini evren ananın emin kucağında bulur. Ergenekon’a gidiş bir tesadüf değildir. Çinlilerin hilesiyle vatanlarına hasret bırakılan Türk halkı, bir nevi doğaüstü bir yolculuğa çıkar. Bu düş yolculuğunda onlara yardım eden içlerindeki sezgi, inanç ve öz değerlerin birikimidir. Tek bir amaç vardır o da,</span></p>
<p><span>Türk soyunu devam ettirmektir. Yaşam enerjilerini soylu topraklara ulaşabilmek amacından alan halk, şuursuzluğunu bilinçli bir yolculuğa dönüştürür. Halk, dar geçitlerden, ayak basılmamış topraklardan geçerek kimsenin varlığından haberdar olmadığı cennet mekâna “selfe” doğru yol alırken bireysel iradelerini ötelerden gelen sesin çağrısıyla biçimlendirerek olgunlaşma süreçlerine destek olacak kutsala ulaşır. Kutsal mekân, Ergenekon’a/dağa tırmanış, bilincin merkezine yapılan yolculuğun sembolik bir ifadesidir.</span></p>
<p><span>Kutsal yer-su ruhları/koruyucu iyeler, halkının kendisine gereken saygıyı göstermemesine rağmen evladına sahip çıkan bir ana gibi onları terk etmez. Milletini bağrına basıp, koruyan, saklayan ve besleyen Ergenekon/tabiat ana, sonsuz bereketiyle yeniden oluşumların eriştirici gücüdür. Bu kutsal dağ, Türk halkı için, geçmişin ezen, yıkan, yok eden hilekâr yaşanmışlıklarından, endişelerinden ve korkularından kurtuluşun sembolüdür.</span></p>
<p><span>Destan toplumunun ruhuna hareket hâkimdir. Eylemsizlik, zamanı geri döndürememek, hataları telafi edememektir. Bu yüzden ana rahminde gelişimini tamamlayan çocuk gibi Börte Çene’nin/Boz Kurt’un önderliğinde Türk halkı da hayallerine kavuşabilmek için Ergenekon’dan çıkış gününü bekler. Kendi toprağında kök salamadıkça gelecek hayali kuramayan halk, varlığını özgürce büyütebildiği topraklara, kutsal yer-su ruhlarına olan borcunu ödeyebilmek için geri dönmek zorundadır. Hafızada biriktirilen düşlerin eyleme dönüştürülme zamanı geldiğinde geçmişteki deneyimleriyle varlığını geleceğe taşır.</span></p>
<p><span>Dört yüz yıllık süreç sonunda hafızalarda sürekli diriltilen ve böylece kutsal amaçlarına merkezi bir güç oluşturan halk, adeta yeniden doğarak ata/ana yurt özlemlerini gerçekleştirmek için yolculuğa çıkar. “Geçmiş’i, şimdi ve gelecek üç boyutu içinde yaşayan insan, geçmişini şimdi’nin bakış açısından bilgi düzleminde kurgulamak-yapılandırmak durumundadır. Şimdi, başka deyişle, geçmiş ile geleceğin bu eklem yeri, geleceği belirlemede en çok etkileyebilirlik ve o ölçüde de sorumluluk üstlenilen zaman boyutudur.” (Soykan 1993: 118). Toplumun şimdideki durağan bekleyişi, zamanda geriye dönüşün güç ve birliğini belirlemek içindir. Ergenekon, yepyeni başlangıçların mitolojik mekânıdır. “Bell Hooks; Tahayyül etmek, gerçekliği dönüştüren süreci başlatmaktır.” diyor. (Chambers 2005: 19). Bu düşünce kervanının, hayati değerleri sorgulamanın temelinde parçalanmışlığı kökende tamamlama arzusu yatmaktadır. Dağa sığınış, ana rahmindeki çocuğun erginlenme sürecini tamamlayarak maceraya atılmasını anımsatır. Bugün, erginlenme sürecini ana rahminde/Ergenekon’da, dört yüz yılda tamamlayan halk, demirden dağı eriterek bütün verimliliğine rağmen zindanda gibi hissettiği günlerine artık son verecektir. Bu uzun süreç içerisinde hafızalara sürekli kazınan “biz”in gelecek hayali, milleti akıl ve gönlün ortak noktasında buluşturmuştur: Atayurt özleminde…</span></p>
<p><span>Ergenekon Destanı’nda Ergenekon Dağı, Göç Destanı’nda Kutluğ Dağ, koruyucu, besleyici ana arketipi olarak karşımıza çıkar. Göktürkler ve Uygurlar döneminde dağlık ve ormanlık bölge olan Ötüken, devletin merkezidir. Türk milletinin “ıduk yer-sub” olarak ifade ettiği kutsal yurt/Ötüken, merkez simgeciliğine göre “Göğün ve yerin temel evi, Gök ile Yer arasındaki temel bağ”dır ki dağ ve ağaç “dünyanın eksenini, evrenin merkezini” (Eliade 1992: 23) sembolize eder.</span></p>
<p><span>Kutsal merkez Ötüken’den sonra geçici yurt olan Ergenekon, evrenin merkezi olmakla birlikte bilincin de merkezidir. Kelime anlamıyla “Ergene sarp yer, kon ise dağ beli, geçit demektir.” (Ögel 1993: 62). Bilinçaltının karanlık ve sarp mekânlarından geçerek bilince ulaşan halk, kalbin merkezi olan Ergenekon Dağı’nı yurt tutar. Karanlık, aktiviteden uzak ve labirent bir mekân olan mağara, kalbi, bilinçdışını simgeleyen farklı bir değişle “balinanın karnı” ya da “rahim imgesi” (Campbell 2000: 107) olarak belirtebileceğimiz içsel dönüşümün yaşandığı bir aydınlanma ve farkındalık yeridir. Mitolojide dağ ve mağara, beraber anılmakta olan eril ve dişil ögelerin, ana ve ata kavramlarının birlikteliğine işaret eder. Valsan, dağ ve mağaranın birbirini tamamlayan simgeselliğini, birbiri içine çizilen iki üçgenden hareketle açıklar ve dağ içindeki mağaranın insan-ı kâmile işaret ettiğini söyler. (Valsan 1995: 112) Ergenekon, esaretten kurtuluş günüdür. Yeryüzünün manevi merkezlerinde “tüm zıtlıkların ortadan kalktığı, ikiliklerin tekliğe dönüşerek mutlak düzenin hâkim olduğu” (Guenon 2001: 59) kutsal mekândır. Öyle ki bu gün, ruhsal/tinsel dönüşümü yaşayarak durağan hayata hareket kazandıran, kökene dönüş hızı veren kahramanın erginlendiği gündür. Dursun Yıldırım’a göre “Atalar Mağarası, bu tarih bilincinin yaşatılması için bugünün tören ve kutlama yeri olmuştur. Bugün Türklerin, Erkin Kün/Özgürlük Günü Bayramı’dır. Türk toplumunda tespit edilen yılbaşı günleri adları şöyle sıralanabilir: Yeni Kün, Yengi Kün, Yeni Yıl, Nevruz/Navrız, Ulustıng Ulı Küni, Ergenekon, Erkin Kün, Özgürlük Günü” (Yıldırım 1998: 147). Ana rahmi görevini gören mağara, evlatlarını büyütüp erginlemelerini sağladıktan sonra onları doğurur. Yenigün, yoktan varolan bir toplumun ilk saf oluş haline dönerek ayakları üzerinde durmayı öğreneceği yeniden doğuş mekânıdır.</span></p>
<p><span>Kutsalın simgesi demir dağdan çıkılacak yolu milletine, yüce birey/bilge demircinin göstermesi bir diğer sembolik değerdir: “Bir yer bilirim, orada demir madeni var, eritir kendimize yol açarız. Yeter ki bu ülkü yüreğimizi, demiri eritecek kadar doldurmuş olsun.” (Çobanoğlu 2007: 32). Demir, eğilip bükülmezliği ile sağlam bir madendir. Fakat ateşle ona istenilen şekil verilebilir. “Ateş, erginleyici bir sınav aracıdır. Temizlenme ve dönüşme aracı” (Eliade 2003: 115) olarak mitsel kökenli destanın anılarını içinde biriktirir. El birliği ile eritilen demir dağdan özgürlüğe çıkış, ruhsal anlamda yeniden doğuşun sembolüdür. Dil, din, tarih ve kültür, bütün bir milletin aklında ve gönlünde dondurulmuş kalıplarından birlik, beraberlik ve inancın ateşiyle eriyerek hızla kökene doğru akar. Kaybedişlerin ve hataların demirden bir dağa sürüklediği yaşam, şimdi onlara ancak birlik ve beraberlik içinde dirliğe ulaşabileceklerini öğretmiştir. Bilincin kendiliğini bulmasında simya işlevini üstlenen kişinin/dış çağrının demirci olma nedenini ise köken mitleri açığa çıkarır. “Demirciler, özel ruhlarca korunurlar. Mitlere göre ateşi bulan, insanlara tarımı, hayvanları evcilleştirmeyi öğreten ilk demircidir. Eğitmen-Demirci, insanı gizleri anlayabilecek hale getirerek Tanrı’nın işini tamamlar ve kusursuzlaştırır.” (Eliade 2003: 87, 100, 103). Bu ifadelerden anlıyoruz ki destan kahramanlarının erginlenmesinde, demirci çeliğe su verir gibi onları yeniden şekillendirendir. Ateşe hükmeden yeraltının/bilinçdışının sahibi demirci, özünden uzaklaşan insanı arındırarak ona hayata yeniden başlama şansı verir. Demirci sayesinde, varoluşun ve dünyevi aydınlamanın farklı mekânlarına doğru yapılan bir yolculuğun hazırlıkları, kökenden kopuşun kaygısını artık sona erdirmiştir.</span></p>
<p><span>Demirin ateşle eritilmesi, dondurulan kutsallığın akışkan hale getirilmesi, göçün eylemsel geri dönüşümünü canlandırır. Bu dağı eriten ateş, Türk birlik ve beraberliğidir. Dört bir tarafı düşmanla çevrilse de içindeki “biz” ateşi ona dokunanları yakıp kül edecek büyük bir ateştir. “Demirden dağ eritilirken genç kızlar şarkılar ve destanlar okumaya, yaşlılarsa gözyaşı içinde dualarla şükürler etmeye başlar.” (Gökdağ-Üçüncü 2007: 68). Okunan destanlar, şarkılar ve dualar bütün bir milleti aynı kaynaktan besleyen değerlerin sese ve söze dönüşmesidir. Toprak/ata yurt özlemi; tarih, kültür, dil, ırk birliği vb. gibi bir milleti millet yapan değerlerin değiştirici ve dönüştürücü sesidir. Kişinin ata/ana yurda dönüş düşüncesini tetikleyen bu aidiyet düşüncesi, sorgulayıcı kimlik arayışı ve mekân fikri, birlik ve beraberliğin mevcudiyetinde dil ile yankılanır. Her yıl 21 Mart günü Türk Dünyası ve Anadolu’da ateş yakılıp üzerinden atlanarak, demir dövülerek Türklerin Ergenekon’dan çıkış günü kutlanır. “Nevruz’da ateş yakmak bilhassa Asya toplumlarında kült haline geldiğinden olsa gerek, kış boyunca çadırında, yurdunda, otağında mangala hapsettiği ateşi meydana çıkarıp iç mekândan dış mekâna taşınmayı sembolize eder. Bu, ateşin toprağa ve havaya hâkimiyeti gibidir artık.” (Pala 2008: 279) Nevruz Bayramında yapılan kutlamalar, okunan destanlar, mitolojiler ve türküler bir milletin ortak geçmişini hafızalarda güncelleyerek yeniden dirilten kendilik değerlerimizdir.</span></p>
<p><span>Bilinci açılmış olan toplum, aydınlık bir gelecek için liderleri Börte Çene/Bozkurt’un rehberliğinde dirilişin merkezine doğru ilerler. Varoluşsal anlamda varlıklarını büyütecekleri topraklara ulaşma arzusuyla Börte Çene; “Haydin bir bayrak altına!” (Çobanoğlu 2007: 132) diyerek aynı ülküyü paylaşan herkesi “Birlikten kuvvet doğar!” düşüncesiyle bir araya getirir. Emrine uyanları selamlar, bağrına basar, uymayanları kırıp geçirir. Ergenekon’dan çıktıklarında halka rehberlik yapan kahraman Börte Çene ve kutsal kurt, olağanüstü özellikleriyle halkı, bilinmezliklerden kurtaran, ata yurdun yolunu gösteren sembolik anlam değerlerine sahip kahramanlardır. “Böyle tanrı benzeri figürler gerçekte, kişisel egoda bulunmayan gücü sağlayan bütün psikenin sembolik temsilcileridirler. Onların özgün rolleri, kahramanlar mitinin belli başlı işlevinin, yaşamın karşısına çıkaracağı zahmetli görevlere hazırlanması için, bireyin benlik bilincinin -kendi gücünü ve güçsüzlüğünü bilişinin- gelişmesini sağlamaktır.” (Jung 2009: 112). Börteçene/kurt adam, mitolojik dönemin Tanrı tarafından kağana gönderilen olağanüstü yardımcı gücün farklı bir yansımasıdır. “Kurt, Türk mitolojisinde toprağa bağlılığı ve doğaya dönüşümü simgeler. Bu iki varlığın arketipsel karşılığı anne kültürüdür…Toprağa bağlı ve doğal ilk imgedir. Kurtla bütünleşmek var olmak için yeniden doğaya dönmek anlamına gelmektedir.” (Özcan 2012: 32) Kutsal kurt, adı veya varlığıyla esareti, tükenişi ve âcizliği kendisine yediremeyen yoktan varolan soylu bir milletin ilerlemesine dinamizm kazandıracak sonsuz enerji kaynağıdır.</span></p>
<p><span>Bu kutsal yolculukta halka yol gösteren dağ, su iyeleri, göksel rehber demirci, kutsal kurt, mitolojik taş, demir vb. gibi semboller, “göç” sebeplerini açımlayan, kimlik arayışını çözümleyen arketiplerin sesidir. Bu sembollerin farkındalığı, kahramana eşiği geçmesinde yardımcı olan, onu ontolojik anlamda değiştirip dönüştüren dış çağrılardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69596" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Ergenekon-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>C – Ata/Ana Yurda Dönüş ve Mitolojik Dirilme</strong></span></p>
<p><span>Yurt/ev kavramı, kişinin varlığını dünyanın merkezi haline getiren kutsal bir değerdir. Ontolojik anlamda varlığını, ait olduğu köklerle besleyen kişi, en büyük zaferi ata/ana yurduna tarihi ve kültürel değerleriyle sahip çıkarak kazanır.</span></p>
<p><span>Ergenekon Destanı’nda; “Atalarımızdan dinlerdik, çevresinde yaşadığımız bu illerin ötesinde, bizim asıl yurtlarımız vardır.” (Çobanoğlu 2007: 132) sözlerindeki derin özlem dolu hayaller, Türk halkının geçmişine yeniden sahip çıkabilme rüyasını besler. Çünkü hayaller, geleceğe yön veren güçlü bir kaynaktır. “İnsanın kendisi olabilmesi için, içinde yalnızca kendi sesini, kendi hikâyelerini, kendi düşüncelerini bulması gerekir.” (Pamuk 1996: 396). Varlığını, geçmişine yüzünü dönerek büyüten Türk halkı, Ergenekon Dağı’nda/bilincin merkezinde aydınlanarak çıkmış olduğu bireyleşme yolculuğundan büyük ödüllerle geri döner.</span></p>
<p><span>Ergenekon Dağı, cennet bir mekân olmasına karşılık, sonsuza dek yurt tutulan bir mekân olamaz. Sonsuz yaşam özgürlüğünün sürekliliğini, varoluş duygusunu “vatanında/evinde” yaşamak isteyen halk, zamanda geriye dönüşle “öz”ün kaynağına ulaşır. Kişiyi dünyanın merkezi haline getiren, bilinçaltının sessiz çığlıklarında çalkalanan bu güç, geçmişin yaşanmışlıklarla dolu köklü tarihinde ve kültüründe varlığını büyütmektedir.</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nda, Ergenekon’da olduğu gibi bir geriye dönüşten söz edemeyiz. İki destan arasındaki belirgin benzerliklerin yanı sıra onları birbirinden ayıran en önemli fark da buradadır. Ergenekon Destanı’nda, ata/ana yurttan ayrılış, bilincin uyanışıyla sona erer. Güçlenerek geri dönen halk, kaybettiklerini geri almayı arzular. Bu anlamda Ata/Ana yurttan göç ve yurttan ayrılış anlamında göç dikkatlere sunulur. Stuart Hall’un ifadesiyle; “Göç, tek yönlü bir yolculuktur. Geri dönülecek bir “yuva” yoktur.” (Chambers 2005: 19) fakat ayrılış anlamındaki göçte, geçmişe dönüş isteğini besleyen bir umut kamçısı vardır. Ergenekon Destanı’ndaki destan ruhuna hâkim olan hareketlilik, göç olgusuyla milleti, parçadan bütüne taşımıştır.</span></p>
<p><span>Göç bir eylemdir. Destanların ana teması sürekli hareket ve yerinde duramama üzerine kurulmuştur. Ergenekon Destanı’nda alp tipinin ata yurda dönüş isteği, sonsuz özgürlük ve kendilik değerlerine olan bağlılığı onu aktif bir yaşamın merkezine doğru çeker. Böylece savaş ve eylem, kahramanın kutsal amacına hizmet ederek, destan ruhunu besler ve ona engelleri aşma gücü verir. İlk yerleşik Türk devleti olan Uygurların Göç Destanı’nda ise hareketsizliğin/farklı yaşam tarzına özentinin göç olgusunu değiştirdiği, arayış, alplık, savaşma, vb. gibi yaşam şekillerinin yerini alarak destan ruhundan kopuş dikkatlere sunulmuştur.</span></p>
<p><span>Ergenekon ve Göç Destanlarındaki metafiziksel anlamda yaşanan iç göçte, arketiplerin sesiyle doğru yolun gösterilmesi dikkat çekicidir. Ergenekon Destanı’nın aksine Göç Destanı’nda, bilincin uyarılarına rağmen bu sesleri algılayamayarak geleceğini kendi elleriyle yok eden bir halkın hazin sonu söz konusudur. Toplumun, “self’i temsil eden “kutsal taş”tan uzaklaşması, bu sonu hazırlamıştır. “Self, bilinçli kişilikten farklı olan bir içsel yönlendirici etmen olarak tanımlanabilir. Yalnızca kişinin kendi düşlerini denetlemesiyle yakalanabilir.” (Jung 2009: 162). Halk anlatılarında “self’in, genellikle bir değerli taş ya da kristal olarak simgelenme sebebi, “Varlığı, doğadaki saf “kendi oluş”u” (Jung 2009: 209) sembolize etmesindendir. Nitekim destanda, bütün iç ve dış çağrılara rağmen felsefe taşına/“öz”üne sahip çıkamayan, benliğini kaybeden toplumun, bilinçaltının karanlıklarına gömülerek sürekli kaybedişi yaşadığı aktarılır. Geçmiş, şimdi ve geleceğin merkezi konumundaki bu taş parçalanıp götürülürken, bellek mekânlarını unutarak benliğinden uzaklaşan halkın, bilinçdışının karanlık labirentinde kayboluşu hikâye edilir.</span></p>
<p><span>Tarih ve edebiyat, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü gibidir. Yaşanmışlıklar ağıyla örülmüş anlatmaya dayalı türlerin amacı, deneyimlerden faydalanılarak kendilik bilincimizi kurabilmemizdir. Geçmişteki hatalarını sorgulayan bir millet, fantastik fenomenlerin imgeleriyle hayal ettiği gerçeğin ayak izlerini görebilir. Destanlarımızda edebî bir dil ile yaşatılan tarihimiz, zamanın dizginlenemez sürecinde varoluşsal yitimlerimizi bize hatırlatan yaşam kaynağımız ve geçmişin hatalarına baş kaldıran düşünce gücümüzdür. Yaşanılan bütün trajik yazgılar, sahip olduğumuz değerleri besleyen, düşüşü yeniden dirilişe şevklendiren bir kamçı gibidir. Halk hafızasında bilinci hep canlı tutmaya hizmet eden mitosların bu eriştirici ve dönüştürücü gücü, destan metinlerinde okuyucusuna ulaşma imkânı bulan önemli mesajlar içerir. Ergenekon ve Göç Destanları da ruhsal çelişkiler, kimlik arayışı, erginlenme, doğum ve yeniden diriliş temalarını mitolojik simgelerle ele alan, eğitici nitelikli ölümsüz anlatılardır.</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Mitolojiler durağan anlatılar olmayıp aksine anlatıldığı çağda, halk hafızasında yeni imgelerle yeniden üretilirler. Söz konusu anlatıların temelinde, kişinin sürekli olarak kendini sorgulamasını ve tarihi tecrübelerini zihinsel süreçte yaşatarak bugüne taşıyabilmesini sağlama isteği yatmaktadır. Göç ve Ergenekon destanları, Türk milletinin kolektif bilinçdışındaki kahramanlık mitosunun dağ, mağara, ağaç, ateş, demir, bozkurt, vb. gibi motiflerle örüldüğü kökene dönüş mitleridir. Tarihi tecrübelerden ders almayarak özünden uzaklaşan bir toplumun, tükenişi yeniden dirilişe dönüştürme şansı, kökene dönüş ile mümkündür. Kahramanın farkındalığıyla başlayan ve ona “ayrılış-aşama-dönüş”ü yaşatarak erginlenme şansı veren arketipsel dönüşümler akıl, bilgi, sezgi ve iradeden ayrı düşünülemez. Kolektif bilinçdışının üretimlerinde atalarımızın kimlik arayışı, iç dünyalarımızın mağaralarında yakaladığımız dinamizm ve bilinç-bilinçaltı içeriklerin anlamlandırılması ile gerçekleşecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ebru ŞENOCAK</strong></span></a>
</p><p><span>Fırat Üniversitesi, İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü-ELAZIĞ,</span><br>
<span> El-mek: esenocak@firat.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:<br>
</strong>Turkish Studies, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/1 Winter 2013, p.2525-2537, ANKARA-TURKEY</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2006), “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, Folklor/Edebiyat, Cilt: 12, Sayı: 46, 48­60.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2007), Türk Mitolojik Sistemi I-II, C. 2, İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2000), Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, (çev. Sabri Gürses), İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2003), Yaratıcı Mitoloji/Tanrının Maskeleri, (çev. Kudret Emiroğlu), Ankara: İmge Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ CHAMBERS, Iain (2005), Göç, Kültür, Kimlik, (çev. İsmail Türkmen-Mehmet Beşikçi), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul (2007), Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar (2002), Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ ELIADE, Mircea (1992), İmgeler Simgeler, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin (2002), “Türk Ağaç Kültü İnancının Dede Korkut Hikâyelerindeki Yansımaları”, İslâmiyet Öncesi Türk Destanları”, İstanbul: Ötüken Yayınları, 138-149.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Pervin (2004), Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız – Kemal ÜÇÜNCÜ (2007), Başlangıcından Günümüze Türk Destanları, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKERİ, A.İ. (1979), Arketiplere Dayanan Yeni Bir İnceleme Yönteminin Tanıtılarak Bazı Romans ve Epik Niteliğinde Yapıtlara Uygulanması, Ankara Üniversitesi DTCF. Yayınlanmamış Doktora Tezi.</span></div>
<div><span>♦ GUENON, Rene (2001), Yatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi, (çev. Fevzi Topaçoğlu), İstanbul: İnsan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÜVENÇ, Bozkurt (1994), Türk Kimliği/Kültür Tarihinin Kaynakları, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ JUNG, G. (2009), İnsan ve Sembolleri, (çev. Ali Nahit Babaoğlu), İstanbul: Okyanus Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KORKMAZ, Ramazan (2008), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri,</span></div>
<div><span>♦ Ankara: Grafiker Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaaddin (1993), Türk Mitolojisi I-II, C.I, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık (2003), “Oğuz Kağan Destanı’nın Kahramanlık Mitosu Bakımından Çözümlenmesi”, Milli Folklor, Cilt: 8, Yıl: 15, Sayı: 57, 76-81.</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN, Tarık (2012), “Arketipsel Eleştiri ve Edebiyat”, Bizim Külliye, Sayı: 51, 30-33.</span></div>
<div><span>♦ PALA, İskender (2008), Dört Güzeller/ Toprak, Su, Hava, Ateş, , İstanbul: Kapı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PAMUK, Orhan (1996), Kara Kitap, İstanbul: İletişim Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul (2005), Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, (çev. Aykut Kazancıgil- Lale Arslan), İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SOYKAN, Ömer Naci (1993), Türkiye’den Felsefe Manzaraları 1, İstanbul: İnsancıl Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ VALSAN, Michel (1995), İslâm Mâneviyatı ve Batı, (çev. Işık Ergüden), İstanbul: İnsan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Dursun (1998), Türk Bitiği Araştırma/İnceleme Yazıları, Ankara: Akçağ Yayınları. YILDIRIM, Nimet (2008), Fars Mitolojisi Sözlüğü, İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ZİYA GÖKALP (1995), Türk Medeniyet Tarihi, İstanbul: Toker Yayınları.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Destanlarında İntikam Motifi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-destanlarinda-intikam-motifi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-destanlarinda-intikam-motifi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Destanlarında İntikam Motifi
Destanlar, milletlerin hayatında ve tarihinde çok önemli yere sahip olan eserlerdir. Destanlarda sadece milletlerin tarihi ve kimlik özelliklerini bulmayız; aynı zamanda onların yaşayış biçimleri, kıskançlıkları, ihtirasları, birbirleriyle olan çekişmelerini de görebiliriz. Destanlar tarihî olayların yanında milletlerin yaşam tarzlarını, gelenek-göreneklerini yansıtması açısından da oldukça önemlidir. Destanlar, bir toplumun hayatında önemli rol oynamış kahramanların kültleştirilmeleri ve onlarla […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae5355c9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Destanlarında, İntikam, Motifi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/01/Eski-Turk-Ordusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html">Türk Destanlarında İntikam Motifi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ömer SARAÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Destanlar, milletlerin hayatında ve tarihinde çok önemli yere sahip olan eserlerdir. Destanlarda sadece milletlerin tarihi ve kimlik özelliklerini bulmayız; aynı zamanda onların yaşayış biçimleri, kıskançlıkları, ihtirasları, birbirleriyle olan çekişmelerini de görebiliriz. Destanlar tarihî olayların yanında milletlerin yaşam tarzlarını, gelenek-göreneklerini yansıtması açısından da oldukça önemlidir.</span></p>
<p><span>Destanlar, bir toplumun hayatında önemli rol oynamış kahramanların kültleştirilmeleri ve onlarla ilgili ritüelistik fonksiyonlara haiz, gerçekliğine inanılarak anlatılan anlatılardır. (Çobanoğlu, 2003: 17) Destan, sözlü gelenek ortamında halk diliyle yaratılan, kahramanların olağanüstü maceralarını anlatan ve ezgi eşliğinde söylenen tahkiyeye dayalı uzun şiirlerin genel adıdır. (Oğuz, 2004: 5)</span></p>
<p><span>Destanlardaki kahramanlar ise, Tanrı katından gönderilen, olağanüstü bir şekilde dünyaya gelen ve fiziksel bakımdan tam donanımlı kişilerdir. Bu kahramanlar bir ülküyü gerçekleştirmek, yiğitliğini kanıtlamak ya da intikam almak için bir maceraya girişirler.</span></p>
<p><span>İntikam; kendisine, bulunduğu topluluğa veya benimsediği bir şeye karşı yapılan tecavüze, kötülüğe karşılık verme anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla Türk destanlarında da kahramanlar yapılan kötülüklere karşılık vermekte ve intikam almaktadırlar. Bu intikam alma çoğu zaman farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır: Hile yoluyla, savaşla, şekil değiştirerek, ruhu yer altı dünyasına çekerek, işkenceyle veya din büyüklerinden yardım alarak intikam alma biçimleri bunlardan bazılarıdır.</span></p>
<p><span>Yalnızca destanlarda değil aynı zamanda mitler, efsaneler, masallar ve halk hikâyelerinde de görülen intikam motifi, yapılan haksızlıklara, zulümlere karşılık verme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Destanlarda kahramanların mitolojik varlıklara, yabancı hükümdarlara karşı yaptıkları mücadelelerin yanında kendi halkına eziyet eden beylere karşı yürüttükleri mücadeleler de önemli yer tutmaktadır. Özellikle Köroğlu destanında, halkına zulmeden beylerden intikam almak için birtakım mücadeleler içine giren halk kahramanlarıyla karşılaşmaktayız.</span></p>
<p><span>Ali Berat Alptekin, “Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı” adlı çalışmasında hikâyelerde geçen motifleri tasnif etmiş ve Q maddesini “Mükâfatlar ve Cezalar” olarak belirlemiştir. Öldürerek, intihara sürükleyerek, sürgün ederek ve hapsederek alt başlıklarıyla kahramanların düşmanlarını nasıl cezalandırdığının örneklerini vermiştir. (Alptekin, 1997: 366-368) İntikam motifi, Şakir İbrayev’in “Destanın Yapısı” adlı kitabında “Yurda dönme veya rakip ve kölelerin cezalandırılması” biçiminde ele alınmıştır. (1998: 274)</span></p>
<p><span>Destanlarda kahramanların doğumu ve gelişme evresi hep olağanüstü olmuştur. Daha sonra göstereceği bir kahramanlık sayesinde ad alması (Dirse Han Oğlu Boğaç Han örneğinde olduğu gibi) ile erginleme süreci tamamlanır. Kahramanın evleneceği kişiyi aramaya çıkması da onun birtakım mücadelelere girişeceğinin bir göstergesidir. Ayrıca kahraman, aile fertlerinden birinin kaçırılması veya öldürülmesi sonucu düşmanlarından intikam almak için memleketinden ayrılır.</span></p>
<p><span>Halk arasında en çok bilinen destanlarımızdan olan Köroğlu Destanı’nın kahramanı Ruşen Ali (daha sonra Köroğlu adını alacaktır), haksızlıklara asla boyun eğmeyen, zulme karşı direnen bir kişidir. Amacı düşmanla karşılaşıp onu yenmek ve içinde yetiştiği toplumun acılarına son vermektir. Kahramanımız, destanda babasına yapılan zulme kayıtsız kalmamış ve intikamını almıştır. Köroğlu’nun Zuhuru Kolunda metin şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Ürüşan’a: “Çok hünerli ve değerli bir at bul” emrini verir. Seyis Ürüşan, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Ürüşan’ın gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Ürüşan, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ali’ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Ürüşan, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresiz insanlara yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu der ve kırklara karışır.</span></p>
<p><span>Özbek versiyonunda Goroğlı’nın intikam alışı şöyledir: Goroğlı, Seferbay ve adamları ile tanıştıktan sonra hazırlık yapar ve yiğitleriyle beraber Bedbaht Dağı’nı aşıp Hunhar Şah’ın şehrine saldırır. Kızılbaşların çoğunu öldürüp, mallarını ganimet olarak aldıktan sonra Çambil’e dönerler. Çambil’i mâmur hale getiren Goroğlı orayı bir şehir yapar ve kendisi de Han olur. (Ekici 2004: 135)</span></p>
<p><span>İster Türk dünyası anlatmalarında olsun, ister Türkiye’de anlatılan versiyonlarında olsun destan kahramanı Köroğlu, yapılan zulümlere karşılık vermekte ve babasının intikamını almaktadır.</span></p>
<p><span>Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinde de yine babasının intikamını almak için yollara düşen bir oğulla karşılaşmaktayız. ‘İlk av’da kendisini öldürmeye kalkan babanın daha sonra kırk namerdin elinde kâfir illerine götürülürken imdadına yetişen bir oğuldur Boğaç. Bu hikâyede kırk namerde gereken ceza verilirken Boğaç da hem babasının intikamını almış hem de toplum statüsündeki yerini korumuş olur. Destanın özeti şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Bayındır Han hükmettiği halka her sene büyük şölen düzenler. Yine bir sene gelecek konukların üç ayrı çadırda ağırlanmasını emreder. Bunlar Ak, Kızıl ve Kara çadırlardır. Ak çadır oğlan çocuğu olanlara, Kızıl kız çocuğu olanlar için Kara çadır ise hiç çocuğu olmayanlar içindir. Bayındır Han çocuğu olmayanları, üremeyenleri Tanrı’nın lanetledikleri olarak görür. Dirse Han’ın ise çocuğu yoktur yanındaki 40 adamıyla geldiğinde bu davranışı hoş karşılamaz ve hanımına hesap sormaya karar verir. Hanımından hesap sorarken kendini öğüt dinlerken bulur, ama öğüdü de tutar ve büyük yemek düzenler. İnsanlara yardım eder hayır duası alır ve sonunda sağlıklı bir oğlu olur. Oğlan büyür ve Bayındır Han’ın büyük boğasıyla güreşir, kuvvetli yumruğuyla boğayı dizginler ve yener. Şan kazanır Dede Korkut’un iltifatlarına nail olur, babası tarafından da ödüllendirilir. Bunu kıskanan babasının 40 adamı fesatlık düşünürler ve babasını Boğaç Han’a karşı doldururlar. Bir av düzenlerler ve o sırada türlü oyunlarla oğlanı babasına vurdururlar. Boğaç Han mucizevî şekilde annesinin yardımıyla kurtulur, babasına eziyet eden 40 adamı yener ve hem kendisinin hem de babasının intikamını almış olur. (Gökyay 2006: 25-38)</span></p>
<p><span>Çalışmanın mahiyeti ve sınırları açısından tüm destanları ele almak mümkün değildir. Belirlemiş olduğumuz destanlarda intikam almanın bir motif unsuru oluşturduğunu göstermeye çalıştık.</span></p>
<p><span>Destanlarda tespit edebildiğimiz intikam ve intikam alma biçimleri ise şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:</span></p>
<p><span><strong>1. Yeraltına İnerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanı’nın asıl kahramanı Kögüdey Mergen, babasının intikamını almak için yola çıkmıştır ve bu mücadelesinde tek başınadır. Yanında sadece, olağanüstü özelliklere sahip atı vardır. Bu at zaman zaman ona akıl verir ve birçok engeli onun sayesinde aşar. Yeraltına ve gökyüzüne seyahatleri olur. Amacı anne ve babasını ölümden kurtararak onların öcünü almaktır.</span></p>
<p><span>Kahramanın olağan dünyadan olağanüstü tuhaflıkların bölgesine yaptığı yolculuk ve buradaki güçlere karşı kazandığı kesin zaferi, kahramanın benzerleri üzerinde üstünlük sağlayan bir güçle geri dönmesini sağlar. (Campbell, 2000: 41-42)</span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanının kahramanı Kögüdey-Mergen’in Kara-Taacı’dan nasıl intikam aldığı destan metninde şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span><em><span>Muhteşem Kögüdey-Mergen<br>
Erkek ayı gibi böğürüp,<br>
Erlik Bey’in sevimli kızını<br>
Ayağa fırlayıp, yakaladı.<br>
Yeraltına girmek üzere iken,<br>
Güçlü elleriyle onu sıkıca tuttu.<br>
Onu öldürmeye gelen kötü ruhu (şeytanı)<br>
Yerin merkezi olan kara taşa<br>
Kollarından ve bacaklarından gerip,<br>
Dört temrene sıkıca bağlayıp,<br>
Dağ kalenin en ücra köşesinden<br>
Sarı dikenleri kırıp, toplayıp,<br>
Yetmiş çubuklu bir tutam yapıp,<br>
Yedi kemiği çıkana kadar,<br>
Arkasına, sırtına vurdu.<br>
Yetmiş çubuklu o tutamdan<br>
Sadece yedi çubuk kaldı.<br>
Hiç bağırmamış olan Kara-Taacı<br>
Bu kadar işkenceden bağırdı,<br>
Hiç yalvarmamış olan Kara-Taacı<br>
</span></em></span><span><span><em><span>Ölüm korkusundan yalvarmaya başladı.</span></em></span> (Bekki 2007: 556-557)</span></p>
<p><span>Destanlarda sadece kahramanlar değil, onların rakipleri de intikam peşinde koşmaktadırlar. Maaday Kara Destanı’nda Erlik Bey’in kızı intikam için yemin etmiştir:</span></p>
<p><span>Erlik Bey’in kızı reddedilmeyi asla içine sindiremeyerek yedi gün içinde, Kögüdey Mergen’in ruhunu, yanında yeraltına çekmek suretiyle intikamını alacağına yemin ederek yeraltına doğru hızla inmeye başladı. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 96-97)</span></p>
<p><span><strong>2. Elçi Aracılığı ile İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Altay Türkleri arasında görülen ve Türk kozmogonisi olarak da değerlendirilen “Altay Yaratılış Destanı” Tanrı Kayra Han’la Erlik arasındaki mücadeleden bahsetmektedir. Bu mücadelede Tanrı, göğe yükseldikten sonra Erlik’in yaptığı kötü işlere kızarak onu cezalandırmak için Mandeşire’yi gönderir. Bu olay destan metninde şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Tanrı Kayra Han, uçsuz bucaksız sudan başka bir şeyin olmadığı bir yerde yaşıyordu. Tanrı can sıkıntısından kurtulmak için, daha sonra Erlik adını vereceği, Kişi’yi yarattı. Erlik’in yaptığı kötü işlere kızan Tanrı göğün on yedinci katında bir nur âlemi yaratarak oraya çekildi. Erlik’in dünyasını yıkmak için oraya kahraman Mandeşire’yi gönderdi. O, kuvvetli mızrağıyla vurarak, korkunç gök gürültüleri arasında Erlik’in bu dünyasını paramparça etti. Ancak içindeki kötülüğü bir türlü yenemeyen Erlik, yanında kandırdığı kötü ruhlarla beraber, gökle yer arasında bir âlemde, Tanrı Kayra Han’ın insanlarından daha rahat bir yaşam sürmekteydi. Bu durum Kayra Han’ın canını sıktı. Erlik’in kötülük dolu dünyasını yıkmak için oraya, kültür kahramanı Mandeşire’yi gönderdi. O, kuvvetli kargısıyla kötülerin gökyüzüne vurarak şiddetli yıldırımların oluşmasına neden oldu. Korkunç gürültüler arasında kötülerin dünyasını mahvederek onların Kayra Han ile iyi insanlar arasından çekilmesini sağladı. (Gökdağ- Üçüncü, 2007: 38)</span></p>
<p><span>Yukarıdaki destan metninde de görüldüğü gibi Tanrı Kayra Han, kötü huylu Erlik’i cezalandırmak için elçisi Mandeşire’yi göndermekte ve onun vasıtasıyla Erlik’ten intikam almaktadır.</span></p>
<p><span><strong>3. Hile Yoluyla İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Göktürklerle Tatarlar arasında yaşanan ve Göktürklerin mağlubiyetiyle sonuçlanan savaştan bahseden Ergenekon Destanı’nda Tatar hakanı Sevinç Han’ın hile ile Türklerden nasıl öç aldığı destan metninde kısaca şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Savaş, tan yeri ağarırken başladı. Düşman beyleri ilk çarpışmada yenilirmiş gibi mallarını olduğu gibi bırakıp kaçtılar. Aslında büyük birliklerini çevredeki tepelerin eteklerine saklamışlardı. Göktürkler:</span></p>
<p><span>“Bunlar artık yenildi. Vuruşmada güçleri kırıldı. Kaçıyorlar!..” deyip malları toplamak için arkalarından varıp yetiştiler. Göktürkler silahlarını bırakıp malları toplamaya başlayınca kaçan düşman kuvvetleri çevredeki güçlerle beraber hep birlikte Göktürklere saldırdılar. Göktürkler tekrar vuruşmaya başladılarsa da silahlarına davranamadan düşmanlar galip geldi. Bütün askerleri ve ailelerini kılıçtan geçirdiler. Çocuk, yaşlı ve kadın demeden herkesi öldürdüler. Göktürklerin bütün mallarını ve yurtlarını yağmaladılar. Ne varsa talan ettiler. Öyle ki, Göktürk hakanı ve karısı dahi öldürülmüştü. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 65)</span></p>
<p><span><strong>4. Savaşarak İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Kahramanların ya da milletlerin en sık başvurdukları intikam alma şekli olarak savaşmayı görürüz. Özellikle Göktürklerin Ergenekon’dan çıktıktan sonra yaptıkları savaşlar bu durumu desteklemektedir.</span></p>
<p><span>Göktürkler Ergenekon’dan çıktıklarında, Türklerin hakanı Kayan soyundan Börte Çene idi. Börte Çene, bütün illere elçiler göndererek, diğer Türk boylarını kendi bayrağı altına çağırdı. Gelenleri selamlayıp bağırlarına bastılar, gelmeyenlereyse asker çıkarıp diz çöktürdüler. Ata yurtlarına el eline koymadılar. Atalarının düşmanlarından bir bir intikam aldılar. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 68)</span></p>
<p><span><strong>5. Şekil (Don) Değiştirerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Şekil/don değiştirme Türklerin en önemli motiflerinden biridir. Çeşitli kuşların donuna girme, başka bir insanın donuna girme destanlarda sıkça rastlanan bir durumdur. (Ögel, 1995: 248)</span></p>
<p><span>Maaday Kara Destanı’nda şekil değiştirerek intikam alma biçimine rastlanmaktadır. Destanda en fazla şekil değiştirenler, başkahraman Kögüdey Mergen ve atı ile Erlig Bey’in kızı Abram-Moos Kara-Taacı’dır. (Bekki 2007: 293)</span></p>
<p><span>Destan kahramanı Kögüdey Mergen, Kara Kula ve şaman Todoor’u cezalandırmak ve onlardan intikam almak için sıçan ve ayı şekillerine girer. Destanda bu olay şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Kara Kula, şaman Todoor’u çağırdı. Ancak bu arada türlü büyülerle birçok şekle girebilen Kögüdey Mergen, kül renkli bir sıçan olup, Kara Kula’nın evinde konuşulanları dinlemekteydi. Şaman Tordoor, Kara Kula’ya hastalanmasının sebeplerini anlattı. Kögüdey Mergen ise bu arada birden yine şekil değiştirerek kara iri bir ayı oldu. Birden kükreyip Tordoor’a saldırarak kafasını parçaladı. Ardından Tastarakay kılığından sıyrılıp Kögüdey Mergen kılığına döndü. (Bekki, 2007: 484-486)</span></p>
<p><span>Kögüdey Mergen, bahadır kişiliğini gizlemek için ‘tastarakay’ şekline girerken atı da bir ‘torbok’a<a href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html#_edn1" name="_ednref1">[*]</a> dönüşür. Bu dönüşümler, kahramanın düşman ülkesine tanınmadan girebilmesi amacıyla yapılır. (Bekki, 2007: 293)</span></p>
<p><span>Destanın devamında Kögüdey Mergen, Kara Kula’dan intikamını şöyle almaktadır:</span></p>
<p><span>Kögüdey Mergen, cebinden çıkardığı bıldırcın yavrularından birini ortadan parçaladı. Aniden Kara Kula’nın atı öldü. Kara Kula kendi ruhu ve varlığı olan diğer bıldırcını Kögüdey Mergen’den almak istedi, ancak o, bu bıldırcını da hemen ortadan parçalayarak Kara Kula’ya öldürücü darbeyi vurmuş oldu. Kara Kula korkunç çığlıklar atarak öldü. (Bekki, 2007: 498­491)</span></p>
<p><span>Daha önce de belirttiğimiz gibi destanlarda yalnızca destan kahramanları öç almaz. Kahramanın düşmanı ya da kötü kalpli kişilerin de rakiplerinden intikam alması söz konusudur.</span></p>
<p><span>Yukarıda incelediğimiz Maaday Kara destanında görülen durumun bir benzeri Altın Arığ Destanı’nda karşımıza çıkmaktadır. Maaday Kara’da Kara Kula ve atının yaşam kaynakları bıldırcın yavrularında iken Altın Arığ Destanı’nda guguk kuşlarındadır. Destanda Pora Ninci, Altın Arığ’ı şöyle öldürür:</span></p>
<p><span>Çibetey Han ile tekrar canlanan Hulutay, yıllar sonra memleketlerine döndüler. Ancak Pora Ninci kocasına oğlunun geri dönmediğini, bu şekilde kendisinin asla mutlu olmadığını söyledi. Oğlunun Altın Arığ tarafından öldürüldüğünden şüphelenen kötü kalpli Pora Ninci, öç almak için silkinerek yılan şekline bürünür.</span></p>
<p><span>Pora Ninci, guguk kuşunun başlarından birini kopardı. Böylece Ak Boz öldü ve cesedi kızıl kum haline döndü. Pora Ninci ikinci başı da koparınca, Altın Arığ’ın ak kanı saçılarak öldü. Kemikleriyse beyaz bir kum yığınına dönüştü. Pora Ninci yılan derisine bürünüp canı, uçan halısına binerek uçup gitti. (Çobanoğlu, 2007: 150-152)</span></p>
<p><span><strong>6. Öldürerek İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda karşımıza çıkan intikam motiflerinden en yaygın olanı öldürerek intikam almadır. Halk hikâyelerinde de sıkça karşımıza çıkan bu durum, destan kahramanının öfkesinin şiddetini göstermesi bakımından da önemlidir. Ak Boz At destanında babasının intikamını almak için Mesem Han’ın karşısına çıkan Hevben, onun boynunu vurarak halkına yapılan zulümlerin karşılığını vermektedir.</span></p>
<p><span>Hevben kimin oğlu olduğunu açıklayarak Mesem Han’ı açıkça karşısına almıştı. Babasının öcünü almak için Mesem Han’ı çarpışmaya davet etti. Mesem Han, bire bir vuruşmayı kabul ederek Hevben’in karşısına çıktı. Yiğitçe bir dövüşten sonra Hevben Mesem Han’ın başını uçurdu. Halka ellerinden alınan malları ve toprakları geri verdi. Halk, evlatlarının ve yoldaşlarının Mesem Han’ın zindanlarında yattığını söyleyerek Hevben’in onları da kurtarmasını istedi. Hevben zindan kapılarını açarak onları da kurtardı. Artık halkın gözüne büyük bir kahraman olmuştu. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 124-125)</span></p>
<p><span>Cengiznâmede’de benzer bir durumla karşılaşmaktayız. Cengiz, kendisine düşmanlık gösteren ve onu kıskandıkları için öldürmeye çalışan kardeşlerini ve onlarla birlikte hareket eden Kongrat Bey’i yurda döndükten sonra kıyımdan geçirir. Fakat onların nesli kesilmesin diye düşmanlarının çocuklarını koruyan Börte Kuçın’ı ise cesaretinden dolayı affeder ve onunla evlenir. (Şişman, 2009: 30)</span></p>
<p><span>Manas Destanı’nda ise, hırsına hâkim olamayan Kanıkey Hatun’un Çakıp Han ve Köböş’ü nasıl öldürdüğünü görürüz:</span></p>
<p><span>Kırk yiğit, inatlarına ve gururlarına yenildiler. Bamat’ın tavsiyesine uyarak Kalmuklara katılmaya karar verdiler. Sonra doğruca Kalmuk ülkesine doğru atlandılar. Semetey, bunların arkasından koşturdu. Bu sırada, eski kinine hâkim olamayan Kanıkey Hatun yanına aldığı yiğitlerle Çakıp Han ile Köböş’ü öldürtmüştü. Abaka’yi ise serbest bıraktı. Çayırdı Hatun’un bu işe şiddetle karşı çıkması üzerine, Kanıkey Hatun onu da öldürttü. Semetey, bu duruma çok üzülmesine rağmen düşman akrabalarından kurtulmuş oldu. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 166)</span></p>
<p><span>Yine Alpamış Destanının kahramanı Alpamış’ın öfkeyle cadı Sürhayil’e saldırmasını ve onu kılıcıyla iki parçaya ayırmasını görürüz:</span></p>
<p><span>Alpamış, zaten yıllarca çektiği cefaların hırsıyla oldukça öfkeliydi ve bir an önce intikamını almak istiyordu. Üzerine gelen, hanının bütün adamlarını öfkeyle bir bir doğradı. Yolda giderken cadı Sürhayil’e rastladı. Cadı, Alpamış’ı görünce ne yapacağını şaşırdı. Adeta nutku durdu, eli ayağı buz kesildi. Alpamış ona “İşte cadı tüm ettiklerinin cezasını çekme zamanın geldi” dedi ve bir kılıç darbesiyle başını iki parçaya ayırdı. Sonra yarık başı alarak götürüp Kalmak Hanının sarayının kapısına astı. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 207)</span></p>
<p><span>Alıp Manaş, karısı Kümüjek Aru’yu geri almak için, Ak Köbön’ün yaptığı düğüne yetişerek garip bir el kılığına girer. Kimsenin kendisini fark etmesine fırsat vermeden kaynını bulur ve onun yardımıyla Kümüjek Aru ile Ak Köbön’ün bulunduğu çadıra girer, Kümüjek Aru’yla konuşur. Ak Köbön, sorulan sorulardan rahatsız olarak Alıp Manaş’ı dışarı atar. Tekrar geri gelen Alıp Manaş, karısının zorla evlendirildiğini ve hala kendisini sevdiğini anlayınca, turna kılığına girip göğe kaçan Ak Köbön’ü yakalar ve oklayarak öldürür. (Ergun, 1998: 230-245)</span></p>
<p><span><strong>7. Din Büyüklerinin Yardımıyla İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda kahramanlar, düşmanla mücadele ederken birtakım güçlerden yardım alırlar. Bazen bir pir, bazen bir evliya, bazen de ruhlar kahramanın imdadına yetişir.</span></p>
<p><span>“Batır, sadece halkın, dinleyicilerin sevdiği biri değildir; ervahlar ve pirlerin de yardımını görür.” (İbrayev, 1998:305) Alpamış Destanında, Cadı Sürhayil kırk yiğitle beraber Alpamış’ı yakmak ister, ancak Şahımerdan Pir’in himmetiyle ona hiçbir şey olmaz.</span></p>
<p><span>Cadı Sürhayil, kırk iki yiğidin kırk birini ateşe verdi ama Şahımerdan Pir’in yardımıyla olsa gerek, Alpamış’a hiçbir şey olmadı. Sabah kale sarayına gelen Kalmak Han’ı, cadı Sürhayil’e çok kızdı. Ona:</span></p>
<p><span>“Saf cadı! Bilmiyor musun ki Alpamış, Şahımerdan Pir tarafından korunmaktadır. Şimdi uyanınca ne yapacak biliyor musun? Eline kılıcını aldığı gibi bizden, yoldaşlarının intikamını alacak. O isterse kılıcıyla Kalmak ilinde bir tek canlı bırakmaz, dedi.” (Gökdağ- Üçüncü, 2007: 203)</span></p>
<p><span><strong>8. Tebdil-i Kıyafetle İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Destanlarda gördüğümüz bir diğer intikam alma biçimi tebdil-i kıyafetle yapılandır. Destan kahramanı ya bir başka kişiye benzemekte ya da farklı bir kılığa bürünmektedir.</span></p>
<p><span>Dede Korkut Kitabı’nda yer alan “Basatın Tepegöz’ü Öldürmesi” hikâyesinde Basat düşmanı olan Tepegöz’den saklanmak için koyun postuna bürünür. Sonradan Tepegöz’ü öldüreceği zaman kimliğini açıklar. (Ergin, 1997: 205-216) Alpamış Destanı’nda da benzer bir durumla karşılarız:</span></p>
<p><span>Ultanaz, Berçinay’ı kendine almak için toy düzenlemekte idi. Bu sırada Alpamış’ın aklına bir plan geldi. Dedesiyle elbiselerini değiştirdi ve düzenlenen toya, Kultay şeklinde gitti.</span></p>
<p><span>Alpamış elbiselerini çıkarıp, saçını sakalını kesince, artık kimsenin şüphesi kalmadı. Önce oğlunu, eşini, babasını ve kız kardeşini Ultanaz’ın elinden kurtardı. Ultanaz’ı hapsederek değişik azaplara maruz bıraktı. Çok geçmeden de öldürdü. Ultanaz’ın annesi de cezalandırıldı. Oğlunun ölümüne çok içerleyen Badam kadın çok geçmeden fenalaşarak öldü. Alpamış babasına ihanet eden eski adamlarını da unutmadı. Onları da bir bir sorguya çekerek, kimini hapsetti, kimini sürgüne gönderdi, kimini de öldürttü. (Gökdağ-Üçüncü, 2007: 209-210)</span></p>
<p><span><strong>9. Beddua Etmek Suretiyle İntikam Alma:</strong></span></p>
<p><span>Fantastik masallarda kahraman her zorluğu yener ve masalın sonunda düşmanlarından intikamını alır. Eski destanlarda bu durum, destan kahramanının her zaman istediği gibi gerçekleşmemektedir.</span></p>
<p><span>Kocacaş destanında insanoğlu ile tabiat güçlerinin mücadelesi görülür. Ayrıca destan kahramanı, Kutsal Keçi’nin lanetine uğramış ve bir dağın zirvesinde ölmüştür. Burada destan kahramanının değil de destanda geçen bir varlığın intikamı söz konusudur. Destan kahramanı Kutay, Kutsal Keçi’yi avlayarak saygı görecek, toplumsal hiyerarşide kendisine yer bulacaktır. Bu yönüyle öç alma, bir erginleme ritüeli gibidir. Kutay ile keçi arasındaki olay şöyle gerçekleşir:</span></p>
<p><span>Keçi kendi kendine söylenip:</span></p>
<p><span>“Çoluğumu, çocuğumu, eşimi öldürdün. Beni de öldürmek için uğraşıp aylardır peşimden geliyorsun avcı. İnşallah üzerinde durduğun kayada hapis kalırsın. Kıtay yurduna geri dönemeyesin,” dedi</span></p>
<p><span>Keçinin duası, tanrı katında makbul oldu. O sırada Tanrı’nın kudretiyle Kocacaş’ın üzerinde durduğu kaya, sisler içinde göğe doğru yükseldi ve diğer kaya parçalarıyla bağlantısı kesildi. Bu sırada Kocacaş okunu hazırlayarak keçiye doğru hedefledi ve hızla fırlattı. Keçi seri bir hareketle yana kaçtı ancak okun bacağına isabet etmesini engelleyemedi. Bunun üzerine geri gelen keçi, bedduasını tamamladı. “O kaya üzerinde ölüp kalasın” diyerek geri dönüp yoluna devam etti. Kocacaş kayanın üzerinde mahsur kaldı. (Köse, 1996: 317-408)</span></p>
<p><span>Destanda kendisine kutsiyet kazandırılan keçinin bedduası sonucu Kocacaş, kayanın üzerinde mahsur kalır ve kaçınılmaz son gerçekleşir.</span></p>
<p><span><strong>10. İşkenceyle İntikam Alma</strong></span></p>
<p><span>Destan kahramanı Er Samır, karısına yapılan işkencelerin öcünü misliyle karşılık vererek almaktadır.</span></p>
<p><span>Er Samır, Sarı Koron’un az ötesinde karısı Altın Tana’nın işkenceden bitap düştüğünü görünce, öfkeden çıldıracak bir hale geldi. Hemen Sarı Koron’a saldırıp kamçılayarak, Erlik Bey’in at direğinden baş aşağı astı. Kadın buna rağmen ölmeyince Er Samır, kuzgun ve saksağan gibi öterek bu ikisini çağırdı. Sarı Koron’un etlerini gagalayıp kemikleri oydular. (Dilek, 2002: 72-74)</span></p>
<p><span>Yine aynı destanda Er Samır, Kara Bökö’den intikamını şöyle alır:</span></p>
<p><em><span>Omurga kemiğini parçalayıp,<br>
Kemiklerinin hepsini kesti.<br>
Kara Bökö dayanamayıp<br>
Ahlayıp, inleyerek ona dedi ki:<br>
Paçamda bıçak var,<br>
Hemen al, dedi.<br>
Onu işiten Er Samır<br>
Kara Bökö’nün paçasından<br>
Kara çelikten bıçağı alıp,<br>
Kara kanını döküverdi.<br>
Birçok kemiğini kesip, parçaladı.<br>
</span></em><span><em><span>Kara Bökö ölüverdi.</span></em> (Dilek, 2002: 81)</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Destanlar, milletlerin hayatında önemli yer tutan eserlerdir. Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahip kişilerdir.Tanrı katından gönderildiğine inanılan bu kahramanlar, bir ülküyü gerçekleştirmek ya da halka veya kişilere yapılan zulmün intikamını almak için çeşitli mücadelelere girişirler. Bu mücadele aslında bir nevi kahramanın kendisini ispatlaması ve halkın güvenini kazanması olarak da değerlendirilebilir. Bu yönüyle intikam alma motifi işlevsellik arz eder ve erginlenme sürecinin bir parçasıdır. Destan kahramanlarının düşmanlarından ya da düşman olarak gördüğü varlıklardan intikam alma biçimleri destanlara göre farklılık göstermektedir. Kısaca, değişmeyen bu işlevin bağlamı değişebilir.</span></p>
<p><span>Çalışmamızda ele aldığımız destanlarda görüldüğü üzere, destan kahramanları yapılan haksızlıklara ya da zulümlere kayıtsız kalmamakta ve düşmanlarını bir şekilde cezalandırmaktadırlar. Genel olarak destanlarda kahramanlar benzer şekillerde ortaya çıkmakta ve bir yakınına veya halkına yapılan eziyetlerin karşılığını vermektedir. Bu durum toplum duyarlılığının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Destanlarda, yapılan kötülük asla cezasız kalmaz gerçeğinin altı bir kez daha çizilir.</span></p>
<p><span>İncelediğimiz destanlarda kahramanların olay örgüsü içerisinde hep bir düşmanla/rakiple karşı karşıya gelmesi söz konusudur. Yaptığımız bu çalışmada destanlarda intikam motifinin yer aldığını ve sıklıkla kullanıldığını söylemek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ömer SARAÇ</strong></span></a>
</p><p><span> 23 Nisan Ortaokulu, İlkadım/Samsun. E-mail: <a href="mailto:omersarac57@hotmail.com">omersarac57@hotmail.com</a></span></p>
<p><span><strong><u>Kaynak: </u></strong>DEDE KORKUT Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, Cilt: 3 Sayı: 5</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALPTEKİN, Ali Berat (1997) Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BEKKİ , Selahaddin (2007) Maaday-Kara Destanı, Elazığ: Manas Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAMPBELL, Joseph (2000) Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (çev. Sabri Gürses), İstanbul: Kabalcı Yayınları</span></div>
<div><span>♦ ÇOBANOĞLU, Özkul (2003) Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ DİLEK, İbrahim (2002) Altay Destanları-I, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ EKİCİ, Metin (2004) Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Muharrem (1997) Dede Korkut Kitabı-I, Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin. (1998 Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı: Alıp Manaş, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKDAĞ, Bilgehan Atsız ve Üçüncü, Kemal (2007) Başlangıçtan Günümüze Türk Destanları, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKYAY, Orhan Şaik (2006) Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İBRAYEV, Şakir, (1998) Destanın Yapısı, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KÖSE, Nesrin (1996) Kocacaş Destanı, Ankara: Milli Folklor Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ OĞUZ, M. Öcal (2003) “Destan Tanımı ve Eski Türk Destanları”, Milli Folklor, S: 62, Ankara</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin (1995) Türk Mitolojisi, C. II, Ankara: TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ŞİŞMAN, Bekir (2009) Cengiznâme Samsun: Etüt Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-destanlarinda-intikam-motifi.html#_ednref1" name="_edn1"><strong>[*]</strong></a> Torbok: İki yaşındaki tosun demektir. Altay Türklerinde olumsuz tipler alaycı bir tarzda böyle adlandırılır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Tarihinde An Lu&amp;amp;Shan ve Destanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-an-lushan-ve-destani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-an-lushan-ve-destani</guid>
<description><![CDATA[ Türk Tarihinde An Lu-Shan ve Destanı
Hiç şüphesiz Türk destanlarının en muhteşemlerinin başında Oguz-nâme gelir. Bunun yanısıra Türklerin Türeyişi ve Ergenekun, Tölöslerin Türeyişi, Sır Tarduş Boyunun Yok Olması, Uygurların Türeyiş ve Göç Destanları, Kimek, Başkurt, Alp-Er Tonga, Hun Liu Yüan (Yügen), Attila (Ata İllig), Çor Destanı bizim sözlü edebiyatımızın en eski bakiyeleridir. Bir nev’i Oguz-nâme olan Dede Korkut Hikâyeleri de Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae1d1050.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tarihinde, Lu&amp;Shan, Destanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Saadettin-Gomec-057.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html">Türk Tarihinde An Lu-Shan ve Destanı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Hiç şüphesiz Türk destanlarının en muhteşemlerinin başında Oguz-nâme gelir. Bunun yanısıra Türklerin Türeyişi ve Ergenekun, Tölöslerin Türeyişi, Sır Tarduş Boyunun Yok Olması, Uygurların Türeyiş ve Göç Destanları, Kimek, Başkurt, Alp-Er Tonga, Hun Liu Yüan (Yügen), Attila (Ata İllig), Çor Destanı bizim sözlü edebiyatımızın en eski bakiyeleridir. Bir nev’i Oguz-nâme olan Dede Korkut Hikâyeleri de Türk kültürünün bir şaheseridir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>Bununla beraber ismi hususunda şimdiye kadar herhangi bir deneme yapılmayan tarihte önemli olaylara imza atmış Türk beylerinden birisi de, An Lu-shan’dır. Maalesef Çin dili uzmanları veyahut da bizdeki sinologlar, böyle meselelere kafa yormadıklarından dolayı Türk tarihinin ve kültürünün pek çok tartışmalı problemini halledemiyoruz. Zamanında, büyük Atatürk tarafından kurulmuş olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde eski Türk tarihinin kaynak­larının araştırılması ve Türklere ait yabancı belgelerin çevrilmesi için bir Sino­loji (Çin Dili) Kürsüsü açılmış ise de, tıpkı diğer bölümlerde olduğu üzere bu­rası da esas görevini unutarak, sadece günümüzde basit tercümanlar yetiştir­meye yönelik çağdaş Çin dilini öğretmekle yetiniyor.</p>
<p>An Lu-shan, 8. asırda Uygur Kaganlığı zamanında karşılaştığımız bir Türk beyidir. Onun kimliği konusunda bugüne kadar değişik görüşler ortaya atılmıştır. Bunun da başlıca nedeni Çin dilinin öğrenilmesi, onun sorunları ve Çinlilerin yeterince bilgi vermemeleri yüzündendir. An Lu-shan’ın bir Mogol veya Sogdlu olduğu söyleniyorsa da bizce bu doğru değildir. Bununla birlikte onun bugünkü Çin’in Ying-chou eyaletinde, 703 senesinde bir Türk prensi baba ile Sogdlu bir anneden doğduğunu söyleyenler de mevcuttur. Ama Çin kaynaklarına göre, annesi Arslanlar (A-shih-te) soyundan gelen bir kamdı ve babası öldüğünde bir müddet Kök Türk topraklarında kaldılar. Dolayısıyla yabancı bir halktan gelme ihtimali yoktur. Yine An Lu-shan’ın atalarının Kapgan Kagan’ın 7. yüzyılın sonlarına doğru yaptığı seferlerde devletin merkezine yerleştirildiğini, fakat 716’da da Kök Türk Kaganlığı’ndaki iktidar değişikliği sırasında yaşanan olaylar ve isyanlar yüzünden Çin’e kaçtıkları belirtilir.</p>
<p>Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla An Lu-shan’ın ailesi kamlık sanatıyla uğraşıyordu. Son derece zeki olan bu Türk liderinin, 742 senesinde Çin impara­toruyla tanışması onun önünü açtı ve imparatorun güvenini kazanarak; Çin’de iyi bir mevki edindi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. Para ve sefahata düşkün Çinli memurları çok iyi kullanı­yor, onlara verdiği rüşvetler sayesinde sürekli yükseliyordu. Kendine ait bir idari bölgeye de sahip olan An Lu-shan, imparatorun sarayına istediği zaman girip-çıkıyor; kraliçe ve prenseslerle çok yakın ilişkilerde bulunabiliyordu. Hat­ta imparatoriçenin ona âşık olduğu yolunda dedi-kodular da çıkmıştı. An Lu-shan’ı çekemeyen Çinli vezirler ve komutanlar ileride başlarına bela olacağını işaret ettilerse de, bunun pek işe yaramadığını görmekteyiz. Herhalde, Çin hükümetiyle vakti geldiğinde münasebetlerini koparmayı planlayan An Lu-shan birtakım hazırlıklarda bulunuyordu. Arasında yabancıların da yer aldığı, ama temelini Türklerin oluşturduğu ve Çin başkentine çok yakın bir mevkide, sayısı 150 bine varan kuvvetli bir ordu topladı.</p>
<p>Nihayet 755’te, o dönemde ki Çin baş-vezirini sevmediğini ileri sürerek is­yan bayrağını açtı<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Çinliler belki onu hafife aldılar ve taktiksel bir hata olarak, bu ayaklanmaya karşılık, An Lu-shan’ın çocuklarından birini öldürdüler. Fakat iki büyük Çin ordusu An Lu-shan’ın adamları tarafından yenildi. Çin impara­toru yerini oğluna bırakarak, kaçmak zorunda kaldı. Yine tarihi vesikaların haberlerine göre; imparatorla beraber firar eden askerler başlarına gelen bütün bu felaketlerin sorumlusu olarak gördükleri imparatoriçeyi yolda boğarak öl­dürdüler.</p>
<p>Türkler karşısındaki bu büyük hezimet üzerine Çinliler, başka bir Türk idaresinden, Ötüken Uygur Kaganlığından yardım talebinde bulundular. Ne yazık ki Uygur hakanı bu isteğe olumlu cevap verdi. Kuzeyden gelen dinamik ordu ve mukaddes kagana karşı, An Lu-shan’ın yanındakilerin bir bölümü savaşmak istemeyince, Çin’deki Türkler de ona cephe almaya başladı. Bu sıra­da Çin’e giden ordunun önünde Uygur kaganı bulunuyordu ve o ilk önce An Lu-shan’ın en güvendiği müttefiki olan Tongra Türklerini sindirdi. Daha sonra bu mükemmel askeri kıtanın komutanlığını Börü Kun (Moyun Çor) Kagan’ın oğlu Ulug Bilge Yabgu üstlendi. Türk-Uygur ordusu Çin ülkesine büyük bir ihtişamla girmişti. Onları karşılayan Çinli yetkililer kurt başlı sancağın önünde eğilip, onu selamlıyorlar ve öpüyorlardı.</p>
<p>Çin tarihinde bir dönüm noktası olan An Lu-shan maalesef kuzeyden gelen bu akrabalarına karşı başarısız olup, bozgunlar peşi-sıra gelince, nihayet kendi adamları tarafından öldürüldü. Söylendiğine göre, 60-70 bin civarında insanın öldüğü<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> An Lu-shan hareketini, vefatından sonra oğulları ve komutanları de­vam ettirmeye çalıştılar.</p>
<p>An Lu-shan’ın ölümü hususunda çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan bir tanesi, hastalanarak kör olması yüzünden, danışmanları tarafından öldürüldü­ğü şeklindedir. İşte buna binaen bazı ilim adamları An Lu-shan ile tarihteki Kör-oglu’nu birleştirmektedirler<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Bu ne dereceye kadar doğrudur, bilemeyiz; ama bir hakikat söz konusu ki, Kör-oglu Destanı sadece Türkiye topraklarında yaşayan bir halk hikayesi değildir. Ona ait izlere Azerbaycan ve Türkistan gibi diğer Türk coğrafyalarında da rastlıyoruz. Bu yüzden Kör-oglu Destanı’nı da umumen Türk dünyasına mal etmek yerinde olur.</p>
<p>Başka bir mevzu da, An Lu-shan ayaklanmasından bütün Orta Asya Türk­lüğünün etkilenmiş olmasıdır. O, çalkantılı yıllarda Çinliler bu hadiseler için şarkılar yazmıştır. Yani, Asya’daki pek çok kavim şöyle veya böyle, bu top­lumsal harekete katıldılar. Hatta An Lu-shan olaylarının doğrudan veya dolay­lı Çinlilerden daha çok Türklere tesiri olduğunu da söyleyebiliriz. Mesela, bu isyanı bastırmak için Çin’e gittiği esnada, Bögü Kagan’ın orada tanıştığı Mani rahiplerini ülkesine getirerek, Maniheizmi resmen devlet dini olarak seçmesi önemlidir. Bunun yanı sıra bazı Uygurların Çin’e yerleşerek ticaret hayatına meyletmeleri, insanların yerleşik hayatın nimetlerine ve zaaflarına kapılmaları, tembelliğin hastalık şeklini alması, toplumun bel kemiğini oluşturan kadınla­rın, Çinli hanımlara özenmeleri, hırsızlık, dolandırıcılık ve rüşvet gibi kötü alışkanlıklar, Türk sosyal hayatında bir çöküşe sebep oldu.<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p><span><strong>AN LU-SHAN’IN DOĞUMU HİKÂYESİ</strong></span><strong><sup> <a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></sup></strong></p>
<p>Büyük Arslanlar (A-shih-te) ailesinin kadın kamlarından birisi sürekli savaşçı bir oğlan sahibi olmak için Tanrı’ya yakarıyordu. Dilekleri Tanrı katında kabul oldu ve bundan kısa bir süre sonra hamile kaldı. Nihayet doğum günü geldiğinde, beklenmedik bir anda çadırın tepesinden giren bir ışık her tarafı aydınlattı. Bu sırada kurt, kuş, bütün yabani hayvanlar uludu. Sanki onun doğumunu hep birlikte kutluyorlardı. Obada bulunan kamlar bunu gökteki birtakım olaylara yordular ve şans getireceğini söylediler.</p>
<p>Fakat o zaman onların yaşadığı yer Çin imparatorluğunun kontrolü altındaydı. Çinli görevliler bu hadiseyi duyduklarında hemen oraya vardılar. Tanrı’nın gönderdiğine inanılan bu çocuğun ortadan kaldırılması lazımdı. Çadırı kuşatarak içindekileri öldürmek istediler. Ama anne ve çocuk durumdan haberdar olunca oradan kaçtılar ve saklanarak, ölümden kurtuldular. An Lu-shan’ın annesi de Tanrı tarafından esirgendiklerine inanıyordu. Onu Tanrı’nın bir lütfu olarak gören kadın çocuğuna Batır/Urungu (savaşçı anlamına gelen Ya-lo-shan) adını verdi.</p>
<p>An Lu-shan’ın doğumu hikâyesindeki bazı motifler, diğer Türk destanla­rında da karşımıza çıkan ana temalardır. Bunlardan birisi, yukarıda da gördü­ğümüz üzere, aşırı derecede bir erkek çocuğa sahip olma hayalidir. Bunun da sebebi, ailenin ve soyun devamı için evlat şarttır. İşte o zaman aile anlamlı bir bütün haline gelir. Ailenin esas gayelerinden birisi de nesli çoğaltmadır<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Bir diğer unsur ise, ışıktır. Destanların büyük kahramanları; bu kahraman­lara kadınlık ve kutsal Türk çocuklarına annelik yapan hanımlar, çoğu kere ilahi bir ışıktan doğarlar. Oguz Kagan Destanı’nın baş kahramanı Oguz dün­yaya geldiği zaman onun yüzü gök, yani aydınlık idi. Oguz’un Kün, Ay, Yılduz adlı büyük oğullarını doğuran ilk karısı, ortalığı karanlık bastığı zaman gökten inen bir ışıktan peyda olmuştu. 4. asrın başlarında Çin’in kuzeyinde, Ordos’taki Chao bölgesinde teşekkül eden Hun hanedanlığının kurucusu Şad İlli (She-le) doğduğunda, annesinin etrafında ışıklar parlamıştı. Ayrıca Uygur destanlarında, Uygurlara baş seçilen Bögü (Bugu) Han, diğer dört kardeşiyle beraber Togla ve Selenge ırmakları arasında bir ağaç üzerine düşen semavi bir ışıktan yaratılmıştır.</p>
<p>İslamiyet’ten sonraki destanlarda da ısrarla sürecek bu kutlu ışık, Türk ina­nışına ve düşüncesine; var olmanın temel unsurlarından güneşin ve ışığın yan­sımasından başka bir şey değildir. Eski Türk dininin cennete gitmeyi ifade eden “uçmak” hadisesi ve “sonsuzluk” da bir ışık âlemidir. Uygur Kaganlığı zamanında kabul olunan Maniheizmin de temel tanrısı iyilik, yani ışık tanrısı­dır. Çünkü Bögü Han’ın rüyalarına giren kız bir nur gibidir.</p>
<p>Bütün bu ışık motifleri bize eski Türk inanış ve düşüncesinde ışığın önemli bir unsur olduğunu göstermektedir. Türklerin Müslümanlığı seçtikten sonra İslam nuruna neden bu kadar sarıldıkları bunu ortaya koymaktadır. Onlar, İslamın aydınlığını karanlıkta kalmış ülkelere yaymak için yüzlerce yıl canını vermişlerdir. İslamdan önce de bu Türk adaletinin ışığı ve temizliğinden başka bir şey olmasa gerek<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Destanların teşekkül ve kayda geçiş yerleri neresi olursa-olsun, bunların muhtevasında aynı düşünüş ve anlayışa rastlanılması, bu insanların hepsinin ortak bir kültüre sahip bulunduklarının bir göstergesidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. sgomec@yahoo.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosoyal Aaraştırmalar Dergisi- Yıl: 2011, Sayı: 5</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Eröz, M., “Türk Ailesi”, <em>Aile Yazıları I</em>, derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., <em>Türk Kosmolojisine Giriş</em>, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ Gökalp, Z., <em>Türk Medeniyeti Tarihi</em>, haz. İ. Aka-K. Y. Kopraman, Ankara 1976.</span></div>
<div><span>♦ Gökçe, B., “Aile ve Aile Tipleri Üzerine Bir İnceleme”, <em>Aile Yazıları I</em>, derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., <em>Türk Destanlarına Giriş</em>, Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., <em>Uygur Türkleri Tarihi</em>, 3. baskı, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ Grousset, R., <em>Bozkır İmparatorluğu</em>, çev. R. Uzmen, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., <em>Hazar Çevresinde Bin Yıl</em>, çev. A. Batur, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦ Hacıyev, C., <em>Köroglu’nun Çin Gaynagları</em>, Bakı 1998.</span></div>
<div><span>♦ Hill, P., “The Chinese Song-Cycles of Brian Dennis”, <em>Tempo</em>, No 37, Cambridge 1981.</span></div>
<div><span>♦ Huang, C. H., <em>T’ang Devrinde Tibetlilerin Çinliler ve Orta Asya Kavimleriyle Münasebetleri</em>, Doktora Tezi, İstanbul 1971.</span></div>
<div><span>♦ Klyaştornıy, S. G., <em>Drevnetyurkskiye Runiçeskiye Pamyatniki Kak Istoçnik Po Istori Sredney Azii</em>, Moskva 1964.</span></div>
<div><span>♦ Kuran, E., “Türk Ailesinin Mahiyeti ve Tarihi Gelişmesi”, <em>Aile Yazıları I</em>, derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Liu, M. T., <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-Küe)</em>, Wiesbaden 1958. -Mirsky, J., “Structure of Rebellion: A Successful Insurrection Furing the T’ang”, <em>Journal of the American Oriental Society</em>, 89/1, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Pritchard, E. H., “Thoughts on the Historical Development of the Population of China”, <em>The Journal of Asian Studies</em>, 23/1, 1963.</span></div>
<div><span>♦ Pulleyblank, E. G., <em>The Background of the Rebellion of An Lu-shan</em>, London 1955</span></div>
<div><span>♦ Twitchett, D. C., The Government of T’ang in the Early Eighth Century”, <em>Bulletin of the School of Oriental and African Studies</em>, 18/2, London 1958.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Daha geniş bilgi için bakınız, S. Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş</em>, Ankara 2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> An Lu-shan’ın gençliğinde bir koyun çalarken yakalandığı ve Yu-chou (Pekin civarları) garnizonunun başkomutanının huzuruna çıkarılarak, idamının istendiği söylenir. Ancak komutan onu çok sevimli bulmuş ve yanına alarak, evlatlığı yapmıştı. Bu sayede onun talihi değişti. Bakınız, C. H. Huang<strong><em>, </em></strong><em>T’ang Devrinde Tibetlilerin Çinliler ve Orta Asya Kavimleriye Münasebetleri,</em> Doktora Tezi, İstanbul 1971, s. 110; E. Esin, <em>Türk Kosmolojisine Giriş,</em> İstanbul 2001, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> J. Mirsky, “Structure of Rebellion: A Successful Insurrection Furing the T’ang”, <em>Journal of the American Oriental Society</em>, 89/1, 1969, s.68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> D. C. Twitchett, The Government of T’ang in the Early Eighth Century”, <em>Bulletin of the School of Oriental and African Studies</em>, 18/2, London 1958, s. 322; E. H. Pritchard, “Thoughts on the Historical Development of the Population of Chi- na”, <em>The Journal of Asian Studies</em>, 23/1, 1963, s. 11; S. Gömeç, <em>Uygur Türkleri Tarihi</em>, 3. baskı, Ankara 2009, s.74</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> C.Hacıyev, <em>Köroglu’nun Çin Gaynagları</em>, Bakı 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Twitchett, a.g.m., s. 322; M. T. Liu, <em>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-Küe)</em>, Wiesbaden 1958, s. 267; R.Grousset, <em>Bozkır ImpaıatorUğu, çev.</em> R. Uzmen, İstanbul 1980, s. 128; S. G. Kbyaştornıy, <em>Drevnetyurkskiye Runiçeskiye Pamyatniki Kak Istoçnik Po Istori Sredney Azii</em>, Moskva 1964, s. 121-122; Huang, a.g.t., s.110-118; P.Hill, “The Chinese So ng-Cycles of Brian Dennis”, <em>Tempo</em>, No 37, Cambridge 1981, s.28; L. N. Gumilev, <em>Hazar Çevresinde Bin Yıl</em>, çev. A. Batur, İstanbul 2001, s. 218.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu parça M. T. Liu’nun söz konusu eserinin 677-678. sayfalarından alınmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Z. Gökalp, <em>Türk Medeniyeti Tarihi,</em> haz. i. Aka-K. Y. Kopraman, Ankara 1976, s. 293; E. Kuran, “Türk Ailesinin Mahiyeti ve Tarihi Gelişmesi”, <em>Aile Yazıları I</em>, derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991, s. 365; M. Eröz, “Türk Ailesi”, <em>Aile Yazıları I</em>, derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991, s. 236-237; B. Gökçe, “Aile ve Aile Tipleri Üzerine Bir ince­leme”, <em>Aile Yazıları I,</em> derleyenler, B. Dikeçligil-A. Çiğdem, Ankara 1991, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-an-lu-shan-ve-destani.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Gömeç, <em>Türk Destanlarına…,</em> s. 12.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bebekleri Dünyaya Leyleklerin Getirdiğine Dair İnancın Türk Mitolojisindeki Kökleri Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-koekleri-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-koekleri-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Bebekleri Dünyaya Leyleklerin Getirdiğine Dair İnancın Türk Mitolojisindeki Kökleri Üzerine
Göçmen kuşlardan, olan leylek, ya­şam tarzı ve görüntüsü ile daima insa­noğlunun dikkatini çekmiştir. Diğer bir­çok kuş türüne göre uzun sayılabilecek ortalama yetmiş yıllık ömürleri vardır. Çok yaşlı kimselere “leylek eti yemiş” (Akalın 1993: 50) denmesi leylek ile in­sanoğlu arasındaki yakın ilgiye işaret etmektedir. Leyleklerin her yıl aynı yu­vaya dönmeleri, -Türklerin önem verdiği veçhile- tek eşli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a9740ad6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bebekleri, Dünyaya, Leyleklerin, Getirdiğine, Dair, İnancın, Türk, Mitolojisindeki, Kökleri, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Bebekleri-Leylekler-mi-Getiriyor.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html">Bebekleri Dünyaya Leyleklerin Getirdiğine Dair İnancın Türk Mitolojisindeki Kökleri Üzerine</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Pervin ERGUN</strong></span></a>
</p><p><span>Göçmen kuşlardan, olan leylek, ya­şam tarzı ve görüntüsü ile daima insa­noğlunun dikkatini çekmiştir. Diğer bir­çok kuş türüne göre uzun sayılabilecek ortalama yetmiş yıllık ömürleri vardır. Çok yaşlı kimselere “leylek eti yemiş” (Akalın 1993: 50) denmesi leylek ile in­sanoğlu arasındaki yakın ilgiye işaret etmektedir. Leyleklerin her yıl aynı yu­vaya dönmeleri, -Türklerin önem verdiği veçhile- tek eşli yaşamaları, yavrularını uzun süre yuvada özenle beslemeleri, ailelerinin yaşlı bireyleri ile yakından il­gilenmeleri, onlara yiyecek temin etme­leri, insanla iç içe olarak evin bacasında yaşamaları insanoğlunda saygı uyandır­mıştır. Günümüzde türkülere (Duran 2009), şiirlere (Akbaş 2011: 15-16) ve kurgusal metinlere (Anar 2010: 220-229) mitolojik anlamıyla konu olmaya devam etmiştir. Leyleklerin güzün göçe hazır­lanırken sergiledikleri veda törenleri ve müsabakalar da insanoğlu tarafından kutsal törenler olarak algılanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Bu makalede bebekleri dünyaya leyleklerin getirdiği inancı, Türk inanç sisteminde kuş suretinde tasvir edilen dişi hami ruh “Umay” bağlamında ince­lenecektir. Kuş biçiminde algılanan in­san ruhu, doğum ve bebek ile ilgili olarak leyleğin eski Türkler açısından taşıdığı anlam, bu mitik tasavvurun Anadolu coğrafyasında ne şekilde güncellendiği tespit edilecektir.</span></p>
<p><span>1. Eski Türk Kaynaklarında Leylek</span></p>
<p><span>Üzerinde duracağımız eski yazılı kaynakların başında Çin yıllıkları gel­mektedir. Göktürklerin sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel yapısı ve tarihi hakkın­da önemli bilgiler içeren Çin kaynakları, Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan efsaneye, ayrı ayrı dönemlerde yazılan üç ayrı kaynakta üç kez yer vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Göktürklerin kurttan türeyişiyle ilgili bu üç rivayetin ikisi hemen hemen aynı iken, üçüncüsü biraz daha farklıdır ve Göktürklerin mitik tefekkürü hakkında çok daha ayrıntılı bilgiler içermektedir.</span></p>
<p><span>Bahaeddin Ögel tarafından Çin kaynaklarından nakledilen Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan üçüncü rivayette, tabiatüstü kudrete ve özel­liklere sahip olan, yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen İ-ci-Ni-su-tu’nun yaz ve kış tanrılarının kızları olarak nitelendirilen iki karısından söz edilmektedir. Bu ka­dınlardan birisi (metinde hangi kız oldu­ğundan söz edilmemekle birlikte bu kız, beyaz leylek nedeniyle “yaz tanrısı”nın kızı olmalıdır) dört çocuk doğurur ve bu çocuklardan birisi, beyaz leyleğe dönüşür (Ögel, 1993: 27).</span></p>
<p><span>Söz konusu rivayetten de anlaşı­lacağı üzere leylek, insan soyludur<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ve sıcaklığı, baharı ve yeniden doğuşu sim­gelemesinden de anlaşılacağı üzere, yağ­murun yağması ve rüzgârın esmesi husu­sunda emirler verebilen I-ci-Ni-su-tu’nun eşlerinden “yaz tanrısının kızı”ndan dünyaya gelmiştir. İnsan soylu olması, “yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen” İ-ci-Ni-su- tu ile “yaz tannsı”nın kızından doğmuş olması, leyleğin Türk inanç ve düşünce sisteminde yer alan kimi kutsal kuşlarla ilgili inanışlardan bütünüyle bağımsız olmadığını göstermektedir.</span></p>
<p><span>Leyleğe dolaylı bir şekilde yer ve­ren eski yazılı kaynaklardan birisi de Divanü Lügati’t-Türk’tür. Eserde yer alan Saka hükümdarı Şu ile ilgili akta­rımlar arasında leylekten söz edildiği görülmektedir. Söz konusu aktarımlar­da Zülkarneynle mücadele eden Hakan Şu, geri çekilen Zülkarneyn’i takip ede­rek Balasagun’a kadar geri döner. Kendi adıyla “Şu” olarak adlandırılan bir şehir kurar ve oraya bir tılsım bağlanmasını emreder. Kaşgarlı, söz konusu aktarım­da, kendi döneminde (11. yy.) bile leylek­lerin bu şehrin karşısına kadar geldiğini fakat şehrin ötesine asla geçemedikleri­ni ifade eder. Kaşgarlı’ya göre bu tılsım, o günden bugüne kadar kalmıştır (Kaş­garlı Mahmut, 1999: 416).</span></p>
<p><span>Kaşgarlı Mahmud tarafından akta- nlan rivayette, Şu tarafından kurulan “Şu” adlı şehrin bir tılsım tarafından ko­runduğuna vurgu yapılmıştır. Şehri ko­ruyan tılsımın gücü ve etkisinin ne oldu­ğu, çeşitli engelleri aşarak bulundukları yerlerden çok uzaklara kadar uçabilen leylekler üzerinden gösterilmeye çalışıl­mıştır.</span></p>
<p><span>Leyleği, Türkler arasındaki hayvan­ların her türlü davranışını iyiye ya da kötüye yorma geleneği çerçevesinde Hun kağanı Attilâ’nın hayat hikâyesiyle ilgili aktarımlarda da görmek mümkündür.</span></p>
<p><span>Hunların hükümdarı Attilâ, Akileya’yı kuşattığında yuvalarını şeh­rin çatılarında kurmuş leyleklerin, her zamankinin aksine yavrularını şehrin dışına götürdüklerini fark eder. Attilâ, bu olayı şehrin düşeceğine bir işaret olarak algılar. “Aç kalmış veya korkmuş leyleklerin kuşatma altındaki şehri terk etmelerinin doğal olmasının pek önemi yoktur. Attilâ, ileride ne olacağını önce­den kestirebilen leyleklerin, orduları engellemeseydi şehirlilerin davranacakları gibi davrandıklarını düşünür. Ama ley­leklerin kaçarken şehrin mutluluğunu götürmelerinin şehrin düşmesine neden olacağını da düşünmüştür kuşkusuz.” (Roux, 2005: 80-81)</span></p>
<p><span>Jean-Paul Roux’nun ifade ettiği üzere, diğer pek çok millette olduğu gibi Türkler hayvanların her türlü davranı­şını hayra ve şerre yormuşlardır (Roux, 2005:80). Leyleklerin davranış biçim­lerini iyi ya da kötüye yoran Türkler, uzun dönemleri kapsayan gözlemlere dayanmakla birlikte, bazı hayvanların olabilecek şeyleri insanlardan çok daha önce sezdikleri ya da bildikleri inancı­na sahiptirler. Nitekim Attilâ’nın gör­düğü durum hayvanların, özellikle de leyleklerin olacakları önceden bilmeleri ya da sezmeleriyle doğrudan bağlantı­lıdır. Attilâ’nın gözlemlediği leylekler,</span></p>
<p><span>Roux’nun ifadesiyle, yaşadıkları şehri terk edip giderken şehrin mutluluğunu da yanlarında götürmüşlerdir. Bu du­rum leyleklerin bolluk ve bereket olgu­suyla olan doğrudan ilişkisini gösterme­si bakımından son derece önemlidir.</span></p>
<p><span>2. Bir Mitik Tasavvur Güncelle­mesi: Kuş Suretinde Tasavvur Edi­len Koruyucu Dişi Ruh Umay’dan Leyleğe</span></p>
<p><span>Leylekle ilgili eski yazılı kaynaklar­da yer alan inanışları, başka kaynaklara başvurarak daha ayrıntılı bir şekilde ele almak mümkündür. Fakat biz, eski yazı­lı kaynakların verdiği bu bilgilerle yeti­nerek günümüze gelmek istiyoruz. Aca­ba günümüz Türkleri arasında leylekle ilgili algılamalar nelerdir?</span></p>
<p><span>Halk arasında bebeklerle -genel­likle- anneleri arasında oynanan tekerlemeli “leylek oyunu” bugün anlamını yitirmekle birlikte leylek-bebek münase­betini mitolojik kökene bağlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bebeklerde görülen cilt hastalıkları­na “leylek ısırığı”, “melek öpücüğü” gibi adların verilmesi bu düşünceyi desteklemektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Bilge Seyidoğlu tarafından Erzurum’dan derlenen masalların üçü­nün kahramanı olan leyleğin fonksiyonu da konuyla yakından ilgilidir(Seyidoğlu 1975:159 vd.). Masal formuna girmiş bu mitte leylek, nesilden nesile aktardığımız “gerçek” hikâyede olduğu gibi çocuğun ve yuvanın koruyucu ruhu olan Umay ve Ayısıt’ın vazifesini üslenmektedir. Kutlu yaratılmış kahramanların, onların kutlu eşlerinin ve kutlu nesillerinin koruyucu ruhu ve yardımcısı olan leyleğin evin en kutsal yeri olan ocağın üzerinde, bacada yerleşmiş olması da mitolojik manzarayı tamamlamaktadır.</span></p>
<p><span>Leylekle ilgili olarak masallarla da güncellenen algılama ve inanışlar, leyle­ğin günümüz Anadolu Türkleri açısın­dan nasıl bir anlam ifade ettiğini ortaya koyabilecek cinstendir. Sözlü kaynaklar­dan tespit edilen baharın müjdecisi ley­lekle ilgili bazı inanışlar ise şöyledir:</span></p>
<p><span>“Leylek, baharı müjdeler. Güzün uzak diyarlara gidişlerinin ardından yüz yirmi gün sonra yuvalarına dönerler. O zaman bahar gelmiş demektir. Leyleği uçarken görenin nasibi uçar. Yuvasında otururken görenin nasibi toplu olur. Ley­leği öldürmek iyi değildir. Leylek sıcak topraklara gider. Bu yüzden ona “Hacı baba”<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> denir. Leyleği havada gören çok gezer. Leyleği otururken gören “Hacı baba sen otur ben gezeyim” demelidir. Leyleği otururken görenin o yıl evde oturacağına; uçarken görenin çok geze­ceğine inanılır. Leylek üç yavru yapar. Birini illaki düşürür. Leyleğin eşi ölürse çiftleşmediği; evini bozmanın felaket ge­tireceği yaygın inanışlardır. Evin üstüne yapılan yuva yıkılmaz. Ev göçse de ley­leğin yuvasını bozmak iyi değildir. Ley­leğin üç ya da dört yavrusu olur, birini kurban eder” (Olgunsoy, 2007: 136-138).</span></p>
<p><span>Baharın müjdecisi ya da getiricisi olarak algılanan leyleğin yuvasının bo­zulmaması gerektiğine dair inanç, kutlu bir kuş olarak kabul edilen leyleğin kut­sal topraklara gidip geldiğine inanılma­sının yanı sıra, evi ev ahalisiyle birlikte koruyan, bereket getirici bir “iye” olarak algılanmasındandır. Çatıdaki yuvanın evi yangın ya da ateşten koruyacağı, yu­vası bozulduğu takdirde evi yangından korumayacağına dair inanç çok iyi bi­linmektedir. Kutsallığına inanılan hay­vanların öldürülmesi ya da yuvalarının bozulması evin kutunun, bolluk ve bere­ketinin yitirilmesine sebep olacağı anla­mına gelmektedir.</span></p>
<p><span>Leyleğin yavrularından birini yu­vadan düşürmesi, yavrularından biri­sini Tanrı’ya kurban ettiği inancını do­ğurmuştur. Böylesi bir davranış biçimi, güney ülkelerine, başka bir deyişle kut­sal topraklara gidip gelen “hacı” leyleğe uygun bir davranış olmakla birlikte, söz konusu eylemle ilgili yorumun, ilk doğan erkek çocukların Tanrı’ya kurban edildi­ği eski Filistin geleneğine (Graves-Patai, 2009: 251) kadar dayandığını ifade et­mek de mümkündür.</span></p>
<p><span>Balıkçıl (kutan), leylek ve turna gibi “uzun bacaklılar” (ciconiformes) kate­gorisine giren kuşlara, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Türklerin yaşadığı diğer coğrafyalarda da kutsallık atfedilmiştir.</span></p>
<p><span>Uzun bacaklı kuşlardan balıkçıl (ku­tan), leylek ve turna gibi kuşların Türk mitolojisindeki anlam ve yeri büyüktür. Nemli, rutubetli toprak ve verimlilik­le bağlantılı “calğız ayağı men turgan kus”ları (tek ayağı üzerinde duran kuş­ları), su ile yerin (gökle yer-sularının) hükümdarı, verimlilik ve bereketin dişi soylu iyesi olarak nitelendirilmekte, söz konusu kuşların (leylek, turna, vd.) hayat veren âlem/dünya ağacıyla olan bağlan­tılarına dikkat çekilmektedir(Serikbol, 2004: 229).<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Serikbol’a göre “tek ayağı üzerinde duran kuş”, dişi-kadın soylu bir sıfa­ta sahiptir. O, aynı zamanda ongunluk özelliğini de taşımaktadır. Örneğin, Baş­kurtların “Ösirgen” kabilesinin ongunu geçmişte turna olmuştur. Yani bu tür kuş sureti, bazıları için “ana”, bazıları için “kadın eş”, bazıları içinse “kız” işle­vini yerine getirmiştir. En önemlisi de o, belli bir grubun “anası” ya da “lideri” ve “öğretmeni” olarak tasvir edilmiştir (Se- rikbol, 2004: 230).<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Serikbol’un tespitlerinden, uzun ba- cakhlar kategorisine giren leylek, turna ile birlikte dişi ruh, doğurucu ananın sembolü olduğu anlaşılmaktadır. Hayat ağacı (âlem ağacı) ve leylek arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Türk mi­tolojisinin ağaçtan doğan çocuklarıyla leyleğin getirdiği çocuklar, aynı algıla­manın ürünleridirler.</span></p>
<p><span>Ağaç, kuş, koruyucu dişi ruh (Umay), yuva, doğum ve çocuk arasında­ki ilişki, Güney ve Kuzey Sibirya Türk topluluklarının inançlarında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Söz konusu bölgelerden tespit edilen yaratılış mitleriyle kimi kahramanlık destanlarında hayat ağacının ilk insanın yaratılışında merkezi bir yer işgal etti­ğini burada uzun uzun anlatmaya gerek yoktur.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Başta kayın olmak üzere, kutsal ka­bul edilen ağaçların Türklerdeki doğu­ma bağlı inanış ve uygulamalarda özel bir yeri vardır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Koruyucu ruh Umay’ın Cennetten gönderilirken Tanrı’nın iz­niyle yanında getirdiği kayın ağacı, do­ğum ritüelinin baş aktörü olarak yerini korumuştur. Tanrı kutu taşıyan kayın, Umay’ı sembolize eden bir objeyle birlik­te sağlıklı doğum, sağlıklı anne ve bebe­ğin teminatı anlamı taşımaktadır.</span></p>
<p><span>İlahi ana-tanrıça Umay, Hakas inançlarına göre bir taraftan gökyüzün­de, beyaz bulutların arasında bulun­maktadır; diğer taraftan da mağaranın sahibesidir. Ruhların koruyucusu Imay, Sayanlara göre, Imay-Tashıl dağında yaşamaktadır. Bu dağın yaşlı bir sahi­binin olması dikkate değerdir. Bununla gelenek, ilahî çifti “yeniden canlandır­maya” çalışmaktadır. Şaman folklorun­dan ilham alan Budizm ikonografisi tasvirlerindeki mağaranın girişinde otu­ran, etrafı kuşlarla ve vahşi hayvanlarla çevrilmiş kel beyaz ihtiyar da doğrudan sembolik bir nikâhı-döllemeyi hatırlat­maktadır. Gelecekteki bebeğin ruhu için şaman dağa doğru yönelip Umay’a seslenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Bu dağda gelecekteki çocukların ruhlarının bulunduğu beşik­ler asılı durmaktadır. Dağ, yaşam gücü­nün pınarıyla özdeşleşmektedir. (Sagalayev 1991: 58)</span></p>
<p><span>Umay ile leylek arasındaki bir baş­ka bağ renk itibariye kurulabilir. Tanrı mekânına aitlik ve kut ifade eden ak renk, ak saçlı Umay’dan ak tüylü leyle­ğe dönüşerek sembolize edilmiştir. Yine aynı familyadan olan kuğuların da kut­sallık arz etmesi leylek ile benzer özel­likler taşımasından kaynaklanmaktadır. Hakasçada huu terimi, ‘beyaz, solgun, renksiz’; ‘çıplak’, ‘ölü’, ‘buralı olmayan’ gibi anlamlarda kullanılmaktadır. (Sa- galayev 1991: 62)</span></p>
<p><span>Türk toplulukları, “Ayısıt”, “Imay”, “Umay”, “Umay Ana”, “May-Ene”, “Imay-İce, Dyayık” gibi adlar verilen ve doğuma yardım eden, dünyaya gelen ço­cukları koruyan, bolluk ve bereket geti­ren bu dişi hami ruhu güncelleyerek gü­nümüze kadar yaşatmışlardır. Yakutla­ra göre, “Ayısıt” adı verilen bu dişi hami ruh, doğuma yardım etmek amacıyla kimselere görünmeden hamile kadının başucuna inmekte ve üç gün boyunca orada kalmaktadır (Alekseyev, 1980: 161). Yakutların dişi hami ruhunun doğum töreninde bulunmasının işareti, kafasına göz yerine boncuklar takılmış tavşan postu kullanılmasıdır. Rusça’da leylek karşılığında kullanılan “aist”in Türkçe”Ayısıt”tan türemiş olması leylek- Umay-Ayısıt ortak kökeninin bir başka dehhdir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> (Sagalayev 1991:52 vd.)</span></p>
<p><span>Hakas Türklerinde “Umay” adı verilen dişi ruhun simgesi ok ve yay, iğ, bronz düğme ve ipe geçirilmiş deniz kabuğu olmuştur. Teleütlerde “May- ene”nin simgesi beşiğe asılan üzerine tahtadan yapılmış küçük ok ve yay mo­deli işlenen beyaz bir kumaş parçasıdır. Sayan-Altay Türkleri, doğum sırasında hamile kadının başucunda duran dişi ruhun, bebeğin sağlığına kast eden kötü ruhlara ok atarak bebeği koruduğuna inanmışlardır (Gemuev-Lvova, 1989: 150-151).</span></p>
<p><span>Umay’ın bebeğin ruhunu koruma vazifesi bazen farklı da olabilmektedir. Bebeğin yakınlarının Tanrı’nın hoşuna gitmeyecek davranışlarda bulunması, ruhun geri alınmasına sebep olabilmek­tedir. Örneğin bebeğin anne-babası nefsi olduğunda evdeki suların ağzını açık bı­rakmışlarsa böyle bir cezayı hak etmiş­ler demektir. Al karısı formunda gelen kuş (ki böyle durumlardan korunmak için kırklı bebeğin üzerine al bir örtü ör­tülür), parmağındaki yüzüğü açıkta olan suya atarak ruhun geri alınmasına yani çocuğun ölmesine sebep olabilmektedir. (S. Ü. THKA ve U. Kaset nu. 1544) Hakaslarda da hamilelik sırasında kadın belli emirleri ve yasakları gözetmezse, pala ice (“çocuğun annesi”, Umay’ın sıfatlarından biri) çocuğu göbek bağıyla boğarak öldürebilmektedir”. (Sagalayev 1991: 67) V. İ. Verbitskiy’nin sözlüğün­de, Umay’ın iki görünüşte sunulması da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Umay çocukların koruyucusu olarak iyi bir ruhtur; diğer taraftan ölüm meleği ola­rak algılanır ve can çekişenlerin ruhunu alır. Sagalayev’in belirttiği üzere Hakas- lar da Ak Umay’ın yanı sıra, Kara-Imay’ı da mümkün kılmaktadırlar. Kara Imay, barınakta sık sık çocukların ölmesiyle kendini göstermektedir. Kara-Imay’ın ölen çocuğunun ruhunun, siyah olan “kısmı” olduğu sanılmaktadır. Kam, Ak Umay’ı kendine çektiği halde bunu “bas­tırır boğar”. Bu amaçla Beltirler kilden Kara-May figürü, Şorlar ise küçük ağaç beşiğin içine yatırdıkları paçavradan ya­pılmış kuklayı yaparlar. Hastanın iyileş­mesinden sonra, kilden yapılmış figürü atarlar (Sagalayev 1991: 67). Kara Kırgızlarda Umay tasvirinin manasını yeni­den idrak etme süreci o kadar ileri gider ki, o, kötü yürekli ruh mayneke haline gelir. Şöyle bir yemin vardır: ”Mayneke olayım ki” (Sagalayev 1991: 67).</span></p>
<p><span>Sagalayev’in S. V. İvanov’dan aktar­dığına göre Umay ile “gökteki” bazı tiple­meler arasında yakın bir benzerlik var­dır. Gök katlarında yaşayan ve kendisi­ne isminden de anlaşıldığı üzere yaratıcı rolü yüklenen Yayuçi / Dyayuçı” (Yayik / Dyayık)-Ana, Ülgen ile insanlar arasın­da bir aracıdır, fakat o da yaratma ka­biliyetine sahiptir. Halkın koruyucusu, her şeyin iyi olacağının garantörü, tabia­tın yenilenmesinde, hasatta ve doğumda etkili olan Yayik, gök katlarının üçüncüsünde yaşamakta ve Ülgen ailesi içerisi­ne dâhil edilmektedir. Bazı kaynaklara göre o, Ülgen’in oğlu, bazılarına göre ise May-ene adlı kızıdır (yani Umay’dır) (Sagalayev 1991: 69-70). Bazen Dyayık, Ülgen ile birlikte gök katlarının dokuzuncusuna yerleştirilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Dyayık özellikle Altay Türkleri tara­fından doğrudan insanları koruyan var­lık olarak görülmektedir. Gök boncuk/ düğmeden gözleri olan beyaz tavşan de­risi ile temsil edilen ve Ülgen tarafından yeryüzüne gönderilen “Dyayık-tavşan” “aile fetişi” olarak kabul görmektedir. (Sagalayev 1991: 70) Türk kültüründe ebelik mesleği ile yukarıda sözü edilen dişi hami ruh arasında bir bağ kurul­maktadır. Bebeklerin göbek bağlarını “Imay ice, göbeği kesiyoruz! Koru ve güç­lendir onu!” diyerek kutsal kayın ağacı ile kesen ebeler, doğum yaptırmadan önce “Bu benim elim değil, Imay ice’nin elidir” diyerek doğumu kolaylaştırma­ya, olası tehlikeleri bertaraf etmeye ça­lışmışlardır. Anadolu coğrafyasında da Umay’ın yerini Fatma (Fadime) Ana’ya devreden ebe kadınlar, “Bu benim elim değil, Fatma Ana’nın elidir!” diyerek do­ğum yaptırmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Bu durum bebeğin sonu/plesenta- nın defin töreninde de tekrar etmekte­dir. Hakaslar arasında plasentanın defin törenini yapan ebe, loğusayı “mezarın” etrafında dolaştırmakta ve Umay’a şöyle hitap etmektedir: “Imay-ice, kendi ço­cuklarını koru! Çocuğumun annesi, bana kendi güçlerini ver!” Bu tören için top­lanmış olan ihtiyar kadınlar ve erkek­ler duadan sonra ayin yemeğine başla­maktadırlar. Bu sırada herkes “gülmek ve yüzünün neşeli ifadesini korumak mecburiyetindedir (Sagalayev 1991: 64).</span></p>
<p><span>Kırgız Türkleri “Umay” adıyla, be­bekleri koruduğuna ve havada yuva yaptığına inanılan bir masal kuşu tasvir etmektedirler (Abramzon, 1949: 84). Ya­kutlar dişi ruh Ayısıt’ı kuğu ya da turna kuşu biçiminde tasavvur ederken Ku­mandı şamanları Ubay-ene’yi ana-kuş olarak nitelendirmiştir (Satlayev, 1974: 149-150).</span></p>
<p><span>Kumandin mitolojilerinde Umay’ın tipi Payna’nınkine yaklaşmakta<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> ve ona şöyle seslenilmektedir:</span></p>
<p><span><em>Temiz gökten süzülerek kon,<br>
</em><em>Ubay ene, kuş ana.<br>
</em><em>Eteği sen açık bırak,<br>
</em><em>Kendi yoluyla çocuk çıkıversin.</em></span>(Sagalayev 1991: 77)</p>
<p><span>Hakasların kısır kadınların tedavi­si için yaptıkları törende Umay’ın gökten bir kuş şeklinde inişi canlandırılmak­tadır. Tören için evin erkeği tarafından çadırın toprağına köküyle birlikte küçük bir akağaç gömülmektedir. Ağacın altına küçük bir masa konulmakta; kam, aka­ğaca seslenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Kuş ile bebeklerin ruhlarıyla özdeş­leştirilen dişi ruh Umay’ın birleşmesi, Türkler ve Moğollar arasında “kuş-ruh” (“dış ruh”) tasavvurunun ortaya çıkma­sına neden olmuştur. Ruhun bir kuş bi­çiminde tasavvur edilmesi, Türkler ara­sında, bir yandan henüz bir bedene bü­rünerek dünyaya gelmemiş olan insan­ların ruhlarının bir kuş biçiminde hayat ağacının dallarında beklediği inancını doğururken, diğer yandan da ölen insan­ların ruhlarının bedeni bir kuş biçimine bürünerek terk ettiği inancını ortaya çıkarmıştır. Söz konusu inancın bilinen en eski Türk yazılı kaynaklarındaki yansımalannı, Orhun Yazıtları’nda gör­mek mümkündür. Orhun Yazıtları’nda Kül-Tegin gibi kağanların ölümleri için “kergek boldı” ibaresinin yanı sıra, “uça bardı” (uçup gitti) filli de kullanılmıştır (Ergin, 2001). Eski Türk inancına göre, bu dünyaya Tanrı tarafından vazifeli olarak gönderilen hanlar, vazifelerini tamamladıklarında geldikleri yere, yani Tanrı katına uçmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Kuşlarla hayat (ömür) arasındaki ilişkiyi yansıtan inancın tasviri yansı­maları, Kül-Tegin heykelinin börkünde “kanatlanan kuş” (ruh) biçiminde ortaya çıkarken Yakut Şamanlarının kısırlığı tedavi etmek amacıyla gerçekleştirdik­leri pratiklerde ağaçtan yapılmış küçük bir kuş tasvirinde görülmektedir. Kısır­lığı sağaltma pratiklerinde kullanılan küçük kuş tasviri, müstakbel bebeğin ruhunu temsil etmektedir (Gemuev- Lvova, 1989: 153).</span></p>
<p><span>Ruhun kuş olup uçması ile ilgili inançta cennetle de bağ kurulmuştur. Cennetin eski Türkçedeki karşılığı ve Tanrı’nın kutlu mekânı “uçmak”, iyi ruhların, kutlu kişilerin yaşadığı-kuş su­retinde uçtuğu bir yerdir. Dede Korkut kitabında her hikâyenin sonunda boy boylayıp soy soylayan ve yöm veren Kor­kut Ata’nın kutsalları sıralarken “Kanat­larının uçları kırılmasın” (Ergin 1986: 18 vd.) demeyi ihmal etmemesi ruh-kuş- cennet algısının bir tezahürü olarak ya­şamaktadır. Günümüzde çocuk, bebek ölümleri -günahsız olduklarından emin bir şekilde cennete gidecekleri kastedile­rek- “kuş oldu uçtu”, “uçtu gitti” şeklinde ifade edilmektedir.</span></p>
<p><span>“Uçmak” gibi “konmak” da ortak köken ifade eden mitolojik bir sözcüktür. Günümüzde daha çok kuşların yere ini­şini ifade eden bu sözcük, Türkmenlerde yaygın olduğu üzere insanın bir araçtan (uçak vs.) yere inişini ifade etmek için kullanılmaktadır. Menakıpnamelerde erenlerin kuş donuyla seyahat edip yere “konmaları”(Ocak 1983), Anadolu’da ge­linlerle ilgili yakımlarda gelinlerin kuş (güvercin, kartal vs.) suretinde koca evi­ne “konmaları” (Ergun 1995), Türk geli­ninin mitolojik göçünde kuş ile ilgili ay­rıntılar (Ergun 2004b; 2010), manzarayı netleştirmektedirler.</span></p>
<p><span>Türk lehçelerinde kullanılan “bala” kelimesi, kuş ile bebek/çocuk arasındaki ilişkinin göstergesidir. Hem kuş hem de bebek için kullanılan “bala”nın ilk anla­mı “kuş yavrusu”dur.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bebek için kul­lanılan bir başka ortak köken sözcüğü “yavru”dur. Bebeğe annesi tarafından içten söylenmiş bir “yavrum” sözü kadar etkileyici bir söz herhalde yoktur. Diğer hayvanların, kuşların yavruları için kul­lanılan ortak sözün “insan yavrusu” ile yollarının kesişmesi manidardır.</span></p>
<p><span>Evrenin ve ilk insanın yaratılışıyla ilgili mitik tasavvurlarda karşımıza çı­kan “yumurta” ile “yuva”, kuşlarla insan (bebek) ruhu arasındaki bağlantıya dik­kat çekmektedir. Güney Sibirya Türkleri arasından derlenen yaratılış mitlerinde, Tanrı’nın (Ülgen, Kayrahan) daha son­raki adı “Erlik”e dönüşecek olan “kişi” ile birlikte uçsuz bucaksız su üzerinde kara kaz biçiminde yüzdüğünden, yerin yara­tılması için gerekli olan toprağın suyun dibinden kuşlar tarafından çıkarıldığın­dan söz edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu tür ifadeler, Ge- muev ile Lvova’nın da dikkat çektiği üze­re, kuşların yaratılış aşamasında önemli bir rol icra ettiğini, bu rolün de “insan ruhu”, “kuş”, “doğum” ve koruyucu dişi ruh “Umay” arasındaki münasebetleri izah etmede önemli olduğunu göster­mektedir. Yaratılış aşamasında karşı­mıza çıkan kuşun yumurtası ve yuvası da yukarıda sıralanan unsurların mito­lojik tefekkürdeki anlamları açısından dikkat çekicidir (Gemuev-Lvova, 1989: 154-155).</span></p>
<p><span>Yakut tören metinlerinde sadece kozmos değil, aynı zamanda onun üze­rinde yaşayan bütün canlılar var oluş­larını yumurtaya borçludurlar. Mitik tasavvura göre genel hayatın kaynağı olan yumurta, doğal olarak akla, kuşları ve kuş biçiminde tasavvur edilen ruh­lar ile yine kuş biçiminde tasavvur edi­len Umay’ı getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> “Yuva”nın (uya, üye) Türk lehçelerinde hem insan hem de kuş barınağı anlamına gelmesi; Kırgız Türkçesindeki “tohum, nesil, ev­lat, kuşak, cin, tür” anlamlarına gelen “tukum” (Türkiye Türkçesindeki biçimi “tohum”dur) kelimesinin “yumurta” anlamını da içermesi (Gemuev-Lvova, 1989: 155), çocuklara dünyaya gelişleri hakkında söylenen “beyaz yalan”ın mitik arka planını ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span>Yukarıdaki tespitlerden de anlaşıla­cağı üzere Türk mitik tasavvuru, bebek­lerin doğumuna refakat eden, doğumu zorlaştırmaya ya da engellemeye kalkı­şabilecek kötü ruhlara karşı mücadele eden, çocukları koruyan dişi ruh Umay’ı kuş biçiminde tasavvur etmiştir. Aynı mitik tasavvurda insan ruhu da kuş bi­çiminde algılanmıştır. Daha çok güney ve kuzey Sibirya sahalarında karşımıza çıkan bu mitik tasavvur, Türklük coğraf­yasının batı ve güney bölgelerinde, ken­disine kutsallık atfedilen leylek ön plana çıkarılarak sürdürülmüştür. Umay’ın yerine Fatma (Fatıma) Ana’yı ikame eden Anadolu Türkleri, çocukların dün­yaya gelmesini sağlayan ve onları koru­yan Umay’ı temsil eden kutsal kuşların yerine de “hacı” leyleği geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>3. Leylek ve Nazar</span></p>
<p><span>Tanrı tarafından çocukları koru­mak üzere görevlendirildiğine inanılan ana-kuş/Umay/Ayısıt ve onun günümüz­deki sembolü olan leylek kut taşımakta ve nazardan korumaktadır. Leylek baca­lara yerleşerek evleri de korumaktadır. Diğer taraftan tabiatta bulunan zararlı­ları temizleyerek bereket getirmektedir.</span></p>
<p><span>Leylek dışkısı halk arasında “her derde deva” olarak görülmektedir. Na­zarlık olarak bez içinde çıkınlanıp dü­ğümlendikten sonra evde, sandıkta vb. özenle saklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İnanışa göre leylek, somut olan kötülük ve hastalık­lara karşı değil soyut kötülüklere karşı korumaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Leylek ile bebek arasındaki ilişki loğusa hamamında da ortaya çıkmakta­dır. Doğum yapmış kadın ve bebek kırk gün sonra hamama götürülüp “çıngıl” ile kırklanmaktadır. Bir ip üzerine dizilmiş leylek gagası, kemiği, kuş kanadı, üzer­lik, nazarlık, mavi taş, eski kilit, madeni para, midye kabuğundan oluşan çıngıl, son durulanma suyunda tasın içine kon­makta ve üçer kez bebek ve lohusanın başından aşağı dökülmektedir. (Türkyılmaz 2000: 93)</span></p>
<p><span>Nazarlığın etkinliği, yaptıranların buna inanmaları ile doğru orantılı ola­rak artmaktadır. Ayrıca hocanın becerisi ve üfürüğünün kuvveti muradın gerçek­leşmesi ve nazardan korunma için çok önemli görülmektedir.</span></p>
<p><span>Leylek bacağı nazardan ve büyüden korumak maksadıyla kullanılış amacına göre farklı işlemlerden geçirilmektedir. Her uygulamada farklı dualar yanında mutlaka Fatiha Suresi okunmaktadır. Leylek bacağı nazarlığı yapımında za­manlama da önemlidir. Mutlaka eski takvime göre yapılmalıdır. Abdestsiz hiçbir dua okunmamalı, büyü yapılma­malıdır. Nazarlık olarak hazırlanan ley­lek bacağı, kesinlikle başkasına gösteril- memeli; örtülü durmalıdır. Gösterilmesi durumunda tılsımın bozulacağına ina­nılmaktadır (Oğuz-Oral 2004: 51-52).</span></p>
<p><span>Leylek bacağı nazarlıkları ev, insan ve hayvanlar için hazırlanmaktadır. Ev için yapılanlar, leylek ayağının perde­lerine, özellikle de yazı yazmaya müsa­it olan ayağın alt kısmına bazı dualar yazılarak ve öd ağacı ile tütsülenerek hazırlanmaktadır. Bu iş için özel beyaz kalem kullanılmaktadır. Yazılan ayetler ev sahibinin yıldızına göre değişiklikler arz etmektedir. Yedi ip bağlanarak evin en görkemli yerine asılması; tuvalet ve banyoya yakın olmaması gerekmektedir. Yedi ip bağlama, mitolojik düşüncenin karakteristik rakamıdır. Güney ve kuzey Sibirya Türk topluluklarına kadar yay­gın bir şekilde yaşayan yedi ip bağlama, yaşlı koruyucu ana ruh Umay’ın saçlarını (Sagalayev 1991: 55) ve cennetin-göğün yedinci katını sembolize etmektedir. Bu inancın uzantıları Anadolu’da leylek gö­rünce saçları çekme ve bu sayede uzun, güzel saçlara sahip olunacağı şeklinde yaşamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>İnsanlar için yapılan nazarlıklar leylek bacağından kesilmiş 3 cm.lik par­çalar iyice temizlendikten sonra kemik delinerek yapılmaktadır. Delik kısma dua okunması özel bir önem arz etmek­tedir. Daha sonra kemiğin üzerine dua yazılıp yedi kat özel ibrişimle sarılmak­tadır. Nazarlık yetişkinler tarafından boyna asılmakta veya iç çamaşırların iç kısmına iliştirilmektedir. Bebeklerin ise kundağına veya beşiğine takılmaktadır. Yetişkinler ve bebekler için hazırlanan nazarlıklar için okunan dualar farklı ol­maktadır.</span></p>
<p><span>Hayvanlar için aynı şekilde na­zarlık hazırlanmakta ve boynuna asıl­maktadır. Leylek bacağı nazarlığı için söylenen sözler, baştan beri leyleklerle ilgili vurgulanmaya çalışılan düşünceyi tasdik eder niteliktedir: “Leylek kemiğin­den yapılan bu muska hayvanın boynu­na asılır ve onların koruyucusu olur” (Oğuz-Oral 2004: 51-52).</span></p>
<p><span>Kendisine nazar değdiğine ina­nan kişi, nazar duası okunduktan son­ra “Nazarım taş kendim kuş…”(3 defa) deyip kendini duvara ya da taşa üç kere vurursa nazardan kurtulacağı inancı yaygındır.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>4. Avrupa Toplumlarında Ba­har, Tarım ve Doğum Bağlamında Leylek</span></p>
<p><span>Kuzey Avrupa milletleri de çocukla­ra bebeğin dünyaya gelişini izahta leyle­ği bir aracı olarak seçmişlerdir. Bebekle­rin leylekler tarafından getirildiğine dair Kuzey Avrupa’da popüler olan anlatma­nın, 19. yüzyılda DanimarkalI ünlü ma­sal yazarı Hans Christian Andersen’in yazdığı masallar sayesinde Avrupa’nın diğer yörelerine ve dünyaya yayıldığı gö­rüşü yaygındır.</span></p>
<p><span>Leyleğin Avrupa (özellikle de Kuzey Avrupa) coğrafyasındaki yeri ile ilgili en önemli kaynak, Angelo de Guberna- tis tarafından iki cilt olarak hazırlanan Zoological Mythology or The Legends of Animals’tır.</span></p>
<p><span>Leyleğin, mitolojide yağmurlu ve kasvetli mevsimi temsil ettiğini ifade eden Gubernatis, eserinin ikinci cildin­de, çocuğun doğuşu ile leylek arasında­ki ilişkiye değinmiştir(de Gubernatis, 1872: 261).<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> De Gubernatis’in leyleğin simgesel anlamı ve çocuğun doğumuyla olan bağlantısı hakkında verdiği bilgi­ler, leylekle ilgili söz konusu tasavvur­ların kaynağının sadece Avrupa coğ­rafyası olmadığını ortaya koymaktadır. Mitolojik bir arka plana sahip olan ley­leğin kutsallığı (özellikle de çocukların dünyaya gelişleriyle olan bağlantısı), Anadolu Türkleri de dâhil olmak üzere Müslüman toplumlarca, İslam’ın kutsal mekânı Kâbe’nin bulunduğu topraklar da göz önünde tutularak yeni anlamlar eşliğinde güncellenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Gagavuzlar arasından tespit edi­len ve 4. dipnotta zikredilen leylekle ilgili anlatı, Polonya’da masal formun­da tespit edilmiştir. Söz konusu masal, Tanrı’nın sayısız bir şekilde çoğaldıkları ve gereğinden fazla soruna neden olduk­ları için bir çuvala doldurduğu kurbağa, kertenkele, yılan ve diğer bazı hayvan­lardan söz eder. Masalda Tanrı, çuvalı denize boşaltması için bir insana verir. Zayıf adam, içinde ne olduğunu görmek için çuvalı açar. Bütün hayvanlar kaçıp saklanır, bundan dolayı da Tanrı adamı, onları avlaması ve pisliklerini temizle­mesi için bir leyleğe dönüştürür (Knab, 1996).</span></p>
<p><span>Hint-Avrupa inançlarında, tanrıla­rın insanlara tarım sezonunun başında gönderdiği bir elçi olarak kabul edilen beyaz leylek, toprağı uyandırmak için sıcaklık ve yeni bir hayat getiren, ha­sadı arttırmak için ekinleri koruyan bir elçidir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Antik Roma devrinde insanlar, leyleklerin düşünceli ve özverili hayat tarzlarından çok etkilenmişler ve genç­lerin yaşlıları gözetmeleri gerektiği ko­nusunda çıkarılan yasalara “leylekler yasası” adını vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Beyaz leylekler üzerine yaptığı önemli çalışmalarla da tanınan V. N. Grişçenko, Orta Çağ’da Orta Avrupa’nın pek çok yerinde, özellikle de Almanya’da, beyaz leyleğe zarar verenlerin bir insana zarar vermiş gibi cezalandırıldıkların­dan söz etmiştir. Almanya, leyleklerin yuvalarının korunmasını ciddiye alarak çok sayıda önlem almış; leylek yuvala­rının korunması için gerekli masrafları karşılamıştır (Grişçenko, 1998: 121).</span></p>
<p><span>Almanlarda beyaz leyleğin uçup gel­mesi büyük bir olay olarak algılanmıştır.</span></p>
<p><span>İnsanlar leyleklerin gelişini birbirlerine haber vermişler, devletin bekçileri çan çalmışlar, piknik yapmışlardır. Hatta leyleklerin geldiği gün liseler kapatılıp tatil ilan edilmiştir. Tatil edilmediğinde ders yapılmadan sadece masallar anlatıl­mıştır. Çocuklar dışarıda toplu halde yü­rüyerek hediyeler dağıtmışlardır. Leyle­ğin gelişini ilk haber verene, “karavay”<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> hediye edilmiştir. Pek çok ülkede beyaz leyleklerin uçup gelişiyle ilgili fallar açıl­mış, çeşitli büyülük eylemler gerçekleş­tirilmiştir (Grişçenko, 1998: 123).</span></p>
<p><span>Leyleklerin gelişiyle birlikte düzen­lenen etkinlikler, aynı zamanda baharın gelişi şerefine düzenlenen etkinliklerdir. Baharın gelişine bağlı inanış ve uygu­lamaların, hayvancı ve tarımcı toplum- larda, genellikle ortak motifler içerdiği bilinen bir husustur. Genellikle mart ayında sıcak ülkelerden yuvalarına dö­nen leyleklerin gelişiyle tabiat yeniden canlanmakta, bahar gelmekte, hayvan­lar yavrulamaktadır. Leyleklerin dönüş­leriyle ilgili algılamalarla motiflerdeki benzerlikler, Grişçenko’nun Almanlar özelinde verdiği bilgilerin, temelde ev­rensel bir karakter arz ettiğini ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span>Slavlar, leyleklerin gökten baharı ve yeni doğacak çocukları getirdiğine, ve­fat edenlerin ruhlarının leyleğe dönüşüp gittiğine inanışı yaygındır. Beyaz leylek, Almanlarda Donor adlı Tanrı’nın kutsal kuşu olmuştur. Bundan dolayı leyleğin istediği gibi davrandığına; leylek yuva­sının şimşek ve yıldırımdan koruduğu­na inanılmaktadır. Böcekleri yiyerek tarlaları temizleyen leylek, Ermenilerde tarlaları koruyan bir varlık olarak dü­şünülmüştür. Ukrayna’da hangi köyde leylek çok olursa, o yıl orada çok mahsul olacağına inanılmıştır (Grişçenko, 1998: 124-125).</span></p>
<p><span>Bulgarlar ve Sırplar, beyaz leyleğin yağmuru önceden sezdiğine inanmışlar­dır. Almanya ve İsviçre’de şöyle bir inanç vardır: Eğer leylek baharda temiz gelir­se yaz kuru ve sıcak olacak; kirli gelirse soğuk ve yağmurlu olacaktır (Grishchen­ko, 1999).</span></p>
<p><span>Dünyanın yaratılışı hakkındaki bir Ugor destanında evinin arkasında altın yapraklı bir akağaç yetiştiğinden bahsedilen “Numi-Torum” ve “Kaltaş”, Umay’ın bir yansıması olarak görülmek­te, silik de olsa aynı fonksiyonu paylaş­makta ve Avrupa’da leylek algısının mitolojik arka planını oluşturmaktadır. (Sagalayev 1991: 75)</span></p>
<p><span>Dünyevi hayata dair şarkılar sa­yesinde canlanan altın guguklar, hayat sürecinin tarihini ölçen guguklar Güney Sibirya folklorunun geleneksel tiple­mesidir ve Mansilerin destanlarındaki bu detay, büyük ihtimalle Türklerden ahnmıştır.(Sagalayev 1991: 76) Umay anlatılarında olduğu gibi ana-tanrıça Kaltaş, bazen kuş şeklinde yuvada ku­luçkaya yatmaktadır. Sagalayev’in V. N. Çernetsov’dan naklettiği Mansi “kuş” şarkılarında insanlığın ilk anasını yetiş­tirmektedir ve bununla ata-kuştan, ata-insana geçiş gösterilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span><strong><span>Sonuç</span></strong></span></p>
<p><span>Baharın müjdecisi ve bereket ge­tiricisi olan leylek, Sibirya, Türkistan ve Anadolu Türkleri açısından tabiatın yeniden dirilişiyle bebeklerin dünyaya gelişini simgelemektedir. Anadolu Türk­lerinin leyleğe atfettikleri kutsallığın, özellikle de leylekler ile çocukların dün­yaya gelişi arasında kurdukları bağın köklerini, Türk mitolojisindeki dişi ruh Umay, kuşlar, insan ruhu ve doğumla ilgili tasavvurlarda aramak gerekmekte­dir. Kuzey ve Güney Sibirya sahasında çok daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkan kuş biçiminde tasavvur edilen dişi ruh Umay ve Ayısıt ile yine kuş biçimin­de tasvir edilen insan (bebek) ruhu ile ilgili algılamalar, batı bölgelerinde dev­reye leylek sokularak güncellenmiştir. Başka bir deyişle Kuzey ve Güney Sibir­ya başta olmak üzere, Türk toplulukla­rının yaşadığı coğrafyalarda yaygın olan kuş biçiminde tasavvur edilen dişi hami ruh “Umay” ile bebek ruhları arasındaki ilişki, Anadolu coğrafyasında leylek ile bebek arasındaki ilişkiye dönüşmüştür.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Pervin ERGUN</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniv. Fen Edebiyat Fakültesi Türk Halkbilimi Bölümü Öğretim Üyesi, pervinergun@gazi.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak: </strong>Millî Folklor Dergisi, Yıl: 2011, Sayı: 89</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ Abramzon, S. M. “Rojdeniye i Destsvo Kirgizskogo Rebenka”. Soveta Muzeya Antropologii i Et- nografii, c. 12., Leningrad 1949.</span></div>
<div><span>♦ Akalın, L. Sami. Türk Folklorunda Kuşlar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Akbaş, Ali. Eylüle Beste. Ankara: Bengü Yayınları. Ocak-2011.</span></div>
<div><span>♦ Alekseyev, A. N. Ranniye Formı Religii Tyurkoyazıç- nıh Naradov Sibiri. Novosibirsk 1980.</span></div>
<div><span>♦ Anar, İhsan Oktay. Efrasiyab’ın Hikâyeleri. 21. Bas­kı. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Andersen, Hans Christina. 100 Temel Eser-Andersen Masalları. İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2008.</span></div>
<div><span>♦ De Gubernatis, Angelo. Zoological Mythology or The Legends of Animals. 2. c., London 1872.</span></div>
<div><span>♦ Duran, Hakkı (2009)Çankırı Araştırmaları (Söz konusu yazı için 25.01.2011 tarihinde http:// <a href="http://www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-" target="_blank" rel="noopener">www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-</a>hakkinda-1-a-93 adresli internet sayfasına başvurulmuştur.)</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem. Dede Korkut Kitabı. Ankara: TDK Yayınları, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem. Orhun Abideleri. Ankara: Boğazi­çi Yayınları, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Pervin. “Aydın’ın Kuyucak İlçesi Düğünle­rinde Maytapçılık Geleneği”, III. Milletlera­rası Türk Halk Edebiyatı ve Folkloru, 09.11 Ekim 1995, Konya KB Yayınları, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Pervin. Türk Kültüründe Ağaç Kültü. Anka­ra: AKM Yayınları 2004a.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Pervin. “Türk Kültüründe Kavaktan İnen Gelin Motifi”, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslar Arası Sempozyumu, Gazi Üniversitesi, 25-27 Kasım 2004b.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Pervin. “Türk Gelininin Mitolojik Göçü” Göç Uluslar Arası Sempozyumu. Balıkesir 28-30 Mayıs 2010.</span></div>
<div><span>♦ Gemuev, I. N.-E. L. Lvova. Traditsionnoe Mirovozz- renie Tyurkov Yujnoy Sibiri-Çelovek Obşçest- vo. Novosibirsk 1989.</span></div>
<div><span>♦ Graves, Robert-Raphael Patai. İbrani Mitleri Tekvin- Yaratılış Kitabı. (çev. Uğur Akpur), İstanbul: Say Yayınları, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Grishchenko, V. N. “Comparison of The Images of Eagle And White Stork in The Folk Beliefs.” Humanitarian Environmental Magazine, Vol. 1. Is. 2. 1999. s. 11-14. (Söz konusu yazı için, 04. 01. 2010 tarihinde <a href="http://www.ln.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.ln.com</a>. ua/~kekz,/english/snm/12-1.htm adresli inter­net sayfasına başvurulmuştur.)</span></div>
<div><span>♦ Grişçenko, V. N. “Behy Aist v Mifologii Evropeyskih Narodov i Sovremennıe Predstavleniye o Pro- ishojdenii İndoevropeystev”. Berkut, 7, Vip. 1-2, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Gureviç, İ. S. Kultura Severnıh Yakuyov-Olenevodov. Moskova 1977.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir. Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ma­teryaller ve Araştırmalar. 5. b., Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.</span></div>
<div><span>♦ İusiumbeli, İrinça. “Gagauz Türklerinin Mitolojisi Üzerine Bir Deneme”. Millî Folklor, 9 (68), 2005.</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmut. Divanü Lûgati-it-Türk Tercümesi III. (Çev. Besim Atalay), 4. b., Ankara: Türk Dili Kurumu Yayınları, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Knab, Sophie Hodorowicz. Polish Customs, Traditi­on and Folklore. New York 1996.</span></div>
<div><span>♦ Novik, Y. S. Obryad i Folklor v Sibirskom Şamaniz- me: Opıt Sopostavleniya Struktur. Moskova 1984.</span></div>
<div><span>♦ Oğuz, M. Öcal-Zeliha Oral. Türkiye’de 2004 Yılında Yaşayan Halk İnanışları, Nesneler ve Uygula­malar. Ankara: Gazi Üniversitesi THBMER, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Olgunsoy, Berna. Balıkesir Yöresinden Derlenmiş Bitki Ve Hayvanlarla İlgili İnanış Ve Uygula­malar Üzerine Bir Araştırma, Balıkesir Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayım­lanmamış yüksek lisans tezi) Balıkesir 2007.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi (Kaynaklar ve Açıklamalarıyla Destanlar). 1. c., 2. b., Anka­ra: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Popov, A. A. “Semeynaya Jizn u Dolgan”. Sovetskaya Etnografya. 4, 1946.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean-Paul. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar. (çev. Aykut Kazancıgül-Lale Ars­lan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Sagalayev, A. M. Uralo-Altayskaya Mifologiya. No­vosibirsk 1991.</span></div>
<div><span>♦ Satlayev, F. A. Kumandintsi: İstoriko-Etnografiçeskiy Oçerk. Gorno-Altays 1974.</span></div>
<div><span>♦ Serikbol, Kondıbay. Arğıkazak Mifologiyası. 4. c., Almatı 2004.</span></div>
<div><span>♦ S. Ü. THKA ve U. Kaset nu. 1544 (Işık Karakoç tara­fından 21.02.1995 tarihinde Kahramanmaraş/ NarlTda, Gülümser Fort’tan derlenmiştir.).</span></div>
<div><span>♦ Türkyılmaz, Dilek. Türk Kültüründe Hamam Gele­neği ve Eskişehir Hamamları. Hacettepe Üni­versitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayım­lanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2000.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Aile büyüklerimiz tarafından Muğla-Milas-Kırcağız önünde uzanan düzlüklerle ilgili şöy­le anılar nakledilmektedir: “Güz mevsiminde köyün düzlüklerinde leylekler göç töreni düzen­lerlerdi. Müsabakalar yaparlardı. Askeri nizam içinde yapılan bu törenlerde çeşitli yarışlar, dövüşler gerçekleştirilirdi. Törenden sonra tekrar askeri nizamla güneye doğru yola koyu­lurlardı.” (Hasan Ergun, Milas-Kargıcak 1955, ilkokul, vd.) Kaynak kişiler günümüzde bu törenlere tesadüf etmediklerini belirtmektedir­ler. Aydın, Söke, Milas havzasında, Bafa gölü civarındaki köylerde hala pek çok evin bacasın­da leylek yuvaları vardır ve eskisi kadar olma­sa da leylekler konaklamaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Çin kaynaklarında yer alan söz konusu üç riva­yetle Bahaeddin Ögel’in bu rivayetlerle ilgili yorumları için bk. Ögel, 1993: 13-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Leyleğin başlangıçta insan olduğu, daha sonra işlediği bir kabahatten ötürü Tanrı tarafından kuşa döndürüldüğüne dair inanç, günümüz Türk topluluklarından Gagavuzlar arasından da tespit edilmiştir. Gagavuzlar arasından tes­pit edilen bir rivayette, leyleklerin kuşa dönüş­türülmeleriyle sürekli yılan ve kurbağa topar­lamalarının nedenleri mit ve inanç bağlamın­da izah edilmeye çalışılmıştır: “Leylekler bir zamanlar insan imişler. Bir defasında bunlar Allah’ın huzurunda çok günah işledikleri için Allah onları sırtında kocaman bir sandık taşı­makla tecziye etmiş. Bir yere gelince, merak­larından sandığı açmışlar. İçinden kurbağalar, yılanlar fırlamış. Allah, onlara kaçan bütün yılanlarla kurbağaları topladıklarında, yine insan olacaklarını söyleyerek cezalandırmış. Bu nedenle leylekler sürekli kurbağa ile yılan toplar.” (İusiumbeli, 2005: 215).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[4]</a> <a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4"></a>Anneler sırt üstü yere yatıp ayaklarının altına çocuklarını dayayıp havaya kaldırarak leylekle ilgili şu tekerlemeyi söylenmektedirler:</span></div>
<div><span><em>“Leylek leylek havada</em></span></div>
<div><span><em>Yumurtası tavada</em></span></div>
<div><span><em>Geldi bizim hayata (büyük balkon)</em></span></div>
<div><span><em>Hayatımız yıkıldı Leylek hapse tıkıldı”</em></span></div>
<div><span>Tekerleme bittiğinde bebeğin eve, annenin kucağına düşüşünü sembolize eden sallama ve kucaklayıp öpme figürleri tekrarlanmaktadır. Uygulamaya tarafımızdan pek çok defa şahit olunmuş; eğlenceli bir oyun olarak defalarca uygulanmıştır</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Deriden kabarıklık yapmayan soluk pembe kırmızı renkteki halk arasında lekelere leylek ısırığı denmektedir. Oldukça sık rastlanan bu leke türü en çok ensede görülmektedir. Yüzde görüldüğünde melek öpücüğü olarak adlandırıl­maktadır. Vücudun başka yerlerinde de bulu­nabilen bu lekeler zararsız olduğu için tedavi edilmesine de gerek duyulmamaktadır. Melek öpücükleri çocuklukta kaybolmakta, leylek ısırığı ise erişkin yaşa kadar kalabilmektedir. (<a href="http://www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-" target="_blank" rel="noopener">http://www.aktifbir.com/forum/f32/cilt-lekeleri-</a>hakkinda-1-a-93/ 25.01.2011)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> “Anadolu Türkleri leyleklerin Müslümanlarca kutsal sayılan topraklardan geldiğini ve son­baharda gene ortaya gittiğini değerlendirerek onları hacı olmuş sayar. Türk çocuklarının dilinde bir adları da “hacı-baba”dır. Kimi İslam mabedlerinin bahçesinde (İstanbul-Eyüp Sul­tan Camii) ağaç kovukları, göçte yolculuklarım sürdüremeyen yaralı leyleklerin sığınağı olarak kullanılmıştır. Ahmet Haşim de, “Gurebahaneyi laklakan” adlı eserinde bu merakta olan bir arkadaşından söz eder.” (Akalın, 1993: 110)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Hint mitolojisindeki “İndra”nın “iktidara” sahip olmak amacıyla çıktığı yolcuğu sırasında akar­su kaynağına geldiğinde “calğız ayağımen tur- ğan” (tek ayağı üstünde duran) dişi Tanrı’ya (dişi ruha) rastladığından, bu tek ayağı üze­rinde duran dişi Tanrı’nın iktidar, bereket ve hükümdarlık talihinin tanrısı, yerle suyun reisi, yersel ve göksel hükümranların eşi oldu­ğuna dikkat çeken Serikbol, söz konusu mitin varyantlarında bu dişi ruhun, âlem ağacının dibindeki kaynak başında duran, bu ağacın ruhu olarak tanınan ve turna diye adlandırılan “tek ayaklı insan”a dönüştürüldüğünden de söz etmiştir. “Turnaya benzeyen” tek ayaklı kuşun, ağacın iyesi ya da ruhu olduğuna dair inanca Çin mitolojisinde de rastlanmaktadır (Serikbol, 2004: 229).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kaşgarlı’nın belirttiği üzere bütün Türk boy­larının ongunları kuş türünden seçilmiştir ve bu da damgalara yansımıştır (Divan-ı Lugati’t Türk).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kutsal ağacın (hayat ağacının) yaratılış mit­leriyle kimi destanlardaki yeri hakkında bk. Ergun, 2004a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yakutlarda bebeğin doğumu ile ilgili bütün nesnelerin doğumdan sonra ormanda saklan­dığı, evlerin içindeki bütün eşyalarla birlikte kutsal ağaç yakılarak tütsülendiği, başka bir ifade ile arındırıldığı (Gureviç, 1977: 135-137); Dolganların doğum için hazırladıkları çadırın dışına gövdesi haç biçiminde olan “turu” adın­daki genç melez ağacı yerleştirdikleri ve kadın­ların bu ağaçlara dayanarak doğum yaptıkları bilinen bir husustur (Popov, 1946: 51-52). Altay Türklerinde de kadınlar, geçmişte, tıpkı Dolganlarda olduğu gibi, ağaç ya da sırığa tutuna­rak doğum yapmışlardır. Çadırda ocağa yakın bir yere konan bu ağaca “kayın-ene” (kayın ana) adı verilmiştir. Yakutlar doğum arifesinde ormandan çatallı iki kayın sırığı getirilip çadı­rın sol tarafında zemine yerleştirir. Bu sırıkla­rın üzerlerine yağ sürüldükten sonra aralarına uzunlamasına başka bir sırık yerleştirilip üze­rine at derisinden halı serilir. Hamile kadın, zemine ot serilen bu tür bir çadırda sırıktan tutunarak doğum yapar (Novik, 1984: 165).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> <em><span>Imay-tashıl, altın kapılarını aç lütfen!</span></em></span></div>
<div><em><span>Sol omzumda beyaz kurbanlık kuzu getiriyorum,</span></em></div>
<div><em><span>Imay-tashıl, altın kale kapılarını aç lütfen! Tapınağına girmeme izin ver, Imay-tashıl!</span></em></div>
<div><span>(Sagalayev 1991: 58)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hacızade, Leyla. “Eski Türk ve Rusların Etki­leşim İzleri”. 20.01. 2011 tarihinde <a href="http://www/" target="_blank">http://www</a>. turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s16/hacizade. pdf ‘den alınmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ona şöyle seslenilmektedir:</span></div>
<div><span><em>İyi ailelerin koruyucusu,</em></span></div>
<div><span><em>Dört saç örgülü Dayık ana.</em></span></div>
<div><span><em>İpek ip dönmektedir!</em></span></div>
<div><span><em>Bizim embriyoların göbek bağlarının koruyucu¬su,</em></span></div>
<div><span><em>Ağaç kabuğundan beşiği sallayarak</em></span></div>
<div><span><em>Çocukların embriyolarını (ruhlarını) koruyor!</em></span></div>
<div><span>(Sagalayev 1991: 70)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Sagalayev’in yorumuna göre bu sözcük Payn- ene veya Bay-ene “kutsal -anadır” Payna-Umay kadınlara doğum esnasında yardım etmektedir. Doğumlar zor gittiğinde Kam Umay’a seslen­mektedir. Bazen bu isim Ubay olarak da söy­lenmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <em><span>Ak aydınlıktan davet edilmiş,</span></em></span></div>
<div><em><span>Beyaz Imay’a dönüşerek sen geldin,</span></em></div>
<div><em><span>Küçük beyaz kuşa dönüşerek,</span></em></div>
<div><em><span>Bıcır-bıcır cıvıldayarak</span></em></div>
<div><em><span>Altın yapraklı</span></em></div>
<div><em><span>Zengin akağacın tepesine sen kondun!</span></em></div>
<div><em><span>Mavi aydınlıktan davet edilmiş,</span></em></div>
<div><em><span>Mavi Imay’a dönüşerek geldin!</span></em></div>
<div><em><span>Küçük mavi kuşa dönüşerek,</span></em></div>
<div><em><span>Bıcın-bıcın cıvıldayarak,</span></em></div>
<div><em><span>Gümüş gövdeli</span></em></div>
<div><em><span>Zengin akağacın tepesine sen kondun!</span></em></div>
<div><span><em><span>Imay ice Hayrahan!</span></em> (Sagalayev 1991: 77)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Balalamak da Türk dünyasında yavrulamak anlamında kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Güney Sibirya Türkleri arasından derlenen yaratılış mitleri için bk. Ögel, 1993; İnan, 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ural bölgesinde Türk kültürü etkisinde kalan Mansilerde (Sosva’da) doğumdan önce ölen çocukların “kırıldığı”nın söylenmesi bunun da “yumurta yuvadan düştü” anlamına gelmesi düşündürücüdür (Sagalayev 1991: 91).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Çocuk ile aile fertleri, özellikle anne arasında bu konuda şöyle bir diyalog geçer: Çocuk: “Ana/ anne ben nasıl oldum, nasıl doğdum, nereden geldim?” Anne: Seni leylekler getirdi/Bir ley­lek seni bacadan attı” Kaynak kişiler leyleğin sevecen olması, yırtıcı olmaması, beyazlığı, güzelliği ve uzun zaman sonra geldiği için tercih edilmiş olabileceğini söylemişlerdir. (Aziz Ayva tarafından Mehmet Atar (Konya- Hadim-Göynükışla 1958) dan 18.02.2010’da ve Kazım Gürsel (Konya-Kadınhanı 1960)’den 23.02.2010’da derlenmiştir.) Önemli bir ayrıntı da bu ifadelerin özellikle yaşlı çiftlerin çocukla­rını izah etmek için kullanıldığını belirtmeleri­dir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yrd. Doç. Dr. Armağan Elçi’den 25.01.2011 tarihinde derlenen bilgiye göre kaynak kişinin babaannesi Hüsniye Coşkun (Erzurum 1918­2005) sandığında böyle bir nazarlığı büyük bir özenle saklamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Yrd. Doç. Dr. Dilek Türkyılmaz’dan 25.01.2011’de Ankara’da derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> 18.01.2011 tarihinde Ankara’da Doç. Dr. Nes­rin Tağızade Karaca’dan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü yüksek lisans öğrencisi Suna Kakıcı’dan 15.01.2011 tarihinde derlen­miştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> “Balıkçıl ve leylek, suyu aynı derecede seven iki kuştur ve bundan dolayı bulutlu, yağmurlu, iç karartıcı ya da kasvetli havayı (ki, sıklıkla kara bir deniz olarak tasvir edilir) temsil eder. Gece­den, bulut ya da kıştan, genç güneş, yeni güneş (suda bulunmuş / keşfedilmiş küçük çocuk- kahraman) doğar; bundan dolayı çocukla ilgili popüler Alman inancına göre leylekler, çocu­ğu pınardan getirir. Bununla birlikte, leylek çocuk-kahramanı gagasında tuttuğu müddetçe çocuk doğmuş kabul edilmez; o ancak gagasını açtığında doğar. Leylek çocuğu annesinin eteği­ne düşürür. Leylek, kasvetli havayı temsil eder, hava, kutsal kahraman, yani güneş ortaya çık­tığında ölüdür.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Müslüman toplumlarda, yaşarken hacca gide­meyen kişilerin öldükten sonra leylek donuna girerek hac görevlerini yerine getirdiklerine inanılmıştır (Grişçenko, 1998: 122).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> “Leylekler, göç edip gittikleri sıcak memleket­lerden çoğu zaman mart ayında dönerlermiş. Yani, çiftçilerin ekim-dikim dönemine yetişir­lermiş. Almanlarda leylek, Holda adlı Tanrı tarafından gönderilen baharı getirici bir kuş olarak tasavvur edilmiştir. Baltık halklarında, yani Pruslarda, beyaz leyleğin bahar Tanrısı olduğuna inanılan Potrimpocomile ile ilgisinin olduğuna inanılmıştır. Ermenilerde ise leylek, Ara Gehesik’in habercisi olarak kabul edil­miştir. Ölüp dirilen Tanrı olarak kabul edilen Ara Gehesik, Mısırlıların Osiris’i ve Greklerin Adonis’i gibi bir Tanrı’dır. Ara Gehes’in baha­rı güzelleştirdiğine inanılmıştır.” (Grişçenko, 1998: 123).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Çeşitli ekmek ve poğaçalardan oluşan ekmek takımı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bebekleri-dunyaya-leyleklerin-getirdigine-dair-inancin-turk-mitolojisindeki-kokleri-uzerine.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <em><span>Sert uzun yapraklı bataklık otuna</span></em></span></div>
<div><em><span>Bürünmüş yedi gölün kenarında,</span></em></div>
<div><em><span>Kurumuş bu bataklık otu parçalarından</span></em></div>
<div><em><span>Kızlarımı yetiştirmek için, iyi yuva,</span></em></div>
<div><em><span>Oğullarımı yetiştirmek için, iyi yuva,</span></em></div>
<div><em><span>Kuş-ben kuruyorum,</span></em></div>
<div><em><span>Kendi göğsümden yumuşak tüy,</span></em></div>
<div><em><span>Kuş-ben koparıyorum,</span></em></div>
<div><em><span>Sert kabuklu iki yumurta Kuş-ben yumurtladım.</span></em></div>
<div><em><span>Sağlam kabuklu iki yumurta, gagalandı-</span></em></div>
<div><em><span>Bir ufaklığın gözleri benimkilere benzer,</span></em></div>
<div><em><span>Ufacık gagası benimkinin aynısı.</span></em></div>
<div><em><span>Diğer ufaklığın gözleri bambaşka.</span></em></div>
<div><em><span>Ağzı bambaşka- İnsanoğlunun kızı</span></em></div>
<div><span><em><span>İnsanoğlunun yavrusu o… </span></em>(Sagalayev 1991: 78)</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisinin Görsel Sanatlarımızda ki Yeri Nerede?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinin-goersel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinin-goersel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mitolojisinin Görsel Sanatlarımızda ki Yeri Nerede?
Bugün çoğu sanatçımızın yanında mitolojiden söz ettiğimizde akıllarına hemen Yunan mitolojisinin Zeus, Hera, Poseidon v.s gibi mitolojik karakterleri  geliyor. Sanatçı öğrencilerimiz de Batı mitosundan en az birkaç mitolojik kahramanı biliyorlardır. Ancak Türk mitolojisinden söz ettiğinizde biraz hayretle bakarlar. En iyi durumda ise İslam ülkelerinin ortak mitolojisinden, örnek olarak Hızır’dan Anka Kuşu’ndan, Ejderha’dan ve buna benzerlerinden […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a93def02.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisinin, Görsel, Sanatlarımızda, Yeri, Nerede</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Abdurrahman-Duveci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html">Türk Mitolojisinin Görsel Sanatlarımızda ki Yeri Nerede?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Abdurrahman DEVECİ</strong></span></a>
</p><p><span>Bugün çoğu sanatçımızın yanında mitolojiden söz ettiğimizde akıllarına hemen Yunan mitolojisinin Zeus, Hera, Poseidon v.s gibi mitolojik karakterleri  geliyor. Sanatçı öğrencilerimiz de Batı mitosundan en az birkaç mitolojik kahramanı biliyorlardır. Ancak Türk mitolojisinden söz ettiğinizde biraz hayretle bakarlar. En iyi durumda ise İslam ülkelerinin ortak mitolojisinden, örnek olarak Hızır’dan Anka Kuşu’ndan, Ejderha’dan ve buna benzerlerinden bir şeyler duymuşlardır.</span></p>
<p><span>Evet, Zeus’u iyi biliriz ama onunla eşit derecede olan Türk’ün Gök Tanrısı Ülgen Bay ismini de duymamışızdır. Güzellik tanrıçası olan Aphrodite’nin hayranıyız ama onun gibi güzellik tanrıçası olan Umay ve Ayısıt’ı görmezden geliyoruz. Athena’yı akıl ve sanat tanrıçası olarak biliyoruz<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ama Türklerin akıl tanrısı olan Mergen’i tanımıyoruz.</span></p>
<p><span>Acaba bu özensizliğin nedeni nedir? Neden kendi mitosumuza bu kadar yabancıyız ama Batı mitini kendi mitosumuz gibi benimsiyoruz.</span></p>
<p><span>Türklerde modernleşme kaygısı ve Batı hayranlığı, Türklerin Batı tarih ve kültürüne hayran olup kendi kültürüne ve kimliğine yabancı olması, bunlardan da önemlisi; Türklerin hem dini inançlar yüzünden hem de diğer nedenlerle, görsel sanatlarında mitolojik karakterlere yer vermemesi gibi sebepler Türk mitolojik kahramanlarının Türkler arasında değer kaybetmesine ve unutulmasına yol açmıştır.</span></p>
<p><span>Bu makalede özellikle, mitosların görsel sanatlarımızda yeterince yer almamamsı üzerinde duracak ve nedenlerini incelemeye çalışacaktır. Sonunda bu yönde olumlu adımlar atabilmek amacıyla yeni teklifler ortaya atacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Türk dünyasında bilinen iki tür mitos:</strong></span></p>
<p><span>Genelde Türk dünyasında iki tür mitle karşılaşmaktayız:</span></p>
<ol>
<li><span>İslam Ülkelerinin Ortak Mitosları</span></li>
<li><span>Türklere Özel Şamanist Mitoslar</span></li>
</ol>
<p><span><strong> İslam Ülkelerinin Ortak Mitosları: </strong></span></p>
<p><span>Dev (Farsça telaffüzü: Div), anka kuşu, semruk ve cin gibi efsanevi yaratıkların diğer İslam dünyasında olduğu gibi Türk mitolojisinde de büyük bir yeri vardır. Firdevsi’nin Şehnamesi’ni resimlendiren Türk- İran ressamları, değişik dönemlerde konu gereği defalarca  Ekvan Div (Dev) , cin ve smeruk gibi mitolojik yaratıkları canlandırmışlardır. Bunların hem Arap, hem İran, hem Türk musavver kitaplarında büyük bir yeri vardır. Dini konulu musavver kitaplarda da hayali yarattıkların veya dini inanca göre göze görünmeyen yarat<span>t</span>ıkların canlandırılışını görebiliyoruz. Akkoyunlu Türkmenleri döneminde yapılan Havrannâme de Hazret-i Ali’nin şeytanlarla mücadele ettiğini gösteren resimler<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> bunun başlıca örnekleridir. Bu resimlerde göze görünmeyen şeytan tam bir efsanevi yara<span>t</span>tıkgibi gösterilmiştir.</span></p>
<p><span>Ayrıca dini söylenceler ve oradaki melekler ve şeytanlar da bu sanatçıların özen gösterdiği karakterlerdendir. Dolayısıyla İslam dünyasının mitoslarının Türk- İslam sanatında önemli yeri olduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>Türklere Özel Şamanist Mitoslar: </strong></span></p>
<p><span>Bu grup mitoslar, özellikle Türk dünyasına ait olmakla birlikte kökeni Proto- Türkler, Hunlar, Gök Türkler ve genel olarak İslam Öncesi Tengricilik dönemine aittir. Bunlar türlerine göre tanrı, han, kağan, ana, iye ve peri gibi değişik isimlerle belirtilmektedir. Göktanrı, Su iyesi, Kayrahan, Odana, Ayısıt, Umay Ana bunların belirgin örnekleri olarak özellikle Türklerin metafizik inançlarını yansıtmaktadır. Bu mitolojik simgesel varlıklar, tengricilik döneminde Türklerin temel inançlarını oluşturmuştur. Bazıları hâlâ etkisini sürdürüyor olsalar da görsel sanatlarımızda, Batı sanatıyla karşılaştırdığımızda, hak ettikleri önemi kazanmadıklarını anlayabiliyoruz.</span></p>
<p><span>Ancak Türk mitoslarının, İslam öncesi ve sonrası dönemlerde, görsel sanatlarımızdaki yerinin aynı durumda olmadığını ve bu iki dönemin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini dedikkate almalıyız.</span></p>
<p><span><strong>Türk Şaman Mitoslarının İslam Öncesi ve Sonrası Görsel Sanatlarımızdaki Yeri:</strong></span></p>
<p><span><strong>İslam Öncesi: </strong></span></p>
<p><span>Proto Türk döneminden ortaya çıkan görsellerde bazı tanrıların heykellerini görmek mümkündür<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>, ancak islam öncesi Türk döneminde yapılan görsel sanatlara bakıldığında bu görsellerin  amacı,  Proto Türk önemiyle farklılık göstermektedir. Ayrıca Türk resim ve heykellerini Yunan resim ve heykelleriyle karşılaştırdığımızda, bunların daha küçük boyutlarda oldukları anlaşılmaktadır ( Örnek: Resim 1).</span></p>
<p><span>Budizme inanan Uygur Türklerinden Hoço, Bezelik gibi şehirlerde birçok Buda heykelleri kalmış olsa da<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>  Maniheizme inanan Türklerin kitap resimleri veya Kültigin adına yapılan abideler günümüze ulaşmış olsa da<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>, genelde Tengrici Türklerde -Yunanlıların yaptığı gibi mitoslarından türemiş tanrıların büyük ölçülerdeki heykellerini ve duvar resimlerini görmek mümkün değildir, hele Fidias tarafından İ.Ö. 447- 432 yıllar arasında yapılan 11 metre yüksekliğindeki akıllı savaş tanrısı Athena’nın<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> heykeline benzerini veya Kommagene kralı Antiochus Theos tarafından, M. Ö 62 yılında Nemrut dağının tepesinde yapılan dev tanrı heykellerinin<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> benzerini İslam öncesi Türk sanatında bulmak imkansız gözükmektedir. İslam öncesi Tengrici Türklerde genelde küçük veya orta boylarda yapılan heykeller bulunmaktadır ki bunlar esasta tapmak amacıyla değil, bir olayı ve bir varlığı belirginleştirmek, anıtlaştırmak veya büyücülük amacıyla yapılmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67801" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-001.jpg" alt="" width="800" height="1135" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-001-768x1090.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Esasen Türkler arasında tanrıların putlarını yapmak ve putlara tapmak geleneği, İslam öncesi dönemde çok yaygın olmamıştır. Türkler göğün tanrı olduğuna, tanrısal ruhların da gökte yaşadığna inanmışlar ve göğe tapmışlardır. İbn Faldan Seyahetname adındaki kitabında Oğuzlar hakkında şöyle ifadede bulunmuştur:</span></p>
<p><span>“Hiçbir şeye ibadet etmezler, Aksine büyüklerine (Atalarına) Rab derler.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>“</span></p>
<p><span>Türklerin arasında büyüklere saygı duymak, onları her zaman hatırlamak büyük öneme sahiptir. Türkler atalarının ruhlarının, kendilerini  hep koruduğuna inanmışlar, dolayısıyla atalarının küçük heykellerini bir başka deyişle tözlerini taşıyabilecekleri ölçüde yapmışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Türkler atalarının ruhlarının o tözlerde yaşadığına ve onları koruduğuna inanmışladır.</span></p>
<p><span>O zaman Türkler, Gök Tanrı veya ruhlarla nasıl irtibata geçmişler? Bu görevi yapan, İnsan, ruh ve ataların arasında vasıta olan bir şamandır. İyi ruhları çağıran ve davuluyla kötü ruhları korkutup kovan da odur. Eski Türklerin ve Moğolların inancı olan Tengricilikte ve kuzey Amerika’nın yerli inançlarında, dünyanın merkezinde durduğuna, yer ve gök alemini birleştirdiğine inanılan “Dünya  ağacı” vardır. Şaman, dünya ağacından tırmanıp Gök Tanrıya ulaşır. Çizim 1 de en yüksek yerde, Türklerin Gök Tanrı olarak bildiği Ülgenbay yer almaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67802" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-002.jpg" alt="" width="800" height="1065" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-002-768x1022.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türklerin inandığı dişi ruh veya tanrıça Umay’ın değişik çizgileri İ. Ö. birçok yerde kullanılmıştır. Bazen tasviri taş üzerine yapılmış, bazen keçeden yapılmış nazarlık üzerinde figürü yer almıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>.</span></p>
<p><span>Tanrılar, tanrıçalar, atalar ve ruhların dışında efsanevi hayvanların da eski Türk mitolojisinde önemli yeri vardır. Onların da motiflerini duvar kabartmalarında, keçelerde, halılarda ve tözlerde görmek mümkündür. Hem Hun dönemindeki kurganlardan çıkan bellemelerdeki geyiğe saldırmakta olan Griffon adındaki kanatlı hayvan,  hem Pazırık Kurganı’nda bulunan keçeden duvar halısında yarı insan, yarı pars, kanatlı ve boynuzlu yaratık<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>, hem de Göktürklerin kurttan türeyişi efsanesinden bir sahneye işaret eden, kurttan süt emen iki çocuğu gösteren bir fresko (Resim 2) İslam öncesi dönemde görsel sanatlarımıza yansıyan mitolojik karakterlerimizin birkaç örneğidir. Bunlar genelde, büyücülük, büyüklere saygı ve mitolojik olayları canlandırma amacıyla yapılmışlardır ve çoğunlukla taşınabilecek küçük ölçüdedirler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67803" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-003.jpg" alt="" width="800" height="626" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-003-768x601.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türklerin arasında yaygın din tengricilik olsa da Budizm’e ve Maniheizm’e inananlar da olmuştur. Bezeklik ve Hoço gibi Uygur şehirlerinde Buda’nın büyük heykellerini görmek mümkündür ancak bunlar Çin- Uygur hudutlarının ortak kültürü ve inancı içinde yer almakta ve Çinlilerden Türklerin bir kesimine geçen bir gelenek olarak bilinmektedir.</span></p>
<p><span><strong>İslam Sonrası</strong></span></p>
<p><span>İslam’ın görsel sanat üzerindeki görüşü her zaman tartışmalıdır. Selefi din adamlarına göre eğer sanatçının yaptığı insan ve hayvan figürünün derinliğe sahip ise veya hacmiyle gölge oluşturabiliyorsa o eseri yapmak haramdır ki heykel bu anlamda kesinlikle haram sayılır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>, ancak eğer yüzeyde yapılarak derinliği yansıtmıyorsa yapılması haram sayılmamaktadır, Bunlar dolaylı olarak heykel ve resme değinen bazı Kuran ayetlerine isnat ederek bu savda bulunmaktadırlar, onlardan önemli olan örneklerden biri şu ayettir: “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytana ait pis işlerdir, artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Maide suresi: 90. ayet)”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</span></p>
<p><span>Ancak yeni dönemde İslam’ın heykel ve resim sanatına karşı olmadığını savunanlar da çoktur. Onlara göre: “Resmin yasak olduğunu ileri sürenlerin en kuvvetli delilleri bile ya sahih olmaktan uzaktırya da resmi değil, putperestliği yasaklamaktadır… Eğer resim yapmak bu kadar büyük cezayı gerektirseydi, mutlaka Kuran’da açık açık zikredilmesi icap ederdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>“</span></p>
<p><span><strong>Dinin Görsel Sanatlara Tepkisi</strong></span></p>
<p><span>Heykel ve resim gibi görsel sanatların her zaman cahil insanları yanıltması ve onların tapacağı yapıtlara dönüşmesi, dinlerin büyük kaygısı olmuştur. Bu hassasiyeti Hıristiyanlık dini de göstermiştir. Altıncı yüzyılda Hıristiyan dünyası da bu sorunu yaşamıştır. Ancak Papa Gregorius’un ortaya çıkmasıyla dini resimlerin ve heykellerin, insanların dini eğitimi doğrultusunda yararlı olabileceğini savunması, Batı dünyasında resim sorununun giderilmesine sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Çin’de, Konfüçyus da sanat üzerine olumlu düşüncesiyle, sanat  ve toplumsal refah arasında bir bağ kurmuştur. Ancak İslam dünyasının böyle bir dini liderinin bulunmaması nedeniyle her zaman müzik ve görsel sanatları, özellikle de heykel sanatını kısıtlamaya devam etmiştir. Ancak bir taraftan da bu kısıtlamalar, İslam dünyasında nesnelerin deforme edilmesini ve soyut sanatın gelişmesini sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Hıristiyan dünyasında, Ortaçağın sonuna kadar görsel sanatlarda sadece dini konular üzerine çalışılmış olsa da<span>,</span> devamında gelen Rönesans döneminde Klasik Çağ’a bir dönüş sağlanmış ve mitolojik konular görsel sanatlarda yerini almıştır. Botticelli’nin yaptığı Aphrodite’in Doğuşu<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> , Rafaello’nun yaptığı Galatea’nın Zaferi<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Pierre Paul Rubens’in yaptığı Venüs’ün Doğuşu<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> bu dönemin mitolojik konulu belirgin eserlerindendir.</span></p>
<p><span>Aslında İslam dünyası, Ortaçağ’da din baskılı sert dönemi yaşamamıştır. Müslüman sanatçılar minyatürlerinde, Leyla-Mecnun, Ferhat-Şirin, Veys-Ramin gibi aşk destanlarını, Şehname kahramanlarının mücadelelerini ve av sahneleri gibi dünyevi konuları rahatlıkla resimlere yansıtabilmişler. İslam dünyasının ortak mitolojik karakterleri de minyatürlerde sorunsuz bir şekilde hayatlarını sürdürebilmişlerdir. İslam öncesi mitolojik unsurları, İslam’dan sonraki dönemde bile bazen çinilerde ve kilim motiflerinde görmek mümkündür. Örnek olarak, Selçuklu dönemi kilimlerinde Hayat ağacı ve Ata ruhunu yansıtan motifler<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> ve bu dönemin çinilerinde hayat ağacı ve negatif hayvan yüzleri görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</span></p>
<p><span>Türk halklarının pagan mitolojisinde yer bulan birçok inanış, Müslümanlaşmış Türklerin geleneğinde de canlı kalarak belli bir izlenim oluşturmuştur<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>. Ancak İslam sonrası dönemde, Türk şaman mitolojik karakterleri üzerine, minyatürlerde ve duvar resimlerinde özgün ve özel bir çalışma yapılmamıştır. Türk Şaman Mitolojisi, Türk görsel sanat dünyasında mazlum ve görsellik güzelliklerinden mahrum kalmıştır ve bu mahrumiyeti devam etmektedir. Öyle ki bugün, Türk gençlerine sorduğumuzda Ülgenbay, Ayısıt, Kübey gibi Türk mitolojisinin isimlerini bile duymamışlardır. Bazen Asena, Ötüken gibi isimleri duymuş olsalar bile tam olarak ne olduklarının fakında değillerdir. Ancak Zeus’tan, Aphrodite’den, Hera’dan söz ettiğimizde az ya çok bir şeyler okumuşlardır, onlar gençlerimize çok da yabancı değildirler çünkü onlar görsel sanatlarla gözlerine hitap etmiştir, onların filmlerini bile seyretmişlerdir. Ancak Türk mitolojik kahramanlarını nerede görmüşler? Nerede duymuşlardır ki?! Şamanlıkla ilgili resimler yapıp bozkır hayatını canlandıran ve devleri maskeli insanlar<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> olarak kendine ait gülünç tarzıyla tasvir eden Mehmet Siyah Kalem hakkında bilgi sahibi olan da çok azdır.</span></p>
<p><span>Mitolojik karakterleri yaşatmanın en başarılı yolu gözlere hitap edecek formata getirmektir. Söylenceler ağızdan ağza geçerek bir süre sonra unutulabilir. Söylencelerdeki isimler de akıllarda kalmayabilir. Ancak bir heykel, bir duvar freskosu<span>,</span> veya bir tuval resmi olarak ortaya çıktığı zaman göz ve ruh ondan öyle zevk alır ki kolaylıkla unutulmaz. Fakat sıradan insan figürlerine bile hoş bakmayan bir coğrafyada, nasıl tanrıların resimlerini ve heykellerini yapabileceksiniz? İnsan heykellerine tapılmasından korku duyan bir kültür, acaba tanrı ve tanrıçaların resim ve heykellerini nasıl kendine sindirebilir?</span></p>
<p><span>Müslüman Türk araştırmacıları genelde Türkleri İslam’dan önce de tek tanrıya inandıklarını savunmaya çalışıyorlar, ancak gerçeğe bakıldığında, Türklerde de çeşit çeşit tanrılar bulunmaktadır.  Türklerde Zeus gibi, tanrıların kralı yani Gök Tanrı- Ülgenbay, Afrodit gibi güzellik tanrıçaları Umay Ana ve Ayısıt vardır. Ancak Türk tanrılarının dünyası Türklerin gerçek dünyası gibi, Batı tanrılarınınkinden oldukça farklıdır. Türklerde, Yunan tanrıları gibi bir birine ihanet, çapkınlık, kız kaçırma, kıskançlık gibi konular yoktur. Onlar insanlara yardım etmek için vardırlar. Kızagan tanrı savaşlarda Türklere yardım eder, çocuğu olmayan bayanlar tanrıça Kübey’den medet isterler, ocağı ve içindeki ateşi korur. Kırmızılar giymiş yaşlı bir kadındır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Ayrıca Türk tanrılarında bir düzen ve birlik vardır. Türk töre yapısını, Tanrıların dünyasında görmek mümkündür. Türklerde aile yapısında ailenin küçüğü aile büyüğünü dinleyişi gibi, küçük tanrılarda ki bunlar ruh olarak da bilinmektedir, büyüklerini özellikle de Ülgen Bay’ı dinlerler. Çoğu mitoslara göre bunların en büyüğü Gök Tanrı- Ülgen baydır. Bazı mitoslarda da Ülgen Bay’dan önce Kayrahan’ın olduğuna inanılır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Türklerdeki Tengri bir milli tanrının tüm özelliklerine sahiptir. Nitekim Türkler dünyanın ortasında, doğrudan göğün altında yaşamaktalar, dolaysıyla gökyüzü onları özellikle korumaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</span></p>
<p><span>Eski Türklerde tektanrıcılığın izleri bulunsa da<span>,</span> ikinci derecede tanrıların ve ruhların bulunduğu da bir gerçektir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Türklerde her kesin kabile reisine saygı gösterip dinlediği gibi, Türk tanrıları ve ruhları da en büyük tanrıdan emir alırmış. Bu yüzden de Türklerde tek bir tanrının olduğunu savunanlar vardır.</span></p>
<p><span>Ancak, İslam’dan sonraki dönemde, puta tapınılması endişesi yüzünden, zaten o tanrılardan söz etmek imkânsızdır, çünkü hemen şirk ve küfür olarak bilinecektir.</span></p>
<p><span><strong>Bugün</strong></span></p>
<p><span>Bugün Türk “sanatçılar tamamen Türk mitoslarını unutmuş durumda” diye önyargıda bulunursak, bu alanda emek harcayan ve Türk’ün milli kimliğini korumaya çalışan sayılı Türk sanatçılarına haksızlık olacaktır.  Ressamlarımızın arasında sayıları az da olsa, kendi mitoslarına sahip çıkıp, onları canlandırmak için sanatlarını, emeklerini vakf edenleri de gözardı etmemek lazım. Nuray Yakaryılmaz’ın yaptığı yalın tanrı figürleri sanal dünyada okurları, Türk mitolojik karakterlerle tanıştırmak yolunda olumlu etkiler yaratmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>. Mitolojik unsurları modern objelerle birleştiren Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bazı resimlerini<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> hem de Muzaffer Akyol’un çalışmalarını gözönünde bulundurmak lazım. Resim 3 Muzaffer Akyol’un Türk mitolojik unsurları üzerine yaptığı modern çalışmalarından bir güzel örnektir. Kucaklaşma adında olan bu resimde, Hayat ağacı ve altındaki kuşlarla oluşan sarmal, iki kuşun ve ağacın birbirine en çok odaklandığı yerde oluşan bir kediğil başını (başka bir değişle hayvan – ata ruhunu)  yansıtmıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67804" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-004.jpg" alt="" width="800" height="1013" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-004-768x972.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ancak buna benzeri mitolojik konulu eserlerin sanat camiasında ne kadar yatgın olduğu, toplum tarafından hangi seviyede benimsendiği, sanat fakültelerine ne kadar yol açabildiği ve yeni kuşak sanatçı gençlerle ne derecede ilişki kurabildiği düşündürücü olarak incelenmesi gerekmektedir. </span></p>
<p><span>Türk mitolojisiyle görsel sanatlar arasında barış sağlamak ve aradaki engeli ortadan kaldırmak için:</span></p>
<p><span>Gençliğimizi kendi tarihi ve kültürüyle tanıştırmak; tarihimizin değerlerini ortaya çıkararak, kendi milli kahramanlarımızın, sanatçılarımızın ve filozoflarımızın hayatını ve milli sanatlarımızın özelliklerini gözlerinin önünde sermek lazım.</span></p>
<p><span>Milli kültür ve sanatımızın batı sanatının karşısında hiç de zayıf olmadığını, hatta minyatür, tezhip ve hat gibi birçok sanatta onlardan daha ileride olduğunu; mitolojik söylencelerimizin de batıdan hiç eğsik olmadığını ancak kendi kültürel ve sanatsal zenginliklerimize sahip çıkmadığımızı anlatmak lazım.</span></p>
<p><span>Ilımlı İslam araştırmacıları ve din adamlarıyla irtibata geçip, görsel sanatlar üzerindeki açık görüşlerini almak ve yansıtmak lazım. Hâlâ şu dönemde bile, resim ve heykeli haram bilen selfi din adamlarının sayısı az değildir. Bunlar dindar insanları da etkilemekte ve birçok zaman görsel sanattan uzak durmalarına neden olmaktadırlar. Ancak görsel sanatlara anlayışla bakan ilerici açık görüşlü din adamları da az değildir ki onların görüşlerini topluma yaymak lazım.</span></p>
<p><span>İslam dinimize göre ameller niyete göre değerlendirilir (el-amalü binniyyat). Eğer cahillik zamanda insanlar Allah yerine putları tapmış olsalar, bugün bir heykelin sadece bir sanat işi olduğu için değer kazandığı her kesin malumudur. Bugün Avrupa ülkelerinin sokaklarına çıktığında antik çağın mitolojik tanrıları dâhil onlarca heykel görülebilir ancak hiç kimse onlara tanrı olarak tapmamaktadır. Onlara sadece geçmişten bir eser, sanatçıların yaratıcılığı, hayatın güzellikleri olarak bakılmaktadır. Eğer Türk sanatçıları da bugün Türk mitolojik karakterleri üzere heykel ve resim yapsalar bunları da aynı şekilde karşılamak lazımdır. Bu sanatların niteliğini ve amacını din adamlarına ve normal insanlara ister medyada ister toplum içinde anlatmak gerekir.  Ancak bazı hassasiyetler gözöününe alınmak istenirse, bu karakterler sadece tanrılar veya tanrıçalar olarak değil, eski ruhlar adıyla da sunulabilecektir. Çünkü eski Türklerde Gök tanrıdan başkası, birçok zaman “ruhlar” olarak da bilinmektedir.</span></p>
<p><span>Ülkemizin Güzel Sanatlar fakültelerinde, Türk mitolojisi dersi verilmelidir. Fakültelerin çoğunda Mitoloji dersinde genelde Yunan mitolojisi üzerine çalışılmaktadır. Ama bunun yanında, öğrencilere özellikle Türk mitolojisini açıklayacak, Türk Mitoloji dersi verilmelidir, ancak sanat fakültelerinde bu ders sadece teorik olarak kısıtlanmamalı, yarı teorik yarı uygulamalı olarak öğrencilerin Türk mitolojisi üzerine grafik, heykel ve resim yapmalarına imkân sağlanmalıdır. Ancak bu durumda mitolojimiz ve yeni nesil arasında sağlam bir bağ kurulabilecektir.</span></p>
<p><span><strong>Fakültemizde yaptığımız bir çalışma</strong></span></p>
<p><span>Trakya Üniversitesinin Güzel Sanatlar fakültesinde mitoloji dersimizde Türk mitolojisi üzerine bir çalışmamız olmuştur. Bu derste Yunan mitolojisinin yanısıra Türk mitosları ve mitolojik kahramanları da tanıtılmış ve bu iki uygarlığın mitosları karşılaştırılmıştır. Yunan mitolojisindeki Aphrodite gibi, Türklerde de Ayısıt ve Umayana gibi güzellik tanrıçaların olduğu, Yunan mitolojisinde Hades gibi Türklerde de Ötügen ( veya Ötüken) adlı yer tanrıçasının olduğu öğrencilere açıklanmıştır ki iki uygarlıkta olan bu ortak özellikler,  öğrencilerimize çok cazip gelmiştir.</span></p>
<p><span>Bu derste mitolojik kahramanların söylenceleri anlatılarak, öğrencilerin her birinin beğendiği tanrı veya tanrıçayı seçmesi ve seçtiği konu üzerine tuval resimi yapmaları istenmiştir.</span></p>
<p><span>Öğrenciler ilk pratiklerinde, Batı resminin etkisi altında Batı mitolojik karakterlerin benzeri figürleri yapmaya yönelmişlerdir, ancak onlara Türk tipi ve Türklerin eski dönemde giydikleri elbiseler gösterildiği zaman, Türk ruhunu ve Türk kahramanlarının özelliklerini kendi yorumlarıyla modern tarzda yansıtan eserler ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar Türk medyası tarafından da iyi karşılanmış, birkaç televizyon programında haberi verilmiş, Yeni Şafak gibi gazetelere çıkmış, haberi internet sitelerinde de geniş yer almıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Burada, danışmanlığımda yapılan o çalışmalardan birkaçı örnek olarak verilmektedir.</span></p>
<p><span><strong> Resim 4:</strong></span></p>
<p><span>Bu resimde Kübey anayı görüyoruz. Kübey,  tükenmez bereketin, mutlak gerçekliğin ve yaşamın simgesidir. Tanrıça, aynı zamanda yeniden doğuşun ve ölümsüz hayatın kaynağıdır. Bazı Türk inançlarına göre Doğum Tanrıçası Kübey-Hatundu ve kökünden hayat suyu akan ağacın içindeydi.  Yarı beline kadar çıplaktır. Alt tarafı ağaç köklerini andırır. Orta yaşlı ciddi bakışlı bir kadın kabaran göğüslerinden süt verir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</span></p>
<p><span>Resimde, Kübey’in bu özellikleri yansıtılmıştır.</span></p>
<p><span>Burada şunu da eklemek lazımdır ki bazı mitolojik inançlarımız hâlâ hayatımızda yaşadığını görebiliyoruz. Bunun açık örneği Kübey’dir. Aynı zamanda doğum tanrıçası olan Kübey, beline kadar ağaçtır. Çocuk isteyen kadınlar şaman inancına göre Kübeyden medet dilerlermiş. Bugün ise hala çocuk sahibi olmak isteyen bayanlar dilek ağacına bir parça kumaş takarlar. Acaba bunlar kendileri de farkında olmadan hâlâ Kübeyden yardım istemiyorlar mı?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67805" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-005.jpg" alt="" width="800" height="542" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-005.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-005-768x520.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Resim 5:</strong></span></p>
<p><span>Bu resimde şaman davul çalarken gösterilmektedir. Ruhlar, tanrılar, ve insanlar arasında aracılık yapan olağanüstü ruhi güce sahip olan insanlara Şaman veya bir başka değişle Kam denir. Özellikle ruhsal hastları iyileştirmek, hastanın vücudundan hastalığa neden olan kötü ruhu kovup iyi ruhu geri getirmek, kısırlık ve zor durumlarda çare bulmak, verilen kurbanalrı tanrılara ulaştırmak, değişik dinsel törenleri yerine getirmek, ölülerin ruhunu ölüler âlemine göndermek, fal bakıp gelecekten haber vermek<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>, kötü ruhları güneşin ve ayın çevresinden uzaklaştırıp tutulan ayın yüzünü açmak, şamanın yerine getirdiği görevlerdendir.</span></p>
<p><span>Resim 5’de görüldüğü gibi, şaman davul çalırken aya bakmaktadır. Şaman ay tutulduğunda kötü ruhların ayı kuşattığına inanır; davul çalarak kötü ruhları kovmaya çalışır.</span></p>
<p><span><strong>Resim 6:</strong></span></p>
<p><span>Resimde Tanrı Mergen görülmektedir. Her şeyi bilen, akıllı okçu ve nişancı anlamında olan Tanrı Mergen<span>,</span> aslında akıllılığıyla bilinmektedir. Bu anlamda Mergen, Yunan mitolojisindeki Hermes’i (Merkür) anımsatır. Hermes, akıl tanrısıdır ve bütün bilgilere sahip tanrı olarak bilinir. O karanlığın güçlerini yenen tanrıdır, çünkü “o her şeyi bilir ve her şeyi yapabilir”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>.</span></p>
<p><span>Resimde görüldüğü gibi simgesi okçuluk ve nişancılıktır. Göklerde yaşar ve Tanrıların büyüğü Kayrahan’a yakın olan üç tanrıdan biridir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67806" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-007.jpg" alt="" width="800" height="581" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-007.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-007-768x558.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Resim 7:</strong></span></p>
<p><span>Ötügen genelde yer tanrıçası olarak bilinir. Bu açıdan onu Yunan mitolojisndeki Hades ile karşılaştırabiliriz. Aynı zamanda Ötügen, devleti ve hâkimiyeti koruyan bir ilahedir. Cengiz han Ötügen’e “ötügen anamız” der<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. </span></p>
<p><span>Orhon yazıtlarında Ötüken’in ormanlık dağı olarak nitelendirilmekte ve tıpkı yer ve su gibi “kutsanmış” olarak bilinmektedir. Ötüken’in kelime anlamı ” En stratejik yer”dir, İmparatorluğun kalbidir. Eski metinlerde, “Devleti bir arada tutan yer, (her zaman) ötüken ormanı olmuştur” diye geçer<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>.</span></p>
<p><span>Etügen, hayvanları ve toprak ile ilgili tüm ürünleri koruyan bir tanrıçadır. Aslında Yer Tanrıçası ile doğum ve üretim arasındaki bağ neredeyse evrenseldir.</span></p>
<p><span>Resim 7 de Etügen sarı elbiseli sarışın bir melek olarak gösterilmiştir. Ötügen’in göbeğinin çevresinden sudur eden sarı ışıklar onu dünyanın merkezi olarak simgelemektedir; zira mitolojik inanca göre Etügen’in sarı rengi yer ananın göbeği sayılan dünyanın merkezini sembolize eder.</span></p>
<p><span><strong>Resim 8:</strong></span></p>
<p><span>Asena, Oğuz Kağan’a yol gösteren ve rehberlik eden dişi kurttur.</span></p>
<p><span>Göktürklerin kurttan türeyişi ile ilgili destan Bahattin Ögel’in <em>Türk Mitolojisi</em> adlı eserinde şu şekilde verilmiştir:</span></p>
<p><span>“Göktürkler eski Hunların soylarından gelirler ve onların bir koludurlar. Kendileri ise Aşina (A-shih-na) adlı bir aileden türemişlerdir. Göktürkler, Lina adlı bir ülke tarafından Mağlubiyetten sonra, soyca yok edildiler. Tamamen öldürülen Göktürkler içinde, yalnızca on yaşında bir çocuk sağ kalır. Bir dişi kurt çocuğu bulur ve besler<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> … Resim 8 de bir kurt ve kurt ailesinden gelen Asena adıyla bilenen türk kızı gösterilmektedir. Kızın kıyafeti ve ondaki motifler, Türkmen kızlarının milli kırmız elbisesini anımsatır.</span></p>
<p><span>Çin kaynaklarına göre, Türklerin kurucusu olan bu ismin sahibi, bir dişi kurttan doğmuş ve doğaüstü yeteneklere ve sihirli güçlere sahiptir. Kendisi iki genç kızla evlenmiş, biri yaz tanrsısının diğeri kış tanrısının kızıydı<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> .</span></p>
<p><span><strong>Resim 9: </strong></span></p>
<p><span>Umay Ana resmin merkezinde ve altında ise bir cenin görülmektedir. Umay çocuklarla ilgili bir tanrıçadır. Plasenta ile yakın ilişki içindedir; yeni doğmuş olanları korumakta ve belki de bir doğurganlık tanrıçasının işlevini yerine getirir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>.</span></p>
<p><span>Divânû Lûgâti’t-Türk’te Umay’a tapıldığında oğlan çocuk doğumunun gerçekleştiği ifade edilmekte, ayrıca onun doğumundan sonra çıkan ‘son’(plasenta) olduğu belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</span></p>
<p><span>Umay, günümüzde kadınları ve çocukları koruyan bir ruh biçimini almış olup Tunguzlarla birlikte Güney Sibirya ve Altay Türklerinde görülür. Buralardaki inançlara göre, Umay her zaman çocukla beraberdir; ancak onun çocuğu terk ettiği zamanlarda olur. Bu ayrılma uzun sürdüğü zaman çocuk hastalanır. Umay’ın çocukla beraber olduğunun işareti, çocuğun uykudayken gülümsemesidir. Ağladığı zaman sözü edilen koruyucu ruhun gittiği düşünülür<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67807" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-009.jpg" alt="" width="800" height="568" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-009.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-009-768x545.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Resim 10:</strong></span></p>
<p><span>İslam dünyasının ortak mitolojik karakterlerinden biri olan Anka (Simurg) kuşu resmedilmiştir.</span></p>
<p><span>Kuşların hükümdarı olan Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.</span></p>
<p><span>Kuşlar Anka’ya inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Anka’yı bekler dururlarmış. Ne var ki, Anka ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</span></p>
<p><span>Ancak Anka’nın yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67808" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010-768x396.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010-86x45.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Mitoloji-010-180x94.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Resim 11: </strong></span></p>
<p><span>Odana ( Ateş tanrıçası) Ocak tanrıçası, dişi bir varlık olarak düşünülmüştür. Yakut Türkleri ocak yaparken sekiz kenarlı ana-hatundan izin alırlar. Altay Şamanları dualarında atamızın yaktığı üç ateş, anamızın gömdüğü “üç taş ocak” diye dua ederler.</span></p>
<p><span>Çinliler sınır komşuları olan Türklerin, ateş tanrısı od tengriyi bildiklerini ve her zaman ona dua ettiklerini söylerler. 10. Yüzyıl Hudud-el- Alem’de Kırgızlar’ın ateşe taptıkları belirtilmiştir. Evdeki ocak ateşine ilişkin kült, ailenin “Ateş Perisi” (Odana) anlamında Ot Tegin diye adlandırılan en küçük oğlu tarafından yürütülmeliydi. O, babadan kalacak olan malların doğal varisiydi<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>. Türkmenistan Türkmenleri babadan kalan eve Ocak Öy (ev) derler.</span></p>
<p><span>Buryatlar, Odana’yı Resim 10’da görüldüğü gibi, kırmızılar giymiş yaşlı bir kadın olarak veya ateşin yalımıyla dalgalanan yeşil veya kırmızı ipekten kaftan giymiş bir kadın olarak da düşünmüşlerdir. Resimde Odana’nın kırmzı kaftanının ateşten çıkıyor gibi gözükmesi öğrenci ressamın yeni görüşünü yansıtmaktadır. Arka planda ise Türk halılarının motifleri gibi soyutlaşan Türk çadırları ve aralarında yanan ateşleri manzaraya uygun bir derinlik vermiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Abdurrahman DEVECİ</strong></span></a>
</p><p><span>Trakya Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sanat Tarihi, El-mek: rahmandieji@yahoo.com</span></p>
<p><span><span><strong>Makale Yayını: </strong></span>Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/13 Fall 2013, p. 795-810, ANKARA-TURKEY</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ Aslanapa, Oktay, “Türk Sanatı”, Remzi Kitabevi, 5. Basım, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Beksaç, Engin, “Avrupa Sanatına Giriş”, Üçüncü Basım, Engin Yayıncılık, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Celal Esad, Arseven, “Türk Sanatı Tarihi, Menşesinden Bugüne Kadar”, Milli Eğitim basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Cıbıroğlu, Yıldız, “Türk Sanatında Gizli Yüz”, Arkeolojive Saant Yayınları, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar, Türk Mitolojisisn Ana Hatları, s. 18; R. Şeşen, İslam Coğrafıyacılarına Göre Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ Diyarbekirli, Nejat, “İslamiyetten Önce Türk Sanatı”, Sanat Dizisi: 45, Başlangıçtan Bugüne Türk Sanatı, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Elbehnisi Afif , “El-fen el-islami” , Dimeşk, Talas: Lid-dirasat-i ve’t Tercume ve’n-Naşriye , 1986.</span></div>
<div><span>♦ Gombrich, E. H.,”Sanatın Öyküsü” Çeviri: Bedrettin Cömert, dördüncü basım, Remzi kitabevi, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Konuralp, Okan, “Hurriyet Gazetesi”, 1 1 Ağustos 2013.</span></div>
<div><span>♦ Naili Boratav, Pertev, ” Türk Mitolojisi”, BilgeSu yayınevi, Çeviri: Recep Özbay, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ Poul Roux, Jean, “Eski Türk Mitolojisi”, Çeviri: Musa Yaşar Sağlam, BigeSu yayınevi, Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ Türkmen Sovet Ansiklopedisi”, Cilt, Aşkabat, 1978.</span></div>
<div><span>♦ Wilkingson, Philip – Philip, Neil, “Görsel Rehber, Mitoloji” Çeviri: Meltem Uzun, , İnkilap Yayınevi, 2010.</span></div>
<div><span><strong>İnternet taramaları:</strong></span></div>
<div><span><a href="http://www.youtube.com/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.youtube.com</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.kadimdostlar.com/Dinimiz_islam_islam_Buyukleri_f104/islam_ve_39_da_Resim_Kurani_Kerim_ve_39_de_Res_t61357.html" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.kadimdostlar.com</a></span></div>
<div><span><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Od_Ana" target="_blank" rel="noopener">♦ http://tr.wikipedia.org</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.hurriyet.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.hurriyet.com.tr</a></span></div>
<div><span><a href="http://yenisafak.com/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://yenisafak.com</a></span></div>
<div><span><a href="http://www.sondevir.com/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.sondevir.com</a></span></div>
<div><span>♦ http://www.gnoxis.com</span></div>
<div><span><a href="http://www.msxlabs.org/" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.msxlabs.org</a></span></div>
<div><span>♦ http://samanizmnedir.blogcu.com</span></div>
<div><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bkz. Philip Wilkingson- Neil Philip, “Görsel Rehber, Mitoloji” Terc. Meltem Uzun, , İnkilap Yayınevi, 2010, s. 333.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. Afif  Elbehnisi,  “El-fen el-islami” , Dimeşk, Talas: Lid-dirasat-i ve’t Tercume ve’n-Naşriye , 1986, Resim 85-86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bkz. “Türkmen Sovyet Ansiklopedisi”,  8. Cilt, Aşkadbat, 1978, s. 39, resim IV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bkz. Nejat Diyarbekirli,  “İslamiyetten Önce Türk Sanatı”, Sanat Dizisi: 45, Başlangıçtan Bugüne Türk Sanatı, Ankara, 1993, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Oktay Aslanapa, “Türk Sanatı”, Remzi Kitabevi, 5. Basım, İstanbul, 1999, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>  Bkz.  Gombrich, E. H.,”Sanatın Öyküsü” Çeviri: Bedrettin Cömert, dördüncü basım, Remzi kitabevi, İstanbul, 1992, s. 54, resim 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Mount_Nemrut.jpg</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisisn Ana Hatları, s. 18; R. Şeşen, İslam Coğrafıyacılarına Göre Tnkara 1998, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bkz. a. g. e., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bkz. a. g. e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a>  Yıldız Cıbıroğlu, “Türk Sanatında Gizli Yüz”, Arkeolojive Saant Yayınları, İstanbul, 2008, s. 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bkz. http://www.youtube.com/watch?v=ToNgDsQ_-YA</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a>http://www.kadimdostlar.com/Dinimiz_islam_islam_Buyukleri_f104/islam_ve_39_da_Resim_Kurani_Kerim_ve_39_de_Res_t61357.html</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a>Okan KONURALP, Hurriyet Gazetesi, 1 1 Ağustos 2013; http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24433797.asp.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Gombrich, E. H.,”Sanatın Öyküsü”, s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> a. g. e.,  s. 198, 200, Resim. 172, 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a>  Engin Beksaç,  “Avrupa Sanatına Giriş”, Üçüncü Basım, Engin Yayıncılık, İstanbul, 2000, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Engin Beksaç, a. g. e., s. 64.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Bkz. Yıldız Cıbıroğlu, “Türk Sanatında Gizli Yüz”, s. 36, resim 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bkz. A. g. e.,  s. 24, res. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a>  Pertev Naili Boratav, ” Türk Mitolojisi”, BilgeSu yayınevi, Çeviri: Recep Özbay, Ankara, 2012, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Oktay Aslanapa, ” Türk Sanatı”, Beşinci basım, Remzi kitabevi, İstanbul, 1999, S. 368.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> http://tr.wikipedia.org/wiki/Od_Ana</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisisn Ana Hatları, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Jean Poul Roux, “Eski Türk Mitolojisi”, Çeviri: Musa Yaşar Sağlam, BigeSu yayınevi, Ankara 2012, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Yaşar Çoruhlu, a. g. e., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> http://www.gnoxis.com/t%C3%BCrk-mitolojisinde-tanr%C4%B1lar-ve-tanr%C4%B1%C3%A7alar-35620.html</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Bkz. Yıldız Cıbıroğlu, “Türk Sanatında Gizli Yüz”, s. 135- 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a>  a. g. e., s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> <a href="http://yenisafak.com.tr/kultur-sanat-haber/turk-mitolojisini-tuvallere-yansittilar-29.05.2013." target="_blank" rel="noopener">http://yenisafak.com.tr/kultur-sanat-haber/turk-mitolojisini-tuvallere-yansittilar-29.05.2013.</a>  http://www.sondevir.com/?aType=haber&ArticleID=133393</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCbey" target="_blank" rel="noopener">http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCbey</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Yaşar Çoruhlu, a. g. e., s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> http://turk-mitolojisi.blogspot.com/2010/08/mergen-tanri.html</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bkz. Yaşar Çoruhlu, a. g. e., s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Yaşar Çoruhlu, a. g. e., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a>  Jean Poul Roux, “Eski Türk Mitolojisi”, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a>  http://samanizmnedir.blogcu.com/turk-tanrilari-ve-ruhlar/9783094</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Jean Poul Roux, a. g. e., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> a. g. e., s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Yaşar Çoruhlu, a.,g. e., s. 40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> a. g. e., s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> http://www.msxlabs.org/forum/masal-kahramanlari/23173-anka-kusu.html</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-gorsel-sanatlarimizda-ki-yeri-nerede.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Jean Poul Roux, a. g. e., s. 41.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskandinav Mitolojisinin Kökenindeki Türk Mitolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskandinav-mitolojisinin-koekenindeki-turk-mitolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskandinav-mitolojisinin-koekenindeki-turk-mitolojisi</guid>
<description><![CDATA[ İskandinav Mitolojisinin Kökenindeki Türk Mitolojisi
1.İskandinav Mitolojisi İskandinav denilen topluluklar bugün Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda ve Faroe Adaları’nda yaşamakta olan insan topluluklarını kapsar. Günümüzde İskandinavlar yanlış olarak Viking olarak adlandırılır. Halbuki Viking çağından (750-1070) çok daha önceleri İskandinav kültürünün oluştuğu görülür. Bu kültürün başlangıç noktası muhtemelen Bronz Çağı’na (M.Ö. 1600-450) kadar uzanır. Erken İskandinav kültürü hakkında yazılı kaynak olmasa da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a922909d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskandinav, Mitolojisinin, Kökenindeki, Türk, Mitolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Ozgur-Baris-Etli-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html">İskandinav Mitolojisinin Kökenindeki Türk Mitolojisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1.İskandinav Mitolojisi</strong></span></p>
<p><span>İskandinav denilen topluluklar bugün <strong>Norveç</strong>, <strong>İ</strong><strong>sveç</strong>, <strong>Danimarka</strong>, <strong>İ</strong><strong>zlanda </strong>ve <strong>Faroe Adaları’</strong>nda yaşamakta olan insan topluluklarını kapsar. Günümüzde İskandinavlar yanlış olarak Viking olarak adlandırılır. Halbuki Viking çağından (750-1070) çok daha önceleri İskandinav kültürünün oluştuğu görülür. Bu kültürün başlangıç noktası muhtemelen Bronz Çağı’na (M.Ö. 1600-450) kadar uzanır. Erken İskandinav kültürü hakkında yazılı kaynak olmasa da taş ve metal işçiliği bulguları, tanrı ve tanrıça motifleri, antik mitler ve ritüeller bize bu konuda birşeyler söyler<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. <strong>Lindau</strong>‘ya göre M.Ö. 2 binlere tarihlenen arkeolojik kayıtlar İskandinav kültürünün kökenlerini sunar<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisi ve Viking inanışları incelendiğinde Türk kültürünün dünyanın bu kısmını da etkilemiş olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Üstelik bu kültürel ilişkiyi ilk kez ortaya çıkaranlar İskandinavya toplumundan olan önemli kişilerdir. Örneğin, İsveçlilerin Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olduğunu aktaran kişilerden biri İsveç tarihinin kurucusu sayılan <strong>Prof. Sven Lagerbring</strong>‘tir<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</span></p>
<p><span>Vikinglerin geleneksel hikayeleri tanrılar, devler, yaratıklar hakkındadır. Bu hikayelerin çoğu dünyanın yaratılışıyla ilgili mitleri anlatır. Bunlar Viking sagaları adıyla bilinir. İskandinav mitolojisinde tanrılar ölümsüz değil ölümlüydüler. Yani daha çok insanı andırırlar. Dev boyutlu olmaları onları insanlardan ayırır. Tanrılar insanların sahip oldukları sevme, korkma gibi duygulara da sahiptirler. İnsanlar gibi yaptıkları işler başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yendikleri gibi yenilebilirler de. İskandinav mitolojisinde dokuz dünya bulunur. Bunlar: <strong>Muspelheim, Niflheim, Helheim, Jotunheim, Asaheim, Vanaheim, Alfaheim, Svartalfaheim, Mannaheim</strong> gibi alemlerdir. Örneğin, insanların yaşadığı <strong>Midgard</strong>, <strong>Mannaheim</strong>‘de bulunur. Bunun yanı sıra, tanrıların yaşadığı yerin adı <strong>Asgard</strong>‘dır. Cennetin olduğu yer burasıdır. Burada <strong>Odin</strong>‘in sarayı <strong>Valhalla</strong> bulunur. İskandinav mitolojisi tanrılar açısından oldukça zengindir. Örneğin, <strong>Aegir</strong> okyanusun ve deniz kıyısının tanrısıdır. Kızdığında fırtınalar yaratır. <strong>Balder</strong>, sevgi ve bilginin tanrısı olup <strong>Odin</strong> ve <strong>Frigg</strong>‘in oğludur. Şiir tanrısı <strong>Bragi</strong>‘dir. Gündüz tanrısı <strong>Dagr</strong>‘dır. Sağlık tanrıçası <strong>Eir</strong>‘dir. <strong>Loki</strong>, <strong>Odin</strong>‘in erkek kardeşi olup ateş tanrısıdır. <strong>Fenrir</strong>, <strong>Loki</strong> ve dişi dev <strong>Angerboda</strong>‘nın oğludur. <strong>Loki</strong> ve <strong>Angerboda</strong>‘nın oğullarından biri de <strong>Jormungand</strong> denen yılandır. İskandinav mitolojisindeki kıyamet <strong>Ragnarok</strong> zamanında <strong>Thor</strong> tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. <strong>Freya</strong>, aşk ve güzellik tanrıçasıdır. <strong>Frigg</strong>, gök tanrıçasıdır, <strong>Odin</strong>‘in eşidir. <strong>Heimdall</strong>, şafak tanrısıdır<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67814" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-2.jpg" alt="" width="800" height="586" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-2-768x563.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2.Tanrı Odin’in Türk Kökeni Hakkında İddialar</strong></span></p>
<p><span><strong>Snorre Sturlesson</strong>‘un <strong>Edda</strong>‘sında, <strong>Odin</strong>‘in <strong>Turkland</strong>‘dan kuzeye yolculuğu anlatılır. <strong>Sturlesson</strong>, sadece <strong>Odin</strong>‘in <strong>Turkland</strong>‘dan geldiğini yazmıyor aynı zamanda onun İskandinavya’ya Türk geleneklerine uygun adetler getirdiğini, Türk dilinin İskandinav diline ve hatta İngiliz diline etki yaptığını da yazıyor. Üstelik, <strong>Odin</strong>‘in oğlu <strong>Yngve</strong>‘nin İsveç kralı olduğunu da söylüyor. Örneğin <strong>Ynglinge Destanı</strong>‘nda şu sözler geçer: “(…)<em>Sveigder ülkeyi babasından devraldı. Tanrılar yurdunu ve ilk Oden’i ziyaret etme sözü verdi. Kendisiyle birlikte on iki yolda</em><em>ş </em><em>dünyayı dola</em><em>ş</em><em>tı. Türk ülkesine (Turkaland) ve Büyük </em><em>İ</em><em>sveç’e (Svitjod det stora) geldi. Orada pek çok akrabasını buldu. Bu yolculuk be</em><em>ş </em><em>yıl sürdü. Sonra </em><em>İ</em><em>sveç’e (Svitjod) geri döndü</em>.”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. <strong>Hervavar Destanı</strong>‘nda ise şu cümlelere rastlarız: “(…)<em>O sıralar Do</em><em>ğ</em><em>u’dan Asyalılar ve Türkler geldiler ve buraya Kuzey’e yerle</em><em>ş</em><em>tiler. Önderlerinin ismi Oden idi. Sekiz o</em><em>ğ</em><em>lu vardı. Hepsi birer büyük ve güçlü adam oldular</em>.”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. <strong>Bosa Destanı’</strong>nda ise yine <strong>Odin</strong>‘in Asya topraklarından geldiği dile getirilmektedir: “(…)<em>Do</em><em>ğ</em><em>u Gotland’ı Ring isimli bir kral yönetti. O, Göte’nin o</em><em>ğ</em><em>lu, </em><em>İ</em><em>sveç kralı Oden’in torunuydu. Oden Asya’dan gelmi</em><em>ş</em><em>ti ve Kuzey’in en ünlü kraliyet hanedanlıkları onun soyundan gelmeydi.</em>”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</span></p>
<p><span><strong>Odin</strong>‘in Asyalı kökeninden bahseden yalnızca <strong>Edda</strong>‘lar değil elbette. Birçok yazar ve tarihçi bu konuya değinmeden geçememişler eserlerinde. Örneğin, bunlardan biri “<em>A Modern Theory of Language Evolution</em>” adlı eserin yazarı <strong>Carl J. Becker</strong>. <strong>Becker</strong>, bu eserinde <strong>Odin</strong>‘in Asya kökeninin yanı sıra “<em>Od</em>” kelimesinin Türkçe “<em>ate</em><em>ş</em>” anlamına geldiği vurgusunu da yapıyor: “<em>Odin, Aesir tanrılarıyla birlikte kuzey halklarının deneyimine Orta Asya’dan, Asgard’dan gelen yeni bir deneyim kazandırıyor. </em><em>İ</em><em>skandinav geleneklerinde Gök-Türkler, </em><em>İ</em><em>skitler ve/veya Sarmatlar Alfheim’daki beyaz Elfleri hatırlatırlar. Alfheim’deki beyaz elflerin kralı Freyr’dır. Bu elfler Swartalfheim’ın siyah cüceleri gibi metal i</em><em>ş</em><em>çili</em><em>ğ</em><em>i konusunda yetenek sahibidirler. Bu durum, Do</em><em>ğ</em><em>u Anadolu’da Toros vadilerinde ya</em><em>ş</em><em>ayan Türk kavimlerinde de görülür.</em> (…) <em>Odin do</em><em>ğ</em><em>udan döndü</em><em>ğ</em><em>ünde yanında metal i</em><em>ş</em><em>leme bilgisini de getirmi</em><em>ş</em><em>ti.</em> “<em>Od</em>”, <em>Türkçe’de ate</em><em>ş </em><em>anlamına gelir,</em> “<em>Odun</em>” <em>kelimesi ise</em> “<em>odun (firewood)</em>” <em>anlamına gelir</em>. <em>Bu durumda</em> “<em>Odin the Ygg</em>”, “<em>İ</em><em>yi ve genç odun</em>”<em>a</em> <em>dönü</em><em>ş</em><em>ür</em>.”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>. “<em>Norse Mythology A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs</em>” adlı eserde ise “<em>Biz aynı zamanda onu (Oden’i) Ynglinga Saga’nın ilk kısmında görüyoruz. Bu bölümde Odin’in halkının lideri olarak onları Turkland’dan İskandinavya’ya getirdiğini anlıyoruz</em>” satırları vurgulanıyor<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</span></p>
<p><span><strong>Turgay Kürüm</strong> ise <strong>Odin</strong>‘in Türk Kökeni hakkında şu bilgileri veriyor: “<em>Tarihi bilgiler ve adı geçen eserdeki di</em><em>ğ</em><em>er bilgilerin ı</em><em>ş</em><em>ı</em><em>ğ</em><em>ında Odin’in, M.S. 3. yy.’da Karadeniz’in kuzeyine gelen Gotlar’dan oldu</em><em>ğ</em><em>u, Don ve </em><em>İ</em><em>dil nehirleri arasına hakim olan Got kabilesinin lideri oldu</em><em>ğ</em><em>unu, Germanik’in Hıristiyan olması sonrasında ya</em><em>ş</em><em>anan süreçte pagan inancını koruyarak ana yurdu olan </em><em>İ</em><em>skandinavya’ya (Gotaland) Avrupa’ya Hun akınları ba</em><em>ş</em><em>lamadan, kabilesiyle geri döndü</em><em>ğ</em><em>ü ve </em><em>İ</em><em>skandinavya’da Viking krallı</em><em>ğ</em><em>ını kurdu</em><em>ğ</em><em>u anla</em><em>ş</em><em>ılmaktadır</em>.”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. “<em>Alpler ve Elfler: Türk ve </em><em>İ</em><em>skandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu</em>” adlı makalelerinde <strong>Doç. Dr. Osman Karatay</strong> ve <strong>Emre Aygün</strong>, <strong>Odin</strong> hakkında ilginç bilgiler aktarırlar. <strong>Karatay</strong> ve <strong>Akgün</strong>‘e göre Türkistan’dan İskandinavya’ya göç eden <strong>Odin</strong>, daha sonra tanrısallaştırılmış ve kuzeylilerin baş tanrısı haline gelmiştir. Onlara göre<strong> Odin</strong>‘in kavminin adı <strong>Az</strong>‘dır, yani Göktürk yazıtlarında karşımıza “<em>Az budun</em>” olarak çıkan, Abakan bozkırında Kırgız komşuluğundaki halk. Yine <strong>Karatay</strong> ve <strong>Aygün</strong>‘ün Nizamüddin Şami’den aktardıklarına göre Timur bir sefere çıkmadan önce bu bölgedeki <strong>Öden Ata</strong>‘nın kabrini ziyaret etmiş, dua ve dilekte bulunmuştur<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.  <strong>Doç. Dr. Osman Karatay, </strong>“<em>Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü</em>” adlı makalesinde de <strong>Odin</strong>‘in Türk kökenlerini açıklamıştır<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</span></p>
<p><span>Bazı kaynaklara göre <strong>Odin</strong>‘in tanrı olarak kabul edilmesi onun doğa üstü güçleri daha doğrusu şamanik özellikleri nedeniyledir. Bu, <strong>Oden Ata</strong>‘nın bir lider olduğu kadar aynı zamanda bir şaman (kam) olduğu ihtimalini doğurur. Eğer öyleyse <strong>Oden Ata</strong>‘nın şamanik özelliklerini gören İskandinav halkı onu tanrı mertebesine yükseltmiş olabilir. <strong>Odin</strong>‘in şamanik ruh yolculukları iyi belgelenmiştir. <strong>Ynglinga Saga</strong>‘nın aktardığına göre <strong>Odin</strong> diğer kişilere uyku halinde veya ölüme yakın bir halde görünürken uzak diyarlara haber gönderebiliyordu. Bir Eddic şiiri olan “<em>Baldur’un Rüyaları</em>”nda ise <strong>Odin </strong>sekiz ayaklı atı <strong>Sleipnir</strong>‘i sürüyor ve bu atı ile yer altı dünyasına Avrasya’lı şamanlar gibi bir yolculuk yapabiliyordu<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. <strong>Mircae Eliade</strong>‘ye göre ise <strong>Odin</strong>, tüm dünyadaki şamanların sahip olduğu gibi Hugin ve Munin adlı iki kuzguna sahipti<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</span></p>
<p><span><strong>3.İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı: Yggdrasil</strong></span></p>
<p><span><strong>Yggdrasil</strong>, İskandinav mitolojisindeki kutsal yaşam ağacıdır. Ona aynı zamanda “<em>Dünya A</em><em>ğ</em><em>acı</em>” da denilir.<strong> Yggdrasil</strong>, 9 dünyayı, alemi dalları aracılığıyla birbirine bağlar. <strong>Yggdrasil</strong>‘in en tepesinde kartal <strong>Vedrfolnir</strong> bulunur. Bu kartal buradan tüm dünyayı gözler. <strong>Odin</strong>, runların (runik yazıların) sırrını öğrenebilmek için <strong>Yggdrasil</strong>‘in dallarında dokuz gece boyunca asılı kalmıştır. <strong>Yggdrasil</strong>, mitolojide genellikle uzun yaşamı, bereketi, yeniden doğuşu ve bilgiyi temsil eder<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. <strong>Edda</strong>‘da anlatıldığına göre, <strong>Yggdrasil</strong> yerin dibinden gökyüzüne uzayan yüce bir ağaçtır. Yggdrasil’in tüm dünyayı örten dokuz dalı ve uçları göklerde başlayan üç kökü vardır. Bu köklerin her biri bir kaynaktan suyunu almaktadır. Köklerden biri Asyalıların oturduğu <strong>Asgard</strong>‘ın (Asyalıların yurdu) altındadır<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</span></p>
<p><span><strong>Yggdrasil</strong>‘in kökleri altında kutsal suyun bulunması bize Türk mitolojisinin dünya ağacının “<em>hayat suyu</em>”nu hatırlatır. Türk mitolojisinde dünya ağacı, bazen “<em>hayat suyu</em>” inancı ile de birleşmiştir. Mesela, Altay efsanelerinin bazılarında “<em>hayat a</em><em>ğ</em><em>acı</em>” göğün 12. katına kadar yükselen “<em>dünya da</em><em>ğ</em><em>ı</em>”nın üstündeki “<em>kayın a</em><em>ğ</em><em>acı</em>” olup altındaki çukurda yer alan bu “<em>hayat suyu</em>” bazan ölümsüzlük veya yeni bir güç, bazan da sağlık veya gençlik bahşederdi (Ögel, ss:106-107)<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>. “<em>Hayat a</em><em>ğ</em><em>acı</em>” veya “<em>Dünya A</em><em>ğ</em><em>acı</em>” kavramı Türk mitolojisinde de önemli bir yere sahip. Türklerde halı ve kilim desenlerinde hayat ağacı bir motif olarak oldukça yaygın bir şekilde kullanılmış. Hatta mezar taşlarında bile hayat ağacı motiflerini görebilmek mümkün. Türklerde şamanlar hayat ağacını kullanarak gök tanrıya ulaşırlardı. Altay mitolojisinde bu kutsal ağacın tepesinde Tanrı <strong>Bay Ülgen</strong> otururdu. Şaman davullarında da hayat ağacı resmedilmişti. Türklerin hayat ağacının da (Yggdrasil gibi) 9 dalı bulunurdu. İlginçtir, Türklerin hayat ağacının en üstünde de insan ruhlarını temsil eden bir kuş bulunurdu. Mitolojiye göre insan ruhu henüz dünyaya gelmeden bu ağacın tepesinde bir kuş olarak beklerdi. Telüt Türkleri arasındaki bir boy, sağ kanadı Güneş’i, sol kanadı Ay’ı kaplayan bir gök kuşuna inanırmış. Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir uzun sırık ve üzerinde tahtadan bir kuş bulunuyormuş. Bu kuşa gök kuşu, direğe de gök direği deniyor. Bu direk, hayat ağacı olarak kabul ediliyor. Bu, yerle göğü birleştiriyormuş<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67812" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi.jpg" alt="" width="800" height="1137" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-768x1092.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde <strong>Yggdrasil</strong> ağacının ortasında insanların yaşadığı yer olan <strong>Midgard</strong> (Orta Dünya) bulunur. “<em>Altay Bilik</em>” adlı kitapta da Türklerin hayat ağacının ortasında insanların yaşadığı bir “<em>Orta Dünya</em>”dan bahsedilir: “<em>Bizim üzerinde ya</em><em>ş</em><em>adı</em><em>ğ</em><em>ımız orta dünya, Yer’in üstündedir. Orta dünyanın görünen ve görünmeyen iki dünyadan ibaret oldu</em><em>ğ</em><em>unu söylenir. Orta dünyanın düz</em> <em>kısımları (da</em><em>ğ </em><em>vadileri ve bozkır), yani görünen tarafı insanlara aittir</em>.”<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</span></p>
<p><span>İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı <strong>Yggdrasil</strong>, 9 dünyayı dallarıyla birbirine bağlıyor. Türk Mitolojisinde de <strong>Kayra Han</strong>, dünyanın merkezine 9 dallı çam ağacı dikiyor. 9 sayısı Türk mitolojisinde en önemli sayılardan biri olarak karşımıza çıkıyor: 9 ağaç, hayat ağacının 9 dalı, 9 boy, 9 oğuz, 9 felek vb. Altay şamanlarında ise 9 ok inanışı var. Tanrı <strong>Ülgen</strong>‘in 9 kızı ve 9 oğlu var. Altaylılar’da Gök Tanrı kurbanı törenleri 9 gün sürüyor, İlkbahar bayramına ise 9 kız ve 9 erkek katılıyor. Yakut Türklerinin <strong>Er Sogotoh Destanı</strong>‘nda gök 9 katlı tasvir ediliyor. Ayrıca, Yakutlarda gök ruhları 9 adet. <strong>Yggdrasil</strong>, üst ve alt alemleri birbirine gökkuşağı ile de bağlar. Aynı şekilde Türk mitolojisinin Dünya Ağacı da dünyaları gökkuşağı ile bağlar. Şamanizmin en kutsal motiflerinden biri olan Yaşam Ağacı’nın İskandinavya’ya Türk Mitolojisinden aktarıldığı ortadadır.</span></p>
<p><span>Dar anlamda şamanizm, tipik olarak Sibirya ve Orta Asya’ya özgü bir dinsel olgudur. Terimi bile, Rusça aracılığıyla, Tunguzca ‘<em>ş</em><em>aman</em>‘ sözcüğünden gelir. Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir. Yakutça ‘<em>ojun</em>‘ [Odin’in kökeni olmalıdır], Moğolca <em>büge</em> ve <em>udegan</em> (karş. Buryatça udayan: “kadın şaman”), Türkçe-Tatarca <em>kam</em> (Altayca kam, gam, Moğolca kami vb (Eliade, 2006:22)<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67815" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-3.jpg" alt="" width="800" height="483" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-3-768x464.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>4. İskandinav Mitolojisinin Diğer Ögeleri ve Olası Türk Mitolojisi Kökenleri</strong></span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde <strong>Jormungand</strong>, kıyamet <strong>Ragnarök</strong> zamanında <strong>Thor</strong> tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. “<em>Jormungand</em>”, kelimesi Türkçe’de yılan için de kullanılan “<em>Sürüngen</em>” sözcüğüne etimolojik olarak oldukça benzemektedir. Altay mitolojisinde “<em>Yelbegen</em>” adlı bir yılan da bulunmaktadır. Yine “<em>Yelbegen</em>”, “<em>J(Y)ormungand</em>”a fazlasıyla benzemektedir. Ayrıca, Türkçe “<em>Yorungan (Yorgan)</em>” kelimesi de “<em>Örten</em>” anlamına gelir. İskandinav mitolojisinde <strong>Jormungand</strong> dünyayı saran, onu örten yılandır.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde <strong>Slepnir</strong>, <strong>Odin</strong>‘in sekiz ayaklı atıdır ve <strong>Odin</strong> bu atı ile yeraltı dünyasına Türk şamanları gibi yolculuk yapar. İlginçtir, Türk kamları da göksel veya ruhsal yolculuklarında <strong>Tulpar</strong> adında bir attan yardım alırlar. Kamlar ata biner ve göğün katlarını bu şekilde geçebilirler. <strong>Sleipnir</strong>‘in diğer adı <strong>Slipper</strong>‘dir. <strong>Sleipnir</strong> ve <strong>Slipper</strong> de etimolojik olarak <strong>Tulpar</strong>‘a oldukça benzemektedir.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde <strong>Surtr </strong>ilk canlı varlıktır ve bir alev devidir. Altay destanlarında ise ilk yaşayan varlıklar birer dev olan <strong>Sartakbaylar</strong>dır. Bu devlere <strong>Sartlar </strong>da denilir<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>. Görüldüğü üzere <strong>Surtr</strong> ve <strong>Sartlar</strong> birbirine epey benzemektedir. Türk efsanelerine göre <strong>Ülgen</strong>‘in yarattığı <strong>Sartlar</strong>, dev cüsseli, ölümsüz insanlarmış.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinin yaratılış bölümünde ilksel ve sonsuz boşluğa <strong>Ginnungagap</strong> adı verilir. Sondaki “<em>gap</em>” eki İsveççe’de ve İngilizce’de “<em>bo</em><em>ş</em><em>luk</em>” anlamına gelir. <strong>Ginnungagap</strong>; büyük, sonsuz boşluk. Tatarca’da ve bazı Türk lehçelerinde de “<em>gap, qap, kap</em>” yine “<em>bo</em><em>ş</em><em>luk, açıklık</em>” anlamlarına gelir. Öyle ki, “<em>kapı, kapka</em>”, “<em>bo</em><em>ş</em><em>lu</em><em>ğ</em><em>u örten</em>” anlamındadır. Türkçe’de “<em>sonsuz</em>” kelimesinin karşılığı “<em>bengü</em>” veya “<em>bengi</em>”dir. O halde “<em>sonsuz bo</em><em>ş</em><em>luk</em>”, Türkçe “<em>Bengi-gap</em>” diye birleştirilebilir. Hatta Türk mitolojisinde “<em>sonsuz su</em>”, “<em>ölümsüzlük suyu</em>”nun karşılığı “<em>bengi-sub</em>”dur. GİNN(UN)GA-GAP: BENGİ-GAP eşleştirmesi yapılabilir.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde “<strong><em>Angrboda</em></strong>”, “<em>kötülük, felaket, bela getiren ki</em><em>ş</em><em>i</em>” anlamındadır. “<em>Angr</em>”, “<em>bela</em>” vb. anlamlarda kullanılmıştır. Eski Türkçe “<em>bela</em>” ne demek diye baktığımızda karşılığını “<em>mungur</em>” olarak buluruz. “<em>budun</em>” ise “<em>boy, kavim</em>” gibi anlamlara gelir. Bu durumda “<em>mungurbudun</em>”, “<em>bela getiren kavim</em>” anlamına gelir ki, hem etimolojik hem de anlam olarak “<em>angrboda</em>”ya benzer. İlginçtir Başkurt Türkleri’nin “<em>Kongur Buga</em>” adlı bir destanı vardır.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde <strong>Baldr</strong> ya da <strong>Balder</strong>, ışık ve saflık tanrısı olarak bilinir. Türk mitolojisinde de <strong>Kayı</strong><strong>ş </strong><strong>Baldır</strong> adlı bir varlık bulunur. Fakat bizim <strong>Baldır</strong>, İskandinavların <strong>Balder</strong>‘i kadar iyi ve saf değil. Tam tersi, <strong>Baldır</strong> insanları aldatan bir varlıktır.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinde ”<strong><em>Ragnarok</em></strong>” kıyametin adıdır, kıyameti temsil eder. Kıyamet zamanı Güneş ve Ay, <strong>Skoll</strong> ve <strong>Hati</strong> tarafından yutulacak, <strong>Jormungand</strong> ve <strong>Fenris</strong> özgür kalacak, <strong>Thor</strong>, <strong>Jormungand</strong>‘ı öldürecek fakat onun tarafından sokulacak, <strong>Fenrir</strong>, <strong>Odin</strong>‘i öldürecek, <strong>Loki</strong> ve <strong>Heimdall</strong> birbirininin hayatına son verecek, dünya ateşler içinde kalacaktır. Tanrıların birçoğu ölürken bir kısmı yeniden doğacaktır. Görüldüğü üzere İskandinav mitolojisinin kıyameti <strong>Ragnarok</strong>, kesin bir kıyamet değil bir dönemin sonu, bir diğerinin başlangıcı olacak şekilde gerçekleşiyor. ”<em>Ragnarok</em>”a ”<em>Ragnarök</em>” de deniyor. Bu kelimeyi ”<em>Ragnar-Ök</em>” diye böldüğümüzde ilginç bir anlam çıkarıyoruz. Çünkü ”<em>Ök</em>”, Türklerde ”<em>Gök</em>” anlamına geliyor ve eski Türkler gök için aynen ”<em>Ök</em>” sözcüğünü kullanıyorlar. Türk mitolojisinde kıyamet gününe ”<strong><em>Kalganan Gün</em></strong>”, ”<strong><em>Kalgançı Çak</em></strong>” deniyor. Bunlar ”<em>Kalan son zaman</em>” ya da ”<em>Kalkılan, dirilinen gün</em>” gibi anlamlara geliyor. ”<em>Kalgan</em>” sözcüğü ”<em>Ragnar</em>” sözcüğüne benziyor. Yalnızca söyleniş değil anlam bakımından da. Bu durumda RAGNA/R-ÖK, KALGAN-ÖK benzerliğini öne sürebiliriz. Yani GÖĞÜN KALKMASI veya GÖĞÜN KALAN ZAMANI. Altay Türklerinde <strong>Kalgançı Çak</strong> ‘<em>kalan son zaman</em>‘ tabiriyle, dünyanın çökmesi tasavvurları anlatılmış olsa gerek. Her afetten ve harpten kurtulmalar sonunda, hayatın devamı görüldüğünden, bu afetlerin, harplerin ve kıyametin sonunda da yeniden yaşama, islam dininde ‘al-kiyame’ ayağa kalkma, ölümde sonra dirilme, hayata geri dönme dahi tesbit edilmiştir; yeni devrin ve yeni hayatın kurucuları peygamberler, azizler, kahramanlar olarak ortaya çıkmışlardır<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>. <strong>Rudolf Simek</strong>‘e göre ”<em>ragnarök</em>”, ”<em>tanrıların son zamanı, tanrıların son yazgısı</em>” gibi bir anlama gelir ki bu da Türk mitolojisinin ‘<em>son zama</em>n’ kavramına birebir uyar<a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>.</span></p>
<p><span>İskandinav mitolojisinin ögelerinin olası Türkçe kökenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>5.Sonuç:</strong></span></p>
<p><span>Görüldüğü üzere İskandinavya mitolojisinin kökeninde Türk mitolojisinin ögelerini bulabilmekteyiz. Gerek <strong>Odin</strong>‘in Türk kökeni hakkında vurgulananlar, gerek İskandinav mitolojisinin yaşam ağacı <strong>Yggdrasil</strong>‘in kökenindeki Yaşam Ağacı hakkında aktarılanlar, gerekse <strong>Jormungand, Surtr, Ginnungagap, Angerboda, Ragnarok, Baldr, Sleipnir</strong> gibi mitolojik ögelerin Türkçe kökeni hakkındaki olasılıklar bize dönem dönem Türk kültürünün İskandinavya kültürünü etkilemiş olduğunu kanıtlar. İleride yapılacak değerli araştırmalarla bu iki kültür ve dolayısıyla mitoloji arasındaki eşlik ve benzerlikler tezimizi de destekler biçimde ortaya çıkarılabilecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><a href="mailto:ozguretli@gmail.com">ozguretli@gmail.com</a> – 2015</p>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67813" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-1.jpg" alt="" width="800" height="877" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/iskandinav-Mitolojisi-1-768x842.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kathleen N. Daly, <em>Norse Mythology A to Z</em>, 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> John Lindau, <em>Norse Mythology: A Guide To The Gods, Heroes, Rituals and Beliefs</em>, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Özgür B. Etli, <em>Oden Ata: Vikingler ve Türkler</em>, 2015.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Etli, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Snorre Sturlesson, <em>Ynglinge Saga</em>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Abdullah Gürgün, <em>İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine</em>, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Gürgün, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Carl J. Becker, <em>A Modern Theory Of Language Evolution</em>, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a><em> Norse Mythology: A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs</em>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Turgay Kürüm, <em>Avrasya’da Runik Yazı</em>, Nevzuhur, Sayı:30, 2012.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Osman Karatay & Emre Aygün, <em>Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu</em>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Osman Karatay, <em>Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü</em>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Baldrs Draumar, <em>The Poetic Edda</em>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mircae Eliade, <em>Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy</em>, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Daly, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Gürgün, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Nerin Yayın, <em>Efsanevi Hayat Ağacı Munar</em>, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırma Dergisi, Sayı:15, 2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Muazzez İlmiye Çığ, <em>Sümerliler Türklerin Bir Koludur</em>, Kaynak Yayınları, 3.bs., 2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> G. Ahmetcan Asena, <em>Altay Bilik</em>, Pan Yayıncılık, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yeşim Paktin, <em>Şaman Yorumlamaları ve Büyüsellik</em>, Ankara, 2013.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Asena, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Saadet Çağatay, <em>Altay Türklerinde Kıyamet Anlayışı</em> (dergiler.ankara.edu.tr).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskandinav-mitolojisinin-kokenindeki-turk-mitolojisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Rudolf Simek, <em>Dictionary Of Northern Mythology,</em> 2007.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altay Prensesinin Laneti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altay-prensesinin-laneti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altay-prensesinin-laneti</guid>
<description><![CDATA[ Altay Prensesinin Laneti
Herşey 1993 yılında başlamıştı. Rus arkeologlardan oluşan bir grup, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin’in sınırlarının birleştiği güney Altay’daki Ukok Yaylasında bulunan kurganın kazılarını yapıyordu… Herşey 1993 yılında başlamıştı. Rus arkeologlardan oluşan bir grup, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin’in sınırlarının birleştiği güney Altay’daki Ukok Yaylasında bulunan kurganın kazılarını yapıyordu. Bilim adamları çok başarılı oldular: Antik bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a906b825.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altay, Prensesinin, Laneti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="520" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Altay-Prensesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altay-prensesinin-laneti.html">Altay Prensesinin Laneti</a></p>
<p><span>Herşey 1993 yılında başlamıştı. Rus arkeologlardan oluşan bir grup, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin’in sınırlarının birleştiği güney Altay’daki Ukok Yaylasında bulunan kurganın kazılarını yapıyordu…</span></p>
<p><span>Herşey 1993 yılında başlamıştı. Rus arkeologlardan oluşan bir grup, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin’in sınırlarının birleştiği güney Altay’daki Ukok Yaylasında bulunan kurganın kazılarını yapıyordu. Bilim adamları çok başarılı oldular: Antik bir mezar buldular. Mezar odasında altı terbiye edilmiş atın kalıntısı ve bronz çivilerle çakılmış büyük ahşap lahit bulundu. İçinde genç kadının mumyası vardı. Mezarcılar gömülmeden önce lahit içine bol bol buz koydukları için mumya iyi korunmuş durumdaydı. Bilim adamları, mezarın yaklaşık 2,5 bin yıl önce yapıldığını tahmin ettiler. Rus ve yavancı uzmanlar fikir birliğine vardılar: Buluntu 20. Yüzyılın sonunda yapılan en önemli arkeolojik keşiflerinden biri oldu.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-67819" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-67819" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Altay-Prensesi-1.jpg" alt="" width="800" height="640" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Altay-Prensesi-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Altay-Prensesi-1-768x614.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong>Altay Prensesi</strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Mumya yan pozisyonundaydı, bacakları hafifçe eğildi. Elbisesinin ipek bluz, yun itek, keçeli çorap ve kürk ceket gibi parçaları korundu. Başı tıraş edilmiş durumdaydı, kollarında ve omuzlarında fantastik hayvanlar ve kuşları gösten birçok dövme vardı. Bu kadın gençken yaklaşık 25 yaşındayken ölmüş. Muhtemelen soylu bir aileye aitti ve bu nedenle arkeologlar bu mumyaya ‘Altay prensesi’ demeye başladılar.</span></p>
<p><span>İnceleme yapmak için prensesin kalıntıları özel laboratuvara gönderildi. Mumya helikoptere yüklendi. Uçuş sırasında birdenbire motor durdu, büyük zorluk çeken pilot acil iniş yapabildi. Bu olaydan sonra bir takım trajik olaylar meydana geldi.</span></p>
<p><span>Mezarın açıldıktan kısa süre sonra Altay’da depremler ve seller gibi bir takım felaketler meydana geldi. Depremler sonucunda yüzlerce ev yıkıldı, seller sonucunda ürün yok edildi. Yerli insanlar ‘Altay prensesinin lanetinden’ bahsetmeye başladılar. Altay’ın yerli halklarının temsilcileri, arkeologların yeraltıya girişi koruyan Büyük Ninenin huzurunu rahatsız ettiklerini söylediler. Büyük Nine götürüldü ve kötülüğün güçleri yüzeye çıkıp insanlara zarar vermeye başladılar. Mumyanın eski yerine götürülüp gömülmesi gerekiyor.</span></p>
<p><span>Ancak bilim adamları büyük bilimsel öneme sahip olan değerli buluntudan ayrılmak istemiyorlar. Bilim adamları, ‘Altay prensesinin lanetinin’ tıpkı ‘Mısırlı fıravunların laneti’ gibi bir mit olduğunu düşünüyorlar. Depremler Altay’da arkeolojik kazılardan önce de meydana geliyordu, seller ve ağır yağmurlar ise, iklim değişmenin sonucudur.</span></p>
<p><span>Doğal afetlerin bilimsel açıklamaları var, boş inanlar ve uhrevi güçlerinin bununla hiç alakası yok. Üstelik son birkaç on yıllarca içerisinde Altay’da başka mumyalar da bulundu. Mezarlarının açılmasına, kalıntılarının incelenmesine rağmen hiç birşey olmadı.</span></p>
<p><span>Bu arada prensesin mezarının buldukları Ukok Yaylası son yıllarda bilim adamlarının dikkatini yine çekti. Uzmanlar, birkaç kilometre yayla boyunca uzanan bir takım tuhaf çizgileri keşfettiler. Bu çizgiler antik zamanlarda yapıldı ve onlar sadece kuşbakışı görünümü ile görülebilir. Fakat eski insanlar uçmayı bilmiyorlardı. Bu insanlar o kadar zor ve kradan görülmeyen ‘işaretlemenin’ çizilmesini nasıl kontrol ediyorlardı? Ekzotik dahil birçok versiyon var. Binlerce yıl önce Ukok Yaylasının yabancı gezegenlere ait uzaylı araçların kullandıkları ‘kozmodrom’ olduğunu diyorlar. Onların ‘pilotları’ ‘bu pistleri’ çizebildiler mi?</span></p>
<p><span>Ukok Yaylısında toprak yüzeyinde çizilmiş kocaman eski resimler olan geoglifler keşfedildi. Onlar, arslan gövdesi ve kartal başı ile efsanevi kanatlı yaratık olan griffinlere benziyor. Bu görüntüler prensesin dövmelerine çok benziyor.</span></p>
<p><span>2012 yılından itibaren gizemli mumya Gorno-Altaysk şehrinin Ulusal Müzesinde bulunuyor. Mumya ayrı bir salonda, sabit mikroklima şartlarında özel bir lahitte bulunuyor.</span></p>
<p><span>Son iki yıldır Altay’da doğal afetler olmuyor. Belki prenses tutumunu değiştirdi mi? Ama buna rağmen birçok Altaylı prensesin gömülmesini istiyor. Zira bu sessizlik fırtına önceki bir sükunet olabilir.</span></p>
<p><span>Kaynak: <a href="http://tr.sputniknews.com/turkish.ruvr.ru" target="_blank" rel="noopener">http://tr.sputniknews.com</a></span></p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altay Türklerinin Anlatmalarında Mitik Bir Varlık: Celbegen</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altay-turklerinin-anlatmalarinda-mitik-bir-varlik-celbegen</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altay-turklerinin-anlatmalarinda-mitik-bir-varlik-celbegen</guid>
<description><![CDATA[ Altay Türklerinin Anlatmalarında Mitik Bir Varlık: Celbegen
Altay Türklerinin inanç sistemlerine göre, dünya üç katmandan oluş maktadır: gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı. Gökyüzü Tanrı Ülgen ile iyi ruhların, yeryüzü canlılar ile yer-su ruhlarının, yeraltı ise Erlik ile kötü ruhların bulunduğu mekânlardır. Başlangıçta Tanrı Ülgen, Erlik ile birlikte yeryüzünü yaratma gayreti içindeyken, Erlik’in sürekli olarak Tanrıyla mü­cadele içine girmesi, kendine bir yer­yüzü yaratma hevesine […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a8f0c256.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altay, Türklerinin, Anlatmalarında, Mitik, Bir, Varlık:, Celbegen</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/11/Celbegen.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altay-turklerinin-anlatmalarinda-mitik-bir-varlik-celbegen.html">Altay Türklerinin Anlatmalarında Mitik Bir Varlık: Celbegen</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ferah TÜRKER</strong></span></a>
</p><p><span>Altay Türklerinin inanç sistemlerine göre, dünya üç katmandan oluş maktadır: gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı. Gökyüzü Tanrı Ülgen ile iyi ruhların, yeryüzü canlılar ile yer-su ruhlarının, yeraltı ise Erlik ile kötü ruhların bulunduğu mekânlardır. Başlangıçta Tanrı Ülgen, Erlik ile birlikte yeryüzünü yaratma gayreti içindeyken, Erlik’in sürekli olarak Tanrıyla mü­cadele içine girmesi, kendine bir yer­yüzü yaratma hevesine kapılması ve Tanrının yarattıklarını bozması üze­rine; Tanrı, onu yeraltına sürer. Erlik de, o günden beri, kendi yarattıklarıy­la beraber yeraltında yaşamakta ve yarattığı kötü ruhları yeryüzüne gön­dererek her fırsatta kötülük işlemeye devam etmektedir (Ögel 2003: 451­466). “Celbegen” tipi de bu kategoride yer alan kötü ruhlardan biridir.</span></p>
<p><span>Altay Türklerinde “Celbegen”, “Elbegen” ya da “Celven” olarak karşı­mıza çıkan bu kötü ruh, Hakas Türk­lerinde “Çilbigen”, Tuva Türklerinde “Celbege” (Beydili 2005: 617-618), Kuzey Türklerinde ise “Celbegen”, “Yel Moos”, “Kara Moos” adlarıyla anılmaktadır. “Yel” kelimesinin, “cin”, “kötü ruh” gibi anlamlarından dolayı Celbegen, Yalmavuz ve Yelbuga gibi kelimelerle ilişkilendirilmiştir (Ögel 2002: 561, 567; Bayat 2007: 166, 319; İnayet 2007: 15-16).</span></p>
<p><span>Altay Türklerinin mitik karak­terli anlatmalarında sıkça karşımıza çıkan “Celbegen”, “Altayca-Türkçe Sözlük”te “Masallarda geçen çok başlı canavar” olarak verilmektedir (Nas- kali vd. 1999: 58). V. İ. Verbitskiy’nin “Slovar Altayskogo i Aladagskogo Nareçiy Tyurksogo Yazıka” adlı söz­lüğünde ise Celbegen “Masalsı yam­yam. Bu canavarlar tek, üç, yedi ve on iki başlı olurlar. Rengine göre kara ve sarı olurlar. Yaşadıkları yerler deniz ve karadır.” şeklinde tanımlanmakta­dır (Verbitskiy 2005: 90). Altaylı ünlü folklor araştırmacısı S. S. Surazakov, Celbegen’in bir “cutpa”<sup>1</sup>, yani dev, ol­duğunu söylemektedir. Bahaeddin Ögel de Celbegen’in bir dev olduğu­nu ifade etmekte ve “Kötü ruhlar ile Türk mitolojisindeki yeraltı ruhları, Yelbegen gibi, diğer adlarla dev gibi görülmüşlerdir.” diyerek Celbegen’in yeraltı ruhlarından olduğunu belirt­mektedir (Ögel 2002: 564). Nitekim Altay inanç sistemiyle ilgili değerli bil­gilerin yer aldığı Altay Can adlı eserde de, çok çok eskiden insanların yoldan çıktığı, bunun üzerine insanları ya­kalayıp yeraltına getirmesi için Erlik Bey tarafından Celbegen’in yeryüzü­ne gönderildiğinin ifade edilmesi de, Celbegen’in Erlik’in tebaasından olan kötü bir ruh olduğunu göstermektedir (Muytueva vd. 1996: 15). Zira yeryü­zünün yaratılışında kendisine sürekli ihanet eden Erlik’i yeraltına gönderen Tanrı Ülgen, Erlik’in tüm yalvarmala­rına rağmen ölen insanları ona verme­se de, kendi varlıklarını yaratmasına izin vermektedir. Erlik’in körükle kıs­kacı koyup, çekiçle vurmak suretiyle yarattığı canlıların arasında alkarısı ve şulmus gibi kötü ruhlar da vardır (Türker 2011: 443). Onun içindir ki kötü ruhlar, Erlik’in tebaasından ola­rak kabul edilmekte ve onların yeryü­züne Erlik tarafından gönderildikleri­ne inanılmaktadır.</span></p>
<p><span>Celbegen’in, tıpkı yalmavuz ve al- karısı gibi kötü ruhlarda olduğu gibi, başlangıçta iyi bir ruh olduğu, sonra­dan ise dönüşüme uğradığı yönünde görüşler de mevcuttur. B. Ögel, ko­nuyla ilgili olarak; “Anadolu’nun bazı yerlerinde devlere, emegen adı veri­lir. Eğer bu derlemeler doğru ise bu, Türk-Moğol dillerindeki ‘Kadın-ata’ demektir.” (Ögel 2002: 565) şeklinde bir bilgi vermiş; ancak erken olduğunu düşünerek bu bilgiyi yorumlamaktan kaçınmıştır. Fuzuli Bayat, Celbegen’in “Yer Ana’nın demonikleşmiş adı” oldu­ğunu ifade etmiş ve bazı anlatmalarda yer alan Celbegen’in bir kişiyi yutarak diriltmesinin “Mitolojik Ana’nın hayat verici ve öldürücü işlevi’nin bu kötü ruhta korunması şeklinde yorumla­yarak bu dönüşüme dikkat çekmiştir (Bayat 2007: 27). Alimcan İnayet ise alkarısı, cadı ve Celbegen gibi kötü ruhlarla pek çok benzerliğini tespit ettiği yalmavuzun, anaerkil dönemde olumlu bir karaktere sahipken (önemli bir tanrıça veya savaşçı kadının ruhu) zaman içerisinde dönüşüme uğraya­rak kötü bir ruh olduğunu belirtmiştir (İnayet 2007: 21-22, 60). Bizim ince­lediğimiz anlatmalarda ise Celbegen, dişi olarak değil, evli barklı bir erkek ya da bir bahadır olarak yer almak­tadır. Hatta destanlarda genellikle “Celbegen öbögön” olarak geçmektedir ki “öbögön” daha ziyade erkekler için kullanılan bir hitap sözüdür. Ancak bazı anlatmalarda Celbegen’in olum­suz olarak karşımıza çıkmaması, böyle bir dönüşümün söz konusu olabileceği­ni düşündürmektedir.</span></p>
<p><span>Makalede, Altay Türklerinin do­kuz destan, on bir masal ve iki efsa­nesinde karşımıza çıkan Celbegen tipinin özellikleri, olağanüstülükleri, yeraltı ile ilişkisi, yurdunun tasviri, şekil değiştirmesi, mücadeleleri ve varlık olarak ölümlü oluşu üzerinde durulacak ve bunların anlatmalarda­ki rolleri tartışılacaktır. Anlaşılırlığı kolaylaştırmak için destanlar “D”, ma­sallar “M”, efsaneler ise “E” harfi ile gösterilerek numaralandırılmıştır.</span></p>
<p><span>Anlatmalarda Celbegen’in en belirgin özellikleri, yedi başlı olması ve insan eti yemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Celbegen’in insan yiyici olmasına; D5, D6 no’lu destanlarda ve M1, M3, M4, M5, M8, M9, M11 no’lu masallarda rastlanmaktadır. Özellikle M1 no’lu anlatmada Celbegen’in ken­disini yememesi için hayvanını ver­meyi teklif eden Konçıbay’a “Hayır, ben hayvan eti yemem. insan yerim. Senin etin lezzetlidir. Ben ilk senin oğlunu yiyeceğim. Akşam geldiğimde bana oğlunu vereceksin” (Dilek 2003: 123) demesi, Celbegen’in bu özelliğini açıkça göstermektedir. Efsanelerde ise, Celbegen’in insan yiyici olmasına E1’de rastlanmaktadır. Buna göre; insanların şikâyetçi olması üzerine yeryüzüne inen ay, Celbegen’i alıp götürmekte ve Celbegen o günden beri “insanları kaynattığı küçük kara kazanı’ yla birlikte ayda yaşamaktadır (Türker 2011: 462).</span></p>
<p><span>Anlatmalarda çok başlı olmasıyla dikkat çeken Celbegen, genellikle yedi başlı olarak karşımıza çıkmaktadır. İncelediğimiz anlatmaların beşinde Celbegen’in başlarından bahsedilmemektedir. Celbegen; D2, D3, D5, D7, D9 no’lu destanlar ile M3, M4, M5, M6, M7, M8, M11 no’lu masallarda yedi başlı; D6’da hem yedi hem de yet­miş yedi başlı; M2’de ise, yetmiş yedi başlı olarak geçmektedir. Efsaneler­de ise, sadece E1’de yedi başlı olarak verilmektedir. Ancak bu anlatmada da Celbegen’in çok başlılığı süreklilik arz etmemekte; normalde tek başlı olan Celbegen, sadece kızdığı zaman­larda yedi başlı olmaktadır. Ele aldı­ğımız anlatmalarda Celbegen’in baş sayısının yedi ve yedinin katlarından oluştuğu görülmekte ve dolayısıyla bir tutarlılık arz etmektedir. Bu durum sadece D1’de farklılık göstermekte­dir ki, bu anlatmada Celbegen dokuz başlıdır. B. Ögel, Celbegen’in üç, yedi, dokuz ve on iki başlı olabildiğini söy­lemekte (Ögel 2002: 563); ancak ince­lediğimiz metinlerde on iki başlı olu­şuna rastlanmamakta, üç başlı olması ise M6’da “O vakitler Celbegen’in sade­ce üç başı varmış. Fakat üç baş onun için azmış.” denilerek Celbegen’in yedi başa sahip oluşu anlatılmaktadır (Di­lek 2007c: 552). Celbegen’in çok başlı oluşu bir taraftan onun olağanüstü­lüğünü ve gücünü vurgularken, diğer taraftan onu yenen kahramanın ne büyük bir belanın üstesinden geldiğini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Celbegen’in başlarının fonksiyon­ları da anlatmalarda yer almaktadır. M6’da Celbegen’in yedi başa sahip olu­şu anlatılırken başlarının fonksiyonla­rından da bahsedilmektedir; “O vakit­ler Celbegen’in sadece üç başı varmış. Fakat üç baş onun için azmış. Onun başının birisi nasıl yiyecek bulacağını düşünmek için, ikinci başı konuşmak için, üçüncü başı da ağlamak veya gülmek içinmiş. Fakat türkü söylemek için başı yokmuş.” (Dilek 2007c: 552). D5’te ise Celbegen’in başlarını türkü söylemek için kullandığı şu şekilde an­latılmaktadır: “Celbegen’in yedi başı/ Yedi türlü türkü söylüyor gibiydi/ En fazla üç başı türkü söylüyordu/ Niçin öyle derseniz/ Celbegen’in dört başı/ Başka işle meşguldü/ Celbegen bir ba­şıyla kopuz çalıyor/ Bir başıyla konu- şuyor/ Bir başıyla kaval çalıyor/ Bir başıyla da şikayetleniyordu.” (Dilek 2007b: 263). Celbegen’in her bir başı­nın başka bir eylemde bulunmasına D6’da da yer verilmektedir; “Yetmiş başlı Celbegen/ Bir başıyla bağırıp/ Bir başıyla haykırıp/ Bir başıyla ağ­layıp/ Bir başıyla inleyip/ Yetmiş başı yetmiş türlü/ Ses çıkararak geldi” (Di­lek 2007b: 441-442).</span></p>
<p><span>Anlatmalarda, Celbegen’in baş sayısı; yedi, yetmiş ve yetmiş yedi tekrarlarını da beraberinde getirmek­tedir: D9’da “Celbegen’i görseniz/ On dört gözü yerinden fırlamış/ Yedi ağ­zını açmış/ Yedi börkünü düşürmüş/ Yedi saçı dağılmış” (Ergun 1998: 139), D6’da “Yetmiş yedi başlı/ Celbegen şimdi baş köşede/ Uzanmış uyuyor­muş/ Yetmiş yedi gök yastığı/ Sayarak koyup yaslanmış” (Dilek 2007b: 430), M10’da “Celbegen torbasını yüklenip, yedi dağı aşıp, yedi nehri geçmiş” (Di­lek 2007c: 574). Yedi sayısı, pek çok kültürde olduğu gibi Türklerde ve özellikle de Altay Türklerinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Altay Türkle­rinin inanç sistemlerinde Ülgen’in ve Erlik’in yedi oğlunun olması, gökyüzü­nün ve yeraltının yedi katlı tasavvur edilmesi, Erlik’in değneğini yerin altı­na sokmasıyla yetmiş yedi türlü kötü hastalığın yeryüzüne çıkması bunlar­dan bazılarıdır.</span></p>
<p><span>Anlatmalarda, Celbegen’in dış görünüşüyle ilgili başka tasvirlere de yer verilmektedir. Anlatmalara göre Celbegen, M5’te yedi saç örgülü, kanı pis kokulu; M9’da altmış altı dişli, kara başlı, bitli, tüylü; M3’te sakallı, kara tenli, korkunç; D1’de ise dokuz sakallı ve başında üç yaşındaki koyun büyüklüğünde beni olan bir varlık ola­rak tasvir edilmektedir. Ayrıca M9 ve D5’te “açgözlü” oluşundan da bahsedil­mektedir. Celbegen’in gerek dış görü­nüşü, gerekse karakter özellikleriyle ilgili tasvirlere baktığımızda bunların, olağanüstülüklerle bezeli ve insanda kötü duygular uyandıran vasıflar oldu­ğu dikkat çekmektedir. Bunun nedeni Celbegen’in kötülüğünün vurgulan­mak istenmesidir. Celbegen’in olağa­nüstü vasıflarına dikkat çekilerek bir taraftan esrarengiz kılınmakta, diğer taraftan da gücü hissettirilmektedir. Bunun için sadece olağan dışı fiziksel özelliklerden değil, yeraltının ve hü­kümdarı Erlik’in rengi olan “kara” ön plana çıkarılarak renk simgeciliğin­den de istifade edilmektedir (Çoruhlu 2009: 408-409, 412). Örneğin D6’da Celbegen’in askerlerinin Kögüdey’in yurduna saldırısında “(…) Kara atla­rı koşan/ Kara bahadırların hepsi/ Kara askerlerin hepsi/ Kara ağaç gibi sallanıp/ Kara nehir gibi yaylanıp/ Buradan aşağı indiler’ (Dilek 2007b: 435) ifadeleriyle askerlerin kötülüğü ve gücü vurgulanmaktadır. Kara ren­ginin anlatmalarda sık sık tekrarlan­masıyla, Celbegen’in yeraltı ile ilişkili oluşuna da dikkat çekilmektedir.</span></p>
<p><span>Celbegen’in, Erlik’in tebaasın­dan olması bazı anlatmalarda açık­ça görülmektedir. M6’da sadece üç başı olan; ancak daha fazla başa ih­tiyaç duyan Celbegen, önce Tanrıya, Tanrı’nın kendisine yardım etmemesi üzerine ise Erlik’e başvurmaktadır. Anlatmaya göre, Erlik şeytanlarıyla bir görüşme yapmakta ve daha önce kendisinin piposunu çalmasından ötü­rü kızgın olduğu Celbegen için “Evet, Celbegen kötü suç işlemiş de olsa o bize benziyor. O da bizim gibi etle besleni­yor.” (Dilek 2007c: 553) diyerek, ona dört baş daha vermektedir. Erlik’in bu söylemi ve Celbegen’e Tanrı’nın değil de Erlik’in yardım etmesi, Celbegen’in Erlik’in tebaasından olmasından kay­naklanmaktadır. Nitekim söz konusu masalda Tanrı’nın Celbegen’e yardım etmemesinin sebebi, “Celbegen diye bir yaratık, tanrının kutsal kitabında yazılı değilmiş” (Dilek 2007c: 552) şek­linde ifade edilmiştir ki, bu da fikrimi­zi doğrular niteliktedir. Celbegen’in yeraltı dünyasıyla olan bağlantısı D3, D6 ve D7’de de yer almaktadır. D3 ve D7’de Celbegen’in adı yeraltından ge­len Cer Tekpenek’le birlikte zikredi­lip, onun dostu olarak verilmektedir. D6’da ise Kögüdey Kökşin, yurduna saldıran Celbegen’in askerleri için, “Altay’ı, güzel halkı/ Kul yapmaya ge­lenler/ Celbegen’in şeytanları/ Yeral­tının canavarları” (Dilek 2007b: 436) demektedir. Burada canavar için “cut- pa”, şeytan için ise “cetker” ve “ceek” kelimeleri kullanılmaktadır. Bu ifade­ler de, Celbegen’in yeraltı ile alakasını göstermesi bakımından dikkat çekici­dir. Celbegen, D3’te Oçı Balanın yur­duna iki defa saldıran Ak Calaa’nın alpları arasında iken, D5’te ise Erlik’in yeğeni ve aynı zamanda damadı olan Buurıl Kağanın yardımcısıdır ve ye­raltı ülkesine gidip Erlik’in kızını ka­çırarak ona yardım etmektedir. Tüm bu anlatmalar Celbegen’in yeraltıyla, Erlikle ya da kötülükle bir şekilde iliş­ki içinde olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Anlatmalarda dikkat çeken bir diğer nokta ise, Celbegen’in yurdu­nun tasviriyle alakalıdır. D4’te Ösküs Uul’un karısını almak isteyen Karatı Kağan’ın yaptıkları anlatılırken şöyle bir anlatıma yer verilmektedir: “(…) Hilekâr Karatı Kağan/ Bütün boğa­larını getirmişti/ Yer üstünden yetmiş kağanının/ Yerlerinden boğalar top­lamış/ Altay üstünün altmış kağanı- nın/ Altayından boğalar getirtmiş/ Celbegenin yerinden/ Yedi başlı boğa getirtmiş/ Erlik Biy’in yerinden/ iki kara boğa getirtmiş (…)” (Dilek 2007b: 214). Bu anlatımda Celbegen’in yeri, ne yeryüzü ne de yeraltıdır; başka bir dünyadır. D9’da ise Celbegen’in, Alıp Manaş’ın nefes almasıyla onun burnu­na girip çıkması üzerine “Yeryüzüne geldiğimden beri/ Yedi başlı er özüm/ Böyle şey görmedim” (Ergun 1998: 139) demesi, onun yeryüzüne ait olmadığı­nı göstermektedir. Celbegen’in yeryü­zünden başka bir dünyada yaşadığına dair bir anlatıma, D6’da da yer veril­mektedir. Destanda Celbegen’in karısı Altın Targa, kendisinden ateş isteme­ye gelen Boodoy Koo’ya “Hangi yurt­tan geldin? dedi/ Dilin başka, kokun başka/ Nerenin çocuğusun?” diye sor­makta ve Boodoy Koo da “Ay altında yaylanan/ Ala dağ atamdır/ Güneş al­tında uzanan/ Boz dağ anamdıf (Di­lek 2007b: 430-431) diyerek kendisinin yeryüzünden geldiğini belirtmektedir. Yine aynı anlatmada Celbegen’in yur­du, kara ormanda doksan cepheli taş saray olarak şu şekilde yer almakta­dır: “Kara dağın başından/ Aşağı doğ­ru indi/ Gidip dururken/ Keçe kadar gördüğü çöl/ Uçsuz bucaksız ovaymış/ Tarak kadar gördüğü orman/ Dipsiz kara ormanmış/ Yürek kadar gördü­ğü çadır/ Doksan cepheli taş saray­mış” (Dilek 2007b: 430). Celbegen’in yurdunun kara ormanda yer alması, karanlık ormanların kötü ruhların mekânı olarak algılanmasıyla alaka­lıdır. Pervin Ergun, masallarda kaos alemini sembolize eden ormanların, yeraltı dünyası ile yaşadığımız dün­ya arasında bir sınır gibi olduğunu ve cinler, periler, devler gibi olağanüstü varlıkları barındırdığını ifade etmek­tedir (Ergun 2010: 114-115). Yine D6’da Boodoy Koo’nun Celbegen’in yurduna bakır asayla gitmesi, M6’da ise “Çok çok eskiden Altay’da yaşayan insanlar yokken, yedi vadili Altay’da, bakır kaleden evli, kap kacağı bakır ve bronzdan, Celbegen adlı bir şey ya­şarmış” (Dilek 2007c: 552) denilerek “bakır” madenine vurgu yapılması, bakırın yeraltı simgesi olmasından kaynaklanmakta (Çoruhlu 2009: 415); bu da Celbegen’in yeraltı ruhlarından olduğu yönündeki kanaatimizi des­teklemektedir. Celbegen’in yurdunun M4’te büyük nehirlerin, büyük dağla­rın ardında yedi nehrin başında taş­tan kapılı, taştan direkli, taş bir saray olarak verilmesi; M5’te taş bir sarayda yaşaması; M8’de ise çilek toplamaya giden üç kızın yollarını kaybedip bir süre gittikten sonra karşılarına çıkan bir kulübede oturması, Celbegen’in de, kötü ruhlardan olan yalmavuz, alkarısı, dev gibi, insanlardan uzakta yaşa­dığını göstermektedir (İnayet 2007).</span></p>
<p><span>Anlatmalarda, Celbegen’in şe­kil değiştirmesi de dikkat çekmekte­dir. Celbegen’in şekil değiştirmesi, B. Ögel’in, Türklerde devin diğer kültür­lerde olduğu gibi anormal büyüklükte olmadığı; ancak bu ruhların şekil de­ğiştirebilmelerinden dolayı istedikle­ri zaman büyüyüp küçülebildiklerini ya da normal bir insan olabildikleri şeklindeki yorumlarını hatırlatmak­tadır (Ögel 2002: 564). Nitekim ince­lediğimiz efsane metinlerinden E1’de; normal zamanda tek başlı olan Cel- begen, sinirlendiğinde yedi başlı ol­maktadır. M1’de ise, Celbegen iki kere şekil değiştirmektedir: ilkinde şekil değiştirerek nehirden su içen atları ürkütmekte, ikincisinde ise bir ihtiya­ra dönüşerek kahramanın oğlunu ye­meğe çalışmaktadır. Celbegen’in atın ciğerine dönüşerek suda yüzmesi ma­salda şu şekilde yer almaktadır: “Bir gün Konçıbay malını sulamaya götür­düğünde, malı su içerken aniden kork­muş (…) görmüş ki suda atın ciğeri du­ruyor. Konçıbay onu alarak, kancaya takıp, atına binerek gitmiş. Giderken bir ses duymuş, dönüp bakmış ki, kan­cadaki atın ciğerinin yerinde Celbegen oturuyor.” (Dilek 2003: 122). Burada Celbegen’in atın ciğerine dönüşmesi, diğer kötü ruhlarla paralellik göster­mesi bakımından ayrıca önem arz et­mektedir. Bilindiği gibi, alkarıları lo­ğusa kadınların ciğerini çalarak suya atmakta; yalmavuz ise zaman zaman akciğer şeklinde yüzmektedir (inayet 2007: 70). Erlik’in kızıl, kanlı yemek­lerle beslendiğini, akciğer kanı içtiğini ise A.V. Anohin aktarmaktadır (Ano­hin 2006: 6).</span></p>
<p><span>İncelediğimiz anlatmalarda, Celbegen’in ailesinden de söz edil­mektedir. Celbegen’in aile bireyleri de genellikle kendisi gibi olağanüstü­lüklere sahiptir. Destanların içinde yalnızca D6’da Celbegen’in karısı yer almaktadır: “Altmış altı dev başlı Al­tın Targa”. Altın Targa, Boodoy Koo’ya dört kulplu bronz kazanda yılan, kur­bağa, bit ve sirke olan bir yemek pi­şirerek ikram etmekte; Boodoy Koo ise “insan başını kâse yapan/ insan kanını su yerine içen/ Birinin verdiği yemeği/ Yemek istemiyorum.” diyerek yemeği reddetmektedir (Dilek 2007b: 431). Altın Targa’nın Boodoy Koo’ya yapmış olduğu yemeği, insan eti ve in­sanda tiksinti uyandıran yiyeceklerle yapması, insan kafatasında sunması ve kan içici olması, Altın Targa’nın da Celbegen gibi olumsuz bir tip olduğu­nu göstermektedir. Nitekim “altmış altı dev başlı olması” da onun bir dev olduğunun göstergesidir. Celbegen’in ailesinden özellikle masallarda söz edilmektedir. M4’te Celbegen’in karısı ve iki oğlu, M10’da sayısı belirtilme­yen oğulları, M5 ile M9’da ise üçer kızı yer almaktadır. Bu masallara bakıldı­ğında, Celbegen’in ailesinin de kendisi gibi insan eti ve kanıyla beslendikleri görülmektedir. Efsanelerin içinde ise, yalnızca E1’de ailesinden bahsedil­mektedir. Söz konusu efsaneye göre Celbegen’in karısı vardır; ancak çocu­ğu yoktur. Efsanede, Celbegen’in ka­rısıyla ilgili hiçbir olağanüstülüğe yer verilmemektedir.</span></p>
<p><span>İncelediğimiz anlatmalarda, Cel- begen ile kahramanların mücadelesi de söz konusudur. Anlatmalarda bu mücadeleyi üç gruba ayırarak incele­yebiliriz: insanların, hayvanların ve astral varlıkların Celbegen’le müca­delesi. Destanlarda Celbegen’le müca­dele eden kahramandır. D6’da Boodoy Koo, Karatı Kağanın kızını alabilmek için yapılan yarışmalarda, rakiple­ri arasında bulunan Celbegen’i şekil değiştirmek suretiyle öldürmektedir. D9’da ise Alıp Manaş, Celbegen’in boy­nuna parmağıyla bir fiske vurmakta ve Celbegen’in yedi başı yerde yuvar­lanmakta, yani Celbegen’i kuvvetiy­le yenmektedir. Her iki destanda da kahramanın Celbegen’i öldürmesiyle, halk huzura kavuşmaktadır. Masal­larda ise Celbegen’le mücadele, iki anlatma hariç diğerlerinde söz konu­sudur. Masallarda kahramanı yenen, ya kahramana yardımcı olmak isteyen bir hayvan ya da kahramanın bizzat kendisidir. M1, M3’te kurnaz tilki; M8’de ise akıllı kunduz Celbegen’i yen­mektedir. M4, M5, M7, M8, M9, M10, M11’de ise Celbegen ile mücadele eden kahramandır; kahraman, M4’te sihirli nesneler aracılığıyla, M5, M7, M11’de fizikî güç ile, M9 ve M10 da ise kur­nazlık ile Celbegen’i yenmektedir. Celbegen’in akıl yoluyla yenilmesi, aslında Türk kültüründe devlerle ilgi­li anlatmalarda sıkça görülmektedir. Bu anlatmalarda devler; her ne kadar olağanüstü özelliklere sahip olsalar da, güçlü birini gördüklerinde korku­ya kapılmakta ve özellikle masallarda “çoğu kez aptallıklarından dolayı ma­sal kahramanları tarafından aldatıla­rak” öldürülmektedirler (Yücel 1998: 41). Astral varlıkların Celbegen’le mücadelesi ise, efsanelerde karşımı­za çıkmaktadır. Efsanelerde ay, yer­yüzüne inmekte ve Celbegen’i alarak tekrar gökyüzüne çıkmaktadır. Ayın Celbegen’i götürmesinin sebebi, ondan rahatsız olan insanların huzur bulma­larını sağlamak içindir.</span></p>
<p><span>İncelediğimiz metinlerin bir kıs­mında, Celbegen’in ölümü de görül­mektedir. Mitik anlatmalarda yeraltı- nın hükümdarı Erlik için her ne kadar ölüm söz konusu değilse de, aynı du­rum tebaası için geçerli değildir. Nite­kim D6 ve D9 no’lu destanlar ile M1, M4, M5, M7, M9, M10 ve M11 no’lu masallarda Celbegen’in ölümü görül­mektedir. Ancak Mllde biraz farklı bir durum söz konusudur ki, anlatma­da hem ölüm hem de aya çıkma mev­cuttur. Anlatmaya göre; bir ambarda yedi başlı yetmiş yedi Celven’i kilitli tutan kız, kocasının ambarın kapısını açması üzerine Celvenlerden biri hariç diğerlerini öldürmekte, sağ bıraktığı Celven ise aya çıkmaktadır. Anlatma­da bu kısım şu şekilde yer almaktadır: “Sağ bıraktığı Celvene: ‘Sen çık dolaş!’ deyip o Celven’i çıkarmış. O zamanlar çocukların elleriyle ay işareti yapması yasakmış. Çocuk oyun sırasında dolu­nay görmüş ve eliyle ay işareti yaparak ayı annesine gösterdiğinde, aydan yedi başlı Celven inmiş. Çocuğu aya gö­türmüş. Ay dolunay olunca ayda yedi başlı Celven ve tuttuğu çocuk görünür­müş” (Dilek 2007c: 557). Benzer bir du­rumun söz konusu olduğu efsanelerde de Celbegen’in ölümü değil, aya çıkı­şı anlatılmaktadır. Efsanelere göre; Celbegen, ay tarafından yeryüzünden alınarak gökyüzüne çıkarılmakta ve o günden beri de ayda yaşamaktadır. Elde ayın yüzeyindeki karartılara açıklama getirilirken, E2’de ay tu­tulmasının sebebi Celbegen’in ayın gözlerini kapatmasına bağlanarak açıklanmaktadır. Altay Türkleri ay tutulmasının yaşandığı zamanlarda Celbegen’in ayı yuttuğuna inanmakta ve ayı bırakması için; köpekleri hav­lattırıp, kap-kaçakla gürültü yaparak, seslerini Tanrıya duyurmaya çalış­maktadırlar. Bugün Türk boylarında ve Anadolu’da da rastlanan benzer pratikler ayın kötü ruhlarla mücade­le ettiği inancından kaynaklanmakta ve bu olay bütün Türk lehçelerinde “tutulmak” fiili ile ifade edilmektedir. (İnan 2006: 29; Kalafat 2009: 108-109). Altay Türklerinde görülen bir başka inanışa göre ise Celbegen, ay dolunay hâlindeyken onu yiyerek küçültmekte ve tekrar yeryüzüne inerek insanları yemek istemektedir. Ancak “yeni ay” zamanı ay, Celbegen’i yenmekte; böyle zamanlarda kötü ruhlar sakinleşmek­te, felaketler azalmakta ve yeryüzü dinlenmektedir (Muytueva vd. 1996: 15-17). Tüm bunlar ayın, Altay Türk- leri tarafından kutsal kabul edildiğini ve efsaneler aracılığıyla ayın etrafında oluşan inançların devam ettirildiğini göstermektedir.</span></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Altay Türklerinin destan, ma­sal ve efsanelerinden yola çıka­rak Celbegen’in özelliklerini orta­ya koymaya çalıştığımız makalede, Celbegen’in Erlik tebaasından olan kötü ruhlardan olduğu görülmektedir. Celbegen; yedi başlı, insan eti yiyen, fi­ziksel özellikleriyle insanda tiksinti ve ürküntü uyandıran, genellikle insan­lardan uzakta ve kötü ruhların mekânı olan karanlık ormanlarda yaşayan, kendisi gibi insan etiyle beslenen bir ailesi olan ve şekil değiştirebilen bir dev tipidir. Anlatmalarda genellikle, yaptığı kötülüklerle karşımıza çıkan Celbegen, insanlara bir şekilde zarar vermektedir; ancak anlatmaların so­nunda ya kahraman ya kahramana yardımcı olan bir hayvan ya da bir astral varlık tarafından etkisiz hâle getirilmektedir. Celbegen’in müca­delelerin hemen hepsinde yenilmesi, bize kötü olan bir varlığın sonunda mücadeleyi kaybedeceği gerçeğini vur­gulamaktadır. Celbegen tipinin hem destanlarda hem masallarda hem de inançlara açıklama getiren efsaneler­de bu kadar yaygın olarak yer alması, bu tipin Altay Türklerinde hâlâ canlı bir şekilde yaşadığını göstermektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ferah TÜRKER</strong></span></a>
</p><p><span>Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, ferahturker@hotmail.com</span></p>
<p><span>Kaynak: Milli Folklor Dergisi, Yıl: 2012 Sayı: 94</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>NOTLAR</span></strong></span></div>
<div><span>“1. mit. Erlik’in cehennemdeki sarayını koruyan dev, 2. Şamanın tören kostümündeki bir süs (bu süs iki kuyruklu, dört ayaklı ve bir başlı, mistik bir tasviridir ve kumaştan yapılır.”, Altayca-Türkçe Sözlük. Hzl. Emine Gürsoy Nas- kali-Muvaffak Duranlı. Ankara: TDK Yayınları, 1999.s. 66.</span></div>
<div><span>“Emegen”, kadın soyunun başı, kadınların koruyucusu ve doğum iyesidir. Doğumların iyi geçmesini ve artmasını sağlar. Emegeni temsilen evlerde muhakkak bir tasvir bulundurulur ve evlenen kıza yeni evinde mutlu olması amacıyla annesi tarafından verilir. Bk. N.S. Grebenniko­va. Altayskiy Panteon- Bogi, Duhi, Kultı. Gorno- Altaysk: 2004. s. 53.</span></div>
<div><span>Makalemizde incelememizi Türkiye’de ya­yınlanan Altay Türklerinin destanları, masalları ve efsanelerini esas alarak yaptık. Çalışmamızda aşağıdaki kaynaklar taranmış ve Celbegen’in yer aldığı anlatmalar tespit edilmiştir. Ancak anlat­malardan bahsedilirken, özellikle bazılarının adiarının uzun olması dolayısıyla, numaralan­dırma yoluna gidilmiş, böylelikle anlaşılırlığı ko­laylaştırmak amaçlanmıştır. Numaralandırma – da destanlar “D”, masallar “M”, efsaneler ise “E” harfiyle karşılanmıştır. Makalemizde taranan kaynaklar ve numaralandırma sistemine karşı­lık gelen anlatmalar şunlardır:</span></div>
<div>
<table class="aligncenter" border="1">
<tbody>
<tr>
<td width="113">
<p><span>İbrahim Dilek. Altay Destanları I. Ankara: TDK Yayınları, 002.</span></p>
</td>
<td width="112">
<p><span><span>D1- Altay Buuçay Des­tanı<br>
</span><span>D2- Kozın Erkeş Des­tanı</span></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="113"><span>İbrahim Dilek. Altay Destanları II. Ankara: TDK Yayınları, 2007.</span></td>
<td width="112">
<p><span>D3- Oçı-Bala Destanı D4- Ösküs-Uul Destanı D5- Kan-Kapçıkay Destanı</span></p>
<p><span><span>D6-Kögüdey-Kökşin </span><span>Destanı</span></span><br>
<span>D7- Altın Ergek Des­tanı</span></p></td>
</tr>
<tr>
<td width="113"><span>İbrahim Dilek. Altay Destanları III. Ankara: TDK Yayınları, 2007.</span></td>
<td width="112">
<p><span>D8- Üç Kulaktu Ay Kara Destanı</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div>
<table class="aligncenter" border="1">
<tbody>
<tr>
<td width="114"><span>Metin Ergun. Altay Türklerinin Kahra­manlık Destanı Alıp Manaş. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.</span></td>
<td width="112"><span>D9- Alıp Manaş</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="114"><span>Altay Edebiyatı. Hzl. İbrahim Dilek, Akt. İbrahim Dilek- Figen Güner Dilek). Türkiye Dışındaki Türk Edebi­yatları Antolojisi. C. 24. Ankara: Kültür Bakan­lığı Yayınları, 2003.</span></td>
<td width="112"><span>M1- Köpekle Kurt M2- Ak-Pös-Kuurçın</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="114"><span>İbrahim Dilek. Altay Masalları. Ankara: Alp Yayınları, 2007.</span></td>
<td width="112"><span>M3- Undıçan</span><span><span>M4- Ösküs-Uul ile </span><span>Emey-Aru</span></span><span>M5- Erte, Erke, Ergek Adlı Kardeşler M6- Celbegen’in Yedi Baş Alması M7- Ösküs-Uul M8- Üç Kız M9- Başparak M10- Üç Kardeş M11- Celven</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="114"><span>Ferah Türker. “Altay Türklerinin Efsaneleri (İnceleme-Metin)”. Ya­yımlanmamış Doktora Tezi. İzmir: Ege Üni­versitesi, 2011.</span></td>
<td width="112"><span>E1- Elbegen E2- Aybatkan</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="114"><span>Emine Gürsoy-Naskali.</span><span>Altay Destanı Maaday- Kara. İstanbul: 1999, YKY Yayınları.</span></td>
<td width="112"><span>—</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<div><span><strong><span>KAYNAKLAR</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Altay Edebiyatı. Hzl. İbrahim Dilek, Akt. İbrahim Dilek- Figen Güner Dilek). Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi. C. 24. An­kara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Altayca-Türkçe Sözlük. Hzl. Emine Gürsoy Naskali-Muvaffak Duranlı. Ankara: TDK Yayınları, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Anohin, A.V. Altay Şamanlığına Ait Mater­yaller. Çev. Zekeriya Karadavut-Jannet Meyer- manova. Konya: Kömen Yayınları, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli. Türk Mitolojik Sistemi (Kut­sal Dişi- Mitolojik Ana, Umay Paradigmasında İlkel Mitolojik Kategoriler-İyeler ve Demonoloji). Cilt: II. İstanbul: Ötüken Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Beydili, Celal. Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük. Çev. Eren Ercan. Ankara: Yurt Kitap- Yayın, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar. “Türk Sanatı ve Mitoloji­sinde Kötülüğün Tasviri”. Lânet Kitabı. Ed. Emi­ne Gürsoy Naskali. İstanbul: KÎTABEVÎ Yayın­ları, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İbrahim. Altay Destanları I. Ankara: TDK Yayınları, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İbrahim. Altay Destanları II. Ankara: TDK Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İbrahim. Altay Destanları III. Ankara: TDK Yayınları 2007.</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İbrahim. Altay Masalları. Ankara: Alp Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Metin. Altay Türklerinin Kahra­manlık Destanı Alıp Manaş. Ankara: Kültür Ba­kanlığı Yayınları, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Pervin. “Türk Kültüründe Ruhlar ve Orman Kültü”. Millî Folklor 87 (Bahar2010): 113-121.</span></div>
<div><span>♦ Grebennikova N. S. Altayskiy Panteon- Bogi, Duhi, Kultı. Gorno-Altaysk: 2004.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir. Tarihte ve Bugün Şama­nizm (Materyaller-Araştırmalar). Ankara: TTK Yayınları, 2006.</span></div>
<div><span>♦ İnayet, Alimcan. Türk Dünyası Efsane ve Masallarında Bir Dev Tipi: Yalmavuz/Celmo- ğuz. İzmir: Kanyılmaz Matbaası, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar. Türk Kültürlü Halklarda Karşılaştırmalı Halk İnançları (Kodlar-Kült- ler-1). Ankara: Berikan Yayınevi 2009.</span></div>
<div><span>♦ Muytueva, V. A.- M. P. Çoçkina. Altay Can. Gorno-Altaysk: Gorno-Altayskaya Tipografiya, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Naskali, Emine Gürsoy. Altay Destanı Ma- aday-Kara. İstanbul: YKY Yayınları, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi. Cilt: I. Ankara: TTK Yayınları, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi. Cilt: II. Anka­ra: TTK Yayınları, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Türker, Ferah. “Altay Türklerinin Efsane­leri (İnceleme-Metin)”. Yayımlanmamış Doktora Tezi. İzmir: Ege Üniversitesi, 2011.</span></div>
<div><span>♦ Verbitskiy, V.İ., Slovar Altayskogo i Ala- dagskogo Nareçiy Tyurksogo Yazıka. Gorno-Al­taysk: Ak Çeçek Yay., 2005.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Ayşe. “Masallarda Dev ve Yaratılış Destanındaki Benzerleri”. Millî Folklor 39 (Güz 1998): 38-45.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gelin Kaya Efsaneleri Ve Taş Kesilme Motifi Üzerine Bir Değerlendirme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme</guid>
<description><![CDATA[ Gelin Kaya Efsaneleri Ve Taş Kesilme Motifi Üzerine Bir Değerlendirme
Türk halkbiliminin inceleme alanına giren efsane varlığı içerisinde taş kesilme motifli efsaneler, sayı, muhteva ve motifleri bakımından önemli bir yere sahiptir. Makalede Anadolu’da “Gelin Kayası efsaneleri” olarak adlandırılan efsaneler esas alınıp Azerbaycan efsanelerinden örneklerle desteklenerek “taş kesilme” motifinin işlevleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Seçtiğimiz efsane metinlerinde görülen ve kültürümüzü oluşturan bazı yerel değerler, düğün geleneklerinin bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a8d83f21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gelin, Kaya, Efsaneleri, Taş, Kesilme, Motifi, Üzerine, Bir, Değerlendirme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Gelin-Kaya.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme.html">Gelin Kaya Efsaneleri Ve Taş Kesilme Motifi Üzerine Bir Değerlendirme</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nesrin FEYZİOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Türk halkbiliminin inceleme alanına giren efsane varlığı içerisinde taş kesilme motifli efsaneler, sayı, muhteva ve motifleri bakımından önemli bir yere sahiptir.</span></p>
<p><span>Makalede Anadolu’da “Gelin Kayası efsaneleri” olarak adlandırılan efsaneler esas alınıp Azerbaycan efsanelerinden örneklerle desteklenerek “taş kesilme” motifinin işlevleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Seçtiğimiz efsane metinlerinde görülen ve kültürümüzü oluşturan bazı yerel değerler, düğün geleneklerinin bir parçası olan ve aile ile sosyal çevrenin birlikte belirlediği geline ait olan çeşitli davranış kalıpların, bu davranışların efsaneler aracılığı ile kalıplaşmış halleri, korunma biçimleri, halk tarafından karşılanışları kısacası gelenekle ilişkileri ve mitik arka anlamları dikkate alınarak incelenecektir.</span></p>
<p><span>Konu ile ilgili bilimsel araştırmalar ilerledikçe bu çalışmada ortaya konulan bulgu, çıkarım ve sonuçlar yeniden gözden geçirilip zenginleştirilecek, geliştirilecek ve olgunlaştırılacaktır.</span></p>
<p><span>Gelin Kayası başlıklı efsane metinleri, bu konuda yapılan çok sayıda derleme ve inceleme çalışmasının içinde yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bunların en önemlilerinden biri Saim Sakaoğlu’nun hazırladığı iki çalışma(Sakaoğlu: 2003) olup diğeri bugünün imkânları ve dikkatleriyle derlenip hazırlanan ve 2003 yılında UNESCO tarafından kabul edilen “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi”nde korunması gereğine işaret edilen ve 2. maddedeki somut olmayan kültürel miras tanımında yer alan beş bölümden biri olan “Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar” ile ilgili envanter çalışmalarına kaynaklık edebilecek nitelikteki bir çalışma olup derlendikleri bölgelere göre sınıflandırılmış yüz yirmi efsanenin mekânlarına dair kayıtlarıyla birlikte yer aldığı bir çalışmadır(Oğuz, Aksoy, 2006). Çalışmada yer alan efsanelerden 20’si gelin kayası efsanesidir.</span></p>
<p><span>Çalışmamız, Saim Sakaoğlu’nun derleyip inceleyerek yayımladığı 101 Anadolu Efsanesi ve 101 Türk Efsanesi (Sakaoğlu 2003) isimli eserlerdeki metinlerle birlikte Azerbaycan efsanelerinden seçilen örnek iki efsane metni ile sınırlandırılmıştır.</span></p>
<p><span>1. Efsane ve Gelin Kayası Efsaneleri</span></p>
<p><span>Birçok araştırıcı tarafından efsane türüne dair çeşitli tanım ve tasnif çalışmaları yapılmıştır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:</span></p>
<p><span>Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş isimli eserinde, “Efsane-Menkıbe” başlığı altında şu tanımı yapar: <em>“İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, adet, anane ve merasimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır. Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: ‘Ustûre’ (cem’i: esâtîr); Farsça: ‘Fesâne, efsâne ’; Yunanca: ‘Mitos, mit’ kelimeleri ad olarak verilmiştir”</em> (Elçin 1986: 314).</span></p>
<p><span>Türk halk edebiyatında türlerle ilgili adlandırmalar ve tür bilgisi üzerine son zamanlarda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların en geniş kapsamlı olanlarından biri efsane ile ilgili olup, Saim Sakaoğlu’na aittir (Sakaoğlu 2009). Sakaoğlu, çalışmasında efsanenin kökeni itibarı ile Farsça bir kelime olduğunu ifade eder; Batı dillerine aynı Latince kökten “legendus” gelen efsane kelimesinin, İngilizcede “legend, Fransızcada legende, Almancada“ legende ayrıca (sage), İtalyancada “leggenda”, İspanyolcada “leyanda” gibi kelimelerle karşılandığını, uzun yıllardan beri bu kadar çeşitli dilde terim olarak kullanılışının bazı güçlükleri doğurduğunu belirtmekte, türle ilgili diğer pek çok tarifin dayandırıldığı Grimm Kardeşlerin <em>“Efsane, gerçek veya hayâlî muayyen şahıs, hadise veya yer hakkında anlatılan hikâyeler”</em> şeklindeki tanımına yer vermektedir (Sakaoğlu 2009: 19).</span></p>
<p><span>Sakaoğlu, türün çerçevesini şöyle çizer:</span></p>
<p><em><span>“Efsanelerin hemen hepsinde ortak bir hususiyet olarak, insanların doğruluktan ayrılmamaya davet edildiğini görürüz. Yalan söyleyenler, tartıda hile yapanlar, emanete ihanet edenler, doğru söze kulak asmayanlar, kendini beğenmişler ve daha başkaları, efsanelerde ya cezalandırılırlar veya uygun bir şekilde ikaz edilirler. Gözlerini mal hırsı bürüyen pek çok insan, efsanelerin büyülü havasında iyilik yapmayı, doğru yola girmeyi kolaylıkla öğreniverir.</span></em></p>
<p><span><em>Aslında, efsanelerin en mühim vasfı olan inandırıcılık, ikna edebilme hususiyeti, bizleri hudutları çizili bir dünyada yaşamaya zorlar. Zaten efsanelerde yer alan hadiselere inanmayan, inanmak istemeyen kimseler için bu tür anlatmalar hiç bir şey ifade etmezler. Masalla efsane arasında görülen en mühim fark da budur. Masal dinleyicisi, onun hakikatte cereyan etmediğini bilir, ona göre dinler. Ama efsaneler için böyle bir şey söz konusu değildir. Onun dinleyicileri, içindeki hadiselerin mutlaka cereyan ettiğini kabul ederler. (…) Efsane bir zamana, zemine ve şahsa bağlıdır”</em> (Sakaoğlu 1989: V).</span></p>
<p><span>Bu bilgilerin ışığında özellikle inandırıcılık vasfı bakımından efsaneler aracılığı ile aktarılan değerler sisteminin, geleneğin oluşmasında ne kadar önemli bir rol oynadığı açıkça görülmektedir. Efsane metinleri içinde inandırıcılıktan hareketle başvurulan ceza ve tabu motifleri, model oluşturma ve değerleri öğretme metotları olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Bilge Seyidoğlu ve Robert A. Georges’in türle ilgili tanımlarında efsaneler, mitlerden ayrı bir tür olarak kabul edilmiş, diğer benzer türlerden farklılık ve benzerlikleri ile türün özelliklerine yer verilmiştir.</span></p>
<p><span>Bilge Seyidoğlu, türü tanımlarken efsaneyi mitten tamamen ayrı bir tür olarak değerlendirir:</span></p>
<p><span><em>“Efsaneler tarihi devirler içinde teşekkül etmişlerdir. Konusu bir olay, tarihî veya dinî bir şahsiyet yahut bir yer olabilir. Tarihi devirler içinde teşekkül ettikleri için efsaneler mitlerden bu konuda ayrılırlar. Mitlerde zaman, başlangıç zamanıdır. Mitlerin kahramanları tanrılar ve yarı tanrılardır. Efsanelerde (legend) kahramanların olağanüstü güçleri vardır; fakat tanrı veya yarı tanrı değillerdir. Mitolojiler ilkel dönemlerin ve ilkel kültürlerin mahsulleri oldukları halde efsaneler günümüzde oluşabilir ve tarih sahnesine çıkabilirler”</em> (Seyidoğlu 1997: 13).</span></p>
<p><span>Farklı Türk toplulukları arasında efsaneyi karşılamak üzere pek çok terim kullanılmaktadır. Anadolu Türkleri türü karşılamak için <em>“efsane, menkıbe, esâtir”</em> terimlerini kullanırken Azerbaycan Türkleri,<em> “esâtir, mif efsane”</em>; Türkmenler, <em>“epsana, rovayat”</em>; Özbekler, <em>“efsane, rivayat”;</em> Karakalpaklar, <em>“epsane, legenda, anız, anız-engime”</em>; Kazaklar, <em>“anız, anız-engime, epsane- hikayet”</em>; Başkurtlar, <em>“rivayat, legenda”</em>; Kırım Tatarları, <em>“efsane”</em>; Kazan Tatarları, <em>“rivayat, legenda, ekiyet, beyt”</em>; Altay Türkleri, <em>“kuuçın, kep-kuuçın, legenda-kuuçın”</em>; Hakaslar, <em>“kip,</em> <em>çooh, legenda,çooh-çaah”</em>; Tuva Türkleri, <em>“tool-çurguçugaa, töögüçuga”</em>, kelimelerini, genel ad olarak da <em>”toolçurgu bolgaş. töögüçugaalar”</em>; Şorlar, <em>“purunguçook, kep-çook, erbek”</em>; Karaçaylar, <em>“aytıv, tavruh”</em>; Uygurlar, <em>“rivayet, epsene”</em>; Yakutlar, <em>“kepseen, sehen, kepsel, bılırgısehen”</em>; Dolganlar, <em>“çukçah”;</em> Tofalar, <em>“uleger”</em>; Çuvaşlar, <em>“halap, mif, legenda”</em>; az da olsa <em>“yumah”,</em> Kırgızlar, <em>“ulamış, legenda”</em> vb. terimleri kullanmaktadır (Ergun 1997: 2).</span></p>
<p><span>Efsanelerin mitlerle ilişkisi, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da halkbilimcilerin az veya çok uzlaştıkları ortak bir efsane tanımı vardır. Birçok halkbilimci Seyidoğlu’nun aksine türün tanımını yaparken menşe, yapı, konu, işlev ve dil özelliklerine yer vermeksizin onları mitlerle birlikte ele almıştır. Özellikle model oluşturmayı amaçlayan efsanelerin pek çoğunda mitik doku görülmektedir.</span></p>
<p><span>Efsanelerde yer alan mitik doku efsane dilinin yol göstericiliği ile tespit edilebilir. Çünkü mit metinleri didaktik metinlerden farklıdır. Mitte de diğer anlatı türlerinde olduğu gibi bir kurgusallık mevcuttur. Hatta mitik metinlerin kurmaca niteliğinin, romanın kurmaca niteliğinden daha yoğun ve karmaşık olduğu söylenebilir. Bugün için kurgusal düzlemde görülen mit metinleri bu yönleri ile sanat eserleri arasında kabul edilebilir. Onların ifade ediliş biçimleri, sadece bilim ve tarih metinleri olarak değerlendirilmelerine engel teşkil etmektedir.</span></p>
<p><span>Bilim, kendi dışındaki bir hakikati tanımladığını iddia ederken aslında sadece kendisine gönderme yapmaktadır. Tarih, özü itibariyle olumsal bir anlatıdır; imkân dâhilindeki pek çok seçenekten herhangi biridir. Belgesel olan, gönderme yaptığı anlam nedeniyle değil, kendisini yorumlayan özne tarafından bu vasıfla donatılmıştır. Temelde bir metindir ve edebî olanla arasına koyduğu mesafe kurgusaldır. Nesnel gerçeklik kavramına yöneltilen bütün bu taarruz daha dar bir bağlamda, sanat dâhilinde somutlaştırılırsa şu sonuca ulaşılabilir: Sanat nesnesi algılandığı anda ve onu algılayan özne tarafından inşa edilmiştir. Roland Barthes’ın “Yazarın Ölümü” şeklinde formüle ettiği bu fikir (burada, sanatçının ölümü olarak algılanabilir), temel olarak sanat eserini bir metin olarak algılama ve ikisini birbirinden ayrıştırma düşüncesine dayanmaktadır.</span></p>
<p><span>Eser kavramı bizi, sanat eserini çevreleyen, ondan bağımsız bir dış dünyanın olduğu, yapısalcılık öncesi kabullere götürür.</span></p>
<p><span>Post yapısalcı görüşe göre metin, birbirine yamanmış göstergelerin ve ertelenmiş anlamların birleşiminden dokunmuş bir ifadeler ağıdır. Ya da Barthes’ın tanımladığı şekliyle <em>“Metin, hiçbir orijinal tarafı olmayan, çok çeşitli kaynaklardan derlenmiş yazıların karıştığı ve çarpıştığı, çok boyutlu bir uzamdır; kültürün sayısız merkezlerinden derlenmiş alıntılardan oluşan bir dokudur… Metnin bir yazarı yoktur, ya da en azından kendisini meydana getiren ana materyalden önce gelecek ayrıcalıklı bir figüre sahip değildir. Sonuçta, metin, yazarı tarafından değil, onunla etkileşim içine giren ve onu çalışır hale getiren okuyucusu tarafından inşa edilir”</em> (Best ve Kellner 2011: 149-151).</span></p>
<p><span>Bu açıdan bakıldığında efsaneler de sözlü geleneğe ait olmalarına rağmen özne niteliği kazanmış bir toplumun hem eser oluşturma hem de oluşturduğu eseri alımlama ilkelerini yansıtan metinler olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türk sözlü geleneğinde önemli bir yeri olan efsane metinleri, zamanla en eski devirlerde yaşayan insan topluluklarının, yaşadıkları dünyayı, kâinatı idrak etme çabalarından kaynaklanan ve “neden, nasıl” sorularına cevap veren mitik metinlerle iç içe girmişlerdir. Dünya topluluklarının mitolojilerinde kâinatın, gök cisimlerinin, insanlığın, hayvanların, nesnelerin, mekânların, önemli olayların, hastalıkların vs. meydana gelişini anlatan açıklayıcı (etiyolojik) metinler, önemli bir yere sahiptir. Mitlerde görülen bu açıklayıcı vasıf, efsane metinlerinde de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Mitik metinlerin çözümlenmesinde, yorumlanmasında mitolojik bir bilgi birikimine ihtiyaç vardır. Mesela bir masalda çiftleşen yılanlar imgesi şu şekilde yorumlanmıştır: <em>“(…) çiftleşen yılanlar, Caduceus’dakiler gibi, erkek-dişi,doğum-ölüm gibi bütün karşıt çiftlerde görünen, dünyayı üreten gücün işaretleridir”</em> (Boyladı 1995).</span></p>
<p><span>19. Yüzyılda “mitolojik okul” adıyla tarihe geçen akım, sanat ürünlerini anlamada mitolojinin önemine fazlasıyla yer vermiştir. A.N. Afanasiyev, F.I. Buslayev, O.F. Miller ve Grimm Kardeşler’den oluşan bu okula göre <em>“Edebiyatta görülen sujelerin tümünü, mitoslar doğarken, zaten bilinmekte olan ve sonra da edebiyatın tarihî boyunca sürekli ortaya çıkan, sürekli kendini yenileyen belli motiflere indirgemişlerdi. Böylece sujeler, her çağın kendi ürünleri olarak değil, hep o aynı mitolojik kökenli “ana suje ”lerin yeni çeşitlemelerinden ibaret gibi görülmüş oluyordu”</em> (Pospelov 1995).</span></p>
<p><span>Dolayısıyla bu “ana su-je”lerden haberi olmayan bir alımlayıcı için mitolojik metin pek de bir anlam ifade etmeyecektir. Thomas Bulfinch, edebî ürünler karşısında “anlayamama problemi” yaşayan alımlayıcı üzerinde dururken, çoğunlukla anlayamamayı mitolojik figürlerin gereği gibi bilinemeyişine bağlar. Ona göre, eğer bir eser anlaşılamıyor veya ondan bir zevk alınamıyorsa bunun sebebi eserin yetersizliği değil, çoğu zaman alımlayıcının mitolojik figürleri bilmemesidir.</span></p>
<p><span>Sembol (simge), soyut bir kavramın dille göstergeleştirilmesidir: <em>“Sembolizm soyut fikirleri anlatacak bir takım benzerlikler aramaktır.”</em> (Read 1974). Eliade’ye göre simge (sembol), <em>“bir nesneye veya bir eyleme yeni bir değer eklemekte ama bu yüzden de onların kendilerine özgü ve dolaysız değerlerine dokunmuş olmamaktadır”</em> (Eliade 1992).</span></p>
<p><span>Gelinin namusunu korumak, içinde bulunduğu zor ya da utanç verici durumdan kurtulmak endişesiyle kendi talep ettiği taş kesilmesinin altında kırsal kesimde kadınların sosyal ve ekonomik bağlamda yaşadığı zorluklar ve bu zorluklar karşısında kurtuluş yolu aramaları söz konusu iken, (Sakaoğlu 1980) mitik manada bir model oluşturma, kutsal bir anlam yüklenme, arınma da mevcuttur. Mircea Eliade, mitin, insan davranışı için bir model teşkil etme, hayata ve dolayısıyla insana anlam ve önem kazandırma yönlerine dikkat çekmektedir (Eliade, 1993: 10). Nitekim Gelin Kayası efsanelerinde taş kesilmeden geri dönüş yoktur.</span></p>
<p><span>Birçok araştırıcı tarafından çeşitli tanımları yapılan efsane, pek çok folklorik malzeme gibi kendilerine özgü nitelikleri olmakla beraber kültürün ve insan ilişkilerinin, insan zihninin çeşitli süreçlerinden geçerek oluşan, toplumsal bilimlerin ve davranış bilimlerinin yararlanabileceği mitik motiflerle örülü çok zengin bir kaynaktır.</span></p>
<p><span>Gelin Kayası efsaneleri, taş kesilme motifinin merkezde olduğu efsaneler bütünü içinde hatırı sayılır bir yer işgal etmektedir. Bu bakımdan halk kültürü içinde gelinin varlık alanını efsaneler ölçeğinde belirlemek, göstermek büyük önem taşımaktadır. Nitekim bugün geleneksel yapının hâkim olduğu yörelerimizde gelinin davranış kalıplarını hâlâ bu ilk kayıtlar ve algılar belirlemektedir. Gelin, dâhil olduğu evin mensuplarına ve yaşanılan yöreye karşı bir dizi sorumluluk taşır. Gelinin sergilediği bazı geleneksel normlar söz konusudur. Bugün bile geleneksel normların hüküm sürdüğü yörelerde utanma ya da olması istenmeyen durumlar söz konusu olduğu vakit beddua niteliğinde “taş olaydım” kelime grubunun yaşadığı dikkatleri çekmektedir.</span></p>
<p><span>Halk edebiyatı başlığı altında geniş bir yelpazede yer alan ürünlerin tamamının ‘davranışlar kaynağı’ olarak gösterilebilecek “gelenek” olgusu ile birlikte ele alınması, toplumsal incelemelere kolaylık sağlayacaktır.</span></p>
<p><span>2. Taş Kesilme Motifi</span></p>
<p><span>Anadolu ve Türk dünyasının en yaygın efsaneleri taş kesilme motifi üzerine kuruludur. Şekil değiştirme motifi içinde değerlendirilebilecek bir motif olarak “taş kesilme”, insanın, hayvanın, bitkinin veya herhangi bir nesnenin taşa dönüşmesidir. Taş kesilme, her şeyden evvel bir şekil değiştirme, dönüşme olup sözlü gelenekte özellikle masal ve efsane türü içinde sık rastlanılan bir motiftir. Sakaoğlu, şekil değiştirmeyi <em>“Bir efsanede yer alan canlı veya cansız unsurların, bir üstün güç tarafından cezalandırılması veya bir felâketten kurtarılması için o andaki şekillerinden daha farklı bir şekle çevrilmesidir.”</em> şeklinde tanımlayarak değişikliğin sebebini şöyle açıklar: <em>“Değişikliğin temel sebebi cezadır; felâketten veya sonu felâkete varabilecek bir tehlikeden kurtarma ikinci derecede kalır.”</em> (Sakaoğlu 1980: 29)</span></p>
<p><span>Bu motif, bir kayanın, taşın, ağacın, dağın, gölün veya bir hayvanın, uzay cisminin vb. menşeini izah eden anlatmalarda da görülmektedir. Şekil değiştirme motifine yer veren efsaneler, daha ziyade bir şeyin sebebini, teşekkülünü, menşeini izah ederler. Yani “açıklama,” “bildirme” işlevine sahiptirler.</span></p>
<p><span>Benzerlerinden farklı olan dağ, taş, ağaç vb. varlıkların menşeini, yapısını izah etme ihtiyacından doğan bu anlatmalar, aynı zamanda dinî, ahlâkî bir karakter de taşırlar (Ergun 1997: 167).</span></p>
<p><span>Halk anlatılarının en küçük yapı taşları olan motifler, genel olarak evrensel bir karakteri haiz olmakla beraber görülüş biçimi ve sebebi itibariyle de millîdirler. Motifin bir anlam ifade edebilmesi için, kültürün bütün anlatılarında yaygın olarak işlenmesi, etrafında tali motifler oluşturabiliyor olması ve anlatılarında yer aldığı kültürün değer ve normlarıyla ilgili bir olguya bağlanabilmesi gerekir. Bu manada efsanelerimizdeki şekil değiştirme motifi, masallardan ve diğer milletlerin anlatılarındakilerden farklıdır. Gelinin taşa, kuşa, kaplumbağaya, vb. dönüşmesi, ağırlıklı olarak geleneklerimizle ilişkilidir.</span></p>
<p><span>Efsanelerimizde taşa dönüşmenin çeşitli sebepleri vardır. Bazen, taş kesilmeye bir beddua sebep olur, bazen günah işleyenler Allah’ın gazabına uğrayarak taşlaşır. Kimi zaman da taş kesilme, bunu dilemekle gerçekleşir. Zor durumda kalanlar, içinde bulundukları durumdan kurtulmak için Allah’tan kendilerini taşa çevirmesini dilerler. Taş kesilme motifi Türkiye dışındaki Türkler arasında da çok yaygındır. Her Türk boyunda bu motifle karşılaşmak mümkündür.</span></p>
<p><span>Bu çalışmada özellikle efsanelerde “taşa dönüşen gelin” motifi üzerinde durulmakta ve diğer Türk topluluklarından biri olan Azerbaycan efsaneleri içinde yer alan “Gelin Kayası” efsanelerinden de istifade edilmektedir.</span></p>
<p><span>Yukarıda efsane türü içinde “taş kesilme” motifinin çeşitli sebepleri olduğundan söz edildi. Bu motifi içeren birçok metin gözden geçirildiğinde taş kesilmenin tabu kavramı ile yakından ilgili olduğu görülmektedir. Taş kesilme, bir ceza ya da mükâfat olmanın yanında aslında bazı değerleri öğretme ve özellikle onları teminat altına alma, bir yasakla onları koruma işlevlerini de görmektedir.</span></p>
<p><span>Özellikle bünyesinde taş kesilme motifini barındıran efsanelerde halk hafızası dinleyiciye bazı mesajlar vermekte, taş kesilme motifi aracılığı ile simgesel manada, ahlâkî bazı kavramlar teminat altına alınmaktadır. Aslında“taş kesilme motifi” masallarda çok geniş kullanım alanına sahip olan transformasyonun biraz daha sembol dilinden (mit dili) ayrılmış hali olarak kabul edilebilir.</span></p>
<p><span>Türk kültürü içinde gelinlerle ilgili pek çok efsane, nesilden nesle dolaşarak günümüze kadar gelmiştir. Sakaoğlu, aralarında benzerlikler bulunmakla beraber gelinlerle ilgili efsanelerin apayrı motifleri içine alanlarının var olduğunu söyler (Sakaoğlu 2003: 17).</span></p>
<p><span>Gelinlerle ilgili efsanelerde ananın, babanın ya da bizzat gelin kızın beddua ve talepleri ile taşa dönüşmenin yanında gelin alaylarının taşa dönüştüğü, gelinin yanlış davranışlarının sonunda halk hafızası tarafından taşa dönüştürüldüğü de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Efsanelerde efsane kahramanı ya da kahramanları bir suç ya da günah sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılarak veya bedduaya uğrayarak taşa dönüştürüldüğü gibi bu, bazen bir dilek sonucu da gerçekleşebilir. Çalışmamız dilek sonucu, taşa dönüşme motifi üzerine şekillenen gelin kayası efsaneleri ile sınırlandırılmıştır. Efsane kahramanı utanılacak bir durumdan veya güç durumdan kurtulmak için ikili ya da tek dilek diler. Dileği sonucunda şekil değiştirir.</span></p>
<p><span>Efsanelerde şekil değiştirmenin, taşın yanında herhangi bir hayvana veya herhangi bir tabiat varlığına dönüşmesi şeklinde gerçekleştiği de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Gelinin taşa dönüşmesinde, aynı sebep ve gerekçeleri görüyoruz. Nitekim söz konusu motifin cezalandırma, beddua, keramet, utanma gibi sebeplerden özellikle utanma sebebinin işlevsel olduğuna tanık oluyoruz.</span></p>
<p><span>3. Gelin Kayası Efsanelerinde Taş Kesilme-Örnek Metinler</span></p>
<p><span>Makalemizin bu kısmında seçtiğimiz Gelin Kayası efsanelerinin metinlerine, taş kesilme motifinin kullanılış biçimlerine, mitik arka anlamlarına ve gelenekle ilişkisine yer vereceğiz.</span></p>
<p><span>“Gelin Kayası” adını taşıyan ilk efsanemizin metni şöyledir:</span></p>
<p><strong><span>Gelin Kayası</span></strong></p>
<p><em><span>Anlatırlar ki yaşlı bir kadınla gelini varmış. Kaynana o bilinen kaynanalardanmış. Gelinin her yaptığı işe kusur bulur, ona son derece sert davranırmış. Gelin hanım da onun bu sert tavırlarından çok korkarmış.</span></em></p>
<p><em><span>Koyunları otlatmaya götürmesi onun için âdeta geçici bir kurtuluş olurmuş. O gün de öyle yapmış, koyunları önüne katıp otlatmaya gitmiş. Şurası burası derken koyunları uygun bir yere getirmiş. Kendisi de yorgun olduğu için bir ağacın altına uzanıvermiş.</span></em></p>
<p><em><span>İşte ne olmuşsa bu arada olmuş. Gelinin üzerine bir ağırlık çökmüş ve uyuyakalmış. Ne kadar uyuduğu bilinmez, bir süre sonra uyanmış. Bakmış ki sürüsü ortalarda görünmüyor. Ne kadar aradıysa da oraya buraya ne kadar koşturduysa da sürüsünü bulmamış.</span></em></p>
<p><em><span>Eli boş, boynu bükük olarak eve dönen gelin, olanları kaynanasına anlatmış. Gelin aldığı cevap karşısında donakalmış.</span></em></p>
<p><em><span>-”Git! Sakın sürüyü bulmadan da eve gelme!”</span></em></p>
<p><em><span>Gelin evden ayrılmış ama ne yapacağını da bilmiyormuş. O, zaten bakılması gereken yerlerin hepsine bakmışmış. Eve dönmek istemiş ama kaynanasından da korktuğu için dönemiyormuş. Kurtuluşu Allah ’a yalvarmakta bulmuş.</span></em></p>
<p><em><span>“Allah’ım… Tek şu sürüyü bulayım da bulduğum zaman beni taş kes.</span></em></p>
<p><em><span>Umut kesilmez ya, O da öyle yapmış ve aramayı sürdürmüş. Derken sürüyü Büyük Akveren köyünün yakınlarında bulmuş. Bulmuş ama sevinmiş mi üzülmüş mü bilinmez, hemen oracıkta taş kesilivermiş.</span></em></p>
<p><span>Köyün yakınındaki o insana benzeyen kayaya “Gelin Kayası” adı verilmiş (Sakaoğlu 2003: 218-219).</span></p>
<p><span>Gelinin taşa dönüşmesinin anlatıldığı bu efsanenin ana motifini gelin-kaynana ilişkisi, gelinin kaynana karşısındaki duruşu oluşturmaktadır. Metnin girişinde kaynanaya ait bazı davranış kalıpları verilmiştir. Sert, gelinin yaptığı her işe kusur bulan, gelinin korktuğu bir kaynana söz konusudur. Koyunları otlatırken uykuya dalan ve uyandığında koyunlarını kaybetmiş olan gelin korkudan eve dönemez. Sürüyü bulmayı bir dileğe bağlar ve sürü bulunduktan sonra yaptığı dilek sonucunda taşa dönüşür.</span></p>
<p><span>Efsanede kaynana sergilediği duruşla geline, geleneğe ait bir davranış, görgü, algı modeli sunarak gelinde model davranışlar oluşturmak suretiyle geleneğin devamına hizmet eden figür olmaktadır.</span></p>
<p><span>Kültürün devamlılığını sağladığı varsayılan gelenek kavramı, birçok araştırmada tartışma konusu olmuştur. Edward Shils, geleneğin geçmişte var olan ve bugün yaşayan toplum tarafından benimsenmiş olan kurallar bütünü olduğuna dikkat çeker: <em>“Gelenekten söz ettiğimizde temsilcileri veya koruyucuları bulunan bir şeyden söz ediyoruz. O, olmuş olan, tevarüs edilmiş veya intikal ettirilmiş olan traditum ’dur. O, geçmişte yaratılmış, icra edilmiş ve inanılmış olan ya da geçmişte var olduğuna, icra edildiğine veya inanıldığına inanılmış olunan şeydir.</em> (Shils 2003: 111).</span></p>
<p><span>Giddens’in gelenek kavramlaştırmasının belirleyici argümanı; “şayet bir inanç veya bir uygulama geleneksel ise, değişimin darbelerine dayanan bir sağlamlık ve süreklilik barındırdığı”dır.</span></p>
<p><span><em>“Gelenekler organik niteliğe sahiptirler: Gelişirler, olgunlaşırlar veya zayıflar (güçsüzleşir) ve “ölürler”. Bu nedenle, bir geleneğin bütünlüğü veya özgünlüğü, geleneğin ne kadar süredir var olduğundan ziyade onun gelenek olarak belirlenmesi için önemlidir. Sadece yazının kullanıldığı/yazıyı kullanan toplumlarda -ki bunlar bu nedenle daha az “geleneksel” hale gelmişlerdir- genellikle geleneğe ait unsurların çok uzun süredir var olduklarının kanıtlarını görebildiğimize dikkat edilmelidir. Antropologlar daima sözlü kültürlerin çok yüksek oranda geleneksel olduklarını görmüşlerdir, ancak durumun doğal olarak gerektirdiği şekilde gözlemledikleri “geleneksel uygulamalar ”ın birçok nesil boyunca devam ettiğini doğrulayacak bir kanıt yoktur.”</em> (Giddens 1994b: 63).</span></p>
<p><span>Giddens geleneği “hafıza” olarak, özellikle de Maurice Halbwacshs’in ifadesiyle “toplu hafıza” ile yakından alakalı görür. <em>“Gelenek ritüel içerir; bunun, gerçeğin hakikat nosyonu olarak adlandırdığı olguyla ilgisi vardır, geleneğin muhafızları vardır ve adetten farklı olarak hem ahlâkî hem de duygusal içeriği olan bağlayıcı bir gücü vardır. Hafıza, gelenek gibi –bir anlamda- geçmişi geleceğe bağlı olarak düzenlemektir.”</em> Weber, toplumsal eylemlerin/davranışların dört türde gerçekleştiğini belirtir:</span></p>
<ol>
<li><em><span>Yarar amaçlı akılcı davranış/eylem</span></em></li>
<li><em><span>Değersel akılcı davranış/eylem</span></em></li>
<li><em><span>Duygusal davranış/eylem</span></em></li>
<li><span><em>Geleneksel davranış/eylem</em> (Weber 1978: 24-25).</span></li>
</ol>
<p><span>Burada konumuzla ilgili olan, geleneksel eylemdir ve kişi, içine doğduğu çevrede bu eylem türünü, toplum üyelerinden görerek, taklit ederek, deneyerek, alışarak öğrenir.<em> “Geleneksel davranış, alışkanlıklar, âdetler, ikinci bir doğa haline gelmiş inançlar tarafından belirlenmiş davranıştır. Geleneğe göre davranmak için [kişinin] ne bir amaç tasarlaması ne de bir değer göz önüne alması ne de heyecanla harekete geçirilmesi gerekir. [Kişi]sadece uzun bir uygulamayla yerleşmiş bir tepkiye uyar.”</em> (Aron 2000: 396).</span></p>
<p><span><em>“Kadınlar topluluğun kimlik ve şerefinin, hem bireysel hem de kolektif taşıyıcıları şeklinde kuruldukları için, çoğunlukla bu temsil yükünü taşımaları özellikle onlardan beklenmektedir”</em> (Yuval Davis 2003: 93-94).</span></p>
<p><span>Bir başka cezalandırma sebebine bağlı taş kesilme motifini Gelin Kayası adlı efsanede görüyoruz. Efsane şöyledir:</span></p>
<p><span><strong>Gelin Kayası</strong><a href="https://www.altayli.net/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a></span></p>
<p><em><span>Mevsim yaz… Gülün gülü, çiçeğin çiçeği çağırdığı zaman… Bulakların, çayların, göllerin de sunaları… Tabiatın bütün güzellikleri etrafımızı çevirmiş, âdeta bizleri sarhoş ediyor.</span></em></p>
<p><em><span>Böyle bir güzellikler gününde genç bir anne körpesini alıp yeşilliklere açılır. Sevgisini kucağındaki yavrusuna eş eden genç gelin dolaşıp durur.</span></em></p>
<p><em><span>Bakar ki sunalar göllerde salınıp durmaktadır. Suyun yüzeyindeki çizgiler âdeta birer desen oluşturmaktadır. Bu manzara gelini çok duygulandırır, beğenir. Bu güzellikleri seyr eder ve soyunup gölde “çimmek” ister. Bebesini kıyıya bırakıp soyunur. Ve gölün serin sularına salınıverir. Onun bembeyaz mermer bedeni, etrafa ışık saçmaya başlar.</span></em></p>
<p><em><span>Bu arada çiçekli dağdaki bir ihtiyar adam, bu mermer güzelliği görünce hayran kalır. O sanır ki suda yüzen bir melektir, başka bir şey olamaz.</span></em></p>
<p><em><span>Gelin de onu görür. Ötelerden birinin bakışları kendisinin üzerindedir. Kız çıplak olarak görüldüğüne üzülür. Kendisine bakan erkeğin kim olduğunu anlayınca daha çok üzülür. Erkek de gelinin kim olduğunu anlar. Bunlar gelin ile kaynatadır.</span></em></p>
<p><em><span>Gelin hemen sudan çıkıp bebesini kucağına alıp evin yolunu tutmak ister. Ancak bebesini kucağına aldıktan sonra bir adım bile atamaz. Gelin ile çocuğu orada taş kesilivermiştir.</span></em></p>
<p><span><em>O günden sonra o şekilli taşlara Gelin Kayası adı verilir. Herkes aynı adı söyler, aynı hikâyeyi anlatır. Ancak kimseler kaynatanın ne olduğunu bilmez”</em> (Sakaoğlu 2003: 90-91).</span></p>
<p><span>Efsanede taşa dönüşmeye sebep olan temel motif, gelinin ahlaki açıdan sakınmasıdır. Kayınpederi tarafından çıplak görülen gelin, bu durumdan yine utanmak fiilinin belirlediği bir dilek sonucu taşa dönüşür. Burada taşa dönüşme gelinin bir davranış yasağına uymamasının sonucudur.</span></p>
<p><span>Geleneksel Türk ailesinde hanede en kritik ilişkiler haneye gelen yabancılar ile hane sahipleri arasında olur. Bir kız yeni gelin olarak koca evine geldikten sonra, kaynana olana dek yavaş yavaş hakkını alır.</span></p>
<p><span>Türk topluluğunda oğlun karısına “gelin” denir. Etimolojisine göre, “gelen kimse” demektir. Gelinin hane içinde daima adi işlerin hepsini yapması ve keza kaynana, baba ve kayınlara hizmet etmesi beklenir. Baba soyunu izleyen geniş hanelerde bir gelin ile kaynana arasındaki ilişki, evliliğinin istikrarı ve başarısı için kocası ile olan ilişkisinden daha çok önemlidir. Gelinin kaynanaya ve kayınlara karşı bir davranış şekli, örtünmek (saçını, başını, yüzünü örtmek), konuşmamak ve adını çağırmamak gibi türlü dereceler gösteren “kaçınma”dır. Gelin bu göreneği, tıpkı diğer gençler gibi ailenin bütün erkek ve kadın büyüklerine fakat özellikle erkeklerine ve kocasına konuşmamak şeklinde uygular. Buna bütün şekilleri ve yerli dili ile “gelinlik etme” denir. Kaynana- gelin arasında kırgınlık çok olmakla beraber bunun açık surette gösterilmesi ayıptır (Erdentuğ 1977: 38-39).</span></p>
<p><span>Aşağıdaki efsane de bir davranış yasağı sonucu taş kesilme üzerine kurulmuştur. Efsane şöyledir:</span></p>
<p><strong><span>Gelin Kayası Efsanesi</span></strong></p>
<p><em><span>Erzurum’un Aşkale ilçesinin Kandilli bucağına bağlı Merdiven köyünde, evlenme çağına gelen bir delikanlıya komşu köylerin birinden güzel bir gelin getirilmektedir. Gelini getirecek alayda damadın erkek kardeşi de bulunmaktadır. Bölgenin âdetine göre damat, gelin getirecek alayda bulunmaz, evin damında onların gelişini bekler.</span></em></p>
<p><em><span>Gelini getiren alayın bir istirahat anında yengesini gören damadın kardeşi, onun güzelliğine vurulur, içine bir ateş düşer. Artık aklı hep gelindedir. Delikanlı geline baktıkça bir hoş olur. Gelin bir süre sonra onun bakışlarına karşılık vermeye başlar. Bunlar birbirlerine baka baka köyün giriş yerine kadar gelirler.</span></em></p>
<p><span><em>Anlatıldığına göre düğün alayı tam köye gireceği sırada gelinle damadın erkek kardeşi taş kesilirler. Köylüler girişteki bu taşlara “Gelin Kayaları” adını vermiştir. Hatta bu iki gencin köylülerce uygun görülmeyen ilgilerinden ötürü buradan gelip geçenler taşlara tükürür veya taş atarlarmış”</em> (Sakaoğlu 2003: 17-18).</span></p>
<p><span>Yukarıdaki efsane metninde ana motifler, geleneksel ailenin sınırlarını, aile içi yakınlıkların çerçevesini, yasakları göstermektedir. Sağlıklı modelin korunması için efsanenin temelindeki taş kesilme ile yetinilmediği, tükürmek ve taş atmakla perçinlendiği açıkça görülmektedir.</span></p>
<p><span>Türkiye’de gelenek yapılı kesimlerde akrabalığa ilişkin gelenekler, akraba fertler arasında bazı ilişki tarzlarını dayatır. Böylelikle akrabalığa bir takım hak ve vazifeler düşer. Bunlar olumlu ve olumsuz hak ve vazifelerdir.</span></p>
<p><span>Olumsuz cinsten hak ve vazifeler, akrabalık gereğince uygulanması gereken bir takım yasaklardır.</span></p>
<p><span>Bu tür yasakların başında fücur (inceste) yasağı gelir. “Yakın akraba arasında cinsî ilişki yasağı” demek olan bu yasak, bütün Türkiye’de riayet edilen bir yasaktır. Bu husustaki hassasiyeti sadece kanun korkusuna değil, dinî korkuya da bağlamak gerekir. Bu çeşit âdetlerin sadece aile çevresi, kan akrabası ve hısım grupları için değil, köy topluluğu için de düzenleyici vazifesi açıktır (Erdentuğ: 1977-56).</span></p>
<p><span>Köy toplumlarında ferdin ırzı, namusu köylünün namusu demektir. Kadına bir taarruz hâlinde bütün köy halkı taarruz edeni linç eder. Her köylü, köyün gelenek ve âdetlerine uymayı bir vazife bilir. (Erdentuğ 1977: 49)</span></p>
<p><span>Straus, “Akrabalığın Temel Yapıları” adlı çalışmasında ‘yakın akrabayla cinsel ilişkinin yasaklanması kuralını’ çözümleyerek bunun, bir toplumun var olabilmesi için temel şart niteliğindeki “dışarıdan evlenme kuralının” tersine çevrilmiş olumsuz bir biçim olduğunu ortaya koyar. Bu aynı zamanda doğa/kültür karşıtlığına da denk düşmektedir. O’na göre ilkellerde, aile doğal bir ilişki biçimi değil, kültürel olarak belirlenen toplumsal bir bağıntıdır. Kadın da genelde bir değişim aracı olarak kullanılmıştır (Çobanoğlu 1999: 217).</span></p>
<p><span>Levi- Strauss’un amacı, tüm bu konulardan hareketle özünde hep aynı kalan temel yapıya ulaşmaktır. Bu ulaşılan yapı ise kendi kendine yeterli bir bağıntılar dizgesidir. Levi- Strauss’un amacı, evlenme kuralları, aile biçimleri, totem sistemleri, mitler, masallar gibi çeşitli görünümleri aşarak, yabanıl düşünceye yani derin yapıya ulaşmaktır.</span></p>
<p><span>Levi-Straus’a göre mitleri toplumsal ve ekinsel bağlamları açısından değerlendirebilmenin üç şartı vardır:</span></p>
<p><em><span>“a. Bir mit hiçbir zaman tek bir düzeyde yorumlanmamalıdır. Ayrıcalıklı açıklama diye bir şey olmaz, çünkü her mit birkaç açıklama düzeyinin bağıntıya getirilmesinden başka bir şey değildir.</span></em></p>
<p><em><span>b. Bir mit tek başına değil, bütün olarak ele alındıklarında bir dönüşüm kümesi oluşturan başka mitlerle kurduğu bağıntı içinde yorumlanmalıdır.</span></em></p>
<p><span><em>c. Bir mit kümesi kendi başlarına değil, başka mit kümeleri geldikleri toplumun halk kültürü göz önünde bulundurularak yorumlanmalıdır”</em> (Yücel,1982:64-65).</span></p>
<p><span>Biz de gelin kayası efsanelerinde taş kesilme motifini bu bilgiden hareketle halk kültürü açısından gelinle ilgili gelenekler başlığını göz önünde bulundurarak yorumlamaya çalıştık.</span></p>
<p><span>Makalemiz için seçtiğimiz diğer efsane örnekleri Azerbaycan menşeli efsanelerdir. Bunlardan ilki, “Gelin Gayası” ismini taşıyıp şu şekildedir:</span></p>
<p><strong><span>Gelin Gayası</span></strong></p>
<p><em><span>Bir gün düşmenler gefilden çekilirler. El-obada gaçhagaç düşür. Adamlar özlerini itirib çaş-baş galırlar. El-obanın çoh igidleri gırılır. Yırtıcı düşmenler gocaları, garıları, körpeleri, at ayagları altında top- dağedirler.</span></em></p>
<p><em><span>Bu gaçhagaçda bir gelin de gizlenmeye yer ahtarır. Ha göz gezdirince sığınacak tapmır. Her yanda düşmenler görür. Başı açıg, ayag yalın yahınlıgdaki dağlara teref üz tutur. Düşmenler de onu görüb dalınca at salırlar.</span></em></p>
<p><em><span>Gelin hamile imiş özü de piyade. Hara gaçabilerdi? Düşmenler çathaçatda gelin üzünü göylere galdurub Tanrı ’ya yalvarır ki, düşmenlerden hilas olsun, ele keçmesin, el namusu tabdalanmasın. Söz kurtaran kimi gelin taşa dönür. Gılınlarındangan daman düşmen atlıları, garşılarında gelin evezine bir sal gayanın ucaldıgını görüb dan galırlar. Cilovlarıngemiren atlar ise ürkek ürkek kişneşirler. Atlılar bu mö’cüzeden gorhub telesi garhaya gayıdırlar.</span></em></p>
<p><em><span>Beneniyar kendinin yahınındaki dağ döşünde yükselen bu gaya hamile geline benzeyir. El söylemelerine göre o, ganlı muharibelerin yadigârıdır.</span></em></p>
<p><span><em>Ele adına “gelin gayası” deyirler”</em> (Azerbaycan Efsanelerinden Seçmeler, 2004: 77).</span></p>
<p><span>Yukarıdaki efsanede taş kesilme motifinin bir sakınma olgusu etrafında şekillendiği görülmektedir. Bu kez bir davranış yasağından ziyade düşman (öteki) kavramından sakınma söz konusudur.</span></p>
<p><span>Bu efsanede dileğe sebep olan olgu, namusun korunması, teminat altına alınması olgusudur. Hamile gelinin taşa dönüşmesinde namus ebedileştirilen asıl kavramıdır. Nitekim taş Türk kültüründe ölümsüzlüğün, ebedîliğin simgesidir. Bu tür efsanelerde efsane kahramanı utanç verici bir durumdan kurtulmak için şekil değiştirmeye razı olur. Bu durum kimi zaman efsane kahramanının dileği sonucu gerçekleşirken kimi zaman da böyle bir dilek bulunmaz.</span></p>
<p><span>Azerbaycan efsanelerinden seçtiğimiz diğer efsane de aşağıdaki şekildedir:</span></p>
<p><strong><span>Gelin Gaya</span></strong></p>
<p><em><span>Ulu çağlarda Destefur kendinde bir gelin varmış. Abır-heyalı imiş. Hemişe gayınatasının hörmetini gözler, onun yanında artığ egsig danışmazmış. Gayınatası da onun hetrini çoh istermiş.</span></em></p>
<p><em><span>Günnerin bir günü gelin başını yumag isteyir. Gözleyir ki gayınatası çöl işlerine gitsin. Gayınatası geden kimi su gızdırır. Körpesini de dalına şelleyib bir teher başını yumağa başlayır. Bir vaht gayınatası geri gayıdır.</span></em></p>
<p><em><span>Nese yâdından çıhıb evde galıbmış. Kişi o zaman içeri girir ki gelin saçlarını töküb başını yuyurmuş. Gayınatasının gefılden içeri girmesini gören gelin özünü itirir. Heyasından gıpgırmızı olur. Gizlenmeye yer de tapmır. Üzünü göğlere tutub yalvarır.</span></em></p>
<p><em><span>-Ay Tanrı, daha biabır oldum inden bele men gayınatamın üzüne nece çıhabilerem. Yaşamagdansa ölmek yahşıdır. Meni ya guş ele ya da daş.</span></em></p>
<p><span><em>Gelin sözünü gurtarmamış arhasından körpe büyük gayaya çevrilir. Hemin zamandan da gayaya “Gelin Gayası ” demişler”</em> (Azerbaycan Efsanelerinden Seçmeler 2004: 95 )</span></p>
<p><span>Bu efsane yukarıda yer verdiğimiz “Gelin Kayası” efsanesi ile içerik ve motifleri bakımından paralellik göstermektedir.</span></p>
<p><span>Yukarıdaki efsanenin kuşa dönüşme versiyonu da mevcuttur. Ancak söz konusu efsane versiyonu gelenekle ilişkili görülse de daha çok tarakçın kuşunun menşe efsanesi gibidir.</span></p>
<p><span>Azerbaycan’da “İhtiyar bir adamın namuslu ve güzel bir gelini vardır. Hamile gelin saçını yıkayıp tararken kaynatası içeriye girer. Çok utanan gelin, tarağı başına takarak kuş olmak için dua eder. Gelin ‘tarakçın’ kuşuna döner. Bu tip efsanelerin tıpatıp benzerleri Anadolu’da yaygın olarak görülmektedir. “Banyodan çıkan gelin, saçlarını gören kayınbabasından utandığı için Allah’a yalvarıp taş veya kuş olmayı diler. Saçındaki tarağıyla birlikte ‘taraklı kuşu’na döner.” (Malatya yöresinde anlatılan bu efsane, Gaziantep yöresinde de karşımıza çıkmaktadır. Efsaneye göre “İbibik taze bir gelinmiş. Bir aynanın karşısında saçını tarıyormuş. Bu sırada kızın babası içeri girmiş Utanmış, ‘kayın babam başımı dolbak (örtüsüz) gördü. Yüzüne nasıl bakayım artık demiş. Bunun üzerine Allah gelini bir ibibik kuşu yapmış. Başındaki perçemi tarağı imiş” (Önder,1996,129).</span></p>
<p><span>Kültürümüz içinde gelinlerle ilgili şekil değiştirme motifli efsanelerde “kuşa dönüşme”, “kaplumbağaya dönüşme” şeklinde karşımıza çıksa da çoğunlukla utanma, sakınma, kaçınma, tabu sebebi ile taşa dönüşme motifi görülmektedir.</span></p>
<p><span>Utanma ile ilgili efsanelerde öz aynı olmakla birlikte sonuçlarında farklılık görülen efsane anlatımları çoğunluktadır. Gelinin utanma sonucu kaplumbağaya dönüşme efsanesi, Anadolu ve diğer Türk yurtlarında çok farklı bir anlatım olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Azerbaycan Efsanelerinden tespit edilmiş olan ve taş kesilme motifine yer veren bu efsaneler, ülkemizde görülen aynı konudaki diğer efsanelerle paralellikler göstermektedir.</span></p>
<p><span>4. Sonuç</span></p>
<p><span>Türk halkbilimi efsane envanteri içinde önemli bir yer tutan bu tip efsanelerin hepsinin başkahramanı gelindir. Bu efsanelerde kaynana, kaynata, damadın erkek kardeşi, rakip âşık ve gelin alayı umumiyetle diğer kahramanlardır.</span></p>
<p><span>Hepsinde bir dilek, utanma, tabu ya da istenmeyen bir davranış ve beraberinde gelen değişim esastır. Bu efsanelerde daha çok taşa dönüşmenin yanında kuşa ve başka bir hayvana dönüşüm de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Efsaneler de diğer folklorik ürünler gibi toplumun iç dünyasını yansıttığı için, efsaneler değerlendirilirken toplumun, dünya görüşünün ve bilgi seviyesinin bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Efsanelerin görüşlerinin kıstas kabul edilmesinin en önemli dayanak noktası, inanılarak anlatılması ve yaşadığı toplumda bilgi kaynağı olması fonksiyonunu yerine getirmesidir.</span></p>
<p><span>Kutsallık ve yaptırım gücü, efsaneye toplumsal işlevi bakımından diğer halk anlatılarına göre oldukça farklı bir konum kazandırmıştır. Efsane konusunda önemli bir çalışma olan Erzurum Efsaneleri’nde, efsanenin toplumsal işlevleri özetlenirken, gelenek ve görenekleri koruyucu oluşları, topluma yön verişleri, topluma iyiliği, iyilikle ilgili davranış dizgesini telkin edişleri, teşekkül ettikleri yere mana kazandırmaları, koruyucu ve tedavi edici rollerinin altını çizer (Seyidoğlu 1985: 330-331).</span></p>
<p><span>Taş kesilme motifinin yer aldığı efsanelerde bazı davranış kalıplarının pekiştirildiği, bunların etrafında geleneksel ahlâk anlayışlarının, “taşlaşma” müeyyidesiyle, taş aracılığı ile ebedileştirilmesi arzusunun yattığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>Gelin Kayası efsanelerinde gelinin birinci dereceden ilişkili olduğu kaynana, kaynata, eşi, eşinin kardeşi ve diğer toplum üyelerine karşı davranış kalıpları geleneksel normlarla belirlenmiştir.</span></p>
<p><span>Efsane metinlerinde, geline kültürel belleğin ve başta kaynana olmak üzere hane içindeki büyüklerin ihsas ettirdikleri mit menşeli model davranış ve algılar ve gelinin öğrenme uygulama ve kendinden sonraya model sunma olguları bir aradadır. Gelin bunların dışına çıkmamalıdır. Gelin efsaneleri gibi efsane metinleri bir anlamda geleneğin tekrar yolu ile hatırlatıcılarıdır. Bu nedenle efsaneler, halk hafızasında umumiyetle normatif gücü yüksek metinler olarak yaşar.</span></p>
<p><span>Bütün fiillere geleneksel kuralların ya da pratiklerin kılavuzluk etmesi veya her şeyin geleneğe başvuruyla aklanması, yani onların bir geleneksel modele uydukları söylenerek aklanması söz konusudur. Geleneklerle yakından ilintili olduğunu düşündüğümüz efsanelerin entelektüel söylemin içeriğinden uzun süreli sürgünü, onların gizli anlamlarını bugüne dek belirsizlik içinde bırakmıştır.</span></p>
<p><span>Efsaneler, aile hayatı, toplumun değer yargıları, kişilerin toplum içerisinde aldıkları rollerle ilgili önemli ipuçları taşırlar. Bunu yukarıdaki efsanelerde açık bir şekilde görmekteyiz. Yukarıdaki gelin efsanelerinde taşa veya kuşa dönüşme utanma üzerine şekil değiştiren taze gelinin, bu durumu, cinsiyeti, yaşı ve aile içindeki rolüyle yakından bağlantılıdır.</span></p>
<p><span>Özellikle burada belirtilmesi gereken bir yan vardır ki o da toplumdan devralınan mirasın hangi biçimde olursa olsun kendi şartlarına cevap bulduğu sürece geleneğin varlığını sürdürmesi, ya da yenisini kendi üzerinden şekillendirmesidir. Aksi hâlde gelenek yok olur gider. Bizim gibi toplumlarda, mevcut ekonomik-sosyal-siyasal şartlarda geleneklerde değişim çok fazla kendini göstermez. Bu gelenekler tüm toplumun gelişiminin üzerinde hâlâ etkin bir rol oynarken kadın açısından özellikle oldukça önemli bir işleve sahiptirler. Öyle ki toplumda özellikle kırsalda yaşayan kadının yaşam tarzının, tümünü neredeyse bu gelenekler belirler. Bu belirlemeyle birlikte kadın, aynı zamanda toplumda geleneklerin devam ettirilmesinde de belirleyici bir rol oynar. Toplumumuzda geçmişten devralınan mirasa her zaman en fazla sahip çıkan ve aktaranın kadın olduğu görülmektedir. Belki ekonomik ilişkilerin ve üretimin dışında kalması buna neden olarak gösterilebilir.</span></p>
<p><span>Bir toplumda değerlerin ifade edildiği temel mekanizmalar, kişinin üstlendiği sosyal rollerdir. Bu roller de toplumun tabakalaşma sistemiyle sosyal yapıyı oluşturan sosyal süreçlerle yakından ilgilidir. Diğer yandan bir toplumdaki iyi-kötünün belirlenmesi, ideal düşünme ve davranma yolları değerler tarafından oluşturulur. Böylece bir toplumda toplumsal kontrolü sağlayan “sosyal kontrol ve ödüllendirme araçları”nın tümü değer kaynaklıdır denilebilir.</span></p>
<p><span>Tüm bu sebeplerle efsaneler incelenirken, onların toplumsal boyutlarının ortaya konmasında yüzyıllar boyunca insanlara yön vermiş olguların yakalanması gerekir.</span></p>
<p><span>Bugünün hızla gelişip rasyonelleşen dünyasında insanların irrasyonel davranışlarına bakarak dünün eski değerlerini ve onların bugün aldıkları şekli görmek bu arada eskinin ışığı altında yeniyi anlamak mümkün olacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nesrin FEYZİOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, <a href="mailto:nesrinf@atauni.edu.tr">nesrinf@atauni.edu.tr</a></span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynakça</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Ahundov, Ehliman (1994), Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, (Çev. Semih Tezcan), Ankara: TDK Yay.</span></div>
<div><span>♦ Aron, Raymond (2000), Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, (Çev. Korkmaz Alemdar), Ankara: Bilgi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Best, Steven; Douglas, Kellner (2011), Postmodern Teori, (Çev. Mehmet Küçük), Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yay.</span></div>
<div><span>♦ Boratav, Pertev Naili (1999), 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul: Gerçek Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Çobanoğlu, Özkul (1999), Halk Bilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemlerine Tarihine Giriş, Ankara: Akçağ Yay.</span></div>
<div><span>♦ Davis, Nira Yuval (2003), Cinsiyet ve Millet, (Çev. Afşin Bektaş), İstanbul: İletişim Yay.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü (1986), Halk Edebiyatına Giriş, Ankara: Akçağ Yay.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea (1993), Mitlerin Özellikleri, (Çev. Sema Rifat), İstanbul: Semavi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Erdentuğ, Nermin (1977), Sosyal Adet ve Gelenekler, Ankara: Kültür Bak. Yay.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Metin (1997), Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi, C. I, Ankara: TDK Yay.</span></div>
<div><span>♦ Giddens, Antony (1994b), “Living in a Post-Traditional Society ”, Reflexive Modernization Polity, Stanford Universty, Pres.</span></div>
<div><span>♦ Handler, R; Linnekin, J (1984), “Tradition Genuine or Spurious”, American Folklore Society, 97.</span></div>
<div><span>♦ Hobsbawm, E; Ranger, T (2006), Geleneğin İcadı, İstanbul: Agora Kitaplığı.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim (1999), Türk Millî Kültürü, İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦ Karadağ, Metin (1995), Türk Halk Edebiyatı Anlatı Türleri, Ankara: Ürün Yay.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, M. Fuad (1989), Edebiyat Araştırmaları I, II, İstanbul: Ötüken Yay.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin (1988), Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.</span></div>
<div><span>♦ Oğuz, Öcal-Ersoy, Petek (2006), Türkiye ’de 2006 Yılında Yaşayan Taş Kesilme Efsaneleri Mekânlar Anlatılar, Ankara: THBMER Yay.</span></div>
<div><span>♦ Önder, Mehmet (1966), Anadolu Efsaneleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.</span></div>
<div><span>♦ Püsküllüoğlu, Ali (1982), Efsaneler, Ankara: TDK Yay.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Saim (2003), 101 Anadolu Efsanesi, Ankara; Akçağ Yay.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Saim (2003), 101 Türk Efsanesi, Ankara; Akçağ Yay.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Saim (1980), Anadolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Katalogu, Ankara: Ankara Üniversitesi Yay.</span></div>
<div><span>♦ Sakaoğlu, Saim (2009), Masal Araştırmaları, Genişletilmiş II. Baskı, Ankara: Kömen Yay.</span></div>
<div><span>♦ Seyidoğlu, Bilge (1997), Erzurum Efsaneleri, İstanbul: Dergâh Yay.</span></div>
<div><span>♦ Shils, Edward, (2003), “Gelenek”, Doğu Batı, 25.</span></div>
<div><span>♦ Sami, Şemsettin (2009), Kamus-ı Türkî, İstanbul: Kapı Yay.</span></div>
<div><span>♦ Tanyu Hikmet (1987), Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TDK (2005), Türkçe Sözlük, TDK Yay.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Tahsin (1982), Yapısalcılık, I. Baskı, İstanbul: Ada Yay.</span></div>
<div><span>♦ Weber, Max (1978), “Economy and Society”, Vol. I, University of California Pres Berkeley Los Angeles, London.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>Sakaoğlu, Saim, 101 Anadolu Efsanesi, Ankara 2003; Sakaoğlu Saim, 101 Türk Efsanesi, 1. Baskı, Ankara 2003,; Saim Sakaoğlu, Anadolu-Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu, Ankara, 1980; Oğuz, Öcal, Ersoy Petek, Türkiye’de 2006 Yılında Yaşayan Taş Kesilme Efsaneleri -Mekânlar ve Anlatılar, Ankara 2006; Bilge Seyidoğlu, Erzurum Efsaneleri, İstanbul, 1997; Ali Berat Alptekin, Fırat Havzası Efsaneleri, Antakya 1993; Ali Püsküllüoğlu, Efsaneler, Ankara 1982; Yavuz, Helimoğlu Muhsine, Diyarbakır Efsaneleri, Ankara, 1993; Önder, Mehmet Anadolu Efsaneleri, Ankara, 1966; Sepetçioğlu, Mustafa Necati Türk-İslâm Efsaneleri, İstanbul 1967; Orkun, Hüseyin Namık Türk Efsaneleri, İstanbul1943; Ergun, Metin Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi I-II, Ankara1997; Mehmet Yardımcı-Cahit Kavcar, Efsanelerimiz, Malatya, 1988 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gelin-kaya-efsaneleri-ve-tas-kesilme-motifi-uzerine-bir-degerlendirme.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Bu efsane, Hanlar rayonundaki Maralgöl’ün yakınındaki Gelin Kayaları ile ilgilidir. (Bk. Sakaoğlu, 101 Türk Efsanesi, Ankara 2003, s. 90)</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mitolojimizde Ve Ural Batır Destanında Başlangıçtaki Sonsuz Su</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mitolojimizde-ve-ural-batir-destaninda-baslangictaki-sonsuz-su</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mitolojimizde-ve-ural-batir-destaninda-baslangictaki-sonsuz-su</guid>
<description><![CDATA[ Mitolojimizde Ve Ural Batır Destanında Başlangıçtaki Sonsuz Su
“Başlangıçta ne gök vardı ne de yer… Dünya uçsuz bucaksız, sonsuz sudan ibaretti. Bu sonsuz suyun üzerinde mütemadiyen uçup duran Tanrının dahi konacağı küçücük bir kara parçası bile yoktu.”[1] On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkoloji sahasında en değerli metinleri toplayan Radloff, Verbitskiy, Potanin ve diğer Türkologların Altay, Yenisey, Yakut ve öteki Türk boylarının dünyanın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a8b9d3bb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mitolojimizde, Ural, Batır, Destanında, Başlangıçtaki, Sonsuz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Ocal-Oguz-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mitolojimizde-ve-ural-batir-destaninda-baslangictaki-sonsuz-su.html">Mitolojimizde Ve Ural Batır Destanında Başlangıçtaki Sonsuz Su</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Öcal OĞUZ</strong></span></a>
</p><p><span><strong><em>“Başlangıçta ne gök vardı ne de yer… Dünya uçsuz bucaksız, sonsuz sudan ibaretti. Bu sonsuz suyun üzerinde mütemadiyen uçup duran Tanrının dahi konacağı küçücük bir kara parçası bile yoktu.”</em></strong><sup><a href="https://www.altayli.net/mitolojimizde-ve-ural-batir-destaninda-baslangictaki-sonsuz-su.html#_edn1" name="_ednref1"><em>[1]</em></a></sup></span></p>
<p><span>On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkoloji sahasında en değerli metinleri toplayan Radloff, Verbitskiy, Potanin ve diğer Türkologların Altay, Yenisey, Yakut ve öteki Türk boylarının dünyanın başlangıcı hakkındaki bilgi ve kanaatlerini oldukça bol miktardaki örnekle günümüze ulaştırmaları Türkoloji çalışmaları için son derece önemli gelişmelerin başlangıcı olmuştur. Bu metinlerin elde edilmesinden sonra Türklerin “dünyanın yaratılışı” hakkındaki kanaatlerine dikkatlerini yönelten diğer araştırıcıların ulaştığı sonuç, <strong>“başlangıçtaki sonsuz su”</strong> inancının yaygınlığını ortaya koymuştur. (Ögel 1989:419-492) Anadolu’daki mutasavvıf şairlerde bile karşımıza çıkan dünyanın başlangıçta sonsuz sudan ibaret olduğuna dair inancın (Ögel 1989: 437) Türkler arasındaki yaygınlığı, bu motifin orijinalliği hakkında olmasa bile eskiliği hakkında bir kanaate varmamıza zemin hazırlamaktadır. Ayrıca Asya ve diğer kıtalardaki başka kültürlerde <strong>“başlangıçtaki su”</strong> veya <strong>“okyanus”</strong> belirtilmekle birlikte Türk Kozmolojisindeki özellikleri taşımamaktadır. Türk kozmolojisindeki dünyanın başlangıcını daha iyi anlayabilmek ve bu husustaki kanaatlerin yakın dönemlerde tespit edilmiş metinler arasında yer alan Başkurt destanlarından Ural-Batır’a yansımasını daha iyi değerlendirebilmek için birkaç kültürdeki “başlangıç” düşüncesine dikkatlerimizi yöneltelim:</span></p>
<p><span><strong>“Başlangıçta hiçbir şey yokmuş ve büyük ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Maheo etrafına bakmış ama görünürde hiçbir şey yokmuş. Maheo gücüyle göle benzeyen ama tuzlu olan büyük bir su yaratmış”</strong> (Marriott_Rachlin l995:36)</span></p>
<p><span>Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinden Çeyenilere ait bu metin, başlangıçta “Tanrı”dan başka hiçbir şeyin olmadığını, göle benzeyen tuzlu suyun Tanrı tarafından sonradan yaratıldığını haber vermektedir. Oysa Türkler arasında yaşayan inanışa göre “Tanrı” ve “sonsuz su” başlangıçta vardır. Çeyeni mitindeki Tanrı ve sonradan yaratılan su, Türk mitolojisindeki Tanrı ve sonsuz su ile yine de bir yakınlık göstermektedir. Zaman içinde meydana gelebilecek bir varyantlaşma düşüncesi, Kızılderililerin Asya’dan geldikleri ve Türklerin akrabaları oldukları teorileri çerçevesinde pekala bir izah bulabilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>“Başlangıçta iki okyanus -biri güneyde, biri kuzeyde- merkezde bir kara parçası vardı. Güney okyanusunun efendisi Shu (Dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun efendisi Hu (Aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwun-tun (Kaos) idi.”</strong> (Mackenzie l996:2l7)</span></p>
<p><span>Kaos’un kozmoza dönüşümünü hikaye eden bu Çin mitinde dünyanın oluşumunun yedi günde tamamlandığı ve dünyanın böylece düzene sokulduğu anlatılmaktadır. Çin düşüncesine göre başlangıçta okyanusları birbirinden ayıran ve kaos şeklinde karşımıza çıkan bir kara parçası vardı. Okyanusların efendileri bu kara parçasını yedi gün çalışarak bugünkü şekline getirmişlerdir. İki ayrı okyanus ve ortasındaki kara düşüncesi ile birbirine eşit güçte ve her an için olumsuz şeyler yapmasından korkulan iki ayrı efendi kavramı Türk mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Kainatın oluşumu ve ilk insanın yaratılışı ile ilgili Çin mitinin diğer varyantlarında da başlangıçta “hiç bir şeyden başka bir şey bulunmadığını ve bu hiçbir şeyin zamanla bir şeye dönüştüğü”nü anlatan metinlerle karşılaşıyoruz. P’an-Ku mitinde ise iki devin vücudundan yeryüzü oluşmuştur ve etleri toprağı, kemikleri kayaları, kanları ise nehirleri ve okyanusları… meydana getirmiştir.(Mackenzie l996:218)</span></p>
<p><span><strong>“Ymir’in etinden dünya oluşmuştu </strong></span></p>
<p><span><strong>Onun kanından denizin dalgaları, </strong></span></p>
<p><span><strong>Tepeler onun kemiklerinden, ağaçlar saçlarından Cennet küresi kafatasından,</strong></span></p>
<p><span><strong>Onun kaşlarından,neşeli güçler…” </strong></span></p>
<p><span><strong>“Ymir İskandinavyal’ı Hothar; inek ana Audhumbla (Karanlık ve Boşluk) tarafından beslenmişti.”</strong></span></p>
<p><span><strong>“Ymir yaşadığında en eski zamanlardı</strong></span></p>
<p><span><strong>Sonra kum, ne deniz, ne de serinletici dalga,</strong></span></p>
<p><span><strong>Ne yer yüzü bulunmuştu, ne de yükseklerdeki cennetler.</strong></span></p>
<p><span><strong>Derinlerin esnemeleri vardı ve hiçbir yerde çimen yoktu”</strong> (Mackenzie 1996: 220-221)</span></p>
<p><span>İskandinav ve İzlanda mitolojisinde yer alan Ymir ile Çin mitolojisinde yer alan P’an-Ku’nun benzerliği dikkati çekiyor. Her iki mitte de başlangıçta büyük bir veya iki dev var ve bu devlerin vücudunun parçalanması sonucu dünya oluşmaktadır. Görüleceği üzere Çin mitinde olduğu gibi İskandinav mitindeki devin vücudunun parçalanması ile dünyanın oluşumu düşüncesi Türk mitolojisi için bir hayli yabancıdır.</span></p>
<p><span><strong>“Başlangıçta yer yüzünde sadece bir insan vardı; o zamanlarda kış soğuk ve yaz da sıcak olmadığından adamın ne bir evi, ne de bir çadırı vardı; rüzgâr bu kadar şiddetli esmiyordu, ne yağmur yağıyordu ne de kar; çay dağlarda kendiliğinden yetişiyordu ve hayvan sürüleri, vahşi hayvanlardan hiç korkmuyorlardı.”</strong> (Mackenzie l996:219)</span></p>
<p><span>Tibet mitolojisinden alınan bu metin dağları, hayvanları ve özlenen ılıman iklimi ile yaratılışı tamamlanmış bir dünya ve tek başına yaşayan bir insanı anlatıyor. Türk yaratılış mitinden bir hayli farklı olan bu mitte Türk düşüncesindeki sonsuz suyu bulmak mümkün değildir.</span></p>
<p><span><strong>“Dünyaya önce toprağın içinden yerleşildi. insanlık o zamanlar orada, bu gün yer üstündekinin bütün ilişkilerine benzeyen bir yaşam sürüyorlardı.”</strong> (Malinowski l990:98)</span></p>
<p><span>Büyük Okyanus adalarındaki yerlilerden derlenen bu metinde başlangıçta var olan bir dünyadan söz edilmekte ve insanların toprağın altında ilk hayatı başlattıkları söylenmektedir. Toprağın altında başlayan hayat düşüncesi, başlangıçtaki sonsuz su ve onun üzerindeki karada başlayan hayat anlayışı ile bir hayli farklılık arz etmektedir.</span></p>
<p><span><strong>“Esrarengiz okyanusun öncesinde veya ötesinde herhangi bir şeyin var olabileceği asla akıllarına gelmez. Ama kozmik ögelerin kökenini bir biçimde açıklama ve aralarında bir silsile, hatta bir soy zinciri düzeni kurma ihtiyacını duyarlar. Bir başlangıç olmuştu. ilk öge sonsuz ana okyanus olmuştu.”</strong> (Kramer l992: 93-95.)</span></p>
<p><span>Dünya mitolojilerindeki başlangıç düşünceleri hakkındaki örnekleri daha fazla uzatmaya gerek olmadığını ifade ederek, son olarak Sümer mitolojisindeki başlangıcı değerlendirelim. Sümer mitindeki başlangıçtaki sonsuz su şaşırtıcı bir şekilde Türk mitolojisine benzemektedir. Sümeroloji araştırmalarını bu gün ulaştığı nokta dikkate alındığında yani onların da Orta Asya kökenli, Türk soylu veya Türklere akraba olduklarına dair bilgiler değerlendirildiğinde, bu büyük benzerliğin sebepleri daha kolay anlaşılacaktır.</span></p>
<p><span>Şimdi Başkurt’ların büyük destanı Ural Batır’ın ilk mısralarını oluşturan dünyanın başlangıcı ile ilgili şu mısralara dikkat edelim:</span></p>
<p><span><strong>“Boron-boron borandan,<br>
</strong></span><span><strong>Keşe-mazar bulmağan<br>
</strong></span><span><strong>Kelip ayaq basmağan<br>
</strong></span><span><strong>(ul tirala qoro yer<br>
</strong></span><span><strong>Dür yağın dingiz uratgan Bulgan, ti, ber urın.”</strong></span></p>
<p><span><strong>Türkiye Türkçesi ile:</strong></span></p>
<p><span><strong>“Öncelerin öncesinde<br>
</strong></span><span><strong>Kişioğlunun olmadığı<br>
</strong></span><span><strong>Gelip ayak basmadığı<br>
</strong></span><span><strong>(O taraflarda kuru yerin<br>
</strong></span><span><strong>Varlığını hiç kimsenin bilmediği)<br>
</strong></span><span><strong>Dört tarafını deniz sarmış<br>
</strong></span><span><strong>Varmış de bir yer”</strong> (Ergun-İbrahimov 1996: 16-17)</span></p>
<p><span>Altay Yaratılış Destanlarında “başlangıçtaki sonsuz su” üzerinde uçup duran Tanrının küçük bir taşı yakalayıp üzerine konması safhasını hatırlatan yukarıdaki metne bakıldığında Başkurtların yaratılışın başlangıcı olarak sonsuz suyu kabul ettikleri görülecektir.</span></p>
<p><span>Gerek Altay, gerek Sümer ve gerekse Başkurt yaratılış mitlerine baktığımız zaman diğer dünya mitlerinden farklı olarak “başlangıçta hiçbir şey yokken sonsuz su vardı” düşüncesinin mevcut olduğunu görüyoruz. Ural Batır Destanı’nda da diğer Türk mitlerinde olduğu gibi “başlangıçta sadece kara vardı”, “başlangıçta sadece kaos vardı”, “başlangıçta hiçbir şey vardı, o hiçbir şey bir şey oldu”, “cansız bir dünya devinin vücudunun parçalarından dünya meydana geldi” şeklindeki mitlerden düşünce sistemi bakımından oldukça farklı olduğu görülmektedir. Hatta bazı mitolojilerin “dünya başlangıçta bu haliyle zaten vardı” (Campbell 1993:391) şeklindeki kanaatleri veya bazı Çin mitlerinin dünyanın başlangıcı ile ilgilenmenin lüzumsuz olduğu, dünyanın ayaklar altında somut bir yer olarak ezelden beri var olduğu düşünceleri, Türk yaratılış miti ile karşılaştırıldığında iki telakkinin ne derece birbirinden ayrıldığı kendiliğinden görülecektir. Altay yaratılış mitleri gibi, Ural Batır destanındaki bu mit de dünyanın başlangıcını sonsuz su ile açıklamakla genel Türk telakkisinden Başkurt sahasında da bir ayrılma olmadığını, Altaylarda yaşatılan bir mitin Idil-Ural bölgesinde de yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Sümer mitolojisinde karşımıza çıkan “sonsuz okyanus” dünyayı başlangıçta sonsuz sudan ibaret görme düşüncesinin Sümerlilerden dünyaya yayıldığını iddia eden görüşlere haklılık kazandıracak özelliktedir. Türk mitolojisinin eldeki metinlerinin Sümer mitolojisi ile paralellik göstermesi, bu motifin Sümerlilerden Türklere de geçtiğini düşündürebilir. Türkler ile Sümerliler arasındaki kültürel ilişkiler aydınlatıldıkça, Sümerlilerin Türk olduğuna dair teoriler daha bir kesinlik kazandıkça, bu şaşırtıcı benzerliğin ve “başlangıçtaki sonsuz su” motifinin Türkler tarafından neden bu kadar kolay benimsendiğinin sebepleri daha kolay izah edilebilecektir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, Ural Batır Destanındaki “sonsuz su” motifi, kainatın yaratılışı hakkındaki Türk düşünce sistematiğinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Altay Yaratılış Destanı’nda, Anadolu tasavvuf düşüncesinde ve İdil Ural Türk coğrafyasının biçimlendirdiği Ural Batır Destanı’nda bütün tarihi ve coğrafi farklılıklara rağmen aynı mitin karşımıza çıkması bir çok bakımdan değerlendirilmesi gereken, Türk dünyasının müşterekliğinin daha mitolojik dönemde mevcut olduğunu gösteren bir husustur. Bu mitin orijinini araştırmak ve Türk düşünce sistemi açısından fonksiyonunu tahlil etmek ayrı bir çalışma alanı ve bu yazının ortaya çıkardığı bir problemdir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. M. Öcal OĞUZ</strong></span></a>
</p><p><span class="Gvdemetni2">Alıntı Kaynak: Milli Folklor Ulaslar Arası Halk Bilimi Dergisi, Sayı: 38 Yıl: 1998</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Campbell, Joseph 1993. Doğu Mitolojisi Tanrının Maskeleri (Çev. Kudret Emiroğlu) Ankara: İmge.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, Metin-Gaynislan İbrahimov 1996. Başkurt Halk Destanı Ural Batır. Ankara: Türksoy.</span></div>
<div><span>♦ Kramer,Samuel Noah 1992. Tarih Sümer’de Baş- lar.(Çev. Kaan İren) İstanbul: Kabalcı.</span></div>
<div><span>♦ Mackenzie,Donald A. 1996. Çin ve Japon Mitolojisi. Ankara: İmge.</span></div>
<div><span>♦ Malinowski, Bronislaw 1990. Büyü, Bilim ve Din. (Çev.Saadet Özkal) İstanbul: Kabalcı.</span></div>
<div><span>♦ Marriott,Alice-Carol K. Rachlin 1995. Kızılderili Mitolojisi.(Çev. İnsal Özünlü) Ankara: İmge.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin 1989. Türk Mitolojisi l. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını.</span></div>
<div><span><strong><span>NOTLAR</span></strong></span></div>
<div><span>* Rusya Federasyonu’na bağlı Başkurdistan Muhtar Cumhuriyeti’nin başşehri Ufa’da 10-12 Haziran 1997 tarihleri arasında yapılan XXI. Uluslar Arası Türkoloji Kongresinde sunulan bildirinin metnidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mitolojimizde-ve-ural-batir-destaninda-baslangictaki-sonsuz-su.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bu metin tarafımızdan özetlenmiştir. Bahaeddin Ögel’in “Türk Mitolojisi l (Ankara 1989) adlı eserinde yer alan metinlerden yararlanılmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batı Sibirya Türk Kültürü Tetkiklerine Göre Kayın Ağacının Türk Mitolojisinde “Kutsal”laşmasının Maddi Kültürel Nedenleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-goere-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-goere-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri</guid>
<description><![CDATA[ Batı Sibirya Türk Kültürü Tetkiklerine Göre Kayın Ağacının Türk Mitolojisinde “Kutsal”laşmasının Maddi Kültürel Nedenleri
Bu çalışmanın konusunu; Türk Mitolojisi’nde en önemli “köken mit”leri arasında yer alan “kayın ağacı”nın “kutsallaşmasının maddi kültürel muhtemel nedenlerinin tespit edilmesi oluşturmaktadır. Bilindiği gibi “mit”ler, özellikle de “yaşayan mit”ler, bir kültürün ve dolayısıyla bir dilin kendini idrakiyle başlayan süreçte ortaya çıkan dış dünyayı algılama ve kendini onun içinde kendince anlamlı bir yere oturtarak yorumlama alışkanlıkları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a8a726b6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batı, Sibirya, Türk, Kültürü, Tetkiklerine, Göre, Kayın, Ağacının, Türk, Mitolojisinde, “Kutsal”laşmasının, Maddi, Kültürel, Nedenleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Kayin-Agaci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html">Batı Sibirya Türk Kültürü Tetkiklerine Göre Kayın Ağacının Türk Mitolojisinde “Kutsal”laşmasının Maddi Kültürel Nedenleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Bu çalışmanın konusunu; Türk Mitolojisi’nde en önemli “köken mit”leri arasında yer alan “kayın ağacı”nın “kutsallaşmasının maddi kültürel muhtemel nedenlerinin tespit edilmesi oluşturmaktadır. Bilindiği gibi “mit”ler, özellikle de “yaşayan mit”ler, bir kültürün ve dolayısıyla bir dilin kendini idrakiyle başlayan süreçte ortaya çıkan dış dünyayı algılama ve kendini onun içinde kendince anlamlı bir yere oturtarak yorumlama alışkanlıkları olarak gelenekselleşen dünya görüşü veya halk felsefesi doğrultusunda bütün yenilenmelere rağmen tamamen ve kolayca ortadan kalkmazlar ve bir ölçüde hayatiyetlerini yeni oluşumlarda yer alan izleriyle devam ettirirler.</span></p>
<p><span>Bu bağlamda, Türk mitolojisinde, Türklerin ortaya çıkışına dair köken mitlerinden birisi olarak yer alan “ağaçtan yaratılma” veya “kayın ağacı tarafından doğurulmuş olma” motifi ve buna bağlı olarak kayın ağacının “kutsal” kabul edilerek<a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> başta “adak” veya “dilek bezleri”yle dilek dilenmesi, kâinatın, kökleriyle “yeraltını”, gövdesiyle “yeryüzünü” ve dal ve yapraklarıyla da “gökyüzü” şeklindeki “üçlü” tasnifini şahsında birleştiren bir yaşam sembolü ve kutsalı belirleyen, merkezi oluşturan axis mundi olarak “hayat ağacı” şeklindeki kabullerin “kayın ağacı” etrafında toplanması sonucunun nedenleri üzerinde yeterince durulmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>Kayın kelimesinin bütün Türk dillerindeki yaygınlığı, eskiliğinin ve erken dönemden itibaren Türk düşüncesindeki öneminin kolay kabul edilebilecek bir göstergesidir. Aynı şekilde, “kayın” kelimesinin “kadın” anlamına gelmesi de<a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> onun doğurganlığının, dolayısıyla bir köken mitinin kaynağına dönüşmesinin doğal sonucudur. Ancak, asıl cevaplanması gereken soru; “neden kayın ağacı veya niçin kayın ağacı bu şekilde adlandırılarak etrafında söz konusu köken mitleri ve buna bağlı olarak çeşitli ritüeller<a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> ortaya çıkmış ve bu ağaç mitik zamanlardan beri gittikçe büyüyen bir kültün objesi olmuştur?” şeklindeki soru olmalıdır.</span></p>
<p><span>Bu soruyu ve mitolojik objelerle ilgili benzer soruları cevaplamak, her zaman kolay ve hatta bazen imkân dahilinde değildir. Ancak, “kayın ağacı” ve “kutsallığı” bağlamında, geçtiğimiz yaz aylarında, Batı Sibirya ve Altay Dağları arasındaki coğrafi bölgede (Şorya, Teleutlar ve Dağlık Altay Türkleri) 01.09.2009-20.09.2009 tarihleri arasında yaptığımız alan araştırmasında elde ettiğimiz bilgilerden hareketle, “kayın ağacı”nın mitolojik kimliğinin oluşmasında son derece önemli bir yere ve role sahip olduğunu düşündüğümüz maddi kültürel özellikler, bize söz konusu mitsel düşüncenin oluşumu hakkında ipuçları verir nitelikte gözükmektedir.</span></p>
<p><span>Rusya Federasyonuna bağlı Kemerova Oblast’ında, Mıshi ilçesinin Çavuşka Kasabası başta olmak üzere; Taştagöl ve Dağlık Altay bölgesinde kayın ağacının, tarihsel ve güncel sosyokültürel bağlamlarda şu maddi kültürel amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiştir:</span></p>
<ul>
<li><span><strong>Kayın ağacının kabuğu:</strong> Kayın ağacının kabuğu bir bütün olarak kolayca çıkarılabilir veya soyulabilir. Bu nedenle, ateşte ısıtılır veya kurutulursa oldukça sağlam olan kayın ağacı dallarının birkaçının yukarıdan çatılmasıyla oluşturulacak çadır iskeletinin kaplama malzemesi olarak kullanılmış ve “deri” ve “keçe” gibi daha geç dönemlerin kültürel materyalleri ortaya çıkıp üretilip tüketilinceye kadar, yazlık ve kışlık barınak yapımında kullanılmıştır. Kolay ve ucuz üretilmesi ve kullanışlılığı nedeniyle 20. yüzyıl başlarına kadar bu tür çadırların Sibirya’daki varlığı bilinmektedir.</span></li>
<li><span><strong>Kayın ağacının kabuğu:</strong> Sağlam liflerden oluşması nedeniyle ıslatılıp suda dövülmesi halinde “ilkel kumaş” diyebileceğimiz esneklikte bir materyale dönüşebilmekte ve şekillendirilip kurutulma suretiyle, en azından çeşitli ilkel örgü çanta, sepet yapımını olanaklı kılmaktadır. Bu uygulama doğrudan olmamakla birlikte temel fikir olarak çok daha sonra gelişecek olan “keçe” ve “keçecilik” sanatlarının teknik ve uygulama olarak öncüsü konumunda olduğu düşünülebilir.</span></li>
<li><span><strong>Kayın ağacının dalları:</strong> Özellikle ateşte ısıtılıp kurutulma suretiyle başta “dayak”, “sopa” ve yukarıda işaret ettiğimiz şekilde “çatılarak” oluşturulan “çadır direği” olmaya uygun özellikler ve kullanımlara sahiptir. Daha işlenmiş ve gelişmiş şekliyle “yay” ve özellikle “düzgün” ve “budaksız” ince dallar “ok” yapımında kullanılmıştır. Sele, sepet ve benzeri araç ve gerecin yapımında da kayın ağacının ince esnek dallarından yararlanılmıştır. Bunlardan bazıları balık yakalamak amaçlı olarak özel bir tasarıma sahiptir.</span></li>
<li><span><strong>Kayın ağacının külü ve talaşı:</strong> Kayın ağacının külünün geleneksel pek çok ilacın yapımında kullanıldığı bilinmektedir. Aynı şekilde kayın ağacının talaşı da, başta el, parmak ve ayaklardaki kesilmelerle oluşan yaraların sağaltılmasında olmak üzere çeşitli geleneksel halk ilaçlarının yapımında kullanılmıştır.</span></li>
<li><span><strong>Kayın ağacının özsuyu veya sütü:</strong> Buraya kadar anlattıklarımız aşağı yukarı bilinen veya kolayca tahmin edilecek maddi kültürel özelliklerdir. Ancak literatürde pek fazla yer almayan ve vurgu yapılmayan bir kayın ağacı özelliği, ağacın gövdesinin çizilmesi halinde dışarıya çıkıp akan ve ağaca saplanacak küçük bir kıymık yardımıyla da toplanabilen özsuyudur. Şorlar ve Teleutlar, buna “kaynıng sünezi” demektedirler. Bu “süt”ümsü görünümlü ve “ağız sütü kıvamı”ndaki kayın özsuyu, adeta kayın, yani “kadın” ağacının/ananın sütü olarak tasavvur edilmiş olmalıdır. Özellikle, sosyo-kültürel yapıya kadınların hâkim olduğu “anaerkil” ve bitki ve ağaç köklerini devşirmenin esas geçim kaynağı olduğu “toplayıcılık” döneminde, adeta süte yani “süne”ye sahip olan ve bir kadın gibi de akça-pakça olması nedeniyle Anadolu’da çoğunlukla “akçakavak” dediğimiz kayın ağacının, Türk mitolojisinde “köken miti” olacak kadar kutsanmasının belki de en önemli maddi kültürel nedeni budur.</span></li>
</ul>
<p><span>Batı ve Doğu Sibirya’da adeta bir okyanus gibi uzayan uçsuz bucaksız kayın ormanlarında, yiyecek içecek hiçbir şey bulamayıp aç kaldığınızda, kapısını esin bir taşla “çal”arak, belki de böylece “korkut”arak, “süne”sini/sütünü istediğiniz kayın ananız, sizi esirgeyerek, açlıktan ölmenizin önüne geçecek, hemen her daim hazır, kolayca ulaşılan en yaygın kaynaktır. Kayın ağacının özsuyu tüketimi ve üretimi bu bölgede batı kökenli gazlı içecekler yayılıncaya kadar hâkim konumdayken, günümüzde de daha çok mide hastalıkları başta olmak üzere geleneksel halk ilacı kimliğine yakın bir şekilde ikincil bir konumda üretilip tüketilmektedir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, Türk mitolojisinin panteonunda “köken miti” olacak kadar merkezî bir yere ve role sahip “kutsal kayın ağacı”nın; Türk mitsel düşüncesinde, yukarıda saydığımız maddi kültürel temeller, özellikle de “sütü” nedeniyle doğurgan, esirgeyen ve besleyen bir “ana” gibi tasarlandığını düşünmek mümkün gözükmektedir. Bu bağlamda, Türk Mitolojisi araştırmalarında sadece yakın ya da uzak geçmişte derlenmiş, yazıya geçmiş metinlerin oluşup şekillendikleri ve sözlü kültür ortamında saklanılarak nakledildikleri coğrafyayı ve onda yer alan flora ve faunayı metodolojik bir gereklilik olarak daima göz önünde bulundurmanın önemine dikkat çekmek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisine ait metinleri inceleyip, anlamaya ve yorumlamaya çalışırken özellikle de “yeniden kurma” paradigmasına bağlı denemelerde, metinlerin devşirildiği coğrafya ve onun flora ve faunasının bize kendiliğinden ve en kolay ulaşılabilir tarihsel bağlamların fiziki ve biyolojik alt yapısını verdiğini hatırda tutmalı, yapısal ve işlevsel özelliklerin tespitinde kullanmalıyız. Bu nedenle de, özellikle Türkiye Türkolojisinin ihmal ettiği veya yeterince üzerinde durmadığını, yararlanmadığını düşündüğümüz, Türk dünyası kültür ekolojisinin coğrafyasına, flora ve faunasına yönelik bilgi alanlarına ve bunlara yönelik araştırmalara olan ihtiyacın gereğine ve önemine dikatinizi çekerek sözlerimize son veriyoruz.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> H. Ü. Orhon Yazıtlarının Bulunuşundan 120 Yıl Sonra Türklük Bilimi ve 21. Yüzyıl konulu 3. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu, 2010</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynakça</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Çobanoğlu, Ö. (2001). Türk Mitolojisi. Türk Dünyası Ortak Edebiyat Tarihi, c. I.</span></div>
<div><span>♦ Eren, H. (2001). Türklerin Ana Yurdu Sorunu. Türk Dili, 600.</span></div>
<div><span>♦ Ergun, P. (2004). Türk Kültüründe Ağaç Kültü. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İnan, A. (1991). Türk Boylarında Dağ, Orman (Ağaç) ve Pınar Kültü. Makaleler ve İncelemeler II, Ankara: TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B. (1972). Türk Mitolojisi I. Ankara: TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B. (1995). Türk Mitolojisi II. Ankara: TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Yund, K. (1972). Türklerin Kutlu Ağacı Kayın. Türk Kültürü, 120.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Batı dillerinden Latince’de “Betula Tournef’ olarak adlandırılan kayın ağacının Türkçede adlandırılmasıyla ilgili olarak bkz. (Yund, 1972).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Türk ve dünya mitolojisinde “ağaç kültü” konusunda daha fazla bilgi için bkz. (Ergun, 2004; İnan, 1991).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Pervin Ergun’un (2004, s. 197) tespitlerine göre; “kayın” eski kaynaklarda “kadın” olarak geçmektedir. Her şeyden önce Divanü Lügat’it Türk’te, kayın “kadın” olarak yer alır. Türkçenin lehçelerinde de, Şor ve Tuva’larda “kadın” şeklinde kullanılır. Sahalarda (Yakut) “xatın” Çuvaş Türkçesinde ise “huran” şeklindedir. Ünlü dil bilginimiz Hasan Eren (2001, s. 685) bu delillere dayanarak “kayın” kelimesinin “kadın”dan geldiği ve Ana Türkçede “kadın” şeklinde olduğu kanaatindedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bati-sibirya-turk-kulturu-tetkiklerine-gore-kayin-agacinin-turk-mitolojisinde-kutsallasmasinin-maddi-kulturel-nedenleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  Türk mitolojisiyle ilgili olarak daha fazla bilgi için bkz. (Ögel, 1972; Ögel, 1995; Çobanoğlu, 2001).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılderili Mitolojisinde Mitik Hayvanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar</guid>
<description><![CDATA[ Kızılderili Mitolojisinde Mitik Hayvanlar
Dünya mitolojilerinde bazı hayvanlar insanlar tarafından saygı duyulur bir konuma getirilmiştir. Bu konum zaman içerisinde değerinden bir şey kaybetmemiş aksine kült haline getirilmiştir. Makalemizde bu hayvanlardan baykuş, ayı, yılan, örümcek, kaplumbağa, kirpi, possum, geyik ve yaban sığırı yer almaktadır. Tabiatla iç içe yaşamış olan Kızılderili mitolojisinde geniş ölçüde yer alan bu hayvanların yaratılması da mitolojik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a87e7516.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılderili, Mitolojisinde, Mitik, Hayvanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Kizilderili-Mitolojisinde-Mitik-Hayvanlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar.html">Kızılderili Mitolojisinde Mitik Hayvanlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okt. Dr. Fatma ATEŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Dünya mitolojilerinde bazı hayvanlar insanlar tarafından saygı duyulur bir konuma getirilmiştir. Bu konum zaman içerisinde değerinden bir şey kaybetmemiş aksine kült haline getirilmiştir. Makalemizde bu hayvanlardan baykuş, ayı, yılan, örümcek, kaplumbağa, kirpi, possum, geyik ve yaban sığırı yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Tabiatla iç içe yaşamış olan Kızılderili mitolojisinde geniş ölçüde yer alan bu hayvanların yaratılması da mitolojik bir zeminde gerçekleşmiştir. Kızılderili mitolojisinde de yer bulan inanca göre Tanrı Maheo, ilk yarattığı insanın yaşamını devam ettirmesi için hayvanları yaratmıştır.</span></p>
<p><span>Şayen kabilesinin yaratılış efsanesine göre Büyük Ruh Maheo, ilk insanı ve ilk insana eşi yarattıktan sonra onları beslemek ve onlara bakmak için hayvanlar yaratır. Bu yaratma efsanede, “Yiyecek ve elbise yapmak için onlara geyikler, süslerini yapmak için oklu kirpiler, açık ovalarda hızlı ceylanlar ve toprakta yuva yapan kır köpekleri vermiş (Marriott-Rachlin, 2003: 44) şeklinde geçmektedir.</span></p>
<p><span>Diğer efsaneler ve mitik anlatılarda geçen hayvanlar aşağıdaki başlıklarda şu şekilde incelenmiştir:</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67834" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Baykus.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Baykus.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Baykus-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>1. Baykuş</span></p>
<p><span>Kuşlar, insanlığın var olmaya başladığı zamandan beri insan hayatında önemli bir yer edinmiştir. Farklı fiziki davranışları ve hareket kabiliyetleri ile insanların dikkatini çekmiştir.</span></p>
<p><span>Kuşlar, normal hayatta yer aldığı gibi güzel sanatlarda ve edebiyatta da kendini göstermiştir. Ancak bu kadar olumlu yanının aksine olumsuz olarak kabul edilen kuşlar da mevcuttur. Olumsuz kabul edilen kuşların başında ise “baykuş” gelmektedir. Yas, ölüm, üzüntü gibi anlamlar üstlenen bu hayvan birçok toplumda görülmesi istenmeyen kuşlar arasındadır.</span></p>
<p><span>Baykuşun genel olarak uğursuzluk getirdiği inancında baykuşun iri kafasının hareket kabiliyeti (270 derece dönebilme özelliği), geceleri de görmesini sağlayan ve ışık saçan kocaman gözlerini büyüterek serçe gibi kuşları adeta büyüleyerek avlaması, sessizliği delen ötüşüyle viranelerde yaşaması ve çıkardığı sesin sevilmemesi sayılabilir (Kaman, 20015: 1139-1140).</span></p>
<p><span>İnsanlığın tabiatla iç içe olması ve hayvanlarla da yakın ilişkiler kurmaları sebebiyle insanlık, bu varlıklara karşı belirli inanç unsurları geliştirmiştir. Bu durumda Şamanizminde genel etkisinin görüldüğü gözden kaçmamaktadır.</span></p>
<p><span>Baykuşun genellikle karanlıkta ve mezarlıklarda dolaşması ise karanlıkta keskin bir görüşe yani görünmeyeni görmeye ilişkin yeteneğinden ve ölülerin ruhlarına karanlıkta rehberlik etmesine bağlanmıştır (Kaman, 20015: 1140).</span></p>
<p><span>Baykuş ile ilgili inanç boyutunda oluşan bu negatif yargılar toplumlara göre farklılık arz etmektedir. Baykuşa karşı geliştirilen bu olumsuz yargı her toplumda görülmemektedir. Anadolu’da ve Kızılderililer arasında var olan olumsuz yargıya karşılık baykuş, Yunan mitolojisinde tam tersi olumlu bir anlam kazanmıştır.</span></p>
<p><span>Baykuşun Yunan mitolojisinde “Athena kuşu” olarak uğur simgesi sayıldığı görülmektedir. Baykuş, koca kafası, avını kapıştaki mahareti, yani gösterdiği akıl, hüner ve marifet ile Zeus’un koca kafasından doğmuş olan kızı Athena’yı temsil eder (Kaman, 20015: 1139-1140).</span></p>
<p><span>Genel olarak kötü yazı ve ölüm habercisi olarak bilinen baykuş farklı olarak Kızılderili mitolojisinde ve Cahiliye Araplarından benzer olarak geçmektedir. Ölen kişinin ruhunun Baykuş donuna girerek tekrar gelmesi olarak da kabul edebileceğimiz bu yapıya göre baykuşun geldiği yere en yakın ev sahipleri baykuşa su vermelidir. Baykuş donuna giren ruhun geldiği evden isteği ise katilinin kısa zamanda bulunmasıdır.</span></p>
<p><span>Cahiliye Arapları ise katili bulunmayıp, kısas olunmayan bir maktulün ruhunun, baykuş suretine girerek geceleri geleceğine ve baykuşun “Beni sulayınız, beni sulayınız!…” diye öttüğüne, katili bulunup, kısas olunca uçup gittiğine inanmışlardır (Kaman, 20015: 1140).</span></p>
<p><span>Kızılderililerde ise Sauk kabilesine ait “bir bardak su lütfen” isimli efsaneye göre Joe ve Nina isimli iki kardeş bayırdan aşağı yürürlerken üzerlerinden bir baykuş geçer. O an da kötü bir şeyin olacağını söyleyen Nina, baykuşun büyükbabalarının evinin üzerinden geçmesini fark eder. Bu farketmeden sonra kötü bir şeylerin olacağını düşünen iki çocuk ertesi gün gittikleri evde büyükbabalarını kıpırdayamaz bir şekilde yatar halde bulmuşlardır.</span></p>
<p><span>Ertesi gün oraya gittikleri zaman, yaşlı adamın görünüşte bir şeyi yok gibiymiş. Önünde bir fincanla masanın yanında, sandalyesinde oturuyormuş. Ama fincanı kaldırıp dudaklarına götürmeye çalıştığı zaman, ellerini kontrol edemiyor ve ayağa kalkmak istediği zaman da sandalyesinden kımıldayamıyormuş. Dört gün, gece gündüz, Nina kayınpederiyle kalmış ve ne zaman o boğuk baykuş sesi çıksa, yaşlı adamın ağzına su akıtıyormuş (Marriott-Rachlin 2003: 285-286).</span></p>
<p><span>Bir Kızılderili kabilesi olan Sauklara göre mutlu olmayan ruhların yaşamları boyunca kötülükler yapmış, yaşamlarını iyi değerlendirememiş ya da kendi yerlerine aileye başka biri alınmamış olanların ruhlarının, çoğu kez baykuş biçiminde geri döndükleri açıkça belirtilmektedir.</span></p>
<p><span>Kuzey Amerikalı her kabileye göre baykuş, uğursuzluk getiren bir kuştur ve o, ya ölüm habercisidir ya da ölülerden haber aktarıcısıdır. Geceleyin göze ilişirse, baykuş yüz felcine neden olabilir. Kızılderili mitolojisinde yer alan birçok kabilede olumsuz anlamını koruyan baykuş, kötü haberi veren bir mesajcıdır.</span></p>
<p><span>İslamiyet öncesi, özellikle Şamanizm’in, animizmin etkili olduğu devirlerin kalıntıları olan bu inançlar, İslamiyet’in kabul edilmesi ile reddedilmiştir. Bunda ise Hz. Peygamberin bir hadisi etkili olmuştur.</span></p>
<p><span>Baykuş ötmesinin uğursuzluk getireceği inancı, Hz. Peygamber’in hadislerinde: “(Eşyada) uğursuzluk yoktur…” ifadesi ile Baykuşun kötü çağrışımı İslam’da yeri olmayan batıl inançlardan sayılmıştır (Kaman, 20015: 1140).</span></p>
<p><span>Genel olarak baykuş, farklı tarihi dönemlerde kimi toplumlar tarafından olumlu bir role sahipken, zamanla, harabelerde yaşaması, fiziki özellikleri ve geceleri ortaya çıkması sebebiyle negatif bir rol üstlenmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67833" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Ayi.jpg" alt="" width="800" height="561" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Ayi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Ayi-768x539.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>2. Ayı</span></p>
<p><span>Ayı, güçlü ve gösterişli yapısı ile yüzyıllardan beri insanlığın dikkatini çekmiştir. Şamanizm’de yer ayı, şamanın göğe dair yolculuklarında aktif rol oynarken kimi zaman erkek ata olarak kabul görmüş kimi zaman da avlanan bir hayvandan öteye geçememiştir. Kült olarak kabul edilen ayı, zamanla toplumlar tarafından da kutsanmıştır.</span></p>
<p><span>Dünyanın birçok yerinde İnsanların atası sayılması ve içinde kutsal bir yaratığın daha doğrusu Tanrı’nın ruhunun yaşadığı inancı, ayı kültünün doğmasına yol açmıştır (Armutak, 2002: 423).</span></p>
<p><span>Ayı Türk mitolojisinde de geçmesine karşın kurt ya da at kadar önemli olmamıştır. Anadolu’da kurt kültünün ön plana çıkması sebebi ile Türkler kurdu ata olarak kabul etmişlerdir. Ancak bu durum bütün toplumlarda geçerli değildir. Bazı topluluklarda kutsal olarak kabul edilen bu hayvan-ayı-, belli dönemlerde adının çokça zikredilmesinden dahi kaçınılmıştır.</span></p>
<p><span>Orta Asya, Sibirya ve özellikle Saha Türkleri arasında kült olarak kabul edilerek kutsanan hayvanlardan ayı, bu yönü ile insanların zihninde -kişi perspektifinde- erkek bir birey olarak kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>Roux’un bildirdiğine göre Orta Asya ve Sibirya’nın büyük bir kısmında ayı ile kadın arasında cinsel ilişki olabileceğine, hatta bunun belli sıklıkta olduğuna hala inanılmaktadır. Bu olasılığı kabul eden kavimler insan ve hayvan arasındaki fizyolojik benzerliği kanıtlama çabasındadırlar (Roux, 2000: 292).</span></p>
<p><span>Sadece Sibirya bölgesinde değil Orta ve İç Asya’da da izlerini görebileceğimiz ayı, kült olarak kabul edilmiştir. Özellikle kısır kadınlar tarafından halk hekimliği alanında psişik anlamdaki tedavilerde kullanılmıştır. Ayının isminin anılması ile tedavi olacağına inanan birçok kadın tarafından bu tedavi şekli uygulanmıştır.</span></p>
<p><span>“Orta ve İç Asya’daki bazı Türk topluluklarında hala yaşayan tözler arasında ayı da vardı. Ayı için kullanılan sözcüklerin bir kısmı ata anlamına gelir. Başkurtlar gibi bazı Türk toplulukları ata saydıkları ayıdan türediklerine inanıyorlardı (Çoruhlu, 2000: 160-161).</span></p>
<p><span>Ayının erkek olarak kabul edilmesi ve ayıyla evlenilmesi Tuva masallarında da geçmektedir. Bu masal şu şekilde anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>Bir hayvanla doğrudan evlenme Tuva masallarından Adıg Oğlu Iygılak Kara Möge “Ayının Oğlu Iygılak Kara Möge” masalında görülür. Masalın özeti şu şekildedir.</span></p>
<p><span>Bir zenginin yanında hizmetçi olarak çalışan Şivişkin Kaday adlı kadın akşamleyin su almaya gittiğinde bir ayı onu kaçırıp inine kapatarak kadını kendisine eş yapar. Kadın ayıdan hamile kalıp bir erkek çocuk doğurur. Çocuk, çok hızlı büyür. Birinci günde bir yaşındayım, ikinci günde iki yaşındayım… der. Çocuk ve annesi ayının onları kapattığı mağaradan kaçarlar. Ayı peşlerine düşse de, çocuk ayıyı döverek kaçırır. Ana oğul birçok macera yaşadıktan sonra mutlu bir hayata kavuşurlar (Dilek, 2007: 209-210).</span></p>
<p><span>Ayının Oğlu Iygılak Kara Möge adlı masalda dikkati çeken unsur, masalın olay akışı açısından hayvanla evlenmeyle başlanmasıdır. Devamında ise evlenmenin sonunda bir çocuk doğar. Bu çocuk tamamen olağanüstü özelliklere sahip olup kendisini hayvandan ziyade insan olarak görmektedir. Masalın sonunda ise çocuk ayıdan daha güçlü fiziki özelliklere sahip olduktan sonra babasını reddederek cezalandırır.</span></p>
<p><span>Güç ve korumanın simgesi olan ayıların kış uykularına yatmaları ve bu uykunun birçok topluluk tarafından ölüm olarak değerlendirilmesi nedeniyle, kış uykusundan kalkan ayıların ruhlarının yeniden doğduğuna inanılır. Yine Amerikan yerlileri, kış uykuları nedeniyle ayıların doğaüstü güçlerle ilişki içerisinde olduklarına ve siyah ayıların ise Batı’nın koruyucusu olduğuna inanırlar (Armutak, 2002: 423).</span></p>
<p><span>Eski Türklerin şamanlık inançlarında da, ayı kutsal bir hayvandır. Ayı, orman ruhlarının temsilcisi ve ormanın tanrısıdır. Ayı-Tanrı’ya Kıpçak Türkleri “Baba” derler ve bir tabu olarak ormana girdiklerinde ayının adını anmazlar. Bazı Türk boyları gibi Başkurt’lar da, atalarının ayı olduğuna ve ondan türediklerine inanırlar.</span></p>
<p><span>Ayı ya ait bazı parçaları üzerlerinde ve davullarında taşıyan şamanlar kısmen ayı gücünü de kendi üzerlerinde topluyorlardı. “Ayının muhtelif kısımlarından alınan kemikler de şaman elbiseleri üzerine dikiliyordu. Şamanın göğe yaptığı yolculuğu esnasında bazen ayı da bir yardımcı ruh olarak kullanılıyordu” (Çoruhlu, 2000: 160-161).</span></p>
<p><span>Ayı, avlanarak yenildiğinde bütün gücün kişiye geçtiğine inanılması ile tercih edilen hayvanlar arasında yer almıştır. Bunun dışında birçok mitolojide ise astronomik bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Kızılderililer ayının, gökyüzündeki Büyükayı Takımyıldızını oluşturduğuna inanırlar Astronomik olaylar dışında bazı efsanelerde de sıradan bir hayvan olarak geçmektedir.</span></p>
<p><span>Kızılderili mitolojisinde ise ayı yukarıda bahsedildiği üzere bazen erkek bir karakter, bazen sıradan bir hayvandır. Ayrıca ayı, bir efsanede bahsedildiği üzere Büyükayı takımyıldızının oluşumunda da etkili olan bir varlıktır.</span></p>
<p><span>Ayı Kızılderili mitolojisinde normal bir hayvan olarak yaratılış efsanesinde yer almaktadır. Kızılderili mitolojisinin önemli tanrılarından olan Kumokums dünyanın ilk yaratılışı esnasında yeryüzüne dair unsurları yarattıktan sonra yorulduğunu ve bir ayı ne yapıyorsa o şekilde dinleneceğini söyler: “Kumokums ağaçları ve bitkileri topraktan çıkarmış; kuşları gökyüzüne, balıkları suya ve hayvanları da toprağa koymuş. Bir ayı ne yapıyorsa ben de yapacağım, diye düşünmüş Kumokums, “güvenli bir yerde kendime bir kovuk yapacağım” demiş” (Marriott- Rachlin 2003: 43).</span></p>
<p><span>Başka bir Kızılderili efsanesinde ayı normal bir hayvan olarak geçmektedir.</span></p>
<p><span>Bir gün, delikanlı yerde kocaman ayak izleri görmüş. Dere yatağının yukarısında, düzlükler içinde, ormanlıkların kıyısına kadar bunları izlemiş ve o zamana kadar görmüş olduğu ayıların en büyüğü olan siyah bir ayıya rastlamış. Ayı, delikanlıyı görmemiş ve delikanlı da tek okla onu kalbinden vurmuş (Marriott-Rachlin 2003: 57).</span></p>
<p><span>Güç ve heybeti ile ormanların hâkimi olarak kabul edilen ayı, birçok toplumda ay ile benzerlik göstererek astral unsurların anlatıldığı hikâyelerde geçmektedir. Ayı, dünya mitolojilerinde belki de en çok astral unsurların oluşumu ile ilgili efsanelerde geçmektedir. Özellikle avcılar tarafından avlanmak için kovalanan ayının olağanüstü bir şekilde gökyüzüne çıktığı görülmektedir. Ay ile bağlantılı olarak ele alınan ayı bazen de yıldızlarla ilişkilendirilir. Bu durum aşağıda yer alan bir Kızılderili efsanesinde şu şekilde geçmektedir.</span></p>
<p><span>Taos Dağı’nın soğuk eteklerine geldikleri zaman, yamaçlardan beyaz bir ayı inmiş ve soğuk nefesini onlara yöneltmiş. Bu insanlardan bazıları hemen yere düşmüş; sağ kalanlar da, acı içinde becerebildikleri kadar koşup kaçmışlar. Ayı, yeniden Taos Dağı’nın yamaçlarına dönmüş, sonra da gökyüzüne çıkmış. Kışın, akşamın ilk saatlerinde onu orada, gökyüzünde görebilirsiniz (Marriott-Rachlin 2003: 104).</span></p>
<p><span>Gökyüzüne dair birçok mitik hikâyeyi bünyesinde bulunduran Kızılderililerin en çok dikkat çeken hikâyesi takımyıldızı yani büyük ayı hikâyesidir. Takımyıldızının oluşum safhası Kızılderili mitolojisinde şu şekilde anlatılır:</span></p>
<p><span>“Bir zamanlar kışın ilk aylarıymış, üç delikanlı avlanmaya çıkmışlar. Delikanlılardan biri, adı Sıkı Tut olan köpeğini yanına almış. Dolaşırken bir izi sürmüşler. İzler onları tepenin yamacındaki bir mağaraya götürmüş. Mağarada bir ayı ini bulmuşlar. En büyük olanları “Ben girerim” demiş. Ayıyı sürüp dışarı çıkarmak için yayıyla onu dürtmeye başlamış. Ayı oradan çıkmış. Ortanca avcı, “Dikkat batıya doğru gidiyor, demiş. Büyük olan avcı “Altımızda yeryüzü büyükannemiz var. Bu ayı bizi gökyüzüne doğru götürüyor. Artık çok geç olmuş, gökyüzü ayısı onları çok yükseklere götürmüş. Sonunda avcılar ayıyı yakalayıp öldürmüşler. Akçaağaç ve somak dallarını üst üste yığmış ve bu dal yığının üstünde de ayıyı parçalara ayırmışlar. Yılın herhangi bir zamanında gökyüzüne bakacak olursanız, kare şeklini oluşturan üç büyük parlak yıldız ve bir de küçük donuk bir yıldız görürsünüz. Dört yıldızdan oluşan kare ayıyı, bunların peşindeki üç yıldız o üç delikanlı ve belli belirsiz görebildiğiniz o küçük yıldız da Sıkı Tut adındaki o küçük köpektir (Marriott- Rachlin 2003: 83-84).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67837" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-orumcek.jpg" alt="" width="800" height="348" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-orumcek.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-orumcek-768x334.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>3. Örümcek</span></p>
<p><span>Kızılderili mitolojisinde örümcek diğer hayvanlara nazaran daha önemli ve daha kutsal bir yerde bulunmaktadır. “Örümcek Nine, Örümcek Büyükanne, Büyükanne” gibi isimlerle de anılan bu hayvan Türk mitolojisine göre bazen Hz. Havva’yı bazen Umay’ı bazen de Ak-Ene’yi temsil etmektedir. Lilith karakteri ile de anılan örümcek aslında Tevrat’ta yer alan bir karakterdir.</span></p>
<p><span>Dilediği zamanlarda kendisini genç ve güzel bir kadına döndürebilme yeteneği olmasına karşın Örümcek Nine, nerede karşımıza çıksa, ilk elde yaşlı olarak Havva’yı ve Lilith’i<a href="https://www.altayli.net/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar.html#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> benliğine ulaşmış bir biçimde kadınlığın tümünü üzerine almıştır. Serüvenlerinde, Örümcek Nine tek başına ya da torunlarıyla birlikte yaşar. Örümcek Nine akıllı ve sevecen öğütleriyle insanların düşüncelerine ve kaderlerine yön verir ya da düşünceleri ve davranışları kendisine saygısız olan kimseleri toprağın altına çeker (Marriott-Rachlin, 2003: 33).</span></p>
<p><span>Kızılderili efsaneleri içindeki Yaratılış efsanesinde de yer alan Örümcek Nine kısmi olarak Ak-Ene’ye benzetilmektedir. Tanrı Maheo ile yaratma eyleminde yan yana olan ve hayvanlar yaratıldıktan sonra katı yerin şekillenmesi esnasında ve güneşin dünyaya getirilmesinde aktif rol oynamıştır. Örümcek Nine ile hayvanlar arasında bir efsanede geçen diyalog şu şekildedir:</span></p>
<p><span>“Herkes “Kimsin sen?” diye sormuş. “İnce bir sesle otların arasında gizlenerek konuşan kim?”</span></p>
<p><span>“Benim, ben Örümcek Büyükanne’niz” diye yanıtlamış o ses. Belki de ben size ışık getirmek için dünyaya getirildim. Kim bilir? Daha sonra Örümcek Büyükanne biraz nemli çamur buluncaya kadar karanlıkta etrafını yoklamış. Çamuru elleriyle yuvarlamış ve ona küçük bir kâse biçimini vermiş. Kâsesini alarak, geriye dönerken yolunu bulabilmesi için ardından lif bıraka bıraka doğuya doğru yola koyulmuş. Yavaşça yaklaşmış, yaklaşmış, güneşin küçük bir parçasını almış ve onu çamurdan kâsesine koymuş. Sonra, doğudan batıya dönerken güneşin ışığı önünde büyüyüp yayılarak, örmüş olduğu lifi izleye izleye gelmiş. Eğer dikkat ederseniz, bugün bile bir örümcek ağı, güneşin yuvarlağı ve ışınları biçimindedir ve örümcek, ağını sabahleyin güneş iyice yükselmeden önce, çok erkenden döner (Marriott- Rachlin 2003: 51).</span></p>
<p><span>Birçok Kızılderili kabilesinde örümcek kült olarak kabul edilmiş ve korunarak öldürülmemiştir. Karakter olarak bir dişi şeklinde tasavvur edilmiştir. Yaradılış efsanesinde rol oynayan Örümcek Nine, Türk mitolojisinde Umay’a kimi zamanda Ak Ene’ye benzetilmektedir.</span></p>
<p><span>Örümcek Büyükanne, her zaman evlerin köşeli yerlerinde yaşayan “gri renkli küçük şey” olarak betimlenir. Bu nedenle, hiçbir iyi huylu Hopili ev kadını örümceği öldürmez ve onun ağlarını bozmaz. Eğer mutlaka gerekliyse, Hopili bir kadın, gri örümceği süpürgesi üzerinde kaldırır ve onu kapının dışına koyar. Doğaüstü bir varlık olan Örümcek Büyükanne, öbür birçok Kuzey Amerikalı Kızılderili gruplarda olduğu gibi, Hopilerde de dişilik temelinin simgesidir. (Marriott-Rachlin 2003: 290).</span></p>
<p><span>Kızılderililerde kutsanan ve öldürülmeyen örümcek, Anadolu’da da görülmektedir. Örümceğin Anadolu’da öldürülmemesinin kökeni İslami döneme dayanmaktadır. Hz. Peygamber’in Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’den kaçarken bir mağaraya sığınmaları, örümceğin bir ağ ile mağaranın girişini kapaması ile örümcek, Türk ve İslam dünyasında kutsal bir değer kazanmıştır. Öldürülmeyen ya da güneş doğduktan sonra dışarıya bırakılan bu hayvan, Kızılderili mitolojisinde de geçtiği üzere Türk mitolojisi ile benzerlik göstermektedir. Başka bir Kızılderili efsanesinde ise Örümcek Nine’nin mekân olarak nerede yaşadığına dair bilgi verilirken insanların koruyuculuğu dikkat çekmektedir.</span></p>
<p><span>Efsaneye göre patikanın yarı yolunda bir çeşme vardır. Patikadan kim geçerse, çeşmenin yanına yakacak bir parça odunu uyarı olarak koymak zorundadır; çünkü Örümcek Büyükanne’nin suyun yanındaki kayaların altında yaşadığı yer burasıdır. Onu gri renkli, ufak, yaşlı kadını oturup ağlarını örerken görebilirsiniz. Her zaman bir işle uğraşır o (Marriott-Rachlin 2003: 291).</span></p>
<p><span>Annelik içgüdüsüne koruyuculuk etkisinin de eklendiği Örümcek Nine karakteri Kızılderililerin hayatlarında önemli bir rol oynamıştır. Dünyanın yaratılışında, yeryüzünün şekillenmesinde ve güneşin yeryüzüne getirilmesinde aktif rol alarak insanları yönlendirmiştir.</span></p>
<p><span>Pueblo kabilesi tarafından anlatılan efsaneye göre köstebek aracılığı ile karanlıklar ülkesinde yeryüzüne ışığı aramaya giden insanlar korkarak gözlerini elleri ile kapatırlar ve o anda bir ses duyulur:</span></p>
<p><span>“Sabırlı olun, çocuklarım” diyormuş bu ince ses. “Size yardım edeceğim.” İnsanların en yaşlısı ona sormuş: “Kimsin sen, ana?</span></p>
<p><span>“Ellerinizi gözlerinizden çekin, ama yavaş yavaş yapın bunu” diye yanıt vermiş kadın böylece. “Şimdi de bir dakika bekleyin. Ellerinizi biraz daha kaldırın. Şimdi bu hareketi tekrar edin. Sonunda gözlerini örtmeyip açmışlar ve kendileriyle kimin konuşmakta olduğunu görebilmişler. Bu, dünyanın ve yaşayan bütün varlıkların büyükannesi, ihtiyar, eğri büğrü, küçük Örümcek Nine’miş (Marriott-Rachlin 2003: 100).</span></p>
<p><span>Başka bir efsane de yine aynı misyonla karşımıza çıkan Örümcek Büyükanne, kendini şu şekilde tanıtır:</span></p>
<p><span>“Ben Örümcek Kadın, bütün yaşayan varlıkların ve nesnelerin annesi ve koruyucusu olduğum için, bana Büyükanne diyebilirsin” (Marriott-Rachlin 2003: 100).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67836" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Kaplumbaga.jpg" alt="" width="800" height="490" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Kaplumbaga.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Kaplumbaga-768x470.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>4. Kaplumbağa</span></p>
<p><span>Birçok mitolojide şekil olarak farklı efsanelere konu olan kaplumbağa, gerek sırt kısmı ile gerekse alt kısmı ile kozmolojik mitlerde sıkça geçmektedir. Mitolojide, (kozmogonik mitlerde) adını duyduğumuz kaplumbağa dünya tasvirinde benzetme unsuru olarak geçmektedir. Kavisli oluşu ve uzun yaşaması ile dünyaya benzetilen bu hayvan aynı zamanda dünyanın üzerinde durduğu iddia edilen hayvanlardan bir tanesidir.</span></p>
<p><span>Kaplumbağanın kubbe şeklini andıran sırtı gök (yang) ve alt kısmıysa yer (yin) unsuruna işaret etmekteydi. Böylece kaplumbağa bir su üzerinde bulunan yeryüzüyle onun üzerindeki göğü temsil eden bir simge olarak karşımıza çıkmaktadır (Çoruhlu, 2000: 170).</span></p>
<p><span>Dış görünüşünden hareketle mitolojik bir imge haline getirilen kaplumbağa Türklerde ve Çinlilerde ortak bazı tasavvurlara sahiptir. Çinlilerin mitolojilerinde de geçen bu hayvan göksel unsurların yer aldığı kozmolojik tasarıma göre, kutlu bir hayvan olarak geçmektedir.</span></p>
<p><span>Onun dört ayağının birbirini izleyişi, dört mevsimin ahenkli bir biçimde birbirini takip edilişine benzetilir. Kabuğunun üzerindeki desen, kuzey gök yarım küresindeki bir yıldız grubuna işaret eder. Sol gözü güneşi, sağ gözüyse ayı temsil eder. Bütün kabuklu hayvanların reisi sayılan kaplumbağa, kışın hareketsiz kaldığı ve yazın kabuğunu değiştirip kabuğundan dışarı çıktığı için uzun bir ömre sahip olmuş, bundan dolayı uzun ömürlülüğün ve sabrın simgesi sayılmıştır (Çoruhlu, 2000: 170).</span></p>
<p><span>Kızılderili mitolojisinde belki de en çok zikredilen hayvan kaplumbağa olmuştur. Şayen kabilesinin yaratılış efsanesinde Tanrı Maheo’nun yeryüzünü şekillendirmesi esnasında elindeki çamuru bir tane Kaplumbağanın üzerine bırakması ile yeryüzü meydana gelmektedir. Kaplumbağa neslinin ağır hareket etmesi ise üzerindeki çamurun ağırlığından olduğu hâlâ Kızılderililer tarafından kabul gören bir inançtır.</span></p>
<p><span>Kızılderililer tarafından anlatılan bir efsanede kaplumbağanın mistik bir güce sahip oluşu ve insanları etkilemesi şu şekilde geçmektedir:</span></p>
<p><span>Çok önceleri elli delikanlı yaban sığırı avlamak üzere yola çıkarlar. Yolda yürüdükçe çok ilerilerde parlak bir şey görürler. Merakla yaklaşan gençler bunun bir su kaplumbağası olduğunu anlarlar. Bazıları yola devam etmeleri gerektiğini, diğerleri ise bunun çok gizemli aynı zamanda tehlikeli olabileceğini savunmuş. Merakına yenilen bir genç hiç düşünmeden “sırtına bineceğim” demiş. Bu delikanlıdan sonra şef haricindeki diğer 49 delikanlıda bu kaplumbağanın sırtına binerler. Şefin inin uyarıları üzerine inmeye kara verirler. Tam inecekleri esnada ayaklarının kıpırdamadığını görürler. 49 delikanlı şeflerine yardım etmesi için yalvarmışlar. Şef kaplumbağaya: “Dur ne olur, bırak kardeşlerimi insinler üzerinden”. Şef ne yaptıysa da sonuç değişmemiş. Kaplumbağa gittiği göle bu 49 delikanlı ile beraber yürümüş. Köyüne dönen şef 49 delikanlının gizemli ve güçlü bir yaratık tarafından kaçırılıp götürüldüğünü söyler. Hâlâ o gölün kenarında bu ailelerin yas tuttuğuna inanılır (Marriott- Rachlin 2003: 63-68).</span></p>
<p><span>Yüzyıllardır dünyanın ne üzerinde durduğu konusu insanlığın zihnini meşgul etmiştir. Bu konuda üç farklı iddia yer almıştır: Öküz, balık ve kaplumbağa. Kaplumbağa tasavvuru genellikle Doğu mitolojisinde yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Verbitskiy’in topladığı bu çok önemli Altay yaratılış destanındaki en önemli motif şüphesiz ki dünyamızın üzerinde durduğu büyük balıktı. Budizm ile Çin kültürünün tesirleri altına girmiş olan halklara göre ise dünya, bir kaplumbağa üzerinde duruyordu (Ögel 2003: 441).</span></p>
<p><span>Önemli köklü mitolojilerden olan Çin ve Hindistan’a ek olarak yerin, kaplumbağa üzerinde durması Kızılderili mitolojisinde de görülmektedir. Şayen kabilesine ait bir efsaneye göre deniz canlılarının katı yer istekleri karşısında Tanrı Maheo, eline aldığı küçük bir çamuru çevirerek şekil vermeye çalışır. Daha sonra orada toplanan tüm canlılara yeri yaratma esnasında kimin yeri sırtına alabileceğini sorar. Balıklar yeri oluşturan çamuru sırt yüzgeçleri dar olduğu için alamayacaklarını söylerler. Diğer canlılar da buna benzer sebeplerle yapamayacaklarını söyleyince geriye sadece Kaplumbağa kalır.</span></p>
<p><span>Maheo su tavuğunun getirdiği çamuru elleri arasında çevirir. Her çevirişte çamur biraz daha büyümeye başlar. Büyüyen bu çamuru koyacak yer arayan Maheo, tekrar canlılara seslenir ve onlara bu çamuru taşıyacak birilerinin olup olmadığını sorar. Balıklar bu çamuru taşımak için dar olmaları ve sırt yüzgeçlerinin çamuru parçaladıkları sebebiyle bu işi yapacak tek kişinin su yaratığı olduğunu söylerler. Maheo Kaplumbağa Büyükanne’ye: Bana yardım edebilecek misin?” diye sorar.</span></p>
<p><span>“Çok yaşlıyım ve çok yavaş hareket edebiliyorum, ama denerim” diyerek yanıt verir kaplumbağa ve Maheo’ya doğru yüzer. Maheo, bir tepe biçimine gelinceye kadar çamuru onun sırtına yığmaya başlar. Kaplumbağa Büyükanne görünmez oluncaya kadar çamur tepesi Maheo’nun elleriyle büyür, yayılır ve düzelir. (Marriott-Rachlin 2003: 43).</span></p>
<p><span>Suyun yaratılmasından sonra bu şekilde yeryüzü de oluşmuş olur. Yukarıda da görüldüğü gibi dünyanın bir şey üzerinde durması inancında üç hayvan yer almaktadır. Öküz ve balık Türk mitolojisinde yaygın olarak geçmesine rağmen Kızılderili mitolojinde kaplumbağa yer almaktadır. Kaplumbağa Kızılderili mitoloji için kutsal kabul edilen önemli bir hayvandır.</span></p>
<p><span>Kaplumbağaya ait bir diğer efsane ise Sauk kabilesinde sıkça anlatılan efsanedir. Kaplumbağanın üzerindeki lekelerin, rengin oluşmasında aynı zamanda karnı üzerinde gitmesinde bu efsanenin etkisi vardır.</span></p>
<p><span>Bir köyde var olan evde yumuşak bağalı bir kaplumbağa tek başına otururmuş. Karısı yokmuş; kendisine şöyle bir bakan her kadınla oynaşan, kadın delisi bir adammış. Kızları sevgililerinin ellerinden alır, kadınları kocalarından ayırır ve herkes için sorun yaratırmış. Sonunda köyde büyük bir gümbürtü kopmuş ve İsa isimli gencin büyükannesi: İsa şu kaplumbağaya bir şeyler yapmalısın” demiş.</span></p>
<p><span>İsa iri kara gözlü, uzun, gür saçlı genç ve güzel bir kadın kılığına girmiş. Kaplumbağanın yanına gitmiş. Bir müddet sonra uyuyan kaplumbağaya büyü yapmak için sihirli gücünü kullanmış. Tamamen uyuyan kaplumbağanın yanına içi ısıran karıncalarla dolu bir kütük getirmiş. Bir müddet sonra karıncalar kaplumbağayı ısırmaya başlamışlar. Uyanan ve acı çeken kaplumbağanın yanına gelen İsa kaplumbağaya şöyle seslenmiş: “Bütün insanlara yeteri kadar sorun çıkardın. Uzun süre köyü rahatsız ettin. Bundan sonra insanlar senin neyin nesi olduğunu anlayacaklar, çünkü bütün bu boya süsünle karnının üzerinde sürüneceksin. Ve boyayı ben senin üzerinde bırakacağım, böylelikle herkes seni tanıyacak (Marriott-Rachlin 2003: 179-182) demiş.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67839" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Yilan.jpg" alt="" width="800" height="361" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Yilan.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-Yilan-768x347.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>5. Yılan</span></p>
<p><span>Yılan Şamanizm ile ilintili olarak Erlik’i temsil eden bir hayvandır. Türk mitolojisinde yer alan renk kavramlarında ak renk Gök ile beraber Gök Tanrı’yı karşılarken kara renk ise Erlik’i karşılamaktadır. Halk arasında sıkça duyulan “karayılan” ifadesi de Erlik ve kötülüğü hatırlatan en önemli mitolojik unsurdur.</span></p>
<p><span>On iki hayvanlı Türk takviminin yıl simgelerinden biri olan yılan Radloff un tespit ettiği Altay yaradılış efsanesinde yer alır. Burada yılan, Erlik’in sözüne aldanan bir hayvandır; çünkü yılan ve köpek, yenilmesi yasaklanan dört daldaki meyveleri korumakla görevliydi. Erlik ilk insanlar olan Törüngey ve Eje’yi yasak meyveleri için kandırmaya çalışırken, yılan ağaca çıkarak elmayı ısırır. Bu arada Erlik’in sözlerine kanan ve yılanın yaptığını gören Eje de elmayı ısırır ve ısırmak istemediği halde Törüngey’in ağzına sürer. O anda her ikisinin de tüyleri dökülür. Yaratıcı Ülgen bu işin sorumlusunun kim olduğunu sorduğu zaman yılan, köpek, Törüngey ve Eje suçu birbirine atarlar. Bu nedenle hepsini cezalandıran Ülgen yılana: “Şimdi sen Körmös (Şeytan) oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun, öldürsün,” der. Sonunda Törüngey ve Eje dünyada, Şeytan da yeraltında yaşamaya mahkûm edilir (Çoruhlu, 2000: 181)</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Türkler ve çevrelerindeki toplumların mitolojilerinde yılan önemli yer tutmaktadır. Yılanın bu muhtelif yönleri İslamiyet’ten sonraki Türk (ve İslam) tasavvurlarına da yansımıştır.</span></p>
<p><span>Anadolu’da evi koruduğuna inanılan ve “evin arabı” olarak da adlandırılan yılan öldürülmemiştir. Kin güttüğüne ve zarar verildiğinde mutlaka kişiye zarar veren bu hayvan, Türkler tarafından hala saygı duyulan bir hayvandır. Türklerde olduğu kadar Kızılderili mitolojisinde de yılan önemli bir yer tutmaktadır. Kızılderili mitolojisinde mitik bir hayvan olarak efsanelerde sıkça geçen yılanın Rio Grande Vadisinde Tanrı olarak tasavvur edilerek tapınımına ek olarak Şayen kabilesinde ise su iyesi şekline giren bir yılandan da bahsedilmektedir. Anadolu’da yılanın sıkça geçtiği bir diğer konu ise ocaklardır. Halk hekimliği ve uygulamalarında yılancık olarak adlandırılan hastalığın tedavisini ocaklı olarak bilinen kişiler yapmaktadır. Bu rahatsızlığın tedavisi bahar aylarında yani yılanların kış uykusundan uyanmaya başladığı zamanlarda yapılmaktadır. “Bahar mevsiminde yılanların ortaya çıkmaya başladığı zamanlarda sıkça görülen bu hastalık vücudun farklı bölgelerinde dolanan sızı olarak nitelendirilmektedir” (Ateş, 2015: 82).</span></p>
<p><span>Doğayla iç içe bir hayat süren Kızılderililerin mitolojilerinde ağırlıklı olarak doğadaki unsurlar yer almıştır. Gizemli varlıklar, hayvanlar, güç ve esrarengiz birçok bitki onların ilgi alanına girmiştir. İlgi alanlarına giren birçok unsur da onlar için tapılacak unsurlar haline gelmiştir. Buna en güzel örnek Rio Grande Vadisi’nden, batıda Arizona merkezine kadar olan yerlerde yaşayan Kızılderili köylülerin tüylü bir yılana tapınmaları örnek olarak gösterilebilir. Bu köylülerin inancına göre, her kim büyük bir su kütlesinin önünden geçerse yiyecek ve tütün adağında bulunması gerekir. Şayen kabilesinde yaşayan bu hikâye genel olarak şu şekildedir:</span></p>
<p><span>İki delikanlı bir gün çevrelerini tanımak için dolaşmaya başlarlar. Bir müddet sonra acıkırlar. Karşılarına dev gibi iki yumurta çıkar. Bir tanesi işte yiyecek yemek, derken diğeri ise “Böyle büyülü görünümü olan bir şeyi yememiz gerektiğini sanmıyorum” demiş. Diğeri yumurtaların bir kuş ya da bir su kaplumbağasına ait olduğunu söyleyerek hemen orada bir ateş yakarak yumurtaları pişirmeye başlamış. Pişirdiği yumurtaları yiyen delikanlı kısa bir süre sonra kötüleşmeye başlar. Bacakları kaskatı kesildiğini ve kıpırdatamadığını söyler. Ayaklarının derisinin ise yılan derisi gibi çizgili ve pul pul olduğunu fark etmiş. Tekrar dönmek için yola koyulan iki gençten yumurtaları yiyen delikanlının bedenin alt kısmı tam bir yılana dönüşmüş. Akşam olduğunda Mississippi Nehri’ne yaklaştıklarına delikanlı arkadaşına kendisini bu nehre çağırdıklarını söyler. O nehre girip bir süre yüzen delikanlı gözden kaybolur. Su içerisinden bir müddet sonra gövdesi mavimsi bir deriyle kaplı, iki boynuzu ve gözlerinde de kırmızı benekler olan bir yılan çıkar. Kenarda bekleyen delikanlı ilk önce korkar, yılandan gelen sesle rahatlar. O yılanın arkadaşı olduğunu anlar. Yılan adam, arkadaşına geri dönüp ailesine artık gelmeyeceğini, o nehri koruduğunu iletmesini söyler. Bir isteği daha vardır: “Buradan geçtiğin zamanlar, bir yaban sığırı işkembesi nehrin ortasına atmalısın ya da içebileyim diye bana tütün de atabilirsin”, demiş. O gün bugündür Şayenler yılan adamın dileğini yerine getirirler (Marriott-Rachlin 2003: 77-83).</span></p>
<p><span>Eski kozmogonik tasavvurlarda kaplumbağayla birlikte dünyayı denizin üzerinde tutan bir yılandan bahsedildiği gibi, bazı dinlerde yerin en aşağı tabakasının altında bin başlı bir yılan bulunduğu kabul ediliyordu. Görüldüğü gibi Türkler ve çevrelerindeki toplumların mitolojilerinde yılan önemli yer tutmaktadır. Yılanın hem Türklerde hem de Kızılderili mitolojisinde ortak olarak kullanımı mitolojinin etkisinden kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64320" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Kimmerler_Iskitler0051-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>6. Geyik</span></p>
<p><span>Anadolu’da ermişlerle ilişkilendirilen bu hayvanın avlanması istenmez. Gökle ilişkisi olduğu da düşünülen bu hayvan tılsımlı olarak kabul edilir. Eski Türklerde geyik, kutsal bir hayvandır bu nedenle totem olarak değerlendirilir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra da önemini koruyan bu hayvan “av hayvanı, şekil değiştirme unsuru ve benzetme unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. “Oğuz Kağan destanında Oğuz Kağan Ormandaki canavarı yakalamak için yemlik olarak bir geyiği ağaca bağlar. Moğol ve Tatarlarda da geyik, yol gösterici ve kurtarıcıdır” (Armutak, 2002: 424).</span></p>
<p><span>Geyik, tıpkı kurt gibi Türkler arasında önemli bir yere sahiptir. Bu önem kendini dilde, edebiyat ürünlerinde, halı ve kilim desenlerinde olduğu kadar inançlarda da göstermektedir.</span></p>
<p><span>Yüzyıllardır geyik, avcılıkta en fazla avlanan hayvanlardan bir tanesidir. Yüzyıllardır insanlığın yiyecek ve et ihtiyacını karşılamış bu hayvan Türk mitolojisinde olduğu kadar Kızılderili mitolojisinde de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Efsanede geçen genç genellikle kendisinin ancak taşıyabileceği kadar av buluyor, ama bazen de bir insanın yüklenip taşıyabileceğinden çok daha ağır olan bir geyik ya da iri boynuzlu ve daha kocaman bir geyik avlıyormuş (Marriott-Rachlin 2003: 57).</span></p>
<p><span>Başka bir Kızılderili efsanesinde ise yaşlı bir kadınla geyik arasında geçen durum anlatılmaktadır. İlk önceleri insanlar ile iç içe yaşayan geyikler aşağıdaki olay neticesinde ormanlara çekilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Geyiklerden biri tek başına yaşayan yaşlı bir kadının kulübesine gitmiş ve çatısını örten çalıları kemirmeye başlamış. Yaşlı kadın kızmış, çünkü küçük çalı kulübesini yapmak bile çok emeğini ve zamanını almış bulunuyormuş. Ateşin içinden bir dal kapmış ve dışarı fırlatmış, orada sopayı geyiğin burnuna vura vura onu dövmeye başlamış. Dalın üzerindeki beyaz küller, geyiğin burnuna yapışmış. O günden bugüne, her geyik yüzünde beyaz bir iz taşır. Yaşlı kadın , “Bundan sonra insanlardan uzak durun” diye emretmiş. “Onlara yaklaşırsanız, burnunuz size bunu haber verecek.” Ve o günden bugüne, hayvanlar ancak geceleyin kampa yaklaşırlar ve insanlar avlarını gündüzleri uzak yakın her yerde aramak zorunda kalırlar. İnsanlar ve hayvanlar artık dost değildirler; yaşlı kadının yüzünden hayvanlar, insanların kokusunu alabilmekte ve onlardan uzak durabilmektedirler (Marriott- Rachlin 2003: 172-173).</span></p>
<p><span>7. Köstebek:</span></p>
<p><span>Köstebek, yeraltında kazdıkları tünellerde yaşayan ve memeli grubunda yer alan bir hayvandır. Çok küçük gözleri olan köstebek Türkiye’de olduğu gibi Kızılderililerin yaşadığı Amerika kıtasında da yer almıştır. Anadolu’da “köstü, kör köstü ya da köstebek isimleri ile anılan bu hayvanın bulunduğu alanlar toprak yığınları ile bilinmektedir. Türk mitolojisinde pek rastlamadığımız köstebek, Kızılderili mitolojisinde güneşin dünyaya getirilişi ile ilgili bir efsanede geçmektedir. Toprak altında hızlı gitmesi ile diğer hayvanlara yol göstermektedir. Pueblo Kızılderilileri tarafından anlatılan efsaneye göre insanlar ışığı bir köstebek sayesinde bulmuşlardır. Efsane şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Başlangıçta dünyanın tümü karanlıkmış. İnsanlar karanlıklar içinde, yeraltında yaşarlarmış. Karanlıkta geçen uzun bir zamandan sonra, insanlar rahatsız olmaya başlamışlar. Bir zaman sonra küçük pençeleri ve sivri uçlu tırnakları ile karanlıkta kendine yol aça aça, Köstebek onları ziyarete gelmiş. İnsanların yaşlı olanları Köstebek’e sormuşlar:</span></p>
<p><span>“Bundan daha fazla bir dünya var mı arkadaş?</span></p>
<p><span>“Karanlıkta hızlı dolaşıp çok uzaklara gittiğim doğru demiş Köstebek. Yukarılara çıktığımda, sanıyorum oralarda daha başka bir hava var. Kör olduğum için farkı göremiyorum. Gözlerim sizinkiler gibi gün ışığını göremiyor. İhtiyarlar “Nasıl gidebiliriz?” diye sormuşlar ona. “Köstebek benim arkamdan gelin” demiş. Köstebek pençeleriyle toprağı kazdıkça, çıkan toprağı bu pençe ellerden alıp, önlerinde engel olmaması için birbirlerine geçire geçire iyice arkalara gönderiyorlarmış. İşte bu yüzden, Köstebek’in insanlar için açtığı tünel onların ardından kapanmış. İşte bu yüzden insanlar, önceki karanlık dünyalarına giden yolu bir daha hiçbir zaman bulamamışlar.</span></p>
<p><span>Sonunda köstebek kazma işlemini durdurduğu zaman insanlar yeni dünyalarına çıkmışlar. Işık, kutsal bir su gibi onları baştanbaşa yıkıyor, her taraflarını aydınlatıyormuş. İnsanlar ışık yüzünden Köstebek gibi körleşmişler. Daha sonra da korkmaya başlamışlar. Görüş yetenekleri başlarından yanıp gitmesin diye gözlerini elleriyle örtmüşler (Marriott- Rachlin 2003: 98-100).</span></p>
<p><span>8. Kirpi</span></p>
<p><span>Farklı kabilelerden oluşan Kızılderililer, bazı hayvanları kutsamışlardır. Ancak bu kutsama bazı kabilelerde ön plana çıkarken bazı kabilelerde sönük kalmıştır. Örneğin: Şayenler için çok önem ifade etmeyen kirpi Kiowalılar tarafından yüceltilmiştir.</span></p>
<p><span>Şayenlerin kültür ögeleri ne kadar karmaşıksa, Kiowalıların kültür ögeleri de o kadar dinamiktir. Büyük kirpiler Kiowalıların bulundukları yerlerde yaşamamıştır ve her nasılsa bu hayvan dinsel bir tabuyla korunan bir hayvan olmuştur. “Eti yenmemiş, dikenleri de çıkarılmamıştır. Bu yüzden Kiowalılar kirpi dikenleri üzerine yapılan işlemeler yerine renkli desenler kullanmışlardır” (Marriott-Rachlin 2003: 70).</span></p>
<p><span>9. Possum</span></p>
<p><span>Possum, Kızılderililerin “Güneş Nasıl Oluştu” isimli efsanesinde geçmektedir. Çerokilere ait olan bu efsanede güneşin dünyaya hayvanlar tarafından nasıl getirildiği konusu anlatılmaktadır.</span></p>
<p><span>Efsanede possum şu şekide geçmektedir: “Faregillerden memeli bir hayvan türünden olan ve didelfis de denilen possum; “Ben deneyebilirim” der ve yola çıkar. Doğuya doğru gittikçe, ışık gözlerini kamaştıracak kadar büyümeye başlamış ve possum parlak ışıktan korunmak için gözlerini oğuşturmuş. Dikkat ederseniz bugün bile possumun gözlerinin yarı yarıya kapalı olduğunu, yuvasından yalnızca geceleri dışarı çıktığını görürsünüz. Possum durmadan dünyanın öbür ucuna gitmiş ve orada güneşi bulmuş. Güneşin küçük bir parçasını kapmış, gür, güzel kuyruğuna saklamış; fakat güneş çok sıcak olduğundan possumun bütün kürkünü olduğu gibi yakmış. Possum tekrar geri döndüğü zaman kuyruğu, bugün de olduğu gibi çıplakmış (Marriott-Rachlin 2003: 49-50).</span></p>
<p><span>10. Yaban Sığırı</span></p>
<p><span>Kızılderililerin yaşadığı zaman dilimi dikkate alındığında avcılık önemli bir geçim kaynağı olmuştur. Bu geçim kaynağının en önemli noktası ise yaban sığırıdır. “Gevir” ismi ile de bilinen bu hayvan yemek için avlanmıştır. Evcilleştirilemeyen yaban sığırı, Kızılderililer için önemli hayvanlardan biri olmuştur. Yaban sığırının belki de bu kadar önem atfetmesi Maheo’nun yaban sığırını kutsamasından ileri gelmektedir. Maheo, insana hizmet etmesi için birçok hayvan yaratır; ama bunlar içerisinde tek bir hayvanı ön plana çıkarır: yaban sığırı. “Sonunda Maheo, Güç’üne bir tek hayvanın diğer bütün hayvanların hepsinin yerini tutabileceği düşüncesini söylemiş ve onlara yaban sığırını yaratmış” (Marriott-Rachlin 2003: 44).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67838" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin-768x396.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin-86x45.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/07/Mitoloji-sahin-180x94.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>11. Şahin</span></p>
<p><span>Beylik, kut ve gücü sembolize eden bazı kuşları Türkler ongun saymışlardır. Kızılderili mitolojisinde önemli bir yeri olan şahin, astral unsurların yer aldığı efsanelerde geçmektedir. Işığın yani güneşin gökyüzüne getirilişi ile ilgili efsanede yer alan diğer hayvanlar gibi şahin de gönüllü olarak mücadele eder.</span></p>
<p><span>“Ben gideceğim!” demiş şahin. “Güneşi kuyruğuma koymaktan daha iyi bir düşüncem var. Ben onu başıma koyarım” demiş. Güneşi başına koymuş, geri dönmek için yola koyulmuş, ama güneş çok sıcak ve yakıcı olduğundan kafasının bütün tüylerini yakıp kavurmuş. İşte bu nedenle bugün şahinin kafası keldir (Marriott-Rachlin 2003: 50).</span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Bütün dünya halkları bazı hayvanlara hayranlık ve saygı duymuşlardır. Zaman içinde bu saygı, mitoloji ile bütünleşerek bu hayvanların olağanüstü şekilde algılanmasını sağlamıştır. Kızılderililer de baykuş, ayı, örümcek, kaplumbağa, kirpi, possum, geyik ve yaban sığırı gibi hayvanları mitolojilerinde kutsal kabul etmişlerdir. Bu hayvanlar arasında geyik, ayı ve yılana Türk mitolojisinde ve diğer dünya mitolojilerinde rastlanmaktadır. Ancak Kızılderili mitolojisinde yer alan bazı hayvanlar (possum, kirpi, yaban sığırı) vardır ki onlar diğer mitolojilerde tespit edilememiştir. Bunun sebebi ya bu hayvanların diğer coğrafyalarda çok fazla bulunmayışı ya da önceki bahsedilen hayvanlara göre daha güçsüz, zayıf olmaları ve kayda değer kabul edilmeyişi olsa gerektir.</span></p>
<p><span>Kızılderili mitolojisinde ayı, üç farklı şekilde yer almaktadır. Birincisi, Kızılderililerin yaratılış efsanesinde Tanrı Kumokums’un yeryüzünü yarattıktan sonra “bir ayı nasıl dinleniyorsa ben de öyle dinleneceğim” diyerek kendisine bir kovuk yapıp orada dinlenmeye çekilmesi şeklindedir. İkincisi, ayı’nın normal bir hayvan olarak kabul edildiği hikâyedir. Bu hikâyede bir delikanlı ayıyı okuyla vurarak öldürmüştür. Üçüncüsü ise ayının astral bir unsur olarak kabul edildiği hikâyedir. Bu hikâyeye göre ayının peşine taktığı üç tane delikanlı ile bir köpekle birlikte Büyük Ayı takımyıldızını oluşturduğu ifade edilmektedir.</span></p>
<p><span>Örümcek, Kızılderili mitolojisinde geniş şekilde yer alan bir hayvan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kızılderili mitolojisinde örümcek kadın olarak tasavvur edilmiştir. Ayrıca insanlara öğüt vererek onların kaderlerini yönlendirmede yardımcı olması Türk mitolojisindeki Ak-Ene ve Umay ile; İslam inancındaki Hz. Havva ile; Tevratta geçen Lilith ile benzerlik kurulmasına sebep olmaktadır. Kızılderili mitolojisinde örümcek insanlara öğüt veren bir varlık olmasının yanında kendisine saygısız ve davranışları kötü olan insanları da toprağın altına çekerek cezalandıran bir varlık olarak kabul edilmektedir. Örümcek, Kızılderili mitolojisine göre güneşi dünyaya getiren bir varlıktır. Ayrıca karanlık ülkeden gelen ve güneş ile ilk kez karşılaşarak gözlerini açamayan insanlara da yardımcı olan ve aydınlığa alışmaları için onları yönlendiren bir mitik hayvan olarak da Kızılderili mitolojisinde yer almıştır. Belki de bu saydığımız yönlerde dolayı Kızılderililer bir örümceği gördüklerinde öldürmek yerine tıpkı Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bir süpürge yardımıyla onu dışarıya bırakmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Kaplumbağa, birçok mitolojide kendisine yer bulan bir hayvandır. Örneğin Çin mitolojisinde kaplumbağanın dört ayağının birbirini uyumlu şekilde izlemesi dört mevsime, sırtındaki kabuğunun deseni kuzey gök yarımküredeki bir yıldız grubuna, sol gözü güneşe, sağ gözü ise aya benzetilmiştir. Ayrıca birçok toplumda kaplumbağa uzun ömrün ve sabrın da simgesi olmuştur. Kızılderili mitolojisinde ise kaplumbağa üç farklı şekilde görülmektedir. Bunlardan birincisi, yeryüzünün kaplumbağanın sırtında durduğu hikâyedir. Bu hikâyeye göre Tanrı yeryüzünü yaratmak istediğinde toprağı koyacak yer bulamamıştır. Ardından bir kaplumbağa toprağı sırtında tutabileceğini söylemiş ve Tanrı da toprağı kaplumbağanın sırtına koymuştur. Toprak büyüdükçe kaplumbağa kaybolmuştur. Kızılderililer, kaplumbağanın çok yavaş hareket etmesini bu efsaneden hareketle sırtındaki yükün ağır olmasına bağlamışlardır. İkinci hikâyede bir kaplumbağanın kırk dokuz kişiyi kaçırması anlatılmaktadır. Üçüncü hikâye ise kaplumbağanın olumsuz bir varlık olarak kabul edilmesine dayalı bir anlatmadır. Bu hikâyeye göre kaplumbağa evinde tek başına oturan, her kadınla oynaşan, kızları sevgililerinin elinden alan, kadınları kocalarından ayıran ve herkes için bir sorun yaratan bir adam olarak tasavvur edilmektedir. Bu hikâyede İsa isimli bir genç kaplumbağaya büyü yaparak onu karnının üstünde sürünen bir varlık haline getirmiştir.</span></p>
<p><span>Şamanizm ile ilgili olarak Erlik’i temsil eden yılan, Kızılderililer için de önemlidir. Rio Grande Vadisi’nden Arizona merkezine kadar olan yerlerde yaşayan Kızılderililer tüylü bir yılana tapmışlardır. Kızılderililer arasında anlatılan hikâyede bir insanın bir yılan donuna girmesi anlatılmaktadır. Hikâyede bu don değiştirmenin sebebi ise Kızılderili delikanlının bir yılanın yumurtasını pişirip yemesi olarak ifade edilmektedir. Hikâye’nin ilgi çekici yanlarından biri de yılan donuna giren delikanlının nehrin koruyucusu olduğunu bildirmesidir. Anadolu’da da evi koruduğuna inanılan ve “evin arabı” olarak da adlandırılan yılan ile ilişkili olarak Kızılderililerde de nehrin koruyucusu bir yılan olarak tasavvur edilmesi dikkat çekicidir.</span></p>
<p><span>Geyik, Kızılderili mitolojisinde yer alan bir diğer hayvandır ve iki farklı hikâyede geçmektedir. Birincisinde geyiğin bir av hayvanı olduğu bildirilmektedir. İkinci hikâyede ise geyiğin daha önceden insanlarla iç içe yaşadığı, daha sonra yaşlı bir kadının zorlukla yaptığı evinin çatısındaki çalıları yemesi üzerine kadın tarafından dövüldüğü ve o günden sonra da insanlardan uzak durduğu bildirilmektedir. Bu hikâyede ayrıca geyiğin yüzündeki beyaz izin de nasıl oluştuğu hakkında bilgi verilmektedir. Hikâyeye göre yaşlı kadın, çatısındaki çalıları yemeye başlayan geyiğin burnuna ateşten aldığı bir dal parçasıyla vurmuştur. Dalın ucundaki küllerin geyiğin burnuna ve yüzüne değmesi sebebiyle de geyiğin yüzündeki beyaz iz oluşmuştur.</span></p>
<p><span>Köstebek, Kızılderili mitolojisinde bir hikâyede yer almaktadır. Bu hikâyeye göre köstebek, insanları yeraltındaki karanlık ülkeden güneşin etrafı aydınlattığı yeryüzüne getirmiştir.</span></p>
<p><span>Kızılderililerin Kiowa kabilesi için yüceltilen bir hayvan da kirpidir. Kiowalılar kirpinin dikenleri üzerine renkli desenler yaparak onu yüceltmişlerdir.</span></p>
<p><span>Possum ve şahin de güneşin yeryüzüne getirilmesi ile ilgili efsanelerde adları geçen hayvanlardır. İkisi de güneşi yeryüzüne getirmek istemişlerdir; ancak güneşi getirirlerken possumun kürkü yanmış ve kuyruğu bu yüzden bugünkü gibi çıplak kalmıştır, şahinin de başındaki tüyler yanmış ve bugün şahinin başının kel olmasının sebebi güneşin tüylerini yakması olarak kabul edilmiştir.</span></p>
<p><span>Kızılderili inancına göre kutsanan bir başka hayvan da “yaban sığırı” olmuştur. Maheo, insana hizmet etmesi için birçok hayvan yaratmıştır; ancak bu hayvanlar içinde sadece yaban sığırının diğer bütün hayvanların yerini tutabileceğini söylemiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okt. Dr. Fatma ATEŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Dumlupınar Üniversitesi Altıntaş MYO, El-mek: fdegirmenci01@hotmail.com</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish Studies, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 11/10 Spring 2016</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Armutak, Altan. (2002). Doğu ve Batı Mitolojilerinde Hayvan Motifi, II. Sürüngenler, Balıklar, Kanatlılar ve Mitolojik Hayvanlar, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Dergisi 30 (2), 143-157, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Ateş, F. (2015). “Anadolu Halk Hekimliği Uygulamalarında Demir Unsurunun Kullanımı / Usage Of Iron Element In The Anatolian Folk Medicine Applications”, TURKISH STUDIES – International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic-, ISSN: 1308-2140, (Prof. Dr. Şefik Yaşar Armağanı), Volume 10/12 Summer 2015, ANKARA/TURKEY, <a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">www.turkishstudies.net</a>, DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/</a> 10.7827/TurkishStudies.8522, p. 69-84.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli. (2007a). Türk Mitolojik Sistemi (Ontolojik ve Epistemolojik Bağlamda Türk Mitolojisi), Cilt 1. İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli. (2007b). Türk Mitolojik Sistemi (Kutsal Dişi-Mitolojik Ana, Umay Paradigmasında İlkel Mitolojik Kategoriler-İyeler ve Demonoloji), Cilt 2. İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦ Beydili, Celal. (2005). Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük. (Çeviren: Eren Ercan). Ankara: Yurt Kitap-Yayın.</span></div>
<div><span>♦ Bonnefoy, Yves. (1981). Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü, (Çeviren: Levent Yılmaz), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar. (1998). Türk Mitolojisinin ABC’si. İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar. (2000). Türk Mitolojisinin Ana Hatları. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İbrahim. (2007). Sibirya Türk Masallarında Hayvanla Evlenme, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 22, s. 207-218, Konya</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea. (2003). Demirciler ve Simyacılar. Ankara: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea. (1991). Kutsal ve Din Dışı, (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay). Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea. (1992). İmgeler ve Simgeler. Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea. (2000). Dinler Tarihine Giriş. (Haz. Ergun Kocabıyık, Çev: Lale Arslan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea. (2001). Mitlerin Özellikleri. (Çev. Sema Rifat). İstanbul: Om Kuram Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Erdoes R.-Ortiz A. (2006). Kızılderili Efsaneleri ve Masalları. (Çev. Kahraman Türel). İstanbul: Anfora Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel. (2001). Türk Kozmogonisine Giriş. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Saadettin. (1998). Şamanizm ve Eski Türk Dini, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 4, 38-50.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir. (1987). Makaleler ve İncelemeler, I. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir. (1987). Makaleler ve İncelemeler, II. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir. (2006). Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Kaman, Sevda Gülakan (2015). Baykuş Kelimesi ve Baykuşla İlgili İnançlar Üzerine, Turkish Studies InternationalPeriodical For The Language and History of Turkish or Turkic Volume 10/8 Spring 2015, p. 1137-1154, DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/10.7827/Turkishstudies.8008" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/10.7827/Turkishstudies.8008, </a>ISSN: 1308-2140, Ankara-Turkey</span></div>
<div><span>♦ Marriott, A.-Rachlin, Carol K. (2003). Kızılderili Mitolojisi. (Çev. Ünsal Özünlü). Ankara: İmge Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Müller, Werner. (2000). Kızılderililerin Dinleri, İstanbul: Okyanus Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. (2003). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar) I. Cilt. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. (2006). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar) II. Cilt. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean Paul. (2000). Orta Asya’da Kursal Bitkiler ve Hayvanlar. (Çeviren: Aykut Kazancıgil- Lale Arslan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean Paul. (2002). Türklerrin ve Moğolların Eski Dini. (Çeviren: Aykut Kazancıgil). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean-Poul. (2011). Eski Türk Mitolojisi. (Çeviri: Musa Yaşar Sağlam). Ankara: Bilge Su Yayıncılık.</span></div>
<div><span>♦ Seyidoğlu, Bilge. (2002). Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller. İstanbul: Dergah Yayınları.</span></div>
<div><span>T♦ ürkçe Sözlük. (2005). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Uraz, Murat. (1992). Türk Mitolojisi. İstanbul: Düşünen Adam Yayınları <a href="https://www.msxlabs.org/forum/mitoloji/277800-lilith.html%23ixzz3z0oDI1Ca" target="_blank" rel="noopener">https://www.msxlabs.org/forum/mitoloji/277800-lilith.html#ixzz3z0oDI1Ca.</a> 04.04.2016</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar.html#_ftnref1" name="_ftn1"></a></span></div>
<div>
<hr>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilderili-mitolojisinde-mitik-hayvanlar.html#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Musevilik ve Hıristiyanlık inançlarında Âdem’in ilk eşidir. Tevrat’ın ilk bölümü olan Yaradılış bölümünün birinci Bab’ında Âdem ile beraber bir dişi yaratıldığından, 2. Bölümde ise Âdem’in kaburga kemiğinden bir dişi yaratıldığı yazılıdır. Tevrat’ta açıkça yer almamasına rağmen; birçok Musevi dini kaynağı ikinci, Bölümde sözü geçen dişinin Âdem’in ikinci karısı olduğu, birinci bölümdekinin ise ilk karısı olan Lilith olduğuna inanırlar. İnanışa göre Lilith, Âdem ile aynı zamanda ve aynı anda yaratıldıklarından Âdem’in kendisine eşit olduğu görüşündedir (tarihin ilk feministi) bu sebeple de Âdem’e tabi olmayı şiddetle reddeder Tanrı’ya asi olur ve cennetten uzaklaştırılır. Bundan sonra Tanrı Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Havva sonuçta erkeğinin bir parçasından yaratıldığından ona tabi olur. Âdem ile Havva ilk günahı işleyip cennetten kovulduktan sonra çocukları olur Lilith bunu kıskanır ve bundan sonra Âdem oğullarından doğacak her bebeği öldürmeye yemin eder. İnanışa göre kötü bir ifrit haline gelen Lilith gece hava karanlıktan sonra yeni doğum yapmış evlere girerek lohusa kadınların bebeklerini boğmaktadır. Bu sebeple günümüzde bazı Museviler arasında bir adet olarak, lohusa kadın akşamları evde yalnız bırakılmaz ve akşamları çamaşır ipinde çocuk bezi bırakılmaz, çünkü bunları gören Lilith’in o evde çocuk olduğunu anlamasından endişe edilir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ezoterik Bilgi Kaynağında Yasak Meyve</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve</guid>
<description><![CDATA[ Ezoterik Bilgi Kaynağında Yasak Meyve
Mitolojik ve dinsel öğretilerde mükemmellik kaynağı olan başlangıç bir cennet olarak tasavvur edilir. O bakımdan mitolojilere ve dini sistemlere göre mükemmellikten, dolayısıyla ilk başlangıçtan uzaklaşan insanlık doğal olarak bir düşüş devresi geçirmiştir. Bu düşüşü ve düşüşle beraber mükemmelliğin yavaş yavaş kaybolması mitolojilerde ve dinsel öğretilerde diğer olgularla beraber yasak meyve motifine bağlanır. Yasak meyve bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a865cd3f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ezoterik, Bilgi, Kaynağında, Yasak, Meyve</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Fuzili-Bayat-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html">Ezoterik Bilgi Kaynağında Yasak Meyve</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Fuzuli BAYAT</strong></span></a>
</p><p><span>Mitolojik ve dinsel öğretilerde mükemmellik kaynağı olan başlangıç bir cennet olarak tasavvur edilir. O bakımdan mitolojilere ve dini sistemlere göre mükemmellikten, dolayısıyla ilk başlangıçtan uzaklaşan insanlık doğal olarak bir düşüş devresi geçirmiştir. Bu düşüşü ve düşüşle beraber mükemmelliğin yavaş yavaş kaybolması mitolojilerde ve dinsel öğretilerde diğer olgularla beraber yasak meyve motifine bağlanır.</span></p>
<p><span>Yasak meyve bir taraftan insanın ezoterik bilgisinin sonucu, içten dışa dönüşünün başlangıcıdır, diğer taraftan yasak meyve iyi olanla kötüyü, ayıpla doğruyu, açıklıkla örtülüğü seçme aracıdır. Mitolojik-dini bilgilere göre yasak meyveye kadar yalnız iyi, güzel, doğru olan mevcuttur. Oysa yasak meyvenin yenilmesiyle insanoğlu ters kutupta olan kötülüğü, çirkinliği, ayıbı, yalanı, kıskançlığı, fesadı görmeğe başlar. Yasak meyvenin yenilmesiyle insanoğlunun gözünün açılması gerçekleşmiş, gelecekte yüksek bir teknoloji üretmesine, fizik ilimlerini ileri götürmesine yol açmış ancak başlangıçta mevcut olan kozmik bilgiden uzaklaşmasına da sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>Dini Kaynaklarda Yasak Meyve</span></p>
<p><span>Yasak meyveyi yemekle ilk insanın cennetten kovulması hakkında anlatılan mitolojik öyküler ve dini hikâyelerle yaratanın insanoğluna büyük bir hürriyet vermesine rağmen, bu hürriyetin belli bir sınır dahilinde olduğunu da kanıtlar durumdadır. Bunu Kuran-ı Kerim de açık bir şekilde gösterir. Cenab-ı Allah, Adem’e yasak meyveye yaklaştığı takdirde zalimler zümresine gireceğini bildirmiştir. Buradan yasak meyvenin bir sınav unsuru olduğu veya sınav rolü üstlendiği görülür. Nitekim irade gücü, yasaklara uyma insanoğlunun başlıca görevi olarak bilinir ve ezoterik bilgilere göre sırrı dışa vurma kamillikten yoksun olma anlamına gelir. Bunların bozulması kozmik bilgilerden uzaklaşmaya neden olur. Mutlak bağımsızlık başlangıçta hoş karşılanmamış bu hürriyete özel bir sınır konulmuş ve sınırın geçilmesi felaket olarak değerlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Kuran’da yasak meyvenin ismi geçmez. Bunun başlıca sebebi yasak meyvenin bir sembol olmasıdır. Yasak meyve insanoğlunun Tanrı emrine karşı gelmesi, bir mükemmellik kaynağı olan başlangıçtan, dini terimle cennetten, uzaklaşmasıdır. Aslında bazı tefsir yorumcularının yazdığı gibi bu fazla bilmek değil, kozmik bilgiden uzaklaşmaktır.</span></p>
<p><span>Tevrat’ta bu yasak meyvenin buğday olarak gösterilmesi de bir semboldür. Üzüm, incir olarak yorumlamalar da kutsal kitabı zorlamaktan başka bir şey değildir. Çünkü önemli olan meyvenin türü değil, verilen mesajdır.</span></p>
<p><span>Semavî dinlerin doğuş nedenleri ve doğduğu bölge de hemen hemen aynı olduğu için birçok konuda olduğu gibi yasak meyve konusunda da ortak özellik sergiler. Bir diğer önemli mesele mitolojide olduğu gibi semavî dinlerin de aynı kozmik kaynaktan geldiğidir. Yasak meyve mitolojik sistemlerden farklı olarak semavî dinlerde didaktik bir özellik çerçevesinde sunulmuş edebiyata ve sanata konu olmuştur.</span></p>
<p><span>Diğer mitolojik sistemlerde ve uygarlıklarda olduğu gibi Türk mitolojisinde de ilk insanın ortaya çıkışı büyük önem taşır. Hatta Türk mitolojisinde ilk insanın Törüngey adlanması da dolayısıyla ilkliğe atıfta bulunur. İlk insan olan Törüngey adında da ilk yaratılan varlık anlamı kalmıştır. Türkçede *tö (türemek, yaratılmak) fiil kökünden gelen törün (yaratılmış, düğün, merasim anlamları vardır) ismi – gey eki almakla yaratılan anlamlı kelime oluşmuştur. Törüngey, ilk yaratılan ve ilk olarak da ölümü tadan varlık olma özelliğini kendi adında korumuştur.<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>İlk insanın yaratılış monoteist dinlerin kitaplarında da yer almıştır. Ancak ilk insanın yaratılmasıyla ilgili çok sayıda araştırmalara bakmaksızın halen de ilk insanın yaratılma öyküsünün kaynağı öğrenilmemiştir. Çünkü mitolojik sistemlerin bazılarında yasak meyve anlayışı yoktur. Ancak onlarda da insanoğlunun zamanla bütün yasakları kaldırdığı ve Tanrısına asi olduğu görülür. Simgesel şekilde verilen bu motif kozmik bilgi kaynağının yok olması, sınırlamalara karşı insanın direnişi anlamına gelir. Ayrıca insanın bilinmeyenleri bilmek isteğinin yasağı bozacağı taktirde cezalanacağına karşılık daha da dominant olmasıdır.</span></p>
<p><span>Yasak meyve kozmik bilgiden mitolojik çağa taşınmış ve mitolojik bir üslupla hikaye edilmiştir. Bu hikâyelerin okunuşu metnin derinliklerinde sunulmak istenen mesajın kozmik hafızada kalan ezoterik bilgiler olduğunu kanıtlar durumdadır.</span></p>
<p><span>Yasak meyve konusu ilk insanın yaratılmasıyla ilgili mitle bağlantılı bir biçimde takdim edilir. İlk insanın yaratılışı ve yasak meyve dinî edebiyatın dışında halk edebiyatının da konusu olmuştur. Türk saz şâirlerinin şiirlerine konu olan yasak meyve ezoterik bilginin simgesel takdimi ile dikkat çeker.</span></p>
<p><span>Hıristiyan dininde yasak meyveye ezoterik bir anlam verilmeğe çalışılmışsa da bu başarılı bir yorum olarak nitelendirilemez. Nitekim Hıristiyan yorumcularına göre yasak meyve kadınla erkek arasındaki cinsî yaklaşmanın yasak olduğu anlamına gelir. Hıristiyanlıktaki ruhbaniyet (yani evlenmemek), evlenmemeyi ibadet ve sevap itikat olarak bilmek telakkisi ile ilgili olduğu için bu tür bir yorum yapılmıştır. Kuran’da böyle bir yoruma esas verecek hiçbir işaret yoktur. Kuran’a göre insanın yasak meyveyi yemesi Allah’ın yer yüzündeki halifesi olduğunu unutmak ve asalet davasına kalkışmakla asilik belirtilerini ortaya koymaktır. Ezoterik bilgilere göre yasak meyve akılı aldığı için yüce Yaratanı unutturur.</span></p>
<p><span>Unutulan veya unutturulan şey (yani Allah) ise bütün bilgilerin, bütün iyiliklerin ve bütün güzelliklerin kaynağıdır. Dolayısıyla kutsal kitabın metninin de yasak meyveyle kast ettiği ezelî ve ebedî bilgi kaynağının zamanla insanoğlundan uzaklaşması meselesidir. Bu bağlamda yasak meyve yenilmek için değil, sınırlama yapmak, kulluk göstermek ve sınav için konulmuştur.</span></p>
<p><span>Yasak meyve ezoterik bilgi bağlamında Sümer mitlerine kadar ulaşır. Hastalık ve ölümün olmadığı bir ülkede yetişen meyvelerden birinin yasak olduğu anlaşılır. Bu cennet bahçesinde Yer Tanrıçası sekiz ağaç yetiştirir. Bu ağaçlar meyvelenince Bilgelik Tanrısı Enki meyvelerin her birinden tadar. Buna Yer Tanrıçası çok kızar, Tanrıyı ölümle lanetleyerek ortadan yok olur. Bilgelik Tanrısı çok ağır hastalanır. Diğer Tanrılar büyük güçlüklerle Yer Tanrıçasını bularak Bilgelik Tanrısını iyi etmesi için yalvarırlar. Tanrıça, Bilgelik Tanrısının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer Tanrı yaratır.<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu mitten anlaşılan şu ki yasak meyveyi yemek kazanılan bilgeliğe eşdeğer tutulmuştur. Mit sembolik olarak yalnız Bilgelik Tanrısını bu meyveden yedirir.</span></p>
<p><span>Benzeri bilgiye Tevrat’ta da rastlarız. Rab Allah Adem’e, “Bahçenin her ağacından ye, fakat iyilik, kötülük bilme ağacından yemeyeceksin, yersen ölürsün.”, dedi. (Tekvin 2:5-23) İnsanın ölümlü kılınması etiolojik bir şekilde bu mitle açıklanmış olur. Aynı bilgi Kuran’da da geçmektedir. “Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olanlardan istediğiniz yerden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” dedik. (Bakara Suresi, 35-37) Bütün bunlardan şu sonuç çıkmaktadır: Yasak meyve insanın bilmediklerini bildirecek bilgilerle donatılmış, ancak bilginin saf ve temiz olan insanın başına bela getireceği de vurgulanmıştır.</span></p>
<p><span>İlk insanın yenmesi yasak kılınmış meyvenin yenmemesinin gerekçesini Kuran’dan öğrenmek mümkündür. “Ant olsun ki, biz daha önce Adem’e ahd vermiştik, fakat unuttu, onu azimli bulmadık. Meleklere Adem’e secde edin demiştik, İblisten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti. Ey Adem! Doğru bu, senin eşinin düşmanıdır, sakın cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın, orda ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın, dedik. Ama Şeytan ona vesvese verip: “Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve sana çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” dedi. Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem Rabb’ine başkaldırdı. Rabb’i yine de onu seçip doğru yolu gösterdi.” (Tâhâ Suresi, 115-122) Cennette yerleşen, iyi ve kötüyü idrak etme ağacının meyvesini yemekle insan yasağı bozmuş ve ölümsüzlükten ölüme terk edilmiştir. Sonraki dönemde karşımıza çıkan şaman ağacı ilk mükemmelliği simgeleyen cennet ağacıdır ki sırra erme ritüelinde başlangıç bilgiye sahiplenmek anlamı içerir. Ancak Kuran’da bir yerde (Tâhâ Suresi, 20) meyvesi yasak edilen ağacın adı sonsuzluk ağacı olarak geçer. Bu terim iki anlamda kullanılabilirdi:</span></p>
<ol>
<li><span>Sonsuz veya ölümsüz hayata işaret şeklinde.</span></li>
<li><span>Cennetin insanoğlu için sonsuz olmayışı anlamında.</span></li>
</ol>
<p><span>O halde ilk insanın yasağı bozması mantıksal olarak kadere bağlanmış olur. Yüce Varlık insanoğlunun bu yasağı bozacağını bilirdi ve insanı iradesiyle baş başa bırakarak insanın iradesini ne yönde kullanacağının ölçüsünü merak ederdi…</span></p>
<p><span>Anlaşıldığına göre ezoterik bilgi başlangıçtan mevcut olmuş, ancak Tanrı onu inisye edilmemişlere yasaklamıştır. Bu iç bilgi insanoğlunun yasağı bozmakla öğrenmeye çalıştığı bilgidir. İlk insan ezoterik bilgiyi kavramağa hazır olmadığından sembolik olarak ezoretizmin simgesi olan meyve yasaklanmıştır. Çünkü ezoterik doktrinler yayıldıkça aslından uzaklaşır, yavaş yavaş yozlaşırdı. Dinlerin ezoterik ve egzoterik yanları olmakla birlikte, o belli kesimlere ait bir din de değildir. Dinlerden farklı olarak ezoterizm kutsal olana daha derin bir bakıştır. Ezoterik bilgi olayı da semavi dinlerde yasak meyve, kozmik bilgide ise inisye olmayanların bilmesi yasaklanan bilgidir.</span></p>
<p><span>Kuran’daki yasak meyve olayı Meydan Larousse’da biraz farklı şekilde anlatılmıştır. Cennetteki iyiyi kötüden ayırmaya ölçü olan elma ağacından yemesi Adem’e yasak edilmişti. Cennetten kovulmasına kızan Şeytan, yılan ile anlaşıp Adem ile Havva’yı, yasak meyve yedirterek cennetten kovduruyor. Bununla da Şeytan Yüce Yaratanın yer yüzünün halifeliğini verdiği insanoğlundan intikam almış olur.</span></p>
<p><span>Türk Mitolojisinde Yasak Meyve ve Dini-Mitolojik Sistemlerde Ölümle Tanışlık</span></p>
<p><span>Türk mitolojisine de giren yasak meyve olayı bütün yönleriyle Tevrat’ta tasvir edilen cennetten kovulma motifini hatırlatır. Türk kozmogonisinde ilk yaratılanlardan olan Törüngey ve Ece’yi de yer altı dünyasının hakimi Erlik kandırır. Yaratılış mitinin W. Radloff varyantında rast geldiğimiz<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Havva ile Adem’in benzeri olan Törüngey ile Ece, ilk insanların vücutlarının tüylerle kaplı olması, yasak meyve motifi, çiftin yer üzerine atılması vs. V. Verbitskiy varyantında yoktur. Kovulma motifinde Ece, Erlik’in sözleri üzerine yasak meyvelerden birini ısırır, meyve kendisine çok tatlı gelir. Isırdığı meyveyi kendisi yemekle kalmaz, kocasına da yedirir. Her ikisinin yasak meyveyi yemeleriyle o ana kadar çıplaklıklarını koruyan tüyler aynı anda dökülür ve çıplak olduklarının farkına varırlar. Tanrı bu çifti koruyamayan yılanı lanetler ve görüldüğü yerde öldürülmesini ister. Törüngey’le Ece ölümlü kılınır ve Erlikle mücadele etmek için orta dünyaya gönderilirler. Bu mitte Kuran’daki Şeytanın yerinde Erlik görülür. Ancak Tevrat’ta mevcut olan yılan motifine burada da rastlamak mümkündür.</span></p>
<p><span>Yasak meyvenin yenilmesinden sonra insanın ölümlü olması ve insan neslinin türemesi olayları gerçekleşmiştir. Nitekim yasak meyvenin yenilmesinden sonra Tanrı kadına doğurma cezasını vermiştir. Simgesel olarak insan soyunun artması ve tarihi zamana geçiş yasak meyvenin yenilmesiyle belirlenir. Türk mitolojisinde ilk yaratılan Ece ve Törüngey yasak meyveleri yemeleri sebebiyle ebedi ışıklı dünyadan karanlık dünyaya kovulmuş olurlar ve yaratma sona erer, bundan sonra üreme başlar. Burada Tevrat’taki iyi ve kötüyü bilme ağacı değişik bir şekilde işlenmiştir. Nitekim meyveyi yedikten sonra Törüngeyle Ece çıplaklığı, yani kötülüğü fark ederler veya kötülükle tanışırlar. İnsanları yasak meyveden koruyamayan yılan lanetlenir. Yaptığı suçtan dolayı Ece, Tanrı tarafından çocuk doğurma ve doğum sancısı çekme cezasına çarptırılır. Törüngey’e ise ceza olarak kazanarak hayatını kurmağı verir. Mitte bilinçaltında yatan yaratılmadan üremeye geçiş ve ölüm kavramları yasak meyveyle eşleştirilir. Kovulma üremeye, yasak meyve de ölüme transformasyon edilir.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan yasak meyve sembolik olarak beşeri aşk ve cinsellik olayının bilinmesini engeller. Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle koca karısını bilir. Bu olay Tevrat’ta daha geniş, Kuran’da kısa ve tanımlara fazla girilmeden anlatılmıştır: “Ve Adem karısı Havva’yı bildi ve gebe kalıp Kabil’i doğurdu ve yine kardeşi Habil’i doğurdu. Habil koyun çobanı oldu. Fakat Kabil çiftçi oldu. Ve Kabil günler geçtikten sonra, toprağın bereketinden Rabbe hediye getirdi. Habil de sürüsünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab Habil’e ve onun hediyesine baktı, fakat Kabil’e ve onun hediyesine bakmadı. Ve Kabil çok öfkelendi. Ve Rab, Kabil’e dedi: “Niçin öfkelendin ve suratını astın? Eğer iyi davranırsan o yükseltilmeyecek mi? Ve iyi davranmazsan günah kapıda pusuya yatmıştır. Ve onun isteği sensin, fakat sen ona üstün ol.” Ve Kabil kardeşi Habil’e söyledi ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman Kabil kardeşi Habil’e karşı kalktı ve onu öldürdü. (Tekvin, 4: 1)</span></p>
<p><span>Kuran’da insan kanının dökülmesi nefse ve kıskançlığa bağlanır: “Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek oku: Hani bir kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. “Ant olsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “ancak sakınanlardan kabul eder” dedi. “Ant olsun ki, sen öldürmek için bana elini uzatsan, ben sana öldürmek için el uzatacak değilim: Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” “Ben istiyorum ki, sen hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın: Zalimlerin cezası budur” dedi.</span></p>
<p><span>Nihayet nefsi, onu, kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gösterdi: “Yazık bana! Şu karga gibi olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi oldum” dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” (Mâide Suresi, 27-31) Aynı hikayeye Sümer mitolojisinde iki yerde rastlanır. Birisinde çobanların tanrısı Dumuzi ile çiftçilerin tanrısı Enkimdu, Aşk Tanrıçası İnanna’ya âşık olurlar. Her biri İnanna’ya kendi ürününü över ve sonuçta Tanrıça, Çoban Tanrısı Dumuzi’nin ürünlerini beğenerek onunla evlenir. Enkindu bu seçimi dostça kabul ederek onlarla arkadaş olur.</span></p>
<p><span>İnsan soyunun türemesiyle kan ve fitnenin de aynı anda gelmesi kozmik bilgide baş veren felaketlerin cemiyete aktarılması veya makro-kozmik yapının mikro- kozmik yapı üzerine geçirilmesidir.</span></p>
<p><span>Semavi dinlerde cennetten birinci kovulan İblis, ikinci kovulan da Ademdir. İblisle Adem arasındaki bağı Tevrat ve Kuran mitolojleri çeşitli şekillerde ancak özde aynı açıklarlar. Bu sembolik bilgide kapalılığın açıklığa çıkması, gizli olanın aşikarlık kazanması inancı vardır. Nitekim İblis, diğer varyantta yılan kötüyü, Adem iyiyi simgeler. Her ikisinin cennetten çıkması dünyanın oluşumunda önemli olmuş, gelişimin anahtarı rolünde bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Vaat edilen iki cennet yerine insanoğluna tatlı suları, sütü, balı ve her türlü meyvesi olan yer üzerindeki cennet verilmiştir.</span></p>
<p><span>Mükemmellik ve kavrama süreci yasak meyvenin yenilmesiyle başlar. Hıristiyanlıkta cennette yaşayan çiftlerin bu yasak meyveden yemeleri ile çıplak olmalarını fark etmeleri, sembolik şekilde insanın kötülükle ilk tanışması anlamına gelir. Nitekim günah ve kötülük, suç ve ceza yasak meyvenin yenilmesiyle başlar. İlk mükemmellik kaybolur, insanoğlu zamanla kozmik bilgilerden mahrum bırakılır. Ölümle insan ilk mükemmelliği, kısaca söylemek gerekirse ilahi menşeli olduğunu fark etmiş olur. Eski Mısır mitolojik metinleri (Ölüler Kitabı) de bunu tasdik eder durumdadır. Babil medeniyetinde de idrak ağacı motifi vardır.<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Yasak meyvenin yenilmesiyle insanoğlu içten dışa geçmiş ve şuuraltında koruduğu makro-kozmik bilgileri çeşitli trans yolları (mesela dans etmek) ve araçlarla (şaman ağacı) yeniden kazanmağa çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> İslam tasavvufu, kaybolmuş ezoterik bilgiyi bulmak düşüncesinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Tasavvufta riyazet ve nefsi yenmek, bir zaman nefsini yenemeyen ilk insanın yasak meyveyi tatmasıyla kaybettiği ilk mükemmelliği elde etmek çabasından başka bir şey değildir.</span></p>
<p><span>Yasak meyve ölümün simgesi olarak da değer kazanmıştır. Nitekim Tevrat’ta Tanrı insanı meyveyi yerse öleceğiyle haberdar eder. Bu olgu folklora ölümün menşeini anlatan mitolojik hikâyeler şeklinde dahil olmuştur. Amerika ve Afrika yerlilerinin mitinde ölümün ilk defa ortaya çıkması da Tanrı kelamına uymamakla ilişkilendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Yasak meyve konusunun eski mitolojilerde, semavi dinlerde ve Türk mitolojik metinlerinde benzer şekilde varyantlaşması ilk ezoterik kaynağın mevcutluğu fikrini oluşturur. Nitekim bu konu birbirinden çok uzakta yerleşen kavimlerde benzeri şekilde ifade edilir.</span></p>
<p><span>Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir.<a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Fuzuli BAYAT</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 3/5 Fall 2008</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynakça:</span></strong></span></div>
<div><span>♦ ARBERRY A.J., Sufizm. An Account of the Mystics of İslam, London, 1950.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT F., Türk Mitolojik Sistemi. Ontolojik ve Epistemolojik Bağlamda Dünya Modeli, c.1, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ COOK R., The Tree of Life, İmage for the Cosmos; New York, 1974.</span></div>
<div><span>♦ ÇIĞ M.İ., Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦ KRAMER S.N., Tarih Sumer’de Başlar, İstanbul, 1992</span></div>
<div><span>♦ MİFI Narodov Mira, T.1, Moskova, 1991.</span></div>
<div><span>♦ PADLOFF W.W., İz Sibiri. Stranitsı Dnevnika, Moskova, 1989.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bayat F., Bayat F., Türk Mitolojik Sistemi. Ontolojik ve Epistemolojik Bağlamda Dünya Modeli, c.1, İstanbul, 2007, s.116-117</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kramer S.N., Tarih Sümer’de Başlar, İstanbul 1992, s.123-127; Çığ M.İ., Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni, İstanbul, 1996</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bkz. Padloff W.W., İz Sibiri. Stranitsı Dnevnika, Moskova, 1989</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bak: Mifı Narodov Mira, T.1, Moskova, 1991, s.407</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yasak meyve konusunda bak: Cook R., The Tree of Life, İmage for the Cosmos; New York, 1974; Arberry A.J., Sufizm. An Account of the Mystics of İslam, London, 1950</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ezoterik-bilgi-kaynaginda-yasak-meyve.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bkz. Bayat F., Türk Mitolojik Sistemi. c.1, s.116</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisinin Kutsal Dişisi: Umay</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinin-kutsal-disisi-umay</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinin-kutsal-disisi-umay</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mitolojisinin Kutsal Dişisi: Umay
1. GİRİŞ Mitolojik unsurlar ait oldukları toplumun bilinçaltından çeşitli şekillerle açığa vurularak, toplumdaki bireylerin inanış ve uygulamalarında kendisini göstermektedirler. Dolayısıyla bilinçaltından gelen, arkaik ve ilahi özellik taşıyan bu unsurlar toplum üzerinde her zaman büyük bir etkiye sahiptirler. Çünkü mitler yersel ve göksel simgeler vasıtasıyla Tanrının tecelli etmesi ve tezahürleridir (Eliade, 2003a: 29). Bu sebeple insanoğlunun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a85304e6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisinin, Kutsal, Dişisi:, Umay</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Onur-Alp-Kayabasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinin-kutsal-disisi-umay.html">Türk Mitolojisinin Kutsal Dişisi: Umay</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur Alp KAYABAŞI</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1. GİRİŞ</strong></span></p>
<p><span>Mitolojik unsurlar ait oldukları toplumun bilinçaltından çeşitli şekillerle açığa vurularak, toplumdaki bireylerin inanış ve uygulamalarında kendisini göstermektedirler. Dolayısıyla bilinçaltından gelen, arkaik ve ilahi özellik taşıyan bu unsurlar toplum üzerinde her zaman büyük bir etkiye sahiptirler. <em>Çünkü mitler yersel ve göksel simgeler vasıtasıyla Tanrının tecelli etmesi ve tezahürleridir</em> (Eliade, 2003a: 29). Bu sebeple insanoğlunun kutsal olana duyduğu ihtiyaç ve onunla iletişim içerisinde olma isteği, mitolojik unsurların nesiller arasında aktarımını ve <em>insanın sürekli olarak kutsalla dayanışma içinde bulunmasını</em> (Eliade, 2003b: 424) sağlamaktadır. Neticede; bir toplumun manevi değerlerini yansıtan gerçek ve kutsal kabul edilen mitler halkın içerisinde çeşitli unsurlarıyla, farklı inanış ve uygulamalarla varlığını sürdürmektedir.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde birçok unsur bir arada bulunmasına rağmen bu birliktelikler gelişigüzel, dağınık bir birliktelik değil belli kurallarla çevrilmiş, göksel yani ilahi unsurlarla da özdeşleştirilerek kutsanmış unsurlardır. Bu unsurlar mitlerin yaşandığı toplumların bilinçaltındaki düşünüşlerine göre dişil veya eril özellikler kazanmışlardır. Jung’a göre mitler, <em>bilinçaltında oluşan eril ve dişil nitelik verilen arketiplerin simgesel anlatımıdır ve kutsalın vücut bulmasıdır</em> (Campbell, 2000: 426). Bu unsurlar, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin mitolojisinde çeşitli adlarla ve farklı cinsiyetlerle görülseler de taşıdıkları değerler ve yapıları bakımından aynıdırlar. Ancak şu da unutulmamalıdır; Yunan-Roma, Mısır, Sümer, Hitit vb. halklarda cinsiyet ayrımı yapılarak tanrı ve tanrıça (dişil/eril) kavramları oluşturulmuşsa da bu durum Türk mitolojik sistemi açısından böyle değildir. Türk mitolojisinde belirgin bir erkek-kadın ayrımı görülmemektedir. Çünkü Türklerde tek tanrılı bir inanç sistemi hâkimdir ve cinsiyet farklılığının dışındadır. Bu sebeple Türk mitolojisinde görülen dişil varlıkları birer tanrı olarak değil, doğa kültünün kendisi olan Mitolojik Ana’nın türevleri olarak değerlendirilmelidir (Gültepe, 2013: 104-105).</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde görülen ağaç, su, dağ, ateş, ışık, kurt, mağara vb. unsurlar göstermektedir ki Türklerde doğa kutsaldır çünkü onlar için bu unsurlar kutsalın tezahürleridir (Eliade, 1991: X). Baharla birlikte toprağın, tabiatın yeniden canlanması, bir nevi doğurganlık unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Doğa tüm canlıların yaşamsal faaliyetlerini sürdürmelerine olanak tanımaktadır. Benzer şekilde kadın da doğa gibi soyun devamını sağlayacak doğurganlık özelliğine sahiptir. Bu sebeple kutsiyet bakımından doğa ve kadın eşdeğerdir. Türkler ilk dönemlerde anaerkil bir toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği toplumsal bir yaşam sürdürmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Arkaik toplumlarda, <em>doğumun ve bereketin simgesi çıplak dişi formu olağandışı önemliyken, erkek genellikle bir faaliyet halindeki şaman veya avcı biçiminde süslü veya maskelidir. Kadın korkusu ve annelik gizemi erkek için dünyanın doğal yapısının korku ve gizemliliği kadar çarpıcı etki güçleri olmuşlardır. Ve bütün türlerimizin mitoloji ve rit geleneklerinde erkeğin kendisini bu iki yabancı fakat gene de bağlayıcı güçlere, kadına ve dünyaya etkin olarak bağlamak için gösterdiği dinmek bilmeyen çabaların sayısız örneği bulunmaktadır</em> (Campbell, 1995: 68).</span></p>
<p><span>Toplumların mitolojilerindeki ve kültürlerindeki birçok unsur bunu göstermektedir. Ancak Türkler arasında doğanın kutsallığı azaldıkça ve kayboldukça anaerkil sistemden ataerkil sisteme bir geçiş gözlemlenmektedir. Bu durum da gayet normaldir, nitekim çevresinde olup biteni algılama ve neslin devamını sağlama çabası içerisinde olan insanoğlunun, üretkenliğin ve doğurganlığın sembolü olan kadını merkeze oturtması kaçınılmazdır ancak gelişen ve çeşitli etkenlerle değişen düşünce sistemi erkeği zaman içerisinde merkeze almıştır. Aslında cins anlayışının ruhlar/iyeler üzerine aktarımı siyasi ve ideolojik düşünce sisteminin; erkeklik ve kadınlık hâkimiyetinin yani cinsler arasındaki otorite mücadelesinin sonucunda ortaya çıkan bir durumdur (Bayat, 2007: 73).</span></p>
<p><span><em>Türk halklarının tüm din tarihi, bir boyun ya da bir halkın kurucu atasının bir erkek ile bir kadın arasındaki normal bir ilişkiden doğmadığı, aksine bir hiyerofani, yani insan doğasını aşan güçlerin birleşmesi sonucu doğduğu inancı üzerine kuruludur. Işık, su, ağaç, özel nesneler ve özellikle hayvanlar birbirleriyle veya bir insanla buluşurlar; bu kişi bir erkek ya da bir kadın olabilmektedir</em> ( ROUX, 2011: 52). Ayrıca atalarının yüz hatlarını boyamak ya da yontmak suretiyle de Türkler, onların hatırasını ebedîleştirmişlerdir. Bunlardan bazıları ortaya çıkarılmıştır ki aralarında birkaç tane de kadın resmi bulunmaktadır. Bu da bize kadınlara ilişkin bir atalar kültünün Türkler arasındaki varlığını kanıtlamaktadır (ROUX, 2011: 38).</span></p>
<p><span>Tüm bu sebeplerle, kadın (dişi) Türk mitolojisinde önemli bir yer tutmaktadır ve Ak İne, Umay, Ateş İyesi( Od Ana-Ateş Annesi), Al Karısı-Al Bastı vb. adlarla karşımıza çıkmaktadır. Dişil iyeler genel olarak üreme/çoğalma, koruma vb. iyi özelliklerle özdeşleşmişlerdir. İnsanlar da onların yardımlarından dolayı onların bulunduğuna inandıkları yerleri temiz tutmaya çalışmışlar, onlara ve onlarla ilgili olduğunu düşündükleri şeylere saygı göstermişlerdir. Her ne kadar bu iyeler iyi özelliklerle de özdeşleşseler <em>Mitolojik Ana Kompleksi</em>‘ndeki kırılmalar onlara zaman zaman zarar veren, kötülük yapan vb. özellikler de yüklenmesine sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>2. UMAY</span></p>
<p><span>Umay, kadının hamilelik döneminde, doğum sırasında ve doğumdan sonra çocuğun büyüyünceye kadarki geçen süresi içerisinde onu kötü iyelerin her türlü kötülüklerinden koruyup gözettiğine, himaye ettiğine inanılan iyedir. Umay adının ve özelliklerinin Orhun Abidelerinde ve Divanü Lügati’t-Türk’te geçiyor olması, Türk toplumu içindeki varlığının belgeleri olması bakımından önemlidir. Orta Asya ve Sibirya Türk kavimleri arasında <em>May-Ene, Payana, Bay-Ene, Umay Ene, Ayıısıt</em> gibi çeşitli adlarla var olan bu iye, bugün Anadolu’da “eş” veya “son” adları altında varlığını çeşitli pratiklerle bunlara bağlı olarak sürdürmektedir. Umay; <em>Ak-sarı saçlı, ak-sarı simalı, ak giyimli olarak tasavvur edilmektedir. Temsili ise erkek çocuklarda ok ve yay, kız çocuklarında ise beyaz bir bez parçası, boncuk ya da ipek bezlerdir</em> (Dilek, 2014: 189-190). Halk anlatıları insanlık tarihi kadar eskidir. İlk anlatılar evrenin, dünyanın ve insanın nasıl oluştuğuna dair mitik anlatılardır. Bu anlatıların kökleri, çok eski zamanlarda oluşmuş inançlara dayanmaktadır. Bu inançlar, mitik anlatıların içerisinde yaşayarak günümüze kadar gelmiştir. Bununla beraber anlatılar içindeki mitolojik unsurların bir kısmı net bir şekilde görülürken bazıları ise sembolik olarak ifade edilmektedir (Bakırcı, 2015: 184). Ortak bilincin üretimleri olan bu anlatılar ve sembolik bir dil ile oluşturulan bu mitler çözümlenmeyi beklemektedirler. Simgelerle kodlanan kültürel bilgilerle, insanların evrensel bağlarını kurması, geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkisini sağlamlaştırması, unutulmaya yüz tutmakta olan değerlerini hatırlaması, yaratılışlarının sebebini sorgulaması istenmektedir (Şenocak, 2015: 80). İnançlar ve anlatılar ekseninde var olan simgelerin anlamları <em>üzerinde bir çıkış noktası aranacaksa bu daha arkaik türlerde yani mitik metinlerde aranmalıdır</em> (Yeşildal, 2015: 85).</span></p>
<p><span>Umay, kelimesinin etimolojisinde, Umay’ın işlev özelliklerini yansıtan açıklamalar da görülmektedir. Uygurca, ana anlamına gelen <em>um/ uma</em> ve eski Oğuzca’da inanmak anlamına gelen<em> *um</em>; yine eski Türkçe’de <em>ruh/ kuş</em> anlamlarına gelen <em>umi/umo</em> ve *u, muktedir olmak, bilmek köklerinin proto Türkçe’de ilah anlamına gelen ay ile birleşmesinden türeyerek; simgesi ay olan ana, çocukların koruyucusu ve doğurganlık ruhu; kudretli ilah olarak açıklanmaktadır. Ayrıca ay kelimesinin Türkçede ışıklı, beyaz anlamlarını da göz ardı etmezsek, ışıklı, iyi, hayırsever ruh anlamını da bildirmektedir (Bayat, 2007: 78). İnayet ve Öger’in çeşitli kaynaklardan aktardıklarına göre:</span></p>
<p><span><em>“Çinli Türkologlara göre ise, Umay kelimesi um ve ay kelimesinden oluşmuştur. Um kelimesi ise kadının cinsel organını ifade eden am/em kelimesinin fonetik değişimden sonra aldığı biçimdir. Ay kelimesi de kadın cinselliğini ve kadınlığı ifade eder. O halde, Umay “döllenip doğuran kadın ilah” demektir. Türklerin taptıkları “döllenip doğuran kadın ilah”, cinselliğe tapınma düşüncesi temelinde ortaya çıkmıştır. “Tatar Mifları” adlı kitapta, kadınların cinsel organları (Eski Türkçede ömmü, bugün de Kazaklarda ammıy (amıy) ile bağlı temel kelimeler ve inançların köklerinin Umay ilahesine bağlandığı ileri sürülmüştür. Mişer Tatarları “akraba” (tugankay), “kardeş” (karindeşkey) gibi çok yakın kisilere “amıy” derler. Bunun Umay (Imay, Amıy)’la ilişkisi vardır. N. İsenbet, bu kelimenin “ama”, “eme”, “imi”, emeci”, “emecek”, “imçek” kelimelerinin kökünde de “analık” anlamının yattığını ve onların hepsinin de eski anaerkil dönemine dayandığını düşünür.”</em> (2009:1184). Şeklinde de Umay kelimesinin etimolojik açıklaması yapılmaktadır.</span></p>
<p><span>Türk mitolojik sisteminde Umay kültü zamanla Mitolojik Ana kompleksinden koparak, bağımsız, koruyucu bir iye haline gelmiş; kutsal dişi olarak Gök Tanrı dinî mitolojik sistemine alınmış ve büyük bir saygı gösterilmiştir (Bayat, 2007: 50). Bu kadar kutsiyet atfedilen bir iyenin sadece çocuklarla ve kadınlarla ilgili olmaması gerektiğini, daha geniş fonksiyonları bulunması gerektiğini düşündürmektedir. Nitekim, <em>Orhun- Yenisey yazıtları Umay Ana’nın geniş işlevinden haber vermekte, onun Tengri ile beraber Türk milletini koruduğu vurgulanmaktadır. O halde Umay’ın çocukları ve kadınları koruma görevi daha sonraki dönemlerin, belki de fonksiyonlarını diğer ruhlarla/iyelerle paylaşımından sonraki dönemlerin oluşumudur.</em> Bununla birlikte Umay halen hayatla, canla, bolluk ve bereketle ilgili özelliklerini Türk toplulukları içerisinde çeşitli uygulamalar ve pratiklerle devam ettirmektedir (Bayat, 2007: 54,75; Çoruhlu, 2006: 41).</span></p>
<p><span>Türk topluluklarında görülen Sarı Kız inancının Umay’la ilgisi olduğu görülmektedir. Sarı Kız’ın da Umay gibi tasvirlerde sarı saçlı, sarı simalı olarak belirtilmesi; bununla birlikte Özbeklerde ve Türkmenlerde, Umay’a Sarı Ene denilmesi; Kazak, Kırgız ve Başkurtlarda da <em>Sarı Ene</em>‘ye <em>Sarı Kız</em> adı verilmesi ve tıpkı <em>Umay</em> gibi <em>Sarı Kız</em>‘ın da zamanla kuş olarak tasavvur edilmiş olması; ayrıca, Şaman dualarında <em>Al ruhu</em>‘nun da <em>“Sarı Kız”</em> olarak betimlenmesi <em>Sarı Kız</em> inancının <em>Umay</em> kültü etrafında şekillendiğini göstermektedir. Sarı Ene zaman içerisinde olumlu özelliğini kaybetse de Sarı Kız bu özelliği korumuştur. <em>Umay</em>‘ın bu kapsamı Anadolu’da Alevi-Tahtacı topluluğunda Sarı Kız kültüne çevrilmiştir (İnan, 1998:261; Bayat, 2007: 54-55, 332-333; Çoruhlu, 2006: 41; Yörükan, 2006: 86).</span></p>
<p><span>Umay, ateş ve ocak kültleriyle de ilişkilendirilmektedir. Türklerde ateş/yelidir, bu iye dişil olarak düşünülmekte ve Od Ana olarak adlandırılmaktadır. Umay’da Od Ana gibi sudan korkmaktadır (Dilek, 2014: 140; Bayat, 2007: 54; Çoruhlu, 2006: 41). Kaç’ların ateş duasında Umay Ana, ateş ruhu olarak belirtilmektedir (İnan, 2000: 35). Bayat, L. P. Potapov’un, Umay-Bojestva isimli kitabından aktararak <em>“kamın ateşe Umay Ana diyerek müracaat ettiğini ve Umay Ana’dan bereket, çocukların ve yaşlıların yaşamına hamilik etmesi için dua ettiğini”</em> belirtmektedir. Umay, aynı zamanda aile ocağının da koruyucusu olarak bilinmektedir (Bayat, 2007: 72). Yakutlar da Ayısıt dedikleri ve doğum hamisi olarak nitelendirdikleri Umay için ateşe yağ dökmekte ve dua etmektedirler (İnan, 2000: 168). Altay Türklerinde görülen ve doğum, bolluk ve bereketle ilgili olarak ateşe yönelik yapılan uygulamalar (Dilek, 2014: 142-143). Umay’ın özellikleriyle paralellik göstermektedir. Daha da arttırılabilecek olan tüm bu Ateş ve Umay arasındaki ortaklıklar ve Umay’ın da tıpkı Od Ana gibi kızıllar (sarı) giymiş genç bir kız gibi tasavvur edilmesi gibi çeşitli benzerlikler ve etkenler Türkler arasında bu iki varlığın aynı varlık olarak kabul edilmesine vesile olmuştur. Eğer; ateş veya ocak sahibinin (Od Ana) Mitolojik Ana tipinin simgelerinden biri olduğu, Umay’ın ise Mitolojik Ana’nın adlarından birini belirttiği, yani anneleri ve çocukları himaye etme, bolluk ve bereketi artırma fonksiyonlarını üzerine aldığı, dolayısıyla aile ocağını korumakla yükümlü olduğu dikkate alınırsa ateş iyesi (Od Ana) ile Umay Ana’nın bağlantısının başlangıçtan beri mevcut olduğu görülecektir (Esin, 2001: 59-60; Bayat, 2007: 72).</span></p>
<p><span>Çocukların, annelerin ve aile ocağının koruyucusu olan Umay mitolojik varlığı tarihî gelişim sürecinde kutuplaşarak iyi özelliklerinin yanında çocuklara, kadınlara vb. zarar veren bir kötülük kaynağı haline gelmiştir. Umay’ın bu zarar veren kötü yönü Türk toplulukları arasında <em>Hara Umay, Kara Umay, Mayneke, Üzüt Körmös, Aza, Ayza, al Kızı, Almıs, Abası, Al Karısı, Albastı, Umacı</em> gibi isimlerle adlandırılmaktadır (Bayat, 2007: 54-55, İnan, 1998:259). Adı geçen tüm bu kötü ruhlar üremenin ve çoğalmanın düşmanıdırlar. Çocuklara ve kadınlara zarar vermekle görevlidirler. Nitekim, Umay bazı kaynaklarda ölümle de ilişkilendirilmektedir (Çoruhlu, 2006: 42; Bayat, 2007: 72; Beydili, 2005: 297, 581; Potapov,2012: 341) İslamiyet’le birlikte Umay inancında birtakım değişiklikler olmakla beraber inanç sistemi içerisinde halk arasında hâlâ izlerini sürdürdüğü görülmektedir (Yıldırım, 2012: 2107).</span></p>
<p><span>Yakut Türklerinin aile ocağına <em>“Al-ot”</em> denmesi, Altay kam ilahilerinde ateşe <em>“Alır Ot, Al Yalgın”</em> diye hitap edilmesi, Moğolların ateşe <em>“gal”</em> demeleri, Altay ve Yenisey kamlarının ayinlerinde amin anlamında <em>“Alas”</em> demeleri, bütün Türk topluluklarında tedavide ateşin kullanılması olan <em>“alaslama”</em> merasimi; <em>“Al”</em> kelimesinin ateş kültüyle alakalı olduğunu, bu ruhun da en eski devirlerde hami ruh, ateş ve ocak ilahesi olduğunu göstermektedir (İnan, 1998: 262-264). Alkarısı veya <em>“al”</em> kelimesinden oluşan bu kötü ruhların, bu kelimeden dolayı (al) ateşle/ocakla ilgisi, ateş/ocak’ın da Umay ile olan ilgisi daha önce bahsettiğimiz gibi açıktır. Bununla birlikte Umay’ın temsillerinden olan ve bebeğin beşiğine takılan boncuğun aynı zamanda, Albastı’nın da canını boncuk şekline sokarak saklaması ve Al basmasından korunmak içinde bebeğin beşiğine asılması arasındaki benzerlik de dikkate değerdir (Bayat, 2007: 331; Dilek, 2014: 189-190). O halde bu kötü ruhların Umay’ın kötü yanının türevleri olduğu söylenebilir. Nasıl olurda iyi ruhlar kötüye dönüşmektedir?</span></p>
<p><span><em>“Umay adının yerle gökle aynı zamanda ilintilendirilmesi, Türk kozmogonisinden gelen nedenlere bağlıdır. Çünkü Türk kozmogonisinde, yerle gökyüzü başlangıçta bir bütün olarak düşünülürdü. Daha sonraları yerle gök ayrılınca, bu çağın varlıkları etnik-kültürel sistemin bir geleneğinde yerle, diğer bir geleneğinde ise gökyüzüyle ilintilendirilmişler. Ancak bu konumlarında da sabit ve donmuş bir şekilde kalmayıp, tazelenerek değişik renklere bürünmüşler. Onun için de bir mitolojik varlık, hem ölüm getiren, hem de evreni yaratan güçlerle ilgili olabilmiştir ve aynı varlık, hem ölüm getiren, hem de hayat veren bir ruh işlevi görmüştür. Çünkü kaosun kendisi bile, evreni yaratan güçlere karşı tam olarak dayanmaz ve tam tersine krizden çıkması için evrenin oluşumunda veya düzenin kurulmasında bir geçiş aşaması oluşturur”</em> (Beydili,2005: 584).</span></p>
<p><span>Beydili’nin bu açıklaması bu soruya açıklık getirmektedir. Ancak şu da unutulmamalıdır; makalenin girişinde de belirtildiği gibi doğanın kutsallığı kayboldukça anaerkil düzenden ataerkil düzene bir geçiş gözlenmektedir. Bu sebeple <em>anaerkil dönem yerine ataerkil dönem geldiğinde kadınları düşman güç ve kişiler olarak gösterme sırası gelmiştir</em> (İbrayev, 1998: 73).</span></p>
<p><span>3. SONUÇ</span></p>
<p><span>Umay, kadının hamilelik döneminde, doğum sırasında hem de doğumdan sonra çocuğun büyüyünceye kadarki geçen süresi içerisinde onu kötü iyelerin her türlü kötülüklerinden koruyup gözettiğine, himaye ettiğine inanılan iyedir. Umay adının ve özelliklerinin Orhun Abidelerinde ve Divanü Lügati’t-Türk’te geçiyor olması, Türk toplumu içindeki varlığının belgeleri olması bakımından önemlidir. Orta Asya ve Sibirya Türk kavimleri arasında May-Ene, Payana, Bay-Ene, Umay Ene, Ayıısıt gibi çeşitli adlarla var olan bu iye, bugün Anadolu’da “eş” veya “son” adları altında varlığını çeşitli pratiklerle bunlara bağlı olarak sürdürmektedir. Türk topluluklarında görülen ocak ve ateş kültlerinin, Od Ana, Al karısı, Sarı Kız inancının da Umay’la ilgisi olduğu görülmektedir. Çocukların, annelerin ve aile ocağının koruyucusu olan Umay mitolojik varlığı tarihî gelişim sürecinde kutuplaşarak iyi özelliklerinin yanında çocuklara, kadınlara vb. zarar veren bir kötülük kaynağı haline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Neticede bugün üç farklı varlık olarak algılanan Od Ana, Sarı Kız, Al Karısı gibi iyelerin birbirleriyle bağlantılı olduğu, Umay kavramının türevleri oldukları görülmektedir. Bu dört dişil iyeye yönelik yapılan uygulama ve pratiklerin paralelliği de bu görüşü desteklemektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Onur Alp KAYABAŞI</strong></span></a>
</p><p><span>Yrd. Doç. Dr., Aksaray Üniversitesi, <a href="mailto:onuralpkayabasi@hotmail.com">onuralpkayabasi@hotmail.com</a></span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Bakırcı, N. (2015). “Ignacz Kunos’un Derlediği Masal Metinlerinde Yer Alan Mitolojik Unsurlar Üzerine Bir İnceleme”. Internationa! Journal Of Eurasia Social Sciences, Vol: 6, Issue: 20, p. 183-210.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, F. (2007). Türk Mitolojik Sistemi (Kutsal Dişi-Mitolojik Ana, Umay Paradigmasında İlkel Mitolojik Kategoriler-İyeler ve Demonoloji). II. Cilt. İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.</span></div>
<div><span>♦ Beydili, C. (2005). Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük. Ankara: Yurt Kitap- Yayın.</span></div>
<div><span>♦ Campbell, J. (1995). İlkel Mitoloji Tanrının Maskeleri. Ankara: İmge Kitapevi.</span></div>
<div><span>♦ Campbell, J. (2000). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (2006). Türk Mitolojisinin Anahatları. İstanbul: Kabalcı Yayınevi</span></div>
<div><span>♦ Dilek, İ. (2014). Resimli Türk Mitoloji Sözlüğü Altay/Yakut. Ankara: Grafiker.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, M. (1991). Kutsal Ve Dindışı. Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, M. (2003a). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, M. (2003b). Dinler Tarihine Giriş. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E. (2001). Türk Kozmolojisine Giriş. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Gültepe, N. (2013). Türk Kadın tarihine Giriş (Amazonlardan Bâcıyân-ı Rûm’a). İstanbul: Ötüken,</span></div>
<div><span>♦ İbrayev, Ş. (1998). Destanın Yapısı (Kazak Destanlarında İnsan, Zaman ve Mekan). AKMBY, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ İnan, A. (1998). Makaleler ve İncelemeler. I. Cilt. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İnan, A. (2000). Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar. Ankara: TTK.</span></div>
<div><span>♦ İnayet, A. ve Öger, A. (2009). “Uygur Türklerinin Mitolojik, Dinî Ve Tarihî Kadın Kahramanları Üzerine”. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 4/3, Spring2009, p.1183-1196,ISSN:1308-2140,www.turkishstudies.net,Doi Number:http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.721, ANKARA-TURKEY.</span></div>
<div><span>♦ Potapov, L. P. (2012). Altay Şamanizmi. Çev. Metin Ergun. Konya: Kömen.</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. P. (2011). Eski Türk Mitolojisi. Ankara: Bilge Su Yayıncılık.</span></div>
<div><span>♦ Şenocak, E. (2015). “Halk Anlatı ve İnanışlarında Mitolojik Bir Meyve: Nar”. International Journal Of Eurasia Social Sciences, Vol: 6, Issue: 20, p. 79-104.</span></div>
<div><span>♦ Yeşildal, Y. Ü. (2015). “Er Töştük Anlatısının Kırgız Sahasına Ait Nesir Varyantları”. 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum, vol. 4/11 2015, p.81-115.</span></div>
<div><span>♦ Yıldırım, S. (2012). “Kazak Türklerinin Toponomik Efsaneleri”. Turkish Studies International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 7/1 Winter 2012, p.2101-2121, ISSN: 1308-2140,www.turkishstudies.net, Doi Number: http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.3078, ANKARA-TURKEY.</span></div>
<div><span>♦ Yörükân, Y. Z. (2006). Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm, İstanbul: Ötüken</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bozkurt Efsanesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bozkurt-efsanesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bozkurt-efsanesi</guid>
<description><![CDATA[ Bozkurt Efsanesi
Bozkurt, Türk milletinin totemidir. Totem, İçtimaî mana taşıyan bir semboldür. Bozkurtun totemliği de ayrı Türk zümrelerinde başka başka anlaşılmıştır. Göktürklerde dişi kurt, bir cedde (büyük anne); Uygurlar için erkek kurt, bir ceddir. Oğuzlarda ise erkek bozkurt büyük seferlerde önderlik eden bir millî kılavuzdur. Türklerin, kurdu totem olarak melafetmelerinin manası yabancılar tarafından izah edilmiştir. Arap tarihçisi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a83f01ad.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bozkurt, Efsanesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Bozkurt-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bozkurt-efsanesi.html">Bozkurt Efsanesi</a></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi TOGAN</span></a>
</span></strong></span></p>
<p><span>Bozkurt, Türk milletinin totemidir. Totem, İçtimaî mana taşıyan bir semboldür. Bozkurtun totemliği de ayrı Türk zümrelerinde başka başka anlaşılmıştır. Göktürklerde dişi kurt, bir cedde (büyük anne); Uygurlar için erkek kurt, bir ceddir. Oğuzlarda ise erkek bozkurt büyük seferlerde önderlik eden bir millî kılavuzdur. Türklerin, kurdu totem olarak melafetmelerinin manası yabancılar tarafından izah edilmiştir. Arap tarihçisi Mesudî’ye göre bu, Türkleri diğer milletlerden ayıran bir millî karakterin ifadesidir. O, eski Kuşanlara ait bir hikâye anlatıyor ve diyor ki:</span></p>
<p><span>“Türklerin en büyük padişahlığı Çin ile komşu olan Kuşan Devleti olmuştur. Ona Dokuzoğuz da diyorlar. Bunlara yırtıcıların ve atların padişahı derler (Melik üs’süba ve’lhiyet). Çünkü dünya devletleri arasında onlardan daha kudretli, daha şevketli ve şiddetli, memleket idaresinde onlar kadar mazbut bir devlet yoktur. Ve dünyada en çok at yetiştiren millet de bu Kuşan Türkleridir”. Burada milâttan evvelki Kuşanlarla milâdî X. yüzyıla (yani Dokuzoğuzlara) kadar Kansu ve Çin arasında yaşamış olan devlet irade olunmuş. Bunlara Altın Han demişler. Mısırlı Aybek oğlu Abdullah’ın naklettiği rivayetlerde Çengiz’in büyük ceddi olarak tanıttığı Kara Alp Arslan da arslanlar ve diğer yırtıcı hayvanlar arasında dağlık yerlerde yetişmiş bir kahraman olarak tanıtılmıştır. Oğuz Destanı’nda Kül Erkin Han’ın oğlu olan Tuman Han hakkında, yırtıcı hayvanların dillerini bildiği; bir ihtiyar kurdun üç genç kurtla kendi aralarındaki konuşmalarını dinleyerek memleketin refahını temin eden tedbirler aldığı anlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Kurt, başlıca harplerde yol gösteren bir kılavuzdur. Uygurca Oğuz Destanı’nda Oğuz Han’ın her seferinde bir mavi kurdun orduya rehberlik ettiği, seferin sonu gelince bu kurdun yere oturduğu anlatılmıştır. XI. yüzyılda Semerkant’ta yaşayan Süryanî metropolidi Michael, Selçukîlerin İran’ı istilalarını anlatırken onların eski cedlerine İran seferlerinde köpeğe benzer bir hayvanın (yani kurdun) yol gösterdiğini anlatırken, kurdun rehberlik ettiği bu seferin Muhammed Peygamber’den 100 sene evvel, yani milâdî V. yüzyıl ortalarında, vaki olduğunu ifade etmiştir. O diyor ki: “Bu yırtıcı hayvan bir sefer zamanı gelince, Oğuzlara yakın gelerek Türk dilinde, ‘Göç! Göç!’, yani göç edeceksiniz, diye ulurmuş. Oğuzlar bu hayvana tam yanaşmıyorlardı. Ancak göz görecek yerden onu takib ederler. Sefer tamam olunca oturur. Oğuzlar da durur. Sonra bu hayvan kaybolur ve ikinci bir sefer zamanı gelinceye kadar görünmez”.</span></p>
<p><span>Oğuz Destanı, böyle seferlerin sadece kurdun işaretiyle başladığını anlatır. Uygurca Oğuzname’de seferlerin başında kurdun resmi de konulmuştur. Yoksa sefer hakanın isteğiyle ve halkın uymasıyla başlar. Sefer kararlaştırıldıktan sonra kurt ortaya çıkar ve kılavuzluk eder. Yani bir seferin zarureti, kurt tarafından ilham edilmez.</span></p>
<p><span>Göktürklerde, Karluk ve Halaçlarda bozkurt, bir mürebbiyedir. Büyük ced bir mağarada doğuyor. Oraya dişi kurt gelip, sütü ile çocuğu büyütüyor. Kurdun iki çocuğu vardır, Türkün ceddi de onların yanında üçüncü oluyor. Bu gibi akideler eski Etrüsklerden Romalılara geçmiş ve böyle iki yavruyu emziren bir kurdun resmi, geçen sene Türkistan’da ve Ora Tepe şehrinin yanında yapılan kazılarda bir duvarda bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Bu duvar IX. yüzyılda yapılmış, belki daha eski, bir binaya aitmiş. Geçen sene (1968’de) Tahran’da toplanan İran Sanatı Kongresi’nde Rus profesörü Belenitski, “Bu resim Roma efsanesinin Türkistan’dan geldiğini ifade edebilir.” demişti. Çünkü bu tip resmin Sasanîler zamanından kalan bir örneği Roma kurdundan farklı imiş. O hâlde Ora Tepe kurdu, eski Roma’dan daha eski bir resimden alınmış olabilir. Bu kurda Moğol ve Türkler, her iki dilde müşterek olan bir kelime olmak üzere “Açina” (Moğollarda Açino); Hudud’ül Âlem kitabında “Asena” demişler. Göktürklere ait rivayette kurdun Türk olan çocuğu ve on iki kabilenin reisi sıfatıyla on iki çocuk bu kurttan doğmuş veyahut onun tarafından emzirilerek beslenmiş.</span></p>
<p><span>Kurt tarafından beslenilmiş olan ilk Türke Böri Tekin, yani “Kurt Prens” denilmiş. Cengiz’in Türk olan ecdadına ait rivayetlerde Türkçe kelimeler, Böri Tekin hanedanının tebaası olan Şivei, sonraki isimleriyle Moğol dilinde değişikliklere uğramıştır. Türkçe börü kelimesine (kurt manasında), bu cedde ait Çin rivayetlerinde “Fuli” denilmiştir. Fakat “Açena” kelimesi de Göktürklerde kullanılmış. Açina da Türkçe bir kelimedir. Budha kültü ile bağlı hüyüklere “acina” demişler. Son zaman Özbekleri Arapça “cin” kelimesiyle bağlamak isteyerek buna “Acinna” demişler. Fakat “cin” kelimesinin “acinna” şeklinde bir çoğulu yoktur. Her hâlde açina, yani Türklerin ceddi, yahut ceddesi olan Açena, Budizm kültürü ile bağlanmıştır. “Tegin” kelimesi mesela Ot Tegin’in “Ot Çegin” telaffuzunda olduğu gibi, “t” harfi, “ç” telaffuz edilmiştir. Cengiz’in ecdadına ait rivayetlerde birçok Türkçe kelimelerde başlangıç “T”, “Ç” harfi ile telaffuz edilmiştir. “Börü Tekin” ismi “Börü Çegin” ve sadece Börçegin telâffuz olunmuş ve bunun manasını bilmeyen Moğollar “Mavi gözlü” olduğuna dair etimoloji uydurmuşlar.</span></p>
<p><span>Börü Tekin ismi Göktürk ve Karahanlıların prenslerine verilen maruf bir isimdir. Merkezi şimdiki Kabil yanında Begram (daha eski ismiyle Kaisa) olan İndoskit krallarının ceddinin adı da Börü Tekin imiş. El Biruni, bunu “Borıh Tekin” olarak yazmış ve bunun doğduğu ve Türk askeri elbisesi giymiş hâlde halkın huzurunda sürünerek dışarı çıktığı mağaranın bu eski Kâbil yanında gösterildiğini ve kendisine BWR denildiğini, yani El Biruni zamanında daha herkesin bildiği bir yer olarak gösterildiğini kaydetmiştir. Benim bizzat 1914 yılında Şarkî Buhara’da Feyzabad ve Dihnev mıntıkasında yaşayan Karlukların bir mağarada dişi kurt tarafından beslenen prensi “Bayburı” tesmiye ettiklerini işitmiştim. Milâttan önceki Usun (Vusun) Türklerinde de bozkurt dişi annedir. (yani kola mensup olan Göktürklerinki gibidir). Çengiz’in cedleri olan Börü Tekinlerde de Göktürk ve Usunlarda olduğu gibi bozkurt bir ceddedir. Göktürklerin eski bir kolundan ayrılmış olarak gösterilen eski Tibet hükümdar sülâlesi de kendilerinin bozkurt anneden gelmiş olduklarına inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Prof. Marquart, Uygurların ceddi sayılan erkek kurdun Müslümanlığın tesiriyle bazı kaynaklara arslan olarak geçtiğini ileri sürmüş. Mısır Memlûklerinden Aybek oğlu Abdullah Türk ve Moğolların menşelerine ait naklettiği rivayetlerinde de dişi kurt yerine dişi arslandan türemiş olduğunu düşünerek olsa gerek, kurt yerine arslanı almıştır, fakat hikâyenin Moğolca ve Çağatayca asıllarında hep dişi kurt bahis konusudur. Zamanımızdaki bazı Marksistler gibi Süryani Papazı Michael ve İranlı Gerdizi, Oğuz ve Kırgızların menşelerine dair naklettikleri rivayetlerde, bunları küçümseyerek “kurt” yerine, “it” kelimesini almışlardır. Gerdizi bu Kırgızların “Saklap” dedikleri herhalde eski Saklardan gelmiş olduklarından, cedlerine Farsça “sek” yani köpek demiştir. Fakat bu yabancılar, Türklerde ayrı kabilelerin veyahut milletin totemlerinin muayyen hayvanlardan geldiğinin ve bunun değiştirilemediğinin farkında değildirler. Yani kat’i olarak Türk kavimlerinin müşterek totemi kurttur.</span></p>
<p><span>Kurt efsanesinin teferruatına gelince, bunun erkek kurt şeklini yaşatmış olan Uygurların, Çin kaynaklarında kayıtlı rivayetlerine göre; Hun Yabgusu’nun (yani hükümdarının) çok güzel iki kızı olmuş ve onları isteyenlere vermeye kıyamamış. Bunlar ancak bir Tanrı’ya zevce olmaya layıktır, demiş ve memleketin kuzey tarafında yüksek bir kale yaptırıp iki kızını oraya hapsettirmiş. Tanrı’ya niyaz etmiş ve kızlarına gelmesini, onlarla evlenmesini rica ederek dualarda bulunmuş. Nihayet bu kale etrafında ihtiyar bir kurt dolaşmaya başlamış. İki kızın küçüğü ablasına “Bize gönderilecek olan mabud herhalde şu kurttur.” demiş ve her iki kız kurdun yanına gelerek onunla evlenmişler. Bu temastan Huihu (Uygur) kabileleri vücuda gelmiş. Bu sebepten Uygurların şarkıları kurt ulumasına benzermiş.</span></p>
<p><span>Erkek kurt efsanesinin güzel bir şekli, Çengiz’in ecdadına ait hikâyelerde bulunur. Börçegin sülâlesi arasında taht kavgası çıkınca, davanın çözülmesi işine erkek bozkurt karışıyor. Duyun (tüyün) Bayan ismindeki Hanın ölümü esnasında oğullarından hiçbirisi padişahlığa layık görünmediğinden, ölümünden sonra kadını Alangua’nın çadırına ışık deliğinden bir nur olarak gelip, kurt olarak çıkacağını söylemiş. Gerçekten de böyle geliyor, kadın hamile kaldıktan sonra kurt olarak çıkıp gidiyormuş.</span></p>
<p><span>Dişi kurt efsanesine gelince, Göktürk tarihinin başlangıcına dair yine Çin kaynaklarında naklolunan rivayetlere göre Göktürklerin babaları “Batı Denizi” (Sihay) sahilinde otururlarmış. Komşu hükümdarlardan birisi ansızın hücum edip bunların hepsini kılıçtan geçirmiş. Yalnız, on yaşında bir çocuk kalmış. Onun da el ve ayaklarını kesmişler. Ona doğru bir kurt gelip bunu Batı Denizi’nin doğu tarafına nakletmiş. Hem Kaoçang yani Uygur yolunun kuzey tarafındaki dağlardan birinin mağarasında yerleştirmiş. Burada takriben 100 km çevresinde mümbit bir ova varmış. Etrafı hep kayalarmış. Kurt bu çocukla birleşerek on oğul doğurmuş. Bunlardan birisinin ismi Asena, yani kurt, imiş. Bu çocuklar mağaradan çıkıp etraftaki kabilelerden kız kaçırıp çoğalmışlar. Nihayet AHienŞe adlı birisi bunları mağaradan çıkarmış. Bunlar Kienşan (yani Altın) dağlarında yerleşmişler ve demircilikle meşgul olmuşlar. Buradaki KaoTschang, şimdiki Urumçi tarafları demek olduğundan, bunun kuzeybatısı Kuzey Tiyanşan dağlarına rastlar. Altın dağları ise Thomsen ve Parker’in fikirlerince şimdiki Doğu Türkistan’ın güneydoğusunda bulunan dağlar olacak. Asena’nın oğulları bayraklarının mızrağına bir kurt başı takarlarmış. Çinlilerin Wei Sülâlesi tarihi ilklerden bahsederler (bunlar prenstir). Bunlardan biri Çuce, Türk destanlarında “Şu” ismiyle maruf olan ve Orta Tiyanşan’ın “Çu” havzasında hükümdarlık eden sülâlenin ismi ceddi olacak. Dördüncü küçük kardeşleri IÇiniSetu, kurt anneden doğmuş imiş. Komşuları olan düşmanlarının hücumuna uğrayınca bunların hepsi ölmüş. Yalnız on yaşında olan küçükleri IÇiniSetu sağ kalmış. Buna bir dişi kurt rast gelmiş; onu bir mağaraya götürüp emzirip beslemiş. Büyüyünce bu ana kurttan dört oğlu doğmuş. Bu prenslerin dördüncüsü NaTuluşa (İslami rivayetlere göre Nutel; “şe” de Türkçe “şad” demektir: Nutelşad), halkını kurt annesinin vatanı olan Basısişı dağlarında yerleştirdi. Bu dağlar Issık Göl mıntıkasının dağları olacak. Halkı ona “Türk” ismini ve AHienŞe lâkabını verdi.</span></p>
<p><span>Dişi kurttan türeyen Börçegin sülâlesi, yani Çengiz’in ecdadına ait rivayetler, daha çok çeşitlidir. Burada zikri geçen coğrafî isimlerin yerleri tespit edilebiliyor. Bu ülke, Tibet ile Çin arasındaki Kokenor (yani Gökçegöl) mıntıkasıdır ki burasına “BörüTibet”de denilmiştir. Moğolca Altantopçu rivayetine göre sülâlenin ceddi olan Börçegin (yani BörüTekin) bir dişi kurt tarafından beslenmiştir. Birçok rivayetlerin anlattığına göre, bunlar Tengiz denilen Batı denizinin (yani Kökenor) batısında idiler. Tengelek ismindeki bir ırmağın boyunda yaşıyorlardı. Bu Tengelek, bugün Saydam ile Kokenor arasında aynı ismi muhafaza etmiştir. Düşman olan komşu milletler hücum edince Bozkurt, bu prensi bu denizin şarkına geçirmiştir. Orada dağlar arasındaki meralarda birkaç nesil barınmışlar ve çoğalmışlar. Yani Göktürk rivayetindeki 200 li (100 km) çevresinde olan mümbit saha Reşideddin ve başkalarının rivayetine göre Ergenekon’un kendisidir. Bu Ergenekon, Smith’in tetkikine göre bugün Kunerkin ismini taşıyan yer olacaktır ki Hun hükümdarlarının Nanşan dağlarındaki esas vatanlarına yakın bir yerdi.</span></p>
<p><span>Çengiz’in ecdadına ait rivayetlerde Altın Han ile hanımı Kurleviç, Alamelik Körklü ismindeki güzel kızları güneşten hamile kalınca, bunu bir sandık içine koyup Tengelek nehrine atmışlar. Fakat bunu Kıyat kabilesinden Dunbavul Mergen ile Türkmenlerden Şibasokur (Tepegöz) yakalamışlar ve kız, Dunbavul’un karısı olmuş.</span></p>
<p><span>Abdulah’ın naklettiği rivayetlerde, yukarda zikrettiğimiz gibi, dişi kurt yerine “dişi arslan” ibaresi kaydedilmiş. Bir Tibetli olan annesi tarafından Karatdağ dağlarında bırakılınca, bunu dişi arslan beslemiş. Onun zaten iki tane yavrusu varmış. Büyüyünce Alp Kara Arslan ismini alan bu genç, üç erkek, üç kadın ve bir kızdan ibaret olan Tatarlara rastlamış ve bu kızla evlenerek bundan on iki oğlu olmuş.</span></p>
<p><span>Oğullarından Çengiz temirci imiş (yani demirci). Bu Cengiz, sonraki Cengiz Han’ın büyük ceddi ve bu isim de “Tengiz” demek imiş. Bunların yaşadığı göl çevresinde “Izırmak” ismindeki şehirde kendi imali olan demir silâhları satmakla geçinen Cengiz Han, bu gölün ortasındaki adada beslenen ve “Otatı” ismindeki at sürülerinin de sahibi imiş. Hikâyede bu atlar Arapça olarak “Deniz atları” (Birdhevn albahri) olarak isimlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Kökenor’un ortasındaki gölden çıkan aygırla kısrakların birleşmesinden doğan bu atlar ve demircilik, Çin kaynaklarında da zikredilmiştir.</span></p>
<p><span>Dişi kurttan türeyen Börçegin sülalesine ait hikâyeler bir taraftan Tiyenşan dağlarında diğer taraftan Kokenor mıntıkasında, üçüncü olarak da Kâbil mıntıkasında milâttan evvelki yüzyıllardan başlayıp gelişmiştir.</span></p>
<p><span>Bu kurt ced ve ceddi hakkındaki kayıtlar Prof. J. Marquart tarafından Uber Das Volkestum der Komanen, s. 3036, 7071 ve 142; Sir Gerard Clauson’un 1964 yılında Helsinki’de basılan Turks and Volves ismindeki eserinde de Moğol rivayetleri, H. H. Howorth’un Journal Royal Asiatic Society 1908 yılı cildinde; Göktürklere ait rivayetler, Bahaeddin Ögel’in Belleten, cilt: 21 (1957) “Doğu Göktürkleri Hakkında Vesikalar ve Notlar” isimli eserinde toplanmıştır. Kıpçak rivayetleri ve Aybek ile Abdullah’ın verdiği malûmatlar daha neşredilmiş ve tahlil edilmiş değildir. 407</span></p>
<p><span><strong><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi TOGAN</span></a>
</span></strong></span></p>
<p><span><span>Bozkurt Mecmuası, Özel Sayı, 1969.</span></span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 S.544-546</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlkellere Ait Anlatılarda Rüya Motifi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilkellere-ait-anlatilarda-ruya-motifi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilkellere-ait-anlatilarda-ruya-motifi</guid>
<description><![CDATA[ İlkellere Ait Anlatılarda Rüya Motifi
Rüya; Arapça “re’y: görme, görüş” mastarından türemiş bir kelimedir. Sözlükte “düş” (Develioğlu 1997: 902); “uyku sırasında görülen şey”(Doğan 1987: 944) gibi anlamlara gelir. Genel olarak rüya; insanın, uyku sırasında zihninde canlanan hayallerdir. Eskiler rüyayı ikiye ayırırlardı: Birincisi rü’yâ-yı kâzibe (gerçekleşmeyen yalancı rüya); ikincisi ise rü’yâ-yı sâdık (gerçekleşen rüya). İnsanlık tarihi boyunca bütün dünyada pek çok […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a82a5d8e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlkellere, Ait, Anlatılarda, Rüya, Motifi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ilkellere-ait-anlatilarda-ruya-motifi.html">İlkellere Ait Anlatılarda Rüya Motifi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muhammet KUZUBAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Rüya; Arapça “re’y: görme, görüş” mastarından türemiş bir kelimedir. Sözlükte “düş” (Develioğlu 1997: 902); “uyku sırasında görülen şey”(Doğan 1987: 944) gibi anlamlara gelir. Genel olarak rüya; insanın, uyku sırasında zihninde canlanan hayallerdir. Eskiler rüyayı ikiye ayırırlardı: Birincisi rü’yâ-yı kâzibe (gerçekleşmeyen yalancı rüya); ikincisi ise rü’yâ-yı sâdık (gerçekleşen rüya).</span></p>
<p><span>İnsanlık tarihi boyunca bütün dünyada pek çok bilinmeyenin anahtarı, insanın ve geleceğinin habercisi olarak zaman zaman korkulan, zaman zaman hayranlık duyulan rüyalar, edebi eserlerin pek çoğuna konu olmuş, bu eserlere farklı akisler meydana getirmiştir. (Günay 1992: 88). Çalışmamızda bu düşüncelerden yola çıkarak, geçmiş dönemlerde yaşamış toplumlara ait edebi ürünlerde gördüğümüz rüya motifi üzerinde durmak istiyoruz. İlkçağlarda yaşayan milletlerle ilgili olarak elimizde bulunan önemli edebi kaynaklar mitolojik anlatılardır. Mitolojiler dışında ilkçağlarda yaşamış milletlere ait olan, ancak bütünüyle mitolojik bir metin olarak kabul edilmemesine rağmen, içerisinde pek çok mitolojik unsur ihtiva eden anlatılar da hareket noktamız olacaktır.</span></p>
<p><span>Mitolojik metinler genel bir ifadeyle, “en eski zamanda, ‘başlangıçtaki’ masallara özgü zamanda olup bitmiş olayları anlatır.” (Eliade 1993: 13). Her ne kadar tarihi gerçekliği tartışılırsa da bizim gayemiz böyle bir tartışmada bulunmak değil, bu anlatıların edebi değerleri üzerinde durmaktır.</span></p>
<p><span>Bu çalışmayı hazırlarken ilkçağ toplumlarına ait pek çok anlatıyı inceledik. İnceleme sırasında olay kişilerinin gördüğü birçok rüya ile karşılaştık. Ancak anlatılarda karşımıza çıkan her rüya konumuzla doğrudan ilişkili değildir. Konumuzla ilgili olmayan rüyalar bizim de ilgi alanımız dışında kaldı. Bunun yanında konumuzla ilgili olan her rüyayı buraya almanın da (makalenin sınırlarını göze aldığımızda) zevaitten sayılacağını düşündük. Bu nedenle, bütün örnekleri yazının içine koymaktansa, konuyu en açık bir biçimde ortaya koyacağını düşündüğümüz rüyaları tercih ettik.</span></p>
<p><span>Yazımızın konusu rüyaların motif niteliği taşıyıp taşımamasıyla ilgili olduğu için “Her rüya motif midir?” sorusu üzerinde kısaca durmak istiyoruz.</span></p>
<p><span>Metinlerde geçen her rüya elbette motif özelliği taşımaz. Bir rüyanın motif sayılabilmesi için, olaylarda aktif bir rol oynaması, daha açık bir deyişle olayların akışını değiştirici, fonksiyonel bir özelliğinin bulunması gerekmektedir. Bu nedenle de metinde olayların başlangıcına, gelişimine veya sonuçlanmasına, kısacası olay örgüsüne etki eden, metinde belirli bir işlevselliğe sahip olan rüyalar ancak motif sayılabilir.</span></p>
<p><span>Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili olarak tespit ettiğimiz örneklere ve değerlendirmelere geçmek istiyoruz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67848" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-01.jpg" alt="" width="800" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-01-768x490.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türklere Ait Anlatılar:</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde rüya motifinin çok önemli bir yeri vardır. Aslına bakıldığında rüyaya, Türk edebiyatında, İslamiyet’ten önce ve İslamiyet’ten sonra çok büyük değer verilmiştir. Türk edebiyatının genel seyrine dikkat edildiğinde efsanelerde, menkıbelerde, destanlarda, halk hikayelerinde, aşıklık geleneğinde vb. pek çok alanda rüya çok önemli bir yere sahiptir.</span></p>
<p><span>Konuyla ilgili olarak vereceğimiz ilk örnek, ilk edebi örneklerimizden birisi olan Oğuz Kağan Destanı’ndandır. Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın veziri Uluğ Türk, rüyasında: “Altın bir yayın gün doğusundan gün batısına; üç gümüş okun ise kuzeye doğru gittiğini” görür. Bu rüyasını Oğuz Kağan’a anlatırken de “Gök Tanrı düşümde verdiğimi hakikate çıkarsın! Tanrım bütün yer yüzünü senin nesline bağışlasın” (Sepetçioğlu 1995: 45) diye dua eder.</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan, Uluğ Türk’ün rüyasını ve yorumunu çok beğenmiştir. Onun öğütleri üzerine oğullarını çağırarak gönlünün av istediğini söyler. Gün, Ay ve Yıldız’ı gün doğusuna; Gök, Dağ ve Deniz’i de gün batısına gönderir. Gün, Ay ve Yıldız, bu yolculukta pek çok av avladıktan sonra buldukları altın bir yayı babalarına getirirler. Oğuz Kağan çok sevinir ve yayı üçe bölerek onların da yay gibi olmalarını, okları göklere atmalarını öğütler. Diğer yandan Gök, Dağ ve Deniz de yine pek çok av avladıktan sonra yolda üç gümüş ok bulurlar. Buldukları bu okları tıpkı diğer kardeşleri gibi babalarına verirler. Oğuz Kağan, okları üçe bölüp küçük oğullarına verirken, yayın oku atacağını ve onların da oklar gibi olmaları gerektiğini söyler (Sepetçioğlu 1995: 45-46). Aslında anlatıda geçen bu rüya ve yorumunun sembolik bir mahiyeti vardır. Burada kastedilen şey Oğuz Kağan’ın devletinin büyük bir devlet olacağıdır.</span></p>
<p><span>Büyük bir imparatorluk kurulurken, devletin kuruluş felsefesini böyle bir rüyaya dayandırma ve böylece manevi bir güç kazanma Türk devletlerinde bir gelenek halindedir(Ögel 1989: 23).</span></p>
<p><span>(Bu gelenek Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etmiştir. Bu konuda Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in gördüğü herkesin malumudur.)</span></p>
<p><span>Oğuz Kağan Destanı’nda Uluğ Türk’ün gördüğü bu rüya, Oğuz Kağan’ın devletinin doğudan batıya; güneyden kuzeye kadar büyük bir bölgeye hakim olacağına dair, ilahi kaynaklar tarafından bildirilen bir müjde niteliğindedir. Bir başka bakış açısıyla bu rüya, Oğuz Kağan’ın daha kağanlığının başlangıç yıllarında beylerini ve halkını topladığı toyda dile getirdiği:</span></p>
<p><span><em>Daha deniz, daha müren<br>
</em></span><span><span><em>Güneş bayrak, gök kurıkan</em></span> (Ergin 1970: 5)</span></p>
<p><span>sözünün tecellisi konumundadır. Bilge bir kişi olan Uluğ Türk’ün gördüğü rüyayı Oğuz Kağan’a anlatmasından sonra, Oğuz Kağan, yönetim stratejisini rüyada işaret edildiği şekilde belirler; oğullarından üçünü gün doğusuna, üçünü de gün batısına gönderir. Oğuz Kağan’ın oğullarının gittikleri yerlerde rahatlıkla avlanmaları da onları bu ülkeleri fethetmeleri biçiminde de yorumlanabilir.</span></p>
<p><span>Rüya motifi ile ilgili olarak vereceğimiz ikinci örnek, Göç Destanı’nda yer almaktadır. Destanda Uygur hakanı Buğu Han, yedi yıl altı ay yirmi iki gece sürekli rüyasında bir peri kızı görür. Peri kızı her gece ona dünyanın efendisi olacağını söyler. Han uyanınca ordusunu toplar kardeşlerini çeşitli ülkelere seferler yapmak üzere ordunun başına geçirir. Kardeşleri dört bir yana seferler yaparlar ve Orhun vadisini ganimetlerle doldururlar.</span></p>
<p><span>Bir müddet sonra Buğu Han bir rüya daha görür. Bu kez rüyasında beyazlara bürünmüş, başında beyaz şerit, elinde Yada taşı olan bir kişi Buğu Han’a bu Yada taşını alması ve saklaması halinde dünyanın dört bir yanındaki milletleri buyruğu altına alabileceğini söyler. Aynı rüyayı Buğu Han’ın veziri de görmüştür. Bunun üzerine Buğu Han ordusunu toplayarak yeni seferler düzenlemiş, pek çok ülke fethetmiş ve bütün milletleri buyruğu altına almıştır (Sepetçioğlu 1995. 133-134).</span></p>
<p><span>Göç Destanı’nda anlatılan bu hadiselerdeki Buğu Han’ın gördüğü her iki rüyanın da gelecekten haber verme niteliğinde rüyalar olduğu görülmektedir. Tıpkı Oğuz Kağan Destanı’nda olduğu gibi burada devletin büyüyüp gelişmesinde en önemli dayanak noktası kendisine gösterilen rüyalar olarak kabul edilir. Hakan, rüya yorumlarından güç alarak ülkesinin sınırlarını genişletir ve yeryüzünün hakimi olur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67849" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-02.jpg" alt="" width="800" height="581" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-02-768x558.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yunanlılara Ait Anlatılar:</span></p>
<p><span>Dünyanın en köklü mitolojilerinden birisi olan Yunan mitolojisinde de rüyanın önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Rüya, Yunan mitolojisinde kutsal bir güç hüviyetindedir. Mitolojideki anlatıma bakıldığında bir tanrıça olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><span>Homeros’un İlyada’sının en önemli kahramanlarından birisi Akhilleus’tur. Akhilleus, Yunanlıların Troia halkına karşı yaptıkları savaşlarda mücadele eden kahraman bir askerdir. Annesi tanrıça Thetis’tir. Akhilleus, Yunan kuvvetlerinin komutanı Agamemnon’un kendisine yaptığı bir haksızlıktan dolayı üzüntüye kapılır ve sahilde, kumların üzerinde uzanarak dalgaları seyretmeye başlamıştır. Artık Yunanlıların hiçbir savaşına katılmamayı düşünmektedir.</span></p>
<p><span>Oğlunun üzgün ve perişan halini gören Thetis, birden bire dalgaların arasından çıkar ve oğlunu okşamaya başlar. Akhilleus, annesinin Zeus’a giderek Troia halkını korumasını dilemesini söyler. Çünkü Yunanlılar bozguna uğrayınca, başkomutan (Agamemnon) çaresiz kalacak, küçük gördüğü ve kalbini kırdığı kimseye (Akhilleus’a) boyun eğecek; Akhilleus’un da incinen gururu kurtulmuş olacaktır.</span></p>
<p><span>Thetis, hiç vakit kaybetmeden Olympos’a doğru yükselir ve Zeus’un yanına gelir, oğlunun arzusunu iletir. Baş tanrı Zeus, Akhilleus’un bu arzusunun yerine getirileceğine dair söz verir. Hemen Agamemnon’a cazip bir rüya gönderir. Agamemnon rüyasında çok akıllı ve bilgin bir insan olarak kabul edilen Nestor’u görür. Nestor, ona, gerçek bir kahramanın bütün gece uyuyarak bedenini gevşetemeyeceğini hatırlatır ve Yunan ordusunu toplayarak Troia halkının üzerine yürümesini ister. Hemen savaşa başlaması durumunda tanrıların yardım edeceklerini; bu sayede de Troia’nın kuvvetli surlarının yıkılacağını söyler.</span></p>
<p><span>Agamemnon, bu müjdeli haber üzerine ordusunu toplayarak Troia’ya yürür. Günlerce süren savaşın başlangıcında çok akıllı bir ihtiyar olan Nestor’un tavsiyelerine uyan Yunanlılar, savaşın ilerleyen bölümlerinde üstünlüklerini kaybederler. Yunan gemileri Troia kumandanı Hektor tarafından yakılmaya başlanır. Yunanlılar Hektor’un verdiği zararlara bir türlü engel olamazlar. Herkes, krala baskı yaparak Akhilleus’tan özür dilemesini ister. Başka çaresi olmadığı anlayan kral, Akhilleus’a hediyeler göndererek özür diler. Gururunu kurtardığını düşünen Akhilleus, savaşmayı kabul eder ve Hektor’u öldürür. Ancak bir müddet sonra kendisi de ölür(Can ?: 255-319).</span></p>
<p><span>Yukarıda özetlemeye çalıştığımız bölümde olayların başlamasını sağlayan ateşleyici nokta Agamemnon’un gördüğü rüyadır. Bu rüyada görülen kişinin (Nestor’un) tavsiyelerine uyan Agamemnon, hemen ordusunu toplayarak savaşa başlamıştır. Nestor, tıpkı Uluğ Türk gibi akıllı, bilge bir ihtiyardır. Burada onun tavsiyesi üzerine yapılan savaşın büyük bir zararla neticelenmesi de aslında ilginçtir. Çünkü bilge bir kişinin büyük bir zararla neticelenecek bir savaşı önceden bilmesi gerekirdi. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Hatırlanacağı üzere rüyanın görülmesini isteyen kişi kutsal bir varlık olan Zeus’tu. Zeus, Rüya’yı Agamemnon’a göndermişti. Başlangıçta bir tanrıça gibi olan Rüya burada tanrıçalıktan çıkarak bilinen anlamıyla kendini göstermiştir. Agamemnon’un Rüya’yı görmesi, ona, Zeus’un Nestor’u kullanarak oynadığı bir oyundur ve bu oyun amacına ulaşmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67850" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-03.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-03-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sümerlere Ait Anlatılar:</span></p>
<p><span>Sümerlere ait en önemli mitolojik kaynak olan Gılgamış Destanı da, rüyaların önemi ve işlevselliği bakımından dikkate değer bir anlatıdır. Bu anlatıdaki rüyalardan konumuzla ilgisi dolayısıyla iki örnek almak istiyoruz.</span></p>
<p><span>Destanın en önemli kahramanı olması nedeniyle destana adını veren Uruk Kralı Gılgamış, bir gece rüyasında, soylular arasında yürürken gökyüzünden yıldıza benzer bir varlığın, ayağının dibine düştüğünü görür. Bu canlıyı ilk görüşte sever. Onu kaldırmayı dener fakat, çok ağır olduğu için bunu başaramaz. Bütün Uruk halkı yıldıza benzeyen bu canlının etrafında toplanır; ayaklarından öpmeye başlar. Gılgamış yıldıza benzeyen bu varlığı sonunda annesinin yanına getirir. Annesi Gılgamış’la o yıldıza benzeyen canlıyı savaştırır.</span></p>
<p><span>Mitolojide anlatıldığına göre, Gılgamış önce bu rüyasını aynı zamanda bir tanrıça olan annesi Ninsun’a anlatır. Ninsun, söz konusu yıldıza benzer canlının Enkidu adında bir insan olduğunu söyler. Ninsun’a göre, yeşilliklerle dolu bir ovada vahşiler tarafından yetiştirilen Enkidu adındaki bu canlı yakında Uruk’a gelecektir. Uruk’a gelince bütün Uruk halkı ona saygı gösterecektir. Daha sonra Gılgamış’la görüşecek ve onunla dost olacaktır.</span></p>
<p><span>Gılgamış daha sonra bir başka rüyasını anlatır ve annesinden yine rüyasının yorumunu ister: Rüyasında Uruk halkının, şehrin ortasında duran garip şekilli bir baltanın etrafında toplandığını görür. Onu görür görmez sevdiği için alıp annesinin yanına getirir. Oysa annesi yine bu varlıkla Gılgamış’ı savaştırır.</span></p>
<p><span>Annesi bu rüyanın da tıpkı ilk rüya gibi olduğunu, buradaki “balta”nın Enkidu’yu simgelediğini ve Uruk’a geldiği zaman onunla dost olacağını söyler.</span></p>
<p><span>Bu sırada Enkidu Uruk şehrine yaklaşınca Uruk halkından birkaç kişiyle karşılaşır. Uruk halkı, Enkidu’nun gücünü ve haşmetini görünce; Gılgamış’ın ülkeyi canının istediği gibi yönettiğini, Uruk kralı olduğu için gökteki tanrıların kendisine verdiği bir gelinin ilk evlendiği gece onunla yatma hakkını kötüye kullandığını söyleyerek şikayette bulunurlar. Enkidu, Gılgamış’ın bu tavırlarına çok kızar ve ona insanların haklarına saygı göstermeyi öğreteceğini söyler.</span></p>
<p><span>Urukluların Gılgamış’ın dengine rastladığını düşündüğü bir sırada Gılgamış’la Enkidu karşılaşırlar. Bu sırada Gılgamış Anu ve İştar tapınağına girmek istemektedir. Enkidu, tapınağa giden yolu kapatarak Gılgamış’ın gitmesini engeller. Gılgamış, kim olduğunu bilmediği bu yabancıya çok öfkelenir ve onunla dövüşmeye başlar. Kapının çevresini parçalayacak, duvarları sarsacak derecede şiddetli bir dövüş olur. Birbirlerine büyük bir zarar verecekleri sırada Gılgamış ayağını toprağa koyar ve dövüştüğü kişinin rüyalarında haber verilen Enkidu olduğunu anlar. Hemen dövüşmeyi bırakarak birbirlerini selamlarlar ve kucaklaşarak iki dost olurlar (Bratton 1995: 41-43, Rosenberg 1998: 259-306).</span></p>
<p><span>Bu metinde Gılgamış, rüyasını tanrısal bir kimliğe sahip olan annesi Ninsun’a yorumlatır. Olayların gelişimi, Ninsun’un yorumlarına uygundur. Bu rüyada yine gelecekten haber verme söz konusudur. Gılgamış’ın gördüğü rüya ona gelecek hakkında bilgi vermiş, onu uyarıcı bir özellik kazanmıştır. Kahraman, güvendiği bir varlığa rüyasını yorumlatarak gelecekle ilgili sağlam bilgiler almış; dolaysısıyla da rüyada işaret edilen olayların gerçekleşmesi durumunda, olacakları daha önceden bildiği için sakin tavırlar sergilemiştir. Gılgamış gibi gözü pek bir kralın, memleketindeki otoritesini bir başkasıyla paylaşmasını kabul etmesi mümkün değildir. Oysa mesele kutsal bir rüyaya dayandırılınca Gılgamış’ın itiraz hakkı olmamaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67852" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-05.jpg" alt="" width="800" height="465" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-05-768x446.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Britanyalılara Ait Anlatılar:</span></p>
<p><span>Rüya, Britanya mitolojisinde de pek çok mitolojide olduğu gibi olayların başlamasında en önemli etkendir. Britanya mitolojisinde, Brutus’un, bir grup Troialı ile birlikte sürgüne gidişinden ve Fransa’nın (Galya) kuzeyinde bir adada (Britanya) ikinci bir Troia kurmak için öncülük edişinden söz edilir.</span></p>
<p><span>Brutus, Troialılarla birlikte av tanrıçası Diana’nın tapınağına gelir. Ona kurbanlar sunar ve kendilerine güven içinde yaşayabilecekleri bir yer göstermesini ister. Brutus, o gece yatağına yattığında rüyasında Diana’yı görür. Diana, ona Fransa’nın (Galya) kuzeyinde bir zamanlar devler ırkının yaşadığı bir adadan söz eder ve oraya yerleşmesini ister. Burası ikinci Troia olacaktır. Diana, Brutus’un kanından bir kral ırkı doğacağını ve bu ırkın bütün dünyaya hakim olacağını müjdeler.</span></p>
<p><span>Brutus, bu rüya üzerine yola çıkar. Uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Troialılarla birlikte Diana’nın sözünü ettiği adaya (Britanya’ya) yerleşir. Bu adada yeni şehirler kurarlar; uzun yıllar huzur ve barış içerisinde yaşarlar. Brutus’un ölümünden sonra ada, farklı devletlerin işgaline uğrar. Brutus’un soyundan gelen Konstantin, Ambrosias, Pendragon ve Arthur gibi kişiler ülkeyi işgalden kurtararak tekrar eski huzur ve barış ortamını sağlarlar(Rosenberg 1998: 434-483).</span></p>
<p><span>Britanya mitolojisiyle ilgili anlatılardan özetlemeye çalıştığımız bu bölümde, olay akışının başlangıcını bütünüyle Brutus’un gördüğü rüya oluşturur. Bu rüya da kendiliğinden görülmemiştir. Rüyanın görülmesi için Brutus’un dua etmesi, kurbanlar kesmesi söz konusudur. Aslında Brutus, Diana’ya dua edip kurbanlar keserken, kendisine bir yer gösterilmesini istemiş, bu yer gösteriş biçiminin rüya olması konusunda bir tasarrufta bulunmamıştır. Brutus’un gitmesi gereken yerin rüyada gösterilmesi, tamamıyla Diana’nın, yani tanrısal kimliğe sahip olduğuna inanılan bir varlığın tasarrufudur. Sonuçta Brutus, kendisine rüyasında söylenen önerilere itimat ederek Britanya’nın geleceğini tayin etmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67851" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-04.jpg" alt="" width="800" height="619" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-04-768x594.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İranlılara Ait Anlatılar:</strong></span></p>
<p><span>İran mitolojisine baktığımızda, yine pek çok kahramanın, gördükleri rüyaların yorumlarına göre hareket ettikleri ve olay örgülerinin de bu rüya yorumlarıyla örtüşerek geliştiği görülür.</span></p>
<p><span>İran mitolojisinin en önemli yapıtı olan Şehname, bu konuda değerli bir kaynaktır. Şehname’de motif sayılabilecek pek çok rüya vardır. Şehnâme, rüyaların işlevselliği bakımından çok zengin bir eserdir. Bu rüyaların hepsini burada zikretmek yerine, konuya en uygun olduğunu düşündüğümüz rüyalardan üç tane örnek vereceğiz. Bu rüyalardan ilki Dahhak’ın gördüğü rüyadır:</span></p>
<p><span>Günün birinde, Dahhak ilginç bir rüya görür. Rüyada altın ve gümüş kemerler kuşanmış bir kişi, elinde gürzüyle Dahhak’ın üzerine yürümüş, onu bağlamış ve Demâvend’e götürmüştür.</span></p>
<p><span>Uykudan dehşetle uyanan Dahhak’ın, korkusundan adeta ciğeri parçalanır. Hemen ülkedeki mûbitlere (rüya yorumlayıcılara) haber verirler. Bütün mûbitler, rüyanın dehşetinin farkındadırlar ve yorumunu söylemeye cesaret edemezler. Dahhak’ın ısrarı karşısında Zîrek adında bir mûbit, cesaretini toplayarak rüyayı yorumlamaya başlar: Yakın bir zamanda doğacak Feridun adında bir çocuk, onun tacını ve tahtını alacak ve onu öldürecektir.</span></p>
<p><span>Dahhak, bu yorum üzerine yıllarca Feridun’u arar; ama bulamaz. Feridun büyüyüp güçlü bir delikanlı olunca rüya yorumunda olduğu gibi Dahhak’ı Demavend Dağı’na götürür ve büyük çivilerle kafasından çaktırır.(Firdevsi 1994: 104-160)</span></p>
<p><span>Dahhak’ın gördüğü rüya, onun gelecekte yaşayacağı olayları ortaya koyar niteliktedir. Bu rüya, aynı zamanda Dahhak’a gereken tedbirleri alması hususunda bir uyarıdır. Gerçekten de Dahhak, rüyaya ve rüyanın yorumuna önem vermiş, elinden gelen tüm tedbirleri almaya çalışmıştır. Ancak, aldığı tüm tedbirler, başvurduğu bütün yollar onu rüyada işaret edilen hazin sondan kurtaramamıştır.</span></p>
<p><span>Şehnâme’de konumuzla ilgili olarak dikkat çeken rüyalardan birisi de Sâm’ın gördüğü rüyadır: Minuçehr’in pehlivanlarından Sâm, hiç çocuğu olmadığı için çok üzgündür. Bir çocuğu olması için gece gündüz Tanrı’ya yalvarmakta, ondan bir oğlan dilemektedir. Bu nedenle de açları doyurur, fakirleri giydirir, garibanlara karşı her zaman cömert davranmaya çalışır. Sonunda duaları kabul olur ve bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Fakat, çocuğun saçlarının bembeyaz olması herkesi şaşırtır. Sâm’ın yakınları, çocuğu ona göstermek istemezler. Sonunda, çocuğa dadı olarak tutulan kadın, Sâm’ın yanına gider. Ona yüzü ay gibi parlak, şirin mi şirin bir oğlunun dünyaya geldiğini; ancak çocuğun saçlarının beyaz olduğunu söyleyerek çocuğu gösterir. Sâm çocuğu görünce Tanrı’nın hikmetsiz bir iş yapmayacağını; bunun, işlediği günahların bir karşılığı olabileceğini düşünür. Bunun acısına katlanabileceğim ancak insanların dedikodusunu önlemeye gücünün yetmeyeceğini söyler. Halkın, babasına benzemeyen bir çocuk hakkında olumsuz düşünceler taşıyabilir endişesi onu ürkütür. Sâm’ın ve yakınlarının yüreklerine taş basmaları ve bir çare düşünmeleri gerekmektedir. Sonunda çocuğu Elburz Dağı’na bırakmanın uygun olacağını düşünerek, gizlice, çocuğu Elburz Dağı’na götürürler.</span></p>
<p><span>Elburz Dağı, göğe yakın, şehirden uzak bir dağdır. Bu dağda Sîmurg denilen bir kuş yaşar. Sîmurg, yavrularına yiyecek bulmak için dolaşırken, kundak içerisinde bir bebek görür. Bebek, açlıktan parmağını emmekte, gözlerini göğe dikmiş bir şekilde ağlamaktadır. Sîmurg, bebeği pençeleri arasına alır ve yavrularına yedirmek üzere yuvasına getirir. Fakat, gönlüne Tanrı tarafından bir şefkat düşer. Onu yavrusu gibi sevmeye ve beslemeye başlar. Zamanla Sîmurg’un Destan diye çağırdığı çocuk büyür, genç bir yiğit olur. Elburz’un etrafından geçen kafileler, Elburz Dağı’nda bir gencin yaşadığını gittikleri her yerde anlatırlar. Bu haber, herkes gibi Sâm’a da ulaşmış, yaralı yüreğinde büyük bir coşku meydana getirmiştir.</span></p>
<p><span>Sam, bir gece rüyasında Hindistanlı olduğunu söyleyen bir pîr görür. Pîr, ona, çocuğun Sîmurg tarafından beslenip büyütüldüğünü, bir an önce gidip oğlunu bulmasını ve adını Zâl koymasını öğütlemiştir. Sâm, bu rüya üzerine Elburz Dağı’na gider ve oğlunu alarak ülkesine döner(Şerifi 1999 : 285-300).</span></p>
<p><span>Bu rüyada, diğer pek çok rüyadan farklı olarak kahramana geçmiş hakkında bilgiler de verilir. Olayın kahramanı Sam, oğlunun akıbeti hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmemektedir. Rüyasında gördüğü pîr, çocuğun geçmişte başına neler geldiğini tek tek anlatır ve ona sahip çıkmasını öğütler. Kahraman rüyada söylenenlere itibar ederek çocuğunu aramaya gider ve ona kavuşur.</span></p>
<p><span>Şehnâme’den vereceğimiz son örnek, İskender’in gördüğü rüyadır. Bu rüya Oğuz Kağanın vezirinin gördüğü rüyaya çok benzemektedir. İskender, rüyasında gökten gelen bir kılıç görür. Kılıç getiren melek, bu kılıcın Allah tarafından gönderildiğini, bu vesileyle heft-iklimin (yedi iklimin) kendisine teslim edildiğini bildirmiştir. Uykudan uyanan İskender’in bundan sonra bir amacı vardır: Dünyanın tek padişahı olmak… Bu düşünceyle Dârâ’ya mektup göndererek kendisine bağlı olmasını ister. Dârâ’nın bu öneriye şiddetle tepki göstermesi üzerine, iki taraf ordusunu toplar ve çetin bir savaş başlar. Dârâ’nın adamları kendi padişahlarını yaralarlar. Dârâ bu yaraların acısına daha fazla dayanamaz ve ölür.</span></p>
<p><span>Savaşı kazanan İskender, İran tahtını alır ve Dârâ’nın kızı Rûşenek ile evlenir; İran’daki bütün ateşhaneleri (Zerdüşt ateşini) yıkar. Daha sonra yeryüzünü dolaşır ve çeşitli savaşlardan sonra yeryüzünün hakimi olur (Şerifi 1999: 1282-1490)</span></p>
<p><span>Hemen her padişahta az veya çok, önce ülkesine, daha sonra yaşadığı bölgeye, en sonunda da dünyaya hükmetme arzusu vardır. İskender de bu arzusunu gerçekleştirme yolunda kutsal bir dayanak olarak rüyasını göstermiştir. Rüyasında, ona Allah tarafından gönderilen melek bunun müjdesini vermiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-67853" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06-768x396.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06-86x45.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Muhammet-Kuzubas-06-180x94.jpg 180w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sonuç:</span></p>
<p><span>Seçtiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, rüya, ilkel dönemlerden kalma anlatıların ayrılmaz bir parçası gibidir.</span></p>
<p><span>Verilen örneklerin konuyu ifade bakımından yeterli olduğu düşüncesiyle buraya almadığımız diğer ilkel toplumlara ait anlatılarda da rüyanın çok önemli bir yer teşkil ettiğini söylememiz gerekir.</span></p>
<p><span>Sözgelimi, Babilliler ve Asurlularda, ölü ruhlarının kötü tesirlerinden kurtulmak için Babil rüya tanrıçası Mamu’dan yardım istenirdi. Yine Mısırlılar diğer pek çok toplumda olduğu gibi rüyaların tanrılar tarafından kendilerine gösterildiklerine ve ilahi mesajlar taşıdıklarına inanmaktadırlar. Hindistan’da gecenin farklı dönemlerinde görülen rüyalarda işaret edilen olayların ne zaman gerçekleşeceğine dair uyarı olduğu kabul edilirdi (Günay 1992: 80). Elbette örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Örnekleri ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım -rüyaların işlevselliği bakımından- ortaya çıkacak sonuçlar da hemen hemen aynı olacaktır.</span></p>
<p><span>Genel olarak bakıldığında rüyalar ilk dönemlerden kalan anlatıların ayrılmaz bir parçasıdır. Hepsinde olmasa bile, pek çok topluma ait anlatıda rüyanın motif olarak kullanıldığını görürüz. Bunun en büyük nedeni şüphesiz ki, rüyaların ilkçağlardan beri, hayatta meydana gelecek olayların birer işareti olduğu inanışının yaygın olmasıdır (Uraz 1994: 258).</span></p>
<p><span>Bu inanışı, ilkçağlarda yaşamış pek çok millete ve medeniyete ait anlatılarda görmek mümkündür. Bu anlatılarda, rüyayı, bazen anlatının kahramanı, bazen de kahramanın güvendiği, sevdiği saydığı bir kişi görür. Rüyalar özel yorumcular tarafından yorumlanır ve kahraman hareket tarzını bu yorumlara göre belirler.</span></p>
<p><span>Rüya görme olayı bazen kahramanın istemi dışında, bazen de kahramanın ne yapması gerektiği konusunda dualar edip, kurbanlar kesmesi sonucu gerçekleşir. Rüya, bazen kahramanın kendisi, bazen kendisine yakın bir kişi, bazen de hikmet sahibi rüya tabircileri tarafından yorumlanır. Rüyanın yorumlanması sonucunda eğer kahraman için olumsuz bir durum söz konusu ise bu olumsuzluğun gerçekleşmemesi için her türlü tedbir alınmaya çalışılır. Ancak alınan tedbirler faydalı olmaz. Rüyanın yorumları olumlu ise mutlaka kahramanın geleceğe yönelik bir takım atılımlarda bulunması gerekir.</span></p>
<p><span>Rüyalarda nadiren de olsa geçmişe ait bilgiler verilir. Ancak ilkellere ait anlatılarda rüyaların en dikkat çekici fonksiyonel özelliği, geleceğe dair bilgiler vermesidir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak şunu söylemek isteriz: İlkellere ait anlatılarda rüya, çok önemli ve işlevsel bir görev üstlenir. Kimi zaman olayların başlangıcında, kimi zaman da olayların gelişimi sırasında kendini gösterir ve tamamıyla olayların akışına, gelişimine ve sonucuna tesir eder. Bunda en büyük etken rüyaların geçmişin veya geleceğin habercisi olarak görülmesi ve kutsallık arz etmesidir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Muhammet KUZUBAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>OMÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü; muhammetkuzubas@hotmail.com</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish Studies Volume 2 /1 Winter 2007</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ BRATTON, Gladstone. 1995. Yakın Doğu Mitolojisi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ CAN, Şefik. (?). Klasik Yunan Mitolojisi. İstanbul: İnkılap Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ DEVELİOĞLU, Ferit. 1997. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat. Ankara: İnkılap ve Aka Kitabevi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ DOĞAN, Mehmet. 1987. Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Beyan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea. 1993. Mitlerin Özellikleri. İstanbul: Simavi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Muharrem. 1970. Oğuz Kağan Destanı. İstanbul. M.E.B. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Firdevsi (Çev: Necati LUGAL). 1994. Şehname. İstanbul: MEB Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÜNAY, Umay. 1992. Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin. 1989. Türk Mitolojisi c.II. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ROSENBERG, Dona. 1998. Dünya Mitolojisi. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SEPETÇİOĞLU, Necati. 1995. Karşılaştırmalı Türk Destanları. İstanbul: İrfan Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Şerîfî (Haz: Zühal KÜLTÜRAL, Latif BEYRELİ). 1999. Şerîfî Şehname Çevirisi. Ankara: TDK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ URAZ, Murat. 1994. Türk Mitolojisi. İstanbul: Düşünen Adam Yayınları.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı
Yersu kültü büyük imparatorluklar zamanında gelişerek önemli bir kült haline gelmiştir. Göktürk İmparatorluğu devrinde yersuruhların önemi Orhun Kitabelerinde anlaşılmaktadır. Göktürklerin mukaddes yersuıduk yersub kavramıyla hem koruyucu iyeleri hem de yaşadıkları mekanı ifade ettikleri görülmektedir. “Eçümüz apamız tutmış yersub” (atalarımızın idare ettiği yersu) cümlesi ile ifade ettikleri yersu, yaşanılan coğrafyadır. Kült haline gelen yersu, Ötügen ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a81649a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisinde, Kültü, Yada, Taşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/01/Ilk-Cag-206.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html">Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ekrem AYAN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Yersu kültü büyük imparatorluklar zamanında gelişerek önemli bir kült haline gelmiştir. Göktürk İmparatorluğu devrinde yersuruhların önemi Orhun Kitabelerinde anlaşılmaktadır. Göktürklerin mukaddes yersuıduk yersub kavramıyla hem koruyucu iyeleri hem de yaşadıkları mekanı ifade ettikleri görülmektedir. “Eçümüz apamız tutmış yersub” (atalarımızın idare ettiği yersu) cümlesi ile ifade ettikleri yersu, yaşanılan coğrafyadır. Kült haline gelen yersu, Ötügen ve Budun İnli dağlarını ve ormanlarını temsil etmektedir. Bu kutsal yersu ruhları, Göktürklerin kaderini tayin etmektedir. Tonyukuk yazıtlarında, vatanın korunmasında rol alan yersu ruhlarının önemi açıkça ifade edilmiştir. Göktürk vatanına saldıran düşmanlar, Umay tanrıçası ve yersu ruhlarının yardımıyla yenilgiye uğratılmıştır. Türk boylarındaki dağ, su, ağaç, orman, kaya kültleri çok eski Türk kitabelerinde yersub adıyla ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Eski Türk inançlarında, yer gibi su da ıdık, yani kutsaldır. Bu kavramın içine bütün ırmaklar, göller, coşkun akan bütün sular ve pınarlar da dahil edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Türkler suyu, kuvvet ve bereket kaynağı olarak kabul ettikleri gibi, koruyucu ve cezalandırıcı Tanrı olarak da saymaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> “Tanrı, Türk’ün yeri ve suyu sahipsiz kalmasın diye”, Kağanları Türk milletinin üzerine getirip koyar. Vazifesini iyi yapmayan veya isyan edenleri ise yer ve sular cezalandırır. Bu bakımdan yerdeki sular, Türklerin sadece dinlerinde değil, devlet anlayış ve inanışlarında da büyük öneme sahiptir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bereket sağlama özelliği ile hayat kaynakları içinde yer aldığına inanılan su, çok sık söylenmese de yeryüzü gibi ana olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, yağmur şeklinde içinden geldiği Gök’e bağlı bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi yersub’da yer alan suyun yeryüzünde yüksek bir anlamı vardır. Evrenin dört öğesinden biri de sudur. Su ateşin düşmanıdır ve onu söndürür. Aynı zamanda su, ateşin tamamlayıcısıdır da… Mademki ağaç fidandan oluşuyor, fidanın da serpilip gelişmesi de su ile olmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Dünyanın yaratılışı ile ilgili mitlerin çoğunda, dünyanın başlangıçta bir okyanustan ibaret olduğuna inanılmaktadır. Sümer mitolojisinde evrenin kökeni ile ilgili olarak Sümer Tanrıları’nın listesini veren bir tablette, adı “deniz” için kullanılan ideogramla yazılan Tanrıça Namnu, “Gök”ü ve Yer’i doğuran ana olarak tasvir edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Babilonya mitolojisine göre, başlangıçta evrenin tatlı su okyanusu Apsu ile, tuzlu su okyanusu Tiamet’in dışında başka bir şey yoktur. Bu ikisinin birleşmesinden tanrılar var olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Mısır yaratılış mitosuna göre ise, hayatın kaynağı kadim sulardır. Atum Kaos’un sularından yükselerek kuru toprakla üzerinde durabileceği bir tepecik oluşturur. Bu kadim tepecik ilk hayatın çıktığı yerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>İnka ve Maya Efsanelerinde de dünyanın yaratılışı ile ilgili olarak; henüz insanoğlu ve hayvanlar yoktu, kuşlar, balıklar, yengeçler ne bitkiler ne de ormanlar vardı. Sadece gökyüzü vardı. Yeryüzünün çehresi görünmüyordu ve gökyüzünün altında sakin yatan deniz tüm enginliğiyle uzanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Japon Efsanelerinde de başlangıçta var olan suyu görmekteyiz. Dünyanın yaratılması efsanesinin başladığı zamanda denizin üzerinde yüzen yağdan başka bir şey olmadığı belirtilmektedir. İnsanların üzerinde yaşadığı toprak henüz yaratılmamıştı. İki Tanrı, yay biçimindeki köprünün tepesinde dururlar. Aşağıda, sonsuz hareketle kımıldayan, gümüş renginde küçük dalgalarla hiç durmadan hareket eden muhteşem mavilik ve uçsuz bucaksız deniz vardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Çin mitolojisinde de yaratılışın çeşitli varyantları vardır. Bunlardan birine göre;</span></p>
<p><span>“Başlangıçta iki okyanus biri güneyde biri kuzeyde merkezde bir kara parçası vardı. Güney okyanusun efendisi Shu (dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun efendisi Hu (aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwuntun (kaos) idi.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Burada yer alan iki ayrı okyanus ve iki ayrı efendi ayrıca kara parçasının da var olması Türk mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Çin mitolojisinde yaratılış mitinin diğer bir varyantı olan “PanKu” ile İskandinav ve İzlanda mitolojilerinde yer alan “Ymir” mitlerinde anlatılan dünyanın bir veya iki devin parçalanmasıyla oluşması inancı tamamen Türk mitolojine yabancıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Yaratılışın kaynağı olarak “Sonsuz Su”yun gösterilmesi Türk mitolojisi için de geçerlidir ve su kültü burada da diğer milletlerde olduğu gibi birden fazla yaratılış efsanesi yer almaktadır. Altay yaratılış destanında “başlangıçtaki sonsuz su” şöyle ifade edilmiştir.</span></p>
<p><span>“Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne bir yer,<br>
Uçsuz, bucaksız, sonsuz sular içreydi her yer!<br>
Tanrı Ülgen  uçuyor, yoktu bir yer konacak,<br>
</span><span><span>Uçuyor, arıyordu katı bir yer bir bucak.”</span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Yakutların yaratılış efsanelerinde de başlangıçta her yeri kaplayan bir deniz motifi bulunmaktadır. Yakutlara ait olan birkaç değişik yaratılış efsanesinde de bu temel motif yer almaktadır.</span></p>
<p><span>“Büyük Ak yaratıcı Ürüngayıgtoyon, ta başlangıçlarda, büyük denizin üzerinde, yükseklerde durup dururken, su üstünde yüzen bir köpük gördü. Tanrı durdu ve köpüğe sordu: “Sen kimsin?” diye. Köpük baktı Tanrı’ya dedi: “Ben bir şeytanım. Ta su dibinde yerde, ben orada yaşarım”. Tanrı döndü şeytana “Gerçek mi bilmem sözün? Var mı su altında yer? Öyleyse bana getir. Yerden bir parça toprak!” Şeytan daldı denize, epey bir zaman geçti. Sonra Şeytan göründü, elinde az toprakla. Tanrı eline aldı, kara toprağı baktı. Takdis etti toprağı, elinden suya attı. Sonra Şeytan düşündü, şu Tanrı’yı ben nasıl suya batırayım da boğayım diye. Fakat tam bu sırada toprak nasıl olduysa başladı büyümeğe, etrafa yayılmaya. Sertleşti, katılaştı. Denizin büyük kısmı hemen toprak oldu.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Yaratılışta, okyanus ile beraber Ural Dağları’nı da hesaba katan Vogul efsanesinde de başlangıçtaki sonsuz su, “Çok önceleri dünya suların üzerinde bir tabak gibi yüzermiş”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> ifadesiyle çok açık bir şekilde görülmektedir.</span></p>
<p><span>W. Radloff, Verbitskiy, Anohın ve Potanin gibi araştırmacıların Altay, Yenisey, Yakut ve diğer Türk boyları arasından topladıkları metinlere bakıldığı zaman, Türklerin dünyanın yaratılışı ile ilgili efsanelerindeki en önemli unsurun “başlangıçtaki sonsuz su” inancı olduğu görülür. Asya ve diğer kıtalardaki başka kültürlerde dünyanın yaratılışındaki bu durum Türk Mitolojisindeki gibi özellikler taşımamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Kuzey Amerika Kızılderili kabilelerinden Çeyenlerin mitolojisine göre “başlangıçta hiçbir şey yokmuş ve büyük ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Maheo etrafına bakmış ama görünürde hiçbir şey yokmuş. Maheo gücüyle göle benzeyen ama tuzlu olan büyük bir su yaratmış.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Çeyenlere ait bu metin, başlangıçta Tanrı’dan başka hiçbir şey olmadığını ve göle benzeyen tuzlu suyun Tanrı tarafından sonradan yaratıldığını ifade etmektedir. Halbuki Türk mitolojisinde, başlangıçta Tanrı ve sonsuz su vardır.</span></p>
<p><span>Bazı Türk boyları suyu Tanrı bilirler. Yunanlıların Poseidon’una benzer. Altaylılar bir su iyesinin varlığından bahsetmektedir. Sümerlerin büyük tanrısı Enlil suların ve fırtınaların tanrısıdır. Bununla birlikte Ningişzida’nın da suların tanrısı olduğuna inanılır. Enlil gibi Ea da suların ve fırtınaların tanrısı kabul edilir. Bunun yanında Haniş adında ikinci derecede bir su tanrısı bulunmaktadır. Nina da kuyu ve su yollarının tanrısıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Gardizi’ye göre Kimekler (Kıpçaklar) İrtiş ırmağını büyük kabul edip ona tapar ve secde ederler. Suyun, Kimeklerin Tanrısı olduğunu belirtiler.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bazı Türk boylarında suyun Tanrı kabul edilmesinin yanında Türk boylarının hemen hepsinde her suyun bir iyesi olduğu inancı hakimdir. Günümüz Yakut Türkleri her ırmağın, gölün, pınarın ayrı bir iyesi olduğuna inanmaktadır. Karağas Türkleri su iyesine Sug ezi adını verir ve bol balık avlamak isteyen balıkçı, bu iyenin ruhunu memnun etmesi amacıyla bir kayın ağacına onun adına renkli bir bez parçası bağlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Yakut Türkleri, ilkbaharda balık avına çıkmadan önce, U İççite adlı su iyesine doğurmamış bir ineği kurban edip içki ve balık sunarlar. Yakutlardaki su iyesinin bir diğeri ise, Ukula Toyon’dur. Bu su iyesi, suların kirletilmesine kızar, şayet sular temiz tutulmaz kirletilirse su kaynaklarını kurutur ve insanları susuz bırakır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Sayıları çok ve değişken olan, Göktürklerin kutsal nehirlerine Altay toplumlarında tarih boyunca rastlanmaktadır. Reşideddin bu nehirleri Onnehir, OnOrkun (On Orhon) olarak adlandırmaktadır. Bu nehirler, Uygurlarda Tamir, Selenge, Tola; Moğallarda Selenga, Onoen, Kerulen İli; Batı’da Volga (İdil) olarak anılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Altay Türkleri hanlarının, Khatun nehrinin kaynağında oturduklarına inanarak onun adına kurban keserler. Böylece, kendilerine iyilik etmeleri için yalvarırlar. Yeniseyliler ise, Tom ve Kem ırmaklarını kutsal sayarlar. Diğer bir Türk halkı olan Etilere göre de Tamarmara nehri kutsaldır ve Sulikatte adında bir de tanrısı vardır. Kumarbi efsanesinde Dicle nehri Tanrı olarak nitelendirilir ve Aranzah olarak adlandırırlar. Karanlıklar içinde gömülü olan Kaf Dağı da kimsenin görmediği bir denize çevrilidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Türklerde suya karşı olan bu sağlam inanç ona kutsallık vermekle birlikte ölümsüzlüğü de bahşettiğine inanılmaktadır. Fakat bu su diğer sulardan ayrılmakta ve “Hayat Suyu” olarak anılmaktadır. Bu unsur, Eski Türk inanç sistemi içinde yer almakta ve birçok Türk boyunda görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bazı Altay efsanelerine göre, göğün on ikinci katına kadar uzanan Dünya Dağı’nın üzerinde bir Kayın ağacı var. Hayat Suyu da bu kayının altındaki kutsal bir çukurda bulunmaktadır. Bu suyun başında yine kutsal sayılan bir bekçi ruh vardır.</span></p>
<p><span>Efsaneye göre bekçinin adı Tata idi ve Hayat Suyu ile ilgili kısmı şöyledir:</span></p>
<p><span><em><span>“Büyük bir dağ yükselir, on iki gök katından<br>
Dağda bir kayın vardı, yaprakları altından,<br>
Kayının altındaysa, küçük bir çukur vardı,<br>
Bir karış bile değil, o kadar yüzlek dardı.<br>
Bu çukur hep doluydu, kutsal hayat suyuyla,<br>
İçen ölmez olurdu, ebedi bir duyuyla,<br>
Altın bir köse vardı, bu suyun tam başında,<br>
Bir de bekçe konulmuştu, kim bilir kaç yaşında,<br>
AkSakal Tata denir bu bekçinin adına,<br>
</span></em></span><span><span><em><span>Tanrıca konmuş idi, bu kayının altına”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Uygurların Türeyiş efsanelerinden Er Sogotoh destanında da Hakan Ağacının varlığından bahsedilir. “Bu ağaca Hakanağaç derlenmiş. Bu ağaç öyle büyük öyle büyükmüş ki, ortadaki dalları bile gökte mavi bir duman gibi görünmüş. Zirvesi dokuz gögü bile delip geçermiş. Onun dibinde de, insanlığa ölmezlik sırrını veren ebedi, “Hayat Suyu” kaynarmış. İhtiyarlar, kuvvetten düşmüş, inekler gelirler, bunun diplerinde gezerler bu sudan içtikten sonra, yine gençleşip kuvvetlenerek dönerlermiş.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Dede Korkut kitabındaki Salur Kazan’ın ırmağa hitaben söylediği sözler, şamanların yersu ruhlarına hitaben söyledikleri ilahilere benzemektedir. Salur Kazan Irmağa;</span></p>
<p><span><em><span>“Çığnım çığnım kayalardan akan su,<br>
Ağaç gemileri oynadan su<br>
Hasan ile Hüseyin’in hasreti su<br>
Bağ ile bostanların ziyneti su<br>
Ayşe ile Fatma’nın nikahı su<br>
Şehbaz atlar içtiği su<br>
Kızıl develer gelüp geçtiği su<br>
Ag koyunlar gelüp çevresinde yattığı su<br>
Odamın haberini verir misin degil mana<br>
</span></em></span><span><span><em><span>Kara başum kurban olsun suyum sana”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>demektedir.</span></p>
<p><span>Akışı hızlı, büyük, ırmaklar geçit vermezler. İrtiş ırmağı, Türgeş adını taşıyan bütün Türk kesimlerinin ırmağıdır. Türgeşlere yapılan büyük Göktürk akınları, Türgeş ırmağı ile yakından ilgili olmuştur. Bunun için Vezir Bilge Tonyukuk, “Ertiş ögüzüg keçiksizin keçtimiz”. Yani “İrtiş ırmağının geçitsizliklerin geçtik”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> demiştir. Oğuzların ulu kabul ettikleri ırmağı ise, kendi illerinden geçen, Benegit ırmağı idi. Bütün Türk halklarının kendi dünya görüşlerine göre, kendi suları, ulu ve kutlu ırmakları vardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Bunun yanında Eski Türkler sıcak suların cehennemden, tatlı ve iyi suların da cennetten geldiğine inanırlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></span></p>
<p><span>Eski Türkler, büyük su birikintilerine ve büyük göllere tengiz derlerdi. Göller, Türk masallarında, efsanelerinde ve mitolojisinde duygularla dolu bir yer olarak anlatılmıştır. Göl “ünlerin, bilginin, paranın birikmesi” veya bunun sembolüdür. Kültegin (Költigin) kitabesindeki “Türgi Yargun Köl” bunların en önemlisidir. Yine bu kitabedeki “Kara Köl” ü de bu göllere katabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Göller içinde efsanelerde en çok yer almış olan göl Issık Göl’dür. Milli destanlarımızdan anlaşıldığına göre Türkler, her tarafı dolaştıktan sonra bu gölün kenarına gelmiş ve yerleşmişlerdir. Bu civar Türk kahramanlarına uzun yıllar sahne olmuştur. Issık Göl’ün etrafı ormanlarla, yüksek tepelerle ve otlaklarla çevrilidir. Suları da sıcaktır. Bu yüzden Issık Göl denilmiştir. Kırgızlar da bu gölün etrafında yerleşmişlerdir. Bazı dağların başındaki volkanik göller de “Gök Gölü” diye adlandırılmış ve bunlar da kutsal sayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Su ile ilgili bu inançların ve kutsallıkların günümüzde de halkımız arasında yaşadığını gösteren örnekleri vardır.</span></p>
<p><span>Bugün, Tunceli ve Bingöl çevrelerinde gelin eve getirilmeden önce ırmak veya dere üstüne kurulu köprüden geçirme adeti vardır. Bu dere ve ırmak kuru dahi olsa bu adet yerine getirilir. Böylece, eve gelen gelinin kötülüklerden korunacağına ve girdiği eve bereket getireceğine inanırlar. Diyarbakır ve Şanlıurfa çevresinde kuruyan veya kurumak üzere olan su kuyularına ve ırmaklara kurban kanı akıtılır. Bu işlem sayesinde onların kuruması önlenmeye çalışılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Harput’un Güneyçayır Köyü’ndeki “Kırklar” adı verilen kaynak suyuyla yıkanan hastalıklı ve cılız çocukların, kırk basan ve iflah olmayanların şifa bulacağına inanırlar.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></span></p>
<p><span>Bitlis’te cenaze çıkan evdeki, bütün kaplardaki sular boşaltılır. Bu uygulamanın evdeki diğer kişilerin hayrına olduğuna inanırlar. Kars’ta yedi ayrı çeşmeden su toplayıp sabah namazından sonra bu suyla yıkanan kızın bahtının açık olacağına inanırlar.</span></p>
<p><span>Malatya’da doğum yapan kadının sonu denilen kısmının suya atılmasıyla, çocuğun kısmetinin açılacağına ve kısmetini bulunduğu yerden uzaklarda arayacağına aynı zamanda da huyunun su gibi temiz olacağına inanırlar. Şanlıurfa’da ve yöresinde sabah erkenden kapı önüne su dökülürse evin rızkının artacağına inanılır. Kars ve çevresinde rüya, akan bir suya anlatmak suretiyle suyun sıkıntıları alıp götüreceğine inanılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>Yine Anadolu’nun birçok köy ve kasabasında, suyun akıtılmaması ve pislenmemesi inancı vardır. Suyun boşa akıtılması ve lüzumsuz kullanılmasına izin verilmemektedir.</span></p>
<p><span>Bugün Orta Asya toplumlarının birçoğunda suyun dışkı ile kirletilmesi, bazen suda yıkanılması ve de çamaşır ve kap kacağın yıkanması yasaklanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> 1912-1914 ve 1918-1922 yıllarında Kazak boyları arasında yapılan bazı araştırmalara göre, sabahleyin elini yüzünü yıkamadan sofraya oturan çocukları anaları takdir ederken, ihtiyarlar da şaka olarak “dokunmayın buzağıları, kuzuları semiz olur” demektedir. Böyle bir şaka, Başkurtlarda da tespit edilmiştir. Bu şakanın ve davranışların Eski Türklerin inanç sisteminin kalıntısı olduğundan şüphe yoktur. Bu adetler, temizliğe riayet etmemek gibi basit bir tembelliğin neticesi değil arı ve kutlu bir ruh veya bu ruhun makamı sayılan suyu kirletmekten çekinme ve sakınmanın icabı idi.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>Ayrıca bugün Anadolu’da sıcak su yere dökülürken yerde bulunana yer iyelerinin (iyi veya kötü) yanacağından konularak dökmeden önce ve dökerken “destur destur” diyerek uzaklaştırılır ve de zarar görmesi engellenir.</span></p>
<p><span>Nahçıvan’da, İğdır’da olduğu gibi Nevruz bayramında, Son Çarşamba (Ahır çerçenbe) gecesinin sabahında, kızlar akarsuyun yanına giderek suya selam verir ve üzerinden atlarlar. Bir kap su getirerek evin etrafına ve bahçesine dökerek bütün sıkıntıların bitip bereketin geleceğine inanmaları<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> başlangıçtaki Türk inançlarının değişik şekillerde günümüzde de devam ettiğini gösteren pratiklerdir. Pınarların, derelerin kuruduğu ve kuraklığın çok arttığı zamanlarda Eski Türklerin, Gök’e bağlı olan suyu yağmur şeklinde yere indirmek amacıyla kullandıkları bazı teknikleri vardı. Bu tekniklerin başında “Yada Taşı” geleneği gelmektedir.</span></p>
<p><span>Yada taşı, Türk dini tarihi içinde yağmur taşı (Yada, yat), Doğulu ve Batılı araştırmacıların dikkatini üzerine çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Çok eski devirlerden beri Türk kavimlerindeki yaygın bir inanca göre, büyük Türk Tanrısı, Türklerin ceddi âlâsına yada (yahut cada, yat) denilen sihirli bir taş armağan etmiştir. Türkler bu taşla istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırır ve fırtına çıkartabilirdi. Bu taş her devirde Türk kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuştur. Şamanlara göre, zamanımızda da büyük kamların ve yadaçların ellerinde de bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>Bu taşa, Araplar, Hacerül Matar, Farslar, Senki Vede, Çağataylar ise Yeşim Taşı demektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Türk lehçelerindeki bazı fonetik farklılıklardan dolayı bu taşın telaffuzunda da farklılıklar bulunmaktadır. Yakutçada sata, Altaycada cada, Kıpçak gurubuna dahil olan lehçelerde cay denir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Yada taşı hakkındaki ilk habere Çin kaynaklarında rastlanmaktadır. Çinlilerin Tong sülâlesi tarihine göre; “Türklerin büyük ataları Hunların kuzeyinde bulunan So sülalesinden idi: Oymağın başbuğu Ananbu idi. Bunlar yetmiş kardeş idi. Birincisi dişi kurttan türemiş olup adı İçjininişibu idi. Ananbu ve kardeşleri doğuşundan budala oldukları için onların bütün sülalesi imha edildi: Nişibu tabiatüstü hususiyetlere malikti: Yağmur yağdırıp fırtına çıkarabilirdi. İki karısı vardı. Diyorlar ki biri yaz ruhunun kızı, ikincisi de kış ruhunun kızı idi”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> denilmektedir.</span></p>
<p><span>Prof. Dr. Faruk Sümer, Eski Türklerde Yağmur ve Kar Yağdırma Adeti adlı makalesinde 17. yy.’dan 18. yy.’a kadar telif olunan coğrafi ve tarihi eserlerde, seyahatnamelerde, lügat kitaplarında ve şairlerin manzumelerinde Türklerin bu meşhur adetlerinden bahsedildiğini ve bu konuda birbirinden meraklı ve tafsilatlı haberler verildiğini yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></span></p>
<p><span>Yada taşının fonksiyonu ile ilgili hadiseyi gözüyle gördüğünü bildiren ilk müellif, büyük Türk alimi Kaşgarlı Mahmut’tur. Kaşgarlı Mahmut da 11. yüzyılın ikinci yarısında yazmış olduğu Divânu Lügatit Türk adlı eserinde, bu mesele ile alakalı olan müşahedesini söyle anlatmaktadır: Yat bir nevi kahinliktir. Hususi taşlarla yapılır. Bu şekilde yağmur ve kar yağdırılır, rüzgar estirilir. Bu usul Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu Yağma ülkesinde gördüm. Orada bir yangın çıkmıştı; mevsim yazdı. Bu suretle kar yağdırılırdı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>449 yılı olaylarından bahsedilirken şöyle bir kayıt olduğu belirtilmektedir: “Evvelce Kuzey Hunlarının idaresinde bulunan Yüeban ahalisinde öyle kâhinler vardı ki Cücenlerin saldırışlarına karşı durduklarında çok şiddetli yağmur yağdırdılar, fırtına çıkardılar. Cücenlerin onda üçü sellerde boğuldu, soğuktan kırıldı.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></span></p>
<p><span>Kaşgarlı Mahmut’un çağdaşı olan Gardizi’nin “Zeynül Ahbar” adlı eserinde yat taşının menşei hakkında şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Peygamber Nuh Aleyhisselam cihanı dört oğlu arasında taksim ettiği zaman Türklerin atası olan Yafes’e de şark diyarlarını vermişti. Nuh Peygamber Tanrı’ya, oğlu Yafes’e istediği zaman yağmur yağdırabilmesi mümkün kılacak bir dua öğretmesini niyaz ediyor.</span></p>
<p><span>Cenabı Hak sevgili Peygamberi’nin duasını müstecab kılarak Yafes’e bir dua öğretiyor. Yafes duayı unutmamak için bir taşa yazıyor. Ve bunu muska gibi boynuna asıyor. Türkistan’a gelen Yafes, bu taşla istedigi zaman yağmur yağdırıyor ve suları taşırıyordu. Yafes öldükten sonra taş Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlara intikal ediyor. Lakin diğer Türk kavimleri de Yafes’in evladı oldukları için taş üzerinde hak iddia ediyorlardı. Bunun üzerin Oğuzlar, diğer Türk kavimlerinin bu meseleyi halletmesi için yaptıkları teklifi kabul ederek kur’a çekiyorlar. Kur’a, Türk kavimlerinden biri olan Karluklara çıkmış ve taş onlara verilmiştir. Bir müddet sonra Karluklar yağmur yağdırmak istediler. Lakin bu maksatla yapılan işten olumlu bir sonuç alınmamış ve gökten bir damla yağmur yağmamıştır. Böylece taşın sahte olduğu anlaşılmıştı. Oğuzlar asıl taşı saklayarak Karluklara ona benzeyen başka bir taş vermişlerdi. Meselenin anlaşılması üzerine Türk kavimleri arasında uzun ve kanlı bir savaş başlamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>Dr. Rıza Nur’un Türk Tarihi adlı eserinde Şamanizm’de din ile sihrin eşit olup şamanların yağmur yağdırma kudretine sahip oldukları kaydedilmiştir. Şarki Türk yurtlarındaki birkaç ırmaktan çıkan ve birkaç çeşidi olan Yada taşıyla da yağmur yağdırdıklarını<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> bildirmektedir.</span></p>
<p><span>Firdevsi’nin meşhur eseri Şahname’de, yada, Moğolca ced, yadacılık yedecilik, cadılık ve bu işin sihir olduğundan bahsedilir. Tuluy Han zamanında yağmur yağdırılarak Hitay askerinin perişan olduğundan bahsediliyor. Yada, Yat vb. dinisihri inançların sınırı ve etkisi hemen bütün Türk kavmini sardığı gibi Çin’e, Moğollara ve UralAltay kavimlerine kadar yayılmış bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></span></p>
<p><span>13. asırda yaşamış bir müellif de yağmur taşının şekli ve menşei hakkındaki sözleri şöyle hulasa etmiştir; “Yağmur taşı yumuşak, büyük bir kuş yumurtası büyüklüğünde olup üç türlüdür. Bu taş hakkında muhtelif fikirler vardır. Bazılarının zannına göre bu taş, Çin’in doğu sınırlarında bulunan madenlerden hasıl olmaktadır. Bazılar derler ki bu taş, Çin’in serhaddindeki sürhab adlı kırmızı kanatlı büyük bir su kuşunun mahsulüdür”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> demektir. Türklerin kültür hayatı, folkloru, etnografyası üzerinde yapmış olduğu araştırmalarla tanınan Radloff, 1861 yılında Altay’da Abakan ırmağı kaynağı çevresinde bulunduğu sırada yağmur taşı ile ilgili bir olaya tanık oluyor. Bu defa şiddetli yağmurdan kurtulmak için rehberi olan şahıs, aynı zamanda yadacı olduğundan yağmurun durması ve gökyüzünün açılması için efsun mahiyetinde manzume okuduğunu kaydetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></span></p>
<p><span>Yada taşının yağmur yağdırmasının yanı sıra yağmurun şiddeti ve uzun süre yağmasından dolayı halkın ayrıca büyük zarar gördüğü ve yağmuru durdurmak için de değişik metodların uygulandığı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Hatta bazı yadacıların akibeti de bu yüzden kötü olmaktadır.</span></p>
<p><span>Buna örnek olarak: Harzemşah (Harezmşah) Sultan Mehmet, Çingiz İstilasından önce Çin tarafına gelirken çok fazla yağmur ve kara maruz kalır. Bunu, yağmur taşı kullanan bir Yadacı’nın yaptığını anlayınca, o iki şahsı huzuruna getirtir ve siyah keçelere sarıp gömdürür. Böylece yağmur kesilir. Şayet öldürmeselermiş yağmur kesilmeyip felakete uğrayacaklarmış. Yine Şifai’nin naklettiğine göre, Semerkand şehrinde yağmura ihtiyaç duyulur. Taş, bir tas içindeki suyu bırakılıp bir yere konuluyor. Hafız adındaki birisi bilmeyerek suyu içiyor ve hemen yağmur kesilmek bilmeden yağmaya, seller taşmaya başlıyor. Halk bir felakete uğranılacağından korkarak bunun sebebini araştırır. Hafız’ı yakalayıp şehirden sürerler böylece yağmur kesilir. Fakat Hafız hangi vilayete giderse yağmur da oraya gidiyormuş. Bunun üzerine Maveraünnehir ve Horasan’dan sürülerek nihayet Mısır’a sığınıyor. Hafız yurt özlemiyle Semerkent’a gidiyorsa da artık o etki kaybolmuştur. Fakat bu zâta da, taşa nispet yapılıp Hafız Yede demişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></span></p>
<p><span>Taşın nasıl kullanıldığı, yağmur yağdırma işlemlerinde hangi sıranın takip edildiği, ve taşla birlikte kullanılan diğer materyallerin ne olduğuna gelince; “Harezm hükümdarlarından Sultan Alaadin Mehmet huzurunda bir ihtiyarın bir tasa su doldurup içine iki boru diktiğini, üçüncü borudan yüksek bir yere koyduğu, yağmur taşı renginde bir yılanın aşağı sarkıverdiğini, ihtiyarın Türk yat taşını tasa daldırdığı ve daha bir dakika olmadan bunları sudan çıkarak birbirine sürttüğü ve ikisini de birer tarafa fırlattığını ve bunu yedi defa tekrarladıktan sonra taştan su alarak her tarafa serptiği ve yağmur yağdırdığı kaydedilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Yağdırma işlemini Şaban Şifai de aynı şekilde anlatmıştır.</span></p>
<p><span>Yine, yağmur taşının yağdırma işinde kullanma metodu ve nerede bulunduğu, Cabir bin Hayyan’ın “El havasül KebirKitab’ül” bahsinde şu şekilde sunulmuştur: “Yazın sıcak bir gününde, bu yağmur taşı bir büyük tasın içine konulup tasın içine doluncaya kadar su konduktan sonra bu taşların yüzlerini birbirine sürtecek olursan yağmur yağmağa başlar.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Ayrıca bu taşın, Karluk Türklerinin topraklarındaki bir derede bulunduğu, bu yerlerde aynı zamanda elmas bulunduğu ve vadinin içinde müthiş yılanlar, büyük yırtıcı kuşların bulunduğu ve manzarasının ürpertici olduğu anlatılıyor. Bu vadiden geçirilen katır ve merkep gibi hayvanların ayaklarına keçeler sarılarak taşların birbirine çarpıp yağmur yağmasına karşın tedbir alınması gerektiği söyleniyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Faruk Sümer de bu mesele ile ilgili olarak şunları bildirmektedir: “Türkistan’da bir dağ geçidi vardır. Buradan geçenler gürültü çıkmaması için hayvanların nallarını keçe ile saralar. Eğer geçitte bulunan taşlardan birisi diğerinin üzerine düşer ve bundan cüzi da olsa bir gürültü çıkarsa hava derhal bulutlanır ve bulutlardan insan ve hayvanları mahvedinceye kadar, kesilmeyen ve bol miktarda yağmur yağar.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></span></p>
<p><span>Çağdaş Türk halklarının folklarında Yada taşı efsanesi en çok yayılmış efsanelerden biridir. Yakutlar Yada taşına “sata” derler. Bu taş Yakutlara göre, at, inek, ayı, kurt gibi hayvanların midesinde bulunur. En kuvvetli sata taşı, kurdun karnından çıkarılan taştır. Sata taşı ile Şamanlar yazın yağmur, kar yağdırıp; müthiş fırtına estirebilirler. Sata taşı Yakutlara göre canlı bir cisimdir. İnsan kafasına benzer. Yüzü, gözü, kulağı, ağzı çok net görülür. Kadın veya bir yabancının eli veya gözü dokunursa ölür, kuvvetini kaybeder. Canlı satayı ele alıp yukarı kaldırılırsa derhal soğuk rüzgar eser, yağmur veyahut kar yağar. Elinde bu taşı bulunduran adam, uzak yola çıkar ve bunu da atının yelesi veya kuyruğu altına bağlarsa at terlemez, daima esen serin rüzgar altında rahat rahat seyahat eder”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Altay Şamanlarında kamlardan başka “yadaçı” denilen adamlar da vardır. Yadacı, yada denilen taşı ile yağmur, kar, dolu yağdırır ve fırtına çıkarır. Yada taşı daima rüzgar esen dağlarda bulunur. Bu taşı elde temek için Yadacı, bütün mal ve mülkünü feda edebilir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></span></p>
<p><span>Kırgız Kazakların “Er Gökçe” destanında, Altınordu Devleti’nin meşhur kahramanlarından Er Kosay’ın düşman ülkesine akın yaptığı esnada çölde başına gelenler şöyle anlatılmaktadır:</span></p>
<p><span>“Yanındaki adamlar susadı. Er Kosay’a susuzluktan şikayet ediyorlar. Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının eğerinin altından çay taşını çekip çıkardı. Salladı salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı yağmur suyunu içtiler.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></span></p>
<p><span>Kırgızların Manas Destanı’nda büyük Çin seferi rivayetinde Almanbet adlı kahramanın yağmur yağdırmak için “bulutları efsunladığı”ndan bahsedilmektedir. Kırgızların inanışlarına göre, çada taşı koyun karnında bulunur. Bu taşla yazın kar yağdırmak mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></span></p>
<p><span>Bugün Anadolu’da bu geleneğin izlerinin var olduğu ve bir şekilde devam ettirildiği de açıktır. “Anadolu’nun bazı bölgelerinde “yağmur duası” ile ilgili gelenekler arasında kırk bir taşa dua okunup suya atmak adeti tespit edilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Yine Anadolu’da her türlü tehlikeyi uzaklaştıracağına inanılarak çocuklara takılan bir taşa da yat taşı, yat boncuğu dendiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Bu adetlerinde “Yada taşı” inancına bağlı olduğunu söylemek mümkündür.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Su, Türkler için eski ve kutsal bir varlıktır. Bereket ve kuvvet kaynağı sayılmasının yanında koruyucu veya cezalandırıcı bir Tanrı, yaratılışın kaynağı, hayatın başlangıcı gibi nitelikleri de beraberinde getiren su, sadece Türk inanışlarında ve mitolojisinde değil, pek çok milletin mitolojisinde de önemli bir yere sahiptir. Farklı inanışlara rağmen hayatın beş temel unsuru içinde yer alan suyun bütün dünya mitolojisinde ortak bir kavram olarak yer alması, onun önemini ve evrenselliğini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde Tanrı ile başlangıçtan beri var olan ve her dönemde bütün Türk halkları tarafından büyük saygı gösterilen yersub, sahipsiz kalmasın diye Tanrı tarafından gönderilen hakanlarla korunmuştur. Türk mitolojisinde olduğu gibi bazı milletlerin yaratılış efsanesinde de temel unsur su olmuştur. Yaratılışta büyük bir öneme sahip olan su, türeyişten sonra insanlar için; göl, deniz, ırmak, pınar gibi ögeleri ile mukaddes bir varlık haline gelmiştir. Her Türk halkın yaşadığı coğrafya içinde yer alan göl, ırmak ve pınarlar kutsal sayılmıştır. Onların her birinin bir ruhu, iyesi olduğuna inanılmış ve bu iyeler daima memnun edilmeye çalışılmıştır. Çünkü bu suların devamlılığı iyelerine bağlıdır. Bu yüzden, suların kirletilmesi ve boşa akıtılması yasaklanmıştır.</span></p>
<p><span>Suyun kudsiyeti, ölümsüzlük vermesi gibi bir fonksiyonu ifa etmesiyle de güçlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Su ile ilgili bu temel inançların bir silsile halinde devam ettiğini bugün Anadolu’da ve Orta Asya Türk halkları arasında görmekteyiz. Kimi yerde suyun bereketi, kimi yerde sağlık kaynağı olması, kimi yerde de ruhun arındırılması ve kötülükleri alıp götürmesi yönünde inançlar vardır.</span></p>
<p><span>Büyük kuraklık zamanlarında, gölün ve ırmağın olmadığı veya kuruduğu yerlerde suya kavuşma Yada taşıyla olmuştur. Gökte bulunan suyun yağmur olarak yere akıtılması için Yada taşı devreye sokulmuştur. Yağmur, kar ve dolu yağdırdığına inanılan bu taş sayesinde hem kuraklıktan ve susuzluktan kurutulmuş hem de çok fazla yağmur yağdırmak suretiyle de düşmanlar helak edilmiştir.</span></p>
<p><span>Yada taşı, hem taş kültü hem de su kültü ile ortak bir ilişki de olması münasebetiyle farklı bir değere sahiptir. Bu yüzden taş kültü ile ilgili olarak en yaygın olan taş Yada taşı olmuştur. Her ne kadar farklı bir telaffuzla ve farklı isimlerle adlandırılsa da işlev olarak ortaktır. Yani Araplardaki Hacerül Matar ile Farslardaki Senki Yede ve Türk lehçelerindeki Cay, Cada, Yada olarak adlandırılan taşlar aynı işlevdedir. Türk halkları, belli dönemlerde bu taşı elde etmek için mücadele vermiştir. Hatta uzun ve kanlı savaşların yapıldığı kaydedilmektedir.</span></p>
<p><span>Yada taşının yağmur yağdırmasının yanında azgın yağan yağmurun durdurulması için de bazı işlemler yapılmaktadır. Yada taşıyla yağmur yağdıran kişiler bazı zamanlarda bir felâkete sebep olduklarından dolayı ya öldürülmekte ya da memleketten uzaklaştırılmaktadır.</span></p>
<p><span>Yada taşının rengi, şekli, bulunduğu yer ve kullanılış şekli hakkındaki bilgiler büyük oranda ortaktır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ekrem AYAN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 622-629</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abdulkadir İNAN; Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Abdulkadir İNAN; Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ MARİOTC. K. RACHLİN; Kızılderili Mitolojisi, çev; İnsal Özünlü, İmge Yayınevi, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Bahaeddin ÖGEL; Türk Mitolojisi III, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ Donald A. MACKENZİE; Çin ve Japon Mitolojisi, İmge Yayınevi, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Faruk SÜMER; Eski Türklerde Yağmur ve Kar Yağdırma Adeti, C. IV, S. 44, Resimli Tarih Mecmuası, 1953.</span></div>
<div><span>♦ Felicien CHALLAGE; Japon Efsaneleri, çev; Eray Canberk, Okyanus Yayınları, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Fred Gladstone BRATTON; Yakın Doğu Mitolojisi, çev; Nejat Muallimoğlu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1992.</span></div>
<div><span>♦ Gülsine UZUN; Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Mitolojik Unsurlar, Yüksek Lisans Tezi, Muğla 1998.</span></div>
<div><span>♦ Hikmet TANYU; Türklerde Taşlarla İlgili İnançlar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ JeanPaul ROUX; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev; Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ JeanPaul ROUX; Türkler ve Moğollarda Su Kutsaldır, çev; Türker Acaroğlu, Folklor Dergisi, S. 38, Ekim 1989.</span></div>
<div><span>♦ Murat URAZ; Türk Mitolojisi, Düşünen Adam Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ Rıfat ARAZ; Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ Yaşar KALAFAT; Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Walter KRİCKEBERG; İnka ve Maya Efsaneleri; çev; Alev Kırım, Okyanus Yayınları, Ankara1997.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> A. İnan; Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara 1986, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Y. Kalafat; Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Türk Dil Kurumu Yay. Ankara 1995, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> M. Uraz; Türk Mitolojisi, Düşünen Adam Yayınları, İstanbul 1994, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> B. Ögel; Türk MitolojisilI, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> J. P. Roux; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev; A. Kazancıgil, İşaret Yay. İstanbul 1994, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> J. P. Roux; Türklerde ve Moğollarda Su Kutsaldır, çev; Türker Acaroğlu, Folklor, S. 38, Ekim 1989, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> S. H. Hooke; Ortadoğu Mitolojisi, çev; Alaeddin Şenel, İmge Kitabevi, Ankara 1995, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> S. H. Hooke; a.g.e., s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> F. G. Bratton; Yakın Doğu Mitolojisi, çev; N. Muallimoğlu, Marmara Ünv. İlahiyat Fak. Yay. İstanbul 1992, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> W. Krickeberg; İnka ve Maya Efsaneleri, Çev; Alev Kırım, Okyanus Yay. Ankara 1997, s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> F. Challage; Japon Efsaneleri, çev; Eray Canberk, Okyanus Yay. Ankara 1987, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> D. A. Mackenzie; Çin ve Japon Mitolojisi, İmge Yayınevi, Ankara 1996, s. 217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ö.  Oğuz; Mitolojimizde ve Ural Batır Destanında Başlangıçtaki Sonsuz Su, Milli Folklor, S. 38, Ankara 1998, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> B. Ögel; a.g.e., C. I, s. 432.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> B. Ögel; a.g.e., C. I, s. 448.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> B. Ögel; a.g.e., C. I, s. 471.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ö Oğuz; a.g.m. s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> A. MariottC. K. Rachlin; Kızılderili Mitolojisi, çev; İ. Özünlü, İmge Yay. Ankara 1995, s. 36</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> M. Uraz; Türk Mitolojisi, Düşünen Adam Yayınları, İstanbul 1994, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A. İnan; Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987, s. 491.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Y. Kalafat; a.g.e., s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Y. Kalafat; a.g.e., s. 53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> J. P. Roux; a.g.e., s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> M. Uraz; a.g.e., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> B. Ögel; a.g.e., C. I s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> B. Ögel; a.g.e., C. I s. 105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> A. İnan; Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987, sh. 492.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> B. Ögel; a.g.e., C. II, s. 367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> B. Ögel; a.g.e., C. II, s. 373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> M. Uraz; a.g.e., s. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> B. Ögel; a.g.e., C. II, s. 407-408.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> M. Uraz; a.g.e., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Y. Kalafat; a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> R. Araz; Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Atatürk Kültür Merkezi Yay. Ankara 1991, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Y. Kalafat; a.g.e., s. 55-56</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> J. P. Roux; a.g.e., s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. İnan; a.g.e., s. 494-495.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Nevruz ve Renkler, Yayına hazırlayan; Prof. Dr. Sadık TuralElmas Kılıç, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1991, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> H. Tanyu; Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara Ünv. İlahiyat Fak. Yayınları, Ankara 1968, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> A. İnan; Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> M. Uraz; a.g.e., s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. İnan; a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> A. İnan; a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> F. Sümer; Eski Türklerde Yağmur ve Kar Yağdırma Adeti, CIV, S. 44, Resimli Tarih Mecmuası, 1953, s. 25-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> M. Uraz; a.g.e., s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> A. İnan; a.g.e., s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> F. Sümer; a.g.m. s. 2533-2535.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> R. Nur; Türk Tarihi, İstanbul 1926, s. 225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> F. Sümer; a.g.m. s. 25-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> H. Tanyu; a.g.e., s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> F. Sümer; a.g.m.s. 25-35</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> A. İnan; a.g.e., s 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> A. İnan; a.g.e., s. 163.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> A. İnan; a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> A. İnan; a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> A. İnan; a.g.e., s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-su-kultu-ve-yada-tasi.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> F. Sümer; a.g.m. s. 25-35</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerinde Ateş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates</guid>
<description><![CDATA[ Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerinde Ateş
Bozkır toplumlarının ateşi nasıl buldukları ya da hangi amaçlarla kullandıkları gibi sorulara yapılan araştırmalar sonucunda cevaplar bulabiliyoruz. Burada ilk göze çarpan olgu bozkır topluluklarının ateşin bulunuşuyla ilgili farklı görüşleri ortaya koymalarıdır. Bozkır toplumlarındaki Şamanistlerin inancına göre doğada beş kutsal unsur vardır: Ateş, demir, toprak, su, ağaç. Bu beş element beş tarafı temsil etmekteydi. Ve bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a7fd8b58.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bozkır, Kavimlerinin, Kültür, Mitolojilerinde, Ateş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/02/Isa-Cebeci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html">Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerinde Ateş</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İsa CEBECİ</strong></span></a>
</p><p>Bozkır toplumlarının ateşi nasıl buldukları ya da hangi amaçlarla kullandıkları gibi sorulara yapılan araştırmalar sonucunda cevaplar bulabiliyoruz. Burada ilk göze çarpan olgu bozkır topluluklarının ateşin bulunuşuyla ilgili farklı görüşleri ortaya koymalarıdır. Bozkır toplumlarındaki Şamanistlerin inancına göre doğada beş kutsal unsur vardır: Ateş, demir, toprak, su, ağaç. Bu beş element beş tarafı temsil etmekteydi. Ve bu şaman inancına göre tanrı Ülgen insanlara ateşi şöyle öğretmiştir: Ülgen gökten biri kara, biri ak iki ateş gönderdi. Kuru otları avucunun içinde ezerek bir taşın üzerine koydu, sonra eliyle bu otların üzerine vurdu. Çıkan kıvılcımlardan otlar ateş aldı.<sup> <a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></sup></p>
<p>Bozkır topluluklarından Göktürkler’in, ateşin ortaya çıkışı ile ilgili görüşlerinin şu şekilde olduğu kaydedilmiştir: Göktürkler’in ataları, Hunların kuzeyinde bulunan Sou ülkesinden çıkmışlardı. Göktürk atalarının yedi kardeş olduğundan bahsedilir. En küçük kardeşleri kurttan doğmuştu ve tabiatüstü bir güce ve özelliğe sahipti. Rüzgârın esmesi ve yağmurun yağması için emirler verebiliyordu. Onun, Yaz ve Kış tanrılarının kızlarından olan iki karısı vardı. Bu eşlerinden doğmuş dört oğlu vardı ve en büyüğü oymağı ile birlikte bir yenilgiden sonra dağların üzerinde yaşamak zorunda kaldılar. Bu dağların çok soğuk olmaları nedeniyle onun oymağı soğuktan çok sıkıntı çekiyor ve ısınmanın yolunu bulamıyorlardı. Bu dört çocuğun en küçüğü orada ateşi bulmuş ve oymağını ısıtabilmişti. Böylece oymak Halkı da ölmeden yaşamanın bir yolunu bulmuştu. Bunun üzerine diğer üç kardeş toplanarak onu başkan seçmişler ve ona Türk unvanını vermişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bir başka bozkır topluluklarından olan Yakut Türklerine göre ateş, göklerin üçüncü katında oturan Ulu-Toyon tarafından ateş kargası yoluyla insanlara gönderilmişti.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Ateşin bulunması ile ilgili diğer inanışlar, masallarda da yer alır. “Bir Buryat masalında ateşin mucidi olarak kirpiye benzeyen bir hayvan kabul edilir. Önceleri karısıyla yalnız yaşayan bir insan olan kirpi, ateş yakmasını bilen tek kişiydi. Bir gün haylaz çocuklar onu kızdırdığı zaman sırrını (ateşin nasıl yakıldığını) kimseye söylemeyeceğine dair söz alarak karısına söyledi. Fakat Tanrıların adamın sırrını açıklamak için yolladıkları bir şahin; kirpinin karısına çakmak taşının nerede olduğunu, çeliğin nasıl yapıldığını ve ikisiyle ateşin nasıl yakıldığını anlatarak dinledi ve bu sırrı Tanrılara söyledi ve buradan insanlar ateş yakmayı öğrendiler. Sonra bu kirpinin nesli “Porcupine” denilen kuş haline geldi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Yine burada ateşin bir ongun ile ortaya çıktığı görülmektedir.</p>
<p>Zerdüştlükteki ateş kültü ile Göktürk ateş kültü yalnızca dış görünüş itibariyle benzerlik göstermektedir. Bu inanışa göre, İran’da ateşe tapılırken, Göktürkler’de ateşle kötü ruhlar kovulmakta, yani ateş büyü unsuru olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki Türklerde ateş bir tanrı değildir. M.S. 7. Yüzyılda Bizans tarihçisi Th. Simokattes, Göktürklerin, kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa kutsiyet atfettiklerini söylemiştir, fakat yalnız, yerin ve göğün yaratıcısı saydıkları Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Ateş, Türklerin “Türk” adlı bir atası tarafından keşfedilmiş veya bir Altay Destanı’na göre ise Tanrı, dağlardaki taşları ve ağaçlardaki kavları insanlara göstererek ateş yakmalarını öğretmişti. Böylece Türk düşüncesinde ne insan ruhu ateşten yaratılmıştır ne de insanın yaratılışında en üstün vasıflı unsur ateştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kuzeylerde eski Türk geleneklerinde ateş kendi kendine doğmuş ve yanmıştır. Ne yıldırımlara ne kıvılcımlara ve ne de odunun, herhangi bir yardıma ihtiyacı olmadığı anlayışı mevcuttur. O başlangıçtan beri kendi kendine bir varlıktır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Ateşin güneş ve aydan geldiğine, yani gökten geldiğine inanılmış ve ona kutsiyet atfedilmiştir. Bu suretle Göktürkler ateşe olağanüstü bir saygı gösterirler.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Bunun içinde bazı şaman dualarında “ay ve güneşten ayrılmışsın”, “İlker yıldız arkadaşın Tanrıdan fermanlısın” denilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p><span>Bozkır Kavimlerinin Kültürlerinde Ateş</span></p>
<p>Bozkır toplumları sosyo-kültürel hayatlarında ateşi sadece bir araç olarak değil, ayrıca temizlenme, arınma ve iyileştirici özellikleriyle saygı duyulan bir unsur olarak görmüşlerdir. Kültürel hayatlarında bir araç olarak kullandıkları ve saygı duydukları ateş arkeolojik verilerin ışığında gün yüzüne çıkarılmıştır. Aşağıda da değineceğimiz konular bozkır toplumlarının yaşamlarında ateşin sosyo-kültürel yeri hakkındadır.</p>
<p>Ateşi baba bulup yakar, ocağın başında ocak işleri için ise ana oturur. Bir Altay şaman duasında şöyle deniyordu: “Atamızın yakmış olduğu alevli ateş, anamızın gömdüğü taş ocak”. Üç ateşi tutuşturup veren, üç ocağın saç ayaklarını bağlayıp veren de, Tanrı Ülgen, yani bir erkek ata idi.<sup> <a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></sup></p>
<p>Diğer taraftan Türklerdeki ateş kültü ile ocak arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Zira “ocak” sözü Eski Türkçe’de Ateş anlamına gelen “od” kelimesinden çıkmış bir kelimedir. Ocak ateşin bulunduğu yer demektir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Yakut Türkleri eski evdeki eski ateşi, yeni eve taşıyorlardı. Ailenin en büyüğü, eski ateşin korlarını, bir kürek içine koyuyor ve yeni evin ocağına okuyup, yeni bir ateş yakıyordu. Bundan sonra da, “Ateş-Ana” için bir dua söylüyorlardı. Kardeşler evlenip, ayrıldıkları zaman da, en küçük oğul eski ateşin sahibi oluyordu. “od-tegin” yani ocağın Prensi gibi unvanlar Türklerde küçük oğullar için söylenirdi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> “Otçiğin” ateş prensi adında ailenin bir küçük çocuğu vardı. Onu otçiğin yani ateşe bağlı olan ve evi koruyan olarak adlandırıyorlardı. Türklerin ve Moğolların geleneklerine göre mirasın paylaşılmasından sonra kalan her şey en genç oğula verilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Türkler, ateşe kutsal bir unsur olarak saygı duymuşlardır. Eskiden beri Türk toplulukları arasında ateşin gökten indiği ve onun temizlenme, arındırma ve saflaştırma gücüne sahip olduğu inancı yaygındı. Altay ve Yakut Türkleri, ateşin varlığında bulunduğuna inandıkları bu güce veya ruha, bugün “ot idi”, yani “ateş sahibi” adını vermektedirler. Ateş vasıtasıyla varlıkları ve eşyaları temizleme, arındırma ve saflaştırma inancına hemen hemen bütün Türk topluluklarında rast gelinmektedir. Mesela, Göktürk kağanını ziyaret eden Bizans elçisi, iki ateş arasından geçirilmek suretiyle her türlü kötülükten arındırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Aynı şekilde Yakut Türkleri de, ava çıkmadan önce ateşin üzerinden atlamak ve tütsülenmekle elbiselerini ve silahlarını temizlediklerine inanıyorlardı. Bu inançtan dolayı özellikle kadınların adet görme ve doğum hallerinde silah takımlarına dokunmamaları gerekiyordu. Dokundukları takdirde ise bu silah takımlarının ateşte temizlenmesi gerekmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Göktürklerin kötü ruhları yok ettiği anlayışını, 6. yy’da Batı Göktürkleri İstemi’ye elçi olarak giden Bizanslı Zemarkhos’tan öğrenilmekteydi. Zamarkhos ve elçilik heyeti, Hakan’ın huzuruna çıkmadan önce, yanmakta olan ateşin etrafında döndürülmüş ve böylece kötülüklerden arındırılmaya çalışılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bizans elçisi burada şu bilgileri vermiştir: “Çalıdan Ateş yakmışlardı ve Göktürk diliyle Bizanslılarca anlaşılmaz bir takım sözler homurdanarak, zillerle, davul eşliğinde dehşetli bir ahenk tertiplemişlerdi. Sonra gürültü gittikçe artmış ve nihayet kötü ruhları ortadan kovmak için, yanan dalları gezdirirken, çılgınca tepinip haykırmaya başlamışlardı. Göktürklerle Sogdların, hepsinin şeytanları kovalanmıştı, lakin bu garip törenden Bizanslılar da yakalarını kurtaramadılar. Ayrı bir saygı alameti olarak Zemarkhos’u Göktürkler kendi ateşlerinden geçirdiler”.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> Bizans elçisine şunu açıkladılar; “Bu ateşin arasından büyük bir huzurla geçiniz. Çünkü bunu sadece efendimize karşı herhangi kötü bir emeliniz olmasına veya zehir getirmeniz olasılığına karşı yapmaktayız. Bu durumda Ateş her türlü kötülüğü ortadan kaldırmaktadır.”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Türk hükümdarı Tong Yabgu, ateş unsuruna gösterdiği saygıyı, ateş özü olduğu sanılan ağaç unsuruna da gösteriyor ve ağaçtan bir tahta oturmak istemiyordu. Gardizi’ye göre Türklerin ateşe olağanüstü saygısı bu unsurun her şeyi temizlediği düşüncesine dayanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Ateş tanrısı ile ilgili inanışlar Hıtay Devleti’nde yapılan devlet törenlerinde görülmektedir. Bu törenlere Hıtay İmparatoru da katılıyordu. “… Yılın son gününden Bir gün önce büyük bir vezir.. sarayın ileri gelenlerinin toplanmalarını emrediyordu.. tuz ile koyun yağı, yakılmak için bir sobanın üzerine konuyordu. Şamanlar ve baş şaman kendi protokolleri içinde ateş tanrısını çağırmak için ilahiler okuyorlardı. Bundan sonra yapılan törende Hitay imparatoru göğe iki tane ok atıyordu. Ondan sonra ateş yakılıyordu..” Bahaeddin Ögel’in görüşüne göre bu ateş Tanrı ile haberleşme olarak nitelenmektedir. Ayrıca ok atmayı da bunun bir delili olarak göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Ateş, İmparatorun tahta çıktığını, göğe haber veriyor. Vezirler, kurban sunmak üzere bir çeşit sunak olan “altar” dikilmesini emrettiler… İmparatorun tahta çıkışını göğe haber vermek için odun yığını yakıldı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Altay Türkleri arasında ateşin güneşin elçisi olduğuna dair bir inanış vardır. Büyük Türk topluluklarının devlet törenlerinde büyük bir ateş yakıldığı ve bu büyük ateş vasıtasıyla göğe, yani Tanrı’ya haber ulaştırıldığına şahit olunur. Bu bilgiden anlaşılmaktadır ki, Türklerde ateş; Zerdüştlükte olduğu gibi tanrısal bir güç olarak algılanmamakla birlikte Tanrı ile insanoğlu arasında iletişim kuran bir araç olması hasebiyle kutsal kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Altay Türklerinde yabancılar ateş kültü ile ilgili seremonilere katılamıyorlardı. Evlenme yoluyla başka bir aileye geçmiş olan kızlar da bu haklarını kaybetmiş oluyorlardı. Yakut Türklerinde de, yabancılar bir evin ocağının ışık çizgisi denen bir sınırı, aşıp ocağa yaklaşamazlar. Nişanlı kızlar da nikâh gerçekleşmemişse ocağın ateşinden hiç bir şekilde yararlanamazlar ve kullanamazlardı, yani o eve henüz yabancı sayılırlardı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Yakut Türkleri ailece sofraya oturdukları zaman, özellikle akşam yemeklerinde, ilk lokma veya içkinin ilk yudumu ilk önce ocağa veriliyordu. Sofradaki kişiler bu saçıyı yapmadan yemeğe başlamıyorlardı. Yakut Türklerine göre bu çok eski bir gelenek idi ve ilk lokma, ilk kaşık, ilk yudum ocağın hakkıdır diyorlardı. Ocak ateşinin üzerimizde bir hakkı olduğuna inanıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Ölümle ilgili her şeyin, savuşturulması gereken büyük bir tehlike içerir. Ölenin akrabalarının ve onun evinde yaşayan herkesin kendilerini ateşle arındırması gerekir. Ölen kişilerin yatak takımlarını iki ateş arasından geçirerek temizliyorlar ve ölene ait her şey ateşle arındırılmasına dek bir kenara konmaktadır. Aynı şekilde yıldırımla çarpılmış her şey de arındırılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Bozkır toplumlarının en eskilerinden olan İskitler, ölüyü gömdükten sonra kendilerini temizlerler başlarını iyice ovarak yıkarlar, gövdelerini temizlemek için bir tören yaparlar. Yere üst uçları birbirine eğik üç kazık çakarlar, üzerine çepeçevre keçe sararlar keçelerin içerisinde ve kazıkların ortasında bir tekne vardır, iyice kızdırılmış birçok taş getirilip bu teknenin içine koyarlar. İskitler kenevir tohumunu alırlar ve anlattığımız keçe örtülerin içerisine girerler ve bu tohumları kızgın taşın üzerine atarlar, tohum taşa deyince tütmeye başlar ve buhar çıkarır. Bu, onlar için bir yıkanma yerine geçer. Çünkü gövdelerine hiç su değdirmezler.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Göktürk çağında Kırgız Türkleri, yani bugün ki Yenisey Yazıtlarının çevrelerinde, o çağda yaşayan Türkler ölülerini yakıyorlardı. Bunu hem Çin hem de Arap kaynakları yazıyorlardı. Çin imparatorunun Göktürk Kağanı İl-Kağan’a yazdığı bir mektubunda, “Göktürkler’in artık ölülerini yakmadıklarını atalarının yolundan ayrıldıkları için tanrının hışmına uğrayacaklarını”, yazıyordu. Başka bir yerde Göktürkler’in ölülerini yaktıklarına dair herhangi bir belge yoktur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Yakutlar “and” törenlerini Ateş ve Ocak karşısında yaparlar. And yapıldığı sırada kişiler arasında “büyük babamız ateş karşısında… and ediyorum..” diye başlar “yemeklerimden attığım alevli Ateş ile and ediyorum” söylemiyle bitmektedir. Şamanistlerin yaptığı her törende muhakkak Ateş bulunur. Kurbanlık hayvan herhangi bir ruh için olur olursa olsun bir parçası önce Ateş ruhuna sunulur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Yeminler, ateş yanan ocak yanında ateş üzerine yapılır. Ocağın takdisi, ateş kültünün atalar kültü ile irtibatını hatıra getirmektedir. Altaylılar ve Yakutlar’da, ocağın ilk ata tarafından yakılmış olması dolayısıyla ailenin sembolü kabul edildiği anlaşılıyor. Ataların canları, yakılan ocağın içinde tecellî eder. Bu itibarla bir evde ocağın devamlı yanması, o ailenin saadet ve sürekliliğine işaret sayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Bozkır toplum hayatında ateş maden işlenmesi ve eritilmesinde de son derece önemli bir yer tutuyordu. İlk işlenen maden bakır idi. Bozkır atlı kültürü çevresinde de ilk işlenen metal tabiî ki bakır olmuştur. Erken devir bakırdan yapılmış alet ve edevata Türkmenistan’da rastlanılmıştır. Bozkır atlı kültüründe, bakırın topraktan alınması, ocaklarda dökme kazan veya benzeri bir araç içerisinde eritilmesini metalin ilk evresi olarak düşünüyoruz. O günün şartları içerisinde ilkel tekniklerle de olsa bugünkü teknolojik gelişimin temelleri atılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Türklerin diğer toplumların üzerinde kolayca siyasi hâkimiyet kurmalarını, demir madeni sağlıyordu. Onların fetih hareketlerinde asıl rol oynayan maden, daha önceki çağlarda da bilinen bakır, tunç ve altın değil, demir idi. Demir farklı kültür coğrafyalarında bilinse de gerçek demir çağı bu madenden bol miktarda alet ve silah yapımıyla başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> Göktürkler demiri işlemek ve bu madenden silah yapmak suretiyle uzun süre gelişmişler ve güçlü bir kavim haline gelmişlerdir. Daha doğrusu, demircilik Göktürklerin ata sanatı durumundadır. Hatta onlar, meslek tecrübelerini kullanarak, yani demir dağı eritmek suretiyle Ergenekon’dan çıkabilmişlerdir. Demir dağın eritilmesinde ve Göktürklerin kurtuluşunda, şüphesiz ateş de rol oynamıştır. Bundan dolayı ateş, Türklerin hayatında önemli bir unsur haline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Bozkır toplumları ateşten bayramlarda da büyük ölçüde yararlanmışlardır. Baharın gelişi Nevruz ateşi ile kutlanmıştır. Nevruz törenlerinde ateşle ilgili pratikler bulunmaktadır. Nevruz ateşinden atlayanların hastalıklarından arınacağına ve yıl boyunca hastalanmayacaklarına inanılmaktadır. Aynı zamanda Nevruz, Türklerin Ergenekon’dan çıkışının da yıldönümüdür. Bu yüzden örs üzerinde demir dövülmesi de bu günkü kutlamalar arasında yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Halk hekimliğinde, ateşin bütün halklarda kullanılmasına da yansımıştır. Ateşin bütün tedavi edici fonksiyonlarını sıralamak zordur: Hastalıklı yerin soba közüyle yakılması, tütsüleme, isleme, tedavi araçlarını kutsama vb.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Ayrıca bütün bozkır Türk kavimlerinde ateşin iyileştirici özelliği bilinmektedir. Dudaklarda peyda olan kabarcıklara Türkler “uçuk” demektedirler. Şamanistlere göre bu “uçuk” ruhların darılmasından ileri gelmektedir. Bunun tedavisi ise özellikle çakmak taşından yakılan ateştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Bu ateşin uçuk üzerine değdirilmesiyle iyileştirildiği düşünülmektedir.</p>
<p>Türk kültür çevresinde dağlamanın köklü bir geleneği vardır. Dağ ve dağlamayla ilgili çeşitli terimler geçmişte olduğu gibi günümüzde de geniş çevrelerde kullanılmaktadır. Dağ kelimesi farklı şekillerde açıklanmaktadır. Dağ “kızgın bir demirle vurulan, damga, nişan” karşılığı olarak kullanılmaktadır. Dağ, “iyileştirmek için vücudun hastalıklı bölümünde kızgın bir araçla yapılan yanık” olarak da tanımlanmaktadır. Mecazi anlamda ise, “büyük üzüntü, acı” olarak belirtilmektedir. Dağ, “yanık yarası” olarak da bilinmektedir. Dağın “yakı” manasına geldiği de açıklanmaktadır. İnsan üzerine bedeni ve dimağı güçlendirmeye yönelik dağlama yapıldığı gibi, hasta uzvu tedavi etmek için de dağlama yapıldığı bilinmektedir. Hayvan üzerine de iki şekilde yapılmaktadır. Birincisinde hayvanın hastalıklı uzvu kızgın bir demir aletle dağlanmaktadır. İkincisinde ise hayvanların, özellikle daha çok at türü hayvanların tanınmasına yönelik damgalama işlemi dağlama şeklinde olmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> İskit kadınlarının ise sağ memeleri yoktur. Çünkü kızlar daha çocuk iken anaları, bu iş için yapılmış tunçtan bir aleti şiddetle kızdırıp sağ memeye bastırarak dağlarlar. Böylece memenin büyümesi önlenir. Bu sayede bütün kuvvet sağ omuz ve kola iner.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p><span>Bozkır Kavimlerinin Mitolojilerinde Ateş</span></p>
<p>Milattan önceki son yüzyıllarda kaydedilen rivayetlere göre bozkır kavimlerince kutsiyet atfedilen ateş ögesi gökte zirveye vardığı zamanda doğan çocukların fazla ateşli, kuvvetli, uzun boylu, saçlı ve isyana eğilimli kimseler olduğuna inanılıyordu.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> Atalar kültünde ata törenlerinin odağı ve Türk kültürlerinin en kalıcı ve yaygın simgesi “ocak”tı. Adanan yiyecekler ve içecekler ocaktaki ateşe atılı ya da ataları temsil eden ve ocağın çevresine konan tahta veya keçe “put”larının ağzına sürülürdü. Ocak ateşi ailenin devamlılığını simgelediği gibi, ocağın kendisi de büyük bir mekânsal ve kozmolojik öneme sahipti. Annenin kazarak açtığı ocak öteki dünyadaki atalara açılan kapı anlamına geliyordu. Yuvarlak keçe çadırın ortasında yer alır, dünyanın merkezini simgelerdi. Dumanın göğe yükseldiği delik sayesinde ocak evrenle aynı eksende yer alıyordu. Ocak etrafında düzenlenen ayinler, çocuklara yaşam veren, duman deliğinden girip aileye şans getiren ya da bir hükümdara tanrının buyruğunu ulaştıran yaşam gücünü “kut”u sağlardı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Kutun, ateş aracılığıyla alındığı inancı Yakutlarda da yaygındır ve bu inanış Ocak’taki kömürlerin canlı olarak algılanması ve dolayısıyla kömürün ocak içerisinde parçalara ayrılması yasağına da yansımıştı. Aksi takdirde ocağın içerisinde kömürlerin ateşte parçalanmasından dolayı, doğan çocukların kutlarına ve sürülerine zarar verebildikleri inancı vardır. Kırgızların inanışlarına göre çocuk ve hayvan kutu, ateş tanrısı aracılığıyla kadın tanrıça Umay tarafından gönderilmekteydi. Kut yukarıdan, bacadan koyu kırmızı renkli, buzlu madde şeklinde inerdi. Eğer şekli insana benziyor ise çocuk kutu, hayvan görünümlü ise hayvanların üreme kutu idi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Yakut Türkçesinde “ağl” sözü “koruyucu ve muhafız” demektir. Aile ocağı ve mukaddes ateş gibi anlayışlar da bu sözle anlatılıyordu. Yakut Türkleri’ne göre aile ocağı hiçbir zaman sönmemesi gereken mukaddes bir ateş idi. Bu ocağı koruyan ayrıca bir Ocak ruhu da vardı. Ocakta yanan ağaç özellikle meşe ağacı da mukaddes sayılırdı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Gece ateşin üzerine kül örtülür sabahleyin de bu ateş kolaylıkla canlandırılırdı. Ancak çok kuzeylerdeki Yakut Türkleri bunu başka türlü yorumluyorlardı. “Ateş gece uyuyor” diyorlardı. Ateşin sönmesi uğursuzluk getiriyor, zarar verebilecek bir şey, günah gibi olumsuz durumların ortaya çıkabileceği şeklinde yorumluyorlardı. Bunun için ocak her zaman canlı tutuluyordu. Altay Türklerinde komşular, yeni gelinin evine odun veya yakacak getiriyorlar ve ocağa yerleştirerek ocağın hiçbir zaman sönmesin diye dua ediyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Ögel, Plano Carpini’nin gezi raporunda şöyle dediğini belirtiyor: “ateşin karşısında bir bıçak ile eti doğrama veya bıçağı göstermek günah sayılırdı. Hele bıçakla ateşi karıştırma Büyük bir suç sayıldı. Bıçak veya demirle Ocak karıştırılınca ateşin yaralanabileceği düşünülürdü. Ateşe tuz veya kötü kokular da atılmazdı. Onlara göre bunlarla ateşin gücü zayıflardı. Ocağı karıştırma yasak edilmiş, hele ocağı su ile söndürme büsbütün yasaktı”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn44" name="_ednref44"><em><sup>[44]</sup></em></a> Ayrıca Turan, Carpini’ye dayanarak Carpini’nin, hükümdarın huzuruna alınmadan önce iki ateş arasından geçirildiğini, kendisine: “Han’a karşı fena bir şey düşünmeyesiniz veya zehir taşımanız ihtimali dolayısıyla bütün fenalıkları uzaklaştırmak için bunu yapacağız. Bu sebeple korkulacak bir şey yoktur.” denildiğini; o da şüpheli bir kişi olmamak için bu iki ateş arasından geçtiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yakut Türklerine göre ateş ruhu, bir canlı gibidir, nefesi dumandır, yiyeceği kuru odundur, yatağı kurum ve isle kararmıştır, ateş koru onun yastığıdır. Yorganı ise küldür.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Yakutlar Ocak’taki külün kıpırdadığını görürlerse “Og kuta oynuyur” çocuk ruhu oynuyor derler ve ateşin ailede bir çocuk doğacağını haber verdiğine inanırlar. Bir şey hakkında düşünürken ateş içerisinden insan ıslığına benzeyen bir ses işitilir ise o şeyin olmayacağına hükmederler.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>Alas kelimesi Altay Şaman dualarında çok geçer. Şaman ayinlerinde okunan manzum dualardan birinde Ateş ruhu şöyle takdis edilir: “30 dişli ateş anam, 40 dişli kaynanam gündüzleri bizim için çalışıp çabalıyorsun, karanlık gecelerde bizi kötü ruhlardan koruyorsun, gelenlerin başındasın gidenlerin arkasından…”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Türklerin yılın belirli bir günü toplanarak hükümdar adına büyük bir ateş yaktıkları, hükümdarın yüksek bir yerden ateşe doğru eğilip baktığı ve kâhinlerin ateşe karşı bir şeyler söyledikleri belirtilmektedir. Bu sırada yukarı doğru bir çehre yükselir. Eğer çehre yeşil ise yağmura ve bolluğa, beyaz ise kuraklığa, kırmızı ise kan dökülmesine, sarı ise hastalıklara ve vebaya, siyah ise hükümdarın ölümüne veya uzak yolculuğa delalet eder. Burada da ateşten çıkan renge göre gelecekle ilgili yorumların yapıldığı görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Bu bilgiye ek olarak A. İnan Çin kaynaklarına dayalı olarak şu bilgiyi vermektedir: “Buna göre, rengi ne olursa olsun, mızrakların ucunda peyda olan ateş başarılı savaşa işaret sayılırdı. Bu bilginin ait olduğu millet ise Türk Ulusu olması pek mümkündür” .<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Yula, ruhun görsel cismi insanın bedeninden çıkıp dolaşan ve parlayan bir ateş parçası olduğu düşünülebilir. Kuttan farklı olarak yula “ateş” “meşale” anlamıyla ilk kez 11. yüzyıla ait yazılı kaynaklarda kaydedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Ulu ateş, mukaddes doğuda yakılıyordu. İkram ise, batıda yakılan küçük ateş Kiçik-ot’tan, pişiriliyordu. Tanrı’nın payı, ulu ateşten iletiliyordu. Ancak bu Ulu Tanrı, ateş tanrısı olarak nitelendirilmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Ocak yeri yaparken kurban kesilir, kurbanın kanı ocağa sürülür ve ateşe serpilirdi. Yapılacak evin kutlu olması, ocağın mukaddes ateşinin daima yanması, nesillerin çoğalması, hayvanların verimli olması için dua ederler ve “uruy” diye bağırarak, kaşığı havaya fırlatılır. Ateşe bakıp dua ederler. Bundan sonra düğün gibi bir tören yapılır. Ondan sonra yaşlılardan biri şöyle dua eder: “ateşi, alevli yak! Yaktığın ateşin kıvılcımları sönmesin, kışın oturduğun ev bereketli olsun yazın oturduğun ev kutlu olsun”.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></p>
<p>Manas Destanı içinde Ak-saykal Hatun nikâhı kıyıldıktan sonra söyle deniliyordu: “Ak-Saykal eve girdi, eğilip selam kıldı, ateşe gelip Ak-Saykal, ateşe selam kıldı!”.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Asya Türklerinin çoğu ateşe bakarak fal açmışlar ve gelecek hakkında bilgi edinmişlerdir. Manas Destanı’nda anlatıldığına göre, Manas’ın babası Çakıp Han ateşe bakarak, gelinlerinin mukadderatını söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Bozkır toplumlarının geniş bir coğrafyaya yayılmasından dolayı, çeşitli inançların da etkisiyle, farklı inanç sistemleri geliştirdikleri görülmektedir. Bozkır toplumları bulundukları coğrafyada, komşu oldukları diğer toplumlarla da etkileşim içinde olmuşlardır. Bu suretle ateşin keşfedilmesi ile ilgili, kültür ve mitolojilerinde belirttikleri görüşler, yaşadıkları coğrafyaya ve döneme göre farklılıklar arz etmektedir. Ateş bazı toplumlarda birey tarafından, bazılarında ise tanrı tarafından bireye verilerek keşfedildiği inancı bu coğrafi farklılıklardan kaynaklandığı söylenebilir.</p>
<p>Her toplum kendi duygu ve düşüncesi çerçevesinde ateş unsuru hakkında kültürlerini ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda genel hatlarıyla belirtecek olursak, ateş; bozkır toplumlarında bir tanrı gibi görülmemiştir. Ateş, toplum içerisinde bir birey olarak düşünüldüğü ortaya çıkarılmıştır. Hatta onun tanrı ile iletişimde aracı olarak kullanılması, hastaları iyileştirmesi, bolluk ve temizliğin unsuru olarak görülmesi, toplumda saygın bir yeri olduğunu göstermektedir. Bu saygın yer ile birlikte ateşin ortaya çıkışına ait, çeşitli mitolojik olguların etkilerinden dolayı ateşe kutsallık verilmiştir.</p>
<p>Bozkır toplumlarının her birinin kendi inanç sistemine göre ateşe karşı belli bir tavır ve anlayışı olmuştur. Bu anlayış içerisinde her toplumda ateşe kutsiyet atfedecekleri bir yeri olmuştur. Özellikle ailede ateşin kutsiyetine bağlı olarak, onun bir ruh taşıdığı anlayışıyla, sönmemesi ve daima saygı duyulması gereken bir unsur olarak kabul görmüştür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İsa CEBECİ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi</p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cappadocıa Journal Of Hıstory And Socıal Scıences Yıl: 2016 Sayı: 6</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Avcıoğlu, Doğan; Türklerin Tarihi, Birinci Kitap, Ankara, Tekin Yayınevi, Mayıs 2006.</span></div>
<div><span>♦ Can, Hatice Derya – Kayalı, Yalçın; “Hint ve Türk Mitolojisinde Ateş Kültü”, Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi, Cilt: 1, Sayı:1, 2012, s: 569-576</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami; “Türk Kültür Çevresinde Dağlama Geleneği”, Milli Folklor dergisi, 2012, Sayı: 95, s. 114121.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami; Iskitler (Sakalar), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami; “Türk Kültür Çevrelerinde Kültür Adlandırmaları” Akademik Bakış, cilt: 8, sayı 15, Kış 2014, s. 269-298.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami; “Türk Kültür Çevresinde Renkler”, Folklor Edebiyat, cilt: 13, sayı: 50, 2007, s. 163-172.</span></div>
<div><span>♦ Düzgün, Ülkü Kara; “Türk Mitolojisinde Ateş Kültü”, Tük Mitolojisine Giriş, Gazi Kitapevi, Ekim 2015, s. 147-160.</span></div>
<div><span>♦ Erdoğan, Bayram: Sorularla Türk Mitolojisi, Pozitif Yayınları, İstanbul, Mayıs 2007.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel; Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı yayınevi, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Findley, Carter Vaughn; Dünya Tarihinde Türkler, Çev: Ayşen Anadol, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Sadettin; “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı:1, 1998, s. 38-50.</span></div>
<div><span>♦ Günay, Ünver-Güngör, Harun; Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos; Tarih, Türkiye İş Bankası Yayınları, 9. Basım, İstanbul. 2013.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir; Makaleler ve İncelemeler I, TTK, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir; Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTK, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu İbrahim; Türk Bozkır Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ Koca, Salim; “Eski Türklerde Bayram ve Festivaller”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Cilt: 3, Ankara, 2002, s. 51-57.</span></div>
<div><span>♦ Koca, Salim; Türk Kültürünün Temelleri II, Kültür Yayınları, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Koçak, Kürşat; Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları, Kömen Yayınları, Konya, 2015.</span></div>
<div><span>♦ Koçak, Kürşat; “Bozkır Kültüründe Bakırın Ortaya Çıkışı ve İşlenmesi”, Cappadoccia Journol of Histıry and Social Sciences, Sayı:1, 2013, s. 36-41.</span></div>
<div><span>♦ Kırcı, Emine; “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar” Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, Ankara, 1998, s. 398-407.</span></div>
<div><span>♦ Mandaloğlu, Mehmet; “İslamiyet’ten Önce Türklerde Toplantı ve Törenler”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl.16, Sayı:2, Ağustos 2012, s. 221-232.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar; Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, Enderun Kitapevi, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi II, TTK, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ Potapov, Leonid Pavlovich; Altay Şamanizmi, Çev. Metin Ergun, Kömen Yayınlan, Konya, Mart 2012.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean Paul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Kabalcı Yayınevi, çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Sümbüllü, Yusuf Ziya; “Eski Türklerde Defin Şekilleri Üzerine Bir İnceleme ”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü dergisi, Cilt. 4, Sayı. 2, Erzurum, 2004, s. 61-72.</span></div>
<div><span>♦ Tokarev, Sergei Aleksandrovich; “Kültür Tarihinde Ateş Sembolü”, çev. Muvaffak Duranlı, Türk Dünyası İnceleme Dergisi, Cilt:4, Sayı: 1, İzmir, 2005, s. 257-262.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bayram Erdoğan; Sorularla Türk Mitolojisi, Pozitif Yayınları, İstanbul, Mayıs 2007, s.159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  Hatice Derya Can – Yalçın Kayalı; “Hint ve Türk Mitolojisinde Ateş Kültü”, Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi, c. I, S.1,2012, s.572.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi II, TTK, Ankara, 2014 s. 637.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Emine Kırcı; “Türk Kültüründe Ateşle İlgili İnanışlar” Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, Ankara, 1998, s.399.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Yusuf Ziya Sümbüllü; “Eski Türklerde Defin Şekilleri Üzerine Bir İnceleme ”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü dergisi, Cilt. IV, S. 2, Erzurum, 2004, s.69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> İbrahim Kafesoğlu; Türk Bozkır Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1987, s.99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.630.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.656.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Doğan Avcıoğlu; Türklerin Tarihi, birinci kitap, Tekin yayın evi, Ankara, Mayıs 2006, s. 356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.661.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.646.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Salim Koca; Türk Kültürünün Temelleri II, Ankara, 2003, s.166-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 640.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Jean Paul Roux; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, Kabalcı yayınevi, İstanbul, 2002, s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Koca; Türk Kültürünün Temelleri II, s. 166-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Koca; Türk Kültürünün Temelleri II, s.167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Günay Ünver ve Harun Güngör; Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara, 1997, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Kürşat Koçak: Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları, Kömen Yayınları, Konya, 2015, s. 146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Jean Paul Roux; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, s.233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Emel Esin; Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı yayınevi, İstanbul, 2001, s.118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.667.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.668.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Ülkü Kara Düzgün: “Türk Mitolojisinde Ateş Kültü”, Tük Mitolojisine Giriş, Gazi Kitapevi, Ankara, Ekim 2015, s.150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 648.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 651.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Jean Paul Roux; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Herodotos; Tarih IV, çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası yayınları, İstanbul, 2013, 9. Basım, s. 324.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 660.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İnan; Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTK, Ankara, 2000, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Ahmet Yaşar Ocak; Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, Enderun Kitapevi, İstanbul, 2005, s 250.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  Kürşat Koçak; “Bozkır Kültüründe Bakırın Ortaya Çıkışı ve İşlenmesi”, Cappadoccia Journol of Histıry and Social Sciences, Sayı:1, 2013, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> İlhami Durmuş; “Türk Kültür Çevrelerinde Kültür Adlandırmaları” Akademik Bakış, cilt 8, sayı 15, s. 285.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Salim Koca; ”Eski Türklerde Bayramlar ve Festivaller” Türkler cilt. 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Mehmet Mandaloğlu; “İslamiyet’ten Önce Türklerde Toplantı ve Törenler ”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl.16, Sayı:2, Ağustos 2012, s. 227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a>  Sergei Aleksandrovich Tokarev; “Kültür Tarihinde Ateş Sembolü”, çev. Muvaffak Duranlı Türk Dünyası İnceleme Dergisi, c: IV, Sayı I, İzmir, 2005 s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> İnan; Makaleler ve İncelemeler I, TTK, Ankara, 1998, s.454.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> İlhami Durmuş; “Türk Kültür Çevresinde Dağlama Geleneği”, Milli Folklor dergisi, 2012, sayı 95, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> İlhami Durmuş; İskitler (Sakalar)”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Esin; Türk Kozmolojisine Giriş, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Carter Vaughn, Findley; Dünya Tarihinde Türkler, çev: Ayşen Anadol, İstanbul, Timaş yayınları, 2012, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Leonid Pavlovich, Potapov; Altay Şamanizmi, Çev. Metin Ergun, Konya, Kömen yayınları, Mart 2012, s. 62-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 639.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 640.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 657.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Osman Turan; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul, Ötüken yayınları, 2005, s. 76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 645.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> İnan; Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> İnan; Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> İlhami Durmuş; “Türk Kültür Çevresinde Renkler”, Folklor Edebiyat, cilt 13, sayı 50, 2007, s. 170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> İnan; Makaleler ve İncelemeler I, s. 489.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Potapov; Altay Şamanizmi, s. 75-76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s. 631.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.642.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Ögel; Türk Mitolojisi II, s.647.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinin-kultur-ve-mitolojilerinde-ates.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Gömeç, Sadettin; “Şamanizm ve Eski Türk Dini ”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 1998, Sayı:4, s. 41.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bozkır Kültür Çevresinde Kurt ve Adlandırması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi</guid>
<description><![CDATA[ Bozkır Kültür Çevresinde Kurt ve Adlandırması
Konar-göçer bozkır kavimleri içerisinde varlığı yaşamlarının her alanında görülen kurt motifi, bozkır sosyal hayatının içerisine adeta sinmiştir. Sadece sosyal hayatın değil dini yaşamın içerisinde de başlı başına bir kültür olarak varlık göstermiştir. Kurdun Türk sosyo-kültürel yaşamına bu kadar tesir etmesindeki en önemli etken onun ecdat/ata olarak görülmesidir. Türk aile yaşamında baba/ata kavramının üstlenmiş olduğu büyük […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a7e1de54.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bozkır, Kültür, Çevresinde, Kurt, Adlandırması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Gokturkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html">Bozkır Kültür Çevresinde Kurt ve Adlandırması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aslı Kahraman ÇINAR</strong></span></a>
</p><p>Konar-göçer bozkır kavimleri içerisinde varlığı yaşamlarının her alanında görülen kurt motifi, bozkır sosyal hayatının içerisine adeta sinmiştir. Sadece sosyal hayatın değil dini yaşamın içerisinde de başlı başına bir kültür olarak varlık göstermiştir. Kurdun Türk sosyo-kültürel yaşamına bu kadar tesir etmesindeki en önemli etken onun ecdat/ata olarak görülmesidir. Türk aile yaşamında baba/ata kavramının üstlenmiş olduğu büyük misyon, ataerkil toplum yapısının varlığı, bu önemi tetiklemiş, kurda karşı duyulan saygının en üst düzeylere çıkmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Bu denli önemli olan kurt motifi Türklerin yazısız dönemlerinde mitolojilerine ve sanatlarına yansımıştır. Yazılı belgelerde ise onun Türk milleti için önemi tekrar tekrar vurgulanmıştır. Türk destan ve mitolojilerinde farklı özellikleri ile yer bulan kurt, bazen Türk milletine ata olmuş, bazen yol gösterici, kimi zaman da halaskar (kurtarıcı) olarak hayat bulmuştur. Türkler askeri yapılanmalarında da kurdun gücü, saldırganlığı ve düşmanlarını yenme becerisini örnek almışlardır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bozkır topluluklarında kurt, Türkleri koruması için tanrının gönderdiği kutsal hayvan olarak görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Devlet sembolü olarak kullanılması siyasal güç unsuru oluşuna vurgu yapmaktadır. Hükümdarlar da bu sembolle kudretlerini ifade etmek isteyerek kurt ismini kendi unvanları içerisinde sıfat olarak kullanılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Göktürk, Karluk ve Halaçlarda bozkurt, bir eğitmen görevi üstlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Kağnılı boyların ve Göktürklerin ortak totemleri olmuş ve bu iki milletin kültürel ortak yanları olarak tarihte yerini almıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Bozkurt motifinin doğrudan bir Türk motifi olduğu kanaati onun bozkır yaşamının çobanlık ve besicilikle olan sıkı ilgisine dayandırılmaktadır. Bugün hala Türk kültürlü toplumlarda halk hikâyeleri ve masallarında kurt adı geçmektedir. Türklerce kutlu sayılan kurt Türklüğün milli sembolü olarak bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><span>Bozkır Kültür Çevresinde Kurt</span></p>
<p>Bozkır yaşamının her yanında bir motif, figür, unsur olarak yer bulan kurt, bozkırın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Kurt sosyal yaşamın içinde hem fizikî gücü hem de tanrıdan insanlara kut aktardığına inandıkları manevi gücü ile kimi zaman lider olurken kimi zaman ise rehber görevi üstlenmiştir. Türk topluluklarında kurdun insanlara bozkırın zor şartlarında yaşayabilmeleri için, ateş yakmayı, silah yontmayı, çadır kurmayı öğreterek onlara rehber olduğuna inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Konar-göçer Türk toplulukları evlerini ve ailelerini kötü ruhlardan korumak için çadırlarına kurt başı veya kurt dişi asmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Türk bayraklarında yer alan kurt tasviri, tüyleri, yelesi ve kuyruğu onun yaşamı ile özdeşleşildiği anlamına gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Kurdun, aynı zamanda Tanrı ile Türk halkları arasında haberci olduğuna inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Türklerce kutsal sayılan kotuz, at, kurt ve bazı kuş tüyleri veya kuyrukları bayrağın temel malzemeler olarak yer bulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Kurt, ekonomisi hayvancılığa dayalı olan kültürlerde daha çok görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Yüz binlerce baş hayvanın otladığı bu bozkırların korkutucu hayvanı da kurttur. O, korkutucu yanı dışında, toplayıcı, bir araya getirici özelliği ile de bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Kurdun mübarek olması inancından dolayı en soğuk günlerde bile onun aç kalmayacağı, rızkının gökten yiyecek atılarak gönderileceğine inanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Göçebe bozkır kavimlerinin doğa ile mücadele eden göçebe yaşam şekli kurdun yaşam şeklini andırmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Bozkır yaşayışı ile yerleşik kavimlerin yaşayışı arasındaki fark, kurt sembolünde tezahür etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Kurt, başka kavimlerde görülmeyen Türklere özgü etnografik bir motiftir. Çin kaynaklarında Türk asıllı olmayan kavimler için “kurttan türeyenlerden değildir” şeklinde bir tabirle ayrım yapılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Doğrudan iktisadî yaşamda kullanılıyor olması söz konusu değilse de kurt, iktisadî hayata dolaylı yollardan katkıda bulunmuştur. Devletlerarası antlaşmalarda Türk devletlerinin Çin ile etnik anlamda karışmamak için onları vergiye bağladıkları bilinmektedir. İki taraf arasındaki bu çeşit siyasi ilişki ve antlaşmalarda “beyaz kurt” vergi olarak bir değer ve hukukî bir anlam kazanmıştır. İktisadi açıdan bir timsal olarak tarihte yerini almıştır. Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre Çinlilere yenik düştükleri zaman Türkler ‘beyaz kurdu’ haraç veya vergi olarak galip devletlere savaş tazminatı vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Savaş ve savaş eğitimi Bozkır Türkünün yaşamının vazgeçilmez parçasıdır. Türkler her an savaşa hazır olmak, hep zinde kalmak için gittiği avı dahi savaş eğitimi olarak gören bir anlayışla yaşamaktadırlar. Çocuklarını asker olarak yetiştirme konusuna çok ciddi yaklaşan bozkır halkları küçük yaşlardan itibaren av eğitime başlamaktadır.</p>
<p>Çin kaynaklarında Göktürklerin askeri özellikleri ve ileri düzey askeri yöneticileri hakkında çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Bu askeri yöneticilerin bayrak direklerinin ucuna altından yapılmış bir kurt başı taktıkları, kaynaklardan öğrenilen bilgiler arasındadır. Yine Çin yıllıklarında kurdun Türkler için bir egemenlik, yiğitlik sembolü olduğu aktarılmaktadır. Bu bilgilere dair ifadeler; “Sancaklarının başına altından kurt başı takarlar. Muhafızlarına, savaşçılarına fu-li (böri) derler. Çin dilinde anlamı kurt demektir. Yani kurttan doğmuşlardır” şeklinde geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Bu ifadelere “Batı Türkleri bayraklarının tepesine dişi kurt başı asarlar.” şeklinde de yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Bu adlandırma özellikle ordunun ön saflarında yürüyen askeri birlikler için kullanılırdı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Kurt başlı bayrağın ordunun önünde taşınması uygulamasına Altay Türklerinde de rastlanmaktadır. Kurdun ordunun önünde askeri ve dini lider olarak yürüdüğüne inanmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Tuğlar üzerinde de Kurt gibi Türkler tarafından kutsal kabul edilen (töz/totem) hayvanların resimleri işlenmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Bazı Türk bayrakları üzerinde ise kurt başı figürü kızıl renkli olarak görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Bayrak ise ordunun başında yer almakta, hükümdar kapısı önüne asılmaktadır. Bir sembol olarak bile hep önde yer alması onun rehber, öncü olması temasına vurgu yapmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Önde yer almasının en önemli özelliği kurdu ata, kılavuz olarak gören Türk ordusunun kurt başından güç alması, maneviyatını güçlü tutması, tanrının postuna bürünen bir varlığın öncülüğünde hareket ettiklerini yani mücadele ederken aslında bunu tanrı için yaptıklarını her an akıllarında tutmaktadırlar.</p>
<p>Göktürklerde kağanın muhafız birliğini (hassa ordusu) oluşturan Türk bahadırlar “böri” olarak adlandırılmaktaydı. Askeri araçları için de kurttan faydalanan Türk askeri, yayının kirişini kurt sinirinden imal etmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> Bazı Türk devletlerinde ise devlete tabi olan boyların başındaki görevlilere İlteber ismi verilmekte olup bu isim kurt manasında kullanılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Yenisey yazıtlarında “kanım kağan süsi böri tek” (kağanımın ordusu kurt gibidir) şeklinde geçmektedir. Devamında ise “Tanrı güç verdiği için babam kağanın askeri börü gibi, düşman koyun gibi idi ” denmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Kurdun sahip olduğu güç, saldırganlık ve düşmanlarını yenmedeki ustalığı Türk askeri teşkilatlanmasına bir model olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Kırgız destanlarında geçen “Kök Cal” veya “Kök Cal Kaskır” yani “Gök yeleli kurt” en büyük Kırgız bahadırlarına verilen unvanlardır. İhtiyar kurtlar, kurt sürülerinin önünde giden, onlara yol gösteren tecrübeli hayvanlardır. Bu sürülerin özelliği ihtiyar kurtların istek ve iradelerine göre hareket etmeleri onları her zaman takip etmeleridir. Bu sebeple, böyle tecrübeli fakat korkunç kurtlara “Gök yeleli kurt” da denmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Türklere has bir savaş kurgusu olan ‘Turan taktiği’ veya diğer adıyla ‘Kurt Oyunu’, büyük çoğunluğu okçu süvarilerden kurulu bir sistemdir. Ordu bu taktiği uygulayabilmek için daima taarruz esasına göre düzenlenirdi. Amaç düşman cephesinde şaşkınlık yaratmak ve bu şaşkınlıktan yararlanarak onlara ağır bir darbe indirmekti. Taktiğin en belirgin özelliği “baskın” şeklindeki taarruzlardı. Bozkır savaş taktiğini anlayamayan Batılı ve Doğulu yazarlar bu düzeni “nizamsız ve telaşlı” olarak yorumlamışlardır. Oysa bu özellik Türk birliklerinin başarısını sağlayan en önemli vasıf idi. Bu muharebe usulünün iki mühim hususiyeti vardı: Sahte ricat ve pusu. Yani kaçıyor gibi görünerek düşmanı çembere almak ve kurulan pusuya kadar çekerek onları bir anda mağlup etmek.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Türk askerinin savaşlarda kullandığı “kurt oyunu” taktiği kurdun savaşçı özelliklerinden birinin model olarak kullanılmasıdır. Kurdun istediği yerde düşmanına saldırması Türk ordusu için bir savaş taktiği olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> “Kurt kapanı taktiği” askerin çevik, vurucu, kurnaz, atik davranışlarından dolayı bu ismi almıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Bu isimleri kullanmaları ise kurdu iyi tanıyıp onun yol gösterici özelliklerine duydukları güvenden kaynaklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Taktiğin uygulama aşamasında, savaştan önce Türkler, askeri kuvvetlerinin bir kısmının savaş meydanının sağında ve solunda siperde bırakırdı. Savaş esnasında ise geri çekilerek düşmanın bu askeri kapanın içine düşmesi sağlanır böylece düşman dört taraftan sarılarak yok edilirdi.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Arap Seyyahı Mesudi Türklerin Bizans ile yaşadığı mücadele esnasında Türk ordusunda sağ ve sol kanadın sıra ile öne çıkarak düşmanı ok yağmuruna tuttuğunu bunu aralıksız tekrarladıklarını, bu durumun düşmanda Türk ordusunun bozulduğunu sanmasına yol açtığını ve saldırdıklarında ise Türk ordusunun bozulmadığını fark ettiklerini anlatmaktadır. Bu taktik ile Türk birlikleri düşmanı büyük bir bozguna uğratmıştır. Görülen o ki yazar bunun Türklerin geleneksel savaş yöntemi olan Turan taktiği olduğunu bilmemektedir. (Bu Tür birlikleri Peçenek boyuna aittir ve miladi 943/44 yıllarında yaşanan bir olay olduğu tahmin edilmektedir.)<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p><span>Kurdun Adlandırması</span></p>
<p>Türkler eskiden beri Kurda “böri” veya “börü” demişlerdir. Oğuzların “Kurt” dedikleri hayvana, diğer Türk toplulukları “böri” ismini vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> Kurttan türeyiş mitolojisinin tarihi coğrafyasını çizen araştırmacı Eliyarov, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar kurt ile ilgili adlandırmaların “böri” kelimesi ile ilgisine dikkat çekmiştir. “Bozkurt” ismindeki “boz” kelimesinin de aslında “böri” kelimesine dayandığına işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> Türk kültür çevresinde “Böri” kelimesinin şahıs isimleri üzerinde de kullanıldığı görülmektedir. Karahanlılar, Çağataylılar, Büyük Selçuklular ve Türkiye Selçuklularında yaygın olarak kullanılan “böri” özellikle hükümdar ve önemli komutanların isimlerine yansımıştır. Mesela “Börü Tekin” isminin, Göktürk ve Karahanlı prenslere verildiği görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Oset halk bilimcisi Abayev’e göre “Kurdalagon”, Kurd (demirci)-ala (alanlı), uarh Kurdun Osetince eski adı olup yeni adı “birag” (Türkçe börüden türetilmiştir) olduğu ve bu adın ünlü bir İskit boya ait olduğunu belirtir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Özbeklerde ise “böri” isimli bir boyun varlığı tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Farsça da ise gurk, kurk şeklinde ifadeleri görülür.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Kurt, “Kur/Gur/Kür” kökünden türemiştir. Güç, kuvvet, dayanıklılık anlamlarına gelir. Kurtarmak fiili ile de bağlantılıdır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> Kurt tarafından beslenen ilk Türke “Böri Tekin”, yani “Kurt Prens” adı verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Kırgızlarda cins ve güzel atlar için de “Gök Kurt” (Kök -Börü) ismi kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> Oğuzların Bozkurdu, Türkistan, Altay, Sibirya Türkleri arasında “kök börü” şeklinde isimlendirilir. Başkurtlarda bu isim “ak börü”ye dönüşmüş, Hunlarda ise “ak tugan” olmuştur. Kaşgarlı Mahmud’un Diva-ü Lûgati’t Türk eserinde, Türklerde yalnız Oğuzlar “börü”ye kurt derler. Sadece Çuvaş Türkleri “kaşgar” veya “turmak” derler şeklinde ifadeler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Yine Kaşgarlıda “bay” kelimesi boy, kabile, toplum olarak anlamlandırmıştır. Bu manada düşünüldüğünde, Bayböri’nin “böri kabilesi” yani “kurt kabilesi” ve “böri topluluğu” yani “kurtlar topluluğu” anlamında kullanıldığı sonucuna varılır. Bu bağlamda Bayböri kelimesi ise, eski Türk halklarının kurt hakkındaki totemistik efsaneleri temelinde gelişen etnik bir terim olarak görülebilir. Kelime daha sonraları destan kahramanlarına isim olmuştur. Birçok Türk topluluğunda kurdun etnik isimler haline geldiği de görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Kırım Tatarları, Volga Tatarları ve Kırgızlar kurda “Kaşıkır/kaşkır” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Kırım Türklerinde “Kurtnezir”, Romanya Tatar Türklerinde “Kurt Seyit” şeklinde adlandırıldığı görülür. Kırım Karay Türkleri kurttan türediklerine inanmaktadır. Kurt burada kararlılık, güç ve aklın sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> Yine bir hayvana ait isim olan Bars kelimesi ise kurt, at, it gibi hayvanları kapsamaktadır. Bar kökünden türeyen “çabukluk, hızlılık, sertlik, tüylü, kıllı” gibi kavramlarla bütünleşmiştir. Bu durum totemle özdeşleşme çabalarının sonucu olarak insanın yaşamına yansımıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Barak kelimesinin kökeni de kurt ile örtüşmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Barak kelimesi için “hızlı at, soylu kurt” da denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> Çuvaşça Kurt adı bazı bölgelerde Kaşkır/ Kaskir veya “kaşı kır” olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Ayrıca “vurum chure” yani “uzun kuyruklu”, “tokmak chüre” yani “vuran/döven kuyruk”, ironik manada “pigambar jittı”, yani “çobanların koruyucu ruhu(köpeği)” denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Türklerde yalnız dolaşan vahşi kurtlara da “yalınsak” denilmektedir. Eski Türk ailelerinde, saygıdan dolayı büyüklere adı ile hitap etmek yasak ve tabu idi. Bu yüzden kurda ismi ile değil de farklı sıfatlar yüklenerek çağırılmış olabilir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> “Böri/Börü” adına kutsiyet atfedilmesi ve saygıyla anılmasından dolayı Anadolu Türkleri arasında bu isim terk edilerek küçük ve zararsız bir hayvana da ad olan Kurt kelimesi kullanımı tercih edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Kurt kelimesinin bir “yırtıcı, korkunç hayvan” bir de “küçük böcek” manasında kullanılması konusunda B. Ögel, “bunun gerçek sebebini bilmemekteyiz, Türk düşünde tarihinin karanlık kalan bir bölümüdür” şeklinde açıklamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Böri sözcüğünün yerine solucana ad olan kurt sözcüğünün kullanılması sadece Oğuzlarda rastlanan bir durumdur ve günümüze kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Türklerin kurt efsaneleri, bazı İslam ve Süryani kaynaklarına yansımış, hatta Avrupa Hunları için “Kuzey Kurtları” denilmiştir. Hun-Kurt gibi isimler görüldüğü gibi Bulgar Türklerinde “kurt” şahıs adı olarak kullanılmıştır. Ünlü Tabgaç hükümdarı Tai-wu’nun lakabı Fu-li veya Fo-h yani Böridir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a> Eski Türklerde kullanılan “bekçem” kelimesi hem bayrak, hem kurt, hem de bir Türkmen boyunun adı olarak kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a> Kurt Ana, Türk, Moğol ve Altay mitolojisinde Kurt Tanrıça Kort (Kord, Kurd, Gurt) Ana olarak da bilinmektedir. Börü (Börö, Böri) Ana ve Moğolca Çına (Şono, Şına) Ece sözcükleri de eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Türkmenlerde “gurt” şeklinde olan bu teriminin eski Oğuz boylarından geldiği tahmin edilmektedir. “Başkurt” etnik adının (baş+kurt) “baş kurt” anlamını bildirdiği çoktan ispatlanmıştır. Bazı efsanelerde Başkurt boylarının Güney Ural’a göç ettikleri zaman yola ilk çıkanın kurt olduğu anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>‘Kurtlar’ ifadesiyle Açina kabilesi tiginleri ve onların silah arkadaşları kastedilmektedir. Açina kelimesi Türkçe değildir, kelime Moğolcadan Türkçeye geçmiştir. Açina (a-shih-na) “vefakâr, saygıdeğer kurt” anlamını almaktadır. Pelliot, Çincedeki “Tu-kiu”nun Türk değil, “Türk-üt” şeklinde Moğolca çoğul ekiyle yani “Türkler” anlamında kullanıldığını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a> A-shuh-na kelimesi de “asil kurt” anlamına gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a> Çin kaynaklarında Türk hanı ve kurt eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a> Göktürklerdeki Kurt-Aşına adı Asen, Zena, Aşina gibi okunuşlarda görülmekte olup Türkçede “aşan” şeklinde de açıklanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Bu kelimeler Hiung-nu dilinden geçen sözcükler olarak tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> Kurt kelimesi Türkçede Böri/börü, kaşgir/kasgir, Moğolcada şono/çino, olarak ifade edilir. “A” öneki Çincede saygı için kullanılan bir takıdır. A öneki ile kelime “asil kurt” anlamı kazanmaktadır. Bu Çince ifadenin Arap kaynaklarına geçerken fazla değişikliğe uğramadığı ve “şane” olarak geçtiği görülmektedir.</p>
<p>Çin kaynaklarında kurt kelimesi Hun hakanı ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Siyenpi asıllı bir prenses kocasından bahsederken “kurt karakterli bir insan” demektedir. Çinliler Türklere saldıracaklarında “yapılması gereken, göçmenleri kovmak ve kurtlara saldırmaktır” ifadeleri yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a> Çince “kurt” manasına gelen “Khan Çına” kelimesi Çin kaynaklarında Açına soyunun adı olarak görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> Türkler bu soya verdikleri önemi yöneticilerini bu soydan bir kişiden seçmekle göstermişlerdir. Bu gelenek Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir. Farklı bir yorum olmakla birlikte Açına adlı dişi kurdun, Hz. İbrahim’in hanımı “kantura” olduğu da düşünülebilir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a> Bahsi geçen isim Qangçınga, Ançına, Açına, Açına, Aşına, Asena gibi biçimler almıştır. Bu isimler doğuda ve batıda azize kadınlara verilen isimler olmuştur. Batı, ismi kutsal kabul ederken Türkler ondan türedikleri dişi kurdun ismi olduğunu savunmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p>Vusun kavimlerinin ortaya çıkışı, kurt hakkındaki totemistik inanışları bir dişi kurt tarafından emzirilen Vusun hükümdarı ile ilgili mitolojik hikâyeye bağlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a> M.Ö. I. ve II. binyıllarda oluşan mitolojik hikâye diğer Türk mitlerinden farklı yorumlanmıştır. ‘Vusun’ sözcüğü ‘kurt’ anlamına gelen ‘aşina’ kelimesi ile bağlantılıdır. Kelime zamanla bazı ses değişikliklerine uğramıştır. Vusunlarda “kurt” kültüne tapınma inancının varlığı, kurt mitosları ile ilgilidir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a> “Baysın” kelimesi ise aslında “Bay-usun” kelimelerinden oluşmuş ve “usun boyu” anlamında kullanılmıştır. Zamanla bu anlamından uzaklaşan kelime bir yer adı olarak destanlarda varlığını korumuştur. “Baysın” kelimesine etimolojik açıdan bakıldığında “Aşian-Usun-(bay), Usun-Baysın” şekline dönüştüğü görülmektedir. Özbeklerin bir kolu olan Uysunlar da Usun kabilesinin bir devamıdır. Köken olarak ise kurt totemi olan Aşina kabileleri ile akraba bir koldur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>Kurt ismi özel isim olarak kullanımı fazla değildir. İlhanlılar ve Timurlularda; Kök Böri, Memlüklerde; Kurt, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’da Kurd, Ak Böri,<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a> şeklinde isimlendirilirken yanı sıra, Kurtalan, Kara Kurt, Kurt Kale, Kurt Dere gibi yer adı;<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a> Börü bek, Hacı kurt, Kurtman, Kurtça, Kurt veli, Kurt seyit, Kurtçepe gibi insan ismi; <a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a> Kurt oyunu, Kurt ebe oyunu gibi oyun ve Kurtpençesi gibi bazı ilaç isimlerinde kurt ismine rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a> Kırım’da halen köy, mahalle ve nehirlere Kurti ismi verilmektedir. Tatar-Türk düşüncesine göre “kara oğuz nerede var ise, kurt da orada vardır.”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a> Altay dağlarında Kurt ismi taşıyan dağlar bulunmaktadır. Mesela Ch’e-pi Kağan, Kurt Dağı eyaletinin valisi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> Yine kurdu ifade etmek için kullanılan “canavar” tabiri ise Anadolu’ya özgü bir kelimedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a></p>
<p>Yenisey yazıtlarında geçen “(Ben) General Çoçı Böri(‘yim)” satırlarından böri’nin isim olarak verildiğine dair yazılı belgedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a> “Kök” sözcüğü Moğolca “Köke” dir ve bu “büyük tanrı- kök tengri” anlamına gelmektedir. Türkler kendilerine “Kök Türük” derken Moğollar “Köke Moğol” demişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a> Eski Çin kaynaklarında geçen “Töles” ifadesi ise bütün Orta Asya’ya yayılmış kalabalık Türk topluluklarının ortak ismi olmuştur. Sui-shu hanedanı yıllıklarında Töleslere bağlı elli kadar Türk topluluğu ismi geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Kurdun sahip olduğu tüylerin rengi ve kutsiyetinin isimlerine yansıdığı görülmektedir. Kurdun “gökbörü” olarak ifade edilmesi onun tanrısal olduğuna vurgu yapmaktadır. İsminde yer alan gök ve boz renkleri kurdu doğrudan Tanrı oğlu statüsüne getirir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a> Türkler inançlarına göre bazı renkleri Tanrının rengi olarak görmüşlerdir. Kutsamak istedikleri şeyleri bu renklerle birlikte anmışlardır. Kurt bunlardan biridir ve ona mavi anlamında gök kurt demişlerdir. Türk halkları mavinin gök yani tanrı rengi olduğuna inanmaktaydı. Gök kelimesi genel olarak, yaşamak, yenilenmek, gençleşmek, yeşermek gibi bir anlama sahiptir ve göyermek bu anlamda kullanılan ile ifadedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a></p>
<p>Kurtların renkleri yaşadıkları bölgeye göre çok büyük değişiklik gösterir. Açık gri- kahverenginden koyu nefti renge kadar değişir; her zaman belirli bir siyah karışımı görülür. Genel olarak kuyruk daha koyu renkte ve uç kısmı genellikle siyahtır. Omuz başında sıklıkla “V” şeklinde koyu bir desen vardır. Burun kısmı koyu renkte ve ucu siyahtır. Ön bacakların ön kısmında siyah bir çizgi bulunur. Mevsimlere göre renk değişimi azdır; genel olarak kışın renkleri açılır. Kuzey yarım kürenin kuzey kısmında yaşayanlar beyaza yakın renklenme gösterir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>Göktürklerde de kurt, ata ve kurtarıcı olarak devlet sembolleri içerisinde yerini alır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a> Kelime sadece “böri” olarak kullanıldığı gibi, Ak Böri, Al Böri, Börü Bars, Böri Tigin, Çocuk Böri Şenun, Gök Böri Kökey, İl Böri, Kök Böri vb. başka bir ismin yanında yer aldığı şekilleri de vardır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn89" name="_ednref89"><sup>[89]</sup></a></p>
<p>Porolot/Paralat kelimesinin Türkçesi “Bor”/”börü” /“gri-boz “kurt” anlamına gelir, “olot”/ “elet” ise kabile anlamındadır ve “kurt kabilesi” şeklinde ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn90" name="_ednref90"><sup>[90]</sup></a> Yine bu anlamlarda kullanılan bir başka kelime ise “Budin” dir. Türkçe “Bud”/ kurt”, “in” ise “ruh” yani “kurt ruhu” sözcüklerinden oluşmaktadır. “Budin” muhtemelen “kabile”, “halk”, “nüfus” anlamına da gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn91" name="_ednref91"><sup>[91]</sup></a></p>
<p>Bozkurda “aktugan” ismi de verilir. Çuvaşlar kurda “kaşgar” veya “tukmak” derler. Mücmelü’t-Tevarih ve’l-Kıssa adlı eserde Ak tugan, Oğuzname’deki rehber ve savaşçılığı öğreten bozkurdun aynısı olduğu belirtilir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn92" name="_ednref92"><sup>[92]</sup></a></p>
<p>Kurt adını karşılamak için kullanılan “börü” kelimesi de “boz” anlamına gelmektedir. Boz ise göğü temsilen kullanılan bir isimdir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn93" name="_ednref93"><sup>[93]</sup></a></p>
<p>Tuba Türklerinin Şaman dualarında ise; “Kök Pörü (gök kurt) ve kuu Pörü (gri kurt)” olarak iki farklı isimlendirme ile karşılaşılır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn94" name="_ednref94"><sup>[94]</sup></a> Türkiye’nin batı bölgelerinde de gri kurt alışılmış kurt rengidir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn95" name="_ednref95"><sup>[95]</sup></a></p>
<p>“Gök yele” köken olarak Özbek Türklerine ait bir tanımlamadır. Özbekçede methetme olarak “kök yal/gök yele” sıfatı kullanılmaktadır. Başkurtların destanında yer alan kurdun peşine takılıp kendilerine yurt bulmaları, “bizler kurdun izine geldik, bizlere Kurt başçı oldu” sözleriyle ifade bulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn96" name="_ednref96"><sup>[96]</sup></a></p>
<p>Kızıl Kurt, Tüktüü Kurt (Kırmızı Kurt, Tüylü Kurt), Kırmızı Kurt-Saruu, Tüyla Kurt-Döölös kavimlerinin içindeki boy isimleridir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn97" name="_ednref97"><sup>[97]</sup></a> A.M. Sçerbak kurdun farklı isimlerle adlandırılmasını (Mis, börü, maçak, gurt/kurt, kızıl karek, agız kara, v.s.) kurda tapınma geleneği ile ilgili olarak yorumlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn98" name="_ednref98"><sup>[98]</sup></a></p>
<p>Moğollara gelindiğinde “Boz-kurt veya Kır” olarak kullanılan kelime “Börte” halini almıştır. Börte kelimesi eski Moğolca’da “mavi” anlamında “gök rengi” kelimeleri ile karşılık bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn99" name="_ednref99"><sup>[99]</sup></a> Türkleri, Cücen Tatarlarının baskısından kurtaran kahramanın adı “Şane”dir. Şane, Moğolca “kudret” manasında olup, “Börte Çino/Şane” ise Bozkurt demektir. Şane, Türkleri Ergenekon’dan kurtarmıştır. İslam sonrası bile Karluk Hakanları Şane’nin soyundan geldikleri için iftihar etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn100" name="_ednref100"><sup>[100]</sup></a> Moğolcada kurt ataya Börte-Çinu denmekte ve Börte/Berte(boz) ise bir renk adı olarak bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn101" name="_ednref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Mavi kurt’un (kök böri) yanı sıra, Kaşgarlı Mahmud bizim henüz bir anlam veremediğimiz kızıl ve kara bir kurt’tan (kara kızıl böri) bahseder.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn102" name="_ednref102"><sup>[102]</sup></a> Wambery mavi kurt için yeşil kurt demiştir hatta kendi fantastik hikâyelerinden örnekle “bizde de Mavi Sakal gibi fantastik bir isim vardır” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_edn103" name="_ednref103"><sup>[103]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Bozkır kültürü Çin Seddinden Tuna nehrine kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu geniş coğrafyada iklim şartları ve doğa koşullarının kendilerine sunduğu yaşam şekli olan göçebe yaşam tarzını benimseyen bozkır kavimleri burada zorlu yaşam koşullarında kendilerine farklı objeleri totem edinmişlerdir. Bozkır Türk kavimleri ise kurdu kendilerine ata, kurtarıcı ve rehber edinerek asil bir kurt gibi yaşamayı tercih etmişlerdir. Kurdun kendine özgü yaşam tarzı, sürüsünü koruyup kollaması onlara yol gösterip kılavuz olması Türk halklarına örnek oluşturmuş ve kurt karakterli insanlar, kurt cesaretinde bahadırlar, Alpler, yiğitler yetiştirmişlerdir. Kurdun bu kadar saygın olduğu Türk kavimlerinde sosyal, siyasi, iktisadi özellikle de askeri hayata kurt ve kurdun özellikleri yansımıştır.</p>
<p>Bozkır kültür çevresinde kurt motifi özellikle destan ve mitolojilere konu olmuş, günlük hayata etki eden bir unsur olarak görülmüştür. Bozkır yaşamına bu kadar tesir eden kurt öncelikle böri olarak isimlendirilirken zamanla ona duyulan saygı ve atfedilen kutsiyete binaen isminde değişmeler olmuştur. Kurt bozkırın farklı bölgelerinde farklı isimlendirmeler alırken şahıs isimlerine, yer isimlerine, dağ ve nehir isimlerinde de kullanılmıştır. Kurda verilen farklı isimlere Türk, Çin ve Moğol kaynaklarında rastlanmaktadır. Verilen isimlerle bir yandan kurdun rehber, kurtarıcı, kutsal yönleri vurgulanmaya çalışılırken, böri kelimesini kendine isim yapan toplumlarda ise liderlerin ya da askerlerin bu ismin içerdiği saygı, yüklendiği güçlü anlamdan kendilerine pay çıkarmaya çalıştıkları görülmektedir. Soyundan türenildiğine inanılan kutlu varlığın ismiyle anılmak bu isimle saygı ve yücelik bulmak için de kullanılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aslı Kahraman ÇINAR</strong></span></a>
</p><p>Bozok Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Araştırma Görevlisi, asli.kahraman@bozok.edu.tr.</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu çalışma, Aslı Kahraman Çinar, Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerinde Geyik, Kurt ve Kartal (Göktürk Dönemi Sonuna Kadar) , (Doktora Tezi), Ankara, 2016, temel alınarak hazırlanmıştır.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cappadocıa Journal Of Hıstory And Socıal Scıences Yıl: 2016 Sayı: 6</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ABAYEV, Vasiliy, Osetinsky Yazılı Folklor, Moskova-Leningrad, 1949.</span></div>
<div><span>♦ AKCAN, Ayten, Bozkır Kavimlerinde Din, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, Türk Mitolojik Sistemi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2002.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, Kömen Yayınları, Konya, 2014.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Necati, “Kurt Dede ve Tarihi Bağlantısı”, Türk Kültürü, S.481-482, 2003, s.193-200.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRSOY, Ali, Türkiye Omurgalıları, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ DEVLEZ, Mehmet Fatih, “Issık Kurgan Yazısı-Türklerin Gizli Tarihine Bir Bakış”, Türk Yurdu, C.28, S.246, 2008, s.1-4.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “Vusunlar”, Türkler I, Ankara, 2002. s.782-788</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin-Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları”, Gazi Türkiyat, 2007/1, Ankara, 2007, s.35-58.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “Destan, Efsane ve Rivayetlere Göre Türk Kültür Çevresinde Kurt”, Kitabı, 2011, s.65-75. Dede Korkut ve Geçmişten Geleceğe Türk Destanları Uluslararası Sempozyumu Bildiriler</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, 1978.</span></div>
<div><span>♦ ELİYAROV, Süleyman, Kurttan Türeyiş Efsanesinin Tarihi Coğrafyasına Dair, TDA Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’eArmağan, S.65, 1990. s.80-90.</span></div>
<div><span>♦ Hatice Palaz ERDEMİR, “Yabancı Yazarlara Göre Türklerde Savaş Ve Taktik”, Türkler II, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.938-943.</span></div>
<div><span>♦ EUNKYUNG Oh, Joreyev MAMATQUL, “Alpamış Destanında Baysın Kelimesinden Görünen Kurt Totemi”, <em>Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi,</em> S.15, Güz, 2011, s.149-159.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Ziya, <em>Türk Töresi,</em> Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s.1976.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Ziya, <em>Barak Adı ve Barakların Kökeni,</em> Makaleler III, Ankara, 1977.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin, <em>Türk-Hun Tarihi,</em> Berikan Yayınevi, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin, “Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti”, <em>Orkun İnternet Dergisi,</em> 2015, 15. s.131, s.1-15</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, Lev Nikolayeviç, <em>Eski Türkler,</em> Selenge Yayınları, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, Lev Nikolayeviç, <em>Hazar Çevresinde Bin Yıl,</em> Selenge Yayınları, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, Lev Nikolayeviç, <em>Avrasyadan Makaleler-1,</em> Selenge Yayınları, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>♦ GÜLER, Engin, <em>Bozkır Kavimlerinde Liderlik Anlayışı,</em> Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>♦ GÜVEN, Merdan, “Oğuz Kağan Destanı’nda Hayvanlar”, <em>Milli Folklor,</em> C.8, Yıl. 15, S.57, 2003.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Türk Milli Kültürü,</em> Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, “Türk Halklarında Kurt Ağzı Bağlama İnancı”, Sosyal <em>Bilimler Enstitüsü </em>2006, s.273-279.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar Yayınları, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, <em>Türk Halk Tefekküründe Kurt-2,</em> Berikan Yayınevi, Ankara. 2009a.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, “Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi” ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2009b, s.212-220.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, “Dedem Korkut’un Kurdu”, <em>Hacettepe Türkiyat Araştırmaları Dergisi,</em> S.3, 2012, s.309-324.</span></div>
<div><span>♦ KARADOĞAN, Ahmet “Türk Şahıs Adlarında Hayvan Kültü”, <em>Milli Folklor Yıl. 15, S.57,</em> 2003, s. 109-116.</span></div>
<div><span>♦ KARAKURT, Deniz, <em>Türk Mitoloji Ansiklopedisi,</em> e-kitap, 2012.</span></div>
<div><span>♦ KARATAEV, Oljobay, “Eski Türk Devrindeki Kırgız Etnik İsimleri”, <em>Türkler II,</em> MEB yayınları, Ankara, 2002, s.673-677.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI MAHMUT, <em>Divan-ı Lügat-it-Türk Tercümesi,</em> (Çev. Besim Atalay), C.I, Ankara. 1985 LAYPANOV, Kazi, MİZİYEV, İ, <em>Türk Halklarının Kökeni,</em> Selenge Yayınları, İstanbul, 2010</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK, Kürşat, <em>Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları</em>, Kömen Yayınları, Konya, 2015,</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, <em>Türk Mitolojisi I,</em> Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul, <em>Orta Asya ’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar,</em> Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2000</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul, <em>Eski Türk Mitolojisi,</em> Bilgesu Yayıncılık, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul, <em>Orta Asya Tarih ve Uygarlık,</em> Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2014.</span></div>
<div><span>♦ SARICA, Bedrettin, “Kutadgu Bilig’de Komutan ve Ordunun Nitelikleri”, A. <em>Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü,</em> Sayı 37, Erzurum, 2008, s.87-105.</span></div>
<div><span>♦ ŞÇERBAK, A.M. “Voprosı istoriçeskogo razvitiya leksiki tyurkskih yazıkov”, <em>XXV Mecdunarodnıy Kongress Vostokovedov,</em> Moskow, 1960.</span></div>
<div><span>♦ TAVKUL, Ufuk, “Kafkas Nart Destanları Üzerinde Bir Motif İncelemesi: “Nart Örüzmek’in Doğuşu”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, 2002. s. 141-151</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Zeki Velidi, “Bozkurt Efsanesi”, <em>Türkler III,</em> Ankara,2002, s.981-985.</span></div>
<div><span>♦ USER, Hatice Şirin, “Eski Türk Çağında Hayvan Tözlerinden Devlet Sembollerine” <em>Belleten,</em> Cilt. 71, S.262, 2007, s.843-855.</span></div>
<div><span>♦ WAMBERY, Armin, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen Volkes Auf Grund Sprachlicher Forschungen, Budapest. 2013.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Aydın Fikret – Risbek ALİMOV, Yenisey-Kırgızistan Yazıtlan ve Irg Bitig, Bilgesu Yayıncılık, Ankara. 2013.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> İlhami Durmuş, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012, 111 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Fuzui Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2007, s.170-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>Armin Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen Volkes Auf Grund Sprachlicher Forschungen, Budapest, 2013, s.65. ; Merdan Güven, “Oğuz Kağan Destanı’nda Hayvanlar”, Milli Folklor, C.8, Yıl. 15, S.57, 2003, s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Zeki Velidi Togan, “Bozkurt Efsanesi”, Türkler III, Ankara, 2002, s.981.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Emel Esin, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, 1978, s.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1997, s.332-334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>  Jean-Paul Roux, Orta Asya ’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2000, s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Necati Demir, “Kurt Dede ve Tarihi Bağlantısı”, Türk Kültürü, S.481-482, 2003, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Hatice Şirin User, “Eski Türk Çağında Hayvan Tözlerinden Devlet Sembollerine”, Belleten, Türk Tarih Kurumu, Ankara, s.851.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> İlhami Durmuş, “Destan, Efsane ve Rivayetlere Göre Türk Kültür Çevresinde Kurt”, Dede Korkut ve Geçmişten Geleceğe Türk Destanları Uluslararası Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 2011, s.72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Ayten Akcan, ‘Bozkır Kavimlerinde Din ’, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2012, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Durmuş, “Destan, Efsane ve Rivayetlere Göre Türk Kültür Çevresinde Kurt”, s.72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2002, s.106-107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Yaşar Çoruhlu, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, Kömen Yayınları, İstanbul, 2014, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.330-331</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a>  Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin ABC’si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1999, s.147.; Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, s.134; Çoruhlu, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi, s.76; Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yayınevi, Ankara, 2012, s.41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Çoruhlu, Türk Mitolojisinin ABC ’si, s.146; Bedrettin Sarıca, “Kutadgu Bilig’de Komutan ve Ordunun Nitelikleri”, A.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Sayı 37, Erzurum, 2008, s.88; Jean- Paul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2014, s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> User, Eski Türk Çağında Hayvan Tözlerinden Devlet Sembollerine, s.844.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, s.130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> User, Eski Türk Çağında Hayvan Tözlerinden Devlet Sembollerine, s.844.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s. 168-169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Roux, Orta Asya ’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.330-331; Durmuş, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, s.111-115; İlhami Durmuş, “Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin-Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları”, Gazi Türkiyat, 2007/1, Ankara, 2007, s. 49;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Engin Güler, ‘Bozkır Kavimlerinde Liderlik Anlayışı’, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2009, s.129-130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, Ankara, 2000, s.13; Kafesoğlu, Türk Milli Kültür, s.288-289.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Durmuş, “Efsane ve Rivayetlere Göre Türk Kültür Çevresinde Kurt”, s.66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.42-43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.285-286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a>  Durmuş, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, s.111-115; Hatice Palaz Erdemir, “Yabancı Yazarlara Göre Türklerde Savaş Ve Taktik”, Türkler II, Yeni Türkiye yayınları, Ankara, 2002, s.1665.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Ziya Gökalp, Barak Adı ve Barakların Kökeni, Makaleler III, Ankara, 1977, s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Durmuş, “Destan, Efsane ve Rivayetlere Göre Türk Kültür Çevresinde Kurt”, s.71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Saadettin Gömeç, “Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti” Orkun İnternet Dergisi, S.13, 2015, s.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Kürşat Koçak, Bozkır Türk Kültür Tarihinin Kaynakları, Kömen Yayınları, Konya, 2015, s.53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen, s. 65.; Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Süleyman Eliyarov, “Kurttan Türeyiş Efsanesinin Tarihi Coğrafyasına Dair”, TDA Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e Armağan S.65, 1990, s. 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Togan, BozkurtEfsanesi, s.982.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a>  Vasiliy Abayev, Osetinsky Yazılı Folklor, Moskova-Leningrad, 1949, s.592-594; Kazi Laypanov, Türk Halklarının Kökeni, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, s.92-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Eunkyung Oh – Mamatqul Joreyev, “Alpamış Destanında Baysın Kelimesinden Görünen Kurt Totemi”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S.15, 2011, s.151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen, s.147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Demiz Karakurt, Türk Mitoloji Ansiklopedisi, e-kitap, 2012, s.511.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Togan, BozkurtEfsanesi, s.982.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-it-Türk Tercümesi, C.I, Ankara, 1985, s. 5 vd; Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Mahmut, Divan-ı Lügat-it-Türk Tercümesi, s.10 vd; Eunkyung – Mamatqul, “Alpamış Destanında Baysın Kelimesinden Görünen Kurt Totemi”, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen , s.147;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Yaşar Kalafat, “Dedem Korkut’un Kurdu”, Hacettepe Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 3, 2012, s.173-174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Gökalp, Barak Adı ve Barakların Kökeni, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Gökalp, Barak Adı ve Barakların Kökeni, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Gökalp, Barak Adı ve Barakların Kökeni, s. 5-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar Yayınları, Ankara, 2007, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen, s.147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Ufuk Tavkul, “Kafkas Nart Destanları Üzerinde Bir Motif İncelemesi: “Nart Örüzmek’in Doğuşu”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, 2002, s.148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Jean-Paul Roux, Eski Türk Mitolojisi, Bilgesu Yayıncılık, Ankara, 2011, s.58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 330-331.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Yaşar Kalafat, “Türk Halklarında Kurt Ağzı Bağlama İnancı”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2006, s.275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> Karakurt, Türk Mitoloji Ansiklopedisi, s.511.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> Oljobay Karataev, “Eski Türk Devrindeki Kırgız Etnik İsimleri”, Türkler II, MEB yayınları, Ankara, 2002, s.676.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a> Lev Nikolayeviç Gumilev, Avrasyadan Makaleler-1, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.99-101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> Lev Nikolayeviç Gumilev, Hazar Çevresinde Bin Yıl, Selenge Yayınları, İstanbul, 2003, s.202; Kazakistan’da kurt, “kaşkır” olarak bilinir. Kaşkır’ın dişisinin koruyucu özellik taşıdığına inanılır. Dişi kaşkıra müdahale edilmez ve ona saygı duyulur. Dişi kaşkır yatan bir deve üzerinden atlarsa bu durum hayra yorulur. Kaşkırın gözleri ile büyülediğine inanılır. Kazak düşün hayatında kur, böri, kaşkır için güçlü inançlar mevcuttur. Kazaklarda kurt itibarlı hayvanlardandır. Kalafat, Türk Halklarında Kurt Ağzı Bağlama İnancı, s.274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s. 168-169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.332-334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Lev Nikolayeviç Gumilev, Eski Türkler, Selenge Yayınları, İstanbul, s. 36-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Mehmet Fatih Devlez, “Issık Kurgan Yazısı-Türklerin Gizli Tarihine Bir Bakış”, Türk Yurdu, C.28, S.246, 2008, s.1 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Devlez, “Issık Kurgan Yazısı-Türklerin Gizli Tarihine Bir Bakış”, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a> Devlez, “Issık Kurgan Yazısı-Türklerin Gizli Tarihine Bir Bakış”, s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a> İlhami Durmuş, Vusunlar, Türkler I, Ankara, 2002, s.786.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a> Eunkyung – Mamatqul, “Alpamış Destanında Baysın Kelimesinden Görünen Kurt Totemi”, s. 152-153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> Eunkyung – Mamatqul, “Alpamış Destanında Baysın Kelimesinden Görünen Kurt Totemi”, s. 154-155.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a> Ahmet Karadoğan, “Türk Şahıs Adlarında Hayvan Kültü”, Milli Folklor Yıl.15, S.57, 2003, s.113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a> Yaşar Kalafat, “Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi” ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2009b, s.214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a> Kalafat, Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel”, 2009a, s.214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> Kalafat, Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel”, 2009a s.214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> Yaşar Kalafat, Türk Halk Tefekküründe Kurt-2, Berikan Yayınevi, Ankara, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a> Durmuş, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, s.111-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> Aydın Fikret Yıldırım- Risbek Alimov, Yenisey-Kırgızistan Yazıtları ve Irg Bitig, Bilgesu Yayıncılık, Ankara, 2013, s.124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a> Roux, Orta Asya ’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.172-173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Türk Halk İrfanında Kurt, s.14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a> Ali Demirsoy, Türkiye Omurgalıları, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s. 170-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref89" name="_edn89"><sup>[89]</sup></a> Durmuş, Bilge Kağan Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, s.111-115</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref90" name="_edn90"><sup>[90]</sup></a> Laypanov- Miziyev, Türk Halklarının Kökeni, s.104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref91" name="_edn91"><sup>[91]</sup></a> Laypanov-Miziyev, Türk Halklarının Kökeni, s.106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref92" name="_edn92"><sup>[92]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref93" name="_edn93"><sup>[93]</sup></a> Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref94" name="_edn94"><sup>[94]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref95" name="_edn95"><sup>[95]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen s.147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref96" name="_edn96"><sup>[96]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s.121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref97" name="_edn97"><sup>[97]</sup></a> Şçerbak, Voprosı istoriçeskogo razvitiya leksiki tyurkskihyazıkov” s.132.; Karataev, Eski Türk Devrindeki Kırgız Etnik İsimleri, s.676-677.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref98" name="_edn98"><sup>[98]</sup></a> Şçerbak, Voprosı istoriçeskogo razvitiya leksiki tyurkskih yazıkov’, s.132.; Karataev, Eski Türk Devrindeki Kırgız Etnik İsimleri, s.676-677.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref99" name="_edn99"><sup>[99]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref100" name="_edn100"><sup>[100]</sup></a> Ziya Gökalp, Türk Töresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1976, s.100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref101" name="_edn101"><sup>[101]</sup></a> Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 42-43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref102" name="_edn102"><sup>[102]</sup></a> Roux, Eski Türk Mitolojisi, s.57-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-kurt-ve-adlandirmasi.html#_ednref103" name="_edn103"><sup>[103]</sup></a> Wambery, Die Primitive Cultur Des Turko-Tatarischen s.61.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisinde Kuşlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-kuslar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-kuslar</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mitolojisinde Kuşlar
Auguste Comte’a göre “insanlık bir­biri ardınca üç halden geçmiştir ki şun­lardır: Teolojik hal ki bunda insan olay­ların izahını kendisininkine benzeyen fakat daha kudretli iradelerle izah eder; metafizik hal, ki bunda insan olayları so­yutlamalar (tecrit, abstractıon) ve tabiat kuvvetleriyle izah eder; nihayet pozitif hal, ki bunda insan olayları, başka olay­larla izah eder.”[1] Soyut düşünme seviyesi zayıf […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a7c32629.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisinde, Kuşlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Turk-Mitolojisinde-Kuslar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html">Türk Mitolojisinde Kuşlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn2" name="_ednref2"></a><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa SEVER</strong></span></a>
</p><p>Auguste Comte’a göre “insanlık bir­biri ardınca üç halden geçmiştir ki şun­lardır: Teolojik hal ki bunda insan olay­ların izahını kendisininkine benzeyen fakat daha kudretli iradelerle izah eder; metafizik hal, ki bunda insan olayları so­yutlamalar (tecrit, abstractıon) ve tabiat kuvvetleriyle izah eder; nihayet pozitif hal, ki bunda insan olayları, başka olay­larla izah eder.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Soyut düşünme seviyesi zayıf olan insan (ilk çağların insanı) soyut kavram­ları maddi bir şekle büründürme, onları belli bir şekilde, yapıda algılama ve yan­sıtma ihtiyacı duyar. Her varlığın, bede­ninden ayrı bir canı / ruhu bulunduğu, en ilkel insanların inanç sistemlerinde bile somut bir biçimde düşünülmüştür. Bu sebeple ilkel insan, kendi dışındaki her varlığı da kendisi gibi canlı / ruhlu saymıştır. Tabiat karşısında acizliğinin farkına varan, tabiat olaylarını açıkla­makta zorluk çeken insanoğlu olayları, durumları, varlıkları kendi hayal dünya­sında bir sebep – sonuç ilişkisi içerisinde açıklama ihtiyacıyla hikâyeler üretmiş, diğer yandan da sebebini anlayamadığı ve tanrılara mal ettiği olaylar ve durum­lar karşısında kendini koruma, savunma ihtiyacıyla olsa gerek, bir takım güçlere sığınma gereğini duymuştur.</p>
<p>Her millet, varoluşunu bir kaynağa dayandırma kaygısından dolayı, belli bir totem inancına bağlanmıştır. Kendisine bir yer, bir geçmiş belirlemek, çevresinde gördüğü varlıkların meydana gelişini, kâinatın oluşumunu, vb. kendince açık­lamak ve bir sonuca varmak ihtiyacı, milletlerin iptidai dönemlerinin bir mec­buriyeti olmuştur. Bu bağlamda çalışma­mızın temel problemi, “Türkler inanç sistemlerini oluştururlarken çevrelerin­de gördükleri, hayatlarında yer eden varlıkları tarif eder, açıklarlarken kuşlara nasıl bir yer ayırmışlar, onlara ne gibi fonksiyonlar yüklemişlerdir; kuşlar Türk inanç sisteminde nasıl bir öneme sahiptir?” gibi sorulara cevap bulmak olacaktır.</p>
<p>“Eski Türklerde totemciliğin mev­cut olduğu ileri sürülmüş, delil olarak da Kurt’un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın ikinci yarısında Orta Asya Türkleri arasında tespit edilen ve totemcilikteki ‘şuringa’yı andıran put-fetişler vb. gösterilmiştir. Reşid’üd-din, Cami’üt-tevarih adlı eserinde (14.asrın ilk çeyreği) 24 Oğuz boyunu sı­ralarken, her dört boy için bir kuşu ‘on- gon’ olarak belirtmektedir. Ancak, bütün bunları eski Türklerde totemcilik inancı­nın mevcut olduğuna dair gerçek deliller kabul etmek müşküldür. Çünkü, totem­cilik sadece bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun sosyal ve hukuki cepheleri vardır; ki sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması icab eder.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><span><strong>TÜRK MİTOLOJİSİNDE KUŞ­LAR</strong></span></p>
<p>Türk Mitolojisinde kuşlar, bir totem olarak yer almazlar. 24 Oğuz boyu sıra­lanırken her dört boy için bir kuşun ongon olarak belirtilmesinde “Moğol tesiri­ni sezmek mümkündür. Çünkü, bir or­man kavmi olan Moğollar, aslında ‘asa­lak’ ekonomiye bağlı, ailede ‘ana huku­ku’nun hâkim olduğu, aynı zamanda ‘to­tem’ telakkisi içinde yaşayan bir toplu­luk idi. ‘ongon’ sözünün kökü ‘ong’ Türk­çe ise de, tabir olarak ‘ongon’ Türkçe de­ğildir ve gerçekten de Moğollardan önce­ki Türk dili vesikalarının hiçbirinde geç­memektedir. Cami’üt-tevarih’te Oğuz boylarının ongonları olarak gösterilen kuşlar da Moğol tesirinden önceki devir­lerde, aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmut’un eserinde (burada Reşid’üd-din’deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Burada ongon’un totem anlamı değil arma / sembol anlamı geçerlidir. Çünkü gerek Re-şid’üd-din’in eserinde, gerekse Ebulgazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakkime’sin­de ongon olarak belirtilen kuşlar, Oğuz boylarının kaynağı, totemi olarak kabul ettikleri varlıklar değil, yalnızca bir ar­ma olarak benimsedikleri kuşlardır. Her boyun, kendisinin tanınmasını sağlaya­cak bir arma / simge olarak bayrağında bulundurduğu kuşu vardır. Bunlardan,</p>
<table class=" aligncenter" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="180">
<col width="19">
<col width="180"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td class="xl63" width="180" height="21"><span>Şunkar</span></td>
<td class="xl65" width="19"><span>:</span></td>
<td class="xl64" width="180"><span>Kayı Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Ügi</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Bayat Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Köykenek</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Alka Evli Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Göbek Sarı Kuşu</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Kara Evli Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Turumtay</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Yazır Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Kırgu Kuşu</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Yapar Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Kızıl Kaçıgay</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Dodurga Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Köçken</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Döger Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Cure Laçin</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Avşar Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Sarıca</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Kızık Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Bahri</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Beg Dili Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Su Bürkütü</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Karkın Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Ala Toğanak</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Becene Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Buğdayık</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Çavuldur Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Humay</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Çepni Boyu           </span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Bürküt</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Salur Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Encari</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Eymür Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Yagılbay</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Bügdüz Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Toygun</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Yıva Boyu</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span>Cure Doğan</span></td>
<td class="xl65"><span>:</span></td>
<td class="xl64"><span>Kınık Boyu</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>ongonu olarak belirtilmiştir. “Çin kaynaklarına göre içlerinde Türkler de bulunan Kuzeyli göçebelerin bayrakla­rında yırtıcı kuş, ayı, kaplan gibi motif­ler de görülüyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bir totem olma­sa da bir ‘doğan’ın Kırgızlardan bir kabi­lenin türemesini sağladığına dair efsane vardır. Bu efsaneye göre, “Kırgız kabile­lerinden birinin bir atası ve bu atanın da üç karısı varmış. Bu üç kadından en kü­çüğü gece uyurken bir rüya görmüş. Ça­dıra bir avcı doğan gelmiş ve yatağının etrafında uçarak dolaşmış. Sonunda na­sıl olmuşsa kadın gebe kalmış. Bu Kırgız kabilesini idare eden reislerin hepsi de bu küçük kadının soyundan gelirlermiş.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Yaratılış destanlarından Yakutlar’ın “Balıkçıl ve Yaban ördeği Efsanesi”nde, Ana Yaratıcı, bir dünya yaratmaya karar verir ve ana maddesi toprak olacak bu, yaratma olayında kırmızı boyunlu balık­çılla yaban ördeğini denizin dibinden toprak getirmeleri için görevlendirir. Ya­ban ördeği, denizin dibinden toprakla döner ve Ana Yaratıcı, bu toprakla dün­yayı yaratır. Balıkçıl ise, denizin dibin­den toprak getiremediği için Ana Yaratı­cı tarafından cezalandırılır; yeryüzün­den kovulur ve suda yaşamaya mahkûm edilir. Yakutların bir başka yaratılış des­tanında denizin dibinden toprak çıkar­ma görevi, Tanrı tarafından Şeytan’a verilir. Şeytan, bir kırlangıç olarak denizin dibine dalar ve toprağı çıkarır.</p>
<p>Yenisey yaratılış destanında, uçsuz bucaksız su üzerinde (Tanrı’nın yerine) bir şaman kuğularla, kırmızı boyunlu kutup balıkçıl kuşlarıyla ve daha nice ni­ce su kuşlarıyla uçup durmaktadır. Ar­kadaşları da halkı da hep su kuşlarıdır. Yaratma işinde Tanrı’nın yerini alan şa­mam, bu destanda denizin dibinden top­rak çıkarma işini balıkçıla verir. Balık­çıl, ancak üçüncü dalışında bir parça ça­mur çıkarabilir ve şaman bu çamurdan bir ada yaratır.</p>
<p>Yaratılış destanlarında kuşları, de­niz dibinden toprak çıkarma işini ger­çekleştiren varlıklar olarak görmekteyiz; yani yaratılışta aktif rol almışlardır. Di­ğer bir özellik de bu varlıkların su ile il­gili oluşları, yani suda yaşayan kuşlar olmalarıdır. Şu Destanı’nda Hakan Şu, “gümüş havuzunu sefere çıksa bile yanı­na alır, konakladıkları yerlerde içine su doldurtur, kazlar ve ördekleri su dolu gümüş havuza salar, onlarla oyalanırdı, eğlenirdi. Kazların ve ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek Hakan’ı dinlendirirdi; dinlenirken seferle, mille­tin geleceği ile ilgili tasanlar hazırlardı.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Diğer yandan, suda yaşayan bir hayvan olarak kaz da Türk mitolojisinde önemli bir hayvandır. Altay şamanlarının davulları üzerinde kaz ile kartal re­simleri bulunurdu. “Kaz, Türk mitolojisinde çok akıllı ve bilgiç bir kuştur. O, Şamanizm’in kanun ve adetlerini iyi bilir. Kam’a hangi ilahı ziyaret etmesi, hangi yoldan gitmesi ve ilahın huzuruna nasıl çıkılması gerektiğini öğütler. Kaz, Brah­ma’nın olduğu kadar, Kam’ın da binek kuşudur. Kam, önce davulunu at gibi kullanır, sonra “at yoruldu” diyerek atı bırakır, kaza biner. Şimdi davul kaz ol­muştur ve gökyüzünün yüksek katlarına Kam’ı taşır. Kaz, güneşin doğacağını bil­diren elçi kuştur, tan kuşudur. Kozmolo­jide o bir yıldızdır. Yani Tan yıldızı veya Sabah yıldızı veya Zöhre veya Venüs (Sa­bah Venüsü) ki Iran mitolojisinde elinde mandoline, saza benzeyen çalgısıyla bir genç adam gibi tasvir edilir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>“Kısmen Türk oldukları anlaşılan Chou’larda yabani kaz, yüksek mertebeli kimselerin timsali idi. Kaz ve Korday (kuğu) Türklerde beylik ve kut timsali idi. Bu timsal belki su kuşlarının çok bu­lunduğu Kuzey Asya ikliminde doğmuş­tu. M.Ö. ikinci bin yılda Shang devri kâhinlerinin koyun kürek kemiklerine piktogramlar ile yazdıkları kehanetlere gö­re, yırtıcı kuşlar ve büyük su kuşları gök tanrısının bir şekli sanılıyor ve bunların önüne atılan yılan ve başka kurbanlar gök tanrısına verilmiş sayılıyordu. Granet’nin vardığı neticelere bakarak “sarı kuş” denen ve kulağa benzer tüyleri olan büyük baykuş veya kerges ve çaylak gibi kuşlar, gök tanrısının kendisi veya kızı sayılıp bunların önüne insan kurbanları, bilhassa küçük kız çocukları atılıyordu. Bu kurban merasimleri, ateş unsuru ve şimşek ile yırtıcı kuş ve mefhumlarının zirvede olduğu sanılan yaz tahavvülündeki bayramlarda ve hükümdar cenaze merasimlerinde mezarı takdis için icra edilirdi. Brentjes’in işaret ettiği Chou devri bir eserde pençelerinde bir insan tutan ve başındaki iki tutam tüyü bir çift sivri kulağı andıran kartal-baykuş tasvi­ri, belki insan kurbanı remzi olarak gö­rülmelidir. İç Asya göçebe sanatında ise, daha ziyade geyik veya dağ keçisi cinsin­den hayvanlar kaçıran yırtıcı kuş veya kulağa benzer tüyleri olan kuş görülür.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Başkurt folklorunda “Semrük” iki başlı bir kuş olarak tasvir edilir. “Bir ba­şı kişi başı gibi olup kişi dilince konuşur. ‘Mengü Suyu’nu içmiş, ölmez. Kafdağının tepesinde yaşar. Göllerde bulunan ejderhaları kapıp Kafdağına atar.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>“Gamda (Türkçe “karakuş”) adı ve­rilen kulaklı efsanevi Kerges, Asya ile Avrupa sınırlarında Ananın kültürü dev­rinden beri bilinen “Togrıl”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> kuşun­dan başka idi ve Avrupa-Asya hudutla­rındaki illere Türkler ile gelmiş gözük­mektedir. Nitekim VIII. yüzyıl Arap kaynakları da Garuda masalından doğduğu anlaşılan ejder yiyici kuş efsanesini Türkler ile ilgili olarak anlatırlar. Göğün zirvesi, güney yönü ve ateş unsuru tim­sali kuş Türklerde “Kızıl Sağızgan (sak­sağan)” idi. Adından anlaşıldığı üzere “Kızıl Sağızgan” erken Çin’de olduğu gi­bi kargaya yakın bir timsal idi.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Abakan Tatarları’nın destanı Kartaga Mergan’da Kartaga Mergan, kız kardeşini ararken babasının büyüttüğü bir çift kartala yavrularını doyurmaları için dokuz kısrak yakalayıp verir ve on­ları kız kardeşini aramaları için görev­lendirir. Aynı destanda kahramanın av atı, Yalbagay kuşu şekline girerek uçar. Yine aynı destan da Kartaga Mergan, Kan Tögüs’le vuruşurken, Kan Tögüs,</p>
<p><span><em><span>Yer altındaki yedi kuğu<br>
Yedi kuğunun güveyisi<br>
Yer Aynası, Yer Kara<br>
Nerde kaldın, yardım et</span></em></span></p>
<p>diye bağı­rır. Yer Aynası, ölmeden önce, yedi kuğu karısı ile onların başı ve kendisinin kay­nanası olan sarı tırnaklı, kurşun gözlü, kendir saçlı Tyekçakay’ı yardıma çağırır. Kuğu karısının canı bedeninde değildir. Yer altında dokuz deniz vardır. Dokuz denizin birleştiği yerde yeryüzüne kadar yükselen bakırdan bir kayalık vardır, bu kayalığın eteğindeki kara bir sandıkta kuğu karısının canı saklıdır. Bu can, ye­di ayrı kuşun canından meydana gelmiş­tir. Kuğunun ölümü, bu canların yok edilmesine bağlıdır.</p>
<p>Kuş, Türklerde Gök Tanrı’nın ida­resindeki bir varlıktır ve kutsaldır. Bun­dan dolayı da kuş, insan için uğurlu bir canlıdır ve insana iyilik sağlayan bir ya­nı vardır. Diğer yandan kuş, Şamanizm inancı içerisinde ölen birinin ruhu ola­rak değerlendirilir, “ölen kişilerin ruhla­rının bir kuş olarak göğe uçmaları, Türk­lerde oldukça yaygın bir düşüncedir.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Türklerde kartalın ve doğanın önemli bir yeri vardır. ‘”Yakutlara göre, göğün en üst katında ve göğün yere açı­lan kapısında, yeri göğü bağlayan Dün­ya Ağacı’nın tepesinde çift başlı bir kar­tal otururdu. Göklerin korunması bu kartalın vazifesiydi.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Yine “Yakut Türklerinde and, kartalın adıyla içilir. Evlerinin çevresinde kartal gören Yakut­lar, ona et ziyafeti çekerler. Yanlışlıkla bir kartalı öldürürlerse cenazesini tören­le şamana kaldırtırlar. Asya’da bebeksiz kadınlar, kendilerine yavru bağışlaması için kartala yalvarırlardı.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Dede Korkut hikâyelerinden Kanglı Kocâoğlu Kan Turalı’da Kan Turalı’yı yi­ğitleri bir kartal olarak tasvir ederler:</p>
<p><em><span>“Kapkayalar başında yuva tutan<br>
Kadir ulu Tanrı’ya yakın uçan<br>
Mancınığı ağır taştan vızıldayıp müthiş inen<br>
Arı gölün ördeğini şakıyıp alan<br>
</span></em></p>
<p><em><span>Koca Üveyik dipte yürürken çekip yüzen<br>
Karıncığı aç olsa kalkıp uçan<br>
Cümle kuşlar sultanı kartal kuşu<br>
Kanadıyla saksağana kendisini bağırtır mı?<br>
</span></em><span><em><span>Alp yiğitler savaş günü hasmından kaygıla­nır mı?</span></em><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p>“Yuvasını yalçın kayalar üzerine ya­pan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünde bulunması ona bir kutsallık izafesine sebep teşkil etmiş olabilir. Belki de bu sebepten İlk ve Orta çağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski Doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans’ta, Batı devletle­rinde) kartal tasvirinin Türk menşe’den geldiği ileri sürülmüştür.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> “V. yüzyıl­da Attila’nın Hun imparatorluğunda kartal, en yüce gök tanrısı sayılıyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Her Oğuz boyunun ongun/sembol olarak birer doğan türü vardır. Yine Türk soyundan gelen Bulgar Hanları, sembol olarak ellerinde birer doğan tu­tar şekilde tasvir edilmişlerdir. “Peçenek Türklerine ait eserler üzerinde de elle­rinde doğan tutan atlılar görülüyordu. Altınordu Han’ı Toktamış Han, bir do­ğan türü olan kendi kara laçını ile öğünüyordu. Türk devletlerinin savaş sem­bolü olan ucunda at kuyrukları asılı gön­der, tuğ, bir boz doğan ile birlikte gökten düşmüştü. Bunun yorumu ve manası, Tanrı, Türklerin devlet, ikbal ve hâkimiyetleri için buyruğunu bir bozdoğanın güçlü pençeleriyle gönderiyordu. Burada bozdoğan, Tanrı’nın bir elçisi ve resulü gibi idi. Ay ve güneşi pençeleriyle tutan bir doğan Çingiz Han’a hanlığını müjde­lemişti. Görülüyor ki Türk kültür çevre­lerine yakın geleneklerde doğan, yalnız­ca bir av kuşu ve sembol olarak kalmı­yor; Türk devletleri ile Tanrı, arasında gidip gelen kutlu bir elçi gibi görülüyor­du. Yiğit Ak Kübek’in avcı kuşları, ay ve güneşe kadar uzanan dallar üzerinde tü­nüyorlardı.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p><span><strong>SONUÇ:</strong></span></p>
<p>Türk mitolojisinde güçlü doğanlar, alıcı kuşlar ve karakuşlar / kartallar yer alır. Dikkat edilirse Türk mitolojisinde yer alan kuşların hiçbirisi leş yiyen kuş­lardan değildir. Bu durum, Türk kültü­ründe önemli bir özelliktir. Türklerde -kısmen de olsa- totem olarak kabul ede­bileceğimiz kurt’un da leş yiyen bir hay­van olmadığını biliyoruz. Kurt ve kuşlar bu özellikleriyle birleşmektedirler. Türkler asalak, toplayıcı bir hayat tarzı süren insanlar değillerdi. Hayatlarında aktifti­ler. Bu özellikleriyle gerek ongon olarak, gerekse çeşitli inançlar içerisinde yol gösterici, soy türetici, vb. olarak benim­sedikleri hayvanlar da kendileri gibi ta­biatta aktif, hazıra konmayan, başkası­nın artığıyla beslenmeyen canlılardı.</p>
<p>Masallarımızda, hikâyelerimizde, şiirimizde pek çok kuş türüne rastlanır. Şamanizm inancında yansımasını bulan pek çok kuş, şamanların elbiselerinde arma olarak yer aldığı gibi, bayrakta ve­ya hakanın çeşitli tasvirlerinde de yer almıştır. Şamanizm’de kuşların önemli bir yeri vardır. Sözgelimi, ‘Yakut Türkleri göğün direği sayılan sırıklar üzerine ağaçtan yapılmış çift başlı kartallar ko­yarlar ve bu sırıkların üzerine merdiven gibi enlemesine ağaçlar çakarlardı. Bu ağaçların sayısı göğün katlarını simgele­mek üzere 7 ve 9 olurdu. Yine şaman, doğmadan önce kuş biçiminde hayat ağacının dallarında olurdu ya da kuşlar şamana gezisi sırasında eşlik ederlerdi.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>“Her millet kartal veya kuş gibi amblemleri kendine arma olarak alabi­lir. Fakat kartalı kulaklı olarak kabul et­mek ona bir hususiyet vermektir ki bu da bir millet ve bir kültür çevresine ait­tir. Saltık türbesindeki kartal, İskit sa­natının örnek kartallarından biridir. Asıl önemli mesele Çifte minarenin kulaklı çifte kartalıdır. Konya’da, Niğde’de Sun­gur Bey camiinde, Diyarbakır’da sur ka­pıları üzerinde, Kayseri’de Döner Kümbet’te, Divriği Ulu camiinde bu çift kuş veya kartal motifine rastlanmaktadır. Artuk sikkesinde de bu remiz vardır. Altay Türk sanatında da kuş ve kartal mo­tifi büyük bir yer tutar.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Anadolu sahasında da kuşlar şiir­den el sanatlarına, halıdan kilime, taş ve ağaç işlemeciliğine ve pek çok sahaya motif olarak yayılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa SEVER</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi (severm@gazi.edu.tr)</span></p>
<p><span>Kaynak: Milli Folklor Dergisi Yıl: 11 Sayı: 42</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>BİBLİYOGRAFYA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ İNAN, Prof. Dr. Abdulkadir, Makaleler ve İncelemeler I., II, Ank., 1987, Şama­nizm, Ank., 1954</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL,  Prof. Dr. Bahaeddin, Türk Mitolojisi II, TTK, Ank., 1993 Erzurum Anıtla­rında Eski Altay-Türk San’atının İzleri, Erzurum Halkevi Yay., Erzurum 1947,</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU,   Prof. Dr. İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay., İst., 1993,</span></div>
<div><span>♦ ERGÎN, Prof. Dr. Muharrem, Dede Kor­kut Hikayeleri, Boğaziçi Yay., İst., 1995</span></div>
<div><span>♦ Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. Şükrü ELÇÎN Armağanı, TKAE Yay., Ank., 1993,</span></div>
<div><span>♦ CHALLAYE,    Félicien, Dinler Tarihi, (Çev. S. Tiryakioğlu) Varlık Yay. İst. 1960,</span></div>
<div><span>♦ SEPETÇÎOĞLU, M. Necati, Karşılaştırmalı Türk Destanları, Akran Yay., İst., 1990,</span></div>
<div><span>♦ ESİN,   Dr. Emel, İslamiyetten önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Ed. Fak. Yay., İst., 1978,</span></div>
<div><span>♦ BERKTAY, H.- HASSAN, Ü-ÖDEKAN, A., Türkiye Tarihi I, Cem Yay., îst., 1995,</span></div>
<div><span>♦ ÖNEY,   Gönül, Anadolu Selçuklu Mimari­sinde Avcı Kuşlar, TTK Yay., Ank., 1972,</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> CHALLAYE,    Félicien, Dinler Tarihi, (Çev. S. Tiryakioğlu) Varlık Yay. İst. 1960, s.22</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. CHALLAYE, age. “Animizm” maddesi, s.21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> KAFESOĞLU, Prof. Dr. İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay., îst., 1993, s.284</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> ESİN, Emel, İslamiyet’ten Önceki Türk Kül­tür Tarihi ve Islama Giriş, Ed. Fak. Yay., İst., 1978, S..37</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> ÖGEL, Prof. Dr. Bahaeddin, Türk Mitolojisi I, II, TTK, Ank., 1993 s.329</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> SEPETÇÎOĞLU, M. Necati, Karşılaştırmalı Türk Destanları, Akran Yay., İst., 1990, s.115</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> MOLLOVA,     Mefkure, “Bir Şathiye ve Bir Bilmecede Kaz Kültü”, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr, Ş. ELÇİN Arma­ğanı, TKAE, Ank., 1993, s.269</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> ESlN, E., age., s.40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> İNAN Prof. Dr. Abdulkadir, Makaleler ve İncelemeler I., TTK, Ank., 1987, s.350</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> <strong>“</strong>Togrıl” bir alıcı kuş adıdır. Çingiz Han ça­ğında, Togrıl kuşu ve onunla ilgili söy­lentiler, “Çingiz Han kültür çevresi”ne maledilmişti. Tarihçi Reşid-üd-din’e gö­re “Togrıl kuşu, çok korkunç bir kuş idi. Anka kuşu gibiydi.” Ayrıntılı bilgi için bkz. ÖGEL, age. I, s. 131</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> ESÎN, E., age, s.81</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> ÖGEL, age., s.129</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ÖGEL, age.,II.c, s.289</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ÎNAN, Prof.Dr. Abdulkadir, Şamanizm, Ank., 1954, s.165, 116</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ERGİN, Prof. Dr. Muharrem, Dede Korkut Hikayeleri, Boğaziçi Yay., îst., 1995 s.134</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> KAFESOĞLU, age., s.286</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> ÖNEY, G., Anadolu Selçuklu Mimarisinde Avcı Kuşlar, TTK, Malazgirt Armağanı, Ank., 1972, 8.166</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> ÖGEL, age.,II.c., s.286</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> BERKTAY, H.- HASSAN, Ü-ÖDEKAN, A., Türkiye Tarihi I, Cem Yay., İst., 1995, 8.453</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kuslar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> ÖGEL, Prof. Dr. Bahaeddin, Erzurum Anıt­larında Eski Altay-Türk San’atının izle­ri, Erzurum Halkevi Yay., Erzurum 1947, s. 10</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi” Ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel</guid>
<description><![CDATA[ Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi” Ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel
Biz çalışmamızda Rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel’in kısa biyografisini verdikten sonra onun Türk kültür tarihine yönelme seyrine ve eserlerinden mitoloji konulu olanlara kısaca değineceğiz. Bugün yapılmaya çalışılanlar ile O’nun açtığı yol arasındaki bağıntıya yer vereceğiz. Esasen “Türk Mitolojisi”, “Türk Kültür Tarihine Giriş”, “İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi”, “Türk Kültürü’nün Gelişme Çağları” gibi eserlerinde yer verilmemiş, bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a7ac56ab.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yaşayan, Eski, Türk, İnançları, İtibariyle, “Türk, Mitolojisi”, Prof., Dr., Bahaeddin, Ögel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/09/Yasar-Kalafat-005.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html">Yaşayan Eski Türk İnançları İtibariyle “Türk Mitolojisi” Ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar KALAFAT</strong></span></a>
</p><p>Biz çalışmamızda Rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel’in kısa biyografisini verdikten sonra onun Türk kültür tarihine yönelme seyrine ve eserlerinden mitoloji konulu olanlara kısaca değineceğiz. Bugün yapılmaya çalışılanlar ile O’nun açtığı yol arasındaki bağıntıya yer vereceğiz. Esasen “Türk Mitolojisi”, “Türk Kültür Tarihine Giriş”, “İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi”, “Türk Kültürü’nün Gelişme Çağları” gibi eserlerinde yer verilmemiş, bir kültür kodu veya kült oluşturduğu halde değinilmemiş bir konu adeta yoktur. Bu çalışmalar; Türk kültüründe musiki, el sanatları, halk takvimi, spor, beslenme giyim- kuşam ve benzeri gibi üst başlıkların yanında renk, yön, rüya, fal, eğlence, Hızır gibi konularda yapılacak çalışmalar için de kaynak eserlerdir. Biz seçilmiş birkaç alt başlık üzerinde durmaya niyetlenmiştik. Seçme zorluğu çekince kurt üzerinde daha doğru bir ifade ile sözlü kültürümüzde kurt, hatta atasözü nitelikli sözlü kültürde kurt üzerinde durmaya karar verdik</p>
<p><span>1. Metin</span></p>
<p>Kurdun Türk destanlarındaki yeri Bahaeddin Ögel’in çalışmalarında ayrıntılı yer almış iken; Bozkurt, Gök kuyruklu kurt, Gök Kurt, Gök yeleli kurt (Uygur Oğuznâmesinde, Boz yeleli tecrübeli korkunç kurtlar), Böri-Tigin/Bor Çıgın (Cengiz Han’ın oğlu), Kurt/börü (Belki de çok eski zamanlarda Türklerde bir Totemdi, Hunlar çağında bir töz’dü. Göktürk çağında daha ziyade bir semboldü.), Başkurt/Başkırt (Oğuz Han’a düşman halklar arasında gelmektedir.), Al börü/Al pörü (Altay mitolojisinde, insanüstü cesarete sahip olan kutsal kahramanlarla, insanlara iyilik getirmeyen kötü ruhlara verilen bir ad veya sıfattır. Al-pörü ‘Korkunç kurt’, alyış ‘Korkunç ve sihirli orman’ gibi), Al Kurt (Kitanlardan Çin’e gelen tavus, tavus, kaplumbağa gibi kurt da ak idi), Kurt Ana (Kurt Ana ile ilgili efsaneler, Kurt Ata ile ilgili efsanelerden daha yeni idiler.), Kurt ata (Kurt Ataya sahip şamanlar pek makbul sayılmıyordu), Kurttan hamile (Cengiz Han Destanı’nda Alan Koa gece evinde yatarken odasına parlak bir ışık girer ve o bu ışıktan gebe kalır. Işık daha sonra bir kurda dönüşür.), Kurt hizmetçi (Göktürk Hakanlarının muhafız erlerine börü, kurt denirdi.) ve Tanrının habercisi (Altay Türkleri ağaçkakan kuşunun Tanrı ile aralarındaki elçi) olduğuna inanıyorlardı. Şamanların bazıları kartal veya herkes kuşu olabiliyorlardı. Her birinin kılığına girdiği bir hayvanı vardı ve buna hubilgan deniyordu. Yakut Türkleri bazen kurt veya tilkiden medet umar; bu iki hayvanın bol bol resimlerini yaparlardı. Kurt şekline girme ‘Methamorphose’ olayına Altay ve Sibirya Türk destanlarında da sık sık rastlanıyordu. Bir destanda 13 kız 13 kurt oluveriyordu.) Kurt Totem “Sibirya’da ongon sayılan hayvanların derileri soyulup içleri dolduruluyordu. Hâlbuki Hun çağına ait kurtların derileri soyulmuş fakat içleri doldurulmamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Kurt, M.Ö. II. Asırda bile iptidai totem mahiyetini tamamen kaybetmişti. Kurt Türk halklarında kutsal bir tılsım veya arma haline gelmiştir. Nitekim Moğol halklarındaki Ongon sözü de Çağatay Türklerinde ‘Tamga’ veya ‘arma’ anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Oğuz boylarını temsil eden av kuşlarından mürekkep ongonlar, Sibirya Şamanizm’indeki iptidai manalarını çoktan kaybetmiş olmalıydılar. Kurt yiğit, Kurt alp/Kaskır Alp, ayrıca Kurt Dağı, Kurt Derisi, Kurt Dili, Dişi Kurt, Kurt gözlü (Kırgız edebiyatında Manas gök gözlü, kır bıyıklı olarak tasvir edilmiştir.), Erkek Kurt, Kurt kılından yüzük, Kurt Derisi (Ürgel yıldızının gökyüzünde açtığı deliği kapatmak için bir bahadır 30 çift kurt derisinden bir eldiven yaptırır.), Kurtlu arma, Kazıkurt/Kazıgurt (Oğuz İlinin gün doğusundaki dağlardan biri), kurt-koyun, kurt-tilki gibi kurtla ilişkili isim ve isim tamlamaları vardır ki bir kısmı doğrudan inanç içeriklidirler. Bunlardan; Kurt dili (Manas’ın okları kurt dilli kır oklardı), Kurt gözlü, Kurt kılından yüzük (Atilla’nın karısının yüzüğü kurt kılları ile kaplıdır.), Kurt Mağarası, Kurt Yiğit ve Kurt Alp’in, tespiti bizim için yeni olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<div>“Aşemirem bu derenin kurdu var</div>
<div>Her yiğidin gûna gûna derdi var</div>
<div>Balam küsmüş ne virane yurdu var</div>
<p>Benim derdim hiçbir derde benzemez”</p>
<p>Erzurum türküsünde geçen ‘derenin kurdu’ tanımlaması ile kastedilmiş olan bize göre derede yaşayan ve insanları parçalayabileceğinden çekinilen kurt değildi. Bu zahiri belirlemenin yanı sıra, dere sahipli idi ve o sahip bir kurttu. Zira Türk halk inançlarında, sahipler arasında kurdun da bulunduğunu, “derenin kurdu” gibi “dağın kurdu”, “kalenin kurdu”, “ormanın kurdu”, “kalenin kurdu” tanımlamaları ile özel bir kurttan bahsedildiğini diğer bulgular arasında da görüyoruz. Mesela, tamamen yanan bir ormandan veya köyden en son ayrılan “köyün kurdu” olur.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Umulmadık bir hareketin beklenilmeyen bir kimse tarafından yapılması “hangi dağın kurdu öldü” değimi anlatılırken bize göre burada anılan kurttur. Altay dağlarında, Kurt Dağı adını taşıyan birçok tepenin bulunması, Kurt Dağı Eyaleti’nden bahsedilmiş olması<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> üzerinde durulan anlamda bir mana ifade eder mi? Belirli uluslardan beherinin; bir kutsal dağı, bir kutsal bitkisi ve bir kutsal hayvanının olduğu inancı bu noktada bir anlam ifade edebilir.</p>
<p>Kurt-Totem ve Kurt-Töz konusunda Celal Beydili de açıklama yapmaktadır. Arkaik dönemlere ait kendisine has bir tapınma şekli olan ve kabile ve klanlarda görülen totemizme ait çok sayıda kuram vardır. Etnik coğrafi anlamda, daha ziyade Avusturya, Afrika ve Amerika kabileleri arasında görülmüştür. Her klanın ayrı bir totemi vardı ve o klandan gelenler o totemi kutsal sayıp onun soyundan geldiklerine inanırlardı. Türklerdeki ‘Kurt ata’ inancı ise herhangi bir kılan veya kabilenin değil tüm Türk soyluların atası idi. Eski Türklerde kurt hiçbir zaman totem olmamıştı. Oğuz boylarının çadırlarındaki tözler totem değildiler ve Selçukluların çift başlı kartalı ise totemizmle ilgisi olmayan uğur getireceğine inanılan birtakım semboller veya tılsımlardı. Totemist toplumlarda her klanın cet saydığı bir totem var iken Türklerde sadece bozkurt vardır.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Tös-Töz, Sibirya Türk halk inançlarında ataların göstergesi olan bir varlık. Moğolların “ongon” Tuva ve Uryanhay Türklerinin “eren”, Yakut Türklerinin “tangara” ve “emeget” dedikleri putlara Yenisey ve Altay Türkleri “tös” yahut “töz” diyorlardı. Altaylarda her oymağın bir “aru töz”ü vardı.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Buryatlarda Tavşan’ın koşucu, Kuğu’nun şekline girinilen/hubilgan, Kartal’ın elçi ve kurt’un da habercileri olduğuna inanılır.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Çorum’un Alevi inançlı Müslüman halkının dedelerinden Kurt Baba ile Seyit Sultan savaş zamanında Kandil Baba’ya haber taşıyarak muhabereyi sağlıyorlardı. Kurdun üst seviyedeki haberleşmede görev üstlendiği inancında bir devamlılık vardır.</p>
<p>Kutsala habercilik yapma, haber yapanın kılığına girebilme ve kılığına girilebilenin resmini yapma konusunda yaşayan bir inanç ve uygulama da Kafkasya’daki Türk kültürlü halklarda yaşadığını görebiliyoruz. Karaçaylar tahta karyolalarına kurt resmi çiziyor, mahkemede davalı olmaları halinde duruşmaya gitmeden evvel bu kurt resmine bakıyor veya ellerini ona sürüyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ülger Yıldızı ile ilgili anlatıda olduğu gibi Kurt derisinin hikmetine Anadolu Türk kültür coğrafyasında da inanılır. Büyü yapıldığı için zifafta başarılı olamayan gençler, Hakkâri yöresinde kurt derisinde murat alırlar. Kurt kafasının esnetilmiş derisinden geçirilmiş hasta bebeklerin şifa bulacaklarına inanılır.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Kurt derisinde olağan üstülük arama inancında da bir sürekliliğin olduğu söylenebilecektir.</p>
<p>Anadolu’da Kars ve çevresinde çocuk kırklanacağı zaman kırk suyuna fasulye tanesi gibi sayılabilir şeylerden 40 adet konur. Bunlardan en makbulü bir çift kurutulmuş kurban veya kurt gözüdür. Kurt gözü kurban gözü ile eş değerde algılanmış olup, Al Karısı ve benzeri gibi görünmeyen tehditlere karşı koruyucu olduğuna inanılmıştır. Kurt gözünün mistik gücü de mitolojik dönemden günümüze kadar gelebilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Kurt kılı, Atilla’nın eşinin yüzüğünde olduğu gibi, Anadolu bilhassa Doğu Anadolu halk inançlarında da itibarlı bir yere sahiptir. Erkek çocuk daha bebekken burnu delinerek deliğinden kurt kılı geçirilir ise, o çocuğun cesur olacağına inanılır. <a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Bizim kurt adı ile ilgili çalışmalarımızda kurdun; Börü, Canavar, Asina, Gök börü gibi çeşitli kullanım şekilleri ve Kurtalan, Kara kurt, Kurt kale, Kurt Dere gibi yer adı; Börü can, Börü bek, Hacı kurt, Kurtman, Kurtça, Kurt veli, Kurt seyit, Kurtçepe gibi insan ismi; Kurt Oyunu, Kurt Ebe Oyunu gibi oyun isimlerinde yer aldığına, kurtpençesi gibi ilaç isimlerinde de kurt ismine rastlandığına dair tespitlerimiz olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Bu arada Eski Türk İnançları, Eski Türk İnanç Sistemi, Tengricilik, Gök Tanrı İnanç Sistemi, Şamanizm veya Kamizm nedir veya ne değildir türünden hususları bir yana, aralarındaki ortaklıklar ve farklılıklar da keza bir tarafa; Türklerin eski dinleri ile ilgili çalışma yapacak olanlar, Bahaeddin Ögel’in çalışmalarında sorularına cevap bulabilirler. Ayrıca bu inanç isimlendirmelerinin hepsinde de çalışmamıza konu olan kurt içerikli inançlar vardır.</p>
<p>Bahaeddin Ögel 1924 yılında Elazığ’da Harputlu bir esnaf ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. O, kardeşlerinin en büyüğü idi. Tarihçi oluşunda Harput’un zengin tarihi dokusunun ve annesinin etkili olduğu ifade edilir. “Türkiye’de birçok insanın Türk kültürü, Türk dünyası, Türkistan ve Orta Asya Türk kültür Tarihi gibi konularda ilgilenmek şöyle dursun, sözünü dahi etmeğe cesaret edemedikleri veya lüzumsuz buldukları dönemlerde Ögel, bu konuların uzmanı olarak yazılar kaleme almış, üniversite kürsülerinde dersler vermiş, tezler yönetmiş, yayımlamıştır. Şu anda onun araştırma konusu bugün Türk insanını yakından ilgilendirmektedir”<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Bahaeddin Ögel ilk ve ortaokulu memleketinde, liseyi Malatya’da okuduktan sonra, 1941 yılında DTCF’ye kaydolur. Fakülte öğrenciliği sırasında bölümünün derslerinin dışında arkeoloji ve Çin dili ve edebiyatı dersleri de alır. 1945 yılında DTCF’den mezun olur. Daha sonra Moğolca ve Farsçayı çalışmalarında yararlanabilecek kadar öğrenir. Bu dönemde Türkçe ve Almanca makaleler yayınlamaktadır. Mezuniyetten sonra Erzurum Lisesi’nde öğretmenlik ve alanı ile ilgili araştırmalar yapar. Bu dönemde de bölgenin kültür tarihi ile ilgili makaleleri yayımlamaktadır. 1947 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne tayini çıkar. Buranın yüksek kısmı kapatıldığı için Millî Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak Prof. Dr. W. Eberhard’ın yönetiminde doktora öğrencisi olur. “Uygur Devletinin Kuruluşu” konulu tezi ile 1948 yılında tarih doktoru olur. Alanı ile ilgili araştırma ve yayınları devam eder. Aynı yıl mezun olduğu fakültenin Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Kürsüsü’ne stajyer asistan olur. 1950-1952 yılları arasında askerliğini yaparken doçentliğe de hazırlanır ve 1952 yılında doçentlik yabancı dil imtihanını kazanır. 1953 yılında İran’da alanı ile ilgili çalışmalarda bulunur.</p>
<p>Bahaeddin Ögel, aynı yıl Almanya’ya gitti. Hamburg Üniversitesi, Münih Üniversitesi ve Maine Üniversiteleri’nde alanın otoriteleri ile temasları oldu. Türk kültür tarihi araştırmaları için uyguladığı metodu burada edindi. Türkiye’ye dönünce, 1955 yılında tarih doçenti oldu. 1957 yılında mezun olduğu fakültede Türk Tarih Kürsüsüne doçent olarak atandı. 1959 yılında burslu araştırmacı olarak tekrar Almanya’ya gitti. Almanya’dan 1961 yılında dönen Bahaeddin Ögel Çin’e gidemeyince Taiwan Hükümeti kanalı ile misafir öğretim üyesi statüsü ile 1962-1963 yılarında Taiwan’da çalıştı ve Sino-Turcia adlı eserini burada yayınlayıp, akabinde Japonya’da sahasıyla ilgili temasları oldu. Daha sonra bu çalışma hocanın profesörlük tezi olacaktır. 1964 yılında Türkiye’ye döndü.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Ankara Gençlik ve Spor Akademisi (1976-77), Kara Harp Okulu (1977-78), A.Ü.Fen Fakültesi’nde (1982-1984) ders veren Bahaeddin Ögel, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, A.Ü. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Gazi Üniversitesi İnkılâp Tarihi, Fırat Üniversitesi’nde (1978-82) keza alanında dersler verdi. Zaman zaman idari görevlerde bulundu.</p>
<p>Bahaeddin Ögel hocamın Türk kültürünün tarihi ile ilgili çalışmalarında, Çin’de 3 yıl kalmış olmasının etkisi muhakkak ki, büyük olmuştur. “İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi, Türk Mitolojisi I-II, Türklerde Devlet Anlayışı, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Hunlar I-II gibi eserleri bu teşhise şahitlik etmektedirler. Keza 20 cilt olarak planlanmış iken 9 ciltte kalmış olan Türk Kültür Tarihine Giriş isimli eseri de bu konuda bir başka dev kanıttır. Bu eseri; Türklerde yaylak-kışlak hayatı, ziraat kültürü, ev kültürü, yemek kültürü, giyecek ve süslenme, tuğ ve bayrak, ordu ve ordugâh, otağ ordu ve aile disiplinin temelleri, devlet ve ordu mehteri, halk musikisi gibi konuları ihtiva etmektedir. Bahaeddin Ögel, 1924’de başlayan hayatından, 07 Mart 1989 tarihindeki son nefesine kadar Türk kültür tarihini adeta yaşayarak araştırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Günümüzde sadece günümüz Türkiye’sinde değil, Türk kültür coğrafyasının her kesiminde ve sadece ana dili Türkçe olan halklar değil, Türklük araştırmaları arttıkça kendisini daha yakından tanıma imkânı bulan ortak medeniyetin halkları da Türklük araştırmaları yapmaktadır. Siyasî iktidarların değişen siyasî tercihleri bir şekilde Türklük anlayışlarına, giderek Türklük araştırmalarına doğal olarak yansımaktadır. Ancak Soğuk Savaş’tan sonra Türk hükümetleri kültür akrabalarına karşı kültürel kimlik arayışında da ilgisiz kalmamışlardır. İlgili bakanlıkların çalışmaları doyurucu olmasalar da bu gerçeğe şahitlik yapmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının araştırmalarının yanı sıra, Türk üniversitelerinde tarih, sosyoloji, arkeoloji, filoloji, halkbilimi alanlarında bölümler kurulmuş, lisans ve lisansüstü programlar açılmış, araştırma merkezleri oluşturulmuştur. Bunlar yayın faaliyetleri ve kültür şölenleri ile donatılmış, Aynı coğrafyanın halkları ortak üniversiteler tesis edip öğrenci ve öğretici mübadelesi uygulamaya başlamışlardır.</p>
<p>Bahaeddin Ögel bütün bu arayış ve uygulamaların zorlukların kişisel gayretler ile aşıldığı dönemin bir alp ereni idi. Hocamla Türk Devlet Anlayışı isimli kitabının yazılma döneminde daha yakın ilişki içerisinde olduk. Bu yıllar Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi ile daha yakından ilgilendikleri yıllardı. Bu yıllar, Türk devletinin devlet yönetimi konusunda, Türk devlet yönetiminin aksakallardan dinlemeye daha fazla ihtiyaç olduğu dönemdi. Hocam sadece üniversite kürsüsünden öğrencilerine, yayınları ile tüm Türk halkına seslenmekle kalmıyor, her danışıldığında resmi zevata aksakallık da yapıyordu. Ünlü “On altı Türk Devleti” içerikli takvim hocamın hocalığı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü araştırmacı kadrosunun desteği ile ve bizlerin asistanlığı ile yapılabilmiştir.</p>
<p>Bu takvimde imparatorluk olabilmiş Türk devletleri haritaları ile gösterilirken; ayrıca bu haritalarda başkentleri, ülke sınırları, resmi ile birlikte kurucuları, kuruluş ve yıkılış tarihleri de belirtiliyordu. Takvimde halkın mensup olduğu din, kullandığı alfabe, resmi dili dönemlerindeki ünlü kültürel olaylar, insanlık kültürüne katkıları ve yıkılış sebepleri de kısa açıklamalarla anlatılmakta idi. Her sahifesinde Atatürk’ün bir vecizesi vardı. Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı münasebeti ile çıkarılışı 1981 yılına tarihlenmişti. Bu benzeri yayınlarla gençliğe kendisine güven hissi verilmek isteniyordu. Gençliği 12 Eylül’e getiren sebepler arasında gençliğin geçmişini bilmeyişinin de katkısı olduğuna inanılıyordu. Konulan teşhise göre gençler kendi kültürlerinden uzaklaştırıldıkları için millî olmayan fikir akımlarına ve giderek çatışmaya sürüklenmişlerdi. Bu tür çalışmalarla ‘Çok devlet, hatta imparatorluk kurmaktan daha önemlisi onu koruyabilmek yaşatabilmektir. Kurulan devletlerin büyük çoğunlukları iç kargaşalar ve kardeş kavgası sonucu yıkılmıştı. Birlikte yaşamakta olan halklar eserlerinin kıymetlerini bilmelidirler.’ Mesajı verilmek isteniyordu.</p>
<p>Bu arayış M. Kemal Atatürk’ün, “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” açıklaması ile temellendiriliyordu.</p>
<p>Gençlik olayları emperyalizmle de irtibatlandırılıyor; iç çalkantıların, gençliğin düşman kamplara ayrılmış olmasının dış çıkar çevrelerine menfaat sağladığı üzerinde duruluyordu. Tırmanmaya başlayan etnik milliyetçilik Şark Meselesi’nin yeni tezahür şekli olarak algılanıyordu. Bu dönemde birlikte yaşayan halkların inkârına değil, millî kültürel kimliğin oluşturucusu olduklarının izahının gerektiğine inanılıyordu. Zira sınıfsız toplum iddiası ile yapılan bir kısım mücadele sınıf mücadelesine dönüştürülmüştü. Vatanın bir kısım evladı bölgeciliği mücadelesine esas edinmiş bölgelerinin kimlik farkı nedeniyle sömürüldüğünü savunuyor, karşı görüşte olanlarla aralarında ciddi çatışmalar olabiliyordu. Şark Meselesi’nin yeni sahnelenişi için üniversite gençliği vasat olarak seçilmişti. Farklı kimliğe mensubiyet iddiası çeşitli yayınların yapılmasında Sevr mimarı ülkelerce de destekleniyordu. Bu yayınlarda bölge halkına farklı bir millî tarih, millî dil millî kültür verilmek isteniyor, Türk millî kültürel kimliği ihtilaflı kimliklere bölünmek isteniyordu. Bununla bağlantılı olarak, ‘hâkim ulusun mağdur halkı’ intibası verilmek isteniyordu. ‘Yaratılmak istenilen kimliğe mensup olanların siyasî, iktisadî, kültürel sömürüye mahkûm edildikleri, bu mahkûmiyete farklı oluşlarının yol açmış olduğu’ dayatılıyordu. Çelişki kimlik farklılığı üzerine kuruluyor ve çözüm, ‘ezen kimliğe mensup olanların yönetiminden kurtulmak olduğu’ şeklinde gösteriliyordu. Bu kurtuluşun bazı kesimlerde rejim değişikliği ile (sosyalist veya İslamî); bazı kesimlerde, demokratik yöntemlerle ve bazı kesimlerce de şiddet yöntemiyle olabileceğine inanılıp etkinlikler sürdürülmüş, giderek üstünlük şiddet yanlılarının eline geçmişti.</p>
<p>Bu dönemde yaşanılan olaylar Anadolu Türklüğünün kültürel kimliğinin tekrar masaya yatırılmasını gündeme getirmiştir. Tarih, dil, sosyoloji, kültür ve benzeri alanların bilginleri kültürel kimliği tartışmaya başladılar. Birlikte yaşayan halkların ortak eserleri olan cumhuriyetin çatısı altında, inkâra sapılmadan, birliği yitirmeden, nasıl yaşanabileceği konusunda eserler vermeğe başladılar.</p>
<p>Bu çalışmalarının sürdüğü yıllarda Bahaeddin Ögel hocamız, ‘Millet ve Milli Birlik Bilinci’ adlı kitap münasebeti ile yaptığı açıklamalarında Türkiye ve Türkiye dışındaki aynı kültürlü halklar konusunda görüşlerini açıklamaktadır. Bu münasebetle; “Türk lehçelerinin karşılıklı lügatleri yapıldığı, Türk el sanatları, toponomisi, onomastiği, halk oyunları ve folklorun diğer sahalarıyla ilgili çalışmalara ciddi bir şekilde devam edildiği taktirde, Büyük Türk Dünyası’nın çeşitli kesimleri arasındaki saklı kültürel gerçekler ortaya çıkacak; ayrı parçalar görünümü arz eden Türk kültürünün bir bütün olduğu anlaşılacaktır. Bu çalışmalar kısa zamanda semeresini verirken; Bir tarafta esir Türk ellerinde uygulanmakta olan ‘milliyetini unutturma’ faaliyeti geçerliliğini yitirecek, diğer taraftan Türkiye’de kültür bölücülüğü yaparak mahalli kültür kesimlerinden farklı milliyetler yaratmaya çalışanlar etkisiz hale getirilmiş olacaklardır.” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Biz hocamıza kültür komisyonlarında yaptığımız asistanlık yıllarından ve bilgi şöleni türü faaliyetlerde kendisinden alabildiğimiz irfanı paylaştığımız ortak anıları ölümü münasebeti ile yazmış olduğumuz bir yazıda anlatmaya çalışmıştık.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Esasen bir kültür stratejisi dâhisi olan Atatürk’ün DTCF projesi ile TTK ve TDK projelerinin hedeflerini aynılık ve ayrılıklarıyla tartışmak Atatürk’ün kültür milliyetçiliğini anlamak için fevkalade gereklidir, kanaatini taşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece ve yalnız başına ana dilli Türkçe olan halk kurmamış, Cumhuriyet, ana dili farklılıklarına rağmen bir kültür ve eğitim dili olan Türkçeyi millî dil olarak kabul eden halklar tarafından birlikte kurulmuştur. Bu eserin altında, Anadolu’ya Balkanlardan Orta Doğu’dan ve Kafkasya’dan gelen ve kader birliği yapmış olan Türk kültürlü halkların da imzası vardır. Bu ortaklık demokratik olma adına demografik yoğunlukla orantılı olacaktır. Türk kültür coğrafyası Anadolu ve onun ilgili yakın çevresi ile sınırlı değil aynı zamanda ata vatan-ana vatan meselesidir. Bu itibarla Anadolu’yu araştırma çalışmaları, Anadolu’daki Türk kültürlü halkları kültür akrabaları olan diğer halklardan soyutlayarak sağlıklı biçimde yapılamaz.</p>
<p>İnceleme konumuz itibariyle sıklaştırılacak doku halk kültürü ve özelde de halk inançları kültürüdür. Halk inançları kültürü-halk kültürel kimliği-millî kimlik bağlamında yapılacak antiemperyalist kültür strateji araştırmalarında, halk inançlarına diğer ilmî disiplinlerden destek sağlanılması gerekecektir. Bu ihtiyaç bilhassa uluslar arası ilişkilerde geliştirilecek yeni strateji metotları için gereklidir. Halk inançları çalışılırken anonim olması bakımından bir halk felsefesinin olduğundan bahsedilemeyecektir. Felsefe rasyonelken, irrasyonel olan inanç ve bilhassa sınırlarını kolay belirlenemeyen irrasyonel halk inançlarının ilmîliği nasıl izah edilebilecektir. Felsefe okul kurucusunun görüşleri ile kimlik edinirken, halk bilgelerinin aksakalların akpürçeklerin birtakım birikimlerine duyulan ihtiyacı ne nispette karşılayabilecektir. Felsefe, hurafeden gerçeği ayıklarken halk inançları çok kere hurafe içerikli de olabilmektedir. Bu noktada halk inançları felsefe için bir araştırma vasatı veya kaynaklık niteliği taşıyabilecek midir?</p>
<p>Bu yıllarda biz Anadolu Türk halk kültürünün de Anadolu halkı arasında bir kültür köprüsü oluşturdukları üzerinde çalışıyorduk. Anadolu dışındaki Türk kültür coğrafyası ile hocamın çalışmalarındaki bulgulardan hareketle teyit etmeye kalkıp, hocamın da bu alandaki çalışmalara bizzat katılmasını isteyince hocamız “Ben anahtarı, metodu sizlere taşıdım, kapının tam açılması için yeni çalışmaları da sizler yapın” anlamında açıklamalar yaparlardı. Hocam eserlerinde yaşayan sözlü kültür örneklemelerine başvurduğu da olur, ancak onların yapılmasını adeta ilgili disiplinlere bırakırdı.</p>
<p>Biz çalışmamızın bu bölümünde, atasözlerinden hareketle kurt içerikli 12 ayrı atasözünü Türkiye, Kuzey ve Güney Azerbaycan, Osmanlı, Uygur, Gagavuz, Çuvaş Kırgız, Kazak Tatar Başkurt gibi farklı Türk lehçelerine ait 240-250 özlü sözle karşılaştırmaya çalışacağız. Türk lehçelerine göre atasözü seçimini Ö. Çobanoğlu’nun bir esrinden<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> yapıp bizim sözlü kültür verilerimizdeki bilgilerle karşılaştırdık.</p>
<div>Kurda konuk giden köpeğini yanında götürür (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Kurdun konaklığına get, köpeği de ardından apar (Kazak Türkçesi)</div>
<div>Börünen dost olsan, itin yanında olsun (Kırım Türkçesi)</div>
<div>İt ilen yoldaş ol ama çomağı elinden yere koma (Kaşkay Türkçesi)</div>
<div>Kurda mihman bolsan, köpünin yanında bolsun (Türkmen Türkçesi)</div>
<div>İt bilen yoldaş bolsan kolindin tayak çüşmisun (Uygur Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurdun adı kötü, arada tilki var, baş keserler (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Şagal bar başını iyer, gurdun adı yamandır (Türkmen Türkçesi)</div>
<div>Çakal var ki, baş keser, kurdun adı bedmandır (Kazak Türkçesi)</div>
<div>Çakal var baş kopardı Türkün adı yamandı (Kerkük Türkçesi)</div>
<div>Tilki var baş koparır, kurdun adı pislige çihib (Güney Azerbaycan Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurdun ağzı yese de kan yemese de kandır (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Börinin avzı jese de kan, jemese de (Kazak Türkçesi)</div>
<div>Börinin yesa ham oğzi kan, yemese ham ağzi kan (Özbek Türkçesi”</div>
<div>Başkırdın avızı yesen de kan, yemesen de kan (Nogay Türkçesi”</div>
<div>***</div>
<div>Kurdun oğlu kuzu olmaz (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Börinin balası böri bolur (Kıpçak Türkçesi)</div>
<div>Kurt enügi yine kurt olur (Oğuz Türkçesi)</div>
<div>Kurt eniği köpek olmaz (Bulgar Türkçesi)</div>
<div>Böriden eçki pütpes (Altay Türkçesi)</div>
<div>Birönün bari kök (Afgan Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt/İt ağzından kuzu/kemik alınır mı? (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Kurt avın komaz (Oğuz Türkçesi)</div>
<div>Kaşkar savarençen surah kayalla tuhas suk (Çuvaş Türkçesi)</div>
<div>Canavar azından kuzu alınmaz (Gagavuz Türkçesi)</div>
<div>Suskici huçanan peerisçen me (Hakas Türkçesi)</div>
<div>Kurtağzından olmaz sumuk çıhardan (Kaşkay Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt Zayıflığını ite bildirmez dişini gösterir (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Börü arıklığın bildirmes itke tişin ircaytır (Altay Türkçesi)</div>
<div>Börü kartlığın belletmez itke tişin akşaytır</div>
<div>Böri arığın bildirmez üçün itge tügün çüyre aylandıra erdi (Karaçay Türkçesi)</div>
<div>Böri arıklığın bildirmes, sırtnı cünin kampaylar (Karakalpah Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt dumanlı havayı sever (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Kurd dumanlu gün ahtarur (Güney Azerbaycan)</div>
<div>Börünün azıgı boranda (Karaçay Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt eniği yine kurt olur (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Böri beri kök (Afganistan Türkleri)</div>
<div>Börinin balisi böre (Uygur Türkçesi)</div>
<div>Kurt uşağı kurt olar (Kaşkay Türkleri)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt kocayınca ite maskara olur (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Aslan kartaysa çıçkan uyasan közetler (Altay Türkçesi)</div>
<div>Kocalanmış kurt, çüpeğin maskarası olur (Balkar Türkçesi)</div>
<div>Büri kartaysa itler külkisi bula, imiş. (Tatar Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurtla koyun dost olmaz (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Kurt koylarga çoban bolmas (Kıpçak Türkçesi)</div>
<div>Kaşkar ketevençe putek surah kurayman (Çuvaş Türkçesi)</div>
<div>Kuuda kuzu emanet edilmes (Deliorman Türkçesi)</div>
<div>Gurt bilen goyun guda bolmaz, guda bolsa da goyun gülmez (Türkmen Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt komşusunu yemez/Kurt kurdu, it iti yemez (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Böri konşisin cemes/İt itni aşamas (Altay Türkçesi)</div>
<div>Kaşkara kaşkar simest (Çuvaş Türkçesi)</div>
<div>İt itni aşamas (Kumuk Türkçesi)</div>
<div>Böri hamsayiga ala karamas (Özbek Türkçesi)</div>
<div>***</div>
<div>Kurt tüyünü değiştirir huyunu değiştirmez (Türkiye Türkçesi)</div>
<div>Böri kılın taslasa da, kılığın taslamas (Nogay Türkçesi)</div>
<p>Tilkü tügün taşlar, huyun taşlamaz. (Kırım Türkçesi) <a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Bizim halk inançları çalışıcısı olarak tespitlerimiz arasında ise;</p>
<div>“Aç kurt gibi saldırmak”</div>
<div>“Ardından yüz köpek havlamayınca kurt, kurt sayılmaz”</div>
<div>“Kurda konuk giden köpeğini yanında götürür”</div>
<div>“Kurdu ormandan açlık çıkarır”</div>
<div>“Kurdun adı çıkmış tilki var baş keser”</div>
<div>“Kurdun ağzından kuyruk alınmaz”</div>
<div>“Kurt komşusunu yemez”</div>
<div>“Kurtla koyun kılıçla oyun olmaz”</div>
<div>“Kurtla ortak olan koyunun payı ya tırnak ya bağırsak”</div>
<div>“Kurktan korkan koyun saklamaz”</div>
<div>“Keçi kurttan kurtulsa gergedan olur.”</div>
<div>“Keçiye rakı içirmişler kurdun evini sormuş”</div>
<div>“İl ogrusuz dağ börüsüz olmaz”</div>
<div>“Kurt tüyünü değiştirir ama huyunu asla”</div>
<div>“Kurt kurtluğunu eninde sonunda yapar”</div>
<div>“Kurttan kuzu doğmaz”</div>
<div>“Zamanında gözünün kurdunu kırmazsan gün olur o senin başını kırar”</div>
<div>“Kurttan kulağı Eksik”</div>
<div>“Kurtla kıyamete kadar”</div>
<div>“Kurt koyunun pahalı olduğunu bilmez”</div>
<div>“Tüylü koyunu kurt yemez”</div>
<div>“Kurt ile Koyun ateş ile su”</div>
<div>“Kurdu koyunla barıştırmak”</div>
<div>“Ne kurdu gör ne kulhuyu/Ihlası oku”</div>
<div>“Kurtlar ile kuşlar ile Mevla’yı çağırmak”</div>
<div>“Kurda kuşa yem olmak”</div>
<div>“Kurt kurdu yemez”</div>
<div>“Kurdun ağzını bağlayan da açan da ona rızkını verendir.” “Kurt yüzü mübarektir”</div>
<div>“Ağzı bağlı kurt emin kurttur”</div>
<div>“Kurt uluyanda gökten Kudret helvası yağar”</div>
<div>“İt kurt gibi ulur ise uğursuzluk getirir”.</div>
<p>“Kurdun yol kesmesi zafer alametidir.”<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> 2007)”</p>
<p>“Kurt komşusunu talamaz”, “Komşu kurdu beni talasın” atasözlerinin geçmişlerine gidilirken; “Böri koşnısın yimes”i belirtmekte ve bu konuyu Güvahî’den bir beyitle yâd etmektedir:</p>
<p>“Çün incitmez meseldir konşusun kurt,<br>
Sen incitmek neden olanı hem yurt” <a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Güvahi’nin “kurt” tanımı ile bizim “Türk” tanımımız arasında çok ince ve fakat çok sağlam olan aynı zamanda geçmişte bilhassa tasavvuf ehlince gündeme getirilmiş olan bir bağ bir ilinti vardır. Biz Türk’ü töre bağlantılı bir yaşam biçimi olarak düşünüyoruz. Türklük, özelde de mistik boyutu da olan bir ilişkiler bütünüdür. Türklüğü kişioğlu ile Tanrı, kişioğlu ile kişioğlu, kişioğlu ile canlı ve cansız çevresi, kişioğlu ile resmi idari yönetim ilişkileri bütünü olarak düşünüyoruz. Genceli Nizami, Mevlâna, Yunus Emre ve diğerlerine göre Türklük güzellik ve Türk güzel demekti. Türkçe güzel dil, Türkeli güzel yurt, Türk töresi adalet ve demokrasi içerikli idi. Türk sesi, yüzü, işi, ilişkileri güzel demekti. Türk yağmalayan, çapulculuk yapan haksız kazanç edinen, tembel olan değildi. Kişioğlu güzelliklerle bezendiği nispette Türk olabiliyor veya Türklükten uzaklaşıyordu. Kurt komşusunu incitmez iken, halk tefekküründe kurda itibar eden bir halk hem inciten ve hem de Türk olabilir mi idi?</p>
<p><span>2. Sonuç</span></p>
<p>Böylece kurdun Türk kültür coğrafyasında bir kültür köprüsü olduğu ve sözlü kültürümüze atasözlerimizde yaşadığı söylenebilecektir. Alınan atasözlerinin daha ziyade mistik boyutlarına öncelik verilmemiştir. Hal bu olunca “kurt”un yerini aslan, it, tilki de alabilmektedir. Biz, Türk kültürlü halkların halk tefekkürlerinin derinliklerinde kurda mitolojik bir yer verildiği kanaatindeyiz. Kurdun totem, tös veya ongun oluşu biryana o adeta ak ve kara iyeleri kimliğinde bir arada barındıran gerektiğinde don da değişebilen adeta hayra ve gerektiğinde de adeta hayırlı olmayan bir güce sahiptir. Yaratan olarak kabul edildiğini gösteren örnek bulma imkânımız olmadı. Ancak sistemdeki yeri itibariyle adeta don değişebilen etkin bir iye olup etrafında kült oluşmuştur. Hun İmparatoru Atilla’nın ilahî duyurucu da olabileceği, din ve devlet adamlığını temsil eden bir lider olduğu iddiaları da var iken, Atilla’nın kurda benzetildiği bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Hocam Bahaeddin Ögel’in çalışmalarındaki kurt ile ilgili bulguları konu alan evvelce bir çalışmamız olmuştu. Bu yazımızda konuyu tekrar ele almamız gerektiğini belirtmiştik.<a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Sanırım Türk kültürlü halkların inançlarında kurt konusunu inceleyen yeni çalışmalarımızda da hocamın çalışmalarına tekrar tekrar başvurmamız gerekecek.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar KALAFAT</strong></span></a>
</p><p>Alıntı Kaynak: Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, The Journal of International Social Research, Volume 2/8 Summer 2009</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Aşan, Abdulkadir Yuvalı Muhammed Beşir (1995), (Hazırlayanlar) Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Dünyası Araştırma Vakfı, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Beydili, Celal (2005), Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, çeviren; Eren Ercan, yurt Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Çobanoğlu, Özkul (2001), Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Atatürk kültür Merkezi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar, Hocam Bahaeddin Ögel, Türk Kültürü Dergisi, S. 320, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar (2007), Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I, Türk Kalk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar, “Dedem Korkut’un Kurdu”, Prof. Dr. Cihat Özönder Armağanı ‘baskıda’</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Yaşar, “Sarı Saltuklular”, <a href="http://www.yasarkalafat.info/" target="_blank" rel="noopener">www.yasarkalafat.info</a></span></div>
<div><span>♦ Kaypanov, Bilal (2000), “Karaçay Türklerinin Börü ‘Kurtla’ İlgili Töreleri” As-Alan, Moskova, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin (1989), Türk Mitolojisi, C. I, ‘Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar’ Türk Tarih Kurumu, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Seferoğlu Ş.K.-H.Başbuğ (1995), Millet ve Milli Birlik Bilinci, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I. C ‘Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar’ Türk Tarih Kurumu, Ankara 1989;II. C. Ankara, 1995</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Yaşar Kalafat, “Sarı Saltuklular”, <a href="http://www.yasarkalafat.info/" target="_blank" rel="noopener">www.yasarkalafat.info</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> B.Ögel, Türk Mitolojisi I, s.44</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>Celal Beydili, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, çeviren; Eren Ercan, yurt Yayınları, Ankara 2005, s. 561-562</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> C.Bey Dili, a.g.e. s.562-563</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> B.Ögel, a.g.e. s.47</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bilal Kaypanov, “Karaçay Türklerinin Börü ‘Kurtla’ İlgili Töreleri” As-Alan, Moskova, 2000</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I, Türk Kalk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara 2007</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Yaşar Kalafat, a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Yaşar Kalafat a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara 2007</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Abdulkadir Yuvalı-Muhammed Beşir Aşan, (Hazırlayanlar) Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Dünyası Araştırma Vakfı, İstanbul 1995 s.1</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> a.g.e. s.4-8</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> a.g.e.15</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Ş.K.Seferoğlu-H.Başbuğ, Millet ve Milli Birlik Bilinci, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1995</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Yaşar Kalafat, Hocam Bahaeddin Ögel, Türk Kültürü Dergisi, S. 320,s.745-752.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Özkul Çobanoğlu, Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Atatürk kültür Merkezi Ankara 2001 s.365-372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref18" name="_edn18"></a>a.g.e.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a>Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları -I-, Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar, Anakara 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> B.Ögel, Türk Mitolojisi I., s.45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> B.Ögel, a.g.e. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yasayan-eski-turk-inanclari-itibariyle-turk-mitolojisi-ve-prof-dr-bahaeddin-ogel.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Yaşar Kalafat, “Dedem Korkut’un Kurdu”, Prof. Dr. Cihat Özönder Armağanı ‘baskıda’</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi
(Türk. Tarih Kurumu üyesi) Türklerin, Anadolu’da -bugün Eti camiasından oldukları tahmin edilen- Troyalı’lardan çıkma bir millet oldukları hak­kında, Orta çağda, hattâ 17 inci yüzyıla kadar yaşayan bir efsanenin mevcudiyeti yeni keşfedilmiş birşey değildir. Birbi­rinden naklederek birçok batı vaka yazarları bu efsaneyi birtakım değişikliklerle yüzyıllarca tekrar etmişler ve en son Macar ya­zarlarından Alexandre Eckhardt, Troyalı’larla Türklerin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a79135f5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Avrupalılarla, Müşterek, Troya, Menşeleri, Efsanesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Troya-Efsanesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi.html">Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Reşit Saffet ATABİNEN</strong></span></a>
</p><p><em>(Türk. Tarih Kurumu üyesi)</em></p>
<p>Türklerin, Anadolu’da -bugün Eti camiasından oldukları tahmin edilen- Troyalı’lardan çıkma bir millet oldukları hak­kında, Orta çağda, hattâ 17 inci yüzyıla kadar yaşayan bir efsanenin mevcudiyeti yeni keşfedilmiş birşey değildir. Birbi­rinden naklederek birçok batı vaka yazarları bu efsaneyi birtakım değişikliklerle yüzyıllarca tekrar etmişler ve en son Macar ya­zarlarından Alexandre Eckhardt, Troyalı’larla Türklerin farazî karabeti hakkında milâdın yedinci yüzyılından beri Avrupa’da eski bir anane yaşadığını, bilhassa 13 ncü ve 17 inci yüzyıllar arasında meydana çıkan eserlere istinad ederek neşriyatta bu­lunmuştur. Eserine, Türk tarihi ve müverrihleri için münasebetsiz bazı mütalâalar karıştıran Macar profesörüne göre: Batı edebiyatında, (Türk) kelimesinin ilk geçtiği vesika, yedinci yüzyılda yaşamış bir Frenk rahibinin Hieronymus Scarpum denilen yazı­sıdır ki, buna benzer diğer bazı eserlerle beraber bilâhare Fredegaire mecmuası ismi altında neşredilmiştir.</p>
<p>Rahip Hieronymus’a <em>göre,</em> Troya’nın düşmesini müteakip dağılan Troyalı’lardan bir kısmı Trakya ve Makedonya cihet­lerine geçmişler ve bunlar arasından bir kabile başına Torquotus isminde bir hükümdar intihap ederek bu hükümdara tâbi olanlar Torqui, Turqui, Torci adını almışlar.</p>
<p>Gregori Scarpum, Türklerin Troya aslından oldukları nazariyesini Hieronymus’dan naklen ve az çok aynen tekrar eder.</p>
<p>Orta çağı mütehassısları Alman alimlerinden Krusch ve W. Wilmans: Turqui, Torci ve Torcoth kelimelerinin üzerinde etymologique tetkik ve tenkidlere girişerek, Turci kelimesinin Bizans mehazlarından çıkmış olması neticesine varıyorlar. Diğer bir âlim, Th. Birt, 9 uncu yüzyıla ait <em>(Sycamber francus et teno­ruz)</em> tâbirlerini havi bir vesikaya dayanarak Teucri’lerden bahsederken, Lâtinlerin Troyalı’lara ve bilâhare Türklere verdikleri isimler arasındaki müşabehet üzerine dikkati çekiyor.</p>
<p>Halbuki beşinci yüzyılın sonlarında Panonya’dan, yani bugünkü Avusturya ve Hırvatistan’dan inerek Yukarı İtalya’yı istilâ ile orada Türk türesi mucibince hükümet kuran ve arazi taksimi kanunları vazetmekle şöhret alan, Atila’nın soyundan ve maiyetinden Batı tarihlerinin ismini bazen Eddekun bazen İdku olarak kaydettikleri bir beyin oğlu Odoakr’ın kumandası altındaki, Tuna boyundan gelme kabileler arasında <em>Turcilinguarum’ları</em> tetkik ederken, bu kabile isminin yegâne izahının (Türk dilinden) mânâsından başka olamıyacağını; ve Batı müelliflerinin hiçbir esasa dayanmayarak German ırkından olduğunu söyledikleri Turcilinguarum’ların hem tarih, hem lisaniyat bakımlarından Türk’ten başka bir millete mensubiyetlerini isbat edecek tek bir delil bulunma­dığını müsteşrik Blochet ile yazmıştık.</p>
<p>Memleketinin civarındaki Got, German, Burgund, İslav prenslikleriyle sıhriyet peyda ettiği malûm olan Atila ile, Odoakr’ın istilâlarına ait menkıbelerin ve efsanelerin Norveç ve İzlanda körfezlerine kadar nüfuz ile, bugün dahi Avrupa’nın yüzlerce yerinde folklor halinde ve bilhassa Avusturya, Macaristan, İsviçre ve İtalya’da bariz bir surette mevcut ve Venedik, Triyeste etrafında yaşamakta; hatta Venedig körfe­zinde Torcello adacığındaki kilisenin Önünde Atila’ya affolunup, Odoakr’ın Alpes Juliennes’lerden İtalya’ya inmesi tarihine aidiyeti tahmin edilen, taştan mamul bir taht bulunmakta olduğunu mahallerinde tetkik ve müşahede ettim.</p>
<p>Niebelungen ve Edda’lar gibi bir milletin az çok lehinde sayılacak efsaneler, o milletin büsbütün yabancısı sayılabile­cek muhitlerde kolayca yayılamayacağı ve yaşayamayacağı aklen ve tarihen sabittir. Meselâ, Afrika efsanelerinin Avrupa zihniyetlerinde yer edinmiş olması ihtimali yoktur. Hint ve Mısır efsanelerinin, değişerek de olsa, Avrupa’ya geçmiş olma­sını, âlimler bu memleketler medeniyetlerinin muhaceret ve kültür münasebetleri dolayısıyla izah ediyorlar. Beraber yaşa­mamış, birbirleriyle sıkı kültür temaslarında bulunmamış millet­lerin yekdiğerinin efsanelerini karıştıramayacakları da tabiidir.</p>
<p>Türkoloji haricinde birçok indî, uydurma nazariyeler tecrübe edildikten ve iflâs ettikten sonra, Grousset ve Halphen gibi, taassuptan münezzeh en ciddî Batı mütetebiileri, bizzat Atila’nın ve devletinin Türk olduklarında bugün mütte­fik gibidirler.</p>
<p>Atila ve milâdın birinci yüzyılında bile Avrupa ortalarında göründükleri anlaşılan Hunlardan daha çok evvelki zamanlara çıkarsak, tetkiklerimi başka bakımlardan yaptığım halde, aynı neticeye vardığım, Mommsen gibi klâsik müverrihlerin, Asya’dan Karadeniz yukarı sahilleri üzerindeki bozkırlardan, yani <em>Scythia kıt’asından Tuna yoluyla; </em>ve ekseri Lâtin müverrihle­rinin de Anadolu’dan Akdeniz yoluyla <em>İtalya’ya geçtikleri iddia olunan Etrüsk’lerin,</em> hanedanlarından birçoğunun isimleriyle Türk ve Turgut kelimelerinin ve <em>İskit</em> ve <em>birinci devir Etrüsk</em> sanatlarının pek göze çarpan yakınlıklarının Carra de Vaux’nun nazariyesini teyiden, – fakat fazla katiyetten çekinerek – hiç olmazsa tetkik mevzuu teşkil edebileceğini, İtal­ya’nın Toskana-Etruria eyaletinde yaptığım uzun araştırmalar neticesinde ileri sürmüştüm.</p>
<p>Avrupa’da bilhassa asilzadelerin ve eski hanedanın menşelerini Troya’ya bağlama ananesine gelince, bunu şu suretle izah edebiliriz:</p>
<p>Avrupa’nın, Asya’ya Karadeniz kuzey Bozkırlarıyla bağlı olduğu nispeten yakın tarihte öğrenilmiştir. Herodotos, iki kıt’a arasında hudut görmüyor ve Avrupa İskit veya Saka’larının hudutlarını İran’ın kuzeyine kadar götürüyor.</p>
<p>Kari Magnus devrinde siyaset ve ırk bakımından Asya hudutları Tuna, Linz ve Elb nehirleri idi.</p>
<p>Ilyada muharriri veya toplayıcısı tahmin olunan Homeros’un terennüm ettiği vak’aların geçtiği devirde, Avrupa-Asya mef­humu veya telâkkisi, Ege denizinin batı-doğu kıyılarına mün­hasır idi. Şu hâlde Troya menşei denilmekten maksat, Avrupa Helen’lerine karşı “Asya menşei” dir.</p>
<p>Esasen Ilyada’nın yazıldığı lisanın bile asyalaşmış ve Asya lisanlarıyla karışmış bir Helen lisanı olduğunu lisaniyatçılar iddia ediyorlar.</p>
<p>Homeros, Troyalı’ları aynı ırktan bir millet değil, Asya’nın birçok yerlerinden toplanmış, müteaddit milletlerinden teşek­kül etmiş bir Asya müctemiası halinde tasvir eder; ve bu birleşik Asya milletlerinin birbirine az çok benzer yaşayışlarını toplu olarak “at terbiyecisi” “sert mızraklı” milletler unvanı altında ve Acheen’ler etrafında toplanan Helen’leri ise “sür’atli gemili” milletler tabiriyle ayırt eder.</p>
<p>Ilyada’yı tercüme eden Avni Candar, bu eserdeki yer ve şahıs isimleri üzerinde faydalı araştırmalar yapmıştır.</p>
<p>Troya harbinin bir Avrupa-Asya harbi şeklinde telâkkisi, tarihe geçmiş ve en mütebahhir müverrihler tarafından kabul edilmiştir.</p>
<p>Troya kalesinin düşmesini müteakip dağılan Asyalı ka­bilelerden birinin reisi olan Eneas, batıya muhaceret ettiği za­man, İtalya’da ilk yanaştığı limanın adını Turium koyduğu gibi, İtalya’ya götürdüğü din ve âdetlerin, Helen’lerin din ve âdet­lerine zıt olduğunu ve ilk Etrüsk ananesinin de münhasıran Asyaî zihniyet ve ananeye muvafık olduğunu ilk Roma efsa­neleri kaydeder. Ve bu takribi tarihten itibarendir ki, bu efsa­nelerin ilhamiyle, istilâcı, galip, hâkim İçtimaî sınıfın Asya’dan gelme adamlardan müteşekkil olduğu fikri Avrupa kıtasında yayılmaya başlar.</p>
<p>İsa’dan 250 yıl önce, Roma senatosu, Akarnya’lıların istiklâlini müdafaa ederken, bunların Romalıların ceddi olan Troyalı’larla eski münasebetlerinden bahsetmiştir.</p>
<p>Elli yıl sonra, Romalı’lar, Kibele’nin heykelini isterken yine Roma ve Troya milletlerinin karabetini, birliğini ileri sürmüşlerdir.</p>
<p>Afrikalı lâkabiyle anılan Scipion’lar, Antiochus’a hücum edecekleri sırada, Romalı’ların Troyalı ahfadı olduklarını iddia etmişler.</p>
<p>Varron, Roma aristokrasisinde, Troya menşeli meşhur kibar ailelere dair ayrıca bir eser yazmış; meşhur müver­rih Halikarnassos’lu Denys, zamanında Roma’da Troya aslından 50 kibar ailesinin mevcudiyetini kaydeder.</p>
<p>Caesar ve Vergilius bu efsanevî akideyi, resmiyet haline koymuşlardır.</p>
<p>Orta çağda eli kalem tutanlar, Roma ananesinden ve kül­türünden mülhem olarak, bu akideyi yeni Avrupa milletlerine ve bahusus türedi kıratlarına bir asalet tevcihi suretinde yay­mışlardır. Fakat bu da pek boşuna değildir. Efsanelerde ekse­riya derin hakikatler mündemiçtir.</p>
<p>Asya’dan, Scythia denilen Rusya güney yoluyla Tuna ağzından menbaına, yani Avrupa’nın göbeğine kadar, Herodotos zamanından evvel başlıyan İskit Türk akınları, fasılalarla ve başka başka isimlerle, uzun yıllar devam etmiştir.</p>
<p>Strabon’da da bu havalinin Kelt – İskit’lerle meskûn ol­duğu musarrahtır.</p>
<p>Lâakâl 2300 yıl, bir ırkın, bir milletin, seller halinde de­vamlı istilâsına uğrayan Avrupa memleketlerinde, ne olsa, istilâcıların an’anesinin ve kanının silinmiş olması ihtimali pek azdır. Bilhassa, bir kısım Frank’ları, Saka veya Sakson’ları, İslav’ları, hattâ Danimarka ve Iskandinavyalı’ları idaresi altına alacak ve Galyalı’ların istimdadını celbedecek derecede teşki­lâta ve binnetice medeniyete mâlik olan Atila, ve ondan sonra kısmen Doğu ve Orta Avrupa dağlarına çekilip dayanan ve bilâhara Avar’ların getirdikleri taze kuvvetlerle tekrar hâkimliği ele alan Hun’lar, 8 inci yüzyıla kadar yine oldukça geniş beylikler kurmuşlar ve Frank imparatoru Kari Magnus, bunlara karşı üç defa haç seferi açmağa mecbur kalmış ve henüz put­perest Türk hakanlarını yendiği zaman bile, murahhaslarını kurultaylarına kabul etmiş ve en vahşî zulümlerle hıristiyanlaştırmağa muvaffak olduğu Türk hakanlarına ve beyoğullarına, hıristiyan prenses ve kadınlar ile beraber yan muhtariyet ve kontluk unvanları vererek ve diğer Hunlara da devşirme usulü tatbik ederek bunları hıristiyan camiası içine alıp eritmiştir. Yu­karı Tuna ve Ren nehrinin kıyıları sarp tepelerinde kale gibi kurulmuş birtakım manastırlar, bu (Neophyte’lerin) yeni Hristiyanların, nesilleri kurutulmak üzere rahip olarak ve hem­cinsleri arasında Hristiyanlığı yaymak için yetiştirilmelerine tahsis edilmiştir. Meşhur Codex Cumanicus böyle bir mak­satla vücudu getirilmiştir. Aynı maksatla, İtalya’nın kuzeyinde ve Venedik’te birçok “Catechumenes” mektepleri açılmıştır.</p>
<p>Mevcut Avrupa tarihlerinin çoğundan: Atila Han ile Bayan Han devirleri arasında, Orta Avrupa kıt’asının Hunlar tarafından tamamen boşaltılmış ve buraya bir iki yüzyıl fasıladan sonra Avar Hunlarının yeniden gelmiş oldukları fikri hasıl olur. Halbuki, biraz daha yakından tetkik edilirse, Atila’nın ölümünden Avarların inkırazına kadar, Orta ve Doğu Avrupa, müstemiren, öbe-öbe Türk hâkimiyeti altında kalmakta devam etmiştir. 488’de Atila’nın oğlunu Dalmaçya sahillerine ve Hırvatistan’ın bir kısmına hâkim olarak ve 532’de torunu Muncuk’u Hırvatistan’ın güney kısmı ve illirya beylerbeyi vaziyetinde buluruz. İki yüzyıl müddetçe Avar Hunları, Atila imparatorluğunu, aşağı yukarı aynı hudutlarla canlandırdıktan sonra, doğu ve batıdan gelen tazyiklere dayanamamışlar; fakat, en satvetli zamanlarında bile, Hristiyan beyzadeleriyle sıhriyetten geri kalmamışlardır.</p>
<p>782 de Paderborn’da ve 790 senesinde Worms şehrinde toplanan Kari Magnus’un imparatorluk meclislerinde <em>foedere </em>sıfatiyle hazır bulunan Avar hakanı Tudun, halefi Zodan; ve 810 senesinde torunu Abraham Han Avusturya’nın Passav kasabasında maiyetleriyle vaftiz edilmişler ve Hristiyan prens olarak Hristiyan adlariyle Hristiyan kadınlarına tezviç olun­muşlardır. Tebalarından bir kısmı da zulüm tazyiki altında hakanlarına imtisal etmişlerdir. Bu vak’aların az çok şuurlu nâkili olan, Kari Magnus’un müverrihlerinden Einhard ve Saint-Gall rahibi namile maruf müellifler, Avarlar’dan bahset­tikleri zaman bunlara ekseriya Hun adını verirler.</p>
<p>Üç yüzyıl müddetçe Türk soy adlı ve Han unvanlı birçok Bulgar, Kuman, Macar beylerinin Fransa, Baviyera ve İtalya’ya kadar akınlarından sonra, Orta Avrupa Türklerinin evvelce mahkûm vaziyetinde bulunan milletler tarafından temsil olunmağa başladığı sıralarda, 1041’de, Hristiyan olmuş bir Peçenek Han’ının Samuel Arba ismiyle Macar tahtına çıktığını ve 1116 tarihinden itibaren doğudan kuzeye ve batıya sürülen Tork, Kuman, Peçenek ve sair Türk camialarının Ukranya, Volhynya, Besarabya, Galiçya, Lehistan, Litvanya, Estonya eyaletlerinde yerleşerek ve yavaş yavaş Bizans’tan gönderilen misyonerlerin ve Baltık sahillerinden Ordre Teutonique’in te­sirleriyle Hristiyanlaşarak, diğer unsurlara karışarak, vatanları olan Ukranya, Lehistan ve Macaristan’ı Moğol akınlarına karşı müdafaaya çalıştıklarını ve yerlilerle beraber ezildiklerini; mamafih Macaristan’ın en batısında, Avusturya hududunda Şopron Peçeneklerinin 15 inci yüzyıla kadar, yani takriben Osmanlı’ların İstanbul’u aldıkları tarihe kadar, hususiyetlerini muhafazaya muvaffak olduklarını; bu meselelerde Avrupa’da en ziyade salahiyet sahibi olarak tanınmış Dr. Rassovsky, en muknî menbaları göstererek isbat etmiştir. Hun ve Avar boz­gunluklarından sonra hıristiyanlaşmamakta taannüd eden bir­takım kabile reislerinin İsveç, Norveç ve İzlanda’ya kadar çekildikleri, fakat vaktiyle onların da Hristiyanlığı kabule mecbur kaldıkları, oralarda yayılan efsanelerin tahlil ve tetki­kinden meydana çıkar.</p>
<p>5 inci ve 16 ncı yüzyıllar arasında yazılmış vakayiname­ler Hristiyan azizlerinin hal tercümeleri bu bakımdan elenirse, Hristiyanlaşmak suretiyle, henüz dünyanın bir tarafında şuurlaşmamış olan milliyet bahasına, hayatlarını ve mevkilerini kur­taran birçok İskit, Hun, Avar, Peçenek, Bulgar, Macar, Uz, Uğur, Oğuz, hatta Selçuk Türklerinin Bizans, German, İslav hükümdarları ve asilzadeleri sınıfına büyük mikyasta karışmış olduklarını görürüz. Bizans’da, Rusya’da, Lehistan’da, Alman­ya’da, Macaristan’da, Hırvatistan’da, Bulgaristan’da ve belki sair memleketlerde hıristiyanlaşarak, Avrupa hâkim unsurlarını teşkilde devam etmiş olan Türklerin tarihlerini araştırmak, her halde Türklük için ehemmiyetli bir mevzudur.</p>
<p>Meselâ, hatıra gelirmi ki, hâlâ Sırbistan kral hanedanın soyadı olan Obrenoviç kelimesi, Islavca Ober, Obre kelime­sinin Avar manasına geldiğine göre Avar – Oğulları demektir.</p>
<p>Macar devletinin ilk müessisi addolunan Arpad’la Tuna ile Tizsa nehirleri arasına gelen kabilelerden ekserisinin Türk olduğunda ve bunların yavaş yavaş Hristiyanlaşarak Macarlara karıştıklarında ciddî Macar müverrihleri müttehittirler.</p>
<p>İstanbul’un fethinden yüzyıl sonra, müslüman doğup tanassur eden Boris Godunof, Rusya Çarlığı tahtına kadar çıkmıştı.</p>
<p>Rus ve Diyadulevski gibi Lehistan Heraldist’leri, bu vâsi kıt’alarda en eski aristokrat sınıfının yarıdan fazlasının Türk ve Tatar soylarından geldiklerini esaslı surette iddia ederler.</p>
<p>Fransa’da halk, hiçbir zaman (noblesse)’i kendi soyun­dan addetmemiştir.</p>
<p><em>Avrupa’nın eski noblesse zümresinin Asya kökünden çık­tığı</em> hakkında, çok uzun ve geniş tetebbüatta bulunmuş olan, tanınmış Fransız muharrirlerinden Maurice Larrouy, bu hususta vardığı kat’i kanaati, onbeş sene kadar evvel neşrettiği <em>La Race immortelle</em> (Ölmez Irk) namında, ilim kisvesini takınmamakla beraber çok ciddî ve mühim olan bir eserinde izhar etmiştir.</p>
<p>Attila zamanından beri Hristiyanlaşarak ve herhangi bir suretle Avrupa kibar sınıfına giren pek çok sayıda Türk kanı ile diğer kanlar karışmış olan zümreye, müşterek ve muhtelit bir asalet menşei bulmak veya uydurmak icabetmiş ve o devirlerde İlmî araştırmalar yapmak imkânsızlığı karşısında, Romalılardan ve Lâtinlerden intikal eden, Troya efsanesi klişesinin kabul ve tatbik edilmiş olduğu nazariyesinden başka bir izah imkânı kalmıyor.</p>
<p>Birinci Haçlılar seferi tarihinde yaşamış olan Notre-Dame de Nogent-sur-Coucy rahibi, Guıbert de Nogent, 1108’de yaz­dığı <em>(Historia que dicitur Gesta Dei per Francos)</em> nam eserinde der ki:</p>
<p>“Dünyada, fikirlerinin inceliği ve savaşta bahadırlığı itiba­riyle Türk milletine kıyas olunacak millet yoktur… <em>esasen Türkler, kendilerinin Frenklerle aynı asıldan ve kendileriyle Frenk milletinin askerlikçe bütün milletlerden üstün olduklarını söylerler”</em></p>
<p>Bu sözler, Türklerin Fransızlarla aynı asıldan olduklarına dair efsanenin, Türklere mal edilen ve o yüzyıllarda hiçbir Türk menbaından teyid olunmıyan ilk ifadesidir.</p>
<p>Vincent de Beauvais ve Jean Lemaire des Belges gibi muahhar müellifler ve birçok Alman ve Macar vaka yazarları bazı değişikliklerle aynı esaslar üzerine yazmışlardır.</p>
<p>Scipion Dupleix’in, 16. yüzyılda yazılarak birkaç defa basılmış “Memoires des Gaules” kitabında bu Troya efsanesi, eski müverrihlerden biraz daha reybî zihniyetle şu suretle tel­his ediliyor<a href="https://www.altayli.net/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>:</p>
<p>“Les Troyens estant eschappes du glaive des Grecs, de la ruine et embrasement de leur ville, errans et vagabonds, â gros essaims s’arresterent en fin en diverses contrees et fonderent les plus puissants estats et empires de la terre; celuy des Romains par le moyen d’Enee et de ses successeurs; celuy des Venitiens par le moyen d’Antenor ; celui des Anglais par le moyen de Brutus ; <em>celui des Turcs par le moyen de Turchot; celui des Français par le moyen de la posterite de Francyon….. L’abbe Tritheme, allegant pour son auteur Hun- nibaud, qui vivait sous Clovis I et celuy-ci nommant pour ses garants, Dorak et Wasthald autres historiens scythes………………………………………………………………….. </em> conduit</p>
<p>en Gaule, non pas Francion, mais ses neveux plusieurs siecles apres la destruction de Troie. Ainsi que temoigneraient Dares le Phrygien et Dietis le Candiot, Francyon fuyant Troie şerait arrete sur les frontieres de la Scythie et y aurait fonde la ville de Sycambrie     Quelques autres romans donnent encore</p>
<p>pour compagnon â <em>ce Francion un sien cousin germain quils nomment Torgot ou Turchot, fils de Troile, lequel s’etant separe de luy, avec une partie de sa troupe, fonda la colonie des Turcs en la Scythie….</em></p>
<p>……………….. Au demeurant, parce qu’il n’y a guere qui n’ait ete batie sur quelque fondement de verite, je ne veux pas absolument nier qu’aucuns Troyens ne se soient retires en Gaule apres la ruine de leur ville, veu mesmes qu’Ammien historien celebre en fait mention; mais il ne parle que de quelque coing et contree des Gaules sans marquer le temps. Lucain dit aussi que les Auvergnats s’imaginaient etre extraits des Troyens…”</p>
<p>Scipion Dupleix’in dediği gibi bu efsanelerin, ne kadar az da olsa, bir hakikat tarafı vardır ki, o da, bir zamanlar Anadolu’da, Kırım’da ve Balkanlar’da vakit geçirmiş olan <em>Goller’in; </em>ve Goller, Franklar memleketlerine müteaddit defalar birçok nam altında giden <em>Türklerin, mütekabilen ve uzun müddet, dost, müttefik, düşman, herhalde komşu bulunmuş ve birbirlerini yakından tanımış olmalarıdır.</em></p>
<p>Aynı zamanda, 5. yüzyılın sonlarında ve 6. yüzyılın başında, yani <em>Atila’nın ölümünden yirmi otuz yıl sonra,</em> Fran­sa’da ilk <em>Frank kralı Clovis’in devrinde</em> (isminin de teyiden gösterdiği gibi) Scythe, veya Hun, yani Türk aslından, <em>Hun nebaud adında bir kalem sahibinin yaşadığını,</em> eserinin, yüz­yılları aşacak kadar bir otoritesi olduğunu ve <em>kendisinden evvel gelen diğer iki Scythe muharrir veya müverrihini istişhad ettiğini</em> öğreniyoruz ki, bu malûmat aynı yüzyıllara ait bütün vekayi gibi İlmî bir kat’iyetle kontrol edilmemiş de olsa, böyle bir rivayetin, muahhar bir Katolik rahibi tarafından kabul edilerek kullanılması herhalde Hunların ve Hun medeniyetinin he­nüz Hristiyanlaşmamış Franklar üzerindeki tesir ve nüfuzunu göstermeğe kâfidir. Bu nüfuzu, Hristiyanlık sistematik bir su­rette sökmüş atmış ve izlerini bile silmiştir.</p>
<p>Milâdın 5’nci yüzyıldan 10’ncu yüzyılına kadar Avrupa’da yaşamış olan Türkler hakkında Türk menbaalarının Hristiyan papazları tarafından mahvedilmiş olduğunu yine Hristiyan menbaalarından öğreniyoruz. Zamanının vak’alarını ve muhaberelerini müteaddit dillerde kâtiplere yazdırdığı, Bizans elçisi Priscus’ca temin olunan, Atila’nın kendi kahramanlıklarını kendi lisanında yazdırmamış olması ihtimal haricinde kalır.</p>
<p>Birkaç İslâm müverrihinde, Türklerle diğer bazı unsur­ların karabeti hakkında sathi malûmat varsa da, Osmanlı ta­rihlerinde “Troya menşei” husususda bir ifadeye rastlamadım. Bahis mevzuu olan tez’e dair Türk menbaından fazla malûmat sahipleri meseleyi biraz daha aydınlatabilirler.</p>
<p>Bizde, meseleye sarahatle temas eden, yalnız Fatih’in emri veya izniyle, devrinin tarihini mufassal surette zapteden Kritovulos, der ki:</p>
<p>“Çanakkale mülhakatından eski Troya kıt’asının merkezi olan Ilyon şehrine vürud ettikte, mezkûr şehr-i kadîmin bakayay-ı enkazını ve sair mahasin-i asarını ve mevkiini seyir ve temaşa ve bahren ve berren haiz oldu­ğu ehemmiyeti takdir etti. <em>Fatih Hazretleri</em> burada Achilleus ve Ehas ve sair kahramanların metfun bulun­dukları mahalleri taharri etmiş ve şair Homeros’un mazhar-ı sitayişi olan bu zevatı ve ifa ettikleri şayan tebcil hidematı yad ve tahatturla haklarındaki tahassüsat-ı takdir- kâranesini izhar ve kendilerini meth ü sena eylemiştir. <em>‘’Padişahın başını sallıyarak şu sözleri söylediği mervidir’. Cenabıhak beni bu şehrin ve sekenesinin müttefiki olarak bu ana kadar hıfz ve siyanet eyledi. Biz bu şehrin düşman­larına galip geldik ve anların yurdlarını nehb ve garet ettik. Burasını Makedonyalı’lar ve Tesalyalılar ve Moralı’lar fetih etmişler idi; bunların, biz Asyalı’lara karşı biddef’at icra ettikleri suimuamelâtm intikamını, aradan birçok edvar ve senenin müruruna rağmen anların ahfa­dından aldık<a href="https://www.altayli.net/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi.html#_edn2" name="_ednref2"><strong>[2]</strong></a>”.</em></p>
<p>Mütercim Karolidi bu sözlere hemen şu haşiyeyi ilâve ediyor:</p>
<p>“Eski Yunanlı’larla eski Iranîler beyninde vuku bulan muhaberatı yazmış olan müverrih Herodotos, tarihinin mukaddemesinde öteden beri Avrupa ile Asya arasındaki münazaayı bu muharebatın bir lâhikası olduğunu serd ediyor. Müverrihi­mizin Troya kahramanları hakkında Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine atfeylediği balâdaki ifadat, hakikat halde Iskender-i Rumî tarafından irad olunmuştur”.</p>
<p>Eski zamanlarda, müverrihlerin hükümdarlara hulûs için onlara büyük sözler mal ettikleri prensip itibariyle akla yakın olsa da, Fatih’e atfedilmekte oldukça mantık bulunan Asyalı Troyalı’ların lehine sözleri, Troya düşmanı olan milletlerin şefi Makedonyalı Büyük İskender’e yakıştırmak daha güçtür. İsken­der’in Asya seferinde, başına geçtiği Avrupalı milletlerden in­tikam almak isteyişi herhalde garip görülebilir.</p>
<p>İstanbul’un fethinden sonra, Rum ve Hristiyanları uzak­laştıran taassup muhitinin tazyikine kadar, Fatih gayet liberal, dahiyane geniş bir zihniyetle, etrafına Rum ve Venedikli âlim­ler, sanatkârlar toplayarak bunlara iş gördürdüğü, hattâ Patrik Gennadius ile Karaferya kadısı İbn Mahmud Çelebi Ahmed efendinin tercümanlığı ile, din mübaheseleri bile yaptığı tarihte musarrah olup, fütuhatını Batı ananesiyle de muhik gösteren Troya efsanesine, Lâtin’ler vasıtasıyla olsun, muttali olmuş ol­ması büyük ihtimâl dahilinde iken, Fatih’in bir müddet yanın­da bulunmuş olan Kritovulos’un bu hikâyesinin sıhhatini külliyen red ederek, ondan yirmi yüzyıl evvel gelen Herodotos’un bu cihete mantıksız bir rivayetine inanmak bilmem ne derece doğru olur.</p>
<p>Pierre ve Laurent de Medecis zamanında, Florence şeh­rinde Yunan edebiyatı tedris eden Demetrius Chalcondylas, muasırı olduğu İstanbul fethinden dokuz yıl sonra, 1462 senesinde, neşrettiği (Chalcondyle-Blasie de Vigenere tercümesi 1577-Paris sahife 176) “Türk tarihinde”, Türklerin Troya’dan çıkma efsanesini ciddî telâkki etmemekle beraber, bu rivayeti kaydetmek lüzumunu duyarak, diyor ki:</p>
<p><em>“Vaktiyle Troya şehri Rumlar tarafından tahrip edilmiş olup İstanbul’un, bu Troya’lılardan indikleri söylenen yabancı­lar tarafından zaptı, birçoklarının ve bilhassa Lâtinlerin kana­atlerine göre, tedip ve intikam eseri olarak telâkki edilmiştir.”</em></p>
<p>Chalcondylas’ın çetrefil ifadesi de: İstanbul’un Türkler tarafından zaptını, tarihte adalet arayanlara meşru göstermek ve aynı zamanda Türklere hulus etmek için, Galata ve İtalya Lâtinlerince kanaate yakın bir hisse dayanan bu efsanenin kul­lanılmış ve yayılmış olduğunu müeyyittir.</p>
<p>Chalcondylas bu efsaneye inanamazdı; çünkü on yüzyıldır Bizans’la uğraşan Türklerin, Troya’dan değil, Orta Asya’dan Iran, Kafkas ve Tuna yolları ile geldiklerini, Bizanslılar, rahat­ları ve hayatları bahasına öğrenmişlerdi.</p>
<p>Nihayet, 16 inci yüzyılın en âlim ve reybî (sceptique) mütefekkirlerinden Michel de Montaigne: “Essais” namındaki meşhur kitabında (Essais-Collection des Universites de <em>France: </em>Livre Second, Chapitre XXXVI p. 220):</p>
<p>Gentillet’nin (Discours sur les moyens de bien gouverner) sinden aldığı farzedilen malûmata istinaden, ikinci Sultan Mehmed’in Papa ikinci Pius’a yazdığı mektuptan şu fıkrayı naklediyor:</p>
<p>“Je m’estonne, dit-il, comme les Italiens se bandent contre moy, attendu que nous avons nötre origine commune des Tro- yens et que j’ai comme eux interest de venger ie sang d’Hec- tor sur les Grecs, lesquels ils sont favorisant contre moy”</p>
<p>(Tercümesi);</p>
<p>“İtalyanlarla aynı asıldan olduğumuz, ve onlar gibi Rumlardan Hektor’un kanının intikamını almakta menfaatim olduğu halde, İtalyanların aleyhine kalkmalarına ve Rumları bana karşı himaye etmelerine hayret ediyorum”. Gentillet ve Michel de Montaigne’nin neşrettikleri, Fatih’e affolunan bu mektubun metni, Chalcondylas’ın ifadesini teyid eder mahiyettedir.</p>
<p>Aslı ele geçirilmedikçe, Fatih’in Papaya yazdığı rivayet edilen bu mektuba, tarihî vesika kıymeti verilmezse de, Fatih’in maiyetinde bulunduğu muhakkak olan Rum, Lâtin ve İtalyan lisanlarına vakıf müteaddit kâtiplere bu lisanlarda bir­çok mektup, irade ve muahedeler yazdırdığı, müverrihlerce kabul edilmiştir. 1585’de tabedilen ve en mühim vesikalar­dan addolunan <em>Turco Grecia</em> eserinde de bu hususta tafsilât vardır.</p>
<p>Bununla beraber apocryphe olmaları ihtimâlini de göz- önüne aldığım bu mektuplardan bazıları, Venedik’te 1563 se­nesinde basılmış, yedimde bulunan bir kitapta münderiçtir.</p>
<p><em>(Lettere del Gran Mahumeto imperatore de Turchi, şeritte a diversi Re, Prencipi, Signori e Republiche, con le Riposto Loro; nella volgar lıngua da M. Lodovico dölce.</em></p>
<p><em>Con privilegio-In Venegia Appresso Gabriel-Giolito de Ferrari-M. D. L. XII1).</em></p>
<p>Onyedinci yüzyılın en münevver addolunabilecek Fran­sız edibi ve mütefekkiri, Michel de Montaigne gibi geniş bir malûmat sahibinin dikkat ve alâkasını celbedecek kadar, o yüzyıl ve muhitte hâkim olan <em>“Türklerle Lâtinlerin müşterek Troya menşei”</em> efsanesinin, takribi de olsa, izah tecrübeleri, Türk tarihi için faydalı araştırmalara yol açabileceğinden bu meseleyi Türk bakımından ortaya koymağı düşündüm.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Reşit Saffet ATABİNEN</strong></span></a>
</p><p><em>(Türk. Tarih Kurumu üyesi)</em></p>
<p>Alıntı Kaynak: III. Türk Tarih Kongresi</p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Scipion Duplcix: Memoires des Gaules. Paris- Chez Laıırent Sonınus- 1619 pp. 127, 128, 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-avrupalilarla-musterek-troya-menseleri-efsanesi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Tarih-i Sultan Mehmed Han Sâni – Karolidi Tercümesi – Ahmet İhsan Matbaası 1328, sahife 160-161</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kurt Dede ve Tarihî Bağlantısı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi</guid>
<description><![CDATA[ Kurt Dede ve Tarihî Bağlantısı
Yıllardır sürdürdüğümüz “Karadeniz Bölgesi Dil, Tarih ve Kültür Araştırmaları” çalışmalarımıza Trabzon yöresinde devam ederken karşımıza dikkat çekici bir konu çıkmıştır: Kurt Dede. Saha araştırmalarımız sırasında önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri de sülâlelerdir. Sorumuz: “Köyünüzde hangi sülâleler vardır, bunlar bu yöreye nereden gelmişlerdir?” Bu soruya aldığımız cevaplar çok büyük bir bilgi birikimi durumuna gelmiştir. Orta ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a773e6d6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kurt, Dede, Tarihî, Bağlantısı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Kurt-Dede.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html">Kurt Dede ve Tarihî Bağlantısı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Necati DEMİR</strong></span></a>
</p><p>Yıllardır sürdürdüğümüz “<em>Karadeniz Bölgesi Dil, Tarih ve Kültür Araştırmaları</em>” çalışmalarımıza Trabzon yöresinde devam ederken karşımıza dikkat çekici bir konu çıkmıştır: <em>Kurt Dede</em>.</p>
<p>Saha araştırmalarımız sırasında önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri de sülâlelerdir. Sorumuz: “<em>Köyünüzde hangi sülâleler vardır, bunlar bu yöreye nereden gelmişlerdir?</em>” Bu soruya aldığımız cevaplar çok büyük bir bilgi birikimi durumuna gelmiştir. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin nüfus örgüsü, hayal bile edilemeyecek bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu ayrı bir konu olup ileride bilim dünyasıyla paylaşılacaktır. Daha ilgi çekeni ise “Kurt Dede” ile ilgili olanıdır.</p>
<p>Trabzon’da, Beşikdüzü yakınlarından denize dökülen Ağasar ırmağının doğusundan Rize sınırına kadar olan bölgenin hemen tamamında “<em>Köyünüzde hangi sülâleler vardır, bunlar bu yöreye nereden gelmişlerdir?</em>” sorusunun ikinci kısmına aldığımız cevap şudur: “Buraya ne zaman geldiğimizi bilmiyoruz, ‘<em>Kurt Dede</em>‘miz zamanında gelip yerleşmişiz.”</p>
<p>Biz bu cevabı ilk duyduğumuzdan itibaren konu üzerinde özellikle durduk:</p>
<p>Kaynak şahısların verdiği bilgilere göre “Kurt Dede”, dedenin dedesinin dedesinin dedesi… Ya da daha önceki dedeler. Yani en eski dedeleri. Bu durum hemen hemen hiç istisnasız bütün sülâleler için geçerlidir.</p>
<p>Kurt Dede, <em>Derleme Sözlüğü</em> hazırlanırken Maçka’da tespit edilmiş ve: “dedenin babası” manası verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Mehmet Bilgin, Gümüşhane Yağmurdere’ye bağlı Boğalı, Arpalı köylerinde iskân eden Kuman Türklerinde de aynı ifade ile karşılaşmıştır. Köylüler, arazilerinin mülkiyetinin Kurt Dede’den bu yana kendilerine ait olduğunu söylemişlerdir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Peki, kimdir bu <em>Kurt Dede</em>?</p>
<p>Kurt, Türklerde kutsal bir hayvandır. Çin kaynaklarında Türklerin atalarının kurtlar olduğuna dair pek çok rivayet bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</p>
<p>Kurt, Köktürk Devleti bayrağında simgedir. Köl Tigin yazıtının üst kısmında kurttan süt emen çocuk heykeli bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Kurt, Oğuz Destanı’nda da geçmektedir. Tuman Han bir kurdun gecenin sis ve fırtınalı geçeceğini söylediğini duyar. Kurdun bu öngörüsüne göre tedbir alır. Gerçekten de o gece hava yağmurlu ve fırtınalı geçer. Önceden tedbir aldıkları için zarara uğramazlar<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>Tobarlardan (Tabgaç) Mu Ş’ung, kendisini esir eden düşman askerlerinin elinden kurtulduktan sonra Tanrı tarafından gönderilen bir kurdun arkasına düşmüş ve kurtulmuştur<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Dede Korkut’a göre kurt yüzü mübarektir. O, ayrıca bir habercidir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde yüzlerce örnek ortaya çıkabilecektir. Dolayısıyla kurt, Türk kültüründe ve devlet hayatında da önemli bir yere sahiptir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Türk kültüründe <em>Kurt Ana</em> ve <em>Kurt Ata</em> (><em>Kurt Dede</em>) olmak üzere iki motif bulunmaktadır. <em>Kurt Ana</em>‘nın kaynağı şu iki efsaneye dayandığı tahmin edilmektedir:</p>
<p>Köktürklerin kurttan türediklerine dair şimdiye kadar Çin kaynaklarında tespit edilebilen iki efsane bulunmaktadır. Bunların birincisi özetle şu şekildedir: Rivayete göre (Köktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai’de yani Batı Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleketin askerleri tarafından bir erkek çocuk hariç hepsi kılıçtan geçirilmişti. Bu çocuğun da kolları ve bacaklarını kesip bir bataklığa atmışlardı. Dişi bir kurt gelip ona yiyecek getirmiş ve çocuğu büyütmüştür. Bu arada Lin devleti çocuğun yaşadığını duymuş ve asker göndermiştir. Kurt kutsal ruhlar yardımıyla haber almış, çocuğu alıp bir mağaraya sığınmıştır. Bu mağaranın ortasında çok geniş bir ova vardır. Kurt burada on erkek çocuk doğurur. Dışardan kızlar getirerek evlenirler. Böylece nüfusları artar, ovaya sığmaz duruma gelirler. Dağı eritirler ve başka bir kurdun kılavuzluğunda bu ovadan çıkarak dış dünyaya açılırlar<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Diğer bir efsaneye göre ise Türklerin ilk ataları on sekiz kardeştir. Çinlilerin Cou (Chou) Sülâlesinin resmî tarihinde geçen “Göktürklerin Kurttan Türeyişi Efsanesi” şöyledir:</p>
<p>Türklerin ilk ataları on sekiz kardeştir. Bu kardeşlerden en büyüğü <em>A-ang-pu</em> idi. Diğer birinin adı ise <em>İ-çi ni-sse-tu</em> olup bir kurttan doğmuştur. Bir düşman istilâsında kurttan doğan İ-çi ni-sse-tu hariç herkes ölür.</p>
<p>Bir rivayete göre İ-çi ni-sse-tu yaz ve kış tanrılarının kızlarıyla evlenir. O, tabiatüstü kudrete ve özelliklere sahiptir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Büyük bir ihtimalle yılı <em>yaz</em> ve <em>kış</em> diye ikiye ayıran takvim buradan doğmuştur<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Diğer bir rivayete göre ise İ-çi ni-sse-tu’nun on iki karısı vardır. Bunlar <em>yaz</em> ve <em>kış</em> perilerinin (ilâhlarının) kızlarıdır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Yılı on ikiye bölen takvimlerin kaynağı da bu efsane olmalıdır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</p>
<p>Yaz ve kış tanrılarının / perilerinin kızlarıyla evlenen İ-çi ni-sse-tu’ya dayalı rivayetlerde sonuç ortaktır. İ-çi ni-sse-tu’nun bu kadınların birinden dört çocuğu dünyaya gelmiştir: Birinci çocuğun adı <em>Türk<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn14" name="_ednref14"><strong>[14]</strong></a></em>, ikinci çocuğun adı <em>Kırgız</em>, üçüncünün ismi kaydedilmemiştir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>, dördüncüsü <em>leylek</em> olup uçmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p><em>Kurt Ata</em> (<kurt dede motifinin kayna ise efsaneye dayand tahmin edilmektedir: ka ak iki k vard bunlar o kadar ki babalar onlar ancak tanr ile evlenebilece d ve bir da ba g b uzun s gelmesini beklerler fakat gelmez. sonra tepenin ya kurt dola bu kurdu san gidip onunla evlenir. rivayete koo- halk h kurttan t href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17].</kurt></p>
<p>Bu efsanelere / inanışlara bağlı olarak Türk kültürünün yayılma alanlarında bir <em>Kurt Ata</em> ve <em>Kurt Ana</em> motifleri ortaya çıkmıştır. Büyük Hun Devleti ve Uygurların ataları olan Kao-çı çağında <em>Kurt Ata</em> bulunmakta idi. Kuzey Doğu Sibirya’daki pek çok kabilenin atası da erkek kurt idi. Orta Asya’daki bazı Türk boylarında ise <em>Kurt Ana</em> ön plândadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</p>
<p>Cengiz Han’ın ilk atası <em>Börte Çino</em> yani <em>Kurt Dede</em>‘dir. Bu geleneğin XIII. yüzyılda mevcut olduğu ve halk arasında XIX. yüzyılda da anlatıldığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</p>
<p>Trabzon ve yöresinde yaptığımız saha araştırmalarında kurt motifinin çok canlı olduğunu gördük. Kurt ile ilgili bu ve diğer inanışlar Trabzon ve yöresine Oğuz Türklerinden çok önce gelip yerleşen Türk boyları tarafından taşınmış olmalıdır. Gerçekte Türkiye’nin en önce Türkleşen bölgesi, Trabzon ve çevresidir. Tarih içerisinde <em>Hun Türkleri, Bulgar Türkleri, Alanlar, Sabarlar, Hazar Türkleri, Macar Türkleri, Uz Türkleri, Avarlar, Karluk Türkleri, Kuman/Kıpçak Türkleri, Kırgız Türkleri, Peçenekler</em> çeşitli zamanlarda ve çeşitli sebeplerle Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ne gelip yerleşmişlerdir. Bu yöre ile ilgili tarihî kaynaklar<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>, eski yer isimleri<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>, mimarî eser kalıntılarından elde edilen bilgiler, Osmanlı döneminde kaleme alınan Tahrir Defterleri<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>, Karadeniz Bölgesi ağız özellikleri<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>, insan yapısı<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>, sülâle isimleri, halk oyunları, halk mimarîsi, halk takvimi<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> yani hemen her şey bunu açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Kurt ile ilgili konular Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde özellikle Trabzon yöresinde çok canlıdır.</p>
<p>Bunlardan birisi de takvim, Yılsırtı / Nevruz ve kurttur. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Yılsırtı / Nevruz ve Kurt bağlantısı ilgi çekicidir.</p>
<p>Tokat’a bağlı Reşadiye ilçesinin Demircili beldesinde yaptığımız derlemelerde yılın iyi geçmesi için kurdun Yılsırtı / Mart Dokuzu günü göle yattığına inanıldığı tespit edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. O gün havalar kurdun sırtını kurutabileceği kadar sıcak olursa, kış sona ermiş demektir. Yağmur yağarsa, yani kurdun sırtını kurutacağı kadar güneş olmazsa, kırk gün daha kış olacak demektir.</p>
<p>Ordu’nun Ulubey ilçesine bağlı Şeyhler köyünde ilgi çekici bir inanışlar zinciri tespit edilmiştir. Bu köyün ilk kurucusunun Şeyh Abdullah isimli bir zat olduğu bilinmektedir. Tarihî kayıtlara göre bu kişi bölgenin fatihlerindendir<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>. Köye yerleştikten sonra bir değirmen yaptırır. Bu değirmen çeşitli zamanlarda yıkılmış, her defasında aynı yere yapılmıştır. Bu ve çevre köylü olanlar durumu bildikleri için değirmene aşırı özen göstermektedirler. Bunlardan biri de her yıl mart ayının dokuzuna rastlayan gününde (Nevruz), bir yıl içinde doğmuş çocuklarını bu değirmene getirip değirmen oluğunun altında yıkamalarıdır. İnanışa göre kurtlar Yılsırtı /Mart Dokuzu sabahı suya girip yıkanmaktadır. Burada yıkanan çocuğa kurt gücü geçeceğine, çocuğun güçlü olacağına ve hastalanmayacağına inanılmaktadır.</p>
<p>Buna benzer uygulamalara Terme ilçesine bağlı Oğuzlu köyünde; Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinin bazı köylerinde ve Trabzon’un Şalpazarı ilçesinin Geyikli beldesinde de rastlanmıştır. Bir yıl içerisinde doğmuş çocuklar, Yılsırtı / Mart Dokuzu’nda köyün kenarından akan bir dereye götürülür ve dere suyu ile yıkanır. Yıl boyunca suya giren kurt ve diğer yabanî hayvanların gücünün suya, oradan da çocuğa geçeceğine, bunun da çocuğun sağlığını olumlu etkileyeceğine inanılır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</p>
<p>Trabzon’da Ağasar ırmağının doğu tarafında kalan yörede Mart Dokuzu ile ilgili en yaygın inançlardan biri kurt ile ilgilidir. Mart Dokuzundan dokuz gün önce yani martın biri ile dokuzu arasındaki süreye <em>kurt kızanı</em> denilmektedir. İnanışa göre martın birinden mart dokuzuna kadar olan dokuz günde kurtlar kızan olup çiftleşirler<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>.</p>
<p>Kurtların Mart Dokuzu’nda çiftleştiğine inanıldığı için bu günde evlenenlerin ömür boyu çocuklarının olmayacağına inanılmaktadır. Evli çiftlerin bu güne dayalı çocukları olursa sakat doğacağı da bir başka inançtır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>.</p>
<p>Trabzon’a bağlı Yomra ilçesi ve çevresinde ise Yılsırtı/Mart Dokuzu’nda kurtların bayram ettiğine, bu yüzden bu günde evlenen çiftlerin çocuklarının olmayacağına inanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</p>
<p>Günümüzde Çaykara, Sürmene, Köprübaşı ve Tonya ilçelerinde Kurtoğlu sülâleleri bulunmaktadır. Bunun bir yansıması olsa gerektir ki Trabzon merkez ilçe, Akçaabat, Araklı, Arsin, Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Çaykara, Dernekpazarı, Düzköy, Hayrat, Köprübaşı, Maçka, Of, Sürmene, Tonya, Vakfıkebir ilçe ve köylerinde yüzlerce ailenin soyadı <em>Kurt</em>‘tur. Yine Trabzon merkez ilçe, Akçaabat, Arsin, Beşikdüzü, Çaykara, Sürmene ve Vakfıkebir ilçe ve köylerinde <em>Kurtoğlu</em> soyadını taşıyan yüzlerce aile oturmaktadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>.</p>
<p>Nüfus mübadelesi sırasında Hıristiyan olduğu için pek çok <em>Kurtoğlu </em>ailesinin Yunanistan’a göçtüğü de bilinenler arasındadır<a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>.</p>
<p>Sonuç olarak Türk kültürünün binlerce yıllık hafızasının Trabzon yöresinde pek çok konuda korunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Trabzon ve çevresinde <em>Kurt Ana</em> ve <em>Kurt Ata</em> motiflerinden, <em>Kurt Ata</em>‘nın canlı kaldığı anlaşılmaktadır. <em>Korkut Ata</em>‘nın <em>Dede Korkut</em>‘a dönüştüğü gibi bu bölgede <em>Kurt Ata, Kurt Dede</em>‘ye değişmiş ve bu biçimiyle korunmuştur. Tesadüfe bağlanamayacak yalnızca bu durum bile Trabzonluların tartışılmaz ve muazzam bir kimlik kartını göstermeye yetmektedir.</p>
<p>Türk kültürünün binlerce yıllık duyuş, inanış ve hafızasının Trabzon yöresinde canlı olması ve korunması gerçekten dikkat çekicidir. <em>Kurt Dede </em>inanışının yanında Orta Asya bağlantılı pek çok kültür unsuru Trabzon ve çevresinde canlı bir biçimde yaşamaktadır. Bu durumu dikkate alarak bütün kültür araştırmacılarını Trabzon ve çevre illerde araştırma yapmaya çağırıyoruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Necati DEMİR</strong></span></a>
</p><p>Alıntı Kaynak: http://www.necatidemir.net ( Prof. Dr. Necati Demir Resmi Web Sitesi )</p>
<hr>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> <em>Derleme Sözlüğü</em>, C. VIII, TDK yay., Ankara 1975, s. 3010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mehmet Bilgin, <em>Doğu Karadeniz</em>, Serender yay., Trabzon 2000, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi</em>, C. I, TTK yay., Ankara 1993, s. 13-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Osman Fikri Sertkaya-Cengiz Alyılmaz, <em>Mogolistan’daki Türk Anıtları Projesi Albümü</em>, TİKA yay., Ankara 2001, s. 23-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> A. Zeki Velidî Togan, <em>Oğuz Destanı</em>, Enderun Kitabevi yay., İstanbul 1982, s. 57-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Akdes Nimet Kurat, “Göktürk Kağanlığı”, <em>Türkler</em>, C. 2, Yeni Türkiye yay., Ankara 2002, s. 52-53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Muharrem Ergin, <em>Dede Korkut Kitabı</em>, C. I, TDK yay., Ankara 1989, s. 101-102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Türk tarihinde ve kültüründe kurdun yerini gören XX. yüzyılın alpı ve bilgesi <em>Mustafa Kemal Atatürk</em>, bu konuya özellikle önem vermiştir. 1922 ve 1925’te çıkarılan posta pullarının iki tanesinin üzerinde Bozkurt resmi bulunmaktadır. 1927’de basılan 5 ve 10 liralık kâğıt paranın bir yüzünü de Bozkurt süslemektedir. 1935’te Atatürk’ün emriyle <em>Bozkurt Sigarası </em>çıkarılmıştır. Döneminin Adelet Bakanı Mahmut Esat’a ve 1925’te Maarif Vekâleti’nin açtığı bir yarışmayı kazanan Namık İsmail’e Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ögel, age, s. 18-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Efsane Pien-i-tien adlı Çin kaynağında geçmektedir. Bu eserin Türklere ait bölümü Stanislas Julien tarafından Fransızcaya çevrilmiştir: M. Stanislas Julien, <em>Documents Historiques Sur les Tou-kioue (Turcs)</em>, Jurnal Asiatique, 1864, IV, s. 327-328; Lui mau-tsai, <em>Die Chinesicshen nachrichten zur greschischte der Ost-Turken (T’u-küe),</em> Wiesbaden, 1958, I, s. 5-6; Ögel, age, s. 25-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Baykal Gölü’nün Olkhon adasında bulunmuş çok eski bir takım yıldızlar takvimine göre yıl, yaz ve kış biçiminde ikiye bölünmüştür. Kyotto Üniversitesi Japon araştırmacı grubundan Prof. Abe Takeo, yılın dönüşünü 28 Şubat – 21 Mart arasında olabileceğini söylemektedir. Ülkemizde kutlanan Hıdırellez bayramının kaynağı bu bakımdan incelenmeye muhtaçtır. Çünkü Tevrat’ta geçen İlyas’ın “ilk” ve “yaz” kelimelerinin değişmiş biçimi olabileceği konusunda pek çok bilim adamı görüş birliği içerisindedir. Ayrıca İslâmiyet öncesinde darda kalanlara yardım eden ve yol gösteren <em>Bozkurt</em>‘un, Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra <em>Boz Atlı Hızır</em>‘a dönüştüğü konusunda ciddî görüşler bulunmaktadır. Başkurtların halk takvimi de yılı ikiye bölen, yılbaşısı martın yirmi birine rastlayan bir takvimdir. Başkurtistan’da derlenmiş aşağıdaki dörtlük konuyu açıklamak bakımından ilgi çekicidir:</span></div>
<div><span><em>Allah’ın kudreti böyledir</em></span></div>
<div><span><em>Allah’ın kudreti böyledir</em></span></div>
<div><span><em>Bir altı ayı yaz etmiş</em></span></div>
<div><span><em>Bir altı ayı güz etmiş</em>.</span></div>
<div><span>Tokat’ın Almus ilçesine bağlı Ataköy’de derlediğimiz bir efsane de bizi üzerinde durduğumuz efsaneye götürmektedir: “Guguk ile Haguk iki bacıdır. Bunlar yaramazlık yaptıklarında anneleri bunlara beddua eder. Haguk bir dağa guguk bir başka dağa uçar. Bunlar yalnızca Yılsırtı / Nevruz günü bir araya gelmekteymiş”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kurat, agm, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bu efsanenin izleri Kazak Türklerinin kullandığı bir takvimde açıkça görülmektedir. Kazak Türkleri, yılbaşını gece ve gündüzün eşit olduğu Nevruz günü sayıp bir yılı, her biri otuz günden meydana gelen on iki aya bölerler. Geriye kalan 5-6 günü her yıl takvime eklerler. Bu 5-6 günde ev değiştirmezler, düğün dernek yapmazlar, hayvan kesmezler, yolculuğa çıkmazlar, misafir çağırmazlar, iyi ve güzel davranışlar için Nevruz’u beklerler. Kırgız Türklerinin eski yıl takviminin yılbaşı da gece ve gündüzün eşit olduğu Nevruz günüdür. Yılı on ikiye bölen takvimler konusunda daha ilgi çekici konular da göze çarpmaktadır: Saatte asıl sayı on ikidir. Eski Türkler günü on ikiye bölüp her bir bölümüne çağ adı vermişlerdi. Yılın on ikiye bölünmesi de büyük ihtimalle Türkler tarafından Avrupa’ya götürülmüş, hatta yılbaşı yine mart ayı iken Sezar tarafından Hz. İsa’nın doğumu esas alınarak ocak ayına alınmıştır. Ayrıca Hristiyan Gürcü ve Osetler ocak ayına <em>Başil</em> (<ba y mart ay da>Bayrım (<bayram demektedirler. t y da on ikiye b g mart olan>On İki Hayvanlı Türk Takvimi bunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.</bayram></ba></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> <em>İ-çi ni-sse-tu</em>‘nun Türk adlı en büyük oğlu Chien-su ve Şin dağlarında oturmaktadır. Bu dağların üzerinde <em>A-ang-pu</em>‘nun yıkılan devletine bağlı bir oymak da yaşamaktadır. Soğuk olan dağda ıstırap çekiyorlardı. Türk burada <em>ateşi</em> bulmuştur. Bunun üzerine diğ er kardeş ler birleşerek büyük kardeşi baş kan seçmişlerdir. Türk’ün on tane eşi vardır. Bu kadınlardan doğan on çocuklar bir araya gelip yüksek atlama yarışması yaparlar. Yarışmayı en küçükleri olmasına rağmen <em>Aşena</em> adlı eşinden olan çocuk kazanır ve Şad unvanını alır. Türk, <em>Köktürk Devleti</em>‘ni kuran <em>Aşena</em> ailesininin kökenidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <em>İ-çi ni-sse-tu</em>‘nun ikinci oğlu Kırgız, A-pu-şu-i ve Kien-şu-i ırmakları arasında bir devlet kurar; bu devlete <em>Ki-ko</em> dendi. Üçüncü oğlu ise <em>Çu-çe</em> nehri kenarlarına yerleşir. Türk kültüründe ve Nevruz’daki <em>su kültü</em>nün kaynağı, bu iki kardeşin devletlerini akarsu kenarlarında kurması ve su ile ilgilerinden kaynaklanıyor olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Nevruz ve leylek ilgi çekici bir bağlantıdır. Bu çerçevede leyleğin bir kült olup olmadığı araştırmaya muhtaçtır. Tokat ve Sivas yöresinde saha araştırması yaparken halk takvimi, nevruz ve leylek konusunda elde ettiğimiz bilgiler gerçekten dikkat çekicidir. Sivas ve Tokat yöresinde tek örneklik arz edecek biçimde şunlar tespit edilmiştir: Bu bölgeye leylekler Yılsırtı / Nevruz günü veya birkaç gün önce gelmektedir. Leylekler gelirken yuva yapacağı malzemeyi de beraberinde getirmektedir. Eğer leyleğin ağzında, yuva yapma malzemesi olarak kemik varsa ölümün, buğday başağı varsa bolluk ve bereketin, beyaz bez varsa düğünün, çaput varsa kıtlığın çok olacağına işarettir. Tokat’ın Karkın köyünde yaptığımız derlemede; leyleklerin önce Turhal’daki Kesikbaş Türbesi’ne geldiği, diğer bölgelere buradan dağıldıkları, leyleklerin ağzında ne getirdiklerini öğrenmek için eskiden köyden Turhal’a insanların gittiği bize aktarılmıştır. Yılsırtı / Mart Dokuzu’nda lalek giliği (Leylek giliği) ismi verilen bir çeşit küçük ekmek pişirilir. Leylek giliği hamurunun suyu; yılan, çayan, akrep ve benzeri zehirli böcekler gelmesin diye eve serpilir. Leylek giliği, leyleğin canı diye komşulara da ikram edilir. Yörede Yılsırtı/Mart Dokuzu günü leyleğin önemli bir yer tutması, onların kutsal topraklardan göç edip buraya gelmesi inancı ile ilgilidir. Gazi Antep’te yaptığımız saha araştırmalarında leylek karşımıza daha ilgi çekici bir durumda çıkmıştır. Kaynak şahsın anlattığına göre Nevruz gecesi, gökyüzünde güzel bir leylek kız uçar. Onu görenlerin bütün dilekleri kabul edilmektedir.Konya’da derlenmiş şu tekerleme Nevruz günü söylenmekteymiş:</span></div>
<div><span>Leylek leylek havada</span></div>
<div><span>Yumurtası yuvada</span></div>
<div><span>Gelmiş bizim hayada</span></div>
<div><span>Ermiş iyi murada</span></div>
<div><span>Hacı leylek, hacı leylek.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi</em>, C. I, Ankara 1993, s. 13-114; Altan Deliorman, “Bugünkü Mânâsı ile Bozkurt”, <em>Türk Kültürü</em>, S. 55, Mayıs 1967, s. 472.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ögel, age, s. 44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ögel, age, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İbn Bibi, <em>El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l Ala’iye (Selçuk-name) I</em>, (Hazırlayan: Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1996; Fahrettin Kırzıoğlu, <em>Kıpçaklar</em>, TTK yay., Ankara 1992; Osman Turan, <em>Selçuklular Zamanında Türkiye</em>, Boğaziçi yay., İstanbul 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bilgin, age.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> M. Hanefi Bostan, <em>XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat</em>, TTK yay., Ankara 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Zeynep Korkmaz, <em>Bartın ve Yöresi Ağızları,</em> Ankara 1994, s. 1-28; Necati Demir, “Karadeniz Bölgesi Ağızlarında Kıpçak Türkçesi Özellikleri”, Bildiri, <em>Dördüncü Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı</em>, İzmir 25-29 Eylül 2000; aynı yazar, “Karadeniz Bölgesi’nde Peçenek ve Kıpçaklar”, <em>Trabzon ve Çevresi Uluslar Arası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu</em>, Trabzon, 3-5 Mayıs 2001; aynı yazar, Karadeniz’in Güneyinde Peçenekler, <em>Türkler</em>, C. 2, Yeni Türkiye yay., Ankara 2002, s. 709-713.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Salim Cöhçe, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesinde Kıpçakların Rolü”, <em>Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri</em>, Samsun 1988, s. 477-484.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu konudaki çalışmalarımız yayımlanma aşamasına gelmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Derleme, 67 yaşındaki Kâni Yıldız’dan 15.2 2002’de Reşadiye’nin Demircili beldesinde tarafımızdan yapılmıştır. Derleme metinin tamamı yakında yayımlanacak olan <em>Tokat İli ve Yöresi Ağızları</em> adlı çalışmamızda yer alacaktır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, <em>Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları I</em>, TTK yay., Ankara 1992, s. 365-366.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Necati Demir, “Orta Karadeniz Bölgesi’nde Nevruz (Mart Dokuzu)”, <em>Türk Dünyasında Nevruz, Dördüncü Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri,</em> Atatürk Kültür Merkezi yay., Ankara 2001, s. 59-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kaynaklara göre kurtların çiftleşme zamanı Aralık-Şubat ayları arasıdır (Ali Demirsoy, <em>Yaşamın Temel Kuralları</em>, Ankara 1998, s. 747). Bu durumda, doğal olarak, akla ilk gelen soru Trabzon yöresi halkı acaba kurtla ilgili Orta Asya kökenli tarihî bir konuyu mu hafızasında tutmaktadır?</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bu bilgiler Tonya’nın Sayraç köyünde oturan ve okuma yazması olmayan 64 yaşındaki Fatma Aydın’dan 26.7.2002’de tarafımızdan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bu bilgiler Yomra’nın Taşdelen köyünde oturan ve okuma bilen 51 yaşındaki Mehmet İskender’den 27.5.2002‘de tarafımızdan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Bu konuda geniş bilgi için bk. Türk Telekom, <em>Trabzon Telefon Rehberi</em>, Kasım 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-dede-ve-tarihi-baglantisi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bu bilgiler Köprübaşı’nın Beşköy beldesi Yılmazlar mahallesinde oturan ve okuma bilmeyen 73 yaşındaki Tayyip Tuzcu’dan 30.5.2002’de tarafımızdan derlenmiştir</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uygur Türklerinde Yağmur Yağdırma Törenleri ve Yada Taşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-toerenleri-ve-yada-tasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-toerenleri-ve-yada-tasi</guid>
<description><![CDATA[ Uygur Türklerinde Yağmur Yağdırma Törenleri ve Yada Taşı
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, ademoger@gmail.com Yada taşı, Türk kültüründe yağmur, kar ve dolu yağdırma, fırtına çıkarma gibi tabiat olaylarıyla ilişkili sihri-büyüsel işlemlerin merkezinde yer alan ve hakkında çeşitli anlatılar bulunan bir taştır. Türklerin ‘“yada” olarak adlandırdığı taşla ilgili Çin, Arap, ve Fars kaynaklarında önemli bilgiler mevcuttur (Tanyu 1968: 41-55). Arapça kaleme alınmış İslami kaynaklarda hacerü’l-metar, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a755fc3f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Uygur, Türklerinde, Yağmur, Yağdırma, Törenleri, Yada, Taşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Yada-Tasi-Saman-Davulu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html">Uygur Türklerinde Yağmur Yağdırma Törenleri ve Yada Taşı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Adem ÖGER</strong></span></a>
</p><p>Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, <a href="mailto:ademoger@gmail.com"><em>ademoger@gmail.com</em></a></p>
<p>Yada taşı, Türk kültüründe yağmur, kar ve dolu yağdırma, fırtına çıkarma gibi tabiat olaylarıyla ilişkili sihri-büyüsel işlemlerin merkezinde yer alan ve hakkında çeşitli anlatılar bulunan bir taştır. Türklerin <em>‘“yada”</em> olarak adlandırdığı taşla ilgili Çin, Arap, ve Fars kaynaklarında önemli bilgiler mevcuttur (Tanyu 1968: 41-55). Arapça kaleme alınmış İslami kaynaklarda <em>hacerü’l-metar,</em> Farsça kaynaklarda <em>seng-i metar</em> (yağmur taşı), <em>seng-i ceda</em> (ceda taşı) şeklinde geçen taşa, muhtelif Türk lehçelerinden Yakutça’da <em>sata</em>, Altaycada <em>cata,</em> Kıpçak grubu lehçelerinde <em>cay</em> adı verilmektedir (İnan 1995:160-161).</p>
<p>Türk kavimlerinde çok eski devirlerden beri yaygın bir inanca göre, büyük Türk tanrısı Türklerin ceddi âlâsına yada (yahut cada, yat) denilen sihirli bir taş armağan etmiştir ki bununla istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırır, fırtına çıkarırdı. Her devirde Türk kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunan bu taş, Şamanistlere göre zamanımızda da büyük kamların ve yadacıların ellerinde bulunmaktadır (İnan 1995: 160)</p>
<p>Yada taşının Türk inanç ve düşünce sistemi içinde var olduğu ve yayıldığı, onunla ilgili ritüel ve anlatılar vasıtasıyla da Moğollar başta olmak üzere diğer kültürlere geçtiğini söylemek mümkündür (Roux 1994: 78-79). Çin kaynaklarında bu taşın kaynağının Türkler olduğu ve 5. yüzyılda Hunların idaresinde bulunan Yüeban ahalisinde yağmur yağdıran, fırtına çıkaran kâhinlerin yer aldığı belirtilmektedir. Örneğin, Çin tarih kitaplarından “Cu Sülalesi Tarihi” (557-581)’nin 50. cildinde “Eski Türklerin ecdatları acayip bir keramete sahip olup, boran ve yağmur yağdırırlar.” şeklinde bilgi yer almaktadır (İnan 1995: 160; Sulayman 2011: 619-620; Osman 1990: 174).</p>
<p>Türklerin yada taşıyla yağmur, dolu ve kar yağdırdığına ilişkin bilgiler İbn-ül-Fakih, Ebu’l- Abbas, Ebu Dulef gibi İslam kaynaklarında da geçmektedir (İnan 1995: 161-162; Tanyu 1968: 55; İshak 2000: 56). İbnü’l-Fakih’in Kitâbü’l-Büldân isimli eserinde, yada taşını eski zamanda bir Türk şehzadesinin doğudaki (küntoğar) bir dağdan bulduğu anlatılır (Utğur 2010: 1)</p>
<p>Yada taşı ile ilgili kaynaklardan biri de Divanü Lügât-it-Türk’tür. Kaşgarlı Mahmud eserinde bu taşla ilgili şu bilgilere yer verir: “Yat: bir tür kamlıktır (kâhinliktir). Belli başlı taşlarla (yada yaşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır; rüzgâr estirilir. Bu Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu, mevsim yaz idi; bu suretle kar yağdırıldı ve ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü (Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi III 1999: 3, 159)</p>
<p>Türklerin sosyal hayatında ayrı bir yeri olan yada taşı, Çağatay sahası divan şairlerinin şiirlerine de yansımıştır. Örneğin, Ali Şir Nevâyi’nin Fevâyidü’l-Kiber adlı eserinde geçen bir beyit şöyledir:</p>
<p>Yada taşığa kan tegeç yağın yağkandek ey sâki</p>
<p>Yağar yağmurdek eşkim çün bolur la’lin şarab âlûd (Osman 1990: 179; İnan 1995: 162).</p>
<p>Yada taşı hakkında Molla Musa Sayrami’nin kaleme aldığı Tarih-i Eminiye (1903) ve Tarih-i Hamidi (1908) isimli eserlerde de önemli bilgiler mevcuttur (Baytur 1986: 45-46; Zunun 2000)</p>
<p>Türk kültüründe önemli yer tutan ve tabiat olaylarına hükmetme aracı olarak bilinen yada taşının rengi, şekli, kaynağı ve kullanımı hakkında araştırıcılar önemli çalışmalar yapmıştır (Tanyu 1968; İnan 1995; Roux 1995). Bu nedenle burada, Uygur Türkleri arasında yada taşıyla ilgili inanış ve uygulamaları vermek yerinde olacaktır.</p>
<p><span>1. Uygur Kültüründe Yada Taşı</span></p>
<p>Uygurlar arasında yada kelimesi hem “yağmur” hem de “taş” anlamına gelmektedir. (Uyğur Tilinin İzahlik Luğiti 1998: 419). Kumul’da yağmur yerine “yada” kelimesi kullanılmaktadır (Utğur 2010: 3). Yağmur dilemek için “Allah’din yada tilemek”, yağmur yağdırma törenleri için ise “yadilikka çıkış” veya “yadilik kılış” denilmektedir. Hatta bu tören için “nezir” ifadesi de kullanılmaktadır (İmin 2008: 9; Hemdulla 2007: 17; Osman 1990: 179). Yine aşırı yağmur yağdığında “Yadacı yağdırıyor.” denir (Osman 1990: 179)</p>
<p>Yada taşının kaynağı ve rengi ile ilgili farklı bilgiler mevcuttur. Bu konuda Mançu tarihçi Çün Yüen 1777 yılında yazdığı eserinde, yada taşının gök, sarı, kızıl, ak, yeşil ve kara renklerde olduğunu ve bunların bazılarının evcil hayvanların karnından, bazılarının ise kertenkelenin kuyruğu ve domuzun kafasından çıktığını belirtir (Sulayman 2011: 621-622; Hemdulla 2007:18). Jean-Paul Roux ise yada taşının günümüzde hayvanların, ineklerin, atların, domuzların midesinde bulunan bir salgı şeklinde algılandığının kesin bir olgu olduğunu ifade eder. Ancak bu taşın meteorit olduğu, yani gökten düşen taş olduğunu söyler (Roux 1994: 79). Yada taşının her zaman aynı şekilde kullanılmış olması tahmin edilmiyor. Genel olarak onun suya batırıldığı, yıkandığı ve suya batırmak için bir söğüt dalına bağlandığı ifade edilmektedir (Roux 1994: 79). Uygurlarda “yada taşı” olarak kullanılan taşın kaynağını üç başlıkta ele almak mümkündür:</p>
<p>Birincisi, koyun, inek, at, keçi ve kurt gibi hayvanların bağırsak ya da midesinden çıkan taştır. Bu taş, buğday tanesinden yumruk büyüklüğüne kadar olabilir ve kullanıldıkça gücünü kaybeder, genellikle üç yıl içinde etkisi yok olur. Yadacılar bu taşı genellikle hayvan derisi veya kuş tüyüne sararak saklarlar. Bu taşı kadınlar ya da sıradan insanlar görürse veya dokunursa özelliğinin kaybolacağına inanılır (Utğur 2010: 3).</p>
<p>İkincisi, belirli yerlerde bulunan ve “yada taşı” olarak adlandırılan büyük (koramtaş) taşlardır. Kumul’un Aratam semtinde bulunan bir taş ve Guma ilçesinin Kuştağ Köyü’ne bağlı İsmetsala semtindeki büyük kara taş bunlara örnektir (Utğur 2010:3).</p>
<p>Üçüncüsü ise çeşitli pınar ya da ırmak etrafında bulunan taşlardır. Kumul’un Tanrıtağ Köyü Şüyti Mahallesinde bir pınarın içinde bulunan küçük ve temiz taşlar ile eski dönemlerde Hoten’in Yorunkaş nehrinde bulunan kaş taşı buna örnektir. 1812 yılında İzzetullah isimli biri tarafından yazılan Farsça bir eserde Hoten’de bulunan taş ile ilgili olarak şu bilgiye yer verilir: “Mezkûr vilayetteki (Hoten) cavahiratlar içinde bir çeşit taş olup, ona ‘kaştaşı’ denilir. Yağmur dileyen sihirciler, onunla kar ya da yağmur yağdırır. İster Yarkent ister Hoten olsun, böyle yadacılar az değildir. Ama ben onların sihir yaptıklarını göremedim. Orada yaşayanlar bu yadacıların kerametine şaşırmazlar. Meydanda birkaç hayvan kurban edilir, yadacılar bu sihirli taşı kurbanın kanına batırıp sonra da suya atarlar, bu esnada da efsun okurlar. Ta ki boran çıkıp kara yağmur veya katı kar yağana kadar durmazlar” (Utğur 2010: 4).</p>
<p>Yada taşı, yadacılar tarafından canlı bir taş olarak düşünülür. Bu taşı yadacı ya da kamlar kendileri saklarlar. Bunlar aynı zamanda yada ile ilgili efsunları bilen kişilerdir. (Hemdulla 2007: 20). Uygurlarda yada taşı önemli sağaltma araçlarından biridir. Örneğin; attan elde edilen yada taşı ağrıyı dindirmek ve balgamı sökmek için, zehre karşı panzehir ve şiddetli ateşi düşürme gibi durumlarda kullanılır (Hemdulla 2007: 18).</p>
<p>Uygurlar yağmur dilediklerinde, söğütün çubuğu ile taşı bağlayıp temiz suya atarlar. Boran dilediklerinde, taşı erkek atın kuyruğuna bağlarlar. Sis dilediklerinde, taşı atın beline bağlarlar. Her iş için okunan efsun ise farklıdır. Uygurlar çoğunlukla bu taşı yaz aylarında sefere çıktıklarında serinlemek için kullanırlar. Bunu yapanlar “yada salduk” derler. Lamaistler ise yada salsa kerametinin çok çabuk sonuçlanacağına inanırlar (Sulayman 2011: 621).</p>
<p><span>2. Uygurlarda Yağmur Yağdırma Törenleri</span></p>
<p>Uygur araştırıcıların yada taşı ile ilgili verdikleri bilgilerden, yada taşı ile yağmur yağdırma törenlerinin ilk devirlerde yeni yılın başlangıcı kabul edilen Nevruz bayramında yapıldığı, sonraki dönemlerde ise bu törenlerin kurak mevsimlerde yapıldığı anlaşılmaktadır. Ğayretcan Osman bu konuda, “Bu tören, Uygurların çok eski dönemlerden beri düzenledikleri ve 22 Mart tarihinde gerçekleştirdikleri bir merasimdir. Bu törende Tanrı’dan bol mahsul ve yağmur dilendiği için ‘su yamğur tileş (su yağmur dileme)’olarak adlandırılmıştır. Bu tören İslamiyetin kabulünden sonra ‘zarahetme’ adıyla da gerçekleştirilmeye başlanmıştır (Osman 1990: 179) demektedir.</p>
<p>Yağmur yağdırma törenleri günümüzde ise kurak devirlerde yapılmaktadır. Kumul’a bağlı Tanrıdağ köyünde 2007 yılında yağmur yağdırma törenine ilişkin derleme yapan Busarem İmin, bu törenlerin düzenlenme zamanına ilişkin şu bilgileri verir: “Aslında yağmur yağdırma törenlerinin belli bir dönemi yoktur. Yazın ve ilkbaharda ne zaman kuraklık olsa bu tören düzenlenir. Ancak bazı yaşlılar bunun 4. ayda yapılmasının iyi olduğunu belirtirler.” (İmin 2008: 9). Ayrıca bu törenin gerçekleştirildiği alanlar da dikkat çekicidir. Bu törenler, genellikle dağda, pınar başında, ırmak veya kanal kenarında, son dönemlerde ise mescitlerde veya mezarlıkların yanında gerçekleştirilmektedir. Burada törenlerin özellikle su kenarında ve insan ayağı değmeyen temiz bir yerde olması önemlidir. Buralarda yapıldığında duanın kabul olacağına inanılmaktadır (İmin 2008: 10; Sulayman 2011: 488).</p>
<p>Günümüzde Uygur Türklerinin yaşadığı coğrafya çok geniştir ve yağmur yağdırma törenleri bölgelere göre bazı farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle burada üç farklı şehirde (Kumul, Hoten, Turfan) gerçekleştirilen yağmur yağdırma törenlerini örnek olarak vermek yerinde olacaktır. Kumul’da yağmur yağdırma törenleri şu şekilde gerçekleştirilmektedir: “Yağmur törenine katılmadan önce herkes temiz elbiseleri giyip abdest alır. Köy halkı koyun, inek, keçi gibi hayvanları törenin düzenleneceği alana getirir. Kadınlar, evlerindeki yiyeceklerden hazırlık yaparlar. Bu törene köyde bulunan yediden yetmişe herkes katılır ve burada hazırlanan yemeklerden tadar. Törene katılamayan hastalar için evlere yemek götürülür. İmam ve mollalar Kur’an okurlar. Burada belirli ayetleri belirli sayıda okuma esastır. Törende belirli ayetlerin 70.000 ya da 7777 defa okunması gerekir. Bu sayıyı belirlemek için insanlar ırmak ya da kanal kenarındaki küçük taşları ya da burçak tanelerini avuçlarına toplarlar. Törenden sonra bu taşlar suya atılır. Cemaat iki rekât hacet namazı kılar. Hayvanlar kesilip kan akıtılır ve yemekler hazırlanarak ikram edilir ve ardından dualar yapılır (İmin 2008: 11). Tören sona erdikten sonra, imam ve bu törenin kaidelerini bilen yaşlılar bir araya gelerek kesilmiş bir atın başına ayet yazıp onu akarsuya, bir pınarın gözüne veya ark suyuna bırakırlar. Atın kara ya da gök renkli olması daha iyi görülür.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Bu işlemden sonra yağmur yağacağına inanılır (İmin 2008: 12). Eskiden yadacılar, risalalere göre yada töreni yaparken Çin’de Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında el yazması kitaplar yakılınca, günümüzde bu uygulama yaşlıların bilgi ve görgüsü çerçevesinde yapılmaktadır (İmin 2008: 10).</p>
<p>Hoten’de yağmur yağdırma törenleri şöyle gerçekleştirilir: “Aşırı kuraklık olduğunda bahşı yağmur diler ve Mezar Hocam’a gidip kırk bir gün boyunca aralıksız Kur’an okutur. Ayrıca yağmur yağdırma töreninde kesilen hayvanın bağırsağından çıkan yada taşını (uyuyan taş) hayvanın kanının olduğu bir kaseye koyar ve söğüt çubuğu ile durmadan karıştırır ve ayet okur. Böylece yağmur yağması beklenir. Eğer yağmur yağmazsa, bahşı ağır cezalandırılır.” (Hotennin Kiskiçe Tarihil 2005: 344). Diğer taraftan Hoten’in Guma ilçesine bağlı Kuştağ Köyü’nde ise bu tören biraz daha farklı bir özellik gösterir: “Köyde Uluğ Tekin olarak adlandırılan dağın yamacındaki mezarın yanında bulunan bir metre uzunluğunda ve yumurta şeklinde olan taşa “yada taşı” denilmektedir. Kuraklık olduğunda halk burada toplanır, hayvanlar kesilir, namaz kılınır, sonra yadacı elindeki yada taşını burada mevcut bulunan büyük taşa sürterek yada koşakları okur (Sulayman 2011: 621). Daha sonra Kur’anlar okunur ve at kesilerek kanı bu taşa damlatılır ve atın kafasına bir yılan bağlanarak suya bırakılır. Buraya getirilen yavrulu hayvanların yavruları analarından uzaklaştırılır ve onların bağrışmaları sağlanır. Bu esnada imam, ahunlar ve yadacı ‘Ey Uluğ igimiz! Bizim işlediğimiz günahları af edip bu dilsizleri otsuz, sütsüz, bizi ekmeksiz koyma!’ diye dua ederler. Burada bulunan herkes yedi taş ya da dalı eline alıp ona okuyup üfleyerek suya atar.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bu esnada yılanın göğe bakarak Allah’a yalvaracağı ve yağmur yağacağına inanılır (Sulayman 2011: 623; İshak 2000: 58).</p>
<p>Turfan’ın Lükçün ilçesinde ise bu tören şöyle yapılır: “İnsanlar bir akarsuyun kenarında toplanır, hayvanlar kesilir. Mollalar, imamlar bu tören için okunacak durutları (ayetleri) paylaştırır. İnsanlar ırmak kenarından küçük taşlar toplayıp bununla okunan ayetlerin sayısını belirlerler. Ayetleri okuma sayısının tek sayıyla bitmesi gerekir. Daha sonra iki rekat nafile namaz (hacet namazı) kılınır. Durut okunan taşlar, dini yönü güçlü olan kişi tarafından ırmağa atılır (Hemdulla 2007: 19).</p>
<p>İslamiyet’in kabulünden sonra yağmur yağdırma törenlerinde değişimler olmuş ve bu tören “zarahetme”<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> olarak da anılmaya başlamıştır. Bu törende köy veya mahallenin bütün sakinleri toplu şekilde mezarlıkta veya mezarlığın yakınındaki geniş bir meydanda toplanır. Daha sonra insanların yanında getirdiği büyük ve küçükbaş hayvanlar kıbleye çevrilerek kesilir ve büyük kazanlarda pişirilir. Yemekler pişerken imam, müezzin ve aksakallar tarafından Kur’an okunur. Kur’an okuma sona erince çocukların dışında herkes eline küçük bir taş (taş yok ise mısır veya koyun gübresi) alıp dua eder. Bu törenin temel özelliği, kurbanlar sunmanın yanı sıra Kur’an tilavetiyle Tanrı’dan yurt için huzur ve refah, bereket ve bolluk dilenmesidir. Bu törene katılan her bir aile yanına bir tencere ve biraz da mısır unu alır, Undan “umaç” (mısır unu çorbası) yapar. Yemekler yendikten sonra imam ve müezzin tekrar Kur’an okur ve eller açılarak dualar edilir. Tören böylece sona erer (Hebibulla 2000: 308-309; Ğerbi 1997: 74; Hemdulla 2007: 18).</p>
<p><span>3. Uygurlarda Yada Koşakları (Şiirleri) ve Yadacılık Risalesi</span></p>
<p>Yada taşının kullanıldığı yağmur yağdırma törenlerinde, yadacıların efsun mahiyetinde tören tekerlemeleri okudukları bilinmektedir. Törenlerde canlı olarak icra edilen bu şiirlerden bazıları Uygur Türkçesi ve Türkiye Türkçesiyle şöyledir:</p>
<p>Lopnur’dan Derlenen Yada Şiiri<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<table border="0" width="570">
<tbody>
<tr>
<td width="285"><span>Hudayimdin tileymen </span></td>
<td width="285"><span>Huda’mdan dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uçup kelgin bulutum </span></td>
<td><span>Uçup gelen bulutum.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Pirimcandin tileymen </span></td>
<td><span>Pirimden dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yügürüp kelgin bulutum </span></td>
<td><span>Koşup gelen bulutum.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Guman taptim havadin </span></td>
<td><span>Şüphelendim havadan,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yetip keliñ şamalim </span></td>
<td><span>Ulaşıp gel rüzgârım.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Şamal kelse bulutlar </span></td>
<td><span>Rüzgâr gelse bulutlar,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Güldürligin güldürle </span></td>
<td><span>Gürüldeyip gürüldeyip.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Köçkin qara bulutum </span></td>
<td><span>Göç kara bulutum</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Güldürligin, güldürle </span></td>
<td><span>Gürüldeyip gürüldeyip.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Türtüp tuman bulutni </span></td>
<td><span>Dürtüp duman bulutu,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Güldürligin güldürle </span></td>
<td><span>Gürüldeyip gürüldeyip</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Derya köldin su alıp </span></td>
<td><span>Nehirden gölden su alıp,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Abusni sürüp-qoğlap </span></td>
<td><span>Abus’u sürüp kovalayıp,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tört yenidin yeğip kel </span></td>
<td><span>Dört yandan yağıp gel.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bovihandin essina </span></td>
<td><span>Bovihan’dan es,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Miñ bulutum yetip kel </span></td>
<td><span>Bin bulutum yetip gel.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Köçkin qara bulutlar </span></td>
<td><span>Göçün kara bulutlar,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uç menimu razi qıl </span></td>
<td><span>Uç beni de razı et.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Çoñdur qara bulutum </span></td>
<td><span>Büyüktür kara bulutum,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Dil karidin-havadin </span></td>
<td><span>Gönlü karadan havadan.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ak bulutum teşnadin </span></td>
<td><span>Ak bulutum arzuyla,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qarar tapqan caylardin </span></td>
<td><span>Kararlaştırdığın yerlerden,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Derya sudin çekip kel </span></td>
<td><span>Irmak suyundan çekip gel.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yette Hocam heqqide </span></td>
<td><span>Yedi Hocam aşkına,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qara bulut men digen </span></td>
<td><span>Kara bulut benim dediğim.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ervahlarniñ heqqide </span></td>
<td><span>Ruhların aşkına,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlarni yağduray </span></td>
<td><span>Bulutları yağdır.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İncildin tileymen </span></td>
<td><span>İncil’den dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Zeburdin tileymen </span></td>
<td><span>Zebur’dan dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Furqandin tileymen </span></td>
<td><span>Kur’an’dan dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İncili ğayiptin tileymen </span></td>
<td><span>İncil-i gaipten dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Sekkiz Buhara heqqi-hörmitidin, </span></td>
<td><span>Sekiz Buhara hakkı hürmetine</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ya pir piridin tileymen </span></td>
<td><span>Ya pirlerin pirinden dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen </span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Şamallarni keltürüp </span></td>
<td><span>Rüzgârları getirip,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlarni purqitip </span></td>
<td><span>Bulutları toplayıp,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Cimi alem ot bolsa </span></td>
<td><span>Cümle alem ateş olsa,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim su bolsa </span></td>
<td><span>Bulutlarım su olsa,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Eqip eqip kelgeysen </span></td>
<td><span>Akıp akıp gelesin.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Guma’dan Derlenen Yada Şiiri<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<table width="570">
<tbody>
<tr>
<td width="285"><span>Alla hümme esqina </span></td>
<td width="285"><span>Allahümme es,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tazğunni sel basqina </span></td>
<td><span>Tazğun’i sel bas,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Gumadin su taşqina </span></td>
<td><span>Guma’dan su taş,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qut nurini saçqina </span></td>
<td><span>Kut nurunu saç,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bovihandin essina </span></td>
<td><span>Bovihan’dan es.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Men Teñrimdin tileymen </span></td>
<td><span>Ben Tanrı’mdan dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uçup kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Uçup gelen bulutum.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Quranimdin tileymen</span></td>
<td><span>Kur’an’ımdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yügürüp kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Koşup gelen bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İncilimdin tileymen</span></td>
<td><span>İncil’den dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Sekrep kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Sekip gelen bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Zeburumdin tileymen</span></td>
<td><span>Zebur’umdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Güldürligin bulutum.</span></td>
<td><span>Gürüldeyip gürüldeyip. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tevratimdintileymen</span></td>
<td><span>Tevrat’ımdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Köçkin qara bulutum</span></td>
<td><span>Göç kara bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uçup kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Uçup gelen bulutum, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Çöçüp kelgin bulutum</span></td>
<td><span>İrkilip gelen bulutum </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yette iqlim buluñdin</span></td>
<td><span>Yedi iklim köşeden, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Su élip kel bulutum</span></td>
<td><span>Su alıp gel bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Toşup ketsun sularğa</span></td>
<td><span>Taşıp gitsin sulara, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Éqin derya kölengem</span></td>
<td><span>Coşkulu ırmak gölgem, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qaraqurumdineçip kel</span></td>
<td><span>Karakurum’dan açıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tağ davanni eşip kel</span></td>
<td><span>Dağı yamacı aşıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Mölçer tağniyalap kel</span></td>
<td><span>Mölçer dağını yalayıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Hingan tağni boylap kel</span></td>
<td><span>Hingan dağını dolaşıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Boynakçalni çenlep kel</span></td>
<td><span>Boynakçal’ı nişan alıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Cin şeytanni qoğlap kel</span></td>
<td><span>Cin-şeytanı kovalayıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Derya sudin çikip kel</span></td>
<td><span>Irmak suyundan çıkıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Koramtaşni yérip kel</span></td>
<td><span>Koramtaş’ı yarıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ol Mustefa hörmitidin</span></td>
<td><span>O Mustafa hürmetine, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Sutuk Buğrahörmitidin</span></td>
<td><span>Sutuk Buğra hürmetine, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Möldürlirim çüşkeysen</span></td>
<td><span>Dolularım düşesin, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Men ğayiptin tileymen</span></td>
<td><span>Ben gaipten dilerim. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uluğlardin tileymen</span></td>
<td><span>Ululardan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlurum kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Şamallarni keltürüp</span></td>
<td><span>Rüzgârları getirip, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlarni purkitip</span></td>
<td><span>Bulutları toplayıp </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Cemi alem ot bolsa</span></td>
<td><span>Cümle alem ateş olsa, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlurum su bolup </span></td>
<td><span>Bulutlarım su olup,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alla hümme esqina </span></td>
<td><span>Allahümme es,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tazğunni sel basqina </span></td>
<td><span>Tazğun’i sel bas,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Gumadin su taşqina </span></td>
<td><span>Guma’dan su taş,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qut nurini saçqina </span></td>
<td><span>Kut nurunu saç,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bovihandin essina </span></td>
<td><span>Bovihan’dan es.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Men Teñrimdin tileymen </span></td>
<td><span>Ben Tanrı’mdan dilerim,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uçup kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Uçup gelen bulutum.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Quranimdin tileymen</span></td>
<td><span>Kur’an’ımdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yügürüp kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Koşup gelen bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İncilimdin tileymen</span></td>
<td><span>İncil’den dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Sekrep kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Sekip gelen bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Zeburumdin tileymen</span></td>
<td><span>Zebur’umdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Güldürligin bulutum.</span></td>
<td><span>Gürüldeyip gürüldeyip. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tevratimdintileymen</span></td>
<td><span>Tevrat’ımdan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Köçkin qara bulutum</span></td>
<td><span>Göç kara bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uçup kelgin bulutum</span></td>
<td><span>Uçup gelen bulutum, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Çöçüp kelgin bulutum</span></td>
<td><span>İrkilip gelen bulutum </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Yette iqlim buluñdin</span></td>
<td><span>Yedi iklim köşeden, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Su élip kel bulutum</span></td>
<td><span>Su alıp gel bulutum. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Toşup ketsun sularğa</span></td>
<td><span>Taşıp gitsin sulara, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Éqin derya kölengem</span></td>
<td><span>Coşkulu ırmak gölgem, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Qaraqurumdineçip kel</span></td>
<td><span>Karakurum’dan açıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tağ davanni eşip kel</span></td>
<td><span>Dağı yamacı aşıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Mölçer tağniyalap kel</span></td>
<td><span>Mölçer dağını yalayıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Hingan tağni boylap kel</span></td>
<td><span>Hingan dağını dolaşıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Boynakçalni çenlep kel</span></td>
<td><span>Boynakçal’ı nişan alıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Cin şeytanni qoğlap kel</span></td>
<td><span>Cin-şeytanı kovalayıp gel, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Derya sudin çikip kel</span></td>
<td><span>Irmak suyundan çıkıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Koramtaşni yérip kel</span></td>
<td><span>Koramtaş’ı yarıp gel. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ol Mustefa hörmitidin</span></td>
<td><span>O Mustafa hürmetine, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Sutuk Buğrahörmitidin</span></td>
<td><span>Sutuk Buğra hürmetine, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Möldürlirim çüşkeysen</span></td>
<td><span>Dolularım düşesin, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Men ğayiptin tileymen</span></td>
<td><span>Ben gaipten dilerim. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlirim kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uluğlardin tileymen</span></td>
<td><span>Ululardan dilerim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlurum kelgeysen</span></td>
<td><span>Bulutlarım gelesin. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Şamallarni keltürüp</span></td>
<td><span>Rüzgârları getirip, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlarni purkitip</span></td>
<td><span>Bulutları toplayıp </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Cemi alem ot bolsa</span></td>
<td><span>Cümle alem ateş olsa, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bulutlurum su bolup </span></td>
<td><span>Bulutlarım su olup,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Éqip-éqip kelgeysen</span></td>
<td><span>Akıp akıp gelesin.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir şaman duası niteliğindeki bu şiirlerde, yadacı Allah’tan kuraklığı sona erdirmesi ve yağmur yağdırmasını dilemektedir. Ancak şiirde Tanrı, Pirimcan (Perihun), Yette Hocam mezarı, Abus, Sekiz Buhara Evliyası, Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an gibi hem ilahi dinlere ait kutsal kitaplardan hem de Uygur kültüründe önemli yer tutan evliya, mezar ve pirlerden yardım dilenmektedir. Dolayısıyla şiirler, Türk kültürünün oluşum ve gelişim evrelerindeki “kutsal” inancına ait birçok unsuru içinde barındırmaktadır.</p>
<p>Yadaşiirleri “yada taş sihirgerliki” adı verilen törenlerde “yadaçi” denilen kişiler tarafından okunmaktadır. Ancak bunların bir kısmı halk arasında yayılarak halk şiirine dönüşmüştür. Aşağıdaki şiir bu türdendir:</p>
<p>Kaşgar’dan Derlenen Yada Şiiri<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<table width="570">
<tbody>
<tr>
<td width="285"><span>Durus bolsa tilikiñ </span></td>
<td width="285"><span>Dürüst olsa dileğin,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yada yağar cahanğa </span></td>
<td width="285"><span>Yağmur yağar cihana.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Cahan bolsa toqçilik </span></td>
<td width="285"><span>Cihan olsa tok,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Aqyağ toşar qazanğa </span></td>
<td width="285"><span>Ak yağ dolar kazana.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"></td>
<td width="285"></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Étiyazda baharda </span></td>
<td width="285"><span>İlkyazda baharda,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yada yeğip kelsiçu </span></td>
<td width="285"><span>Yada yağıp kelse ya.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Mamurçiliq beriket </span></td>
<td width="285"><span>Bolluk bereket,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Hemme yerde bolsiçu </span></td>
<td width="285"><span>Her yerde olsa ya.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"></td>
<td width="285"></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yada yağsa başiñğa </span></td>
<td width="285"><span>Yada yağsa başına,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Amet kelur kaşiñğa </span></td>
<td width="285"><span>Mutluluk gelir karşına</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yamğur yeğip su eqip </span></td>
<td width="285"><span>Yağmur yağıp su akıp,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Temler kirsun aşimğa </span></td>
<td width="285"><span>Tatlar girsin aşıma.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"></td>
<td width="285"></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yada yağsa cahanğa </span></td>
<td width="285"><span>Yada yağsa cihana,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Qara yamğur dep kalma </span></td>
<td width="285"><span>Kara yağmur deyip durma.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Amet kelur su kelur </span></td>
<td width="285"><span>Mutluluk gelir su gelir,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Meyuslinip ah urma </span></td>
<td width="285"><span>Ümitsizlenip ah etme.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"></td>
<td width="285"></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yadiçini döt dimeñ </span></td>
<td width="285"><span>Yadacıya deli demeyin,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Meliñizdin ket dimeñ </span></td>
<td width="285"><span>Malınıza engel demeyin.</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Yağdurmisa yadini </span></td>
<td width="285"><span>Yağdırmasa yadayı,</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="285"><span>Töşikiñde yet dimeñ </span></td>
<td width="285"><span>Döşeğinde yat demeyin.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu şiirde “yağmur” için “yada” ifadesinin kullanıldığı ve “yadacı”nın yağmur için hayati önem taşıdığı görülmektedir.</p>
<p>Uygurlarda yada taşı ile yağmur, kar, dolu yağdırma ve fırtına çıkarma gibi sihri-büyüsel işlemler içeren ritüele genel olarak “yadacılık” denilmektedir. Uygurlar arasında sözlü gelenekte şekillenen bu ritüelin bir meslek şeklini aldığı ve ona ait inanç ve uygulamaların zaman içinde yazıya geçirildiği görülmektedir. “Yadacılık risalesi” olarak bilinen bu eserler, yadacılığa ilişkin kuralları ve kaideleri, okunması gereken şiir, ayet ve duaları içeren eserlerdir. Çağatayca yazılmış bu eserlerin bir kısmı 19 ve 20. yüzyıllarda araştırıcı, seyyah ve misyonerler tarafından farklı ülkelere taşınmış, bir kısmı da Çin Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında yok edilmiştir. Bu eserlerden biri, 1929-1930 yıllarında Kaşgar’da Gunnar Jarring tarafından Rozi Ahun’dan alınmış olup (Yarring 1998: 147-148) günümüzde Lund Üniversitesi Gunnar Jarring Koleksiyonu’nda Prov. 53’te yer almaktadır. Eserde, yadacılık ritüelinin nasıl yapılacağı, bu ritüelde okunması gereken ayet ve dualar, çeşitli şiirler yer almaktadır.</p>
<p>Günümüzde Uygurlar arasından yaşamaya devam eden yağmur yağdırma törenlerinin Orta Asya’dan Anadolu’ya taşındığını, zaman ve mekâna bağlı olarak birtakım değişim ve dönüşümle beraber mevcudiyetini koruduğunu söyleyebiliriz (Tanyu 1968: 41-55; Acıpayamlı 1963a: 1-39; 1963b: 221-250; Şimşek 2003: 78-87; Öğreten 2000: 863-900; Kılıç 2014: 177-193).</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Türk inanç ve düşünce sistemi içinde ayrı bir yere sahip olan yada taşı ve onun etrafında oluşan ritüellerin Uygurlar arasında günümüzde de devam ettiğini görmekteyiz. Kutsal kabul edilen ve kurban ile birlikte özel bir anlam kazanan yada taşının Uygurlarda yağmur yağdırma başta olmak üzere tarihi dönemler içinde kar, dolu yağdırma, fırtına ve sis çıkarma, çeşitli hastalıkları tedavi etme gibi uygulamalarda kullanıldığını söylemek mümkündür. Eski dönemlerde bir meslek olarak icra edilen “yadacılık”, İslamiyet’in etkisiyle ayet ve çeşitli duaları bilen ve Uygurlar arasında “İşan, Molla, Ahun, İmam” olarak adlandırılan kişiler tarafından icra edilmeye başlanmıştır. Son zamanlarda “zarahetme” adıyla anılmaya başlayan yağmur yağdırma törenleri hem eski Türk dinine ait unsurları (kurban, at, yılan, söğüt dalı vb.) hem de namaz kılma, dua etme, Kur’an okuma gibi İslam dinine ait akideleri içinde barındırmaktadır. Yağmur yağdırma törenlerinde okunan yada koşakları (şiirleri) ve “yadacılık risaleleri” Türk inanç ve değerler sisteminin bir ritüel etrafında nasıl harmanlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Uygurlar için yağmur yağdırma törenleri, kuraklığı sona erdirip bereket ve bolluk nişanesi yağmuru yağdırma işlevinin yanı sıra kültürel kimliği koruma ve sürdürmenin önemli araçlarından biridir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Adem ÖGER</strong></span></a>
</p><p>Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, <a href="mailto:ademoger@gmail.com"><em>ademoger@gmail.com</em></a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80218" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80218" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-%C3%96ger-1.jpg" alt="" width="800" height="1170" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-Öger-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-Öger-1-768x1123.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Yadacılık Risalesi: (Jarring Koleksiyonu Prov. 53)</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80219 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-%C3%96ger-2.jpg" alt="" width="800" height="1120" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-Öger-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Adem-Öger-2-768x1075.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p></p><center><strong><span>Yada Taşı: (Şincan Üniversitesi Milletler Folklor Müzesi)</span></strong></center>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ ACIPAYAMLI, Orhan, (1963a), “Türkiye’de Yağmur Duası ve Psiko-Sosyal Metodla İncelenmesi”, <strong><em>Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi</em></strong>, C.XXI, 1: 1-39.</span></div>
<div><span>♦ ACIPAYAMLI, Orhan, (1963b), “Türkiye’de Yağmur Duası ve Psiko-Sosyal Metodla İncelenmesi”, <strong><em>Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi</em></strong>, C.XXI, 2: 221-250.</span></div>
<div><span><strong><em>♦ Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi III</em></strong>(1999 ), (Çev. Besim Atalay), Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ĞERBİ, Enver Semet, (1997), “Yadataş Sihirgerliki Hekkide Mulahize” <strong><em>Şincan Tezkiriçiliki, </em></strong>2: 69-75.</span></div>
<div><span>♦ HEBİBULLA, Abdurehim, (2000), <strong><em>Uyğur Etnografiyisi</em></strong><em>,</em> Ürümçi: Şincan Halk Neşriyatı.</span></div>
<div><span>♦ HEMDULLA, Mehmud, (2007), “Kedimki Yamğur Tileş Aditi ve Unin Lükçün Rayonidiki Sakindiliri”, <strong><em>Şincan Pedagogika Üniversiteti İlmiy Jurnili</em></strong>, 4: 17-20.</span></div>
<div><span><strong><em>♦ Hotennin Kiskiçe Tarihi 1</em></strong>, (2005), Ürümçi: Şincan Halk Neşriyatı.</span></div>
<div><span>♦ İMİN, Busarem, (2008), “Yamğur Tileş Murasimi Hekkide Dala Tekşürüş”, <strong><em>Miras</em></strong>, 1: 8-14.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir, (1995), <strong><em>Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar</em></strong>, Ankara: TTK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İSHAK, Yüsüp, (2000), “Uyğurlardiki Yamğur Tileş Aditi Toğrisida”, <strong><em>Miras</em></strong>, 2: 58.</span></div>
<div><span>♦ KILIÇ, Ebru, (2014), “Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya Yağmur Törenleri”, Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi, 3: 177-193.</span></div>
<div><span>♦ OSMAN, Ğayretcan, (1990), “Uyğurlar Arisidiki Yada Taş Çüşençisi ve Unin Hekkidiki Rivayetler”, <strong><em>Şincan İctimaiy Penler Tetkikatı</em></strong>, 2: 174-184.</span></div>
<div><span>♦ ÖGER, Adem, (2013), <strong><em>Uygur Türklerinde Törenler ve Bayramlar</em></strong>, Ankara: Grafiker Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖĞRETEN, Ahmet, (2000), “Türk Kültüründe Yada Taşı ve XVIII. Yüzyıl Sonu Osmanlı- Rus Savaşlarında Kullanılması”,<strong><em>Belleten,</em></strong> TTK Basımevi, 241: 863-900.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul, (1994), <strong><em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini</em></strong>, İstanbul: İşaret Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SULAYMAN, Abdulla, (2011), <strong><em>Dunyada Birla Hoten Bar (2)</em></strong>, Ürümçi: Şincan Güzel Senet- Foto Süret Neşriyatı.</span></div>
<div><span>♦ ŞİMŞEK, Esma, (2003), “Anadolu’da Yağmur Duasına Bağlı Olarak Oynanan Bir Oyun: “Çömçeli Gelin”, <strong><em>Millî Folklor</em></strong>, 60: 78-87.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, Hikmet, (1968), <strong><em>Türklerde Taşla İlgili İnançlar</em></strong>, Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yaynları.</span></div>
<div><span><strong><em>♦ Tarih-i Eminiye</em></strong> (2000), (Yay. Hz. Muhemmet Zunun), Ürümçi: Şincan Halk Neşriyatı.</span></div>
<div><span><strong><em>♦ Tarih-i Hamidi</em></strong> (1986), (Yay. Hz. Enver Baytur), Pekin: Milletler Neşriyatı.</span></div>
<div><span>♦ UTĞUR, Ğ. O., (2010), “Uyğurlar Arisidiki Yada Taş Koşakları Toğrisida Mulahize”, <strong><em>Hoten Pedagokiga Aliy Tehnikomi İlmiy Jurnili</em></strong>, 4: 1.</span></div>
<div><span>♦ YARRİNG, Gunnar, (1998), <strong><em>Keşkerge Kayta Seper</em></strong>, (Çeviren: Abduğupur Seidin), Ürümçi: Şincan Halk Neşriyatı.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  Başlangıçta yağmur yağdırma törenlerinde kesilen gök atın etini insanlar yer, başı ise suya salınırdı. Zamanla gök atı bulmak zor olduğu ve at eti yemeden vazgeçtikleri için günümüzde atın rengi önem arz etmez olmuştur (İmin 2008: 13).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Bazı bölgelerde kesilen hayvanın kemikleri de ırmağa ve kırlara saçılır (Hebibulla 2000: 307).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>Zarahetme (zahire hatimi): Bereket ve bolluk için Kur’an’ı hatmetme anlamına gelmektedir. Uygurlarda bu ifade, yağmur yağdırma töreni için kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Bu şiir, 1980 yılında 100 yaşının üzerinde olan Yadacı Kasım Yava’dan derlenmiştir (Utğur 2010: 1-2; İshak 2000: 57-58).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>Bu şiir, 1992 yılında Guma ilçesinin Sağan Köyü’nde Tohti Ahun Niyaz’dan ve 1996 yılında da Kuştağ Köyü’nde Tohti Kürşat’tan derlenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinde-yagmur-yagdirma-torenleri-ve-yada-tasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Bu şiir, Kaşgar’a bağlı Beşkerem-Kazirik’ten 1970’li yıllarda derlenmiştir (Utğur 2010: 3).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yaradılış Mitolojileri Bağlamında Türk Mitolojisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Yaradılış Mitolojileri Bağlamında Türk Mitolojisi
Günümüzde mitoloji dediğimizde hemen hemen hepimizin aklına “Yunan Mitolojisi” gelir. Bu anlayış hem tarihi anlamda hem de coğrafi anlamda hatalıdır. Aslında bir Akdeniz ve çevresi mitoloji topluluğu vardı, onu Yunanistan ve Roma mitolojisi olarak algılamamızın sebebi bu mitoloji hikayelerini Yunan ve Roma uyruklu yazarların Yunanca ve Latince olarak kaleme almasıdır. Aslında bu hikayelerin çıkış yerleri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a733ffa1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yaradılış, Mitolojileri, Bağlamında, Türk, Mitolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Mitoloji.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html">Yaradılış Mitolojileri Bağlamında Türk Mitolojisi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Günümüzde mitoloji dediğimizde hemen hemen hepimizin aklına “Yunan Mitolojisi” gelir. Bu anlayış hem tarihi anlamda hem de coğrafi anlamda hatalıdır. Aslında bir Akdeniz ve çevresi mitoloji topluluğu vardı, onu Yunanistan ve Roma mitolojisi olarak algılamamızın sebebi bu mitoloji hikayelerini Yunan ve Roma uyruklu yazarların Yunanca ve Latince olarak kaleme almasıdır. Aslında bu hikayelerin çıkış yerleri Yunanistan veya Roma değildir. Aksine Anadolu’dur, Mezopotamya’dır, Girit’tir ve Fenike’dir Mısır’dır. Bütün bu hikayelerin tamamının doğduğu yer Doğu olmasına rağmen, bu hikayeler bütün insanoğlunun ortak hikayesi olmuştur.</p>
<p>Günümüz fizik ve astronomi bilimi evrenin sıfır hacme sahip bir noktasının bilinmeyen bir sebepten dolayı patlaması sonucu ortaya çıktığını savunmaktadır. Lakin bu fikir patlamadan önce ne vardı? Ya da patlamayı ne tetikledi? Sorusuna cevap verememektedir. Belki de bu cevabı hiç öğrenemeyeceğiz. Lakin elde ki verilerde yani mitolojik hikayelerden yola çıkarsak, ki bu hikayelerin gerçeği ne kadar yansıttığı tartışılır, patlama veya yaratılış hakkında geçmiş atalarımızın ne düşündüğü hakkında bir fikir beyan edebiliriz. Modern bilime göre, ‘önce’yi yaratan şeyin hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olması olasıdır.</p>
<p>Yaratılış konusunda yukarıda da bahsettiğimiz üzere birçok dini metin ve yine yukarıda bahsettiğimiz bölgelerin kendi toplumları tarafından oluşturulan veya dilden dile aktarılan bazen de yazılı olarak ele geçirilen efsaneler mevcuttur. Lakin Türk Yaratılış mitleri veya efsaneleri maalesef onlar kadar ilgi görmemekle birlikte bu efsaneler üzerine yapılan çalışmalarda çok azdır. Ya da toplum tarafından diğerleri kadar bilinmemektedir.</p>
<p><span><strong>Orta Asya Yaratılış Efsaneleri</strong></span></p>
<p>Orta Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında dünya ve insanın yaratılışı hakkında birçok efsane saptanmıştır. Bu efsaneler yakın çağlarda derlendikleri için İslamlık, Hıristiyanlık, Budizm, Maniheizm gibi dinlerden etkiler taşımaktadırlar. Ancak bunlar genel yapısıyla erken dönem Türk mitolojisinin izlerinin görüldüğü önemli ürünlerdir. Bu yaratılış efsanelerinde İran mitolojisi ile Mani dininin etkisinin olduğu görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>İkili düşünce ilkesi İran mitolojisinin en önemli özelliğidir. İran mitolojisinde Hürmüz, iyilik ilahıdır ve gökte oturur; Ehrimen ise yeraltında karanlıkların ilahıdır. Aynı durum Altay Türkleri’nin yaratılış destanlarında da vardır. Altay yaratılış destanlarında da Tanrı Kuday gökte oturur, Şeytan Erlik ise yer altında. Ama Erlik, Tanrı değildir; yalnızca güçlü bir körmös’tür (şeytan). Türk Tanrı düşüncesi, İran mitolojisindeki ikili ilah sistemini tek ilahlı sisteme çevirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>İran mitolojisinde Hürmüz, birçok yaratık yaratır ve Ehrimen de bunların bir bölümünü kendisine vermesini ister; ama olumsuz yanıt alır. Aynı durum Altay yaratılış efsanesinde de söz konusudur. Tanrı Ülgen de birçok yaratık yaratır ve Erlik bunların bir kısmını kendine ister ama Tanrı bunu reddeder. Ayrıca Altay efsanesinde görülen ikili evren düzel algısı İran düalizmini çağrıştırsa da, İran mitolojisinde evren yaratıldıktan sonra insan yaratılmıştır. Halbuki Altay efsanesinde insan evrenin yaratılışından da önce vardı düşüncesi hakimdir.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Altay yaratılış destanlarında, her şeye gücü yeten ve günümüzdeki Tanrı inancının aynısı olan bir inanış yoktur. Altay yaratılış destanlarında Tanrı’ya yaratma eyleminde kimi varlıklar yardım eder.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu yüzden bu efsanelerde her şeye gücü yeten bir Tanrı imajı yerine, yaratma eyleminde çeşitli varlık ve nesnelere başvuran bir ilah portresi çizilmiştir. İlk olarak inceleyeceğimiz yaratılış efsanesi evrenin yaratılışını, iyilik ve kötülüğün kaynaklarını, evrendeki düzeni konu edinen bir efsanedir. XIX. yüzyılda Prof. W. Radloff tarafından Altay Türkleri arasında derlenmiştir.</p>
<p><span><strong>Altay Yaratılış Efsanesi</strong></span></p>
<p>Buraya kadar Altay yaratılış efsanelerinden biraz bahsettik. Lakin efsanenin metinlerine yani “Yeriding Pütkeni” efsanesine girmeden Altay yaratılış efsanesi hakkında yorum yapmak pek doğru olmayacaktır.</p>
<p>Altay yaratılış mitlerine göre Ülgen ve Erlik “başlangıçta” zaten vardı. Ak Ana’nın “yarat” emrinden sonra Ülgen evrenin tabakalarını oluşturmaya başladı. Ak Ana birazdan metinde de göreceğimiz gibi yaratılışa ilham veren hakim güç olmakla beraber bu görevinin ardından aradan çekilir ve hatırlanmaz.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bahsi geçen “Yeriding Pütkeni” metni aşağıdaki gibidir:</p>
<p><em>“Her şeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile Kişi vardı. İkisi su üzerinde uçuyorlardı. Kişi, yel çıkarıp suyu dalgalandırdı; Tanrı’nın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin Tanrı’dan güçlü olduğunu sandı; suya düşüp dibe battı. Boğulmak üzereydi. “Bana yardım et!” diye bağırıp Tanrı’dan yardım istedi.</em></p>
<p><em>Tanrı “Yukarı çık!” dedi, o da sudan çıkıverdi. Sonra Tanrı, “Sağlam bir taş olsun!” dedi. Suyun dibinden bir taş yükseldi. Tanrı ile Kişi, taşın üzerine oturdular. Tanrı, Kişi’ye “Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!” diye buyruk verdi. Kişi, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Tanrı’ya götürdü.</em></p>
<p><em>Tanrı, Kişi’nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken “Yer olsun!” diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, yeryüzü yaratıldı. Tanrı, yine Kişi’ye “Suya dal, suyun dibindeki topraktan çıkar!” diye buyruk verdi. Kişi, suya daldığında, bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü. İki avucuna da toprak doldurdu; bir avucundakini Tanrı’dan gizlemek için ağzına attı. Dileği, Tanrı’dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı. Avucundaki toprağı getirip Tanrı’ya uzattı. Tanrı, toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu. O’nun suya serptiği toprak gibi, Kişi’nin ağzındaki toprak da büyüyüp genişlemeğe başladı. Kişi korktu; soluğu kesildi, öleyazdı. Kaçmağa başladı. Ancak, nereye kaçsa yanı başında Tanrı’yı buluyordu. </em></p>
<p><em>Tanrı, Kişi’ye “Ağzındaki toprağı ne için sakladın” dedi. Kişi, “Kendime yer yaratmak için saklamıştım” diye yanıt verdi. Tanrı da, “Öyleyse at ağzından ve kurtul” dedi. Kişi’nin ağzındaki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu. Tanrı, “Artık sen günahlı oldun” dedi, “Bana karşı geldin. Kötülük düşündün. Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun.”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></em></p>
<p>Bu mitolojik hikayede görüldüğü gibi Ülgen ve Erlik arasında grift bir ilişki mevcuttur. Aynı ilişki Ülgen ile Ak Ana arasında da bulunmaktadır. Lakin bu ilişki sonucunda yer, dağlar ve tepeler yaratılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Efsanenin devamında ise, artık insanların aratılışı konu edilir. Ülgen ile Erlik arasındaki ilk kavga, yaratılacaklar üzerine kurulacak hakimiyet kavgasıdır.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> İnsanların yaratılması konusuna gelecek olursak. Metne göre:</p>
<p><em>“Dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi. Tanrı, bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı. “Dalları, yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil. Bu ağacın dokuz dalı olsun!” dedi. Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu. Tanrı, “Dokuz dalın her birinin kökünden, birerden dokuz kişi türesin; bunlar dokuz ulus olsun!” dedi.</em></p>
<p><em>Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duydu. Tanrı’ya gürültünün nedenini sordu. Tanrı, “Ben bir kağanım, sen de kendince bir kağansın. İşittiğin gürültüyü yapanlar benim ulusumdur!” dedi. Erlik, bu ulusu kendisine verilmesini istedi. Tanrı, “Olmaz!” dedi; “Sen git kendi işine bak!”. Erlik hele bir gidip şu insanları göreyim diyerek kalabalığın yanına vardı. Orada insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha nice yaratıklar vardı. Erlik, Tanrı bunları nasıl yarattı acaba, bunlar ne yer, ne içerler dedi. </em></p>
<p><em>Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnızca bir yanındaki yemişleri yiyorlar, diğerlerine ellerini sürmüyorlar. İnsanlara bunun nedenini sordu. İnsanlar, şu yanıtı verdiler: “Tanrı bize şu yandaki dört dalın yemişini yemeği yasakladı. Biz yalnızca Tanrı’nın izin verdiği, yemişlerden yiyoruz. Bu yanıt, Erlik’i sevindirdi. Erlik Körmös, insanlardan Törüngey denilen erkeğe yaklaştı. Ona “Tanrı size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz” dedi.”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></em></p>
<p>Erlik’in bu merakı insanlarla Tanrı’nın ilk defa karşı karşıya gelmesine yani “ilk günah”ın işlenmesine sebep olmuştur. Efsanenin bu kısmı diğer toplumların efsanelerindeki “Adem’in cennetten kovulması” hikayesini ve dolayısı ile Erlik ile insanların imtihan sahnesi olarak karşımıza çıkar.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Ve efsanede adı geçen Törüngey (Adem)<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> ile insanların Erlik yani Şeytan/kötülük ile olan ebedi mücadelesi başlar.</p>
<p>Türklerin evrenin ve insanın yaratılışı hakkında fikirler içeren Altay destanları arasında yer alan bu destanı inceledikten sonra söylemek gerekir ki diğer Türk destanları Türklerin belli dönemlerde ki kahramanlık hikayeleri ile Türk milletinin “türemesi” hakkında fikirler içeren destanlardır.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Türklere göre kainatı yaratan tek bir kuvvet vardır. Lakin yardımcıları da vardır. Kainat sudan ve topraktan yaratılmıştır. İnsanlar bir ana ve babadan değil, dokuz ayrı daldan türemiştir. Buda dokuz ayrı kavim manasına gelebilir. Şeytan yani Erlik büyük güçlere malik olmakla beraber esas itibarı ile insandır. Ve tanrı Karahan ile yani Ülgen ile asla denk değildir.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Altay dağlarında söylenen yaratılış ve türeyiş destanları, değil yalnız Türklerin; bütün Orta Asya ile Sibirya’nın bile, en gelişmiş ve üzerinde ilgi ile durulan mitoloji verileridir.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> En eski Türklerin ne düşündüklerini bilmiyoruz. Fakat sonradan, Orta Asya’dan toplanan bütün yaratılış destanlarına göre, yeryüzü başlangıçta, büyük bir okyanus ile kaplı idi. Bir Altay efsanesi, bunun için şöyle diyordu:</p>
<p><span><em>“Yerin yer olduğunda, sular yeri sarardı,<br>
</em><em>Ne gök, ne ay, ne güneş, ne de bir dünya vardı.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Tanrı uçar dururdu, insan oğluysa tekti,<br>
</em><em>O’da uçar, uçardı, sanki Tanrıyla eşti.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Uçar, hep uçarlardı, yer yoktu konmazlardı,<br>
</em><em>Tanrı idiler çünkü, ondan yorulmazlardı.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Yoktu Tanrının hiçbir, başında düşüncesi,<br>
</em><em>İnsan oğlunun ise, durmadı hiç hilesi.”</em></span></p>
<p>Altay Türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları “Bay-Ülgen”, yaratıcı bir Tanrı idi.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Kendisi yerle gök arasında, yüce Tanrının bir elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı yaratmadan önce, Büyük Tanrının kutsal bir ilhamı, “Bay-Ülgen”in bütün varlığını sarmıştı. Çünkü o, dünyayı yaratmak için, Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilmişti. Bu durumu, başka bir Altay yaratılış efsanesi, daha güzel anlatıyordu:</p>
<p><span><em>“Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer,<br>
</em></span><span><em>Uçsuz bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak,<br>
</em></span><span><em>Uçuyor, arıyordu, bir katı yer, bir bucak.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kutsal bir ilham ile nasılsa gönlü doldu,<br>
</em></span><span><em>Kayıptan gelen bir ses, ona bir çare buldu.”</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p>Bu iki efsane, birbirlerini tamamlıyorlardı. Bu sırada dünya, büyük bir okyanusla kaplı idi. Öyle anlaşılıyor ki bu okyanusun üzeri de, ruhlar âlemi ile doluydu. Tıpkı tasavvuftaki “Vücûd-u mutlak” gibi. Altay efsanesindeki bu hali, bir Bektaşi şairi şu nefesinde, ne kadar güzel anlatmıştır:</p>
<p><span><em>“Ârif sundu, aldı Cihânı biçti,<br>
</em></span><span><em>“Cebrail çok vakit deryada uçtu,<br>
</em></span><span><em>“Hak bir avuç toprak deryaya saçtı,<br>
</em></span><span><em>“Derya süzülüp de, yer olmadı mı?”</em></span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Bu Bektaşî nefeslerinin çoğu, konularını peygamberlerin tarihlerinden almışlardır. Bununla beraber, İslâmiyetle uyuşmayan pek çok Bektaşi şiirlerine de, rastlamıyor değiliz. Tasavvuf edebiyatında “Vahdet”, bir okyanusa benzetilmişti. Seyyit Nesimi ise, bu vahdet okyanusuna, “Mûhit” adını veriyordu. Zaten muhit de tasavvuf da, okyanus anlamına geliyordu. Seyyit Nesimi’ye göre önceleri bu okyanus çok durgun ve sakin idi. Fakat yaratılış, yani “tecelli” sırasında okyanus coşmuş, kendi deyimi ile, “cûşâ ve hurûşa” gelmişti.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Varlık aleminin meydana gelişi de, yine bu coşkunluk ve dalgalanma sırasında oluyordu. Bu konu üzerinde çok durmadan biz Mezopotamya da var olan yaratılış efsanelerine bakacağız.</p>
<p><span><strong>Mezopotamya Yaratılış Efsaneleri</strong></span></p>
<p>Mezopotamya kültürel birikimi ve tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında atıflarda bulunduğu efsaneleri ile dikkat çeker. Yaratılış efsanesi ve Tufan hakkında yazılan tabletler ile kutsal kitaplarda bulunanların neredeyse aynı olması Mezopotamya’yı daha dikkat çekici hale getirmiştir. Sümer-Asur-Babil gibi bölgenin şekillenmesinde önemli katkıları olan toplumların arkalarında bıraktıkları tabletlerin aslında bütün bir gezegende dolaşan efsaneler ile aynı olması merak olgusunu pekiştiren bir başka meseledir. “Mezopotamya da bulunan tabletler, kitaplar ve yazıtlar bize tarihin efsanelerin muhkem kaleleri olduğu gerçeğini hatırlatır”.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Tabletlerdeki efsanelerin örneklerine Homeros, şövalye hikayeleri ve Arap masalları gibi kaynaklarda rastlamaktayız. 1876’dan bu yana Babil-Asur yaratılış destanlarının birçok versiyonu ortaya çıktı ve yayınlandı. Bu destanlardan en uzunu olan “Enuma Eliş (Yükseklerdeyken) bunlardan biri olmakla beraber üzerinde duracağımız efsanedir. Bu metinden anladığımız kadarı ile yaratılış süreci her şeyin birbiri ile bağlantılı bir şekilde kendi içinde bir hiyerarşisinin olmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Metne bakmak gerekirse;</p>
<p><em>‘Anu gökyüzünü döllediğinde, Ve Ea yeryüzünü kurduğunda, Anu gökyüzünü yarattığında, gökyüzü yeryüzünü yarattığında, yeryüzü ırmakları yarattığında, ırmaklar nehirleri yarattığında…’</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn21" name="_ednref21"><em>[21]</em></a></p>
<p>Aynı efsanenin bir başka versiyonu ise şöyledir;</p>
<p><em>“Kutsal yerdeki Tanrıların evi, kutsal ev henüz yapılmamıştı; Kutsal hiçbir bitki yeşerememiş, hiçbir ağaç yaratılmaıştı, ….Bütün topraklar denizdi, Anu gökleri yarattığı zaman, Ve Nudimmud kendi konutu Apsu’yu inşa ettiği zaman, Ea bir tutam balçık koplardı, yerden Apsu’da, Kulla’yı yarattı tapınakların onarımı için, İnsan soyunu yarattı, tanrıların hizmetini görmesi için”</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn22" name="_ednref22"><em>[22]</em></a></p>
<p>Tatlı su sembolü olan Apsu ile tuzlu su sembolü olan Tiamat adlı bir devden gökler ve yer oluşur ve sonra gök tanrısı Anu, hava tanrısı En-lil ve deniz tanrısı Ea türer. En-ki’nin yarattığı bu üç tanrının da, günü, ayı ve yıldızları yarattıkları görülür.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p><em>“</em><em>Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken, Ve aşağıda, sağlam zemin (Dünya) çağırılmamışken”</em></p>
<p><em>‘Gök, yerden ayrıldıktan sonra, Yer, gökten ayrıldıktan sonra, İnsanın adı konduktan sonra, An, göğü alıp götürdükten sonra, Enlil, yeri alıp götürdükten sonra.”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></em></p>
<p>Sümer Yaratılış şiirlerinde ‘yaratmak’ olarak yorumlanan sözler yerine, çok açık bir biçimde, ‘ad vermek-adlandırmak’tan bahsedilmektedir. Sonraki “yoktan var etme” olarak yorumu, açıkça farklı bir şey söyleyen bu ilk Sümer ilahilerine dayanmaktadır. Bu efsanelerin onlarca versiyonu, birbirine benzer içerikler ile tabletlerde yer almaktadır. Sümer, Babil, Asur medeniyetlerinin bu büyük birikimi diğer bölge medeniyetlerde çıkartılan tabletlerdeki anlatılarla ilginç bir şekilde örtüşmektedir.</p>
<p><span><strong>İbrani Yaratılış Meselesi ve Tekvin</strong></span></p>
<p>İbraniler’e ait geniş bilgi, onların kutsal kitabı olan Tevrat’ta bulunur. Tevrat Eski Ahit’i oluşturan ilk beş kitabın adıdır.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Bu başlık altında İbrani yaratılış mitlerini ele alırken, Tevrat’ın Tekvin bölümü başta olmak üzere Babil Talmudu’na değineceğiz. Tekvin’in isminden de anlaşılacağı üzere içeriği “başlangıç” dünyası ile ilgilidir. Tevrat Bab 1’de ilk yaratılış şu ayetlerle aktarılmaktadır:</p>
<p><em>“Başlangıçta Allah yerleri ve gökleri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı. Ve Allah’ın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun; ışık oldu. Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü.  Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Işığa gündüz karanlığa gece dedi. Ve böylece bir gün oldu. …Ve Allah dedi: gök altındaki sular bir yere biriksin, ve kuru toprak görünsün ve böyle oldu. Ve Allah kuru toprağa yer dedi”(Yaratılış: 2, 1-31).<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></em></p>
<p>“<em>Allah, “Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun” diye buyurdu. Allah büyük deniz hayvanlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Allah, “Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın” diye buyurdu…</em> <em>(Yaratılış, 1:20-22)</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p><em>Rab, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen hasıl olsun” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Allah çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı.</em> <em>(Yaratılış, 1:24-25)</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p><em>Eserlerin üzerine onu (insanı) egemen kıldın, herşeyi ayaklarının altına serdin; davarları, sığırları, yabanıl hayvanları, gökteki kuşları, denizdeki balıkları, denizde kıpırdaşan bütün canlıları. Ey Egemenimiz Rab, ne yüce Adın var yeryüzünün tümünde! </em><em>(Mezmurlar, 8:6-9)</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p><em>Rab Allah Adem’i topraktan yarattı ve… yaşam soluğu (Allah’ın Ruhundan üflemesi) üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu. </em><em>(Yaratılış, 2:7)</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p><em>Allah, “İnsanı… yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”… (Allah) insanları erkek ve dişi olarak yarattı.</em> <em>(Yaratılış, 1:26-27)</em><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Buraya kadar olan 1. Bab’da geçen bölüm Yahudi kutsal kitabındaki kozmogonik varoluşun genel planını vermektedir. İnsanın yaratılışının kil ve topraktan olması neredeyse bir çok mitolojide ortak noktadır. Tevrat’ın Adem’in yaratılışıyla ilgili anlatısı oldukça nettir.</p>
<p>Tevrat’ın incelediğimiz kısımlarında ve incelediğimiz diğer yaratılış mitlerinde “başlangıç” ifadesi bu kültürler arasında etkileşim olduğu ya da bu kutsal metinlerin kaynağının tek olduğu manasına gelmektedir. Kur’an’da bir takım benzer ifadelerin olması yaratıcının tekliği ve kaynağın tek olması kanısını kesinleştirmektedir. Buradaki yani kutsal kitapların değerlendirilmesi meselesi konumuzun dışında olduğu için başka bir kutsal metin olan Kur’an’ı incelemeye başlayacağız.</p>
<p><span><strong>Kur’an-ı Kerim’de Yaratılış</strong></span></p>
<p>Kur’an evrenin yaratılışı hakkında, inanca esas teşkil edecek temelleri vererek ayrıntılara girmez. Fakat ayetlerin tefsirlerinden yola çıkarak yazılan kaynaklar hadislerle de pekiştirilerek evrenin yaratılışı meselesine ayrıntılı bir anlatım sağlar. Kur’an’da geçen yaratılış ayetleri çeşitlidir. Bazı ayetler gerçekleşmiş bir yaratmadan bahseder, bazı ayetler ise  devam eden bir yaratma sürecinden.</p>
<p>Kur’an’da göğün ve yerin yaratılması konusunda Allah’ın önce kendi kudret ve gücünü vurgulayan ayetler ile karşılaşırız. Bazı ayetlerden yola çıkarak konuya giriş yapmak gerekirse:</p>
<p><em>“Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları gereğince yarattık.”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></em></p>
<p><em>“Göklerin ve yerin yönetimi O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, düzen vermiş, ölçüye göre düzenlemiştir”.<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> </em></p>
<p><em>“Kafirler görmezler mi ki gökler ve yer birbirine bitişik idiler, onları biz ayırdık ve canlı herşeyi sudan yarattık. Hala iman etmezler mi?”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>                           </em></p>
<p>Bu ayette ilk yaratımda suya dikkat çekilir. Bütün kozmolojik anlatılar ile köken birliğine sahip olan bu ayet, bütün varlığın su ile hayat bulduğunu belirtir. Başka dikkate değer bir nokta ise “birbirine bitişik” olan göklerin ve yerin varlığıdır. Tek yapıdan ibaret olan evren birbirinden ayrılmak suretiyle yer ve gök oluşturulmuştur. “Birbirine bitişiklik Sümer kozmolojisindeki işaretler ile dikkate değer bir benzerlik içindedir.”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Burada dikkat çekmemiz gereken bir noktada diğer mitlerde de “su” figürünün bulunmasıdır.</p>
<p><em>“Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki Allah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Bundan sonra da yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve orada otlak yer meydana getirmiştir. Dağları da sapasağlam yerleştirmiştir. Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın geçimi için yapmıştır”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></em></p>
<p>Görüldüğü gibi Nâziât Suresi’nde varlıkların birbiri ardına yaratılışı bunların düzeni ve neden yaratıldıklarından bahsetmektedir. Kur’an-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder.</p>
<p>Burada ilk dikkati çeken husus, insanın yaratılışında, günümüzdeki üreme kanunlarına tâbi tutulmayışıdır. Yani Allah, yaratma hususunda ihtiyat sahibi olduğunu, kanunlarını dilediği şekilde değiştirebileceğini, varlıkları bağımsız ve kayıtsız yaratabileceğini göstermektedir. Bu farklı yaratılışlara bazen ayrı ayrı ayetlerde, bazen de aynı ayette dikkat çekilir. Nitekim Mü`minun suresinde:</p>
<p><em>“Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Âdem`in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) hâline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)…”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></em></p>
<p>Hz. Âdem’in yaratılış şekli, bir bakıma günümüzdeki insanın yaratılışına benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarılması gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) elde edilmiştir. Bir müddet bu hâlde kalan çamur özü, balçık şeklini (hamein mesnûn) almış ve daha sonra katı hâle (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiğini anlıyoruz.</p>
<p><em>“Hâl­buki O, sizi çeşitli merhaleler hâlinde yarattı”<a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></em></p>
<p>Bu ayetten de anlayacağımız üzere Allah insanı bir takım aşamalardan geçerek yarattı. Kur’an’da bahsi geçen ilk insan Adem’dir. Kur’an’a göre Adem ile diğer insanların yaratılış şeklinin aynı olmadığı kesindir. Gerek evren gerekse insan yaratılışında farklı kanunlar geçerlidir.</p>
<p><span><strong>Çin Yaratılış Efsaneleri</strong></span></p>
<p>Yaratılışın farklı varyantları bulunmaktadır. Bunların birine göre “başlangıçta iki okyanus-biri güneyde biri kuzeyde- merkezde bir kara parçası vardı. Güney okyanusunun efendisi Shu (dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun efendisi Hu (aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwuntun (kaos) idi. İki ayrı okyanus ve iki ayrı efendi kavramı burada Türk Mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Çin mitolojisindeki yaratılış mitinin ayrı bir varyantı olan “Pan-Ku” ile İskandinav ve İzlanda mitolojilerinde yer alan “Ymir” mitlerinde anlatılan dünyanın bir veya iki devin parçalanmasından oluşması inancı is Türk mitolojisine tamamen yabancıdır.</p>
<p><span><strong>Genel Değerlendirme</strong></span></p>
<p>Sümer mitolojisindeki başlangıçtaki sonsuz su kavramının Türk mitolojisindeki kavrama yakınlığı ise ilgi çekicidir. Bunun dışında Başkurtların (Türk Kavmi) ünlü destanı Ural Batur’ın ilk mısralarını oluşturan dünyanın yaratılışı ile ilgili bölümünde de yine başlangıçtaki sonsuz su kavramı görülmektedir. Buna göre gerek Altay, gerek Sümer, gerek Başkurt ve diğer Türk mitolojilerindeki yaratılış efsanelerinde yer alan başlangıçtaki sonsuz su kavramı ortak bir motif olarak karşımıza çıkmakta ve diğer milletlerin mitolojisinden bu yönü ile ayrılmaktadır. Ayrıca Tekvin de bahsi geçen “başlangıçta” ifadesi de Türk efsanesinde geçen “evvelce” ifadesi ile benzeşmektedir.</p>
<p>Su motifi Tekvin’de sıkça kullanılmış özellikle Tekvin’de ve Türk efsanesinde tanrının başlangıçta “suyun üstünde” gezdiği ifadeleri benzeşmektedir. Daha değinmediğimiz birçok efsanede aynı ifadeler geçmektedir. Türk efsanelerinde yaratılış meselesinin çağdaşı olan veya olmayan diğer toplumlar ile aynı ifadelerle aktarılması Türk mitolojisinin bugün ki gördüğü ilginin daha da üzerinde bir ilgi görmesi gerektiğinin kanıtı olabilir.</p>
<p>Yine değindiğimiz Mezopotamya yaratılış efsanelerinde “başlangıçta” Anu’nun gökleri yaratmadığı zaman hiçbir şeyin olmaması ve bütün yeryüzünün “deniz olması” yine Türk mitolojisi ile Mezopotamya efsanelerinin benzerliğini göstermektedir.</p>
<p>Kur’an’da da su motifinin sıkça kullanılmış olması ile beraber Törüngey, Erlik ve Adem, Şeytan ilişkisi halk arasında sıkça karıştırılmaktadır. Kur’an ve Türk mitolojisinin ortak noktası olarak değinmek gerekir ki Erlik ile Şeytan iki tarafta da aynı karakter özelliklerine ve yazımlardan elde ettiğimiz veriler neticesinde öğrendiğimiz kadarı ile aynı kadere ve statüye sahipler lakin Kur’an’da mutlak güç Allah’tır. Ama Altay efsanemizde tanrı Ülgen’in müsaadesi ve izni ile Erlik’te bir takım hünerlere sahiptir.</p>
<p>Mitolojide yer alan uçsuz bucaksız efsaneler dizisini tek tek incelemeye vakit ve ömür yetmez. Lakin modern bilimin konu dışında tuttuğu bu efsaneleri incelediğimizde elde ettiğimiz veriler kültürlerin (kutsal metinleri ayrı tutmak gerekir) hemen hemen çoğunun ortak bir hikaye ye sahip olduğudur. Bu da bu efsanelerin dilden dile dolanarak tek bir efsanenin varyantları olup olmadığı sorusunu akıllara getirir. Tek bir efsanenin farklı hayat tarzlarınca, kültürünce ve günlük yaşam şekillerince farklı yorumlanması gayet normal olmakla birlikte kesin gerçekliği ifade etmese de bir takım fikirler vermesi açısından son derece önemlidir.</p>
<p>Modern anlamda bu konudaki araştırmaların çok geç başlamış olması, eski Türk inancına dair birçok konuyu da şüphede bırakıyor. Örneğin 1800’lü yıllarda Altay Türkleri arasında yapılan dini araştırmalar bizi ne kadar eskiye götürebilir? O yüzyılda yaşayan Altaylılar arasında çok Tanrılı dini inanış, yüzyıllar öncesi için ne kadar geçerlidir? Bunu anlamak için, bölgeye giden misyonerlerden, çevre çoğrafyalar da kurulup yayılan dinlere kadar çok geniş kapsamlı bir araştırma yapmak gerekiyor. Bununla beraber Orhun yazıtları gibi eski Türk metinlerindeki ifadeler de geçmiş kültürel bağları korumak adına mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.</p>
<p>Türkler tarih yapmış, tarih yazmamış, hatta ciddi bir tarih bilincine sahip olmamış, ancak geleneğini, örf ve adetini yaşatarak geçmişle bağını kuvvetli biçimde sürdürmüştür. Kim bilir, belki de kadim topluluklarının birçoğunun yok olma sebebi de bu bağı koruyamamak olmuştur. Birçok yazılı metin bırakmış topluluklar bugün ancak birer hatıra olarak yaşıyor olması bize bu konunun önemi göstermektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi. İletişim:halilcanakgunn@gmail.com.</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Yonar, Gönül, Yaratılış Mitolojileri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2011.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul, 2011.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi: Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli, Türk Mitolojik Sistemi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Saim Sakaoğlu, Ali Duymaz, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yayınları, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ Güngör, Harun, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2016.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli, Kadim Türklerin Mitolojik Hikayeleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2017.</span></div>
<div><span>♦ Heidel, Alexandre, Babil Yaratılış Destanı: Enuma Eliş, çev. İsmet Birkan, Ayraç yayınları, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Uraz,  Murat, Türk Mitolojisi, Mitologya Yayınları, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Kramer, Samuel Noah, Sümer Mitolojisi, çev. Hamide Koyukan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, Şaban, Kutsal Kitaplardaki Mitolojik Unsurlar, AÜSBE Yüksek Lisans Tezi, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), Sent Antuan Kilisesi, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ Demirel , Hamide, Türk Destanlarının Ana Unsurları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2015.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç Saadetin, Türk Kültünün Ana Hatları, Akçağ Yayınları, Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitapevi, Ankara, 1972.</span></div>
<div><span>♦ Eliade, Mircea, Mitlerin Özellikleri, çev. Sema Rifat, Simavi Yay., İstanbul, 1993</span></div>
<div><span>♦ Atsız, Hüseyin Nihal, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span><strong>Bağlantı kaynakaları</strong></span></div>
<div><span>Yusufhan Güzelsoy, “Yaratılış Destanı Ve Kopmayan Bağ”, Ötüken Dergi,  (Kaynak derginin internet sitesi olan http://otukendergi.com/yaratilis-destani-ve-kopmayan-bag/ adresinden alınmıştır).</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Gönül Yonar, Yaratılış Mitolojileri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2011, s.123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul, 2011, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi: Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, İstanbul, 1993, s.115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2007, s.276.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yonar, a.g.e, s.126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Saim Sakaoğlu, Ali Duymaz, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yayınları, Ankara, 2014, s.175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yonar, a.g.e, 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yonar, a.g.e, s.129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Sakaoğlu, Duymaz, a.g.e, s.177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ögel, a.g.e, s.422</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Harun Güngör, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2016, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bayat, a.g.e, 284.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Hüseyin Nihal Atsız, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2012, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hamide Demirel, Türk Destanlarının Ana Unsurları, Ötüken Yayınları, İstnbul, 2015, s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Demirel, a.g.e, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Fuzuli Bayat, Kadim Türklerin Mitolojik Hikayeleri, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2017, s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Yusufhan Güzelsoy, “Yaratılış Destanı Ve Kopmayan Bağ”, Ötüken Dergi,  (Kaynak derginin internet sitesi olan <a href="http://otukendergi.com/yaratilis-destani-ve-kopmayan-bag/" target="_blank" rel="noopener">http://otukendergi.com/yaratilis-destani-ve-kopmayan-bag/</a> adresinden alınmıştır).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <a href="http://www.diledebiyat.net/turk-edebiyati-tarihi/islamiyet-oncesi-turk-edebiyati/sozlu-donem-turk-edebiyati/turk-mitolojisi/turklere-gore-yaratilis-ve-dunyanin-var-olusu" target="_blank" rel="noopener">http://www.diledebiyat.net/turk-edebiyati-tarihi/islamiyet-oncesi-turk-edebiyati/sozlu-donem-turk-edebiyati/turk-mitolojisi/turklere-gore-yaratilis-ve-dunyanin-var-olusu</a> (29:04:2017)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yonar, a.g.e, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yonar, a.g.e, 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Alexandre Heidel, Babil Yaratılış Destanı: Enuma Eliş, çev. İsmet Birkan, Ayraç yayınları, Ankara, 2000, s.91-92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Yonar, a.g.e, s.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Murat Uraz, Türk Mitolojisi, Mitologya Yayınları, İstanbul, 1992, s.15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi, çev. Hamide Koyukan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1999, s.114-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Şaban Bilgin, Kutsal Kitaplardaki Mitolojik Unsurlar, AÜSBE Yüksek Lisans Tezi, 2002, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), Sent Antuan Kilisesi, İstanbul, 2012, s.6 (Yaratılış: 1, 1-31).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), s.6 (Yaratılış, 1:20-22).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), s.6 (Yaratılış, 1:24-25).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), s.6 (Mezmurlar, 8:6-9).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), s.6 (Yaratılış, 2:7).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Tevrat: Başlangıç (Yaratılış), s.6 (Yaratılış, 1:26-27).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kur’an-ı Kerim, Şura/29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Kur’an-ı Kerim, Kamer/49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kur’an-ı Kerim, Enbiya/30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Yonar, a.g.e, s.165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Kur’an-ı Kerim,  Nâziât/27-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Kur’an-ı Kerim, Mü’minun/12-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yaradilis-mitolojileri-baglaminda-turk-mitolojisi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kur’an-ı Kerim, Nuh/14.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gök Tanrı’nın Temsilcileri: Koruyucu Kuşlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanrinin-temsilcileri-koruyucu-kuslar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanrinin-temsilcileri-koruyucu-kuslar</guid>
<description><![CDATA[ Gök Tanrı’nın Temsilcileri: Koruyucu Kuşlar
Çağımızdaki teknolojik ve bilimsel gelişmeler toplumsal ve bireysel yaşama ilişkin değer, tutum ve davranış biçimlerinin değişmesine etki ederek, yaşama dair yeni ve farklı ihtiyaçların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Çağın getirdiği çok hızlı değişim, insanı daha çok bireyselleştirmeye, onu sosyal ilişkilerden ve kültürel bağlarından mahrum bırakmaya, yalnızlaştırmaya doğru sürüklemekte, insanların ortak yaşam alanlarının merkezlerinde törensel, dinsel, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a7125497.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gök, Tanrı’nın, Temsilcileri:, Koruyucu, Kuşlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ilk-Cag-234.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gok-tanrinin-temsilcileri-koruyucu-kuslar.html">Gök Tanrı’nın Temsilcileri: Koruyucu Kuşlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gülşah Yüksel HALICI</strong></span></a>
</p><p>Çağımızdaki teknolojik ve bilimsel gelişmeler toplumsal ve bireysel yaşama ilişkin değer, tutum ve davranış biçimlerinin değişmesine etki ederek, yaşama dair yeni ve farklı ihtiyaçların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Çağın getirdiği çok hızlı değişim, insanı daha çok bireyselleştirmeye, onu sosyal ilişkilerden ve kültürel bağlarından mahrum bırakmaya, yalnızlaştırmaya doğru sürüklemekte, insanların ortak yaşam alanlarının merkezlerinde törensel, dinsel, kültürel ve sanatsal yapılarının yerini bireysel amaçlı ticaret kuleleri ya da çok katlı AVM’ler almaktadır. Bu içerikte oluşturulan modern kültür daha çok tüketime, hızlı ve genç yaşam tarzına vurgu yaparak kültürel belleği ve bilgeliği yaşamdan soyutlamaya çalışmaktadır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80585" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80585 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-01.jpg" alt="" width="300" height="460"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>ICOM 2004 Seoul Amblemi: Sotdae</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Küreselleşme sürecinin sunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik politikalar, insanlığın ortak mirası olan kültürel değerleri tehdit etmekte ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu açıdan sosyal ve bireysel yaşama ilişkin bu hızlı değişimler antropoloji, psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji gibi bilimler kadar halkbilimi açısından da dikkat çekici ve irdelenmesi gereken bir husustur. Bu değişim içinde sözlü kültür ve somut olmayan kültürel mirasa ilişkin ürünlerin korunması, güncellenerek yaşatılması hem kültürün devamlılığı ve kültürel ekonomik katma değer üretimi hem de bireyin kültürel köklerinden beslenerek bilgeleşmesi ve yalnızlaşmaması açısından çok önemlidir. Bu bağlamda UNESCO’nun 17 Ekim 2003 tarihinde kabul ettiği somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması sözleşmesi ile somut olmayan kültürel miras olarak adlandırılan kültür varlıklarının korunması amaçlanmış ve 2006 yılında SOKÜM’ün Korunması sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesiyle somut olmayan kültürel mirasa verilen önem pekiştirilmiştir. UNESCO tarafından yürütülen bu çalışmalar bilim insanları ve özellikle halkbilimciler tarafından izlenerek somut olmayan kültürel miras konusunda araştırmalar yapılarak koruma altına alınmasında öncülük etmeleri önemsenmelidir.</p>
<p>Bu çalışmada, UNESCO tarafından organize edilen ve Asya’da ilk kez düzenlenen “20. Uluslararası Müzeler Konferansı’nda” resmi sembol olarak da seçilen Sotdae’in (Koruyucu Kuşun) Güney Kore kültüründeki yeri, insanların yaşamına etkisi, günümüzde yaşatılması, uygulanması ve farklı isimlerle anılan bu koruyucu kuşun Türk kültüründeki yeri, uygulama alanı “Uygulamalı Halk Bilimi ve Mitoloji” bağlamında incelenecektir.</p>
<p><span>Türk Mitolojisinde Koruyucu Kuş</span></p>
<p>Türk mitolojisinde kuş önemli figürlerden biridir. Orta Asya’da Türklerin yaşam alanlarında çeşitli kalıntı ve buluntularda kuş figürünün oldukça yaygın olduğu görülmüştür. Özellikle bunların mezar kalıntıları olması, Türk halk inanışlarında kuşa bir anlam yüklenildiğini göstermektedir. Orta Asya Türk devlet ve boylarının dini inanışlarında etken olan “Gök Tanrı” inancı ile kuş figürüne yüklenen anlam arasında bir bağlantı kurulmuş ve gökte uçmaları sebebiyle tanrı, tanrının temsilcisi ve koruyucu ruh olarak görülmüşlerdir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80586" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80586" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-02.jpg" alt="" width="300" height="153"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Yakut Türklerinin Çift Başlı Kartalı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Eski Türk boylarının kutsal sembollerinin hep doğan ve kartal türünden kuşlar olduğu (Ögel, 1993:593), Orta Asya Türk inanışlarında kartalın tanrı sembolü olduğu, Türk boylarının kendilerine birer yırtıcı kuşu ongun olarak seçtikleri bilinmektedir (Çal, 2011:236). Türk mitolojisine ve bu konuda yapılan alan araştırmalarına bakıldığında kuşlara ve kuş türlerine ilişkin farklı inanışlar vardır. Göktürk ve Uygurlarda kartal ve yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin timsali, koruyucu ruh ve adaletin simgesidir (Çoruhlu, 2002:134). Uygurların kuş tanrıları vardır. Tanrılık vasıflarının yanında kuş, ayrıca iyi ve kötü ruh olarak da günlük yaşayışta rol oynamıştır. Söz gelimi, kuğu kuşları gebe kadınların koruyucusu kabul edildiklerinden dokunulmazlık kazanmışlardır (Ersoylu, 1981:86). Ayrıca Göktürklerde anka, mezarlara işlenen önemli bir figürdür (Çal, 2005:535). Avrupa Hun Devletinde kartal gök tanrı olarak görülmektedir (Öney, 1971:158). Yakutlarda kuğu çocukları koruyucu ruh (Çal, 2011:233), kartal ise Şaman ve ışığın yaratıcısıdır (Öney, 1971:170). Altaylarda ise kartal tanrının sembolüdür (inan, 1972:105). Alıntılarda da görüldüğü gibi Türklerde “Gök Tanrı” inancının kuvvetli olması ile yırtıcı ve kuvvetli kuşları sembol olarak seçmeleri arasında bir ilişki vardır. Tanrının koruyuculuğu ile kartal ve diğer yırtıcı kuşların temsil ettiği kuvvet, bir korunma güdüsüyle insanların kendilerini kuvvetli ve güvende hissetme duygusu ile ifade edilmektedir.</p>
<p>Koruyucu ruhları temsil eden kaz, turna, tavus gibi bazı kuşların Türk cemiyetinde kanat, kemik veya tüylerinin Şamanlık, alplık, hâkimiyet, kuvvet, cesaret, kız güzellik, uğur, bereket, niyet ve süs unsuru olarak kullanıldıklarını biliyoruz. Reyhan Karamağralı’nın Tokat’ta tespit ettiği, Mehmet Çelebi’nin 742/1341 tarihinde ölen oğlu için hazırlanan kitabesindeki turna, koruyucu ruhun sembolüdür (Akt. Elçin, 1997:63- 75). Kâşgarlı Mahmud, Uygur Türkleri devirlerinde alpların tulgalarının tepelerine şahin kanadı taktıklarını kaydeder (Esin, 1973:713). Altay Türkleri Şaman cübbelerinin omuzlarına puhu ve baykuş tüylerinden birer demet takılırdı. Bu demetler iki kartalı ya da iki şahini temsil ederlerdi (Elçin, 1997:63-75). Ayrıca Altaylardaki Altay Buuçan destanındaki kahramanın iki sunguru hem evini düşmanlarından korumakta hem de öldüğünde cesedini beklemektedir (Aça, 2002:79-80). Bu destandan yola çıkarak gerek Orta Asya’daki gerekse Anadolu’da bulanan mezar taşlarındaki kuş motifleri insanların ölüyü tekrar ziyaretine kadar onu bekleme, koruma düşüncesini ifade edebilir mi? (Çal, 2011:237). Yakut Türkleri yaşadıkları alanlara uzun bir sırık dikip, bu sırığın tepesine ağaçtan yontulmuş kuş koyarlardı. Bu kuşa genel olarak “Gök Kuşu” derlerdi. Yakut Türkleri ise bu kuşa kendi lehçelerinde “Öksökü” adını vermişlerdi. Onlara göre bu sırık da “Göğün Direği” idi. Bu sırığın göğe kadar uzandığını ve gökte tanrının kuvvet ve kudretiyle birleştiğini kabul ediyorlardı. Yakut Türklerinde “Gök Direği” şeklinde görülen sütun, Orta Asya ve Sibirya mitolojisinde daha ziyade “Hayat Ağacı” olarak tarif edilmiştir. Yakut Türklerinde bu gök sırıklarının ucunda çift başlı kartal bulunurdu. Kartal, Tanrının çocuklarının ruhunu taşırdı. Bu sırıkta bulunan kuşlar bir çocuk doğacağı zaman sırıktan inip ona ruh verirlerdi. Çift başlı kartal diğer kuşların koruyucusu ya da atası idi (Ögel, 1993:597-598). Ayrıca Türk boy ve toplulukları köyün ortasına kartal heykelleri dikmişler ve inançları gereği kartalın koruyucu gücünden yararlanmışlardır. Yine çeşitli Türk devletlerinin bayraklarının üzerinde kuş sembolleri bulunmaktadır (Ögel, 1995:173). Görüldüğü gibi Türklerin inançları ve şaman gelenekleri sosyal yaşamlarında yerini almıştır. Gelenekleri ve inançlarının gereği kutsal saydıkları değerlere ilişkin ritüellerini yerine getirerek onların gücünden yararlanmış ve korunma güdüsünü tatmin etmişlerdir. Bunun için mitolojik anlam içeren sembolleri yani kuşları yaşam alanlarının merkezine taşımışlardır. Türklerin bağımsızlık sembolü olan bayrakları üzerinde de kuş motifleri bulunması, hem mitolojik kuşların koruyuculuğundan yararlanma hem de mitolojik değerlerini ve inançlarına bağlılıklarını göstermeleri açısından önemlidir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80587" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80587" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-03.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-03-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Güney Kore Sotdae</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Güney Kore Mitolojisinde Koruyucu Kuş</span></p>
<p>Güney Kore mitolojisinde koruyucu kuş, Budizm öncesi döneme dayanır. Kuşların koruyuculuğuna ilişkin inanç Şamanizm ile ilgilidir. Bu mitolojik kuşlar efsanevi hayat ağaçlarının üzerinde bir gök tanrısını veya tanrıçasını temsil etmiştir. Kore halkı Üç Krallık (M.Ö. 57’den M.S. 668’e kadar) döneminden beri Sotdae’i inşa etmişlerdir. Güney Kore’ye bu gelenek, günümüzde hâlâ örneklerine rastlanan Şamanik kültürün etkilerinin bulunduğu Kuzey Asya’dan gelmiştir. Sotdae Güney Kore’de, Dolgalılar, Somayedler, Yenisey Ostyaklar ve Yakutlar Dolga ve Ostyak örneğinde olduğu gibi kutsal bir direğin üzerine 8. yüzyıldan beri yapılmaktadır (Van Der Sluijs, 2002:24-25).</p>
<p>Güney Kore’de köylerin girişlerinde üzerinde güzel kuş heykellerinin bulunduğu uzun tahta direkler görülebilir. Nazik ve narin olan bu kuşlar köylüleri koruyan, refah ve huzur yeminlerini Tanrı’ya ulaştıran elçi vazifesindeki Sotdaelerdir. Her yılın başında ayinlerin ortasında kurulurlar ve ayrıca kötülüklere karşı korur aynı zamanda köylüleri ümitleri ve istekleri ile uyum içerisinde tutar. Sotdae kuşları insanoğlunun en derin isteklerinin zarif bir mecazıdır: Başarılı ve sakin bir hayatın garantisi. Başka hiçbir nesne insanoğlunun şu anda olması imkânsız olan gelecekte bir yerlerde bekleyen bir şeyi istemesini daha iyi ve daha güzel tasvir edemez (Scheiner, 2004:70).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80589" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80589" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-04.jpg" alt="" width="300" height="240"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Eskişehir Kent Park Sotdae ve Jang-Seung </span></strong><strong><span>Heykelleri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Günümüzdeki modern halk sanatına ve geleneğine kanıt niteliği taşıyan birçok halk inanışı vardır. Sotdae, Kore halk sanatının en yaygın olarak bilinen örneklerinden bir tanesidir. Sotdae, Kore’deki halkın inançları doğrultusunda inşa edilmiş, üzerinde kuş figürü olan tahta direk ya da taş bir sütundur (Yoon, 2005:26). Yabancılar tarafından Kore yarımadasına yapılan iki istila insanları hükümetin halkı koruyamayacağına ve onların kendilerini korumaları gerektiğine inandırmıştır. Insanlarda büyüyen bu bilinçle, Sotdae, köy koruyucusu olarak yaygınlaşmış ve halk inancı olarak derin köklere sahip olmuştur (Kugöwön, 2002: 334-335). Geleneksel olarak, Sotdae’in köylüleri koruduğuna ve onların refahını artırdığına inanıldığı için, Sotdaeler köylerin girişlerine yakın yerlere inşa edildi. Birçok kültürde olduğu gibi eski Kore’de de gökyüzü ruhların bölgesi olarak kabul edildi. Bu sebeple yüksek yerler, dağlar, uzun ağaçlar ve yüksek direkler düşük fiziksel dünya ile yüksek ruh bölgeleri arasında iletişim ve ulaşımın daha etkili olabileceği yerler olarak görüldü (Rector, 2002:7).</p>
<p>Sotdae genellikle yalnız kurulmuştur, ancak bazen Jangsueng (Kore totem heykelleri), doltap (taş ile inşa edilmiş bir pagoda) veya Sinmok (kutsal ağaçlar) ile birlikte inşa edilir. Sotdae bölgelere göre değişik isimlere sahiptir. Jeolla Bölgesi’nde Soju, Sojutdae, Gangwon ve Hamhong Bölgelerinde Soldae, Gyeongsang Bölgesi’nin kıyı kesimlerinde Byeolsindae ve Hwanghae ile Pyeongan il Bölgelerinde Sotdaek’tir. Diğer isimleri ise Pyojutdae, Ggeoritdae, Susalmok ve Seonangdae’dir. Sotdae üzerine heykel kuş veya kuşların tünediği bir direktir. Sotdae genelde tahtadan yapılır, ancak Honam Bölgesi’nde (ülkenin güneybatı bölümü) Sotdae’in taştan yapıldığını görmek mümkündür ve bazı bölgelerde metalden olanlara da rastlanır. Sotdae kuşları; yaban kazları, martı, tepeli kelaynak, Kore saksağanları ya da karga olabilir, fakat en yaygını ördeklerdir (Rector,2002:7). Ördekler Sotdae’e önemli bir sembolik anlam vermektedir. Suda, karada, havada ve hatta suyun altında gidebilirler. Suyla olan ilişkileri yüzünden, ördeklerin yağmuru ve gök gürültüsünü kontrol etme, sellerde hayatta kalma ve köyleri yangından koruma yeteneklerinin olduğu düşünülüyor. Bu inanç eski tarım toplumlarında insanlara ördeklerin bir koruyucu olduğunu düşündürdü.</p>
<p>Sotdae’in üzerindeki kuş figürleri mümkün olduğunca özenle şekillendirilmiştir ancak bazen sadece Y veya q şekline indirgenmiştir. Sotdae’in üzerindeki kuşların sayısı birden üçe kadar olmak üzere köyden köye farklılık göstermiştir. Genellikle bir Sotdae’in üzerinde bir kuş oturmaktadır, ancak bazen direğin üzerinde bulunan y şeklindeki dalın üzerinde ya birbirine bakan ya da aynı yöne bakan iki veya üç kuş bulunabilir. Kuşların sayısı ile ilgili kesin bir şey bilinmiyor fakat bir direkteki kuş sayısı ‘qi’nin tamamlanmak zorunda olduğu yerlerin sayısına göre belirlendiği varsayılıyor (en.vikipedia. org).</p>
<p>Sotdae’in kökeni hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ancak insanlar tarıma başladığından ve tarıma dayalı köyler esas alınarak toplumun birimleri oluştuğundan beri Sotdae bir köy koruyucusu olarak kabul edilmiştir. Sotdae kuşlarının kafalarının yönü değişkenlik gösterir. İnsanlar Sotdaeleri tarım yapabilmek için daha ılımlı bir hava veya kuzeyden direkt yağış getirmesi ümidiyle diktirdiler. Bazen Sotdaelerin yüzünü, kuşların kötü ruhları alıp götürdüğüne emin olmak için köyün dışına çevirirler. Ayrıca Sotdae daha sonra, kutlama ve anma sembolü olarak da inşa edilmişledir. Örneğin, bir ailenin oğlu Gwageo adlı kamu hizmeti sınavını geçince, evin avlusunda bir Sotdae kurulur (en.vikipedia. org).</p>
<p>Günümüzde modern şehirli Koreliler için Sotdaelerin park ve eğlence yerlerinde yapılmaları önemsenmektedir. Çizimleri ve inşalarının kolay olması, siluet halinde bile kolaylıkla hatırlanabiliyor olmaları ve belli bir uzaklıktan görülebildikleri için mahallelerde ve parklarda buluşma noktası olarak ya da büyük bahçe eğlencelerinde sınır olarak belirlemekte kullanılabilir. Türk-Kore dostluk hareketi bağlamında 2007 yılında Eskişehir, Kent Park’a dostluk anıtı dikilmiştir. 2009 yılında ise yine aynı parka Sotdae ve Jang-Seung anıtları dikilmiştir. Kenthaber gazetesinin 11 Haziran 2009 tarihli gazetesinde haber şu şekilde verilmektedir: “Eskişehir’de, Güney Koreli heykeltıraşların yaptığı anıtlar bir parkta törenle açıldı. Eskişehir’in kardeş şehri Güney Kore’nin Paju kentinden gelen heykeltıraşlar tarafından yapılan, bolluğu ve refahı simgeleyen anıtlar, Gökmeydan Mahallesi’nde bulunan Kent Park’a yerleştirildi. 2 yıl önce aynı parkta açılan Türk Kore Dostluk Anıtı’ndan sonra Jang-Seung ve Sot Dae anıtları da, Eskişehirli Kore gazileri ile Güney Kore’den gelen delegasyonun da aralarında bulunduğu çok sayıda davetlinin katılımıyla açıldı. Paju Belediyesi genel Müdürü Kim Myung Jun, Eskişehir Kent Park’a Kore izleri taşıyan bir anıt daha kazandırmaktan duydukları mutluluğu dile getirerek, “Kore’de köylerin girişine konulan Jang-Seung ve Sot Dae anıtları, köylerdeki bolluğu ve refahı simgeliyor. Kent Park’ı gezmeye gelenler, bu anıtlar sayesinde iki ülke arasındaki dostlukları hatırlayacak” diye konuştu. Park ve eğlence yerlerinde yapılan Sotdaeler dışında, Sotdaeler hediyelik eşya olarak da üretilmekte ve tişörtlere de basılmaktadır. Bu bağlamdan hareketle Sotdaeler kendilerini farklı uygulama alanlarında bulmuşlardır. Yine bu uygulamayla birlikte mitolojik ögelerin kültür ekonomisine katkısı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konu ayrı bir çalışma konusu olabileceğinden kültür ekonomisi boyutuna değinilmemiştir.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Orta Asya Türk devlet ve boylarının dini inanışlarında yer alan “Gök Tanrı” inancı ile kuşa yüklenen anlam arasında bir bağlantı kurulmuş ve gökte uçmaları sebebiyle tanrı, tanrının temsilcisi ve koruyucu ruh olarak görülmüşlerdir. Göktürklerde, Uygurlarda, Avrupa Hun Devletinde, Yakutlarda, Altaylarda kartal ve yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin timsali, koruyucu ruh ve adaletin simgesidir. Orta Asya Türk boyları yaşadıkları alanlara uzun bir sırık dikip, bu sırığın tepesine ağaçtan yontulmuş kuş koyarlardı ve bu köyü koruduğuna inanmışlardır. Güney Kore mitolojisinde koruyucu kuş, Budizm öncesi döneme dayanır ve kuşların koruyuculuğuna ilişkin inanç Şamanizm ile ilgilidir. Bu mitolojik kuşlar efsanevi hayat ağaçlarının üzerinde bir gök tanrısını veya tanrıçasını temsil etmiştir. Sotdae Güney Kore’de, Dolgalılar, Somayedler, Yenisey Ostyaklar ve Yakutlar Dolga ve Ostyak örneğinde olduğu gibi kutsal bir direğin üzerine 8. yüzyıldan beri yapılmaktadır. Köylerin girişlerinde üzerinde kuş heykellerinin bulunduğu uzun tahta direkler bulunur. Bu kuşlar köylüleri koruyan, refah ve huzur yeminlerini Tanrı’ya ulaştıran elçi vazifesindeki Sotdaelerdir.</p>
<p>Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar birçok kültürle yüz yüze gelmiş ve bunlardan sentez yaparak kendine en uygun bir yaşam tarzı yaratan Türkler, bu zengin kültürel miraslarını koruma, yaşatma ve uygulama konusunda sistemli bir yaklaşım gösterememiştir. Oysa Güney Kore Hükümeti 1997 yılında bütün halka anket yaparak kültürünü temsil eden değerlerin listesini çıkarmak istemiştir. Güney Kore Hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve bu bakanlığın bir birimi olan Kültürel Miras Müsteşarlığı Somut Olmayan Kültürel Hazine (SOKÜH) sistemi geliştirerek, kültürel miraslarını koruma ve uygulama konusunda çalışmalar yapmaktadırlar. Bu bağlamda Güney Kore’de Sotdae isminde anılan koruyucu kuş, köylerde, sanat müzesinde, parklarda, hediyelik eşya ve kıyafetlerde uygulanmakta ve yaşatılmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gülşah Yüksel HALICI</strong></span></a>
</p><p>Bozok Üniversitesi, Türk Dili ve edebiyatı Bölümü Türk Halk Bilimi anabilim Dalı araştırma görevlisi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cyprus Internationel University, folklor/edebiyat, cilt:20, sayı:77, 2014/1</p>
<p><span><strong>Ekler:</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80591" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-05.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-05-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Günümüzde Rusya Topraklarında Yaşayan Moğol Buryat Boyu’ndan</span></strong></span><br>(http://www.turktotalwar.com/index.php?topic=2408.0)</center></figcaption></figure>
<div>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80592" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80592" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-06.jpg" alt="" width="800" height="900" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-06-768x864.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Tunguz Boyu Evenkilerden</span></strong></span><br>(http://www.turktotalwar.com/index.php?topic=2408.0)</center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80593" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80593" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-07.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-07-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Neungkang Sotdae Sanat Müzesi</span></strong></span><br>(http://www.korea-fans.com/forum/konu-neungkang-sotdae-art-museum.html)</center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80594" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80594" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-08.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-08-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Hediyelik Eşya Olarak Sotdae</span></strong></span><br>(http://sotdae.en.ec21.com/)</center></figcaption></figure>
</div>
<div>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80595" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80595" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/G%C3%BCl%C5%9Fah-Y%C3%BCksel-Hal%C4%B1c%C4%B1-09.jpg" alt="" width="800" height="900" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Gülşah-Yüksel-Halıcı-09-768x864.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Sotdae Baskılı Tişört</span></strong></span><br>(http://keibooiwa.sblo.jp/article/34478562.html)</center></figcaption></figure>
<hr>
</div>
<div><span><strong><span>Kaynakça</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Aça, Mehmet. “Şamanlığa geçişteki Ölüp Dirilme ritüelinden Türk Destanlarındaki Ölüp Dirilmeye”, <em>Millî Folklor</em>, sayı 54, 2002:75-85.</span></div>
<div><span>♦ Çal, Halit. “Orhun Anıtları 2000 yılı Kazısı: Karakuş tasvirli sembolik lahit”, <em>XIV. Türk Tarih Kongresi 9-13 Eylül 2002 Kongreye Sunulan Bildiriler</em><strong>, </strong>3.cilt, 2005:525-550.</span></div>
<div><span>♦ Çal, Halit. “Erzincan Çayırlı ilçesi Mezarlarında Kuş Motifi”, <em>Millî Folklor,</em> sayı 89, 2011:220-239.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar. <em>Türk Mitolojisi’nin Anahatları,</em> Kabalcı yayınevi, istanbul.2002.</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Şükrü. <em>Halk Edebiyatı Araştırmaları-1,</em> Akçağ yayınevi, Ankara.1997.</span></div>
<div><span>♦ Ersoylu, Halil (1981), “Türk Dünyasının Düşünce, Dil ve Edebiyatındaki Bazı Kuşlar”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi,</em> Sayı. 11 s.76-125.</span></div>
<div><span>♦ Esin, Emel. “Alp Şahsiyetinin Türk sanatında görünüşü,” <em>Türk Kültürü,</em> sayı 94. 1973:713.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdülkadir. <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm,</em> Türk tarih Kurumu yayını, Ankara. 1972.</span></div>
<div><span>♦ Kugöwön, Kungnip. <em>An Illustrated Guide to Korean Culture: 223 Traditional Key Words, </em>Hakgojae Publishad Co. Seoul.2002.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. <em>Türk Mitolojisi I,</em> Türk tarih Kurumu yayını, Ankara.1993.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. <em>Türk Mitolojisi II,</em> Türk tarih Kurumu yayını, Ankara.1995.</span></div>
<div><span>♦ Öney, Gönül. “Anadolu Selçuk Mimarisinde Avcı Kuşlar Tek Ve Çift Başlı Kartal”, <em>Malazgirt Armağanı</em>, Ankara. 1971:139-172.</span></div>
<div><span>♦ Rector, Gray. “Sotdae – a Symbol Worth Saving”, <em>Korea Joongang Daily,</em> 06 September, 2002:7.</span></div>
<div><span>♦ Scheiner, Tereza. “On Ethics, Museums, Communication And The Intangible Heritage”, <em>20. Genaral Conference of Museums</em>, Seoul, Sauth Korea, 2004:70.</span></div>
<div><span>♦ Van Der Sluijs, Marinus Anthony “Korea’s Prehistoric Past”, <em>The East Asian Monthly Business Newspaper</em>, S.9, 2002:24-25.</span></div>
<div><span>♦ Yoon, Take-lim. <em>Cultural Landscapes of Korea,</em> the academy of Korean Studies, Korea.2005.</span></div>
<div><span><strong>İnternet Tabanlı Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ http://icomkorea.org/icom2004/home.htm erişim tarihi: 06.06.2012 </span></div>
<div><span>♦ http://en.wikipedia.org/wiki/Sotdae erişim tarihi: 09.05.2012 </span></div>
<div><span>♦ http://keibooiwa.sblo.jp/article/34478562.html erişim tarihi: 06.06.2012 </span></div>
<div><span>♦ http://www.turktotalwar.com/index.php?topic=2408.0. erişim tarihi: 06.06.2012 </span></div>
<div><span>♦ http://Sotdae.en.ec21.com/ erişim tarihi: 06.06.2012 </span></div>
<div><span>♦ http://www.kenthaber.com/ic-anadolu/eskisehir/Haber/genel/normal/g-koreli-heykeltiraslardan-anit/53d28c89-be1d-4ac3-bfe8-eeb6f5145646 erişim tarihi: 07.06.2012</span></div>
<div><span>♦ http://www.korea-fans.com/forum/konu-neungkang-Sotdae-art-museum.html erişim tarihi: 06.06.2012</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umay Ana</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umay-ana</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umay-ana</guid>
<description><![CDATA[ Umay Ana
Tanrıça ya da dişi ruh olarak adlandırılan Umay’ı tanıtmadan önce Türk mitolojisinde belirgin bir erkek-kadın ayrımının bulunmadığını, Türklerde tek tanrılı bir inanç sisteminin hâkim olduğunu ve cinsiyet farklılığının dışarıda kaldığını söylemeliyiz.[1] Bu sebeple Türk mitolojisinde görülen dişil varlıkları birer tanrı olarak değil, doğa kültünün kendisi olan Mitolojik Ana’nın türevleri olarak değerlendirmeliyiz. Umay; Köl Tigin, Bilge […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a6ff3091.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umay, Ana</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="410" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Umay-Ana.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/umay-ana.html">Umay Ana</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p></p><div class="su-box su-box-style-default"><div class="su-box-title">Umay</div><div class="su-box-content su-u-clearfix su-u-trim">Umay günümüzde Konya’daki yaşlı kadınlar tarafından, “Umaç gelecek, sizi götürecek” şeklinde ifade edilerek çocukları susturmak ve korkutmak amaçlı kullanılmaktadır. Bu Kara Umay’dır. Umay meselesinde Türk mitolojisinde sıkça karşılaştığımız doğum ve ölüm dikotomisine rastlamaktayız. Bu dikotomi karşımıza yukarıda da bahsettiğimiz gibi Umay (yaşam, iyilik) ve Kara Umay (ölüm ve kötülük) kavramlarıyla çıkmaktadır.</div></div>
<p>Tanrıça ya da dişi ruh olarak adlandırılan Umay’ı tanıtmadan önce Türk mitolojisinde belirgin bir erkek-kadın ayrımının bulunmadığını, Türklerde tek tanrılı bir inanç sisteminin hâkim olduğunu ve cinsiyet farklılığının dışarıda kaldığını söylemeliyiz.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu sebeple Türk mitolojisinde görülen dişil varlıkları birer tanrı olarak değil, doğa kültünün kendisi olan Mitolojik Ana’nın türevleri olarak değerlendirmeliyiz. Umay; Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtlarında kadın ilah olarak anılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Umay meselesi hakkında birçok makale yazılmış fakat fikir ayrılıkları ve farklı ritüellerin uygulanması ve işlevselliği sebebi ile kesin bir sonuç ortaya konulamamıştır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80671" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80671 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Halil-Can-Akg%C3%BCn.jpg" alt="" width="300" height="194"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Eski bir kurganda bulunmuş Umay tasviri</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Umay ana dişi olarak betimlenmiş olup iyilikler yapar ve doğacak çocukları belirler. Üç boynuzu olan Umay, beyaz elbiseli ve yere kadar uzanan beyaz, gümüşten saçları vardır. Görünümü yaşlı olmayıp orta yaşlıdır ve kuş kılığına bürünebilir. Yaşam ağacının sahibidir ve çocukları korumakla birlikte yeryüzüne bereket dağıtır, etrafına ışık saçar. Kimi zaman kızarak insanları korkutabilir. Çocuğu olmayanlar kendisine kurban adarlar. Gökyüzünde yaşayan Umay, bazen yeryüzüne iner. Yanında bir kuğu veya zarif bir at ile betimlenen Umay, hamile kadınları ve yavru hayvanları korur. Umacı (Omacı, Hommu, Humu, Umu, Imı veya Moğollarda Omısı) gibi hayali varlıklar kendisi tarafından gönderilir.</p>
<p>Umay hakkındaki ilk bilgiler aslında yazıtlardan edinilmiştir. Tanrıça veya dişil ruh Umay Tonyukuk yazıtında: “Tengri Umay ıduk yer sub basa berti erinç neke tezerbiz”, “Tanrı Umay kutsal yer su onlara zafer verdi, niye kaçarız”.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu ifadelerde Tonyukuk’un verdiği cevapta Umay zikredilmektedir. Buradan tanrıça Umay’ın zafer tanrısı olduğu anlamı da çıkarılabilir. Ayrıca Kültigin yazıtında ise “Bilge hakan babam hakan öldüğü vakit küçük kardeşim Kül Tegin yedi yaşında idi. Umay gibi anam hatun sayesinde küçük kardeşim Köl Tigin er-kahraman adını aldı” ifadesiyle anasını, çocukları koruyan Umay’a benzetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Umay isminin birtakım kaynaklarda erkek karakterler tarafından kullanılması bu durum karşısında şaşırtıcı olsa da Türk kültüründeki ad verme geleneği ile ilgili olarak bir ismin bazen anlamı dolayısı ile bir erkeğe veya bir kadına verilebileceği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazımdır. Kaşgarlı Mahmud’un Umay kelimesi hakkındaki ifadesi de dikkat çekmektedir. Bu Türk-İslâm bilginine göre “Umay kadın doğurduktan sonra çıkan son’dur. Kadınlar Umay’ın yardımıyla doğum yapar. Umay’a tapılırsa oğul olur derlermiş”.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Buradan da anlıyoruz ki, Müslüman Türkler arasında da Umay yaygın bir şekilde işlevselliğini korumuştur.</p>
<p>Devadari’ye göre Moğollarda Uma (Umay) hatun kültü vardı; savaşa ha­zırlanırken Uma Hatun’a kurban sunarlardı.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Bir bebek yapıp çadırda saklarlardı. Buna baksı dedikleri bir kadın hizmet ederdi. Bu kadın, Alp Kara Arslan soyundan. Bu veriler­den Umay’ın sadece Türklerde değil Asya’daki diğer kavimler arasında da bir işlevi olduğunu anlıyoruz. Abdülkadir İnan “Eski Türk Dini Tarihi” adlı eserinde aynen şunları aktarmak­tadır: “Katanov tarafından toplanıp Radloff ‘un ‘Türk Halk Edebiyatı’ adlı eserinin 9. cildinde yayınlanan Sağay metinlerinde Umay (Imay) üç yerde geçmektedir. Bir metinde şaman davulundaki resimler izah edilirken, iki kayın ağacının resmi hakkında şöyle denilmektedir: ‘Biz bastap ülgen adamnang töreende Imay ice-meng kada tüstir bu iki kazıng”.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Katanof, bu metindeki Imay’ın Umay, Ülgenin Şamanistlerin iyi tanrıların­dan biri olan Ülgen ve “adam” kelimesinin “atam” olduğuna dikkat etmemiş ve şöyle tercüme etmiştir: “İlk başta aziz Âdemden türediğimiz zaman bu iki kayın ağacı anamız Havva ile beraber gökten düşmüş (inmiş)tir”. Abdülkadir İnan metnin yanlış tercüme edildiğini ve doğrusunun şu şekilde olması gerektiğini söylemiştir: “İlk başta Ülgen atamızdan türediğimiz zaman bu iki kayın ağacı Umay ana ile beraber (gök­ten) inmiştir”.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Naumov ise Troşçanski’nin bir eserine yaptığı ekle­mede “Yakutların inançlarına göre Ogo Imıta denilen bir ruh vardır. Ve “Çocuk Imı’sı” demektir. “Imı” bir kuş şeklinde çocuğun başı üzerinde öter ve bununla çocuğun neslinin bereketli olacağını haber verir”. Pekarski’nin izahına göre “Imı” kelimesinin başka bir anlamı da “korunma silâhı, tılsım, muska” demektir. Yakut mitolojisindeki bu “Imı” ruhunun Umay oldu­ğu muhakkaktır. Eski Umay’ın yerini Yakutlarda Ayısıt almıştır.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80672" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80672" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Halil-Can-Akg%C3%BCn-1.jpg" alt="" width="300" height="434"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Orta Asya Türklüğünün birçok unsurunu içinde ba­rındıran, kabartma tekniğinde yapılmış çıplak savaşçı figürü steli, Hakkâri (Toplumsal Tarih, Sayı 120)</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Türklere ait yazıtlarda Umay’ın işlevinin daha geniş olduğu bilinse de günümüzde kadınları ve çocukları koruyan bir ruh biçimini almıştır. Güney Sibirya ve Altay Türklerinin inançlarına göre Umay, her zaman çocuklarla beraberdir. Umay çocuğun yanından ayrıl­dığında ise çocuk hastalanır. Umay’ın çocukla beraber olmasının işareti ise çocuğun uykusunda uyumasıdır. Buna örnek olarak günümüzde bebeklerin uykula­rında gülmelerine “meleklerin onunla konuştuğu” şeklinde ifade edilerek aslında Umay kastedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>Umay meselesi ile ilgili geniş bilgi veren Seyidov ise Umay’ı güneş ve dişil unsur olan yer ile ilişkilendirmektedir. Kutsal yer olarak kastedilen Ötüken’in Türk topluluklarına yardım etmesi gibi Umay da Türk halklarını koruyan ve onlara kut veren bir tanrıçadır. Yaşar Çoruhlu ise Seyidov’un Sarıkız benzetmesi­ni Umay’ın güneşle ilişkilendirilmesinden bazı Türk halklarında Sarıkız da denilmesinden şu şekilde bah­setmektedir:</p>
<p>“Bazı Türk topluluklarında Umay’a Sarıkız denilmesi çok ilginçtir. Çünkü Balıkesir’de Kazdağı yöresindeki Türkmenler arasında anlatılan Sarıkız efsanesine açık­lık getirmektedir. Sarıkız ismi sarışın olan bir kıza de­ğil Umay’ın korumasında olan bir kıza atıfta bulunu­yor olsa gerek. Bu bakımdan ‘Sarı Gelin’ türküsündeki gelin sözcüğü, sarışınlığa değil muhtemelen güneşle ilişkilendirilen, çocukların ve kadınların koruyucusu Umay’a işaret etmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Bu durum, Umay mese­lesinin daha karmaşık bir hâl almasına sebep olmuş­tur. Diğer yandan bazı topluluklarda Umay, ateş ruhu veya ölüm meleği olarak kabul görmüştür. Aynı za­manda bu ateş ruhu ve ölüm meleği olan Umay, Kara Umay olarak da adlandırılmıştır. Umay kültü, Yakut­larda yerini zamanla Ayısıt adı verilen ruha bırakmış­tır. Aynı zamanda Kara Umay, yani günümüzde Al karısı ve Albastı olarak bilinen iki farklı Umay mese­lesi vardır. Kara Umay ise çocukları öldüren Umay tipi olarak bilinir. Bu anlayış genellikle Altay kavimleri arasında yaygındır. Umay günümüzde Konya’daki yaşlı kadınlar tarafından Fuzuli Bayat’ın aktarmasına göre “Umaç gelecek, sizi götürecek” şeklinde ifade edilerek çocukları susturmak ve korkutmak amaç­lı kullanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Tabi ki de bu Kara Umay’dır. Umay meselesinde Türk mitolojisinde sık sık karşılaş­tığımız doğum ve ölüm dikotomisine rastlamaktayız. Bu dikotomi karşımıza yukarıda da bahsettiğimiz gibi Umay (yaşam, iyilik) ve Kara Umay (ölüm ve kötülük) kavramlarıyla çıkmaktadır. Kukla ve bibloyu andıran bu tasvir çoğu kez beşik içerisinde yer alır. Bu tasvir çocuk öldüğünde veya hasta olduğunda davet edilen Kam’ın yanına getirilir. Umay’ın Farsçadaki karşılı­ğı ise “Hüma” veya “Hümay”dır.<a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Eski Türkler bu kuşu Kumay kuşu olarak tesmiye ederlerdi/adlandırırlardı. Hint Okyanusu adalarında bulunan güvercin büyüklüğünde, zümrüt yeşili kanatları olan, kemikle beslenen, üzerinden geçtiği kimselere zenginlik ve mutluluk getireceğine inanılan masal kuşu, devlet kuşu anlamına gelir. Felekler ve burçlar arasında do­laşır, hatta Tanrı’ya kadar gidip gelebilir. Yunus Emre bir şiirinde şöyle söylemiştir:</p>
<p><span><em>“Ne erenler geldi geçti,</em></span><br>
<span><em>Bunlar yurdu kaldı göçtü, </em></span><br>
<span><em>Pervaz vurup Hakka uçtu, </em></span><br>
<span><em>Hüma kuşudur, kaz değil”</em></span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Orta Asya’da Çulışman ırmağı yakınlarında bulunan Kudirge kurganlarının Kök Türklerle ilgili olan kat­larında bulunan tasvir, araştırmacılara göre Umay’ı betimlemektedir. Bu tasvirde ortada kürklü bir kişi vardır. Bağdaş kurmuş, ellerini önünde kavuşturmuş­tur. Kulaklarından uzun küpeler sarkmakta, başında sivri ve üç dilimli bir başlık bulunmaktadır. Solunda yine kendisi gibi kürklü ve küpeli bir kimse otur­maktadır. Bunların sağında üç atlı atlarından inmiş, kadının karşısında diz çökerek ona saygı göstermek­tedirler. Atlarından inmiş atlıların arkasında da büyük boyutta çizilmiş bıyıklı bir kişi vardır. Kimilerine göre küpeli ve kürklü olan kadın Umay’ı tasvir etmektedir.</p>
<p>Ama bu küpeli kişinin erkek olması da muhtemeldir. Çünkü Kök Türkler zamanında erkekler de küpe tak­maktaydı. Bu tasvirin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte Kök Türk Devleti’nin kuruldu­ğu sıralarda (6.yüzyıl) yapılmış olması muhtemeldir. Gördüğümüz üzere Umay, Türk Mitolojisinde ve di­ğer Asya kavimlerinin inanışlarında birçok işlevi bu­lunan, Türk kültürünü ve tarihini aynı zamanda inanç açısından değerlendirdiğimizde söylem ve tabirleri de etkileyen kutsal bir ruhtur. Umay’ı bir kurganda, kimi zaman bir kilim veya bir halıdaki desende, kimi za­man bir yazıtın üzerinde adı geçerken; kimi zaman da şiirlerde, dualarda veya bu kültü ortaya çıkaran mil­letin günlük eşyalarının üzerinde tasvir edilmiş halde görmek mümkündür. Bu durumda Umay’ı değerlen­dirirken genel bir kavram kullanarak Umay’a hayali bir kahraman veya zor zamanlarında insanların yar­dım istediği, tabulaştırdığı ve halen etkilerini sürdür­düğü kutsal bir ruh veya yeni bir deyişle tabu demek yanlış olmaz sanırım.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi. İletişim:halilcanakgunn@gmail.com.</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu Makale Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 1’de yayınlanmıştır.</p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı, İstanbul 2014, s.40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi c.2, Ötüken, İstanbul 2007, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, Kültür Bakanlığı, İstanbul 1976, s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Celal Beydilli, Türk Mitolojisi, Ansiklopedik Sözlük, Yurt Kitap, Ankara 2005. s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İnan, age, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İnan, age, s.28</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İnan, age, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Çoruhlu, age, s.43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bayat, age, s.51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Çoruhlu, age, s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bayat, age, s.52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Beydilli, age, s.83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/umay-ana.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> <a href="http://www.siirparki.com/yunus4.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.siirparki.com/yunus4.html</a></span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kurt Motifi Üzerine Bir İnceleme</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme</guid>
<description><![CDATA[ Kurt Motifi Üzerine Bir İnceleme
“Bir kurt göründü, ışıkta soluyarak! Bir kurt ki gök yeleli! Bir kurt ki gömgök tüylü! Bakıyordu Oğuz’a, ışıkta uluyarak!” (Oğuz Destanı) Kurt, Türk milletinin sembolüdür: “Kurt Göktürklerde, tuğlar ile bayrakların tepesinde yer alma yolu ile, bir devlet sembolü olmuştu. Ortaasya, Altaylar ile Sibirya’da yayılan Türk Halk edebiyatında ise kurt, hâlâ kalın bir mitoloji tülüne bürünmüş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a6eb3a0c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kurt, Motifi, Üzerine, Bir, İnceleme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Etruskce.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html">Kurt Motifi Üzerine Bir İnceleme</a></p>
<a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hacer GÜLŞEN</strong></span></a>
<p><span><em>“Bir kurt göründü, ışıkta soluyarak!</em></span><br>
<span><em>Bir kurt ki gök yeleli! Bir kurt ki gömgök tüylü!</em></span><br>
<span><em>Bakıyordu Oğuz’a, ışıkta uluyarak!”</em></span><br>
(Oğuz Destanı)</p>
<p>Kurt, Türk milletinin sembolüdür: “Kurt Göktürklerde, tuğlar ile bayrakların tepesinde yer alma yolu ile, bir devlet sembolü olmuştu. Ortaasya, Altaylar ile Sibirya’da yayılan Türk Halk edebiyatında ise kurt, hâlâ kalın bir mitoloji tülüne bürünmüş görünmektedir. Oralarda insan, bazen kurt donuna giren bir yiğit; bazen bir dev oğlu olur. Bazen de gökte, Büyükayı burcu ile birlikte görülür. Çoğu zaman güzel kızlara karşı ise aşırı bir eğilimleri vardır. Ortaasya Türk halk edebiyatında kurt, çoğu zaman erkektir. Büyük devlet kurmuş olan Türklerde, örnek olarak Göktürklerde ise kurt-dişi, yani büyükanne’dir.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Kurt motifi üzerinde durmadan önce motif dediğimizde ne anlıyoruz bundan bahsetmek yerinde olacaktır. Sanat eserlerinde, belli aralıklarla tekrarlanan, bazen ufak-tefek farklılıklar göstermekle beraber, ana hatlarıyla sabit özelliklere sahip küçük unsurlara “motif” adı verilir. Motifler, kompozisyona dâhil olduklarından, eserin şekil almasında yani içyapısında, organizasyonunda önemli bir rol oynarlar. Bu bakımdan bir edebi eseri, bir halıya veya bir musiki parçasına benzetmek mümkündür. Bir halı nasıl belli aralıklarla tekrarlanan ve bazı küçük farklılıklar gösteren bir motifler kompozisyonu ise, bir edebi eser de motiflerden vücuda gelmiş bir bütündür. Bir musiki eseri de “leit- motif’e bağlı çeşitli motifler dizisidir. Bu motifler belli aralıklarla tekrarlandıkları için, bir edebî eserde yazarın ana fikrinin ortaya konulmasına da yardımcı olurlar.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bu makalenin konusu olan Kurt veya boz kurt (Canis lupus), köpekgiller (Canidae) familyasının en yaygın ve en iri türüdür. Köpek ise, boz kurdun bir alt türüdür. Gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinen boz kurt, dünyadaki en yaygın ve en çok bilinen kurt türüdür ve bu nedenle sıklıkla kurt sözcüğü ile eş anlamlı olarak kullanılır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kurt aynı zamanda: 1. Yumuşak vücutlu, uzun gövdeli, omurgasız, bacaksız, ayaksız veya çok ilkel ayaklı küçük hayvana solucana da denir. Aynı zamanda 2.Bazı böceklere veya bazı böcek kurtçuklarına verilen addır. Yine Kurt Kıyan: Afrika’da yaşayan sığırcıkgiller familyasının genel adıdır, Kurt sineği: Kurtlara dadanan bir sinek türünün adıdır. Kurt köpeği ise kurt ve köpek kırması bir köpek türüdür.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>“Yaşayan halk inançlarında kurdun birçok aksamı insanların sağlığını korumakta veya hastalıkların tedavisinde onlara yardımcı olmaktadır. Uygur Türkleri tedavide kullandıkları otlardan bazılarına Bori Soymisi, Kurtboğan ve Kurt Pençesi isimlerini vermiştir. Ayrıca Kurtyemez; omurilik soğanı, Kurtboğan; güçlü kuvvetli şişman adam anlamına da gelen bitki isimleridir. Kurt ismi ile bağlantılı daha birçok isim bitkilere ad olmuştur. Bunlardan bazıları, Kurtayağı (Kiprit otu), Kurt Bağı (Defne, Sırımağu,) Kurtbağrı, Kurtbaharı, Kurt baklası (Domuz baklası), Kurt bögürtleni (Güzel Avrat Otu) Kurt Kirişi (Ak yıldız), Kurt kulağı, (Kuzu kişnişi, Sığır kuyruğu) Kurtluca (Loğusa otu) Kurt Menç (Menengiç) Kurt Otu (Civanperçemi), Kurt Pençesi, Kurt Soğanı (Ak Yıldız) Kurt Tırnağı (Kurt Pençesi), Kutum (Aspir) gibi pek çok kurt isimli bitki vardır. Güney Azerbaycan Türkleri hayvanlarda görülen karın şişmesi ve insanların bir kısım boyun ağrılarında, süt sorunu olan annelerin tedavisinde Kurt Pençesini kullanırlar. Kurt Pençesi ayrıca şok tedavilerinde de kullanılmaktadır. İran, Azerbaycan ve Türkiye’de kurt ciğeri yenilerek korkunun yenileceğine inanılır. Kurdun diş ve kemiklerinin nazarı önlediği inancı vardır. Bunları artırmak hatta kurdun dişi, kurutulmuş gözü, tırnağı kemiği, kılı, postu, kanı, pençesi, ciğeri olmak üzere yararlanılmayan vücut aksamının olmadığı söylenebilir.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Botanikte Kurt Üzümü (Goji Berry) çok önemli bir meyvedir. Bitkinin orijini Asya olan ve çoğunlukla Tibet ve Moğolistan’da dünyanın en yüksek dağları olan Himalayalar’da yetişir. Kurt Üzümü Goji Berry, dünyadaki besin değeri en yüksek olan meyvelerden biridir. Çok kuvvetli bir antioksidan olan bu meyve Çin’de tıp alanında 2000 yıldır kullanılıyor. Goji küçük yumuşak meyveleri olan 1.700 yıl boyunca Tibet’te üretilen çalı formunda bir bitkidir. Tibetliler yüzlerce yıl gojiden yaptığı ilacı, böbrek ve karaciğer tedavisinde kullanıyorlar.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Astrolojide kurt, Güney gök kürede, Akrep ile Boğa arasında bulunan takımyıldızının adıdır. Atasözlerimizde ve deyimlerimizde kurt dikkat çekicidir. Birkaç örnek verecek olursak: Kurt kocayınca çakallara (veya köpeklere) maskara olur. Kurdun oğlu akıbet kurt olur. Bu atasözü ayrıca bize Karacaoğlan’ın şu dizelerini de hatırlatıyor:</p>
<p><span><em>“Şahin kocasa da vermez avını</em></span><br>
<span><em>Tâ ezelden kurt eniği kurt olur.”</em></span></p>
<p>Kurt dumanlı havayı sever. Kurda ensen (boynun) neden kalın demişler, kendi işimi kendim görürüm demiş. “Kurt izi ile it izi karıştı” sözü ise töreye ters düşülmeye başlandı, töre ihlal edildi, töresizler topluma yön vermeye başladı gibi durumları anlatan bir söz olarak kullanılıyor.</p>
<p>Bu durumu büyük Hak aşığı Sümmanî şiirleştirirken;</p>
<p><span><em>“Gelmez artık şu dünyanın iyisi</em></span><br>
<span><em>Vezir olmuş has ahırın seyisi,</em></span><br>
<span><em>İtin emmisidir kurdun dayısı</em></span><br>
<span><em>Sürüyü güdecek çoban kalmadı”</em></span> <a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> dizeleriyle açıklıyor.</p>
<p>Kurt gibi- deyimi işini bilir, girişken (kimse) için kullanılmaktadır. Yine Türkçe sözlükte Kurt Ağzı- 1. Gemi ve sandallarda halatın geçmesi için teknenin kenarına tutturulmuş, açıkağız biçimindeki metal parçayı. 2. Doğramanın birbirine geçen dişlerini 3. Çatıdaki dışa açılan küçük pencereyi ifade eder. Kurtağzı bağlamak- açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme inancıyla çeşitli uygulamalar yapmak demektir. Kurt Kapanı- Güreşte rakibi alta düşürdükten sonra üstüne oturarak uylukları arasında ayak bağlama, bir yandan da iki kolu altından el geçirerek ağırlığı bel üzerine vermektir. Kurt Masalı- Birini oyalamak, kendini suçsuz göstermek için ileri sürülen gereksiz, inandırıcı olmayan sözleri ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p><span><strong>Türk Destanlarında Kurt – Bozkurt </strong></span></p>
<p>Türk destanlarında Kurt, Bozkurt adıyla geçer. Göktürkler dişi kurda “ulu ana”, Uygurlar erkek kurda “ulu ata”, Oğuzlar ise kurdu kendilerine büyük savaşlarda yol gösteren bir kılavuz olarak görmüşlerdir. Bazı Türk destanlarında Türklerin kurt soyundan türediği anlatılır (bk. Bozkurt destanı, Ergenekon destanı, Uygur Türeyiş destanı) İran destanı Şehnâme’de kurt bakışlı Türk’ün, İran kahramanı İsfendiyar’ı püskürtüp çöllere sürmesi anlatılır. Türk destanlarında görülen dişi kurt tarafından emzirilip büyütülme motifine Yunan, Roma, İtalyan, Alman ve Hint efsanelerinde de rastlanmaktadır. Oğuz Kağan destanında Oğuz Han tarif edilirken bazı yönlerden kurda benzetilir. Yine aynı destanda, Tuman’ın yırtıcı hayvanların, kurtların dilini bildiği hikâye edilir. Hükümdar olması üzerine bir şölen veren Oğuz Han, tebaasına “Kök böri bolsıngıl Uran”(Bozkurt sesi savaş parolamız olsun) der. Bu destanda yer alan başka bir motif de, gök yeleli erkek bir kurdun Oğuz Kağan’a yol göstermesidir. Göktürklerin Bozkurt destanında ise, düşmanları tarafından yok edilen Türk soyundan arta kalan bir çocuğu dişi bir kurdun himayesine alıp beslediği, onunla ilişkide bulunarak yeni bir neslin üremesini sağladığı hikâye edilir. Bu yeni nesil çocuklarından birinin adı da Asena (bozkurt) dır. Yine Göktürk destanlarından Ergenekon destanında Türklerin Ergenekon’dan çıkmasını sağlayan hakan da Börte Çene (Bozkurt) adını taşır. Uygurların Türeyiş destanında da kurt motifi yer alır. Dede Korkut hikâyelerinde “kurt yüzünün mübarek” olduğu belirtilmiştir. Şamanlık inancında da bozkurtun kutsal sayıldığı, dualarda adının geçtiği bilinmektedir. Türk destanlarındaki bozkurt motifi Moğollar tarafından da benimsenmiştir. Türkler, ongunları olan kurdu bayraklarına alem yapmışlardır. Kurt başı bayrak kullanma âdetinin Bozkurtlarda 18. Yüzyıla kadar devam ettiği biliniyor.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span><strong>Türk Folklorunda Kurt:</strong> </span></p>
<p>Anadolu halkıyatında, destanî geleneğin izleri mahiyetinde, bozkurtla ilgili inançlar devam etmektedir. Kurtların aşık kemiğinin nazara karşı çocukların omzuna takılması veya beşiğine asılması; bu kemiğin bulunduğu kesede bereketin eksik olmayacağı kanaatinin taşınması örnekler arasındadır. “Kurt motifinin koruma, uğur, bereket ve tedaviye çağırışım yaptığı bilinmektedir. Kurdun dişini cebinde taşıyan kimseye nazar değmez. Kurdun aşık kemiğini para çantasında taşıyan zengin olur. Bu kemik aynı zamanında çocuklar için nazarlık olarak kullanılır. Kurdun dişi gümüş kaplanır ve gelinin saçına takılır ise gelin nazar almaz. Kurt dişi, çocuk beşiklerinde kötü göze karşı koruyucudur.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Kurdun adamdan azma olduğu, silahla öldürülmesinin mümkün olmadığı ve öldürenin günaha gireceği inancı yanında, Nizip civarında kurtlar evliyası Kurt Baba’ya izafe edilen Kurt Baba tepesi bulunduğu halkıyat araştırmacıları tarafından tespit edilmiştir. Yabanabat (Kızılcahamam) ta Kese ile Sipahi köyleri arasındaki kaplıcanın bir kurt tarafından keşfedildiği de halk rivayetleri arasındadır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Kurt izini kutsal saymak, kurt izine basılmış olmanın uğurlara vesile olacağına inanmak bütün Türk halklarının kültüründe yer aldığı gibi sözlü edebiyattında da yer alır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p><span>Türk Edebiyatında Kurt ve Kurt Motifi</span></p>
<p>Alfred de Vigny’nin “Kurdun Ölümü” şiirinin en güzel açıklaması Yahya Kemal tarafından yapılmış, Türk milletinin verdiği büyük mücadeleyle kurdun verdiği ölüm kalım mücadelesi arasında bir benzerlik kurulmuştur. Aşağıda şiirin orijinalinden bir bölüm yer almaktadır:</p>
<p><span><em>« A voir ce que l’on fut sur terre et ce qu’on laisse</em></span><br>
<span><em>Seul le silence est grand ; tout le reste est faiblesse.</em></span></p>
<p><span><em>– Ah ! je t’ai bien compris, sauvage voyageur,</em></span></p>
<p><span><em>Et ton dernier regard m’est alle jusqu’au coeur !</em></span></p>
<p><span><em>Il disait : ” Si tu peux, fais que ton âme arrive,</em></span></p>
<p><span><em>A force de rester studieuse et pensive,</em></span><br>
<span><em>Jusqu’a ce haut degre de stoıque fierte</em></span><br>
<span><em>Ou, naissant dans les bois, j’ai tout d’abord monte.</em></span><br>
<span><em>Gemir, pleurer, prier est egalement lâche.</em></span><br>
<span><em>Fais energiquement ta longue et lourde tâche</em></span><br>
<span><em>Dans la voie ou le Sort a voulu t’appeler,</em></span></p>
<p><span><em>Puis apres, comme moi, souffre et meurs sans parler »</em></span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Alfred de Vigny (1797-1863) Fransız edebiyatının özellikle Romantik akıma mensup bir sanatkârıdır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Alfred de Vigny, “Kurdun Ölümü” adlı şiiriyle bir Kurt avı macerasını vermek istemiştir. Yahya Kemal, bu ölüm kalım savaşıyla bizim var oluş mücadelemiz arasında bir benzerlik kurmuştur. Yahya Kemal’in anlatımıyla şiirin açıklaması diğer çevirilerden daha çok sevilmiştir. Çevirinin bizce en etkili olan son bölümünü alalım: “Hayattan ve bütün ıstıraplardan nasıl ferâgat edilir? Şu ulvî hayvanlar, yalnız siz biliyorsunuz!” Yeryüzünde ne olduğumuzu ve arkamızdan ne bıraktığımızı bir kere iyice hesap ettikten sonra anlaşılır ki ulvî olan ancak sükûttur, mâadası zaaftır.” Şâir, kurdun o son bakışında ne demek istediğini anlıyor. Asîl hayvan, o son bakışıyle demek istiyor ki: “İnlemek, ağlamak, yalvarmak hepsi zillettir. Kaderinin seni sevkettiği yolda uzun ve ağır vazîfeni dişini sıkarak îfâ et! Sonra da benim gibi hiç ses çıkarmaksızın ıztırap çek ve öl! Yahya Kemal bu hikâye üzerinde çok düşünür: “Bu kurt hikâyesi kaç defa beni derin derin düşündürdü. Zannettim ki şâir Vigny bizim maceramızı anlatmış! O erkek kurt, ölen ordudur (Türk ordusu); o dişi kurt, anne Anadolu’dur (Türk Milleti), o kurdun yavruları İnönü ve Dumlupınar çocuklarıdır ki dul annelerinden aldıkları dersi tekrâr ediyorlar.” “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl!”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Yahya Kemal’in bu çok beğenilen çevirisinden sonra pek çok çeviri yapılmıştır. Biz bunların içinden Vasfi Mahir Kocatürk’ün bir çevirisine yer vermek istiyorum. Yine aynı bölüm: “Heyhat! Şu koca insan adına rağmen ne kadar sefil mahlûklarız, kendimizden utanıyorum. Bütün ıztıraplariyle beraber hayat nasıl terk edilebilir, asil hayvanlar, bunu siz biliyorsunuz. Bana kalırsa bütün bu dünya üzerinde yapılan ve bırakılan şeylerin içinde yalnız sükût büyüktür; geriye kalan her şey zaaftan ibarettir. Ah, vahşi seyyah! Ben seni çok iyi anladım. Ta kalbime giren son bakışın şöyle diyordu: Eğer elinden gelirse, okuya okuya ve çalışa çalışa ruhunu sabır ve metanetin en yüksek derecesine çıkar! Görüyorsun ki ben ormanlarda doğduğum için oraya derhal yükseldim. İnlemek ağlamak, yalvarmak, hepisi düşüklüktür. Kaderin seni çağırmak istediği yoldaki uzun ve ağır vazifeni hararetle yap, sonra benim gibi, ıztırap çek, ve hiç ses çıkarmadan öl!<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Millî Mücadele dönemi edebiyatında Halide Edip’in “Dağa Çıkan Kurt” adlı hikâyesi temsil ettiği unsurlarla önemli bir yer taşımaktadır. “Dağa Çıkan Kurt<em>”</em> ilk defa Büyük Mecmua’da yayımlanır. Bu hikâye I. Dünya savaşı sonunda yenik düşen Türklerin kendinden kat kat üstün düşmanlarla mücadeleye giriştiğini anlatan yarı sembolik bir hikâyedir. Wilson Prensipleri’ni temsil eden Amerika, bu hikâyede ormanın en güçlü hayvanı file benzetilmiştir. Hikâye bir masal çeşnisi taşır, bu hikâye Üsküdar’da oturan fakir ve dindar, geceleri annesinden kurt masalı dinleyen bir çocuğun rüyasıdır ve bu çocuk, Millî Mücadele’ye karışan Türklerin sembolü olur.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>20. yüzyıl başlarında gelişen Türkçülük akımı ile İslamiyet öncesi kültür kalıntılarına ve bu arada destanlara önem verildi. Bazı Türkçü kuruluşlar, gazete ve dergiler bozkurta amblemlerinde yer verdiler. Özellikle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, bozkurt resimlerine paralar, pullar üzerinde yer verildiği gibi, bazı resmi kuruluşların da amblemlerinde bozkurda yer verdikleri görülmektedir.</p>
<p>Yakup Kadri’nin “Ergenekon” adlı Milli Mücadele yıllarına ait yazıları ilk defa 1929 yılında Hamit Matbaası tarafından basılır. I. cildi Yakup Kadri’nin 1922 senesinde Ankara’ya gitmeden önce yazdığı makalelerden, ikinci cilt ise Ankara seyahatinden sonraki yazılardan oluşur. Bu ilk baskıda dikkat çeken bir özellik kitabın kapağında yer alan kurt resmidir. Bu yalnız kurt motifinin üstünde ise Ziya Gökalp’in şu dizeleri yer alır:</p>
<p><em><span>“Ergenekon yurdun adı</span></em><br>
<em><span>Börtüçene kurdun adı.”</span></em></p>
<p>Yakup Kadri, kitabının bu ilk baskısının ön sözünde: “Ergenekon’u o devrin hissi ve fikri tarihine bir vesika teşkil eder ümidi ile çıkarıyorum, onun başka bir iddiası yoktur”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> diyerek amacını açıklıyor. Kitabın 1964 yılındaki baskısının önsözünde ise şu sözleri ilave ediyor: “Nerede ise yarım yüzyıllık bir hikâye bu. Ergenekon zaten bir masalın adı. Milli Mücadele ise Bozkurt destanı.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Kemal Tahir’in 1969 yılında ilk baskısını yapan “Kurt Kanunu” adlı romanı ise gerçek bir vak’aya dayanır. Yazar, “Kurt Kanunu”nda Mustafa Kemal’e 1926 Haziranında İzmir’de yapılmak istenen bir suikasti ele alır. Bu suikast hükümet tarafından haber alınır, yakalanan on sanık İstiklâl Mahkemesi’nde idam edilir. Eserde İttihatçılarla olan hesaplaşma da dikkat çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Kurt motifli bir başka eser, Atilla İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” adlı eseridir. İlk baskısı 1963 yılına ait romanda 27 Mayıs öncesinde Türkiye’deki iş çevreleri ele alınmış, basın ve eğlence endüstrisi ve gençliğin durumundan bahsedilmiştir. Romanın kahramanı gazeteci Mahmut Bey’dir. Yazar bu kitabında memleketin nasıl kurtlar sofrası haline gelebileceğini gözler önüne seriyor.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Atilla İlhan’ın “O Sarışın Kurt” adlı romanı ise 2007 tarihlidir. Eserin kapağından da anlaşılacağı gibi roman, Türk milletine savaşlarıyla, inkılapları ve hayatıyla, fikirleriyle kısacası her şeyiyle örnek olmuş, büyük önder Mustafa Kemal üzerine kurgulanmış bir eserdir. O Sarışın Kurt, Selim İleri’nin Sunuş’undaki ifadesiyle, “Attilâ Ağbi’nin”, “siyasal düşüncesinin en büyük kahramanı” için yazarlığının en büyük eserlerinden biridir.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Cengiz Aytmatov’un “Dişi Kurdun Rüyaları” adlı eserinde ise “romanın kahramanı yeni bir Hristiyanlık anlayışının peşinde olan Abdias adlı bir Rus misyonerdir. Tabiatın, geleneğin temsilcisi ise dişi kurt Akbar’dır. Abdias’ın trajedisi, esrar mafyası, çevre düşmanlığı, Akbar’ın sabır yüklü yolculuğu müthiş bir kurgu ile anlatılır. Bütün dünyada çok büyük ilgi gören eser, ülkemizde ilginin dağılmaya başladığı 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından yayımlandı.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Akbar ve eşi Taşçaynar’ın öyküsü kısaca şöyle: Akbar ve Taşçaynar’ın dört yavrusu Bazarbay tarafından kaçırılır. Bazarbay yavruları hayvanat bahçesine satıp para kazanmayı amaçlayan kötü birisidir. Av dönüşü inlerine geri dönen Akbar ve Taşçaynar yavrularının olmadığını fark ederler. Bazarbay Boston’un evine gelerek orada saklanmaya başlar. Boston bu durumdan huzursuzdur. Bazarbay’ın kurt yavrularını yerine götürmesini ister. Bu amaçla yavruları satın almak isterse de Bazarbay, Boston’u sevmediği için ona yavruları satmaz. Boston bu kez kurtları ortadan kaldırmak için bir plan yapar. Koyun sürüsünün olduğu yere bir tuzak kurar. Akbar ve Taşçaynar sürüye doğru yaklaşır. Boston tam bu sırada Taşçaynar’ı vurur, Akbar’ı ise öldüremez. Akbar, Taşçaynar’ın ölümünden sonra uzun bir süre ortalıkta gözükmez. Bir gün evlerinin önünde oynayan Kence’yi gören Akbar, Boston’un çocuğunu, inine götürmek için sırtına alır. Boston, kurda tüfeğiyle ateş eder. Ancak Boston oğlunu öldürdüğünü fark ettiğinde Bazarbay’ı bulacak onu da öldürecektir. Eserin sonunda Boston, yoluna perişan bir şekilde devam eder.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Kuşkusuztkurt motifi, edebi ürünlerde, daha uzun bir süre kullanılmaya devam edecektir. Popüler kültürde de, kurt motifinden çokça yararlanılır.</p>
<p><span><strong>POPÜLER KÜLTÜRDE KURT MOTİFİ</strong></span></p>
<p>Kurt, dünyanın çeşitli kültürlerinde farklı şekilde mitolojiye yansımış, bazen hayranlık duyulmuş, bazen de tehlike olarak görülüp nefret edilmiş bir türdür. Avrupa kültürlerindeki masallarda ve efsanelerde çoğunlukla tehlikeli ve nefret edilen bir kötülük sembolü olarak geçer. Bu kötü yansımanın bazı örnekleri, İskandinav mitolojisindeki dev kurt Fenrisulfr ile Skoll ve Hati karakterleri ve kurt adam efsanesinden dolayı. Ortaçağ Almanya’sından kalan “Kırmızı Şapkalı Kız” masalı ve bazı diğer masallarda da kötülüğün sembolü bir kurttur. Öte yandan, antik Roma kültüründe, kurt, Roma şehrinin kurucuları Romulus ve Remus’u emziren<br>
kutsal bir yaratıktır. Orta ve Kuzey Asya kültürlerinde ve bu kültürlerle eski bir bağı olan Kuzey Amerika yerli kültürlerinde kurt daima hayranlık duyulan ve kutsal sayılan bir hayvan olarak karşımıza çıkar. Türklerde, Kuzey Amerika’nın Erokez, Aleut ve Tlingit halklarında kutsal ata ve halkın totemi olarak görülür. Alaska’da yaşıyan Aleut halkı, atalarının ruhlarının kurtların içinde yaşadığına inanır ve her sene göç eden bufalo sürüleri geldiğinde vahşi kurt sürüleri ile yan yana koşarak onlarla birlikte bufalo avlarlar.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81414" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81414 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-G%C3%BCl%C5%9Fen-01.jpg" alt="" width="800" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-Gülşen-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-Gülşen-01-768x490.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Resim 1:</strong> Roma şehrinin kurucuları Romulus ve Remus’u emziren kurt, antik heykel, bebek figürleri 15.yy’dan</span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81415" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81415 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-G%C3%BCl%C5%9Fen-02.jpg" alt="" width="792" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-Gülşen-02.jpg 792w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Hacer-Gülşen-02-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 792px) 100vw, 792px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Resim 2:</strong> Bulgaristan’ın ulusal simgesi olan Madarski Konnik ve yanındaki Kurt</span></center></figcaption></figure>
<p>Kurt adam efsanelerinin Ortaçağ Avrupası’na dayanmasına karşın, kökenleri daha eskilere gider. MÖ 5.yy.da yaşamış Eski Yunanlı tarihçi Heredot, Karadeniz kıyısında yaşayan kimi toplulukların büyücülerinin, yılın bazı günlerinde kurda dönüştüklerinden söz eder. Yunan mitolojisinde de kurda dönüşme inancı vardır. Yunan mitolojisine göre birgün ilah Jupiter, Arkadya kıralı Lycaon’a kızarak onu kurda çevirir ve Lycaon da sonsuza dek kurt kalıp çevresini dehşete düşürür. Roma çağında ise Vergilius, Plinius, Propertius, Servius ve Petronius, kurt adamlarla ilgili öyküler yazmışlardır. Petronius, ”Satyricon” adlı yapıtında tüm ayrıntılarıyla klasik bir kurt adam öyküsü anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Kurt motifi popüler kültürde daha çok sinema sektöründe yer alır. Mitolojide kendine “Lycaon” adlı bir karakterle yer bulan, ortaçağ efsanelerinde ise şeytanın ordusunda olduğu iddia edilen kurt adam, popüler kültüre 20. Yüzyılda yazılan gotik korku filmleriyle giriş yaptı. 1941 yılında Universal tarafından çekilen ve başrolünde Lon Chaney Jr’ın oynadığı film, kurt adam efsanesini geniş kitlelerle tanıştıran ilk film oldu. Ancak nitelik açısından en iyi çıkışını Jack Nicholson’ın başrolünde oynadığı 1994 yapımı Kurt/ Wolf filmiyle yaptı. Nitekim dolunay zamanı kurt şeklinde bir yaratığa dönüşme yeteneğine sahip bir insan olarak tasvir edilen mitolojik yaratığın tüm dünyayı büyülemesinden etkilenen yapımcılar, bu fırsatı kaçırmayarak, kurt adamı sembolik bir alt tür olarak seyircilerin beğenisine peşi sıra çıkarmaya başladılar. Yalnız bu süreç içerisinde kısaca peşi sıra piyasaya çıkan kurt adamlar âleminde, tek bir farklılık yer aldı ki, o da elbette oyuncu değişimlerinden ibaret oldu. Onun dışındaki hemen hemen tüm detaylar da aynı kaldı. Kurt adam filmlerinin olmazsa olmazı olan dolunay, gümüş kurşun, gümüş asa ve ateş hemen her filmde başarılı birer obje olarak deyim yerindeyse hayata geçirildi. Kimi başarılı oldu, kimisi ise eğreti bir şekilde öylece kalakaldı.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Başarılı olan filmlerden biri yine bir Amerikan filmi olan en iyi film dahil 7 akademi ödülü kazanan, 1990 yılı yapımı Kurtlarla Dans (Dances with Wolves) adlı filmdir. Kevin Cosner – Teğmen John Dunbar, Amerikan İç Savaşı’nda önemli yararlılıklar göstermiştir. 1865 yılında, batıdaki terkedilmiş bir sınır karakoluna atanmak istediğinde bu isteği hemen yerine getirilir. Görevi, bölgeye getirilecek askerleri beklemek olacaktır. Sürekli sınır karakoluna gelen bir kurtla arkadaş olur. Bu kurtla oyunlar oynarken onu Sioux kabilesinden yerliler görür ve ona “kurtlarla dans eden adam” adını takarlar. Dunbar, doğanın ve yalnızlığın tadını çıkarırken tanıştığı Lakota Siularıyla yakınlaşır. Zaman içinde bu barışçıl Kızılderilileri daha yakından tanıyarak dostluğunu ilerletir. Onlardan biri gibi davranmaya başladığında, aslında Kızılderililerin büyüttüğü bir beyaz olan Tek Yumrukla Direnen’e âşık olacak ve gelen tehlikeleri de birlikte göğüsleyecektir.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Günümüzün en popüler filmlerden biri olan Alacakaranlık serisi filmlerinde gördüğümüz kurtlar ise, Orta Asya Türk toplumundan dünyaya yayılmış, birtakım efsanevî unsurlardan hareketle oluşturulmuşa benzer. Filmde “Don değiştirmek”, yani insanken farklı hayvanların şekline dönüşme sahneleri en dikkat çekici sahnelerdir. Bu durum öncelikle bizim kültürümüzde ve Prof. Dr. Abdülkadir İnan’ın belirttiği gibi “Kahramanların suret değiştirmeleri, hayvan, ağaç, vesaire şekillerine girebilmeleri, canlarını bir hayvan, bilhassa kuş şekliyle saklamaları, bütün kavimlerin masallarında rastlanan ve bütün dünyaya yayılmış bir motiftir.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>“İlkel insana göre, yeryüzünde bulunan her varlık bir kuvvetin taşıyıcısıdır. Ayrıca, bir cisim birden fazla görünüşler altında da bulunabilir. Bununla birlikte, cisim farklı görünüşlere sahip olabilir; fakat bunlar geçicidir. Cismin asıl özelliği değişmez. Şekil değiştirme genellikle üstün bir güç (Allah, sihirbaz, cadı, evliya vb.) tarafından, ya yapılan bir iyiliğe karşı ödül ya da kötülüğe karşı ceza olarak gerçekleşmekte idi. Türk efsane ve masallarında, şekil değiştirme motifine ilişkin olarak “donuna girmek” deyiminin kullanıldığı görülmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Özellikle, Alacakaranlık serisinin son filminde kurtlar ve vampirler arasındaki ezeli mücadelenin Bella Swan’a âşık iki gençle hız kazanması dikkat çekiyor. İzleyenlerin insanken kurda dönüşümü, don değiştirme (methamorphose) gözleriyle görmesi kurt efsanesine başka bir boyut katmaktadır. Güzel Bella ya Edward Cullen’i, ya da kurt kanı taşıyan Kızılderili Jacob Black’i seçecektir. Kurt şekline girmek, (methamorphose) hallerine özellikle Türk destanlarında sıkça rastlandığı düşünülürse, filmdeki sahnelerin menşei daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>“Kız ve Kurt” adlı 2011 Kanada yapımı film, bildiğimiz “Kırmızı Başlıklı Kız” adlı masaldan uyarlanmış. Valerie (Amanda Seyfried) iki erkek arasında kalmış genç ve güzel bir kızdır. Köyün en güzel kızı Valerie, gönlünü yoksul Peter’ a (Shiloh Fernandez) kaptırmıştır.</p>
<p>Ancak ailesi onu varlıklı Henry (Max Irons) ile evlendirmek istemektedir. Birbirini kaybetmek istemeyen âşıklar, birlikte kasabadan kaçma planları yaptığı sırada korkunç bir olay yaşanır. Valerie’ nin kız kardeşi köyün çevresinde, karanlık ormanda sinsice dolaşan bir kurt adam tarafından vahşice öldürülmüştür. Yıllarca, insanlar bu yaratığa ayda bir kez hayvan kurban vererek kendilerine zarar vermesini engellemişlerdir. Ta ki, bir dolunay gecesi, kurdun aralarından birini öldürmesine dek. Köy halkı intikam almak için, ünlü bir kurt adam avcısı olan Peder Salomon (Gary Oldman)’dan yardım isterler. Lakin Pederin gelişiyle hiç beklemedikleri bir gerçeği öğrenirler. Kurt gündüzleri insan kılığında dolaşıyordur ve içlerinden hangisi olduğu bilinmemektedir. Her dolunayda ölü sayısı arttıkça, Valerie kurt adamın sevdiği biri olabileceğinden şüphe duymaya başlar. Tüm köyü panik sarmıştır ancak Valerie yaratıkla arasında çok özel bir bağ olduğunu keşfeder. Sonunda kurdun Valerie’nin öz babası olduğu anlaşılır.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Türkiye’de ise özellikle “Pana Film tarafından yapımı gerçekleştirilen “Kurtlar Vadisi” serileri dikkat çekmektedir. Milliyet gazetesinde yayımlanmış bu konuyla ilgili bir yazıyı aynen alıyoruz: “Ekibin serüveni “Kurtlar Vadisi” dizisiyle başladı, ardından “Kurtlar Vadisi Terör” geldi. Şirket, “Kurtlar Vadisi Irak” filminin ardından “Kurtlar Vadisi Pusu” dizisi ve “Kurtlar Vadisi Filistin” filmini çekti… “Kurtlar Vadisi Pusu” için bu kez TNT ile anlaşan Pana Film, yeni bir dizinin hazırlığı içinde. TRT- 1 için çekilecek dizinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncuları belli. Kafayı “Kurt”la bozan Pana Film’in TRT- 1 için çekeceği dizi Kemal Tahir’in ölümsüz eseri; Kurt Kanunu.<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p>Bu makalenin konusunu kurt motifi oluşturmaktadır. Kurt motifi ve kurda dönüşme, içinde kurt motiflerinin olduğu ürünler, Ortaasya Türk kültüründen tüm dünyaya yayılmıştır. “Birçok hayvanda söz konusu olduğu gibi, kurtlar da İslâmiyetten sonra, eski ilahi anlamlarını büyük ölçüde kaybetmiştir. Birtakım kalıntılarsa tamamıyla İslamiyet’e uydurulmuştur. Kurdun bazı olumsuz anlamlar kazanması dışında, özellikle yiğitlik ya da güç simgesi olması, nazardan koruyucu sayılması gibi bazı anlamları devam etmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Bir gerçek var ki, kültürümüze ait mitleri tanımadığımız, bu mitleri gelecek nesillere aktaramadığımız ve onları daha çağdaş formlar içine sokmayı beceremediğimiz müddetçe kendimizi tanıyamayacak, bir o kadar da kendimizden uzaklaşacağız. O zaman, bu ürünleri farklı kültürlerde, farklı edebi türlerde ve özgün şekillerde görmeye devam edecek, motifin anlamlarına uzaktan da olsa yeni anlamlar katmaya çalışacağız. Oysa Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hacer GÜLŞEN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Kültür Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, h.gulsen@iku.edu.tr</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ, Sayı: 39 Kasım – Aralık 2013</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ ALTUN, Erman (2007), “Şekil- Don değiştirme (methamorphose)”, Türk Halkbilimi, Kitabevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ AYTMATOV, Cengiz (2005), Dişi Kurdun Rüyaları, Elips Kitabevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ BEYATLI, Yahya Kemal (2000), <em>“</em>Kurdun Dişisi ve Yavruları”, Eğil Dağlar (İstiklâl Harbi Yazıları), İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar (2010), Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ENGİNÜN, İnci (1978), Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi, İÜ Yay., s.383</span></div>
<div><span>♦ Halide Edip (1919), “Dağa Çıkan Kurt”, Büyük Mecmua, nr.13, 16 Teşrinievvel.</span></div>
<div><span>♦ Halide Edip, Dağa Çıkan Kurt (1989), Remzi Kitabevi, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ İLHAN, Atilla (2002), Kurtlar Sofrası, İş Bankası Yayınları</span></div>
<div><span>♦ İLHAN, Atilla (2007), O Sarışın Kurt, İş Bankası Yayınları</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir (1968), Makaleler ve İncelemeler, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar (2002), “Gök tanrı İnancından Günümüze Kadar Türk Halk İnançlarında Kurt, XIV. Türk Tarih Kongresi, 9 -13 Eylül, TTK Yay., Ankara</span></div>
<div><span>♦ KERMAN, Zeynep (1984), “Sami Paşazade Sezai’nin Roman ve Hikâyelerinde Kuş Motifi”, Mehmet Kaplan’a Armağan, Dergâh yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ MAHİR, Vasfi (1934), “Kurdun Ölümü”, Şaheserler Antolojisi- I. Kitap, Devlet Matbaası, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖĞEL, Bahaeddin (1998), “Türk Gelenek ile Destanlarında Kurt”, Türk Mitolojisi, C.1, TTK Basımevi, Ankara</span></div>
<div><span>♦ ÖĞEL, Bahaeddin (1995), “Türk Gelenekleri ile Destanlarında Don Değiştirme”, Türk Mitolojisi, C.II, TTK Basımevi, Ankara</span></div>
<div><span>♦ TAHİR, Kemal (2005), Kurt Kanunu, İthaki Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi – Devirler /İsimler / Eserler / Terimler (1977), Dergâh Yayınları, C.1, İstanbul, s. 460 – 461</span></div>
<div><span>♦ Türkçe Sözlük (2005), TDK Yayınları, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Yakup Kadri (1929), Ergenekon – Milli Mücadele Yazıları, Hamit Matbaası, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Yakup Kadri (1964), Ergenekon – Milli Mücadele Yazıları, Remzi Kitabevi, İstanbul</span></div>
<div><span><strong>İNTERNET ADRESLERİ:</strong></span></div>
<div><span>♦ http:// <a href="http://www.academie-francaise.fr/immortels/base/academiciens/discours" target="_blank" rel="noopener">academie-francaise.fr/immortels/base/academiciens/discours</a></span></div>
<div><span>♦ http://www.dogalvadi.com/kurtuzumu.html</span></div>
<div><span>♦ Ebru Altın, Kurt Adam: Dolunay’da hayatın karanlık yönüne bakmak</span></div>
<div><span>♦ <a href="http://izlenimlerinderinligi.blogspot.com/2010/09/kurt-adam-dolunaya-hayatn-karanlk.html" target="_blank" rel="noopener">http://izlenimlerinderinligi.blogspot.com/2010/09/kurt-adam-dolunaya-hayatn-karanlk.html</a></span></div>
<div><span><u>♦ http://www.intersinema.com/kurtlarla-dans-filmi/</u></span></div>
<div><span>♦ Kız ve kurt- <a href="http://www.sinemalar.com/film/103840/Kiz-ve-Kurt" target="_blank" rel="noopener">http://www.sinemalar.com/film/103840/Kiz-ve-Kurt</a></span></div>
<div><span>♦ Kurt adam gerçeği – <a href="http://www.bilinmeyenler.org/gizemli-olaylar/kurt-adam-gercegi.htm" target="_blank" rel="noopener">http://www.bilinmeyenler.org/gizemli-olaylar/kurt-adam-gercegi.htm</a></span></div>
<div><span>♦ <a href="http://magazin.milliyet.com.tr/pana-yine-kurtdedi/magazin/magazinyazardetay" target="_blank" rel="noopener">http://magazin.milliyet.com.tr/pana-yine-kurtdedi/magazin/magazinyazardetay</a></span></div>
<div><span><u>♦ http://poesie.webnet.fr/lesgrandsclassiques/poemes/alfred </u><u>de vigny/la mort du loup </u></span></div>
<div><span>♦ Mustafa Çetin, Cengiz Aytmatov – Hayatı ve Eserleri, <a href="http://www.biyografi.net/kisiayrinti" target="_blank" rel="noopener">http://www.biyografi.net/kisiayrinti</a></span></div>
<div><span>♦ Vikipedi, Özgür Ansiklopedi –<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt" target="_blank" rel="noopener">http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt</a></span></div>
<div><span>♦ Yaşar Kalafat, Destandan Yaşayan Halk İnançlarına Türk Kültür Coğrafyasında Kurt Kültü, <a href="http://www.yasarkalafat.info/index" target="_blank" rel="noopener">http://www.yasarkalafat.info/index</a></span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bahaeddin Öğel, “Türk Gelenek ile Destanlarında Kurt”, Türk Mitolojisi, C.1, TTK Basımevi, Ankara 1998, s.115</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Zeynep Kerman, “Sami Paşazâde Sezai’nin Roman ve Hikâyelerinde Kuş Motifi”, Mehmet Kaplan’a Armağan, Dergâh Yayınları, İstanbul 1984, s.202</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Vikipedi, Özgür Ansiklopedi – <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt" target="_blank" rel="noopener">http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, Ankara, 2005, s.1261</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yaşar Kalafat, Destandan Yaşayan Halk İnançlarına Türk Kültür Coğrafyasında Kurt Kültü, <a href="http://www.yasarkalafat.info/index" target="_blank" rel="noopener">http://www.yasarkalafat.info/index</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <a href="http://www.dogalvadi.com/kurtuzumu.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.dogalvadi.com/kurtuzumu.html</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yaşar Kalafat, Destandan Yaşayan Halk İnançlarına Türk Kültür Coğrafyasında Kurt Kültü, <a href="http://www.yasarkalafat.info/index" target="_blank" rel="noopener">http://www.yasarkalafat.info/index</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, Ankara, 2005, s.1261, 1262,1263</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi- Devirler /İsimler / Eserler / Terimler, Boz – maddesi, Dergâh Yayınları, C.1, İstanbul 1977, s.460 – 461</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yaşar Kalafat, “Gök Tanrı İnancından Günümüze Kadar Türk Halk İnançlarında Kurt, XIV. Türk Tarih Kongresi, 9-13 Eylül, TTK Yay., Ankara, 2002</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi- Devirler /İsimler / Eserler / Terimler, Boz – maddesi, Dergâh Yayınları, C.1, İstanbul 1977, s.460 – 461</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Yaşar Kalafat, Destandan Yaşayan Halk İnançlarına Türk Kültür Coğrafyasında Kurt Kültü, <a href="http://www.yasarkalafat.info/index" target="_blank" rel="noopener">http://www.yasarkalafat.info/index</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> <u>(</u><a href="http://doesie.webnet.fr/lesgrandsclassiques/poemes/alfred" target="_blank" rel="noopener">http://Doesie.webnet.fr/lesgrandsclassiques/poemes/alfred</a> <u>de vigny/la mort du loup</u></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bkz., (http:// <a href="http://www.academie-francaise.fr/immortels/base/academiciens/discours" target="_blank" rel="noopener">www.academie-francaise.fr/immortels/base/academiciens/discours</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Yahya Kemal Beyatlı<strong>, </strong><em>“</em>Kurdun Dişisi ve Yavruları<strong>”, </strong>Eğil Dağlar ( İstiklâl Harbi Yazıları ), İstanbul Fetih Cemiyeti. 2000, İstanbul, s. 91 – 93</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Vasfi Mahir, “Kurdun Ölümü”, Şaheserler Antolojisi- I. Kitap, Devlet Matbaası, İstanbul 1934, s. 248</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> İnci Enginün, Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi, İÜ Yay., 1978, s.383</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Yakup Kadri, Ergenekon – Milli Mücadele Yazıları, Hamit Matbaası, İstanbul 1929</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yakup Kadri, , Ergenekon – Milli Mücadele Yazıları, Remzi Kitabevi, 1964</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Kemal Tahir, Kurt Kanunu, İthaki Yayınları, İstanbul 2005</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Atilla İlhan, Kurtlar Sofrası, İş Bankası Yayınları, 2002</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Atilla İlhan, O Sarışın Kurt, İş Bankası Yay., 2007</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Mustafa Çetin, Cengiz Aytmatov – Hayatı ve Eserleri, <a href="http://www.biyografi.net/kisiayrinti" target="_blank" rel="noopener">http://www.biyografi.net/kisiayrinti</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Cengiz Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları, Elips Kitap Evi, İstanbul 2005</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Vikipedi, Özgür Ansiklopedi –<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt" target="_blank" rel="noopener">http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kurt Adam gerçeği – <a href="http://www.bilinmeyenler.org/gizemli-olaylar/kurt-adam-gercegi.htm" target="_blank" rel="noopener">http://www.bilinmeyenler.org/gizemli-olaylar/kurt-adam-gercegi.htm</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ebru Altın, Kurt Adam: Dolunay’da hayatın karanlık yönüne bakmak <a href="http://izlenimlerinderinligi.blogspot.com/2010/09/kurt-adam-dolunaya-hayatn-karanlk.html" target="_blank" rel="noopener">http://izlenimlerinderinligi.blogspot.com/2010/09/kurt-adam-dolunaya-hayatn-karanlk.html</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <a href="http://www.intersinema.com/kurtlarla-dans-filmi/" target="_blank" rel="noopener">http://www.intersinema.com/kurtlarla-dans-filmi/</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968, s.461; don değiştirmeyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz; Bahaeddin Öğel,“Türk Gelenekleri ile Destanlarında Don Değiştirme”, Türk Mitolojisi, C.II, ,TTK Basımevi, Ankara 1995, s.133-143</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Erman Altun, “Sekil- Don degistirme (methamorphose)”, Türk Halkbilimi, Kitabevi, _stanbul 2007, s.113</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kız ve kurt- <a href="http://www.sinemalar.com/film/103840/Kiz-ve-Kurt" target="_blank" rel="noopener">http://www.sinemalar.com/film/103840/Kiz-ve-Kurt</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> <a href="http://magazin.milliyet.com.tr/pana-yine-kurtdedi/magazin/magazinyazardetay" target="_blank" rel="noopener">http://magazin.milliyet.com.tr/pana-yine-kurtdedi/magazin/magazinyazardetay</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kurt-motifi-uzerine-bir-inceleme.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2010</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bozkır Kültür Çevresinde Geyik İnancı ve Geyik Kurbanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani</guid>
<description><![CDATA[ Bozkır Kültür Çevresinde Geyik İnancı ve Geyik Kurbanı
Geyik, kökeni Mezolitik döneme kadar giden Türk mitolojisi sembollerindendir. Yer ve gök unsurlarına bağlı olarak birçok hayvanla benzerlik gösterir. Ögel, geyiğin güzel­liğini ve önemini ifade etmek için “Geyik dağların, vadilerin ve sarp kayalıkların görünüp kaybolan, sihirli ve en güzel hayvanıdır. Büyüleyen, insanı hayale kaptıran ve ulaşıl­mayan bir hayvandır” sözlerini sarf etmektedir[1]. Geyik ormanlık coğrafyalara bağlı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793a6cef0b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bozkır, Kültür, Çevresinde, Geyik, İnancı, Geyik, Kurbanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Geyik-Inanci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html">Bozkır Kültür Çevresinde Geyik İnancı ve Geyik Kurbanı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aslı KAHRAMAN ÇINAR</strong></span></a>
</p><p>Geyik, kökeni Mezolitik döneme kadar giden Türk mitolojisi sembollerindendir. Yer ve gök unsurlarına bağlı olarak birçok hayvanla benzerlik gösterir. Ögel, geyiğin güzel­liğini ve önemini ifade etmek için <em>“Geyik dağların, vadilerin ve sarp kayalıkların görünüp kaybolan, sihirli ve en güzel hayvanıdır. Büyüleyen, insanı hayale kaptıran ve ulaşıl­mayan bir hayvandır</em>” sözlerini sarf etmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Geyik ormanlık coğrafyalara bağlı olarak ortaya çıkan bir kültürdür. Avcı toplayıcı toplumlarda görüldüğü gibi konar-göçer toplumlarda da geyik avlandığı bilinmektedir. Geyik besleme, Türk kültür çevresinde at besleyiciliğine bir basamak olarak görülmektedir. Geyik besleyen ve avlayan toplumlar kayalar üzerine geyik resimleri yapmaktadırlar<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Geyik aynı zamanda Türk milletinin kutsal saydığı hayvanlardandır. Türk mitolo­jilerinde sık rastlanan motiflerden birisi olan geyik, edebi eserlere yansımıştır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Geyik Orta Asya bozkır sanatının en güzel motiflerinden birisi olarak halı, kilim gibi somut kültür mirası olan Türk kültürünün pek çok unsuru içerisinde yer almaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. Dişilik sembolü olarak kullanılmış olup dişilik, doğurganlık, bereket, zarafet ve narinliği de ifade etmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Geyik İnancı</strong></span></h3>
<p>Türk dini motifleri içinde en sık rastlanan figürlerden birisi dişi geyiktir. Dişi geyik göksel bir varlık olarak görülür. Geyiğin tanrıça veya dişi ruh olduğuna inanılır. Eski çağda Orta Asya’da beyaz geyiklerin varlığı bilinmektedir bu yüzden mitolojiye de beyaz geyiklerin kutsallığı yansı­mıştır. Beyazlık (aklık) Altay Şamanizmi’nde de ilahelere özgü bir renk olarak görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. Ayrıca geyik Türk kültür ve mitolojilerinde totem olarak da kutsanan bir hayvandır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>. Tanrının bir işareti olarak görülen geyik figürlerine Kıpçaklarda “elen”, güneş geyiği de denilmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Altaylarda bulunan (M.Ö 1200-700) mezarlardaki geyik dişleri geyiğin Altay Türkleri için dini anlamlar ifade ettiğini ispatlamaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Altay Türk destanlarından da bildiğimiz geyik, yer ruhu olarak kabul edilmektedir. Orta Asya Türklerine göre geyik büyülü bir hayvandır ve yalçın kayalar arasında bir görünüp bir kaybolur. Alageyik ise yeryüzünün ruhu olarak görülmektedir. Geyik şamanın ikinci ruhudur, Şaman dualarında geyik göksel bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Geyik öldüğü zaman onun şaman olduğuna inanılmaktadır. Bazı Türk kültürlü boylar­da ölen şaman için dikilen heykelin başına geyik boynuzu konulmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Moğol ve Tatarlarda geyik kurtarıcı ve yol gösterici rolü üstlenmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Geyik her ne kadar Orta Asya’da kutsal kabul edilse de Çin’e bu inanç pek yansımamıştır. Çin efsanelerinde geyik motifi genellikle vahşi bir hayvan olarak tasavvur edilmektedir. Hiç benzememesine rağmen geyiği, gergedana benzeterek vahşi hayvan düşüncelerini bu resimlerle desteklemişlerdir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>. Bu inancın yansıması olarak görülen M.Ö. I. binde Çin’de yaşayan Chao Türkle­rinde kurban törenleri sırasında Chao hanı ok ile geyik avlar ve onları atalar tapınağına adardı.</p>
<p>Geyik ve dağ keçisi türünden “kilen-kiyik” tek boynuzlu mitolojik bir hayvanı simgelemektedir. Bu hayvanın bir diğer adı da “ku-tu”dur. Bu kelime Türkçedeki “kutlu” sözünden gelmektedir. Efsaneye göre ku-tu, Kırgız illerinde yaşamaktadır. Türkler geyiğin kutlu bir dağda başka kutsal hayvanlarla birlikte yaşadığına, yer ve gök tapınaklarının, hakanın köşkünün de o dağda olduğuna inanılmaktadır. Ku-tu ile geyik de o kutlu dağda ölümsüzlük otunu yiyerek ölümsüz olmuşlardır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>.</p>
<p>Yakut Türklerinin, geyiğin kulağına küpe takıp, serbest bıraktıkları, böylece onu tanrıya armağan ettikleri bilinmektedir. Aynı uygulama Teleüt Türklerinde de görülmektedir. Bazı Türk inançlarında ise; Şıngız (Çingiz) adlı bir ruh/geyik “maral üzerine binmiş olarak gezmektedir.” Bu durum “av ruhu” olarak yorumlanmaktadır. Anadolu’daki geyikli baba inancı da ‘av ruhu’ anlayışını yansıtmaktadır. Geyikli babanın da geyiğin üzerine binerek gezdiğine inanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>. Yine Yakut Türklerine ait bir ritüel olan “son gömme töreni” esnasında gömüye yakın bir yerde bir çadırda ateş yakılmakta ve kayın ağacının kabuğundan geyik resimleri yapılarak bu resimler yakılmaktadır. Ayrıca yakutlarda geyiğin kürek kemiğinden fal bakılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Seroszewski, Ya­kut inancı gereği, özellikle avda öldürülen “yararlı hayvanların kemiklerinin yerde bırakılmadığı­nı” belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</p>
<p>Bazı Nenet Yenisey kabilelerinde ‘insanların yerin altına ren geyiği ile gittiklerine’ dair inançlar bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>. Yine bu kabilelerde geyik kurban edildiğine rastlanmaktadır. Kurban edilecek olan geyik sırtından sivri bir tahta direğe gerilerek öldürülür. Cenaze merasimi dâhilinde yapılan bu kurban töreninde mezar kalın kalaslarla kaplanır. Kurban edilen geyik ölen kişinin cesedinin baş tarafından biraz geriye duracak şekilde konulur. Dört kişi geyiği keskin tahta direk­lere bağlar. Bu işlem sırasında geyik hareket etmezse, kalabalık susar ve tören devam eder. Eğer geyik başını veya bir uzvunu hareket ettirirse, törene katılanlar “Vaenza, vaenza, bu bir felaket!” diyerek kaçışmaya başlarlar. Çünkü inanışa göre geyiğin hareket etmesi yakın zamanda birilerinin daha öleceğine işaret etmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Geyiğe tapınma özellikle Kuzey Başkurt folklorunda görülmektedir. Hatta günümüze ka­dar varlığı korunagelmiş bir inançtır. Büyük Başkurt boyu Gaynalarda kutsal hayvan geyiktir. Başkurtların sözlü hikâyelerinde geyiğin, karanlık ve soğukta el yordamıyla yürüyen insanlar için güneşi zabtettiği ve onlara yeni bir yurt bulmaları için yardım ettiği anlatılmaktadır. Yine sözlü kültürde geyik, haberci vasfı ile hikâyeleştirilmektedir. Uzun süredir beklenen çocuğun doğu­mundan daha o yokken insanları haberdar eder. Başkurt masallarında ise geyik, genellikle çocuk­ların ve öksüzlerin koruyucusu olarak ortaya çıkmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>Telengit avcıları arpa unundan hazırladıkları hamur ile dağ keçisi ve geyik şekilleri yapa­rak ormana bırakırlar. Bu uygulamanın amacı ormanın ruhunun bu hamurları canlandırıp av hayvanlarını artıracağına ve geyik sürülerinin genişleyerek bereketli bir av olacağına inançlarıdır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. Kökeni aslında Türk mitolojisine dayanan “geyik de çekti beni kendi dağına” sözleri geçen türküde inanışa göre geyik, avcıları peşinden sürükleyerek onları Kaf dağına kadar götürür. Geyik avcıları dağa ulaştırdığı zaman dağ yarılır ve geyik gözden kaybolur<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Yine Türklere ait bir şiirde <em>“Okla vurulmuş bir geyik gibi, /Kanatlanarak yükseğe uçup /Tanrıya çıkmak isterler ise”</em> mıs­ralarında görünen göğe çıkmaktan öte yükselip tanrıya ulaşmak, yücelere varmak için geyiğe atıf yapılarak, onun gibi tanrıya çıkılabileceği ifade edilmektedir. Buradan hareketle geyiğin tanrıya ulaşabilen kutsal bir hayvan olarak düşünüldüğü görülmektedir. Ayrıca Tanrı’nın da en yüceler­de bulunduğu belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>İskitlerde tanrılar içerisine zamanla bazı hayvanları eklemişlerdir. At, kartal, geyik, koç gibi hayvanlar özellikle bilinenlerdir ve yeryüzü tanrıçaları olarak vasıflandırılmışlarıdır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Günümüzde hala Orta Asya’nın çeşitli yerlerinde geyik kutsal olarak kabul edilmeye de­vam etmekte ve geyik heykelleri bulunmaktadır. Hatta Buryatlarda çocukları olmayan köylü kadınlar geyik heykellerinin boynuzlarına dilek çaputu bağlamaktadır. Bu bağlanan çaputların da plasentaya yapışan aşılanmış yumurtaları temsil ettiğine inanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>Bugün Anadolu’da ise hala geyikle ilgili çeşitli inançlar görülmektedir. Bunlardan birisi Bursa’da bulunan Geyikli Baba türbesidir. Anadolu’da bazı şeyhlerin bineği geyiktir. Nazara karşı geyik boynuzu kullanılması bilinen batıl inançlar arasındadır. Yörükler arasında ise geyik bolluk ve bereket sembolüdür<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Geyik Totemi</strong></span></h3>
<p>Geyik, Türklerde “iyilik getiren kutsal hayvan” inancından dolayı Türk dini içerisinde to­tem olarak yerini almıştır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>. Geyik çok erken devirlerden itibaren totem kabul edilmiş ve kutsanmıştır. Pazırık kurgandan çıkarılan atların başlarında geyik maskesi takılı olduğu halde bulun­maktadır. Bu maskeler geyiğin totem olarak kullanıldığını ispatlamaktadır. Sonraki devirlerde ise geyiğin kurban hayvanı olarak kullanıldığı görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Isık Köl civarında bulunan Bing Yul (Bin Bulak)’da geyiklerin öldürülmesi yasaktır ve buradaki geyikler insanlarla birlikte yaşamaya alışmıştır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>. Radlof, Altay Türklerinin, boynuzları iki kürekli sığın geyiğine saygı gösterip, ulu bir varlık olarak tazim gösterdiğinden bahsetmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Maiotidler’de ve orman bozkır kabilelerinde de geyiğe erken dönemlerden itibaren rastlanmaktadır. İskitlerin (Sakalar) ismini uzmanlar “geyik” anlamına gelen ortak persçe bir ke­limeyle özdeşleştirmektedirler. Buradan yola çıkarak geyiğin sakaların kutsal atası olduğu dü­şüncesine ulaşılmaktadır. Sakaların da geyik anadan -dişi bir hayvan totem- geldiği inancı var olabilir. Oysa ilkel kabilelerde totem olarak görülen geyikte öne çıkan figür geyiğin boynuzlu ve erkek olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında geyik yapı olarak ataerkil toplumlarda ata-ana olarak daha çok kabul görmektedir. Sakaların ataerkil bir toplum olabileceği düşünülürse hayvan-ana yerine hayvan-ata inancı daha makul görülebilir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>İskitlerde süsleme unsuru olarak kullanılan geyik motifleri aynı zamanda tılsım ve muska olarak da kullanılmaktaydı. Sembollerin özellikle hayvan figürleri üzerinden seçilerek bunların kutsanması, insanların sürekli tanrılara ve onlara refakat ettiklerine inandıkları hayvanlara sığındıklarını göstermektedir. At, kartal, grifon tanrı Hoitosır’ın hamileri olarak görülürken; geyik, koyun ve diğer bazı yırtıcı hayvanlar tanrı Api’nin koruyucuları olduğuna inanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Baş­kurt destanlarında öküz, inek, geyik gibi hayvanlara tapınma izlerine rastlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Geyik Kurbanı</strong></span></h3>
<p>Türklerde kurban hayvanları arasında geyik de bulunmaktadır. Türklerin ayin hazırlığı olarak ava çıkıp yabani at ve geyik avladıkları bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. Avlandıktan sonra kurban edilen geyiğin kemikleri yakılarak ışık (gök ibadeti veya yaruk kuvvet) ibadeti icra edilirdi<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Göktürk kitabelerinde bulunan geyik resmi altındaki ygç (yağış: kurban) ifadesi, Göktürklerde geyik kurbanı olduğunu göstermektedir. Göktürk mezar taşlarında bulunan kiyik ve sıgun resimleri, bir resimde görülen, damga içine işlenmiş dağ keçisinin av sahnesi gibi tasvirler, kurban merasimlerine ışık tutmaktadır. Ağaç, geyik ve kuş motifleri Göktürk sanatında tekerrür eden figürlerdir. Bu figürlerde yine kutsal hayvan inançlarına yönelik resimler olmuştur. Zaten Göktürk kağan soyunun damgası geyiktir. Ölümsüzlükle simgeleştirilmiş olan geyiğin kendi boy damga­ları olarak kullanmaları çok manidardır.</p>
<p>Eski Türk inançlarında kurbanın öbür dünyada ölen kişiye hizmet edeceği inancı bulunmaktadır. Bu inancın sonucu olarak kurban edilen geyiklerin, ölen kişi tarafından Altunkır (kutlu dağ) da avlanması temin edilmeye çalışılmaktadır. Mezar­lara işlenen geyik gibi kutsal hayvan figürleri ise cennet manzarası niteliği taşımaktadır. Geyikler bazen kanatlı olarak tasvir edilmektedir ki bu figürler onların kurban edildikten sonra büründük­leri yeni uhrevi hüviyetlerine işaret etmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Göktürklerde kurban etme ritüeli görkemli bir şekilde yapılmaktadır. Bir dağ tepesinde ok veya kargı ile vurulan hayvanlar yakılmakta geyik ve dağ keçisi türü hayvanların tanrı ile yakın ilişkide olduğuna inanılmaktadır. Bu inanca göre; bu hayvanlar hakanın ormanında yaşamaktadır. Hakanın soyu/menşei ile ilgili hikâyelerde de bu hayvanlar bulunmakta ve onları avlama hakkı sadece hakana ait olmaktadır. Hakanlara ‘Kutluğ’ adı verilmesinin sebebi de yine bu hayvanların ‘kut’u tanrıdan alıp hakana verdiğine olan inançtan ileri gelmektedir.</p>
<p>Göktürklere ait kurban törenlerinde toprak ve toprak ruhları için sunulan kurbanların eti çiğ olarak gömülür, kanı ise toprağa akıtılırdı. Göktürklerden daha eski olan Sibirya’daki Kurban taşları üzerinde bulunan at ve geyik çizimleri bu kan akıtma ve tanrıya kurban sunma ritüellerini yansıtan çizimlerdir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>. Göktürklerin anasının dişi bir geyik olduğunu anlatan efsaneye göre;</p>
<p><em>“Göktürklerin atalarından biri, sık sık bir mağaraya giderek orada dişi bir Deniz Tanrıçası ile sevişirmiş. İkisi arasındaki bu aşk devam ederken, günün birinde bu Göktürk reisi, bir sürek avı düzenleyerek ordusu ile ava çıkmış. Askerler geniş bölgelerdeki vahşi hayvanları sürerek nihayet küçük bir yere sıkıştırmışlar. Bundan sonra da avlarının etrafını çevirip, birer birer avlamağa başlamışlar. Tam bu sırada askerlerden biri, karşısına çıkan ak geyiği okuyla vurarak öldürmüş. Bundan sonra sevgilisini yerinde bulamayan Göktürk reisi, meseleyi anla­mış ve bu ak geyiği vuran askerle onun kabilesini cezalandırmış. Bu cezaya göre Göktürklerde insan kurbanları, hep bu askerin kabilesinden verilirmiş”</em><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a><em>.</em></p>
<p>Altay-Sayan’da kurbanlık hayvanlara iki türlü davranma biçimi olduğu geyik yontuların­daki resimlerde görülmektedir. Burada genel olarak üç türlü geyik yontusuna rastlanmaktadır. Bunlardan ikisinin üslubu farklıdır. Yontulardan birisinde geyik ve “ayaklarının ucuna basarak yürüyen” diğer hayvanlar görülürken, diğerinde kuş gagalı geyikler görülür. Savinov’un Klermes ritonuna oyulmuş “asılmış geyik” resmi Mayamir tarzı bazı resimlerle karşılaştırılabilir. Bu ay­rım, geyik yontuları geleneğinde kurbanlık hayvan türlerindeki farklılıklara dayanmaktadır. Altay-Sayan’daki geyik yontuları farklı bölgelerdeki kurbanlık hayvanların derilerinin samanla dol­durulması uygulamasıyla karşılaştırılabilir. Baykal gölü civarında ise Moğol geleneğini hatırlatan kuş gagasına sahip geyik figürlerinin kurbanlık hayvanı temsil ettiği görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>. Sibirya’daki en eski kurban taşları üzerinde at ve geyik resimleri ile kan akıtma olukları bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>. Koç ve geyik gibi hayvanların heykelleri ve eşyalar üzerine tasvir edilmesinin, kurban merasimleri ile ilgili olduğu bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>. Samoyedler ölen bir kişinin ardından bir geyiği tanrıya kurban ola­rak sunmaktadır. Kurban edilen geyiğin baş, boyun ve kemikleri ayrı bir yerde toplanmakta ve bu alan tanrının kutsal mekânı olarak görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Chou hanedanı M.Ö. 1059-249 Şhang devrinde “Ch’iang” denen kuzey-batılı göçebelerden olup proto-Türk sayılmaktadırlar. Kaplan figürü ile sembolize edilen Chou hükümdarı, sonbaharda geyik avına çıkar ve ok ile avladığı geyikleri atalar tapınağına kurban olarak sunardı. Kaplanın avladığı geyik figürü Orta Asya’da geniş bir coğrafyaya yayılmıştır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Don Değiştirme</strong></span></h3>
<p>Anadolu menkıbelerine yansıyan hikâyelerden birinde avcının biri bir geyik peşine düşer onu vurarak yaralar, yaralı geyik kaçarak dervişin dergâhına sığınır avcı peşinden dergâha gelir ki dervişin yaralı olduğunu görür”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Don değiştirme (posta bürünme) konusunda Levyi Bruhl kalıtım yasasından söz ederek şu açıklamayı yapar: <em>“Büyücü ile timsah arasında, büyücünün timsahla karışmadan timsah olduğu bir ilişki oluşur.”</em> Böyle bir durumda avcı, insan olma vasfını ve ait olduğu sınıfı unutmadan hayvan topluluğu ile özdeşleşir. Geyiğin sesini taklit eder, onun postunu giyerek geyikler dünyasında dolaşır, yani geyik olur. Geyikle ruhsal bir temasa girer. Avcı avının dünyasına girer ve onun yaşamını paylaşır, fakat kendi kişiliğini korumak için de büyük özen gösterir. Çünkü kendi davranışının kurbanı olmaması gerekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Sibirya’da Tunguz Şamanları da ava çıkarken dişi rengeyiği postuna bürünmektedir. Orta Asya’daki bazı kaya kabartmalarında da posta bürünme konusu resim olarak işlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> Cücenler ise geyik sesini taklit etmelerinin yanı sıra geyik postu giyip, boynuzlar takarak tıpkı geyik gibi görünmeye çalışmışlardır. Ava çıkmadan önce de bereketli bir av olması için geyiğin ruhuna adaklar adarlar. Stein, bu uygulamaların amacının geyik olmak, geyiğe dönüşmek olduğu şeklinde yorumlamaktadır. Bu dönüşümle ulaşılmak istenen ise geyiğe dönüşen kişi sürüye karı­şacak, oraya ait gibi görünecek böylece daha bereketli bir av yaşanacaktır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Bütün bunların yanı sıra aslında don değiştirmenin temelinde yitirilmiş cennete yeniden kavuşmak hayali vardır.<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p>Çin seddinden Tuna nehrine kadar uzana geniş ve zengin bozkır kültür coğrafyasında geyik gibi bazı hayvanlar sosyal, kültürel, dini ve mitolojik anlamda Türk kültürlü halklara büyük zenginlik katmıştır. Geyik motifi, günlük yaşamın hemen her alanında istisnasız kullanılmıştır. Bozkır topluluklarının sosyal yaşamlarına bakıldığında geyik, at olmadığı yerlerde üzerine eyer vurularak binek hayvanı olarak kullanılmıştır. Geyiğin avcıyı peşinden kovalayıp, onu takatsiz bırakma özelliğiyle, Türk askerleri bu av zamanlarını bir askeri eğitim alanı olarak görmüş, ok atmanın yanı sıra, birlikte hareket etme, gruba uyum sağlama gibi savaş zamanlarında kendilerine gerekli olacak durumları talim etmişlerdir. Siyasi hayata bakıldığında boyu simgeleyen bir arma olarak yer bulmuştur. Geyiğin ana-ata olduğuna dair inancın sonucu, geyik boy damgası olarak bayrak ve sancaklar üzerinde kullanılmıştır. Türk soylu kavimlerde ataya olan saygı, ata olarak bilinen hayvanlar için de devam etmiş, kurt gibi geyik de ata olarak saygı görmüştür. Tanrının habercisi ve ondan insanlara kut taşıyıcısı olduğuna inanılması da geyiğin kutsal hayvanlar arasında yer almasını etkilemiştir. Bozkır kültür çevresindeki dini inanışlar ve ritüellerde geyik kimi zaman bir ruh olarak kullanılırken bazen de geyiğe ait parçalar ritüel araçları haline gelmiş­tir. Kutsal dağda ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanıldığı gibi tanrıya yükselmenin bir aracı olarak da görülmüştür. Kimi bozkır kavimlerinde tanrıya sunulabilecek en değerli kurban olmuş, kutsal kanı tanrı için akıtılmıştır. Günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası olan geyik dini yaşamın ve ritüellerin de ayrılmaz bir unsuru olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Geyik bugün hala bozkırda bazı Türk toplulukları arasında eski çağlardaki şekliyle kullanılmaya devam etmektedir. Binek olarak kullanıldığı gibi, eti, sütü ve derisinden fayda sağ­lanmaktadır. Günümüz Anadolu’sunda ise bazı bölgelerde geyiğe boynuz, tırnak, post gibi bazı parçalar evlere asılarak, evden nazar, kötülük ve bela uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu kullanı­mının yanı sıra halı ve kilimler üzerinde motif, sofra bezlerinde süsleme unsuru, hatta giydiğimiz kazak ve hırkaların üzerinde estetik duyguyla işlendiği görülmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aslı KAHRAMAN ÇINAR</strong></span></a>
</p><p>Araştırma Görevlisi, Bozok Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, <a href="mailto:asli.kahraman@bozok.edu.tr">asli.kahraman@bozok.edu.tr</a></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu çalışma, Aslı Kahraman Çinar, “Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerinde Geyik, Kurt ve Kartal (Göktürk Dönemi Sonuna Kadar) başlıklı tezi temel alınarak hazırlanmıştır.</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Adji, M. (2002). <em>Kıpçaklar (Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi,</em> Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, (1. Baskı), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Aytaş, G. (1999). Türk Kültür ve Edebiyatında Geyik Motifi, <em>Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, </em>Kış, S.12, 1-16.</span></div>
<div><span>♦ Artun, E. (2004), Türklerde İslamiyet Öncesi İnanç Sistemleri, Öğretiler, Dinler, <a href="http://turkoloji/" target="_blank"><em>http://turkoloji</em></a><em>. </em><em>cu.edu.tr/HALKBILIM/, </em><em>1-23.</em></span></div>
<div><span>♦ Ateş, M. (2001). <em>Mitolojiler ve Semboller,</em> Milenyum Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Bruhl,L.L. (1925), <em>La Mentalite Primitive,</em> France.</span></div>
<div><span>♦ Bozkurt, F. (1995). <em>Türklerin Dini</em>, Cem Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (1972). Türk Sanatında Görülen Hayvan Figürleri, (Türk Sanatında Görülen Hayvan Figürlerine “Gök ve Yer” Sembolizmi Açısından Bir Bakış, <em>Türk Dünyası Araştırmaları,</em> S. 87, <em>17-42.</em></span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (1987) Türk Şamanizminde Biçim Değiştirme Olayı Ve Türk Sanatı İle Bağlantısı Üze<em>­</em>rine Birkaç Söz, <em>Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi</em>, C.1, S.1.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (1995) Türk Sanatında Görülen Geyik Figürlerinin Sembolizmi, <em>Toplumsal Tarih, </em>C.3, S.18,</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (1999). <em>Türk Mitolojisinin ABC’si</em>, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Y. (2002). <em>Türk Mitolojisinin Anahatları</em>, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Dalkesen, N. (2015). Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Kültüründe Geyik Kültü, <em>Milli Folklor, </em>Yıl.27, S.106, Ankara, 58-69.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İ. (2007). Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin-Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları, <em>Gazi Türkiyat</em>, 2007/1, Ankara, 35-58.</span></div>
<div><span>♦ Dubrovsky, D. (2003). Cuci Ulusu’nun Cenaze Törenlerinde At Kurban Edilmesi, <em>Türkler III, </em>Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E. (2004<em>). Türk Sanatında İkonografik Motifler</em>, Kabalcı Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E. (1979). <em>Türk Kozmolojisine Giriş</em>, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Esin, E. (1978). İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Edebiyat Fakültesi</span></div>
<div><span>♦ Esin, E. (2002). İç Asya’da Milattan Önceki Bin Yılda Türklerin Atalarına Atfedilen Kültürler<em>, Türkler I,</em> Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Güven, M. (2003). Oğuz Kağan Destanı’nda Hayvanlar, <em>Milli Folklor</em>, C.8, Yıl. 15, S.57, s.86-87.</span></div>
<div><span>♦ Grakov, B. (2006). İskitler, Selenge Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Herman P. (2012). Die Skythen, Berlin.</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Y. (2012 a). <em>Türk Kültürlü Halklarda Mitler,</em> Berikan Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Kaya, M. (2009). Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanı’nda Av Kültünün İzleri, Acta Turcica, S.1, 1-7.</span></div>
<div><span>♦ Mandaloğlu, M. (2013). Türk Mitolojisinden Anadolu’ya Taşınan Kültür: Geyik Motifi, Ulusla­rarası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C.6, S.27, 383- 391.</span></div>
<div><span>♦ Mülayim, S. (1994). Kuzeyde Geyik Kültü ve Hayvan Üslubunun Doğuşu, <em>Sanat Tarihi Dergisi</em>, Sayı:7, 163-184.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B. (1995). <em>Türk Mitolojisi I,</em> Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Önal, M.N. (2009). Kutsalın Türk Kültüründeki İzleri: Tanrısal Simgecilik, <em>Milli Folklor</em>, Yıl.21, S.84, 145-158.</span></div>
<div><span>♦ Radloff, W.(1954) Sibiryadan I, Maarif Vekaleti Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Roux, J. P. (2000). <em>Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar</em>, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Sagitov, M. M. (1986) Başkurt Folklorunda Hayvanlara Tapınma, <em>Türk Dili Araştırmaları Yıllığı (Belleten),</em> 1982-83, Ankara, 125-132.</span></div>
<div><span>♦ Sieroszewski, W (1902). Du Chamanisme d’apres les croyances des Yakoutes, <em>RHR,</em> c.46, 204­233 ve 299-338.</span></div>
<div><span>♦ Stein, R. (1937). Leao-tche, çeviri ve notlar, <em>TP</em>, C.XXXV, 1-154.</span></div>
<div><span>♦ Tanyu, H. (1980). İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, <em>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları</em>, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Tekçe, E. F. (1993). <em>Pazırık Altaylar’dan Bir Halının Öyküsü</em>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a>  Ögel, B. (1995). <em>Türk Mitolojisi I,</em> Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>   Durmuş, İ. (2007 ). Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin-Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları, <em>Gazi Türkiyat</em>, 2007/1, Ankara, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>   Aytaş, G. (1999). Türk Kültür ve Edebiyatında Geyik Motifi, <em>Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi,</em> Kış, S.12, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Aytaş, 1999:1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a>   Güven, M. (2003). Oğuz Kağan Destanı’nda Hayvanlar, <em>Milli Folklor</em>, C.8, Yıl. 15, S.57, s.86-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>    Artun, E. (2004), Türklerde İslamiyet Öncesi İnanç Sistemleri, Öğretiler, Dinler, <a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/" target="_blank" rel="noopener"><em>http://turkoloji.cu.edu.tr/</em></a><em> HALKBILIM/,</em> s.15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>  Mandaloğlu, M.(2013). Türk Mitolojisinden Anadolu’ya Taşınan Kültür: Geyik Motifi, Uluslararası Sosyal Araştır­malar Dergisi, C.6, S.27, s.385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a>  Adji, M. (2002). <em>Kıpçaklar (Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi,</em> Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, (1. Baskı), Ankara, s.147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a>   Dalkesen, N. (2015). Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Kültüründe Geyik Kültü, Milli Folklor, Yıl.27, S.106, s.59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> “<em>Kerkük yöresi Türkmenleri nazardan korunmak için ambar ve avlu kapılarına Ceylan boynuzu asarlarken, Uluğ Türkis­tan’ın bilhassa iç kısımlarında, Anadolu’da ve Azerbaycan’da aynı maksatla geyik boynuzu takılır. Hazara Türklerinde evle­rin giriş kapısına nazara karşı bulunabilir ise geyik bulunamaz ise koçboynuzu takılır. Batı Sibirya Şamanın başlığında Ren Geyiği boynuzu olur. Şaman davulunun çemberi geyik, nadiren de genç at dersi ile kaplanır. Şamanların genellikle doğum törenleri sırasında boynuzlu maskeler kullandıkları da belirtilmiştir. Çünkü geyik hemen hemen her yerde kadınla ilişkilendi- rilmiştir. Mülkleri nazardan, kabirleri kötü güçlerden korumak için kullanılan kafa kemikleri hep boynuzlu veya sivri boynuzlu olmuştur. Nazarlıklarda kullanılan bitkiler de diken türü bitkiler veya sert gövdeli ağaçlardan seçilmiştir.”</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kalafat, Y.(2012). Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Berkan Yayınları, Ankara, s.145-146-147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Sieroszewski, (1902). Du Chamanisme d’apres les croyances des Yakoutes, RHR, s.219; Ögel , B. (1998). s.573.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bozkurt, F. (1995). Türklerin Dini, Cem Yayınevi, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Ögel, B. (1995/S.104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Kalafat, Y.(2012). s.145-146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Roux, J. P. (2000). <em>Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar,</em> Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Dubrovsky, D. (2003). Cuci Ulusu’nun Cenaze Törenlerinde At Kurban Edilmesi, Türkler III, Yeni Türkiye Yayınları, s.133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Dubrovsky, D. (2003), s.136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Sagitov, M. M. (1986). Başkurt Folklorunda Hayvanlara Tapınma, <em>Türk Dili Araştırmaları Yıllığı (Belleten),</em> 1982­83, Ankara, s.128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Kaya, M. (2009). Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanı’nda Av Kültünün İzleri, Acta Turcica, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Artun, (2004). s.15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tanyu, H. (1980). İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, s.101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Parzinger, H. (2012). Die Skythen, Berlin, s.101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> “Bugün Anadolu’ya da yansımış olan ağaca çaput bağlama geleneği, ağacın dallarının geyik boynuzlarına benzetilerek bağ­lanmasından gelmektedir. Orta asyadan günümüze anaodluya yansıyan bir inanışın devamı niteliğindedir. Anadolu’da ağaçla­ra çaput bağlama genellikle kısır kadınların çocuk sahibi olmak maksadıyla yaptıkları bir ritüeldir.” Ateş, M. (2001). Mitolo­jiler ve Semboller, Milenyum Yayınları, İstanbul, s.154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Çoruhlu,Y. (2002). Türk Mitolojisinin Ana hatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.142-143-144.; <em>Nazarlıklar için çok kere kapı başlarına geyik boynuzu takıldığı söylenilirken Safranbolu’da evlerin dış duvarlarında ve ocak başlarında koruyucu faktör olarak boynuz çok yaygındır. Kurt ve ayı türünden hayvanların ise tırnak pençe ve dişleri nazarlıklarda sık görülürler.</em> Kala­fat, (2012). s.146-147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Güven, M. (2003). s.87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Çoruhlu,Y. (1999). Türk Mitolojisinin ABC’si, Kabalcı, İstanbul, s.159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Esin, E. (2004). Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı, İstanbul, s.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Radloff, W.(1954). Sibiryadan I, Maarif Vekaleti Yayınları, İstanbul.; Tekçe, E.F. (1993). Pazırık Altaylar’dan Bir Halı­nın Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, s.116-117-118.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Grakov, B.(2006). İskitler, Selence, İstanbul, s.171-172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Grakov, (2006). s.171-172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Sagitov, (1986). s.128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> “Son buzul devrinden kalan hayvan fosillerinden bölgede yoğun olarak ren geyiği ve dev geyik (megaloceros) olmak üzere iki geyik türünün varlığı görülür. Son buzul devri bitip de tundra bölgesi kuzeye kayarken, ren geyikleri de kuzeye göç eder ve insanlar da onların peşlerine takılır. Geyiklerin peşine düşen insanlar geyiklerle ilgili inanç ve törenler de geliştirmeye başlar. Geyik avına çıkan avcılar, öldürdükleri geyiklerden birini, sürünün veya toplumun ruhuna, yahut da toprakların koruyucu cinine kurban eder. Eğer böyle bir yorum doğruysa, kurban fikri ve bununla ilişkili olarak, kendileriyle barışılması gereken bazı ruhların bulunduğu düşüncesine, insanlar en az 10.000 yıl önce varmış olmalıdır. Avcı toplumun önderi veya büyücüsü, daha doğru bir deyimle şamanı, herhalde çok tecrübeli ve hünerli bir avcıydı. Bu kişinin kurban törenlerinde öncülük yaptığı, klan halinde örgütlenmiş toplumun totemi veya atası olan geyiği saygı ile takdis ettiğini düşünmek hatalı olmaz. Bu varsayım doğru ise, hareket halindeki grupların, önce yaya daha sonra atlı avcılar olarak ortaya koydukları sanatın ister istemez to- temik ve heroik bir özellik taşıması beklenir. Bu totemlerin en önemlisi olarak geyik-ata’nın somutlaşması için pek çok sebep vardır. Doğu Avrupa’dan Çin sınırlarına kadar uzanan geniş coğrafi kuşakta geyiğin varlığı ve önemi açıkça bellidir. Soğuk iklim şartlarına uyum sağlayabilen, neslini tüketmemek için büyük göçleri göze alabilen, peşine düşülen cazip bir av olması sebebiyle, efsaneleri tarih çağlarına kadar, hatta günümüze kadar uzanan bu hayvanın önemli ve kutsal bir varlık olarak göçebelerin hayatında seçkin bir yer tuttuğunu, bu anlamda atın bile zaman zaman geyiğin gerisinde kaldığı görülür. Geyik efsanelerde sık sık baş role çıkar; insanlara yol gösterir ve kahramanlara öncülük ederek önemli bir totem kisvesine bürünür.” Mülayim, S. (1994). Kuzeyde Geyik Kültü ve Hayvan Üslubunun Doğuşu, Sanat Tarihi Dergisi, S.7, s.176-178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Esin, E. (1979). Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Esin, E. (1978). İslamiyet’ten önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul, s.94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bozkurt, (1995). s.15-16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bozkurt, (1995). s.14; Karadavut, Z. -Yılmaz Ü. (2007). Anadolu-Türk Folklorunda Geyik, <em>Milli Folklor</em>, s.103-104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Dubrovsky, (2003), s.138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Esin, (1978). s.101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Esin, (1978). s.94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Topsakal, İ. (2011). Türk Tarihi Açısından Sibirya’nın Kısa Tarihi (Başlangıcından XVI. Yüzyıla Kadar), Turkish Studies, Volume 6/1 Winter, s.1873.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Esin, E. (2002). İç Asya’da Milattan Önceki Bin Yılda Türklerin Atalarına Atfedilen Kültürler, Türkler I, Milli Eğitim Ba­kanlığı Yayınları, s.512-513.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Ögel, B. (1995<em>)</em> s.102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Levy-Bruhl, (1925). La Mentalite Primitive, s.42; Roux, J.P. (2000). s.231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Roux,(2000). s.115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Stein, R. (1937). Leao-tche, çeviri ve notlar, <em>TP</em>, C.XXXV, s.103; Roux, (2000). s.114-115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kultur-cevresinde-geyik-inanci-ve-geyik-kurbani.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Önal, M.N. (2009). Kutsalın Türk Kültüründeki İzleri: Tanrısal Simgecilik, Milli Folklor, Yıl.21, S.84, s.68.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göktürk Kitabelerinde Türk Dini İnancının İzleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goekturk-kitabelerinde-turk-dini-inancinin-izleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goekturk-kitabelerinde-turk-dini-inancinin-izleri</guid>
<description><![CDATA[ Göktürk Kitabelerinde Türk Dini İnancının İzleri
Sekizinci asırda Batı Göktürkleri tarafından dikilen Göktürk Kitabeleri, Türklerin siyasi tarihine ışık tutan en önemli belgelerdendir. Kitabeler, eski dönemlere ait derli toplu bilgiler verdiği için araştırmacılar tarafından önemli bir bilgi kaynağı olarak görülür. Kitabeler sadece tarihsel anlamda değil sosyolojik, dini hayat hakkında da bazı bilgileri içerir. Hatta kitabelerin Tanrıcılık ya da Tengrizm denen eski tük […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932c73d318.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göktürk, Kitabelerinde, Türk, Dini, İnancının, İzleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Orhun-Yazitlari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gokturk-kitabelerinde-turk-dini-inancinin-izleri.html">Göktürk Kitabelerinde Türk Dini İnancının İzleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Serkan DERİN</strong></span></a>
</p><p><span>Sekizinci asırda Batı Göktürkleri tarafından dikilen Göktürk Kitabeleri, Türklerin siyasi tarihine ışık tutan en önemli belgelerdendir. Kitabeler, eski dönemlere ait derli toplu bilgiler verdiği için araştırmacılar tarafından önemli bir bilgi kaynağı olarak görülür. Kitabeler sadece tarihsel anlamda değil sosyolojik, dini hayat hakkında da bazı bilgileri içerir. Hatta kitabelerin Tanrıcılık ya da Tengrizm denen eski tük inancının ana kaynağını oluşturduğu söylenebilir (Güngör, 2013: 64).</span></p>
<p><span>Toplumlar tarihin çeşitli dönemlerinde dinlerini değiştirebilir. Bu değişim kimi zaman dinin kendi içinde yaşadığı değişiklikler olarak karşımıza çıkarkenbazen de toplumlar diğer toplumların etkisi ya da zoruyla dinlerini değiştirebilir. Bu değişim süreçlerinde dini inanç ya da ritüellerin tamamının yenileriyle değiştirildiğini söylemek mümkün değildir. Böyle durumlarda toplumlar bir yandan yeni inanç sisteminin esaslarını yaşamaya başlarken bir yandan da eski inanç ve uygulamaları yeni inancın içinde yeni formlarla yaşatmaya devam eder.</span></p>
<p><span>Tarihsel süreçte Türkler, Gök Tanrı inancından Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve İslamiyet’e kadar pek çok din ve inanç sistemini kabul etmiştir. Bununla birlikte kabul edilen yeni dinin içinde eski gelenek ve uygulamalar, yeni formlar ile yaşamaya devam eder. Bu yazıda kitabelerin yazıldığı dönem olan sekizinci asırda Türklerin dini inancını hangi aşamada olduğunu tespit edilmeye çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong><span>1. Kitabelerin Yapı Olarak Önemi</span></strong></span></p>
<p><span>Göktürk Kitabeleri, bilindiği üzere, taş sütunlar üzerine kazınmıştır. Taş, insan için kendi kırılgan ve geçici yapısını aşan bir gücün temsilidir. Bu yüzden de sadece Türkler için değil, neredeyse bütün medeniyetler için kutsallık barındıran bir maddedir. Sertliği, kalıcılığı her zaman insanların dikkatini çekmiştir (Eliade, 2003: 222; Sarıkçıoğlu, 2002: 16). Kitabelerin yazıldığı taşlar kaplumbağa şeklinde bir kaideye sahiptir. Ayrıca Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının üst kısmında da kurttan süt emen bir çocuk tasviri bulunur (Alyılmaz, 2003: 14). Kaplumbağa uzun ömürlü olduğu için Türklerde kutsal kabul edilir. Çin ve Hint mitolojilerinde kaplumbağa, yeri taşıyan hayvanlardan birisidir. Buna benzer bir inancın Türlerde de olduğu kabul edilir. Kurttan süt emen çocuk tasviri ise Göktürklerin Bozkurt destanına gönderme yapar.<strong><sup>1</sup></strong> Kitabelerin taş olmasını ve kaplumbağa şeklinde bir kaideye sahip olmasını sonsuzluğa uzanan bir zaman anlayışının izleri olarak değerlendirmek mümkündür.</span></p>
<p><span><strong><span>2. Kitabelerde Tanrı’nın Konumu</span></strong></span></p>
<p><span>Tengri, kitabelerdeki en önemli kelimelerden biridir. Gerard Clauson bu sözcüğün aslen fiziksel gökyüzü anlamında kullanıldığını ancak sonradan Tanrı anlamını da kazandığını belirtir (Clauson, 1972: 523b). Roux’a göre ise eski Türklerin nesnel gökyüzü ile bir Tanrı olarak gökyüzü arasında ayrım yapıp yapmadıkları belli değildir. Bu sebeple de kitabelerde geçen, gökyüzü ile yerin yaratıldığı bölümde sadece iki kozmik bölgenin mi yoksa aynı zamanda Tanrıların da mı kastedildiği bilinememektedir (Roux, 2011: 127; Ögel, 1998: 147). Her ne kadar gök ile Tanrı arasında bir ilişkinin varlığı inkar edilmese de Türklerin önce göğü kutsal bir nesne olarak kabul edip sonradan göğe Tanrısallık atfetmeleri ya da antropomorfik bir Tanrıyı ya da Tanrıları sonradan gökyüzüne çıkarmaları konusundaki bilgilerimiz konuyu netleştirecek düzeyde değildir (Bayat, 2007: 41). Eliade’ye göre ilkel insan için gök, kutsal olmadan önce de aşkındı, izleyende dini duygular uyandırıyordu. Bu aşkınlık karşısında insanlar zamanla göğün bizzat kendisini kutsal kabul etti (Eliade, 2003: 62). Buradan yola çıkarak Türklerin önceleri göğü kutsal kabul ettikleri, daha sonra ise gökteki bir Tanrıya inanmaya başladıkları söylenebilir.</span></p>
<p><span>Türk düşüncesinde Gök ile Tanrı arsındaki ilişki gibi Tanrı’nın kendisi de tartışmalı bir konudur. Türklerdeki Tanrı inancı üzerine çalışan araştırmacılardan bazıları Türklerde monoteist bir inancın olmadığını, çok tanrılı bir inancın olduğunu savunurken (Esin, 1978: 90) bazıları tek Tanrılı bir inancın varlığını savunur. Aynı şekilde Tanrı konusunda bazı araştırmacılar Türklerde Tanrı, soyut bir algılanış biçimidir derken bazıları da bunu somutlaşmış Tanrı olarak kabul eder (Bayat, 2007a: 221). Söylenenlerde de anlaşıldığı üzere kitabelerde yer alan Tanrının tam bir portresini çizmek pek mümkün görülmemektedir. Bununla birlikte onun bazı niteliklerinden bahsedilebilir. Bunlar; yaratıcılık, koruyuculuk, hakimlik ve cezalandırıcılıktır (Dallos, 2004: 67). Ancak bunlardan daha önemli bir husus vardır ki o da Tanrının milli bir Tanrı olduğudur. Kitabelerdeki adıyla Tengri, milli bir Tanrının tüm özelliklerine sahiptir. Metinler onun yabancı halkların değil Türklerin Tanrısı olduğunu belirtir. Tengri, her şeyden önce bir imparatorluk Tanrısıdır. O’nun tarafından gönderilen hükümdar, O’nun temsilcisi, O’nun benzeri veya O’nun gölgesidir (Roux, 2002: 115, 129). Tanrının milli bir Tanrı olduğu metinlerdeki bazı ifadelerde de açıkça bellidir. İleride de görüleceği gibi bazı durumlarda Tanrı dünyaya müdahale ederek Türklerin düşmanları karşısında galip gelmesini sağlar.</span></p>
<p><span>Abidelerin ortaya koyduğu dini anlayışın merkezinde, en etken varlık olarak Tengri görülür. Ancak konu insanlara yardım etme olduğunda yegane varlık, Tengri değildir. Bazı yerlerde zikredilen Yer-su ve Umay gibi varlıklar da insanlara yardım etme açısından Tengri’den sonra ortaya çıkan ikincil varlıklar olarak göze çarpar. Göktürk Kitabeleri, Umay hakkında bilgi veren en erken belgelerdir (Çoruhlu, 2011: 40). Bayat’a göre Türk mitolojisinin en eski katmanında doğumla ölümü bir arada tutabilecek ve ilklik, başlangıç olma gibi vasıflara cevap verecek nitelikte olan Yer Ana, zaman içinde çeşitli etkiler ile Yer-Su, Ötüken, Umay gibi kültlere dönüşür (Bayat, 2007b: 13). Yazıtlarda Umay, insanlara kut veren, iyilik yapan yardımcı bir ruh olarak görülür. Kitabelerde Umay şu şekillerde karşımıza çıkar:</span></p>
<p><span>Tengri Umay ıduk yirsub basa birti erinç.<strong><sup>2</sup></strong> Bu cümle araştırmacılar tarafından şu şekillerde çevrilmiştir:</span></p>
<p><span>“Tanrı Umay İlahe, mukaddes yer, su üzerine çökü verdi her halde (Ergin, 2001: 77)”;</span></p>
<p><span>“Tanrı, Umay kutsal yer, sular (bizim için onlara) gaflet verdi (Orkun, 2011: 113)”;</span></p>
<p><span>“Galiba, Tanrı Umay, kutsal Yer ve Su (ruhları bize) yardımcı oluverdiler (Tekin, 1994:16,17).</span></p>
<p><span>Parçada geçen iki varlık ve bu varlıkların sıfatları göz önünde bulundurulduğunda Umay’ın yer-su’lara göre daha önemli olduğu söylenebilir. Çünkü Umay, Tanrı ile yer-su’lar ise ıduk ile sıfatlanmıştır. Dolayısıyla Umay için sadece kutsal bir varlıktır şeklinde bir yorum yapmak yeterli olmayacaktır. Göktürk devri için Umay’ın aşkın bir varlık görünümünde olduğu söylenebilir. Umay’ın eril veya dişil bir varlık olduğunu gösteren açık bir emare yoktur. Ancak Kül TiginYazıtı’nda kağanın “göğe benzer” olduğu gibi Hatun’un da Umay’a benzerliğinden söz edilmesinden hareketle onun dişiliği ve üretici kült olduğu söylenebilir (Taş, 2011: 59). Nitekim hemen her araştırmada Umay dişi bir varlık olarak değerlendirilir.</span></p>
<p><span>Umay ile ilgili diğer bölüm şu şekildedir:</span></p>
<p><span>Umay teg ögüm katun kutınga inim kül tigin er at buldı.<strong><sup>3</sup></strong> Bu cümlenin çevirisi şu şekildedir:</span></p>
<p><span>“Umay gibi annem hatunun devletinin küçük kardeşim er adını aldı”(Ergin, 2001: 21);</span></p>
<p><span>“Umay misali annem Hatun’un kutu sayesinde, kardeşim Kül Tigin erkeklik adını elde etti” (Tekin, 2010: 33);</span></p>
<p><span>“Umay’a benzeyen annem hatunun taliine küçük kardeşim Kül Tegin er adını aldı” (Orkun, 2011: 44).</span></p>
<p><span>Burada Umay bir benzetme aracı olarak kullanılır. Anne Hatun, kut vermesi ya da yardım etmesi açısından Umay’a benzetilmektedir. Bu da Umay’ın en önemli niteliğinin kut vermek olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Umay gibi Yer-Su’lar da kitabelerde mitolojik dönemden kalma izler olarak görülür. Türk mitolojisinde Yer-Su, gök ve yerin bizzat kendisidir. Bu sebepleYer-Su kültü ya da inancı duygusal değil, gerçek bir kozmik anlayıştır. Yer-Sular, ataların himayesindedir ve korunan kutsal mekan özelliği taşır (Bayat, 2007b: 40, 41). Yer-Su, Türk uygarlığında mitolojik vatan anlamını taşır. Bu iki kavram birleşerek vatanı da içine alan mitolojik bir inancı oluşturmuştur (Seyidov, 1996: 265). Eski Türkler için bir yerin vatan olabilmesi için yer ve sularına birlikte sahip olmak gerekiyordu (Erdemir, 2011: 823). Kitabelerdeki ıduk Yir-Sub, Mitolojik Ana’nın sonraki telakkisi olup somutlaşmıştır ve Türklerin yaşamış oldukları yerler anlamına gelir. Kitebelerde Yer-Su’lar “Eçümüz apamız tutmış yirsub idisiz bolmazun tiyin Az budunug itip yaratıp”<strong><sup>4</sup></strong> (Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz olmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip [Ergin, 2001: 15]) örneğinde fiziksel yerin kendisi olarak görülür. Burada Yer-Su’lar, bizzat kendileri olarak değil atalar vasıtasıyla bir önem kazanır. Vurgu Yer-Su’lara değil atalaradır. Yani o topraklar kendilerine atalarından kaldığı için boş bırakılmamalıdır. Burada fiziksel yerin kendisi olarak bahsedilen Yer- Su’lardan kitabelerin başka bir yerinde ise kutsal varlıklar olarak bahsedilir. Yer-Su’ların kutsal varlıklar olarak anıldığı yerlere şu bölüm örnek olarak gösterilebilir:</span></p>
<p><span>Üze Tengri ıduk yirsub [eçimka]gan kut taplamadı erinç. Tokuz Oguz budun yirinsubınıdıpTabgaçgaru bardı.<strong><sup>5</sup></strong></span></p>
<p><span>“Üstte Tann, mukaddes yer, su amcam kağanın devleti kabul etmedi olacak. Dokuz Oğuz kavmi yerini, suyunu terk edip Çin’e doğru gitti (Ergin, 2001: 49);</span></p>
<p><span>“(Bu hareketi) yukarıdaki Tanrı, (aşağıdaki) kutsal Yer (ve) Su (Ruhları ile) amcam hakanın ruhu tasvip etmedi hiç şüphesiz. Dokuz Oğuz halkı yerini yurdunu terk edip Çin’e doğru gitti(Tekin, 2010: 63)”;</span></p>
<p><span>“Yukarıdaki Tanrı ve mukaddes yer, sular [amcam] hakanın taliine yar olmadılar. Dokuz Oğuz kavmi yerlerini, sularınıbırakıp Çin’e doğru gittiler” (Orkun, 2011: 65, 66).</span></p>
<p><span>Bu bölümlerde Yer-Su’lar fiziksel yer olarak değil o yerlerin koruyucuları olarak geçer. “Eçümüz apamız tutmış yirsub idisiz bolmazun tiyin Az budunug itip yaratıp” cümlesinde Yer- Su’lar atalar vasıtasıyla önem kazanan mekanlardı. Burada ise tazim gösterilmesi gereken kutsal varlıklardır. Yani önemleri bizzat kendilerinden kaynaklanır. Burada Yer-Su’lar sadece dünyadaki belirli mekanların koruyucu güçleri olarak geçmez. Aynı zamanda insanların hayatları üzerinde iradeye de sahiptirler. Yukarıdaki Tanrı ve yeryüzündeki Yer-Su’ların hoşnut olmadığı bir durumdan ötürü Dokuz Oğuz beyleri yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Yani insanlar sadece Tengri’ye karşı değil Yer-Su’lara karşı da sorumludur.</span></p>
<p><span>Yukarıdaki parçalarda da görüldüğü üzere kitabelerde birbirinden farklı üç varlık (Tengri, Umay, Yer-Su) göze çarpar. Kitabelerde geçen bu ve buna benzer kavramlardan hareketle bu dönem Türk inanç yapısında bazı belirsizliklerin olduğu söylenebilir. Tek Tanrılı inançların en önemli özelliği her şeyin tek bir Tanrı tarafından gerçekleştirilmesidir. Burada ise Umay ve Yer-Su gibi ilahi varlıklardan söz edilir. Kitabelerin herhangi bir yerinde Umay ve Yer-Su’ların Gök- Tengri tarafından yaratıldığına dair bir işaret yoktur. Bununla birlikte mevcut metinlerden hareketle Türklerde bir panteon inancının da olduğunu söylemek mümkün değildir.</span></p>
<p><span>Kitabelerdeki en tartışmalı konulardan biri de zaman Tanrısı meselesidir. Kitabelerde bu konuyla ilgili metin şu şekilde geçer:</span></p>
<p><span>Öd tengri yaşar. Kişi oglı kop ölgeli törümiş.<strong><sup>6</sup></strong></span></p>
<p><span>“Zamanı Tann yaşar insanoğlu hep ölmek için türemiş (Ergin, 2001: 27)”;</span></p>
<p><span>“Zamanı Tann takdir eder; kişioğlu hep ölmek için türemiş (Orkun, 2011: 52)”;</span></p>
<p><span>“Zaman Tanrısı buyurunca insanoğlu hep ölümlü yaratılmış (Tekin, 2010: 39)”.</span></p>
<p><span>Bu metindeki Öd Tengri kavramından yola çıkan bazı araştırmacılar Türklerde bir zaman Tanrısının olduğunu kanıtlamaya çalışırken bazıları ise bu durumu kesinlikle reddeder ve cümlenin yanlış okunduğunu iddia eder. Örneğin Emel Esin “Türk mitolojisinde Evren, hem göksel mekanın hem de zamanın simgesi olmaktaydı. Bu kozmolojinin gereği olarak gök Tanrısının zaman ilahı (öd tengri) kavramını da içerdiği sonucu çıkmaktadır” (Esin, 2001: 43) diyerek bir Zaman Tanrısı’nın varlığını kabul eder. Aynı şekilde Roux da “Büyük Tanrının muhtemelen özel tezahür biçimleri olan birçok tali Tanrının varlığı bilinmektedir. Bunlar özellikle zaman Tanrısı (Öd Tengri) ve Yol Tanrısı (Yol Tengri)’dır” (Roux, 2011: 127) diyerek bu konudaki fikrini belirtir. Gökhan Yılmaz ise Türk düşüncesindeki zaman mefhumunu detaylı olarak incelediği “Erken Dönem Türk Düşüncesinde Zaman Kavrayışı” adlı makalesinde Türklerde Zaman Tanrısının olmadığını savunur. Bize göre de Türkler için bir zaman Tanrısının olma ihtimali çok zayıftır. Hem kitabelerin genelinde hem de sonraki dönemlerde zaman Tanrısına işaret edebilecek bir inanç ya da uygulama yoktur. Aksi takdirde böyle bir inancın izlerinin sonraki dönemlerde de bir şekilde izlenebilmesi gerekirdi.</span></p>
<p><span><strong><span>3. Tanrının Dünyaya Müdahaleleri</span></strong></span></p>
<p><span>Kitabelerin birçok yerinde Tanrı’nın dünyaya müdahale ettiği görülür. Bu açıdan bakıldığında kitabelerdeki inanç sisteminde Deus Otiosus yani yarattığı Dünya’dan elini çekmiş, olanlara karışmayan bir Tanrının varlığından bahsetmek pek mümkün görülmez. Çünkü eski Türkler, Tanrı’nın iradesinin her şeyin üstünde olduğuna inanırdı. Göktürklerde Tanrı, her şeye egemendir. O, Türk ulusunu hem korur hem de yoldan, yani kağanın buyruğundan çıktığı zaman cezalandırır. Aynı zamanda, verdiği cezayı da bağışlar. (Yıldırım, 1998: 103). Bu da göstermektedir ki dönemin inanç sisteminde dünya Tanrı’nın müdahalesine açıktır.</span></p>
<p><span>Kitabelerde Tanrı bazen Türklerin zor durumda kaldığı zamanlarda müdahalede bulunur. Bazen de Kağan olma sürecinde bizzat aktif rol oynar. Tanrının dünyaya müdahale ettiği bölümlerden bazıları şunlardır:</span></p>
<p><span>Üze tengri asra yir yarlıkaduk üç[ün.. ,]<strong><sup>7</sup></strong></span></p>
<p><span>“Üstte Tanrı, altta yer bahşettiği için” (Ergin, 2001: 61);</span></p>
<p><span>“Yukarıda gök aşağıda da yer lutfettiği için” (Tekin, 2010: 47).</span></p>
<p><span>Roux’a göre Tengri yarlıkaduk içün ve tengri yarlıkazu ifadeleri hatalı olarak, “gök ona destek olduğunda” veya “göğün lütfu olarak” şeklinde çevrilmiştir. Roux bu ifadeleri “çünkü ilahi bir buyruk vardı” şeklinde çevirmeyi tercih eder. Ona göre -dük içün biçimlerinde basitçe nedeni belirtmek söz konusu değildir; tam tersine, fiil veya nesneyi etkileyen bir müdahaleye işaret edilmesi söz konusudur (Roux, 2002: 122). Türklerde hükümdarlık gök ile ilişkili olarak kişiye verilir ve hükümdar her zaman bunun farkındadır. Dolayısıyla yapılan savaşlar, kazanılan zaferlerde ya da mağlubiyetlerde hep bu göksel iradenin bir müdahalesi bulunur. Kitabelerin başka yerlerinde de “Tengri yarlıkaduk içün” ya da “Tengri küç birtük içün” gibi ifadeler mevcuttur. Roux’un bakış açısıyla bunları yorumladığımızda Kağanların başarısının arkasında Tanrı’nın yardımı görülebilir. O, Türklerin adı sanı yok olmasın diye onlara hükümdar gönderir, bu hükümdarların da düşmanlar karşısında zafer kazanmasını sağlar. Dolayısıyla Türklerin, düşmanlarına karşı kazandığı zaferler hep Tanrı’nın yardımı ile olur.</span></p>
<p><span>Tanrının müdahalede bulunduğu yerlerin en önemlilerinden biri hükümdarın seçilmesidir. Kitabelerde hükümdarın seçilmesi şu şekillerde anlatılır:</span></p>
<p><span>Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kagan bu ödge olurtum.<strong><sup>8</sup></strong> Bu cümlenin çevirileri şu şekildedir:</span></p>
<p><span>“Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan’ı bu zamanda oturdum” (Ergin, 2001: 3);</span></p>
<p><span>“(Ben) Tanrı gibi (ve) Tanrıdan olmuş Türk Bilge Hakan, bu devirde (tahta) oturdum” (Tekin, 2010: 21);</span></p>
<p><span>Göğe benzer gökte (mevcut) olmuş Türk Bilge hakan bu zamanda [iktidar mevkiine] oturdum. (Orkun, 2011: 22).</span></p>
<p><span>Türklerin, tarih boyunca kendilerini göğe bağlamaya çalıştığını söylemek mümkündür. Türkler, ecdatlarının, silahlarının, atlarının, koruyucularının gökten indiğine inanırlardı (Bayat, 2007a: 173). Kitabelerde hükümdarın seçilmesi Tanrının bizzat müdahalesiyle gerçekleşir. Bu, hükümdar olan kişinin gücünü meşrulaştırma yollarından biridir. Yani hükümdar Tanrısal bir müdahaleye maruz kalmış, kutsal bir güçle donatılmıştır. Bu durumda gücünü gökten alan hükümdarın emirleri de Tanrı emri gibi anlaşılmalıdır. Bir anlamda gökte tek bir Tanrı’nın olması gibi yeryüzünde tek bir hükümdar olmalıdır (Roux, 2002: 59). Göktürk çağında kağanlık ile insanın ve kainatın yaratılışı arasında açık bir bağ olduğu inancı etkinliğini korur (Yıldırım, 1998: 119). Göktürkler, kağanlarını göksel hükümdarlar olarak nitelendiriyorlardı (Esin, 2001: 21). Onlara göre Tanrısal irade olmadan hükümdarlar var olamazdı. Gerçekte hükümdarlar “O’na benzer”, “O’ndan gelmekte” ve “O’nun tarafından atanmaktaydı (Roux, 2002: 116). Gökhan Yılmaz bir makalesinde meşruiyetin gökten gelmesi ile ilgili olarak şunları söyler:</span></p>
<p><span>Eski Türk devletlerinin yapılanmasında, maddî şartlar kadar, geçmişten taşınan devlet geleneğinin ve din ile mitolojinin de etkin birer rol oynadıkları bilinmektedir. Bir siyasî iktidarı kurmuş olmak değil, ancak meşruiyetini gerekçelendirebilmek varlığının güvencesi olabilir. Söz konusu dönem için bunu yapmanın iki yolu vardır: Bu gerekçe, yaratılışa ve türeyişe ilişkin var olan köken efsanelerinden devşirilir veya bu amaçla köken efsaneleri ihdas edilir. (Y ılmaz, 2006).</span></p>
<p><span>Yukarıdaki parçada da görüldüğü üzere Türk tanrısı devletin meşruiyet kazanmasında sosyolojik açıdan etkin bir role sahiptir.</span></p>
<p><span>Hükümdar ile Tanrı arasındaki ilişkiyi gösteren diğer parça da şöyledir:</span></p>
<p><span>Tengri Teg Tengri yaratmış Türk Bilge Kagan.<strong><sup>9</sup></strong></span></p>
<p><span>“Tanrı gibi Tann yaratmış Türk Bilge Kağanı (Ergin, 2001: 55)”;</span></p>
<p><span>“Tanrı gibi, Tanrıca (tahta oturmuş)Türk Bilge Hakan (Tekin, 2010: 69);</span></p>
<p><span>“Göğe benzer gök tarafından yaratılmış Türk Bilge [Hakan[” (Orkun, 2011:70).</span></p>
<p><span>Bu ifadelerde Kağan’ın seçilmesine dair doğrudan bir ibare yoktur; ancak hükümdarın yaratılışının doğaüstü olması kağanlığı meşrulaştırmaya yönelik bir cümledir. Kitabelerde geçen bu ifadeler üzerine oldukça fazla yorum yapılmıştır (Bkz. Şen, 2009). Bu yorumlar genel olarak Bilge Kağanın durumu ile ilgilidir. Bazı araştırmacılar Bilge Kağanı göksel bir varlık olarak görürken bazıları bunu reddetmektedir. Ceval Kaya ise bu ibareyi daha farklı bir şekilde yorumlar. Kaya’ya göre metnin tercümesi “Tanrı gibi nizam yaratmış Türk Bilge Kağan” şekline olmalıdır (Kaya, 2012). Bu yoruma göre bilge Kağan’ın bir kutsallığı yoktur. O, Türk düşüncesinde var olan dünyaya nizam fikrinin kişileşmiş halidir.</span></p>
<p><span>Kitabelerin bir başka yerinde hükümdarın seçimiyle ilgili şu ifadeler geçer:</span></p>
<p><span>Üze Türk Tengrisi Türk ıduk yiri subı ança itmiş. Türk budun yok bolmazun tiyin kangım İltiriş Kaganı göğüm ilbilge Katunug tengri töpüsünde tutup yügerü kötürmüş erinç.<strong><sup>10</sup></strong> Metnin çevirisi şöyledir:</span></p>
<p><span>“Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesine tutup yukarı kaldırmış olacak” (Ergin, 2001: 13);</span></p>
<p><span>“Yukarıda Türk Tanrısı (ve) Türk kutsal yer ve su (ruhları) şöyle yapmışlar: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye babam İlteriş Hakanı (ve) annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup (daha) yükseğe kaldırmışlar muhakkak ki” (Tekin, 2010: 27);</span></p>
<p><span>“[Fakat] yukarıda Türk Tanrısı, Türkün mukaddes yeri suyu böyle tanzim etmiş[mukadder eylemiş]: Türk kavmi yok olmasın diye, millet olsun diye babam Elteris hakanı, annem Elbilge hatunu Tanrı tepesinde tutup yukarı götürmüş” (Orkun, 2011: 34).</span></p>
<p><span>Yukarıdaki ifadelerde Tanrı’nın ve diğer kutsal varlıkların Türk halkının yok olmasını engelledikleri görülür. Burada geçen “tengri töpüsünde” ifadeleri genel olarak Ergin ve Tekin’in yorumladığı şekliyle alınmıştır. Buna göre İlteriş Kağan ve İlbilge Hatun göğün tepesine çıkarılmıştır. Aynı metinler Dursun Yıldırım tarafından ise farklı bir şekilde yorumlanır. Yıldırım’a göre bu ibare Tanrı, onları tepesinden tutup yukarı çıkarmış ve kağan olarak geri indirmiş şeklinde çevrilmelidir. Zira buradaki ilişki Tanrı ve kağan arasında bir ilişkidir (Yıldırım, 1998: 105). Çünkü Köktürk çağında kağan adayı, ancak Tanrı iradesiyle kağan olabilir ve bu da onunla ilişki kurmak için yapılan Yagış/kurban kesme töreni ile gerçekleşebilirdi (Yıldırım, 1998: 117). Burada da Tanrı, kağan olma sürecinin içinde aktif bir şekilde bulunur. O, İlteriş Kağanı ve İlbilge hatunu tepelerinden tutup yukarı çıkarır. İlteriş Kağan yere tekrar indiğinde artık normal bir insan değildir. Göğün de yardımıyla kağan olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Dünyadaki inanç sistemlerinin tarihsel seyrine bakıldığında ilkel-mitolojik inançlardan sistemleşmiş dinlere doğru bir yol izlediği görülür. Türklerin de inanç tarihi bu yolda bir gelişme gösterir. Bununla birlikte bu tarihsel seyir içinde geçiş dönemleri diyebileceğimiz dönemler mevcuttur. Bu geçiş dönemlerinde inanç bir yandan eski dönemlerin izlerini taşırken bir yandan da yeni inanca entegre olur. Bu entegre oluş sırasında meydana getirilen eserlerde eski ve yeni dönemin izleri görülür.</span></p>
<p><span>Göktürk kitabeleri yukarıda da belirttiğimiz gibi bir geçiş dönemi eseri niteliği taşımaktadır. Kitabelerde bir yandan Türk mitolojisinin izleri görülürken bir yandan da sistemleşmiş bir inanca geçişin ilk izleri görülür. Umay, Yer-Su gibi ifadeler mitolojik dönemin izleridir. Gökte var olduğuna inanılan bir tek Tanrı ise sistemleşmiş inanca ait ifadelerdir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Serkan DERİN</strong></span></a>
</p><p><span>Arş. Gör. Ardahan Üniverstesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı,</span></p>
<p><span>El-mek: <a href="mailto:serkanderin261@hotmail.com">serkanderin261@hotmail.com</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span></p>
<p><span>Turkish Studies, </span><span>International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic </span><span>Volume 9/9 Summer 2014</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦  ALYILMAZ, C. (2003). Bugut Yazıtı ve Anıt Mezar Külliyesi Üzerine. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Derigisi 13, 11-22.</span></div>
<div><span>♦  BAYAT, F. (2007). Türk Mitolojik Sistemi 1-2. İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  CLAUSON, G. (1972). An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish. Oxford: ClarendonPress.</span></div>
<div><span>♦  ÇORUHLU, Y. (2011). Türk Mitolojisinin Ana Hatları. İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  DALLOS, E. (2004). Shamanism or Monotheism? Religious Elements in the Orkon Inscriptions. Shaman, 12, 63-84.</span></div>
<div><span>♦  ELİADE, (2003). Dinler Tarihine Giriş. Çev. Lale Arslan. İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  ERDEMİR, Hatice PALAZ (2011). “Eski Türklerde vu Ve Su Ulaşımı/Water and Water Transportation in Ancient Turks” TURKISH STUDIES -International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic-, ISSN: 1308-2140, Volume 6/2 Spring 2011,<a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">turkishstudies.net,</a> DOI Number : 10.7827/TurkishStudies.2271, p. 819­836.</span></div>
<div><span>♦  ERGİN, (2001). Orhun Abideleri. İstanbul: Boğaziçi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  ESİN, E. (1978). İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş. İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası.</span></div>
<div><span>♦  ESİN, E. (2001). Türk Kozmolojisine Giriş. İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  GÜNGÖR, H. (2013). “Türk Dünyasında Dini ve Politik Bir Fenomen Olarak Tanrıcılık=Tengriyanstvo/Turkish World Religious and Political Phenomenon Tengrısm=Tengriyanstvo” TURKISH STUDIES – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic-, ISSN: 1308-2140 Volume 8/9, Summer 2013, <a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">turkishstudies.net</a>, DOI Number: 10.7827/TurkishStudies.5402, p. 63­70,</span></div>
<div><span>♦  İNAN, (2006).Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  KAYA, C. (2012) Köktürkçe “tenri teg tenri yaratmış” İbaresi Üzerine.<a href="http://www.dilkurultayi.org/" target="_blank" rel="noopener"> Uluslararası Türk Dili</a> <a href="http://www.dilkurultayi.org/" target="_blank" rel="noopener">Kurultayı, 24-28 Eylül. Ankara. Türk Dil Kurumu.</a></span></div>
<div><span>♦  ORKUN, H. N. (2011). Eski Türk Yazıtları. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  ÖGEL, B. (1998). Türk Mitolojisi 1-2. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  ÖNER, M. (2004). “Yarlık Sözü Hakkında” TİKA 1. Uluslararası Türkoloji Sempozyumu. Ukrayna.</span></div>
<div><span>♦  ROUX, P. (2011). Eski Türk Mitolojisi. Çev. Musa Yaşar Sağlam. Ankara: Bilgesu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  ROUX, P. (2002). Türklerin ve Moğolların Eski Dini. Çev. Aykut Kazancıgil. İstanbul: Kabalcı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  SARIKÇIOĞLU, E. (2002). Din Fenomenolojisi. Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  SEYİDOV, M.A. (1996). <a href="http://dergiler.ankara.edu.tr/detail.php?id=18&sayi_id=25&makale_id=156" target="_blank" rel="noopener">“Eski Türk Kitabelerindeki Yer-Sub Meselesi” A</a>nkara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi C. 18. S. 29. ss. 259-265.</span></div>
<div><span>♦  ŞEN, S. (2009) Orhon Yazıtlarına Geçen Tengri Teg Tengride Bolmuş Türük bilge Kagan ve Tengri Teg Tenrgi yaratmış türük Bilge Kagan İfadelerinin Yeni Bir Yorumu. 1. Uluslararası Uzak Asya’dan Ön Asya’ya Eski Türkçe Bilgi Şöleni. Afyonkarahisar. 251­259.</span></div>
<div><span>♦  TEKİN, T. (1994). Tunyukuk Yazıtı. İstanbul: Simurg Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  TEKİN, T. (2010). Orhon Yazıtları. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları,</span></div>
<div><span>♦  TAŞ, İ. (2011). Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji. Konya: Kömen Yayınları,</span></div>
<div><span>♦  YILDIRIM, D. (1998). Türk Bitiği. Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  YILMAZ, G. (1995). Erken Dönem Türk Düşüncesinde Zaman Kavrayışı. Kutadgu Bilig. 7.</span></div>
<div><span>♦  YILMAZ, G. (2006). Siyasî İktidarın Meşrûiyet Gerekçelerinden Biri Olarak Köken Miti Ve Efsânevî Soylar. Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları. 10, 79-105.</span></div>
<div><span>♦  YILMAZ, G. (2010). Türk Devlet Felsefesinin Kökenleri: Erken Dönem Türk Düşüncesinde ‘Devlet’ Kavrayışı. Turan. 10, 79-137.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>1⇒Türklerdeki “Kurt” inancı ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ögel, Bahaeddin (1998), Kurt ve Türkler, Türk Mitolojisi, C.2 (111-126). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>2 ⇒Tonyukuk Yazıtı İkinci Taş Batı Yüzü 3.</span></div>
<div><span>3 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Doğu Yüzü 31.</span></div>
<div><span>2 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Doğu Yüzü 19 ve Bilge Kağan Yazıtı Doğu Yüzü 16.</span></div>
<div><span>3 ⇒ Bilge Kağan Yazıtı Doğu Yüzü 35.</span></div>
<div><span>4 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Kuzey Yüzü 10.</span></div>
<div><span>4 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Doğu Yüzü 19 ve Bilge Kağan Yazıtı Doğu Yüzü 16.</span></div>
<div><span>5 ⇒ Bilge Kağan Yazıtı Doğu Yüzü 35.</span></div>
<div><span>6 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Kuzey Yüzü 10.</span></div>
<div><span>7 ⇒ Bilge Kağan Yazıtı Kuzey Yüzü 10.</span></div>
<div><span>8 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Güney Yüzü 1 ve Bilge Kağan Yazıtı Kuzey Yüzü 1.</span></div>
<div><span>9 ⇒ Bilge Kağan Yazıtı Güney Yüzü 13 ve Bilge Kağan Yazıtı Doğu Yüzü 1.</span></div>
<div><span>10 ⇒ Kül Tigin Yazıtı Doğu Yüzü 11.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altaylarda Türkler ve İnançları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altaylarda-turkler-ve-inanclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altaylarda-turkler-ve-inanclari</guid>
<description><![CDATA[ Altaylarda Türkler ve İnançları
Sonsuzluğa uzanan beyaz buzla kaplı Altay Dağlarının eteğinde yaşayan soydaşlarınızın, dinî ve sosyal hayatlarını size anlatmaya çalışacağım. Altay Cumhuriyeti iç işlerinde bağımsız; dış işlerinde Rusya Federasyonuna bağlıdır. Yani cumhurbaşkanı, başbakanı, meclisi (el-kurultay), bakanları ve milletvekil­leri vardır. Altay, Avrasya kıtasının ortasında bulunmaktadır. Cumhuriyetin yüz ölçümü 92.6 bin kilometre karedir. Moğolistan, Çin, Kazakistan Cumhuriyetleri, Rusya Federasyonu’na bağlı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932c5a9830.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altaylarda, Türkler, İnançları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Saman-4.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/altaylarda-turkler-ve-inanclari.html">Altaylarda Türkler ve İnançları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nadya YUGUŞEVA</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aktaran: Sadık TURAL</strong></span></a>
</p><p><span>Sonsuzluğa uzanan beyaz buzla kaplı Altay Dağlarının eteğinde yaşayan soydaşlarınızın, dinî ve sosyal hayatlarını size anlatmaya çalışacağım. Altay Cumhuriyeti iç işlerinde bağımsız; dış işlerinde Rusya Federasyonuna bağlıdır. Yani cumhurbaşkanı, başbakanı, meclisi (el-kurultay), bakanları ve milletvekil­leri vardır.</span></p>
<p><span>Altay, Avrasya kıtasının ortasında bulunmaktadır. Cumhuriyetin yüz ölçümü 92.6 bin kilometre karedir. Moğolistan, Çin, Kazakistan Cumhuriyetleri, Rusya Federasyonu’na bağlı olan Tuva, Hakasya Özerk Cumhuriyetleri komşu ülkeler­dir. Altay’ın havası, genelde çok soğuktur. Yazları kısa, kışları uzun olur. Kışın sıcaklık -50 -60 dereceye kadar düşebiliyor. Altay’ın rölefi, yüksek dağlarla ve ince, derin ırmak ovalarıyla karakterize edilir. Sibirya’nın en yüksek dağı Beluha’dır. Beluha, Altay Türkçesinde “kadın başı” demektir. Yüksekliği 4506 met­redir. En büyük nehirlerimiz Kadın ve Biy nehirleridir. Toplam 60 bin kilomet­re uzunluğunda 20 bin tane nehir ve 600 kilometre kare alana sahip 6000 tane göl bulunmaktadır. Kadın ve Biy nehirleri birleşerek Sibirya’nın en büyük neh­ri olan Ob nehrini oluşturmaktadır. En büyük gölü sayılan Teletskoe gölü (Altın göl) 230.6 kilometre kare alana ve 320 metre derinliğe sahiptir.</span></p>
<p><span>İnsanlar, Altay’ın vadilerine bir buçuk milyon sene önce yerleşmişler. Baş­kentimiz Gorno-Altaysk’ta bulunan dünyaca ünlü Ulalu adlı ilk insan yerleşim yerinin yaşı da bu zamana denk geliyor. M.Ö. 8. ve 3. yüzyıllar arasında Al­tay’da yaşayan İskif ve Pazırıklar Altay hayvan sanatı stilini yaratmışlar.</span></p>
<p><span>Altaylılar, günümüzdeki Türklerin atalarıdır. Burada, eski Türkler 552 yılın­da, kağanlıklarını kurmuşlar. Bu zamanda ilk Türk dili oluşturulmuş ve okuma yazma geliştirilerek, kağanlığı meydana getiren uluslara yayılmıştır. O dönemde kullanılan yazı, günümüzde Orhun-Runik yazısı olarak bilinmektedir. Bunun so­nucunda günümüz ilim dünyasında “Altay Dilleri Grubu” terminolojisi ortaya çıkmıştır. Japon-Kore, Tunguz-Mançu, Türk-Moğol şeklinde üç büyük dil gru­bunun bir arada düşünülmesiyle bugün Altayistik adını verdiğimiz özel bir bilim alanı ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Altay, jeopolitik yerleşimi sebebiyle Avrasya kıtasının merkezinde olup, ta­rihin değişik zamanlarında farklı etnik grupları ve kültürleri birleştirmiştir. Cen­giz Han İmparatorluğu kurulduğunda, Altay onun içinde yer almıştır. 1756 tari­hinde Merkezî Asya’da gelişen bazı tarihî olayların neticesinde Altaylıların ço­ğu kendi isteğiyle Rusya İmparatorluğu’na girmiş, 1922 yılında Altay bölgesin­de Oyrot otonom eyaleti kurulmuş, 1946 yılında da bu ad Gomıo-Altay olarak değiştirilmiştir. Mayıs 1992’de ise, Altay Özerk Cumhuriyeti kurulmuştur.</span></p>
<p><span>Ülkeye ekonomik açıdan baktığımızda üretim etkin değildir. Sanayi çok za­yıftır. Halk tarım ve hayvancılıkla geçinmekte ve buna çok önem vermektedir. Enerji, iletişim, ulaşım ve su işletmeciliği çok gelişmemiştir. Gıda, tekstil, inşa­at, sanayi ve madencilikte 1950’li yılların teknolojisi kullanılmakta. Nüfusun % 25’i ziraatla uğraşmakta ve ülkenin gayrisafi hasılasının % 60’ı bu sektörden sağlanmaktadır.</span></p>
<p><span>Ülkede eğitim seviyesi de çok düşüktür. Altay Türkçesiyle kitap çıkarmak zor; çünkü maddî imkânlar yoktur. Yabancı dillerde eğitim verilmemekte. Öğ­retmenler maaşlarını aylardır alamıyor. Altay Türkçesiyle eğitim, sadece başken­timiz olan Gomo-Altaysk şehrindeki bir kolejde verilmekte. Orada ise sadece yerel halkın üst seviyesinde (milletvekili v.b.) olanların çocukları okumakta. Sı­radan birinin çocuğu iyi eğitim almakta zorlanıyor. Gereken eğitimi alamayan Altaylılar, maaşlarının zamanında ödendiği ve yüksek gelirli yerlerde çalışamı­yor. Altay Türklüğünün hayvancılık yapmasını isteyen üst yönetim, Altaylı gençlerin Moskova’da, Türkiye’de ve Avrupa’da okuması için imkânlar yaratmıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin verdiği öğrenci burslarında ise, mahallî yönetim ve önde gelen kişilerin hiçbir etkisi yok. Bizim devletimiz olan Rusya Federasyonu ile dostluk ve iş birliği yapan Türkiye’nin (MEB ve YÖK’ün) bu problemi çözebileceğini sanıyorum.</span></p>
<p><span>Radyo ve televizyon yayınlarında Altay Türkçesiyle günde toplam bir saat yayın yapılmakta. Hâlbuki Altay Cumhuriyeti Anayasasına göre, Rusça ve Altay Türkçesi arasında eşitlik sağlanmıştır; fakat uygulanmamaktadır. Eğitimi olma­yan bu küçük halkın geleceğinden bahsetmek de zordur. Geçen sene Altay top­raklarının korunması için UNESCO ile bir sözleşme yapılmıştı. Bana göre, Al­tay, uzay araçlarının deneme alanı olarak kullanılıyor. Altay Yıldızı yerel gaze­tesinin 25. baskısındaki bir yazıya göre, bir uzay aracının parçaları “Korgan” kö­yünde bir vatandaşın bahçesine düşmüş. Dağ eteğindeki halk, uzay aracının ya­kıtı olarak kullanılan proton maddesiyle zehirleniyor. Ve sakat çocuklar doğuyor. Rusya Federasyonu’nun içinde çocukların ölüm oranı sıralamasında Altay birin­cidir. Çocukların ölümünden korkunç bir şey yoktur. Altay halkının geleceği yok diyebiliriz. Erkeklerin ortalama yaş sınırı 45-50’dir. Maddî sıkıntıdan dolayı gençler, paralı asker olarak savaşa gidiyor veya dertlerini alkolle unutmaya çalı­şıyorlar. Sonuçta alkolik oluyorlar.Hastanelerde ilaç bulunmadığı için ilaçları hastanın akrabaları getirmektedir. Eğer ilaç gelmezse, hasta ölümünü bekleye bekleye ölüyor. Meselâ ilaçsızlıktan son 9 ayda, 2500 kişi hayatını kaybetmiş. Avuç içi kadar bir halk için bu rakam dehşet vericidir. Altay Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu 202.000 kişi. Bu rakamın % 40’ı Altay Türk’ü. Yani 70- 75 bin kişi. Ama bu rakam da gittikçe aşağıya iniyor.</span></p>
<p><span>Şimdi ise Altaylıların inancını size biraz anlatayım. Kamlık inancı, çok eski zamanlardan beri devam eden ve nesiller değiştirerek bugünlere kadar ulaşmış bir inanç. Altay Türkleri bu inançtan başka inanç tanımamışlar ve eski hâliyle bugüne kadar getirmişlerdir. Kamlık inancını öğrenmek, anlamak, incelemek amacıyla Dağlık Altay’a birçok bilim adamı gelip incelemelerde bulunmuşlardır. Bir zamanlar, bu inancı unutturmak ve hatırlanmayacak hâle getirmek için bir­çok kişi uğramış, buna rağmen o, Anohin’in kitaplarında ve yaşlıların kalbinde kalmış, mevcudiyetini korumuştur. Kamlık inancı ile ilgili ne kadar çok kitap okursanız okuyun, bu inanç kitaplardan okunarak anlaşılabilecek kadar basit de­ğildir.</span></p>
<p><span>Kamlığın kaç yaşında olduğu sorusuna kimse cevap veremez. Ben, bu inanç gökyüzüyle, ayla, güneşle, yıldızlarla yaşıttır, diyebilirim.</span></p>
<p><span>Benim kulaktan kulağa öğrendiğime göre, 2000 veya 1500 yıl önce Altaylılar, “kitap”lı bir toplumdu: Bizim Sudurbitçig (Kutsal Kitap)’imizi Hristiyanlar yok etmiş: Ben Altay Türklerindeki sayısı 12 olan kamlardan birisiyim.</span></p>
<p><span>Şimdi bir kam olarak sizlere, bazılarının Şamanizm dediği Kamlık inancını anlatmaya çalışacağım. Şamanizm kelimesini Ruslar getirmiş, Altay’a. Bizde bu, “kötü kelime” olarak geçiyor.</span></p>
<p><span>Kam ismi verdiğimiz kişi, ruhlar ve insanlar arasında iletişimi sağlar. Kam­lar kendi istediği ve düşündüğü gibi yaşayamayan insanlar değildir. Sıradan bi­risinin, kam olmak isteğiyle gidip okuyacağı okul da, öğretmen de yoktur. “Sen kam olacak mısın?” diye kimseye de sorulmaz. Bir kam duası, başka bir kamın duasına benzemez. Kamlık inancına, birçok insan yanlışlıkla din diyor; ama bu, dünyanın en eski inancıdır. Din olsaydı İncil, Kur’an gibi kutsal kitapları olur­du. Altaylılar eskiden beri bu inancına saygılıdır. Tarih boyunca birçok milletler, insanlar, onları ve inançlarını yok etmeye çalışmışlardır. Belki yaşanılan ortam­dan dolayı inançlarımız yok olmamış. Meselâ 1800’lü yılların başından itibaren Rus misyonerleri Altay’a gelmeye başlamışlar. Altay halkı o zamanlarda sıkıntı, korku içinde yaşıyordu. Kilise papazları, plânlı bir Hristiyanlaştırma dönemi başlatmışlar. Bir senede, yaklaşık 100-200 “kırlıktaki yerli” dedikleri Altay Türk’ünü Hristiyan yapabiliyorlarmış. Yalan söyleyerek, onları kiliseye götürür­lermiş. Bu olmazsa korkutarak, o da olmazsa tarlalarına Çar askerlerinin zoruy­la el koyarak, dağlara sürgüne gönderirlermiş. Asker gücüyle halkı bir yere top­layıp, kutsal su dedikleri suyu süpürgeyle üstlerine dağıtıp, su kime değdiyse o Hristiyan oldu, derlermiş. Hastalara ve fakirlere yardım ederek, onları Hristiyan yaparlarmış. Hristiyan olanlara ise, yine zorla Rus isimlerini veriyorlardı. Bu Rus ismi verme yöntemi Sovyetler zamanında da vardı.</span></p>
<p><span>Rusya’nın Çarlık dönemlerinde ve tabiî ki Sovyetler zamanında, Kamlık inancı yok edilmeye çalışılmıştır. Halkın inancını unutturmak için en çok teri, ki­lise papazları dökmüştür. Şimdi ise, çeşitli din ve dinî akımların adamları çok gelip gidiyor. Son zamanlarda, Budistler bizim dine geçerseniz hayatınız değişir, diye propaganda yapmaktalar. Üniversiteye giremeyenlere burs sağlayarak “Bu­dizm eğitimi” veriyor. Gençler bir sene sonra ellerine “Budizm eğitimi” gördük­lerine dair diplomalar alıp, evlerine dönüyor; Budizm’i Altay’a yaymaya çalışı­yorlar. Kam olan birisinin elinde, kendini koruyabilecek ne diploma, ne de ser­tifika var. Onlar, kanunlarla da kendini koruyamamaktadır. Bugün böyle olduğu gibi, geçmişte de bu böyleydi. Gelecekte ise ne olacağını da ancak Tanrı bilir.</span></p>
<p><span>1900’lü yıllarda Altay’ın Kızıl-Özök bölgesinde bütün kamları toplu hâlde kapalı bir mekânda diri diri yakmışlar. Ama içinden gelen sesi dinleyen halk, inançlarını değiştirmiyor.</span></p>
<p><span>Altaylılar çeşitli ruhların varlığına inanırlar. Altaylılar bütün Türk halkların­da olduğu gibi boylara ayrılırlar. Bizde 39 boy vardır. Her boyda bir veya iki kam olur. Kam olacak insan, ilim adamlarının dediği ‘kam hastalığını’ geçirir. Bu bir tür sinir, ruh hastalığı olup, kam olarak doğan kişiyi 20-30 yaş arası ya­kalar; ancak daha erken hastalananlar da vardır. Hastalık geçince insan, kam güçlerine sahip olur, yani ruhlarla irtibata geçebilir. Kamın birçok yardımcıları olur; onlar ruh, peri ve cinlerdir. Bu ruhlar iyi ve kötü olarak ikiye ayrılır; kötü ve iyi işlerle uğraşanlar dersem daha doğru olur. Kamlar, kamı olan bir aileden gelir. Eğer birinin soyunda kam varsa, kam ruhları kendisine intikâl etmişse, o kişi kam olmak istemese de kam olma kaderinden kaçamaz. “Ben kam olmaya­cağım” diye kaderi bozamaz. İnsan, kam olma yolunun başında, çok ağır ve bü­yük bir sınavdan geçirir. İlk önce ana göbeğindeyken, sonra doğduğunda badireler atlatır ve en son olarak “kam hastalığını” geçirir. Kam kendine yardım­cı olan ruhlar aracılığıyla, Altaylıların kötü ve iyi ruhlarıyla görüşür. “Niye gö­rüşür?” onu anlatayım. Önce kötü, kara dediğimiz ruhları tanıtayım. Erlik-biy, kötü, kara ruhların en büyüğüdür. O yer altında yaşar, onun yardımcıları ve ço­cukları vardır; o, kam olana hayatı boyunca imtihanlar hazırlar.</span></p>
<p><span>Eğer kam, hayat yolunda yanlış bir şey yapmamışsa, yalan söylememişse, onu kendi ruhları korur. Kamın birçok yardımcı ruhu vardır. Kam olanlar, dün­yadaki bütün ruhlarla, cinlerle, perilerle irtibatta bulunabiliyor. O, yalnızca yer üstündeki ruhlarla değil, yerin altındaki kara dediğimiz kötü ruhlarla da görüşür, onları hisseder. Kam, güçlü bir telepatiye sahiptir. Kamın yanına, hasta veya dertli biri gelince, o “ak” ve “kara” ruhlarıyla görüşüp, kişinin niçin hastalandı­ğını anlayabilir ve onu iyileştirebilir. Kam, bütün bunları anlayabilmek için, ge­lenlerden, Altaylıların kutsal saydıkları “artış otu” (ardıç ağacı)nu getirmelerini ister. Eğer hastanın iyileşmesi için kurban kesilecekse, hangi cinsten hayvan ke­silirse hasta iyileşir diye “cayaçı” dediğimiz ruha sorar. Bir iş için kurban kesi­lecekse kam, diplomat gibi davranmalıdır, yoksa ruhlar daha büyük kurban ister. Kötü ruhları kam, dualar okuyup, “artış otu”nu yakarak onun kutsal dumanıyla” yumuşatmaya çalışır.</span></p>
<p><span>Erlik-biy’e Altaylılar “kara neme” (kara şey), “kara basan” derler. O, hasta­lık, ölüm, kötülük getirir diye, ona hep saygılı dualar okunur. “Akşamları şapka­sız, örtüsüz dışarıya çıkmayın, Erlik-biy’in yardımcıları saçınızdan tutup, canı­nızı götürür” derler bizimkiler. Erlik-biy yardımcılarını, ay şekli eskiyse (dolu­nay) insan ruhunu avlamaya gönderir. Onlar sadece insan ruhunu değil, evcil hayvanların ruhunu da avlarlar. İnsan ruhuna “süne” ismi verilir. Kötü ruhlara “süne”sini aldıran biri hastalanır, bir zaman sonra da ölebilir. Hastanın iyileşme­si için Erlik-biy’in istediği hayvan kesilip kurban edilir. Daha çok kurban ister­se “kayrakan” diye seslenip kam duası okunur. Kurban eti büyük çana benzer bir kazanda kaynatılıp her parçadan alınarak ateşte yakılır, kalan kısmı insanlara da­ğıtılır. Kurban derisi, kafasıyla, eski yere yıkılmış uzun sırık üstüne koyulur ve doğru tarafa yönlendirilir. Kamlar, kötü ruhlar kurbanlığa gelince, fazla bir şey istemesin, korksun diye, yanlarına sarı diken asarlar. Kurbanlık ateşi, yine eski yerde yatan ağaçlarla yakılır.</span></p>
<p><span>Kamlar, Erlik-biy’in dış görünümünü şöyle anlatırlar: Yaşlı, uzun boylu, gözleri ara sıra masmavi ateşle yanar, kaşları kömür gibi simsiyah, sakalı ikiye ayrılıp dizlerine kadar iner, bıyıkları kulaklarının üstünden geçerek sırtından ba­caklarına kadar uzanır, dudakları kurumuş kurban derisi gibi, boynuzları eski ağaç dalları gibi, saçları boğanın alnındaki saçlar gibi kıvırcık ve dağınıktır.</span></p>
<p><span>Erlik-biy, yer altındaki “Almış” (Albus) adlı bir yerde, simsiyah, karanlık bir sarayda yaşarmış. Sarayın yanında, gözyaşından dokuz nehir akar. Nehrin sahi­bi olan ruhun ismi “Cutpa”dır. Bu yurdun üstünde at kılından yapılmış köprü vardır. O yurtta yaşayanlar sayılamayacak kadar can almıştır. Buradan kaçmak isteyen insanın canı (süne) kıl köprünün üstünden geçeyim derse, bu kıl köprü kopar. Almış’ın kapısındaki nöbetçiler, bu canı yakalayıp bataklığa batırmaya başlarlar. Onlar, Erlik-biy’in sarayını çok sıkı korurlar. Kam ruhu, Almıs’tan in­san canını alabilmek için büyük zorluklar ve engellerle karşılaşır. Kendisinin ge­çemediği yerleri, duman rengindeki yaşlı geyiğe binip geçer. Erlik-biy, kızıl ak­şamlar, akciğer kanı içer, taze et yer. Kötü ruhlara, kam duası okunurken evin sol tarafında, bulaşıkların bulunduğu yere gitmesini emreder. “Kötü ruh, kötü, pis yeri sever” gelir derler. Erlik-biy’in kendine benzeyen dokuz oğlu vardır. Onun için Kamlık inancına bağlı olanlar, biri ölünce yedinci gün onu anarlar. Ruslardaki gibi dokuz gün değil. Yedinci günde, ölenin canını iyi ruhlara teslim etmeye çalışırlar. Yedinci gününü anarken güzel yemekler yaparlar, yani ruhları mutlu etmeye çalışırlar.</span></p>
<p><span>Yedi günün anılması iyi ruhlarla ilgilidir; çünkü iyi ruhların başı, en büyüğü yaratgan (yaratan), törütgen olan Ülegen memnun olsun istenir. Bizim Ülegen dediğimiz Ülgen’in yedi oğlu vardır. Anadolu’da da bir kişi öldükten sonra, ye­dinci gün anıldığını ve hatırına yemeklerin yapıldığını birçok kişiden duydum. Dokuz gün geçince, ölenin canı Erlik-biy’in yerine gider. Dediğim gibi Erlik- biy’in dokuz oğlu vardır; isimleri ise şöyledir:</span></p>
<ol>
<li><span>Taş-arçuldu</span></li>
<li><span>Karış</span></li>
<li><span>Çaş-arçuldu</span></li>
<li><span>Uçar-kan</span></li>
<li><span>Cabaş-kan</span></li>
<li><span>Kömür-kan</span></li>
<li><span>Şaday-kan</span></li>
<li><span>Sokor-kan</span></li>
<li><span>Çolok-kan</span></li>
</ol>
<p><span>Bu oğlanlar her gün birbirleriyle kavga edip, gürültü yaparlar. Onlar ölenle­rin canlarını boya göre paylaşırlar. Bunlar genelde insanın yaşadığı yerlerde, ev­lerin etrafında dolaşırlar. Onun için kızıl akşamlarda “Kapıları açık bırakmayın, uyumayın, geceleri fazla gürültü yapmayın” diye Altaylılar çocuklarını uyarır­lar. Geceleri yemek yedikten sonra, ağzınızı silmeden, ateşe üflemeden çocukla­rın dışarı çıkmasını ya da sofradan kalkmasını yasaklarlar. Çünkü “Kötü ruhlar dudaklarda kalan yağı, yemeği yalar ve ağzınızda uçuk çıkar,” derler. Aynca, ge­celeri tırnak kesmek yasaktır. Tırnak kesilip toplandıktan sonra yere gömülür. Kaybolan tırnakla insan ruhunun kaybolacağına inanırlar. Anadolu’da ise gece­leri tırnak kesilmezmiş ve tırnaktan büyü malzemesi yapıldığına inanıp, insan­ların bulamayacağı yere atarlarmış. Yine Kamlık inancına göre eve girerken eşikte durulmaz; çünkü Erlik-biy’in kızları canı alıp götürebilir. Canı çalınan ki­şi hastalanır veya ölebilir. Anadolu’da bu inancın izlerini görebiliyoruz. Kapı al­tında durulmaz, oturulmaz, bunu yapanların kısmeti kesilir derler birçok evler­de. Bir de Altay Türkleri, akşamları saç kesmezler; saçı çöpe de atmazlar; hanımlar saçını taradıktan sonra dökülen saçı her zaman toplar ve bir yere sak­lar.</span></p>
<p><span>Erlik-biy’in kızlarının sayısı, bazılarının dediğine göre iki, bazılarının dediğine göre de dokuzdur. Birinin gözü hastalanıp akarsa, halk ona “Gözünü Erlik-biy’in kızı aldı” der. Çünkü onun bir kızının sekiz tane gözü vardır. Kam ruhu, Almış giderken, o kızlar onu kandırmaya, onunla oynayarak sarhoş yap­maya; yol ortasında Erlik-biy’e kesilen kurbanı almaya çalışırlar. Erlik-biy’in Erke Solton adlı kızı bayram, toy ve mutluluk olan yerleri gezip, insan ve hay­van ruhu avlar. Böyle gezen ruhlar için kamlar şöyle derler:</span></p>
<p><span><em>“Tomugı cok molgoştar<br>
</em><em>Şalban cok şaldandar<br>
</em><em>Çayım kara kaptular<br>
</em><em>Caltak kara çaçtular<br>
</em><em>Beş orogon tulundu<br>
</em><em>Uyadıjock kaçan”</em></span></p>
<p><span>Bildiğimiz gibi kötülüğün yanında her zaman iyilik bulunur. Temiz, beyaz ruhlara Altaylılar “ak eye”(ak iye) ismini verirler. İyi ruhlar, kötü ruhlara göre daha çeşitlidir. Anadolu’daki kötü ve iyi ruh anlayışı da Kamlık inancından gelmektedir.</span></p>
<p><span>Ülgen, göğün dokuzuncu katında oturur; ak ruhların başında Kurbustan ge­lir. Onun hakkında bir şey söyleyemem; çünkü, onu kimse görmemiş. Gurbustan / Kurubıstan yedinci katta oturuyor. Ülgen’in birçok yardımcıları vardır; o onla­ra dayanarak işlerini yapar. Bu ak ruhların bulunduğu yer, gökteki aydan, güneş­ten, yıldızlardan da yüksek bir yerdedir.</span></p>
<p><span>Kamlar iyi ruhlara kam dualarını okurken yedi daldan (kattan), engelden ge­çer. Herhangi bir kam, Ülgen’e kadar ulaşamaz. Ancak ruhları güçlü olan kam­lar ulaşabilir. Kamlar, birbirlerine benzemediği gibi, onların duaları da birbirine fazla benzemez. Farklı kamlar, takma ad da kullanır; yani farklı kaynaklarda farklı isimlerle de geçebilir. Kamın ruhları, kam yaşlandıkça güçlenir. Duyduğu­ma göre, bugüne kadar en güçlü kamlar, sadece beş dala kadar çıkabilmişler. Ül­gen’in insanlarla yakın ve yardımcı olmaya indiği yer beşinci göğ katında bulu­nur ve ismi Altın-Kazık’tır. Ülgen ruhu, altın kapılı, altın kaplamalı, altın saray­da yaşamaktadır. Belki de ondan, Altaylıların Altın-Kazık dedikleri “kutup yıl­dızı” hareket etmeden bir yerde duruyordur. Ay, güneş ve yıldızlar da onu dola­nır diyebilirim. Altın-Kazık yıldızı bir yerde durduğu için, kam ruhları oraya yaklaşıyor. Başka yıldızlar, hareket ettiği için izlerini kaybettiriyor. Ülgen ruhu, Kurbustan’ın aracılığıyla, yer üstündeki varlıkları yaratıp, dağıtmış. Ülgen için okunan kam duasının parçası:</span></p>
<p><span><em>“Aylu kündü cap caygal<br>
</em><em>Ayı, künü carıgan,<br>
</em><em>Adam Ülgün bıçırgan”dır.</em></span></p>
<p><span>Ülgen gök kuşağını yaratmış, insanı da yaratıp kirpik verip, göbeğini bağla­mış. İnsan göbeği bağlanmazsa, hayatı da, gücü de olmaz derler. O, insanın ge­çinebilmesi için ağaçları, bitkileri, hayvanları yaratmış, can vermiş. Ormanları, dağları, nehirleri birbirlerine bağlı olarak yaratmış. Ülgen’e dua ettikleri zaman şöyle yaparlar:</span></p>
<p><span><em>“Üç odındı küydürüp bergen<br>
</em><em>Üç oçagı kadap bergen<br>
</em><em>Adam Ülgen”</em></span></p>
<p><span>Altaylılar “ateşi Ülgen yaratmış” diye ateşe çöp atmaz, ocağa tükürmez, üs­tünden geçmezler. Ülgen, her ne isterse olur; yıldırım çaktırır; yağmur, dolu yağ­dırır. Kuru havalarda insanlar, yağmur yağması için kamın yanına kurban olarak yiyecekler alıp gelirler. Kurban olarak bir şeyler getirilmezse iyi ruhlar bile kı­zar. Daha ağır bir dert için genelde üç yaşındaki at kesilir, ilk yazda “Cılgayak” bayramında kam, bütün halkın iyi yaşaması, avcıların her zaman avlı gelmeleri, dışarıdaki evcil hayvanların çoğalması için büyük bir kam duası okur. “Cılgayak (Nevruz)” bayramı bizde beş bin yıldır yaşatılıyor.</span></p>
<p><span>Ülgen’in yedi tane oğlu var. Onlar farklı farklı boyların koruyucu ruhları ola­rak kabul edilir. Bu boyların halkı, bu ruhları kendi özel koruyucusu sayıp, saygılı davranırlar. Onların isimleri:</span></p>
<ol>
<li><span>Karşıt</span></li>
<li><span>Pura-kan</span></li>
<li><span>Cecil-kan</span></li>
<li><span>Burça-kan</span></li>
<li><span>Karakuş</span></li>
<li><span>Paktı-kan</span></li>
<li><span>Ar-kanım’dır.</span></li>
</ol>
<p><span>Bu ruhların en büyüğü Karşıt, ruhların en duygulu olanıdır. Kamlar, en çok ona kam duası edip yardım dilerler. Karşıt ise çeşitli istekler için yere inip istek­leri yerine getirmeye çalışır.</span></p>
<p><span>Ülgen’in kızları da var, ama isimleri yok. Dua okurken:</span></p>
<p><span><em>“Aktu kulagıla kici bolup,<br>
</em></span><span><em><span>Aktu boyıla ay dip ber.” </span>derler.</em></span></p>
<p><span>Ak ruhlar arasında, elçi olan “Cayık ruhu” da vardır. Bu ruh Tanrı tarafından yer üstüne canlıları koruması için gönderilmiş. Cayık ruhu, insanları yer altında­ki kötü ruhlardan korur. Bu ruhu genelde ilkbaharda ululayıp kutlarlar, Altaylıların millî içeceği olan sütlü, tuzlu çayı dört tarafa serperek, yeni yılın iyi geç­mesi için dua edip dileklerde bulunurlar. Kamın ruhu, Ülgen’den dilenmek ama­cıyla giderken ona yardımcı oluyor.</span></p>
<p><span>Ak ruhların biri de “Suyla”dır. Onu anarken “Ak karaktu kaan Suyla” der­ler. Suyla, dünyada neler olacağını önceden görüp kama anlatırmış. Bir de insa­nın içine girip derdini anlatırmış. Suyla’yı kuşa benzetirler. Kam, dualarını oku­yup, yukarıdaki ve aşağıdaki ruhlara dua ederken Suyla ona yardımcı olur. Kö­tü ruhlar, kötülük yapmak isterken onları durdurur. Hem alttaki, hem üstteki ruh­larla görüşen kamlara “iki dilli” derler.</span></p>
<p><span>Suyla ruhunun yanında, evli gibi her zaman “Karlık ruhu” bulunur. Karlık da iyi ruhtur; Suyla’ya kurban verilirken ona da verilir. Karlık, kamın ufak tefek iş­lerinde ona yardımcı olur; görüp duyduklarını söyler.</span></p>
<p><span>Ülgen’in en yakın yardımcısı “Utkuçu” dur. O yeryüzünde olup bitenleri Ülgen’e anlatır. Yukarıdan aşağıya Suyla’ya, Karlık’a, Cayık’a haber getirir.</span></p>
<p><span>Kam, dilek dualarında önce Ülgen’in yardımcılarına seslenir. Onların gücü yetmezse Ülgen’e dua okur. Altaylılar her vadiyi, dağı, nehri ruh sahibi olarak görüyorlar. Hatta yerli halk, nehir (su) ruhundan çok korkar. Güneş battıktan sonra, nehirden su alınmaz. Eğer su alınacaksa, çok sessiz ve suyun aktığı yöne doğru alınır ve bir çeşit dua okunur. Yani nehir ruhunu rahatsız etmemek için. Anadolu’da çeşitli yerlerde bu inanç hâlâ sürdürülmekte. Anadolu’da suya tükü­rülmez, çöp gibi şeyler atılmaz derler. Bu ruhları herkes göremez. “Köstökçi” dediğimiz insanlar görüyor. Bu ruhlar ayı, geyik, kurt, şeklinde görünür. Yerli halk, bu ruhlardan çok korkar ve eskiden beri hangi yerin ruhunun iyi, hangi ye­rin ruhunun kötü olduğunu bilir. Dolayısıyla, kötü ruhun bulunduğu vadiye, dağ eteğine yerleşmezler. Böyle yerlerden geçerken saygı duaları okuyarak geçerler. Köstökçi insan ruhunu da görebiliyor. İnsan korkunca, akşam sesli bağırınca canı ondan ayrılabilir. Altaylılar Köstökçi’yi köpeğe benzetirler. Çünkü köpek, kötü, iyi ruhları ve insan ruhunu da görebilir. Köpek, bir ruhu görünce ulumaya başlar. Bu köpekler genelde sarı kaşlı olur. Köpeği çok uluyan evde, yakında in­san ölür derler bizimkiler. Anadolu’da köpek uluması hemen hemen aynı anla­ma geliyormuş. Bazılarının ruhu, öldükten sonra, yer üstünde yukarı veya altta­ki dünyaya gitmeden geziyor. Böyle olaylar, insan, hayatında aynı derecede iyi­lik ve kötülük yapmışsa olur. Ölen kişinin akrabaları, kama istenen kurbanı ge­tirir; kam ise dualarını okuyarak Ülgen ve Erlik-biy ruhuyla görüşür. Ülgen, in­san iyilik yapmamış diyorsa, Erlik-biy ise kötülük yapmamış diyorsa, o zaman kam sonbahara doğru bütün ak ve kara ruhları toplayıp, insan ruhunu yargılar; sonuca göre nereye göndereceklerine dair bir karara varırlar. Kam, bu işin sonu­na kadar durur, çünkü insan ruhu yer üstünde bırakılmaz.</span></p>
<p><span>Kam, dualarını okumaya başlayınca genelde transa girer. Yanındaki insanla­rı, hatta ailesini bile unutur. Bu kam duaları günlerce sürer, kam günlerce yemek yemeden insanların işi için ruhlarla konuşur, pazarlık yapar. Günlerce ruhların arasında dolaşıp duran kamı kimse anlayamaz. Vadi vadi, yurt yurt gezip insan­lara yardım eder; eve gelince ailesi “Günlerdir neredesin?”, diye ona kızar. Bel­ki birçok kamın orta yaşta yapayalnız kalıyor olması bundandır. Bir bakarsınız kam evden eve ‘ambulans’ gibi koşuyor. Kama dertli biri gelecekse, ruhları ona önceden haber verir ve evden bir yere bırakmazlar. Kama dertli biri gelirken yol­da kutsal sayılan yerlere, ruhlara saygı göstermek maksadıyla beyaz bez parça­ları bağlar. Anadolu’da da birçok yerlerde, genellikle türbelerde, beyaz bez parçası bağlanıp, ruhlardan dilek dilendiğini gördüm. Kam gelmekte olanların geliş niyetlerini anlar. Ara sıra, “Beni kötüleyenler geliyor”der. Gelenlerin çoğunluğu “Kama dua etmek için fazla kurban lâzım değil” derler. Kam o zaman “Ben is­temem, başkaları ister” der. Bu durumda kamın ruhları, gelenlere iyilik yapmaz, kötülük yapar. Yani hasta olan hastanelerden çıkamaz, ilaç için varlığını satar. Kamlar kendiliğinden “Bu kadar kurban istiyorum” diyemez, ruhlar ne kadar is­terse halktan da o kadar ister. Fazlasını isterse ruhlar kama kötülük yapar. Bunu çok gördüm. Kadın kam, dualarına gebelik zamanında ara verir. Çocuğu büyü­yüp, yürümeye başlayınca, insanların yardımına yine başlar.</span></p>
<p><span>Böylece Altay’daki soydaşlarımızın sosyal ve inanç hayatını anlatmış ol­dum.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nadya YUGUŞEVA</strong></span></a>
</p><p><span>Altaylı Folklor Araştırıcısı, Kam.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Aktaran: Sadık TURAL</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Müslüman Oluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-musluman-olusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-musluman-olusu</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin Müslüman Oluşu
Giriş Hemen şunu ifâde edelim ki İslâm dininin bir hidâyet fırtınası hâlinde Orta Asya’da yayılışı ve Türk boylarının bir insan seli hâlinde birbirleri arkasından Allah’ın hidâyetine koşmaları sâdece Türk tarihinin değil, belki İslâm tarihinin, bundan da öte dünya tarihinin en önemli olaylarıdan biridir. Zira Türk boylarının İslâm dinine girmeleri, bu sâyede onların eski dünya kıtalarının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932c3e70fc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Müslüman, Oluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="525" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Orta-Cag-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html">Türklerin Müslüman Oluşu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p><span>Hemen şunu ifâde edelim ki İslâm dininin bir hidâyet fırtınası hâlinde Orta Asya’da yayılışı ve Türk boylarının bir insan seli hâlinde birbirleri arkasından Allah’ın hidâyetine koşmaları sâdece Türk tarihinin değil, belki İslâm tarihinin, bundan da öte dünya tarihinin en önemli olaylarıdan biridir. Zira Türk boylarının İslâm dinine girmeleri, bu sâyede onların eski dünya kıtalarının kesiştiği büyük kültür ve medeniyet merkezlerinde, çok daha büyük dünya imparatorlukları kurmalarından sonra; dünya siyasî ve askeri konjonktüründe, İslâm dininin lehine büyük değişmeler olmuş ve İslâm dini, müstesna bir siyâsî güç ve kudret hâline gelmiştir.</span></p>
<p><span>Bu açıklamalardan sonra üzerinde önemle durulması gereken acı bir konu daha vardır. O da Türklerin büyük kitleler hâlinde İslâm dinini kabul etmeleri meselesinin hâlâ yeteri kadar aydınlatılmamış olmasıdır. Millet varlığımızın önemli dönüm noktalarıdan biri olan bu büyük olayı ve buna bağlı büyük gelişmeleri, Türk tarihçilerinin yeteri kadar aydınlatmadıkları görülmektedir. Türk tarihçileri bu önemli konuyu bizim daha ziyâde “Talas Nazariyesi” dediğimiz ve resmi okul kitaplarına kadar geçen bir görüşle açıklamaya çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Onların yüzeysel diyebileceğimiz bu görüşlerine göre; Talas Savaşında (751) Çinlilere karşı harbeden Türkler; İslâm dini ile “Gök Tanrı” veya “şamanizm” inançları arasında tek tanrıya inanma, yaratılış, kaza-kader cennet, cehennem, vs. gibi daha nice konularda büyük benzerlikler olduğunu görmüşler ve neticede Müslüman olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Oysa dinler arası benzerlikler Musevîlikle Hıristiyanlık veya Hıristiyanlıkla İslâm dini arasında da görüldüğü gibi büyük çatışma ve ihtilaflara sebep olmuştur. Zira tarih boyunca hiçbir din ne olursa olsun kendi “çekim sahasına” bir başka dinin girmesine müsaade etmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Türklerin Müslümanlığı şüphesiz bir “Büyük Oluşum”dur. Bu oluşumun başlangıç yılları Hz. Peygamber’in ilk Peygamberlik yıllarına kadar uzanmaktadır. Zira yeni araştırmalar Türklerin, Hz. Peygamber’in ilk çocukluk yıllarında Mekke’ye geldiklerini ve “Haşim Oğullarının”, Hz. Peygamber’in mensup olduğu kabileye sığındıklarını, onların, ünü Arabistan’ın sınırları aşmış kılıç ustaları olduklarını, dolaysıyla birçok Türk asıllı Sahâbe, Tabiin ve Tebea Tabiin’in bulunduğunu ortaya koymuştur. Bunun gibi, İslâm’da ilk kadın şehit olan Sümeyye’ninde Türk asıllı bir câriye olduğu yolunda ciddi görüşler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Bu bakımdan Türklerin Müslümanlığı, İslâm’ın ilk yıllarında başlamış ve bu büyük oluşum bazı iniş ve çıkışlarla hicri 349/960’lı yıllara kadar yani üç asır devam etmiştir. Bu uzun devirler içinde İslâm dini Türk yurtlarında kıyasıya bir mücâdele vermiş ve en sonunda Türk boyları yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Türklerin Müslümanlığı veya bu “Büyük Oluşum” bize göre iki büyük merhaleye ayrılmaktadır.</span></p>
<p><span>Birinci Merhale: İslâm dininin Türk yurtlarında yerleşme gelişme ve olgunlaşma devridir. Bu merhale yukarda da ifâde edildiği gibi Hz. Muhammed’in ilk “Peygamberlik” yıllarında başlamış ve Emevilerin kanlı “Doğu İhtilâli” ile yıkılmalarına kadar devam etmiştir.</span></p>
<p><span>İkinci Merhale: İslâm dininin Türk dünyası ve bütün Türk boyları arasında yayılması, Türklerin yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmaları ve bu yüce dinin Türkler için bir yaşayış, bir kültür ve medeniyet hâline gelmesidir. Bu devirler bize göre; Abbâsilerin ilk kuruluş yıllarında başlamış el-Memun ve el-Mutasımla sûrat bulmuş, Samânîlerle zirvelere tırmanmış ve Karahanlılarla altın devrini yaşamış ve bir “İlâhi Destan” haline gelmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Birinci Merhale: İslâm Dininin Türk Yurtlarında İlk Yerleşme Yılları ve Kuteybe b. Müslim</strong></span></p>
<p><span>Esasen İslâm dininin dış ülkelere götürülmesi ve yabancı milletler arasında yayılması için ilk ciddi teşebbüsler, bizzat bu dinin kurucusu Hz. Peygamber tarafından başlatılmıştır. İslâm Peygamberi, özellikle Medineye hicret ettikten sonra (622) daha ziyade dışa dönük bir kısım ciddi tebliğ faaliyetlerine girişmiş, bu arada çağdaş devlet başkanları ve bölgedeki nüfuzlu kimselere kısa ve fakat özlü “tebliğ mektupları” göndermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Hz. Muhammed’in bu manada Çin hükümdarlarına hatta<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Türk büyüklerine de bir tebliğ mektubu gönderdiği ve onun bu mektubunun “Türkçe” olduğu rivâyet edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Hz. Peygamber’in vefatından sonra O’nun tebliğ davasına sahip çıkan ve dünyanın dört bir ucuna yayılan sahabelerin bir çoğu da İslâmiyet’i yaymak için Türk yurtlarına gelmişler ve buralarda şehit olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Mâmâfih, Hz. Peygamber’in vefatından sonra girişilen fetih hareketleri ve doğuda, özellikle Irak ve İran cephelerinde kazanılan büyük zaferlerden sonra Müslüman Araplar ve İslâm dini bu ilk hamlede Ceyhun nehrine ulaşmış bulunuyordu (642).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Ceyhun nehri ise bütün Eski ve Orta çağlar boyunca “Âriler”le, “Tûranîler” arasında geleneksel bir sınır olarak kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>İlk fetih dalgalarıyla Ceyhun kıyılarına gelen Müslüman Araplar, her ne kadar Ceyhun nehrini geçerek Türkler arasında İslâm dini yayılması için bir kısım tebliğ faaliyetlerinde bulunmuşlarsada, bunda kayda değer bir başarı elde edememişlerdir. Müslüman Arapların bu gayr-i ciddi durumları bir tarafa, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için ilk ciddi teşebbüsler değerli Arap komutanı Kuteybe b. Müslim tarafından başlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Kuteybe, Haccac b. Yusuf tarafından Türkistan’ı fethetmek üzere, Horasan’a vali olarak gönderildikten sonra (705) bir hakikatı keşfetmişti. O da siyasi Arap hakimiyetinin Türk yurtlarında yerleşmesi için mutlaka, ama mutlaka İslâm dininin Türkler arasında yayılması gerekiyordu. Aksi halde her biri usta birer asker olan bu insanları uzun süre siyasî bir idâre altında tutmak mümkün olmazdı. Bu bakımdan Kuteybe, tenkid edilecek birçok yönleri olmasına rağmen Türk yurtlarında Baykent, Buhara ve Semerkant gibi bölgenin büyük şehirlerinde, hemde ilk defa sistemli bir “İslâmlaştırma kampanyası” başlatmış ve bunu bıkmadan usanmdan büyük bir azim ve kararlılık içinde sürdürmüştür.</span></p>
<p><span>Kuteybe Buhara’da had-i zâtında bir İslâm inkılâbı yapmıştır. O eski ve orta çağlar boyunca, “Ârî, Samî ve Hindi dinlerinin merkezi ve buluşma yeri olan bu şehirde, İslâmiyet’in önüne çıkan bütün dinleri yasaklamış, mabedleri kapatmış, buralardaki heykelleri parça parça etmiş ve halkın tek tercih: olarak, hemde kesin bir şekilde Müslüman olmalarını istemiştir. Bu İslâmiyet namına bir terör değilmi idi? Değerli Tarihçi Narşahi buna “hayır!” demekte ve şu ilginç yorumlarda bulunmaktadır;</span></p>
<p><span>“Böylece onlar, ister istemez Müslüman olmuşlardı. İşte, İslâm dini bu şekilde Buhara’da yayılmış ve halk da şeriatın hükümlerini uygulamaya mecbur olmuştu. Böylece şehirde küfrün bütün izleri silinip süprüldü. Zerdüştlüğün alametleri yok olup gitti; bunların yerine bir çok mescid yapıldı. Kuteybe bu yolda büyük gayretler sarfetti ve İslâmiyet’e uymakta ihmâli görünenleri cezalandırmayı da ihmal etmedi.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>İslâm dininin Buhara’da yerleşmesi Orta Asya için de çok önemli bir merhale olmuştur. Zira Buhara, İç Asya’ya gidecek dinler için her zaman ileri bir karakol durumunda idi. Bu bakımdan İç Asya’ya giden Ârî, Sami ve Hindî dinler, İç Asya’ya olan bu uzun ve zorlu yolculuktan önce Buhara’ya gelmişler burada çok sağlam bir şekilde yerleşme imkânı bulduktan sonra ancak İç Asya’ya ulaşabilmişlerdir. Bu bakımdan; İslâm dininin Buhara’da yerleşmesi, Orta Asya Türk dünyası için de bir baht ve aydınlık gelecek olmuştur.</span></p>
<p><span>Değerli Arap komutanı, Hacca b. Yusuf’un vefatından sonra (714) olumsuz yönde gelişen olaylara daha fazla dayanamamış ve Fergane’de kendi silâh arkadaşları tarafından ne zayık ki boynu vurulmuştur (714).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Burada karşımıza çok önemli bir soru çıkmaktadır. Acaba Kuteybe b. Müslim, Türk yurtlarında başlattığı bu İslâmlaştırma kampanyasında başarılı olmuş mudur? H. A. R. Gibb bu soruya olumlu cevap vermekte ve şöyle demektedir;</span></p>
<p><span>“Kuteybe Orta Asya’da İslâm dininin sonraki nüfuzunun dayanacağı sağlam temeli atmış ve bir eser vücuda getirmişti. Her ne kadar İslâm binasının üst kısımları daha sonraki yılların şiddetli fırtınalarına dayanacak derecede kuvvetli değil idiyse de temeli çok iyi atılmıştı. Fakat binanın yapımındaki hata sadece mimara da yüklenmemelidir. Ancak mimar, hayatının son senelerinde herşeyi askeri şan ve şöhrete fedâ etmiş ve İslâm binasını tamamlamadan ölmüştür.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span><strong>Emeviler Devrinde Türk Yurtlarında İslâmiyet</strong></span></p>
<p><span>Süleyman b. Abdü’l-Melik’in vefatı üzerine Ömer b. Abdü’l-Aziz hiç bir muhalefete uğramadan halife olmuştur (717).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu inadına dindar Emevi Halifesi, İmparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan muhtelif milletler ve bu arada Türk yurtlarında İslâm dinini yaymak için çok geniş ve müessir bir irşad kampanyası başlatmıştır. Böylece dil, din, ırk ve kültür bakımlarından farklı olan bu kavimleri, âdil, hakperest bir düzen ve siyâsî devlet otoritesi altında birbirleri ile kaynaşmış, sosyal bünyesi sağlam ve çok kuvvetli, ideal bir İslâm toplumu haline getirmeyi düşünmüştür. Bu bakımda o, F. Köprülü’nünde dediği gibi İslâm; adâletini ve Müslümanlığı yayma idealinin tek temsilcisi olarak kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Ömer b. Abdü’l-Aziz, Kuteybe’nin Türk yurtlarında diktiği İslâm fidanının yetişmesi için çok büyük bir gayret sarfetmiş ve onun zamanında İslâm dininin yayılması bir devlet politikası hâline gelmiş ve bu sayede Türkler arasında İslâm dinine karşı çok güçlü bir yönelme başlamıştır. Hatta onun bu özel politikası sebebiyle başta Semerkant Türk beyi Akşit Guzek (Oğuzbek) olmak üzere bir çok Türk beyleri Müslüman olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Fakat Emevilerin vergiden başka hiç bir şey düşünmeyen gözü dönmüş bürokrat ve vergi tahsildarları bütün inadları ile başta Horasan valisi Abdullah b. Cerrah el-Hâkemî olmak üzere bu adil İslâm halifesinin karşısına dikilmiş, onun İslâmlaştırma kampanyasını büyük ölçüde sabote etmişlerdir. Böylece Türklerin külli manada Müslüman olmaları için bir altın fırsat da böylece kendiliğinden uçup gitmiş oluyordu.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan Türk militarizminin yeni temsilcileri olan Türgişlerin tarih sahnesine çıkmaları ile siyasî dengeler bir kere daha Türklerin lehine değişmiştir. Zira despotik Arap valileri ve gözü dönmüş vergi memurlarının zulmünden bezgin bir hâle gelen Müslüman Türkler ve Türk aristokratları bu defa kurtuluşu Türgişlere meyletmekte görmüşler ve onları, Aşağı Türkistan (İslâmi kaynaklarda Maveraünnehir) işlerine müdâhale etmeye çağırmışlardır.</span></p>
<p><span>Yerli halkın büyük ölçüde Türgişlere meyletmesi siyasî Arap idâresini bir hayli tedirgin etmiş, bundan da öte onları bir hayli sarsmıştır. Bundan en fazla etkilenen de Emevilerin Horasan valisi Eşres b. Abdullah es-Sülemi (727-729) idi. Bu bakımdan o, uzun bir süre düşündükten sonra en sonunda Türk yurtlarında yeniden ve eskilere göre, “çok daha ciddi bir İslâmlaştırma kampanyası açmaya karar vermiştir. Artık bundan böyle bu yeni Müslüman olmuş muhtedilerden kesinlikle vergi alınmayacak, onlara güzel muamele edilecektir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Evet Eşres’in bu yeni inisiyatifi ile başlatılan İslâmlaştırma kampanyasının başına çok ciddi bir insan, bir Müslüman olan Ebû Saydâ ve arkadaşları getirilmişti. İslâmlaştırmanın asıl merkezi, o devirlerde çoktan bir Türk şehri haline gelmiş ve Türk asıllı beyler ve aristokratlar tarafından idâre edilmekte olan Semerkant olacaktı. Semerkant ve çevresinde girişilen İslâmiyeti tebliğ hareketi çok başarılı olmuş ve kısa zamanda onbinlerce kişi İslâm dinini kabul etmiştir. İslâm dininin Türkler arasında, hemde baş döndürücü bir şekilde yayılması vergiden başka bir şey düşünmeyen Arap tahsildarlarını şoke etmiş ve soluğu binbir şikayetle Eşres’in huzurunda almışlardır. Öyle ya, yerli halk Müslüman olursa vergiyi kimden alacaklardı. Bu bakımdan Türklerin İslâm dinine yönelmeleri derhal durdurulmalı idi. Eşres ne yazık ki bu ağır baskılar karşısında geri adım atmak mecburiyetinde kalmış ve bu hayırlı İslâmlaştırma kampanyasına kesin bir şekilde son vermiştir. Hatta bu hususta dahada ileri gidilmiş, değil gayr-i müslimler, yeni Müslüman olan Türklerden bile çok ağır vergiler alınmıştır. Bu bir manada tam bir facia idi.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Zira Müslüman kitleye karşı inatla sürdürdükleri bu mücâdeleyi başarıyla kazanan malum çevreler her türlü himâyeden mahrum zavallı muthedilerden çok acı bir şekilde intikamlarını almışlardır. Taberi bunların vergi toplamak bahanesiyle işledikleri zulum ve bundan da öte işkenceleri şöyle anlatmaktadır;</span></p>
<p><span>“Âmiller haraç tahsil etmede çok aşırı gittiler. Onlar asilzâdeleri (Türk büyüklerini) horladılar, hakir gördüler. Dihkanlara ağır ceza verdiler, elbiseleri yırtılıp yakıldı, kemerleri boyunlarına bağlanarak sürüklendiler, Müslüman olmuş pek çok biçare ve fakir kimseden bile cizye aldılar. Böylece onlarda Türk hanlarından yardım istemeye mecbur oldular.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Türk yurtlarındaki bu sıkıntılı durum, değerli Emevi devlet adamlarından Nasr b. Seyyar’ın Horasan’a vali olarak gelmesine kadar devam etmiştir (737).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Yeni Vâli, Türk yurtlarındaki kargaşa ve karışıklıkların giderilmesi ve muhtedilerin karşı karşıya kaldığı problemlerin kökünden çözülmesi ve onların emniyet ve huzura kavuşturulmaları için “Merv Deklerasyonu” ile<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> çok ciddi tedbirler almış ve İslâm dininin Asya’ya giden yolunu tamamen açmışsa da bu hiç bir zaman verimli olmamıştır. Zira, Türk yurtlarında uzun zamandır faaliyet gösteren Abbâsilerin yer altı teşkilatının başlatmış olduğu halk ihtilâli ile Emeviler Devleti yıkılıp gitmiştir (750). Böylece İslâm dininin İç Asya ve Türk boyları arasındaki yeni yayılma dönemi Abbasîlere kalmış oluyordu. Bu devirlerde İslâm dininin Türk yurtlarındaki durumu tespit edebildiğimiz kadarı ile şöyle idi:</span></p>
<ol>
<li><span>İlk Arap fetihleri ile Ceyhun havzasına giren İslâmiyet Emeviler devrinde çok uzun ve sürekli bir mücâdeleden sonra Aşağı Türkistan’da hiç kimsenin söküp atamayacağı bir şekilde yerleşmiştir.</span></li>
<li><span>Müslüman Türkler bu devirlerde nüfusunun büyük ölçüde çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ve genellikle Türk beyleri tarafından idâre edilen Baykent, Buhara ve Semerkant şehirlerinde çok kuvvetli bir güç hâline gelmiştir.</span></li>
<li><span>İslâm dini yavaş yavaş müesseseleşmeye başlamıştır. Ribatlar bunun en güzel örneği idi.</span></li>
<li><span>Mahalli Türk beylerinin çok büyük bir kısmı, meselâ Nizek Tarhan, Sul Tekin, Tuğ Şad, Akşit Guzek, Divasti, Bedr Tarhan, Müslüman olmuşlardır.</span></li>
</ol>
<p><span>***</span></p>
<p><span><strong>İkinci Merhale: İslâm Dininin Türk Dünyası ve Bütün Türk Boyları arasında Yayılışı – Abbasiler Devri</strong></span></p>
<p><span>Abbasîler, Ebû Müslim el-Horasâni’nin önderliğinde ve bir “halk ihtilâli” ile iktidara geldikten sonra, İç Asya ve Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için yeni bir devir başlamıştır. Zira Abbasîler; kendilerine iktidara giden yolu açan “Doğu Halkı”na (Horasan) ve bu arada Orta Asya Türklüğüne çok daha sıcak ve samimi davranmışlar, yeni devletin kurulma ve şekillenmesinde Türkleri kendileri için çok yakın bir destek olarak görmüşlerdir. Bu ise bir manada, İç Asya ve Türk boyları arasında İslâm hidâyetine giden yolun açılması ve Türkler arasında İslâm dininin yayılması için yeni ve köklü bir devrin başlaması idi.</span></p>
<p><span>İlk Abbasî halifelerinden biri olan Ebû Cafer el-Mansur, (754-775) doğu Türklüğü ile sosyal ve dini ilişkilerin gelişmesinde çok güzel adımlar atmış ve Türklerin askeri ve idarî manada göreve gelmelerini sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bunun Türk yurtlarına İslâm namına çok iyi bir mesaj olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Onun yerine hilâfet makamına geçen oğlu el-Medi (775-785) bu manada babasının yolunda yürümüş “Doğu halkına” Türklere büyük ilgi göstermiş ve onlara elçiler göndererek onların Müslüman olmalarını ve kendi itaatı altına girmelerini istemiştir. el-Mehdi onlara gönderdiği davet mektubunda şöyle diyordu: “Eğer sizler Allah’ın birliği ve O’nun Rasûlünü kabul ederseniz, bundan büyük faydalar elde edeceğiniz gibi, bendende yardım görürsünüz.”</span></p>
<p><span>Mamafih devrin çağdaş tarihçilerinden İbn Vâzıh el-Yakûbi’nin bu husustaki kıymetli rivâyetlerinden öğrendiğimize göre el-Mehdi’nin İslâm’a çağrı elçisi gönderdiği Türk hükümdarları arasında Kâbul Soğd, (Semerkant) Toharistan, Bamıyan, Fergâne, Uşrusan’a, Sicistan, Taşkent beyleri, hatta büyük Türk hükümdarı Tarhan, Tokuzoğuz hükümdarı Hakan da bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bunların hepsi el-Mehdi’nin itaatına girmişler ve diğer bir ifâde ile Müslüman olmuşlardır. Hatta bu mahalli Türk beylerinden Karluk asıllı Toharistan Yabgusu el-Mehdi’nin bizzat özel yaklaşımı ile Müslüman olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Fakat bu devirlerde İslâm dininin İç Asya’da yayılmasında yeni yeni gelişmeler olmuştur. O da daha sonraları Asya bozkırlarında İslâm hidâyet meşalesini tutuşturacak olan İslâm tasavvuf ve mistisizminin İç Asya kapılarını çalmaya, şöhreti dünyayı dolduran büyük veli ve mürşidlerin Türkistan’ın iç kısımlarında ferdi tebşîr hareketine başlamış olmalarıdır. Orta Asya Türklüğünün dini ve milli hayatında daha sonraları çok önemli bir yeri olan ve bu yolla Müslüman Türkler arasında yeni bir iman neşesi ve coşkusu yaratan bu tasavvuf? tebşîr hareketleri hakkında W. Barthold şöyle demektedir;</span></p>
<p><span>“İslâm dünyasının ister içinde ister dışında ferdî İslâm misyonerliğinin ortaya çıkışı, İslâm tasavvufunun ortaya çıkışı ile yakından ilgilidir. Sufiler İslâmiyet’i yaymak amacı ile bozkırlardaki Türklere gidiyorlardı. Hatta son devirlere kadar, her vakit bunların propagandası, medreselerde İslâm ilimleri öğreten fakihlere nispetle daha başarılı oluyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Zira bu; “şeyhler ile İslâm tasavvufunun diğer temsilcileri, göçebeler arasında çok büyük bir tesir meydana getirmişlerdir. Üstelik bugün bile bozkırlarda halâ en çok onların taraftarları bulunmaktadır.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Abbasi halifelerinin en büyüklerinden biri olan el-Memun devri (813-833) İslâm dininin İç Asya ve Türkler arasında yayılması için çok önemli kilometre taşlarından biri ve bir altın devir olmuştur. Zaten ana tarafından Merâcil adında bir Türk câriyesinden olan el-Memun<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> dayızâdeleri olan Türklere ve Orta Asya Türklüğüne her zaman büyük bir ilgi göstermiş ve onların büyük ölçüde Müslüman olmalarını sağlamıştır. Nitekim el-Belâzurî, el-Memun’un Türkler; Türk hükümdar ve hakanlarını İslâm dinine kazandırmak için gösterdiği ciddi gayret ve teşebbüsler hakkında şu ilginç açıklamalarda bulunmakta ve şöyle demektedir;</span></p>
<p><span>“el-Memun, daha halife olmadan önce henüz Müslümanlığı kabul etmemiş olan Türklere karşı gazalar yapılmasını ve onların Müslüman olması için çaba sarfedilmesini emrederdi. Onlardan Müslümanlığı kabul edenlere daha çok yumuşak davranır, izzet ve ikramlarda bulunurdu. Hele hele Türk hükümdarlarından biri Müslüman olupta kendisini ziyârete gelmiş ise, el-Memun ona izzet ve ikram için ne yapacağını şaşırır kalırdı. Onları âdeta lutuf ve ihsanlara boğardı.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>el-Memun’dan sonra, onun yerine üvey kardeşi el-Mutasım halife olmuştur (833-844).<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> el- Mutasım da ana tarafından Türk olan ilk Abbasî halifelerinden biri idi. Anası ise Mâride Hatun’dur. Mâride, kendi devrinde ve hilâfet çevrelerinde Türk olmanın gururunu bir milli şuur ülküsü içinde yaşamış en ulu Türk analarından biri idi. Onun yüksek gayretleri ve oğlu el-Mutasım’a aşıladığı yüksek idealler, her hâlükarda “Türk olma”-“Türk kalma” ve “Türk gibi yaşama” şuuru sâyesinde Bağdad ve hilâfet ülkelerinde yeni bir “Türkler Devri” başlamıştır ki bu Arap İslâm tarihinin akışınıda değiştirmiştir;</span></p>
<p><span>el-Mutasım devri İslâm dininin gerek İç Asya ve Türkler arasında yayılması ve gerekse henüz yeni yeni Müslüman olan bu Türk âileleri ve onların çocuklarının Bağdad’a askeri görev için davet edilmeleri, Orta Asya’nın İslâmlaştırılmasında çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Değerli tarihçi el-Belâzurî, el-Mutasım devrindeki bu hayırlı gelişmeler hakkında bizlere çok özlü bir şekilde şu bilgileri vermektedir;</span></p>
<p><span>“Daha sonra el-Mutasım Billah halife oldu. O da aynı şekilde davrandı. O kadarki sonunda onun askerlerinin büyük çoğunluğu, Aşağı Türkistan, Soğd, Fergâne, Uşrusana, Şaş ve başka başka yerlerin halkından oluştu. Bunların hükümdar (ve hakanları) onun karşısına geldiler, Müslüman oldular ve İslâm dini buralarda yaşayan insanlar arasında hâkim bir din oldu.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></span></p>
<p><span><strong>İslâm Hidâyet Güneşinin Turan Yurdunu Aydınlatması</strong></span></p>
<p><span>Gerçekte İslâm dininin bir hidayet coşkusu hâlinde İç Asya Türklüğüne taşıyan “Samâniler” adıyla İslâm tarihine geçen ve “Tûran yurdu”nda ilk defa bir devlet kuran İran asıllı bir hanedan âilesi olmuştur. Devletin asıl merkezi, eski ve orta çağların en büyük din ve kültür merkezi olan Buhara şehri idi.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Samâniler Devleti’nin gerçek manada ilk kurucusu ve ilk hakiki hükümdarı olan İsmail b. Ahmed, yeni devletin kaderini büyük ölçüde Türk aristokratlarına bağlamıştı ve ordu ise tamamen Türk muhârip unsurundan oluşuyordu<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> O, bu yeni disiplinli ordusu ile İç Asya ve sınır boylarında İslâmi bir terimle “Daru’l-Harb”te yaşanan “kâfir Türklere” karşı yeni bir gaza ve cihad devri başlatmıştır.</span></p>
<p><span>İsmail b. Ahmed, kâfir Türklere karşı yaptığı bu gaza ve cihâd seferlerinde onların İslamiyete karşı direnmelerini kırmış ve bu sâyede İslâmiyet İç Asya’ya yol bulmuştur. Zira genellikle Samanilerin kontrolüne geçen büyük yol güzergâhları ve buralarda temin edilen emniyet ve huzur sayesinde Baykent, Buhara ve Semerkant gibi Aşağı Türkistan’ın büyük şehirlerinde yaşayan Müslüman tâcir ve veliler göçebe Türklere daha kolayca ulaşma imkanı bulmuşlardır. Nitekim bu konularda yaptığı uzun izahlarda W. Barthold şöyle demektedir;</span></p>
<p><span>“Aşağı Türkistan’dan gelen birçok kimse, bu barış ve emniyet ortamından yararlanarak bozkırlarda yeni yeni koloniler kurmaya başlamışlardır. Daha önceleri buralarda genellikle Soğdlular ticârî koloniler kuruyorlardı. Ne varki İslâmiyet Aşağı Türkistan’da köklü bir din hâline geldikten sonra bu defa Müslümanlar Soğdların bu eski ticâri koloni kurma hareketini devam ettirmişlerdir. Seyhun nehrinin aşağı kısmında Cend, Huvara Yenikent adındaki üç Müslüman şehri işte bu şekilde meydana gelmiştir. Arap coğrafyacılarının verdikleri bilgilere göre, bu şehirlerin halkı Müslüman olmakla berâber, henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan Oğuz Türklerinin idâresi altında bulunuyordu.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span><strong>Müslüman Karahanlılar Tarih Sahnesinde</strong></span></p>
<p><span>Samanîlerden sonra, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması misyonuna Karahanlılar sahip çıkmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Onlar aynı zamanda, daha sonra boy gösterecek ve koca bir devlet kuracak olan Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük Türk boyununda ilk hidâyet öncüleri idi. Onların iman coşkusu ve kurdukları bu yeni devlet; İslâm’ı kucaklama, onu aziz kılma, onu yeni yeni iklimlere götürme ve henüz Müslüman olmamış Türklere, Allah’ın hidâyetine giden yolu açmada Hz. Peygamber devri ve yeni sahabe neslini hatırlatıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>Türk İslâm tarihine “Karahanlılar” adıyla geçecek ve Müslüman Türkün adını, altın harflerle tarihe yazdıracak olan bu yeni “Müslüman Türk Devleti” sâyesinde İslâmiyet, Türkler arasında yeni bir hidâyet fırtınası ve bir iman kasırgası hâline gelecek ve Türkler artık yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olacaklardı. Karahanlılar Devleti’ne bu yüce şerefi kazandıran ise, bu hanedan ailesinden daha genç yaşlarda bir ilâhî irâde doğrultusunda Allah’ın hidâyetine ulaşan ve daha sonra bu mutluluğu bütün kavmi ile paylaşmak için ömrü boyunca cihad meydanlarında at koşturan ve bunda büyük ölçüde başarılı olan Abdü’l-Kerim Saltuk Buğra Han olmuştur.</span></p>
<p><span>Gerçekte küçük Saltuk Tekin’in bir ilâhî irade ile Müslüman olması, Türk tarihinin olduğu kadar, İslâm tarihininde en önemli olaylarından biridir. Zira Müslüman Türkler, bu hayırlı gelişmelerden sonra, artık bir çok yönden zafiyet alâmetleri göstermeye başlayan İslâm dünyasına yeni, genç, dinamik bir güç olarak girmeye hazırlanıyorlardı.</span></p>
<p><span>Bu bakımdan Saltuk Buğra Han’ın Müslüman olması, sıradan küçük bir olay değil, bundan da öte bir “Destan”dır. Bu destan Türk milletinin maşeri vicdanına mal olmuş ve onun yaratıcı dehâsıyla kendi adıyla anılan bir “Tezkere” hâline gelmiş ve Türk milleti onun bu hâli ve bütün sıcaklığı ile kıyamete kadar yaşayıp gitmesini istemiştir.</span></p>
<p><span>Evet “Saltuk Buğra Han Tezkeresi” olarak daha sonra yazıya geçen bu destanî olayda da anlatıldığı gibi, Küçük Saltuk’u hidâyete ulaştırma görevi bir yüce Peygamber tarafından, belki bir ilâhi irâde icâbı, Sâmânilerden Ebû Nasr adında dindar bir Tanrı kuluna verilmişti. Bu zât bir gece rüyâsında Hz. Peygamber’i görmüş ve O’ndan şu buyruğu almıştır;</span></p>
<p><span>“Kalk hemen Türkistan’ın yolunu tut! Orada Saltuk Tekin hidâyete ulaşmak için senin delâletini bekliyor.”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>Diğer taraftan Saltuk’un ferdi hayatında da çok ilginç olaylar olmuştur. Zira Ebu Nasr’ı Türkistan’a gönderen O ilâhi irâde, bu defa Saltuk için tecelli etmiş ve genç Karahanlı prensi; bir gece yatağında uyumaya çalışırken rüya ile gerçek arasında ilâhi bir ses duymuştur. Temel İslâmî kaynaklardan İbnü’l-Esir’in bildirdiğine göre; “O bir gece şöyle bir rüya gördü. Sanki bir adam gökten inmiş, sonra da ona güzel bir Türkçe ile hitab ederek;</span></p>
<p><span>– Müslüman ol! Dünya ve ahiret mutluluğuna ulaş ve kurtul!” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>Ebu Nasr, bu ilâhî tebliğ görevini aldıktan sonra Kaşgar’a gelmiş, hiç beklenmedik bir ortam ve zaman içinde Saltuk Tekin’le karşılaşmış, ona Allah’ın dinini tebliğ etmiş ve böylece o da Müslüman olmuştur (932 veya 940).</span></p>
<p><span>Saltuk Buğra Han, bu şekilde Müslüman olduktan sonra İslâm dininin, Türkler arasında yayılması için yeni bir devir başlamıştır. Zira gönlü ve kalbi hemcinslerinin Müslüman olması için yanıp tutuşan bu genç Karahanlı hükümdarı, bundan sonraki hayatını Türklerin Müslümanlığına adamış ve onun bu yoldaki bitmez tükenmez gayretleri sonucu artık Türkler, yüz binleri belki milyonları aşan büyük kitleler halinde Müslüman olmuşlardır. Nitekim temel İslamî kaynaklar ve onların hicri 349-960 yılı olaylarının beyanı sırasında Türkler arasındaki bu büyük İslâmî gelişmeler şöyle dile getirilmiştir. “Türklerden bu yılda, yaklaşık 200.000 çadır (oba) halkı Müslüman oldu”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></span></p>
<p><span>Başta İbnü’l-Esir olmak üzere temel İslâmî kaynakların verdiği bu rakam çok büyük bir sayı olarak kabul edilmelidir. Zira her bir obada on kişinin yaşadığı göz önüne getirilirse bu takdirde en az iki milyon Türkün ihtida etmiş olması gerekir ki bu her hâlükarda çok çarpıcı bir rakamdır. Bu şüphesiz İslâm dininin doğuda Türkler arasında sessiz sedâsız, muazzam bir zafer kazanması demekti.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan “Doğu”da İslâm dini, Türk boyları arasında böyle parlak bir zafer kazanırken “Batı” hilâfet merkezinde çok önemli şeyler oluyordu. Zira İslâm dünyasına İran şiîliği bir kabus gibi çökmüş, hilâfet makamı İran Şiî Devleti Büveyhilerin tahakkümü altına girmişti. Bu ise İslâm dünyası için kara bir felâket olmuş ve Müslüman halk “Doğudan” gelecek yeni zinde güçlerin beklentisine girmişti. Nitekim W. Barthold bu durum hakkında şu isabetli yorumu yapmaktadır: “İslâm dininin koruyucuları (Halife vs.) o zaman Bağdad’ta bütün idâreyi ellerine geçirmiş olan şiî Büveyhilerin hâkimiyetine son vermek için doğu tarafından gerçek İslâm fâtihlerinin çıkmasını bekliyorlardı”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Doğuda İslâm dininin Türkler arasında kazandığı bu büyük dini zafer, Türk milliyetçiliğinin büyük simasi Kaşgari’ye de büyük ümidler vermiştir. Zira o bu beklenmedik gelişmelerden çok derin bir heyecan duymuş ve duygularını şu şekilde belirtmiştir; “Gördüm ki devlet güneşini Cenab-ı Hak Türk burçları üzerine doğdurmuş, felekler onların mülkleri üzerine deveran eder olmuştur. Onlara Türk adını Cenab-ı Hak kendisi vermiş, mülk ve saltanatı onlara müyesser kılmıştır. Bundan sonra onları, asırların hükümdarı kılmış, dehrin dizginlerini onların eline vermiştir. Böylece Yüce Tanrı Tükleri bütün kavimlerden üstün tutmuş hak yolunda onlara güç kuvvet vermiştir. Allah onlara sığınanların bütün dileklerini vermiş onları kötülerin şerrinden korumuş ve onlara kötülük edenlerin de belâsını vermiştir”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>Kaşgari bu hususta daha da ileri gitmekte ve doğuda çıkacak bu ilâhî ordu hakkında, hem de muttasıl bir senetle Hz. Peygamber’den bizlere şu hadisi nakletmektedir:</span></p>
<p><span>Hz. Peygamber’den rivayet edildiğine göre, şanı yüce olan Allah şöyle demiştir; “Benim bir ordum vardır, onlara Türk adını kendim verdim ve onları doğu cihetine yerleştirdim. Her hangi bir kavme öfkelendiğim zaman işte bu Türkleri onların üzerine musallat eder (ve onları bu şekilde yola getirir) im”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></span></p>
<p><span>Mamafih, başta Saltuk Buğra Han olmak üzere Buğra Han Harun, Togan Han, Ebû’l-Muzaffer Tamgaç Han ve Ebu şuca’ Arslan Han ve onların soyundan gelen gazi hükümdarların, İslâm dininin İç Asya ve Türkler arasında yayılması yolunda çok büyük hizmetleri olmuş ve böylece Türkler yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Çağdaş İslâm coğrafyacısı el-Makdisi 966’lı yıllarda yazdığı eserinde Karahanlı hakanlarının Allah’ın dininin aziz olması yolunda yaptıkları böylesine yüce hizmetlerinden büyük bir gurur duymakta ve şöyle demektedir;</span></p>
<p><span>“Doğu iklimi, (Karahanlıların yaşadığı yerler) iklimler arasında, büyük adamları ve âlimleri en çok olan, hayrın kaynağı, ilmin karargâhı, âlimlerin ocağı, ayrıca İslâm’ın muhkem dayanağı ve en güçlü kalesi sayılan bir iklimdir. Bu iklimin hükümdarları; (Karahanlı hakanları) hükümdarların en büyüğü, ordusu; orduların en hayırlısıdır.</span></p>
<p><span>Bu iklimlerde mekân tutanlar ise; kuvvetleri yüce, görüşleri doğru, isimleri ulu, malları bol, ayrıca: at, asker ve parlak zafer sâhibi kimselerdir. Hz. Ömer’e de bildirildiği gibi onların elbiseleri demirden, yiyecekleri kurutulmuş etten, içkileri ise buzdandır. Buralarda fakihler, hükümdarlar derecesinde saygı görür, burada köle olanlar, başka yerde hükümdar olur”.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Buraya kadar olan açıklamalarımızda ilk defa derli toplu olarak Türklerin Müslümanlığı üzerinde durulmuş ve temel kaynakların bu konulardaki rivâyetleri büyük bir titizlikle incelenmiş ve bir büyük terkib hâlinde okuyucuların istifâdesine sunulmuştur. Bu konulardaki yapmış olduğumuz bu değerlendirmelere son vemeden önce söylemek istediğimiz bir temel gerçek daha vardır. Şöyleki:</span></p>
<p><span>Türklerin büyük kitleler halinde Müslüman olmaları Türk milleti için âdeta yeni bir Ergenekon olmuştur. Türklerin ulu cedleri, milli destanlarımızda da beyan edildiği gibi, kendilerini çevreleyen demir dağları, akıllara durgunluk verecek bir irâde gücü ile eriterek nasıl Asya bozkırlarına taşmışlar, büyük devlet ve imparatorluklar kurmuşlarsa, Türkler İslâm dinine girdikten sonra da aynı şeyleri yapmışlardır. Onlar da bu yeni iman gücü ile batıya doğru yeni bir ilâhi yürüyüşe geçmişler, bir cihan hakimiyetine giden yolun ilk öncüleri olmuşlar bundan da öte bu sâyede birçok büyük devlet ve imparatorluklar kurmuşlardır.</span></p>
<p><span>Bu bakımdan Türklerin büyük kitleler hâlinde Müslüman olmaları bir “Hidayet Bayramı” olarak kabul edilmeli ve bu mukaddes olay her sene yaz aylarında milli bir coşku ve kolektif bir heyecan halinde bir “İlâhi Şükran Günü” olarak kutlanılmalıdır.</span></p>
<p><span>Zira bu büyük ve ilâhi olay, Çin Seddi ve Kaşgar önlerinden Adriyatik sâhillerine kadar bütün Türklük dünyası, başta Türkiye Cumhûriyeti olmak üzere, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan gibi Türk Cumhuriyetleri, hatta dünyanın dört bir tarafına yayılmış olan sadece Türkler değil, kendini Türk bilen ve bunu kalbinde hisseden bütün insanlar tarafından tam bir bayram havasında kutlanmalıdır. Bu aynı zamanda dünya Türklüğünün “işte”, “aşta”, “fikirde” birleşmesinde bir çimento rolünü görecek ve bundan da öte Türk dünyasını aynı iman coşkusu ile çarpan tek bir kalb ve bir yürek hâline getirecek, onları ayrıca şiîlik, Vahhabilik gibi yıkıcı ceryanlardan da koruyacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI</strong></span></a>
</p><p><span>Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 4 Sayfa: 263-270</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ ARSAL, S. M., Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul, 1974, s. 52, Yıldız, H. D., İslâmiyet ve Türkler, İstanbul, 1976.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, nşr. F. Köprülü, Ankara, 1963.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, W., Orta Asya, Türk Tarihi Hakkında Dersler, Hzr. K. Y. Kopraman, A. I. Aka, Ankara, 1975.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, W., Türkistan, Hzr. H. D. Yıldız, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ BUĞRA, M. Emin, Şarki Türkistan Tarihi, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ BÜCHNEN, V. F., Sâmânîler, İA, X, s. 140.</span></div>
<div><span>♦ ÇUBUKCU, A., Türk İslâm Kültürü Üzerine Araştırmalar ve Görüşler, Ankara, 1987. DÂNİŞMEND, İ. H., Türk Irkı Neden Müslüman Oldu? Konya, 1978.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., Çin Tarihi, Ankara, 1974.</span></div>
<div><span>♦ El-Ya’kubî, İbn Vazıh, Târihu’l-Yakûbi, Beyrut, 1960.</span></div>
<div><span>♦ El-Belâzuri, Fütûhu’l-Büldan, tah. A. E. et-Tabbah, Ö. E., et-Tabbah, Beyrut, 1958.</span></div>
<div><span>♦ El-Kaşgarî, Divanü’l-Lugat it-Türk, İstanbul, 1333, s. 292.</span></div>
<div><span>♦ El-Makdisi, Ahsenü’t-Tekâsim, nşr. De Goeje, Leiden, 1877.</span></div>
<div><span>♦ Es-Suyûti, Tarihu’l-Hulefâ, Mısır, 1952.</span></div>
<div><span>♦ Es-Seâlibi, Letâifü’l-Meârif, Mısır, 1960.</span></div>
<div><span>♦ El-Mesudî, Mürûc ez-Zeheb, tah. M. M. Abdü’l-Hamîd, Mısır, 1964.</span></div>
<div><span>♦ Et-Taberi, Tarihu’l-Umam ve’l-Mulûk, tah. M. E. İbrahim, Beyrut, 1967.</span></div>
<div><span>♦ GENÇ, R., Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul, 1981.</span></div>
<div><span>♦ GİBB, H. A. R., Orta Asya’da Arap Fütuhatı, Çev. M. Hakkı, İstanbul, 1930.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Erol, Tarihte Türkler, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ HAMİDULLAH M., Çin İle İlk Devir Müslüman Ülkelerinin Temasları, İÜ., İTED., İstanbul, 1975, sy, 1-2, sf. 142.</span></div>
<div><span>♦ HAMİDULLAH, M., Mecmau’l-Vesâik es-Siyâsiyye, Beyrut, 1969.</span></div>
<div><span>♦ HİTTİ, P. K., The Arabs, Chicago, 1962.</span></div>
<div><span>♦ İZMİRLİ, İ. H., Hz. Peygamber ve Türkler, II. Türk Tarih Kurumu Kongresi, İstanbul, 1943, s. 1013-1044.</span></div>
<div><span>♦ İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1965.</span></div>
<div><span>♦ İbnü’l-Verdi, Tetimme el-Muhtasar fî Ahbal i’l-Beşer, Beyrut, 1970.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ., Eski Türk Dini, İstanbul, 1973.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., Türk Boyları Arasında İslâm Hidayet Fırtınası, Konya, 2001.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., The First Challange of the Turks Against the Arabs, T. D., İstanbul, no: XXXII, s. 896 vd.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., Orta Asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Talas Nazariyesinin Çöküşü, Konya, 1998.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., İlk Müslüman Türk Hükümdar ve Hakanları, Konya, 1996.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., Mukaddes Çevreler ve Eski Hilâfet Ülkelerinde Türk Hâtunları, Konya, 1995. KİTAPÇI, Z., et-Türk fi Muellefât el-Câhız, Beyrut, 1972.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Z., Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler, Konya, 1996.</span></div>
<div><span>♦ KÖSEOĞLU, N., Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, İstanbul, 1990. MUİR, S. W., The Caliphate, its Rise Dicline and Fall, Beyrut, 1963.</span></div>
<div><span>♦ NARşAHİ, Tarih-u Buhara, Mısır, 1965.</span></div>
<div><span>♦ Nizamü’l-Mülk, Siyâsetnâme, Ankara, 1990.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B., Türk Mitolojisi, Ankara, 1997, I.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTUNA, Y., Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ PRİTSAK, O., Karahanlılar, İA., II, s. 251.</span></div>
<div><span>♦ RASONY L., Tarihte Türklük, Ankara, 1971, s. 199, Lewis, B., The Arabs in History, London, 1964.</span></div>
<div><span>♦ SEVİNÇ, N., Türklerin İslâmiyet’e Geçişini Kolaylaştıran Sebebler, TDA. Dergisi, İstanbul, 1980, no: I.</span></div>
<div><span>♦ SHABAN, M. A., The Abbasid Revolution, Cambridge, 1970.</span></div>
<div><span>♦ SHAW, Stanford, J., History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge, 1976. TOGAN, Z. V., Kuran ve Türkler, İstanbul, 1971.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ YUSUF, S. M., İslamic Studies in Islamic History and Culture, Lahore, 1970, s. 67.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar :</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yakın devir Türk tarihçilerinin bu konudaki görüşleri için bkz. Kafesoğlu, İ., Eski Türk Dini, İstanbul, 1973, s. 30 vd; Güngör, Erol, Tarihte Türkler, İstanbul, 1999, s. 65, 66; Ögel, B. Türk Mitolojisi, Ankara, 1997, I, s. 100; Arsal, S. M., Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul, 1974, s. 52, Yıldız, H. D., İslâmiyet ve Türkler, İstanbul, 1976, s. 36, 37, Köseoğlu, N., Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, İstanbul, 1990, s. 44; Dânişmend, İ. H., Türk Irkı Neden Müslüman Oldu? Konya, 1978, s. 67; Sevinç, N., Türklerin İslâmiyete Geçişini Kolaylaştıran Sebebler, TDA. Dergisi, İstanbul, 1980, no: I, s. 5 vd., Togan, Z. V., Kuran ve Türkler, İstanbul, 1971, s. 17, Öztuna, Y., Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, 1997, I, s. 139, Çubukcu, A., Türk İslâm Kültürü Üzerine Araştırmalar ve Görüşler, Ankara, 1987, s. 12; Turan, O., Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul, 1969, I, s. 139 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kitapçı, Z., Orta Asya’da İslâmiyet’in Yayılışı ve Türkler, Talas Nazariyesinin Çöküşü, Konya, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bu konudaki büyük münakaşalar için bkz. Tartışılan Değerler Açısından Türkiye (Bildiriler), Ankara, 1996, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabiî ve Tebea Tabiîleri, Konya, 1997, s. 46 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Hamidullah, M., Mecmau’l-Vesâik es-Siyâsiyye, Beyrut, 1969.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Eberhard, W., Çin Tarihi, Ankara, 1974, s. 204, Hamidullah M., Çin İle İlk Devir Müslüman Ülkelerinin Temasları, İÜ., İTED., İstanbul, 1975, sy, 1-2, sf. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İzmirli, İ. H., Hz. Peygamber ve Türkler, II. Türk Tarih Kurumu Kongresi, İstanbul, 1943, s. 1013-1044.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kitapçı, Z., Orta Asya’da İslâmiyet, s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Et-Taberi, Tarihu’l-Umam ve’l-Mulûk, IV, s. 167, Krş. Kitapçı, Z., The First Challange of the Turks Against the Arabs, T. D., İstanbul, no: XXXII, s. 896 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Hitti, P. K., The Arabs, Chicago, 1962, s. 80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Narşahi, Tarih-u Buhara, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Et-Taberi, VI, s. 521, Kitapçı, Z., et-Türk fi Müellefât el-Cahız, Beyrut, 1972, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Gibb, H.A.R., Orta Asya’da Arap Fütuhatı, Çev. M. Hakkı, İstanbul, 1930, s. 48, Ayrıca krş. Rasony L., Tarihte Türklük, Ankara, 1971, s. 199, Lewis, B., The Arabs in History, London, 1964, s. 76, Muir, S. W., The Caliphate, its Rise Dicline and Fall, Beyrut, 1963, s. 377.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Es-Suyûti, Tarihu’l-Hulefâ, Mısır, 1952, s. 228, el-Mesûdi, Müruc ez-Zeheb, III, s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, nşr. F. Köprülü, Ankara, 1963, (İzahlar), s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk Hükümdar ve Hakanları, Konya, 1996, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Shaban, M. A., The Abbasid Revolution, s. 110, krş. Barthold, W., Türkistan, s. 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Orta Asya’da İslâmiyet, s. 307 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Et-Taberi, VII, s. 56, el-Belâzuri, Futuhu’l-Buldan, s. 625, İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, V, s. 148, 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Et-Taberi, VII, s. 56, el-Belâzuri, Futuhu’l-Buldan, s. 625, İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, V, s. 148, 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Yusuf, S. M., İslamic Studies in Islamic History and Culture, Lahore, 1970, p. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Es-Seâlibi, Letâifü’l-Meârif, Mısır, 1960, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> El-Ya’kûbî, Tarih, II, s. 465 vd., Krş. Kitapçı, Z., et-Türk fi müellefât, el-Câhız, s. III.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> El-Ya’kubî, II, s. 436.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Barthold, W., Orta Asya Türk Tarihi, s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Barthold, W., Türkistan, s. 323, Krş. Shaw, Stanford, J., History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge, 1976, I, s. 153, “Sufizm Whichad Converted Most of the Turkish Nomad to Islam in Central Asia. ”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kitapçı, Z., Mukaddes Çevreler ve Eski Hilâfet Ülkelerinde Türk Hâtunları, Konya, 1995, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> El-Belâzurî, Fütühu’l-Büldan, s. 606, Krş. Yusuf, S. M., Studies’in Islamic History and Culture, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Es-Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, s. 306.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> El-Belâzuri, s. 606.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Büchnen, V. F., Sâmânîler, İA., X, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Nizamü’l-Mülk Siyâsetnâme, Ankara, 1990, s. 134-135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Barthold, W., Orta Asya, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Karahanlılar hakkında bilgi için bkz, Pritsak, O., Karahanlılar, İA., II, s. 251 vd. Genç, R., Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul, 1981; Buğra, M. Emin, Şarki Türkistan Tarihi, Ankara, 1987, s. 177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Kitapçı, Z., Türk Boyları Arasında İslâm Hidâyet Fırtınası, s. 198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> İbnü’l-Esir, IX, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Tezkere hakkında geniş bilgi için bkz. el-Karşi, Mülâkat es-Sürah, s. 130 vd, Gerenard, M. F., la Legend de Saltuk Buğra Han, Journal Asiatıge, Paris, 1900, XV; Turan, O., Satuk Buğra Han Destanı, Ülkü Dergisi, sy. 74-79-80, 82, 88, Arnold, T. W., The Preaching of İslam, s. 218; Banarlı, N. S., Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1971, I, s. 266, Turan, O., Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul, 1971, s. 147, 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> İbnü’l-Esir, VIII, s. 532, İbn Imad el-Hanbeli, Şezerat, II, s. 379, 418, İbnü’l-Cevzi, el-Muntazam, VI, s. 395; Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, III, s. 136, İbnü’l-Verdi, Tetimme el-Muhtasar fî Ahbal i’l-Beşer, Beyrut, 1970, I, s. 430.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Barthold, W., Orta Asya, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> El-Kaşgarî, Divanü’l-Lugat it-Türk, İstanbul, 1333, s. 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> El-Kaşgari, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-musluman-olusu.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> El-Makdisi, Ahsenü’t-Tekâsim, s. 260.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mitolojisinde Kötülük Tanrısı Erlik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-koetuluk-tanrisi-erlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mitolojisinde-koetuluk-tanrisi-erlik</guid>
<description><![CDATA[ Türk Mitolojisinde Kötülük Tanrısı Erlik
Türklerde ve Buryatlada Erlik Han, Moğollarda Erlik veya Homun Han, Kalmıklarda Erlik veya Homın Han, Tuvalarda Erlik veya Lovun Han, Hakaslarda Erlik veya Irlık, SibiryalIlarda Arsan Dolay olarak adlandırılır. Türk mitolojisinde kötülüğün, ölümün, ölülerin ve yeraltının tanrısıdır. Yerlik (Y- &gt;0) kelimesinden türemiştir ve bazen Yerlik olarak da anılır, kişi, güç ve yer, yeraltı ile bağlantılıdır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932c26b143.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mitolojisinde, Kötülük, Tanrısı, Erlik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Erlik-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html">Türk Mitolojisinde Kötülük Tanrısı Erlik</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ramazan Volkan ÇOBAN</strong></span></a>
</p><p>Türklerde ve Buryatlada Erlik Han, Moğollarda Erlik veya Homun Han, Kalmıklarda Erlik veya Homın Han, Tuvalarda Erlik veya Lovun Han, Hakaslarda Erlik veya Irlık, SibiryalIlarda Arsan Dolay olarak adlandırılır. Türk mitolojisinde kötülüğün, ölümün, ölülerin ve yeraltının tanrısıdır. Yerlik (Y- >0) kelimesinden türemiştir ve bazen Yerlik olarak da anılır, kişi, güç ve yer, yeraltı ile bağlantılıdır. Moğollar Erleg veya Yerleg derler. Yenisey Kırgızlarında söylendiği şekliyle Erlig’in, kötü kuvvet anlamına geldiğini runik yazılarından öğreniyoruz ve Altaylılarca da bu anlama geldiği savunulur. Buryatçada kan içen anlamında kullanılır. Erlik hakkındaki geniş bilgileri başta Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Yaratılış destanından ve Şaman dualarından elde ederiz.</p>
<p>Erlik; kötülüğü, hırsı, açgözlülüğü ve her türlü fenalığı sembolize eder. Erlik kendi yaratılışı gereğince, kötü şeyleri seçer ve kötü işler yapmayı tercih eder. İyi şeylerin temeline ve köküne muhaliftir, kendiliğinden onlara karşı çıkar. Bilgisizdir, yıkıcıdır, karıştırıcıdır. Düzen, sulh ve sükûn istemez.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kara nemelerin (kötü ruhların, “neme = ruhsal şey”) başkanıdır. Kara, parlak ve kıvırcık saçları omuzlarından beline kadar sarkacak derecede uzundur. Çatallı uzun keçisakalı dizlerine kadar uzanır ve yine sarkık uzun bıyığını kulaklarına asmıştır. Gözleri arasındaki mesafe altı metredir, göz kapakları bir karıştır. Gözleri ve kaşları kömür gibi karadır. Köpek dişleri dudağından dışarı sarkar. Çin’de iki iblis kardeş olan Kao-Ming ve Kao-Chio hakkında hikâyeler anlatılır. İlkinin ateş saçan gözleri ve mavi derisi, diğerinin yeşil yüzü, yeşil derisi, iki boynuzu ve kılıç gibi dişi vardır. Erlik’in bazı tasvirlerinde Çin’den gelen bu etki açıktır. Hakaslar Erlik’in oldukça çirkin bir görünümü olduğuna inanır. Tuva Şamanizm’inde dünyanın karanlık efendisinin kaba ve boğuk bir sesi vardır ve on iki yer altı tanrısının başkanıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Yeşil demirden kılıcı, insan kafatasından kadehi vardır. Eğerli dokuz boğaya bağlı arabayla yolculuk eder ve boğaları siyah yılana benzeyen kamçıyla hareket ettirir. Küstah, inatçı, utanmaz diye sıfatlandırılır. Erlik, Türk mitolojisinde insana benzemez. Destanların bazı bölümlerinde ve bazı efsanelerde insan şeklinde tasvir edilmiştir, fakat bu insan biçimi Budizm ve Maniheizm tesiriyledir. Yine Türk mitolojisindeki Erlik tıpkı Ülgen gibi Kayra Han tarafından yaratılmıştır ve sonsuz hayata sahiptir. Aslında, en başına dair bir fikir yürütecek olursak, Türk dualizminde kötülüğü temsil etsin diye Kayra Han tarafından yaratılmıştır, diyebiliriz. Her türlü fenalığı yaptığı halde hiçbir zaman öldürülmesi düşünülmemektedir ve başka bir şekilde cezalandırılır, öldürülmemesinin sebebi de hiçbir zaman tatmin edici şekilde açıklanmamıştır. Bu da dualizmin devam etmesi gerektiğinin kalıntısıdır. Dualizmin yanında Ülgen, Kızagan ve Mergen ile kardeş de olabileceği ihtimali vardır. Dünyadaki birçok mitolojide kötülük tanrısı diğer tanrılarla kardeştir. Bu kardeşlik fikri kesinleştirilemez, çünkü yazılı kayıt olmamasının yanında sözlü olarak Türk mitolojisinin bu konusu yabancı etkiler altında oldukça değişmiştir. Yani, kardeş olma ihtimali göz önünde bulundurulacaksa, karşılaştırmalı mitoloji ilkeleri ışığında, tanrılar kardeşlerini öldürmez, yalnızca cezalandırılır. Ayrıca, Yaratılış destanının bir kısmında affedilerek göğe çıkarılır ama kıskançlığı ve kötü hırsı yüzünden tekrar yeraltına gönderilir.</p>
<p>Bir duada şöyle betimlenir:</p>
<p><span>Kara argımak minittü                 Bindiği (at) kara küheylân<br>
Kara kunduz töşöktü                  Döşeği kara kunduz (derisinden)</span><br>
<span>Kurdak yetpes beldü                   Beline kuşak yetişmez</span><br>
<span>Kuçak yetpes moyündü              Boynuna kucak yetişmez</span><br>
<span>Karış bolgon kamaktü                Göz kapağı bir karış</span><br>
<span>Kara mıyık sakaldü                     Kara bıyıklı, kara sakallı</span><br>
<span>Kan çapkan çıraylü                     Kana çalmış yüzlü</span><br>
<span>Mayma saçtü Bay Erlik              Parlak saçlı Bay Erlik</span><br>
<span>Kişi köksü könöktü                     Kuvası kişi göğsünden</span><br>
<span>Ku baştan ayaktü                        Kadehi kurumuş kafatasından</span><br>
<span>Yeşil temir kılıçtü                        Kılıcı yeşil demirden</span><br>
<span>Yalpak temir yaründü                Kürek kemikleri yassı demirden</span><br>
<span>Yilim kara yüstü                          Kapkara yüzlü</span><br>
<span>…                                                      …</span><br>
<span>Kara argımak minittü                 Bindiği (at) kara küheylân</span><br>
<span>Kara çibek tizgindü                     Dizgini kara ipekten</span><br>
<span>Kara yılan kamçılü                      Kamçısı kara yılan</span><br>
<span>Er aldıma külüp kel                    Tam önüme gülerek gel</span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Yaratma gücüne sahiptir ama bunu hiçbir zaman istediği şekilde gerçekleştiremez. Çekicini örsüne vurarak zararlı ve mantıksız şeyler yaratır. Deve, domuz, böcek, yılan, kertenkele ve bazı kötü ruhlar onun eseridir. Yarattığı varlıklar antagonist (savaş için hazırlanmış) yaratıklardır. Hatta Potanin’in derlediği yaratılış destanında<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> insana ruhunu Erlik verir. İradesizliği sembolü olarak sürekli hatalarını tekrarlar.</p>
<p>İnsanlara kötülük eder, insanlara ve hayvanlara salgın hastalıkları bulaştırır, ekinlere çekirgeleri yollar. Öldürdüğü insanların veya ruhu hala dünyada dolaşan ruhları yakalayarak yeraltına götürür, onları kendine hizmetçi yapar. Bunları yaparak insanları kendisine kurban vermeye mecbur tutar. Eğer kendisine kurban verilirse bir süreliğine insanları rahat bırakacağına inanılır. Bununla da memnun edilemezse kişiyi öldürür. Onun hoşlandığı siyah boğa, sakat, zayıf ve hasta hayvanlar kurban edilir. Kendisine asla at kurban edilmez fakat bazen onu memnun etmek için Kara Şamanlarca (Kara Kam) siyah at kurban edilir. Bazı kurbanlar onun açgözlülüğünü azaltmak için dikenli çalı ve otlara asılır. Rivayete göre erlik dikenli çalılardan korkmaktadır. Erlik’e kurban edilen hayvanların başı batıya çevrilir, çünkü yeraltı dünyasının kapısı yeryüzünde bir çatlak görünümündedir ve batıdadır. Erlik’e verilen kurbanlarda şöyle dua edilir:</p>
<p><span>Bu parılgam silerge tabışsın                    Bu kurbanın sizlere ulaşsın<br>
Pasım esen yatsınk                                    Üç yıl müreffeh ve rahat yatarsam</span><br>
<span>Kaya körüp alpatpagar,                            Kıya bakıp bizi ağlatma</span><br>
<span>Paza parılgıgar Pazar aa yatsın               Yine kurbanla ona yetişsin iyi</span><br>
<span>Yakşı kamının küçün alattan ediger      Kamın bile gücünü alıcı ediniz!</span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>
<p>Bir başka dua da şöyledir:</p>
<p><span>Togonoktung toluzi pirigip<br>
Toguz sooktu mirdi</span><br>
<span>Kopek uzumunun fidyesi birikerek</span><br>
<span>Dokuz kemikli paçavra</span><br>
<span>Erlik’e kurban olsun!</span></p>
<p>İsmini söylemek, özellikle hastalıkla ve ölümle geçen zamanlarda, sakıncalıdır, tabulaşmıştır.</p>
<p>Erlik yeraltı diyarında çamurdan, kara demirden ve kara kayalardan yapılmış sarayından oturur. Yer altı dünyasını kara, loş bir güneş aydınlatır. Sonsuz bir alacakaranlık hüküm sürer. İntihar edenlerin kanının doldurduğu ve ölü ataların yaşadığı yer olan siyah bir göl vardır. Bu gölün üzerinde tek bir at kılından oluşan köprü yer alır. Erlik’in karargâhı Toybadım (Doymadım) ırmağının olduğu yerde kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu ırmak insanların gözyaşlarından oluşur. Toybadım ırmağı Bay Tengiz (Büyük Deniz, “Bay” kelimesi “zengin” anlamını değil, bolluğu ve büyüklüğü anlatır) adlı çok büyük bir göle akar ve bu gölü oluşturur. Bu gölün içinde “abra” (timsah benzeri ejderha) ve “yutpa” (yer altı yılanı diye anılan ejderha) denen korkunç yaratıklar bulunur. Aynı zamanda Erlik’in sarayının bekçiliğini de yaparlar. Erlik, kızıl kanlı yemekle beslenir ve ciğer kanı içer. Yeme içme zamanı akşam göğün kızardığı zamandır.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Kızıl havalar onun gücünün doruğunda olduğu zamanlardır. Tan vaktinde hava kızılken esen tan rüzgârı sırasında ağzı açmak yasaktır, çünkü bu Erlik’in ılık nefesidir. Teneffüs edenin felç kalacağına inanılır. Rüzgârın adı “tan saphala”dır. Başka efsanelere göre de, çeşitli bölümlere ayrılmış taştan bir yapıda yaşamaktadır. Altaylar, Şorlar, Baykal Ötesi Evenkiler, Buryatlar ve Sibirya dışında yer alan Moğol ve Mançular da Erlik hakkında benzer inanışlara sahiptirler.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Yeryüzündeki mekânı ise kuzeydeki karanlık topraklardır.</p>
<p>Türk Budist efsanesine göre, geçmişte Erlik bir keşişti, elli yıllık ibadetten sonra kutsallıkta yüksek bir derece elde etti ve doğaüstü güçler kazandı ama aydınlanmaya ulaşmak için bir mağarada bir boğa gerekti. Aldığı bir boğa yüzünden hırsızlıkla suçlandı ve buna da başka bir kutsal adam tanıklık edince haksız yere idam edildi ya da boğayla mağaraya giderken soyguncular tarafından öldürüldü şeklinde yersiz bir ölüm yaşadı.</p>
<p>Başı kesilerek öldürülen Erlik, boynuzlu boğanın başını aldı ve mitolojide şeytana dönüştü. Şeytana dönüştükten sonra kendisinin idamına yol açanları veya soyguncuları öldürdü ve onların kafatasından kendisine tılsımlı bir kolye yaptı. Bu kolye tılsım görevi görerek hem kendisine hem de kılıcına sihirsel güçler verir. Bu olaydan yeraltına inerek yeraltının, karanlığın, ölülerin, cehennem mahkemelerinin başı oldu. İnsanların günahlarını gösteren bir aynaya sahip olduğundan kötülerin cezasında adaletli davranır. Aynı hikâye başka milletlerde anlatılırken Erlik, İran’da Sinj, Tibet’te Shinjeshe<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>, Çin’de Da weide jıngâng<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>, Budist Moğollarda Erlig-jin Jarghagchi<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> olur. Ama genelinde bazen Erlik-Jin, Erli-Jin Jarghaqcı, Yama Erlik Han olarak da geçer. Budist mitolojide Erlik, Uygurlarca Budist mitolojiye uyarlanarak, Yamankata<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> ile etkileşime girdi ve zaman içinde tamamen onun yerini aldı. Erlik’e Altay’da Ölüttöntın Algan da denir, bu da can alıcı anlamıyla Yamantaka ile eşanlamlıdır. Erklig kelimesi Sanskritçede yer edinerek kudretli anlamını taşır. Yamantaka’nın da eğerli dokuz cehennem boğası, yılanı andıran kırbacı ve kurukafadan kolyesi vardır. Yeraltının ve ölülerin efendisi oldu. Hemen hemen Türk mitolojisindeki Erlik’e benzer, fakat Hint kültürü içinde birkaç ek daha yapılmıştır. Japon Budizm’inde Daiitoku Myoo<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> olarak bilinir, koyu mavi rengiyle aydınlanmayı ve öfkeyi simgeleyen otuz dört silahını tutan altı yüz veya on altı bacak ve kolla resmedilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Erlik Han’ın Karaş Han, Matır Han, Şıngay Han, Kömür Han, Badış Han, Yabaş Han, Temir Han, Uçar Han, Kerey Han adlı hepsine Kara Oğlanlar denilen dokuz oğlu; adları bilinen Erke Solton (Sultan), Sekiz Gözlü Kişyey Ana ve başka yedi kızı olmak üzere dokuz kızı vardır ve hepsine Kara Kızlar denir. Bu kızlara şaman dualarında utanmaz maskaralar denmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Sibirya Samoyedleri Erlik’i kendi kötülük ve ölüm tanrıları Todote ile özdeşleştirmiştir. Yaratılış destanında İran Mani mitolojindeki kötülük ve yer altı efendisi olan Ehrimen ile büyük benzerlikler gösterir.</p>
<p>Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan ve doğaya bağlı bir yaşam sürdüren ve Türk halklarından olan Dolganların anlattığı bir efsaneye göre, Erlik Han Mamutları yeryüzünden alıp yer altı âlemine götürmüştür. Mamutlar orada pis kokular, sıcağın ve karanlığın içinde Erlik’e hizmet etmek zorundadır. Eğer bir mamut oradan kaçıp yeryüzüne ulaşmaya çalışırsa hemen buz kesilip ölür.</p>
<p>Ülgen’in Erlik’ten her açıdan üstün olması, Ülgen’in onu istediği zaman cezalandırması ve hiçbir zaman kötülüğün iyiliğe üstün gelememesi Türk mitolojisinde monoteist bir eğilimdir. Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Yaratılış destanında Erlik bir insan olarak betimlenmiştir. Veselovsky’nin derlemesinde ise Erlik tamamen insanlığa bürünür.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Tüm bunlar eskiden bir Tanrı olan Erlik’in şeytan gibi metafizik varlıktan daha da aşağı olan insan kadar basitleşmesi anlamına gelmektedir. Daha soran Erlik sadece kötü ruhların başı olarak anılacaktır ve öyle kalacaktır. Ülgen ise Kayra Han ile özdeşleşerek tak tanrı pozisyonuna yükselecek ve Gök Tengri olacaktır.</p>
<p>Aslına bakılacak olunursa Türk-Altay ve Türk-Sibirya İnanışlarında mutlak iyiliğin ve özellikle Radloff ve Verbitsky’nin derlediği Altay yaratılış destanında tek tanrı Ülgen’in evrene hâkim olduğunu görürüz. Kötülerin başı veya şeytan fikri yani Erlik’in ve temsil ettiği ilahi kötülük fikri daha sonraki dönemlerde Budizm, Lamaizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve en önemli izleri bırakan Zerdüştlüğün etkisinde gelişmiş olabilir. Altay ve Sibirya Yaratılış destanlarında Erlik bazen insan bazense ilk yaratıklardan bir hizmetkâr olarak tasvir edilir. Tanrı olarak çok az tanınmıştır. Eski Perslilerin bu düalizmi Hıristiyan teolojisinin gelişmesinde de önemli derecede etkileri olduğundan aklımıza ilk olarak Pers mitolojisinin etkisi gelmektedir. Hıristiyanlığın Musevilikten aldığı şeytan fikrinin Perslerin Ehrimen fikrinden doğmuş olması muhtemeldir, ya da en azından bu kaynaktan temel özelliklerini almıştır. Musevilerin Babil esaretinden önce tüm kötülüğün yaratıcısı olan bir Şeytan fikirleri yoktu. Eski Ahit’te, tıpkı İlyada’daki Zeus gibi, Yehova’nın da iyiyi ve kötüyü kendi elleriyle ayırdığı yazılır, hatta Eski Ahit’te Yehova’nın şu sözleri dikkat çeker; “Kötülükleri ben yaratıyorum.”<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>, “Dünyada kötülük olur da bunu Tanrı yapmamış olur mu?”.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Cemet’teki Yılan öyküsünden Eski Ahit’te hiç bahsedilmemiştir. Tüm kötülüklerin nedeni olarak gösterilen “Şeytan” fikri, Musevilerin Pers fikirleri ile temasa geçmesinden sonra yazılan kitaplarda ortaya çıkar. Eyyüb’ün Kitabı’nda, “Şeytan, Elohim’in oğullarından bir tanesi olarak hala göksel mahkemenin üyeleri arasındadır ve görevi sürekli olarak insanların suçlarını ortaya çıkarmaktır. Bu görevi nedeniyle o denli şüpheci olur ki insanların hiçbirinde erdem olduğuna inanmaz. Tanrı’ya olan hürmetlerinin altında bile bir çıkar duygusu arar.” Böylece bu meleğin kişiliği bozulur ve insanlar arasında nefret edilen biri haline gelir. Daha sonra Museviler Ehrimen’in tüm özelliklerini ona yüklerler ve bu şekilde Hıristiyan dünyasına girer.<a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>. Erken Türk mitolojisinde şeytanın tasvirine rastlanmaz. İyilik tanrının armağanıdır, kötülük ise bir tür şanssızlık veya insanın ta kendisidir. İlerleyen zamanlarda ise kötü ruhların işi olacaktır. Gelişen inanç şeytanı ortaya çıkarmaya başlar. Kutuplaşma ile oluşabileceği gibi dış etkileşimler sonucunda da kültüre yerleşmiş olabileceği daha muhtemeldir. Hıristiyanlıkta şeytanın yer almasında şüphesiz Museviliğin etkisi olduğu gibi yine aynı su götürmez gerçekle Museviliğe de Pers kültüründen geçmiştir. Yine bu kötü işlerle uğraşan, insan düşmanı ifritlerin başı fikrinin Perslilerden dünyaya yayılmış olabileceği de birçok bilim adamının ortak görüşüdür. Tıpkı Musevilere geçtiği gibi şeytanın Türklere de böyle geçtiği söylenebilir. Bu örnekle, şeytan mitinin nasıl ve ne yolla yayıldığı hakkında fikir edinebiliriz.</p>
<p>Ayrıca ilginç bir bilgi olarak Erlik‘in öyküsü paleoantolog Bayshin Tsav’a ilham vermiştir. Bayshin Tsav’ın 1972 yılında Sovyet-Moğol seferi sırasında Moğolistan’ın Ömnögovi Aymag bölgesinde bulduğu bir kafatası ve bazı post-kranial parçalar buldu. Bunun doksan milyon yıl önce yaşamış bir dinozorun keşfi olduğunu anladı. Altangereliyn Perle tarafından tanımlanan dinozora adını gezileri sırasında Moğol kültürü ve mitolojisinden etkilenen, yerin altında Erlik’in yaşadığını söyleyen yerli halktan etkilenen paleontolog Roy Chapman Andrews tarafından Erlikosaurus Andrewsi şeklinde adlandırılmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ramazan Volkan ÇOBAN</strong></span></a>
</p><p><span><a href="mailto:volkan_coban@hotmail.com.tr">volkan_coban@hotmail.com.tr</a></span></p>
<hr>
<p>Bu Makale Simitçay Dargisi S.2 2012 de “TÜRK MİTOLOJİSİNDE KÖTÜLÜK TANRISI ERLİK’İN İNANIŞTAKİ YERİ, TASVİRİ VE KÖKENİ” adı ile yayınlanmıştır.</p>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cilt I, s. 429.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Sovyet Tarihi Ansiklopedisi, Edisyon: E. M. Zhukov, Moskova 1973-1982.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İnan, Abdülkadir. Şamanizm, s. 40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Potanin, Ocherky, IV, s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> İnan, Abdülkadir. Eski Türk Dini Tarihi, s. 64</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> İnan, Abdülkadir. Eski Türk Dini Tarihi, s. 66</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Anohin, A. V. Material Po Samanstvu u Altaystev (Publication du Muse d’Anthropologie et d’Ethnog. de I’Acad. des Sciences de Russie.) Volume IV, 2, (1924).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Diöszegi, Vİlmos. Shamanizm in Siberia, Akademiai Kiado, Busapeşte 1978.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Tibetçe: Shinjeshe.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Çince: Da weide jingang,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Moğolca, Erlig-jin Jarghagchi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Sanskritçe: Yamantaka.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Çince: Daıitokumyouou.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Dünya Halklarının Mitleri, Edisyon: Tokarev, S. A. Myall, L. E. Tartu 1991, s. 671, s. 719.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> İnan, Abdülkadir. Şamanizm, s. 40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Veselovsky. Raztskaya, V, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Isaiah, xiv. 7</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Amos iii. 6; Iliad, xxiv. 527; Samuel xxiv.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-mitolojisinde-kotuluk-tanrisi-erlik.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Fiske, John. Myths and Myth-Makes, s.130</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şamanizmin Bilimsel Arka Planı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/samanizmin-bilimsel-arka-plani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/samanizmin-bilimsel-arka-plani</guid>
<description><![CDATA[ Şamanizmin Bilimsel Arka Planı
Bugün birçok ülkede bilimsel çalışmalar disiplinlerarası bilimsel araştırmalar şeklinde yürütülmektedir. Örneğin, dünyamız dışındaki yaşam araştırmaları için astronomi, biyoloji ve hatta kimya bilimleri güçlerini birleştirmiş ve böylece ortaya astrobiyoloji, astrokimya gibi bilim dalları çıkmıştır. Bunun gibi, özellikle son dönemde nöroloji (sinir bilimi) ile farklı disiplinlerin ortaklaşa çalışmasıyla nörobiyoloji, nörokuantoloji gibi bilim dallarından söz edebilmekteyiz. Günümüz bilim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932c108002.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şamanizmin, Bilimsel, Arka, Planı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Ozgur-Baris-Etli-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html">Şamanizmin Bilimsel Arka Planı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><span>Bugün birçok ülkede bilimsel çalışmalar disiplinlerarası bilimsel araştırmalar şeklinde yürütülmektedir. Örneğin, dünyamız dışındaki yaşam araştırmaları için astronomi, biyoloji ve hatta kimya bilimleri güçlerini birleştirmiş ve böylece ortaya astrobiyoloji, astrokimya gibi bilim dalları çıkmıştır. Bunun gibi, özellikle son dönemde nöroloji (sinir bilimi) ile farklı disiplinlerin ortaklaşa çalışmasıyla nörobiyoloji, nörokuantoloji gibi bilim dallarından söz edebilmekteyiz. Günümüz bilim anlayışında yeni fikirler ortaya atabilmek ve bu fikirleri destekleyici veriler bulabilmek bazen farklı bilim dallarının ortak çalışmasıyla mümkün olabilmektedir. Belirli bir konuda araştırma yaparken yalnızca tek bir bilim dalının verileriyle çalışmak yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, ilgili araştırma konusu hakkında doğru sonuçlara ulaşabilmek birçok farklı açıdan yaklaşım yapmayı gerektirmektedir. Bu makalede, son dönemde disiplinlerarası bilim dallarında gerçekleştirilen deneylerin sonuçlarına dayanarak şamanizmin kökeninde yar alan ve günümüze kadar hiç araştırılmayan, görmezden gelinen olgular bilimin verileri kullanılarak açıklanmaya çalışılmıştır.</span></p>
<p><span>Şamanlar (kam, bakşı, böge, udagan vb.) söz konusu olduğunda klasik bilim görüşünün konuya yalnızca teorik ve yüzeysel baktığı, bu nedenle de şamanizmin mistik veya ezoterik olarak düşünülmesi gerektiği algısı ortaya çıkmıştır. Şamanların sahip olduğu birtakım yeteneklerin bilimsel yöntemlerle nasıl açıklanabileceği hiç düşünülmemiş, düşünülse de şamanizme yalnızca sosyolojik ve dinsel açıdan bakılmış, şamanların olağandışı zihinsel yetenekleri bir türlü bilimsel “veri” olarak tanımlanamamıştır. Bunun nedenlerinden biri şamanizm araştırmalarının yalnızca sosyologlar, tarihçiler veye Türkologlar tarafından yapılıyor olmasıdır. Bir sinir bilimcisinin veya kuantum fizikçisinin şamanizm ile ilgilenmesi ve bu konuyla ilgili bilimsel bir araştırma yapmış olması ülkemizde pek sık rastlanan bir durum değildir. İkinci neden ise disiplinlerarası çalışmaların ülkemizde maalesef henüz farkına bile varılamamış olmasıdır. Halbuki en basitinden şamanların o veya bu şekilde zihinlerinde gördükleri ve tasarladıkları şekiller, desenler, sahneler ve de bunların kaya üstlerine, mağara duvarlarına ve daha sonra halı ve kilimlerimize resmedilmiş olmaları bilimsel bir “veri”dir. Şamanların bazı hastaları iyileştirebilme yetenekleri bilimsel bir “veri”dir. Şamanların insanüstü veya doğaüstü denilen “geleceği görme”, “telepati” gibi terimlerle açıklanan fenomenleri gerçekleştiriyor olmaları da bilimsel bir “veri”dir. Çünkü bu olgu çok kez gözlenmiştir, fakat ne yazık ki akademisyenler tarafından sürekli görmezden gelinmiştir. Sık olarak gözlenen bu durumların veri sınıfına alınmaması ya da daha doğru bir söylemle görmezden gelinmesi bilimin yöntemi olamaz. Görmezden gelmek, bilimsel kılıflara uymuyor demek, bilimsel değil bilim dışı bir yöntemdir. Bilim, verileri elinin tersiyle itmez, aksine olayların üstüne gider, araştırır, veri toplar ve olumlu veya olumsuz bir sonuç sunar.</span></p>
<p><span>Şamanların bitkileri ve hayvanları duyabildikleri, onların ruhlarıyla iletişime geçebildikleri veya en azından haklarında öyle düşünüldüğü bilinen bir olgudur. Basit deyimle, şamanlar doğada gerçekleşiyor olan birtakım fenomenlerin farkındadırlar veya bunu algılama konusunda sıradan insanlardan daha hassastırlar. Burada şamanizme bir gizem, mistik bir olay gözüyle bakılırsa şamanların garip ve anlaşılamaz davranışlarından dolayı onlara bu gibi şeylerin atfedildiği veya yakıştırıldığı fikri ortaya atılabilir. “<em>Ruh</em>” terimi, mistik, ezoterik bir kavram olduğundan, yalnızca bu kelimenin çağrıştırdığı algı nedeniyle çoğu bilim insanının şamanizmi bilimsel araştırmalara konu edemeyecek olması öngörülebilir. Fakat, burada ‘<em>ruh</em>‘ terimine dinsel veya ezoterik değil de fiziksel bir gerçeklikmiş gibi bakıldığında sorun da ortadan kalkmış olacaktır. Örneğin, kızılötesi kameraların biz insanlar gibi yaşam formlarını algılayabiliyor olmasının nedeni insan bedeninin, daha doğrusu bedeni oluşturan hücrelerin saldığı ışınımdır. Bu ışınımı kızılötesi kamera teknolojisi henüz ortaya çıkmamışken görme kabiliyetine sahip veya algıları buna hassas olan hipotetik bir kişi, pekala onu ‘ruh’ veya ‘ruhlar’ şeklinde tanımlayabilirdi. O halde, yalnızca gelenekselleşmiş bir kelimeye takılıp, onun ardına sığınıp bu şekilde olası verileri görmezden gelmek bilimsel anlayışa sığmaz diye düşünülebilir. Bilim insanı, “<em>Acaba bu olgunun arka planında ne olabilir</em>?” mantığıyla problemlere yaklaşmalıdır.</span></p>
<p><span>Acaba bitkiler modern insanın ve bilim insanlarının zannettiği gibi kendi halinde, öylece kaynatılıp yenilmeyi bekleyen ve yalnızca oksijen ihtiyacımızı karşılayan canlılar mıdır, yoksa bir zamanlar şamanların tanımladığı türden gizemli yaşam formları mıdır? Şamanlar bitkilerin birbiri ile iletişim kurabildiklerine, ormanın bu nedenle kendileriyle konuşabildiğine inanırdı. Bu tür bir konuşma elbette bir diyalog şeklinde ele alınmamalıdır. <strong>Nevill Drury</strong>‘e göre şamanlık bir görü (vision) geleneğidir, doğal dünyanın tanrı ve imgeleriyle bağ kurmaya yarayan değiştirilmiş bilinç konumlarının eski bir kullanım pratiğidir [1]. Peki bitkiler birbirleriyle iletişim kurabilir mi? Şamanlar doğadaki örüntüleri görebilir ve ritimleri algılayabilirler mi? Türklerde neden “<em>kömey (khöömei)</em>” denilen bir gırtlak müziği vardır ve bu müziğin esas kaynağı şamanlar mıdır? Kuantum biyoloji, nörokuantoloji gibi bilimler şamanların dünyasını anlamak adına bize yeni bir yol gösterebilir mi? Şimdi bu sorulara cevap arayalım.</span></p>
<p><span>Bitkilerin ses dalgalarıyla etkileşebildiklerine ve onlardan fiziksel olarak etkilendiklerine dair gerçekleştirilen bilimsel çalışmaların sayısı son dönemlerde giderek artmaktadır. Bu bilimsel çalışmalardan birinde bitkilere yöneltilen ses dalgaları sonucunda onların fiziksel ve kimyasal yapılarında meydana gelen olası değişimler konu alınmıştır. <strong>Dr. Reda</strong> <strong>Hassanien</strong> ve çalışma arkadaşlarının gerçekleştirdikleri bazı deneylerin sonuçları 2014 yılında ‘Journal of Interactive Agriculture’ dergisinde yayımlanmıştır. “<em>Bitkilerde Ses Dalgalarının Etkileri Konusunda Gelişmeler</em>” adlı makalede şu bilgiler aktarılmıştır: “<em>Ses dalgası teknolojisi birçok farklı bitkiye uygulanagelmiştir. Farklı frekanslardaki ses dalgalarının, ses basıncı düzeylerinin, pozlama (uygulama) sürelerinin ve ses kaynağının bitkiden olan uzaklığının bitki gelişimine etki ettiği gözlenmiştir. Deneyler açık hava ve sera koşullarında farklı işitilebilir ses frekanslarında ve ses basıncı düzeylerinde yürütülmüştür. 1 kHz frekansta, 100 dB (desibel) şiddette ve 0.2 metre uzaklıkta (kaynağın bitkiden olan uzaklığı) callus hücrelerinin hücre duvarı akışkanlığının ve hücre bölünmesinin daha iyi sağlandığı ve aynı zamanda koruyucu enzimlerin ve endojenik hormonların daha aktif olduğu gözlenmiştir.</em>” [2]. Bu bilimsel deneyin de gösterdiği gibi bitkiler ses dalgalarına karşı duyarsız değildirler. Günümüzde ses dalgaları ve bitkiler arasındaki ilişkiyi ele alan çalışmalar ‘biyoakustik’ adı verilen çalışma alanında yapılan deneyler ile birlikte yürütülmektedir.</span></p>
<p><span>Bitkilerin birbirleriyle kimyasal madde ve ses dalgaları aracılığıyla iletişim kurabiliyor olmaları bilimsel yöntemlerle kanıtlanabilir mi? Elbette bunun için öncelikle bu fenomenlerin bilimsel yöntemlerle ele alınabileceğini düşünebilen açık fikirli bilim insanları gereklidir. Bunlardan biri Batı Avustralya Üniversitesi’nden <strong>Monica Gagliano</strong>‘dur. <strong>Gagliano</strong>, biz insanların doğanın bize sundukları konusunda aşırı korumacı olduğumuzu ve kendimizi kapalı bir kutudaymış gibi sınırlandırdığımızı, aslında doğanın bize kullanabileceğimiz birçok şey sunduğunu belirtmektedir [3]. California Üniversitesi’nden <strong>Richard Karban</strong>, son 15 yılda elde ettiğimiz bilgilere göre bitkilerin kendi aralarında kurdukları iletişimin eskiye oranla daha fazla kabul edilebilir olduğunu dile getirmektedir. Yine <strong>Karban</strong>‘a göre uçucu organik bileşikler (VOCs: Volatile Organic Compounds) ilk kez bitki bilimciler <strong>Jack Schultz</strong> ve <strong>Ian Baldwin</strong> tarafından 1980’lerin başında teorik olarak öne atılmış ve bugün bu uçucu bileşiklerin bitkilerin kendi aralarındaki iletişimlerde kullanılıyor olduğu kanıtlanmıştır [4]. <strong>Gagliano</strong>‘ya göre bitkilerin kökten-köke meydana getirdikleri alarm sistemleri, ekosistemi yani ağaçların oluşturduğu ormanı birbirine organik olarak bağlamaktadır. <strong>Gagliano</strong>, bu internet benzeri ağın, mantarlar aracılığıyla gerçekleşmesinin mümkün olduğunu ve ayrıca bitkileri birbirine bağlayan bu ağ yoluyla akustik sinyallerin de gönderilebileceği bilgisini vermektedir [5]. Radboud Üniversitesi’nden <strong>Josef Stuefer</strong>‘e göre de bitkiler kendi aralarında bir iletişim şebekesi oluşturabilmekte ve hatta bitki virüsleri bu ağı kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmektedir [6]. British Columbia Üniversitesi’nden Orman Ekologu <strong>Suzanne Simard</strong> ise yaptığı bilimsel araştırmada ilginç sonuçlara ulaşmıştır. <strong>Simard</strong>‘a göre ormanda yer alan yaşlı ve dev ağaçlar daha genç ve küçük ağaçlara mantarların bizzat oluşturduğu bir ağ aracılığıyla bağlanabilmektedir. Bu dev ağaçların olmadığı ortamlarda ise çok sayıda fide ve ağaç bile bu iletişimi verimli olarak sağlayamamaktadır. <strong>Simard</strong>, dev ağaçların tüm bitki ekosistemini bu ağlar aracılığıyla yönetebiliyor olabileceğini de düşünmektedir. <strong>Simard</strong>‘ın son araştırmasına göre ormanda bir bölgede dev bir ağaç (ana ağaç diye tanımlıyor) kesildiğinde, ardından daha genç ağaçların dayanıklık kat sayılarının azaldığını tespit etmiştir [7]. <strong>Dr. Grace Augustine</strong><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ise ağaçların kökleri arasında nöronlar arasındaki sinapsların yaptığı türden bir çeşit elektrokimyasal iletişimin olabileceğini belirtmiştir [8]. Şamanlar için en önemli ögelerden biri olan ve kültürümüzün derinliklerine kadar işlemiş olan hayat ağacı veya dünya ağacı motifine bir de bu gözle bakabilir miyiz? Şamanların ruhsal veya göksel yolculuklarında kullandıkları, üst, orta ve alt dünyaları birbirine bağlayan hayat ağacının kökeni acaba aktarılan bu bilimsel fikirlerde aranabilir mi? Hayat ağacının kökeni ormanları yöneten dev ve yaşlı ağaçlar mıdır? Yoksa şamanlar hayat ağacına ruhsal olarak tırmanmıyorlar da bu dev ağaçların diğer ağaçlarla gerçekleştirdikleri elektrokimyasal iletişime mi ortak oluyorlar? Veya şamanlar bu iletişimi bir şekilde algılayabiliyorlar mı? Kamlar bu elektrokimyasal ağa sindirdikleri bazı özel mantar ve bitki türleri aracılığıyla, onların zihinsel etkisiyle bağlanıyor olabilirler mi? Öyle görünüyor ki, şamanizmin bilimsel arka planında biyoakustik ve biyokimya gibi bilim dalları bulunmaktadır. <strong>Gagliano</strong>‘nun şu sözleri tam da bu noktada önem kazanmaktadır: “<em>Şamanlar bitkilerin seslerini duyabildiklerini ve bu sesleri öğrenebildiklerini söylerler. Belki de bizim daha önce dikkat etmediğimiz noktalara önem verdiler. Bu gerçekten ilgi çekici. Biz bu bağlantıyı kaybetmiş olabiliriz fakat bilim günümüzde bunu yeniden keşfetmek için çalışıyor</em>.” [9]. Bugün özellikle Orta Asya’daki Türklerin yaptığı ‘kömey (khöömei)’ denilen gırtlak müziğinin kökeninde şamanizmin olduğu düşünülebilir mi? Şamanların bu sesleri doğayı dinlemek, onu dillendirmek amaçlı yaptıkları düşünüldüğünde onların doğa-ritim-ses bağlantısını çok iyi algılayabilmiş ve içselleştirmiş olduklarını söyleyebiliriz. Belki de şamanlar kendi çıkardıkları seslerle ve yardımcı psikoaktif bitkilerin sindirimiyle birlikte zihinlerinde birtakım imgeler yaratabiliyor ve onlardan bazı anlamlar çıkartabiliyorlardı.</span></p>
<p><span>Şamanizmin bilimsel arka planında biyoakustik, biyokimya bilim dallarının yanında nöroloji ve kuantum fiziği de yer alıyor olabilir mi? Son dönemde disiplinlerarası bilimler olan kuantum biyoloji ve nörokuantolojinin çalışma alanları hakkında çok sayıda makale yayımlanmıştır (Grandpierre ve ark., 2013<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>; Gardiner ve ark., 2010<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>; Sayın 2011<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>; Persinger ve Dotta, 2011<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>; Limar 2011<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>; Tarlacı 2010<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>). Bu bilimsel makaleler kuantum fiziği prensipleri (kuantum dolanıklık, kuantum sıçraması vb.) ile beyin aktiviteleri arasındaki ilişkileri konu almıştır. Bugüne kadar görmezden gelinen veya üzerinde durulmayan beyin ve zihin kaynaklı fenomenlerin gizemi kuantum fiziği – nöroloji ilişkisi ile çözülmeye çalışılmaktadır. Şamanların da deneyimlerinde zihin kapasitelerini fazlasıyla kullandıklarını düşündüğümüzde eğer varsa kuantum fiziği – zihin – bilinç ilişkisini iyi anlamak gerekmektedir. O zaman şamanizm bir mistizm olmaktan çıkıp bilimsel bir veri sınıfına konulabilecektir. Şamanın ruhsal yolculuğunun bilimsel arka planını California Üniversitesi’nden <strong>Michael Winkelman</strong> şu şekilde açıklıyor: “<em>Şamanizm insan bilişselliğinin doğasında kökleri bulunan, görünür deneyimlerle temsil edilen görsel sembolizmi üretmek adına beynin farklı seviyeleri boyunca olan bilgiyi birleştirmek için bilincin değiştirilmiş durumunu irtibatlandıran bir olgudur</em>.” [10].</span></p>
<p><span>İnsanlar gelecek hakkında bilgi sahibi olabilir mi veya henüz yaşanmamış bir olay insanları etkileyebilir mi? Klasik fiziğin nedensellik ilkesine göre bu mümkün görünmese de son dönemde yapılan bazı bilimsel deneyler bunun mümkün olabileceğini ortaya koyuyuyor. Cornell Üniversitesi’nden Psikolog <strong>Daryl Bem</strong> bu tür deneyleri yapan ve olumlu sonuçlar alan bilim insanlarından yalnızca biridir [11]. Bunun dışında çok sayıda deneyin sonucunda geleceği görme ve önsezi olaylarının yaşanabildiği gösterilmiştir (Puthoff ve Targ, 1976<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>; Targ ve Katra, 1998<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>). ESP (Extrasensory Perception: Duyudışı Algılama) fenomeni ve özellikle önsezi kuantum zihnin (quantum mind) bir sonucu veya onun gösterilmiş özellikleri olarak açıklanmaktadır (Temkin 1982<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>; 1999<a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>). <strong>Temkin</strong>‘e göre insanların geleceği öngörebilmeleri onlara evrimsel açıdan da büyük bir avantaj sağlayabilir, çünkü insan toplulukları bu şekilde birçok potansiyel tehlikeden korunabilir [12]. Northwestern Üniversitesi’nden Psikolog <strong>Julia Mossbridge</strong> ve çalışma arkadaşlarının bilimsel bir deneyde elde ettikleri sonuçlarda ise deneklerin 1-10 saniye sonrasını görebildikleri belirtilmiştir. Deneyde, deneklerin 1-10 saniye sonrasında karşılarına çıkacak olan uyarıcıya önceden tepki verebildikleri gözlenmiştir. Deney grubu bu fenomene ‘<em>Öngörülü Nedensel Olmayan Aktivite</em>‘ adını vermiştir. [13]. Bu deney sonuçları açıkça gösteriyor ki, kültürümüzde de binlerce yıldır yer alan altıncı his, içine doğmak, hissetmek gibi terimlerin bilimsel arka planının olması şiddetle muhtemeldir. Şamanlara atfedilen gelecekten haber verme ve bunu toplumun yararına kullanma olgusunun arka planında nörobiyoloji, nörokuantoloji gibi bilim dallarının olduğunu görebilmekteyiz. Ayrıca, yine rüyalar ve telepati fenomeni ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalar bu fenomenlerin de bilimsel yöntemlerle açıklanabileceğini öngörmektedir. Özellikle anneleri ile çocukları ve birbirine duygusal olarak çok yakın olan çiftlerin telepatik deneyimler yaşıyor olması bilim insanları arasında hararetle tartışılan konulardan biridir. Bu konuda en ciddi deneyleri Cambridge Üniversitesi’nden <strong>Rupert Sheldrake</strong> yürütmektedir [14]. Yakın bir gelecekte insanların ve dolayısıyla şamanların telepatik yetenekleri konusundaki bilgi düzeyimizi arıtabilecek deney sonuçlarıyla karşılaşabiliriz.</span></p>
<p><span>Şamanların iyileştirici güçleri veya en azından vücudun belirli yerlerindeki hastalıkları doğru tanımlayabilmelerinin nedenini bilimsel arka planda arayabilir miyiz? Cevap evettir. Şamanların insanların hastalıklı bölgelerini, organlarını saptayabilmelerinin bir yolu var: biyofotonlar. Biyofotonlar, biyolojik sistemlerden yayılan oldukça zayıf şiddette foton salınımlardır (Bishof 1995). Bitkilerin tüm yaşayan hücreleri, hayvanlar ve de insanlar çıplak gözle görülemeyen ancak özel donanımlarla algılanabilen bu ışınımı yayarlar. Bu ışık salınımı, yaşayan bir hücrenin fonksiyonel durumunun da göstergesidir. Dolayısıyla herhangi bir ölçüm yapıldığında hücrenin o anki fonksiyonu anlaşılabilir olur. Sağlıklı ve kanserli hücreler biyofoton salınımlarındaki farklılıklar incelenerek tespit edilebilir. Günümüz kanser araştırmalarında bu yöntem kullanılmaya başlanmıştır. Erken hastalık tanısı, kimyasal ve elektromanyetik kirlilik testleri ve biyoteknolojinin bazı alanlarda bu yöntemler uygulanmaktadır [15]. Nöropsikolog <strong>Karl Pribram</strong>‘a göre beynin ve sinir sisteminin ve belki de tüm insan bedeninin oluşturduğu biyofoton alanı, hafızanın ve bilinçle ilgili diğer fenomenlerin altında yatan sebep olabilir [16]. Görüldüğü üzere vücutta herhangi bir zarara uğramış ve hastalıklı olan bir bölge biyofoton salınımdaki farklılıklar nedeniyle vücudun sağlıklı bölgelerinden ayrılabilir. Gözle görülemeyen bu etkiyi acaba bazı şamanlar beyinlerinin henüz işlevini bilemediğimiz bölgelerinin aktif olmasıyla algılıyor olabilir mi? Ya da birtakım psikoaktif bitkiler yardımıyla biyofoton salınımları onlara görünür oluyor olabilir mi? Peki şamanlar hasar görmüş bu bölgeleri nasıl iyileştirebiliyordu? Ses dalgaları ve müzik bu sorunun cevabı olabilir mi? Ses dalgaları ve müzikle iyileştirme olgusu hakkında da bilimsel deneyler tasarlandığını ve gerçekleştirildiğini burada belirtelim. Özellikle <strong>Dr. Mitchell Gayno</strong>r’un bu konudaki çalışmaları dikkat çekicidir [17]. Büyük bir cesaretle fakat haklı olarak sorduğumuz bu soruların bilimsel deneyler sonucu olumlu veya olumsuz olarak cevaplandırılabileceğini umalım.</span></p>
<p><span>Görüldüğü üzere hakkında çok şey yazılan ve çizilen şamanizm yalnızca sosyolojik ve dinsel açıdan ele alınmamalı, özellikle son yıllarda hızla gelişen disiplinlerarası bilim dallarınının yaklaşımlarıyla birlikte dikkate alınmalıdır. Bugün mistik yönleriyle ifade edebildiğimiz şamanizm hakkında eldeki veriler dışında yeni bilimsel verilerle desteklenirse çok daha fazla şey öğrenebilir. Artık şamanizme yeni çağ (new age) akımının bir parçası, ruhçu ya da spiritüel açılardan bakılmamalı, şamanizm bu sınıfa sokulmamalıdır. Şamanizme bilimsel perspektiften bakarak inançlarımızın kökenindeki doğacı, bilimsel felsefeyi kavrayabilmeliyiz.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><span>Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Yüksek Lisans (Mezun) </span><span>ozguretli@gmail.com</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar: </u></strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> <strong>Nevill Drury</strong>, <em>Şamanizmin Ögeleri</em>, Okyanus Yayıncılık, 1989.</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> <strong>Reda HE Hassanien, Tian-zhen Hou, Yu-feng Li and Bao-ming Li</strong>, <em>Advances in Effects of Sound Waves on Plants</em>, Journal of Integrative Agriculture, Vol:13, Issue:2, s.335-348, 2014.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> <a href="http://www.livescience.com/27802-plants-trees-talk-with-sound.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.livescience.com/27802-plants-trees-talk-with-sound.html</a></span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> <a href="http://www.the-scientist.com/?articles.view/articleNo/38727/title/Plant-Talk/" target="_blank" rel="noopener">http://www.the-scientist.com/?articles.view/articleNo/38727/title/Plant-Talk/</a></span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> <a href="http://www.ecology.com/2012/10/08/trees-communicate/" target="_blank" rel="noopener">http://www.ecology.com/2012/10/08/trees-communicate/</a></span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> <a href="http://news.nationalgeographic.com/news/2007/10/071001-plant-networks_2.html" target="_blank" rel="noopener">http://news.nationalgeographic.com/news/2007/10/071001-plant-networks_2.html</a></span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> <a href="http://www.ecology.com/2012/10/08/trees-communicate/" target="_blank" rel="noopener">http://www.ecology.com/2012/10/08/trees-communicate/</a></span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> a.g.k.</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> <a href="http://news.nationalgeographic.com/news/2007/10/071001-plant-networks_2.html" target="_blank" rel="noopener">http://news.nationalgeographic.com/news/2007/10/071001-plant-networks_2.html</a></span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> <strong>Michael Winkelman</strong>, <em>Shamanism and the Evolutionary Origins Of Spirituality and Healing</em>, NeuroQuantology, Vol:9, Issue:1, s.54-71, 2011.</span></div>
<div><span><strong>[11] Daryl Bem, Patrizio E. Tressoldi, Thomas Rabeyron and Michael Duggan</strong>, <em>Feeling The Future: A Meta Analysis of 90 Experiments on the Anomalous Anticipation of Random Future Events</em>, Social Science Research Network, 2014.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> <strong>Alexander Ya Temkin</strong>, <em>Possible Role of Clairvoyance in the Evolution: Quantum Mind as a Factor and a Subject of the Evolution</em>, NeuroQuantology, Vol:8, Issue:4, s.546-549, 2010.</span></div>
<div><span><strong>[13] Julia A. Mossbridge, Patrizio Tressoldi, Jessica Utts, John A. Ives, Dean Radin and Wayne B. Jonas</strong>, <em>Predicting the Unpredictable: Critical Analysis and Practical Implications of Predictive Anticipatory Activity</em>, Frontiers In Human Neuroscience, 8:146, 2014.</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> <a href="http://www.sheldrake.org/research/telepathy" target="_blank" rel="noopener">http://www.sheldrake.org/research/telepathy</a></span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> <strong>Marco Bischof</strong>, <em>Biophotons: The Light in Our Cells</em>, Zweitausendeins, Frankfurt, 1995.</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> <strong>Bischof</strong>, a.g.e.</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> <a href="http://genechanger.com/about-dr-mitchell-gaynor/" target="_blank" rel="noopener">http://genechanger.com/about-dr-mitchell-gaynor</a>/</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> ‘Avatar’ filmine esin kaynağı olan bilim insanıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a><em> Attila Grandpierre, Deepak Chopra, Murali P. Doraiswamy, Rudolph Tanzi and Menas C. Kafatos, </em><em>A Multidisciplinary Approach to Mind and Consciousness</em><em>, NeuroQuantology, Vol:11, Issue:4, 2013.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a><em> John Gardiner, Robyn Overall and Jan Marc, </em><em>The Fractal Nature of the Brain: EEG Data Suggests That the Brain Functions as a “Quantum Computer” in 5-8 Dimensions</em><em>, NeuroQuantology, Vol:8, Issue:2, 2010.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ümit Sayın, <em>Altered States of Consciousness Occurring During Expanded Sexual Response In The Human Female: Preliminary Definitions</em>, NeuroQuantology, Vol:9, Issue:4, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a><em> Michael A. Persinger and Blake T. Dotta, </em><em>Temporal Patterns of Photon Emissions Can Be Stored and Retrieved Several Days Later From the “Same Space”: Experimental and Quantitative Evidence</em><em>, NeuroQuantology, Vol:9, Issue:4, 2011.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Igor V. Limar, <em>Carl G. Jung’s Synchronicity and Quantum Entanglement: Schrödinger’s Cat ‘Wanders’ Between Chromosomes</em>, NeuroQuantology, Vol:9, Issue:2, 2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Sultan Tarlacı, <em>A Historical View of the Relation Between Quantum Mechanics and the Brain: A NeuroQuantologic Perspective</em>, NeuroQuantology, Vol:8, Issue:2, 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Puthoff HE and Targ R. <em>A perceptual channel for information transfer over kilometer distances: historical perspective and recent research</em>. Proceedings of the IEEE 1976; 64: 329- 354.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Targ R and Katra J. <em>Miracles of Mind: Exploring Nonlocal Consciousness and Spiritual Healing</em>. New World Library. 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Temkin AYa. <em>Parapsychology from the point of view of modern physics</em>. European Journal of Parapsychology 1982; 4: 257 – 270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/samanizmin-bilimsel-arka-plani.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Temkin AYa. <em>Some ideas on information processing, thinking and genetics</em>. Tel-Aviv University Press, Tel-Aviv. 1999.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İslamiyetten Önceki Türk İnancına Dair</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyetten-onceki-turk-inancina-dair</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyetten-onceki-turk-inancina-dair</guid>
<description><![CDATA[ İslamiyetten Önceki Türk İnancına Dair
İnanç, kültür kavramını meydana getiren, topluluklara millet olma özelliğini kazandıran önemli bir unsurdur. Dil, ortak geçmiş, geleceğe bakış vs. de kültürü meydana getiren diğer unsurlardandır. Şüphesiz, kültür kavramı içerisinde bu unsurların her birinin ayrı ayrı önemi vardır. Türklerin İslâmiyet’ten önceki inanç sistemleri hakkında şimdiye kadar birçok şey söylenmiş olmasına rağmen kesin bir neticeye varılamadığı gibi, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_667932bf1e155.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İslamiyetten, Önceki, Türk, İnancına, Dair</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/01/Saman-Davulu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/islamiyetten-onceki-turk-inancina-dair.html">İslamiyetten Önceki Türk İnancına Dair</a></p>
<p><span>İnanç, kültür kavramını meydana getiren, topluluklara millet olma özelliğini kazandıran önemli bir unsurdur. Dil, ortak geçmiş, geleceğe bakış vs. de kültürü meydana getiren diğer unsurlardandır. Şüphesiz, kültür kavramı içerisinde bu unsurların her birinin ayrı ayrı önemi vardır.</span></p>
<p><span>Türklerin İslâmiyet’ten önceki inanç sistemleri hakkında şimdiye kadar birçok şey söylenmiş olmasına rağmen kesin bir neticeye varılamadığı gibi, konuyla ilgili olarak ileri sürülen terimler ve terimlerin karşıladığı kavramlar arasında çok önemli farklılıklar bulunduğu görülmektedir. Konuya genel açıdan yaklaştığımız takdirde, Türklerin İslâmiyet’ten önceki inanç sistemleri için, Toyonizm, Totemizm, Şamanizm, Gök Tanrı İnancı, Tek Tanrı Dini gibi terimlerin kullanıldığını görürüz. Ayrıca bu terimlerin karşıladığı kavramlar üzerinde de araştırmacılar farklı görüşlere sahiptir. Sahada çalışanların bir kısmı bu terimleri bir inanç sistemi yani bir din olarak gösterirken, diğer bir kısmı ise bunun bir din değil sadece gelişigüzel birtakım inançlar olduğunu iddia etmektedir.</span></p>
<p><span>Ziya Gökalp’e göre, tarih sahnesine çıktıktan sonra eski Türk dinine Toyonizm veya Nom ismi verilmektedir. Ziya Gökalp, eski Türk inancı hakkında açıklama yaparken de Şamanizm’in daha evvel Mâderî Totemizm devrinde bir din olduğunu söyler. Şamanizm’in Toyonizm’den sonra sihir mahiyetine girdiğini belirten Ziya Gökalp, Şamanizm’in, eski Türklerin dinî değil, sihrî bir sistemi olduğunu ifade eder.</span></p>
<p><span>Abdülkadir İnan, gerek o dönemlerde yazılan ve gerekse son dönemlerde bilhassa Altay ve Yakut sahalarında yapılan ve folklorik özellikler gösteren çalışmalardan elde edilen bilgileri âdeta olduğu gibi eserine aktarmıştır. Bu sebeple İnan’ın eserinde, Şamanizm’in zaman zaman özellik değiştirdiğini görebiliriz. Meselâ, eserde tek tanrı anlayışından bahsedilirken, karşımıza bir anda Tanrılar Panteonu şeklinde bir başlık çıkabilmektedir. Dolayısıyla Abdülkadir İnan tarafından özellikleri belirtilen Şamanizm’in ne olduğu veya ne olmadığı konusunda kesin netice çıkarabilmek oldukça zordur. Bize göre bunun sebebi birazdan da tenkit edeceğimiz gibi faydalanılan kaynakların tenkit süzgecinden geçirilmeksizin olduğu gibi esere aktarılmış olmasıdır. Abdülkadir İnan’ın eski Türk dini hakkında verdiği hükmü kendi ifadesiyle yazımıza aktarıyoruz: Buna rağmen biz ‘eski Türk dinini’ cihanşümûl iptidaî Şamanizm’in bir dalı (türü) olarak kabul ediyor, eski Türk dinine ‘Şamanizm’ de diyoruz”.</span></p>
<p><span>Kafesoğlu da Şamanizm’i değerlendirirken; “Görülüyor ki, şamanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski ve Orta Çağlarda çok yaygın bulunan malûm sihirden farkı, bunun ferdî ve şahsî olmasına karşılık, şamanlığın Orta ve Kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık ‘cemaat’lere sahip olmasıdır.” dedikten sonra, burada özellikleri belirtilen şamanlığın sadece Asyalı Türk topluluklarına mahsus olmadığına, aksine dünyanın birçok bölgesinde ufak tefek ayrılıklar olmakla birlikte temel prensipler değişmemek şartıyla şamanlığın yaşadığına işaret etmektedir.</span></p>
<p><span>Kafesoğlu, GökTanrı’nın bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak göründüğünü ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunduğunu söyleyerek GökTanrı dininin eski Türklerin hâkim dini olduğunu ifade eder.</span></p>
<p><span>Hikmet Tanyu ise, geniş araştırma ve incelemesinde Türklerde İslâmiyet öncesi Tek Tanrı inancı olduğu görüşünü vurgulamıştır.</span></p>
<p><span>Ayrıca bir inanç sistemi olduğu vurgulanmaksızın, eski Türk inancıyla ilgili birtakım terimlerin kullanıldığı eserler de bulunmaktadır. Ancak bu terimler bir araştırma ve incelemeye dayanmadan, sadece belirli gayelere matuf olarak kullanıldığı için, yani gelişigüzel kullanılan kelimeler olduğu için, bu eserlerden bahsetmenin lüzumlu olduğuna inanmıyoruz.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ahmet DOĞAN</strong></span></a>
</p><p><span>Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/%C4%B0SLAM%C4%B0YETTEN-%C3%96NCEK%C4%B0-T%C3%9CRK-%C4%B0NANCINA-DA%C4%B0R.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Alpamış Destanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/alpamis-destani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/alpamis-destani</guid>
<description><![CDATA[ Alpamış Destanı
Eski Oğuz destanlarındandır. İlk defa 1939 yılında Bahşılardan derlenmiştir. Destan iki kısımdan ibarettir. Nazımla nesrin içiçe olduğu ananevî Türk destanlarındandır. XVI. yüzyılda şekillenen bu destan on altı kavmin birleşmesinden ortaya çıkan Kongrat kabilesinin hayatını aksettirir. Kongrad kabilesi önceleri Aral gölü kenarında yaşıyordu. Onlar Şeybanî Han zamanında (1500) Özbekistan’ın Termez eyaletinde Baysur gölü kıyılarına, Babadağ eteklerine […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae97a5e2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Alpamış, Destanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Alpamis-Destani.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/alpamis-destani.html">Alpamış Destanı</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Doğan KAYA</strong> </span></a></span></p>
<p><span>Eski Oğuz destanlarındandır. İlk defa 1939 yılında Bahşılardan derlenmiştir. Destan iki kısımdan ibarettir. Nazımla nesrin içiçe olduğu ananevî Türk destanlarındandır. XVI. yüzyılda şekillenen bu destan on altı kavmin birleşmesinden ortaya çıkan Kongrat kabilesinin hayatını aksettirir. Kongrad kabilesi önceleri Aral gölü kenarında yaşıyordu. Onlar Şeybanî Han zamanında (1500) Özbekistan’ın Termez eyaletinde Baysur gölü kıyılarına, Babadağ eteklerine yerleştiler. Kongratlar bu dönemde kendilerini Özbek olarak adlandırdılar ve daha sonraları Türkmen, Karakalpak ve Kazaklara karıştılar. Onlar Aral gölü civarında yaşadıkları zaman Oğuzlarla sıkı ilişkilerde oldular. Oğuz destanları, onlar üzerinde büyük oranda etkili oldu ve onların da epik eserler çıkarmasında önemli rol oynadı. Diğer taraftan Cengiz Han İmparatorluğunun yıkılması (XV-XVI. yüzyıl) ve yerini, Altınordu ile Timur İmparatorluklarının alması sırasında Nogay, Kazak, Karakalpak, Özbek ve Kırgızların Volga ve Urallardan, Tien-shan arasındaki sahada devlet kurma çabaları, Kalmuk istilacılara karşı yapılan mücedeleler, her bir Türk boyunda millî şuur meydana getirmiş, bunun tabii sonucu olarak da destanlar vücuda getirmişlerdir. Kongratlar destan geleneklerini Özbekistan’ın güneyine Sürhanderya eyaletine aktarmışlardır. Alpamış destanı da buradan yayılmıştır.</span></p>
<p><span>Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Türk adlı eserinde, Alpamış destanındaki bazı kahramanlara da yer vermiştir. Sözgelişi; Barçın “Karmış Bey’in kızı, Mamış Bey’in eşi” olarak tanıtılmıştır. Kabir, Sırderya kenarında Sıgnak şehrinin harabelerine yakın bir yerdedir. Özbekler, buraya, Barçın’ın Gök Kâşânesi (Kek Kasane) ismini vermiştir.</span></p>
<p><span><strong>Destanın Özeti</strong></span></p>
<p><span>On altı boydan oluşan Kongratların beyi Alpun (Alpin), Davan (Daban) Bey’in oğludur. Alpun’un Baybörü ve Baysarı adlarında iki oğlu olur. Ne var ki bu ikisinin de çocukları olmaz. Bu yüzden her fırsatta toplum tarafından aşağılanırlar. Sözgelişi gittikleri bir düğünde bunları kimse karşılamaz, önlerine yemeğin en kötüsü getirilir. Bu ve buna benzer hareketlerden rahatsız olan iki kardeş kırk gün tanrıya yalvarırlar. Rüyalarına giren dervişten çocuklarının olacağını öğrenirler. Dervişin dediği çıkar ve zamanı geldiğinde, Baybörü’nün bir oğlu bir kızı olur. Büyük bir ziyafet verilir. Derviş kimseye görünmez, sadece iki kardeşe görünür. Oğlana Hakim Bek, kıza Kaldırgaç adını kor. Baysarı’nın da kızı olur. Derviş bu kıza da Ay Barçın adını kor. Baybörü ve Baysarı’ya Hakim Bek’le Barçın’ın evleneceklerini, Hakim Bek’in ileride bileği bükülmez bir yiğit (batır) olacağını söyler, gözden kaybolur. Ailelerin anlaşmasıyla Hakim’le Barçın birbirine beşik kertme edilir.</span></p>
<p><span>Çocuklar üç yaşında mektebe gönderilir. Hakem yedisine gelince babası onu beyliğin vecibelerini öğretmek üzere onu mektepten alır. Hükümdarlığa hazırlanan Hakim, dedesi Alpun’dan kalan on dört batman pirinç yayı çeker. Fırlayan ok yıldırım gibi gider, önüne çıkan Askar dağının tepesini koparır. Kongratlılar toplanıp müşavere ederler ve “Dünyadan biri eksik doksan alp geçti ve alpların başı destan kahramanı Rüstem’di, sonuncusu da Alpamış olsun.” (Kurgan, 1943; 73-76) deyip Hakem’in adını Alpamış koyarlar. Şah-ı Merdan (Hz. Ali) Alpamış’ın sırtını sıvazlar. Bu yüzden ateşe atılsa yanmaz, Alpamış’a ok atılsa işlemez ve yanından “Kırklar” ayrılmaz olur. Diğer taraftan Baybörü’nün kardeşi Baysarı da; ” Gök Kamış gölünde koyun sağdırıp hayvan bakımını öğreteyim.” diyerek kızını mektepten çıkarır.</span></p>
<p><span>Kongrat kabilesinin başkanı olan Baybörü, zalim, merhametsiz ve tamahkârdır. Dini işlerde kullanmak için herkesten zekât almak ister. İşe, kardeşi Baysarı’dan başlar. Baysarı, karşı çıkar ve ağabeyi Baybörü’ye baş kaldırır. Böylece Kongrat kabilesi ikiye ayrılır. Baysarı, ailesini ve adamlarını toplar kâfir eline gitmek üzere yola çıkar. Doksan dağ geçip, altı ay yolculuk ettikten sonra, Kalmuk Şahı Tayça Han’ın yanına gider. Kalmuk ülkesinde, Baysarı’nın adamları ot zannederek ekili alanlarda hayvanlarını otlatırlar. Halk Tayça Han’a Baysarı’yı şikâyet eder. Tayça Han, hoş görür ve topraklarında yaşamalarına izin verir.</span></p>
<p><span>Aradan yedi sene geçer. Baysarı’ya bağlı olan boy, huzur içinde hayatını sürdürür. Bu arada Barçın büyür ve alımlı bir güzel olur.</span></p>
<p><span>Daha çocukken Alpamış’a beşekkertme yapılan Barçın devamlı Alpamış’ın yolunu gözler. Güzelliği herkesçe bilinen ve henüz on dört yaşında olan Barçın’ı, Surkayıl denilen ve yedi oğlu olan düzenbaz kadın, küçük oğlu Karacan’a almak ister. Bu yedi kardeş Tayça Han’a hizmet eden 90 batırın en iyisidir. Surkayıl, Barçın’a dünür olur. Kızın annesi beşikkertmeli olduğu için ret cevabı verir. Diğer pehlivanlar (batırlar) da Barçın’ı kendilerine almak isterler. Yoğun baskı altında kalan Barçın altı ay izin ister. Bu arada on hızlı süvariyle Alpamış’a haber gönderir. Süvariler, mektubu Baybörü’ye verirler. Baybörü, Alpamış’ın gitmesine rıza göstermez, mektubu da börkünün içinde saklar. Kaldırgaç, babasının odasını temizlerken mektubu bulur ve Alpamış’a bildirir. Alpamış, kardeşi Kaldırgaç’ın ve at bakıcısı Kultay’ın yardımıyla iyi cins at olan Bayçıbar (Bayçalbır)’a binip hızla Kalmuk ülkesine doğru yola çıkar. Yolda rastladığı Barçın’ın habercilerini geçer, sonunda Barçın’ın yaşadığı yere yaklaşır. Yolda, amcası Baysarı’nın yanında çalışan Kaykubat adlı çobana rastlar. Kaykubat onu, o gece misafir eder. Ertesi gün amcasının yurduna ulaşır. Orada Karacan Batır’la karşılaşır ve onunla arkadaş olur. Karacan, annesi Surkayıl’ın muhalefetine rağmen, Alpamış’ı misafir eder. Barçın’a tanınan altı aylık süre de bu sırada dolmuştur. Çaresiz kalan Barçın, dört yarış şartı getirir ve bu yarışlardan kim galip çıkarsa, onunla evlenebileceğini söyler. Yarışlar şöyledir: Uzun mesafeli at yarışı, ok atışı, bin adımdan bir gümüş paranın tüfekle vurulması ve güreş.</span></p>
<p><span>45 gün sürecek olan at yarışına 490 kişi katılır. Yarışçıların içinde Alpamış’ı temsilen Kalmuklardan ayrılan ve Müslüman olan Karacan’da vardır. Karacan, Bayçıbar’la yarışır. Kalmuklar, haset edip Karacan’ı bağlarlar, Bayçıbar’ın toynaklarına çivi çakarlar ve geriye dönerler. Bağlarından kurtulan Karacan, atını tedavi eder, onların arkalarından yetişir ve yarışı birinci olarak bitirir.</span></p>
<p><span>İkinci yarışta, dedesinin yayı ile yarışan Alpamış en uzağa oku atarak birinci olur. Üçüncü yarışta da yarışmacılara yarı yarıya fark yaparak 1000 metre mesafeden tüfekle gümüş parayı vurur. Son yarışta Kalmuk batırlarını birer birer güreşip öldürür. Batırların en yiğidi ve Surkayıl’ın en büyük oğlu olan Kokaldas’ı da bu arada öldürür. Böylece Barçın’la evlenmeye hak kazanır.</span></p>
<p><span>Alpamış, Barçın’ı ve Kongrat halkını alıp ülkesine doğru yola çıkar.</span></p>
<p><span>Baybörü’nün tavrına üzülen amcası ve kayınpederi olan Baysarı, orada kalır. Tek kalan Baysarı, Kalmuk Şahı’na köle olur, kendisine yapılan kötülükleri göğüslemeye çalışır.</span></p>
<p><span>Alpamış’ın yaptıklarını hazmedemeyen Surkayıl, Tayça Han’ı tahrik ederek, Alpamış’tan intikam almaya zorlar. Kalmuk Şahı onları öldürmek için arkalarından kuvvet gönderir. Alpamış ve Karacan gelen kuvvetleri mağlup eder. Esenlikle ülkelerine verirlar.</span></p>
<p><span>Alpamış’ın Baysarı’nın yanına ikinci gidişi de onu tutsaklıktan kurtarmak düşüncesiyle olur. Babası Baybörü buna mani olmak ister. “Sana Baysarı’nın kızı lâzım idi. Kalmuk ülkesine gittin, onu getirdin, kendine eş ettin. Kardeşim Baysarı’yı getirip başıma dert açacaksın. Kardeşim ölürse bırak orada ölsün, yoksa kendine tabi olanların içine dönsün. Onun için ölmene değer mi?” der. Alpamış, kararından döndüremez. 40 yiğidini yanına alıp Kalmuk ülkesine gitmek üzere yola çıkar. Onun geleceğini haber alan Surhayıl adındaki fitne kadın, oğullarını mağlup edip mahvolmalarına sebep olduğu için, intikam duygusuna kapılır. Güzergâh üzerine bir ev yaptırıp 40 hizmetçisiyle burada yaşamaya başlar. Oradan geçen Alpamış, niçin yalnız başına orada yaşadığını sorar. O da Kalmuk Şahı Tayçan’a kırgın olduğunu ondan uzakta yaşamak için buraya geldiğini söyler. Alpamış ve arkadaşlarını misafir eder. Onlara ilaçlı şarap verir, bayıltır. Dışarı çıkar, evi ateşe verir. Alpamış’a ateş dokunmaz ve yangından sadece o kurtulur. Tayçan gelir, Alpamış’ı baygın bulur. Başını kesmek ister. Lâkin hiç bir silah Alpamış’a tesir etmez. Surkayıl’ın teklifi üzerine derin bir kuyu kazdırılıp içine atılır.</span></p>
<p><span>Etrafa Alpamış’ın öldüğü haberi yayılır. Haber Barçın’ın kulağına kadar gelir. Barçın, acıyla kıvranır. Bir oğlu olur; adını Yadigâr koyarlar. Baybörü’nün evlatlığı Ultandaz (Ultan) bu dedikoduyu fırsat bilerek yönetimi ele alır. Barçın’a göz koyup kendisine eş edinmek ister. Hana ve yakınlarına kötülük eder. Öyleki, Alpamış’ın kız kardeşi Kaldırgaç, evini terk edip dağlarda deve çobanlığı yapar.</span></p>
<p><span>Alpamış, kuyuda yedi sene kalır. Birgün, kuyuya yaralı bir kuş (veya uçan bir kaz) düşer. Alpamış kuşu tedavi eder. Kanadına, yazdığı bir mektubu bağlayıp salıverir. Günün birinde mektup tarlada bulunan bir kadınla, bir küçük oğlanın eline geçer. Bu kadın Kaldırgaç’tır. Kadın mektubu okur, hemen Karacan’a haber verir. Karacan, Alpamış’ı kurtarmaya gider. Bin bir zorlukla kuyuyu bulur. Yaptığı ipekten halatla Alpamış’ı yukarıya çekmeye çalışır. Ne var ki, Alpamış kuyudan çekilerek kurtarılmayı istemez, ayaklarını kuyuya dayayarak Karacanın işini zorlaştırır. Karacan, ister istemez eli boş geri dönmek zorunda kalır.</span></p>
<p><span>Kalmuk Şahı’nın kızı Tabka-ayım’ın uzun tüylü kar beyazı bir keçisi vardır. Bu keçiye bakan Keykubat aynı zamanda Şah’ın kızına da âşıktır. Keçi birgün sürüden ayrılıp yalnız dolaşırken, Alpamış’ın bulunduğu kuyuya düşer. Keçiyi kuyuda bulan Keykubat, orada Alpamış’ı da görür ve onu tanır. Keykubat, hergün Alpamış’a bir koyun atar. Bu arada Alpamış, Keykubat’tan Tabka-ayım’a âşık olduğunu öğrenir. Elindeki koyun kemiklerinden bir kaval yapar, Tabka-ayım’a gönderir. Tabka-ayım bunu yapanı merak eder ve görmek ister, kuyunun başına gelir. Alpamış’ı görünce âşık olur. Evi ile kuyu arasında tünel kazdırmayı düşünür. Bu uzun bir zaman alır. Tünel bittiğinde Alpamış’ı ziyarete başlar. Tünelin çapı kız için normaldir, ancak Alpamış’a göre dardır.</span></p>
<p><span>Birgün Surkayıl, Tabka’yı ziyarete gelir. Kaza ile tünelin çıkışını örten halıya basar ve tünele düşer. Merakla tünelin içinde yürür. İleride Alpamış’la Tabka’yı konuşurken görür. Kadını fark eden Alpamış kendisi tünele sığamadığı için, Tabka’dan onu yakalamasını ister. Ancak Tabka bunu başaramaz, kadın kaçıp kurtulur. Alpamış, Tabka’dan atı Bayçırbar’ın yerini öğrenir. Kıza, bir avuç kokulu saman verir. Kız samanı ata verdiğinde zincirleri kırıp ahırdan kaçar, derhal kuyunun başına gelir. Alpamış’ın sesini duyunca, kuyruğunu kuyuya salıverir. Kuyruk, Alpamış tutuncaya kadar uzar. Alpamış kuyruktan tutunarak kuyudan dışarı çıkar.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan Surkayıl, doğruca Şah’ın yanına gider ve gördüklerini Şah’a anlatır. Şah, Alpamış’ı diri diri gömmek için adamlarını gönderip kuyuya taş toprak doldurtur. O sırada dışarıda olan Alpamış, Şah’ın adamlarını öldürmekte zorluk çekmez.. Tek başına orduyu yenip Şah’ı ve Surkayıl’ı da öldürür. Keykubat’ı Kalmuk tahtına oturtur ve tabka’yı ona eş eder. Sonra, ülkesine dönmek üzere onların yanından ayrılır.</span></p>
<p><span>Yolda bir kervana rastlar. Yokluğunda ülkesinde pek çok hadise cereyan etmiştir. Karısı Barçın’dan Yadigâr adında bir oğlu olmuştur. Baybörü’nün evlatlığı Ultandaz (Ultan) kuvvet toplayıp Baybörü’yü devirerek Kongratların idaresini ele almıştır. Barçın’la evlenmek için Böybörü’ye, Kaldırgaç’a Yadigâr’a ve ailenin diğer fertlerine baskı yapmaktadır. Kervancı, kabilesinin dağıldığını ve Ultan’ın, eşi Barçın’la evlenmek için düğün hazırlıklarına başladığını haber verir. Ülkesine döndüğünde, Kaldırgaç’ı görür ve kendini ona tanıtmaz. Yoluna devam eder ve yılkı çobanı Kultay’a rastlar. Kultay, omuzunda Hz.Ali nişanesi bulunan Alpamış’ı tanır. Alpamış çobanla elbisesini değişir, düğün evine gider.</span></p>
<p><span>Alpamış, düğün evinde ok atışına iştirak eder, birinci olur. Bu arada on batmanlık yayına kavuşur. Barçın’a manzum olarak duygularını ifade eder, o da aynı şekilde cevap verir. Barçın onu tanır, oğlu Yadigâr’a babasının döndüğünü söyler. Bu arada Kultay, Alpamış’ın elbisesi ve atı Bayçıbar’a binip düğün evine gelir. Alpamış, Ultandaz’la vuruşur ve onu öldürür. Böylelikle yeniden Barçın’a kavuşur. Amcası (kayınpederi) Baysarı Kalmuk ülkesinden geri döner (Sen Gupta, 1983; 177-189; Halilov, 1994, 143-147).</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Destanın sonunda adaleti, hakkı korumak, insanları zulümden kurtarmak, kabile birliğini sağlamak için yiğitlik, alplik ve erdemin fazileti üzerinde durulur. Destanda Baybörü-Baysarı anlaşmazlığı nifak ve felâkete, Alpamış-Barçın muhabbeti ise kabilenin birlik ve dayanışmasına işarettir. İyi ve kötü kardeş motifi bizlere Prens Kalyanamkara ve Papamkara hikâyesiyle (Orkun, 1940), Ebu Ali Sina Hikâyesi’ndeki kardeşleri hatırlatmaktadır (Ateş, 1954, 33; 1955; 265­-275).</span></p>
<p><span>Alpamış destanının konusu ve destan kahramanlarının isimleri bizlere Dede Korkut hikâyelerinden “Bamsı Beyrek Boyu” ile benzerlik göstermektedir. Destan kahramanı Alpamış’ın asıl adı Hakim’dir. Alpamış (Alp Bamış-Alp Mamış-Alp Bamsı) ise sonradan kazanılan bir isimdir ve alplık-kahramanlık gösterdiği için bu ünvan uygun görülmüştür. Barçın “ipek parça” ile Bunu Çiçek adları da birbirlerine yakın telaffuzda olan sözlerdir. Bamsı Beyrek’in babası Baybüre, Alpamış’ın babası Baybörü, Banı Çiçek’in babası Baybican, Barçın’ın babası Baysarı’dır. Baybora-Baysarı’nın evlat arzusu ile nezir ve niyaza başvurması ile doğan çocukların beşikkertme edilmesi, Dede Korkut’ta Baybüre ile Baybican’ın Bayındır Han köşkünde söz kesmelerini hatırlatmaktadır. Alpamış’ı zindandan kurtaran Kalmuk Şahı’nın kızıdır. Bamsı Beyrek’i de Bayburt hisarından, beyin kızı kurtarır. Alpamış’ın atı Bay Çobar ile Beyrek’in atı Bengi Boz’ın özellikleri de aynılık taşımaktadır. Beyrek’in babası Baybüre, oğlunu kaybetmenin verdiği üzüntüden dolayı gözlerini; Alpamış destanında da Baybörü malını mülkünü, olanca varlığını kaybeder (Gökyay, 1976; 133-158). Ayrıca, nişanlısı için gurbete giden Alpamış’ın orada yaptığı kahramanlıklar, pehlivanlarla karşılaşıp onları yenmesi ve kızla evlenme hakkını elde etmesi, Kalmuk şahının onun arkasından kuvvet göndermesi hadisesi Kanlı Kocaoğlu Kanturalı Boyu’ndaki hadise ile benzerlik göstermektedir. Kanturalı, Trabzon’da boğa, arslan ve deveyi mağlup eder ve Selcen Hatun’u alır. Kızını Kanturalı’ya verdiğine pişman olan Tekür, içleri kara donlu, dıştan gök demirli altı yüz kâfiri onların arkasından gönderir.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan destanın başında gördüğümüz çocuksuz iki beyin düğünde aşağılanması motifi bizlere “Boğaç Han” hikâyesindeki Dirse Han’a yapılanları hatırlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Bunun yanında Kalmuk ülkesinde Kongratların ve Alpamış’ın başına gelen hadiselere benzer hadiseleri Dede Korkut’ta pek bulamıyoruz. Alpamış destanında iki kardeşin geçimsizliği ve birbirine düşman oluşuna karşılık Dede Korkut’ta kardeşler arasında sevgi ve hürmetin esas olduğu görülür.</span></p>
<p><span>Bir rivayete göre Alpamış (Bay Böyrek), Oğuz’un Ay Han’dan torunudur. Rivayet şöyledir:</span></p>
<p><span>“Ay Han’ın oğlu olmazdı, Bunun için de çok üzüntülü idi. Birgün yanına veziri Balçık Han geliyor. Ay Han’a, seyahat tavsiye ediyor. İkisi yola çıkıyor. Bir yerde Hızır ile karşılaşıyorlar. Hızır onlara iki elma vererek kayboluyor. Elmanın birisini Ay Han, diğerini de karısı yiyor. Nihayet bir çocukları oluyor Adına da Bay Böyrek diyorlar (Uraz, 1967; 239-240).</span></p>
<p><span>Alpamış’taki konular, Homeros’un Odysseus’sindeki konularla kısmen benzerlik göstermektedir. Bunları sırasıyla şöyle gösterebiliriz:</span></p>
<p><span>Odysseus, ülkesinden ayrı kaldıktan sonra gemisi batar, bütün arkadaşları ölür, kendisi zor-güç Atlas (gökkubbeyi omuzlarında taşıyan dev)’ın kızı Kalypso ‘nun yaşadığı Ogygia adasına çıkar. Kalypso, Odysseus’e âşık olur ve onu yedi yıl yanında alıkor.</span></p>
<p><span>Odysseus, ülkesinde bulunmadığı yıllarda yakın adaların beyleri ve kralların çocukları sarayına yerleşir, hanımı Penelopei ‘ye göz korlar. Penelopeia, yirmi yıl kocasının yolunu gözler ve kendisiyle evlenmek isteyenleri oyalar. Taliplerin baskıları artınca Penelopeia, kim, Odysseus’un yayını gerip de on iki halkanın içinden bir ok geçirirse onunla evlenebileceğini söyler. Bu sırada dilenci kılığında Odysseus düğün evine gelir, ok atanların arasına karışır. Sadace kendisinin gerebildiği yayla boşuna uğraşan rakiplerinin elinden yayı alıp, oku halkalardan geçirir. Daha sonra rakiplerini tek tek öldürür ve oradakilere kendisini tanıtır.</span></p>
<p><span>Destandaki kahramanlar arasında da benzerlik vardır. Alpamış- Odisseus, Barçın-Penelopeia, Yadigar-Telemakhos, Kultay- Yevme, Baybörü-Laertes (Homeros, 1971).</span></p>
<p><span>Bu kadar coğrafyaya yayılmış olması, taşıdığı motif zenginliği ve diğer destanlara olan etkisi, Alpamış destanının ne kadar önemli bir destan olduğunun en bariz örneğidir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Doğan KAYA</strong> </span></a></span></p>
<p><span>1995 Dünya Hoşgörü-Manas-Abay Yılı VII. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri ve Türk Dünyası Kültür Kurultayı Bildirileri, Kırıkkale 9-11. 6. 1995, 87-93.</span></p>
<hr>
<pre><span><strong>Kaynakça:</strong></span></pre>
<div><span>♦ ATEŞ, Ahmet, (1954, 1955) “Türk Halk Hikâyelerinde İbn Sina”, Türkiyat Mecmuası, C. XI, XII, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin, (1997), Alıp Manaş, Konya.</span></div>
<div><span>♦ GÖKYAY, Orhan Şaik, (1976), Dede Korkut Hikâyeleri, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ HALİLOV, Penah (1994), Türk Halglarının ve Şergi Slavyanların Edebiyatı, Bakı, s. 143-147.</span></div>
<div><span>♦ HOMEROS, (1971), Odisseia (Çev. Ahmet Cevat Emre), İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KURGAN, Şükrü (1943), İzahlı Eski Metinler Antolojisi, Ankara s. 73-76.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, Hüseyin Namık (1940), Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesinin Uygurcası, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ SEN GUPTA, Suresh Chandra (1983), (Çev. Çiğdem YILDIRIM), “Bir Orta-Asya Özbek Türk Destanı: Alpamış Menşei ve Versiyonları”, Türk Folkloru Araştırmaları 1982, Ankara, s. 177-­189.</span></div>
<div><span>♦ URAZ, Murat (1967), Türk Mitolojisi, İstanbul, s. 239-240.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dedem Korkut’un Kurdu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dedem-korkutun-kurdu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dedem-korkutun-kurdu</guid>
<description><![CDATA[ Dedem Korkut’un Kurdu
Kurdun ana, baba, ata, totem, tös, ongun olduğundan bahsedilebilirken ve onun gök ehli olduğu üzerinde durulurken, buralarda neden Dedem Korkut belirleyici, neden onun kurdu? sorusu akla gelebilecektir. Dedem Korkut kendisine belirlenen zamana rağmen, bir değil birden fazla zamanın ve zamanların destan objesidir. Onun zamanı, zamanları içeren türdendir. Bu durum sadece onun destan kahramanı oluşundan mı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_66793ae800cbc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:03:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dedem, Korkut’un, Kurdu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Yasar-Kalafat-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dedem-korkutun-kurdu.html">Dedem Korkut’un Kurdu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar KALAFAT</strong></span></a>
</p><p><span>Kurdun ana, baba, ata, totem, tös, ongun olduğundan bahsedilebilirken ve onun gök ehli olduğu üzerinde durulurken, buralarda neden Dedem Korkut belirleyici, neden onun kurdu? sorusu akla gelebilecektir. Dedem Korkut kendisine belirlenen zamana rağmen, bir değil birden fazla zamanın ve zamanların destan objesidir. Onun zamanı, zamanları içeren türdendir. Bu durum sadece onun destan kahramanı oluşundan mı gelmektedir? Diğer Türk destanlarının da etrafında kült oluşturmuş objeler vardır. Kurdun, Türk kültürlü diğer halklarda da destanî kahraman karakteri arz etmesinden midir onun bu özelliği? Dedem Korkut’ta kurt konusunu ele almak kurt için konulan mistik teşhislere büyük ölçüde ortak payda da getirebilir mi diye düşündük. <strong>‘Mübarek’</strong> olarak kabul edilen <strong>kurt yüzü</strong> bu vasfını nereden alıyor ve mübareklik hangi anlamda kullanılıyordu? Dedem Korkut atmosferinde kutsal nasıl terennüm ediliyordu? Eserdeki benzeri diğer örnekler bize bu konuda belki bir inanç panoraması çizebilirdi. Bu mistik tablodaki kurt, Dedem Korkut’un kurdu idi. Burada hem mitoloji, hem tasavvuf ve hem de onların halk inançlarından takip edebildiğimiz izleri olmalıydı.</span></p>
<p><span>Dedem Korkut mistik atmosferinde sadece kurdun yüzünün mübarekliği açıklamakla kalmıyor; suların, çayların, ırmakların, kut bulan, kişileşen dağların varlığı anlatılıyordu. Dağlara dua, beddua ve yemin edilebiliyor; Ala ve Kara Dağlara mistik içerikleri ile yer veriliyordu. Türk etnik medeniyetinde Boz Kurt’un ecdat, halaskar, hami, yol gösteren, Türk’e çarelerde geniş yer alan özelliğini Dede Korkut Destanından yola çıkarak örneklemek mümkündü. Geçmişten günümüze bu medeniyetin, birlikte yaşanılan halklarla beraber yenilenerek sürdürüldüğünü halk inançlarından hareketle takip mümkündür ve burada bunu yapmaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>Kısa bir zaman önce kurttan yola çıkarak ve kurdu merkeze alarak, halk mitolojisi ve halk tasavvufu çerçevesinde bir arayış ve tespit çalışması içine girdik. Konuyu farklı ve yeni başlıklar altında ele almaya çalıştık. Elimizdeki malzemenin zenginliğine rağmen başlıklar bitmiş ve fakat biz anlatacağımızı anlatamamıştık. Her arayış başlığı, alt başlıkların üst başlık olarak ele alınmasına yol açıyor ve fakat konuyu toparlamaya çalıştıkça o ısrarla dağılıyordu. Kurt münasebetiyle inanç tabakalaşmasının katmanlarına inmeye uğraşıyor günümüzden geçmişe inanç perdesini aralamaya çalışıyorduk. Çalışmamıza kaldığımız yerden devam etmeğe karar verdik. Kaynak araştırması yaparcasına kurt konusunda yapılmış çalışmaları, sahipleriyle adlandırarak ele almaya karar verdik. Zira İran ve Azerbaycan da bu konuda yaptığımız temaslar bize yeni malzemeler sağlıyor ve yeni kapılar açıyordu. Bu yayınların sadece bir kısmı ilk çalışmamıza bir şekilde yansımıştı. Buradan hareketle ilk çalışmamızı “Kurt İle İlgili Türk şecerelerinde ve Tababetinde İnanç ve Uygulamalar” isimli bir bildiride ele aldık. Devam edecek olan araştırma zincirimizin bu çalışması, ikinci halkasını teşkil edecektir.</span></p>
<p><span>F. Bayat, Mitolojik kahramanları üç tipe ayırdıktan sonra bunları şöyle tanımlar: <strong>İlk Ata</strong>, Dünyadaki insanları, hayvanları, tabiat nesnelerinin yaratıcısı olup yarı hayvan yarı insan görünümündedir. .<strong>Demiurg/Türetici Ata</strong>, tabiat olaylarını ve yıldız, dağ, taş çay orman gibi kozmik olayları oluşturur veya onlara dönüşebilir İlk ata yaratıcı iken, Türetici Ata, toprak, taş, çamur, kemik ve benzerlerinden yeni bir şeyin oluşmasına katkıda bulunur. Ve <strong>Medeni Kahraman</strong>, ateşin, bitkilerin aletlerin vs temin edilmelerini sağlar olarak belirliyor. Sistematiğin tamamen Türk mitolojisine uymadığını belirtip medeni Kahraman tiplemesinin Türk mitolojik sisteminde bulunduğunu Köroğlu’nun bu tiplemeye örnek teşkil ettiğini açıklıyor. Bayat, Medeni Kahraman karşılığında Tanrıoğlu birleşik kelimesini kullanıyor. O’na göre; “Etnosu maddî ve manevî yıpranmalardan kurtaran eski Türk inancına dayalı, ölüp dirilen Tanrıoğlu kahraman, Şiiliğin Mehdilik ideolojisiyle biçimlenerek yeni Bozkurt-Köroğlu tipinde ortaya çıktı” (Bayat 2003:5).</span></p>
<p><span>Bu arada kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Kars ve çevresinde yaz aylarında kurbağalı derelerde çamurlu sularda oynayan veya buralarda bulunan kimselerin bilhassa ellerinde urumsu kabarıklar olurdu. Bu mantarlar giderek artabilirlerdi de. Bunlara <strong>zigilik</strong> denir ve kurbağalardan geldiklerine inanılır kurbağa gören kimse ‘tu zigiliğim sana’ der kurbağaya tükürür gibi yapardı. Bu urların tedavisi işlemine ise <strong>‘Demiruğ’</strong> denirdi. Vergili kimseler ayın muayyen zamanlarında bir şeyler okur ve kibrit çöpünün baş kısmını tükürükle ıslatıp bu urlara sürülürdü. Tedavi şeklinin Gökyüzü ve ay bağlantısı itibariyle ve isim yakınlığını düşünerek açıklanın ayarına inandık.</span></p>
<p><span>F. Bayat Şaman ile Köroğlu/Goroğlu arasındaki aynilikleri; Şamandaki ölüp dirilme, karanlık âlem, ikinci kez doğma ve aydınlık dünya ile Köroğlu/Goroğlu’ndaki mezar, karanlık âlem, ikinci kez doğma ve aydınlık dünya açıklamaktadır. Bu alt yapı üzerine Köroğlu-Bozkurt bağlantısını ele almaktadır. Ona göre; Kurt mitolojik ve epik eleman olarak destanın Azerbaycan, Anadolu, Türkmen varyantlarında sistemli bir şekilde bulunmaktadır. Özbek, Kazak, Karakalpak, varyantlarında ise Goroğlu’nun babasının <strong>Bozay</strong>, Goroğlu’nun isim babası olan dayısının <strong>Bozdoğan</strong> olması gibi terkiplerle, kurt bazı adlarla isimlendirilmiştir. ( Bayat 2003,22) Biz ‘Boz’ un açıklamasını; Bozkurt, Alageyik, Kırat tanımlamalarındaki boz, ala ve kır’ın, kara ve ağdan hareketle mistik bir sentez oluşturdukları şeklinde yapıyoruz. Eski inanç sistematiğinde ağ ve kara ayrı yarı kuvve içeriyorlardı. Büyük ölçüde eş anlamlı olan bu üç ara renk bize göre iki zıt kuvvenin dengelendiği renkti. (Kalafat 2006:164-165).</span></p>
<p><span>Türk aşk destanları için karakteristik olan bir rüya, Yovmut/Yomut Türkmenlerinin hükümdarı Çığalı Beyin kızı Bibi Hilal’in kaçırılması üzerine görülen rüya ve onun yorumudur. Yoruma göre Yovmut’tan gelen Börü’den/kurttan bir çocuk doğacak bu çocuk senin ülkene şah olacak, denir. Söz konusu börünün cinsiyeti belli değildir. F. Bayat bu tespiti ile Azerbaycan’daki bir versiyonu/sürümü arasında kurduğu bağıntıyı, “Men aç kurdam, genim üste ularam” mısrası ile açıklar.</span></p>
<p><span>Biz ulumayı kurdun veya bazı kurtların mutlak olana yükünmesi veya bazı yükünmelerini uluyarak dile getirdiği şeklinde açıklıyoruz. (Kalafat 2007:113-129). Düşmanın üstüne uluyarak hamle yapacak kurdun, erkek olabileceği daha akla yakın geliyor.</span></p>
<p><span>Biz evvelce Dede Korkut ismindeki ‘Korkut’un etimolojisini yaparken kelime ile kurt adı üzerinde bağ kuran bir bildiri dinlemiştik. F. Bayat Köroğlu’nun kurt menşeyli olduğunu gösteren tespitlerden bahsederken hunlar, Çiğiller, yağmalar, Göktürkler, Karluklarda Bozkurt’un ecdat, Oğuz ve Kıpçaklarda bozkurt’un kurtarıcı Tanrıoğlu oğlunu belirtmektedir. Oğuz Kağan destanında Bozkurt’un ışıkla olan bağlantısı onun Tanrı menşeyli olduğunu gösterir bulgulardandır yakutların kurda <strong>Tangara uola/Tanrı</strong> <strong>oğlu</strong> veya <strong>Tangara ıta/Tanrı Köpeği</strong> adı vermiş olmaları da bu tür kanıtlardandır. “Epikleşen kurt tanrısal yönlerini yalnız işaretler şeklinde koruyabilmiştir (Bayat 2003: 23 ).</span></p>
<p><span>Bizim daha evvel, vecize, atasözü tekerleme, ninni, ağıt bilmece, çocuk tekerlemesi gibi sözlü kültür kaynaklarından yaptığımız tespitleri (Kalafat 2007: 171-191) F. Bayat’ın çalışmasında da görüyoruz. “Kurttan doğan kurt olur” atasözünü yazar Anadolu Köroğlu Koçaklaması’nda hareketle ele alıyor.</span></p>
<p><span><em>Bizim tekkelerin beğleri<br>
Kolu kolçaklı mert olur</em></span><br>
<span> <em>Alır şikârını vermez</em></span><br>
<span> <em>Ağzı-kanlı boz-kurt olur </em></span></p>
<p><span><em>Lekenin yurdu yurt olmaz<br>
Yiğidin sözü dert olmaz</em></span><br>
<span> <em>Çakal eniği kurt olmaz</em></span><br>
<span> <em>Yine kurtoğlu kurt olur</em></span></p>
<p><span>Bu tespitin konumuzla ilgisi F. Bayat’ın da belirttiği gibi Teke Türkmenlerini Bozkurt’a benzetmeleri tanrı oğlu Bozkurt bağlantısı itibariyledir. Yazar aynı parçanın Azerbaycan varyantını da eserine almaktadır ki, bizde ondan alarak aktarmayı uygun bulduk</span></p>
<p><span><em>Bizim tekenin beyleri<br>
Girer meydana mert olu</em></span><br>
<span> <em>Ölünce meydandan dönmez</em></span><br>
<span> <em>Ağzı ganlı Boz gurt olu </em></span></p>
<p><span><em>Sarp gayada yurd olmaz<br>
Mühennete söz dert olmaz</em></span><br>
<span> <em>Çaggal eniyi kurd olmaz</em></span><br>
<span><span> <em>Gene kurt oğlu kurt olu</em> </span>(Bayat 2003: 24).</span></p>
<p><span>F. Bayat’ın Kurt-Köroğlu bağlantısına dair bulguları arasında Köroğlu’nun menşeinin kurt olabileceğini gösteren tespitlerden birisi de Azerbaycan Köroğlu’sunun “Köroğlu İle Aypara” kolunda Köroğlu’nun oğlunu kurt emzirmektedir. <strong>“Ağca Kuzu”</strong> da ise bu tespit daha geniş yer alır. Köroğlu-Kurtoğlu bağlantısını gösteren motifler sadece Köroğlu ile sınırlı kalmaz onun delilileri/keleşlerinde de görülür F. Bayat bu durumu Tanrıoğlu Bozkurt ideolojisi ile izah etmektedir.</span></p>
<p><span>F. Bayat, bu kolda geçen Köroğlu’nun Kurtoğlu isimli oğlunun Kürtoğlu diye de geçmesini hayretle karşılayıp bölge halkının demografisinden, Kurtoğlu’nun soyağacından hareketle bu ismin yani Kürtoğlu’nun alınmaması gerektiği üzerinde durmaktadır. (Bayat 2003,25) Bize göre şaşılacak bir durum yoktur. İbrahim Kafesoğlu Türklerin isim alışlarındaki tercihleri ve etkenleri sayarken yağmur, Bora, Kar gibi tabiat olaylarının da isim almada rol oynadığını belirtmekte kar türü olarak Kürt’ün de isim olarak alınabildiğini açıklamaktadır. (Kafesoğlu, 1977: 202-203) Hal bulunca mağarada dünyaya gelmiş kendisine taştan beşik yapılmış bir dönem mağara da yalnız da kalabilmiş çocuk karlı havada dünyaya geldi ise isminin Kürt olmasında şaşılacak bir husus yoktur.</span></p>
<p><span>F. Bayat, Köroğlu’nun Mömine/Mümine Hanım’dan olan oğlunun adının Kurtoğlu olduğunu belirtip “Kurdoğlu’dur atan zatı” ve başka bir varyantta da “benim neslim kurt neslidir.” tespitleri ile bu hususu tescil etmektedir. Bu tespitte;</span></p>
<p><span><em>‘Yiğide döğüş dert olmaz<br>
Baykuşa bağlar yurt olmaz</em></span><br>
<span> <em>Çakal yavrusu kurt olmaz</em></span><br>
<span> <em>Gelen Kurdoğlu Kurdoğlu,’</em></span></p>
<p><span>denilmektedir. Araştırmacının konuyla ilgili bulguları arasında Altay’ın çeşitli halkları arasında kurt, dağ ruhu ile denkleştirilmektedir. Kumandinler, dağ ruhunun kurt olduğu veya kurt şeklinde gezdiğine inanmaktadırlar. Dağ-taş bağlantısından hareketle yazar Kaftancıoğlu’ndan alıntılar yapmakta ve konuyu ayrıntılı incelemektedir.</span></p>
<p><span><em>Ben Köroğlu kara taşı delerim<br>
Bir vuruşta yedi yiğit bölerim</em></span><br>
<span><em> Bozkurt gibi sürülere dalarım</em></span><br>
<span><span><em> Koyunların kuzuların melensin</em></span> (Bayat: 2003: 27)</span></p>
<p><span>Bizim bu konudaki ilk çalışmalarımızda çok kere ikinci veya üçüncü elden derlemiş olduğunuz koçaklama türünden bazı parçaları F. Bayat birinci elden aktarmaktadır.</span></p>
<p><span>Kurt-dağ-adanmışlık bağlantısı itibariyle Varto’daki Güm Güm dağı efsanesi zikredilebilir. <strong>Gümgüm Baba</strong> bu dağdaki bir yatır iken dağ adını buradan mı almıştır, yoksa kutsal kabul edilen dağ, bilinen bir mezar olmaksızın mı kutsiyet belirten ‘Baba’ sıfatını edinmiştir bilinmemektedir. Ancak şiddetli kış gecelerinde bu dağdan top sesleri ile uğultuların geldiği ve dağın ismindeki ‘Güm Güm’ün buradan kaynaklandığı ifade edilmektedir. M.Ş. Fırat’ın ilk tespitini yaptığı efsanedeki anlatı, zamanın hükümdarının beyi, kutsal bir görev yapmış olma adına, çok kıymetli kızını, eşi olacak kurt tarafından alınmak üzere bu dağa bıraktığı şeklindedir (Fırat: 1985: 57.59.61).</span></p>
<p><span>Hun Türklerinin menşei efsanesini aktarırken Urmançeyev de, Hun şanyü sülalesinin olağanüstü iki kızı dünyaya gelir, bunlar kadınlara mahsus Terem diye bilinen özel inşa edilmiş bir tapınakta Tanrı’ya bağışlanırlar. Aradan 4 yıl geçer yaşlı bir kurt teremin yanında kendisine bir in oluşturur ve kızlardan küçüğü ile birleşir ve böylece Hunların türemelerini sağlamış olur (Urmançayav 1983: 4-18).</span></p>
<p><span>Kutlu Boz Kurt’un insafsız, gaddar, vahşi olarak gösterilmesinin izahını Urmançeyev de konuya değinerek açıklamaktadır. Bize göre Türk kültürlü halklarda farklı çağlarda ve farklı coğrafyalarda kurt için yakıştırılan sıfatların değişikliğinin doğal olmasının yanı sıra, asıl sebebi bu açıklamaya bağlı olarak Totem’in kimliğindeki ‘ceza da verebilirlik’ de aramak gerekir. Biz Eski Türk İnanç Sistemi’nin totemizm olmadığına inanmakla beraber, bu hükmümüz bütün zamanlar için geçerli olmayabilir. Boz Kurt, kutsalın bir tecellisi ise, kutsal Boz Kurt olarak da tezahür etmiş ise, bir don değişme bağlantısı var ise, müjdeleme gücünün yanı sıra cezalandırıcı olması da beklenebilmeli. Bu noktada hangi kurt ve hangi hallerde ceza verme, konuları gündeme gelecektir.</span></p>
<p><span>Bahaeddin Ögel çok geniş bir kültür tarihi zemininde kurt konusunu ele almaktadır. Wu-sun’lardan kalan tek fert olan çocuğu Hun hükümdarı çöle attırır ve yaşayabilme ihtimalini onun şansına bırakır. Çocuğa ilkin bir karga, ağzı ile bir parça et getirir ve daha sonra bir dişi kurt onu emzirir. Bu tabloya şahit olan Hun Hükümdarı çocuğun sıradan bir kimse olmayıp ilahî bir boyutunun olabileceğine hükmeder. Onu alır yetişmesini sağlar, yararlıklarını görür ve ona babasının devletinin başına geçmesi imkânını verir (Ögel 1989: 14).</span></p>
<p><span><strong>Bizim kurt-emzirme-insanoğlu bağlantısını gösteren tespitlerimiz arasında;</strong></span></p>
<p><span>Sivas Yıldızeli ilçesindeki <strong>“Kurt Çamı Efsanesi”</strong>ne göre, Köylüler Kala-Kıpçak’ta cem-cemaat yapacakları bir günde, gelinlerin töre gereğince çocuklarını büyüklerinin yanında kucaklarına almadıkları dönemlerde, bir kış günü gelin çocuğunu bir çam ağacının dibine koyup bir şeylerle meşgul olurken, aynı zamanda onu da gözetler. Bir süre burada unutulan çocuk için tekrar gelindiğinde, bir kurdun çocuğu emzirmekte olduğu görülür. Bu olaydan sonra yöre halkı tarafından bu çam kutsal kabul edilir. Buraya adak adanır, hayır hasenat adına buraya para bırakılır. Bu olaydan sonra çam, Kurt Çamı adını alır (Özen 2001: 301).</span></p>
<p><span>Sivas’ın Koyun Hisar köyünden Kutlu Özen’in tespitini yaptığı bir efsaneye göre, annesi ile birlikte yaşamakta olan bir çocuk, her gece yarısı ısrarla annesini dışarıya çıkarır ve bir müddet sonra çocuk eve yarı uyur vaziyette kurtla birlikte dönermiş. Bir gece çocuk evine dönerken beresini başından yere düşürür ve kurda “ anne berem yere düştü” der. Bunun duyulması üzerine, kurt sırtındaki çocukla birlikte dağlara doğru kaçar ve karanlıkta kayıp olur. (Özen 2001: 302) Bu tespit bize, sır ehlinin sırrının açık edilmesi üzerine kayıp olup adeta kırklara karışmasını düşündürüyor. Bilindiği gibi <strong>kesik</strong> <strong>baş</strong> efsanelerinde de sırrı açığa çıkan Hakk eri de hemen oracıkta âlem değiştirir. Sırrın açık olması <strong>kalem kırma</strong> olarak bilinir.</span></p>
<p><span>Böylece tasavvuf terminolojisi ile söylenilecek olursa, kurt veya bazı kurtlar, sır ehli mi? Bu neviden kurt Hakk Aşkı ile ceht eden can, aşk şarabı butadan tadan, nasip alan, setri açılan, ölmeden evvel ölebilen kâmiller mertebesine mi ulaşmış olmaktadır. İlahi bir kimlik edinen kurdun sütü, emzirme eylemi, ilahi buyruk kapsamında verilmiş kutlu bir iksir mi?</span></p>
<p><span>Bahaeddin Ögel’in ikinci tespiti Kaoçi/Töleslerdeki erkek kurttan türemiş olma efsanesi ile ilgilidir. Bu Türk tayfasının adı Çince Yüksek tekerlekli halk anlamına geliyordu. Biz bu akrabaların Altay’da ilkin El Oyun şenliklerinde ve daha sonra müzelerinde arkeolojik veri olarak sergilenmişken görme imkânı bulduk. Daha sonra Göktürk ve Uygur Türk devletlerini kuracak olan bu halkın türeyiş efsanesinde çok zeki ve güzel olan kızlarını kişioğlu ile evlendirmeyi uygun görmeyen kağanlarının tutumu anlatılır. Kağan, kızlarını Tanrıya eş olarak vermeğe karar verir ve onları evlenmeleri için bir tepeye bırakır. Aradan geçen bir hayli zaman sonra dağdan inen yaşlı kurtla kızlardan küçük olan evlenirler. Bu efsanede kurt erkek iken diğer Göktürk efsanelerinde dişi de olabilmektedir (Ögel 1989: 18).</span></p>
<p><span>B. Ögel tarafından Kao-çı’ların türeyiş destanı münasebeti ile verilen bilgilerden yeni önemli sonuçlar da alıyoruz. Bu Türk toplumu göğe ve kutsal ruhlara daha ziyade at’dan kurban veriyorlar, merasimlerinde kurt ulumasını andıran şarkılar söylüyorlardı. B. Ögel kurt ulumasına benzettiği bu şarkıların uzun hava, maya ile ilişkilendirmektedir. Bize göre ilahi niteliğindeki gökyüzüne Şamanlarca yöneltilerek uzun uzun çıkarılan bu sesler, okunan bu parçalar resmen <strong>kurt uluması</strong> taklitleri idi. Biz incelemelerimizle gördük ki, uluma kurtlara mahsus bir ses çıkarma şeklidir. Uluyan kurt tarafından verildiğine inanılan bir mesaj var. Kurt her zaman ulumuyor. Halk inançlarında kurdun uluması anlamlandırıyor. Köpeğin veya çakalın ulumalarına da halk inançlarında yer ayrılmış. Kurda ait olmayan uluma sesinin felaket getirebileceğine inanılır. Kurdun uluduğu hava şartları, onlara gökten <strong>‘Kudret Helvası’</strong> indiği inancı var. Ağzı bağlanmış kurdun ağzının açılmasından sonra uluması adeta şükür ifadesidir. Cem esnasında Cem Evinin çatısında uluyan kurdun merasime iştirak ettiğine inanılır (Kalafat 2007a: 563-568). Kurtağzı çok kere hocalar bazı yerlerde de ilgili duasını bilenler tarafından yapılırken Rize’nin dağ köylerine bu işlem <strong>Huriana</strong> diye bilinen bir hanım tarafından da yapılabilmektedir. Adeta Kadın Şamanın günümüze gelebilmiş örneği olan Huriana bu işlemi erkeklerde olduğu gibi yapmakta, çiftliğine dönmeyen hayvanları kurt parçalamasın diye ilgili duayı okuyup çakı bıçağını kapatmakta ve çiftliğin hayvanları geri dönünce de keza duasını okuyup bıçağın ağzını açmaktadır. Bu süre zarfında dağda kalmış olan hayvanlara bir şey olmaz iken, hayvanlar yerlerine döndükten sonra ağzı bağlanmış olan kurdun ağzının muhakkak açılması gerektiğine inanılır.</span></p>
<p><span>B. Ögel’in açıklama yaptığı konulardan birisi de, kurt-kurtçuk bağlantısıdır. Börü anlamındaki kurt’un yanı sıra, kısa bir takım küçük böceklere de kurt demek suretiyle, Çinliler bozkır halklarını küçük görmek, göstermek istemişlerdir. Ayrıca, Başkurt/Başkırt adının etimolojisi yapılırken, bu Türk toplumunun adının <strong>‘Arı Beyi’</strong> olarak da yapıldığını belirtmektedir. Başkurtların arıya kurt, kurtların başı, lideri anlamına ve arı beyine Başkurt dediklerini biz de bizzat Ufa’da konunun uzmanlarından dinlemiştik (Kalafat 1998: 21-26). Kurt-Kurtçuk bağlantısına gelince bize göre kurtçukların belirli şartlarda ve iklimlerde daha aktif olarak sahneye çıkmaları ile kurtlarınkinde bir benzerlik vardır. Ayrıca kurtçukların sürekli hareket halinde olmaları ile kurtlarınki arasında da bir benzerlik, ortaklık vardır.</span></p>
<p><span>İki kurt türü arasındaki benzetmeği anlatan bir ağıtta,</span></p>
<p><span><em>“Yaz gelir de her koyaklar güz olur<br>
Sivrisinek karabaşlı kurt olur</em></span><br>
<span> <em>Bir yiğidin sardığı ele kalırsa</em></span><br>
<span><span> <em>Ölen gider kalanlara dert olur denilmektedir”</em></span> (Seyirci-Topbaş 1992: 3-46):</span></p>
<p><span>B. Ögel, Göktürklerin <strong>(T’u-chüeh)</strong> Hun’ların <strong>(Hsiung-nu)</strong> soyundan geldiklerini, mensubu bulundukları kolda kendilerini A-şi-na (A-shih-na) ailesinden olarak tanıttıklarını belirttikten sonra Lin memleketinin askerinin, ülkenin bütün insanlarını öldürüp son fert olan 10 yaşındaki küçük çocuğun ise, bacaklarını kesip, çayırlara fırlattıklarını, peydah olan bir dişi kurdun çocuğa et verip onu beslediğini, büyüyen çocuk ile kurdun birleştiklerini ve dişi kurdun gebe kaldığını, Lin ülkesi hükümdarının çocuğu öldürmek istediğini, ancak çocuk ve kurdun turfan memleketinin kuzeyindeki bir dağa ve oradaki bir mağaradan mümbit bir ovaya geçtiğini, Kurtla çocuğun birleşmelerinden meydana gelen 10 kardeşten birisinden A,şi-na ailesini oluşturduğunu dışardan getirilmiş kızlarla evlenerek Göktürkleri meydana getirdiklerini anlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Göktürklerin türeyişlerini anlatan 2. efsane birinci efsanenin büyük ölçüde aynısıdır. Farklılık 2. efsanede Türklere dair verilen bilginin daha ayrıntılı olmasında, sığınılan dağın yeri ve yönü gibi hususlardadır. Bizim arayışı içerisinde bulunduğumuz kurttan türemiş olma konusunda değişik olan bilgi “Kurdun kutsal ruhlarla ilgisi olduğu ve daha evvel bu ruhlar vasıtasıyla haber alabilmiş olması” (Ögel 1989: 25).</span></p>
<p><span>Bu tespite göre buradaki kurt, mistik gücü olan bir kurttu. Bu özellik efsanede kurtların geneline değil, çocuğu kurtaran, yol gösteren ve ana olan kurda mahsustu. Ayrıca efsanedeki kurt, mesajı, uyarıyı veya yönlendirmeği bizzat kaynağından almıyor, bağlantılı bulunduğu kutsal ruhlardan alıyordu. Kutsal ruhlar nihai makam mı idi? Sistemi irdeleme adına söylenilebilecektir ki, dini yapılanmanın hiyerarşisinde kurt kutsal ruhlara bağlıdır. Kurdun her dönemde rolü ve yeri bu mudur, Kurdun taşıdığı ruh, kutsal ruhlardan bir ruh mudur? Kutsal ruhlar âleminde kurdun öncelikli bağlı olduğu göksel bir kurt var mıdır? Bu gök ehli kurt ruhu, zaman zaman bedenlenip kurt donuna mı girmektedir? Bunları yeterince bilemiyoruz. Ancak kurttan türemiş olduklarının inanç ve bilinçleri, onların bayrağında kurt başının yer almasına sebep teşkil etmiştir. Çevre halkı da onların türeyiş şekilleri için böyle düşünüyorlardı.</span></p>
<p><span>Göktürklerin türeyişleri ile ilgili 3. efsaneyi anlatırken B. Ögel, efsanenin motiflerini sıralamaktadır. Buna göre Hunların kuzey bölgesinde oturan 18 kardeşten büyük kardeş kurttan türemiştir. Kardeşler kendilerine bağlı halkla birlikte düşman istilasına uğramışlar, kurttan türeyen kardeş hariç hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Bu <strong>Kurt Ata</strong> Yaz ve Kış tanrıları ile evlenir ve onlardan 4 çocuğu olur. Bunlardan birisi <strong>leylek</strong> olup uçar, 2. çocuğun ismi Kırgız ve 3. çocuğun ismi bilinmezken 4. çocuğun ismi ise Türk’tür. Çocukların en büyüğü olan Türk babasının yerine geçer. Hocamız bu soy kütüğünü, Ebülgazi Bahadır Han’ın Yasef oğlu Türk şeceresine benzetmektedir. Burada <strong>ateş</strong>i icat eden Türk iken, Yasef oğlu Türk de <strong>çadır</strong>ı icat etmişti. Türk’ün 10 karısı vardı ve beherinden bir soy türemişti. <strong>On-Boy</strong>’a başkanlık yapacak kimse ise, yükseğe sıçrama yarışı ile tespit edilmişti (Ögel 1989: 27). Hocamızın verdiği diğer bilgiler arasında da adeta sır mahiyeti olan bilgiler de vardır. Mesela, halkın kurt, gibi <strong>ulumaya</strong> benzeyen şarkılı merasimlerinde, Şamanların rolü daha ziyade aileler ve fertler bazında kalıyor, devletin düzenlediği büyük dinî törenlerde ise, baş dinî yönetici olarak hükümdar yer alıyordu.</span></p>
<p><span>Hocamızın açıklamalarının konumuz itibari ile bize özelde düşündürdüklerine gelince; devletin miri malını hakan veya hükümdar mülk edinmiyor, mülkü devlet adına yönetebiliyordu. Büyük evlat babasının makamına geçince bu görevi üstleniyor, hakan veya hükümdara ait olan şahsi mülkü, yani hanesine, ocağına ailenin küçük oğlu yönetici olarak getiriyor, anne ve baba ile birlikte yaşamayı o evlat üstlenmiş oluyordu. Bizim; Türk, Türkçe, Töre, Türk Eli bağlantılı Türk kimliği içerikli çalışmalarımız da bu durum, Türk ata miti ile izah edilebiliyordu. Türk Ata’nın rolü konusundaki izahımız, dini otorite ile idari otoritenin ilk dönemlerde devletin başındaki yöneticide birleştiği şeklinde idi (Ögel 1989: 17). Hakanın veya hükümdarın seçiminde yukarıya atlama yarışını günümüzdeki halk inançlarından hareketle izah etmek mümkündür. Bu uygulamanın derinliklerinde Tanrıyı yukarda olarak düşünmüş olmak ve kut alabilmenin ona yakın olmakla mümkün olduğu inancı vardır.</span></p>
<p><span>Tanrı katını yukarılarda düşünme, göyün katlardan oluştuğu inancı çok yaygın olup, günümüzde de Türk kültürlü halklarda oldukça sık görülür. Bu inancın Türkiye’deki Kazak göçmenler arasında yaşadığını C. Özönder’in çalışmalarından da takip edebiliyoruz. Salihli’de yaşamakta olan Kazak Türklerinde Ölümden bir yıl sonra <strong>‘as’</strong> merasimi yapılmaktadır. Bu merasim, ölünün ruhunu rahatlatmak, onu huzura kavuşturmak ve göğün katlarında mümkün olduğunca yükselebilmesini sağlamak için yapılan bir merasimdir (Kalafat 1998:303-307). <strong>As merasimi</strong>nden hareketle, ilk çıkış sebep ve şeklini belirlemek suretiyle, Türk kültürlü halklarda çok yaygın olan, ölü seneyi devriyesinin izahı da kolaylaşmış olacaktır.</span></p>
<p><span>B. Ögel, Türklerde totem inancı ve kurdun bu inanç yapılanmasındaki yerine dair ayrıntılı bilgi vermektedir ki bizim çalışmalarımız açısından çok önemlidir. Biz kurt’u obje olarak ele alırken sisteme, sistemdeki inanç sürekliliğine hulul etmek istiyoruz. Bu bakımdan totemizmin sistemdeki yerinin belirlenmesi, onun ustaların eserlerinden takibi bizim için çok önemlidir. Hocanın açıklamasından bu konuda bazı kesitler almak gerekirse; İslamiyet’i kabul eden Türklerde Şamanizm’in en önemli izleri, ilk dervişlerin istedikleri zaman bir hayvan veya kuş şekline girebilmeleridir (Ögel 1989: 29-30). Bu şekil değiştirmeğe mitoloji araştırmalarında (Metamorphose) denir. Türkler ise, bu deyim karşılığı olarak <strong>(Donuna Girmek)</strong> sözünü kullanırlardı. Bektaşiler, bu eski Şamanist inancı tasavvufa uydurup, “ma’na âleminden velâyetle” diye bir sebep de bulmuşlarsa da, bu bahane kuş donuna girmeği mazur göstermeğe kâfi değildir. Kuş totemi veya sembolleri daha ziyade ileri toplumlarda görülüyordu. 24 Oğuz boyunun sembol kuşları bunun en güzel bir örneğidir. İlk Türk Müslüman dervişleri de zaman zaman bir kuş donuna girerlerdi. Kurt, belki de çok eski çağlarda Türklerin bir Totem’i idi. Fakat Göktürk çağında kurt bir totemden ziyade kutsal bir sembol haline gelmişti. Kağanlık unvanları verecekleri zaman, kurt başlı bir bayrak ile davul vermeği unutmamışlardı (Ögel 1989. 31). Bizce kağanlık unvanı verilirken kurt başlı bir bayrağın verilmiş olması, sadece unvanı verenin simgesini vermiş olmakla kalınmıyor. Adeta kutsalın simgesini vermek suretiyle bir yerde, bir şekilde, verileni kutlamış da oluyorlardı. Bu hal, kutsal ocaktan köz vermek veya ulu mezardan toprak vererek kut dağıtmak gibi bir şeydi. Türk kültür tarihinde hayvan ongunlarının devlet sembolü olabilmelerinin izahı da bize göre bu noktadan hareketle yapılabilir. Kutsal devlet, kutsal ile sembolize edilebilirdi. Bu algılayış İslamî dönemde de devam etmektedir.</span></p>
<p><span>Biz, Alevi Bektaşi Türk kültür coğrafyasında farklı şekillerde kurt donuna girilebildiğinin örneklerini tespit edebilmiştik (Kalafat 2007). Efsanelerimizde nelerin hayvana dönüştüğünü ve nelerin dağa, tepeye ve toprağa dönüştüğünü inceleyen çalışmalarda kurda dönüşüldüğünü veya kurdun dönüştüğünü gösteren örnek yoktur (Ergun 1997). Bu durumun izahında, değişimle kurt olup devamlılık gösteren ile bu değişimi geçici olanların farklı olduğu vardır. Bu noktada yazarın izahına göre, değişme ile don değişmeği farklı kabul etmiş oluyoruz.</span></p>
<p><span>Totemizmle Türk yaşamının hiçbir şekilde bağdaşmadığını anlatırken F. Bayat,</span></p>
<ul>
<li><span>Totemizm, ana-hakanlık devrindeki insanların tasavvurlarını karakterize ettiği halde, Türk halklarında ata-hakanlığın mevcut olduğunu,</span></li>
<li><span>Totemizmin kabile dini iken, Türk halklarında mülkiyetin özel rol oynamış olduğunu,</span></li>
<li><span>Aynı toteme bağlı olanların birbirleriyle soydaş sayılmalarına rağmen, Türk tayfalarında kan akrabalığını mevcut bulunduğunu,</span></li>
<li><span>Tayfa ve kabilelerden her birinin kendi totemi mevcut olduğu halde, ekseri Türk halklarının kült saydığı bir hayvanın mevcut olduğu, Türklerde kurda saygı gösterilmesinin onun ecdat veya Tanrıoğlu, kurtarıcı olduğu ile ilgili olabileceği kanaatinde olduğunu,</span></li>
<li><span>Totemizmin hüküm sürdüğü kabile ve tayfalardan her fert, totemin adını taşıdığı halde, Türk halklarında her ferdin, her ailenin ayrı bir adı olduğunu,</span></li>
<li><span>Totemcilikte ruhun varlığına ve öteki dünyaya inanılmadığı halde, eski Türklerde ruhun ölmezliği inancının mevcut olduğunu, ata ruhları ayrı bir kategori oluştururken, ruhlar için kurbanlar kesilebildiğini belirtmektedir.</span></li>
</ul>
<p><span>Biz F. Bayat’ın bu konudaki görüşlerine dair düşüncelerimizi zaman zaman açıklamaya çalıştık (Kalafat 2006:101-108). Ayrıca Türkiye’de alanla ilgili çalışma yapanları kanaatlerini de bir arada vermeğe çalıştık (Kalafat 2006: 4-5). F. Bayat’ın izahını esas alarak Türk kültür coğrafyasında kurt’un kişi adı, aile adı veya coğrafi ad oluşunu kurdun totem değil etrafında kült oluşturulmuş saygı gösterilen bir varlık olduğunu kabul ediyoruz.</span></p>
<p><span>Ortaasya Türklerinin yıldızlarla ilgili inançlarında, göklerde kurtların atları nasıl kovaladıkları malumdur. Yakut Türklerinin efsanelerinde de bunun birçok örnekleri vardır. Kurt, Yakut Şamanlarının en önemli efsun hayvanlarından biri idi. Öyle anlaşılıyordu ki Kurt eski zamanlarda da, mesela Hun çağında da Ortaasya halklarının birinci derecede öneme sahip Töz hayvanlarındandı. Yakut masallarında kutsal ruhların 9 oğullarının hepsi de kurda benzetilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Gök Kurt</strong> demelerinin de bir sebebi vardı. Kök, yani Gök, göğün rengi olan mavi idi. Aslında Türkler göğe <strong>Kök Tanrı</strong> yani mavi gök derlerdi Eski Türklerde kurdun maddi varlığından ziyade yelesine ve tüylerine önem veriliyorlardı. Kırgız destanlarında da <strong>Kök Çal</strong>, yani Gök Yeleli Kurt en büyük Kırgız bahadırlarına verilen bir unvan idi (Ögel 1989: 51). B. Ögel’in Kurt-kıl bağlantılı açıklamaları arasında Atilla’nın İzlandalı eşi <strong>Gurdan</strong>’a Kaynı <strong>Gurdun</strong> ile gönderdiği yüzüğün kurt kılları ile kaplı olduğu da vardır.</span></p>
<p><span>Kurda sözlü kültürümüzde verilen <strong>Börü, Börte, Börcü, Assena/asena, Sina, Cina, Cine, Yaşkar ayrıca; Göykurt, Yalvuzak, Göybörü, Ağkurt, Kızılkurt</strong>. Gibi isimleri biz Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Anadolu’dan derleyip halk inanç kültüründeki yerlerini açıklamaya çalıştık (Kalafat 2007. 341-355). Halk inançları kültürümüzde kurdun çeşitli aksamları ve bu arada postu, yelesi, kılı etrafında şekillenmiş inançları da derleyip anlamlandırmaya çalıştık. Bunlardan kurt postu, yastıkların altına konulması halinde Al Avradı’nın loğusa hanımı basmasını önlemektedir. Büyü sonucu bağlanmış gençlerin büyüden kurtulmaları için kurt postu üzerinde birleşmeleri büyü bozucu olarak bilinmektedir. Bebekken burnundan iğne ile delik açılıp, buradan kurt kılı geçirilen çocuğun büyüyünce cesur olacağına inanılır. Üzerinde kurt kılı veya postu bulunan kimsenin heybetli ve haşmetli görüneceği inancı vardır. Ayrıca cüzdanında kurt postu taşımanın uğuruna inanılır. Kurt kılı’nın ölüm meleğine karşı koruyucu olduğu inancı da vardır.</span></p>
<p><span>B. Ögel anılan eserinde, “Kurt Komşusunu talamaz”, “Komşu kurt beni talasın”, “Börü koşnusun yimes” gibi atasözleri ve bunların şiirleşmiş örneklerine yer vermektedir.</span></p>
<p><span><span><em>“Çün incitmez meseldir konşusun kurt,<br>
Sen incitmek neden olanı hem yurt!”</em></span>-Güvahi</span></p>
<p><span>Biz bu beyitten “kurt ki o dahi komşusunu incitmezken” anlamını değil, “kurt komşusunu ‘töre gereğince’ incitmediği halde” anlamını çıkarıyoruz.</span></p>
<p><span>Veya Erzurum mayalarında</span></p>
<p><span><em>“Aşamirem, bu derenin kurdu var<br>
Her yiğidin gûna, gûna derdi var</em></span></p>
<p><span><em>Balam küsmüş ne virane yurdu var!</em></span><br>
<span><span> <em>Benim derdim hiçbir derde benzemez” </em></span>(Ögel 1989: 40).</span></p>
<p><span>Keza kurdu olduğu için aşılamayan derenin kurdunun vahşi hayvanı var anlamında değil, bu derenin kut bulmuş, kutlu mistik koruyucu var anlamını çıkarıyoruz. Şaman büyülerinde kurdun üstlendiği rol hatırlanmalıdır.</span></p>
<p><span>Biz kurda mistik bir muhteva yüklediğimizden, derlediğimiz sözlü kültür ürünlerindeki kurtla ilgili anlamlandırmalarımız da farklı olabilmektedir. Bize göre kurdun komşusunu talamayışı bir komşuluk hakkı bir hakkaniyet tezahürüdür. Bir soyluluktur.</span></p>
<p><span>B. Ögel, “Kurt insanda bir yandan korku ve diğer yandan da sevgi hisleri doğuran bir hayvandır.” Demektedirler. Bu çok doğal ve etrafında kült oluşmuş bütün hayvanlar için geçerlidir. Adeta ak ve kara iyeleri benliğinde bir arada bulundurmaktadır. Ceza verebildiği gibi koruması altına da alır ve yardımda da bulunabilir. Adeta Ulu zatların hidayet edebilmelerinin yanı sıra onların hışmına uğranabilir, onlar insanı çarpabilirler de. Bu noktada hatırımıza C. Özönder’in Salihli Kazakları arasında yaptığı tespitlerde, aynı zamanda Baksi de olan bir Kazak beyinin ifadesine göre “Baksilerin her birinin yardımcısı olan cinleri olurmuş, ikiye ayrılan bu cinlerden iyi ruhlu insanlara, insanlara yardımcı olanlarına <strong>“Müslüman Cinler”</strong> kötü olanlara da <strong>“Gâvur Cinler”</strong> denirmiş. Müslüman cinlerin başlıcaları <strong>Kökböri, Tüye/Deve, Buğra/Erkek Deve, Bürkit/Kartal, Yılan</strong>’ın cinleri imiş. Kendisinde <strong>Kökböri cini</strong> olduğunu uykuda iken gelip vücuduna girdiğini, kendisine ayet verdiğini, iyi yolu gösterdiğini, hareket ettiğini ki bu uykuda hareket etme durumuna Baksi oyun tabir etmektedir. Sonra çıkıp gittiğini” anlatmaktadır. Özönder bildirisine Baksi’nin yardımcı kurdunun çağırılma teninin/türküsünün Kazak ve Anadolu Türkçelerinden metnini de almıştır.</span></p>
<p><span><em>“Ovadan gelen on kurdum<br>
Kırdan gelen kırk kurdum</em></span><br>
<span> <em>Kırk kurdun içinde</em></span><br>
<span> <em>Kova başlı kırk kurdum </em></span></p>
<p><span><em>Büyük dağın eteğinden kopar<br>
Ağzında dili sarkarak</em></span><br>
<span> <em>Çağırınca gel kurdum</em></span><br>
<span> <em>İki gözünü allatarak </em></span></p>
<p><span><em>Yele tüğün dalgalanıp<br>
Boğaz tüyün yumuşakça</em></span><br>
<span> <em>Çağırınca gel kurdum</em></span><br>
<span><span> <em>İşaret için bekleyerek” </em></span>(Özönder 1982: 419-427).</span></p>
<p><span>Bu ilahi veya duada “on kurt”, “kırk kurt”, “dağ-kurt”, “al-göz” “yele-tüy” ifade ve bağlantıları üzerinde yazımızın genel mistik havası itibariyle durulabilir.</span></p>
<p><span>Buryat Şamanizm’inde dair bilgi verirken de kurt münasebeti ile “<strong>Tavşan</strong>, bizim ‘koşucumuzdur’; “<strong>Kurt </strong>bizim ‘haber getiricimizdir’; “<strong>Kuğu</strong>, şekline girdiğimiz /Hubilgan” ve “<strong>Kartal</strong>, elçimiz olan hayvanlardır” demekteler (Ögel 1989: 47). Bizim Buryat akademisyen Bair Balyunımaeviç’den Buryat Şamanizm’inde kurdun yerine dair derlediğimiz bilgide, Türkiye Türkçesindeki kurt Buryatlarda Bortocono olarak bilinmektedir. Börte kelimesi Buryatlarda Türkçe kurt anlamındadır. Çono ise Moğolca kurt demektir. Buryatlar Bortocono/Börtecine’yi ataları ve ala Geyik’i de anaları olarak bilirler ve geyik değil <strong>Geyik Ana</strong> derler. İnançlarında Kurt ve Geyik donuna girme vardır (Kalafat 2007b: 395-405). Anadolu’da yaşamakta olan inanç içerikli geyik ile ilgili sözlü kültür ürünlerinin yanı sıra bu inanç Salihli’ye yerleşmiş kazak Türkleri arasında da yaşamaktadır. C. Özönder’in alanda yaptığı çalışmalardan öğrendiğimize göre ‘Mungluk kız, Zarlık ul’ masalında iki bebek bir ana geyik tarafından emzirilmektedir. Özönder bu tespiti Kutlu Geyik kültünün bakiyelerinden olarak kabul etmektedir (Özönder 1982: 419-427).</span></p>
<p><span>Bahaeddin Ögel astronomik bir sembol olarak kurt konusunda bilgi verirken, küçük ayı burcu bir arabayı çeken iki at ve Büyük Ayı burcu ise 7 kurt idi. Eski Türk mitolojisine göre bu 7 kurt, durmadan <strong>Küçükayı</strong> burcunun 2 kısrağını kovalarlardı. Fakat atları bir türlü tutamazlardı (Ögel 1989: 51). Yakut Türklerin efsanelerine göre, “Ay tutulması, ay dolun ay olup da gökte bir tepsi gibi parlayınca kurtlar ile ayılar aya hücum edip ayı yiyorlarmış. Ay bu yüzden tutuluyormuş. Tanrı yine ayı diriltip olgunlaştırıyormuş. Yakutlar ayrıca 4 yıldızlı bir burca da <strong>Börü Tumsa</strong> şeklinde kurtla ilgili bir ad vermişlerdir (Ögel 1989).</span></p>
<p><span>Azerbaycan’da Anadolu’da Karaçay Balkar, Dağıstan’da ayın tutulması, ayın <strong>Cıngaloz</strong> denilen iki <strong>köpek</strong> tarafından yenilmek istenmesi şeklinde düşünülmüştür. Cıngaloz veya <strong>Cangoloz</strong> bazen büyük bir <strong>yılan</strong> olarak da düşünülmüştür. Biz Karaçay’da bu yaratığa ait olduğu söylenilen bir kayadaki izi resimlemiştik. Halk inançlarına göre Ayı bekleyen iki köpek uyumuş ve Cıngaloz bunu fırsat bilip ayı yemek için harekete geçmiştir. Halk bekçi köpeklerin uyanıp ayı korumaları için teneke ve kazandibi çalar taşı taşa vurur, bağırır, gürültü yapar silah atar. Cangoloz‘la ilgili anlatının farklı varyantları vardır (Kalafat 2007b: 154).</span></p>
<p><span><strong><span>Sonuç</span></strong></span></p>
<p><span>Türk Kültürlü halkların halk inançlarındaki kurt, büyük ölçüde Dedem Korkut’un kurdudur. “Yüzü Mübarek” olan kurdun yanı sıra dedem Korkut dönemlerinde de “Ağzı Kanlı” canavar olan kurt da vardı. Bu hal tamamen iki ayrı, müstakil kurt tiplemesi mi idi? Yani, canavar olan ve kut bulmuş olan kurtlar mı vardı? Yoksa kurtların genelinden seçilmiş kut bulmuş olan kurt mu vardı? Sorularını gündeme getirecekti. Metinde kurtlardan belirli bir kurda değil, kurdun yüzüne atıf vardır. Bununla beraber, izleri günümüze kadar süren Boz Kurt’un, Gök Yeleli Kurt’un özel bir yerinin bulunması, bu gerçeği değiştirmez.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan kurdun genelde veya kurtlardan özel bir kurdun kut bulmuş olması, onun mübareklik özelliğinin gerektiğinde cezalandırabilme vasfının olmadığı anlamına gelmeyecektir. Ak ve Kara Kuvveleri de yetenekleri kapsamında toplamış olan kurt, söz konusu olan kurttur. Bu kuvvelerden ak kuvveleri baskın durumda olan kurt muhtemelen yüzü mübarek olan kurttur. Nadir olan da bu mertebeli kurttur.</span></p>
<p><span>Bu çalışmamızda Bozkurt’un ecdadı, halaskâr, hami, yol gösteren olabilmesi, Türkeçare/halk sağaltmacığında önem arz etmesi gibi hususlara da ayrıntılı ve sistemli bir şekilde giremedik. Nitekim kurt içerikli çalışmalarını ağırlıklı olarak ele aldığımız rahmetli hocalarım B. Ögel ve M.C. Özönder ile F. Bayat’ın konuya dair tüm eserlerine de yeteri kadar yer veremedik.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar KALAFAT</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2003). Köroğlu, Şamandan Âşika, Alptan Erene, Ankara: Ak Çağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli, (2007). Mitolojiye Giriş, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Metin, (1997). Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi I- II,, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ FIRAT, M. Ş, (1985). Doğu İlleri Varto Tarihi, Etimoloji-Din Etnografya-Dil ve Ermeni Mezalimi, Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim, (1977). Türk Milli Kültürü, Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (1998a). “Giresun Yöresi Örnekleri İle Türk Halk Sufizmi” Giresun Kültür Sempozyumu (30-31 Mayıs 1998) Bildirileri,İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (1998). “Ufa Uluslar arası Türkiyat Kurultayı ve İdil Ural, Altay Türk İnançları”, Türk Dünyası Araştırmaları.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2006). “Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri”, Ebabil, Ankara: s. 164-165</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2007). Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I, Türk Halk İnançlarında Kurt, Lalezar, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2007a). “Doğu Anadolu Halk Kültüründe Kurt”, I. Uluslar arası Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi Sempozyumu – 07-11 Eylül 2005, Doğubayazıt, , İstanbul: s.563-567.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar, (2007b). Balkanlar’dan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları V-VI, Ankara: Berikan Yayınları</span></div>
<div><span>♦ ÖZEN, Kutlu, (2001). Sivas Efsaneleri, Sivas</span></div>
<div><span>♦ ÖZÖNDER, M.C, (1982). “Türkiye’deki Kazak Göçmenlerin Dini Yapıları ve Şamanlık Bakiyeleri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Gelenek,Görenek ve İnançlar, IV. C. s. 419-427, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ SEYİRCİ, Musa – TOPBAŞ, Ahmet, (1992). Afyonkarahisar Yöresi Türkmen Mezar Taşları,Arkeoloji ve Sanat Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ŞİRİN, Hatice, (2005). “Türkçede Hayvan Ongunlarından Devlet Sembollerine” TİKA I.Uluslararası Türkoloji Sempozyumu, Kırım-Ukrayna, 2005, s.312-320.</span></div>
<div><span>♦ URMANÇEYEV, (1983), “Orta Asya Türk Tarihi ve Folklorunda Boz/Ak Kurt”, Kardeş Edebiyatlar, Erzurum.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>